Issuu on Google+

Ekim 2012

Say覺 61


İÇİNDEKİLER

Wuthering Heights (1992)

61.

Sayı ile tekrar birlikteyiz. Gölge e-Dergi'ye ulaşmak için http://GolgeDergi.Blogspot.com Editör: Mehmet Kaan SEVİNÇ golgeedit@gmail.com Yayın Kurulu: Oğuz ÖZTEKER, Hasan Nadir DERİN, Sadık YEMNİ, Ahmet YÜKSEL, Melahat YILMAZ, Gülhan D SEVİNÇ. Grafik Tasarım: Gülhan D SEVİNÇ Kapak: Varol GÖKDAMAR Pinup: Murat SEVİNÇ Gölge e-Dergi internetten yayın yapan özgür ve özgün içerikli tam bağımsız bir dergidir. http://twitter.com/GolgeDergi http://issuu.com/GolgeDergi http://golgedergi/deviantart.com

05-07 Çizgi Film Festivali 08-09 Öykü- 15. Kat 10-20 Edebiyattan Uyarlamalar-7 -Kurtuluş Savaşını Yaratanlara ve Yaşatanlara. 21-23 Çizgi Roman- Baltlar 24-28 Oyun İnceleme- Narnia 29-30 Haber -İzmirli Bilimkurgu ve Fantazya Yazarı, Yönetmen ve Çevirmen Sabri Kaliç’i Yitirdik 31-32 Yazarın Kaleminden -Lahitteki Sır -Ejder Kral 33-38 Öykü- Yüzümün Son Kitabı 39-41 Çizgi Roman- "Yeni"den 42-44 Tanınmayan Çizerler-Arthur ADAMS 45-49 Öykü- Çalışma Arzum 50-52 Röportaj- Gülhan D SEVİNÇ 53-57 Öykü- Vukuat 58-62 Tarihte Bu Ay-Fritz LANG 63-67 Tarihte Bu Ay-Scarface 68-73 Öykü- Celaliler'i Kırdırmak 74-75 Sinema- Another 76-81 Öykü- Çelik Levhalar-2 82-83 Kitaplık- Oz Büyücüsü

Merhaba Gölge e-Dergi Sayı 61 ile bir kez daha birlikteyiz. Yeni bir sayı ile birlikte yeni bir yayın yılına da başlangıç yapmış oluyoruz. Ekim ayı Gölge e-Dergi’nin doğduğu ay, yani bu gün bizim doğum günümüz. Doğum günümüzü kutlayan dostlarımıza çok teşekkür ediyoruz.

84-91 Sinema-Biricik Aşkım Juliette

Acısıyla, tatlısıyla beşinci yayın yılımızı bitirip altıncı yayın yılımıza başlıyoruz yine hep birlikte. Bu geride bıraktığımız beş sene Gölge e-Dergi’nin gelip geçici bir heves olmadığının kanıtıdır. Bizler hiç bıkmadan, usanmadan her sayıya yeni bir heyecan, istek ve azimle başlıyoruz ve bu duygularla gidebildiği yere kadar sürdüreceğiz Gölge e-Dergi’yi.

BINOCHE 92-93 Haberler- Çizgi Roman İnceleme Yazısı Yarışması 94 Pinup

Ha gün gelip de çok yorulursak ve bırakırsak, Gölge e-Dergi yine de takipçileri ile buluşmaya devam edecek çünkü genç bir kuşak var Gölge e–Dergi’nin ekibinde. Bu arkadaşlarımız devam ettirirler dergimizi, ta ki onlarda bayrağı kendilerinden sonra gelecek olan genç kuşağa devredinceye kadar. Bu devran böyle sürer gider. Altıncı değil daha nice altmışaltıncı senelerde’de Gölge e-Dergi’nin takipçileri ile beraber olmaya devam edeceğinden eminiz. İyi okumalar. Mehmet Kaan SEVİNÇ

3


Çizgifilm

Çizgifilm

Festivali

Festivali

Kosova Notları ya da Prizren’de Bir Oda

Bir odaya iki İtalyan, iki Makedon, iki Türk ve bir Kosovalıyı koyarsanız ne konuşurlar? Bir eylül gecesi Gani’nin Prizren’deki odasında iseler cevap basit; çizgiroman! Yer yer tarzancanın en koyu şivesiyle üstelik. O keyifli geceye geçmeden önce baştan başlayayım en iyisi. Balkanları ilk görüşüm güneşli, sıcak bir Eylül sabahıydı. Doğu Avrupa’nın ırksal ve dinsel nefret acılarından payına düşeni yaşamış bölgesi Balkanların tam göbeğinde, eski Yugoslavya’nın bağımsızlığını en son kazanan parçasına; Kosova’ya dağların arasından çalkalanarak alçalan bir uçaktaydık. Biraz uyku biraz korku belasına kapalı tuttuğum gözlerimi açıp pencereden baktığımda gördüğüm bir Haziran Anadolusundan farksız bir platoydu. Yıldıray ile beraber Prizren’de bu yıl sekizincisi düzenlenen Kosova Çizgiroman Festivaline katılmak üzere bu yolculuğa çıkmıştık. Yeni cumhuriyetin başkenti Priştina’ya onbeş dakika uzaklıkta küçük bir havalimanı olan Adem Jashari havalimanından bizi alan şöförümüz minareli köylerin dağıldığı bir ovadan, yeşil dolambaçlı bir dağdan, ENKA’nın yapmakta olduğu Priştina-Tiran otobanının bir bölümünden geçirerek bir saat içinde Prizren’e ulaştırdı bizi. Tepedeki büyük kalenin gözetiminde akan Akdere’nin kıyısında uzanan Prizren iki üç katlı şirin binaları, Arnavut kaldırımlı Şadırvan bölgesi, birbirine sokulmuş küçük dükkanların sıralandığı caddeleri, hatta çevresini saran Şar dağlarının yeşili ile Yıldıray’a Kastamonu’yu hatırlattı. Şehrin sürprizleri bu fiziksel benzerlikten ibaret değildi. Evimizden kilometrelerce uzakta, sınır komşumuz olmayan bu ülkedeki otelimizde bizi Silifke oyunhavası karşıladı. Otelin restaurantında şıkır şıkır hanımlar beyler gerdan kırıp, bıkkın sünnet çocuğunu unutmuş kendilerinden geçiyordu. Odamıza çıktığımızda da aynı desibelde bize eşlik eden bangırdı Silifke’den çıkmış, Karadeniz türkülerine doğru akıyordu. Yabancılık beklerken Prizren bizi ters köşeye yatırmıştı. Türk nüfusun azımsanmayacak oranda olduğu, Türkçenin her yerde konuşulduğu bir yerdeydik. Prizren’deki üç günümüzde sokakta gezerken, köftemizi, kahvemizi söylerken hep kendi dilimizi kullandık.

4

Yerleştikten sonra etkinliğin merkezi olan eski Osmanlı hamam yapısına, adı üzerinde“Hamam”a gittik ve festivalinin organizatörü Gani (Sururi) ve diğer katılımcılarla tanıştık. Kıbrıs’tan karikatüristler Mustafa Tozaki, Arif Ali Albayrak, İtalya’dan Dampyr çizerleri Alessandro Bocci, Fabiano Ambu, Makedonya’dan Nikola Temkov, Toni Anastasovski, Vesna Nichevska- Saravinova, Fransa’dan Cent Alanter, Kosova’dan Agim Krasniqi . Ekip tamamlanınca hep beraber Belediye Başkanını ziyaret edip kahvesini içtik. Sonra yine Hamam’a dönerek Disney Fransa’da 7 yıl geriplan, layout, konsept sanatçısı olarak çalışmış olan Cent’in Tarzan ve Şaşkın İmparator filmlerinin konsept defterleri üzerinden yaptığı sunumu izledik. Kadraj hareketleri, açık koyu değerinin dikkat odaklı olarak bir enstrümana dönüşünü gayet güzel açıkladı sağolsun. Akşam ise Belediye yetkililerinin, Kosova’da görevli NATO’ya bağlı KFOR subaylarının da katılımının olduğu bir açılış töreni ve müteakibinde kokteyl ile devam etti. Hamamın kubbeli iki ana mekanında sergilenen, Doğu Avrupa sanatçılarının ağırlıkta olduğu yüze yakın illüstrasyon, karikatür, çizgiroman sayfaları ile zevkli bir seçki yaratılmıştı. Bu noktada ister istemez içinde bulunduğumuz yapı ile ilgili bir şeyler söyleme mecburiyeti hissediyorum. Belediyenin izniyle sergi mekânı olarak kullanılan Hamam, yapısal olarak sağlam şekilde ayakta durmakla birlikte sergileme için asgari aydınlatma düzeneği eklenmesi dışında oldukça ham bir alan. Keşke kaynak bulabilseler, hatta keşke Türkiye Cumhuriyeti bu Osmanlı

5


Çizgifilm

Çizgifilm

Festivali

Festivali

yapısının yeniden işlevlendirilmesinde, müthiş bir sergi ve kültür merkezi haline getirilmesinde destek olsa diye düşünüp durdum. Açılışa gelen TSK mensupları ve Yunus Emre Vakfı yöneticileri ile temsil edilen Türkiye’nin manevi desteklerinin yanı sıra eserleriyle de iz bırakması güzel olurdu. Umarımız bir gün böyle güzel haberler de alırız. Pazar günü festivalin en zevkli günüydü, çünkü hepimizin eli kâğıda değdi, oturduk ve çizdik. Gerçi Mustafa (Tozaki) bey ilk andan itibaren hiç durmadan çevredeki herkesin karikatürlerini çizerek en çalışkan kalem ödülünü hak etmişti çoktan. Turist gibi gezinen biz avareler ise silkinip bugün özümüze döndük. Atölye çalışmasının yapılacağı saatte Yıldıray ile Hamam’a geldiğimizde Alessandro Bocci’yi çokta oturmuş Dampyr’i çizerken bulduk. Bocci daha sonra iyice fark edeceğimiz üzere ince işçiliği ve sabrı ile neredeyse gravür tarzı detaylı işler çıkarabilen bir sanatçı. Ülkemizde yayımlanan Dampyr süper cilt 8 ve 16’da çizdiği maceraları görebilirsiniz. Bir diğer Dampyr çizeri Fabiano Ambu ise Bocci’ye nazaran daha genç ve ham görünse de Bonelli’nin güncel standart kalitesini tuturan bir çizer. Ambu’nun çizdiği maceraların ülkemizde yayımlanması için daha yıllar var. Yıldıray renkli bir Süpermen eskizi patlattığında herkes iyice kendine gelmişti. “DC süperstar” fısıltıları taş kubbede yankılandı. Kimi çizer arkadaşların yan odaya sessizce kaçıp kırmızı gözlerle çıktıkları dikkatimden kaçmadı. Yıldıray çizgisiyle hepimizi dövdüğünde “ben alıştım ülenn” dedim içimden. Çizdik babam çizdik, sonra, kalktık dolandık, diğer çizer arkadaşların çizimlerine baktık. Toni Anastasovski’nin mimari ve doğa izlenimleri ile kurguladığı çizimi de çok beğendim. Mustafa bey bu esnada gelen birilerini yakalamış onların karikatürünü çizip hediye ediyordu. Gani’nin festival defterine de herkes bir şeyler çizdi. Yıldıray bir Karabasan eskizi bile patlattı bu arada. Özlemişiz keratayı. Şadırvan bölgesinde sohbetle geçen akşamın ardından Prizren’deki son gecemizde Gani’nin evine davetliydik. Alessandro ve Fabiano içinde Dampyr sayfa orjinallerinin de olduğu çizim klasörlerini getirmişti ve hepimiz balıklama atladık. Alessandro’nun tekniği ve sabrı olağanüstüydü. Orijinal çizim kolleksiyoneri olarak hayatımda ilk defa fumetti orijinal sayfası gördüm. Amerikan formatından küçük , yaklaşık 25x35 cm ölçüsündeydiler. Buna rağmen sayfadaki tek bir panel tüm sayfayı kaplasa dahi ayrıntısından bir şey kaybetmezdi, öylesine ince ince işlenmişti tüm paneller. Müthişti.

6

Eğlenceli sohbetimiz İtalyan arkadaşlarımızın İngilizce bilmemesi, Alessandro’nun Fransızca bilmesi, ancak bunun da Makedon Nikola’nın az Fransızca bilgisi ile pek faydası olmaması neticesinde ilginç bir Kapalıçarşı iletişimi ile geçiyordu. Anladık ki çizgiroman ortak dilimizdi ve gayet iyi idare ettik. Alessandro’dan bir “art booklet”, Fabiano’dan bir özgün baskı hediyesi alınca Kosova’ya gelirken yanımızda getirdiğimiz Çapa ve Gorajun nüshalarını sergi salonunda dağıtıp bitirmiş olmaktan hayıflandık. Sanırım sohbet özellikle Fransa’daki piyasa hakkında bilgilenmek açısından faydalıydı. Fransız piyasası şimdiye dek duyduğum en yüksek ücretleri veriyormuş. Buna karşılık yayıncı beklentisi açısından yüksek bir çıta oluşturduğu da kesin. Bir diğer bilgi ise Sırpların fumettilerde İtalya’dan bir sayı geriden gelmeleri. Bizde hiç yayınlanmamış bir çok fumettinin Sırp baskılarını Gani’nin kütüphanesinde gördük. Sırbistan’da çizgiroman kültürü belli ki çok güçlü. Nikola, Hırvatistan’ın Makarska şehrinde düzenlenen Mafest ozganizasyonu için iyi şeyler söyledi. Makedonya’daki festival ise 7 yaşına giriyormuş. Sırbistan ile Türkiye yayıncılığını karşılaştırmak moral bozucu da olsa, esas düşünülmesi gereken Balkanlardaki çizgiroman kültürüne ilişkin genel uyanıştı. İçimizdeki hayali kışkırtan bu Kosova deneyimi, sinemanın ötesindeki kültür faaliyetlerini destekleyen bir yerel yönetim desteğinin önemini ortaya koyuyor. Gani gibi azimli tek bir kişinin bile pekala uluslararası katılımcılı bir çizgiroman festivali düzenleyebileceğini ispatlayan bir girişim. Bir de iki üç milyonluk ülkeler Kosova, Makedonya, Sırbistan, Hırvatistan yedinci –sekizinci yılına giren çizgiroman fuarları, festivalleri yaparken yetmiş milyonluk ülkemizde böyle inatçı organizasyonların olmaması 500 adet basılan çizgiromanların sıkışıp kaldığı küçük mağaranın mübesilidir belki de. Darısı başımıza diyerek ayrıldım Balkanlardan. Gezginler için notlar: Vizeye filan ihtiyacınız yok. THY ve Pegasus sıklıkla uçuyorlar. Çantanızı sırtınıza vurup gidebileceğiniz bir ülke. Avrupa Birliğine üye olmasalar da para birimi olarak euro’yu kullanıyorlar. Dünyanın en yüksek yakıt, iletişim vs. vergilerine alışmış bizler için ekonomik bir ülke. Ve köfte… evet köfte! Hakan TACAL

7


Öykü

Öykü

15. Kat "Bu ne rezillik,apartmanın içi yine leş kokuyor." diyerek girdi binaya Adnan.29 yaşında bir güvenlik görevlisiydi. Bu 14 katlı binadaki evinde tam 11 senedir oturuyordu.Ve 11 senedir bina sürekli pis kokardı,hiçbir temizlik maddesinin gideremediği,iğrenç bir koku vardı binada. Adnan'da hiç bıkmadan, her binaya girişinde kendi kendine söylenirdi böyle... Adnan asansöre bindi, tam '8' düğmesine basacakken tuhaf birşey gördü. Asansörde '15' düğmesi vardı. Ve bu bina sadece 14 katlıydı. "Hay Allah, sanırım yanlış düğme paneli takmışlar buraya. Dur bakalım bir basayım şuna,acaba nereye götürecek beni." dedi kendi kendine ve gülerek '15' düğmesine bastı. Asansör harekete geçti. Asansör 15.kata geldi ve durdu.Adnan kapıyı açtı ve asansörden çıktı. Asansörden çıkar çıkmaz şok edici birşey gördü, burası binanın girişiydi. Ve enteresan bir şekilde bina ilk kez temiz kokuluydu, yerler, duvarlar, herşey tertemiz ve berraktı adeta.Adnan'ın kelimeleri tükenmişti sanki,gördüğü bu manzara karşısında hayret edip kalmıştı.Adnan karşısındaki asansöre baktı,şaşkın şaşkın bindi. Bu sefer "15" butonu yoktu asansörde.Adnan evine çıkmak için "8" tuşuna bastı,asansör hareket etti. Adnan asansörden indi.Evine doğru ilerledi ve kapıyı açmak için anahtarı deliğe sokmayı denedi. Hayır, bu anahtar deliğe olmuyordu. Adnan defalarca denese de bir sonuca ulaşamadı,bu anahtar bu kilidin değildi. Fakat bu nasıl olabilirdi ki, Adnan tam 11 yıldır aynı kilidi ve anahtarı kullanıyordu. Kapıyı omuz atarak kırmaya çalışırken bir anda kapı açıldı.Fakat kapıya bir adam çıkmıştı. "Ne yapıyorsun sen bu saatte be adam? Hırsız mısın arsız mısın?" diyip Adnan'ın suratına yumruğu indirdi.Adnan da ona "Asıl sen kimsin,ne işin var evimde yüzsüz herif." dedi yalpalayarak ayağa kalkmaya çalışırken. "Bu evde yıllardır ben oturuyorum kardeşim,ne diyorsun sen yahu...Ne manyaklarla uğraşıyoruz." diyip kapıyı Adnan'ın suratına kapadı.Adnan kapıyı tekrar yumruklamaya başlamıştı ki karşıdaki komşusu kapıyı açtı."Hah Ziya bey,evimde bir adam var,ailesiyle birlikte eve yerleşmiş. Ben yokken neler oldu burada yahu?" dedi Adnan komşusuna.Ziya Bey şaşkınca baktı Adnan'a,"Afedersiniz, tanıyamadım? ".Adnan adeta delirmek üzereydi." Yahu Ziya Bey,bu evde yıllardır oturuyorum, yıllardır komşuyuz ya. Hatta siz benden 22 yıl önce taşındığınızı söylemiştiniz bu binaya." dedi ses tonunu biraz daha yükselterek. "Bakın" dedi Ziya Bey, "Bu dairedeki adam yıllardır burada oturuyor ailesiyle beraber.Sen kimsin nesin bilmiyorum ama içkilisin sanırım,olay çıkartmadan bas git buradan,polis çağırmayayım." diyerek yüzüne kapadı kapıyı Adnan'ın. Evet evet, bugün Adnan'ın hayatında geçirdiği en değişik gündü. Adnan yavaş yavaş merdivenlerden aşağı inmeye başladı. İnerken 6. katta bir bayan gördü.Saçı başı dağılmış, çirkin kokulu ve çirkin görünümlü bir bayandı. Kadın duvarlara kana benzer görünümü olan bir sıvı sürüyordu.Bunları sürerken de içinden anlaşılmayan birşeyler söylüyordu. Tuhaf bir dildi,eski Latince'ye benzer bir dil. Adnan bir köşeye çekilip kadını izledi. Kadın 6. katın bütün duvarlarına bu sıvıyı sürüp aynı şeyleri söyledi. Burada işi bittikten sonra 7. kata çıktı. Adnan da onun peşinden yukarı çıktı ve saklanıp kadını izlemeye devam etti.Kadın 6.katta yaptıklarını bu katta da yaptı,duvarlara kana benzer görünümü olan sıvıyı sürüp,birşeyler söyledi.Adnan korku içinde izledi kadını,hiçbirşey soramadan. Daha sonra korkuyla koşarak merdivenlerden aşağı indi ve gördüğü şey onu yeni bir şoka sürükledi. Kadın bütün katların duvarlarına aynı şeyi yapmıştı. Adnan koşarak inmeye devam etti ve sonunda apartmanın çıkış kapısına geldi. Kapıyı açmaya çalıştı fakat kapı açılmadı. Adnan kırmayı denedi ama başarısız oldu. Tam tekrar deneyecekken bir çığlık sesi duydu. Ardından çığlık sesi 2 kişiden gelmeye başladı, bu hissediliyordu.

8

Daha sonra 3 kişiye çıktı, sonra 4, daha sonra 5... Binanın içini korkunç bir şekilde çığlık sesi kaplamıştı, neredeyse binadaki herkes çığlık çığlığa bağırıyordu.Adnan delirmek üzereydi. Çığlık sesleri bir anda kesildi. Adnan merdivenden kan aktığını gördü. Kan izlerini takip ederek kanın nereden geldiğini çözmeye çalıştı. İzleri takip ederken tir tir titriyordu. Kan izlerini takip ettikten sonra izlerin kapısı açık bir evden geldiğini gördü.Önce kapıyı çaldı,sonra içerden hiç ses gelmeyince evden içeri girdi.Kan izleri hala devam ediyordu.Adnan takip etti ve sonunda kan izlerinin nereden geldiğini gördü. 3 tane ceset vardı, bir adam, bir kadın, bir çocuk. Adnan korkuyla evden dışarı çıktı, tekrar apartmandan kaçmayı deneyecekti ki bir ses duydu. "Kurtarın beni." diye çığlık attı bir kadın. Adnan koşarak sesin geldiği kata çıktı. Bu sırada Adnan birşey farketmişti.Binadaki dairelerin hepsinin kapısı bir anda açılmıştı ve bütün evlerin içerisinden kanlar süzülüyordu. Adnan bunları düşünmeyi bırakıp sesin geldiği daireye gitti, daireden içeri girdiğinde bir kadının kendini salonunun tavanına asmış olduğunu gördü. Belli ki bu az önce yardım çağırısında bulunan kadındı. Binada korkunç şeyler oluyordu,bu bir kabus olmalıydı. Adnan bu evden de çıktı ve apartmandaki diğer daireleri gezmeye başladı. Apartmandaki herkes vahşice bir ölüme kurban gitmişti,14 katlı binada Adnan'dan başka yaşayan kalmamıştı. Kendini asanlar, şah damarını kesenler, boynunu koparanlar... Adnan bayılmak üzereydi. Yaşadığı korku anlatılabilecek gibi değildi. Tekrar apartmanın çıkış kapısının yolunu tuttu. Ve apartmanın çıkış kapısına geldiğinde karşısında binanın duvarlarına kan süren kadını gördü. "Sen...Sen yaptın bunları.Büyü yaptın bu binaya." dedi Adnan ve kadının üzerine yürüdü.Fakat kadına iyice yaklaşmışken bir anda kuvvetli bir varlık tarafından itilerek metrelerce ileri sürüklendi.Adnan tekrar kadının üzerine yürüdü, "Binadakilerin ölümünden sen sorumlusun.Neden yaptın bunu?Hem ayrıca buradaki insanlara ne oldu böyle.Evimde başka biri vardı,komşum beni tanımadı..." dedi kadına.Kadın konuşmaya başladı. "Evet seni tanımaz komşun,çünkü sen daha o daireye taşınmadın.O dairede gördüklerin senin evinde eski oturanlardı.Sen geçmiş zamandasın aptal herif. Şuan günümüzden 15 yıl öncedeyiz." Adnan güldü. "Bu ne aptalca birşey,çocuk mu kandırıyorsun sen?" Kadın açıklamasına devam etti. "Binadaki kokunun sebebini öğrendin işte şimdi.Bu büyünün pislik kokusu yıllarca kalıcı oldu.Ve sonsuza dekte kalıcı olacak. Bu kokunun kaynağı ben ve yaptığım büyü." Adnan hala duyduklarına inanmakta güçlük çekiyordu. "Peki nasıl oldu böyle? Bir anda 15 düğmesine bastım ve geçmiş zamana gelip bunları gördüm. Hem,neden ben gördüm sadece bunları? Bu bir rüya falan mı?" Kadın yine açıkladı."Bugün günümüzde bu yaptığım büyünün 15.yıldönümü. Bu nedenle 15.kat düğmesini gördün,ona ilk sen bastığın için sen geldin buraya. Bu rüya falan değil, gerçeğin ta kendisi.Hep merak ederdin ya o pis kokuyu,öğrendin işte nedenini.Şimdi ağızını aç bakalım." Adnan şaşırdı fakat sorgulamadan ağzını açtı.Kadın elini Adnan'ın ağzından içeri soktu ve dilini kopardı. Adnan'ın ağızından kanlar akıyordu. Konuşmayı denedi, konuşamadı. Ve sonunda bayıldı. Adnan uyandığında evinde,yatağındaydı. Herşey normale dönmüştü. Günümüze dönmüştü Adnan sonunda. Kendi kendine "Oh sanırım aptal bir rüya gördüm yine yahu." diye düşündü ve dişlerini fırçalamak için lavaboya gitti.Ağzını açtı,ve dilinin olmadığını gördü.Adnan'ın gördükleri bir rüya değildi, sadece geçmiş zamanı görmüştü o. Ve artık dilsiz kalmıştı. Adnan bu yaşadıklarını kimseye anlatamadı, hem zaten kim inanırdı ki. O da aldı kalemi-kağıdı eline, bütün yaşadıklarını üçüncü ağızdan kağıda döktü. Ve sonunda "15.Kat" adında bir kitap çıkardı.Ama kitabın ilk sayfasına çok önemli bir not düştü: "Tamamen gerçek hikayeden alıntıdır." Öykü: Emre BALCIK

9


Edebiyattan

Edebiyattan

Uyarlamalar

Uyarlamalar

Kurtuluş Savaşımızın en güzel ve çarpıcı edebi eserlerinden biri hiç şüphesiz Kuvayi Milliye Destanı isimli şiirdir. Bu şiirin adı “Kuvayi Milliye” ise de daha kolay anlaşılması için “Kuvayi Milliye Destanı” şeklinde de anılmakta ve kullanılmaktadır. Hatta, yer yer “Kurtuluş Savaşı Destanı” şeklinde de anılmaktadır. Kuvayi Milliye Destanı şeklinde söylemek de yanlış olmaz, çünkü Nazım Hikmet bu eserin son şeklini verip

yayınlatmak istediğinde baskı nüshasının kapağına “Kuvayi Milliye” yazıp hemen altına da “Destan” ifadesini küçük harflerle eklemiştir. (Kaynak: Cevdet Kudret araştırması-1968) Nazım Hikmet, bu eserini vatan hainliği suçuyla ceza aldığı hapis yıllarında yazmıştır. 1939’da İstanbul Tevkifhanesi’nde yazmaya başlamış, 1940’da Çankırı Hapishanesi’nde ve 1941’de Bursa Hapishanesi’nde yazarak tamamlamıştır. Muhtemelen, şairin bu şiiri yazmasının esas nedeni, kendisinin zannedildiği gibi bir vatan haini olmadığını, her şeyiyle vatanına ve halkına olan bağlılığını sanatıyla gösterme amacı taşımasıdır. Bu tarihten sonra eser üzerinde 1950 yılına kadar bazı düzeltmeler ve eklemeler de yaptığı bilinmektedir. Eser, Nazım Hikmet’in uzun okumaları ve araştırmaları sonucunda yazılmış, yazıldıktan sonra da zaman zaman esere tekrar dönülerek son şeklini almıştır. Bu okumalardan biri de Atatürk’ün “Nutuk” isimli eseridir. Eserde anlatılan olaylar gerçekten yaşanmış olaylar ve her bir karakter, halkın kendisinden olan gerçek kimliklerdir. Şair, çok bilinen bir şekilde zaferin komutanlarını ve bunların yakın çevresini değil, pek bilinmeyen, kıyıda köşede kalmış isimlerinden yani halktan bir destan yaratmayı tercih etmiştir ve bunda da başarılı olmuştur. Şairin şirini yazarken, dayısı olan ve Atatürk’ün silah arkadaşı General Ali Fuat Cebesoy’dan belge ve kaynak yardımı aldığı, hatta hapishanede ziyaretine gelenlerden de çeşitli bilgiler edindiği bilinen hususlardır. Nazım Hikmet’in eserleri 1938 yılından itibaren yasaklandığı için uzun yıllar gizli-saklı bir şekilde eserleri okunabilmiş, ancak 1965 yılından itibaren ülkemizde yasal olarak basılabilmiştir. Dünyada belki de örneği olmayacak veya çok nadir görülebilecek şekilde çizer Nuri Kurtcebe tarafından şiirin her bir dizesine sadık kalınarak çizgi romana uyarlanmıştır. Bilgi Yayınevi tarafından ilki 1968’de, ve genişletilmiş baskı olarak 1974’de eser eksiksiz ve son haliyle basılmaya başlanmış; ayrıca içinde ressam Abidin Dino’nun “Kuvayi Milliye İnsanları” isimli toplam 18 resminin (bir tanesi yukarıda), Cevdet Kudret’in açıklamalı ve karşılaştırmalı notlarının ve şairin destanın başına eklemek isteyip yazdığı sonra da vazgeçtiği “Hikayei Dastan” başlıklı yazısı da bu basımlarda bulunabilir. Eserin yayın haklarını halen elinde bulunduran Yapı Kredi Yayınları’nın (YKY) halen piyasada olan yeşil kapaklı ve içinde Kuvayi Milliye’den başka Saat 21-22 Şiirleri, Dört Hapisaneden, Rubailer isimli diğer şiirlerinin de olduğu günümüzdeki baskısından daha zengin kapsamdaki bu eski baskıların daha değerli ve kapsamlı olduğunu düşünüyorum. Destan, Başlangıç bölümündeki “Onlar” başlığı altındaki mısralar ile başlar ve destanın son kısmı da aynı mısralar ile biter: Onlar ki toprakta karınca, suda balık, havada kuş kadar çokturlar; korkak, cesur,

10

11

Bu ay her yönüyle sıra dışı bir uyarlamadan bahsedeceğiz. Tarihimizdeki eşsiz ve sıra dışı bir var olma mücadelesi ile bunun zaferi olan Kurtuluş Savaşı’ndan ve bu zaferin tarihi gerçeklerinden ilham alan Nazım Hikmet’in Kuvayi Milliye (Destanı) ile aynı isimli ve Nuri Kurtcebe imzalı çizgi roman uyarlamasını inceleyeceğiz. Ayrıca bu güzel eserin televizyon dizisi yapılması projesinden bahsedeceğiz.

Kurtuluş Savaşı'nı Yaratanlara ve Yaşatanlara...

