Issuu on Google+

Ağustos 2012

Sayı 59


İÇİNDEKİLER

04-07 Röportaj- Bülent ARABACIOĞLU 07-11 Öykü- Kanlı Kavak Wuthering Heights (1992)

12-14 Tanınmayan Çizerler-Bruce Timm

18-18 Çizgi Roman İnceleme-Marvel'in sıfırlanışı 19-20 Çizgi Roman- Rüya adam

59.

Sayı ile tekrar birlikteyiz. Gölge e-Dergi'ye ulaşmak için http://GolgeDergi.Blogspot.com Editör: Mehmet Kaan SEVİNÇ golgeedit@gmail.com Yayın Kurulu: Oğuz ÖZTEKER, Hasan Nadir DERİN, Sadık YEMNİ, Ahmet YÜKSEL, Melahat YILMAZ, Gülhan D SEVİNÇ. Grafik Tasarım: Gülhan D SEVİNÇ Kapak: Devrim KUNTER Pinup: Bora AŞIK Gölge e-Dergi internetten yayın yapan özgür ve özgün içerikli tam bağımsız bir dergidir. http://twitter.com/GolgeDergi http://issuu.com/GolgeDergi http://golgedergi/deviantart.com

21-24 Tarihte Bu Ay-Spider Man 25-28 Tarihte Bu Ay-Alfred Hitchcock

29 Tarihte Bu Ay-Psycho

30-31 Oyun İnceleme 32-34 Film İnceleme- Bizim Büyük Çaresizliğimiz

Merhaba… Malum, yaz tatil zamanı, tatile gidenler gitti, kalan sağlar bizimdir. Kavurucu yaz sıcaklarında, kapalı mekanlarda, vantilatör karşısında, bilgisayar başında,her şeye rağmen yazmayı, çizmeyi görev bilen arkadaşlarla bu sayımızı da hazırladık . Sizler bu sayıyı okumayı bitirdiğiniz zaman, hemen ayın 15’inde öykü özel sayımız masa üstünüzde olacak.

35-38 Öykü- Sandal Konu başlığını üstad Sadık Yemni’nin belirlediği “Değişen Dünya Düzeni” öykü özel sayısında keyifle okuyacağınız bi dolu öykü

39-41 Röportaj-Serhat Poyraz

olacak, sadece okumakla kalmayacak bu sayıyı da arşivinizde saklayacaksınız.

42-46 Çizgi Roman-Balt

Herkesin Ramazan Bayramı’nı şimdiden kutlarız, hep beraber nice bayramlara .

48-57 Sinema- Hasan Nadir Derin

İyi okumalar… Mehmet Kaan SEVİNÇ

58 Pinup

3


Söyleşi

Söyleşi

Röportaj

Bülent ARABACIOĞLU “Harakiri yeniden çıkmaya başladı. Bir güzellik olmuş, Bülent Arabacıoğlu, dergide kısa bir En Kahraman Rıdvan serüveni çizmiş. Umarım çizmeye devam eder. Arabacıoğlu, taklit edilmesi çok zor çizerlerden biri. Kareler arası devamlılığı veya çiniyi kullanma biçimi bakımından benzersiz bir çizer. Frankofon tarzında onun kadar disiplin ve sadakat gösteren bir başka çizerimiz yok.“ diye yazmış çizgi roman araştırmacısı Levent Cantek. Biz de Bülent Arabacıoğlu’nun Harakiri’de çizmesini fırsat bilip bir röportaj yapalım istedik.

Merhaba Bülent Bey, öncelikle Harakiri’de sizin çizgilerinizi görmek biz çizgi roman okurlarını sevindirdi. Nasıl karar verdiniz Harakiri’de çizmeye? Uzun yıllar çalıştığım Ambalaj ve Reklam şirketinden ayrıldıktan sonra Leman dergisindeki arkadaşlarla sohbet ederken çizgiyi çok özlediğimi ve tekrar bir şeyler çizmek istediğimden söz etmiştim. Çok kısa süre sonra Harakiri dergisinin yönetmeni Kutlukhan Perker kardeşimden yeniden okurla buluşacak olan dergi için En Kahraman Rıdvan’ı çizmem konusunda bir teklif gelince seve seve kabul ettim tabii ki... Biz 7 sayfalık bir tam macera gördük, tam maceralarla mı devam edecek yoksa “devamı gelecek sayıda” öyküler mi olacak? Aslında tek sayıda başlayıp biten o öykü 6 sayfa idi ama demek ki okuyanda 7 sayfalık bir tat bırakmış ki bu benim için harika...Aslında Harakiri’nin bu sayısı bir çeşit yaz sayısı olacağı düşünülerek iki ay kadar raflarda kalacak. Eylül ayından başlayarak aylık periyoda geçince ben de “Devamı gelecek sayıda” öykülerine başlayacağım.

20 sene sonra En Kahraman Rıdvan çizmek eski tadını veriyor mu size? Çok beylik bir laf gibi gelebilir fakat gerçekten ilk çizdiğim zamandaki kadar keyif alıyorum. Umarım okuyucularda da aynı keyfi görürüm. En son Rıdvan macerasından bu zamana insanlar değişti, politikacılar değişti, teknoloji değişti, her ne kadar Rıdvan uzayda bile gezse bu zamana kolay ayak uydurabilecek mi? Ne diyorsunuz, benim 3,5 yaşındaki torunum akıllı telefonlardan hoşuna giden müzikleri bulurken, ben de bir dede olarak ona yetişmeye nasıl çabalıyorsam, elbette ki Rıdvan da bu günün gereklerine kendini adapte edecek. En azından ben öyle umuyorum... Yine nefis bir panoramik orta sayfa gördük. Ne kadar zamanda yapıyorsunuz bu çizimi? Eski Gırgır döneminde esprileri başka arkadaşlarla beraber kotardığımız için sabahladığımız bir gecenin sonunda panorama bitmiş olurdu. Elbette normal bir dergi sayfasında. Ayrıca Gırgır’da sayfayı enlemesine kullandığım için herkes “orta sayfa” muamelesi çekerdi ama aslında normal bir sayfaydı. Oysa Harakiri’nin hem sayfaları daha büyük, hem de bu defa gerçekten orta sayfa idi. Esprileri ile beraber 3-4 gün sürebiliyor. Fakat panoramayı her sayı yapabileceğimi sanmıyorum. Dergiyi incelediniz mi? Genç çizerlerden hangileri gelecek vaat ediyor? Aslında eskiden beri böyle bir ayrımı çok doğru bulmuyorum. Çünkü bugün çizgide veya espride çekingen olan yarın birdenbire hırslanıp enerji saçabiliyor. Buna en iyi örnek olarak kendimi görürüm çünkü. Henüz tıfıl bir çizerken deneyimli karikatürist ağabeylerimizin çizgilerine imrenir, onlar gibi olmanın hayaliyle çalışırdım. Sonuçta bu gün, benim çizgilerimle büyüdüğünü geliştiğini söyleyen günümüzün çok değerli karikatüristlerini görüp duyunca gençler arasında bir “geleceğin karikatüristi” ayrımını, yine kendilerinin çalışmasıyla ortaya çıkaracaklarına inanıyorum. Sizin içinde bulunmadığınız dönemde Harakiri kapatıldı. En kahraman Rıdvan’ı 1980’de yarattınız. O dönem sıkıyönetim vardı. Sansür vardı. Bu gün için bir mizah dergisinin sansürlenebilmesi, yasaklanabilmesi nasıl bir durum? O gün sansürü yapan üniformalı askerlerdi, bu gün ise üniformasız askerler!..Sonuçta kafanızın içini tam anlamıyla demokratik, özgür bir sivilliğe açamıyor, birilerinin talimat, öneri ve telkinleriyle yaşıyorsanız üzerinizdeki üniformanın, kıyafetin rengi, biçimi, kokusu hiç önemli değildir.

4

5


Söyleşi

Söyleşi

Dergi girişindeki Kutlukhan Perker’in sunuş çizgi romanını görmüşsünüzdür. Bir dönemin mizah dergiciliğini anlatıyor. Sizin Rıdvan’ı bıraktığınız dönemle bugünü karşılaştırdığımızda 20 sene önceki Rıdvan’lı yılları, o ortamı özlüyor musunuz? İnsanlar genellikle geçmişine özlem duyar. Mutlaka yaşadığı güzellikleri hatırlayarak elbette. Ben de Çarşaf ve Gırgır dönemlerinde çok güzel günler yaşadım. Fakat çalışma koşullarından kaynaklanan çok zorlukları da gördük. Artı ve eksiyi bir teraziye koyarsam şunu görüyorum: Hayat yaşanmışlıkların kıymetini bilirseniz güzel. Ve bugün, sadece bugün var, yarın ise bugünün geçmişi olacak. Belki ortam değilse de okuyucuların veya diğer deyişle o günün gençliğinin olaylara, siyasete, kısaca yaşama bakışındaki agresifliğini özlüyorum. 26 Temmuz Oğuz Aral’ın vefat yıldönümüydü, onu da bir anı ile anmak gerekirse ne anlatabilirsiniz? Oğuz ağabey için bu güne kadar çok şey yazıldı, çizildi. Benim de onunla yaşadıklarımla ilgili bir yazım vardı, onu tekrarlamak istiyorum izin verirseniz:

6

7


Söyleşi

Öykü

OĞUZ ARAL’A MEKTUP Sevgili Oğuz ağbi, Seninle ilk tanıştığımız anı ve söylediklerini hatırlar mısın? “Bak Bülent, beni Cağaloğlu’nda sevimsiz ve huysuz olarak tanırlar. Çünkü kolay beğenen biri değilimdir ve eleştirilerimde de nazik olacağım diye hiç uğraşmam. Gördüğüm kadarıyla seninle işimiz kolay olmayacak, çünkü sen Gırgır’daki diğer çoğu çocuk gibi amatörlükten değil, belirli bir çizgi ve animasyon alt yapısına sahip olarak karşıma geldin. Dayanabilirsen buyur çalış, fakat işin gerçekten zor, bilesin!...” İçimden iki ses duydum. Biri; “Oğlum Bülent yanlış yere dükkân açma, bu adam seni harcar. Paşa paşa git başka bir yerlerde çiz!” Diğer ses ise; “Bu işi doğru ve güzel yapmak istiyorsan gerçekten işi iyi bilen birinin yanında yap ki o da Oğuz Aral’dır!” diyordu… Bir yandan rahmetli kardeşin Tekin Aral’ın yönetimindeki Günaydın gazetesinin Laklak ilavesinde ve Fırt dergisinde çalışırken, ufak ufak da Gırgır’da karikatürler çizmeye başladığımda gördüm ki hakikaten zor adamsın!... Çiziyorum, siliyorum… Tekrar çiziyorum… Bir daha siliyorum… I-ıh!... Beğendirmek ne mümkün? Sanırım o günlerde yaptığım eskiz ve karalamalar, o güne kadar yaptıklarımın toplamına beş çekerdi. Bu yorucu ve ikimizin de sabırlarımızı irdelemeye başladığımız günlerin sonucunda ortaya attığım “En Kahraman Rıdvan” tiplemesini dergiye girdik. Dergi basılırken bir tespitin vardı; “İyi veya kötü fark etmez, okuyucudan bir tepki gelirse o çizgide hayat vardır. Yoksa hiç debeleşme, at çöpe gitsin!” Çok şükür ki çöp sepeti boş kaldı, mektup ve telefonlar sabrımızı boşa kullanmadığımızı ispatladı... Biliyorsun ben öykülerimde ıcık bıcık, kalabalık kareler çizmeyi severdim. Onların arasından panoramik orta sayfa çizimlerine de yine senin dürtüklemelerinle başladım. Aslında bizzat kendi yarattığın “Avanak Avni”, “Utanmaz Adam” gibi birçok tipleme ve esprilerin dışında, karşındaki kişinin yeteneğini ortaya çıkartmak gibi inanılmaz bir gücün vardı. Ve sanırım o günlerde Gırgır’ı dünya sıralamasında 3.lüğe taşıyan da asıl bu güçtü. Ayrıca birçok kişi bilmez veya anlatmaz ama, dergideki odanın duvarındaki Türkiye haritası üzerindeki belirli noktalara iğnelenmiş minik kağıtlardaki sık sık değişen rakamlar… Evet, dağıtım noktalarındaki tiraj rakamlarını da takip ederdin, sanki dağıtım senin işinmiş gibi… Ama bu gün biliyoruz ki o detayları takip ederek, büyük özverilerle, uykusuz sabahlamalarla, sayısız çay ve kahrolası paket paket sigaralarla şu gün adından övgüyle söz edilen Gırgır dergisini oluşturdun. O dergi ki bu gün hâlâ rekorları kırılamıyor… O dergi ki bugünün mizahçılarını yetiştirdi… O hem bir okul, hem bir ekmek teknesiydi. Okuyanları da dertlerinden, sıkıntısından uzaklaştırıp keyiflendirmesi, gündemdeki aksaklıklardan, üçkâğıtlardan haberdar etmesi de cabasıydı. Eee daha ne olsun ki?... Değerli Oğuz ağbi, gidişinle ben başta olmak üzere burada kalan tüm seni sevenler üzüntü içindeyiz. Fakat inanıyorum ki sen orada da kaleminle, dilinle ve sazınla düzene çomak sokacak “huysuzluklarına” başlamışsındır… Genellikle gidenin arkasından haklar helal edilir ama asıl senin bizim üzerimizde çok hakkın var lütfen helal et… Seni iyiliklerinle anıyorum… Bülent Arabacıoğlu Bize zaman ayırdığınız teşekkür ederiz. Röportaj-Ahmet YÜKSEL

8

Kanlı Kavak Yazık oldu Tuğrul Bey’e… Kendi etti kendi buldu gerçi. Olayların evvelinde, kentsel dönüşüm gerekçesiyle vinçlerle yerle bir edilecek sayılı mahallelerden birisine tam tepeden bakan gökdelenin üzerinden aşağıyı seyrediyordu Tuğrul Dağdeviren. Girmediği ihale kalmamış, kabil olsa Babil kulesini yeniden inşa edip fahiş fiyata kiraya verebilecek bu acar müteahhit, şimdi gözlerini ahşap evleriyle, toprak gecekondularla dolu, sokak aralarına sıkışmış sarıklı Osmanlı mezarlıklarıyla bezeli, etrafı göklere eren beton binalarla, sitelerle çevrilmiş bu eski mahalleye dikmişti. Odasına bir anda giren sekreter, danışman, mühendis, mimar ve bir nice teknisyenin verdikleri haberle öfkeden deliye dönmüştü. Mahallenin bir bölümünde yıkım yapılamıyor, yıkım engelleniyordu. Bu mahalle arazisi için vermediği rüşvet, yapmadığı şantaj kalmamıştı. Mahallenin kabadayıları bile punduna getirilip harcanmış, sivri tipleri birer birer cüzi miktarda paralarla başka yerlere başka mahallelere yollanmıştı. Direnebilecek hiçbir unsur kalmamışken hedefleriyle arasına giren şey neydi? Danışmanlarının söylediğine göre tüm mahallelinin evlerini bile savunmazken canları pahasına savundukları bir şey vardı. Ahşap bir evin bahçesindeki tuhaf görünümlü kavak ağacıydı. Ahalinin türbeyatır tarzı inançları gereği yıkım ekiplerinin kavak ağacına dokunamayacaklarını iddia ediyorlardı. İşin tuhafı ise işçilerin de bu söylentilere inanmasıydı. Greyderlerden birinin nedensiz yere bozulduğu iddia ediliyordu. Bazı işçiler baltalarla ağacı kesmeye kalkışınca tuhaf şekilde hastalanmışlardı. Hedeflerinin önünde dikilen ağacı görmek isteyen Tuğrul Dağdeviren yanında maiyeti olduğu halde mahalleye inerek sorunu kökünden çözmeye karar verdi. Söz konusu ev artık yıkılmaya yüz tutmuş, iç katları çökeli asır olmuş bir harabeydi. Bahçesinde garip görünüşlü bir kavak ağacından başka hiçbir şey yoktu, mahallelinin koruduğu ağaç buydu. Mahalleye tezat gibi duran kocaman bir kavak ağacı, gövdesinin dibinde köklerinin toprağa girdiği yerde mermerden ufak bir çeşmeye sahipti. Ağaçla ilgili anlatılanların kökünü kazımak adına mahallenin kahvesine gitmişti maiyetiyle birlikte Tuğrul Dağdeviren. Basit bir ağaçtan ve sefaletlerinden başka dayanakları kalmamış her yaştan insan kendisine baktı. Ağacı keseceğini hatta mahallenin gözü önünde yakacağını bunun için milyonlar harcadığını anlatmaya başladığında kahvenin ihtiyarlarından birisi onu uyardı: “O ağaca dokunan iflah olmaz. Gel vazgeç beyim…” “Kentsel dönüşüm projesinin parçası bu ne kadar önünde durabilirsiniz? Basit bir hikâyeyle yıkımı durdurabileceğinizi mi sanıyorsunuz?” “Hikâye değildir beyim, gerçektir. Kimse dokunamaz o kavağa…” “Ucuz numara! Çok gördük biz evini yıktırmamak için bahçesine yatır, türbe inşa edenleri!” “Beyim bu yatır değildir, evliya değildir. Bunun şerrine bir düşen bir daha kendini bulamaz.” “Ne peki? Bir kavak ağacının dibine çeşme yapmışlar diye acayip bir hikâye uydurmuşsunuz buna inanıyorsunuz.” “Kanlı Kavak derler o ağaca beyim. Bu ağaç buradan değildir. Bize çok anlatırlardı hikâyesini. Çok eski tarihlerde bu Osmanlı mosmanlı zamanlarında Selanik’le Serez arasında cinlerle perilerin etrafında düğün dernek kurduğu bir ağaç bu. Tohumu buradan değildir, Kaf Dağı’nın ardından getirilmedir derler. Ağaca yaklaşan çarpılırmış, kaybolurmuş, kırklara karışırmış. Bu mahallenin eskilerinden bir kocakarı deve yüküyle altın saçıp o ağacı söktürüp getirip buraya bahçesine dikmiş. Birine ah eden, birine beddua eden kör şafakta gelir ağacın gövdesindeki çeşmeye anlatırmış. Çok kesmeye, yakmaya kalkan oldu ama hiç biri başaramadı, türlü belalara uğradılar.”

