Page 1

AÄ&#x;ustos 2012


İÇİNDEKİLER 04-08 Öykü- Kediminici 09-11 Öykü- Gerçekliğin Cinneti

12-15 Öykü- İhtilal Makinesi

Wuthering Heights (1992)

16-19 Öykü- Karar 20-24 Öykü- Gerçekliğin Cinneti

GÖLGE ÖYKÜ ÖZEL SAYISI Gölge e-Dergi'ye ulaşmak için http://GolgeDergi.Blogspot.com Editör: Mehmet Kaan SEVİNÇ golgeedit@gmail.com Yayın Kurulu: Oğuz ÖZTEKER, Hasan Nadir DERİN, Sadık YEMNİ, Ahmet YÜKSEL, Melahat YILMAZ, Gülhan D SEVİNÇ.

25-29 Öykü- Yanılsama Döngüsü 30-31 Öykü- Düzen 32-41 Öykü- Çam Sakızı Kuzen Armağanı 42-44 Öykü- Karagöz ile Hacivat 2,0 Open With Gölge Medya Player 45-50 Öykü- Ateşli Devreler

Grafik Tasarım: Gülhan D SEVİNÇ Kapak: Devrim KUNTER Pinup: Mehmet Kaan SEVİNÇ Gölge e-Dergi internetten yayın yapan özgür ve özgün içerikli tam bağımsız bir dergidir. http://twitter.com/GolgeDergi http://issuu.com/GolgeDergi http://golgedergi/deviantart.com

51-56 Öykü- Çelik Levhalar

Merhaba… Uzunca bir süre ara verdiğimiz öykü özel sayılarımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz. Bu öykü özel sayımızın konusu üstad yazarımız Sadık YEMNİ’den geldi. ‘’Değişen Dünya Düzeni’’ Onüç yazardan ondört öykü ve onüç çizerden onbeş illüstrasyon ile gözlerinize amade…

57-62 Öykü- Seçim Piyangosu 63-68 Öykü- Cellat Mezarlığı

Bizler, yazarları ve çizerleri ile bu sayıyı hazırlamaktan çok büyük keyif aldık, umarız sizlerde okurken aynı derecede keyif alırsınız. İyi okumalar…

69-72 Öykü- Gece Yaşayanlar

73 Pinup

Mehmet Kaan SEVİNÇ

3


Öykü

Öykü

Kediminici İki gözü doğuştan kör olan Badem adlı kediye

Sonunda cesaretimi topladım ve renkli basıcıdan çıkardığım on bir fotoğrafın durduğu zarfla birlikte alt kat komşumun zilini çaldım. Cumartesi öğleden sonrasıydı. Dışarıda cehennemi bir yaz sıcağı hüküm sürdüğü için in cin top oynamaktaydı. Komşumun az önce arabasıyla geldiğini görmüştüm.Tam zamanıydı. Bütün hazırlıklarım tamamdı. Araştırmalarımda ilerledikçe, elimdeki kanıtlar arttıkça hevesim kırılmaktaydı. Son günlerde tuhaf rüyalar görüyordum. Biraz daha beklesem belki de şimdi yapmak üzere olduğum şeyden vazgeçebilirdim. Bu an için bir ayı aşkındır hazırlanmaktaydım, ama kalbim yerinden çıkacak gibi atmaya başlamıştı. Benden on beş santim kısa, kırk kilo hafif bir kadından korkuyordum. Bu nedenle bir yanım sürekli, ‘Zili çaldın artık kaçabilirsin’ diyordu. Açıkça pişmandım. Yanlış bir iş yapmıştım. Zile dokunan parmağım bir çuval inciri berbat etmişti. “Buyrun.” Genç kadının üzerinde krem rengi yazlık bir elbise vardı. Ayakları çıplaktı. Biraz çekikçe olan kahverengi gözleri muzipçe denebilecek parıltılara sahipti. Yüzünde gelişime şaşırmış bir ifade yoktu. Bu bana çok beklenen bir hamleyi yapıyorum duygusu vermekteydi.

4

“Bu şerefi neye borçluyum Sedat bey?” “Sizle, biraz... Biraz konuşsak Deniz hanım.” Kadın bir buçuk yıldır sokakta karşılaştığında tek tük iki kelime ettiği komşusunun ilk ziyaretinde yanında kocaman bir zarf getirmesi çok normal bir şeymiş gibi davranmış ve buna fazladan dikkat sarfetmemişti. “Vaktiniz müsaitse tabii.” Kadının kaşlarını çatarak ne hakkında diye sormasını boşuna beklemiştim. Belki konuyu beğenmez beni kapıdan defederdi. Şu anda böyle bir şeyi ne kadar istediğimi anlatmam mümkün değildi. Bu buğday tenli, orta boylu, genç kadından açıkça tırsmaktaydım. Yüzyüze gelince bunu daha derinden farketmiştim. “Gelin içeri.” Kapıdan oturma odası görünmekteydi. Kirli beyaz iki divan. Bir masa ve üzerinde tembel tembel yalanan yaşı geçkince bir tekir kedi. Kedi bütün duygularımın özeti gibiydi. Buraya gelmeme neden olan şey de kedilerdi zaten. Kediler ve Leyla hanım. “Şöyle oturun lütfen.” Kadının işaret ettiği koltuğa oturdum. Bana hâlâ ne istediğimi sormaması rahatsızlık veriyordu. Zarfı sağ yanımdaki sehpanın üstüne bıraktım. Az sonra kadına yapmayı düşündüğüm fotoğraf kanıtlı şov gözümde bayağı değersizleşmişti birden. Evin halini gördükten sonra umutsuzluğa kapılmıştım. Bütün kapıları salona açılan bir evde saklanabilecek pek az delik olabilirdi. “Şey için geldim Deniz hanım. Kediler. Kediler ve ...” Ve karşı apartmandaki komşumuz Leyla hanım diyecektim, ama kadının aşırı rahat tavırları kendime güvenimi sarsmıştı. “Anlıyorum. Öncesinde bir demirhindi içmek ister miydiniz? Kendim hazırlıyorum. Sıcaklarda buzlu içecek olarak çok iyi gidiyor.” Demirhindi çok sevdiğim bir içecekti. Başımla olumladım. Kadın oturma odasına açılan mutfağa gitti. Kapı olmadığı için onu görebilmekteydim. Buzdolabını açtı ve büyük bir şişe aldı. Oradan iki uzun bardağa içkileri koydu. Bana doğru geldi. Otuz başlarında hoş bir kadındı. Serbest muhasebeci olduğunu duymuştum. Davranışları çok normaldi. Ona isnat edeceğim suçlamayı çelen hususlardı bunlar. “Buyrun. Afiyet olsun.” “Sağolun.” Buz gibi içkimden bir yudum aldım. Tadı nefisti. Deniz hanım karşımdaki divana oturdu. Masanın üzerinde yatan tekir kedi bize aldırışsızca yalanmayı sürdürmekteydi. “Buraya şey için geldim Deniz hanım.” Dedim. “Bazı şeyler garip. Çok garip. Ben belki biliyorsunuz üç aydır işsizim. Vaktim vardı yani. Dikkatimi çeken şeyler oldu.” Kadın en rahat tavrıyla içkisini yudumladı ve bardağını kedinin yattığı masanın üzerine koydu. “Ne gibi?” Yüzünde hinoğlu hinliğin zerresi bile yoktu. Kendinden emin ve huzur içindeki görünümü nedeniyle giderek cesaretsizleşmekteydim. “Sizi dinliyorum.” Sehpanın üzerinde duran zarfı alıp içindeki renkli fotoğrafları çıkardım. “Ben bir bankada çalışıyordum. Sistem analizcisiydim. İşim grafiklerledir. Boş kalınca... Daha önce farkettiğim, ama pek şey yapamadığım doneleri bir araya getirdim ve bir sonuca vardım. Bunu sizinle paylaşmak istiyorum.” Kadın yüzüyle ‘olur’ anlamına bir işaret yapınca “Kedilerden başlayalım Deniz hanım. “ dedim. “Herkes sizi bu mahallede kedi hamisi olarak tanıyor. Ve... Şu anda kaç kediniz var evde?”

5


Öykü

Öykü

“Sadece bu, Ezo var şu anda?” “Diğerleri nerde peki?” Kadının yüzündeki ‘Hangi diğerleri?’ bakışı ne kadar hakikiydi. En üstteki fotoğrafı gösterdim. Kadının ön balkonu görünmekteydi. Balkonda tam dört kedi vardı. Bir sürü de su ve yemek kabı. ”Bu fotoğrafı iki hafta önce çektim Deniz hanım. Balkonunuzda beslediğiniz dört kedi vardı. Şimdi aradan günler geçti. Yoklar. Ansızın kayboldular. Daha önceki fotoğrafa bir göz atalım. Bu sekiz dokuz gün önce. Bahçede balkondaki beyaz patili tekir kedi hariç biri kırmızımsı olan iki başka kedi daha var. Şimdi onlar da yok meydanda. Elimde kedi maması kabı her tarafı dolandım. Gözüme ilişmedi. Biri dişiydi ve beş yavru yapmıştı. Seslerini duyuyordum. Sonra birden sessizleştiler.” Kadın hiç istifini bozmadan beni dinliyordu. “Yani?” dedi ben sözlerime ara verince. Diğer fotoğrafları göstermeye başladım ve “Kedileri besliyor, bazılarını hadımlaştırıyor ve evsiz kedilere yuva buluyorsunuz, ama döngü çok hızlı.” Dedim. “Birçok kedi ansızın yokolmuş durumda. Fotoğraflarla sabit. Bir gün önce balkonda, bahçede olan kediler ertesi gün yoklar. Bunlar mahalle kedileri. Civardaki evleri gezerler. Her tarafa baktım, o kırmızı tüylü kediyi hiçbir yerde göremedim örneğin. Beş yavrunun miyavları da ansızın kesiliverdi. Önce en üst kattaki avukattan şüphelendim, ama adam tatildeydi o sırada. Kedileri hiç sevmez malum.” Kadın gösterdiğim fotoğrafları merakla izliyordu. “Hepsi bu mu?” dedi sonuncuya sıra gelince. “Bir şey daha var.” dedim kararlı bir sesle. Kadının rahat tavırlarında bir patron algılamıştım sanki. İnce bir hesaplılığın adım adımlığı desem abartma olmaz. Halleri ‘Peki ne kadarını biliyorsun’ ışımaktaydı. Kadın belki soğukkanlı bir psikopattı. Biraz sonra elinde bir bıçakla gelecek ve... “Leyla hanım. Karşı apartmanın ikinci katında oturuyordu. Bir kez sizi konuşurken gördüm. Sokak kapısının önünde. Kadın ertesi gün kayboldu. Biliyorsunuz. Polis araştırması yapıldı. Boşandığı kocasından şüphelendiler. Cep telefonu dahil evinden hiçbir şey almadan çıkmış gitmişti. 29 Nisan günü. Pazardı. Ertesi gün işine de gitmemiş.” “Sonra?” “Kendisiyle birkaç kez karşılaştık. Kedi konusunu o açtı. O da kedileri çok seviyordu ve sizin kedileri himaye etmenizi çok taktir ediyordu. Yalnız en son gördüğümde fikrini değiştirmişti. Kaybolan kedilere dikkatimi çeken o oldu. Yeni kediler geliyordu. Doğanlar falan, ama sizin çevrenizde olan kediler bir an gelip... Bir an gelip sırra kadem basıyordu. Leyla hanım bunu çok garip bulmaktaydı. Sizle konuşacağını söylemişti bana. 28 Nisan günü. Akşamı sizi konuşurken gördüm. Ertesi gün Leyla hanım yeryüzünden silindi adeta.” “Tam olarak ne demek istiyorsunuz Sedat bey? Kedilerin ve Leyla hanımın gaybından ben mi sorumluyum yani?” “Evet. Muhtemelen öyle.” Kadın gülümseyince esmer yüzünde yumuşak ve bağışlayıcı bir ifade oluştu. Bütün beklentilerime rağmen kadın azılı bir psikopatın iç hesaplılığının zerresini dahi ışımamaktaydı. Bana karşı kızgın da değildi sanki. Anlayışla sözlerimi dinlemekteydi. “Ayağa kalkın lütfen.” Kadının dediğini yaptım. “Ben burada oturacağım. Bütün odalar salona açılıyor. Bir bakın etrafa. Burada böyle şeyleri saklayacak ne çatı katı odaları, ne de derin mahzenler var.” Kadın sözlerinde haklıydı. Bakmadan da öyle olduğunu görüyordum, ama kayıp yirmi kadar kedi ve hatta Leyla hanım bir yerlerde saklı önsezimi engelleyemiyordum.

“Bir şekilde...” dedim ve sözlerimi tamamlamadım. “Leyla hanım hoş bir kadındı. Bekardı. Onu beğeniyordunuz değil mi?” Deniz hanımın mahallenin doksanlık ninesi gibi bilmiş bilmiş konuşması çok rahatsız edici değildi. Haklıydı çünkü. Leyla hanımı çok beğeniyordum ve sırra kadem basmasaydı, ona birlikte çıkmayı teklif edecektim. “Öyle de... Nerede o şu anda Deniz hanım?” Kadın yine gülümsedi ve “Siz Leyla hanıma abayı yakmışsınız belli. Kendisiyle 28 nisan akşamı konuştuğumuzda pek lafını etmedi. Ama ertesi gün geldiğinde dilini yokladığımda onun da size karşı benzer duygular hissettiğini gördüm. Bana sorarsanız bayağı iyi bir çift olabilirdiniz.” Hâlâ ayakta duruyordum. Yerime oturdum. Birden halsizleşmiştim. Kadının Pazar günü buraya gelmesi, gayb âlemine buradan geçtiğini ispat etmez miydi? Deniz hanımı bu kadar rahat yapan şey neydi? Delilik mi? Yoksa sakinleştirici ilaç falan mı kullanmaktaydı? Kadını kedileri ve bir insanı parça parça doğrayan ve azar azar çöpe atan bir sapık olarak hayal edemiyordum artık. Bu algım konuşmamızın seyri nedeniyle bozulmuştu. Daha karmaşık bir aracın dümenindeydi Deniz hanım. Ben böyle bir şeyi duymaya, daha da kötüsü deneyimlemeye hazır mıydım? Hayır. Değildim. Hemen buradan gitmeli ve sonra ne yapacağıma karar vermeliydim. Belki polise başvururdum. Elimdeki deliller işe yaramazdı biliyordum. Susardım o zaman. Susar ve en kısa zamanda bu lanet sokaktan taşınırdım. “İkiniz de kedileri seviyorsunuz üstelik.” Kendimi engelleyemedim ve “Leyla nerede biliyor musunuz?” dedim. Kadının kahverengi gözleri hafifçe irileşti. Dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm oluştu. “Sokak kedilerinin hallerine çok üzülüyorum.” Dedi. “Arabaların altında eziliyorlar. Susuzluktan ve açlıktan ölüyorlar. Kötü muamelelere maruz kalıyorlar. Bu nedenle bazılarına olsun daha güvenli bir ortam ve iyi niyetli bakıcılar sunmak lazım. Leyla da böyle düşünüyordu. Pazar sabahı erkenden buraya kaybolan kediler için geldi. Ona durumu izah ettim. Anlayışlı kadın. Ne demek istediğimi fevkalade iyi idrak etti.” Hissettiğim halsizliğin olağanüstü bir gerçeği duymak üzere olmamdan kaynaklanmadığını keşfetmiştim bu arada. Demirhindi ilaçlıydı. İçine beni kaderimle buluşturacak bir uyuşturucu madde konmuştu. “Kendisi sağ ve afiyette şu anda, merak etmeyin.” Kadının arkasında üç kapı vardı. Onlardan birinden çıkacak ve “Sana nasıl oyun oynadık.” diyecek bir kadını hayal ettim. “Ayağa kalkın tekrar.” “Halim yok. İçeceğe ne koyduysanız.” “Sandığınız gibi değil. Sizi uyuşturmadım. Siz kendinizi uyarlıyorsunuz.” “Nasıl yani?” Deniz hanım yerinden doğruldu ve yanıma geldi. “Göreceksiniz.” Uzattığı elini tutarak doğruldum. Eli ne kadar sıcaktı. Sıcak ve bir şey daha. Sıcak ve yabancı. Evet. Evet. Alışılmadık bir ünite. Dokunmakla geçen yabancı bir bilgi. Neyse ki, korkum abartılı değildi. Uysalca yüzüne baktım. Direnecek halim yoktu. Hipnozda gibiydim. “Kediyi alın.” “Ne?” “Kediyi kucağınıza alın. Ezo kaç gündür sizin gelmenizi bekliyor. Arkadaşlarını özledi. Ancak kapıyı bir kedi açabilir size. Onun için hayvanı beklettim burada.”