Varoluş Zaferinin Güzel Şiiri: Kuvayi Milliye Destanı


Edebiyattan

Edebiyattan

Uyarlamalar

Uyarlamalar

cahil, hâkim, ve çocukturlar ve kahreden yaratan ki onlardır, destanımızda yalnız onların maceraları vardır. Onlar ki uyup hainin iğvasına sancaklarını elden yere düşürürler ve düşmanı meydanda koyup kaçarlar evlerine ve onlar ki bir nice murtada hançer üşürürler ve yeşil bir ağaç gibi gülen ve merasimsiz ağlayan ve ana avrat küfreden ki onlardır, destanımızda yalnız onların maceraları vardır. Yine son mısralarda şairin “Biliyoruz ki layığınca olmadı bu kitap, Türk halkı bağışlasın bizi,…” şeklindeki mütevazi mısralarında şairin daha kapsamlı ve daha uzun bir destan yazma isteğini de anlayabiliyoruz. “Memleketimden İnsan Manzaraları” (1967 baskısı Sayfa:664) isimli eserinde “…Türk halkının Kurtuluş Savaşı’nın destanını ayrı ve koskocaman bir destan olarak yazmak isterdim elbet. Fakat, bunun için elimde imkan yok. Gayet basit, mesela İnönü Meydan Muharebesi’nin cereyan ettiği tabiat parçasını bile gidip görmedim…” şeklinde düşüncelerini yazmıştır. Esasında Cevdet Kudret’in araştırmasına ve yukarıda şairin belirttiği düşüncelerine göre; şair önceleri “Kuvayi Milliye’yi ayrı bir kitap olarak bastırmayı düşünmüyordu. Fakat, genel af sonrası tahliye olduktan sonra (1950) Memleketimden İnsan Manzaraları kitabı için yazdığı “Kambur Kerim’in Hikayesi” ve “Kartallı Kazım’ın Hikayesi” bölümlerini fikir değiştirip Kuvayi Milliye’ye katmış ve bunu bağımsız bir kitap olarak yayınlatmayı istemiştir. (Kaynak:Kuvayi Milliye 1974-Bilgi Yayınevi) Nazım HİKMET Kimdir? Tam ismiyle Nazım Hikmet Ran, dünya çapında tanınıp okunan şairimizdir. 15 Ocak 1902’de Selanik’te doğmuştur. Fakat, asıl doğum tarihi 20 Kasım 1901’dir. Sene kaybetmemesi için ailesi tarafından 1902 tarihi kayıt ettirilmiştir. Babası matbuat müdürlüğü ve Hamburg konsolosluğu görevlerinde bulunan Hikmet Bey, annesi ressam Celile Hanım’dır. Bir süre

12

Mekteb-i Sultani’de (Galatasaray Sultanisi) ve sonra Heybeliada Bahriye Mektebi’nde okumuştur. Kurtuluş Savaşı yıllarında Anadolu’ya geçmiştir. Hamidiye Kruvazöründe güverte subaylığı yaparken sağlık nedeni ile ordudan ayrılmak zorunda kalır. Bolu’ya öğretmen olarak atanır. Sonra Sovyetler Birliği’ne giderek Moskova Üniversitesi’nde toplumbilim ve iktisat eğitimi görür. Komünizm ile burada tanışmıştır. Yurda dönünce yayınlanan şiirlerinde komünizmi savunduğu için ceza alma durumu ile karşılaşır ve tekrar Sovyetler Birliği’ne gider. 1928’de çıkan af sonucunda yurduna döner. Bu kez Resimli Ay dergisinde, çeşitli gazetelerde ve film stüdyolarında çalışmaya başlar. 1938 yılında bir harp okulu öğrencisi Nazım Hikmet’in şiirini okuyunca şair için sıkıntılı günler başlar ve bu süreç vatan hainliğinden başlayarak vatandaşlıktan çıkarılmaya kadar uzanan bir süreci de tetikler. 29 Mart 1938’de “Askeri kişileri üstlerine karşı isyana teşvik etme” suçuyla önce 15 yıl, sonrasında ve başka bir davayla toplamda 28 yıl hapse mahkûm edilir. Çünkü, harp okullarında yapılan aramalarda şairin bazı eserleri öğrencilerde bulunmuştur. N.Hikmet’in öğrencileri örgütlediği iddia edilerek sonuca gidilir. Bunun üzerine önce şair, sonra da annesi Atatürk’e mektup yazarlar. Mektupta ”Cumhur Reisi Atatürk’ün Yüksek Katına, Türk ordusunu isyana teşvik ettiğim iddiasıyla 15 yıl ağır hapis cezası giydim. Şimdi de Türk donanmasını isyana teşvik etmekle töhmetlendiriliyorum. Türk inkılâbına ve senin adına and içerim ki suçsuzum. Askeri isyana teşvik etmedim. Kör değilim ve senin yaptığın her ileri dev hamleyi anlayabilen bir kafam, yurdumu seven bir yüreğim var… Başvurabileceğim en inkılâpçı baş sensin. Kemalizm’den ve senden adalet istiyorum.” ifadeleri dikkat çekicidir. 18 Ağustos 1938 tarihli bu mektup ile annesinin mektubunun Atatürk’e ulaşmadığı anlaşılmaktadır. Bu mektubun varlığını, yıllar sonra Radikal Gazetesi ortaya çıkarmış 21 Nisan 2011’de haber yapmıştır. Cumhurbaşkanlığı Arşivlerinin tasnifi çalışmaları sırasında yeni ortaya çıkarılan bu duruma göre ve yapılan incelemede o dönemde Cumhurbaşkanlığı makamının defterine girerek kayda alındığı görülmüştür. O sıralarda hastalığı nedeni ile Dolmabahçe Sarayı’nda istirahat etmekte olan Atatürk’e, yakınındakiler tarafından Gazi’nin ilerleyen hastalığı nedeniyle bu mektupların ulaştırıl(a)madığı anlaşılmaktadır. Yapılan kaydın sonrasında mektubun ulaştırıldığına veya başka bir işlem yapıldığına dair bir kanıt veya anı türü bir tanık beyanı bulunmamakta veya bilinmemektedir. 12 yıl hapis hayatı yaşadıktan sonra 1950 yılında çıkarılan af ile tahliye olur, sağlığı yerinde olmadığı halde bu kez de 50 yaşının öncesinde askere alınacağı haberleri gelmeye başlar. Kendisinin Sabahattin Ali gibi bir komploya maruz kalacağını ve öldürüleceğini düşünerek, yapılan bir planla tekrar Sovyetler Birliği’ne gider. Bundan sonra yurduna bir daha dönemeyecektir. Ürettiği eserler kadar yaşadığı aşklar da ilgi konusu olmuştur. İlk eşi Nüzhet Hanım, sonra evlendiği Piraye Hanım, daha sonra evlendiği ve oğlu Memet’in annesi olan Münevver Hanım, 1950 sonrası Sovyetler Birliği’nde iken doktoru ve sevgilisi olan sonradan evlendiği Doktor Galina ve son olarak yaşamının yaklaşık son üç yılında hayatında olup evlendiği Vera. 3 Haziran 1963 yılında (resmi olarak) 61 yaşında iken Moskova’da kapısına gelen sabah gazetelerini almak için sokak kapısına gittiğinde kalp krizinden vefat eder. Moskova’daki cenazesinde sevdiği ve hayatında yer etmiş olan 3 kadın bulunmuştur: Oğlu Memed ile birlikte Münevver, Doktor Galina ve Vera. Şairliğinin yanı sıra tiyatro ve senaryo yazarlığı, ressamlığı da sanat becerileri olarak kendisinde bulunuyordu. Nazım Hikmet, 25 Temmuz 1951 tarihli Bakanlar Kurulu kararı ile Türk vatandaşlığından çıkartılır. 10 Ocak 2009 tarihli yine bir Bakanlar Kurulu kararı ile daha önce alınan bu karar yürürlükten kaldırılarak tekrar Türk vatandaşı olarak kabul edilir. Mezarını Türkiye’ye getirme teşebbüsleri zaman zaman gündeme gelse de çeşitli nedenlerle bu gerçekleşmemiştir.

13


Edebiyattan

Edebiyattan

Uyarlamalar

Uyarlamalar

Nuri KURTCEBE Kimdir? Nuri Kurtcebe, 8 Ocak 1949’da Yatağan-Muğla’da doğdu. Babasının subay olmasından ötürü Türkiye’nin çeşitli yerlerinde eğitim gördü. Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde de bir süre eğitimine devam etti. Daha sonra dönemin ünlü mizah dergisi Gırgır’da çalışmaya başladı. Dergide, Gaddar Davut, Mokok gibi unutulmaz tiplemeler yarattı. Astronotluğa ve uzaya olan sevgisinden “Uyduruk Uzay Hikayeleri” isimli ve Türkiye’de ilk defa kısa metrajlı bilimkurgu ve fantastik çizgi serisi oluşturdu. Daha sonra bu seri İletişim Yayınlarından “Boyut Farkı” isimli albümde toplanarak yayınlandı. Çizer Kurtcebe, İlhan İrem’in Pencere Köprü ve Ötesi isimli albümüne kapak resmi ile kitabına resimler de yapmıştır. Uğur Mumcu’nun “Vurulduk Ey Halkım Unutma Bizi” yazısını çizgiye döktü. Bir dönem Cumhuriyet Gazetesinde Sessiz Sedasız başlığı altında çizgi bantları yayınlandı. Kuvayı Milliye çizgi roman��nı ise yaklaşık bir buçuk yılda tamamlayarak 2001 yılında yayınlandı. N.Kurtcebe’nin aldığı birçok ödül bulunmaktadır. Bu ödüllerden bazıları “Yılın Hasan Tahsinleri”, “Çağdaş Eğitim Vakfı Ödülü” ve “Uğur Mumcu Özel Ödülü” dür. Sıra Dışı ve Başarılı Bir Uyarlama Kuvayi Milliye (Çizgi Roman) ve Diğerleri: Kuvayı Milliye Destanını çizgi romana uyarlamak Nuri Kurtcebe’nin gençlik hayalidir. Çizer, bu eseri 1998 yılı Kasım-Aralık aylarında çizmeye başlar. Bu eseri çizmeye başlarken akciğer kanseri olduğunu öğrenen çizer, eserini bitirebilme azmiyle ayakta kalmış ve kemoterapi seansları ile önemli bir ameliyat sonrası kanseri yenmiştir. Leman Yayınları tarafından 2001 yılında ilk baskısı yapılan eserin, 2010 yılında başka bir kapakla ikinci baskısı yapılmıştır. Oğuz Aral’ın Leman Basın Yayın’dan çıkmış olan çizgi roman albümünün önsözüne yazdıkları çarpıcıdır: “Kuvayi Milliye sadece sözcüklerden ibaret değildi. Resimdi, müzikti, sinemaydı, renkti, kokuydu, hatta karikatürdü. (Dağ başında anadan üryan cepheye silah kaçıran bir şöförü hangi sanatla anlatabilirsiniz?) Ne yazık ki, destanı kimse film yapmadı, Yunus Emre Oratoryosu gibi müziğini de bestelemedi... En eski sanatlardan olan şiirin en yeni sanat olan çizgi romanla böylesine can kardeş gibi sarmaş dolaş olabilmesi beni hem çok sevindirdi hem çok şaşırttı. Bugüne kadar başka bir örneğini görmüş değilim.” Eser çizgi romana uyarlanırken Nuri Kurtcebe de ayrıca araştırma yapmış ve her bir sahnenin nasıl olacağını kare kare planlamış ve hem destanı hem de kendi çizgi romanını adeta ölümsüzleştirmiştir. Çizim olarak iki yıla yaklaşan bir süre almasına rağmen çizerin zihninde karelerin oluşması, eminiz ki çok daha fazla bir süreyi almıştır. Kuvayı Milliye’nin Kahramanları: 1. Antepli Karayılan 2. Adapazarlı Kambur Kerim 3. Arhaveli İsmail 4. Nurettin Eşfak

14

5. Manastırlı Hamdi ile Reşadiyeli Veli Oğlu Memet 6. Kartallı Kâzım 7. Kadınlarımız ve Süleymaniyeli Şöför Ahmet 8. İzmir Rıhtımı’ndan Akdeniz’e bakan Nefer

Destanda anlatılan kahramanların kimler olduğunu, neler yaşadıklarından bahsederek eserin sürprizlerini ve güzelliğini bozmayalım. Merak eden açıp okusun diyelim. Müşfik Kenter’den Rüştü Asyalı’ya, Cüneyt Türel’e kadar birçok sanatçı tarafından seslendirilmiş, birçok kez de tiyatroya uyarlanan eser 2003 yılında şef Orhan Şallıel tarafından Kuvayi Milliye Operası ismi altında sahnelenmiştir. Ayrıca Fazıl Say tarafından Kuvayi Milliye Şehitleri adı altında yaklaşık üç dakikalık bir beste-koro çalışması da bulunmaktadır. Youtube sitesi içinde arama yapıldığında bazı ses sanatçılarının destanı okuma videolarına da ulaşabilirsiniz. Bu videoların bir kısmında Nuri Kurtcebe’nin çizgi roman çalışmasından kareler de kullanılarak şiir (ses) ve çizgi romanın buluştuğu “karma uyarlama”yı da dinleyip seyredebilirsiniz. (“Başlangıç_Onlar” ve “Karayılan Hikâyesi’”nin ilgili videosu: http://www.youtube.com/watch?v=0UpfELG9F8w)

15


Edebiyattan

Edebiyattan

Uyarlamalar

Uyarlamalar

Yeni Bir Uyarlama Geliyor: Kuvayi Milliye Televizyon Dizisi Eserin bir televizyon dizisine uyarlanması çalışmaları da başlamıştır. Eserin telif haklarını elinde bulunduran Yapı Kredi Kültür Yayınları’yla Limon Yapım’dan Hayri Aslan, 7 Ağustos 2012’de “Kuvayi Milliye Destanı”nı dizi yapmak için anlaşma imzaladılar. Ahmet Yurdakul tarafından senaryo yazım çalışması halen devam etmektedir. 2013-2014 döneminde, yani yaklaşık bir yıl sonra gösterimi başlayacak dizi için, destanda yer alan her bir “bap (bölüm)” için 4 dizi bölümü planlanmış ve böylelikle 8 bap içeren şiirin toplamda 32 bölümlük bir televizyon dizisi olması kararlaştırılmıştır. Her bir bölüm ve kahraman için 4 dizi planlanacağı için bu televizyon uyarlamasının serbest bir uyarlama olacağı ve destanda yazılanların ötesinde başka ilave senaryo konuları ile yan kahramanların diziye eklenip her bir bapın (bölümün) genişletileceği anlaşılmaktadır. Dizi için gerçek mekânların kullanılacağı ve büyük bir dekor kurulacağı, telif anlaşmalarının sürdürüldüğü, şairin varislerinin de bu projeyi destekledikleri gelen ilk bilgiler arasındadır. Ayrıca, daha çok yeni neslin tarihimizi bilmesi açısından bunun yapılmak istendiği ve ince detaylara önem verildiği de belirtilmektedir. Eserin destanda bulunan ve söz konusu dizinin de aynı şekilde uyarlanacağı bölümleri şu şekildedir: Başlangıç: Onlar Birinci Bap: Yıl 1918-1919 ve Karayılan Hikayesi. İkinci Bap: Yıl Yine 1919 ve İstanbul’un Hali ve Erzurum-Sivas Kongreleri ve Kambur Kerim’in Hikayesi. Üçüncü Bap: Yıl 1920 ve Arhaveli İsmail’in Hikayesi. Dördüncü bap: Nurettin Eşfak’ın Bir Mektubu ve Bir Şiiri. Beşinci Bap: 920’nin 16 Mart’ı ve Manastırlı Hamdi Efendi ve Reşadiyeli Veli oğlu Memet’in Hikayesi. Altıncı Bap: Muharebeler ve Düşman Elinde Kalanlar ve Kartallı Kâzım’ın Hikayesi. Yedinci Bap: 922 Ağustos ayı ve Kadınlarımız ve 6 Ağustos Emri ve Bir Aletle Bir İnsanın Hikayesi. Sekizinci Bap: 26 Ağustos Gecesinde Saatlar İki Otuzdan Beş Otuza Kadar ve İzmir Rıhtımından Akdeniz’e Bakan Nefer. Dizide söz konusu kahramanlar dışında, Nazım Hikmet’in Kuvayi Milliye’yi yazarken canlandırılacağı da belirtilmektedir. Dizi hazırlığı yapılırken, umarız Nuri Kurtcebe’nin çizgi romanı, senaryo yazarı ve yönetmen için en azından bazı sahnelerde bir “storyboardtaslak çekim planı” işlevi de görür ve dizinin görselliğini daha iyi yansıtmış olur. Söz konusu dizi çekilirken, bunun daha kısa olan bir film versiyonunun da kurgulanarak bir filminin olmasının çok daha kalıcı ve daha uygun olacağını düşünüyoruz. Umarız bu dizi projesi, “rating uğruna” harcanmayan ve eserin özüne sadık kalan başarılı bir uyarlama olur.

16

Kuvayi Milliyenin Anlamı Hakkında: Arapça’dan gelen “kuva” kelimesi “kuvvetler” demektir. Dolayısıyla, kelime anlamı olarak Kuvayı Milliye de “Milli Kuvvetler” anlamına gelir. 1’nci Dünya Savaşı’ndan sonra ve Kurtuluş Savaşı sırasında düzenli ordu kurulmadan önce işgal güçlerine karşı, işbirlikçi İstanbul hükümetinin aldığı tüm itirazlara ve tedbirlere karşın halkın yerel olarak direniş göstermesi ve çoğu yerde bir yerlerden talimat almadan yurdun dört bir tarafında mukavemet teşkilatlarını, yani milis kuvvetlerini kurması, Kuvayı Milliye’nin özünü ve anlamını teşkil eder. İzmir’e 15 Mayıs’ta çıkan Yunan kuvvetlerine gazeteci Hasan Tahsin’in kurşun atması ve şehit edilmesi, Kuvayı Milliye faaliyetinin başladığı olay ve zaman olarak kabul edilir. Kuvayı Milliye’nin bu somut anlamından öte, Kuvayı Milliye daha çok bir ruhtur, mücadele etme azminin sembolüdür. Vatanı emparyalistlerin boyunduruğundan kurtarmak, namusunu ve onurunu korumak adına direnmek ve mücadele etmek demektir. Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışı sonrasında gönderdiği telgraf ve yayınladığı tebliğlerle bu yerel mukavemet kuvvetlerinin ve Müdafai Hukuk Cemiyetlerinin kurulmasını ve yaygınlaşmasını sağladığı da bir gerçektir. Daha sonrasında ise kademe kademe bu Kuvayı Milliye teşkilatları kaldırılarak düzenli ordunun kurulması sağlanmıştır. Fakat, somut olarak kaldırılan bu güçlere karşın bunun taşıdığı anlam ise, Kurtuluş Savaşı bitimine kadar ve hatta sonrasında da “Kuvayı Milliye Ruhu” tanımı ile devam etmiştir. Kuvayı Milliye’nin belki de en önemli sembolü kalpaktır. Kalpak, o dönemde “kuvvacı” olmanın sembolüdür. Yalnız kalpağın sivri köşelerini başlarının sağına ve soluna denk getirerek giymek, “Ben Mustafa Kemal’ciyim ve Anadolu’daki mücadeleye de destek veriyorum” anlamı taşıyordu. Kalpağı bu şekilde çevirmeden sivri köşeleri başın önünde ve arkasında giymek ise “Ben bu işlerde yokum” anlamı taşıyordu. Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı sırasında ve hatta zafer kazanıldıktan tam iki yıl sonra, 30 Ağustos 1924’de Kütahya Dumlupınar-Çalköy’deki zaferin kutlamasına ve Şehit Sancaktar Anıtı’nın temel atma törenine kalpağı ile gelmiştir. Kısaca, Kuvayı Milliye, gerçek bir halk destanıdır. Halkın büyük çoğunluğunun, önce işgali mecburen kabul ettiği, sonrasında ise bir avuç azınlık olan Mustafa Kemal ve arkadaşlarının inancından ve peşinden gidip dalga dalga büyüyen ve mazlum milletlere de örnek olmuş, ismi gibi gerçek bir halk hareketidir Kuvayı Milliye. İçinde erkek, kadın, çocuk, ihtiyar hemen her kesimin olduğu bir harekettir. O dönemde vatanın işgali sonrasında böylesi bir işe kalkışmak hayal ötesi ve bir çılgınlık idi. Sadece ülkemizdeki vatandaşlarımızın genel bakış açısından değil, hatta daha çok dışımızdaki ülkeler açısından… Örneğin 1921 yılında gazetesine yazı göndermek için Ankara’da bulunan muhtemelen İngiliz bir gazeteci, yazısını telgraf olarak yazıp telgrafhaneye gönderiyor. “Ankara, dağlar arasında bir bataklıktır. Bu bataklığın içinde bir yığın kurbağa başlarını havaya kaldırmış durmadan ötüp durmakta ve dünyaya meydan okumaktadır”. Fakat, o dönemde yurtdışına gönderilen tüm mektup ve telgraflar Matbuat Umum Müdürünün kontrolünden ve sansüründen geçtiği için müdür, bu telgrafı şu şekilde değiştiriyor: “Ankara, Anadolu’nun ortasında çorak, bakımsız ve kerpiç evli küçük bir şehirdir. Bu şehirde bir avuç kahraman, medeni Avrupa’nın zulüm ve istibdadına karşı isyan ederek milli istiklallerini korumaya çalışmaktadırlar” (Kaynak: Kuva-yı Milliye -2007 Jotun)

17


Edebiyattan

Edebiyattan

Son Söz ve Bazı Seçenekler: Eserin televizyon dizisine uyarlanması çalışmaları devam ederken, 11 Eylül 2012 tarihli gazete haberlerinde bunun tersine şaşırtıcı bir gelişme meydana gelmiştir. Piyasada satışına izin verildiği halde, “Nazım Hikmet’in Bütün Eserleri” ile “Kurtuluş Savaşı Destanı (Kuvayı Milliye)” isimli eserleri, diğer yüzlerce kitap, dergi vb. gibi üzerindeki “yasak kararı”nın hala devam ettiği ve bu nedenle Ankara Emniyeti’nin, 3’ncü Yargı Paketi kapsamında Ankara Cumhuriyet Başsavcılık makamına bu yasaklı listeyi gönderdiği yazılmaktadır. Böylelikle, yeniden değerlendirilme yapılması ve çıkacak karar ile “yasaklı liste”nin (Kuvayi Milliye başta olmak üzere) önemli bir bölümünün “kağıt üzerindeki yasağın” çok büyük bir ihtimalle 2013 yılı başlarında tamamen kaldırılacağı beklenmektedir. Sonuç olarak, tarihimizdeki Kuvayi Milliye, her yönüyle ve şekliyle bir gerçektir, bir destandır. Bu gerçeklikten Nazım Hikmet, bir destansı şiir yaratmıştır ki bu, sıralı tüm nesillere aktarılacak bir sanat eseridir. Şiirden başlayarak tiyatroya, çizgi romana, operaya, televizyon dizisine kadar çeşitli şekillerde uyarlamalarının olması öncelikle anlatılanların sanat değerine, hatta gerçekliğine, samimiyetine dayanır. Usta Oğuz Aral’ın destan ile ilgili isteğinin bir kısmı daha (“keşke filmi yapılsa”) gerçekleşmektedir. Kim bilir, Nuri Kurtcebe’nin de arzu ettiği şekilde animasyon filmi veya başka tür uyarlamaları da gelecekte gerçekleşebilir.

Hapishanesi yıllarında yaşadıklarına odaklanan ve Yetkin Dikinciler’in şairi canlandırdığı “Mavi Gözlü Dev” (2007) filmini seyredebilirsiniz.

Uyarlamalar

Uyarlamalar

Hem şairi hem de çizeri konu alan eserlerden veya onların eserlerinden seçtiğimiz bazı seçenekleri tanıtalım: Çizer Nuri Kurtcebe’nin İletişim Yayınlarından 1991 yılında çıkmış çizgi albümü olan ve fantastik, bilimkurgu ve mizahi unsurları barındıran “Boyut Farkı” albümünü alıp okuyabilirsiniz. Yalnız bu çizgi albümün yeni baskısı olmadığı için ikinci el satış yerlerinden edinmeniz daha kolay olacaktır. Nazım Hikmet’i daha iyi tanımak istiyorsanız, duayen gazeteci ve yazar Hıfzı Topuz’un belgelere ve anılara dayanarak yazdığı Remzi Kitabevi’nin yayınladığı “Hava Kurşun Gibi Ağır” romanını okuyabilirsiniz. Yaşanmış anı ve tanıklıkların romana dönüştürülmesi, kitabı daha akıcı yapıyor ve kolay okumayı sağlıyor. Şair Nazım Hikmet’in yazdığı şiirlerden oluşan bir kitap alabilirsiniz. Düzyazı, şiir, senaryo tekniklerinin iç içe kullanıldığı ve 1908 ile 1945 yılları arasındaki insanları anlatan ve içinde Kuvayi Milliye Destanı’ndaki bazı kahramanlara da göndermelerde bulunan “Memleketimden İnsan Manzaraları” kitabı uygun bir seçenek olabilir. Ya da Yapı Kredi Yayınları ile Türkiye İş Bankası Kültür Yayınlarının ortaklaşa hazırladıkları “Büyük İnsanlık-Kendi Sesinden Şiirler-Nazım Hikmet” kitabını edinebilirsiniz. Kitapla birlikte verilen CD ekinde, şairin Bedri Rahmi Eyüboğlu ile birlikte kayıt ettiği elliden fazla şiir, şairin kendi sesinden sunuluyor. Nazım Hikmet’in 100’ncü Doğum Yılı nedeniyle Can Dündar ve ekibi tarafından hazırlanan “Nazım” Kitap-DVD’sini hem okuyup hem seyredebilirsiniz. Ya da, şairin Bursa

18

Kurtuluş Savaşı’nı anlatan öykü ve romanlardan bir seçki yaparsak; Kurtuluş Savaşı’nda yaşananlar konusunda uzman olan ve yazdığı 4 ciltlik “Kurtuluş Savaşı Günlüğü” eseriyle tanınan Zeki Sarıhan’ın yaşanan olaylardan derlediği “Kurtuluş Savaşı Öyküleri”ni okuyabilir veya okutabilirsiniz. Öğretmen Dünyası Yayınlarından çıkan bu öyküler serisinin en son olarak 4 ncü kitabı da çıktı. Erol Toy’un yazdığı 750 sayfayı aşan “Toprak Acıkınca” romanı ise milli mücadeleyi aynı Nazım Hikmet gibi sıradan halkın, köylünün bakış açısından anlatır. Alaşehir (Manisa) ve çevresindeki güç dengeleri, çıkar çatışmaları romanda milli mücadele ekseninde başarıyla anlatılır. Samim Kocagöz’ün gerçek olaylara, belgelere ve anılara dayanarak yazdığı “Kalpaklılar” romanını da okuyabilirsiniz. Bu roman, 1959 yılında filme de uyarlanmıştı. Yazarın, düzenli ordu kurulduktan sonraki dönemi ve kazanılan zaferleri benzer şekilde yazıp anlattığı “Doludizgin” romanı da bulunmaktadır. Hasan İzzettin Dinamo’nun 5 cilt halindeki romanı “Kutsal İsyan”da diğer bir seçenek olabilir. Kasım 1918’den 9 Eylül 1922’ye kadar olan dönemi daha çok Mustafa Kemal ve arkadaşlarının tarafından anlatan bu roman dizisi de uzun araştırmalar sonucunda yazılmıştır. Son dönemde yazılan ve Tüketici Akademisi 25’nci Uluslararası Kalite Ödülü kapsamında “2012 Yılın Kitabı” seçilen Gonca Elmas Akay’ın yazdığı “Kara Fatma” kitabı da başka bir seçenek olabilir. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk kadın subayı Kara Fatma lakaplı Fatma Seher’in hayatı serbest kurgu şeklinde yazılmış.

Kurtuluş Savaşı’nı gösterip anlatan albüm ile çizgi romanlardan bir seçki yaparsak; Jotun Boya Sanayi ve Ticaret A.Ş.’nin 2007 yılında çıkarttığı “Kuva-yı Milliye” isimli albüm kitabı tavsiye ederim. Bu yayında hemen hiç görmediğiniz fotoğraflar eşliğinde, milli mücadelenin Anadolu’da nasıl teşkilatlanarak

19


Edebiyattan Uyarlamalar

zafere gidildiğini görüp okuyabiliyorsunuz. Eserdeki fotoğrafların bir kısmı işgal güçleri fotoğrafçılarının objektifinden çekilmiş. Atilla Oral arşivindeki fotoğraflar, gerçekten tarihi öneme sahip. Boyut Yayıncılık’tan çıkmış olan “Kemalin Türkiyesi” isimli albüm kitap ise Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra yapılanlar ile ilgili bir belge-albüm. 1934-1948 yılları arasındaki genç Türkiye’yi fotoğraflar ve dönemin fikir insanlarının görüşleri ile o dönemde “La Turquie Kamaliste” isimli dergilerle dış dünyaya da tanıtmış olan bu özgün çalışmaya günümüzün yazarlarının görüşleri de eklenerek hem görsel hem de içerik açısından değerli bir belge-eser kazandırılmış. Mavi Medya Yayıncılık’ın hazırladığı “Kurtuluş Savaşı-Kadın Kahramanlar” çizgi roman setinde beş kadın kahramanız bulunuyor: Bunlar, Kılavuz Hatice, Kara Fatma, Erkek Halime, Nene Hatun ve Onbaşı Nezahat. Daha çok çocuk ve gençlere hitap eden çalışmada manga türüne yakın çizgiler benimsenmiş. Yine Mavi Medya Yayıncılık tarafından yayınlanan ve gerçeklere dayalı “Gazi Kovan” isimli çizgi romanı Nuri Kurtcebe çizgileri ile alıp okuyabilirsiniz. Diğer bir usta çizerimiz, Suat Yalaz tarafından çizilen ve Kurtuluş Savaşı’nın içinde ve dışında Mustafa Kemal’e yapılan suikast teşebbüslerini “Atatürk’e Suikastler” belgeselçizgi romanında okuyabilirsiniz. Caner KELER

20

21


22

23


Oyun

Oyun

İnceleme

İnceleme

Narnia Günlükleri'ni okudunuz mu? Eğer okuduysanız bu yazıyı okumak ister misiniz emin olamadım. Çünkü size burada Narnia Günlükleri serisinden bahsedeceğim ve aynı şeyleri tekrar okumaktan sıkılabilirsiniz. Ancak yeniden bu büyülü dünyayı yaşamak isteyebilirsiniz de. Ben bu seriyi ikinci kez bitirirken de ilk seferinde aldığım tadı ve heyecanı aldım doğrusu. Ne kadar güzel ve büyülü bir dünya... Narnia! Clive Staples Lewis ismini daha önce duydunuz mu bilemiyorum. Belki ilk önce İş Bankası Yayınları tarafından, sonra da Doğan Egmont Yayınları tarafından yayınlanan Narnia Günlükleri serisinden, belki de Kabalcı Yayınları tarafından yayınlanan Uzay Üçlemesi serisinden biliyorsunuz. Kısaca C.S. Lewis'ten bahsetmek gerekirse 1898 yılında doğmuş ve 1963 yılında ölmüş İngiliz yazardır. Yüzüklerin Efendisi serisinin yazarı fantazyanın büyük ustası J.R.R. Tolkein'in yakın dostudur. Oxford'da birlikte çalışmışlardır. Hatta Narnia ve Yüzüklerin Efendisi fikri, Tolkien ve Lewis'in konuşmaları ve sohbeti sırasında ortaya çıkmıştır. Hem Tolkien hem Lewis, İngiltere'nin de yer aldığı 1. Dünya Savaşı'nda asker olarak yer almışlardır. Bu dönemde yaşanan Sanayi Devrimi ve savaşlar Tolkien'i etkilediği kadar Lewis'i de etkilemiştir. Bu savaş, ikisi üzerinde de ağır izler bırakmıştır. Sonrasında 2. Dünya Savaşı'nın da patlak vermesiyle yine İngiltere bu savaşta ağır darbeler yemiştir ve bu ikilinin hayalgücünde çok büyük olaylara sebebiyet vermiştir. 1945 yılında 2. Dünya Savaşı bitmiştir. Tolkien ve Lewis, savaş sonrası biraraya geldiklerinde, "Bu büyük

buhranı, savaşı ve yaşananları kendimizce anlatmalıyız," diye düşünmüşlerdir. Bunun üzerine Lewis, "Narnia Günlükleri" serisini; Tolkien ise önceden yazmış olduğu Hobbit kitabını devam ettirerek "Yüzüklerin Efendisi" serisini yazmıştır. Tolkien, bir dilbilimci olarak kendi eserine dilbilimini, Lewis de bir dinbilimci olarak kendi eserine teolojiden göndermeleri eklemiştir. İşte, bilmeyenlere de buradan söyleyelim; fantastik edebiyat çok önemli metaforlar ve anlamlar içermektedir. Narnia serisi ise bunu en iyi gösteren serilerden biridir. Sadece savaş, iç dünya değil; bundan çok daha fazlası da var. Gelelim asıl konumuz olan Narnia Günlükleri'ne. Narnia, fantastik bir dünyada yer alan masalsı bir diyardır. Burada konuşan hayvanlar, orman perileri, satirler, sentorlar, minatorlar ve daha pek çok fantastik yaratık yaşar ancak bu yaratıklar bu fantastik dünyanın sadece Narnia bölgesinde yer alırlar. Kitaplarda kişiler üzerinden gidilen bir kurgu değil, mekan üzerinden gidilen bir kurgu vardır. Yani pek çok fantastik eserde olduğu gibi bir kahramanın veya bir grup kahramanın macerası yerine Narnia'nın macerası anlatılır. Bu nedenle her kitapta farklı karakterler ile karşılaşmak mümkündür ancak kurgu genel olarak birbiriyle bağlantılıdır. Ayrıca kitapta adı geçen Aslan, hayvan olarak da bir aslan olarak görünmesine rağmen bu bir Türkçe çeviri değildir. Yaratığın C.S. Lewis tarafından konan ismi Aslan'dır. Kitapta ayrıca Türk Lokumu gibi tanıdık öğeler de mevcut. Sizlere kısaca kitaplardan bahsedeyim.