9


Öykü

Öykü

“Görün bakın yıkıyor muyum yıkmıyor muyum?” Tuğrul Bey’in emriyle greyderlerden biri çalıştırılarak evin bahçesine girildiğinde mahalleliyle birlikte şirket erbabı da olacakları seyretmekteydi. Greyder ağaca yaklaşır yaklaşmaz bozuldu. Tamir edilip tekrar üzerine gittiler kayışı koptu. Tekrar tamir ettiklerinde kullanan operatörün telefonu çaldı, evinde yangın çıktığından koşarak oraya gitti. İkinci operatör makineye binme niyetiyle çıktı. Yerine oturamadan kalp krizi geçirince hastaneye kaldırdılar. Binmeye niyet eden üçüncü operatör de oraya gelirken yolda araba çarpıp yaralınca kimse greydere yanaşamadı. Tuğrul Bey, metafizik bir şeylerin kokusunu almıştı ama para ve iktidarının gücü gözünü kör ettiğinden vazgeçmedi. Telefonlar açıldı, şehrin bir ucundan en pahalı bir başka greyder kiralandı. Yarım saat sonra bir telefon geldi, greyder yolda gelirken tırla çarpışmış, paramparça olmuş. Daha da hırslandı Tuğrul Bey. Emir verdi, şehrin kuzeyinden ormancılar getirildi, baltalarıyla testereleriyle halledeceklerdi. Biri baltayı ayağına düşürüp biri yanlışlıkla kendini kesince bundan da vazgeçildi. Gün ak��ama dönerken ağacı yakma emri verdi Tuğrul Bey. Garibanın biri elinde bidonla yaklaştı, nasıl oldu bilinmez bidonla birlikte alev aldı. İçindeki hırsın gözünü kararttığı Tuğrul Bey baltalardan birini kapıp ağaca kendisi saldırdı. İlk balta darbesinde ağaçtan tok bir ses geldi. Balta gövdeye her inişinde ağaç çıtırdıyor, kanı saçılırcasına kesilen yerlerden siyahımtırak yaban balları damlıyordu. Üstündeki bir nice böcek ve sair kuş onu terk ediyor, ağaç her darbede köklerinden itibaren sallanıyordu. Ağaç devrildiğinde diğer işçilere de cesaret gelmiş, cadılardan kocakarılardan yadigar eve greyderlerle saldırırlarken Tuğrul Bey ile avenesi oradan ayrılmışlardı. Tuğrul Bey, plazasındaki bürosuna dönüp bir kaç imza işini hallettikten sonra garajdaki sayılı ciplerinden birine binerek başka bir engeli aşmanın getirdiği başarmışlık duygusuyla metreslerinden birini arayarak hazırlanmasını söyledi. Ukrayna’nın sanayi şehirlerinden kopup gelmiş ve önce Laleli’de ardından Tuğrul Bey’in hayatında mühim roller oynamış sayısız kader düşkününden birisiydi Galina. Tuğrul Bey, Galina’nın evine yaklaştığı sırada telefonundan yabancı bir numaranın çaldığını görünce merakına yenilerek telefonu açtı. Telefondaki ses oğlunun trafik kazası geçirerek öldüğünü söylüyordu. Bir nefeste kaza mahalline geldiğinde oğlunun bir kavak ağacına çarparak öldüğünü gördüğünde sinirinden ve üzüntüsünden neredeyse çıldıracak hale gelmişti. O acıyı nasıl kaldıracağını düşünmekteyken bir başka yabancı numaranın telefonunu çaldırmasıyla korku içinde telefonu açtı. Yine yabancı bir ses kızının evinde korkunç bir olayın yaşandığını söylüyordu. Damadı cinnet geçirerek kızını ve torunlarını acımasızca katlettikten sonra sinir krizi geçirerek intihar etmişti. Eşek şakası yapmayı şiar edinmiş birinin densiz şakalarından birisi zannetti. Kızının evine gittiği zaman acıdan ayakta duramaz hale gelmişti. Kendisine tanıdık gelen ve kanlar içinde yatan bedenleri gördüğünde içinde muazzam bir kahrolmuşluk hissi peyda oldu. Üçüncü bir telefonun kendi canını alacağına dair tuhaf bir düşünceye kapıldı telefonu üçüncü kez çaldığında. Arayan avukatıydı. Karısının eline Galina’yla olan görüntüleri geçmişti. Gizliden bir dava süreci yürümüş ve sonuçlanmıştı. Karısının tüm mal varlığını elinden alabileceğini söylüyordu. Tuğrul Bey’in can damarı paraydı. Onu yitirince acısını kahroluşunu unutarak kuduz köpek gibi mahalleye dalıp ağacın kökünün dikildiği yere geldi. Sabaha kadar bağırıp çağırdı, küfretti, ağaç köklerini tekmeledi. Kimse dokunmadı, ilişmedi. Sabaha karşı cesedini buldular. Gözleri kocaman açılmış, elleriyle boğazını tutmuş bir şekilde Kanlı Kavak’ın dibine uzanmaktaydı. Yazık oldu Tuğrul Bey’e… SON Öykü: Mehmet Berk YALTIRIK

10

11

İllüstrasyon: Mehmet Kaan SEVİNÇ


Çizgi Roman

Çizgi Roman

İnceleme

İnceleme

Tanınmayan Çizerler

Bruce Timm Tanınmamış çizerler kısmında bu ay Bruce Timm’den bahsedeceğim. Fakat Bruce Timm aslında tanınmamış bir çizer değildir. 90’lı yıllardaki ekranı kasıp kavuran Batman çizgi filminin ve ondan sonra çekilen çoğu DC çizgi filminin arkasındaki karakter tasarımcısı, hikâyeci, çizer, direktör vs... olduğundan çoğumuz onun ismini olmasa da işlerini biliyoruz. O yüzden Batman ve onun türevleri olan çizgi filmleri çekerlerken yaşadıkları ilginç olayları yazmayı daha eğlenceli olacağını düşündüm. • Bruce Timm 1961 doğumlu bir Amerikalıdır. İlk çalıştığı animasyon stüdyosu Filmation’dir ve çizimlerinin gözüktüğü animasyon Blackstar’dır. • Daha sonra çalıştıkları arasında Mighty Mouse, He-Man, She-Ra ve Tiny Toons gelir. • Batman çizgi filmi için karakter tasarımlarını ve genel Gotham city atmosferini 1992 yılında Eric Radomski ve Bruce Timm beraber yaratmışlardır. 80’li yılların ortasından 90’lı yılların başına kadar bir süper kahraman çizgi filmi satmak imkânsız olduğundan tüm eforlarını bu çizgi filme harcarlar. İlk hikâyeleri Paul Dini ve Mitch Brian yazar. Arka planları ise Ted Blackman çizer. Bu kişilerin hepsi Bruce Timm’in eski çalıştığı stüdyolardaki tanıdıklarıdır. • Bruce Timm o zaman kadar hep erkek karakterler çizdiğinden ilk çizdiği kadın karakterler efeminen durmazlar. İlk dişi karakter tasarımlarını Lynne Naylor yapar. İlk karakter tasarımları konusunda dışardan iki çizerden de yardım alırlar. Bunlar Kevin Nowlan ve Mike Mignola’dır • Timm, Batman atmosferini 40’lı 50’li yılların pulp-noir romanlarından ve o zamanın çizgi romanlarından esinlenerek yaratır. Gotham şehrinin tarzını ortaya çıkartırken ilk Batman filmi göz önüne alınır ve Tim Burton ile Anton Furst’un yarattığı atmosferden oldukça yararlanılır. Ama esas temel alınan bina stilleri Hugh Ferriss’in eserlerindendir. • İlk başta Penguen karakteri çizilirken, orijinaline sadık kalma fikri düşünülmektedir. Fakat Bruce Timm, Tim Burton ile

12

yaptığı bir toplantıdan sonra ve Danny De Vito’yu ful makyajlı olarak sette görünce, Penguen tasarımı değiştirilir. • Catwoman çizilirken özellikle ikinci filmdeki Catwoman’dan esinlenilmesi istenir fakat Timm kostümdeki dikiş izlerini beğenmez ve 90'lı yıllardaki mor kıyafetli versiyonuna sadık kalınır. Daha sonraki Batman çizgi filmlerinde Catwoman kostümü tekrardan dizayn edilir ve filmdekine çok benzeyen siyah deri bir kostüm Catwoman’ın yeni kostümü olur. • Timm, Batman’ın herkesten uzak duran ve ürkütücüsessiz tarzını beğendiği için genelde senaryoları o şekilde tasarlar. Fakat DC Robin’i kullanması için baskı uygular. Timm Robin’in revize kostümlü halini beğenmesine rağmen, Batman’ın yalnız kişiliğinin onunla uyuşmadığını fark eder. Bu yüzden Timm senaryolarda Robin’in az görünmesi için elinden geleni yapar. • Timm bu çizgi filmde iki tane DC evreninde olmayan yeni karakter yaratır. Birisi babydoll adında, hiç büyüyemeyen eski bir çocuk dizi yıldızıdır. Bu karakter fazla tutulmaz. Diğer yarattığı karakter ise Harley Quinn’dir. Joker’in kız arkadaşı olarak yaratılan ve fazla bir şey beklemedikleri bu karakter, onu seslendiren Arleen Sorkin’in muhteşem bir iş yaratmasıyla ve Harley’nin ekranda beklediklerinden çok daha iyi performans çıkarmasıyla büyük sansasyon yaratır ve daha sonra Batman’ın çizgi roman dünyasına transfer edilir. • Timm’in en fazla zorlandığı konu sansür kurulu olur. Bir bölümde rahat rahat gösterilen yumruklaşmalar, diğer bölümde yasaklanır. Bir bölümde partide herkesin içtiği içkinin şeffaf renkte olması konusunda ısrar edilir. Vampirler ise kesinlikle yasaktır. Timm her bölümde bu sansür kurulunun etrafından dolanmak için yeni yöntemler bulur. • Bruce Timm 4 sene çalıştıktan sonra kısa bir süre Stephen Spielberg ile çalışır ve “Freakazoid” projesinin ortaya koyar. Fakat projeyi kafasında bir türlü oturtamadığından fazla durmaz ve başka projelere doğru kayar. Bundan sonraki projesi “Superman” olur. • Timm “Superman” projesinde çok da mutlu değildir. Superman projesine geçmesinin en büyük nedeni, Freakazoid’den kurtulma amaçlıdır. Fakat Batman’e daha çocukluktan bağlı olan Timm, Superman’da çok zorlanır. Superman oldukça beğeni almasına rağmen Batman gibi popüler olmaz ve Timm projeyi fazla uzatmadan bitirir. • Superman’i çizerlerken, Apokolips’te geçen ve 4-5 bölümü kapsayan uzun bir senaryo çizerler. Bu ciddi savaş esnasında bir karakteri öldürmeye karar verirler. Timm büyük usta Jack Kirby’den esinlenerek çizilen Dick Turpin’i öldürmek istediğinde Jack Kirby’nin de 2 yıl önce öldüğünü hatırlar.

13


ÇizgiRoman

Çizgi Roman İnceleme

İnceleme

Onun anısını onura etmek için, cenaze töreninden fotoğraflar bulur ve Dick Turpin’in cenazesindeki kişilerin çoğunu fotoğraflardaki kişilere benzetir. Yakın arkadaş oldukları Roz Kirby’nin (Merhum Jack Kirby’nin eşi) bu bölümü izlerken neler hissedeceğini düşündüğünde içini endişe kaplar, çünkü bu yaptığı jestin yalnış anlaşılabileceğinin de farkındadır. Fakat Roz Kirby o bölümü izleyemez, yayından bir kaç ay önce o da vefat eder. • Superman’in Batman kadar iyi satış yapmaması ve Fox TV’nin Batman yayın hakları bitip te WB’e geri dönmesi üzerine Superman ve Batman’in ortak çalıştıkları bir animasyona karar verilir. Timm bu fikre ilk başta sıcak bakmaz, fakat akşam evde yeni Batman ve Joker tasarımlarıyla oynarken aslında çok da fena bir fikir olmadığını fark eder. Tasarımında yapılan ufak tefek değişikliklerle, Batman Superman’la aynı çizgi filmde oynamaya başlar. Batgirl ve Robin yine tepedekilerin baskısı nedeniyle çizgi filme dâhil olur. Tim Batgirl’e karşı değildir fakat Robin? İlk başta yine yarım gönülle bu işi yapmaya başlasa da birden aklında bir şimşek çakar. Birebir çizgi romandan alıntı yaparak artık çocukluktan çıkıp genç bir delikanlı olan Robin’i (Dick Grayson) “Nightwing” karakterine dönüştürür, yerine ise genç bir Robin getirir (Tim Drake) Böylece aynı çizgi filmde hem genç hem de “yaşlı” Robin’i oynatır. Sonuç mükemmel olur. Seyirciler bu Batman-Ailesini çok severler. • Bu yeni serinin bir bölümünde Timm, Frank Miller’in ölümsüzleştirdiği “Dark Knight” adlı ihtiyar ve acımasız Batman karakterini kullanmaya karar verir. Frank Miller’a haber verdiğinde Miller heyecanlanır ve bitmiş çizgi filmin bir kopyasını ister. Kendi işlerinin sinemaya uyarlanmasını beğenmemesiyle bilinen Miller, Timm’i, 3 kez arayıp çizgi film hakkında teşekkür eder. • Superman-Batman macerasından sonra, Timm değişik bir Batman üzerinde çalışmaya başlar. Batman Beyond projesi 80’li yaşlarda olan Bruce Wayne’in gelecekte yeni bir genci kanatları altına alması ve yeni bir Batman’i yetiştirmesi ve ona akıl hocalığı yapması hakkındadır. • Batman Beyond projesi oldukça ilginç bir şekilde başlar. WB’nin CEO’su Timm ve ekibini çağırır ve Batman’i biraz değiştirmek istediklerini bildirir. O sıralar en iyi satan show’ları Vampir avcısı Buffy’dir ve Batman’i biraz Buffy’leştirmek istemektedir. Toplantının ortasında Batman’in 17-18 yaşlarında olmasını söylediğinde Timm ve ekibi neredeyse kalp krizine uğrarlar. Fakat yıllardır Batman’le uğraştıklarından, projeden vazgeçerlerse başka bir ekibin işe dahil olup tamamen işi batıracağını da bilmektedirler. Batman karakterine şu andaki durumlarını borçlu olduğunu da bildiklerinden karakteri rezil etmemek için değişik yollar düşünürler. Batman Beyond bu fikirlerin ürünüdür. • Batman Beyond serisinde en fazla sansasyon yaratan, Return of Joker adlı ve direk video için düşünülen uzun metraj film olur. Bu film o kadar karanlık ve o kadar uzun olur ki, WB uzun bir süre filmi kırpar ve değiştirir, Timm’İn bu kadar baskıdan sonra sinirleri laçkalaşır. Orijinal vizyonunun bir şekilde medyaya sızdırılması ve yumuşatılmış kısmının yayınlanması ise Timm’in hayranları arasında büyük bir hayal kırıklığına neden olur. Yıllar sonra WB aynı çizgi filmi “uncut” olarak yayınlar. Tunç PEKMEN

14

Marvel’ın “Sıfırlanışı”: Marvel NOW! Yılın en önemli çizgi roman olayı San Diego Comic Con’dan yalnızca birkaç gün önce, Marvel Comics firması şu anki büyük hikâyesi “Avengers vs. X-Men”in ardından Marvel Evreni’nin nasıl şekilleneceği hakkında pek çok ipucu verdiği “Marvel NOW” isimli bir konsepti tanıtmaya başladı. Pek çok serinin iptal edileceği, sıfırdan başlayacağı ve Marvel Evreni’nde büyük değişikliklerin gerçekleşeceği bu dönem, pek çok internet sitesi ve çizgi roman okuru tarafından, Marvel’ın da, DC Comics gibi bir “sıfırlanma” yaşayacağı şeklinde yorumlandı. Bu yazıyı temel olarak çizgi roman okurlarının en çok merak ettiği iki konuya ayırmak istiyorum: (1) Marvel NOW, gerçekten Marvel Evreni’ni sıfırlayan bir olay mı olacak? Yani Marvel da, DC’nin New 52 ile birlikte yaşadığı gibi bir sıfırlanma mı yaşayacak? (2) Marvel NOW, Marvel Evreni’nde tam olarak neler değiştirecek?