6

7


Öykü

Öykü

Beynimin içinde soğuk nefesli soru işaretleri uçuşmaktaydı. Dediğini yaptım. Koca hayvanı kucağıma aldım. Kedi memnuniyetle mırlamaya başlamıştı. “Gelin şimdi.” Sessiz bir ‘nereye?’ sözcüğü salarak arkasından yürüdüm. Aralık duran kapılardan birinden odaya girdik. Odadaki tek eşya uzun bacaklı bir sehpa ve üzerindeki cam kavanozdu. Bir litre hacmindeki kavanozun metal kapağı vardı. İçi boş gibiydi. Dibinde yosun benzeri yeşil bir şeyler vardı. “İşte orada. Aradığın her şey.” Kavanoza bakarken bir değişiklik oldu, etrafımdaki perspektif yamuldu, gözlerim karardı. Bir şey kucağımdaki kediyi ve beni tuttu kaldırdı. “Dinle.” Gördüğüm şeyin ne olduğunu kavramam saniyeler aldı. İki metre eninde, bir metre boyunda bir göze bakmaktaydım. O’ydu. Deniz hanımın gözüydü. Kadın devleşmişti birden. Eve nasıl sığardı o zaman. Kavanozu düşündüm. Başka bir şey olmuştu. Ben küçülmüştüm. “Kavanoz bir âlem. Göreceli olarak 100,7 kilometre kareye tekabül eden bir alana sahip. İki katlı bir ev, ekilebilecek bir arazi, korular, göller, çimenleriyle çok hoş bir habitattır. Minileştirdiğim bütün kediler orada. Kendilerine sınırsız gibi gelen arazide gönülleri istediği gibi yaşıyorlar. Dişilerin yüzde doksan sekizi kısır. Böylelikle aşırı üreme gibi bir sorun söz konusu değil. Fare ve diğer av hayvanları da bol. Sizi de oraya ekleyeceğim. Leyla hanım gelmenizi bekliyordu. Sevinecek. Eviniz hazır. Bütün konfora sahip. Kileriniz tıka basa yiyecek dolu. Tavuğunuz horozunuz var. Bahçenizde de envai çeşit sebze. Kitap, dergi, dvd oynatıcı vb. gibi vakit geçirmenize yardımcı olacak her şey düşünülmüştür. Diğer yandan hava temiz. GDO yok. Savaş yok. Terör yok. Yeni Dünya Düzenin tehditkârlığı yok. Kitlelerin nasıl kurnazca imha edildiğini görmeyeceksiniz. Fitne, fesat, Ateş ve kan sizden ırak kalacak. Asla işsiz ve aşsız da kalmayacaksınız. Dünyanızda ne görüştüğünüz yakın akrabalarınız, ne de arkadaşlarınız var. Leyla hanım da çocuksuz ve yalnız biriydi. Bu sayede beni keşfettiniz. Orada ise sevgiliniz ve kedilerinizle mutlu ve mesut olacaksınız.” “Siz kimsiniz? Dünya dışı bir zeka mısın?” “Ben mi? Bunun ne önemi var.” İşin bu tarafını bilmemenin psikolojim için daha hayırlı olacağını hemen hissettim. Israr etmeyecektim. “Şimdi ne olacak peki?” “Siz de ansızın sırra kadem basacağınız için bu etrafın dikkatini çekecek. Böylece artık bu mahalleden ayrılma zamanı geldi demektir. Kavanozumu alıp yeni bir mahalleye gideceğim. Merak etmeyin habitatınız garantide. Haydi gidin ve yeni yaşamınızın tadını çıkartın.” Ayağım çimenlere değince korkum azaldı. Kaslarıma yeniden takat yüklenmişti. Tertemiz havayı içime çekerek etrafıma bakındım. Ezo bir yerlere doğru koşmaktaydı. Gözümle onu takip ederken Leyla’yı gördüm. Bana doğru yürüyordu. Üzerinde en son gördüğümdeki çiçekli yazlık elbisesi vardı. Ne kadar güzeldi. Adımlarım irademin dışında hızlandı. Kadın da aynı şeyi yapmaktaydı. İlk buluşmamızın böyle bir ortamda gerçekleşecek olması akıl almaz bir şeydi. Az sonra kadın bana sımsıkı sarıldığında iyi ki az önce kapıyı çalmışım diye düşünmekteydim. Aşk asla pişman olmamaktır demiyorlar boşuna. Öykü: Sadık YEMNİ

İllüstrasyon: Devrim KUNTER

8

Gerçekliğin Cinneti Köroğlu, gözlerini açtığında kendini kayaların üzerinde dağ başında değil, sıkı sıkıya kapalı perdelerin arasından gün ışığının sızdığı bir odanın içinde bulmuştu. İlk yaptığı şey vücudunu yoklamak oldu, yaralanmamıştı. Yatağın üzerinde doğrularak etrafına bakındı. Gözlerine oldukça yabancı gelen bir yerde uyanmıştı. Etrafında oldukça yabancı eşyalar ve raflar duruyordu. Büyükçe bir masanın üzeri sayısız kitap ve kâğıtlarla doluydu. Duvarda üzerlerine suret nakşedilmiş tuhaf putlar, resimler vardı. Tepeden mumları olmayan bir avizenin sarktığını gördü. Gayrimüslim evlerinden birinde olduğuna hükmederek odanın pencerelerinden birine yöneldi. Camı açtığında deliliği gördü. Çamlıbel Kalesi’nden bile yüksekteydi. Yüksek yüksek binalar, bey konaklarının bile yücesinde sırça camdan köşkler yükselmekteydi. Sayısız insan bir o yana bir bu yana sıçan sürüleri misali koşturuyordu. Atları olmadığı halde gürültüler ve dumanlar çıkararak ilerleyen demirden zırhlı arabalar vardı. Sanki kendisini yutacak gibi görünen koca bir şehrin, muazzam bir keşmekeşin tam ortasındaydı. Hangi cadının efsunu ya da hangi büyü onu bu şeytanlar diyarına sürüklemişti. Neredeydi? Tüfengin icat olunduğu kâfir ellerine mi gelmişti? Kara kanatlı ifritler mi sürüklemişti kendisini bu yana? Daha ilk bakışta kendisine büyüklüğünü kanıtlamak isteyen, kabul ettirmek isteyen şeytani bir şehirle yüz yüzeydi. Daha önce böyle bir şey yaşamamıştı. Dağlarda yaşamaya alışmış, kale harabelerinde sayısız yıldız ışığının şenliğinde çengiler oynatmış, ağaç dallarına kapu halkıyla birlikte sayısız bey ve paşayı asmış, bir nice konağı ve şehri yakmış, ordular dağıtmış, prensesler kraliçeler kaçırmış Köroğlu’ydu. Ömrü hayatında kimseyle uyuşamamış, elin düzenine uymaktansa el’i kendi düzenine uydurmuştu. İster büyülenmiş ister tılsım olsun, cadı kısmından bile korkmayarak üzerine yürüyecek Köroğlu’na çatmanın bedelini ödeyeceklerdi. Kaf dağının ardındaki peri saraylarını çokça duymuştu, ilk iş burada da kılıcıyla peri beylerinin ardına düşüp kendisine yaptıklarının hesabını sormak olacaktı. Kaldığı odanın kapısı vurulduğunda ilk yaptığı şey etrafına bakınıp silahlarını aramasıydı. Odanın kapısını açtığında içeride birkaç kapı daha olduğunu gördü, bir kervansarayda kaldığına hükmetti. Odalardan birinde duran matbah sahanının üzerinde duran koca bir et satırı görünce silahtan sayılır diyerek eline aldı. Kapıyı açtığında karşısında acayip giysili bir adamın dikildiğini gördü. Kendisinden oturduğu yer karşılığı para istediğini söylüyordu. Lanetli şehrin gelir gelmez kendisinden baç istediğini gören Köroğlu öfkeden köpürerek elinde satırla adamın üzerine yürüdü. Çığlık seslerine aldırmadan adam kanlar içinde merdivenlere yuvarlarken etrafında başka kapıların ve merdivenlerin olduğunu gördü. Bu ne tür bir şeytanlıktı? Bu delirtici tılsımın bir an önce son bulması için buranın periler padişahının oturduğunu düşündüğü sırça camdan dev köşkü basmaya karar verdi. Dışarıya çıktığında insanlar korkuyla çığlık çığlığa eli satırlı, kanlar içerisindeki bu adamdan kaçıyorlar, onların bu hali Köroğlu’na daha fazla cesaret veriyordu. Sırça camlı devasa köşkün kapılarına dayandığında siyah giysili birkaç adamın üzerine geldiğini gördü. Ellerinde demirden yapılma ufak borular taşıyorlardı. Aklına tüfenkendaz askerlerin taşıdığı ağızdan dolma piştovlar geldi. Geri çekileceği sırada vücuduna saplanan kurşunlarla birlikte cansız bir şekilde yere yıkıldı. Ertesi gün gazetelerde başlık atılmıştı: “Genç tarih öğrencisi parasızlıktan cinnet geçirerek elinde satırla ev sahibini öldürdükten sonra insanlara saldırdı. ……Plaza’nın güvenlikleri tarafından etkisiz hale getirildi…”

9


Öykü

İlk cinnet haberi olmayacaktı. Şehrin ve düzenin kaosa döndüğü o ezici ve tuhaf zamanlarda, tesadüfün bir araya getirdiği evlerde sayısız Çakırcalı Mehmet Efe, Köroğlu ve bir nice tarihsel figür uyanıyordu. Kimisini elinde kılıçla sokakta etkisi hale getirirken kiminde tüfekli bir deli sayısız müsademenin ardından şehrin çatılarında ele geçiriliyordu. Her birinin ortak noktası dev camlı plazaya saldırmalarıydı. İlk elden yapılan araştırmalara göre müspet vakalardı. Zincirleme cinayet vakası, cinnet, bilgisayar oyunlarından etkilenme, stres gibi konulara bağlanıyordu. Bir sabah uyandıklarında bütün şehrin kılıçlarla, tüfeklerle silahlanıp plazaların kapılarına yığıldıklarını gördüler. Kafalarında eski zaman başlıkları, börkleri vardı. Bazısı Sanayi’de nasıl yaptırdıkları bilinmeyen toplarla mimari yoksunu apartmanları topa tutuyordu. Toplu cinnetler bireysel cinnet geçirenlerin yaptıklarının gölgesinde kalmaya başlamıştı. Birbirlerinin kanını emen ve sadece gece yaşayan tuhaf insanlar türemişti. Mezarlıktan çaldıkları cesetler ya da kaçırdıkları insanlara deney yapan deliler vardı. Dolunaylı havada uluyanları, toplu halde gezip kıstırdıkları kurbanlarının çiğ çiğ beynini yiyenler vardı. Tuhaflıklar bitmek bilmiyordu. Gerçek manada garip şeyler gördüğünü söyleyenler vardı. Sağda solda hayalet gördüklerini söyleyenler türemişti. Perili evler yüzünden ev kiraları düşmüştü. Bazı köylerde hortlayan ölüler nedeniyle devlet sağa sola “cadıcılık” sertifikası dağıtmaya başlamıştı. Büyücüler kaçırdıkları mankenleri büyük plazalara hapsederek devletlere ve hükümetlere meydan okuyordu. Büyük ejderhalar yeryüzünden ya da gökten gelmiş, büyük kuyumcuları, altın madenlerini yağmalayarak muazzam servetler toplamaya başlamışlardı. Sağda solda türlü çeşit yaratık görülüyor, cinler periler kurdukları ordularla insanlarla cenk ediyordu. Kimse bir açıklama getiremiyordu. Ne ilahiyatçılar, ne felsefeciler, ne bilim adamları ne de psikologlar mantıklı bir açıklama getirememişti. Yalnızca basit bir blog yazarı doğru bir teşhis bulabilmiş gibiydi. Gerçekliğin cinnet geçirdiğinden bahsediyordu. Birçok laboratuvarda, tartışma salonunda tartışılmış, araştırılmıştı konu ancak durumu teşhis edebildikleri halde ne yapabileceklerini bilmiyorlardı. Somut gibi görünen soyut bir kavram cinnet geçirirse ne yapılabilirdi ki? Çıkış yolu bulamayan hükümetler ve güç odakları duruma boyun eğmekten başka çıkar yol göremediler. Yeni sistemi kuracaklar, onu dönüştürerek ayakta kalmaya çalışacaklardı. Cinnetin şafağında yeni bir düzenin, yeni bir medeniyetin temellerini ejderhalar ve büyücülerin eşliğinde atmaya başlıyorlardı…

Öykü: Mehmet Berk YALTIRIK

10

İllüstrasyon: Mehmet Kaan SEVİNÇ

11


Öykü

İhtilal Makinesi Ustura gülümsüyordu. Fabien her zaman eşyaların da ruhu olduğuna inanmıştı. Özellikle ölümle içli dışlı olanları daha bir canlı oluyordu. Bu ustura da onlardandı. Pek çok canın çıkmasına sebep olmuştu keskin tarafı. Henüz giyotin icat edilmemişti. Usturaların ve hançerlerin epey popüler olduğu zamanlardı. İhtilalin ayak sesleri soyluların kulaklarında çınlıyor, derin ve acılı kâbuslar halinde uykularını bölüyordu. Ekmek bulamayanlar usturalarını biledikçe dünyayı alt üst edecek ve yeni bir düzenle baştan çizecek bir hareketin beklentisi de artıyordu. Ustura gülümseye devam ediyordu. “Lütfen yapma!” diye yalvarıyordu Kont Garlen. Boynuna dayalı duran usturanın soğuk nefesi ürkütücüydü. Pastalar ve şampanyalar gözlerinin önünden kaybolmuştu. Ölümle ve çelikle baş başaydı. Fabien güldü. Çok deneyimli bir katildi. İnsan öldürmenin bir şeyleri çözeceği konusunda şüpheleri vardı. Yine de bu zamanda, ihtilalin ayak sesleri duyulmuşken, öldürmek çok cazip geliyordu. Usturayla Kont’un boynunu okşadı. “Birazdan boynunun üzerinde kan gölünden bir çelenk oluşacak,” dedi ve ekledi: “Başka çelenk olmayacak cenazende. Bizden biri gibi öleceksin. Soylu kanına köpekler işeyecek.” Ustura Garlen’in boynunda derin bir yarık açtı. Kan şampanya gibi patladı ve pastaların üzerindeki çilek tanelerini andırırcasına Fabien’in gömleğine damladı. Soylunun güneş görmemiş narin bedeni titreyerek ölürken bu sahneyi izleyen genç bir kız kusmamak için kendini zor tutuyordu. Ağzını tutarak kusmayı önlemeye çalışan kızın adı Cadencia idi. Uzun saçlarını iki yandan örüp omuzlarına atmıştı. Üzerinde bayağı, fakir bir Fransız olduğunu belirten siyah, hırpani bir elbise vardı. Ancak elbise üzerine çok iyi oturduğundan bir nebze vakur göründüğü de söylenebilirdi. “Kan görmek beni hasta ediyor Fabien,” diye sızlandı. Sıradan gözlerindeki sıra dışı parıltı ölümün soğukluğuyla beraber uçup gitmişti. “Tüm bunlar sona erecek biliyorsun,” dedi Fabien, “makine tamamlandığında kimsenin kanını akıtmaya gerek kalmayacak.” “O makinenin senin dediğin şekilde çalışacağına gerçekten inanıyor musun?” Cadencia’nın bakışında güvensizlik hemen seçilebiliyordu. “İnanması zor biliyorum, ben bile bunun bir çılgınlık olduğunun farkındayım. Ancak yıllardır eşyaların da bizim gibi canlı bir tarafı olduğu fikri aklımdan çıkmıyor. Bu makineyi tasarlamak ve onu dünya düzenini değiştirmek için kullanmak benim yegâne amacım oldu. Bu uğurda onlarca soylunun kafasını kestim. Onların kanları ve bedenleriyle besledim makineyi. Şimdi vazgeçemem. Neler olacağını görmem lazım.” Makine, Fabien tarafından evin en kuzeydeki odasına yerleştirilmişti. Karanlık ve rutubetli bir odaydı. Eskiden olsa farelerle dolu olurdu ancak buhar püskürten devasa makine bu minik yaratıkları korkutmuş olacak ki hiçbiri artık ortalarda görünmüyordu. Makinenin ruhu tüm odayı sarmış gibiydi. “Onu da mı makinenin içine atacağız?” Cadencia, Kont Garlen’in cesedinden bahsediyordu. “Evet,” diye cevapladı Fabien. “Eğer hesaplarım doğru ise çarkların ruhunu ortaya çıkarması için