24

25


Oyun

Oyun

İnceleme

İnceleme

BÜYÜCÜNÜN YEĞENİ (1. Kitap) Bu kitapta Digory Kirke ve Polly Plummer isimli iki çocuğun Londra'da yaşadıkları bir tavanarası macerası sonrası "Dünyalar Arasındaki Orman" denen büyülü bir ormana girişleri konu alınır. Hikayenin baş aktörlerinden bir tanesi Digory'nin büyükbabası olan Andrew Ketterley'dir. Büyükbaba Andrew aslında bir büyücüdür ve yaptığı yüzükler ile başka diyarlara yolculuk gerçekleştirebildiğine inanmamktadır. İnanmaktadır diyoruz çünkü kendisi denemeye cesaret etmemiştir. Zorunlu şekilde kendilerini bu yolculuk içerisinde bulan Digory ve Polly önce büyülü ormana, oradan da başka diyarlara yolculuk ederler. Bu yolculukta yaşayacaklarını sizlere anlatmayacağım ama bu kitapta anlatılanlar Narnia serisinde önemli yer tutar. Narnia'nın yaratılışını, Aslan'ın ilk görünüşünü ve Buzlar Kraliçesi Jadis'i bu kitapta görüyoruz. Narnia'nın konuşan hayvanlarının hikayesi de bu kitapta geçmektedir. Ayrıca Jadis'in Narnia'ya gelişi ve Narnia'nın yaratılışı önemlidir. Burada bahsettiğimiz Aslan bir özeli isimdir. Yaratıcı aslanın ismi Aslan'dır. Kitapta başka Türk motifleri de görmek mümkün. ASLAN, CADI VE DOLAP (2. Kitap) İlk kitap ile bağlantılı olarak ilerleyen muhteşem bir hikaye anlatılmaktadır bu kitapta. İlk kitaptan sonra aradan yaklaşık 50 yıl geçmiştir ve İngiltere, o sıralarda 2. Dünya Savaşı içerisindedir. Çocukların güvenli olması için çocuklar Londra dışına gönderilirler. Böylece 4 kardeş olan Peter, Susan, Edmund ve Lucy de kırsal alanda bir çiftlikte yaşayan profesörün evine gönderilirler. Profesör sürprizlerle dolu bir kişiliktir ama kitapta çok fazla görmeyiz kendisini. Bir gün evin içinde yaşadıkları bir koşturmaca sonrası Lucy, eski bir dolaba girer ve kendisini Narnia'nın karlı topraklarında bulur. Akabinde yaşanan bir takım olaylardan sonra Peter, Susan, Edmund ve Lucy, Narnia'yı buzlardan ve karlardan kurtarmanın yolunu ararlar. Kehanete göre 4 insan (ademoğlu ve havvakızı) Narnia'yı kurtaracaktır. Bunun üzerine kötü kraliçe Jadis ile Narnia'nın kurucusu Aslan arasında bir savaş başlar. Savaşın en önemli aktörleri de bu 4 kardeştir. Savaşlar, kehanetler, büyüler ve sürprizler ile dolu harika bir macera. Narnia Günlükleri serisinin en önemli kitabıdır. Tarihçe içerisinde önemli bir yere sahiptir. Bu kitapta Türk Lokumu ile karşılaşabilirsiniz, şaşırmayın! :) AT VE ÇOCUK (3. Kitap) Bu kitap Narnia'nın güneyinde, buram buram Arap kültürü kokan başka topraklarda geçmektedir. Tarkaan isimli yönetici soyluların yaşadığı, büyük çöllerin olduğu, Arap mimarisinin yer aldığı ve palaların konuştuğu bu kitapta Narnia'yı özlüyoruz doğrusu. Shasta isimli bir çocuğun yaşadığı hayattan kurtulmak amacıyla evden kaçması ile başlar macera. Calormen'den Bree isimli bir at ile kaçarken Hwin isimli bir at ile yolculuk etmekte olan Aravis ile karşılaşır. Bu buluşma sonrasında Tashbaan'a giden atlılar hiç istemeden kendilerini büyük bir maceranın içinde bulurlar. Yaşadıkları şanssızlıklar ve tesadüfler onları farklı yollara sürükler ancak bu sürüklenme tüm kıtanın tarihini değiştirir. Narnia'ya karşı düzenlenen bir seferin haberini alan kahramanlarımız kendilerini bir anda heyecanlı bir karmaşanın ortasında bulurlar. Genel olarak sıcak çöller ve köleler içerisinde kendimizi 1001 Gece Masalları okur gibi hissediyoruz. Tarihçe içerisinde çok önemli bir yeri olmasa da, Narnia sınırındaki Archenland için önemli bir hikaye anlatılmaktadır. PRENS CASPİAN (4. Kitap) İkinci kitapta gördüğümüz 4 kardeşin yaz tatili sonrasında okula dönmek için tren istasyonunda beklemeleri ile başlar macera. Büyülü bir şekilde tekrar Narnia'ya çekilen bu dört kardeş, geride bıraktıkları Narnia'nın çok değişmiş olduğunu görürler. Nedenini araştırırken karşılaştıkları bir cüce bütün hikayeyi o

26

ana kadar anlatmaya başlar. Hikaye ise Caspian isimli bir Telmarlı çocuğun hikayesidir. Her şey Caspian'ın Telmarlı "Yeni Narnia" kralı Miraz'ın yanından kaçmasıyla başlar. Sonrasında Peter, Susan, Edmund ve Lucy ile karşılaşan Caspian'ın yapacakları vardır ve bu dört kardeş de Caspian'ın macerasına katılır. Narnia'dan tam 1 yıl önce ayrılan bu dört kardeş, döndüklerinde Narnia'da yüzlerce yıl geçtiğini görürler ve Narnia'yı eski günlerine döndürmek için çabalarlar. Sürprizlerin yaşandığı, fantastik yaratıkların ve konuşan hayvanların olduğu Narnia topraklarına dönmek sizleri yine o büyülü atmosfere sokmaya yetiyor. ŞAFAK YILDIZI'NIN YOLCULUĞU (5. KİTAP) Lucy ve Edmund, güvenle kalabilmeleri için akrabalarının yanına gönderilir. Kuzenleri Eustace'ten hiç haz etmezler ancak tüm yazı onunla geçirmek zorundadırlar. Mucizevi bir şekilde yine Narnia'ya giderler ancak bu sefer yanlarında huysuz kuzenleri Eustace de vardır. Kendilerini Caspian'ın Şafak Yıldızı isimli gemisinde bulurlar. Caspian, babasının iyi dostları olan 7 lordu aramaya koyulur. Bu yedi lord, Caspian'ın amcasının krallığı zamanında amcası tarafından bizzat uzaklara gönderilmiştir ve geri dönmemişlerdir. Şafak Yıldızı gemisi ile açık denizlerde ve adı duyulmamış adalarda bu lordları ararlar. Bu sürede hem denizde hem de karada başlarından pek çok macera geçer. Bazı maceralar gerçekten korkutucu, bazıları ise eğlencelidir. Duygusal anların da yaşandığı, kahramanlık ve efsanelerle dolu gizemli bir kitap. GÜMÜŞ SANDALYE (6. KİTAP) Bir önceki kitaptan hatırladığımız Eustace, okul arkadaşı Jill ile birlikte bu kitabın başkahramanları olarak Narnia topraklarına ayak basıyorlar. Kral Caspian yaşlanmış, oğlu Rilian ise uzun zamandır ortalıklarda görünmüyor. Aslan, bu iki arkadaşı Prens Rilian'ı bulması için Narnia'ya çağırıyor. Aslan'ın öğütleri ve 4 önemli mesajı ile yolculuklarına başlayan arkadaşlar, yolda Suratsız adında bir Kıllıkıpırdak ile karşılaşıp yola üç kişi devam ediyorlar. Önce devlerle, sonra cücelerle karşılaşan grup talihsiz olaylar yaşarken bazen şansları bazen de yardımlaşmaları onları kurtarıyor. Sürprizlerin de yaşandığı kitapta macera hiç bitmiyor. Narnia'nın kuzeyini, devlerin yaşantısını ve yeraltını bu kitapta keşfedeceksiniz. SON SAVAŞ (7. KİTAP) Narnia, adından da anlaşıldığı üzere Son Savaş'a hazırlanıyor. Kalleşçe ve alçakça yapılmış bir plan sonrasında bir Maymun ve bir eşek, tüm Narnia'yı etkisi altına alıyorlar. Bu etkiden tüm Calormen ve komşu topraklar etkileniyor. Zor anlar yaşayan genç Kral Tirian ve tekboynuzlu at Cevher'in yardımına ise önceki kahramanlarımız Eustace ve Jill yetişiyor. İngiltere'de bir tren yolculuğundan çekip Narnia'ya getirilen bu iki arkadaşı çok zorlu bir görev bekliyor. Daha önce Narnia'ya bir daha gelemeyecekleri söylenen Peter, Lucy, Edmund da bu kitapta Narnia'yı ziyaret ediyorlar ama olaylar beklendiğinden çok daha farklı gelişiyor. "Yukarı ve içeri" ilerledikçe gerçek Narnia ile ve Aslan ile karşılaşıyorlar. Ve işte Son Savaş'ın sonuçları, "yukarı ve içeri"den daha net görülmeye başlanıyor. Daha önce hiç karşılaşmadığınız kadar metaforla, göndermeyle ve alt metinle dolu bir hikaye. Pek çok kişi bu serinin çocuklar için yazılmış olduğunu düşünse de; bu seri okuyucuya her yaşta farklı anlam ifade edebilecek türde bir yapıt! Hayvanların konuştuğu, kahramanların çocuk olduğu bir macera olmasının sebebi, Narnia'ya belli bir yaştan -ergenlik çağından- sonra giremiyor olmanız! Çünkü çocukluktan çıkmış bir bireyin yaşantısı, bakış açısı ve düşünceleri çok daha farklı olacaktır. Gerçeklerin arkasındaki derinliği görmek yerine gerçekleri olduğu gibi görmeye odaklanacaktır. Narnia, siz nasıl görmek istiyorsanız karşınızda o şekilde canlanacaktır.

27


Haberler

Oyun

İnceleme Narnia serisini okurken pek çok dostunuz size bu topraklarda eşlik edecek. Çoğu zaman onlarla birlikte eğlenecek, gülecek ve mutluluğu paylaşacaksınız, kimi zaman da birlikte gözyaşları dökeceksiniz. Her şeye rağmen dostlarınızla birlikte olup duygularınızı ve maceralarınızı paylaşacaksınız. Yıllarca fantastik kurgu editörlüğü ve danışmanlığı yapmış, kendimi bildim bileli fantastik kurgu okuyan biri olarak bu kitabı okumanızı şiddetle, ısrarla ve mutlaka öneriyorum! Önceden de söylediğim gibi; Ne kadar güzel ve büyülü bir dünya... Narnia! Not: Narnia serisindeki metaforlar ve alt metinler ile ilgili "Finding God in the Land of Narnia" ve dilimize çevrilmiş olup Türkçe ismi "Narnia Diyarı" olan kitapları okuyabilirsiniz. Kayra “Keri” Küpçü www.FRPNET.net

İzmirli Bilimkurgu ve Fantazya Yazarı, Yönetmen ve Çevirmen Sabri Kaliç’i Yitirdik Bilimkurgu ve fantazya alanlarında eser veren, İzmirli yazar, yönetmen ve çevirmen Sabri Kaliç 23 Eylül 2012 tarihinde geçirdiği ani kalp krizi sonucu aramızdan ayrıldı. Yakınlarına ve sevenlerine başsağlığı diliyoruz. 19 Mayıs 1966′da doğan Sabri Kaliç, Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema Sanat Dalı Film Yönetmenliği Bölümü’nü 1992′de bitirdi. Mezun olduktan sonra Sinan Çetin’in Plato’sunda asistan yönetmenliğe başladı. Yerli ve yabancı bazı film ve yapımlarda çeşitli kademelerde görev yaptıktan sonra, 1995 tarihinde ilk uzun metrajlı TV filmini çekti. Özellikle deneysel film ve video-sanat çalışmalarıyla yurt içinde ve dışında tanındı.

Yönetmenliğini Yaptığı Filmler:

Kara Günlük, fabrika ayarları akşamdan kalma olanların gölgesidir, süslü akşamlarında görünür İstanbul'un. Eğer siz de uslu bir çocuk olursanız, belki bir gün... Adam başı bir delidir Kara Günlük Modern çağ masalları anlatan dijital dünyada kalan tek analog adamın seyir defteridir. Kadehlerden sonra tok kafaya doktor tavsiyesidir.

A Fassbinder Lie Şi’y'ir Not The Longest Film… 59″ Bolero Das ist Eine Video-Kunst Keine Kunst Bitte Duş Opera Gece Otostopçusu Örümcek Ağı Sabri KALİÇ : C.V. Gece Yarısı Hikayeleri NON Meçhulden Hikayeler Meçhulden Hikayeler-II

www.karagunluk.com

28

29


Yazarın

Haberler

Kaleminden

Yayımlanmış Eserleri: EVET, AMA BİR LOKOMOTİF BUNU YAPABİLİR Mİ BAKALIM ? (W. Allen’dan çeviri, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1989) ANNIE HALL (W. Allen’dan çeviri, Hil Yayın, 1991, İstanbul) DENEYSEL SİNEMANIN KISA TARİHİ (Hil Yayın, İstanbul, 1992) DENEYSEL SİNEMACI KİMLİĞİYLE: Andy WARHOL (Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1997) KENDİNİ PRENS SANAN KURBAĞA (Stüdyo İmge, İstanbul, 2001) EMINEM (Stüdyo İmge, İstanbul, 2001) TRAINSPOTTING (I. Welsh’ten çeviri, Stüdyo İmge, İstanbul, 2001) ECSTASY CLUB (D. Rushkoff’tan çeviri, Stüdyo İmge, 2002) ÇİT (M. Mills’ten çeviri, Stüdyo İmge, İstanbul, 2002) SHOW : EMINEM’İ HIP-HOP’I VE SOKAKLARI ANLAMA KILAVUZU (Stüdyo İmge, İstanbul, 2003) TUPAC SHAKUR:BİR ASİNİN ÖLÜMÜ (Stüdyo İmge, İstanbul, 2004) 24: CTU BULGULARI (M. Cerasini’den çeviri) (Stüdyo İmge, İstanbul, 2004) TIRIVIRI ŞEYLER (Aykırı Yayıncılık, İstanbul, 2004) ANNEMSİN SEN BENİM! (Neden Kitap, İstanbul, 2005) BABAMSIN SEN BENİM! (Neden Kitap, İstanbul, 2005) ORTAK KÜLTÜR KAVRAMLARI SÖZLÜĞÜ (3F Yayınevi, İstanbul, 2006) KENARDAKİ DÂHİ: SYD BARRETT (Stüdyo İmge, İstanbul, 2006) TAPINAK ŞÖVALYELERİNİN GİZLİ TARİHİ (Lynn Picknett & Clive Prince’den çeviri)(Neden Kitap, İstanbul, 2007) PETROL SAVAŞINI KİM KAZANACAK? (Andy Stern’den çeviri) (Neden Kitap, İstanbul, 2007) LOST: NESLİ TÜKENEN TÜR (Cathy Hapka’dan çeviri) (Neden Kitap, İstanbul, 2007) LOST: SAHTE KİMLİK (Cathy Hapka’dan çeviri) (Neden Kitap, İstanbul, 2007) SEAN PENN: HAYATI VE ZAMANLARI (Richard T. Kelly’den çeviri) (Stüdyo İmge, İstanbul, 2007) POPUN KRALI: MICHAEL JACKSON (Stüdyo İmge, İstanbul, 2009) 100 BÜYÜK DÜŞÜNÜR (Maya Kitap, İstanbul, 2011) İSTANBUL 1898: KAHVEHANE HİKAYELERİ (Cyrus Adler ve Allan Ramsay’den çeviri) (Maya Kitap, İstanbul, 2012) ANONYMOUS: SANAL ÂLEMİN KORSANLARI (Maya Kitap, İstanbul, 2012) TIRI VIRI ŞEYLER (2. BASIM – Tutku Yayınevi, Ankara, 2012) AKILLI YAŞAMA SANATI (Maya Kitap, İstanbul, 2012) TARİHİMİZDEKİ GARİP OLAYLAR (Maya Kitap, İstanbul, 2012) 100 BÜYÜK ROMANCI (Maya Kitap, İstanbul, 2012) Haber kaynağı-Bilimkurgu Haberleri http://www.bilimkurguhaber.com

30

Karanlık bir coğrafya, hiç bitmeyecekmiş gibi uzun süren akşamlar, soğuk havalar… Bir diğer taraftan düşününce harika bir doğa, masalsı bir diyar… Uejrah Krallığı’nı ya da Karagem topraklarını anlatmaya çalışmıyorum. Kendi dünyamızda yer alan küçük bir ülkeden, şu an yaşadığım Norveç’te geçirdiğim ilk aylarımdaki izlenimlerimden bahsediyorum.

Lahitteki Sır

Ejder Kral Dilini konuşamadığınız, tanıdıklarınızla çok fazla görüşemediğiniz, kendi lisanınızda televizyon yayını veya gazete olmayan bir yer düşünün. Böyle bir yerde, hele bir de okuma ve yazma tutkunuysanız, kaleminizin kâğıtlar üzerinde ya da günümüze uyarlarsak, parmaklarınızın klavye üzerinde dans etmek için sabırsızlandığı günlerin nihayete erdiğini fark edebilirsiniz. Kafanızda uzun zamandır şekillenen bir hikâyeniz de varsa artık yazma zamanıdır. En azından ben de olaylar bu şekilde cereyan etti. Okumayı seven kişilerin valizlerinin büyük bir kısmını kitapları kaplar ve benim de bu ülkeye getirdiğim kitaplarım vardı. İyi yazmayı becerebilmenin bol bol okumaktan geçtiğini düşündüğüm için, uzak ülkedeki hayatımın ilk aylarında sık sık kütüphaneye gittim. Sanırım evimizin yaşadığım şehirde yer alan kütüphaneye yakın olması benim için büyük bir şanstı. Donmuş bir nehir ve bembeyaz karlarla kaplı ağaçların sırtlarında uzandığı bir dağ manzarası eşliğinde kitaplar okumak güzeldi, fakat her güzellik gibi bunun da bir bedeli vardı ve kitap stoklarım oldukça hızlı bir şekilde tükendi. Bunun üzerine raflarda yer alan fantastik kitapların İngilizcelerini okumayı denedim. Daha sonra da vazgeçerek buradaki kitaplardan bir liste çıkardım ve dilimize çevrilmiş olanlarını aramaya koyuldum. Bu da beni Kayıp Rıhtım sitesi ile tanıştırdı. Kayıp Rıhtım sitesinde kitaplarla ilgili yorumlar buldum, yazdıklarımı paylaşma imkânını elde ettim. Ejder Kral’ın alt yapısını oluştururken bir yandan da kısa hikâyeler deneme fırsatı bulmuş olmam bana eksiklerimi ve dili iyi kullanabildiğim noktaları gösterdi. Bu türde yazan Türk yazarları tanıma ve okuma fırsatı bulmam ise harikaydı. Kâğıt üzerindeki yazı zihninizdeki yazıdan daha kalıcıdır. Aklıma geldikçe bazı bölümler yazmıştım. Bunları düzenleyip kurgunun tam olarak nereye gidebileceğini hesapladım. Olayın başı, gelişme kısmı ve sonuç hazırdı. Geriye sadece karakterleri oluşturmak ve olayları başlatmak kalmıştı. Bu ise söylemesi en kolay, gerçekleştirmesi en zor kısımlardan birisiydi. Karagem’in detaylı bir haritasını çizmiş, mekânları

31


Yazarın

Öykü

Kaleminden unutmamak için harita üzerinde işaretlemeler yapmış ve kısa birer tasvirlerini yazmış olmam işimi az da olsa kolaylaştırdı. Ana karakter ve yan karakterlerin geçmişlerini ve kişilik özelliklerini önceden belirledim. Sırası gelip sahneye çıkan her bir karakterin rolünü doğru oynayabilmesi için tutarlı olması gerekiyordu. Dünyamızda yaşayan hemen hemen her insan gibi kimi duyguları daha belirgin bir şekilde taşıyan karakterler oluşturmayı denedim. Kimisi hırslı ve doyumsuz, kimisi uysal ve sabırlı; bazıları adil, bazıları ise vahşi denecek kadar adaletsiz oldular. Hangi karakterlerin nerede ortaya çıkacaklarını ya da olaylara nasıl dâhil olacaklarını düzenledim. Elbette hepsini en başta kurgulamıştım dersem yalan söylemiş olurum. Bazı karakterler hikâye ile birlikte ortaya çıktı ve kendi hikâyelerini yazdı. Bunlara örnek olarak; Telamur’u, serinin diğer kitaplarında daha detaylı işlenecek olan Ejderha Odnar’ı ve Yurtsuz Kral’ı gösterebilirim. İlk kitabın yazım sürecini sonlandırdığımda oldukça heyecanlıydım ve dosyamla ilgili olumlu bir cevap aldığımda neler hissettiğimi herhalde tahmin edersiniz. Eşimle birlikte mümkün olan en kısa sürede İstanbul’a giden bir uçağa atladık desem yeridir. Artık çiçeği burnunda bir yazar adayıydım. Sonrasında düzenlemeler, yeniden yazmalar ve kontroller yapıldı. Düzenlemelerin en önemlisi de isimler konusunda gerçekleşti diyebilirim. Yayınevinin isabetli tespitleri doğrultusunda karakterlerin isimlerinde bazı değişikliklere gittim. Bu değişiklikleri yaparken mümkün olduğunca Eski Türk Mitolojisi’nden esinlenmeye çalıştım. Bazı isimleri de anlamlarına dikkat ederek farklı kültürlerden aldım. Böylece her ırktan insanın yaşadığı bir coğrafyada geçen olayların kahramanları kişilik özelliklerini yansıtan isimlere sahip oldular. Kendimi geliştirmeme olan katkılarından dolayı da Kayıp Rıhtım ailesine, kitabın yazım süreci boyunca desteğini hiç esirgemeyen eşime ve aileme teşekkürü bir borç bilirim. Kayra’nın kahramanlık yolculuğu başladı. Keyifli okumalar…

Yüzümün Son Kitabı

Bekir Sert

Metin AÇIKGÖZ

Serdar GİLKAL 32

Bu dünyada kendi adıyla açılmış diğer bir facebook hesabını keşfetmiş ilk kimse ben değilim haliyle. Bazı isimlerden on, on beş farklı hesap bile var. Yalnız benimki çok garipti. Garip ötesiydi hatta. Dilaver Ferit Kepekçioğlu. Bu benim adım. Bu üç kelime yan yana pek raslanan bir kombinasyon değildir. Daha da benzersizleştirmek için hesap açarken kendimi Dilaver Ferit Z. Kepekçioğlu adıyla kaydettirmiştim. Z harfinin adımı facebook’ta yegane tutmaktan başka bir işlevi yoktu. Bir gün Google’da kendi adımın peşinden olta atarken raslantıyla Facebook’da bir adaşımın olduğunu keşfedince çok şaşırdım. Hemen kontrol ettim. Doğruydu. Z’si de dahil benim adımda biri vardı. Hesap yeniydi. Dört arkadaşa sahipti. Dışarıya açık penceresindeki bilgiler benimkilerle ciddi ölçüde örtüşmekteydi. İstanbul’da yaşıyor. Yıldız Teknik’de okudu. İmge fabrikatörü. Evinde çalışıyor. Tülin Tan ile ilişkisi var. Ortak arkadaşlar 4 adet. Tülin Tan, Hamdi Barış, Salih Kurt ve Ayla Fidancı. Fotoğraf 1 adet. Fotoğraf yerine son yaptığım illüstrasyonlardan biri olan Sırıtan Siyam adlı renkli çizimim kullanılmıştı. Önce Tülin’in şakası sandım haliyle. Kızla bir hafta önce icra ettiğimiz son tartışmanın ardından ayrılmaya karar vermiştik. Ayrılırken beni bir daha görmemek konusunda çok ciddi gibi görünmekteydi.

33


Öykü

Öykü

Bunu giderken yanında götürdüğü bavul ve torbalardan çok ağlamamasından anladım. Ağlamalı ayrılmalarımız birkaç gün, en fazla bir hafta sürerdi. Bu nedenle kızın böyle bir şaka yapacağını ve kendini benle ilişkisi var şeklinde belirteceğini hiç sanmıyordum. Salih Kurt ve Ayla Fidancı zaten normal hesabımda arkadaşımdı. Hamdi Barış’ın mevcudiyeti ise ancak beni gıcık etmek için olabilirdi. Kız Hamdi’ye hangi nedenle kıl olduğumu iyi biliyordu. İçin için benle ilişkisini devam ettirmek isteyen biri böyle bir tahriğe kalkışmazdı. Tülin’i çok sevmekteydim. Kızın da öyle olduğunu düşünüyorum. Bana kızgınlığı nefret şeklinde değil, bıkkınlık şeklinde tezahür etmişti. Benim gece gündüz çizim masama yapışık olarak yaşamamdan sıkılmıştı. O birlikte sık sık dışarı çıkmamızı, evde eş dost ağırlamamızı ve sabahlara kadar sohbet etmemizi istiyordu. Bense ekmek parası peşinde bir işten diğerine koşuşturup durmaktaydım. Tepemde sürekli olarak teslim tarihi denen kılıçlar asılıydı. Durumu biraz değiştirsem ilişkimiz kaldığımız yerden devam edebilirdi. Mesele buydu. Kızın benim için özel bir hesap açmasının bir esprisi yoktu yani. Her şey böyle kalsa sorun yoktu. Meseleyi salakça bir şaka gibi görür defteri kapatırdım, ama bir gece elimdeki işimi bitirmiş ve teslim etmiş olmanın keyfiyle gelen maillerimi kontrol ederken öbür Dilaver’in benim arkadaşlık teklifimi kabul ettiğini bildiren e-postayı gördüm. Sinirlerim tepeme çıkmıştı, ama meraktan da gebermekteydim. Bu bana yönelmiş bir oyundu artık. Şaka kısmını geçmiştik. İkinci Dilaver beyin hesabını ziyaret etmemem mümkün değildi. Bunu yaptım ve çarpıldım. En üstteki haber 10 Eylül Salı tarihliydi. Uzun zamandır beklenen çocuk kitabı Ejderha Nefesi kitapçılarda. Bu haberin altında yaptığım kapak resmini görmek bir şoktu. Çünkü bu öğle üzeri yayıncıyla konuştuğumuzda kitabın basıldığını ve bana kargoyla üç adet yolladığını söylemişti. Henüz almadığım bir kitabın duyurusunu nasıl yapabilirdim? Bunu kim yapabilirdi? Matbaadan bir kitabı aşıran ve benim yerime facebook’tan ilan eden şakacı birini hayal edemiyordum. Ayrıca tarihi nasıl ayarlayabiliyordu? Şu anda saatler sonrasında gerçekleşecek bir bildiriye bakmaktaydım. Ayrıntıların zihin çökertici virajlarını daha sonra keşfedecektim. Hemen alttaki kayıt manyakça bir çöküştü benim için. İlk izlenimim derin bir şoktu. Şokun neden olduğu öfke yelpazesi ve hemen arkada duran yıvışık ve soğuk bir korku perdesi. Nedense korkum daha önplandaydı. Bu okuduğum şeyleri şaka etiketinden sıyırmaktaydı. Yani bu tür bir şakayı yapabilecek birini tanımıyordum. Üst düzey bir ataktı. Korku basamaklarını hızla tırmandıran bir buluştu. Canım Sevgilim Tülin’in Hatırasına. Bu yazının altında Tülin’in beş altı hafta önceki 22. yaş günü için yaptığım kara kalem portresi vardı. Kız bunu çok beğenmiş ve çerçeveleterek oturma odamıza asmıştı. Kızla ayrılmadan önce sekiz aydır sürekli olarak beraber kalmaktaydık. Evlenme planları içersindeydik. Konuya geleyim, şakayı yapanın şu anda hâlâ yerinde asılı olan bu çizimi ele geçirmeden facebook hesabında kullanması mümkün değildi. Dijital bir kopya ben de bile mevcut değildi. Bir alttaki haber tek kelimeyle korkunç bir darbeydi. Tülin’in aylar önce benim çektiğim portresinin altında şu yazı vardı. Üç gün önce araba kazasında kaybettiğim biricik sevgilim Tülin’imi bugün toprağa verdik. Hatırası hep benle birlikte olacak. Bugün beni yalnız bırakmayan bütün eşe dosta ve arkadaşlarıma teşekkürlerimi iletiyorum. Son günlerde çok yoğun çalıştığım için facebook’la ilgilenememiştim. Tülin’in ölüm ilanı tarihi 19 Eylül çarşamba günüydü. Hem cep telefonum, hem de bilgisayarım o anda saatin 00.29, tarihin de 10 Eylül

Pazartesi olduğu konusunda hemfikirdi. Bu hesapça kız 6 gün sonra, yani 16 Eylül Pazar günü geçirdiği kazada ölmüş ve 19 Eylül Çarşamba günü gömülmüş oluyordu. Sapığın teki uyduruk bir geleceği buraya monte etmişti. Elinde oturma odasındaki kara kalem çizim, şu anda kargoda olan kitap vardı. En manyakça olan nokta aslında bu ayrıntılardı. Gerçeküstü tokat ayrıntılarda gizliydi yani. Bu haberime hiç yorum yapılmamıştı. O hesaptaki yegane arkadaşlarım Hamdi Barış, Salih Kurt ve Ayla Fidan niye bir reaksiyon vermemişlerdi acaba? O gece sabah beşe kadar gözüme uyku girmedi. Nette gezinerek bir ipucu aradım. Google ve diğer arama motorları kazadan bihaberdi. Bunları kontrol etmem saçmaydı haliyle. Çünkü o habere göre daha gerçekleşmesine altı gün vardı. Yine de bunu yapmadan duramadım. Sanki daha dünyada mevcut olmayan bir şeyi keşfedecektim. Google Nearby Future. Yakın gelecekten haber veren bir arama motoru amma cümbüş yaratırdı ha. Yalan yanlış haberlerin bolluğu nedeniyle dünyanın çivisi bir anda çıkıverirdi. Sonra Ardından elimde bloknot rahat koltuğuma oturdum ve ‘Ne yapabilirim’i yazarak düşünmeye başladım. Ucu iyi açılmış bir kurşunkalem kadar kafamı hızlı çalıştıran bir şey mevcut değildir. Beynim yorulup kepenkleri indirince koltukta sızdım kaldım. Birbirine tuhaf alaka köprüleriyle bağlı bir sürü rüyanın ardından sabah onu on üç geçe uyandığımda kafamda tek bir fikir vardı. ‘Kızı bu durumdan haberdar et’ Bu sandığım kadar kolay olmayacaktı. Tülin o sırada üniversitede okuduğu bölümde ders almıyordu. Tek sınavı kalmıştı. Onu verirse sayısının on binleri geçtiğini tahmin ettiğim işsiz işletmecilerden biri olacaktı. Bir ara ek gelir için çalıştığı muhasebe bürosundan da ayrılmıştı. Ailesi İstanbul’da değil Ege’nin küçük bir sahil kasabasında yaşıyordu. İlişkilerimizi tasvip etmedikleri için aram onlarla limoniydi. Kız ayrıldığımızın ertesi günü telefon numarasını değiştirmiş olmalıydı. Eski numarası her aramamda ‘Bu numara kullanım dışı’ sinyali vermişti. Geriye ortak tanıdıklarımız kalıyordu ki, bunların neredeyse tamamı yeni facebook hesabımdaki arkadaşlarımdı. Benim kendi arkadaş çevrem doğal olarak yazar, çizer tayfasından oluşmaydı. Onların içinde Tülin’in nerede olabileceğini bilen biri bulmam mümkün değildi. O gün kargoyle gelen kitaba dokunduğumda gözlerim doldu. Bir şekilde o diğer hesapta gördüğüm ölüm ilânının doğru olduğunu hissetmekteydim. Eğer bir şey yapmazsam Tülin beş gün sonra geçireceği bir trafik kazasında ölecekti. Acaba kız neredeydi şu anda? İstanbul’da mıydı? Nerede kalıyordu? Ayla’yla belki. Pek sanmıyordum. Ayla’nın evinde üç tane kedisi vardı. Tülin kedi kılına karşı alerjikti. Gidip orada kalması ihtimal dışıydı. Salih ve Hamdi aileleriyle birlikte oturmaktaydı. Hamdi kızın uzaktan akrabasıydı, ama onunla kalması da mümkün değildi. Tülin büyük bir ihtimalle ailesinin yanına gitmişti. Havalar güzeldi. Ne okul, ne de iş zorunluluğu vardı. Birikmiş parasının olması da cabasıydı. Denize girer ve bol bol ilişkimizin geleceğini düşünürdü. Çağımız iletişim çağı. Sosyal medya bir devrim. Çevrimiçi olmak aşkın mertebe. Buna rağmen 14 Eylül günü kıza ulaşmayı hâlâ başaramamıştım. Ona yolladığım maillerim geri gelmişti. Facebook’taki arkadaşlarım arasında da değildi artık. Bir şeye bozulup aylar öncesinden silmişti kendini. Böylece o kanal da kullanım dışıydı. Hamdi ve Salih’in telefonlarını bile denedim çaresizlikten. Hamdi açmadı. Salih kızın nerede olduğunu bilmiyordu. Geriye Ayla kalmıştı. Telefon etmek yerine kızın kaldığı eve gittim. Çünkü kızla Tülin’in yaşgünü partisinde uyduruk bir nedenden tartışmıştık. Telefonu suratıma kapatabilirdi yani. Ayrıca ‘Gelecekteki bir facebook hesabıma baktım.’ diye başlayan bir cümlenin bir sonuç alması ise hiç mümkün değildi. Bu işi yüz yüze halletmek en iyisiydi. Ayla içimizde en yaşlı olandı. Üç dört ay önce yirmi sekize basmıştı. Bekardı. Erkek arkadaşı yoktu. Bir firmada lojistik işinde çalışıyordu. Konusu açıldığında ‘İşim başımdan aşkın’ derdi hep. Bu doğruydu. Evine

34

35


Öykü

Öykü

geldiğinde saat gecenin on birine gelmekteydi. Arabada iki saate yakın beklemiştim. Apartman kapısını açarken bir koşuda yanına gittim. Beni koşarak geliyor görünce önce tanımadı. Korkmuştu. Tanıyınca bunu acilen ödetecek bir ruh haline büründü. Tülin’in yeni telefon numarası vardı, ama bana veremezdi maalesef. Kızın izni olmadan yani. Bilmiyorum neden ona 16 Eylüldeki muhtemel kazadan söz etmedim. Oysa her saniye dilimin ucundaydı. İnanmayacak ve her şey daha kötü olacak sezgim çok güçlenmişti. Kızla görüşebilmek için başka bir mazeret uydurdum. Bir iş başvurusu yapmıştı. Oradan görüşme teklifi geldi. Bunu haber verecektim dedim. Ne yazık ki, mektup yanımda değildi. Ayla yüzüme kızı görebilmek uğruna böylesine mesnetsiz bir yalan savurduğum için acıyarak baktı. Yakın arkadaşı önemli bir iş başvurusu yapsa mutlaka bileceğini düşünüyordu haklı olarak. İnce uzun boylu, biraz iri çeneli, uzun çehreli, hoş parlak gözlerine rağmen kaknemce bir genç kadındı. Eylül sıcağında giydiği kalınca pardesüyle daha da uzun durmaktaydı. Saçları ıslak elli bir basketbolcu tarafından tepesine yapıştırılmış gibi durmaktaydı. Benim kıvrımları onunkilerle taban tabana zıt olan kadınları çizip durduğumu biliyordu. Kıvrımları bayağı hoş olan sevgilimden ayrılmış olmamdan bu nedenle de biraz zevk alıyordu sanki. Onunla partideki sudan tartışmamızı hatırladım. Ben Ayla’nın ‘Kadınlar Venüs’ten, erkekler Mars’tan özdeyiş nakline, ‘Bazı kadınlar da Uranus’tandır. Soğuk ve donuk. Ayrıca Venüs atmosferinde acaip bir basınç var. Makyaj dağıtır valla.’ diye taş koymasaydım belki o anda daha iyimser bir ortamda konuşurduk. Bilmiyorum. Emin değilim. Daha yirmi beş yaşındayım ve kadınları iyi tanımıyorum. Ayla’dan da bir iş çıkmadı sonuçta. Böylece 16 eylül gününün ilk saatine vardım. Evde oturmuş kukumav kuşu gibi düşünmekteydim. İki şey yapabilirdim. 1 – Bütün bunlar bilgisayardan iyi anlayan, beni de tanıyan birilerinin çok boktan bir oyunuydu. Kaza maza olacağı yoktu. Sırf bana bu altı gün içinde cehennem azabı yaşatmak için ayarlanmış sofistike bir şakaydı. O halde şimdi gönül huzuru ile yatabilir, 10 Eylül gününün Tülin’in hayatına dokunmadan geçip gitmesini bekleyebilir ve kendime mükellef bir yemek ziyafeti çekerek kutlayabilirdim. 2 – Sezgilerim birinci olasılığa hiç şans tanımamaktaydı. Eğer müdahale etmezsem kız bugün ölecekti. Az önce tuvalette ıkınırken aklıma gelen fikrin lambası da 1000 watlık bir ışımaya sahipti. Eğer geleceği gösteren bir facebook hesabı varsa, bu sağ duyuya ne kadar aykırı olursa olsun olağanüstü başka işlevlere de sahip olmalıydı. Aklıma gelen şeyi test etmemem mümkün değildi yani. Gelecekten haber veren hesabım ilk gördüğüm haliyle durmaktaydı. Hiçbir şey eklenmemiş ve çıkarılmamıştı. Aklıma gelen fikir birkaç soru işaretine basarak gelmişti. Eğer kız 16 eylül günü bir kazada ölmüş ve gömülmüşse. Üç yakın arkadaşı niye o haberin altına taziye notu yazmamıştı? İşin içinde ölüm olunca benden gıcık kapmaları bir engel olabilir miydi? Ayrıca Salih’le aramız iyiydi. Ayla’nın da benden nefret ettiğini sanmıyordum. Hamdi’yle Tülin’i elde etmek için dürüstçe yarışmıştık. Aramızdaki husumet bundan ibaretti. İkinci soru daha kritikti. ‘Taziye mesajı yazmamalarının sebebi acaba bunu yazacak durumda olmamalarıyla izah edilebilir mi?’ Tabii bu hesap onların farkındalıklarına kapalı da olabilirdi. Bu hâl ikinci soruyu anlamsız kılardı. Üçüncü soru ise aslında aklıma ilk gelendi. ‘Buradan onlara bir mesaj yollasam acaba ellerine varır mıydı?’Eğer özel bir kapalılık söz konusu değilse neden olmasındı. Bilgisayarın başına oturdum ve Tülin’e ne yazmam gerektiğini düşündüm. Eğer kelimeleri iyi seçmezsem, tek şansımı heba edebilirdim.