Marvel NOW ve New 52 Marvel NOW, internetteki tüm “Marvel sıfırlanıyor” haberlerine, Marvel’ın da DC gibi evrenini baştan başlatacağı yorumlarına rağmen, DC’nin New 52’si tadında bir sıfırlanma değil. Ne demek istediğimi tam olarak açıklayabilmek için, DC’nin New 52 ile tam olarak ne yaptığını, kısaca da olsa, hatırlamak gerekiyor. DC Comics, 2011 yılındaki “New 52” sıfırlamasıyla, kendi bünyesindeki tüm dergileri iptal etmiş, ve seçtiği elli iki dergiyi birinci sayıdan yeniden başlatmıştı. Üstelik birinci sayılarından yeniden başlayan bu dergiler, bildiğimiz DC Evreni’nde değil, tamamen farklı, yenilenmiş, daha modern hale getirilmiş bir DC Evreni’nde geçiyordu. Yani, New 52 hamlesiyle, DC yalnızca tüm dergilerini baştan başlatmakla kalmadı; Superman’in kusursuz ve ideal bir süper kahraman olmadığı, Lois Lane ile evlenmediği, Batman’in yer yer bir şehir efsanesi olarak görüldüğü ve Cyborg’un Justice League’in kurucu üyelerinden biri olduğu yepyeni bir evren yaratmış oldu. Her ne kadar New 52 ile yaratılan yeni evrenin (DCnU) eski DC Evreni’ne olan bağlantıları hakkında henüz cevaplanmamış sorular olsa da, Green Lantern gibi fazla değiştirilmeyen karakterler bulunsa da, DC’nin okuyuculara söylediği basitçe şuydu: “Eski evreni unutun, bu tamamen yeni bir şey!” Marvel NOW olayı ise, DC’nin New 52’sinden pek çok önemli alanda tamamen farklı bir yol izliyor. Birincisi, Marvel NOW - New 52’nin aksine – yeni bir evren yaratmayacak. Marvel’ın maceraları, tıpkı her zaman olduğu gibi, “Marvel Universe” ya da “Earth 616” olarak adlandırılan evrende geçmeye devam edecek. Sadece bu bile, Marvel NOW ile New 52’nin tamamen farklı şeyler olduğunu açıklamak için yeterli: New 52, tamamen yeni bir evren yaratma projesiydi; Marvel NOW ise var olan evreni değiştirme projesi. İkincisi, Marvel NOW ile, Marvel’ın bütün dergilerinin sıfırlanması gibi bir durum yok. Evet, çok sayıda önemli dergi iptal edilecek, bir sürü önemli dergi ortaya çıkacak – fakat Marvel’ın dramatik bir şekilde

15


ÇizgiRoman

Çizgi Roman İnceleme

İnceleme

tüm yayınlarını sıfırlamak gibi bir planı olmadığını biliyoruz. Örneğin, birkaç gün önce Eisner Ödüllerini toplayan Mark Waid’in Daredevil serisi, herhangi bir değişiklik olmadan yoluna devam edecek. Aynı şekilde, Ed Brubaker’ın Winter Soldier serisi de, Marvel NOW’dan etkilenmeyecek. Bunlar, şu ana kadar kesin olarak bildiğimiz noktalar. Peki, Marvel NOW için, “Marvel’ın Yeni 52’si” yakıştırmasını yapmak, Marvel’ın da DC gibi “sıfırlanacağını” söylemek doğru mu? Tam olarak değil. Evet, Marvel NOW ile Marvel yayın planını ciddi anlamda değiştirecek. Evet, evrende son derece büyük değişiklikler göreceğiz. Fakat DC’nin New 52 projesini sürekli yerden yere vuran Marvel yetkililerinin de söylediği gibi, bu bir “reboot”, yani bir sıfırlanma değil. İnsanların bunu bir sıfırlama olarak yorumlamasının sebebi de, büyük ihtimalle değişimlerin bir bölümünün çok önemli değişiklikler olması ve/veya bazı yabancı sitelerde kullanılan “relaunch” kelimesini doğrudan “sıfırlanma” olarak düşünülmesi. Tabii bir de, bunu bir sıfırlanma olarak görmenin haklı bir yanı var: DC Comics’in New 52 hamlesi, son yıllarda “comics” dünyasının gördüğü en başarılı hamlelerden biri, çok büyük ihtimalle de birincisi oldu. DC’nin bu hamlesinden sonra da, herkes mantıklı olarak benzer bir hamleyi Marvel’dan beklemeye, Marvel’ın buna nasıl bir cevap vereceğini tartışmaya başladı. İşte Marvel NOW’un, tam da Marvel’dan dramatik değişiklikler beklenen bir dönemde açıklanmış olması, bunun DC’nin New 52 hamlesine bir “cevap” olduğu şeklinde yorumlara yol açtı. Üstelik, her ne kadar Marvel yetkilileri bunun bir “reboot” olmadığını ısrarla tekrarlasa da, Marvel’ın New 52’nin rüzgarını biraz da olsun kendi arkalarına alabilmek için böyle bir projeye giriştiği, muhtemelen çok da yadsınamayacak bir gerçek. Ama sonuç olarak, Marvel’ın duyurduğu “Marvel NOW” olayıyla, DC’nin “New 52”su, tamamen farklı olaylar. Peki Marvel NOW’u DC’nin New 52’suna benzetmeyeceksek, neye benzetebiliriz? Az önce de dediğim gibi değişimlerin bazıları son derece büyük çaplı olsa da, Marvel NOW temel olarak bir “aftermath” hikâyesi - yani, büyük bir hikâyenin (Civil War, Secret Invasion, Avengers vs. X-Men gibi) sonrasında ortaya çıkan durumu anlatan bir “dönem”. Nasıl ki Civil War’dan sonra “Initiative” Marvel Evreni’nin yeni halini konu aldıysa, nasıl ki Secret Invasion’dan sonra Osborn’un “Dark Reign” dönemini yaşadıysak, nasıl ki Siege’den sonra “Heroic Age”e geri dönüş yaptıysak; Avengers vs. X-Men’den sonra da Marvel NOW dönemini yaşayacağız. Yine de, Avengers vs. X-Men tüm bu hikâyelerin ulaştığı son nokta olduğundan, Marvel NOW’un bu diğerlerine göre çok daha büyük değişikliklere sahne olabileceğini unutmamak lazım. Kısacası, illa bir sınıflandırma gerekiyorsa, Marvel NOW, Marvel’ın önceki “aftermath” hikâyeleriyle, DC’nin New 52’si arasında bir yerlerde düşünülmeli.

Marvel’da Neler Değişecek? Marvel NOW konsepti, temel olarak Avengers vs. X-Men’den sonra başlayacağı ve Avengers vs. X-Men serisi şu anda devam ettiği için, aslında bu soruya tam bir cevap vermek mümkün değil. Fakat Marvel’ın gelecek hikâyelerin ipuçlarını önceden verme alışkanlığı sebebiyle, özellikle yayın anlamında yapılacak bazı değişikliklerden haberdarız. 1 Bu noktada, yeri gelmişken şunu da eklemek istiyorum: Marvel Now dediğim gibi bir “başlangıç” değil, bir “değişim” – ve her ne kadar

çizgi romana aşina olmayanlar için yapılmış bir hamle olsa da, değişimin önemini anlamak için “önceki hali” de biraz bilmek gerekiyor. Bu yazıda elimden geldiğince açıklayıcı olmaya çalışıyorum, fakat takdir edersiniz ki Marvel’ın neredeyse on yıllık hikaye geçmişini buradan aktarmam pek mümkün değil. Bunun için, AltEvren’in (www.altevren.net) “Marvel Tarihi” özel dosyasına bir göz atabilirsiniz.

16

AvX sonrası Marvel Evreni’nin temel dergileri; Avengers, Uncanny Avengers ve All New X-Men dergileri olacak. Avengers dergisi, birinci sayıdan başlayacak ve Jonathan Hickman tarafından yazılacak. İki haftada bir çıkacak Avengers’ın yanı sıra, ayda bir çıkacak New Avengers dergisini de yazacak olan Hickman; “hem popüler Avengers üyelerini kullanacağı, hem de daha az tanınan kahramanları ön plana çıkartacağı, yaklaşık on sekiz kişilik bir kadro” ile daha kozmik, daha evrensel, daha epik bir Avengers projesi üzerine çalışmayı planlıyor. Bana soracak olursanız, Marvel NOW konseptinin en heyecan verici haberi de bu. Jon Hickman gerçekten çok başarılı işlere imza atan bir yazar, ve her ne kadar çalışmalarına yabancı olan okurlar için hikayeleri fazlasıyla karışık gibi gözükse de, baştan takip ettiğiniz takdirde mutlaka keyif alacağınız işler yapıyor – bu nedenle, hem Avengers’ı, hem de New Avengers’ı başladığı andan itibaren takip etmenizi kesinlikle tavsiye ediyorum. İkinci önemli dergi, Uncanny Avengers olacak. Marvel’ın son dönemlerdeki en başarılı yazarlardan bir başkası olan Rick Remender tarafından yazılacak olan Uncanny Avengers, isminden de anlayabileceğiniz gibi, X-Men ve Avengers takımlarının bir birleşmesi olacak. Takımın ana kadrosunun da, Captain America, Wolverine, Rogue, Havok, Thor ve Scarlet Witch’den oluşması bekleniyor. Dediğim gibi, Remender kesinlikle başarılı bir yazar, fakat bu derginin başarısı biraz da bu “mutant – Avenger” birleşimi kadronun nasıl kullanılacağı ile ilgili. Son dergimiz All New X-Men ise, bu üçü arasında çizgi roman okurlarını muhtemelen en çok rahatsız edecek olan seri. Bunca yıldır ismi Avengers ile eş anlamlı hale gelmiş olan yazar Brian Michael Bendis’in X-Men ailesine adım atacağı bu dergi, orijinal X-Men takımının genç halini günümüze getirerek dramatik bir değişikliğe sahne olacak. Cyclops, Jean Grey, Beast, Iceman ve Angel’dan oluşan ilk X-Men takımı, 1960’lardan çıkıp, günümüzün Marvel Dünyasına gelecek, ve Avengers vs. X-Men’in bitişiyle şekillenmeye başlayan bu dünyaya ayak uydurmaya çalışacak. Bu seri, Jean Grey’in uzun süredir beklenen geri dönüşünün yanı sıra; X-Men takımının zamanda nasıl yolculuk edeceği, bu yolculuğun kalıcı olup olmayacağı, ve kalıcı olursa, orijinal X-Men takımının bu süre içinde yaşamış olduğu diğer maceraların nasıl etkileneceği gibi pek çok soruyu da beraberinde getirecek. Ne yazık ki, Marvel’ın bu enteresan kararının sonuçlarını görmek için, serinin başlamasını beklemekten başka yapabileceğimiz bir şey yok. Yayınlar konusunda, bu üç dergi haricinde, pek çok derginin iptal edileceğini ve yeniden başlatılacağını biliyoruz. Ekim ayından 2013’ün Şubat’ına kadar, Marvel belli başlı serilerini birinci sayılarından başlatmaya devam edecek. Bu serilerin tam bir listesi henüz açıklanmış olmasa da, Captain America, Invincible Iron Man, The Mighty Thor, Incredible Hulk ve Fantastic Four birinci sayıdan başlayacak dergiler arasında. Peki, yayınlar haricinde neler olacak? Yani Marvel Evreni’nin kendisinde neler değişecek? Bu soruyla ilgili henüz çok fazla şey bilmiyoruz. Yapabildiğimiz tahminlerimizin büyük bölümü de, Marvel’ın teaser olarak yayınladığı birkaç posterle sınırlı. Yukarıdaki poster, ilk bakışta Marvel okuyuclarına yabancı gelmeyecek pek çok karakterle dolu. Fakat, biraz yakından bakıldığında, pek çok önemli

17


Çizgi Roman İnceleme

değişiklik görmek mümkün. Yukarıdan başlayacak olursak, Hulk’un normalin aksine robotumsu bir vücuda sahip olduğunu, Thor’un sırtında iki adet kılıçla boy gösterdiğini, Thor’un yanında Cable’ın bir göz bandı taktığını, ve Sue Storm’un Fantastic Four’dan ayrı olarak resmedildiğini görebiliyoruz. Pek bir değişikliğe uğramamış olan karakterlerden Wolverine’in sol tarafındaki Cyclops, üstündeki Iron Man ve sağındaki Captain America yeni kostümleriyle göze çarpıyor, ki Iron Man ile Cyclops’un kostüm değişiklikleri oldukça büyük değişiklikler. Bu posterde Marvel’ın fazla popüler olmayan iki karakterinin, Rocket Rackoon ve Nova’nın, Marvel NOW’u tanıtan bir postere konulmuş olmaları gerçeği de, hem Marvel’ın 2014 yılı için duyurduğu Guardians of the Galaxy’nin önemini gösteriyor; hem de editör Tom Breevort’un “kozmik karakterlerin artık Marvel Dünyası içinde daha önemli roller oynayacağı” yönündeki söylemini bir nevi doğruluyor. Posterin en ilginç özelliği ise, hemen Captain America’nın üzerinde bulunan siyahi Nick Fury karakteri. Marvel filmlerinde Samuel L. Jackson tarafından canlandırılan ve Ultimate Evreni’nde de bu aktör temel alınarak çizilen Nick Fury, Marvel NOW ile birlikte asıl Marvel Evreni’nde de siyahi bir karakter olarak karşımıza çıkacak. Daha doğrusu, Marvel Evreni’ndeki asıl Nick Fury’nin yanı sıra, olaya bir de siyahi Nick Fury dâhil olacak.

Peki, iki Nick Fury karakteri nasıl aynı anda var olabiliyor? Aslında var olamıyor – bu karakter, Marvel Evreni’ndeki asıl Nick Fury’nin – yani beyaz Nick Fury’nin – gayri meşru oğlu olarak karşımıza çıkıyor. Marvel’ın 2011 yılındaki büyük olayı Fear Itself’in sonrasında yaşananları konu alan Battle Scars serisinde ortaya çıkan ve Marcus Johnson olarak bilinen bu karakter, serinin finalinde gerçek kimliğini öğrenmiş ve SHIELD’a katılarak Nick Fury Jr. ismini kullanmaya başlamıştı. Anladığımız kadarıyla, Nick Fury, Jr. Avengers vs. X-Men sonrasında Marvel Evreni’nin en önemli figürlerinden biri haline gelecek. Marvel NOW’un “başlangıcı” olarak kabul edebileceğimiz “Marvel NOW – Point One” sayısı için yayınlanan posterlerde, “Marvel NOW’un geleceğini kim şekillendirecek?” gibi iddialı bir slogan ile karşımıza çıkması da, bunun en büyük kanıtı niteliğinde: Marvel yetkilileri, Nick Fury, Jr.’ın Evrene dâhil olmasının asıl Nick Fury’nin rolünü etkilemeyeceğini savunuyorlar, fakat asıl Nick Fury’nin zaten Winter Soldier gibi daha arka planda kalmış olan seriler haricinde fazla bir rolü kalmadığı için, bu da çok tatmin edici bir açıklama değil açıkçası. Anlayacağınız, Nick Fury, Jr. figürü, Marvel Evreni’nin yeni otoritesi olma yolunda emin adımlarla ilerliyor. Marvel NOW ile ilgili şimdilik elimizde olan bilgiler aşağı yukarı bu şekilde. Marvel, bu hareketiyle hem Marvel Evreni’ni daha modern, daha kolay ulaşılabilir bir hale getirerek yeni çizgi roman okurları kazanmaya, hem filmlerle çizgi romanlar arasındaki uyumsuzlukları – çizgi romanların tarihini biraz göz ardı ederek- gidermeye, hem de DC’nin New 52 furyasına bir nevi cevap vermeye çalışıyor. Bu durumun tam olarak nereye gideceğini söylemek için çok erken, fakat kesin olan bir şey var ki, Civil War hikâyesinden beri süregelen dönem; Avengers vs. X-Men ile birlikte sona erecek ve DC Evreni gibi sıfırlanmamış olsa da, yepyeni bir Marvel Evreni göreceğiz. Berk URALCAN www.altevren.com

18

19


Tarihte Bu Ay

Tarihte Ağustos Ay'ı Hoş geldiniz efendim, sayfalarımıza… Ağustos ayına da ulaştık sonunda bu ay sayfalarımızda utangaç lise çocuğundan süper kahramana dönüşen Spider-Man ve korku-gerilim türünün usta yönetmeni Alfred Hitchcoock var. Keyifli okumalar diliyoruz, efendim, öncesinde güzel bir sözle başlayarak… ‘’İnandığınız gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız…’’ Ömer Bin el-Hattab (Hz. Ömer)

Spider MAN

(15 Ağustos 1962)

‘’Tek isteğim; korkuyu durdurmak, acıyı durdurmak, ölümü durdurmak. Öyleyse neden hiç başaramıyorum?’’ Spider-man namı değer örümcek adam Marvel Comics tarafından yaratılan bir çizgi karakterdir. Kötülerin korkulu rüyası olan karakterimiz 1962 yılından beri en çok sevilen süper kahraman olmaya devam etmiş ve insanın içinde hep var olan kendi adaletini kendin arayabilirsin nidalarına cevap olmuştur. Spider-man aynı zamanda derinlerimizde duran bir güdüyü de tetiklemiştir; güçlü ve herkesten farklı olma güdüsünü… Peter Benjamin Parker’ın alt benliği olan Spiderman Marvel Comics’e bağlı olan Stan Lee ve Steve Ditko tarafından 1962 yazında ‘’Amazing Fantasy’’ isimli çizgi romanın 15.sayısında karşımıza çıkar. Diğer süper kahramanlardan farklı olarak duygusal bunalımlar yaşayan bir ergendir aslında. Bir örümcek tarafından ısırılması hayatına katkıdan ziyade zarar getirir. Lakin o kazandığı yeteneği ile sevdikleri arasında sürekli bir seçim yapmak zorunda kalacaktır. Peter anne ve babasını çok küçük yaşlarda bir uçak kazasında kaybetmiştir. Onu amcası Ben ve halası May yetiştirir. Peter Midtown lisesine gitmektedir. İnanılmaz derecede utangaç ve aynı zamanda zeki ve çalışkan bir gençtir. Okulun popüler öğrencileri tarafından sürekli

20

21


Tarihte

Tarihte

Bu Ay

Bu Ay

alaya alınan sessiz bir çocuktur. Ve bir gün onu ısıran radyoaktif bir örümcek tarafından hayatı değiştirilir. Peter aldığı yara ile evine gelir odasına kapanır ve fark eder ki artık normal bir genç değildir. Önce bu yeteneklerine alışmaya çalışır. Başta eğlenceli gelmiştir. Kazandığı bu özelliklerini nasıl kullanacağını sorgulamaz başlangıçta. Örümcek ona inanılmaz bir hız, bulunduğu her yüzeye yapışabilme, örümceğin çevikliği, tehlikeleri önceden tahmin etme yeteneği ve ağ fırlatabilme özelliği kazandırmıştır. Peki, bunları nasıl kullanacaktır? Bu sorunun cevabını ise çok acı bir şekilde öğrenir. Kaçmasına izin verdiği bir suçlu amcası Ben’i öldürür ve Peter o an kararını verir. Suçluları, akan kanı ve ölümü durduracaktır. Ve amcasının şu sözünü hiç unutmaz; ‘’Büyük güç, büyük sorumluluk getirir!’’ Amcasının bu sözü aklının bir köşesinde kalmasına rağmen Peter yaşadığı iç ve dış çatışmalarından çoğu zaman kurtulamaz. Para kazanmak için kendi alt kimliğinin fotoğraflarını çalıştığı gazeteye satar bir süre. Bu arada suçla mücadelesi onu hayata bağlayan en önemli faktör olur. Bir de aşkı vardır tabii. İlk aşkı acı bir sonla noktalanan Peter tüm bu süper kahraman karmaşası arasında onu en çok destekleyen kadınla Mary Jane ile hayatını atlattıkları birkaç badireden sonra birleştirir. Örümcek adamda var olan insani çatışmalar ve duygusal karmaşalar okuyucunun karaktere daha da bağlanmasına sebep olmuştur aslına bakarsanız. O da bizim gibidir. Gençtir, utangaçtır, duygusal anlamda kararsızdır. Okuyucu bu özellikleri kendi benliğinde özümser ve ilk kez bir süper kahramanın zayıflıkları onu daha da popüler bir hale getirir. 1000’den fazla çizgi romanı, TV serileri, beyaz perde uyarlamaları ve çizgi dizileriyle Spider-man bugün en çok sevilen çizgi roman karakterlerinin başında geliyor. Peki, neden ihtiyaç duyuldu da bu karakter hayat buldu? 1960’ların başında süper kahraman serilerinin çok satması nedeniyle Marvel’in editörü Stan Lee çizgi roman okuyucularının yaşının genellikle küçük olması nedeniyle onlarla yaşıt olan bir süper kahraman yaratmak ister. Steve Ditko ve bir nebze Jack Kirby’nin de katkılarıyla eski ama kullanılmayan karakterlerden de esinlenerek ‘’Spider-Man’’ ismi bulunur. Aslında Stan Lee şöyle düşünmektedir. ‘’Güçlü bir karakterim var; Hulk. Güzel bir takımım var; Fantastik Dörtlü. Neden bu ikisinin karışımı bir solo karakterim olmasın?’’ Fakat bu fikri Marvel’in başkanı beğenmez. Ona göre insanlar örümceklerden nefret ederler… Fakat Spider-Man Amazing Fantasy dergisinin arka kapaklarında görüldüğü andan itibaren çok tutulur. Marvel de bunun üzerine isim haklarını satın alır ve Spider-Man yolculuğuna bu şekilde başlamış olur. Spider-Man’in Düşmanları; Green Goblin/Yeşil Cin: Peter’ın en iyi arkadaşı olan Harry’nin babası Norman Osborn kendi üstünde bazı deneyler sürdürmektedir. Bu deneyler sırasında kullandığı bir madde zekâsını ve gücünü arttırır ama yüzünde ve vücudunda onarılamaz hasarlar bırakır ve onu delirtir. Gelişmiş teknoloji ürünü silahlar kullanır ve uçan kaykayıyla bilinir. Doctor Octopus/Doktor Ahtapot: Doktor Octavius kendini bilime adamış bir adamdır. Fakat bu adanmışlığı aşırı büyük bir hırsa sebep olur. Laboratuarında meydana gelen bir kaza tehlikeli kimyasal maddeleri tutmak için kullandığı kolların omuriliğindeki sinir uçlarına bağlanmasına sebep olur. Böylece Doktor Ahtapot ortaya çıkar. Venom/Zehir: Uzaydan gelen ve adı ‘’Symbiote’’ olan bir yaratıkla birleşen Eddie Brock’tur. Yaratığın Brock’u seçmesinin sebebi ise Eddie’nin Spider-Man’e duyduğu öfkedir.