12

13


Öykü

Öykü

gereken son ceset bu. Makinemiz ihtilalin en korkunç askeri olmak üzere birazdan canlanacak.” Makine onlarca çarkın çevirdiği bir tür organizma taklidi mekanizmaydı. Çalışması için gereken enerjiyi cesetlerle beslenerek sağlayacak ve bu şekilde korkunç bir silaha dönüşecek şekilde tasarlanmıştı. Kanlı çarkları arasında pek çek soylunun kanları kurumuş, etleri ezilmişti. Tepesindeki bacadan püskürttüğü buharla bir balinayı andıran makine, kıskacı andıran kollara ve her yanından sarkan keskin usturalara sahipti. Kralın ordularının karşı koyamayacağı bir güç olarak yürüyecek makinenin önünde Fabien ve Cadencia dahi korkudan titriyordu. Fabien’e birçok arkadaşı makineyi çalıştıracak şeyin enerji denilen buhar gibi bir şey olduğunu söylemişti ancak o bunun bir ruh olduğundan emindi. Kimse onu ikna edememişti. Bu makinenin ruhu olduğundan onu tasarlayanın emirlerine harfiyen uyacağından emindi. Mekanik hatalara ihtimal vermiyordu. “İhtilal Makinesi’nin dünyayı değiştireceği gün geldi! Kralın ve sarayının önümüzde diz çökeceği gün geldi!” Fabien’in sesi Paris’in çamur kaplı arka sokaklarının her noktasına ulaşacak denli yüksekti. Cesedi makinenin çarklarla kaplı ağzına koydular. Makine dönen çarklarıyla sakin bir vaziyette cesedi mekanik midesine indirip öğütmeye başladı. Kırılan kemiklerin sesleri odayı doldurdu. Fabien ve Cadencia büyülenmiş gibi makineyi izliyordu. Püsküren buhar çoğaldı ve makinenin her tarafı gıcırdamaya başladı. Odanın dayanıksız duvarları oluşan sallantıya dayanamayıp çökecekmiş gibi görünüyordu. Kıskaçlar kan donduran bir sakinlikle hareket etmeye başladı. “Gördün mü?” dedi Fabien. “İşte oluyor.” Cadencia, odanın kapısına doğru gerilemişti. “Korkuyorum Fabien,” dedi. “Gidelim buradan.” “Saçmalama!” diye bağırdı Fabien. “Bu makineden korkması gereken biz değiliz. Kralı ve soyluları yok etmek için tasarladım onu ben.” Makineyi tasarlamak Fabien’in aylarını almıştı, şimdi onun hareket ettiğini görmek içinin yağlarını eritiyordu. Soyluların kanıyla beslenen makine ayağa kalktığında ise heyecanı doruk noktasını ulaştı. “İhtilal zamanı!” diye bağırdı. Makine kıskaçlarını salladı. Adım atarken havayı koklar gibiydi. Bacasından püskürttüğü buharda kan kokusu, gıcırdayan çarklarında ise et parçaları vardı. Cadencia, Fabien’in arkasına saklanmış, bu demirden canavarı izliyordu. “Şimdi Kral’ı ve soyluları iktidardan devir,” diyerek tasarladığı makineye formalite icabı emir verdi Fabien. Ortamdaki bir şeyler onu rahatsız ediyordu nedense. Bir eksik vardı sanki. Düşündü ama bulamadı. Bir an beyninde şimşek çaktı. Unuttuğu bir çark aklına geldi. Makinenin hedef bölmesinde kullanılması gereken küçük bir çarktı bu. Aylar önce bir masanın üzerine bırakmış, çok önemli olmadığını düşündüğünden makineye eklemeyi sonraya bırakmış, ardından bu çarkı monte etmeyi unutmuştu. Yine de makine çalışmıştı işte. Demek ki önemsizdi. Yoksa önemli miydi? Kıskaçlar ölümcül seslerle sallanıyor, usturalar birbirine çarpıyor, makine adeta gülümsüyordu. Unutulan çarkın endişesiyle Fabien de geriledi ve Cadencia’nın ince bileklerine yapıştı. “Ne oldu Fabien?” derken Cadencia’nın nefesi boğazında oturdu kaldı. Fabien önce makinenin ölümcül kıskaçlarına, ardından Cadencia’nın parıltısı sönmüş gözlerine baktı. “Özür dilerim sevgilim,” diyebildi.

Unutulan çark belli ki makinenin düşman algısını da değiştirmişti. Fabien bunu hissedebiliyordu. Kaçış yoktu. Kapı, makinenin diğer tarafında kalmıştı. Makine kıskaçlarıyla yaklaşıyordu. Fabien ve Cadencia’nın zayıf bedenleri çaresiz bir şekilde titrerken makine onlara uzandı. Önce Fabien’i yakalamıştı. Kıskaçlar arasında bir o yana, bir bu yana çevrilen beden, makinenin oyuncağı gibiydi. Kıskaçlar birbirine kenetlenince kemik sesleri geldi. Cadencia çığlık çığlığa odada koşturuyordu. Mekanik mide Fabien’i öğütünce Cadencia’nın narin bedenini de kolayca avlayıp mideye indirdi. İhtilal Makinesi, kendi çocuklarını yedikten sonra evin zayıf duvarlarını parçalayıp sokağa çıktı. Sokaktaki perişan halk, demirden canavara bir anlam veremedi önce. Sonra herkes kaçışmaya başladı. İhtilal Makinesi’nin acelesi yoktu. Artık çarkları için gerekli enerjiyi sağladığı için avladıklarını mideye indirmekle vakit kaybetmiyordu. Paris’in çamurlu yollarını ölüm doldurmuştu. Makine sürekli birilerini öldürerek ilerler gibiydi. Oysa onu dikkatli izleyenler önüne çıkan çocuklara bir şey yapmadığını gördüler. Eksik çark, makinenin çocuklar hariç bütün insanları yok edecek şekilde tasarlanmasına sebep olmuştu. Makinenin çarkları da görev bilinciyle dönüyordu. Fabien, gerçek bir İhtilal Makinesi tasarlamıştı. Ancak yaptığı bir hata, ihtilalin boyutlarını da bir hayli büyütmüş görünüyordu. Makinenin tüm dünyada sadece çocuklar kalana dek durmaya niyeti yok gibiydi. Dünyanın düzenini değiştirmek için yola çıkmamıştı o, amacı düzeni yok etmekti. İhtilal Makinesi, kıskaçları ve usturalarıyla önce Paris’e, ardından tüm dünyaya gülümsedi.

14

15

Öykü: Mümin CAN

İllüstrasyon: İlker YATI


Öykü

Karar Kentin varoş semtlerindeki bir kadın doğum doktorunun, özensizce döşenmiş muayenehanesinde, elinde kalem öylece duruyordu. Donuk bakışları, imzalaması için önüne konmuş olan hasta onam formunun ilk cümlesine takılıp kalmıştı. “Hasta olarak size uygulanacak işlem hakkında karar verebilmeniz için…” diye başlayan ibarenin devamını bir türlü okuyamıyordu. Her seferinde sıra “Karar” kelimesine geldiğinde, aklı karışıyor, başını kaldırıp yardım istercesine etrafına bakınıyordu. Masanın üstündeki reçete kâğıdını gelişigüzel karalayan doktordan başka odada kimse yoktu. Ondan da aradığı desteği bir türlü bulamıyordu. O zaman dikkatini yeniden forma yöneltiyor, sıra karar kelimesine geldiğinde yine kilitleniyordu. Aradan geçen uzun dakikalar doktorun huzursuzlaşmasına sebep olmuştu. Otoriter bir havayla, “Okuduysan imzala artık,” dedi. Çocukluğundan beri duymaya alışık olduğu bu ses tonu Gülsüm’ü birden rahatlattı ve formun geri kalan kısmını okumadan imzayı attı ve rahatça koltuğa sırtını yasladı. Gülsüm, yirmi altı yaşında olmasına rağmen on yıllık evliydi. Yaşamı boyunca kendi hayatıyla ilgili hiçbir konuda fikri sorulmamıştı. Onun adına kararları hep başkaları vermişti. Sekizinci sınıfı bitirdiğinde “Kız kısmına bu kadar okumak yeter,” diyen babası, on altısına girdiğinde kendi seçtiği bir adamla evlendirmişti. Bütün bu kararlar verildiğinde annesi hep sessiz kalmayı tercih etmişti. Bu tepkisizliğinin altında; ezilerek geçen onca yılın bezginliğinin yattığını bilmediğinden, babasından sakındığı sözcükleri hiç çekinmeden annesine söylerdi. Ne kadar isyan ederse etsin aldığı yanıt kelimesi kelimesine hep aynı olurdu; “Baban senin kötülüğünü hiç ister mi kızım, böyle istiyorsa elbet bir bildiği vardır.” Zamanla babasının – dolayısıyla erkeklerin – ev içinde mutlak bir üstünlük kurduklarını öğrendi ve o günden sonra ne annesini sıkıştırdı, ne de babasının verdiği kararlara itiraz etmeyi düşündü. Evlenince babasının yerini kocası aldı. O da evin mutlak hâkimiydi, dolayısıyla verdiği kararlar tartışılamazdı. Arka arkaya iki kız yerine bir erkek evlat doğurabilseydi, eşinin tüm isteklerini yerine getirmiş olacaktı; ama ne yazık ki bu konuda elinden bir şey gelmiyordu. Yine de pes etmemişti. Nefesi kuvvetli tüm hocaları dolaşmış, kocakarıların verdiği tüm nasihatleri -saçmalığına bakmadan yerine getirmişti. Üçüncü kez hamile kaldığını öğrendiğinde, yine kız doğururum korkusuyla bu haberi kocasına söyleyemedi. Önce emin olmalıydı sonra… Sonrası yoktu, ne yapacak ne edecek erkek evlat doğuracaktı. Bunun için tüm gün elinde tespih yakarmaya başladı. Adaklar adadı, kapısını çalan hiçbir yoksulu geri çevirmedi. Doktorların; cinsiyetin on iki haftadan önce belli olamayacağını söyledikleri günden beri merakını gidermenin başka yollarını aramaya başladı. İstihare uykusunu da işte bu arayış döneminde buldu. Gelecekten hayırlı bilgi almaya yönelik rüyalar görmek için, artık her akşam duasını edip, iki rekât namazını kılıyor ve ardından istihare uykusuna yatıyordu. Günler hızla geçmesine karşın sabırsızlıkla beklediği rüyayı bir türlü göremedi. Unutmuş olabileceği ihtimaliyle her sabah uyandığında zihnini zorladı; ama bir faydasını göremedi. O gece yatak odasına girdiğinde çok yorgundu, bu yüzden günlerdir ilk kez namaz kılmadan yatağına girdi ve başını yastığa koyar koymaz derin bir uykuya daldı. “Ormanlık bir alandaydı ve ayakları çıplaktı. Üzerinde bembeyaz bir elbise vardı. Etrafını çeviren ağaçların kasvetli görüntüsü içini daraltıyordu. Buradan bir an önce uzaklaşmadığı takdirde çıplak ayaklarının

16

17


Öykü

Öykü

ağaç kökleriyle kaynaşacağını ve ömrünün geri kalan kısmını ormanın bir parçası olarak geçireceğini hissetti. Bu korkuyla tüm gücünü toplayıp öne doğru bir kaç adım attı, sonra durakladı. Ne yöne gideceğini bilmiyordu, ardından her istikamete doğru nefesi kesilene kadar koştu; ama ağaçlardan kurtulamadı. Panik içinde yere yığıldığında artık ormanla bütünleşmekten kaçamayacağını anlamıştı. Kaderine razı bir şekilde gözlerini kapatıp beklemeye koyuldu. “Gülsüm.” Adının telaffuz edildiğini duyunca merakla gözlerini açtı. Başucunda, aksakallı, nur yüzlü bir dede elinde asasıyla öylece bekliyordu. Hızla doğrulup ayağa kalktı. Bakışları dedenin baş döndürücü mavi gözlerine kilitlenmişti. Günlerdir beynini kurcalayan sorunun yanıtını nihayet alacaktı. Söze nereden gireceğini bilememenin telaşıyla yutkunduğu sırada aksakallı dede, “Karnında bir oğlan çocuğu taşıyorsun.” dedi. Sevinçten neredeyse çıldıracaktı. Dedenin ellerini defalarca öptü, havalara zıpladı, çimenlerin üzerinde yuvarlandı. “Ancak bu çocuğun doğmasına izin vermemelisin ve ondan bir an önce kurtulmalısın.” Yuvarlandığı yerde birden donakaldı. Şaka yapıp yapmadığını anlarcasına yüzüne baktı. Alnı gergin, kaşları çatıktı. Gözleri asasının üstündeydi. “Kurtulmak mı?” “Evet kızım, kurtulmalısın.” “Ne zamandır bu çocuğu beklediğimi biliyor musun? “Biliyorum ama maalesef başka çaren yok.” “Neden?” “Zira oğlun bir iblis...” “İblis mi?” “Evet. Dünyaya geldiği takdirde tüm insanlığı yok etmek için elinden geleni yapacak, onun yüzünden çok kanlar dökülecek. Ama yine de son karar senin.” Gözlerini açtığında yatağındaydı. Önce karnına sonra da uyumakta olan kocasına baktı. Hangi kararı verirse versin artık ikisine birden aynı anda sahip olamayacaktı. Gözlerinden sicim şeklinde yaşlar akmaya başladığında ne yapacağını bilememenin çaresizliği yüreğini yakıyordu. Usulca yataktan kalkıp mutfağa geçti ve yumruğunu ağzına dayayıp doyasıya ağladı. “Alt tarafı kötü bir rüya, hepsi bu kadar. Hem rüyalar ters çıkar derler, bu doğruysa oğlum dünyanın en iyi insanı olacak,” diye düşünmeye çalıştıysa da, etkisinden kurtulması yine de tüm gününü aldı. Akşam yatağına yattığında düşünün etkisinden kurtulmuştu; ama aksakallı dede; ne o gece, ne de onu takip eden diğer gecelerde peşini hiç bırakmadı ve sürekli aynı sözcükleri tekrarladı. Artık uyumaktan korkmaya başlamıştı. Gözünü kırpmadan yatağın içinde hareketsiz bir şekilde uzanıyor sabaha karşı gücünü yitirip daldığında dedeyle yine göz göze geliyordu. Günler ilerledikçe sinirleri giderek bozulmaya başladı. Sebepsiz yere çocuklara bağırıyor, tüm gün evin içinde hiçbir iş yapmadan dolanıp duruyordu. Kendi kendine, “Erkek doğuracağım ne malum belki, belki de kızım olur,” diyordu. On iki haftanın ardından doktora koşmuş ve oğlu olacağını öğrenince yıkılmıştı. Derdini ne arkadaşlarına, ne de annesine anlatabildi. Hayatında ilk kez kendi başına bir karar vermesi gerekiyordu ve bunu ötelemek için zamanı hiç yoktu. “Aldırmam lazım,” diye karar verdiğinde, kocasının bir oğlan evlat için deli oluşu geliyordu aklına ve hemen bu fikrinden vazgeçiyordu. Aksakallı Dede’nin söylediklerini düşününce de vicdanı sızlıyordu. Hangi yola giderse gitsin ikisinde de mutsuz olacaktı. Sonunda yüreğinin sesini dinleyip doktora gitti. Kürtaj için yasal zamanın geçmiş olduğunu

öğrenmesiyle biraz olsun rahatladı, karar vermesine gerek yoktu, devlet onun adına çoktan hüküm vermişti. O gece rüyasında dedeyi yeniden gördü. Kaşları çatıktı. İnsanlığın geleceği açısından bir daha düşünmesi gerektiğini tekrarlayıp durdu. Sabah ilk iş olarak bileziğini bozdurdu ve bu işi yapacak doktoru aramaya başladı. Bacakları ayrık vaziyette işlemin bitmesini beklerken gözyaşlarını tutamıyordu. Doktorun her el hareketinde, vücudundan sadece cenin değil bugüne kadar öğretilmiş tüm değerlerin de birer birer koptuğunu hissediyordu. Muayenehaneden çıktığında sersem gibiydi. Aksakallı Dede sayesinde hayatında ilk kez kendi başına karar verme olanağını elde etmiş ve bunun sonunda kocasının en çok istediği varlığı vücudundan söktürüp aldırmıştı.