Tülin Merhaba, Seni çok hayati bir şey için arıyorum. İlişkimiz hakkında tek kelime etmeyeceğim. Ne olur beni hemen ara. Duyunca çok şaşıracaksın. Dilaver. Nefesimi tutarak arkadaş listemde duran Tülin Tan isminin üzerinde farenin sol yanını tuşladım. Aylar kadar uzun gelen saniyeler aktı. Bir an olmayacak sandım ve sonra Tülin Tan’ın hesabına girdim. Heyecandan kalbim yerinden fırlayıp döşemenin üzerinde break dansı yapacakmış gibiydi. Kızın hesabı tarih ve diğer ayrıntılar açısından normal görünmekteydi. Son bildirisi 3 Eylül tarihliydi. Bir ay sonra verilecek olan Ajda Pekkan konserine gideceğini bildirmişti. Beş kişi yorum yazmış, yirmi bir kişi de beğenmişti. Kızın bu bildiriyi yazdığı anı çok iyi hatırlıyordum. İki bavul, üç çöp torbası ve iki çanta doldurarak evi terketmesine neden olan tartışmanın başlamasına dakikalar vardı. Notumu kızın mesaj kutusuna yazıp yolladım. Beklemek çok ağrılıydı. Bu mesaj belki Hiçbiryeristan’a gitmişti. Sanal âlemler arası boşlukta 0 ve 1 kümesi. Dakikalarca bekledikten sonra çizim masama gidip işime koyuldum. En iyi zaman geçirme aracım buydu. Zamanı işe çeviriyor, karşılığında para, nam ve can sıkıntısız hayat epritme brövesi ediniyordum. Bir kapak çizimiyle yarım saat kadar uğraştım. Bilgisayardan gelen bir ‘Blip’ sesi üzerine hemen o tarafa yöneldim. Facebook hesabında bir sohbet penceresi açılmıştı. Ne istiyorsun? Nerdesin? Seni ilgilendirmez. Ne istediğini söyle. Tülin benim iki yıllık sevgilimdi. Onu çok iyi tanıyordum. Eğer her şeyi olduğu gibi anlatsaydım hattı hemen keserdi. Bilimkurgu ve fantastik kitapların kapaklarını resimleyen biriydim ben. Taktik yapmalıydım. Bir rüya gördüm. Kız rüyalara inanırdı. Pek belli etmezdi, ama batıl itikatları çok güçlüydü. Dindar bir yanı vardı. Kadere inanırdı. Ona kaderi muallak tarafından, yani bizim irademizle şekil verebileceğimiz yönden yaklaşmalıydım. Eeee? O rüyaya göre bugün öleceksin Tülin. Bir araba kazasında. Ne diyorsun sen ya? Ne dediğimi duydun. Bugün geçireceğin bir araba kazasında öleceksin. Sarhoş musun? Masanın üzerindeki boş bira şişesine baktım. Bir tane içmiştim. Hayır. Hepsi bu mu diyeceğinin? İçimden geçen hiçbir şeyi yazmadım. Yalvarmadım. Lafı uzatmadım. İçimdeki güdüme uygun sözcükleri yazdım. Evet. Açıkça gördüm. Bugündü. Gerisi senin bileceğin iş. Hiç istemediğim halde hattı kestim. Şartlar elverse kızla saatlerce çet yapardım. Bu ters etki yapardı. Çok kısa konuşmayı başararak inşallah içinde bir şüphe uyandırmıştım. Yapabileceğim başka bir şey yoktu. Bilgisayarı kapattım ve rahat koltuğuma kurularak müzik dinlemeye başladım. Kızla çet yapabilmek içimi acaip rahatlatmıştı.

36

37


Öykü

Kapının zili içinde gezdiğim rüya ortamını kırıştırdı ve gözlerimin açılmasına neden oldu. Yine giysili olarak koltukta sızmıştım. Duvar saatine göre saat beşi iki geçmekteydi. Sabahın köründe uykuya dalmış ve bu kadar uzun uyumuştum. Yerimden doğruldum. Kaslarım tutuktu. Terliklerimi aramadım. Çoraplarla yürüdüm. Çok çişim gelmişti, ama biraz sabredecektim çaresiz. Birisi alacaklı gibi kapıyı çalmaktaydı. Holde yürürken dirilen bilincim kapının ardında kötü bir haberin durduğunu söyleyince içim titredi. Midem buz gibi olmuştu. Daire kapısını açınca karşımda Tülin’i buldum. Kızın gözleri şişti. Ağlamaklıydı. Dudakları titriyordu. Bu hali yüzünden sevincim siyah bir şalla örtülüvermişti birden. “Ne oldu Tülin?” “Kazada öldüler.” “Kim?” “Ayla, Hamdi ve Salih. Arabayla... Hamdi sürüyormuş. İnanılmaz bir şey. Haberlerde de verilmiş. Ben az önce duydum. Salih’in abisi... Ve buraya geldim.” Sonra bana sarıldı. İçinde seyrettiğim şoka rağmen sevincim harlıydı. Tülin sağdı ve galiba onu ben kurtarmıştım. Az sonra ayrıntıları duyunca yepyeni şok mertebeleri deneyimledim. Salih bana yalan söylemişti. Tülin’in yerini biliyordu. Ayla da. Dün, 15 Eylül Cumartesi günü öğle üzeri hep birlikte Hamdi’nin babasının arabasıyla Salihlerin Şile’deki yazlık evine gitmişler. Bugün öğlene doğru yola çıkacakları sırada gece Tülin ile Ayla arasında yapılan tartışma alevlenince kız bunu bahane ederek onlarla gitmemiş ve geri dönüş için otobüse binmişti. Arabayla gidenlerin üçü de morgdaydı şu anda. Kırmızıda geçen kum yüklü bir kamyonun kurbanı olmuşlardı. Tülin’in arabaya esas binmeme nedeni gece gördüğü rüyaydı. Rüyasında benle Facebook üzerinden çet yaptığını görmüş ve ona verdiğim mesajdan etkilenerek arabaya binmemişti. Kız bunun için bana ayrıca müteşekkirdi, ama olanları rüyayla sınırlı sanmaktaydı. Tülin tuvalete gittiğinde yıldırım hızıyla bilgisayarımda o gelecek parfümlü facebook hesabına girmek istedim. Başaramadım. Google’da kaydı da yoktu. O gizemli kapı kapanmıştı belli ki. Böylesi daha iyiydi. Kız olanlara ancak benim gibi olayın ilanını gerçekleşeceği tarihten önce görebilseydi inanırdı. Yoksa o ölüm ilanını falan benim yoz bir şakam zannederek alınabilirdi. Bu bizi ebediyen ayırabilirdi üstelik. Tülin kutsal bir güç tarafından benim suretimde kayırıldığını düşünmekteydi. Durum pekâlâ bu şekilde özetlenebilirdi zaten. Böylelikle üç arkadaşını uyarmadığım için suçlanmam da söz konusu olmayacaktı. O anda ve sonra çok düşündüm. Ayla’yı ve diğerlerini kurtarabilir miydim diye. Mümkün değildi. İttifakla Tülin’i benden uzak tutmuşlardı. Bir araya gelebilseydik belki işin bu tarafını da akıl ederdik birlikte. O garip facebook hesabında Ayla, Salih ve Hamdi’nin öldüğüne değin açık bir delil mevcut değildi. Yoksa mutlaka söylerdim. Alay etmeleri umurumda bile olmazdı. Bana bu konuyu açmam için fırsat tanımadılar. Vicdanım rahat yani. Ertesi gün Tülin bana taşındı. Mali durumları biraz garantiye alır almaz evlenme kararı aldık. Kıza o facebook hesabından hiç söz etmedim. Belki ellinci evlilik yıldönümümüzde artık. Bu arada mevcut facebook hesabımı da iptal ettim. Geleceğe tek bir kez bakışın bile üzerimde yarattığı basınç müthiş olmuştu. Buna benzer şeyleri yaşamak istemiyordum artık. Böylece yüz kitabımı 16 Eylül Pazar günü tarihe gömdüm. Sigarayı bırakmak gibi bir şeydi. Aradan aylar geçtikten sonra bir daha canım hiç çekmedi. Amsterdam, Eylül 2012 Öykü: Sadık YEMNİ

38

İllüstrasyon: Devrim KUNTER

39


40

41


Çizgi Roman

Çizgi Roman

İnceleme

İnceleme

Tanınmayan Çizerler

Arthur (Art) ADAMS Arthur Adams 5 Nisan 1963 yılında Masachussets şehrinde doğmuştur. Babası ordu mensubu olduğundan çocukluğunda bir sürü şehir dolaşmıştır. Çizgi roman okumaya ilk annesinin aldıkları ile başlayan Adams, babasının bir seyahatinden dönerken ona hediye olarak aldığı “Marvel Hazine Torbası” ile elektrik çarpmışa döner. (2-3 yıllık çizgi romanların 40-50 tanesinin rastgele seçilerek toplandığı ve değerlerinin yarısına satıldığı paketler. Hem alanın hem satanın memnun olduğu, eskiden çok uygulanan bir sistemken şu aralar malesef çok az bulunabiliyor) Ondan sonra yazar ve çizer seçmeye başlayan Adams, yine oradan buradan edindiği anatomi, perspektif ve boya teknikleri kitaplarını okuyarak kendi kendine çizim yapmayı öğrenir. Bu arada sevdiği çizerlerin stillerini de yakından incelemektedir. 17 yaşında comic-con’larda masa kiralamaya ve hayranlar için düşük ücret karşılığında çizim yapmaya başlar. Marvel ve DC tarafından farkedilmek için, o sıralar çok popüler olan fakat kendisinin çok ta beğenmediği X-Men’ler ve Wolverine çizimleri yapar ve portfolyosunu yenileyerek sürekli bunları editörlere gösterir. Bu ironi Adams’ın hiç peşini bırakmayacaktır. Çok sevmemesine rağmen kariyerinin ilk yıllarında hep bir X-Men çizeri olarak hatırlanacaktır. Bu “çizer olmaya çalışma” zamanlarda Chris Claremont’tan çok tavsiyeler alır. Yine aynı zamanlarda çok ta iyi çizemeyen bir yeni yetme olan Mike Mignola ile tanışır ve hemen arkadaş olurlar. Mignola yıllar sonra onun hem iş ortağı hem de yakın bir dostu olur. Arthur Adams bu yıllarda Marvel ofislerinde bulunan tüm editörlere işlerini yollar ve bir süre oraya da pin-up’lar ve afişler çizer, fakat bir türlü çizgi roman işine giremez. Derken karşısına Ann Nocenti çıkar. Nocenti “Longshot” adında bir karakter yaratmıştır ve yeni bir Marvel editörü olarak yarattığı bu kahramanın çizgi romanını çıkartmak istemektedir. Nocenti bu tuhaf karakteri Adams’a verir, Adams bu karakterin kostümünü ve iğrenç saç stilini tasarlar. Bu 6 sayılık çizgi roman için Amatör Adams’a 2 sene süre verirler. Adams’ın detaylı stili o zamanki kötü renk ve baskı teknikleri arasında bile fark edilir ve kendisine başka işler verilir. Bunlar X-Men franchise’ına ait olan New Mutants dergisi özel sayısı ve hemen arkasından çıkan bir tane X-Men dergisi yıllık sayısı olur. (İlerde Longshot X-Men’lere katılır, böylece Art Adams gerçekten de kariyerine X-Men’lerle başlamış olur) Bu zamanlarda çizdiği bir Wolverine posteri o zamanın en çok satan posterlerinden biri olur. O poster şu anda hala ikonik bir Wolverine pozu olarak bilinmektedir.

42

Adams, detaylı çizim tekniğinden dolayı çok hızlı iş çıkartamaz, fakat yine de çeşitli X-men sayılarında, Cloak & Dagger’da ve Dark Horse comics’te çocukluğundan beri çok sevdiği canavar kitaplarını bol bol çizer. Çizdiği kitaplar Godzilla ve 1954 filmi “Creature of the Black Lagoon” olur. Art Adams ile Mike Mignola uzun bir süre aynı apartmanda otururlar, bu yüzden birbirlerinin işlerini çinilerler ve iyi dost olurlar. Çizgi roman firmaları da Adams ve Mignola’yı bir takım gibi görmeye başlamışlardır. 1992 yılındaki büyük çizgi roman patlamasından sonra Image dergisi, onlara kendi işlerini yayınlama fırsatı sunar. O sırada Dark horse firmasına çalışan Adams, çok güvenemediği Image’a gitmeyi terich etmez. Onun yerine Dark Horse firması editörüne kendi işlerini yayınlayıp yayınlayamayacaklarını sorar. Tam o sıralar Dark Horse comics firması kendi içinde bir “kardeş” çizgi roman firması kurma fikrindedir. (Bu fikri kendilerine popüler çizerler Frank Miller ve John Bryne sunmuştur.) Yasal işlemler halledilir ve “Legend” firması, çok farklı kategorilerden oluşan çizgi romanlarını piyasaya sunar. Bu firma sadece 4 yıl ayakta kalır ve sonra iflas eder, fakat o kısa zamanda oldukça popüler çizgi romanlar çıkartarak bazı yazar-çizerlerin

43


Çizgi Roman

Öykü

İnceleme

efsaneleşmesini sağlar. Çıkarılan çizgi romanlardan bazıları şunlardır : Babe (Bryne), Hellboy (Mignola), Sin City ve Big Guy & Rusty the robot (Miller) , Madman (Allred), Concrete (Chadwick), Grendel (Wagner). Adams klasik yavaş çizim tarzıyla çok geç kendi çizgi romanını çıkartır. Bu çok ses getirmeyen, ama Adams’ın gerçekten tüm enerjisini vererek çıkarttığı bir çizgi roman olan “Monkeyman and O’Brian” olur. Eskiden beri canavar çizmeyi seven Adams, çizgi romanında aşırı derecede zeki bir goril (King Kong’dan esinlenilmiş) ve She-Hulk kadar güçlü olan Ann O’Brian karakterlerinin maceralarını yayınlar. Karakterler genellikle kendilerini dinazorlar, uzaydan gelen yaratıklar ve tuhaf dev canavarlar arasında çarpışırken bulurlar. Adams, yıllar boyunca bir sürü çizgi roman çizer. 2000’li yıllarda bir seride çizmek isteyip istemediği sorulunca, Alan Moore’un çıkarttığı Tom Strong çizgi romanında eski toprak Steve Moore ile ortak bir projeye imza atarlar. Bu seksi bir bilim kurgu karakteri olan “Jonni Future”dur. Adams, bu karakter için Serpieri çizimlerini baz alır (Druuna karakterinin çizeri) Özellikle seksi olması tasarlanan bu karakter fan’lar tarafından oldukça beğenilir. Adams hala çizgi roman , pin –up ve poster çizmekte ve dinamik stiliyle bir sürü genç çizere ilham vermektedir. Tunç Pekmen

44

Çalışma Arzum İşyerimde; koltuğumu geriye yaslamış, ayaklarımı masaya doğru uzatmıştım. Gözlerim, geçici bir süre için dinlenmeye geçmişti. Sığ bir insanın bakış açısına göre uyukluyordum, ama işin aslı öyle değildi. Çalışma arzumun ruhumu ele geçirmesini bekliyordum, zira gönülsüz yapılan iş asla verimli olamazdı. İnsanın kendini bilmesi çok önemlidir- ki bu özellik bende fazlasıyla mevcuttu, bu yüzden mesai arkadaşlarımın, tembel olduğuma dair yaptıkları dedikoduları pek önemsemem. Kusursuzluğu yaşam felsefem olarak benimsemeseydim, onlar gibi çalışır, gün bitiminde de yaptığım işin eksiksiz olup olmamasına aldırmazdım. Ama sorumluluk duygum, böylesine onursuz bir yaşamı asla kabullenmezdi. Çalışma arzumun bedenimi ele geçirmesi her zaman kolay olmuyordu. Bazen gün boyu, bazen de günlerce hiçbir iş yapmadan beklemek zorunda kalıyordum. İşte o dönemlerde, dedikodular daha çok artardı. Kalemimi doğru zamanda elime aldığımda, onların haftalar boyu çıkartamadıkları işi birkaç saatte bitireceğimi bildiğimden, sabırla susardım. Sorumluluk duygusuyla gözlerimi açtım ve masamın üstündeki dosyalara baktım; hala benden çok uzaktaydılar. Çalışmaya başlayamayacağımı anlamanın sıkıntısı içimi daraltmıştı. Bu iş beklemekle olmayacaktı, zihnimi toparlamam için bir şeylerle oyalanmam şarttı. Bilgisayarda oyun oynamanın mı, yoksa sekreter kızlara takılmanın mı daha iyi geleceğini düşünürken, kapım hafifçe çalındı ve “gel” dememe fırsat kalmadan Ali Rıza Bey içeriye girdi. Ayaklarımı yere indirip hafifçe doğruldum. Miskete benzeyen minik siyah gözleriyle beni süzerken, yüzü limon yemişçesine buruşuktu. Bakışlarındaki küçümsemeyi görmezden gelerek ayağa kalkıp, “Sabah sabah sizi görmek ne büyük mutluluk, oturun da birer kahve içelim.” dedim. “Kahve mi? Bu kadar iş bizi beklerken dalga geçmeyi nasıl düşünürsünüz Alper Bey?” “Sizin gibi üst düzey bir yöneticiye bu sözleri hiç yakıştıramadım Ali Rıza Bey. Kahve oyalanmak için değil zihni daha iyi çalıştırmak için içilir. Dünya kadar iş bizi beklerken bulanık bir dimağla çalışmayı düşünmüyorsunuzdur umarım. Bakın Ali Rıza Bey, bu şirketin menfaati benim için her şeyden üstündür. Gerekirse burada sabahlar, midemin delinmesi pahasına sürahi dolusu kahve içer, yine de işimi yarım bırakmam. Yoksa sizin için önemli olan sadece sağlığınız mı? Şirketimizin geleceğini hiç mi düşünmüyorsunuz? Global krizin tüm dünyayı avucunun içine aldığı bu dönemde, sağlığımızı düşünmek bizim için fazlasıyla lüks. Ekmeğimi yediğim yere asla ihanet etmem Ali Rıza Bey. Biz babalarımızdan böyle gördük. Atalarımız bağımsızlığımız için bu vatanın her karış toprağını kanlarıyla suladılar, babalarımız bu kanla sulanmış toprakları ileri medeniyetler seviyesine yükseltmek için fedakârca çalıştılar. Şimdi biz midemiz ağrıyacak diye bir bardak kahve içip, zihnimizi, dolayısıyla verimizi artırmayacak mıyız? Başkalarını bilmem; ama ben istesem de öyle yapamam. Aldığım terbiye buna müsaade etmez. Akşam yastığa başımı koyduğumda vicdanım rahat olmalı Ali Rıza Bey. “ Zaman zaman sesimi yükselterek yaptığım bu konuşmayı şaşkınlıkla dinlemişti. Sözlerimi bitirdiğimde ne diyeceğini bilmeden öylece yüzüme baktı. Odaya girdiğinde gözlerine hâkim olan küçümseyici tavırdan eser kalmamıştı. “Beni yanlış anladınız Alper Bey. Tabi ki memleketimi seviyorum ve onun gelişmesi için elimden geleni yaparım.”

45


Öykü

Konuşurken sesi hafifçe titriyordu. Dizginleri ele geçirdiğimi bilmenin güveniyle üzerine daha fazla gitmeye karar verdim. “Memleketini seven çalıştığı işyerini de sever. Yoksa siz dünyalığımı yaptım, bundan sonra şirket batsa ne olur batmasa ne olur, diyenlerden misiniz?” “Ne münasebet Alper Bey?” “Sağlığınız mı bu şirketten daha önemli?” “Tabi ki önemli, sağlıklı olamazsak bu şirkete nasıl yardım edebiliriz?” “Meraklanmayın Ali Rıza Bey arkamızdan pırıl pırıl gençler geliyor. Yapacağımız tek şey onları iyi bir şekilde yetiştirmek. Bu uğurda ölüm bizi yakalarsa, ne mutlu bize. Unutmayın şehitlik sadece düşman kurşunuyla gelmez. Memleketin, dolayısıyla şirketimizin gelişmesi için yapacağımız çalışmalar sonunda ölmek, şehitlik mertebesine ulaşmakla eşdeğerdir.” “Kesinlikle haklısınız.” “Ama buna rağmen dimağımızı açacak kahve teklimi reddediyorsunuz. Yoksa çarpıntı yapacak diye mi korkuyorsunuz?” “Çarpıntı mı? Ne münasebet, benim endişem vakit.” “Bir yere mi gidiyorsunuz? Üstelik burada dağ gibi iş bizi beklerken... Amirimsiniz biliyorum; ama şirketin menfaatleri söz konusu olduğunda inanın babamı bile tanımam. Bu davranışı size hiç yakıştıramadım Ali Rıza Bey.” “Neyi?” “Özel işlerinizi çalışma saatlerinde yapmayı.” “Bunu da nereden çıkartınız?” “Kahve içmiyorsunuz.” Masanın karşısındaki koltuğa kendisini bıraktı ve yalvarırcasına “Alper Bey ne olursunuz söyleyin şu kahveyi.” dedi. Gülmemi zorlukla bastırarak yerime oturduktan sonra telefonla kahvelerin siparişini verdim. “Bu arada sabah sabah sizi rahatsız etmemin sebebine gelecek olursak.” “Ne rahatsızlığı Ali Rıza Bey? Sizin gibi bir duayenin odama gelmesi benim için şereftir. Ne öğrendiysem sayenizde öğrendim ve inanıyorum ki daha bana öğreteceğiniz çok şey var. Sizin gibiler olmasaydı ülke de, şirkette çoktan batmıştı, Allah sizin gibi vatansever insanları başımızdan eksik etmesin.” “Yok canım, o kadar da değil” Diye yanıt verdiğinde odaya girdiğinden beri ilk defa gülümsemişti. Kısa süren sessizliğin ardından bakışları yeniden ciddileşti. “Alper Bey biliyorsunuz size gelen işler masanızda hayli zaman bekliyor, bu da diğer elemanların çalışma performanslarını etkiliyor, dolayısıyla da…” “Dedikodumu yapıyorlar, öyle değil mi?” “Sayılır.” “Biliyor musunuz; bu terbiyesizliklerinden dolayı onlara kızamıyorum, sadece üzülüyorum.” “Neden?” “Cahil olduklarından. Okumuyorlar efendim. Maalesef yeni nesil hiç kitap okumuyor.” “Haklı olabilirsiniz; ama bunun konumuzla konuyla ne alakası var?” “Bakın anlatayım. Şimdi bunlardan birine Nietzsche kim diye sorsam, hangi dizide oynuyor diye sorar. Hâlbuki okumuş olsalar; kültür seviyeleri yükselecek ve çevrelerine daha geniş bir açıdan bakmayı öğreneceklerdi. O zaman hakkımda dedikodu yapmayı bırakıp beni örnek alacaklardı.”

46

47


Öykü

Öykü

“Ne diyorsunuz Alper Bey? Bu durumda kesin batardık.” “Allah’tan latife yapıyorsunuz, yoksa sizin de okumadığınızı düşüneceğim. Şimdi gelelim konumuza, sizin de çok iyi bildiğiniz gibi Nietzsche, “Az bilen ve az düşünen çok konuşur.” demiş.” “Tabi ki biliyorum; ama bu söz işlerin birikmesini engellemiyor ki.” “Nasıl engellemez? Bunların işleri güçleri konuşmak, oysa ben çalışmıyor göründüğüm zamanlarda, randımanımı nasıl artırırım diye düşünürüm. Örneğin odama girmeden önce ayaklarımı masama uzatmış gözlerimi kapatmıştım. Çevresine dar açıdan bakan birinin gözüyle uyukluyordum; ama sizin gibi geniş çerçeveden bakan biri böyle düşünmez.” “Gerçeği söylemek gerekirse ben de öyle sanmıştım.” “Yapmayın Allah aşkına Ali Rıza Bey? Sizin gibi misyonu yüksek olan insanlarda böyle düşünürse, ülkemiz nasıl kalkınacak? Benim az evvel yaptığım bir nevi meditasyondu. Verimli olabilmek için çalışma arzumun damarlarıma dolmasını bekliyordum. Sizin de çok iyi bildiğiniz gibi yoğunlaşmadan yapılan bir iş sadece göz boyamaya yarar.” “Olaya bu açıdan hiç bakmamıştım, haklı olabilirsiniz.” “Kesinlikle haklıyım. Madem konuyu Nietzsche’den açtık oradan devam edelim. “Bir genci bozmanın en iyi yolu, aynı düşüneni, farklı düşünenden daha çok saymayı öğretmektir.” Demiş. Elemanlar hayatlarında benim gibi farklı düşünen bir insanla karşılaşmadıklarından yadırgıyorlar, cahil olduklarından ötürü de dedikodu yapıyorlar.” Ali Rıza Bey, kollarını göğsünde birleştirmişti. Başını öne eğmiş, gözlerini kapatmıştı. Onun bu halini görünce söylevime devam etmeye karar verdim. “Unutmayın Ali Rıza Bey, doğrular ve yanlışlar yoktur, sadece yorumlar vardır. İşte bu yorum farkı da kişilerin kapasitesini ortaya koyar. McKenze’nin dediği gibi, “Bir şeyi gerçekten yapmak isteyen bir yol bulur; istemeyen mazeret bulur.” Gördüğünüz gibi elemanlar sadece mazeret buluyorlar. Şimdi söyleyin bakalım, bu zavallılara kızılır mı? “Kızılmaz, sadece acınır.” “Gelelim tembel olduğuma dair dedikodulara.” “Estağfurullah.” “Saklamanıza gerek yok Ali Rıza Bey, hakkımda ne dediklerini çok iyi biliyorum. Ama onlar çok çalışmanın yaratıcılığı öldürdüğünü bilmiyorlar. Birçok insan, tembelliğin hırsı ortadan kaldırdığını düşünür. Ancak tembellik bazı kişileri çok daha verimli dolayısıyla başarılı yapar. Tarih boyunca yaratıcı olan birçok insan, kendilerini genel sistemin akışının dışına çıkarmayı başarmış ve yaratıcı tembelliği kendilerine misyon edinmişlerdir. Mark Twain’in yazılarının çoğunu yatakta yazdığını biliyor muydunuz? Bu anlattıklarımın ışığında söyleyin, tembelliğim şirket için faydalı mı zararlı mı?” “Olaya hiç bu açıdan bakmamıştım. Haklı olabilirsiniz.” “Ali Rıza Bey kırın artık zincirlerinizi. Gün klasik şablonlardan kurtulma günüdür. Verimli olabilmemiz için yaşam zevkimiz olmalı. İşte bu yüzden daha az çalışıp hayatın keyfini daha çok çıkartmalıyız. Ancak o zaman zafere ulaşabiliriz.” “Kesinlikle haklısınız.” Kahvelerimizin son yudumunu aldığı sırada söylediği bu sözle zaferi kazanmıştım. Sıra topu boş kaleye yuvarlamaya kalmıştı. “Sizinle sohbet etmek inanın büyük bir zevk; ama takdir edersiniz ki hepimizin yapacağı yığınla iş var.

Acaba konuşmamızı mesai saati bitimine bırakıp şimdi vazifelerimize bakalım desem, kırılır mısınız bana?” “Haklısınız Alper Bey, benimki düpedüz düşüncesizlik.” “O nasıl söz efendim.” Ali Rıza Bey tüm enerjimi silip süpürmüştü. Ruhumda, çalışma arzusu diye bir duygu kalmamıştı. Hâlbuki odama girmeden önce neredeyse işe başlayacaktım; ama tüm isteğimi gereksiz bir muhabbetle yok etmişti. Şirketin verimine katkıda bulanamayacağımı anlamanın verdiği sıkıntıyla bir süre etrafıma bakındım, sonra da o sinirle dışarıya çıkıp işe yeni giren sekreter kızın yanına gittim. Makyajının ve giysilerinin güzelliğini daha çok ortaya çıkardığını söyleyince mutlu oldu ve işini daha istekli yapmaya başladı. Bunun üzerine diğer kızların da randımanlarını artırmaya karar verdim. Odama geri döndüğümde yorulmuştum. Kolay değil toplam iki kat dolaşmış ve sekiz kızın verimini artırmıştım. Bu şirket benimle gurur duymalı diye düşündüğüm sırada acıktığım hissettim. Saate baktım, on ikiyi beş geçiyordu Aç karına çalışmanın verimi azalttığını bildiğimden yerimden kalkıp dışarıya çıktım. Yemekten döndüğümde üzerime bir ağırlık çökmüştü. Bir saat kadar şekerleme yapmanın enerjimi toplamama yardım edeceği düşüncesiyle koltuğumda geriye doğru kaykılıp ayaklarımı masaya uzattım. Uyandığımda saat ikiyi geçiyordu. Masamın üstünde beni bekleyen işlere bezgin bir şekilde baktım. Her gün aynı dosyaları göre göre artık onlarla akraba gibi olmuştum. Monoton giden hayatımda bir değişiklik yapmalıyım diye düşünüp çalışmaya karar verdim. Ceketimi çıkartıp deri koltuğumun arkasına astım. Gömlek kollarımı dirseklerime kadar sıvayıp yerime oturdum ve masada bekleyen ilk dosyayı açtım. Daha ilk satırı okuyordum ki, cep telefonum çaldı. Ne zaman kalemi elime alsam bir işaret vererek beni uyardığına göre Tanrı bile çalışmamı istemiyordu. Masum olduğuma inanmanın huzuruyla telefonuma baktım, Arif’ti. Şirketin yakınlarında olduğunu ve birlikte bir kahve içip içemeyeceğimi sordu. Sonuç olarak sosyal bir insandım, bu yüzden teklifini kabul ettim. Şirketin ayakta durması için işlerin bir şekilde bitirilmesi gerekiyordu. Bu sorumluluk duygusuyla telefonu açıp stajyer olarak işe alınan iki genci odama çağırdım. Onlara sorumluluk almadan yükselemeyeceklerine dair kısa bir nutuk çektim. Ardından masamın üstünde bekleyen dosyaları işaret ederek, şirketteki geleceklerinin bu işleri hatasız ve hızlı bir şekilde bitirmelerine bağlı olduğunu belirttim. Dosyalara gömüldüklerinde, ben çoktan dışarı çıkmıştım. Geri döndüğümde, gençler işi bitirmişlerdi, hem de hatasız olarak. Şirkette kalıcı olmaları için elimden geleni yapacağımı söyledikten sonra, dosyaları Ali Rıza Beye teslim ettim. Kararan hava yoğun bir iş gününün bittiğini haber veriyordu. Tüm gün aralıksız olarak çalışmış olmanın yorgunluğuyla yerimden kalkıp ceketimi giydim. Çantamı elime aldığımda sorumluluğumu yerine getirmenin huzuru içindeydim. Artık

48

49

Öykü: Atilla BİLGEN

İllüstrasyon: Mehmet DAL


Söyleşi

Söyleşi

İçimizden Biri

Gülhan D SEVİNÇ Gülhan hanım size öncelikle teşekkür ederek başlamak istiyorum bu röportaja. Gölge’nin eli yüzü düzgün olarak büyümesinde sizin çok emeğiniz var. Yine de sırası ile gidelim röportajda, Gülhan Sevinç kim? Nasıl tanımalıyız Gülhan hanımı?