22

Carnage/Katliam: Carnage, Venom’un yumurtası olarak adlandırılabilecek bir düşmandır. Adı Cletus Kassady olan Carnage Eddie Brock’un hücre arkadaşı olan psikopat bir katildir. Kingpin/Elebaşı: Spider-Man dahil bir çok kahramanla savaşmıştır. Mutlak kötü olarak bilinir. New York’un bütün pis işlerinin altından adı çıkar. Süper güçleri yoktur fakat yakın dövüşte yenilemez. Spider-Man’in diğer düşmanları ise; Sandman, Hobgoblin, Mysterio, Gergedan, Akbaba… Spider-Man ve Sinema Spider-Man (2002): Yönetmenliğini Sam Raimi’nin üstlendiği bu ilk uyarlama ABD’de milyonlarca hayranı olan Spider-Man’in ilk kez beyazperde de boy gösterişiydi. Raimi her ne kadar gişede ve ABD’de filmle iyi bir iş yapmış olsa da birçok eleştirmenin ve çizgi roman okurunun gözünde Spider-Man’i doğru yansıtan adam olamadı. Daha doğrusu onun şöhretine şöhret katamadı. Tim Burton’ın Batman için yaptığını yapamadı kısaca. Buna rağmen film çok büyük bir ilgiyle karşılandı ve devam filmlerinin gelmesi kaçınılmaz oldu. Filmde Spider-Man rolünde ondan sonraki

23


Tarihte

Tarihte

Bu Ay

Bu Ay

‘‘’Ben tür yönetmeniyim! Sindrella’yı film yapsam, insanlar at arabasında ceset ararlar…’’

Alfred HITCHCOCK

(13 Ağustos 1899- 29 Nisan 1980) devam filmlerinde de göreceğimiz Tobey Maguire oynuyordu. Ona usta oyuncu William Dafoe Green Goblin rolüyle eşlik etmişti. Mary Jane Watson rolünde ise güzel oyuncu Kirsten Dunst’ı izlemiştik. Spider-Man-2(2004): Yönetmenliğini yine Sam Raimi’nin yaptığı film hem ilkinden daha başarılı hem de daha etkiliydi. İlk filmdeki hatalarından ders alan yönetmen bu kez Spider-Man karakterini ve çevresinde gelişen olayları akıcı ve yerinde bir aksiyonla aktarmıştı. Devam filmlerinin her daim daha zor ve ilkine göre daha zayıf kaldığı gerçeğinden yola çıkarak yönetmen ve ekibinin yapımda bu gerçeği değiştirmiş olduğunu söylemek mümkündü. Spider-Man tüm çelişkileri, duygusal karmaşaları ve süper güçleriyle tam karşımızda başı dik olarak savaşıyordu. Film çok iyi bir gişe başarısı da elde ekmiş ve üçüncü filmi garantilemişti. Spider-Man-3(2007): Yönetmenin değişmediği yapım ilk iki filmdeki Mary Jane, Peter Parker ve en yakın arkadaşı ve aslında en büyük rakiplerinden biri olan Harry arasındaki gidiş gelişlere bir nokta koyan ve bizi süper kahramanımızın yeni düşmanlarıyla tanıştıran eğlenceli, görseli iyi fakat ikinci film kadar akıcı olmaması sebebiyle akılda kalıcılığı düşük olan bir yapımdı kısaca. Yönetmen kamerasını ve kahramanını nasıl kullanacağını öğrenmişti. Fakat bize filmde yaşattığı karakter bolluğu zaman zaman kafa karıştırıcı oluyordu. Yapım yine de başarılı bir gişe elde etti ve seriye etkili bir nokta koymuş oldu. The Amazing Spider-Man(2012): Yapım Peter Parker'ı ve Spider-Man’i baştan alan bir film. Yönetmenliğini Marc Webb’in üstlendiği yapım şu günlerde beyazperde deboy gösteriyor. Cast aşamasında Spider-Man karakterini kimin oynayacağı çok tartışılan yapım sonunda karaktere taze kan gerek düsturundan yola çıkarak Spider-Man’i genç oyuncu Andrew Garfield’a emanet etti. Hikâyeyi başa saran yapım Mary Jane’den de öncesine dönerek ilk aşkı oynaması için ise Emma Stone’u tercih etti. Yapım her ne kadar bu öykü Spider-Man’i yeniden anlatacak dese de bu beklentiyi karşıladığı pek söylenemez. Andrew Garfield kahramanımıza taze kan olmuş, Peter Parker hiç olmadığı kadar hareketli ve esprili… Film 3D olması itibari ve aksiyonun tadında tutulduğu düşünülürse keyifli bir seyirlik ama akılda kalacak bir yapım olur mu orası bilinmez. Yine de seyretmek zaman kaybı değil… İyi seyirler. Spider-Man duygusal karmaşaları, hayal kırıklıkları ve süper gücünün onu sevdiklerinden ayırmasıyla tanınan ve bu özellikleriyle ilk olan bir karakter. Aslında hepimizin içinde olanı yansıtıyor bize. Utanacak, kaybedecek çok şeyimiz varken bizi de ısıran örümcekler olabilir. Ve onların bize sağladığı büyük güç kendimizi bile anlayamamışken çok büyük sorumluluklar getirebilir hayatımıza. Yine de ister miydiniz?

24

‘’Ben tür yönetmeniyim! Sindrella’yı film yapsam, insanlar at arabasında ceset ararlar…’’ Alfred Joseph Hitchcoock; korku ve gerilim deyince insanların gözlerinde canlanan duş sahnesinin ve belki de çoğu kez duş alırken o perdeye dönüp dönüp bakma halimizin yaratıcısı… Hitchcoock Londra’da İngiliz orta sınıf bir ailede dünyaya gözlerini açtı ve çok sıkı bir Katolik eğitimi aldı. Cizvitlerle beraber büyüdü. Hitchcoock o günleri şöyle anlatır; ‘’Ailem koyu Katolikti. Sadece bu özellik bile İngiltere gibi Protestan bir ülkede sıra dışı olmak için yeterlidir. Muhtemelen Cizvitlerin yanında kaldığım dönemde bende bir korku kökleşti. Günah olan bir şeyi yapma endişesi şeklinde ortaya çıkan ahlaksal kökenli bir korku! Cizvitler çok sert lastikten yapılmış bir sopa kullanırlardı. Ceza öyle olur olmaz uygulanmazdı. Dersten sonra başrahibi görmeye gitmemiz söylenir, o da çok ciddi bir yüz ifadesiyle isminizi ve çarptırıldığınız cezayı deftere yazardı. Ondan sonra koca bir gün çarptırıldığınız cezanın infazını beklemekle geçerdi.’’ Hitchcook ailesi sorulduğunda ise; ‘’Ailem tiyatroyu pek severdi. Son derece farklı bir aile olduğumuzu düşünüyorum. Uslu çocuklar vardır ya işte ben onlardan biriydim. Aile toplantılarında bir köşeye çekilir saatlerce uslu uslu otururdum. Olup bitenleri izlerdim. Bu sayede iyi bir gözlemci oldum. Hayal gücü geniş ama yalnız bir çocuktum. Oyun oynamak için tek arkadaş bile bulamadığımı hatırlıyorum. Ben kendi oyunlarımı keşfederek tek başıma oynardım.’’

25


Tarihte

Tarihte

Bu Ay

Bu Ay

Alfred yalnız, soğuk, arkadaşlarının tanımıyla burnu havada bir çocuk olarak yetişti. Okulda kendinden zayıf olan çocuklara işkence yapmasıyla bilinirdi. (sandalyeye bağlayıp, pantolonlarından içeri çatapat atmak gibi…) Kendine ait titiz, ayrıntılara önem veren düzenli bir hayatı vardı. Babasını 15 yaşında kaybetti ve evlenene kadar annesi ile birlikte yaşadı. Kontrollü ve baskıcı bir tavra sahip olan annesi oğlunu evlendiğinde bile pek yalnız bırakmadı. Hatta tatillerde bile… Hitchcoock mühendislik eğitimi almasına rağmen sinemaya duyduğu aşka engel olamadı. Okuduğu Sherlock Holmes romanları(hatta filmlerinde o romanlardan replikler okuturdu.), baskıcı ve bunaltan bir anne, sıkı disiplin uygulayan bir baba ve yalnız, soğuk, donuk geçen bir çocukluk yönetmenin filmlerinde onun kilit taşları oldu. Kendi hayatını gerilim ve korku ile bağdaştırdı ve türün en başarılı yönetmeni haline geldi. Gençlik yıllarından itibaren beyaz perdeye sadakatle bağlı olan usta yönetmen Buster Keaton, Charlie Chaplin, D. W. Griffith, Mary Pickford gibi isimleri takip etti. En çok etkilendiği ismin Griffith olduğu söylenir. Sinema alanındaki ilk çalışmaları hakkında usta yönetmen şunları söylüyordu; ‘’Bir Amerikan şirketinin Londra’da şube açacağını gazetede okumuştum. Burada büyük bir stüdyo inşa edeceklerdi. İlanda bir kitaptan alınan bir resim gördüm. İsmini şimdi hatırlamadığım o kitabı okudum ve filmlerin ara yazılarında kullanılabilecek çizimler yaptım. O yıllarda yazılar resimlendirilerek verilirdi. Onlara çizimlerimi verdim. Benimle tekrar görüşmek istediler. Daha sonra başlıklar bölümünün başkanı oldum. Ardından da stüdyonun yazarlar bölümünde çalışmaya başladım.’’ Alfred 1920’lerde sinema adına neredeyse her şeyi öğrenmişti. Ressam, yazar, yönetmen yardımcılığı,

26

senarist olarak çalışmaktaydı. Bunun dışında sosyal hayatının pek de renkli geçtiği söylenemezdi. Neredeyse hiç arkadaşı yoktu ve kadın denen varlığın hayatına katabileceklerinden bihaberdi. Kadınlarla ilişki konusundaki sıkı tutumu hayatını tek bir kadınla geçirmesinden de anlaşılabilmektedir. 1926’da kurgucu Alma Reville ile evlendi ve ölene kadar ona sadık kaldı. Film eleştirmenlerine göre Katolikliği onun yaşam tarzını ve sinemasını fazlasıyla etkilemişti. Fakat Hitchcoock sinemasını etkilediğini asla kabul etmeyecekti. Yönetmen bir röportajında bu konu ile ilgili şunları belirtmişti; ‘’Katolik bir sanatçı olarak nitelenmeye kesin olarak katılacağımdan emin değilim. Katı ve dinsel biçimde eğitildim. Katolik bir sanatçı olarak etkileneceğimi sanmıyorum fakat çok eskilerden gelen bazı birikimler insanların yaşamlarını etkiler. Mesela Vertigo’da kilise sahnesinde bir Katolik kilisesini çekmek istedim. Dine karşı değilim, belki biraz inkârcıyım.’’ Usta yönetmen hayatı boyunca tek bir kadına ve hayranı olduğu tek bir türe bağlı kaldı ve bize bugün bile hissedemeyeceğimiz korku ve gerilim anları yaşattı. Filmlerini kaç kez seyretmiş olursanız olun hala aynı etkiyi üzerinizde bırakması da bu yüzdendir sanırım. Onun sabır, sadakat ve titizlikle yürüttüğü sanatı ve hayatı yüzünden. Hitchcoock sadakatini oyuncuları üzerinde de devam ettirdi. Onun vazgeçmediği oyuncuları arasında Grace Kelly, Cary Grant, James Stewart vardı. Hitchcoock Filmleri Usta ilk yönetmenlik deneyimini ‘’Zevk Bahçesi’’ filmi ile yapar. 1925- 29 dönemleri arasında çektiği filmleri ile adını duyurmayı başaran yönetmen kendi türünde bir fenomen olacağının sinyallerini vermiştir. Bu dönemde çektiği akılda kalıcı diğer iki filmi ise; Kolay Erdem ve Kiracı’dır. Yönetmenin İngiltere’de çektiği filmler hem onun dünyada adının duyulmasını hem de kendi sanatına hâkim olmasını sağlar. Hitchcoock bu dönemde hem sesli hem de sessiz filmler çekmiştir. Ama bunlardan en önemlisi Kiracı adlı filmi olmuş ve onun bir alışkanlık haline gelen kendi filmlerinde 2-3 saniye olsa da görünme rutini ilk kez bu yapımda vuku bulmuştur. Alfred bu dönemi şöyle açıklamaktadır; ‘’İngiltere’de çalışmak doğal içgüdülerimi geliştirmemi sağladı. Sonra da yeni çizgi dışı fikirlerimi geliştirmeme sebep oldu.’’ Yönetmeni Hollywood’a taşıyan yapım ise zayıf diyaloglar ve klişeler içermesine rağmen kayda değer ilk İngiliz diyaloglu film olması itibari ile ‘’Şantaj’’dır.

27


Tarihte

Film Kritik

Bu Ay

Yönetmen Hollywood’a ilk olarak ‘’Titanik’’ adlı filmi çekmek için gelmesine rağmen yapımcının fikrini değiştirmesi sonucunda bu mecraya ‘’Rebbeca’’ adlı filmi ile adım atmıştır. 1940 mahsulü olan film yönetmene en iyi film Oscar’ını kazandırmıştı. Yönetmen o dönemlerde yapımcılara bağlı çalışmanın kendisini fazlasıyla etkilediğini söyleyecek ve bir süre daha bu etkiye katlandıktan sonra bağımsızlığını ilan edecekti. Yönetmenin bağımsız dönemine bakacak olursak en akılda kalıcı filmleri sırasıyla; 39. Basamak, Yabancı Muhabir, Ve Celse Açıldı, Şüphenin Gölgesi, Çok Şey Bilen Adam, Sapık (Bu yapımdaki duş sahnesi unutulmazlar arasına girmiş ve yönetmene ayrı bir ün kazandırmıştır.), Kuşlar, Vertigo( ilk kamera hareketi olan vertigo hareketinin sinema açısından kullanılması ve keşfedilmesi bu yapımı önemli kılan unsurlardandı), Yanlış Adam sayılabilir. Alfred Hitchcoock korku ve gerilim ustası olmasına karşın komedi unsurlarını da filmlerinde sıkça ve tam yerinde kullanan bir ustaydı. Onun filmleri yap-bozun parçaları misali tamamlanmaya hazır bekler halde gelirdi seyircisine. Her nesneyi ve her karakteri yerinde ve akıllıca kullanırdı. Gerilimi oluşturmada kendine özgü yöntemleri vardı. Görsel ve işitsel her türlü araç onun için bir gerilim aracıydı. Filmlerine basit, gündelik hayattan bir araç aracılığıyla bir işaret, bir şifre yerleştirirdi. Kendi tanımıyla yönetmen buna; Mac Guffin diyordu. Mac Guffin bazen bir makas, bir çakmak, kibrit kutusu, bazen de bir ip olabilirdi. O bu yöntemle seyirciyi filmin içine sokmanın ve kovalamacanın bir parçası yapmış oluyordu. Seyirci filmle bütünleşiyor ve tüm o gerilimi yönetmenin gözünden görebiliyordu. O kendi sineması için hep şöyle derdi; ‘’ Bazı filmler hayatın dilimleridir. Ben seyirciye pasta dilimleri veriyorum.’’ ‘’Televizyonun yaptığı en önemli katkılardan biri cinayeti tekrar eve getirmesi oldu, ait olduğu yere…’’ Alfred Hitchcoock; sinemanın gelmiş geçmiş en iyi yönetmenlerinden biri. Onun ustalığı bugün ve bundan sonra türe gönlünü kaptıran her yeni yönetmenin ışığı olacak. Titizliği, ilkleri ve ilkeleri ile… Efendim geldik yine bir ayın daha sonuna saygılar, sevgiler bizden olsun. İyi okumalar... ‘’Bildiğim, tanıdığım andan itibaren hakkı inkâr etmedim. Bana gösterildiği andan itibaren hakta şüpheye düşmedim, yalan söylemedim. Kimsede benim yalan söylediğimi söylemedi. Ben ne yolumu sapıttım ne de biri benim yüzümden yolunu sapıttı.’’ Ali bin Ebu Talib (Hz. Ali)

‘’Burada böylece oturup bekleyeceğim. Hiç bir şey yapmayacağım hatta elime konan şu sineğe bile zarar vermeyeceğim. Böylece bilecekler, benim bir sineği bile incitemeyeceğimi…’’

PSYCHO

(1960)

Sapık, Alfred Hitchcoock tarafından çekilen ve senaryosuJoseph Stefano tarafından yazılan gelmiş geçmiş en iyi korku-gerilim örneklerinden biridir. Usta yönetmenin tüm dehasını ve bilgisini akıttığı ve efsane haline getirdiği yapımlarındandır. Film özellikle içinde barındırdığı duş sahnesiyle hafızalara kazınmıştır. Film Robert Bloch’un Wisconsin’li katil Ed Gein’nin suçlarından esinlenerek yazdığı aynı adlı romanından uyarlamadır. Marion Crain uzun yıllardır bir emlak bürosunun sekreterliğini yürütmektedir. Evliliği yeni sonlanmış ve borçlarından ötürü evliliği düşünmeyen bir adamla aşk yaşamaktadır. Bir gün tüm sorunların kaynağının para olduğunu önüne bırakılan bir zarf dolusu para ile anlar. Aslında o parayı bankaya yatırmalıdır ama o kendi hayatını değiştirmeyi seçer hem de tahmin edemeyeceği bir şekilde. Oyuncu kadrosunda Anthony Perkins, Janet Leigh, Vera Miles ve John Gaven yer almaktaydı. Oyuncuları ile tek tek ilgilenen bir yönetmenle çalışan sanatçılar başarılı performanslarıyla akılda kalmayı başarmışlardı. Ayrıca film hakkında birkaç not düşmek gerekirse; Hitchcoock bu yapımında 7. dakikadaMarion emlak ofisine girerken pencerede görünen kovboy şapkalı adamdı diyerek başlayabiliriz. Sapık, ayrıca yönetmenin çektiği son siyah-beyaz filmidir. Eserin ayrıca gösterimde olduğu tarihte hatırı sayılır bir gişe yaptığını da söyleyelim. (40 milyon dolar…) Yapım yönetmeninin kat ettiği yolları ve onun yapmak istediği yap-bozu en iyi anlatan eserlerinden biridir. Hitchcook bu yapımla gerilimin doruklarında gezinmiş ve seyircilerini de o dorukta sonuna kadar tutmasını bilmiştir. Usta yönetmenle tanışmak ve onu anlamak için iyi bir başlangıç yapmak istiyorsanız buyurun seyrine deriz. Ama mümkünse yalnız seyretmeyin! Melahat YILMAZ www.otekisinema.com

28

29


Oyun

Oyun

İnceleme

İnceleme

35 Tip FRP Oyuncusu 1. Ağır Abi "İşte Orda!! Saat 12 yönünde Gnoll Kalesi!! SALDIRIIIIIINNN!!!"

10. Şakacı "Bir lambayı değiştirmek için kaç tane rahip gerekir? 1 tane. “Light” yapabilen 1 tane yeter."