18

19

Öykü: Atilla BİLGEN

İllustrasyon: Murat SEVİNÇ


Öykü

Tepetaklak “Günlük hayatın sıradan akışında insanı teselli eden bir şey vardı.” “…Çok uzun yaşadım, çok. Nedenini bilmiyorum. Şans belki de şanssızlık! Şimdilerde çocukluğumun, gençliğimin geçtiği zamanları hatırlayan, kocamdan başka hiç kimse yok artık. Geçtiğim yerlerde yaşıtlarıma rastlayamıyorum son zamanlarda, belki doğduğum yerlerde tanıdık birileri vardır. Kim bilir! Doğduğum yerlerden çok uzaklardayım daha. Oğlum, gelinim, iki torunum ve de kocam ile ben yollardayız. Türkiye’ye ulaşmak için daha epey yolumuz var. İstanbul’da doğdum, mega depremde Güney Amerika’daydım şimdi ise Barcelona’ya kadar gelebildim. Nereden nereye değil mi? Yıllardır Atlantik’i geçip doğduğum topraklara gidemiyordum, kıtalararası yolculuklar artık öyle çabucak yapılamıyordu çünkü dünya bir günde tepetaklak oluverdi. Kelimenin tam anlamıyla tepetaklak oldu, kutuplar yer değiştirdiğinde megadeprem ardından da megakaos yaşandı. Hayatta kalabilen herkes olduğu yerde kaldı. İlk birkaç yıl mağara devri koşullarında yaşandı. Elektrik olmayınca haberleşme/iletişim durdu, ulaşım durdu, hem de nüfus o kadar azaldı ki uçakları kullanacak pilot, gemileri kullanacak kaptan bile bulunamadı, kısacası o güne kadar bildiğimiz hayat duruverdi. Filmlerde gördüğümüz distopya gerçek oldu. Yıllar önce o gün, Machu Picchu’daydım. Seyahat turu babaannem ile dedemin bana doğum günü hediyesi idi. Ne hediye ama! Annemi ve babamı hatırlamıyorum, trafik kazasında ben bebek iken kaybetmişiz. Babaannemin ve dedemin yanında el bebek gül bebek büyüdüm. Eğitim sistemi içersinde üniversiteye kadar gelmiştim. Sonra hangi mesleği seçeceğim konusunda kararsızlık yılları. Önce mimar olmak istedim, iki yıl devam ettim fakat bu meslek bana göre değildi. Çok uzun saatler tasarım yapmak, tasarıyı çizip sunuş yapmak, biraz tembeldim, zor geldi bıraktım. Arkeolog olmak istedim sonra -Machu Picchu aşkımda o zaman başlamıştı zaten. Bir yıl da arkeoloji okudum, o da zor geldi, bıraktım. Sonra bireysel olarak yapabileceğim bir işe yönelmem gerektiğini düşündüm, çünkü ekip çalışmaları pek bana göre değildi – gerçi hayatın içinde öğrendim sonra; ama o zamanlar öyle düşünüyordum uzatmayayım, yazar olmaya karar verdiğim zamanlardı. Hedefim turizm/seyahat yazıları yazmaktı. Beni her zaman ve her koşulda destekleyen, istediğim her ne olursa olsun yapıveren, şımartan babaannem ve dedem seyahatlerimi de destekliyorlardı. İlk seyahatim, çocukken amcamlar ile yaz tatilinden dönüşlerinde Almanya’yaydı. Sonra birçok kez tek başıma seyahat etmiştim. İstasyonlarda, terminallerde, havalimanlarında, iskelelerde, bir yerlere hareket ediyor olmanın, gitmenin rehaveti ile tatlı telâşe havasını seviyordum. Peru seyahatine hazırlandığımda her şey her zamanki gibiydi. Gerçi internette insanlığın akıbeti ilgili teoriler havada uçuşmaktaydı. Kapitalizmin krizleri, sosyalizmin yükselişi, nüfus artışı, gıda krizi, çevre kirliliği, demokrasi, plutokrasi, illüminati komploları, güneşte fırtınalar, gökyüzünde uçaklardan püskürtülen kimyasallar -chemtrails-, kutupların yer değiştirmeleri -pole shift-, vs vs… bazı insanlar dünyayı hoyratça değiştiriyordu ve biz sıradan insanlar hem içinde yaşayıp hem farkında olmaya çalışıyorduk. İnternet, cep telefonları, elektrik ve elektrikli araç-gereçler, ulaşım araçları gündelik hayatımızın alıştığımız parçalarıydılar. Petrolün 100 yıl sonra biteceği söylenmekteydi fakat 100 yıl bize çok uzaklardaydı. Demek istediğim o kadar çok felaket filmleri izlemiş ve felaket öyküleri, romanları okumuştum ki kutupların değişimine ve megadepreme hazırlıksız yakalanmış değildim. Hatta FEMA’nın olabilecekleri canlandırdığı kısa bir filmi bile youtube’da izlemişliğim vardı. Uzaylı istilaları olsa, ona bile hazırlıklıydı beyinlerimiz. Machu Picchu’ya gidiş turistik tur ritüelleri içinde gerçekleşti. Yorgunluk ve yepyeni yerleri görmenin

20

21


Öykü

heyecanı ile bizlerden asırlar önce yaşamışların yapılarını, merak ettiğim duvarlarını ve mekânlarını gezerken biraz sersemlediğimi söylemeliyim. Deprem başlamadan önce meydanda hiç lama olmamasının nedenini düşündüğümü anımsıyorum. Rehberimiz birçok lama göreceğimizi söylemişti. Sonra birdenbire her şeyin havalandığını gördüğüm anda kendimi de ayaklarım yerden kesilmiş havada takla atarken buluverdim. Tıpkı uzay boşluğundaki astronotlar gibi olmuştuk. O uğultulu gümbürtülü ses ise korkunçtu. Ne kadar sürdü tahmin etmem imkânsız. Belki 30-40 saniye belki de 10 dakika. Bugüne kadar da süre konusunda bilimsel bir açıklama yapılmadı. Açıklama yapacak bir yetkili de yok aslında. O anda zamanı anlamak zordu. Bir yerlerde sismik aletler ölçmüşlerdir mutlaka,. Sonra ağır çekim her şey yerli yerine oturdu. İnsanlar; turistler ve de rehberler bir an donmuş gibiydiler. Hepimiz şaşkın şaşkın birbirimize bakıyorduk. Yerel rehberler birden gerisingeri şehirlerine doğru koşmaya başladılar. Onlara hak veriyorum elbette, ailelerini merak ediyorlardı muhtemelen. Biz yüzlerce turist orada kalakaldık. Herkes cep telefonlarına sarılıp yakınlarını aramaya başladılar. Gökyüzünde kutup ışıklarını gördüm, rengârenkti. Evimden, ailemden bu kadar uzakta olmasaydım beğenebilirdim bile ama içimde korku, dehşetli yalnızlık duygusu vardı sadece. Elbette hiç kimse yakınlarına telefonla ulaşamadılar. Telefonlar baz istasyonları olmayınca çalışmazlardı. İnsanlık o gün mağara devrine dönüverdi. Büyükşehirlerde hayatta kalabilenler çok azdı. Yıkılan binalardan kurtulabilenler, yangınlara yakalanmışlar, yangınlardan kurtulabilenler yıkılan baraj taşkınlarına yakalanmışlar. Benim şansım birlikte depreme yakalandığım gruptan birinin doğru kararlar verme ve müdahale etme yeteneğinin olmasıydı. Kendisi oğlumun babasıdır. Elbette benim de bu kararların doğruluğuna inanmam ve uygulamam hayatta kalabilmemi sağladı. İlk birkaç ay yerimizden kıpırdamadık, Cusco’ya dönmeyi düşünmedik bile. Tamamen içgüdüsel olarak şehirlerden uzak durduk. Kaosun farkındaydık. Toz duman biraz yatışınca ülkemize dönebileceğimiz bir gemi veya bir uçak aramaya başlayınca, anladık ki durumun korkunçluğu sandığımızın çok ötesinde. Seyahati düzenleyen turun rehberi, turdan 10 kişi daha ve ben toplam 12 Türk birbirimizden çok uzun süre ayrılmadık, 8 kişi ayrıldılar ve bir daha onlardan bir haber almadık. O dehşet günlerini torunlarıma hep anlatıyorum fakat bugün yazının daha kalıcı olacağını düşündüm ve yazmaya başladım. Anlattıklarımı masal gibi dinliyorlar, onyedi yaşındalar daha. Bir kız bir oğlan. İkizler. Ben o yaştayken tüketim toplumu çocuğu olarak, kendime ait odam, yüzlerce elbisem, ayakkabım, çantam vardı. Parfüm ve makyaj malzemelerine epey merakım olduğunu anımsıyorum. Cep telefonum, dizüstü bilgisayarım olmazsa olmazlarımdı. Gerçi şimdi de hepimizin tabletlerimiz var fakat internet hâlâ çökük! Cep telefonları ise olsa neye yarar kimi arayacağız ki! Tüm eşyalarımız da sırt çantalarımıza sığıyor. Çocuklar pek şikâyetçi değiller, yolculuk onlara eğlenceli oyun gibi geliyor. Mesela bugün Barcelonayı gezdik hep beraber. Ben daha önce gördüğüm bir şehir olduğundan rehberlik ettim. Antoni Gaudi’nin eserlerini; Güell Park, Sagrada Familia, Casa Mila, vs vs… elbette benim gördüklerimle alakası yoktu hiçbirinin. Sagrada Familia’nın tüm kuleleri yıkık, etrafını otlar bürümüş, Güell Park’a da giremedik bile, özel mülkiyet olmuş, bir komün el koymuş bile. Casa Mila ve Casa Battlo ise harabeydi. Deniz kenarında Kristof Kolomb’un heykeli ise yerli yerindeydi neyse. Ona bir şey olmamış, yarısı denizin içindeydi sadece. Her yerde deniz 10 metre yükseldiğinden, kıyı şeridi değişti, kıyılar şimdi sular altında. O zamanlar Miro’nun eserlerini çok beğenmiştim, Los Arenos diye bir alışveriş merkezi vardı, eski bir arenayı dönüştürmüşler, yakınlarında Joan Miro Park vardı ve havuzun içinde bir Miro eseri, muhteşem bir şey. Aynı muhteşemliği ile duruyor. Sanat ölümsüzdür. Yarın da hem Los Arenos’a hem Tibidabo’ya gidelim diyoruz. Tramvayı çalıştırıyorlarmış. Daha sonra Montjuic Tepesi gezilecekler sırasında.. Katalonya Meydanındayım şu anda. İlk gelişimde sabah erkenden dolaşmaya çıktığımda bu meydanda evsiz insanlar görmüştüm, yanlarında köpekleri vardı, bir bankta uyuyorlardı, tüm eşyaları bir

22

23


Öykü

Öykü

alışveriş arabasındaydı, fotoğraflarını çekmiştim. Passeig de Gracia caddesindeki ihtişamdan sonra çelişki olarak. Neyse ki bizler gece sokaklarda yatmıyoruz. Zaten her yer bomboş, yine de her şehirde birileri, gezginlere yer sağlamayı iş edinmiş oluyor ve ufak tefek şeyler karşılığında çok büyük, rahat evlerde kalabiliyoruz. Meydanda Rock Cafe, El Corte Ingles binası yerli yerinde, heykeller de, güvercinler yine meydanda gösteri dünyasına devam ediyorlar. Yanlarına arkadaş olarak ördekler, kazlar gelmiş hep bir arada mutlu görünüyorlar. La Ramblas caddesi ıssız elbette, hediyelik eşya satıcıları yoklar artık, canlı mankenler de eski zamanlarda kalan hayal görüntüler. Ben bunları yazarken, bizimkiler kalacağımız yeni yeri seçmeye gittiler. Dün gemiden indikten sonra kaldığımız evi pek beğenmedik. İlgili kişinin dediğine göre bir süre sonra Roma’ya gidecek bir gemi gelecekmiş. Bu bir sürenin ne kadar olduğunu kimse bilemez. Bir ay da olabilir, bir yıl da olabilir ama yarın da olabilir. Şansımıza artık. Roma’ya gidecek gemi gelene kadar buradayız, o yüzden daha konforlu bir yerde kalmak istiyoruz. Olabildiğince elbette. Roma’ya gittiğimizde İstanbul’a bir adım daha yaklaşmış olacağız.” İnanılır gibi değil. Bu yazıyı Machu Picchu’ya giderken, uçakta bilgisayarımın masaüstünde buldum. Uyandım, biraz kitap okumak için açtığımda masaüstünde “TEPETAKLAK.doc” diye bir dosya. Ben yazmadım, bilgisayarıma benden başkası da bir yazı ekleyemez. Bu tür kurgu yapabilecek arkadaşlarım da yok. Bluetooth’da kapalı, dosya paylaşımı da, yanımda oturup uyuklayan kişilerin de ben uyurken bilgisayarıma bu tür bir dosya ekleyecek tipleri yok, olsa bile benim hayatımla ilgili bunca ayrıntıyı nereden bilecekler? Uyku sersemi rüya gördüğümü düşündüm bir an. Tüm araçlarda giderken mide bulantı hapı yutarım; uçak, tren, araba fark etmez midem bulanır, doktorun dediğine göre, kulağımdaki denge sıvısının viskozitesi, yoğunluğu az olduğundanmış! Haplar da sersemletir uykumu getirir hep. Gerçekliğe dönene dek bir süre geçti, ama dosya gerçek, öykü de bir şekilde yazılmış ve yüklenmiş. Ne bu şimdi? Iııh!!! İlk uçakla geri dönmeliyim. Kafayı yiyeceğim, sanki benzerliklerimizin olduğu yaşlı bir ben yazmış. Ben de dedem ve babaannemle yaşıyorum fakat annem babam vefat etmiş değiller, sadece ayrı yaşamaktalar. Ben doğduktan sonra ayrılmışlar, başkalarıyla evlenmişler, birçok kardeşim de var. Mimarlık öğrencisiyim, okulu bırakmış da değilim. Arkeoloji bölümünde falan da okumadım. Fakat öyküler kurmayı severim, yazmayı denemesem de. Çok kişilikli şizofren mi oldum acaba? Kendim yazıp unuttum mu? Paralel evrenler mi? Akılcı düşünmeliyim, mutlaka bir açıklaması var bunun. Bir dakika, Barcelona’ya birlikte gittiğimiz Bilge’nin işi olabilir mi? Geçen gece bizde kalmıştı. O arada bilgisayar açıktı, ben de hep yanında değildim elbette. Ama bu kadar uzun yazılar yazdığını hiç görmedim, anaokulundan beri arkadaşız; marka çantalarının, ayakkabılarının, giysilerinin, makyaj malzemelerinin dışında başka şeyle ilgilendiğini, konuştuğunu duymadım, görmedim. O ne anlar pole shift’ten, chemtrails’den. O olamaz. Dedem ve babaannem! Mutlaka onların işi bu, bilimkurguya da, beni korkutmaya da bayılırlar. Uçak havalimanına indi, cep telefonumda mesaj, aynen şöyle; “Machu Picchu’da ‘TEPETAKLAK’ olmayacaksın merak etme ve ilk uçakla da dönme sakın, seni seviyoruz. Deden, babaannen ve Bilge“ Komplolarını takdir ettim, insanın kendisini bu kadar yakından tanıyan tuhaf insanlarla yaşaması birazcık ürkütücü olsa da eğlenceli. Nereden akıllarına gelmiş? Bilgisayarımın şifresini değiştirmeliyim. Öykü: Filiz ABAKA İllüstrasyon: Mert GENÇÇINAR

24

Yanılsama Döngüsü -Haydi oğlum acele et. Doktor beyi bekletmeyelim. Millet Zahir Bey’den randevu alabilmek için neler yapıyor, biz ise elimizdekinin değerini bilmiyoruz. Haydi sallanma… Anne, çocuğun hızlanmasını sağlamak için kolundan tutarak yürüyordu: -Tamam anne. Altı üstü bir güncelleme işte. -Öyle deme, Aliye Teyze’nin oğlu 4.5’ten 5.0’a geçerken sağ kolunu kaybetti, sen de biliyorsun. -İyi de ben zaten 5.0 olarak doğmadım mı? Siz hep benimle yeni nesil olduğum için övünmüyor musunuz? -Evet, ama artık 5.0’ın da özellikleri yetersiz kalıyor. -Off anne! Ben arkadaşlarımla oyun oynamak istiyorum! -Babanın genlerini alacağına benimkileri alsaydın şimdi böyle güncellemelerle uğraşmak zorunda kalmazdık. Ne istersen onu yapardın. -Off! Yine mi aynı konu yaa. Tamam, haydi gidelim. Çocuk, mahallede onu bekleyen arkadaşlarını düşünerek acele etmeye karar vermişti. Kolunu annesinin elinden kurtardı ve hızlı adımlarla yürümeye başladı. Annesinin topuklu ayakkabılarından çıkan ses çocuğa, yan komşunun duvara çivi çakma sesini hatırlatıyordu: Tak tuk tak tuk… Ne rahatsız edici bir sesti bu. Çocuk, bakışlarını annesinin ayakkabılarına odakladı ve işaret ile orta parmağını birleştirip şakağına dayadı. Artık ayakkabıların çıkardığı ses yalıtılıyordu. Hafif bir tebessüm belirdi çocuğun suratında: -Oh be dünya varmış! -Ne oldu? -Hiçbir şey. Çocuk, yol boyunca Zahir Bey’in ne kadar iyi bir doktor olduğunu dinlemek zorunda kalmıştı. Pek de dinlememişti açıkçası. Annesinin durmak bilmeyen konuşmasına karşılık, “Hmm, evet, haklısın” gibi kelimelerle dinliyor süsü vermişti. Zahir Bey’in oturduğu binaya gelmişlerdi sonunda. Çocuğun bakışları hemen yukarı kaydı. Apartmanın ikinci katından yeşil ışıklar çıkıyordu. Biri kaynak yapıyormuş gibi ışıklar... Aniden kesilip tekrar beliriyorlardı. Apartmanın kapısı açıktı. Anne oğul, doktorun oturduğu ikinci kata çıktılar. Anne, kapı tokmağını birkaç kez çaldı ama cevap veren yoktu. Zili denedi, zil de çalışmıyordu anlaşılan. Kontrol etmek için iki üç kere uzun uzun bastı. Çocuk huysuzlanmaya başladı: -Anne! Yeter! Daha kaç dakika zili çalmayı düşünüyorsun? Başım çatlayacak. Tam o sırada kapı açıldı. Önlerinde, ayakları çıplak, siyah deri bir pantolon giymiş kadın duruyordu. Koyu kırmızı dar bir bluz, üzerinde de salaş bir gömlek vardı. Uzun, gün batımı rengindeki saçları tepeden toplanmıştı. Yanağından sarkan tutamlar ise vurdumduymaz bir hava katıyordu. Ojesiz tırnakları ve makyajsız yüzü umursamazlığını iki katına çıkarmış, bakışlarıyla ortama keder aşılıyordu. Kadın, kafasını sallayarak “içeri girin” anlamına gelen bir hareket yaptı. Çocuk ve anne içeri girer girmez kapı otomatik olarak kapandı. Kadın, masasına geçip ayaklarını uzattı. Anne ve çocuğun gelmesiyle bozulan kitap okuma keyfine kaldığı yerden devam etti bir süre. Birkaç dakika sonra anneye dönüp: -Siz klimat değilsiniz değil mi?