Ben teşekkür ederim değer verdiğiniz için. İstanbul’da büyümüş, çizimi oldum olası seven, tasarımcı olana kadar birçok okul sınavlarına girip birinci dereceden burslu Özel Güzel Sanatlar Üniversitesi'ni kazanan, Açıköğretim İş idaresini dışardan okuyan, Yıldız Teknik Üniversitesi’nde Web Sayfa Tasarımı seminerini tamamlayan, 15 yıla yakın Ajansda Artdirector ve şuanda homeofis olarak çalışan biri… Bunca yıllık profesyonel uğraştan sonra gölge sizin için ne ifade ediyor? Ben Gölge e-dergiye bir iş olarak bakmadım. Benim için hobi gibi birşeydi ama nerdeyse bu hobi olmaktan çıktı ve profesyonel bir dergi haline geldi. Gölge’de sayfa tasarımı sizinle birlikte değişti, eski sayfa tasarımı gerçekten kötü müydü ki size ihtiyaç duyuldu? Eski tasarım kötü değildi. Dergi biraz daha ilgi istiyordu. Bizim gibi tek bir işle uğraşmayan, birden çok iş yapan insanların böyle bir dergi çıkarması gerçekten zor. Çünkü

50

ekstra bir vakit ve emek harcıyorsunuz. Tam bittim yoruldum derken Gölge e-Dergi vakti geliyor. Öykü, Çizim, Sinema ve Kitap tanıtımları ama bunları gönderen kişilerinde bizler gibi yoğun ama iki arada bir derede birşeyler yazıp, çizip hoş birşeyler ortaya çıkarmaya çabalayan arkadaşlar olduğunu düşününce, dergiyi değerli bulup yazılarını, çizimlerini göndermeleri insana güç, heyecan ve keyif veriyor. Bir sonraki çizimleri, konuları sabırsılıkla bekliyorum benim röpfortajım olduğu gibi. Bana güzel bir sürpriz oldu. Siz çizimlerinizle de Gölge’desiniz. Mehmet Sevinç’in son dakika golleri oluyor mu “Sevinç hadi şunu da sen çiz” diye. Olmaz mı? Öykü boş kalmasın, hadi sen de bir çizim yapmak ister misin? deyip, çizmeli kedi misali bana bakınca … hadi çizeyim bari öyküyü canlandıralım deyip çiziyorum. Gidişattan memnun musunuz yoksa “bu kış da kazak örecek vaktim yok” diye hiç umutsuzluğa kapıldığınız zamanlar oluyor mu? Evet kazak örecek vaktim yok ama gölge e-dergi yapacak kadar vakit yaratıyorum ne kadar yorgun ve uykusuz olsam da. Ben hep birlikte çok yol katettiğimize inanıyorum. Benimki umutsuzluk değilde belki bayrağı devretmek gibi bir şey olabilir. Bu kadar ilgi göreceğini pek tahmin etmiyordum ama voltran gibi gitgide büyüyoruz. Pazzle parçası olmak, çorbada benimde tuzumun bulunması hiç fena değil. Gölge’de okumaktan en zevk aldığınız yazar- çizer kim? Öykü (Sadık Yemni), Tarihte Bu ay (Melahat Yılmaz), Sinema (Hasan Nadir DERİN), Tanınmayan Çizerler (Tunç Pekmen), Çizgi Roman Rüya Adam (Berçem Gözde Ölmez, Fatih Yürür), Çizgi Roman (Devrim Kunter) ve Çizgi Roman (Mehmet Kaan Sevinç). Ve ayrıca Ahmet Yüksel'in her sayıda ilginç sorular sorarak, farklı kişilerle gerçekleştirdiği, sıradan olmayan röportajları okumak hoşuma gidiyor.. Burda adını yazmadığımın diğer arkadaşlarında ellerine sağlık diyorum….. “Şu adam çok gereksiz, ne işi var Gölge’de” dediğiniz kişi kim? Ben hiç böyle düşünmedim. Yazıp çizebilen herkesin işi var. Gölge’yi aile şirketi gibi görüyor musunuz? Kesinlikle. Birkere çok keyifli arkadaşlarımız oldu. Bazılarıyla birebir tanıştık ve tanışmaya devam ediyoruz. Bu da bize dergiye devam etme isteği veriyor.

51


Söyleşi

Öykü

Peki grafik tasarım yaparken en çok son dakika golünü atan, işleri hep son dakika teslim eden kim? Bunu Mehmet Kaan SEVİNÇ’e sormak lazım. Bir dakika hemen sorup geliyorum... Gölge e-Dergi’deki en büyük yardımcım. Dökümanların hepsini toparlayıp bir de iş arasında onlarla vakit harcamayayım diye bana toptan klasörde veriyor. Evet öğrendim İşinde iyi fakat kim dökümanı geç gönderiyormuş ama kim? Hasan Nadir Derin’miş. Uzgünüm arkadaşım…

Vukuat

Kadınlar çizgi roman okumaz derler ama siz çizgi roman okuyorsunuz sanırım. Evet ben Çizgi Roman seven türlerdenim. Bilgisayardan gözlerimi ayırdığımda, fırsat buldukça diyelim. En sevdiğiniz çizgi roman çizeri kim? Moebius (Arzak, Blue Berry), Morris (Red Kit), Uderzo (Asterix) Takip ettiğiniz seriler neler? En çok sevdiklerim arasında Dampyr, julia, Martin Mystere, Dylan Dog ve Conan. Mesela ben yıllarca Galip Tekin’in mizah dergilerinde kalan çizgi romanları basılsın, en kahraman Rıdvanlar yayınlansın diye bekledim. Sizin de yayınlanmasını beklediğiniz çizgi romanlar, yeni çizgi roman yapmasını beklediğiniz Türk çizerler var mı? Aklıma gelen Julia var. Çizgi Roman’ı bir ara Türkiye’de basılmıyordu. Şimdi artık o da basılıyor. Nuri Kurtcebe'nin Gaddar Davut'un maceralarını daha kaliteli basılmasını isterim. İsmail Gülgeç'in çizdiği Yaşar Kemal'in Romanı İnce Mehmet'i Milliyet Çocuk Dergisinde okumuştuk. Ayrıca albüm olarak basılsa iyi olur. Bir de Türk Çizerlerden Suat YALAZ, Ersin BURAK, Ragıp DERİN gibi usta çizerlerin çizimlerini seviyorum. Suat Gönülay ve Bülent Arabacıoğlu (En Kahraman Rıdvan) Çizgi Roman'larını okumaktan hoşlanıyorum. Gölge macerası başlayalı 5 sene geçmiş. Gölge için söylemek isteyeceğiniz son birkaç söz ne olur? Açıkcası ben zaman kavramımı iyi yitirdim. Zaman çok çabuk geçip gidiyor. Eskiden üzülürdüm ne çabuk geçti zaman diye. Artık üzülmüyorum. 5 sene dile kolay. Geriye dönüp baktığımızda hep beraber ne kadar güzel yol kat etmişiz. Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz. Ben teşekkür ederim. Bu güzel keyif verici röportaj için. Sevgilerimle… Gölge e-Dergi’nin gölgesi üzerinize olsun. Röportaj: Ahmet YÜKSEL

52

Sadi yatağında uzanmış, yakın bir zamanda eve atma ihtimali yüksek olan Aslı'yı düşünüyordu. Kızıl saçları, keskin yüz hatları ve yeşil gözleriyle mükemmel bir uyum oluşturup kampüsteki erkeklerin bel altını kuvvetlice uyarıyordu. Peşinden koşmayan yoktu ama Aslı onundu, bunu biliyordu çünkü hareketleri kendine yazdığını bas bas bağırıyordu. Onu tavlamıştı işte, kimsenin yapamadığını yapmıştı. Tam bir profesyoneldi. Kızın sevgilisi de değildi henüz ama eve getirmek için bunun hiç gereği yoktu, zaten o da gayet rahat bir tipti, böyle birşeyi takacağını hiç sanmazdı. Derslerini de büyük ölçüde düzeltmişti zaten, en fazla bir dersten kalabilirdi ama onu da ikinci dönem tekrar alırdı. Böylece ailesiyle bozulan ilişkileri de düzelecekti, en azından her konuşmanın sonu "Biz seni oraya okumaya gönderdik, gezip tozmaya değil!" şeklinde bitmezdi artık. Ev arkadaşını da ikna eder, bir günlüğüne evden uzaklaştırırdı, ondan kolay ne vardı ki? Keyifle iç çekti ve yüzünde küçük bir gülümseme ile uykuya daldı. Ertesi gün ders çıkışı Aslı'nın da olduğu arkadaş grubuyla buluştu. Akşama Kızılay'da toplanmak için plan yapıyorlardı. Kaan gevrekçe söze girdi, Sadi'nin ev arkadaşıydı. "Kanka kimler geliyor başka?" "Buradakiler dışında kimse yok sanırım, s*ktiret zaten çok kalabalık olmayalım." "Doğru nerde çokluk..." sözünü tamamlamayıp aptalca gülümsedi. "Orada bokluk." diye bitirdi Sadi. Diğer birkaç kişi de gülüştü. Aslı da onu onayladı. " Haklısın canım." 'Senin canım diyen ağzını ben...' Berrak ve bir nehirin huzur dolu şırıltısı gibi sakin olan sesi Sadi'yi delirtiyordu. Aralarında iki yaş farkı vardı, kız yeni gelmişti ve hazırlıkta okuyordu ama Sadi'nin umurunda değildi. Kahverengi kazağının ve kot pantolonunun içindekileri görmek için sabırsızlanıyordu. Biraz daha muhabbet ettikten sonra grup dağıldı, Kaan'la Sadi birlikte eve doğru yürüyorlardı. "Abi bence bu kıza çok yanaşma pek tekin değil gibi." "Nesi tekin değil abi taş gibi kız işte." "Ben iyi şeyler hissetmiyorum abi kızda bir pislik var gibi ama çözemedim ne olduğunu." Sadi şaşırmıştı, yoksa en yakın arkadaşı onu kıskanıp alıkoymaya mı çalışıyordu? Hafifçe güldü " Oğlum saçmalama ya kuruntu yapıyorsun kafandan, ben ona yapacağımı bilirim." "Abi kızın hazırlıkta hiç arkadaşı yokmuş, hep yalnız takılırmış çünkü kimse yanına yaklaşmıyormuş, e zaten seni görünce de bize eklenti oldu işte." "Daha iyi ya boşver, yalnızlığının nedenini söyleyeyim mi? Kıs-kanç-lık! Kimse yanına almak istemez yanında sönük kalır çünkü, çaktın mı?" " Sen bilirsin abi ben uyardım sonra birşey olursa karışmam." Sadi kahkaha attı, dostunun kıskançlığı onu eğlendirmişti. "Eyvallah kanka." *

*

53

*


Öykü

Gittikleri bar loş ve sakindi. Fonda çalan country müzik rahatlatıcı etkisiyle muhabbetin akışkanlığını arttırıyordu. Gruptaki zıt cinslerin iletişimi başlangıçta gayet dostaneydi. Kibarlık gösterileri, masum dokunuşlar ve sahte gülücükler gözlerin ardındaki çıkarcılık içgüdüsünü gizliyordu. Herkes gerçek amacın ne olduğunu biliyor ama hedefe ulaşmak için sıkıcı bürokratik süreçlerden geçmenin gerekliliğini yadsımıyordu. Grubun daha yeni kurulmuş olması da bu arkadaşlıktan ilişkiye giden yolu mümkün kılıyordu. Akşam ilerledikçe muhabbet koyulaşırken, alkolün de etkisiyle bulanıklaşmaya başlayan zihinler birbirlerine karşı daha "yakın" olmaya başlamıştı. Kaan asıldığı Yeliz'e kolunu atmıştı, dilleri ve bedenleri ahlak sınırlarını aşmak için can atıyordu. Aynı şekilde Volkan da Yeşim'le gecenin başında "sadece arkadaş" iken şimdi sarmaş dolaşlardı. Aslında bunda şaşılacak birşey yoktu, zaten amaç da bu değil miydi? Sadi'nin garipsediği olay Aslı'nın ona bu şekilde yaklaşmamasıydı, kendisine dostça bile olsa tüm gece neredeyse hiç dokunmamıştı. Onda daha farklı birşey vardı, o oturuş, çenesindeki milimetrik kasılma, saçlarını hafifçe savuruşu... Hele bakışları...Nefes kesiciydi! Sanki o yeşil gözlerin içinde azgınlığın ve doyumsuzluğun alevleri yanıyor, kendini aklına bile gelmeyecek çılgınlıklara davet ediyordu. Gecenin nefesiydi soluğu, bir o kadar da karanlık, gizemli... Teninin beyazlığı melekler kadar güzel ve bir cehennem çukuru kadar korkunçtu. Sadi anlıyordu, o mahremiyeti tercih ediyordu, onunla yalnız kalmalıydı! Sadi düşünceler içindeyken gözü yan masadakilere takıldı. İki tane genç, deri ceketli adam onlara, özellikle de Aslı'ya bakıyordu. Bir tanesinin boynundaki gümüş bir zincir göze çarpıyordu, diğerinin de saçı sakalı birbirine karışıp orman gibi olmuştu. Hızla biralarını yudumluyor ve ağızlarının suyu akarak kızı süzüyorlardı. Aslı Sadi'nin bakışlarını takip edince adamları gördü. "Şu hödüklere bir ayar çekeyim." dedi Sadi ve ayağa kalktı. Kız eline dokundu ve onu durdurdu, hiç tedirgin olmuş gibi gözükmüyordu. Aksine rahattı ve yüzünde hafif bir gülümseme vardı. "Ben hallederim." dedi uysal bir şekilde. " Olmaz öyle şey sen otur, onların dilinden ben anlarım." "Hayır-" Aslı dinlemeden kalkıp onların masasına gitmişti bile. Adamlarla birşeyler konuşmaya başladı ama Sadi ne olduğunu duyamıyordu. Şiddetli bir rüzgar aniden barın içini doldurdu. Bardaklar ve tabaklar yere düşüp kırılıyor, çatal- bıçaklar havada uçuşuyordu. Masalar devrilmeye başlarken Sadi şoke olmuş şekilde bakınıyordu. Masadaki diğerleri sandalyelerden düşmüşler ve iki büklüm olmuşlardı. Her kafadan çığlıklar yükselirken Sadi'ye hiçbirşey etkilemiyordu. Hala ayaktaydı. Aslı da hiçbirşey olmamış gibi adamlarla konuşmaya devam ediyordu. Sadi olayı anlamaya çalışırken tiz çığlıklar kalınlaşıp birbirine karışarak boğuk bir mırıltıya dönüştü, sanki ortam yarı akışkan bir hal almıştı ve herkes hareket etmekte zorlanıyordu. Sadi Aslı'ya gitmeye çalıştı ama bacakları tonlarca yük taşıyormuş gibi yavaştı. Aslı'nın vücudu bir anda sapsarı alevlerle kaplandığında Sadi dehşetle bağırdı. Ses dalgaları ağırlaşan havada gitmekte zorlanıyor gibiydi. Bir şekilde çığlığının Aslı'ya ulaşmasının yıllarca süreceğini biliyordu. Sadi çaresizce çabalarken iki adamın yüzlerinin dehşet içinde kaldığını gördü. Suratları hastalıklı bir beyaz rengini aldı ve "yumurta akı" gibi sıvılaşıp çenelerinden aşağı doğru akmaya başladı. Yüzleri tamamen yok olduğunda vücutlarının geri kalan kısmı da eriyip akmaya başladı. Bitmesi Sadi'ya sanki saatlerce sürmüş gibi gelmişti, zaman algısını iyice yitirmişti artık. Adamlardan geriye sadece pelteleşmiş bir yığın kalınca Aslı geri dönüp Sadi'ye baktı. Vücudu ve suratı yanmaktan kora dönmüştü.

54

55


Öykü

Öykü

Gözlerinin olduğu yerde sadece boş çukurlar vardı ve kızıl saçları isle kaplanmıştı. Dudaklarından geriye hiçbirşey kalmamış, ağzı sadece incecik bir çizgiden ibaret tiksindirici bir görüntü oluşturuyordu. Sadi haykırmak istedi ama başaramadı. Artık iyice katılaşan ortam ağzından ve burnundan içeri dolup ses çıkarmasını engelliyordu. Rüzgar başladığı gibi bir anda bitti. Sadi'nin görüşünde herşey bulanıklaşıp birbirine karıştı. Saniyeler içerisinde bar eski haline dönmüştü. Aslı masaya geri gelmişti ve Sadi'yle birlikte oturuyordu. "Sen iyi misin? Sadi?" Kendini sandalyede büzüşmüş otururken buldu, soluk soluğaydı. Aslı'ya baktı. " Sen, sen yanıyordun! O-o adamlar, erimişti. Çok büyük bir rüzgar çıktı. sana ne oldu öyle!?" Grup şaşkınca Sadi'ye bakıyordu. " Hangi adamlar? Hayal görüyordun herhalde" dedi masumca Aslı. Diğerleri de onu onaylarken Sadi az önce adamların oturduğu boş masaya eblekçe bakakaldı. *

*

*

Dolmuşla eve dönerlerken olayın şokunu hala atlatamamıştı. Bütün gece düşünüp durmuş ve ara ara boş masaya bakmıştı. Başı ağrıyordu. Kaan'ın kızın hakkındaki sözleri aklında dönüp duruyordu. Aslı'nın kaldığı yurt da evlerine yakın olduğu için Sadi'yle geliyordu. Kız inmeye yaklaştıkları sırada kulağına yaklaşıp fısıldadı. " Bu gece seninle kalmak istiyorum. Arkadaşını gönder." Ne kadar keyfi kaçmış olsa da bu söz tam olarak ruh halini yüz seksen derece değiştirmişti. Sonunda istediğini alacaktı. Hayatında gördüğü en güzel kıza bu gece sahip olacaktı. O gördüğü hayal de sadece kötü bir rastlantıdan ibaretti, niye keyfini bozsun ki! Dolmuştan indiklerinde Kaan'a kaş göz işareti yaptı, dostu durumu anlamıştı. Başka bir arkadaşında kalacaktı ama onlardan ayrılırken Sadi'ye attığı bakış bas bas dikkatli ol diye bağırıyordu. Karanlık ve ıssız sokaklarda sessizce yürüdüler. Aslı tek kelime etmiyor, Sadi'yle göz göze gelince de çekingence gülümsüyordu. Sadi için bu gece hiçbir şey sorun değildi, sadece "o" yeterdi. Eve geldiklerinde gece yarısı olmuştu. Kapıdan girer girmez Aslı yüzüne ayartıcı bir gülümseme yerleştirdi. " Ben içeri gidiyorum." diyip Sadi'nin yatak odasına yürüdü. " Geliyorum ben de." diye titrek bir sesle cevap verdi adam; heyecandan kızın, odasını nasıl bildiği aklına bile gelmemişti. Başının ağrısı bıçakla kesilmiş gibi bitmişti. Sadi ellerini yıkayıp koşar adımlarla odasına girdi ve durdu. Aslı çırılçıplak halde yatağında yatıyordu. Giysilerini rastgele savurmuştu. Bembeyaz bedeni el değmemiş bir inci gibi parıldıyordu. Kızıl saçları dağınık şekilde omuzlarına düşmüştü. Göğüsleri dolgun ve temas için hazır bekliyordu. Dili kışkırtıcı şekilde dudaklarında geziniyor, elleriyle kusursuz vücudunu ovuyordu. Sadi kudurmuşçasına soyunup kendini yatağa attı. Elleriyle kızın mahrem bölgelerini elledi ve göğsünü şehvetle yalamaya başladı. Lezzetli etin tadını dilinin her hücresine çekiyor, hazdan başı dönüyordu. Zevk dolu inlemeler sessiz duvarlara sinip onlara eşlik ediyordu. Birkaç dakika sonra kız garip bir ses tonuyla konuştu. "Bana bak."

56

Sadi ağzından akan açlığın salyalarıyla kafasını kaldırdı ve istemsizce bağırdı. Aslı'nın yüzü yine barda gördüğü gibi olmuştu, yanmış derisi, gözleri olmayan çukurları ve çizgi gibi ağzıyla kendine bakıyordu. Yüzünden itibaren kollarının ve tüm vücudunun derisi kahverengiye dönmüş saçları isle kaplanmıştı. Göğüsleriyse bir anda kararıp buruşmuştu. Sülfür kokan eliyle Sadi'nin boynundan tutup havaya kaldırdı. Zavallı adam çaresizce çırpınıyor ve eli boğazından ayırmaya çalışıyordu ama yaratığın demir gibi sert tutuşu buna izin vermiyordu. Yaratık korkunç derecede kalınlaşıp boğulurcasına çıkan sesiyle konuştu. "Sana gösterilen açık uyarıya aldırmadın, kör şehvetinin peşinden gittin. Öyleyse sen benim kurbanımsın. Ben senin gibileri avlamak için görevlendirildim." Yaratık daha sonra Sadi'nin suratına bir santimetre kalıncaya kadar yaklaştı. Hırıltılı ve leş kokan nefesi adamın suratını sarartıp lekeliyordu. " Merak etme, diğerlerine de sıra gelecek." Yaratığın boşta kalan elindeki parmakları avucuyla birleşti ve yumruğu bütün bir et parçası halini aldı. Sadi dehşet içinde yumruğun sivrilip uzayarak etten oluşan bir kazığa dönmesini izledi. Kazık süratle adamın göğsünden girip öbür taraftan çıktı. Ucunda Sadi'nin kanlı kalbi duruyordu. Yüreğin pembe damarlarından kan fışkırıyordu. Duvarlar, yatak ve zemin ölümün kızıllığına boyanmıştı. Kalp son birkaç kez attı ve durdu. Sadi'nin gözlerindeki hayat ışığı solup gitti. Yaratık cesedi yatağa fırlatıp uğursuz sevinciyle kafasını yukarı kaldırdı ve yavaşça buharlaşıp havaya karıştı. Bir sonraki kurbanını bulmak için farklı bir bedene bürünüp farklı bir şehirde belirecekti. Bu onun göreviydi. O günden sonra bir numaralı şüpheli olan Aslı kayıplara karışmıştı, polis bütün yurdu didik didik aradığı halde izine bile rastlayamadı. Sanki yer yarılmış da içine girmişti! Ne Sadi'nin ailesi ve arkadaşları, ne de polis olaya bir anlam veremiyordu. Kaan eve gelip de cesedi görünce büyük bir travma yaşamış ve hastaneye kaldırılmıştı. Cinayet Faili Meçhullar listesine kaldırılıp arama çalışmaları son buldu. Olayın ardındaki sır perdesi asla aralanamadı.

Öykü: Can ÇELİKEL

57

İllüstrasyon: İlker YATI


Tarihte

Tarihte

Bu Ay

Bu Ay

Tarihte Ekim Ay'ı Kış bize rüzgârıyla göz kırparken geldik Ekim Ayına. Efendim bu ay elimiz kolumuz dolu yine sizlere… Öncelikle Alman Dışa Vurumcu sinemanın ve daha doğrusu bir şekilde sinemanın babalarından Fritz Lang ve onun en büyük imzalarından olan M: Bir Şehir Katilini Arıyor yapıtı var. Daha sonra ‘’Yetiş Süper-Man!’’ diye bağıracak ve bitireceğiz bu ayı ayın ikinci sözü ile. Lakin önce ayın ilk sözünü söyleyelim diyoruz. ‘’Yaşamak direnmektir, sevmek güvenmektir. Unutma; insan çoğu zaman dünyanın hâkimi, bazen de küçük bir kalbin esiridir.’’

Mevlana Celalettin-i Rumi

Fritz LANG

(5 Aralık 1890-2 Ağustos 1976) Çoğu zaman Alman olduğu düşünülen Avusturyalı yönetmen, senaryo yazarı, film yapımcısı, ressam, mimar… Mimar bir babanın oğlu olarak Viyana’da dünyaya gelen Lang öncelikle baba mesleği deyip mimarlık ve resim eğitimi aldı. Çıktığı dünya turunda hem eğitimini tamamladı hem de dünya denen yuvarlak nasıl bir şeymiş görmeye çalıştı kendi gözleriyle. Sanata, resme ve resmetmeye meyli vardı. Onu sinemanın babalarından yapanda daha çok bu özelliği olmuştu. Lang savaş çanları çalmaya başladığında meydanlara indi. Savaştı. Haklı kimdi haksız kimdi, herkes o da dâhil kendine göre bildi. Savaşta yaralandığı ve yaralarının iyileşmesi gereken zamanda o yazmaya başladı. Senaryolar yazıyordu. Onun gönlü resimdeydi lakin onun bir tabloda değil hareketli bir ekranda akması gerektiğini düşünüyordu. Düşüncesi Alman UFA Stüdyolarında eyleme döktü. O sırlar yükselen sadece Lang değildi. Sanatçıların dışa vurmaları gereken bir tehlike adım adım yaklaşıyordu. Görüntüler, renkler, şekiller düzensizleşmişti. Ve yedinci sanatta bundan payını aldı. Lang Alman Dışa Vurumcu Sinema’nın öncülerinden olma yolunda emin adımlarla ilerliyordu. Tıpkı kimilerinin düşüncesinin aksine karşı çıktığı rejim misali…

58

UFA Stüdyoları ona yönetmenlik kariyerinin yanı sıra bir de aşk kazandıracaktı, Thea Von Harbou… Filmlerinin senaryolarını yazan ve uyumla yakaladıkları aşkları Nazi Almanya’sıyla son bulan ikili birçok başarılı işe imza atacaklardı ta ki ayrılana dek… Lang ve güzel Thea’sının ilk imzası 1921’de atılacak adı da ‘’Der Müde Tod/Yorgun Ölüm’’ olacaktı. Yapım sevdiği adamın ölümüne dayanamayan acılı bir kadının Azrail’le yaptığı garip pazarlığı konu alıyordu. Mumlarla dolu bir odada içinde ve dışında bir seyahate çıkacak bir şartla sevgilisine kavuşabilecekti. Odada yanan üç mumun sönmemesi şartı ile… Yapım dışavurumcu sinemanın öğelerine sıkıca sahip çıkan konusu ve aktarış biçimi itibariyle akımı kapsayan yapımlar adına önemli işaretler içermekteydi. 1922’de iki bölümden oluşacak ve Nazilerin ilgisini çekmesine sebep olacak yapıma imza atacaktı. Dr. Mabuse… Film, insanları hipnotize ederek suç işlemelerini sağlayan suç örgütü mensubu bir doktorun hikâyesini anlatan psikolojik bir gerilimdi. Bunun yanında toplumun gidişatına da ayna tutan yapım akımın en önemli filmleri arasında üst sıralarda yer alıyordu. Ardından gelen yıllarda Nibelungen (1924) ve destansı bilim-kurgu zirvesi Metropolis (1927) yönetmenin eşiyle yükselişinin anıtı olarak perdeye yansıyacaktı. ‘’İşte bu adam, bize harika Nazi filmleri verdi.’’ Adolf Hitler

Metropolis Alman Dışavurumcu sinema örneklerinin en başında gelir. Yönetmenin eşinin aynı isimli romanından uyarlanan yapım dönemin en çok konuşulan konularından biri olan işçiler ve kapitalist düzenin başındaki yöneticiler arasındaki uçurumdan alır konusunu. Metropolis son ekspresyonist film olmakla birlikte salt bir bilim kurgu filmi olduğu da söylenemez. Yapım geçmişle geleceği ayırmadan aynı perdeden paylaşır. Geçmiş, şimdi, gelecek farklı sahnelerde değil bir bütünün parçaları olarak yerleştirilmiştir seyre. Metropolis yunan kökenli bir kelime olmakla birlikte “ana şehir”, “şehirlerin anası” anlamına gelir. Filmde ilk dikkati çeken çarklar, saatler, makineler arasında kalan ve insanlıklarını yitirip makineleşen işçilerdir. Yürüyüşleri, donuk bakışları ve hareketlerindeki mekaniklik bunu bize kanıtlar. Sistem içinde dönen ve ezilen grup insanlığını yitirmektedir. Yukarıdakiler ve aşağıdakiler ayrımı filmde net olarak belirtilmiştir. Şehrin nefes almasını, yaşamasını sağlayan, çalışan kesim işleri bittiğinde şehrin derinliklerine çekilirler. Yukarıdakiler ise yapılan işi yüksek kulelerinden keyifle seyreder ve nasıl işlediğine aldırmazlar bile. Yapımın ana teması buyken bizi bu temaya götüren bir de aşk vardır. Şehrin sahibinin yakışıklı oğlu Freder ile şehrin asıl sahiplerinin kalbini korumaya çalışan güzel kız Maria… Maria’nın inancı aslında yapımın çözüm arama çabalarıdır. Üreten el ile işleyen beyin arasında bir orta yol bulmaya çalışmak. Yapım aynı zamanda şehir dizaynı, ilk kez kullanılan robot teması (ki daha sonra bu biçimli makine karşımıza Star Wars’ta

59


Tarihte

Tarihte

Bu Ay

Bu Ay

çıkacak ve hayranlığımızı bir kez daha kazanacaktır…) ve filmi zamanının dışına taşıyan tekniğiyle bir efsane. Dış makyajın altında ise irdelemekle bitmeyecek kadar çok malzeme içermekte… “Üreten eller ile planlayan beyin arasındaki aracı kalp olmalıdır.” Lang Metropolis’le sinemaüstü bir iş yapmıştır. Lakin gösterime girdiği dönem anlaşılması güç bulunmuş ve ağır eleştiriler de almıştır. Filmi takdir eden en ilginç isim ise Adolf Hitler’dir. Hitler filmi bizzat subaylarıyla seyretmiş ve beğenisini açıkça ifade etmiştir. Bu ifadeyi ise bir teklif izleyecektir. “Ben Nazi değilim!” nidalarını görsele dökmek üzere 1932’de “Dr. Mabuse’nin Vasiyeti” adlı filmine imza atan ve Nazileri ağır eleştiri topuna tutan Lang filminin yasaklanmasına rağmen onların sempatisini kaybetmemiş ve “Devlet Sinema Müdürlüğü” teklifi ile karşı karşıya kalmıştır. Bu teklif ona hayatının aşkını ve yaşadığı şehri terk ettirecektir. Lang teklif üzerine Fransa’ya kaçar. Karısı ise Nazi hayranlığını bir üst seviyeye taşıyarak Nazi Partisi’ne katılır. Yönetmenin ilk sesli filmi ise 1931 yılında çektiği “M” adlı yapımdır. Yapım bir katilin izinde Nazilerin iktidara gelmesi öncesinde Alman toplumunun sokakta yaşadığı gerginliği mükemmel bir dille anlatmaktadır. Yapım “Kara Film” türünün en başarılı örneklerindendir. Lang Fransa’da Ferenc Molnar’ın oyunundan uyarladığı “Liliom” filmini çektikten sonra Hollywood’un yolunu tutar. Lang Almanya’dayken Weimar Cumhuriyetinin desteği ve UFA Stüdyolarının imkânlarıyla büyük bütçeli, bol dekorlu, bol özel efektli destansı sessiz filmlere imza atar. Hem anlatım olarak hem de kullandığı teknikler açısından birçok ilke ve unutulmaza da imza atar. Fakat Hollywood Lang’a serbest dolaşım imkânı sağlamayacak ve bir nevi yönetmenin sanatı için engelli koşu turları düzenleyecektir. Bütçeler kısılmış, hevesler törpülenmiştir. Lang’ın Hollywood için yaptığı en dikkate değer filmleri suç filmleridir. Toplum tarafından dışlanmış, aşağılanmış, yalnız ve suça meyilli karakterlerin hikâyelerini anlatır Lang. Bu filmlerin en önemlileri ise şunlardır; Fury (1936), Scarlet Street (1945), The Big Heat (1953)… Yetiştiği toplumun sıkıntılarını çok iyi bilen ve içine sindirmeyi başaran yönetmen büyük bunalım döneminde yaşanan sıkıntıları da özümseyecek, geçmişi ile harmanlayacak ve yine kendine has üslubuyla kullanmayı başaracaktır. Lang hiçbir zaman tür yönetmeni olmamış ve farklı türlerde film üretmekten geri kalmamıştır. Hollywood’ta da bu alışkanlığından vazgeçmemiştir. Yönetmenin diğer filmlerine bir göz atarsak, westernlere

60

örnek olarak; The Return of Frank James (1940), Rancho Notorious (1952) dramlarına örnek olarak; Hangmen Also Die! (1943), Beyond a Reasonable Doubt (1956)… Bunun dışında yönetmen gerilim ve gizem filmlerine de imza atar. Bunun dışında yönetmen Henry Fonda, Spencer Tracy, Marlene Dietrich, Joan Bennett gibi oyuncularla da çalışma imkânı bulur. Tıpkı diğer yönetmenler gibi Fritz Lang’te yaşadığı dönemin sıkıntılarını ve hatalarını yansıtır filmlerine. Kendi gözlerinden gördüğü şekilde bir toplumu ve o toplumun ona hissettirdiklerini aktarır kamerasına. Fakat Lang bunu yaparken estetikten ödün vermeyen duruşu, kullandığı teknikleri ve ilkleriyle sinema tarihinin en önemli isimlerinden olmayı da başarmıştır. Başyapıt olarak nitelenecek ve asla kullanılmaktan vazgeçilmeyecek bir rengi vardı Lang’in. Toplumunu iyi analiz etmeyi başarmış ve yapılan yanlışları hiç çekinmeden keskin bir dille anlatmıştı. O ve filmlerini unutulmaz kılansa toplumsal eleştiri ile toplumun seyrederken eğlenmesi gerektiği fikrinin tam göbeğinde durmayı başarmış olmasıydı. Bu başarı bize izlemekten sıkılmayacağımız ve irdeledikçe irdeleyecek seyirlikler bıraktı. M- Bir Şehir Katilini Arıyor(1931) “Bekle biraz bekle… Az sonra öcü bıçağıyla gelecek. Küçük parçalar kesecek senden…” Yıl 1931… Almanya pedofil bir çocuk katilinin eylemleri ile çalkalanmaktadır. Aileler artık çocuklarını tek başına sokağa çıkarmaya korkuyorlardır. Polisin çabaları bu sapık zihniyeti yakalamakta yetersiz kalınca halk paniğe kapılır. Paniğe kapılan yalnızca halk değildir. Organize suç örgütleri ve “normal suçlular” da panik içindedirler. Çünkü polis baskısı katili bulmaya yetmiyor ama onları sıkıntıya sokmaya yetiyordur. Organize suçlular ve dilenciler bu konuda ortak bir karara varıp katilin peşine düşerler. Tek soru vardır akılda kalan; katilin cezasını kim verecektir? Yargı mı? Yoksa sokakların hükümranları suçlular mı? 1931 yapımı film Lang’in kendi tabiriyle en sevdiği yapımı. Aynı zamanda onun ilk sesli filmi. Senaryosunu eşi Thea Von Harbou ile yazdığı yapım İngilizce konuşulan ülkelerde Fritz Lang’s M ya da Murderers Among Us adı adları ile de anılır.