2. Gerçek Rol Oyuncusu 11. Dövüşmeyi Bilmeyen Oyuncu "Şimdi değil!! Karakterimi iyi oynamam için 2 "Ruth aptalca davranmaya başladığı için, o dakikaya ihtiyacım var." “find familiar” büyüsü yaparken topuzumla onun suratına vuruyorum" 3. Zevzek "Kılıcımı çekiyorum ve Ogre’ı dudaklarından 12. Kurallara Çok Bağlı Tip öpüyorum." "Hayır, Eğer DM’s Guide’ın 81. sayfası, 5. paragrafa bakarsan bu büyünün Griffonlara etki 4. Sıkı Erkek etmediğini görürsün.” "5 Arch-Devil ve 2 Yarı-Tanrı mı? Hepsi bu mu?! Sanırım bunlarla uğraşmak için sadece 6 tane 13. Cıyak Cıyak yüzüğümü kullanmak zorunda kalıcam.." "3 puan mı?! 3 Puan HASAR MI ALDIIIM!?! 5. Korkak "Hö! 3 kobold!! Kaçıııınnnn! Kaçıı��ıınnnnnn!" 6. Başbelası "Başkan konuşmasına başlamadan hemen önce ona “Kusmuğuna hâkim olma” büyüsü yapıyorum. 7. Acemi "Vurma zarıma 2 attım. Daha düşük ya da daha mı yüksek atmalıydım?"

14. Kabadayı "Kurtulma zarımın (Saving throw) tutmadığına emin misin? KESİNLİKLE emin misin?" 15. Açgözlü "Kötü değil mi? Ve saldırmıyor mu? Nası yani! BEN O XP ‘yi İSTİYORUUMMM!!!!" 16. Hilekâr "Beeen... 18 attım! Vuruyo!"[Hızlıca zarı değiştirir.]

8. Taktikçi 17. Acımasızca Cezalandıran "Okçular podyumun arkasında sessizce ilerleyerek yerlerini alsınlar ve çavuşa nişan alsınlar. "Ve o tuzağın geldiğini görmedin mi? Büyücü, bür uyku büyüsü hazırlayıp kapının Hahahahahaha!! Bu oyunu ne kadar zamandır arkasında, masanın etrafında oturmuş korumaların oynadığını söylemiştin?" tam ortasına uyku büyüsü atmak için hazır olsun. Bu 18. Kamikaze arada, savaşçı ve ben..." "Yüksek bir yere çıkıyorum ve Hobgoblin devriyesinin göremeyeceği ölü bir noktaya 9. Sessiz Tip atlıyorum. Tam yere inmeden önce de 9 tane yağ "Bilmem ki... Canavara bir ok daha atıcam, şişemi kullanarak tam düşeceğim yere bir ateş sanırım" tuzağı hazırlıyorum.”

30

19. İyi Zar Atıcısı "Hey bak, 100lük zarda 3 attım. Eğer kapıda tuzak varsa bişeyler bulmuş olmalıyım.” 20. Kötü Zar Atıcısı "Kahretsin. Bi kritik hata daha yaptım.!!!” 21. Böbürlenen Oyuncu "Bana saldırma düşüncen hiç mantıklı değil. Sen daha uzun kılıcını kınından çıkaramadan ben uykumdan uyanıp senin gırtlağını kesmiş olurum.”

29. Mızmız "Nasıl yani? Kaya üstüme mi düştü? Karakterim ÖLDÜ MÜ ŞİMDİ?!? Sahiden mi öldü yani?!? YOOOOOOOOOOOO!!!!" 30. Kovboy "Kralın üzerine yürüyüp onu ölümüne düelloya davet ediyorum. Ha bir de ona bir korkak olduğunu söylemeyi de ihmal etmiyorum."

31. Psikopat Katil DM: "Pekâlâ, kapıyı açıyorsun ve karşında... - " Oyuncu: ÖLÜÜÜÜÜM! KAN KAN KAN... 22. Eski Günlerden Bahseden "Şu yaşadığımız an, daha öncesinde partimizin HÖÖÖAARRGH!“" hırsızının 20 dakika kapıyı açmakla uğraşıp sonunda 32. Evhamlı başarısız olduğu zamana çok benziyor değil mi?." "Pekâlâ, büyücüm partinin üç metre üstünde uçuyor, üzerinde bir Stoneskin bir de Phantom 23. Uykucu "Bir dakika. Onlar Ork olsalar bile onları Armor büyüsü var, ayrıca parmağında ateşe uykularında savunmasız bir şekilde öldüremeyiz. Bu dayanıklılık yüzüğü ve... (vesaire vesaire) Hımmm bu iş hiç hoşuma gitmedi. hoş bir şey değil. " 33. Mağara Üçkâğıtçısı 24. Aşırı Derecede İyimser Hayalci "Hımmm İblis Lordu Orcus’a çıkardığım "Bu oyun bittikten ve biz yaklaşık 9 – 10 level kazandıktan sonra kendime paramın alabileceği en Hayali Medusa onu taşa döndüremedi ha? Ama büyü tanımına bakarsan kurtarma atışı olmadığını pahalı ve en güzel savaş baltasını alacağım.” göreceksin, yani inanmama şansı yok. Eh, ben de zarımı attım. Buna ne buyrulur?“ 25. Dikkati Dağınık He, ne? Efendim? Napıyoruz? Saldırıyor 34. Doymak Bilmez Obur muyuz?" "Bu bulduğumuz 800 bakır parayı nasıl taşıyacağız dışarı? Zaten önceden bulmuş 26. Termonükleer Adam "Tamamdır, Uzun kılıcımı Ork’a doğru olduğumuz Elektrumdan yapılma tuvalet oturakları sallıyorum. (Zar atar) 2 geldi. +2 Strength (Güç), +3 ve 4 parça deri zırh da var. Hepsini taşımak için bir Uzmanlıktan (Specialisation), +2 bilmemneden, vs yol bulmalıyız vs… Yani 27… (Pis bir sırıtış) Vuruyo muyum? " 35. Mazoşist “Koşmayı bırakıyorum, Minotaur'a bir tokat 27. Oyun Yöneticisinden Nefret Eden Tip Bu tür oyuncular oyunda sürekli Oyun atıyorum, ve ona enseme üflemesini kesmesini Yöneticisinin düşünmediği şeyleri yapmaya söylüyorum. (3 numaralı Zevzek ile akrabalık çalışırlar ve bunun için oynarlar. Şizofren bir karakter derecesi bulunmaktadır.!!) oynamak böyle tipler için en idealidir. Kayra “Keri” Küpçü

28. Gerizekalı GM:"Birden önündeki yer yarılıyor ve devasa bir uçurum ortaya çıkıyor." Oyuncu:"Karşıya atlıyorum."

31


Sinema

Sinema

İnceleme

İnceleme

Sinema tarihi boyunca pek çok yapımda rastladığımız gibi, Tatil Kitabı’yla büyük beğeni elde eden Seyfi Teoman’ın ikinci filmi ‘Bizim Büyük Çaresizliğimiz’ de ölümün vesile olduğu bir hikâye anlatıyor. Dışarıdan bakınca sıradan izlenimi verebilecek bu tercih, aslında filmin (ve filmin uyarlandığı, Barış Bıçakçı imzalı aynı adlı romanın) dayanak noktasını gözler önüne seriyor. 2000 yılından bu yana kaleme aldığı eserlerle çağdaş Türk edebiyatında kendine önemli bir yer edinen Ankaralı yazar Barış Bıçakçı, gücünü tezatlardan alan bir edebi anlayışın temsilcisi. Onun hikâyelerinde, büyük ve ciddi meselelerle hayatın basit gündelik ayrıntıları bir arada, hayret uyandıran bir uyumla yer alıyor. Ciddi meseleler deyince de, yazının başında Kaybedenler Kulübü filminden yaptığımız alıntının da savunduğu gibi, ölüm ister istemez başköşeye kuruluyor: Sinek Isırıklarının Müellifi’nde ölüm döşeğindeki babasının yattığı hastanede hayatının aşkıyla tanışan Cemil; Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra’da Başak’ın intiharı çevresinde gelişen hazin hikâyeler ve tabii Bizim Büyük Çaresizliğimiz’de, bir trafik kazasında anne-babasını kaybeden Nihal… Peki biraz evvel sözünü ettiğimiz ‘tezatlar edebiyatı’ nasıl işliyor ve neden Bizim Büyük Çaresizliğimiz’de bu kadar kritik bir rol oynuyor? Öncelikle üzerinde durulması gereken bir nokta, Barış Bıçakçı’nın kendi edebiyatını yine kendi eserlerinde, pek alışık olmadığımız biçimde mercek altına alıyor, bir nevi ‘özeleştiri’ yapıyor oluşu. Dolayısıyla, son romanı Sinek Isırıklarının Müellifi’nden küçük bir pasaj, Bizim Büyük Çaresizliğimiz’i tezatlar açısından ele almak için önemli bir anahtar:

“Editör Hanım, yazarlar her şeyin sebebini, esasını ararlar ama hayatın anlatılmaya değmez basit şeyler ile dolu olduğunu da gayet iyi bilirler. Yarattıkları karakterleri, kurdukları dünyaları inandırıcı kılmak ve hayatı en geniş şekilde kuşatıp kâğıda aktarmak için esasa dair gibi görünmeyen bu basit şeyleri, gündelik kırıntıları, manasız fazlalıkları anlatmaya bilhassa çaba gösterirler. Sonra zaten sala okunur. Toplu konutlardaki herkes kulak kesilir. Soyak Blokları’ndan polis memuru İsmet Gönül’ün kayınvalidesi Şadiye Numan hanımefendi vefat etmiştir. Esas olan neymiş anlaşılır, ama kısa bir duraklamadan, kesintiden sonra, hayat yine basit, anlatılmaya değmez şeylerin bolluğunda, yani kendi içinde kaybolur. Tırnaklarımızı keseriz, yemek pişirirken bitmeye yüz tutan tüpü yenisi gelene kadar yan yatırırız, çamaşır makinesinin su giriş hortumundaki süzgeci temizleriz, tuvalette kitap okurken klozete değmesin diye bir elimiz ile erkekliğimizi tutarız, buzdolabından gelen kokunun kaynağını araştırırız: Çürümüş dereotu ya da kapağı tam oturmamış turşu kavanozu.” Filmi izleyenlere bu pasaj tanıdık gelmiş olabilir. Çünkü bir sahnede reçel ve peynirin birbirine yakışıp yakışmadığını tartışırken, bir başka sahnede aşk ve dostluk üzerine kitabi laflar eden, Fareler ve İnsanlar’dan dem vuran bir Ender (İlker Aksum) var ‘Bizim Büyük Çaresizliğimiz’de. Bir sahnede işyerinden Ender’i arayıp, “Bundan sonra klozete ayakta işemeyelim, kız bizim çiş lekelerimizi görmesin” derken, bir başka sahnede sakin bir ses tonuyla, “Nihal hamile,” diye söze başlayan bir Çetin (Fatih Al) var. Bir sahnede içkiyi fazla kaçırıp Ender ve Çetin’e, “Bana iyi davranmayın!” diye gözdağı veren, bir başka sahnede ise Ender’den, “Benim için şiir yazar mısın?” diye ricada bulunan bir Nihal (Güneş Sayın) var. Bu son örnek aslında söz konusu tezatların önemli bir örneği: Nihal hem kötülük istiyor hem de güzellik (belki de ikisine birden layık olduğunu düşünüyor). Nihal’in ağlamaya ihtiyacı var, ama belli ki gülmeye de ihtiyacı var. Bir yandan çok genç yaşta ölümle tanışmış, olgunlaşmak zorunda kalmış bir kadın o; bir yandan da duyduğu her şeye çocuksu bir merakla yaklaşan, kişiliği henüz oturmamış bir genç kız. Sözgelimi Ender sanatla, edebiyatla içli dışlı, çeviri yaparak geçiniyor, çok da düşünüyor; Çetin ise hayat gailesiyle meşgul, deyim yerindeyse daha fazla ‘yaşıyor’; ama ilginçtir, ‘gündelik kırıntılar’ Çetin’e olduğu kadar Ender’e de çok yakışıyor. Balıkların kılçıklarını ayıklarken hiç de iğreti görünmüyor. Bazense ikisine de yakışmayan bir şeylere rastlayabiliyoruz: Ender ve Çetin’in barda sarsak sarsak dans ettikleri, Nihal’inse şaşkın gözlerle onları seyrettiği sahne gibi.

32

33

Bizim Büyük Çaresizliğimiz gündelik kırıntıların izinde Okuduğunuz yazıyı Nisan ayında, filmin yönetmeni Seyfi Teoman hayatını kaybetmeden önce yazmıştım. Maalesef bir ay kadar sonra kendisi bir trafik kazasına kurban gitti. Daha nice güzel filmler çekecek, hayallerini perdede bizimle buluşturmaya devam edecekti. Ölüm bu fırsatı ondan da bizden de çaldı (yazıya ölümle başlamam da bu açıdan can sıkıcı bir tesadüf), ama Seyfi Teoman'ın mevcut filmlerine hak ettiği kıymeti vererek ve savunduğu değerlere saygı göstererek onu bir nebze yaşatabiliriz.

“Ölümün olduğu yerde daha ciddi ne olabilir?”


Sinema

Öykü

İnceleme

Ankara’yı mekân edinmenin de etkisiyle olacak, yönetmen Seyfi Teoman ve görüntü yönetmeni Birgit Gudjonsdottir filmde soğuk denebilecek bir görsel üslup tutturuyorlar. Bu üslup, sıkça yaşanan duygusal geçişlerin sert olmasını önlüyor, doğallığı muhafaza ediyor. Bu açıdan birtakım kusurlar bile filmin lehine işliyor. En dramatik sahneleri de, en ‘sıradan’ sahneleri de benzer hislerle, boğazımızdaki bir düğümle izliyoruz, çünkü Barış Bıçakçı’nın eline kalem aldığı zaman başardığı şeyi Seyfi Teoman da Bizim Büyük Çaresizliğimiz’i beyazperdeye taşırken başarıyor: Birbirinden en uzak şeyleri, sanki birbirlerine çok yakınlarmış gibi, aynı naiflikle aktarıyor. Filmin sonlarına doğru, Nihal'in sevgilisi Bora (Mehmet Ali Nuroğlu) barda şarkı söylerken birbirlerine bakan Ender ve Çetin, yazar ve yönetmenin hatta belki de filmin tüm yaratıcı ekibinin peşinde olduğu duyguyu sözlere gerek duymadan ifade ediyorlar. Bir şeylerin çoktan sona erdiğini, çoktandır mağlup olunduğunu ortaya bu sahnenin koyduğu, dolayısıyla finaldeki mizansene de müthiş bir hazırlık olduğu aşikâr. Bora’nın şarkısı süslü, hatta cafcaflı kelimelerle dolu ve bütün salon, özellikle de şarkının ithaf edildiği Nihal, mest olmuş vaziyette, hiçbir şeyi sorgulama derdine düşmeden onu seyrediyor ve dinliyor. Duygularını hayatın akışı içerisindeki gündelik ayrıntılarla, ucu hiçbir yere çıkmayan aksak sohbetlerle, birkaç saniyelik gecikmelerle ifade eden, sadece bir rakı sofrasında baş başa kaldıklarında -nispeten- büyük kelimelerle konuşan Ender ve Çetin, bir şeyi bir kez daha, üstelik bu kez kaçınılmaz olduğunun da bilinciyle anlıyorlar. Tıpkı Sinek Isırıklarının Müellifi’ndeki İlhan gibi: “İlhan gülüyor ama gülmek çoğu zaman rüşvettir. Bunu biliyor. İnsanların birbirlerini etkilemek için, sevilmek için ne tür numaralara başvurduklarını, ne taklalar attıklarını biliyor. Kocaman bir sirk kurup kaldırıyoruz her gün hiç üşenmeden. İp cambazlarımız var, ateş yutan adamlar, palyaçolar, dans eden atlar ve tabii çemberin içinden geçen aslan ve tabii hepsini biliyor İlhan…” Ve biz, Nihal’e veda ettikten sonra eve gidip langırt oynayan Ender ve Çetin’e buruk bir gülümsemeyle bakıyoruz. Belki biz de biraz bilmeye, anlamaya başlıyoruz. Ozancan DEMİRIŞIK