İllüstrasyon: Samim Salur PAÇACIOĞLU

25


Öykü

-Hayır, buraya oğlum için geldim. -Zili bu kadar zorlamanızdan belli… Kadın, umursamaz tavırla kitabını okumaya devam etti. Anne o kadar tedirgindi ki hiçbir şey soramıyordu kadına. Kadın, gözünü kitaptan ayırmadan mırıldandı: -İçecek bir şey ister misiniz? Anne, gergin bir şekilde yutkundu: -Bir bardak su iyi olurdu. Kadın sağ işaret parmağını yavaşça ağzına götürerek ıslattı ve kitabın sayfasını çevirdi: -Hmm… Binaya girerken görmüşsünüzdür, hemen karşıda bir market var. Bana da bir limonlu soda… Anne çok şaşırmıştı. “Bu kadar ünlü bir doktorun yanında çalışan asistana bak” diye geçirdi içinden. “Sorumsuz, saygısız… Sanırım asistan olmak için güzel ve çekici olmak yetiyor.” Yüzünde agresif bir ifadeyle oğluna dönerek: -Şuradan bir su, bir de limonlu soda al da gel. Çocuk, markete gitmek için kapıyı açtı ve dışarı çıktı. Annenin öfkesi yavaş yavaş suratına yansıyordu: -Daha çok bekleyecek miyiz güncelleme için? -Doktora bağlı… -İşi çok mu? -Doktora bağlı… -Bu işi bugün bitirebilir miyiz yani!? Kadın bir an kitaptan başını kaldırıp anneye baktı. Hafif bir tonla: -Doktora bağlı… Anne çileden çıkmak üzereyken, çocuk elinde poşetle kapıdan giriverdi. Suyu annesine, sodayı da masaya bıraktı ve sandalyeye, yerine oturdu. Anne, beklemekten sıkılmıştı. Odaya göz gezdirmek için ayağa kalktı. Kadın kafasını kitaptan kaldırmadan sağ gözünün ucuyla kontrol edercesine bir bakış attı ve okumaya devam etti. Duvarda eski, ahşap, yelkovan ve akrebi olmayan bir saat vardı. Fakat tik tak sesleri eşliğinde saniye çubuğu tur atmaya devam ediyordu. “Ne ürkütücü bir ofis” diye düşündü anne. Siyah film çekilmiş pencereler, tavanda tek kanatlı bir vantilatör ve gelişigüzel atılmış kitaplarla kaplı zemin… Tam yerden bir kitap almak için eğilmişti ki metalik bir sesle isimleri anons edildi: -Dişi insan ve klimat. Lütfen ikiniz de içeri doğru ilerleyiniz. Kapı yavaşça açıldı. İçeriden zemini kaplayan dumanlar çıkıyordu. Heyecandan olsa gerek, çocuk üşümeye başlamıştı. Aynı metalik ses: -Birinci kabine doğru gelin. Anne ve oğlu kabine doğru ilerledi. Sinek vızıltısı gibi bir sesle kabinin ön ve arka tarafına siyah bloklar indi. Oda dört duvar olmuştu. Yeşil ışık saçan birtakım hologramlar belirmeye başladı. Yine yeşil bir ışınla kabine tarama yapılmaya başlandı. Karşılarındaki siyah blokta bir bölme açıldı ve dijital bir ekran belirdi. Annenin yeşil renkte silueti üzerinde “Taranıyor %08.45”, çocuğunkinde ise “Beklemede” yazıyordu. Anne ve çocuk birbirlerine bakıp sakin bir tavırla kafalarını ekrana çevirdi ve dijital sesler eşliğinde beklemeye başladılar. Tarama tamamlandığında “Potansiyel Tehlike” yazısıyla karşılaştılar. Hemen ardından metalik ses devreye girdi:

26

27


Öykü

Öykü

-Dişi insan… Birazdan arkanızdaki bloğu açacağım ve lütfen geri adımlarla bu kabini terk edin. Sonraki aşamalar için uygun değilsiniz. Süreci bekleme odasındaki ekrandan izleyebilirsiniz. Anne, olanların şokuyla hiç tereddüt etmeden söylenenleri yaptı. Bekleme odasına girince blok tekrar kapandı. “Yine o baş belası asistan kadınla aynı odadayım” dedi içinden. Ama odada kimse yoktu. Gözüne, masadaki limonlu soda şişesi ilişti. “Ne de çabuk bitirmiş,” diye söylendi kendi kendine. Ardından gözü masanın kenarındaki diğer şişelere kaydı. On, yirmi, otuz… Bu esnada çocuk için tarama sona yaklaşıyordu. Ekranda “%100. Onaylandı” yazısı belirdi. Çocuğun önünde duran siyah blok vızıltı sesiyle kalktı. Belirli belirsiz biri duruyordu önünde. Metalik ses yerini daha kalın ve sert bir tona bırakmıştı: -Hoş geldin. Çocuğun kalp atışları iki misline çıktı. Doktor ellerini ovuşturarak: -Nasılmış bakalım küçük klimat? -İyiyim efendim. -Hazır mısın? -Evet efendim. Doktorun suratında, savaştan galip çıkmış birinin gülümsemesine andıran bir ifade belirdi. -Öyleyse başlayalım. Doktor, eldivenlerini bile çıkarmadan çalışma masasının üzerindeki bilgisayara doğru yöneldi. Birkaç işlem yaptıktan sonra hemen yandaki ekranda “Yanılsama Döngüsü” isimli butona dokundu. Doktorun butona basmasıyla birlikte bekleme odasındaki ekranda doktorun odasının görüntüsü belirdi. Anne, bakışlarını şişelerden ışık hızıyla ekrana doğru çevirdi. Olacakları büyük bir heyecanla beklemeye başladı. Çocuk, doktorun yaptıklarını büyük bir ilgiyle takip ediyordu. Neredeyse her şeyi gözlemlemişti bile: Siyah-yeşil giysiler, boyundaki acayip dövme, ağızı örten ve konuşunca yeşil ışıklar saçan bir maske… İlginç bir saç kesimi ve hiç çıkarılmayan eldivenler… Sol gözünden çenesine kadar inen yara izi, doktoru, bir sokak dövüşçüsüyle karıştırabilme olanağı tanıyordu. Odada, dev bir makine, ne olduklarını bilinmeyen bir sürü cihaz ve solucan yuvası gibi etrafı saran kablolar vardı. Doktor, her şeyden uzakta, odanın diğer ucunda duran bir butona doğru yöneldi. Buton, duvarda, elektronik bir panelle korunan cam fanusun içerisindeydi. Fanusu açabilmek için önce birtakım tuşlara bastı. Ardından sırtını dönerek maskesini sıyırıp ağzını panele doğru yaklaştırdı. Doğrulama işleminden sonra fanus açıldı ve doktor derin bir nefes alıp maskesini takarak butona bastı. Pencereler yavaşça yok oluyordu. Sanki oda aniden organik bir yapıya dönüşmüştü. Nefes alıyordu. Her şeyi sindiriyordu. Gitgide karanlık hâkim oluyordu odaya. Çocuk zaten bu güncellemeye annesinin zoruyla gelmişti. Doktoru, ofisini ve olanları gördükten sonra her şeyden vazgeçip odadan çıkmak için kapıya doğru koştu: -Anne! Anne! Çıkar beni buradan! Anne! -Seni duyamaz, göremez, hissedemez. Sen artık yoksun. Çocuk siyah, organik yapıyla kaplanmasına çok az zaman kalan kapıyı tekmeleyerek: -Anne! Güncelleme istemiyorum! Çıkar beni! Doktor, yüzünde sinsi bir sırıtış ile: -Hâlâ bunları güncellemenin bir parçası mı sanıyorsun? Eh ne de olsa çocuksun. Çocuk cevap vermeyince amacına ulaşan bir şizofreni hastası gibi kendi kendine konuşmaya başladı:

-Birinci kabine adımını attığın andan itibaren benim uzay mekiğimde bulunursun. Bunca yıl, devletin de desteklediği güncellemelerin arkasına sığınarak seni arıyordum. Seni bulabilmek için bu iğrenç insan vücuduna bile katlandım. Ve işte artık elimdesin. Çocuk, doktorun söylediklerinden hiçbir şey anlamadığını ispatlarcasına haykırmaya devam ediyordu: -Anne! Kurtar beni! Doktor, eldivenlerini yavaşça çıkarmaya başlamıştı. Önce sol elini havaya kaldırdı. Gömleğinin kolunu sıyırdıktan sonra sağ eliyle sol eldiveninin parmaklarını tek tek çekmeye başladı. Her bir parmakta yüzünü buruşturuyordu. Beş parmağı da gevşettikten sonra ani bir hareketle eldiveni bilek kısmından tuttuğu gibi çıkarmaya çalıştı. Eldiven o kadar uzun süre elindeydi ki, adeta derisiyle bütünleşmişti. Sol elindeki eldiveni çıkarırken derisinden bir parça koptu. Doktor, serçe parmağının koptuğunu, ıslak bir kütlenin zemine çarpınca çıkardığı sesle fark edebildi. Parmakları yeşil, dikenli bir sarmaşık gibiydi. Onca zamandır bunları eldivenin içinde saklamış olması inanılmazdı. Sağ elindeki eldiveni de artık sabrı kalmadığından bir çekişte çıkarttı. Sağ elinden kopan parçalarla birlikte yerde ıslak, yeşil ve pis kokan bir kütle oluştu. Doktor, çocuğa dönüp: -İki saniye önce ışınlanmamız için gereken prosedür sona erdi. Artık evimizdeyiz. Doktor, son sözlerini söyledikten sonra sol eliyle ağzındaki maskeyi çıkardı. Ağzından sarkan sarmaşıklarla yerdeki ıslak kütleyi yuttu. Birkaç saniye sonra parmakları yeniden oluşmaya başladı. Parmakları tamamlanınca ellerini kafasına götürdü. İşaret parmaklarını kafatasına geçirerek iki yana doğru açtı. Açılan deriyi iki eliyle kavrayarak germeye başladı. Sonunda kurtuluyordu bu lanet bedenden. Anne, bekleme odasındaki ekrandan olan biten her şeyi izliyordu: Takım elbiseli, güler yüzlü bir doktor, mütevazı ofisinde biricik oğlunu güncelliyordu. Doktor, ara ara kameraya bakıp, tebessümle, her şey yolunda işareti yapıyordu. Canı sıkılan anne, etrafa bakınmaya kaldığı yerden devam etmek istedi. Asistan kadının okuduğu kitap açık bir şekilde masanın üzerinde duruyordu. Anne, “Bu sorumsuz kadın acaba ne okuyor?” diye merak edip bir göz atmak istedi. Kitabın birkaç sayfasını çevirdi ama bir şey göremiyordu, sayfalar boştu. Hızlı bir el hareketiyle tüm kitabı gözden geçirdi. Kitap bomboştu. Oğlunu görmek için kafasını tekrar ekrana doğru çevirdiğindeyse, doktor gülümsüyor ve eliyle bir sorun olmadığını işaret etmeye devam ediyordu.

28

29

Öykü: Bora AŞIK

İllüstrasyon: Gülhan D SEVİNÇ


Öykü

Düzen - Baba, bize tekrar Düzen’in kuruluşunu anlatır mısın? Adamın gözleri sevgiyle ışıldadı ve yataklarında uzanmakta olan çocuklarını iyice süzdü. Kendisine bu hikâyeyi dedesi anlatırdı. Çünkü babası biraz ilgisiz biriydi. Onun tek ilgi alanı Bilgi’ye ulaşmaktı, o uğurda da yıllarını, ömrünü feda ediyordu. Dedesi ise Bilgi’den kendisine yettiği kadarını almış onun yerine pek çok insan gibi üretme ve geliştirme üzerine normal bir yaşantı sürmüştü. Yatakta çocuklarını rahatsız etmeyecek şekilde uzandı ve masal anlatırcasına konuşmaya başladı: - Çok uzun yıllar önce Dünya’da insanlar paranın her şey olduğunu düşünüyorlardı. O sıralarda kullandıkları ilkel teknolojiler de petrol gibi enerji kaynaklarını kullandığı için de Dünya’nın sıcaklığı artıyordu. O zamanlar tek düşünceleri gelecekte su biteceği, Dünya’nın sıcaklığının artarak yaşamı yok edeceğiydi. Fakat tüm bunlardan önce enerji kaynakları, petrol bitti. Çok kısa bir süre içerisinde Dünya büyük bir kaosa sürüklendi, para farklı bir anlam kazanmıştı, zenginlerin bile fakirleştiği bir kaostu. Sokaklarda insanlar açlıktan zar zor hayatta kalıyorlardı. Derin bir nefes aldı devam etmeden önce. Bunları anlatırken gelişmiş hayal gücü olayları gözlerinin önüne getiriyordu. Bu sebeptendi ki kendisini yaratmaya adamıştı. Renklerle, resimlerle anlatıyordu gözlerinin önüne gelenleri. Tablolarının başındaki karamsarlık, devamındaki vahşet ve sonunda Düzen’in kuruluşu insanların kalplerine hem korku hem de huzur salıyordu. Yaşananların korkusu, kurtulmuş olmanın huzuru... - Tüm bu karmaşa içinde insanlar para denilen şeyin anlamsızlığını fark ettiler. Yaşamak için gerekli olan şey para değildi. Yaşamak için düzen bunun yanında da iş birliği gerekiyordu. Sosyolojik sınıf ayrımları gereksizdi, hepimiz tek bir türdük. Farklı renklerde, farklı karakterlerde de olsak ortak bir atadan geliyorduk. Kaosun yetiştirdiği jenerasyon paranın geçersiz olduğu serbest bölgeler kurmaya başladılar. Kurdukları toplumlarda insanların kendilerine ait görevleri vardı, kimi üretmekle, kimi de işlemekle görevliydi. Bencillikten, maddiyattan uzakta yetişen bu neslin huzuru yavaşça fakiri, zengini herkesin ilgisini çekmeye başladı. Yüzünde hafif bir tebessüm belirmişti şimdi. Kaosu anlatırken mimiklerinde dolaşan karamsarlık, sert hatlar yavaşça yumuşuyordu. İnsanlığın yeni miladı, yeni umutlar, yeni bir düzen onu mutlu ediyordu. Yaşadığı Düzen’in kuruluşunu anlatırken kaostan uzakta olmanın, özgürce yaşayabilmenin huzuru gözlerindeki ışıltılardan anlaşılıyordu: - Dünya büyük bir hızla değişti, insanların yeni düzene alışmaları zaman alıyordu ama düzende doğan çocuklar düzeni geliştiriyorlar, daha da kusursuz bir hale getiriyordu. Serbest bölgeler Dünya’nın büyük kentlerini kurmaya başladığında kaos şehirleri de yavaş yavaş hayalet şehirlere dönüşüyordu... Tabii, bu çok uzun zaman önceydi. Şimdi kaos şehirleri de yeni düzende kendilerine yer buldular, sadece eskiyi hatırlatan heykeller ve pek çok farklı anıtla süslendiler. - Biz anıtları görmeye ne zaman gidebiliriz baba? - Biliyorsunuz, anıtlar buradan oldukça uzakta. Ama orada sergi açtığımda sizi de götüreceğim. - Vay canına... Ayrıca bu öykü gittikçe anlamlı geliyor, biliyor muydun? Konuşan büyük kızıydı, küçük olan ise anlatılanların hâlâ bir masal olduğunu düşünüyordu. Zaten onun gözleri çoktan kapanmış, derin bir uykuya doğru yolculuk ediyordu. - Parayı, maddiyatı anlayabilecek yaşa geldin de ondan. Artık koca bir kızsın. Şimdi uyku zamanı, hikâyenin sonuna geldik. - Tamam, iyi geceler baba. - İyi geceler bir tanem. Adam komodinde duran lambayı kapatmadan önce kızına son bir kez baktı, sarı saçları şimdiden omuzlarından aşağıya süzülüyor, mavi gözleri Düzen’in yarattığı huzurla parıldıyordu. Işık kapanırken kızın gözlerinin önünde oluşan görüntülerde Düzen’den önceki dünyayı düşünüyordu... Öykü: Rafet Tolga CANKURT