61


Tarihte

Tarihte

Bu Ay

Bu Ay

Yapım 1934’de Nazi idaresi başa geldiğinde yasaklanmıştı. Bir katilin peşine takılan huzursuz bir halkı resmeden hikaye katilin hastalıklı yönünü toplumun hastalıklı yönüyle kıyaslar nitelikte anlatmış ve adeta şunu dile getirmişti. Evet, o bir canavar peki ya siz? Siz ondan daha mı iyisiniz? Hikayenin en can alıcı yanı ise tabi ki Lang’in devletin adalet sistemini simgeleyen ve koruyan polis ile devleti yaralayan ve adalet sistemini çökertmeye çalışan suçluları aynı kefeye koyması idi. Yapım “Kara Film (film-noir)” türünün en güzel örneklerinden biridir. Yönetmeni Hollywood’a tanıtan ve başrol oyuncusunu komedi filmlerindeki küçük rollerden bir yıldıza dönüştüren film kendinden sonra beyazperdeye yansıyan bir çok yapıma da ilham kaynağı olmuştur. Başrolünde Peter Lorre’un yer aldığı ve katilin ıslığıyla bir nevi damgalanan seyrin ıslığı başrol oyuncusu çalmayı bilmediği için yine yönetmenine yani Fritz Lang’a aittir. Sinemada “leitmotif”(Leitmotif; belirli bir fikir, düşünce ya da şahısla özdeşleştirilen müzik temasının film boyunca tekrarlanması) adı verilen tekniğinde ilk kez kullanıldığı yapım ıslık melodisini Edward Grieg’in Peer Gynt süitinden In the Hall of the Mountain King adlı bölümünden alır. Fritz Lang’in oyunculara kök söktüren efsanevi tutumu bu yapımda da değişmemiş Peter Lorre bu tutumdan fazlasıyla payını almıştır. Film her daim IMDB’nin en iti 250 film sıralamasında baş sıralarda yer alır. “Ama elimde değil! Engel olamıyorum. Ne biliyorsunuz? Hem kimsiniz siz? Suçlular! Bundan gurur mu duyuyorsunuz? Kasaları açabilmek, hırsızlık ve kağıt oyunlarında hile yapabilmekten? Tüm bunlar bence iyi bir işiniz olsa veya doğru bir şeyler yapabilseniz ya da tembel ukalalar olmasanız yapmayacağınız şeyler. Ya ben? Bu benim isteğim dışında. Bu lanet içime işlemiş. Ateş! O sesler ve işkence… O hep orada, beni sokağa çıkmaya zorluyor, sürekli beni takip ediyor. O benim, kendimi takip ediyorum. Sessizlikte bile onu duyuyorum. Evet, kendimi avlıyorum, kendimden kaçmaya çalışıyorum ama yapamıyorum, kendimden kaçamıyorum. Beni yönelttiği yola dönmek ve kaçmak zorundayım. Dipsiz sokaklar… Bitsin, bitsin istiyorum!” M, ıslık çalarak öldüren bir katilin peşine düşen koca bir şehri anlatırken bizi de o katilin ve onun nezdinde görünmeyen ama adım adım yaklaşan başka bir katilin peşine düşürüyor. Seyrederken dikkat edin o ıslık sizi de yakalamasın…

62

SUPER-MAN “Bakın! Gökyüzünde! O bir kuş, hayır o bir uçak, hayır, hayır, o Süper-Man!” İnsanoğlu her daim kendinin altından kalkamadığı durumlar için bir kurtarıcı bekledi. Efsanelere tutundu önce, sonra o efsaneleri yazanları okudu. Bu da yetmeyince kendi hayal gücü girdi devreye. Kendi kahramanlarını kendisi yarattı insanoğlu. Elleriyle yıktıklarını telafi edebilmek için… Süper-Man o karakterlerden biriydi. Çizgi roman dünyasının en popüler, en güçlü, en insancıl insan olmayan karakteri… Kripton gezegeninden bizi kurtarmaya gelmişti. Aslında ilk başta pek de böyle olmadı. Süper-Man ilk oluşturulduğunda yıl 1933’tü. O dünyayı istila etmeye gelen kel, insanüstü güçlere sahip kötü bir karakterdi. Fakat yaratıcıları Jerry Siegel ve Joe Shurter bu konsepti satamadılar. 1938’e kadar kahramanımızın kostümü ve kişiliği değiştirilip durur. Haziran 1938’de Süper-Man halkın karşısına ilk olarak “DC Comics 1” dergisinde çıkar. Üzerinde o zamanlar sirkte gösteri yapan güçlü adamların giydiği bir tayt vardır. Taytın üzerinde ise neyi saklamayı amaç edindiği belli olan bir don! Kostümün renkleri Amerikan bayrağının renklerini hatırlatması için mavi-kırmızıdır. Yıllar boyunca birçok kahramanın kostümü değişikliklere uğramasına rağmen Süper-Man 71 yıl boyunca o donu ve taytı giymeye devam eder. Lakin kıyafetten ziyade simgeledikleri önemlidir. 1938’de bir üçgen içinde adının baş harfini simgeleyen “S” harfi vardır. Bu Amerikan polisine yapılan bir saygı duruşudur. Yıllar içinde o üçgen dünyanın en çok bilinen değerli madeninin şekline elmas şekline dönüşecektir. Kahramanımızın güçleri ise gelişen teknolojiye uygun olarak yıllar içinde arttırılır. Başlangıçta sadece çok güçlüdür, hızlıdır fakat uçamaz. Çok yüksek mesafelere kadar zıplayabilir. Zaman bize bir metalin içinde uçma lüksünü verince süper kahramanımızda bundan geri kalmaz. İnsanüstü olmanın verdiği ayrıcalıkla uçmaya

63


Tarihte

Tarihte

Bu Ay

Bu Ay

başlar. Bir eli önde diğeri göğsüne dayalı şekilde kuş misali süzülür Amerikan semalarında… Tek zayıflığı kriptonittir. Madene yaklaştığı anda acılar içinde yerleri süpürür ne yazık ki! Süper-Man’in Nietzsche’nin insanüstü kavramı temel alınarak yaratılmıştır. Bu kavramın en önemli ayağı ise fiziksel güç değil erdemdir. Kahramanımız gerçek kimliğini gizlemek için Clark Kent adını kullanır. 1.91 boyunda ve tam tamına 102 kilodur. Yakışıklıdır, erdemlidir. Yalan söylemez(kimliğini saklamak için çevirdiği dolaplar hariç!), kalp kırmaz, sevdiği kadına ihanet etmez. İstediği tek şey iyilik için çabalamak ve dünyamızı kötülüklerden korumaktır. Lakin kendisi bir dünya kaybetmiştir ve acısını bilmektedir. Süper yakışıklımız Jor-El ve annesi Lara tarafından Kripton gezegeni patlamak üzere iken bir mekiğe kondurulup dünyaya gönderilmiştir. Ana baba yüreği evlatlarının hayatını kurtarmak için kendini feda etmiştir bu şekilde. Jor-El’in sevgili oğlu Kal-El’i dünyaya göndermesinin geçerli bir sebebi de vardır. Bilmektedir ki sarı güneş oğluna çok üstün güçler verecektir. Kal-El Kansas’ın Smallville adlı şirin bir köyüne düşer mekiğiyle. Orada onu Martha ve Jonathan Kent isimli bir çift bulur. Ona Clark adını verip kendi oğulları gibi büyütürler. Üniversiteye kadar küçük köyünde büyüyen Clark üniversiteyi okumak için Metropolis adlı şehre gelir. Daha sonra Daily Planet gazetesinde iş bulur. Ve gerçek aşkı Lois Lane ile tanışır. Ona Süper-Man adını bizzat sevdiği kadın verir. Ayrıca birçok isimle de anılır kahramanımız; “The Man of Steel”, “The Man of Tomorrow”, “The Last Son of Krypton”…Kahramanımıza eşlik eden belirgin karakterlerin ise isimlerini analım yazının şu dakikalarında; Lois Lane: Süper kahramanımızın sevgilisidir. Akıllıdır. Yeri geldiğinde erkeksidir. Zekidir. Daily Planet gazetesinin hırslı muhabirlerinden biridir. Haber neredeyse o oradadır. Lex Luthor: Clark Knet’in başlangıçta en iyi dostlarından biridir. Daha sonra değişmiş ve kötülüğün başkarakterlerinden biri haline gelmiştir. Dost kazığı bu olsa gerek ki Clark’ın ilk aşkı Lana ile evlenmeyi de ihmal etmez Lex Luthor… Lana Lang: Kahramanımızın Smallville’de yaşarken aşık olduğu kadın. Clark ona zarar gelmesi korkusuyla ondan uzaklaştığı sıralarda Lex Luthor tarafından kapılan kızımız bir şeytanla evlendiğini anladığında boşanır ve kocasının parasıyla yine kocasının kötülüklerine engel olmaya çalışır. Bir nevi süper kız görevi görür. Wonder Woman: Gelen her türlü kurşun saldırısını engelleyebilen hatta bu kurşunları tekrar sahibine iadeli taahhütlü gönderebilen, uçan süper kadın. Kahramanımızla yolları arada bir kötülere karşı savaşta birleşir dostça ayrılır. Ayrıca Batman’e olan aşkıyla da bilinir. Lakin Batman’in bundan haberi var mı yok mu o bilinmez. Flash: Gerçek adı Wally West’tir. Koşarak inanılmaz hızlara ulaşabilir. Katı maddelerin içinden geçebilir ve isterse o katı maddeyi kötünün başında patlatabilir. Kahramanımızla iş münasebeti ile birleşirler.

64

DÜŞMANLARI Karizma ve güç büyük olunca tabi büyük başın derdi de büyük oluyor. Kahramanımızın pek çok düşmanı var. Biz bunlardan bazılarına şöyle bir göz atalım; Darkseid: Apoklips gezegeninin güçlü yöneticisidir. Dünya fethetmek gibi bir fantezisi vardır. Mongul: Emrinde gladyatörleri olan bir uzaylıdır. Süper-Man’in baş düşmanıdır. Kesinlikle “Merhaba dünyalı biz dostuz.” düsturunda değildir. Metallo: Gücünü kriptonitten alır kahramanımızın aksine. Kendini metal bir robota bürüterek saldırır. Kriptoniti kahramanımıza karşı kullanır. Lex Luthor: İnsandır. Akıllıdır, zekidir, zengindir. Kötülük bünyeye nüfuz edince sapıtmıştır. Bizarro: Lex Luthor tarafından Süper-Man’in kanından yaratılan bir karakter. Denilenin tersini yapmasıyla bilinir. Serseridir. Amacı iyi ikizini yok etmek ve dünyaya hükmetmektir. Mr. Mxyzpylk: Kel, koca kafalı bir karakterdir. Pek yakışıklı değildir. Bunun da farkındadır. Adını bırakın düzden söylemeyi(en azından ben beceremedim), tersten söylediğiniz takdirde 3 ay için tatile çıkar. Özel güçleri vardır.

YİĞİDİMİZİN GÜÇLERİ X-Ray Görüşü: Yiğidimiz bu özelliği sayesinde kurşundan yumuşak her şeyin arkasını görebilir. Kapı çalınınca “Kim O?” diye sormaz. Bakar, görür. Teleskopik Görüş: Uzaktakileri yakınlaştırıp burnunun dibindeymişçesine görebilmektedir. Zihniyeti kötü olsa vay evde soyunup dökünen kız kısmısının başına! Mikroskobik Görüş: Bu sayede mikroskopla görülebilen her şeyi gözleriyle görebilir. Lise yıllarında çok işine yaramıştır zannımca. Isı Saçan Bakışlar: “Canımı sıkmayın yakarım!” sözünün anlam bulduğu yeteneğidir. Bu sayede suç bağımlısı yaratılmışın arabalarını uçurur, patlatır, adamı tek bakışıyla küle çevirir. Bunun yanında kızıl ötesi görüşü vardır. Karanlıkta görebilir. Elektromanyetik dalgaları görebilir. Hatta denizin altını bile görebilir, o kadar diyeyim ben size ona göre ayağınızı denk alın! Süper İşitme, Süper Ses, Süper Nefes: Her şeyi duyabilir. Her yaratığın sesini taklit edebilir. Ve nefesiyle fırtınalar koparabilir. Ayrıca boğaz spreyi kullanmaktadır. Süper Hipnotizma: Bakışlarıyla herkesi hipnotize edebilir. Genellikle bu yeteneğini kimliğini saklamak için kullanır. İnsanlar onu korkak, iyi huylu, sakin bir adam olarak görürler bu sayede. Oysaki onun içinde nasıl bir yiğit vardır ne siz sorun ne ben söyleyeyim. Dayanıklılık: Kahramanımız DC Comics’in bilinen en dayanıklı süper adamıdır. En sert darbelere bile dayanabilmektedir. Dayanamadığı tek şey kriptonit ve sevgilisi Lois Lane’dir. Ayrıca çok güçlüdür. Bir uçağı, treni aklınıza gelen en ağır cisimleri bile tek eliyle kaldırıp akıl almaz uzaklıklara fırlatabilir. Süper Hız: dünyayı 45 saniyede devr-i âlem edebilen tek yiğittir. Tabi ki Flash’ın hızına yetişemez lakin o da en az onun kadar hızlıdır. Süper refleksleri sayesinde cisimlere çarpmadan hızla aralarından geçebilir.

65


Tarihte

Tarihte

Bu Ay

Bu Ay

Sizin mesai olarak bildiğiniz tüm ev işlerini anında yapar. Hem tek bir toz tanesi bırakmadan… Ayrıca süper adamımıza hiçbir şekilde zarar verilemez. Yaralanmamaktadır. Solar ışınları emme özelliği de vardır. Biline…

KIYAFETİ Altına mavi tayt, taytın üstüne kırmızı bir don giyer. Üst kısmına mavi, vücudunu saran bir tişört giyer ve üstünde “S” harfi vardır. Kırmızı bir pelerini vardır. Pek havalıdır. Ayrıca telefon kulübeleri onun giyinme kabinleridir.

Yönetmenliğini Bryan Singer’in yaptığı filmin oyuncuları ise Süperman rolünde; Brandon Routh, Lois Lane rolünde; Kate Bosworth, Lex Luthor rolünde ise deneyimli oyuncu Kevin Spacey… “Yetiş Superman!” diye geçirdiğim yıllarım vardır sayın okuyucularım. Hangimizin yok ki? Kim istemez bu kadar güçlü bir kahramanın onu koruduğunu bilerek yaşamayı? İşte bu istek ve hayalden doğdu Süperman… Tabi onun bir Amerikan rüyası olduğunu da unutmamak lazım. Yine de “Yetiş Süperman!” Efendim geldik yine bir ayın sonuna, en azından yazımızda. Kendinize geneşler doğurun umudunuzla diyor ve sözü ayın ikinci sözüne veriyorum. “Yaşarken anlayamadıkları değerleri, öldükten sonra anlamanın kimseye bir faydası yok. Sevdiğinizi dirileştirmenin yolu, hayatın tazeliğinde itiraf ve ifade etmektir.” Şems-i Tebrizi

SİNEMADA SUPERMAN

Melahat YILMAZ www.otekisinema.com

Süperman(1978): Süperman’in doğuş hikâyesinin beyazperdeye aktarıldığı ilk filmidir. Yönetmenliğini Richard Donner’ın üstlendiği yapımın oyuncuları ise Christopher Reeve, Margot Kidder, Gene Hackman ve Marlon Brando idi. Süperman bu filmle beyazperde de efsanesini başlatmış ve sevenlerinin gönlüne taht kurmuştu. Yapım eleştirmenler tarafından genel itibariyle iyi eleştiriler almış, gişede de iyi bir iş çıkartmıştı. Süperman II (1980): Yönetmen koltuğunda bu kez Richard Donner ile birlikte Richard Lester’ı da gördüğümüz yapımın başrol oyuncuları değişmemişti. Christopher Reeve yine süperman rolüyle hayranlarının kalbinde taht kurmaya devam etti. Filmin konusuna gelince kahramanımız sevgilinin kaçırıldığı bir nükleer roket saldırısına müdahale eder ve roketi son anda uzaya gönderir. Bu arada uzayda Kripton gezegeninden kaçan suçlu uzaylılar Zod, Ursa ve Non bu roket yüzünden uyanır ve bizim boyutumuza gelirler. Süperman III (1983): Yönetmenliğini ikinci filmde pişmiş ve bu filme düşmüş olan Richard Lester’ın üstlendiği yapımdır. Serinin üçüncü filmi olan yapım komedi unsurunun ağır basmasıyla diğer iki filmden ayrılır. Hayranlarının başta yadırgadığı bu durum daha sonra keyifli bir seyirlikle sonuçlanmıştır. Başrol oyuncularına serinin bu ayağında komedi unsurunun bizzat kendisi olarak Richard Pryor katılır. Konusu ise kısaca; Webster Gus’ı kullanarak dünyanın ekonomik sistemini alt edecek bir bilgisayar geliştirir. Kendilerine engel olabilecek tek kişi kahramanımızdır doğal olarak. Süperman IV: The Quest for the Peace(1987): Yönetmenliğini Sidney J. Furie’nin devraldığı yapım serinin son filmidir. Diğerleri kadar başarılı bulunmadığı için serinin ve Christopher Reeve’in son süper kahramanlığı olarak da değerlendirilebilir. Film nükleer silahsızlanma mesajları veren bu arada ezeli iki düşman olan Lex Luther ve kahramanımızı yine karşı karşıya getirerek aksiyonu başka bir boyuta taşıyan son maceraydı. Süperman Returns(2006): Uzun süre aramızdan ayrılan kahramanımız dünyaya yeniden döner. Fakat döndüğünde sevgilisinin ve onu seven diğer insanların onsuz yeni bir hayat kurduğunu görür. İnsanlar bir süper kahraman olmadan da yaşamlarına devam edebiliyorlardır. Clark bunun üzerine sevdiklerini yeniden kazanmanın ve hayatını geri alabilmenin peşine düşer.

66

67


Öykü

Celaliler'i Kırdırmak Raviyân-ı ahbar ve nakilân-ı âsara göre, yeniçeri isyanlarının pek sık olup tahta çıkarılıp indirilen hanedan azasının haddinin hesabının olmadığı dönemde, Memalik-i İslam’ın başına Sultan Ragıp Han geçmiş idi. Sultan Ragıp, pek kısa süre tahtta oturduğu için ne sarayın döşeklerine kurulmuş vakanüvisler, ne ömürlerini kitaplar arasında çürütmüş müverrihler, ne de bir cümle kıssahan ve meddah onun adını tarihe yazmaya lüzum görmemiş idi. Çetelesini tutmaya ne hazine defterdarlarının hesabı ne de bıyığı balta kesmez ocak ağalarının izanı yetmediğinden nedeni ve ismi bilinmeyen bir isyan sonucunda, sarayın unutulmuş dehlizlerinden birindeki kafesinden çıkartılan Şehzade Ragıp, hem tatlı huyludur hem de yönetilmeye, oynatılmaya müsaittir diye hem harem ağalarının hem de ocak ağalarının mutabakatıyla tahta geçirilmişti. Sultan Ragıp Han, her ne kadar karakter olarak yumuşak huylu olsa ve ömrünü bir gece odasından içeriye süzülüp kendisini boğacak olan dilsiz bostancılarının kemendinden korkarak geçirmekten dolayı sinirleri pek bir yıpranmış olsa da ömrünü siyasiye ve askeriye ilimleriyle geçirmekten mütevellit belli bir fikri ve saltanat fıtratı mevcut bir hükümdardı. Üstelik geldiği soyun ve atalarının ihtişamını kah kıraat edip kah kıssahanlardan dinlediği için kendinde o istidayı görmese bile namlı bir padişah olacağına dair içten içe bir temenni mevcut idi. Harem ağalarının fitnekârlığı ile ocak ağalarının madrabazlıklarını da biliyor, bir gece kendisini yaka paça tahta çıkardıkları gibi yine bir gece ulufe darlığını ve sair meseleleri bahane ederek yaka paça tahttan alaşağı edip boğdurabileceklerini de tahmin ediyordu. Saltanatını korumak ve memleketini abad etmek isteyen Sultan Ragıp, tedbili kıyafet sokağa karışarak ahalisinin dertlerini öğrenmeye niyetlendi. Paşa sancaklarından ve dahi çiftliklerinden yüz bulamayıp iş bulurum diye şehre düşen Rumeli çıtaklarının kılığına bürünerek sarayın gizli kapılarından çıkıp hamal kahvelerinden bekar odalarına Dersaadet’i dolaştı. Yeniçeri haytalarının melanetlik ve nusuhet okunan nursuz sıfatlarına maruz kalıp yeniçeri kahvelerini, memleketlerindeki kan davalarını ve vuruşmalarını anlatıp bir nice korsanlık hikayesi anlatan kadırgacı ve kayıkçı taifesiyle dolu rıhtım kahvelerini, katil suratlı ve eşkıya yaratılışlı gaddarlarla oğlan ve avret düşkünü zemparelerle gulamparelerin yatıp kalktığı bekar odalarını, gedikli ve koltuk meyhanelerini, yanı yöresi başıbozuk dolu gizliden gizliye kırbadan rakı satar seyyar meyhaneleri, önünde yöresinde gelene geçene işve-ü naz yapan kevaşelerin durup rıhtım taifesinin önlerinden çadır kurup gece gündüz bekleştiği umumhanelere dek gezdi dolaştı. Kah cami şadırvanlarındaki konuşmalara kulak misafiri oldu kah gizli saklı işler çeviren koru ve mesire aşıklarının saklı yuvalarını gezdi. Başıbozuk ve mücerred takımından esnafa ve amele taifesine, ümera ve ulema zümrelerine dek herkesin dilinde Anadolu’yu kasıp kavuran, ocaklar yıkan, ahaliyi perişan edip göçe zorlayan, evsiz barksız bir nice insanı eşkıya ve zalim eline bakmaya zorlayan Celali Kaçgunluğu var idi. Ardına peşine taktığı çalıkakıcı ve kemikçi taifesiyle soyguna vurguna alışmış bir nice sipahiden, dağları mesken tutmuş kanlı çetelerden, şehirleri dahi vuran beli bıçaklı suhte-medrese takımından bahsediliyordu. Gözünü kan bürümüş ırz ve namus yoksunu gafillerin elinde kasık mancığı olmuş avretlerle oğlanların aklibetleri,

68

69


Öykü

Öykü

köşklerinden konaklarından kaldırılan gelinlerin hikâyeleriyle ahali adeta ağlamalı temaşa seyreder gibi eşkıyaların haydutların yaptıklarını dinlemekteydi. Tebaasının müşkülünü gören padişah, saltanatını garanti altına almak adına memleketi sarmış bulunan gaileyi temizlemeye karar vererek, devlet kapısında ve ricalde vazife almış büyük küçük bir nice kişiye emir vererek, memleketin huzurunu sağlayıp Al-i Osman’ı yeniden cennetmekân Sultan Kanuni Han devrine geri götürebilecek çareler sorarak her birinin birer layiha yazması istendi. Ne tuğlu vezirler, ne emri altında sayısız kapu bulunan paşalar, ne kapı bekler kethüdalar ne harem ağası ne yeniçeri ağası bu vazifeden ayrı tutulmadan her birisine Celali gailesine dair birer kurtuluş layihası yazmaları emredildi. Bir nice isyandan ötürü her biri kendince mimli ocak ve harem ağaları, ulema ahalisi dahil toy sandıkları padişahın böylesine bir emir vermesinden şüpheye düşerek altında bir bit yeniği arasalar da emir mucibince her biri bir layiha yazmıştı. Padişah kendisine gönderilen layihaları okuduğunda içlerinden hiç birinin kendisine bile hayrı dokunmayacak tiynette olduklarını görmüş. Ulemadan birisi suhteler isyan ediyor diye medreselerin külliyen kapatılması gibi akla hayale sığmaz bir öneri getirmişken bir başkası “medreseyi zorunlu yapıp, cümle kızı kızanı ufak yaştan buraya alıp dinin kaidelerine göre yetiştirmeyi” önermişti. Yeniçeri ağasına göre ise İstanbul’un sayılı kaldırım kurdu ve hayta taifesine tımar dağıtılığ Anadolu’ya gönderilerek haydutu hayduta kırdırmak iktiza ediyordu. Harem ağası ise isyancılara rüşvet vererek devlet tarafına çekme taraftarıydı. Paşalardan birisi Anadolu’nun etrafına baştan başa duvar ördürülüp göçer ve yerleşik dahil cümle ahalinin kırılmasını, böylece gailenin kökten çözüleceğini savunurken bir diğeri Anadolu’ya gönderilen tahıl ve gıdanın zehirlenerek oradaki haydut taifesinin bire kadar kırılmasını savunuyordu. Hangi akla uyup yazdığı bilinmez paşalardan birisi de Rumelinden ne kadar cadı ve hortlak taifesi var ise bir şekilde tutup bağlanıp Anadolu cihetine salınmaları gibi abuk bir layiha yazmıştı ki padişahın emriyle makamından alınıp Cibali Bimarhanesi’ne kapatıldı. Tüm bu rical arasında layiha yazmamış tek kişi vardı ki bu şahıs İskelet Osman Paşa’dan başkası değildi. Memalik-i Osmaniyye’nin namazında niyazında kullarından madrabaz ve dahi kumarbaz taifesine dek her bir insanın gözünde pek makbul bir adam değildi. Paşalığı rüşvet ve adam sindirmeyle dedesinden babasından bir şekilde intikal etmiş bir serdengeçti iken kendi paşalığa dek çıkmıştı. Kahveden afyona bir nice keyif verici maddenin müptelası olan bu şahıs, Keş Osman Paşa olarak anılırken gün gelmiş Yemen’den ve Hint’ten getirdiği bir nice ecnas-ı duhan yüzünden kara kuru bir hale gelince İskelet namı ile anılır olmuştu. Kendisi gibi ömrünü batakhanelerde, afyon tekkelerinde çürütmüş müptelaların aksine miskin ve uyuşuk bir zihinden ziyade alelade bir insana göre oldukça zeki ve fevkalbeşer addedilen bir yeteneğe sahip bu şahıs kah sohbet meclislerinde kah oturak alemlerinde öyle sözler söyler öyle yakışt��rmalarda bulunurdu ki diyar-ı küfrün cümle feylesofu bir araya gelse onun cümlelerindeki hikmetin zerresine dahi akıl sır erdiremezlerdi. Gerçi ne söylediğini de bilemezlerdi ya kerameti kendinden menkul, dünyaya işret ve sefa sürmeye gelmiş sayısız ehl-i keyften biriydi. Padişah, açıkçası ömrünü zevk-ü sefayla geçirip din-ü devlet yararına bir faidesi olmayıp işret meclislerinin aranan yüzlerinden biri olmak dışında da bir vasfını görmediği bu paşa bozuntusundan layiha gelse ziyadesiyle şaşırırdı. Ancak bunun yerine Acem divan üstadlarına akçe döktürüp binbir çeşit süslü ve

zarif kelimelerle yazılmış bir name gönderip, müsait bir zamanda padişahın huzuruna çıkmayı arz etmesi sultanı düşüncelere gark etmişti. Sultan Ragıp Han, böylesine tumturaklı bir name ile istenen arz izninin muhakkak sadrazamdan bile gizli tutulması gereken mühim bir hal ile alakalı olduğunu az çok anlamıştı. Sultan Ragıp Han’ın verdiği destur üzerine kısa sürede İskelet Osman Paşa arz odasına teşrif etmiş, zayıflığı nedeniyle üzerindeki giysilerin adeta tahta üzerinde sallanmasına benzeyip bostan korkuluğunu andıran bu adam, altları morarmış çukura kaçan gözleri ve ziyadesiyle sivri bıyıklarıyla ilk bakışta insanda ipiyle kuyuya inilmez bir tedai uyandırıyordu. Huzur-ı padişahiye çıkarken yanındaki devasa bir Habeşlinin getirdiği bir tepsi dolusu lati lokum, şerbet ve dahi Frenk illerinde nam salmaya başlamış kakao nam nev zuhur bir yemişten yapılma İspanyol keferesinin “Çokolat” dediği dumanı üstünde tüter çömlekte getirilmiş bir cins içecek, akide şekeri gibi çeşit çeşit hediyeyi Sultan’a hediye olarak arz odasının girişinde bıraktıktan sonra el etek öperek sultanın ayaklarına kapandı. Sultan Ragıp Han konuşmasına destur verince saltanata övgü ve diğer devlet ricaline sövgüden oluşan görece kısa bir girizgahın ardından padişahın memleket meselelerini çözmesinde ve Celali gailesini bitirebilmesinde yardımı dokunabilecek yegane çözümün kendisinde olduğunu iddia ediyordu. Emr olunan layihayı diğerleri gibi yazarak hazırlamamıştı. Faydasız ve rind olmasına rağmen feylesof kere feylesof olduğu herkesçe bilinen bir zat olduğundan, diğer layihalardan da pek bir hayır görmediğinden Sultan Ragıp Han, İskelet Osman Paşa’nın teklifini kabul etti. Paşanın isteği, padişahın hiçbir kimseyi yanına almadan kendisiyle birlikte gideceği yere gelmesiydi, başka da bir şey söylemedi. Padişah yanına murassa hançeriyle, kabzası fildişinden yapılma altın savatlı kılıcını kuşanıp, ne olur ne olmaz tanır tanımaz bir zındığın gadrına uğramamak için altın mühr-i padişahiyi ve dahi gümüşten yapılma murassa saltanat yüzüğünü de alıp yanına ne baltacı ne yeniçeri almadan İskelet Osman Paşa’nın ardında takılarak akşamın alacasında Dersaadet’in keşmekeşine karıştılar. İskelet Osman Paşa ile padişah, Sarayburnu’nu civarında bir kayığa binerek Galata tarafına geçtiklerinde sultanın o durumun şaşkınlığı ile laf söz çıkarmasın diye kayıkçıya verdiği bir kese altın ile torunlarına dek ailece ihya oldukları söylenir. Galata’nın Domuzkapısı’ndaki Hamr Eminliğine bağlı, sayısı 1000’den fazla olan Kostantiniyye meyhanelerinden olup, 200 adedinin Galata’da bulunduğu meyhanelerden biri olan Taşmerdiven Meyhanesi’ne geldiler. Başı cavlak ayağı çıplak naralar atan sarhoşların, akranlarıyla kavga eder yeniçeri haytalarının, günlerini kurtarmak gayesiyle gelene geçene işve eden fahişelerin arasından geçip Dersaadet’in en namlı meyhanelerine girer girmez padişah bilmez kul tanımaz taifesinden olma sarhoşlar zengin tüccardan birinin geldiğine hükmederek gelenlere hiç bakmayıp alemlerine devam ettiler. Açılır kapanır rahlelere konmuş sinilerin üstünde sayısız mezeler, test testi şarap ve arada birkaç rakı, sinilerle tezgah arasında mekik dokuyan her biri ayağına tez saki oğlanlar herhangi bir meyhaneden farksızdı. Mermer tezgahın başında her daim işine bakan meyhaneci Yahudilerden Yasef, sürekli müşterilerinden olduğu anlaşılan İskelet Osman Paşa’yı görür görmez adeta yuva bellediği tezgahın başından kalkarak el etek öperek paşayı karşıladı. Paşayla aralarında fısıltılı bir konuşma geçtikten sonra onları mezelerin hazırlandığı matbah kısmına buyur etti. Paşa ile sultan, namlı mezecilerden Onnik’in ve yamaklarının karınca gibi çalıştığı matbaha girdikten sonra taş merdivenler üzerinden şarapların ve birkaç kırba rakının saklandığı mahzene indiler. Koca koca