Bizim Büyük Çaresizliğimiz (2011) Yönetmen: Seyfi Teoman Senaryo: Seyfi Teoman, Barış Bıçakçı Oyuncular: İlker Aksum, Fatih Al, Güneş Sayın, Taner Birsel, Baki Davrak, Mehmet Ali Nuroğlu, Beril Boz, Damla Kabakçı, Durak Bulbuk, Tamer Yurtbaşı, Meliha Çörek, İlker Burma, Selim Gürata Görüntü Yönetmeni: Birgit Gudjonsdottir Yapımcı(lar): Stienette Bosklopper, Titus Kreyenberg, Yamaç Okur, Nadir Öperli Müzik: Sakin

34

Sandal İnsanlar gemi iskeleye yanaşmadan yerlerinden kalkmış, salonun orta yerinde huzursuzca bekleşiyorlardı. Bir adım daha öne geçme kaygısı içinde olduklarını, bakışlarından, kımıldanmalarından, birbirlerine çaktırmadan dokunmalarından rahatça anlıyordum. Bazıları, kafalarındaki bu planı gerçekleştirmek için bedenlerini kullanıyorlardı. O anlarda çarptıkları kişilerin kinayeli bakışlarına da aldırmıyorlardı, “Üzerime çıksaydın bari.” şeklindeki sözlerine de. Biraz daha kibar olanlar ise, “Bir dakika müsaade eder misiniz?” türünden bahanelerle öne geçiyorlardı. İşte bu tip yolcular geminin yanaşmasıyla birlikte tahtanın uzatılmasını beklemeden iskeleye atlamaya başladılar. Tüm bu anlamsız karışıklığı seyrederken o kadar dalmıştım ki, eşim uyarmasaydı neredeyse gemi hareket edecekti. İskeleden henüz çıkmıştık ki Mustafa’yla karşılaştık. Bizi görünce, “Nerede kaldınız? Geminin hareket ettiğini görünce kaçırdığınızı düşündüm.” dedi. Ayağına kadar gelen fırsatı kaçırmak istemeyen eşim, “Arkadaşının ne uyuşuk olduğunu bilmez gibi konuşuyorsun.” diye yanıt verdi. “Huylu huyundan hiç vazgeçer mi, bu adam ilkokulda da böyleydi” “İşin ucunda yemek olmasa alınacağım ama…” “Yine iyisiniz. Filiz bu sefer gerçekten döktürdü. Neler hazırladığını söylesem inanmazsınız.” “O zaman ne duruyoruz haydi gidelim.” Dedim ve hızlı adımlarla yürümeye başladım. Panoramik deniz manzaralı bir balkona sahip olduklarından, genelde Mustafa’larda toplanırdık. Sağ olsun Filiz; aklımıza estikçe telefon açıp, “Akşama mangalı yakın geliyoruz.” dememize hiç bozulmazdı. Aksine elinden geldiğince ağırlamaya çalışırdı. Eve vardığımızda hiç vakit kaybetmeden rakımızı açtık ve ardından kah; eski günlerden bahsederek, kâh; memleketin nereye gittiğini tartışarak geceyi sonlandırdık. Kahvelerimizi içerken Mustafa bombayı patlattı “Biliyor musunuz dün bir sandal aldım.” “Sandal mı? Neden? Diye sordum. Bu yanıtım karşısında Filiz,“Gördün mü bak en yakın arkadaşın bile bunun gereksiz olduğunu söylüyor.” dedi. Koruma içgüdüsüyle, “Ama meraklarımız farklı” demek zorunda kaldım. Boşuna telaşlanmışım. Uzun yıllar evli olmanın rahatlığıyla Filiz’in söylediklerini duymazlıktan geldi ve “Yarın sabah balığa çıkıyoruz.”dedi. “Balığa mı?” “Elbette.” “İyi ama senden böyle bir isteğimiz olmadı ki.” “Hiç itiraz istemem sabah beşte hep beraber gidiyoruz.” Eşim ve Filiz benden hızlı davranıp itiraz edince, söyleyecek sözüm kalmadı. Mustafa ile dördüncü sınıftan bu yana arkadaş olmamıza karşın, hakkımda bildikleri benim gösterdiklerimle sınırlıydı. Öyle olmasa; ne beni balığa çağırır, ne de ısrar ederdi. Bu kafayla sabah uyanamayacağını, uyansa da gece konuşulanları hatırlamayacağını düşünerek, “Gideriz koçum. “dedim. Sabahın köründe yattığımız odanın kapısı vurulana kadar da, hep bu umudumu korudum. Uykudan kıvranmama karşın, Mustafa son derece dinçti. Yeni aldığı oyuncağıyla ilk defa oynayacak olan bir çocuk kadar da neşeli. Beni görünce; “Uyandın mı?” diye sordu. “Hayır sadece kapıyı kimin çaldığını merak ettim.” “Çok komiksin. Haydi giyin bekliyorum.”

35


Öykü

Öykü

“Neden?” “Balığa çıkacaktık ya, unuttun mu?” “Saat kaç?” “Beşe yaklaşıyor.” “Yani beş bile değil, söylesene acelemiz ne?” “Usta balıkçılar hep bu saate çıkarlar.” “İyi ya onlar dönsünler biz acemiler sonra çıkarız.” “Bırak komikliği de giyin, aşağıda bekliyorum. “ Dedi ve konuşmama fırsat vermeden gitti. Bildiğim tüm küfürleri içimden ede ede hazırlanıp yanına indim. Deniz kenarına doğru yürürken sürekli olarak sandalından bahsetti. Koya vardığımızda sandalı hakkında hayli bilgim olmuştu. Etrafıma bakınıp onu kendi başıma bulmaya çalıştıysam da göremedim. Merakla, “Nerede?” diye sorduğumda köhne bir sandalı gururla gösterdi. Emekliliği gelmesine karşın geçimini sağlamak için çalışmaya mecbur adamlara benziyordu. Bir zamanlar mavi ve beyaz olan renkleri de güneşten solmuştu. “İşte teknem. Nasıl ama?” Öylesine böbürlenerek sormuştu ki gerçeği söylenmeye cesaret edemedim. “Aynı bizim gibi.” “Zıpkın gibi yani.” “Ellili yaşlara girdiğimizi anımsatayım mı?” Diye bir süre yüzüne baktım. “Bir an önce atla da keyfini sür. Bu arada bende halatı çözeyim.” “Sen gerçekten ciddi misin Mustafa?” “Elbette, halatı çözmeden kayık nasıl hareket edecek ki?” Bu yaşıma kadar ne sandala binmişliğim vardı, ne de balık tutmuşluğum. Kürek çekip çekemeyeceğimden bile haberim yokken, sabahın beşinde burada ne işim vardı? Ayrıca korkuyordum da… Denizi sevmesine severdim; ama kenarında oturup rakı içerken, ya da sıcaklardan bunalınca yüzdüğümde, hepsi o kadar. İçimden geçenleri kendime saklayarak, “Peki nereye gideceğiz ?” diye sordum. “Biraz ileride balıkçılardan öğrendiğim bir nişan var, özellikle bu saatlerde orası balık kaynarmış.” İşaret ettiği yer görüş mesafemizin hayli uzağındaydı. Hakkımda bilmediği gerçeklerden biri de iyi yüzme bilmememdi ve oralarda başımıza bir şey gelirse kendimi kurtaramazdım. Bunu düşününce utanma duygumu da, erkekliğimi de bir kenara bırakıp, içimden geçenleri net bir şekilde söylemeye karar verdim. “Sana rasgele bana da iyi günler.” “Nereye?” “Uyumaya.” “Saçmalama her zaman uyursun, ama balığa her zaman çıkamazsın.” “Oğlum zorla söyletme beni, korkuyorum, var mı ötesi?” “Uzatma da atla şu kayığa.” Bu son sözleri o kadar otoriter bir tarzda söylemişti ki, itiraz edemedim. Kayığın yanına gittiğimde birkaç metre açıkta olduğunu fark ettim ve durakladım. Bunu Mustafa’ya söylediğimde gülerek yanıma geldi, halatı sıkıca kavrayıp kendine doğru çekmeye başladı. Sandal, cilveli bir kız gibi denizin içinde kıvrılarak yanımıza geldiğinde ise “Atla hemen.” dedi. Bildiğim tüm duaların eşliğinde dediğini yaptım. Dizlerimi kenarlara çarpmamı saymazsak, kazasız belasız bu işi becermiştim. Dalgaların etkisiyle beşik gibi sallanıyordu. Bulantımı kontrol etmeye çalışırken, bir yandan da iki kenarına sıkı sıkıya tutunmuştum.

36

37


Öykü

Söyleşi

“İpi çözüyorum. Küreklere asılıp bana doğru gel.” “Küreklere mi?” Bu işin nasıl yapılacağını seyrettiğim filmlerden az çok biliyordum. İki küreği avuçlarımla kavrayıp ileri geri yönlerde hareket ettirecektim. Birkaç kez deneyince, gerçek hayatın filmlere benzemediğini bir kez daha anladım. Lanet olası kürekleri hareket ettirmek çok zordu, özellikle sağ taraftakini. Bırakın çekmeyi yerinden bile oynatamıyordum. Sabırsızlıkla beni bekleyen Mustafa’ya bu durumu söylediğimde ipini çözmemi söyledi. Eğilip dediğini yapınca rahatladı. Hiç bilmediğim bir olayı başarmanın gururuyla sağ elimi havaya kaldırıp “Tamamdır” diye haykırdım. İşte tam o anda kürek denize düştü ve yakalamama fırsat kalmadan akıntının etkisiyle uzaklaşıp gitti. “Diğer küreğe asıl ve bana doğru gel.” Yerime oturup kalan küreği iki avucumla sıkı sıkıya tuttum. Yüreğim yerinden fırlayacakmışçasına atıyordu. Bir şey olmayacağını, az sonra tüm bu yaşananlara kahkahalarla güleceğimizi kendi kendime tekrarlıyordum. Ancak Mustafa’nın söylediklerini yapmaya çalışmak hiç kolay değildi, tüm gücümü verdiğim halde küreği yerinden oynatamıyordum. “Bana doğru çek, bana doğru.” “Böyle haykıracağına başka çare üretsene, görüyorsun beceremiyorum.” Tüm canım uçup gitmiş gibiydi. Kollarımda bir çay kaşığını bile kaldıracak derman kalmamıştı. Son bir gayretle yeniden çekmeyi denedim. Bedenim öne arkaya yaylansa da kürek yerinden oynamadı. Birkaç saniye dinlenip bir daha, sonra bir daha uğraştım; ama yine üstesinden gelemedim. Soluk soluğa kalmıştım. Alnımdan akan terler gözlerimi yakıyor, poyraz içimi titretiyordu. Kıyıdan sadece üç dört metre uzakta olmama karşın beceriksizliğim sayesinde geri dönemiyordum. Kendi kendimi, “Sakin ol be oğlum. Biraz dikkat edersen yaparsın, haydi göreyim seni.” diye doldurunca bir kez daha denemeye karar verdim. “Ya Allaaah.” Diye haykırıp olanca kuvvetimle abandım. “Çattttt” Küreğin elimde kalan parçasına şaşkın bir şekilde bakarken, akıntının etkisiyle sandal hızla kıyıdan uzaklaşıyordu. Birilerinin yardımıma gelmesi için dua etmeye çalıştım, korkudan aklıma hiçbir şey gelmedi. Kuruyan dudaklarımı aralayıp avazım çıktığınca “İmdaaaat” diye haykırdım. Yardımıma kimse gelmedi. Sandal biraz daha ilerlerse yüzerek de geri dönemezdim. Artık kurtulmak için önümde tek bir seçenek kalmıştı. Daha fazla düşünmeden ayağa kalktığım gibi buz gibi denize atladım. Nefes nefese kıyıya ulaştığımda sandal gözden kaybolmuştu. Mustafa saatler sonra bir motorla aramaya çıktıysa da, bulamadı. Ya kayalıklara çarpıp parçalanmıştı ya da birileri sahipsiz diye el koymuştu. Mustafa benim hala en iyi arkadaşım; ama yeni bir sandal aldığından beri bizi hiç adaya çağırmıyor. Öykü: Atilla BİLGEN

İllüstrasyon: Gülhan D SEVİNÇ

Röportaj

Serhat POYRAZ “Gerçekten maceralı bir yolculuktu” Bu yaz tatile çıktığımda geçen yaz ve daha önceki yazlarda olduğu gibi ne Jasper Kent’in ne Ahmet Ümit’in ne de İhsan Oktay Anar’ın kitabı vardı yanımda. Sağolsun Emine “Ahmet abi bunu al yanına” diye yolluk bir kitap verdi. Serhat Poyraz’ın Kırmızı Kedi yayınevinden çıkan Şehristan Rivayetleri. Avşa’da kumsalda bir iğde ağacının altında sakince okudum. Yazar İstanbul’da Osmanlı’nın bilinmeyen bir zamanında bir örgüt kurgulamış ve kahramanlar yaratmış, İstanbul’u sokak sokak gezmeyi seven ben de sayfaları hızlıca okuyarak bir solukta kitabı bitirdim ve döndüğüm gibi İstanbul’a “Serhat Bey bir röportaj yapalım” dedim. Sağolsun beni kırmadı. Serhat Bey, Şehristan Rivayetler kitabı ve kitabın içerdiği hikâye ilginç olabilir ama benim merak ettiğim kitabın yazılış ve yayınlanış öyküsü. Kitabı okuyup bitirdiğimde 2004-2008 İstanbul yazısını okuyunca epey beklemiş bir kitap olduğunu fark ettim. Bize önce yazarlık serüveninizden ve bu kitabın yayınlanana kadarki serüveninden bahseder misiniz? Evet, aslında bu ülkemizde kitap yayınlatmanın zor yanını gösteren bir durum. 2008’de romanı tamamladıktan sonra birkaç büyük yayınevine teslim ettim, fakat kimisi satış kaygısı, kimisi de türe uzaklığı nedeniyle yayınlamayı tercih etmedi. İyi bir yayınevi bulana dek 4 yıl daha geçti ve sonunda Kırmızı Kedi ile güzel bir başlangıç yaptık. Serüven 2002 yılında birkaç tane kısa hikâye yazmamla başladı. Daha sonra 2004 yılında ilk romanımı yazmaya karar verdim ve yaklaşık 6 ayda bitirdim. Lâkin yayınlatmadım, okuyucu gözüyle romanın geneli beni tatmin etmemişti. Daha sonra aynı yıl Şehristan Rivayetleri’ni yazmaya başladım ve uzunca süre onu tamamlamaya çalıştım. İktisat eğitimi aldınız ama kitapta epeyce Arapça ve Farsça ya da açıkça söylersek Osmanlıca kelime var. Osmanlıcaya özel bir ilginiz mi var bir eğitim aldınız mı yoksa “ihtiyaç var, bakalım şu kelimenin Osmanlıcası neymiş” diye el altında sürekli bir sözlük mü bulundurdunuz?

38

39


Söyleşi

Söyleşi

Bu tür kelimeleri not almam eski bir alışkanlık. Okuduğum her kitapta bilmediğim ne kadar kelime varsa not alırım. Daha sonra bu kelimeleri farklı hikâyelerde kullanmayı seviyorum. Elbette elimin altında sözlükler de bulunuyor ama genellikle notlarımda kelimenin anlamı da yer aldığı için sadece emin olmak adına kullanıyorum. Kitapta o kadar günümüz Türkçesinden uzak kelime varken siz sadece 2 kelime için dip not yazmışsınız. Bir romanda bilinmeyen kelimeler için dip not yazılmalı mı? Ya da yazılmamalı mı? Evet, sadece yanlış anlaşılabileceğini düşündüğüm 2 kelime için dipnot kullandım. Okuyucunun benim gibi yeni kelimeler keşfedeceğini düşündüğüm için pek fazla sayıda olmalarını istemedim. Yeni kelimeler keşfetmek ve onları araştırmak günümüzün okuyucuları için heyecan verici bir deneyimdir. Açıkçası bunu bozmak istemedim. Okuyucu için bir sözlük düşündünüz mü hiç? Bu tür romanlara ilgi duyanların özel bir sözlüğe ihtiyaç duyacağını düşünmüyorum. Karakterleri kurgularken ne yaptınız? Karakterler ve isimleri nasıl belirlediniz? Karakterlerin çoğu yazarken tanıştığınız kişilerdir. Bu yüzden isimleri ve davranışları roman ilerledikçe gelişir. Her yazar bunu tercih etmese de Şehristan Rivayetleri’ni yazarken aklımda olmayan pek çok karakter ile karşılaştım ve onları da hikâyeye dâhil ettim. Gerçekten maceralı bir yolculuktu. Kitap elbette tarih kitabı değil ama mesela siz yazarken “şu dönem” diye aklınızdan geçen bir dönem oldu mu? Tam bir dönem yok ama kitapta anlatılan yapılara göre belli bir tarih aralığı saptamak elbette mümkün. Hayyam rubaileri kitapta önemli bir yer tutuyor, özel ilginiz miydi yoksa kitap gereği mi? Her ikisi de, diyebilirim. Kitabı okurken en çok aklıma gelen İhsan Oktay Anar dili benzeri (kitabı okurken yanımda sözlük ve internet yoktu taktım herhalde dil meselesine) bir dil oluşturduğunuzdu. Sonradan fark ettim ki edebiyat dergilerinde kitabınızı inceleyenler de Anar benzetmesi kullanmışlar. Bu kitabı yazarken Anar’dan etkilendiniz mi? İhsan Oktay Anar sevdiğim, takip ettiğim; Reşad Ekrem Koçu, Gabriel García Márquez, Amin Maalouf ve Umberto Eco gibi beni etkileyen yazarlardandır. Yazar kimliği dışında da kendisini çok severim.