İllüstrasyon: Altuğhan Aydın SİNANOĞLU

30

31


Öykü

Çam Sakızı Kuzen Armağanı Yirmi beş yıllık iş hayatımın son günündeydim. Dile kolay, tam yirmi beş yıl; yani boşa geçirilmiş çeyrek asır. Devletin geçen yıldan kalma, külüstür bilgisayarları karşısında, örümcek ağları gibi kablolarla sarılı devlet dairelerinde, internet imzaları atmakla, internet imzaları almakla, bilgi sistemini denetlemek ve düzenlemekle, dört bir yanı kameralarla çevrili daracık ofiste otura otura götünü çürütmekle ve beynini küçültmekle geçen çeyrek asır. Efendim’lerle, falanca Bey’ler ve filanca Hanım’larla vıcık vıcık bir samimiyetsizlik içinde, ayak kaydırmalar ve dedikodularla harcanan bir ömür. Geleceğe umutla bakan, idealist, kıpır kıpır üniversite mezunu bir gencin memurluk denilen devlet çarkından geçerek ruhsuz, donuk, ümitsiz bir yetişkine dönüşümü. Son olarak zombiden farksız bir hale gelen bu memurun yaşının kemale ermesiyle birlikte ıskartaya çıkarılması, yani emekli edilmesi. İşte tüm bu aşamalardan sağ salim geçmiş, yaşama sevincimi benden alan, ömrümün yarısını geçirdiğim memurluk hayatımın son aşamasına gelmiştim. Memurluğumun son saatlerini yaşamaktaydım. İşyerinde adıma düzenlenen sıkıcı ve yapmacık veda partisinden erken çıkıp kurtulmuş, ondan da sıkıcı olacağı çok önceden belli olan evdeki emeklilik partisine doğru aracımla yol alıyordum. Evde beni eşim, çocuklarım, annem, kardeşim ve yakın akrabalarım bekliyordu. Bana sürpriz parti yapacaklarını zannediyorlardı. Oysa ağzında bakla ıslanmayan eşim bana her şeyi önceden haber vermişti: Kimlerin partiye katılacağını, hangi yiyecek ve içeceklerin hazırlanacağını, evin nasıl süsleneceğini; kısacası partinin hemen hemen tüm ayrıntılarını çok daha önceden öğrenmiştim. Ama eşimin benden önemli bir ricası vardı: Sürpriz partinin yapılacağını önceden öğrendiğimi onlara çaktırmayacak, şaşırmış numarası yapacaktım. Böylece o da paçayı kurtarmış olacaktı. O iş kolaydı. Asıl zor olan, bir hafta önce bana hediye olarak ne vereceğini göstererek kafamı allak bullak eden kuzenim Mahmut’un gösterdiği hediyeyi gerçekten verip vermeyeceğiydi. Ahmet Amca’mın oğlu, yaşıtım olan ve çocukluğumuzu birlikte geçirdiğimiz Mahmut. Tabii, söylemeden geçmemeliyim: Ülkenin en büyük bilgisayar şirketlerinden birinin patronu Mahmut. Benim taktığım lakapla “Mamut”. *

*

*

Süleyman emeklilik partisinden tam bir hafta önce, işte alışkanlığı olduğu üzere bir yandan ofiste çalışırmış gibi yaparken diğer yandan da internet sitelerini dolaşıyordu. Arada haber sitelerine göz atıyor, okumaya değer haber kalmayınca internet üzerinden arkadaşlarıyla sohbete dalıyordu. Emekliliğine bir hafta kalmış bir memur olarak işi rahattı. Tek işi oturup bilgisayar ekranına bakmaktı. Yapılması gerekenlerle onun yerine erkenden atanan, çiçeği burnunda genç memur ilgileniyordu. Bu taze memur, üniversiteden daha yeni mezun olmuş olmasına rağmen, üst makamlardaki tanıdıkları sayesinde üniversite mezunlarının baş belası olan işsizlikten payını almadan bu işe kapağı atabilmişti. Süleyman, onda kendi gençliğini görüyordu. Yıllar önce kaybettiği şevki ve yaşam enerjisini. Beş yıl veriyordu ona, en fazla beş yıl sonra o da gerçek bir memur olacaktı. Ne canlılığı ne de umudu kalacaktı. Her gün sekiz saat boyunca göz yoran,

32

33


Öykü

Öykü

dandik, kirli bilgisayar ekranına baka baka kaybedecekti hepsini. İnternette yapacak bir şey bulamayan Süleyman, bilgisayarı kapatıp balkona çıkacaktı ki kuzeni Mahmut’tan bir e-posta geldi. Bunun üzerine balkona gitmekten vazgeçip, kuzeniyle internet üzerinden sohbet etmeye başladı: “Mamut, naber kuzen? İşler nasıl?” “İyidir Sülo, her şey yolunda. Seni sormalı asıl. Haftaya Cuma emeklisin, di mi?” “Evet, bir hafta kaldı. Haftaya bitiyor yirmi beş yıllık çilem.” “Daha dün gibi lan işe girişin. Rahmetli babam sayesinde o işe girmiştin. Yoksa daha çok işsiz gezerdin ortalıklarda.” “Valla öyle, Allah rahmet eylesin. Rahmetli amcama çok şey borçluyum. Sezin’le de beni o tanıştırmıştı. Bana hem iş hem eş buldu rahmetli. Keşke emekli olduğumu da görebilseydi.” “Keşke. İyi adamdı babam, erken gitti. Fazla erken. Kadermiş ne diyelim.” “Kader, kötü kader. Elden bir şey gelmiyor kuzen.” “Bak sana ne diycem, haftaya emekli oluyorsun ya; sana süper bir emeklilik hediyem var. Aklını başından alacak, acayip bir hediye. Babamın sana yapmış olduğu kıyaklara bir de benim kıyağım eklensin böylece.” “Ne kıyağı, ne hediyesi Mamut! Meraklandım bak.” “Meraklan biraz, merak iyidir. Tabii, atalarımız ya meraktan ya tarraktan, demiş; ama boş ver sen merak et sadece. Ötesine geçme.” “Oğlum beni tanırsın, meraktan ölürüm ben. Çatlatma adamı, anlat. Ne alacan bana?” “Tarrak alcam, uyar mı? İster misin? Şöyle büyük boylu olanlarından. Meraklan biraz dedik ya. Eğer merakın dayanılmaz hale gelirse, işten çıktıktan sonra bana uğra. Sana ipucu vereyim; daha doğrusu göstereyim.” “Anlaştık, o zaman saat yedi gibi görüşürüz.” “Dayanamam, meraktan çatlarım diyorsun demek ki. Tamam kuzen, yedi gibi gel; bekliyorum seni malikanemde. Hadi gömdüm.” Süleyman’ın ofisten kuzeninin evine ulaşması yarım saatini aldı. Yolda hediyenin ne olabileceğini düşünüp durdu: Kuzeni ona yeni bir hava aracı almış olabilirdi; son model bir araca hayır demezdi doğrusu. Eğer paraya kıymayı aklına koyduysa, yeni bir ev almış da olabilirdi. Mahmut’un işi belli olmazdı, gün gelir parayı har vurur harman savurur, gün gelir cimrinin önde gideni olurdu. Ama arayıp müjde verdiğine göre kesin pahalı bir hediye ayarlamış olmalıydı kuzenine. Sonuçta denizde kum onda paraydı. Mahmut’un muazzam villasının, özel güvenliklerle dolu çelik kapısına vardığında eli ayağı titremekteydi. Onu tanıyan özel güvenlikler hemen kapıyı açıp, onu içeri buyur ederken Süleyman’ın ağzından tek bir kelime çıkmamış, sadece kafasını sallamakla yetinmişti.

Derin bir nefes alıp kapıyı çaldım. Kapıyı açan eşim bana “Hoş geldin,” derken göz kırpıp içeriyi gösterdi. Ben de sanki her gün eve döndüğümde ona söylüyormuşum gibi, “Hoş buldum karıcım, nasılsın?” dedim. Oysa en son ona ne zaman karıcım dediğimi bile unutmuştum. Normal günlerde evime girdiğimde ilk işim tuvalete gidip işemektir. Evim dışında herhangi bir yerde tuvalete gitmekten nefret ederim ve zor durumda kalmadıkça dışarıda tuvalete gitmekten kaçınırım. İsterse dünyanın en temiz ve şatafatlı tuvaleti olsun; benim için dünyadaki en muhteşem tuvalet evimdeki tuvalettir. Ama o gün özel bir gündü. Tuvalete gitmeden önce beni bekleyen misafirlerime gözükmeliydim. Beni yeterince beklemişlerdi. Oturma odasından fısır fısır sesleri geliyordu konukların. Koridordan net bir şekilde duyuluyordu fısıltıları. Duymazlıktan gelip bir hışımla oturma salonunun kapısını açtım. Allah’tan kaynanamın refleksleri iyiydi; aksi takdirde kapıyı suratına yiyecekti. Böylece yıllar yılı her şeye soktuğu burnu kanlar içinde kalmış olacaktı, ama olmadı. Kaynanam son anda kendisinden beklenmeyecek bir çeviklikle geriye doğru çekildi ve kapı burnunu sıyırıp duvara güm diye çarptı. Onlara ilk sürprizi kapıyı hayvan gibi açarak ben yapmıştım. Birkaç saniyelik duraksamanın ardından bir anda içeridekiler “Sürpriz!” diye bağırdı. Çocuklarım ellerindeki konfetileri patlattı. Yedisinden yetmişine odadakilerin tümü birinci sınıf çocuklarına benziyordu. Ben de şaşırmış numarası yaptım, gözlerimi kocaman açıp geriye doğru birkaç adım attım. Sanki şaşkınlıktan dolayı geri çekilmişim gibi oldu. Gayet şık oldu. Önce karım sonra çocuklarım sonra kardeşim daha sonra annem sırayla beni kutladılar. Her biri bana mutlu bir emeklilik diledi, yanaklarımdan tükürüklü tükürüklü öpmeyi de unutmadı. Yanaklarımı silmemek için kendimi zor tuttum. Kendimi bir an yine beş yaşındaymışım gibi hissettim. Bayramlarda akrabaları tarafından tükürüklü bir şekilde öpülen küçük oğlana dönmüştüm. Amcalarıma çükümü göstersem tam olacaktı. Ama hepsi diğer boyuta geçmişlerdi; eşleriyse turp gibi sapasağlamlardı. Bu gidişle kocaları, karılarını daha çok bekleyeceklerdi öteki diyarda. Odadaki herkesle teker teker ilgilendim, sohbet ettim. Gelmesi beklenen herkes oradaydı. Ama asıl adam ortalıkta yoktu. Kardeşime Mamut’u sorduğumda acil bir işi çıktığını, beni kendi evinde beklediğini anlattı. Söylediğine göre bana hediyemi evinde verecekmiş. Kardeşimin bunu söylemesiyle eşimin kaşları hemen kalktı ve meraklı gözleri bana odaklandı. Benim de merak içinde olduğumu, partiden sonra ona uğrayıp hediyemi alacağımı söyledim. Tepki vermedi. Sadece, “Hediye ne acaba?” diye sordu. “Kim bilir,” diye cevap verdim. Kimin aklına gelirdi ki öyle bir hediye. Anlatsam kim inanırdı! *

*

*

On beş yıldır yaşadığım, her köşesini ezbere bildiğim evime girerken bu kadar heyecanlanacağım hiç aklıma gelmezdi. İçeride beni bekleyen sözde-sürpriz partiden dolayı değildi heyecanım; beni heyecandan o hale getiren kuzenimin bana vereceği hediyeydi. Geçen haftadan beri gözüme bir damla uyku girmemişti. Hediyeyi alacağım günün hayali uykularımı kaçırmaya yetiyordu. Azıcık uyuduğumdaysa kâbuslar peşimi bırakmıyordu. Geceler böylesi bir ikilem içinde geçip gitmişti.

Aklında bin türlü olasılık olan Süleyman, Mahmut’la tam akşam saat yedide buluştu. Onu görür görmez ilk sorusu: “Hediyeyi nerede?” idi. Mahmut “Ve aleykümselâm Sülo,” dedi. Kuzenini satın alalı henüz bir hafta olmamış birinci kalite deri koltuğa oturturken “Heyecan yapma Sülo, gevşe biraz,” dedi. Bir yandan kuzenine masaj yaparken diğer yandan onunla yumuşak bir ses tonuyla konuşuyordu: “Çok gerilmişsin kuzen. Kendini rahat bırak azıcık. İyi geliyor mu?” “Oh, çok iyi. Nereden öğrendin böyle masaj yapmayı?” “Bende her türlü marifet var kuzen. Sen hiç kafa yorma, kendini benim kollarıma bırak.” “Hediyeyi ne zaman göstereceksin?”

34

35

*

*

*


Öykü

“Sabır Sülo, sabır. Bekle azıcık. Rahat ol, kuul ol.” “Ben kuul mul olamam Mamut. Ne aldın söyle işte? Meraktan çatlatma insanı.” “Sana bir şey almadım. Bu bir. Sana sadece bir saatlik bir fırsat vereceğim, ya da daha doğrusu kıyak yapacağım. Bu iki. Ama bu, evden arabadan yattan kattan çok daha değerli bir şey olacak. Bu da üç. “ “Allah Allah, evden arabadan daha değerli demek!” “Boşuna kafanı yorma sen, bulamazsın. Hayatta aklına gelmez. Gel sana ipucu vereyim az da olsa merakını gidermek için. Yoksa meraktan patlayacaksın daha emekliliğini görmeden.” Birlikte kol kola bodrum kata indiler. Üç katlı villa iki bodrum katından oluşuyordu. Mahmut, evin sahibi olduğundan en dipteki bodrum katında yaşıyordu. Hizmetçilerin odaları ise yerin üstündeki kattaydı. Bu şekilde villanın sahibi zamanlı zamansız meydana gelen her türlü radyasyon yağmurundan korunuyordu. Hizmetçileri kim takardı, ister radyasyona ister başka bir şeye maruz kalsınlar! Biri gider, bini gelirdi. Villanın sahibi ve onun kardeşi kadar sevdiği, elinde büyüdüğü, dünyada en güvendiği insan olan kâhyası dışında kimsenin görmediği gizli odaya gidiyorlardı. Süleyman o gün ilk defa o odaya girmiş olacaktı. O eve o kadar gelip gitmişti; ama o odayı hiç görmemişti. O odanın varlığından bile haberdar değildi. Oda elektriksel bir kamuflaj sistemiyle gizleniyordu. Bir de gizli oda dediğin kimse tarafından bilinmemeli, taşıdığı sıfatın hakkını vermeliydi. Kuzeni odanın kapısını açmak için gerekli şifreleri girip işlemleri yaparken kendini sırtını dönmek zorunda hissetmişti. O yaştan sonra kuzeniyle arasında sorun çıkmasını istemezdi. Hele ondan mükemmel bir hediye beklediği böyle bir zamanda. Gizli odanın içi alabildiğine çelik kasalarla doluydu. Birbirinin aynısı olan, sadece üstlerinde farklı numaraların olduğu siyah kasalar. Süleyman gizli odayı incelerken Mahmut, 23 numaralı kasayı on şifre yazarak, yüzünü ve sesini tanımlatarak açmış ve içinden pembe bir dosya çıkarmıştı. Kasayı kapatmasıyla Süleyman ona döndü. Odanın loş ışıklandırması altında Mahmut’un bakışı daha da ürpertici gözüküyordu. Mahmut elindeki dosyayı kuzenine verdi ve “Aç, incele,” dedi. “İçinde gördüğün şey bir süreliğine senin olacak. Emeklilik hediyen olarak.” Dosyayı incelemeye başladı. *

*

*

Meyveli pasta yiyip bir aya kalmaz eskiyecek olan son model elektronik hediyelerime baktım. Hiçbirine ihtiyacım yoktu. Boşa masraf yapmışlardı. Saat sekizi beş geçe evimden özür dileyerek çıktım. Evdekilere kalsa emeklilik partim sabaha kadar sürecekti. Ve ben sıkılmadan, oyunbozanlık yapmadan onlarla birlikte eğlenmeliydim. Haydi oradan, ben gecenin asıl eğlencesine gitmeye kararlıydım. Onlarla birlikte bir ömür tüketmiştim. Yeter de artardı onlara gösterdiğim müsamaha. O saatte şansıma hava trafiği vardı. O yüzden Mamut’lara planladığımdan beş dakika geç ulaştım. Anlaşmamıza göre hediyeme saat dokuz ile on arasında sahip olacaktım. On dakika erken gidip kendimi hazırlamak niyetindeydim. Hem bedenen hem de ruhen hazırlığa ihtiyacım vardı. Ama beş dakika geç kalmış, hazırlık falan yapamamıştım. Hediyemle geçireceğim süre altmış dakikayı geçmemeliydi, altmış dakika içinde elimden gelenin en iyisini yapmalıydım. Verilen süreyi aşmak her şeyi tehlikeye atabilirdi. Mamut öyle söylüyordu. Söyledikleri ne kadar doğruydu, bilmiyorum; ama dediğine göre iş epey tehlike barındırıyordu.