70

71


Öykü

Öykü

fıçı dizilerinin arasında bir duvarın önüne gelen İskelet Osman Paşa, kapı çalar gibi duvarı birkaç kere yumrukladı. Duvar gibi görünen o kısmın bir anda kapı gibi açıldığını ve meşale alevinin nursuz yüzünde parladığı dev gibi bir zorbanın kendilerine baktığını gördüler. İskelet Osman Paşa’yı gören palabıyıklı zorba elini göğsüne koyup paşayı selamladıktan sonra içeriye buyur etti. Bir başka merdivenlerden genişçe bir salona indiler ki meşalelerle aydınlanan bu yerde sürüsüne bereket kumarbaz ve madrabaz, kağıt oyunlarından barbuta bir nice hileli hurdalı işle hünerlerini icra etmekte, bıçağına güvenen sayılı zorbalarda orada burada hır çıkarabilecek kumarbazlardan en ufak bir kıpırtı beklemekteydiler. Buranın dibindeki ufak bir kapının önüne giden İskelet Osman Paşa kapıyı yumrukladıktan sonra kapıyı tıpkı paşa gibi gözlerinin artı kararmış ince görünümlü bir adamın açtığını gördüler. Paşayı tanıyıp içeriye buyur etmesinin ardından sanki yerin yedi kat altına iner gibi döner merdivenlerle sayısız kez döne döne bir başka dehlize indiklerinde burasının tepesindeki dumanların bulut misali asılı olduğu, şarap ve rakı ile de kafaların bir hoş olduğu gizli bir afyon tekkesine geldiler. Her biri hayat gailesinden koparak gri bir düşler ecesinin koynuna bırakmış sayısız keş, gelenleri kendi kafalarının mahsulü esatiri bir hayalet addederek kaile almadılar. Bu tür şeylere alışık olmayan sultan, nargilelerden gelen afyon dumanlarından ötürü sersemler gibi olduğu sıra İskelet Osman Paşa tarafından bir başka dehliz yoluna götürüldü. Kapısında birkaç silahlı zebellah misali kimselerin beklediği kalın demirden bir kapıdan geçip daha geniş bir salona girdiler. Duvarları süslü kumaşlarla örülü, kuş tüyünden şilteler üzerinde uzanarak Hint elinin kıymetli otlarının tesiriyle ve dahi afyonlu şarap ile her biri hülyalar alemine dalmış insanlar ve onlara hizmet eden birbirinden güzel kızlar vardı. Sultan Ragıp Han bunlardan bazılarının kendi ricali arasından olan kimseler olduğunu görerek şaşırmıştı. Onlarda koca padişahı karşılarında görmelerine şaşırdılar ama afyonun tesiridir diye hiç birisi onun gerçek olduğun düşünmeyerek alemlerine devam ettiler. İskelet Osman Paşa, padişahı orada bulunan şiltelerle döşenmiş bir başka odaya buyur ederek kendisine takdim edilen nargileyi içip afyonlu şarabı sadece bu seferlik denemesini isteyince, her ne kadar alışık olmasa da memleket için katlanmak gerek diyerek dediğini yaptı. Tuhaf hülyaların eşliğinde şarap sunan her biri Diyar-ı Moskof’tan ve Rutenya’dan gelme kızıl saçlı, gök gözlü, süt benizli dilberlerin suretlerine baka baka sarhoş oldu. İskelet Osman Paşa, padişah ile önce havadan sudan konuştu ardından dünya meselelerine değindi. Celalileri anlatmaya başladı, adam boğazlayanları ve ayaklanan medrese suhtelerini, çeteleri, katledilen insanları ve dahi tecavüzleri. Ardından bunların nasıl küçük birer çeteyken kendilerine katılanlarla ordulara denk taraftar toplayıp Anadolu’yu haraca kestiklerinden bahsederek Sultan’a şu fikri sundu. Madem ki Celaliler bir çeteden başlayıp sonradan padişah kadar güç kazanıyordu, öyleyse padişahta tacını tahtını bırakıp, tıpkı Celaliler gibi çetesiyle işe başlayıp günden güne büyüyecek, yakıp yıkacak, tahta geçtiğinde hem Celaliler’i kendine bağlamış olacak hem de saltanatın yegane hakimi olacaktı. Normalde bu öneriyi ayık kafaya dinlese İskelet Osman Paşa’yı Cibali Bimarhanesi’ne gönderecek olan padişah, o anki kafasına esen fikirle bunu makul bularak İskelet Osman Paşa’yla oradan ayrıldı. Galata’daki bir bekar odasına uğrayarak o an orada bulunan her biri işsiz güçsüz mücerred tayfasından üç-beş kişiyi parayla tutarak bir kayığa atlayarak Anadolu’ya geçmek için kayığı Üsküdar’dan da öteye, ta

Gemlik kıyılarına dek götürmesini emrettiler. Kayıkla denize varıp Gemlik’e gitmenin delilik olduğunu, tekne bulmalarını söyleyince adamı döverek denize atıp Marmara Denizi’ne açıldılar. Tam o sırada şehrin arkalarından uzaklaşmaya başladığı o anda, tekneden anladıkları çamaşır teknesi olan çıtakların da kendilerini uyarmayışı ve paşa ile padişahın kafalarının dumanlı oluşu nedeniyle tepelerinde patlak veren fırtınaya aldırmayıp kayık çekmeye devam ettiler. Kuvvetli bir dalganın ardından kayıktaki mücerredler de ayaklanınca dengelerini kaybedip kayıkla birlikte alabora oldular. Padişahın yokluğu fark edilir fark edilmez önce saray ardından tüm şehir, rüşvetle korunan saklı mekanlar dahi arandı. Kadırga limanında padişahın öldüğünü sayıklayan bir meczubun balıkçılar tarafından bulunduğu söylentisi çıkınca harem ağalarından ocak ağalarına bir nice rical oraya gittiğinde İskelet Osman Paşa’yı buldular. Padişahın ve birkaç mücerredin kayıkla denize açıldıklarını, padişahın muhtemelen öldüğünü söylemesi üzerine dumanlı kafaya yalan söyleyip söylemediğini anlamak için 7 yaşından beridir ayık gezmeyen paşayı ayıltmak için namlı işkembe ustası Besnik’in dükkânına götürdüler. Sarhoş ayıltmakta usta olan Besnik, paşamızı çorba haklamaz daha esaslı bir çare gerek diyerek kendi şahsi yapımı olan özel bir macunu verdi ki “Ölüdirilten” dedikleri macun tesirini göstererek Osman Paşa’yı ayılttı. Yine benzeri şeyleri anlatınca bu kez bu kazanın gerçek olduğuna hükmederek ahaliye pek bir şey sezdirmeden bir başka şehzadeyi tahta geçirdiler, Osman’da ortalığı velveleye vermesin diyerek meczup olduğuna inandırıp malına servetine el koydurup sokaklara attılar. İşte biz bu hikayeyi, bu şekilde sokaklarda kalan ve bulduğu üç otuz parayı afyonlu şaraba veren, talihsiz Galata sarhoşlarından biri olan İskelet Osman’ı ağzından dinledik. Doğruluğunun yanlışlığının vebali, bu garibanın boynunadır vallahülazim.

72

73

Öykü: Mehmet Berk YALTIRIK

İllüstrasyon: Mehmet Kaan SEVİNÇ


Sinema

Sinema

Another Anime sever olarak iyi korku/gerilim türü anime yapılamamasından şikayetçiyim. Evet güzel bilim kurgu örnekleri görüyoruz çoğunlukla ama korku/gerilim türünde hep bir boşluk var. Korku öğeleri içeren vampirli, zombili zilyon tane anime olsa da çoğu eğlencelik üretilmiş işler. Hayalet hikayeleri ile dolu Japon anlatı kültürünü, J-horror’ı hakkı ile temsil edecek anime sayısı ise bir elin parmaklarını geçmez.

Another ise tam da J-horror dediğimiz Japon menşeyli korku türünün peşinden giden bir anime. Kurduğu atmosferin arkasında duran ve kendini ciddiye alan bir dizi. Genellikle Japon korkularından aşina olduğumuz lanet ve liseli gençlik öğelerini birleştirerek seyirciyi hikayenin akışına bırakıyor. “Yirmi altı yıl önce, üçüncü sınıfta Misaki adında çok çalışkan bir kız varmış. Bütün öğretmenleri, arkadaşları onu çok severmiş. Ancak bir gün bu kız bir kaza geçirmiş ve ölmüş. Arkadaşları bu kötü olaya inanamamış. Biri parmağı ile Misaki’nin boş sırasını göstererek “O ölmedi işte orada oturuyor!” diye bağırmış. Ondan sonra herkes onun ölmediğine inanmış ve sanki o yaşıyormuş gibi hayatlarına devam etmişler. Mezuniyet günü geldiğinde ona da bir sandalye ayarlanmış. Toplu mezunlar çekiminden sonra fotoğrafa bir bakmışlar ki boş olan koltukta onun sureti görünüyor. Ama bütün hikaye bu değil, asıl sonrası...” Böyle bir hikaye anlatımı ile başlıyor Another, daha sonra Kōichi Sasakibara’nın anneannesi, dedesi ve teyzesi ile yaşamaya başlayacağı kasabaya gidiyoruz. Kōichi daha ilk günden hastaneye yatıyor ve orada Japon korkularından alışık olduğumuz üzere asansörde arkasında sessizce duran tek gözü bantlı gizemli bir kızla karşılaşıyor. Kızın kıyafetinden yeni okulundan olduğunu anlıyor ve isminin Mei Misaki olduğunu

74

öğreniyor. İyileşmeye başlayınca yeni sınıfına katılıyor ancak ortamdaki huzursuzluk Kōichi’yi araştırmaya itiyor. Öncelikle tüm sınıfın görmemezlikten geldiği Mei ile yakınlık kurmaya başlaması sınıfın onu daha da dışlamasına yol açıyor. Kōichi’nin sınıfa girmesi ile garip kazalar sonucu sınıf arkadaşları tek tek ölmeye başlıyor. Sınıftaki bu karanlık atmosfer Kōichi’yi Mei’yi takip etmeye iterken sınıfın karanlık geçmişini de araştırmasına neden oluyor. Şimdilik 12 bölüm ve Mei’nin geçmişini anlatan bir OVA’dan oluşan Another, Omen(1976)’den özellikle etkilenmiş, bazı sahnelerde birebir ölüm şekillerine gönderme yapan ama aynı zamanda konu olarak da Final Destination(2000)’a yakın bir yapım. Ölümü yenmeye çalışan karakterlerin ruh hali iyi yansıtılmış. Gerilimin dozu özellikle ana konu çözülene kadar ve bildiklerimiz tersyüz olana kadar çok iyi, ancak son bölümlerde gizem hakkında açıklamalar yapıldıktan sonra biraz sarkmaya başlıyor. Gene de bir kaç sürpriz sunmayı yine de başarıyor. Hikayeyi ana kahraman Kōichi’nin gözünden izlesek de dizinin sürükleyen karakteri Mei Misaki. Kızın hem sınıfta yok sayılan varlığı(ilginç bir tamlama oldu) hem de Kōichi ile başlıbaşına diziden daha bile ürkütücü olan kukla dükkanında yaptığı dialoglar Another’ı J-horror türünde bir fenomene dönüştürebilecek sekanslar içeriyor. huzur veren sesinden, gizemli bakışlarına ve derin mutsuzluğuna kadar her şeyi ile Mei Misaki’ye hayran kalmamak elde değil. Seride en çok hoşuma giden ise her animede gözümüze sokulan sulu bir karakter bulunması sorununun Another’da minimuma indirilmiş olması. Evet gene arasıra bir kaç saçma laf eden bir karakter mevcut, ancak o da liseli ergen kontenjanından dahil olduğu düşünülerek çok da göze batmıyor. Diğer karakterler ise zaten her an ölümle burun buruna yaşadıklarının farkında olarak olaylara ciddiyetle ve bazen de psikopatça yaklaşıyorlar. İnternette dizi hakkında okuduğum yorumlarda lanetin nedenlerinin işlenmemesi bir eksiklik olarak anlatılmış genelde. Oysa ki lanetin nedeni çok belli ve biraz Final Destination’a aşina iseniz azrail ile oyun oynanmaması gerektiğini bilirsiniz. Another’ın tadını kaçırmamak için daha fazla bir şey söylemek istemiyorum bu konuda. Hem korku türü meraklılarına hem de ciddi anime severlere gönül rahatlığı ile tavsiye edebileceğim bir anime Another. İkinci sezonu için de çalışmalar olduğu söyleniyor. Merakla bekliyorum... Masis ÜŞENMEZ www.otekisinema.com

75


Öykü Gölge e-Dergi Ağustos 2012 Öykü Özel Sayısında yayınlanan “Çelik Levhalar” isimli öykünün devamı.

Çelik Levhalar (2) (Seçenek) Yaşlıca bir siyah kolluk hızlı adımlarla, çelik levhaların yönetildiği binada ilerliyordu. Muhakkak o diğerlerinden çok daha yaşlıydı ve hepsinden daha öfkeliydi. O, tecrübesiyle edindiği yetkilerini kullanmakta tereddüt etmeyecek bir katılıktaydı. Yöneticisinin odasının kapısına geldi ve sağ kolundaki çelik bilekliği, kapının girişindeki güvenlik deliğine değdirdi. Üç kademeli cam kapının üzerinde yaşl�� siyah kolluğun remi ve yetkileri belirdi. Cam kapı yeşil renge bürünür bürünmez açıldı ve içeri giriş izni almış oldu. Yılda en az dört kere girdiği bu odadan korkardı hep. Sağ tarafta üç tane çelik levha vardı ve özel aydınlatmalarla ışıl ışıl tehditkâr bir şekilde odaya giren kişiyi karşılardı. Siyah kolluk istemsizce önce o levhalara baktı ve saygılı adımlarla yöneticisinin oturduğu tamamen camdan yapılma masasının başına doğru yürüdü. Odadaki tek cam eşya bu masaydı. Diğer her şey tamamen çelikti. Odanın sıcaklığı normalden en az beş derece daha soğuk olması ürkütücüydü. Hiçbir insan yaşlı siyah kolluğun karşısında oturan yönetici kadar özgüvenli olamazdı. Bu kudret, karşısındaki insana saygıdan daha fazlasını emrediyordu. Ölümün bir canlıya ne kadar yakın olduğu gerçeği belki de ancak bu odada hayat buluyordu. Yönetici herkesten yaşlı ve herkesten öfkeliymiş gibi bir yüz ifadesiyle siyah kolluğa bakarken, üzerindeki mavi üniformanın düğmesiyle oynuyordu. Siyah kolluk cam masanın tam önünde durdu ve başıyla saygılı bir selam vererek konuşması için izin bekledi. Yöneticinin cam masasının üzerinde birçok hologram video oynuyordu ve bunların hepsi birkaç saat önce kaçan kadın ve ona yardım eden kırmızı kollukla ilgiliydi. Videoların yanlarında semboller ve garip fontlarda yazılar dönüyordu. “Bu ilk değilmiş anlaşılan. Ben böylesine bir güvenlik açığının varlığından nasıl haberdar olmam? Bunu nasıl açıklayacaksın?” yönetici başını videodan kaldırmadan sakince konuşmuştu ama odadaki tüm çelikler şahittir ki, adamın kalbindeki öfke tüm dünyanın çeliğini eritecek sıcaklıktaydı. Siyah kolluk konuşmadı. “Üstelik benim yönettiğim bir tesiste bunların olması ne kadar kabul edilebilir?” Siyah kolluk hala konuşmuyordu. “Görülüyor ki, bu işi beceremiyorsun. Eğer birkaç saniye içinde bana mantıklı bir açıklama yapmazsan, şu ortadaki en sevdiğim çelik levha seni bekliyor olacak.” Eliyle girişteki çelik levhaları işaret etti. “Şimdi kısa ve öz konuş.” “Bana yirmi dört saat verin efendim. Yerlerini biliyorum. Hepsini size getirmek için bizzat emirlerinizi bekliyorum. Daha sonra bu hatamın cezasını ödemeye hazırım.” “Elbette ödeyeceksin.”

76

77


Öykü

Öykü

Yönetici önündeki videolara bakmayı sürdürdü. Odada hiçbir ses yoktu. Sadece soğuk solukların heyecan boyutları duyuluyordu. “Sana istediğin süreyi vereceğim ama” yönetici önündeki cam masanın üzerindeki düğmelere hızla basarak bir şeyler yapmaya başladı. “Sen daha önce dış dünyaya çıktın mı?” “Asla efendim.” “Ben çıktım. Çok tehlikelidir.” “Merak etmeyin ef…” “Sözümü kesme!” yönetici kükredi. “Sana oranın tehlikeli olduğunu söylüyorum ve bilekliğine gereken yetkileri yüklediğim andan itibaren ölüm fermanını da imzalamış oldum. Eğer yirmi üç saat elli dakika sonra bu odaya o insanlarla girmezsen, seni öldürmeden önce torununu, gözlerinin önünde çelik levhalarda öldürürüm.” Siyah kolluğun yüzü, üniformasından daha kararmıştı. “Şimdi git ve geri gel.” Yönetici son iki kelimenin üzerine tüm vücuduyla vurgu yapmış gibiydi. “Geri gel!” * “Her şey bu kadar mükemmel olamaz ki oğlum” kadın oğluna sevgiyle gülümserken içindeki özlemin tadını çıkartıyordu. Oysa sorusundaki gerçek, endişesinin boyutunu vurgulamıştı. “Mükemmel değil elbette. Bazı bedeller ödeyeceğiz anne. Sen bunları dert etme.” Üzerindeki kırmızı kolluk üniformasından arınmış gencin bakışları yemyeşil tabiatın üzerinde kederle dolaştı. “Nasıl dert etmeyeyim oğlum?”‘oğlum’ kelimesini vurgulu ve keyifli söylüyordu. O kadar ki, bu kelime ağzından çıktığı an aklında yüzlerce güzel düşünce dolanıyordu. “Peşimizi bırakırlar mı zannediyorsun?” Ana oğul birlikte mis gibi kokan bir ormanın içinde yürüyüşe çıkmışlardı. “Anne, her şey düşünüldü ve biz hazırız.” “Neye hazırsınız?” “Savaşmaya ama korkma bu bildiğin savaş değil. Biz silahlarla savaşmayacağız” genç durdu ve annesinin de durmasını işaret etti. “Şöyle etrafına bir bak anne. Hiçbir çelik görebiliyor musun? Hiç üniforma görebiliyor musun? Biz hayatı tekrar ilkel olarak yaşamayı kabul ettik ve soyutlandık. Bizim silahımız bu.” Anne hiçbir şey anlayamamıştı doğal olarak. “Bu nasıl silah olabilir oğlum?” Tekrar yürümeye başladıklarında, genç gülümseyerek annesinin boynuna kolunu sardı. “Sen bunları dert etme. Bu akşam siyah bir kolluk buraya gelecek ve bizi yakalamak için saldıracak.” Kadın çığlığı bastı. “Gördün mü? Bu tepki daha arınamadığın çağdaş yanının kalıntıları. Daha ilkel düşün.” “Ne diyorsun oğlum sen? Biz siyah kolluklarla nasıl savaşacağız? Onlar anında bizi silerler.” “O kadarda değil anne. Sen oğluna bir kez daha güven ve ilkelliğin tadını çıkar.” Az ilerde bir dere göründü. Şırıltısı tüm dünyayı doldurmuş gibi, ana oğlun yüzlerindeki endişeyi silip süpürdü.

78

“Gel sana dereyi ve derenin etrafına kurduğumuz balık kapanlarını göstereyim.” Kadın aklındaki karmaşanın üstesinden gelemiyordu ama yüreği mutlulukla atıyordu. “Ben bu kadarını bile yaşadım ya, seni bir kez daha gördüm ya, gerisi umurumda değil.” “Öyle konuşma anne. Burada mükemmel bir hayat kuracağız. Tabi bazı zorluklar yaşayacağız ama çelikten uzak olmamız yeterli.” Derenin yanına vardıklarında gördüğü manzara karşısında kadının keyfi bir kez daha arttı. Derenin önüne tahtalardan mazgallar yapılmıştı ve balık yakalanıyordu. Üç dört kişi mazgalların etrafında yakalanan balıkları temizliyorlardı. Kadının gördüğü en dikkat çeken şey, herkesin yüzünün gülüyor olmasıydı. “Ben bu kadar insanı buraya boş bir ümit için getirmedim anne. Akşam yanımda ol ve oğlunla gurur duy.” “Ben seninle her zaman gurur duyuyorum.” Genç gülümsedi ve balıkçıları selamlayarak onların yanına gitti. * Yaşlı siyah kolluk bütün hazırlıklarını yapmıştı. Yüz otuz kişilik minik ordusuyla, kırmızı kolluğun kurduğu ilkel koloniye saldıracaktı. Onların silahsız olduklarını biliyordu ve bu görevi neredeyse tek başına yapabilecek durumdaydı ama bu küçük orduyu işini garantiye almak için götürüyordu. Gerekli emirlerini verdi ve dış dünyaya adımını attı. Ayaklarının altındaki yumuşak toprağı hissedince tahmininden çok şaşırdı. Arkasını döndü ve biraz önce çıktığı dev gibi çelik kapıya baktı. Kapı kapalıydı. Tuhaf bir dışlanmışlık hissetti. Şu an çok güçlüydü ve korkması için hiçbir sebep yoktu ama yöneticinin söylediği son söz aklında derin ve soğuk bir yara açmıştı. “Geri gel!” Neden gelmesin ki? Siyah kolluk, ordusuna döndü. “Herkes aracına binsin. Biz önden gidiyoruz. Yarım saat sonra yerlerinizde olun ve benim emrimi bekleyin. Benim emrimin dışında bir ölüm gerçekleşirse, çelik levhalar sizi bekliyor olur.” İki genç siyah kollukla birlikte hava aracına binen lider, diğer askerlerine baktı. Tüm askerler hayranlıkla etraflarına seyrediyorlardı. Canı sıkılmıştı ve yöneticinin ne anlatmaya çalıştığını anlamaya başlamıştı. “Geri gel!” ‘Geri dönmeliyim’ diye düşündü. * Terk edilmiş bir köyü andıran ilkel koloninin lideri olan eski kırmızı kolluklu genç, köyün girişinde hazır bir şekilde bekliyordu. Hemen ardında babası ve yakın akrabalarından oluşan bir heyet vardı. Diğerleri, gönüllü bir şekilde ilkel hayatı seçen kırmızı kolluk askerleriydi. Sayıları en fazla kırk beşti. İlkel koloninin liderinin yüzü gülüyordu. Babasına döndü “asla endişelenmeyin ve bana güvenin” dedi. Hiç kimsenin güvenle ilgili bir sıkıntısı yoktu. Mutluydular ve bedelini ödemeye hazırdılar. Hiçbirinin üzerinde üniforma yoktu ve çelik levhaları andıracak eşya taşımıyorlardı.

79


Öykü

Öykü

Silahsızdılar. Hava aracı az ilerideki düzlüğe indiğinde herkes dimdik bir şekilde olacakları bekledi. Siyah kolluk araçtan indi. Koloni insanlarına şöyle bir baktıktan sonra, hiçbir tehdit görmeyince etrafı inceleyerek kalabalığa doğru yürüdü. Ardındaki tam silahlı iki siyah kollukta, tıpkı liderleri gibi etrafı inceliyordu. Derin bir soluk alarak havayı koklayan siyah lider, ilkel kolonin insanlarının yanına vardı. “1441 kırmızı, sen ve bu kolonideki diğer tüm insanlar tutuklusunuz.” “Benim ismim Volkan. Bana bu isimle seslenirseniz sevinirim.” Siyah kolluk lideri cevap karşısında şaşırdı ve öfkelendi. Çelik levhaların olduğu dünyada, karşısındaki gencin lideriydi ve şu an emre itaatsizlik suçu işliyordu. “İsminin hiç önemi yok asker. İnsanlarını topla ve hazırlan.” “Ne kadar güzel bir yer burası değil mi efendim?” Yaşlı adam kaşlarını çattı ama istemsizce etrafına bakınma gafletinde bulundu. Yanındaki silahlı askerler zaten öyle yapıyorlardı. “Lütfen etrafınıza bakının ve ilkelliğin kokusunu hissedin. Bunun için hiçbir bedel ödemenize gerek yok. Özgürsünüz.” Volkan gülümseyerek, insanın duygularını okşayıcı bir tonda konuşmuştu. “Bu kadar yeter” siyah lider bir adım daha yaklaştı. “Sana bir emir verdim asker, uy ya da öl.” “Burada hiç kimse emir almaz efendim.” Volkan geriye dönerek mutlu insanları gösterdi. “Buradaki insanların seçenekleri var.” “Asker!” Yaşlı lider öfkelenmişti. “Eğer isteseydiniz bize direk saldırabilirdiniz, bilekliğinizdeki emir de bu yöndedir zaten ama ben de size bir seçenek sunmak istiyorum.” “Senin hiçbir şey sunmaya yetkin yok.” “Hayır efendim var. Siz, bu seçeneği duymak istiyorsunuz. Burada herkesin bir seçeneği var. Ömrünüzde ilk kez bir seçenek sunulacak size, lütfen dinleyin. Hiçbir şey kaybetmezsiniz.” Siyah lider durakladı. Gerçekten seçeneği duymak istiyordu. Fakat her hücresine işlemiş çelik levhalar kanunu bunu kabul etmiyordu. “Lütfen seçeneğimi dinlemeyi kabul edin.” Silahlı siyah kolluklar çoktan o seçeneği dinlemek için hazırdılar. “Senin seçeneğini dinlemek istemiyorum. Derhal teslim olun, yoksa…” “Efendim” Volkan karşısındakinin sözünü kesmekte hiçbir sakınca görmedi. Yüzü hala sevecen bir edayla gülümsüyordu. “Buradaki herkes kaderine razı. Size teslim olup çelik levhalarda ölmektense, burada özgürce ölmeye hazır. Ama siz, benim size sunacağım seçeneği dinlemezseniz, pişman olacaksınız.” “Beni tehdit mi ediyorsun?” “Hayır efendim ama tavsiye ediyorum.” Diğer siyah kollukların söz hakkı olsa, kesinlikle seçeneği öğrenmek istediklerini belli eden bir yüz ifadeleri vardı. Zaten liderleri de bunu öğrenmek istiyordu. Yaşlı adam bir süre kendiyle savaşıyormuş gibi bekledi. Sağ kolundaki bilekliğe baktı. “Bizi geri götürmenize yetecek zaman var daha efendim. Sadece bu kadar cesedi taşımanız için diğer askerlerinizi buraya çağırmanız gerekecek. Ama seçeneği dinlemelisiniz.”

Tecrübe acı bir ifadeyle ezilince, yaşlı bir yüzde bu denli karanlık bir iz bırakıyordu. Yardım istercesine geriye dönerek silahlı askerlerine baktı. Onların yüzündeki merakı görünce kararını vermişti. “Peki, seçeneğini sun ama kısa ve öz olsun.” Çelik levha ordusu konuşlandıkları yerlerde tüm konuşmayı dinliyorlardı. Hepsinin silahları kırk beş kişilik ilkel koloni insanına dönüktü ama tüm askerleri kalbinde bir arzu oluşmuştu. Bu arzuyu kendilerine bile söyleyemezlerdi fakat duymak için can atıyorlardı. Volkan’ın annesi gururla oğluna bakıyordu. Hayatı artık bir anlam kazanmıştı. Özgürce ölmek bu kadar mı lezzetli olabilirdi. Kocasına dönerek onun bakışlarındaki gururu da görünce artık kalbi, bu kolonide ilk gözünü açtığında gördüğü kelebek gibi kanat çırpmaya başlamıştı. Dış dünyada hayat kısa bir an durdu. Volkan ellerini, üzerindeki özgür kıyafetlerine sildi ve siyah kolluk liderine, ömrünün en şefkatli ses tonuyla teklifini sundu. “Bizimle kalın.” İlkel hayat tekrar canlandı. Dere tekrar akmaya başladı. Özgür insanların yüzleri daha bir mutluydu artık. Kaderleri her ne olursa olsun, bu seçenek onları onurlandırdı. “Bizimle kalın.”

80

81

Devam edecek.

Öykü: Erol ÇELİK İllüstrasyon: Gülhan D SEVİNÇ


Kitaplık

Kitaplık Frank L. Baum’un 1900 yılında yazdığı ve üzerinden bir asırdan fazla geçmiş olmasına rağmen popülerliğini hiç yitirmeyen ölümsüz eseri Wonderful Wizard of Oz, yani Türkçe’deki adıyla Oz Büyücüsü; karşımıza yeni bir çizgi roman uyarlamasıyla çıkıyor. Eric Shanower tarafından yazılıp Skottie Young tarafından çizilen bu seri, dünya çapında birçok ödül de kazandı. Beklenenden fazla ilgi ve ödül kazanan yaratıcılar ise, seriyi orijinal kitaplara sadık kalarak üretmeyi sürdürüyorlar.

OZ Büyücüsü

Aslına bakarsanız, Oz Büyücüsü’nün ne olduğunu, neden bu kadar ünlü olduğunu, hangi uyarlamalarının olduğunu vs. burada tek tek açıklamak pek gerekli bir bilgilendirme olmayacaktır çünkü içinde bulunduğumuz bilgi çağında, birkaç saniye içinde Oz Büyücüsü hakkında her bilgiye ulaşabilirsiniz. Bu yüzden, yazının bu kısmını, yüz yıldan fazla bir süredir bilinen bir efsaneyi tekrardan alevlendirebilen Eric Shanower’in kendi kelimelerine ayırmak daha uygun olacaktır. ... L. Frank Baum 1919’da öldü fakat Oz yaşamaya devam etti. Başka yazarlar 1963 yılına kadar kırk adet “resmi” Oz kitabı yazdılar. Oz’un sahne uyarlamaları, MGM Stüdyoları hikayeyi 1939’da Dorothy rolündeki Judy Garland’la filme çekince en yükse seviyesine ulaştı. Birçok insan için Oz’un bu film uyarlaması, seneler boyunca televizyonlarda yapılan tekrar gösterimlerle, Baum’un orijinal kitabı dahil diğer bütün uyarlamaları gölgede bırakarak Amerikan bilinçaltına işledi. Fakat Oz kitapları ve Oz sinema filmleri hep devam ettiler. Benim Oz’a ilk maruz kalışım muhtemelen MGM sinema filminin yayınıyla oldu. Sonra, günün birinde bir

82

kitapçıdayken Oz Büyücüsü kitabının yanında L. Frank Baum’un üç Oz kitabını daha buldum. Bir tanesini seçtim, Oz’a Giden Yol, ve kaderim yazıldı. Bütün Oz kitaplarını okumak istedim ve büyüdüğüm zaman dünyanın okuması için yeni Oz kitapları yazıp resimlendirmeye karar verdim. Ama neden büyüyene kadar bekleyecektim ki? Oz hikayeleri yazıp Oz çizimleri yapmaya başladım. Kendi üç boyutlu Oz kitaplarımı üretip kız kardeşim ve mahalleden arkadaşlarımla Oz piyeslerinde oynayıp piyesleri yönettim ve Uluslararası Oz Büyücüsü Kulübü’ne üye oldum (www. ozclub.org). Nihayet büyüdüm—aşağı yukarı—ve kendi Oz kitaplarımı yayımlamaya başladım. Fakat bu kitaplar çocukken hayal ettiklerimle tam da aynı tarzda değillerdi. Bunlar çizgi romandı. Uzun yıllar boyunca çizgi romanları da Oz’u sevdiğim kadar çok sevdim. Ve şimdi ise hayatımdaki bu iki tutkuyu birleştiriyorum. Ama sadece çizgi romanla yetinmedim. Diğer Oz projeleriyle devam ettim. Daha geleneksel Oz kitapları yazıp resimlendirdim, Oz’a ve L. Frank Baum’um eserlerine adanmış bir yayınevine ortak oldum—Hungry Tiger Press—eleştiriler ve makaleler yazdım, Oz toplantılarına katıldım ve hatta bir Oz balesinde koreografi yapıp gösteride rol aldım. Oz’un hayatımdaki etkisini—tanıştığım insanlar, gittiğim yerler, görüp öğrendiğim ve okuyup özümsediğim şeyler—detaylandırmak imkansız. ... Marvel Comics’in, hikayenin klasik edebiyat çizgi romanı uyarlamalarından biri yerine Oz Büyücüsü’nün bu uyarlamasını seçmesinin hadisesi ise hikayenin başka önemli manalarından biridir. Baum’un kitabı bir klasiktir. Beni bu projeye çeken hususlardan biri bu çizgi roman uyarlamasının kaynak olarak orijinal kitaba dayanmasıdır. Oz Büyücüsü birçok farklı ve devşirilmiş şekilde o kadar çok anlatıldı ki orijinal detayların birçoğu belirsizleşti ya da unutuldu. Ama kaybolmadılar. İşte o muhteşem Baum dokunuşları—yeşil manzaralar, Kuzey’in İyi Cadısı’nın öpücüğü ve (favorilerimden biri olan) Yeşil Bıyıklı Asker’in Dorothy ve arkadaşlarına büyücünün sarayına girmeden önce ayaklarını sildirmesi— tekrar karşınızdalar. Hepsi burada, Skottie Young’un canlı çizimleri ve Jean-François Beaulieu’nün coşkun renkleriyle tekrar hayata getirildiler. ... Bir editör olarak bu çizgi romanı seçmemin ana sebebine gelirsek, size ilk söyleyebileceğim şey çizimler olmuştur. En başından beri, çizgi romandaki en önemli şeyin çizimler olduğunu savunurum; çünkü çizgi romanı elinize aldığınızda sizi ilk karşılayan şey çizimlerdir. İlk önce çizimlere bakıp balonları daha sonra okursunuz. Diğer bir deyişle, çizgi romana göz attığınızda, hızlıca incelediğiniz şey çizimlerdir. Bu yazdıklarımı okusa Eric Shanower bana biraz bozulur sanırım ama beni avlayan şey Skottie Young’ın çizimleri olmuştu. Zamanında Hoz Comics’ten çıkarmayı düşündüğümüz bu çizgi roman (cep telefonumda Haşim Öz hâlâ Hoz Büyücüsü diye kayıtlıdır), yaklaşık 2 sene gecikmeyle Marmara Çizgi’den çıkıyor. Bu arada, Sam Raimi tarafından çekilen ve 8 Mart 2013’te vizyona girecek olan Oz: The Great and Powerful, Oz Büyücüsü’nün Oz Diyarı’na nasıl ve nereden geldiğini anlatan bir hikaye. Yani bu çizgi romanla bire bir örtüşmüyor. Ana hikayede detaylı olarak belirtilmeyen ayrıntıları bu filmde görme mümkün olacak. Görsel olarak çizgi romanını aratmayan bu çalışmayı gerçekten dört gözle bekliyorum. İlke KESKİN Marmara Çizgi Editörü