Bugünlerde yeni bir şeyler üretiyor musunuz? Evet, 3. romanım için seçtiğim kaynakları okumak ile meşgulüm. Deli Gücük’ün 3. Kitabı için de bir öykü yazmışsınız. Blogunuzda haberini gördük. Biz de 3. Kitabı heyecanla bekleyenlerdeniz. Deli Gücük zaman ve yer kavramı olmayan bir kahraman gördüğümüz kadarı ile. Size göre Deli Gücük kim, nasıl kurguladınız? Evet, sevgili Levent Cantek ile Deli Gücük üzerine güzel bir çalışmamız oldu. Kanımca Deli Gücük tarihin her döneminde bir şekilde vücut bulmuş, rivayet edilmiş bir intikamcı. Yazması zevkli, zira karaktere istediğiniz gibi derinlik verebilirsiniz -ki bu konuda oldukça esnek. Yazarken herhangi bir kıstasa bağlı kalmadım; onu nasıl hayal ettiysem öyle yazdım. Hazır Deli Gücük demişken çizgi romanla aranız nasıl? Okuduğunuz seriler takip ettiğiniz kahramanlar, yazar-çizerler var mı? Çizgi roman ile aram oldukça iyi. Hatta Şehristan Rivayetleri’nin çekirdeğini oluşturan kısa hikâyeyi aslında bir çizgi roman senaryosu olarak kurgulamıştım. Okuma listenizde kimler var, sürekli başucunuzda tutup bırakmadığınız kitaplar neler? Gerçeği söylemem gerekirse çok kalabalık bir liste var. Elbette hepsini saymak doğru olmaz, içlerinden insanların okuması gerektiğini düşündüğüm bir tanesini seçmek gerekir. O da Robert Heinlein’ın “Yaban Diyarlardaki Yabancı” adlı romanıdır. Peki Maskara nasıl gidiyor? Geçtiğimiz Nisan yeni albümüzü dinleyicilerimize sunduktan sonra bir sonraki albümün şarkılarını hazırlamaya koyulduk. Yine yorucu bir süreç bizi bekliyor. Yeri gelmişken okurlarınıza da bilgi verelim. Maskara’yı facebook.com/maskaramaskara ve www.maskaramaskara.com adresinden takip edebilirler. Bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz. İlginiz için ben de teşekkür ederim. Röportaj-A.Hamdi YÜKSEL

Kurmaca bir roman olsa bile tarihi bir kurmaca için tarihi iyi bilmek gerekiyor mu? Yazarın nasıl yoğurt yediğine göre değişen bir durum olarak değerlendirebilirim. Anlattığınız hikâye belli bir tarihte geçiyorsa, okuyucular anlattığınız öğelerin gerçekliğini desteklemeniz adına, kendi sahip oldukları ya da başka bir kaynaktan hemen edinebilecekleri bilgilerin metninizle örtüşmesini beklerler. İyi derecede bilmeseniz de, her zaman istediğiniz dönemi anlatan metinleri okuyarak bilgi sahibi olabilirsiniz. Bu bir bahane değil. Kitabı yazarken olayların geçtiği yerleri ziyaret ettiniz-gezdiniz mi? Elbette, birçoğu günlük yaşam içerisinde keşfettiğim yerlerdi. Olmayanları da zaman içerisinde gezdim. Bir kısmı ise tamamen kurmacadır.

40

41


BALT'LAR/KOPUŞ - Devam

Yazan ve Çizen: Mehmet Günay ERCAN

42

43


44

45


Sanat Kursları Devam Ediyor.

GSF Hazırlık Eğitimi Yağlı ve Suluboya Eğitimi Temel Fotoğraf Eğitimi Karikatür, Çizgi Roman ve Çizgi Filim Eğitimi Eğitimi k u rl u k O li ç in il B e v ık rl a z Yaratıcı Ya Eğitimi t lü F n a Y e v o n a iy P l e m Te Klasik Keman Eğitimi ğitimi E r a it G o tr k le E e v r a it G k Klasi Geniş Bilgi ve Kayıt için

Mehmet Kaan Sevinç İş-Tel:0216 370 31 62 Cep-Tel:0554 821 99 96 om e-Posta:sasavinfo@gmail.c sanatblogspot.com www.sasav.org & sasavtseverler Vakfı SASAV-Sanatçılar ve Sana Yalı Mah.Küçükyalı Cad. No:19-Maltepe-İstanbul

46

47


Sinema

Sinema

Komedi Filmleri: Sinema salonlarına biraz gülüp eğlenmek için giden seyirciler için epeyce seçenek vardı bu sezon. Ne kadarı iyiydi tartışılır elbette. Romantik komedilerden başlayalım. Daha önce de bahsettiğimiz gibi bu tür çoğunlukla sonunda ne olacağını baştan tahmin ettiğimiz filmlerden oluşur. Ancak başroldeki oyuncuların uyumu, zekice yazılmış diyaloglar bu tür filmlerin değerini arttırıyor. Bu tür filmler arasında en ünlü oyuncuları barındıran film herhalde Tom Hanks ve Julia Roberts’lı Larry Crowne idi. Romantik komedilerin kahramanlarının sadece genç insanlar olması gerekmediğini söyleyen film ne yazık ki Hanks ve Roberts arasında bir uyum kuramıyordu. Yine orta yaşlı insanlar arasındaki aşkı anlatan Mucizeyi Kadınlar Yaratır (I Don’t Know How She Does It) da son derece klişe yapısı ile vasatı aşamıyordu. Bir Tutam Cennet (A Little Bit Of Heaven) de Kate Hudson’un sevimliliğine karşın hemen unutulan bir filmdi. Tür fena halde klişelere teslim olduğu için romantik komedilerin başka türlerle harmanını ya da yeni açılım denemelerini sıklıkla görmeye başladık son yıllarda. Özellikle geçen yıl başlayan türe cinselliği dâhil etme akımına bu sezon eklenen filmlerden biri Arkadaştan Öte (Friends With Benefits) idi. Aslında hikâyesi geçen sezonun Bağlanmak Yok (No Strings Attached) filmine son derece benziyordu ama işte başta bahsettiğimiz başroldeki oyuncuların uyumu ve zekice diyalogları bu filmi keyifli bir seyirlik haline getiriyordu. İyi Olan Kazansın (This Means War) ve Aşk ve Para (One For The Money) ise türün içine polisiye ve aksiyon boyutunu katmaya çalışan filmlerdendi. İlki çabuk unutulsa da izlerken keyif veriyordu, ikincisi ise daha izlerken sıkıcı olan filmlerdendi. Yılbaşı Gecesi (New Year’s Eve) ise pek çok ünlü oyuncuyu filme dolduralım, her birinin hayranlarını sinema salonuna çekelim

anlayışının yeni ürünüydü. Son zamanlarda her yıl en az bir tane bu tip bir romantik komedi görüyoruz. Hiçbiri de başarılı olamıyor. Yılbaşı Gecesi de bir istisna değildi. How I Met Your Mother dizisinden Josh Radnor’ın yazıp yönettiği Mutluyum Devam Et (Happythankyoumoreplease) tam bir başarı değildi belki ama Radnor açısından iyi bir ilk filmdi. Daha gösterişli bir işe girişmektense bağımsız bir filmle işe başlaması da doğru bir seçimdi. Çılgın Aptal Aşk (Crazy Stupid Love) ise türün Amerikan sinemasından gelen en iyi örneğiydi belki de. Farklı kuşaklardan insanların aşk hikâyelerini anlatan film, rollerine çok iyi oturan oyuncuları ile değer kazanıyordu. Keşke sonunda aileyi kutsayan bir noktaya gelmeseydi. Türe Avrupa sinemasından yapılan katkılar ise yine daha hoştu. En azından klişelerden daha uzak yapımlardı. Aşka Şans Ver (La Chance de Ma Vie - Second Chance), yıllardır kadınlarla şansı yaver gitmemiş bir adamın hikâyesini anlatan hoş bir Fransız filmiydi. Filmin kadın oyuncusu Virginie Efira’yı daha fazla filmde görsek keşke dedirtti. Aşkın Halleri (Le Nom Des Gens - The Names Of Love) de muhalif çizgideki kadın karakteri ile dikkat çeken, zaman zaman politik de olabilen bir romantik komediydi. O da Sara Forestier’ı karşımıza getiren bir filmdi. İşin içine aşk hikâyesi sokmayan, doğrudan komediye odaklanan filmler de vardı elbette bu sezon. Felekten Bir Gece Daha (The Hangover Part II), birkaç yıl öncesinin çok başarılı komedisinin devamıydı ancak adeta ilk filmin bir yeniden çevrimi idi. O kadar da komik değildi doğrusu. Oysa yine bu sezon izlediğimiz, Hangover’ın kadınlar arasında geçeni diye de anılan Nedimeler (Bridesmaids) filmi ise çok daha zekice yazılmış ve eğlenceli bir film olarak yılın en iyi komedisiydi belki de. Yine erkekler arasında geçen bir komedi olan Patrondan Kurtulma Sanatı (Horrible Bosses), fragmanı ile çok güldürüyordu. Ama gördük ki komik sahnelerinden büyük bir kısmı fragmandaymış zaten, geriye pek bir şey kalmamış. Hayat Sana Güzel (The Change-Up), son derece tanıdık bir birbirinin yerine geçme hikayesini +18 kategorisine girecek esprilerle süsleyerek başarılı olmaya çalışıyor, Kötü Öğretmen (Bad Teacher) ise aynı formülü bir lise öğretmeninin hikayesine uyguluyordu. Her iki film de orta karar filmlerdi. Adam Sandler her yıl karşımıza çıktığı kötü komedilerine Jack ve Jill (Jack and Jill) ile devam ediyordu. Amerikan Pastası: Buluşma (American Reunion) yıllardır devam eden seride ilk filmin kahramanlarına geri dönüyor ve belli bir nostalji

48

49

2011-2012 Sezonu Değerlendirmesi (2) Geçen sayımızda başladığımız, 2011-2012 sezonunda gösterime giren filmlerle ilgili değerlendirmeye devam ediyoruz. Tekrar hatırlatalım, bu yazıda Haziran 2011-Mayıs 2012 arasında gösterime giren filmlerden bahsedilmektedir. Öncelikle yine belli bir türe dâhil edebileceğimiz filmlere bakalım.


Sinema

Sinema

hissi yaratmayı başarıyordu. Diktatör (The Dictator) ise Sacha Baron Cohen’ın Borat’ı kadar iyi olmasa da güldürmeyi başarıyordu. Gelelim iki ustanın filmlerine. Her yıl bıkıp usanmadan film çeken Woody Allen, 70’li yaşlarında hala genç kalabildiğini Paris’te Gece Yarısı (Midnight in Paris) ile bir kez daha ispatlıyordu. Bu kez Paris’i mesken tutan usta, günümüzde başlayıp 1920’lere uzanan hikâyesiyle Paris’in sanat yaşamına götürüyordu bizleri. Genç usta diyebileceğimiz Wes Anderson ise Moonrise Kingdom ile yine o bildiğimiz görsel üslubu ve farklı mizah anlayışı ile bu kez evden kaçan iki çocuğun hikâyesini anlatarak bizleri mest ediyordu. O da bu hikâye ile seyirciyi 1960’lara götürmeyi başarıyordu. Çocuk Filmleri ve Animasyonlar: Bu sezon yine pek çok çocuk filmi ve animasyon izledik. Bunların büyük bir kısmının gişede hatırı sayılır bir başarı sağladığı düşünülürse izlemeye de devam edeceğiz gibi görülüyor. İyi örneklerini görmeye bir itirazımız yok doğrusu. Bu sezon sırf seyirci çeksin diye sinema salonunda yeri olmayan üçüncü sınıf animasyonları da pek fazla görmedik neyse ki. İşin ilginci tam da bu kategoriye girebilecek olan Max Maceraları: Kral’ın Doğuşu (Max Begins) animasyonlar arasında en fazla seyirci çeken filmlerden biri oldu. Sevimli Kahraman (Outback) ve Sevimli Balık Pupi (Seefood) filmlerini de bu kategoriye alabiliriz. Elbette animasyon filmlerde önceki yıllarda beğenilmiş filmlerin devam filmleri de gündemdeydi. Pixar’ın en vasat filmlerinden Arabalar’ın devamı olan Arabalar 2 (Cars 2) ilkinden daha vasattı doğrusu. Yine de Pixar’ın belli bir teknik kalitesi vardı elbette. İlki beklenmedik bir başarı kazanan Neşeli Ayaklar’ın devamı olan Neşeli Ayaklar 2 (Happy Feet Two) da ilkinin seviyesine ulaşamasa da keyifle izleniyordu yine de. Devam filmlerinin en iyisi ise Kung Fu Panda 2 idi muhtemelen. Her ne kadar bir devam filmi olmasa da Shrek serisinden tanıdığımız bir karakterin bambaşka maceralarını anlatan Çizmeli Kedi (Puss in Boots) da sezonun iyi animasyonlarından biriydi. Steven Spielberg ve Peter Jackson da bu sezon güçlerini birleştirip bir animasyona imza attılar. Tenten’in Maceraları (The Adventures of Tintin) belki bu ikilinin isimleri düşünüldüğünde beklenen başarıya ulaşamıyordu ama yine de son derece başarılı aksiyon sahneleri filmi izlemeye değer kılıyordu. Ne zamandır yeni filmlerini beklediğimiz Aardman Animations’dan iki film birden geldi bu sezon. Bilgisayar animasyonu olarak karşımıza çıkan Hediye Operasyonu (Arthur Christmas) da

50

fena sayılmazdı ama Aardman’ın asıl uzmanlık alanı olan stop-motion animasyon türünde olan Korsanlar (The Pirates: Band Of Misfits) çok keyifli bir filmdi. Üstelik yetişkinler için de onlarca gönderme içeriyordu. Disney’in yakın geçmişte başarı kazanmış animasyonlarını 3 boyutlu olarak gösterime sokma stratejisi de devam ediyordu bu sezon. 3 boyutlu olarak izlediğimiz Aslan Kral (The Lion King) ve Güzel ve Çirkin (Beauty And The Beast) filmleri tüm sezon boyunca gösterime giren animasyonların en iyileriydi. Üstelik defalarca izlense de değerlerini yitirmediklerini gösteriyorlardı. Geçtiğimiz yıllarda da gördüğümüz gibi bazı çocuk filmleri de animasyon ve gerçek görüntüleri birleştiriyordu. Çocukken bayıla bayıla izlediğimiz Şirinler (The Smurfs), 3 boyutlu animasyon karakterleri olarak karşımıza çıkıyordu. Keşke çocukluğumuzda gördüğümüz haliyle sinemaya uyarlansaydı. Alvin ve Sincaplar 3: Eğlence Adası (Alvin and The Chipmunks: Chip Wrecked) de benzer şekilde yıllar öncesinin popüler çizgi filminin sinema uyarlaması idi. İlk filmler kadar olmasa da yine eğlenceli bir filmdi. Gizemli Adaya Yolculuk (Journey 2: The Mysterious Island) ve Çelik Yumruklar (Real Steel) filmlerinin aksiyon temalı çocuk filmleri olduğu söylenebilir temelde. Mahzen (The Hole) ise bu sefer işin içine korku öğesini katan bir çocuk filmiydi. Görsel yanı güçlü filmleri ile tanıdığımız Tarsem’in bir masalı ele aldığı Pamuk Prenses’in Maceraları (Mirror Mirror) tam bir düş kırıklığı idi. Benzer şekilde kan ve şiddeti sevmesine rağmen iyi çocuk filmleri çektiğine de tanık olduğumuz Robert Rodriguez’in işin içine gereksiz yere bir koku boyutu da eklediği Çılgın Çocuklar 4D (Spy Kids - All The Time In The World in 4D) de başka bir hayal kırıklığı oldu. Babamın Penguenleri (Mr. Popper’s Penguins) ve Hayvan Bakıcısı (Zookeeper) ise sevimli hayvanlar üzerinden giden vasat filmlerdi. Sezonun iyi çocuk filmleri ise birkaç yıl önceki filmin devamı olan Saftirik Greg’in Günlüğü: Rodrick Kuralları (Diary of a Wimpy Kid: Rodrick Rules) ve aradan geçen yılların eskitemediği ve hikâyesi yenilenirken teknik açıdan eskinin tadını vermeye devam eden Muppets (The Muppets) idi. Özellikle Muppets sırf çocuk filmi olarak değil, sezonun tüm filmleri içinde en eğlenceli filmlerden biriydi. Gerçek Yaşam Öyküleri: Hep tekrarlıyoruz, gerçek yaşam öyküleri hikâyesinin avantajı ile yola önde başlayan filmler oluyor. Zaten ilgili çekici bir karakteri, tarihte iz bırakan bir olayı anlatan filmler iyi bir

51


Sinema

Sinema

yönetmen ve iyi bir kadro eşliğinde anlatıldığında tadından yenmez. Ancak bu sezon bu kategoride çok iyi filmler izlediğimizi söyleyemeyiz. Kimi filmlerini çok sevdiğimiz Peter Weir, İkinci Dünya Savaşı yıllarında bir Rus toplama kampından kaçan mahkûmları anlattığı Özgürlük Yolu (The Way Back) filminde eski filmlerinin çok uzağındaydı. Üstelik nedensiz bir antikomünizm propagandası da yapıyordu. Şeytanın İkizi (The Devil’s Double) da Saddam Hüseyin döneminde Saddam’ın oğlunun dublörünün yaşadıklarını anlattığını iddia ediyordu ama dönemi olduğundan da kötü göstermek uğruna gerçekten epey uzaklaştığı filmi izlerken fark ediliyordu. Politik yönü ağır basması beklenen Demir Leydi (The Iron Lady) ise pek etliye sütlüye dokunmadan Margaret Thatcher’i erkekler arasında yükselmek için çabalayan ve bu uğurda fedakârlıklar yapan bir kadın olarak tasvir ediyordu sadece. Meryl Streep’in oyunculuğu muhteşemdi ama film iyi miydi, tartışılır. Benzer bir cümle Michelle Williams’ın Marilyn Monroe’yu canlandırdığı Marilyn ile Bir Hafta (My Week with Marilyn) için de kurulabilir. Amerikan tarihi için önemli bir figür olan J. Edgar Hoover’ın hayatını anlatan J. Edgar, Clint Eastwood yönetiminde karşımıza çıkıyordu. Aslında kötü bir film değildi ama Eastwood’un çok daha iyi filmlerini görmüştük. Üstelik Leonardo DiCaprio’nun oyunculuğu da fazlasıyla ödül için oynadığını hissettiriyordu. Çok fazla dikkat çekmese de oyunculuktan gelen bir başka deneyimli yönetmen bu kategorideki en iyi filmlerden birine imza atıyordu. Robert Redford, Lincoln suikastı sonrası yargı sürecini anlattığı Suikast (The Conspirator) filminde aslında günümüze sürekli gönderme yaparak adaletli bir yargı sürecinin nasıl olması gerektiğini sorguluyordu. David Cronenberg’in Freud ve Jung’u baş karakterler olarak seçtiği Tehlikeli İlişki (A Dangerous Method) kâğıt üzerinde çok merak uyandırıyordu ama çok da başarılı bir film değildi. Pek çok kişinin sezonun en iyi gerçek yaşam öyküsü saydığı Kazanma Sanatı (Moneyball) da açıkçası benim için yeni bir Amerikan futbolu öyküsünden çok da fazlası değildi. Evet, kaliteli bir yapımdı ama çok da öne çıkan bir yanını bulamadığımı söyleyebilirim. Çok iddialı olmayan Kadının Fendi (Made in Dagenham - We Want Sex) bu türdeki iyi yapımlardan biriydi. 1960’larda greve giden kadın işçilerin yaşadıklarını ve aralarından hiç öyle bir niyeti yokken lider konumuna gelen birini anlatan film hem politik hem eğlenceli olmayı başarıyordu. Ve son olarak Titanic. Yıllar sonra 3 boyutlu olarak tekrar sinemalarımızda izleme fırsatını bulduğumuz bu modern klasik, belki gerçek

yaşam öyküsü tanımına tam olarak uymuyordu. Her ne kadar Titanic’in batışı ve filmdeki pek çok karakter gerçek olsa da ana karakterlerimiz kurmacaydı. Bu nedenle bu filmi az sonra bahsedeceğimiz kategoriye de alabilirdik aslında. Ne olursa olsun Titanic iyi bir büyük bütçeli Hollywood filminin nasıl olması gerektiği hakkında bir ders veriyordu adeta.