36

37


Öykü

Öykü

Ona hak veriyordum, o kadar değerli ve tehlikeli bir hediyeye sadece onun istediği kadar sahip olabilirdim. Para ondaydı, dolayısıyla söz hakkı da. Bunda alınacak veya gücenecek bir durum yoktu. Dünyada kuralları güç sahipleri, yani para sahipleri koyuyordu. Diğerleriyse bu kurallara uymak zorunda kalıyordu. Ben de kurallara uymak zorunda olanlar grubundan biriydim. Mamut’un malikânesinin önünde hava aracımdan indiğimde saatim dokuzu beş geçiyordu. Güvenlik, kameradan beni görür görmez kapıyı açmıştı. Koşar adımlarla eve girdim. Kâhya, beni içeri aldı. Hiç konuşmadan başıyla bodrum katı gösterdi. Ne ketum bir adamdı. Hele benimle nedense bir kelime konuşmazdı. Ne kötülüğümü gördüyse artık. Kuzenim geldiğimi önceden kâhyasından öğrenmiş olmalı ki, gizli odanın kapısında şifreleri yazmakla uğraşıyordu. Yanına gittiğimde bana ciddi bir şekilde bakıp, “İki dakika bekle içeriyi kontrol edeyim,” dedi. Kapıyı açıp odaya girdi, arkasından kapıyı kapattı. Henüz bir dakika geçmeden odadan çıktı; ama kapıyı kapatmadı. “Hediyen içeride, anlaştığımız gibi olacak her şey, şu anda saat dokuzu on geçiyor tam onda dışarı çıkacaksın. Hediyen odanın ortasındaki büyük, özel kartonda,” dedi. Kuzenim avucumu açıp içine iki hap koydu. Biri beyaz biri kırmızıydı. “Bunlar sana ihtiyacın olacak gücü verecek,” dedi. Bu arada aşağı inmiş olan kâhya elinde bir bardak su ile geldi. Hemen hapları ağzıma atıp suyla birlikte yuttum. Mamut’a, “Sağ ol kuzen bu iyiliğini asla unutmayacağım,” dedikten sonra içeri girdim ve kapıyı arkamdan kapattım. Odanın içi son gördüğüm zamankine göre çok daha aydınlıktı. İsteğim üzerine odanın ışıklandırılması değiştirilmiş, daha fazla ışık yayan ampuller takılmıştı. Her şeyi net görmeyi seven biri olduğumdan loş ışıklı ortamlardan hoşlanmazdım. Önümdeki her şey açık seçik gözümün önünde olmalıydı. Buna hediyem de dâhildi. Büyük kartonun yanına yaklaştım, bir iki saniyelik bekleyişin ardından kartonu açtım. İşte hediyem gözlerimin önündeydi. Bir haftadır beklediğim hediyem. Hayallerimden çıkmak bilmeyen hediyem. Saatime baktım: Kırk beş dakikalık hediyem. *

*

*

Mahmut’un kuzenine bir saatliğine ödünç verdiği hediye, Süleyman’a korkuyla bakıyordu. Saatlerdir bir kartonun içinde hapsolduğundan gizli odanın fazla parlak ışıkları gözünü alıyordu. Süleyman’ın yüzünü net bir şekilde göremiyordu; ama ondan korkuyordu. Çünkü o ana kadar, o özel büyültülüp küçültülebilen kartonu açan hiç kimse ona iyi davranmamıştı. Onu kartondan çıkarıp kullanmış, işleri bittikten sonra tekrar kartonun içine geri atmışlardı. Süleyman’ın yardımıyla ayağa kalkıp en büyük halini almış kartondan çıktı. Karton bir buçuk saniyede standart mini boyutuna geri döndü. Hediye yere oturdu, etrafına baktı. Bu siyah kasalarla dolu odaya daha önce birçok kez gelmişti. Her şey aynıydı. Işıklar dışında her şey. Gözleri yuvalarından fırlayacakmış gibi olan Süleyman onu sakince kollarının arasına aldı. Sıkı sıkı sarıldı. Kokusunu delicesine içine çekiyordu. Kaçıncıydı bu? Ne zaman başlamıştı her şey? Ne zaman sona erecekti tüm bunlar? Bilmiyordu. Ömrü tanımadığı kişilerin kolları arasında geçiyordu. Özel kartonla taşınıyordu. Sahipleri onu kartonla beraber cebinde taşıyordu. Bir mal gibi oradan oraya savruluyordu. Ömrü onun bunun kölesi olarak geçip gidiyordu. Süleyman gibilerin kollarındayken bir kaplumbağa olmayı hayal ediyordu. O yapış yapış kollardan, öpücüklerden, seslerden ve kokulardan kaçıp kurtulmak, kendi kabuğuna çekilmek istiyordu. Kendi kendini savunabilmek. Kabuğunun yardımıyla güvende olabilmek.

38

Oysa elinden hiçbir şey gelmiyordu. Çırılçıplak oluyordu hep. Kartona girdiğinde de kartondan çıktığında da. Zaman dardı. Tek elbisesi teniydi. Kara teni. Onu Süleyman gibiler için dayanılmaz kılan şeydi kara, esmer teni. Onu arzulanan biri haline getiren. Onu tehlikeli biri hale getiren. Süleyman’ın gözleri onun kara gözlerinde, elleri onun kara gövdesindeydi. Tüm vücudunu dolaşıyordu Süleyman’ın parmakları. Onun kara göğüslerinden, kara bacaklarına; kara kıçından, kara cinsel organına. Dokunmadığı yeri kalmamıştı neredeyse. Süleyman’ın parmaklarından ve dokunuşlarından iğreniyordu. Süleyman saldırıya hazır bir kobra gibiydi. Avını boğazlamadan önce onunla oynayan bir avcıydı. Karşısındakine acı çektirmeyi seven bir sadistti. O anda zevkten dört köşe olan Süleyman içinse karşısındaki kadın dünyanın, belki de evrenin en çekici kadınıydı. Öyle bir güzelliğe o yaşına kadar hiç şahit olmamıştı. Kendisini rüyadaymış gibi hissediyordu; çünkü uzun zamandır ilk kez zevkin doruklarına ulaşmıştı. Uzunca bir süre o doruklara ulaşamamasının bir sebebi karısıydı; her şey onunla o kadar sıradanlaşmıştı ki, onunlayken zevkin doruklarını görmek bile nasip olmuyordu. Tabii o an doruklarda olmasında kuzeninden aldığı hapların da yardımı olduğu kesindi. *

*

*

Onu kokladım. Onu tattım. Onu öptüm. Onu hissettim. Onu ısırdım. Onu yaladım. Onu dişledim. Onu kollarımın arasına aldım. Onu sıktım. Onu aşağıladım. Onu kirlettim. Onu tekmeledim. Onu dövdüm. Onu kanattım. Onu kullandım. Onu attım. Acımadım, hediyemdi, bana aitti, malımdı. Zamanım kısıtlıydı, arzularım ise sınırsız. Aklıma gelen her şeyi yaptım. Yaptıklarımın çoğunu unuttum. O kadar çok şey yaptım ki bir saatin sonunda halden düştüm. Odadan çıktığımda ayakta zor duruyordum. Ama değdi, yorgunluğuma değdi. Unutulmaz bir kırk beş dakika oldu. Hediyemi tepe tepe kullandım. Bir saniyemi bile boşa harcamadım. Yirmi beş yılın acısını çıkardım. Boşa geçen ömrümün acısını onda çıkardım. Aklımda. Onun her bir parçası hâlâ aklımda, capcanlı. Eğri burnu, kıllı bacakları, sarkık göğüsleri, sivilceli yüzü, selülitli kalçaları, çarpık bacakları, şaşı gözleri, belli belirsiz kamburu ve kara teni. Bir insan bu kadar seksi olamaz. Yasaklı düşlerin tanrıçasıydı o. Mükemmelliği, kusursuzluğu darmadağın eden bir kusurdu o. Devletin yasakladığı, tarih kitaplarının üstünü çizdiği, insanların ikiyüzlü bir şekilde hor gördüğü; ama rüyalarında da düzmekten vazgeçemediği çirkinlikti o. Ne kadar yasaklansa, ne kadar yok edilmeye çalışılsa, o kadar çok bir arzu nesnesine dönüşendi o. Dayanılmaz cazibenin sahibiydi o. Sadece mükemmel, güzel, sağlıklı insanların yaşadığı bir dünya düşünün. Herkesin sarışın, renkli gözlü, kusursuz olduğunu düşünün. Kadınların hepsinin uzun boylu, sarı saçlı, hiçbir kusuru olmayan bir Afrodit olduğunu düşünün, erkeklerinse birer Herkül. Herkesin birbirine benzediği bir dünya düşünün. Ne kadar sıkıcı değil mi? Her bir insan bir diğerinin aynısı. Kusursuz, sağlıklı, güzel. İşte böyle bir dünyaydı yaşadığım dünya. Güzellik Devrimi’nin ardından birbirine tıpa tıp benzeyen insanlar. Bu devrim sayesinde dünyanın çoğu devleti, vatandaşlarının mükemmel ve sağlıklı olmasına olanak sağlamıştı. Daha doğrusu şart koşmuştu. İnsanların DNA’larıyla oynanarak insanlığın kusursuz bir prototipi oluşturulmuş, ortalama ‘mükemmel’ insanın sahip olacağı özellikler belirlenmişti. Yok, burun şöyle olmalı, kulak şöyle olmalı, kadın bacağı şöyle, erkek bacağı şöyle olmalıydı. Böylece genetik sorunlar barındırmayan, sağlıklı bir şekilde uzun yıllar yaşayabilecek yeni bir insan türü ortaya çıkacaktı.

39


Öykü

Öykü

Yeni nesiller anne karnındayken veya daha doğmadan ‘mükemmel’ hale getiriliyorlardı. Doğumhanelere giden aileler çocuklarını ayırt etmekte epey sıkıntı çekiyorlardı. Güzellik devriminin yapılmasının ardından doğan çocuklar aynı fabrikadan çıkmış mallar gibiydiler. Kendilerine özgü bir bedenleri dahi yoktu. Kusurlu olma şansları yoktu. Sağlıksız olma şansları yoktu. Çirkin olma şansları yoktu. Devletin istediği olmuş, yeni insan türü sağlık bakımından en üst seviyeye ulaşmıştı; bu sayede sağlık sorunlarına harcanan masraflar epey düşmüştü. Mükemmel insanların hastaneye gitmesine gerek yoktu. Ancak eski nesiller hastaneye gidiyor, geçmişten gelen kusurlarını düzelttiriyorlardı. Böylece çirkinlik, kusurluluk dünyadan yavaş yavaş, emin adımlarla siliniyordu. Güzellik polisleri arada baskınlar yaparak kusurluları zorla güzellik merkezlerine götürüyorlardı. Estetik ameliyatlara girip, devletin istediği üzere mükemmel biri oluyorlardı. Mükemmel olmayı reddeden insanlar ise ya hapishanelere gönderiliyor ya da onlar için özel inşa edilmiş gettolarda yaşamaya zorlanıyorlardı. Onların mükemmel insanlarla teması düşünülemezdi bile. Gettolarının dışında yakalananlar hemen hapishanelere atılıyordu. Çirkinlik yeryüzünden kovuluyordu. Gettodaki insanların çocuklarının bile çirkin olma lüksü yoktu, onlar da genleriyle oynanarak ‘mükemmel’ hale getiriliyorlardı. Ebeveynleri çocuklarının yanında soyu tükenmekte olan hayvanlar gibiydiler. Ama bazı söylentiler de ortalıkta dolaşıyordu: Devletin tamamen hâkim olamadığı uzak bölgelerde çirkin insanlar küçük gruplar halinde ilkel bir şekilde yaşıyorlardı. Bazı kadın satıcılarının elinde de bu gruplardan zorla kaçırılan çirkin kadınlar vardı ve kanun dışı olarak ‘mükemmel’ insanlara pazarlanıyorlardı. Tabii onlara sadece çok çok zenginler sahip olabiliyordu. Demek ki yıllardır duyduğum söylentiler doğruydu. Ben zengin değildim; ama Allah’a şükür zengin bir kuzene sahiptim. Onun sayesinde ölmeden çirkinliğin tadına varabildim. Hem de doyasıya. Pişman mıyım? Asla. Bir daha şansım olsa yine aynı şeyi yaparım. Yasaklı olan, sıra dışı olan çekicidir. Yasaklandığı ölçüde daha çok arzulanır. Etki tepki yasasının bir sonucudur bu. Hayatın gerçeğidir. *

*

“Eyvallah, ayıpsın kuzen. Sen iste yeter ki. Ömrüm elverdiğince sana daha ne kıyaklar yapacağım. Ha, bu arada unutmadan diğer hediyen de kâhyada. Evdekiler kıllanmasın diye bir de ikinci bir hediye aldım sana. Çam sakızı çoban armağanı işte.” “İyi düşünmüşsün kuzen. Tekrar sağ ol.” “Haydi ben kaçtım, şunu sahiplerine geri vereyim de geleyim.” “Tamam, ben de eve kaçayım.” “Görüşmek üzere.” “Görüşürüz.” Elindeki kartonu cebine atan Mahmut hızlı adımlarla dışarı çıkarken, Süleyman kuzeninde banyo yaptıktan sonra kâhyadan kuzeninin bahsettiği ikinci hediyesini aldı. İkinci hediye daha sıradandı: Şehrin dışında orta kalitede bir yazlık. Mahmut için basit bir hediye, elinin kiri. Süleyman evine ulaştığında yüzünde güller açıyordu. Karısı uzun zamandır kocasını ilk defa o kadar neşeli görüyordu. Mahmut’un ona hediye olarak ne verdiğini öğrendiğinde karısının da neşesi yerine geldi. Yıllardır hayalinde bir yazlığa sahip olmak vardı. Karısı Süleyman’a, “Bu gece sana hediyem var. Anlarsın ya,” dedi. Süleyman ise yüzünü ekşiterek, “Bugün çok yorgunum. Başım ağrıyor. Başka zamana,” dedi. Karısı, “Peki,” dedi. “Ben de zaten öylesine demiştim,” diye ekledi. Konu kapandı, göt göte verip uyudular. Süleyman erdi muradına, biz çıkalım kerevetine… Öykü: RUDO

Ruhşen Doğan NAR

*

Saat onu bir geçe gizli odanın kapısı yumruklandı. Ter içinde kalmış olan Süleyman hediyesini tekrar kartonun içine koydu ve kartonu en küçük hale getirdi. Artık karton avucunun içine sığıyordu. Mahmut, dışarıdan kapıyı açtı, içeri girdi. Kuzenine gülümseyip, “Acayip terlemişsin,” dedi. “Epey yoruldun anlaşılan. Kusura bakma zaman kısıtlaması için; ama birkaç saatten fazla onu burada tutmam tehlikeli. Onu sahiplerine geri vermeliyim.” “Anlıyorum, evet. Çok sağ ol kuzen. Şu yaşıma kadar aldığım en güzel hediyeydi bu.” “Sorun değil Sülo. Ama unutma, bunu kimseye anlatmayacaksın. Hem senin hem de benim başım derde girebilir.” “Anlatsam da kim inanır ki!” “Sen yine de anlatma kuzen. Etrafta sivil polisler var. Onların kulağına giderse boku yeriz.” “Sen yine bir yolunu bulursun be Mamut. Para sende sonuçta, bir şeyler ayarlarsın.” “Orası doğru; ama boşuna polisle devletle uğraşmaya gerek yok. Zaten fazla içli dışlıyız onlarla. Daha da yakınlaşmak istemiyorum.” “Haklısın. Belli olmaz devletin işi.” “Evet, ayağını kaydırıverirler; hiç belli olmaz.” “Al Mamut, hediye harikaydı; çok makbule geçti. Bu iyiliğini asla unutmayacağım.”