83


Sinema

Sinema

Biricik Aşkım Juliette BINOCHE Sinema seyircileri olarak hepimiz dönem dönem farklı oyunculara hayranlık duyarız. Bu isimlerin bazen perdedeki duruşuna ve karizmasına kapılırız, bazen oyunculuklarına hayran kalırız, bazen de sadece güzel bir kadın ya da yakışıklı bir adam olmaları yeterli olur. Ama genellikle pek çok isme olan hayranlığımız çok da uzun sürmez. Ama bir de uzun yıllar hayran olduğumuz isimler vardır ki onları birebir tanımasak da hayatlarımızda önemli yerler işgal eder, aklımızdan hiç çıkmazlar. İşte yukarda sıralamaya çalıştığım tüm özellikleri, belki de daha fazlasını bünyesinde toplayan, sadece filmlerden tanısam da gönül rahatlığı ile seviyorum seni diyebileceğim Juliette Binoche benim için böyle bir isim. Sıradan bir filmde oynadığını görsem de, vasat bir oyunculuğuna rastlasam da (ki pek mümkün değil) bu böyle olmaya devam etti yıllarca. Geçtiğimiz aylarda Cosmopolis’in ufak bir sahnesinde sinemalarımıza konuk ettiğimiz Binoche, bu ay La Vie d’une Autre (The Life of Another) ile karşımızda olacak. İnsanın aşkını paylaşması da pek kolay değil ama biz yine de onun şahane filmografisine ve yaşamına kısaca bir bakalım. Fransızların sadece “La Binoche” olarak da andıkları Juliette Binoche, 9 Mart 1964’de Paris’te dünyaya geldi. Hem babası hem de annesi sanatla uğraşan isimler olduğu için küçük Juliette’in de sanatla iç içe bir çocukluk sürdüğünü düşünebiliriz. Ne yazık ki henüz dört yaşında Juliette’in anne ve babası ayrılırlar, o da öğrenim hayatını yatılı okullarda sürdürür. Tatillerde ise büyükannesinin yanında kalmaktadır. Sonraki yıllarda bu durumun hayatında önemli bir etkisi olduğunu belirtecektir. Kötü etkileri de olmuştur mutlaka ama işin iyi tarafına bakacak olursak bu erken ayrılığın Juliette’i vaktinden önce olgunlaştırdığını, kendi ayakları üzerinden durmayı erkenden öğrettiğini düşünebiliriz. Pek çok oyuncunun hayatına baktığımızda küçük yaşta ufak tefek oyunlarda oynadıklarını, yönetmenlere baktığımızda ise amatör kısa filmler çektiklerini görürüz. Juliette Binoche ise henüz 17 yaşında bunların her ikisini de yapmış, Exit the King adlı tiyatro oyununu hem yönetmiş hem de bu oyunda oynamıştır. Asıl isteğinin oyunculuk olduğuna karar veren Binoche oyunculuk alanında eğitim görmeye başlar ama müfredatın yetersiz olduğunu düşünüp okuldan ayrılacak kadar da kendine güvenlidir. Sonrasında bir tiyatro grubuna katılır ve Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde turnelere çıkar. Bu grupta Juliette Adrienne adını kullanmıştır. 1983’de televizyon dizileri ve filmlerinde çok küçük roller alarak kameraya alışmaya başlar. İlk sinema filmi ise yine aynı yıl, küçük bir rolde yer aldığı Pascal Kané filmi Liberty Belle olur. 1985 yılına geldiğimizde

84

ise yine çoğu ufak roller olsa da bu yıla tam 6 film sıkıştırdığını görüyoruz. Giderek de aldığı rollerin filmler içindeki ağırlıkları da artmaya başlamıştır üstelik. Bu filmlerden ikisinin adını anmakta fayda var. İlki Jean-Luc Godard’ın Hail Mary filmi. Binoche filmin başrolü için seçmelere girse de alamaz ve küçük bir role razı olur ama bugüne geldiğimizde dünya sinemasının (ama özellikle Avrupa sinemasının) en iyi yönetmenleri ile çalıştığını gördüğümüz Binoche’un daha filmografisinin başında Godard’ı bu listeye eklemesine yardımcı olur. Aynı yıl rol aldığı André Téchiné filmi Rendez-vous ise ilk başrolüdür. Henüz iki yıl önce kameralarla tanışmış bir isim için önemli bir başarı. Üstelik sıradan bir film de değildir bu. Cannes’da en iyi yönetmen ödülünü kazandığı gibi Binoche’a da en iyi kadın oyuncu kategorisinde ilk Cesar adaylığını getirir (bilmeyenler için popüler bir benzetmeyle Cesar ödülleri için Fransa’nın Oscarları diyebiliriz). Bu filmde oyuncu olmaya çalışan genç bir kadını canlandıran Binoche sergilediği cesur performansla Fransız sinemasının yeni yıldızı olmak yolunda adımlar atmaya başlamıştır. Bu başarı sonrası bir sonraki filminin ne olacağına karar vermekte güçlük çeken Binoche sonunda Mon Beau-frère a Tué Ma Soeur (My Brother-in-law Killed My Sister) filminde karar kılar, ancak bu film başarısız olur bugün adını bile hatırlamadığımız bir film olarak kalır. Sonraki yıllarda Binoche bu filmin kendisine çok önemli bir ders verdiğini belirtecektir. Çünkü Binoche filmi Michel Serrault ve Michel Piccoli gibi çok önemli iki oyuncu ile çalışabilmek için kabul etmiştir ama senaryonun kalitesine ve yönetmenle uyumuna pek de kafa yormamıştır. Kendi kendine bir daha böyle bir hata yapmayacağına dair söz verir. Aynı yıl rol aldığı diğer filmde Michel Piccoli yine oyuncu kadrosundadır ama bu kez ortada gerçekten çok iyi bir senaryo, henüz ikinci filmi olmasına rağmen şahane de bir yönetmen vardır kamera arkasında. Binoche’un yönetmen ile uyumu için de çok fazla düşünmeye gerek yok çünkü Kötü Kan (Mauvais Sang) filminin yönetmeni Leos Carax o yıllarda Binoche’un erkek arkadaşıdır zaten. O yıllarda ortaya çıkan AIDS hastalığı ile ilgili göndermeler de içeren bu enteresan film Binoche’u yine seyircinin ve eleştirmenlerin ilgisi ile tanıştırır. Hem film çok başarılı olur hem de Binoche ikinci Cesar adaylığını kazanır. Her ne kadar artık Fransa’da tanınan bir isim olsa da Fransa dışında sıkı sinema takipçileri dışında pek tanınmaz. Bunu değiştirecek film ise yoldadır. Philip Kaufman, Milan Kundera’nın önemli romanı Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’ni (The Unbearable Lightness of Being) filme uyarlayacağı zaman genç ve saf Tereza rolü için Binoche’u seçer. 1986 yılında çekimlerine başlanan ve 1988’de gösterime giren film tam bir başarı olur. İngilizce olarak oynadığı bu ilk rolde Binoche kalitelerini kanıtlamış oyuncular olan Daniel Day-Lewis ve Lena Olin’in yanında hiç sırıtmaz ve Prag’ın Ruslar tarafından işgalini arka planda anlatırken öne de bir aşk üçgenini yerleştiren bu filmdeki rolüyle dünya çapındaki pek çok sinemaseverin hayranlığını kazanır. Kendi adıma Binoche’u ilk kez görüp çarpıldığım film de budur.

85


Sinema

Sinema

Kariyerinin bu noktasında pek çok oyuncu Amerika’da yoluna devam etmeyi düşünürdü belki ama Binoche Fransa’da kalmaya devam eder. Biraz da aile ilişkilerinden dolayı Un Tour de Manège filminde rol alır (filmin yönetmeni kardeşinin kocasıdır). Bu arada tiyatro sahnelerini de unutmamıştır. 1988 yazında Andrei Konchalovsky’nin sahneye koyduğu Martı oyununda da rol alır. Aynı yıl bir sonraki filmi üzerinde çalışmaya başlar. Leos Carax yine önceki filminin başrol oyuncuları Juliette Binoche ve Denis Lavant için yazdığı Köprüüstü Aşıkları (Les Amants du Pont-Neuf) filmini çekmeye başlar ama çekim sırasında karşılaştığı çeşitli zorluklar ve bütçe sorunları nedeniyle çekimler üç yıl sürer ve film ancak 1991 yılında gösterime girer. Sonuç yine büyük bir başarıdır. Kıyıda köşede kalmış iki gencin aşkını anlatan bu film adeta Binoche için yazılmış bir aşk mektubudur da. O yıllarda halen erkek arkadaşı olan Carax filmde sürekli olarak Binoche’u göstermek istediğini söylemiştir zaten. Kendi adıma o yıllarda 120 dakika boyunca sadece Binoche’un yüzüne odaklanan bir kamera ile çekilmiş bir filmin bile iyi bir film olmak için yeterli olabileceğini düşündüğümü hatırlıyorum. Bu filmin sonucunda Binoche üçüncü Cesar adaylığını almakla birlikte Avrupa Film Ödülleri’nde de en iyi kadın oyuncu ödülünü de kazanır. Ayrıca Binoche bu filmde başka bir yönünü daha gösterir. Filmdeki karakteri Michèle’in çizdiği resimler Binoche’un kendi resimleridir, üstelik filmin posterini de o tasarlar. Köprüüstü Aşıkları’nın uzun çekim süreci arasına Mike Figgis’in televizyon için yönettiği bir kısa filmi de sıkıştırır Binoche. Filmografisi açısından çok önemli bir yapım değildir belki ama Binoche’nin yavaş yavaş Amerikan sinemasına adım attığını da gösterir bu deneme. Binoche yine Köprüüstü Aşıkları’nın çekim süreci nedeniyle kimi film tekliflerini de reddetmek zorunda kalır. Bunlardan en dikkate değeri Krzysztof Kieślowski’nin Véronique’in Çifte Yaşamı (La Double Vie de Véronique) filmidir. Binoche’un Véronique’i merak konusudur elbette ama bu rolde Irène Jacob o kadar iyidir ki Binoche’u aratmamıştır. Bu dönemde Leos Carax’dan da ayrılan Binoche, Londra’ya yerleşir ve İngiltere yapımı iki filmde oynar. Emily Brontë’nin meşhur romanından uyarlanan Uğultulu Tepeler (Wuthering Heights) filminde yine pek güzeldir, pek başarılıdır ama buram buram İngiltere kokan filmde fazlasıyla Fransız kalmıştır. Ama bu filmde yakın gelecekte çok daha başarılı bir filmde buluşacakları Ralph Fiennes ile başrolü paylaştığını not olarak düşelim. Bu dönemin diğer İngiliz filmi ise aslında bir Fransız yönetmenin, Louis Malle’in bir filmidir. Damage adlı bu filmde Jeremy Irons’ın canlandırdığı karakter ile yasak ilişki yaşayan genç bir kadın rolündedir. Irons ile sette pek anlaşamadıkları söylenir ama filmdeki cinselliğe dayalı uyumları gerçekten etkileyicidir. Bu filmle Binoche bir kez daha uluslararası düzlemde adını duyurur. Ayrıca dördüncü Cesar adaylığını da alır. Ve geldik 1993 yılına. Bu yıl Steven Spielberg, Binoche’a önce Jurassic Park daha sonra da (Schindler’in Listesi) Schindler’s List filmlerinde roller teklif eder. Binoche iki rolü de reddeder. Çünkü Krzysztof Kieślowski ile çalışma fırsatını bir kez daha kaçırmak istememektedir. Son derece doğru bir karar vermiştir. Her ne

kadar Spielberg’in filmleri kendi türlerinde çok başarılı yapımlar olsalar da Kieślowski’nin Üç Renk: Mavi (Trois Couleurs: Bleu) filmi kanımca sinema tarihinin en iyi filmlerinden biridir. Bunun yanında her ne kadar tam bir Kieślowski filmi olsa da Binoche da tüm benliğiyle filmin her anına ruhunu katmıştır. Benim açımdan ona âşık olma sebeplerimden biri de bu filmdir zaten. Bu filmin sonucunda nihayet beşinci adaylığında ilk Cesar ödülünü kazanır (enteresan bir şekilde bugüne kadar aldığı tek Cesar ödülüdür bu), Venedik’te en iyi kadın oyuncu seçilir, bir adet de Altın Küre adaylığına sahip olur. 1993 Binoche’un kariyeri açısından bu kadar verimli geçerken bir yandan da bambaşka bir önemi vardır onun için. İlk çocuğu Raphaël de bu yıl dünyaya gelir. O yıllarda Binoche, André Halle adlı bir dalgıçla beraberdir ve çocuğunun babası da o olur. Oğluna bakmak için kariyerinin zirve noktalarından birinde sinemaya bir süre ara veren Binoche 1995 yılında o yıla kadar Fransız sinemasının en büyük bütçeli filmi ile beyazperdeye geri döner. Damdaki Süvari (Le Hussard Sur le Toit) filminde başrolü paylaştığı Olivier Martinez ile uyumlu bir çift oluştururlar. Bu uyumlarını bir süre özel yaşamlarına da taşırlar. Film özellikle Fransa olmak üzere gişede başarılı olur, Binoche için de bir Cesar adaylığı daha getirir ama bugünden bakınca eli yüzü düzgün bir romantik aksiyon filminden fazlası değildir. Sıradaki filmi Chantal Akerman’ın yönettiği bir romantik komedi olan New York’da Bir Çılgın (A Couch In New York) filmidir. Genellikle seyirciyi zorlayan, farklı sinemasal anlatımlar deneyen Akerman’ın neden bir romantik komedi çekmek istediği bir soru işareti olarak kalmıştır. Üstelik ortaya da türün son derece sıradan bir örneğini çıkarmıştır. Belki Binoche yine yoğun olduğu bir dönemde reddettiği Akerman’ı bu kez reddetmek istememiştir ama bu film ikisinin de filmografisinde bir hayal kırıklığı olarak kalır. 1996 yılında ise Binoche karşımıza uluslararası oyuncu kadrosuna sahip büyük bütçeli bir Hollywood filmi ile çıkar. Bu epik film İngiliz Hasta’dır (The English Patient). İkinci Dünya Savaşı’nın kimliği belirsiz bir adamın yıllara yayılan hikâyesini anlatan bu filmde Binoche bir hemşireyi canlandırmaktadır. Bir kez daha Ralph Fiennes ile karşılıklı oynamasını sağlayan bu film tüm dünyada büyük bir hit olur. Yine de filmin ağdalı romantizminin özellikle erkek seyirciyi sıktığını da kabul edelim, ama Binoche vardı ya filmde sevmek için yeterlidir. Film 12 dalda Oscar’a aday olur ve bunlardan dokuzunu kazanır. Bu ödüllerden biri de Juliette Binoche’a verilen en iyi yardımcı kadın oyuncu Oscar’ıdır. Hemen herkes Lauren Bacall’ın Aşkın İki Yüzü (The Mirror Has Two Faces) filmiyle bu ödülü almasını beklerken bu ödül açıklanırken Binoche için dua ettiğimi, kazandığı zaman da sevinçten çığlık atarak havalara uçtuğumu bugün gibi hatırlıyorum. Bu filmle Binoche’un bir kez daha Avrupa Film Ödülleri’nde de en iyi kadın oyuncu ödülünü aldığını, bir Altın Küre adaylığı daha elde ettiğini ve Berlin’de en iyi kadın oyuncu seçildiğini ekleyelim. Uluslararası bu büyük başarıya rağmen Binoche yine doğru bir tercihle kendisi için doğru yerin Avrupa sineması olduğunu kavrayarak Amerikan sinemasına ara sıra uğramaya karar verir. Binoche’un içinde yer alacağı bir sonraki proje Fransız direnişçisi Lucie Aubrac’ı canlandıracağı aynı adlı filmdir ama yönetmen

86

87


Sinema

Sinema

Claude Berri ile yaşadıkları anlaşmazlık sonucunda filmden ayrılır. Yerini Carole Bouquet doldurur (hakkını verelim, iyi de doldurur). Bu olumsuz deneyim sonrası Binoche onun bugünlere gelmesinde önemli yeri olan André Téchiné ile bir kez daha çalışır. Alice ve Martin (Alice et Martin) filmine adını veren karakterlerden Alice’i canlandıran Binoche hüzünlü kadın karakterler serisine bir yenisini ekler. Film eleştirmenler ve seyircilerden çok ilgi görmez ama içine girmeyi başarınca ağır tonuna rağmen etkileyici bir aşk filmidir. Binoche bu film için keman çalmayı da öğrenir. Yıllar önce Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği filminde İngilizce repliklerini çok da anlamadan ezberlemekle yetinirken artık dile hâkim olan Binoche kendini bir kez de Londra sahnelerinde Naked adlı oyunda ispatlar. Sıradaki filmi ise ünlü Fransız kadın yazar George Sand’ı canlandırdığı Aşkın Büyüsü (Les Enfants du Siècle) filmidir (filmin Türkçe adının orijinali ile ilgisi olmadığının farkındayım, muhtemelen güzel bir isim bulamayıp zorda kaldıklarına verdikleri bir ismi uygun görmüşler). Diane Kurys’un yönetmenliğini üstlendiği bu film etkileyici anları olsa da tam bir başarı değildir. Ancak filmin Binoche için yine farklı bir anlamı olur. Bir kez daha gerçek hayat ile sinema kesişir ve filmdeki sevgilisi Benoît Magimel ile birliktelikleri gerçek hayata da taşınır. Filmin gösterime girdiği 1999 yılı sonunda Binoche bu kez Hana isimli bir kız çocuğu dünyaya getirerek ikinci kez anne olur. Bu kez sinemaya çok fazla ara vermeyen Binoche’nin sonraki filmi Patrice Leconte’un başarılı dönem filmi La Veuve de Saint-Pierre olur. Bu filmde Binoche ölüm cezasına çaptırılan bir adamı kurtarmaya çalışmaktadır. Binoche bu filmle bir Cesar adaylığı daha alır (yazının başından beri takip ettiyseniz yedinci adaylık oldu). Film aynı zamanda Altın Küreler’de en iyi yabancı film kategorisinde de aday olur. Binoche bu filmde Fransız sinemasının önemli oyuncularından Daniel Auteuil ile çalışır. Aynı yıl, Binoche çalıştığı önemli yönetmenler arasına Michael Haneke’yi de katar. Filmin proje olarak ortaya çıkması da Binoche sayesinde olmuştur. Çünkü Binoche’un Haneke’ye onunla çalışmak istediğini belirten bir mektup göndermesi ile başlayan bir projedir bu. Bilinmeyen Kod (Code Inconnu) adlı bu filmde yine bir oyuncuyu canlandırmaktadır. Film Haneke’nin hemen her filmi gibi seyirciyi zorlayan bir filmdir ve seyirciler ve eleştirmenlerden farklı tepkiler alır ama Binoche’un yine iyi bir oyunculuk sergilediği konusunda hemen herkes hemfikirdir. Zaman zaman tiyatroda da şansını deneyen Binoche Fransa ve İngiltere sahnelerinden sonra bu kez Amerikan seyircileri ile buluşur. Broadway’de Betrayal adlı oyunda oynayan Binoche bu kez de Tony ödülü için aday gösterilir (bu ödül için de tiyatronun Oscar’ı diyelim madem). Sırada yine İngilizce bir film vardır. Yönetmen Lasse Hallström’ün Chocolat isimli bu filminde Binoche’un partneri bu kez Johnny Depp’dir. İzlerken keyif veren bir filmdir yine ama bugünden 13 yıl geriye baktığımızda çok da iz bırakmadığını görüyoruz. Yine de Binoche, İngiliz Hasta’dan sonraki bu ilk İngilizce filminde yine bir Oscar adaylığı kazanır. Film de en iyi film dâhil olmak üzere 5 dalda Oscar adaylığı da alır zaten. Ancak bunda filmin başarısından çok yapımcı Weinstein kardeşlerin başarısı vurgulanmalı. Ayrıca film Binoche’a bir Altın Küre adaylığı ve Avrupa Film Ödülleri’nde bir en iyi kadın oyuncu ödülü daha kazandırır.

Binoche’un sonraki filmi yine Fransız sinemasından gelir. Jet Lag isimli bu film Jean Reno ile başrolü paylaştıkları bir romantik komedidir. Ne yazık ki bu romantik komedi denemesi de son derece sıradan olarak kalır. Birbirinden başta nefret eden, sonra âşık olan çiftin hikâyesi klişelerle doludur ama seyirciden belli bir ilgi de görür. İşin ilginci bu film ile Binoche bir Cesar adaylığı daha kazanır, daha da ilginci bu filmin üzerinden 10 yıl geçmesine ve Binoche’u çok daha iyi filmlerde görmemize rağmen bu adaylığın bu yazının yazıldığı tarihe kadarki son Cesar adaylığı olmasıdır. Binoche’un sonraki filmi John Boorman’ın In My Country filmidir. Boorman gibi önemli bir yönetmenin filminde Binoche dışında Samuel L. Jackson gibi bir isim de rol almasına rağmen filmin adı pek duyulmamıştır. Hatta kendisine Binoche hayranı diyen bendeniz bile bu filmin adını bu yazıyı hazırlarken duymuşsam ciddi bir başarısızlık diyebiliriz. Neyse ki Binoche her başarısız filminin arkasından başarılı bir filmle dönüş yapmayı başaran bir oyuncu olarak çok daha iyi bir proje ile karşımıza çıkmayı başarır. Bir kez daha Haneke’nin yönetiminde çalışan Binoche’un rol arkadaşı da yine daha önceki filmlerinde beraber çalıştığı Daniel Auteuil’dir. İkili, Saklı (Caché) filminde bir karı-kocayı canlandırmaktadır. Evlerine onları takip eden bir kişi tarafından bırakılan bir video-kaset bırakılan çift, geçmişlerine uzanan gizemli olaylarla karşılaşırlar. Saklı, Haneke’nin en iyi filmlerinden biri olarak kabul görür ve Cannes’da en iyi yönetmen dâhil olmak üzere üç ödül birden kazanır. Film oyuncu olarak daha çok Daniel Auteuil üzerine kurulu olduğu için Binoche bu çok başarılı filmle fazla bir ödül kazanamaz belki ama sinemaseverlerin gönlündeki yerini bir kez daha sağlamlaştırır. Sonraki birkaç yıl Binoche iyi projeler ile buluşmakta zorlanır. Bir Amerikan yapımı olan ve Richard Gere ile beraber oynadığı Umut Mevsimi (Bee Season), her ne kadar Venedik’te özel ödül alsa da pek az sayıda seyirci ile buluşan Abel Ferrara filmi Mary, 11 Eylül saldırıları ile ilgili olan ve Binoche’un bir Fransız ajanını canlandırdığı Quelques Jours en Septembre (bu filmin yönetmeninin Binoche’nin o zamanki sevgilisi Santiago Amigorena olduğunu not olarak düşelim) ve İngiliz Hasta’nın yönetmeni Anthony Minghella ile bir kez daha buluştuğu Breaking and Entering vasat filmler olarak Binoche’un kariyerinde yerlerini alır. 2007 yılına gelindiğinde belki de üst üste gelen bu vasat filmler nedeniyle Juliette Binoche’u yeni açılımlar peşinde görürüz. O güne dek Avrupa’nın önemli yönetmenlerin büyük bir kısmıyla çalışan ama Amerika denemelerinde pek de iyi sonuçlar alamayan (İngiliz Hasta istisna) Binoche bu kez dünya sinemasından farklı yönetmenler ile çalışmaya başlar. Bunun ilk denemesi belki de kısa filmlerden oluşan Paris, Je T’aime filminde Japon yönetmen Nobuhiro Suwa’nın yönettiği bölümde rol almasıdır. Bu dönemin ilk uzun metrajlı filmi ise Tayvanlı ünlü yönetmen Hou Hsiao-Hsien ile çalıştığı Kırmızı Balonun Yolculuğu (Le Voyage du Ballon Rouge) olur. Binoche bu filmde oğlu ile beraber Paris’te bir apartman dairesinde yaşayan yalnız bir anneyi canlandırmaktadır. Doğrusunu söylemek gerekirse kişisel olarak çok bayıldığım bir film değildir ama özellikle eleştirmenler tarafından sevilen film, Binoche’u bir kez daha yukarıya taşır.

88

89


Sinema

Sinema Hemen arkasından gelen Disengagement filminde ise Binoche bu kez İsrail’li yönetmen Amos Gitai ile çalışır. Bu kez yıllar önce terk ettiği kızını arayan bir anne rolündedir Binoche. Elbette ki Gitai’den bekleyebileceğimiz gibi filmin arka planını İsrail-Filistin çatışması oluşturmaktadır. Venedik ve Toronto Film Festivallerinde kendini gösteren yapım dünya çapında çok geniş kapsamlı bir dağıtıma giremez. Binoche’un Amerika deneyimlerinin çok başarılı olmadığını söyledik, genel olarak romantik komedi denemeleri de çok iyi sonuç vermemişti ancak yine 2007 yılında gösterime giren Şamar Oğlanı (Dan in Real Life), Steve Carell ile çok iyi bir ikili oluşturdukları sevimli bir romantik komedi olarak dikkat çeker. Çok önemli bir film değildir belki ama keyifle izlenir. Elbette dünya sinemasından yönetmenlerle çalışma kararı aldı diye Fransız sinemasını da terk etmez Binoche. Bir kesişen hikâyeler filmi olan Paris’te kalabalık bir oyuncu kadrosu ile çalışır. Cédric Klapisch’ın bu filmi adından da belli olduğu üzere bir Paris güzellemesidir. Binoche de filme çok yakışmıştır. Olivier Assayas’ın L’Heure D’été (Summer Hours) filmi ise gayet iyi eleştiriler alan bir aile dramasıdır. Kendi adıma ne zamandır arşivimde Blu-Ray’i olmasına rağmen her nedense bir türlü zaman ayırıp izleyemediğim bir film olarak kalmıştır. Çok yönlü bir sanatçı olan Juliette Binoche 2008 yılında sahnelere geri döner. Ancak bu kez tiyatro sahnesinde dans etmektedir. Başarılı koreograf Akram Khan ile beraber tasarladıkları bu gösteriyi keşke tümüyle izleme şansımız olsaydı. Merak edenleri İnternet’te “Juliette Binoche Akram Khan” şeklinde bir arama yapmaya davet ediyoruz. Günümüze yaklaştıkça Binoche’nin dünya sinemasının bambaşka bir köşesinden bir usta ile iki filmde çalıştığını görüyoruz. Birkaç kez Tahran’a gidip Abbas Kiarostami ile tanışan Binoche önce ustanın Şirin (Shirin) filminde küçük bir rol alır, sonra da Aslı Gibidir (Copie Conforme) filminin üzerine kurulduğu iki kişiden biri olarak tüm filmin ağırlığının yarısını sırtlanır. Karşısında yer alan William Shimell ile orta yaşlı bir çifti canlandırırlar. Film kadın-erkek ilişkilerinden tutun da gerçek sanat nedir tartışmalarına kadar farklı konular üzerinde gidip gelen çok iyi bir Kiarostami filmidir. Filmde çok başarılı bir oyunculuk sergileyen Binoche, Cannes’dan en iyi kadın oyuncu ödülünü alır. Böylece Avrupa’nın en önemli üç film festivalinde (Cannes, Berlin ve Venedik) en iyi kadın oyuncu ödülünü kazanan ilk kadın oyuncu olur. Bu dönem İran sinemasını da yakından tanıyan Binoche, yaptığı filmlerden dolayı cezaevinde yatan Jafar Panahi’nin serbest bırakılması için de yoğun bir kampanya yürütür. Bu kadar başarılı bir oyuncunun Amerikan sineması deneyimlerinde neden başarılı sonuçlar alamadığını anlamak zor ama 2011 yılında başarısız bir Amerikan sineması deneyimi daha gelir. The Son of No One adlı

bu film, Al Pacino gibi oyuncu da kadroda olduğu halde başarısız bir film olarak kayıtlara geçer. Neyse ki David Cronenberg gibi bir başka dev yönetmenle çalıştığı Cosmopolis başarılı bir filmdir. Filmde Robert Pattinson dışındaki hemen her oyuncu gibi Binoche da sadece bir sahnede görünür ama bu sahneyi etkileyici kılmayı başarır. Binoche’nin 2011 ve 2012 yılında rol aldığı diğer filmleri ise önümüzdeki aylarda sinemalarımızda izleyeceğiz. Eğer gösterim tarihleri değişmezse Sylvie Testud’un ilk yönetmenlik denemesi olan La Vie d’une Autre (The Life of Another) filmini 12 Ekim’de, Polonya’lı yönetmen Małgorzata Szumowska ile birlikte çalıştığı Elles filmini de 9 Kasım’da sinemalarımızda izleme fırsatını bulacağız. Umuyoruz bir başka kadın yönetmen Marion Laine’in yönetmenliğinde rol aldığı À Coeur Ouvert filmini de izleme imkânı buluruz. Binoche’un sıradaki projesi ise Bruno Dumont yönetmenliğinde ünlü Fransız heykeltıraş Camille Claudel’i canlandıracağı aynı adlı film. Dumont’un ilginç bir film ortaya çıkaracağına inancımız tamken Binoche’un daha önce Isabelle Adjani’nin canlandırdığı rolde nasıl bir performans sergileyeceğini de merak ediyoruz. 50’li yaşlarına yaklaştığı şu günlerde hala çok güzel, her zaman çok yetenekli ve ne yaparsa yapsın kaçınılmaz şekilde kendine hayran bırakan Juliette Binoche’u izlemeye devam edeceğiz. Umalım ki o da filmlerde rol almaya devam etsin, bizi kendisinden mahrum bırakmasın. Son olarak, Juliette Binoche’ye aşık olduğumu söylemiş miydim…

90

91

Hasan Nadir Derin http://www.sinemamanyaklari.com/


Haberler

Haberler

Başvuru 15 Ekim 2012 tarihine kadar uzatılmıştır.

1. ÇROP Çizgi Roman İnceleme Yazısı Yarışması “Sanat İncelendikçe Değer Kazanır”

Ümit Yöneticisi)

Çizgi Romanın “sanat” olarak görülmediği bir ülkede yaşamaktan sıkılan çizgi roman okurları, çizgi romanı hak ettiği yere taşımak size düşüyor, kolları sıvayın!

Birinci yarışmada ele alınacak eser: “Uçma Sanatı - Bir İspanya İç Savaşı Hikayesi” (El Arte de Volar) Antonio Altarriba - Kim Çeviri - Murat Tanakol Versus Kitap Yayınları

Kireççi

(Öğretim

Görevlisi-ÇROP

Ödüller: 1. Gelen Yazı – Versus’tan Kitap Seti 2. Gelen Yazı – Versus’tan Kitap Seti 3. Gelen Yazı – Versus’tan Kitap Seti

Çrop "Uçma Sanatı" Yazarı Antonio ALTARRİBA ile bir Söyleşi gerçekleştirdi ÇROP Çizgi Roman İnceleme Yazısı Yarışması için seçtiğimiz “Uçma Sanatı” eserinin yazarı Antonio Altarriba ile keyifli; kendi tarifiyle "bilgilendirici", bir söyleşi yaptık. Sorular Gölge e- Dergi yazarı Ahmet Yüksel’in desteğiyle hazırlandı, sayın Canan Maraşlıgil onları Fransızca’ya çevirdi, Muğla Üniversitesi Öğr. Gör. Yrd.

Doç. Dr. Özden Fidan destek verdi, İzmir Ekonomi Üniversitesi Fransızca okutmanı Utkan Boyacıoglu da yanıtları dilimize kazandırdı. Çizgi roman adına eylemlerimiz devam ediyor. Bu eseri okumamıza vesile olan Versus Kitap’a teşekkürlerimizi sunuyor yazılarınızı yarışmamıza bekliyoruz. Son katılım tarihi 15 Ekim 2012.

Yarışma sonunda ilk üçe giren yazılar her ay birer birer Gölge e-dergi sayılarında, diğerleri www.frp.netve ÇROP Blog’da yayınlanacaktır! * * * 1. ÇROP Çizgi Roman İnceleme Yazısı Yarışması, Versus Yayınları, Gölge e-dergi, FRP.Net desteğiyle gerçekleşmektedir!

Ayrıntılar

http://cizgiromanokurlariplatformu.blogspot. • İnceleme yazıları çizimden metne, siyasi com/2012/08/1-crop-cizgi-roman-inceleme-yazsbakıştan sanatsal estetiğe, okur görüşünden tarihsel yarsmas.html alt yapıya kadar herhangi bir bağlamı kapsayabilir. • Her katılımcı en fazla 2 (iki) yazıyla katılabilir. • Yazılar New Times Roman Fontuyla 12 punto olarak toplamda (görsellerle) 3-* 4 (üç-dört) sayfayı geçmeyecek şekilde yazılmalıdır. • Başvurunuzu lütfen “Uçma Sanatı” başlığıyla gönderin! Başvuru Adresi : croplatform@gmail.com Son Katılım Tarihi : 15 Ekim 2012

Jüri Heyeti: Ahmet Yüksel (Editör-TV Yönetmeni) Aydın İleri (Yazar-Kütüphane Uzmanı) Kayra Keri Küpçü (Editör-frp.net Yönetici) Masis Üşenmez (Araştırmacı) Murat Tanakol (“Uçma Sanatı” Çevirmeni)

92

ÇROP – Son derece renkli ve çok yönlü bir kişi Tam tersine. Seçtiğim anlatım biçimi konusunda Antonio Altarriba. Fotoğraf, kitap, çizgi roman… çok duyarlı olduğum için. Ama ister yazılı olsun ister görsel çıkış noktası hep imgedir. Güçlü bir Sizce kimdir o, onu bize nasıl tanıtırdınız? imge, alışılmamış, yaratım sürecini tetikleyen. İşte Altarriba - Kurguya karşı her zaman bir tutkum oldu. bu yüzden bir “anlatıcı”dan çok bir “imgeleyici” Bunun nedeni gerçeklikten kaçmam mı yoksa onu olduğumu söylüyorum. daha iyi kavrama çabam mı bilmiyorum. Çünkü çoğu zaman hayal ürünü öyküler yaşama daha aydınlık bir Söyleşinin tamamına ekteki linkten ulaşabilirsiniz. bakışa izin verirler. İşte bu yüzden onları okumayı, http://cizgiromanokurlariplatformu.blogspot. dahası onları yaratmayı seviyorum. Roman, çizgi com/2012/10/ucma-sanat-yazar-antonio-altarribaroman ya da fotoğraf dizileri biçiminde... Anlatım ile.html biçimleri arasında ayrım yapmadığımdan değil.

93


Pin-up

94


Golge e-Dergi Ekim 2012 Sayi 61