52

53

Aşk, Hüzün, Gözyaşı: Katıksız aşk filmleri ve sonunda seyirciyi gözyaşına boğan filmlerin her zaman alıcısı olmuştur. İşi duygu sömürüsü noktasına götürmediği sürece de bu kategoride de gayet iyi filmler görmek mümkün. Aşk Yemini (The Vow), bu kategorideki en ağdalı ve en klişe filmlerden biriydi belki de. Bir Gün (One Day) de aslında genel hikâyesine bakılırsa klişelerden oluşuyordu, özellikle finali çok zorlamaydı ama hikâyesini anlatış şekli nedeniyle ilgi çekici olabiliyordu. Ama genellikle bu türde gördüğümüz filmler belli bir seviyeyi aşıyordu. Cinsellik dozu oldukça yüksek aşk filmleri genellikle Avrupa sinemasından geliyordu. Lezbiyen bir aşk hikâyesini anlatan Ateşli Oda (Habitacionen Roma - Room in Rome), iki çiftin karışık aşk hikâyelerini anlatan Mutlu Azınlık (Happy Few) ilgi çekici filmlerdi. Ama cinselliği yoğun olarak kullanan filmler arasında en iyisi Tom Tykwer’in sıradışı bir aşk hikâyesini anlattığı Üç (Drei - Three) filmi idi. Michelle Williams ve Ryan Gosling’in ne kadar iyi oyuncular olduklarını bir kez daha gösteren Aşk ve Küller (Blue Valentine), Amerikan bağımsızlarından gelen başarılı ve son derece doğal bir aşk filmiydi. Bir Fransız filmi olan Elveda İlk Aşk (Un Amour de Jeunesse - Goodbye First Love) da farklı tarzda olsa da benzer doğallıkta bir filmdi. Aşkın Renkleri (La Delicatesse) filmini de benzer kategoride değerlendirebiliriz. Aynı zamanda bir bilim-kurgu filmi de sayılabilecek olan Yeryüzündeki Son Aşk (Perfect Sense) ise insanların birer birer duyu hislerini kaybettiği dünyada geçen bir aşk hikâyesini anlatan başarılı bir yapımdı. Bu arada bu tip filmlerin Türkçe isimlerinde sürekli olarak “aşk” kelimesinin kullanılmasına artık bir son verilsin demeden de geçmeyelim ve bu sezon gösterime giren filmlerin 16 tanesinin Türkçe adlarında “aşk” kelimesinin geçmesini ilginç bir istatistik olarak verelim. Doğrudan bir kategoriye sokamadığımız filmlere geçmeden önce bu yazımızda müzikaller ve belgesellere ayrı bir yer veremediğimizi, çünkü bu sezon bu tip herhangi bir yabancı filmin gösterime girmediğini belirtelim. Ve Diğerleri: Daha önceki yıllarda olduğu gibi sezonun iyi


Sinema

Sinema

filmlerinden büyük bir kısmı bu bölüme kaldı. Çoğunlukla iyi filmler tek bir türde sıkışmayan filmler oluyor zaten. Mesela Mike Leigh’in neredeyse sadece dört kişi arasında geçen ve çoğunlukla diyaloglardan oluşan doyumsuz filmi Ömrümüzden Bir Sene (Another Year) filmini bir türe dâhil etmek gerekirse en fazla drama diyebiliriz. Ya da yılın en iyi filmlerinden odak noktası giderek değişen İran filmi Bir Ayrılık (Jodaeiye Nader az Simin - A Seperation) hangi kategoriye dahil edilebilir? Her ne kadar arka planına Bolivya’da yağmur suyunun bile parayla satıldığı dönemde su savaşları olarak anılan olayları alsa da ana karakterleri tamamen kurmaca olan Yağmuru Bile (Tambien La Iluvia - Even The Rain) filmini gerçek olayları anlatan filmler arasına alabilir miyiz? Bir ilk film olarak son derece başarılı olan Oyunun Sonu (Margin Call) filminin de bu kısımda adını anmalıyız. Amerika’daki finans krizini tek bir gecede yaşananlar üzerinden anlatan film özellikle başarılı senaryosu ile dikkat çekiyordu. George Clooney’nin yönetmenlikte de başarılı olduğunu bir kez daha ispatlayan Zirveye Giden Yol (The Ides of March) da başarılı bir politik film olarak dikkat çekiyordu. Bir roman uyarlaması olan Duyguların Rengi (The Help) de ırk ayrımı sorununun en güçlü olduğu yıllarda kadınlar arasında geçen bir hikâyeyi anlatan hoş bir filmdi. Özellikle oyuncuları gayet başarılıydı. Bu yıl Oscar dahil pek çok ödüle damgasını vuran Artist (The Artist) sessiz sinema dönemine gayet başarılı nostaljik bir bakış atıyor, bunu yaparken de bir sessiz film yapmanın kurallarını uyguluyordu. Kesinlikle iyi bir filmdi ama abartıldığı kadar da iyi değildi kanımca. Kevin Hakkında Konuşmalıyız (We Need To Talk About Kevin), anne-oğul ilişkisine bambaşka bir noktadan bakan, belki de kötülüğün içten geldiğini savunan, hem içeriğiyle hem de görselliğiyle son derece başarılı bir filmdi. Michael Fassbender’in her şeyiyle damgasını vurduğu Utanç (Shame), modern şehir yaşamı içinde tıkanıp kalmış ve kendine başka çıkış noktaları arayan bir adamı anlatan hikâyesiyle senenin en iyi filmlerinden biriydi. İçerdiği cinsellik dozu nedeniyle herkese göre değildi belki ama mutlaka izlenmesi gereken bir filmdi. Bir de ustaların filmleri vardı elbette. Terrence Malick, Hayat Ağacı (The Tree of Life) filminde bir aile trajedisinden yola çıkarak bizleri muhteşem bir görsellik ve felsefi bir alt metin ile dünyanın oluşumuna götürürken, Lars von Trier de Melankoli (Melancholia) ile bizi dünyanın yok oluşuna götürüyordu. Steven Spielberg bu sezon izlediğimiz ikinci filmi olan Savaş Atı’nda (War Horse) Birinci Dünya Savaşı’nda geçen bir öyküyü bir atı merkeze alarak anlatırken başarılı bir yönetmenlik sergiliyordu. Roman Polanski ise tek mekânda geçen hikâyelere geri dönerek Acımasız Tanrı (Carnage) filminde bir apartman dairesinden

54

tartışıp duran iki çifti anlatırken dinamik bir anlatım sergiliyordu. Pedro Almadovar’ın İçinde Yaşadığım Deri (La Piel Que Habito - The Skin I Live In) filmi ise cinsiyet rolleri içinde ilginç bir gezinti yaparken bizi adeta ilk dönemlerine götürüyor, ilgiyle ve merakla izlenen bir film yapıyordu. Pek çok eleştirmenin listesinde üst sıralarda yer alan Dardenne kardeşlerin Bisikletli Çocuk (Le Gamin au Velo - Kid With A Bike) filmi ise, ne yalan söyleyeyim, benim için bu ikilinin en zayıf filmleri arasında yer aldı. Yine de izleyip keşfedilmeye değer. Türler arasında gezinmeyi çok seven Steven Soderbergh’in bu sezon izlediğimiz ikinci filmi Salgın (Contagion) da bir hastalığın yayılışı üzerine kurmaca ama belgesel tadında ilginç bir filmdi. Ustalar denince Martin Scorsese’nin Hugo’sunu anmadan geçmemeliyiz. Scorsese’nin ilk kez üç boyut teknolojisini denediği bu film, müthiş bir sinema sevgisi ile yoğrulmuş şahane bir filmdi. Sinemanın ilk dönemlerine Artist’ten çok daha samimi bir selam göndermesi bir yana, kameranın arkasında sinemaya tutkuyla bağlı biri olduğunu hissettiriyordu. Yerli Filmler: Geçtiğimiz iki sezon sırasıyla 74 ve 73 yerli film gösterime girmişti. Bu sezon bu sayının biraz azaldığını görüyoruz. Aynı dönemde gösterime giren yerli film sayısı 61’de kalmış. Ancak gösterime giren film sayısının azalmasının çok da kötü olmadığını düşünüyorum. Çünkü bu sezon izlenmeye tahammül edilemeyen, niye sinemaya gelmiş ki dediğimiz yerli filmlerin sayısı oldukça azalmıştı. Öncelikle bu kötü filmlerden kısaca bahsedelim. İslami süper kahraman filmi Bendeyar en fazla video piyasasına çıkabilecek kalitede bir filmdi. Her ne kadar çok iyi hasılat yapsa da çocuklara yönelik bir tarafı olmadığı halde neden animasyon olarak çekildiğini anlayamadığım, zaten animasyon kalitesi de çok kötü olan Allah’ın Sadık Kulu: Barla da öyle. Nasıl olup da yüksek hasılat yapabildiğini anlayamadığım bir başka film de hiç komik olmayan komedi filmi Sümela’nın Şifresi: Temel idi. İddialı bir aksiyon filmi olarak pazarlanan Kaos: Örümcek Ağı da ciddi anlamda kötü olan filmlerden biriydi. Eş Ruhumun Eş Zamanı, Seninki Kaç Para, İkizler Firarda ve on yıl kadar gecikmiş diyebileceğimiz Karadedeler Olayı’nı da bu kategoriye alabiliriz. Ama kötü film deyince bu sezon Mühürlü Köşk’ün üstüne yoktu. Öyle bir filmdi ki bu, oyunculardan bazıları ciddi bir korku filminde olduklarını sanırken, bazıları da sürreal bir film içinde olduklarını düşünüyor, kimiyse bir porno filmde oynadığından emin gözüküyordu. İlerde kült olma potansiyeli yüksek bir filmdi gerçekten. Kaledeki Yalnızlık, Öfkeli Çılgınlık Karamsar Çile, Eylül, Mar gibi filmleri iyi niyetli ama tam bir başarıya ulaşamamış ilk filmler olarak tanımlamak mümkün. Çok az kişinin izlediği Canavarlar Sofrası da sinemamız için gayet cesur ve sıradışı bir denemeydi. Sinemamızda pek fazla görmediğimiz belli bir tema çevresinde

55


Sinema

Sinema çekilmiş kısa filmlerin toplamından oluşan Kars Öyküleri de hoş bir deneme olarak dikkat çekiyordu. Her ne kadar yabancı sinemadan hiçbir belgesel örneği izleyemesek de yerli sinema açısından biraz daha şanslıydık. Türk Pasaportu, İkinci Dünya Savaşı’nda Türk bürokratlarının Yahudileri kurtarma çabalarını anlatan, belgesel olarak çok öne çıkan bir yanı olmasa da bilmediğimiz bir konuyu anlatması nedeniyle ilginç bir filmdi. Ülkücüler ise temel derdi 12 Eylül’le hesaplaşmak olan, bir yandan da ülkücülerin aslında ne kadar barışsever kişiler olduklarını savunan, ne yazık ki inandırıcı olamayan bir filmdi. Ekümenopolis: Ucu Olmayan Şehir ise İstanbul’u merkezine alsa da temelde tüm büyük şehirlerin sorunlarını irdeleyen, bir belgeselin sadece konuşan kafalardan ibaret olmaması gerektiğinin farkında, işin görselliğine de önem veren başarılı bir yapımdı. Sezonun gişe şampiyonlarından da bahsetmemeden geçmeyeceğiz elbette. Berlin Kaplanı kimi eksikleri olsa da güldürmeyi başaran, gişesini de hak eden bir filmdi. Sen Kimsin? ise bir dedektiflik komedisi olarak aslında tüm iyi sahnelerini fragmanında kullanmıştı ama film ilerledikçe aksiyon dozunu da tutturuyor, yarım da olsa bir başarı olabiliyordu. İyi gişe yaptığını söyleyebileceğimiz bir diğer film de Kurtuluş Son Durak idi. Kadına karşı şiddete karşı olmasıyla dikkat çeken film, ne yazık ki başarılı bir sonuca ulaşamıyordu. Elde ettiği gişeyi de başarılı tanıtım kampanyasına bağlamak mümkün. Gayet iyi gişe yapan Anadolu Kartalları’nda da başarılı hava çekimleri dışında elle tutulur bir şey bulmak mümkün değildi doğrusu. Çağan Irmak’ın Dedemin İnsanları ise tam ondan bekleyebileceğimiz yapıda bir filmdi. Son derece özenle çekilmiş, finaliyle göz pınarlarını dolduran bir filmdi yine. Ve elbette Fetih 1453. Altı buçuk milyon kişiden fazla seyirciye ulaşan filmin gişedeki bu başarısını ve yapımcı/yönetmen Faruk Aksoy’un ticari zekâsını takdir etmemek mümkün değil. Ancak işin sinema yönüne baktığımızda sonuç pek parlak değil. Fazlasıyla klişelerle dolu bir senaryo, kötü özel efektler, özellikle Bizanslılar tarafında abartılı oyunculuklar (haklarını yemeyelim filmde iyi oyunculuklar da vardı), baştan sona bir hamaset edebiyatı. Doğrusu Faruk Aksoy sadece yapımcı olarak kalsa ve yönetmenlik koltuğunu daha yetenekli birine bıraksa ortaya daha iyi bir iş çıkabilirdi. Her ne kadar yukarda adını andığımız filmler kadar hasılat yapamasa da popüler film kulvarında olup iyi film olmayı başaran yapımlar da vardı. Entelköy Efeköye Karşı ve Yangın Var’ı bu kategoride düşünebiliriz. Her ne kadar beklenen hasılatı yapamasa da başarılı televizyon dizisinin sinema uyarlaması Behzat Ç.: Seni Kalbime Gömdüm de iyi popüler filmlerden biriydi. Televizyonun kimi sınırlamalarından kurtulmasının avantajını kullansa da sinema filminden daha iyi bölümlerini izlediğimizi de söylemeliyiz. Behzat Ç.’nin karakterleri ne kadar içimizdense aslında gayet temiz bir işçilik çıkartılan Labirent filminin karakterleri de aynı

ölçüde Amerikan filmlerinden fırlamış gibiydi. Yönetmen Tolga Örnek filmin teknik unsurlarına gösterdiği özeni senaryoya da gösterseydi ortaya çok daha iyi bir yapım çıkardı. Yılın en iyi Türk filmleri ise biraz daha kıyıda köşede kalmış ya da bağımsız anlayışla çekilmiş filmlerden çıkıyordu. Tayfun Pirselimoğlu, Saç filmi ile önceki filmlerinde olgunlaştırdığı sinema anlayışını iyice uçlara taşıyor, çok kişi için sıkıcı ama sabırla keyfine varanlar için tatmin edici bir film ortaya çıkarıyordu. Özcan Alper her ne kadar ilk filmi Sonbahar’ın başarısına ulaşamasa da Gelecek Uzun Sürer ile ilk filminin başarısının bir tesadüf olmadığını kanıtlıyordu. Ümit Ünal da Nar ile sevdiği alana geri dönüyor, bir kez daha tek mekânda geçen hikâyeleri anlatmada ne kadar başarılı olduğunu gösteriyordu. Zeki Demirkubuz ise çok sevdiği Dostoyevski’den serbestçe uyarladığı Yeraltı ile farklı tartışmalara yol açsa da yine başarılı bir film ortaya çıkarmayı biliyordu. Üstelik bir kez daha ne kadar iyi bir oyuncu yönetmeni olduğunu gösteriyordu. Son olarak bahsedeceğimiz film ise Bir Zamanlar Anadolu’da. Son dönem yurtdışında en çok tanınan yönetmenimiz Nuri Bilge Ceylan son birkaç filminde bildik tarzından bir miktar uzaklaşarak filmografisini yeni yönlere çekmeye çalışıyordu. Bir Zamanlar Anadolu’da filmi ile belki de diyaloglara da görsellik kadar önem veren bir film ortaya çıkarmış. İktidar dengesinin sürekli değiştiği yapısı, sağlam oyunculukları ve elbette Gökhan Tiryaki’nin şahane görüntüleri ile süslü film, yılın en iyi yerli filmi olmasının yanında tüm liste içinde de üst sıralarda yer alıyordu kanımca.

56

57

Sezonun ilk 10’u: Her yıl yaptığım gibi Haziran 2011-Mayıs 2012 döneminde gösterime giren tüm filmler arasından seçtiğim kişisel ilk 10 listemle yazıyı bitireyim. Gelecek sayıda görüşmek üzere: 1. Hugo 2. Hayat Ağacı (Tree of Life) 3. Utanç (Shame) 4. Bir Zamanlar Anadolu’da 5. Bir Ayrılık (Jodaeiye Nader az Simin - A Seperation) 6. Paris’te Gece Yarısı (Midnight in Paris) 7. Aşk ve Küller (Blue Valentine) 8. Ömrümüzden Bir Sene (Another Year) 9. Sürücü (Drive) 10. Zirveye Giden Yol (The Ides of March) Not: Geçmiş yıllarda gösterime girmiş, ancak bu sezon 3 boyutlu olarak tekrar gösterime giren filmler listeye dâhil edilmemiştir.

Hasan Nadir Derin http://sinemamanyaklari.com/


Pin-up

58


Golge e-Dergi