40

41

İllüstrasyon: Bora AŞIK


Öykü

Öykü

KARAGÖZ İLE HACİVAT 2.0 Open with GÖLGEMEDYA PLAYER

Hacivat: Biraz da musikiye aşina olsa, geliverse karşıma o söylese ben dinlesem, ben söylesem o dinlese; Karagöz: Ey Hacivat bir nefes al, bak kırmızı yandı dur, yoksa yakalayacak seni köşedeki MOBESE! Hacivat: Yar bana bir eğlence medeeet! Aman bana bir eğlence medeeet! Karagöz: Eğlence istiyorsan Reina’ya git Hacivat’ım. Param yok dersen önemli değil, bedelli için 30.000 lira ödet. Hacivat: Ah Karagözüm ne dersin? Ne bedellisi, ne Reina’sı? Ben nerelerdeydim bunca zamandır? Karagöz: Bilmez misin zenginimiz bedel verir askerimiz fakirdendir Hacivat’ım. Reina da birinci köprünün ayağındadır lakin İstanbul’a yetmez ama evet üçüncü köprü ihalesini aldık mı tamamdır! Hacivat: İstanbul’da saltanat kayıklarından üçüncü köprü ihalesine ne zaman atladık Karagözüm hayırdır? Karagöz: Ne zamanı var mı Hacıcavcav millet köprü geçecek yerlerden karış karış tarla kapatırken asıl senin gibi yüz yıldır uyuyan hıyardır! Hacivat: Yahu nereye köprü yapılacak daha Padişah’ın oğlu bile gemicikleriyle karşıdan karşıya geçmiyor mu a iki gözüm? Karagöz: Nereye yaparlarsa yapsınlar bana ne! Yoluna çıkacak her ağacı keserler, her evi yıkarlar, her yeri satın alıp köşe olurlar işte sana çözüm! Hacivat: İyi de Karagözüm ben İstanbul’u bildim bileli her yeri ağaçlarla kaplı yedi tepesi vardı. Hani bahsettiğin köprüler nerde? Karagöz: Ey Hacıcavcav sen bu yüzyılın ne kadar gerisinde kalmışsın işte iki tane köprü var ya biri burada biri ta ilerde! Hacivat yüz yıldır uyuduğu uykudan uyanmıştır. Karagöz’ünün ve İstanbul’unun düştüğü içler acısı durumu görünce kaldırıma çöküverir. O sırada kabadayı adımları ile sahneye mahallenin yeni delikanlısı girer: Hacivat: Nereden geldi bu adam ayol sanki gökten indi zembille; Karagöz: Ne zembili yahu metrobüs döşediler yollarına bindi geldi Kasımpaşa’dan AKbille!

Hacivat: Huzur-u haziran, cemiyet-i irfan, vakt-i safhayı merdan, lâindir, dinsizdir, münafıktır şeytan, şeytanın dinsizliğine, rahmanın birliğine, bizi temaşaya tenezzül buyuran ahibbanın sağlığına, demem o demek değil, ben bendenize, ben duacınıza eli yüzü yunmuş sohbeti tatlı; Karagöz: Sen de nereden çıktın be windows doksan beş suratlı! Hacivat: Edebiyat bilse, Arabiyat bilse, Farisi bilse, ilm-i hendese, ilm-i taktaki, ilm-i vakvaki bilse; Karagöz: Ne dersin bir de üstüne L.C. Waikiki giyse?

42

Delikanlı: Heeeeyyyyt! Ananı da al git diyen ben! Kürtaj cinayettir diyen ben! Kadınlarla erkekleri eşit görmüyorum diyen ben! Gidip ele güne karşı “yekdakika” diye bağıran yine ben! Karagöz: Oooo bak Hacıcavcav! Bak Ruhsuz Telli Ekrem geldi mahallenin yeni delikanlısı, ezilen halkın sesi; Hacivat: Söylediklerine bakılırsa bu gidişle olmayacak imamın kayığına binince taşıyacak kimsesi! Karagöz: Üzülme boğazda kayık falan kalmadı, benzinle çalışıyor artık arabalar. Hem bak ben ev aldım kocaman bir kuleden adı da Sapphire;

43


Öykü

Öykü

Hacivat: Yahu sen tumansız gezerdin ben görmeyeli ne zaman böyle semirdin bre kâfir! Karagöz: Sen uyuduğundan beri ben çok değiştim Hacıcavcav eskiden işçiydim, SSK’lıydım, şimdi patronum ya oldum Bağkurlu; Hacivat: Senin her tarafın patron olsa ne yazar hay pantulu düğüm tutmaz uçkurlu? Karagöz: Geçenlerde yengen hastalandı ya, Rabbim Klivlınd dedi. Çare yok ben de uçarken tercih ettim Pen-em havayollarını; Hacivat: Ulan Karagözüm sen daha Türkçe okuma-yazma bilmezsin nasıl telaffuz ettin pandanın panlarını? Karagöz: Sakin ol Hacıcavcav, gel açalım şu aptal kutusundaki yandaş kanalları da seyredelim Türkçe olimpiyatlarını; Hacivat: Olimpiyatlar antik Yunan’dan doğmamış mıydı Karagözüm, kim koydu güzel Türkçemin yanına bu gâvur icatlarını? Karagöz: ‘Yüzyıldır ne güzel uyuyordum, nerden çıktım ben, beni kim uyandırdı böyle?’ dersen aptal kutusunda en son çıktığımız programın adı “Bir Usta Bin Usta”; Hacivat: Keşke yüzyıl daha uyuyaydım da bu halimizi görmeyeydim Karagözüm, başımızdakine baksana: Bir usta bin posta! Karagöz: Hacıcavcav sen böyle nereye kadar her şeye bir sinir, her şeye bir itiraz et; Hacivat: Ben bunları söylemek zorunda kalmaz idim Karagözüm, eğer memleketimde olsa idi dört başı mamur bir muhalefet! Karagöz: Her şeyi olduğu gibi kabul etmek lazım iki gözüm bak bir arada duruyor dalda gül ve diken; Hacivat: Biz gülü dalında severiz zaten kim dedi size koparın da baş tacı edin diye gülden başka çiçekler var iken? Karagöz: Ey Hacıcavcav kızma bu halka, bak kendilerine cahil diyenleri yakmaya kalkıyorlar, hem ne demiş atalarımız öğün olmaz a-be-de-den gelen; Hacivat: Ben biliyorum kim cahil kim değil Karagözüm, bak altın yaldızlı davetiye aldı da yine gelemedi memleketine, ağladı gülemedi bir türlü o son gülen! Öykü: Tuğba TURAN

44

İllüstrasyon: Mustafa Afşin GÜRLER

Ateşli Devreler “Hâlbuki korkulacak hiçbir şey yoktu ortalıkta Her şey naylondandı o kadar” Turgut UYAR – “Geyikli Gece” İnsanlığımdan utanırdım; eğer olabilseydim insan. Olmadığımı benden başka kim biliyordu? Üretici firmam? Yattığımın bazı kadınlar? Tanrı? Ah. Yeni nesil robotlara tanrı inancını koymak kimin fikriydi, merak ediyorum. Bu yüzyılda inanan insan sayısı azaldıkça inanan robot sayısı artıyormuş gibime geliyor. Çok da önemli değil. Tanrı umursasa zaten hi… Acı. Bakın, neye programlandıysanız; onun dışında beyan belirtmeniz genellikle mümkün değildir. İnançlı bir robot olarak Bay Tanrı’yı eleştirmek haddime değil. Yoksa sonuçlarına katlanmam gerekir. O yüzden bu bahsi kapatıyor, içine düştüğüm asıl sıkıntıyı gün yüzüne çıkartıyorum. Dinleyin. Seks yapmam gerek. Dünya o kadar çarpık ki… İnsanlar teknolojiyi ne uğruna kullanacağını bilemiyor. Sapkınlık. İnsan formunda üretilen çok çeşitte robot var. Bazıları hastalık yaymak için, bazıları sadece mezar israfı yaratmak için, bazıları ‘yaratmanın’ nasıl bir his olduğunu görebilmek için, bazıları top peşinde, bazıları da kız peşinde koşsun diye üretildi. Abartmak hoş değil. Kuşkusuz seks insani bir ihtiyaç ve bir insan, seks yapmazsa ölmez. Kudurur belki ama, ölmez. Fakat ben. Bir robot olan ben, eğer her yirmi dört saat içinde seks yapamazsam; devrelerim tutuşacak ve yayın hayatıma son vereceğim. Bu sebeple binlerce kadınla, yüzlerce şehirde, on binlerce defa seks yaptım. Bıkmadan, usanmadan, hatta çoğu zaman zevk almadan. Programlarım biraz yalama oldu sanırım, ileri raddede güçlü bir ilişki yaşamıyorsam tepkisiz kalıyorum. Yaşarsam da ne mi oluyor? Partnerim orgazm anında ufak bir elektrik akımına maruz kalıyor… ki onlar, robot olduğumdan haberdar az sayıdaki insandan bazılarıdır. Sırrımdan haberdar oldukları için şehirleri terk ettiğim çok oldu. Onlara zarar vermeyi sevmiyorum. Galiba o ufak akımdan sonra bir daha seks hayatları eskisi gibi olmu… Acı. Bunları düşünmemeliyim. Yirmi bir saat, kırk üç dakika, on dokuz saniyedir seks yapmadım. Bu zamana kadar direkten döndüğüm hiç olmadı. Devrelerimin yanması nasıl bir his bilmiyorum. Onarılması mümkün olmayacak derecede hasar alabilirim. Bu hoşuma gitmez bayım. Beni onaracak kimse de yok zaten. Garanti süremin dolduğuna da bahse girerim. Bir bardayım. Damarlarımda akan kanın sesi kulaklarımda uğulduyor. Açım. Neye aç düştüğümün farkında olmak, beni utandırı… Acı. En son bu kadar zor durumda kalmam üç yıl öncesine denk düşüyor. On dokuz saattir seks yapmamıştım. Yirmi yıllık, on dokuz yaşında gösteren bir robottum. (Hâlâ öyle gösteriyorum. Yaşlar farkı sabit kalır kuralını bozduğum için matematikten özür dilerim. Açık tutulduğum süre ilerlese de, yaşım hep on dokuz…) O an yapılabilecek en mantıklı şey, gözüme…tecavüz gibi gelmişti. Aşırı telaşlanmıştım.

45


Öykü

Programlarımda buna yer olup olmadığından haberdar değildim; fakat kalan saatlerde bir kadını ilişkiye ikna edebileceğimden emin olamıyordum. Bildiğim tek şey, parayla fahişe tutamadığımdı. Eğer öyle olsaydı, işler çok daha kolay olurdu. Tecavüz tek seçenek olarak önümde uzandığında, bir arka sokak genç bir kadının cinsel yaşantısının sona ermesine şahit olmuştu. Şu elektrik akımları… Pişmanlık bir daha aklıma bu ihtimali getirmemek için her gün devrelerimi yedi bitirdi. Hatta pek çok yaratıcı taktik edindim; bayanları ikna etmek hususunda. Pişmanlığın insana robota bu denli katkıda bulunması şaşırtıcı. Fakat bugün hiçbir yöntemin işe yaramaması, gün boyunca boşa çektiğim kürekler; aklıma yine o ihtimali getirip duruyordu. Teca… Hayır. Bir daha o yolu deneyemem. Üretici firmamızın son derece mazoşist insanlardan oluştuğuna inanıyorum. Çünkü ilk bakışta bir kadını ilişkiye ikna edebilecek fiziksel çekicilikten mahrumum. Fazladan çaba harcamam, çeşitli maskaralıklarla işi bağlamam gerekiyor. Komik mi olmalıyım, kültürlü mü gözükmeliyim, yoksa biraz gizem yetecek mi? Bizde hepsinden yeteri kadar var Asimov’a şükür. Bir sekse ikna töreni için gereken her şey bunlardan mı ibaret? Bardaki son yalnız kadınla altı dakikadır bakışıyoruz. Güzel değil. Ancak nefes aldığı sürece sorun olmadığını biliyorum. Bir zamanlar Mısır’da ölü kadınlara ölümlerinden altı saat sonra bile girilip çıkılabildiğinden bahsedildiğini duymuştum. Seksin dünya tarihindeki yeri ve önemi üstüne tezler yazabilirim. Ne yazık ki ölü kadınlar işimi görmüyor. Denemedim tabii, biliyorum sadece. Bazen sadece bilirsiniz. Ama bu kadın bana verecek mi, vermeyecek mi hiçbir fikrim yok. Gönlünü tabii. Siyah bir elbise giymişti. Elbisesi dizlerine dek anca iniyordu. Çarpık bacaklarını sergilemekteki cesaretini takdir etmiştim. Küçük göğüslerine rağmen, dekolteden de çekinmemişti. Suratı badana yapılmışçasına boyanmış, saçları dip boyasını yapmasını yalvarırcasına tezat renklere bulanmıştı. Benden başka bakan olur muydu acaba? İdeal kesişme süresini on bir dakika olarak belirlemiştim. On birinci dakikada içkimi alıp bayanın yanına oturmam gerekir. Bu hep böyledir. On yedinci dakikada hatun ya benimdir ya da… Benim değildir. Vakit geldi. “Merhaba,” dedim yanındaki bar taburesine çökerken. Süzülmek ya da süzülmemek, işte bütün mesele bu. Kadın sadece yüzüme bakarak başıyla selam çaktı. İnsan bir süzerdi karşısındakini. En azından benim onu süzüşüme karşılık verirdi. Ama hayır. 2210’da bile kadınlar naz yapmaktan kendilerini alamıyor; işi yokuşa sürmek onları mutlu ediyordu. Neyse ki kaba bir robot olarak programlanmamıştım. Hatta epey nazik olduğum bile söylenebilir. Şey anları dışında. Şey. Geçelim o konuyu. Gözlerinin gerisinde, ilgi tomurcuklarının belirmeye başladığını sezdiğimden, bir cesaret sordum: “Bir içki ısmarlayabilir miyim?” “Neden?” “Sizinle bir içki içmek beni bulutların üstüne çıkarır.” “Haydi ya, bulutlar biraz… ıslak değil midir?” “Önemli mi?”

46

47


Öykü

Öykü

Islak kelimesinin cinsel çağrışımına kapılıp gitmiştim, bu iş olacak gibiydi. “Artık insansı robotlar, nemden de mi çekinmiyor?” diyerek yeryüzündeki bütün çağrışımları piçe çevirdi o an. Foyamın nasıl ortaya çıktığını anlayamamıştım bile. “Ruhtan başka bir eksiğimiz yok Asimov’a şükür,” deyiverdim. Asimov’a ne çok şükretmiştim bugün. Tanrı bozulmasa ya… Güldü. Benim pek gülesim yoktu, zaman azalıyordu: “Nasıl anladın?” “Anladım işte.” “Ne yapmamız gerektiğini de biliyor musun?” “Sevişmemiz gerekiyor sanırım?” Başımla onayladım. Bunca yıl boyunca hiçbir kadın bana böyle net bir soru sormamıştı. “Nerede sevişeceğiz?” Kimsin sen? “Kimsin sen?” “Sence?” “Tanrı mı?” ACI! Tanrı hakkında olumsuz her fikrim beynimi kızartmak niyetli zerreler gönderiyordu devrelerime. Ama kötü bir şey dememiştim ki… Belki, sekse bu kadar meraklı bir kadına tanrı mısın? diye sormak büyük bir günahtı. Yine de cevaba daha çok şaşırdım. Acının büyüklüğünden bile daha çok: “Onun gibi bir şey.” Tanrı gibi bir şey size acı verir. Acı!

Bu dünyada pek çok gün ve gece geçirdim. Düşünmemem gereken şeyler hakkında düşünmedim. Düşünmeye çalıştığımda acı çektim, onları istemsizce tabulaştırdım. Tecavüz ettiğim genç kızlar kâbuslarımın bir kısmını süslediyse, diğer kısmını da sorguladığım şeyler yüzünden çektiğim acılar süsledi. Robotların kâbusları süslü püslü olur hep. Yine de, dünya üzerindeki son seksim boyunca bu kadar özgür bir şekilde düşünebildiğime çok şaşırıyordum. Barın tuvaletindeydik. Yirmi dört saatimin dolmasına hâlâ bir buçuk saate yakın bir zaman dilimi vardı. Orgazm olduğumda süre sıfırlanacaktı. Yeni bir gün, yeni kadınlar, yeni kâbuslar, sorular… Doruk anı için yeterince süre vardı. Çirkin bedene rağmen ayrım yapma lüksümün olmadığını da biliyordum; zevk almasına bakacaktım. Seksten değil, yanlış anlamayın. Bir seks makinası olarak seksten zevk almak çok sıkıcı. Bazen zevkli olabiliyor, o ayrı. Ama sorgulamanın zevkini tatmak istiyordum. Acı çekmeden sorgulamanın… Tanrı olup olmadığını sormuştum ve o da ona benzer bir şey, demişti. Ne demek istemişti? Rahat rahat soru sorabilmek yeni dünyada benim için bambaşka bir pencereye açılıyordu. Bu kadının özelliği neydi? Nereden anlamıştı robot olduğumu? Neden öylece razı olmuştu ki bana? Tekrar soru soruyor olduğumun farkında değildim, bunu kelimeler dişlerime çarpıp dışarı düştüğünde fark ettim: “Sen tanrı mısın?”

“Deus ex machina,” dedi. He tamam o zaman, deus ex machina isen problem değil. “Şakacı bir tanrısın demek,” dedim. “Şakacı her yerde,” dedi. “Ne demek istediğimi anladın.” Şakacı adlı öyküsünü severdim Asimov’un, bazen sokaklarda koşmak istiyordum. Bağırarak koşmak. Zaten bir insan robot koşacaksa bağırması da gerekir. “ŞAKACI HER YERDE!” diye bağırmak ve park halindeki bir zepline toslamak… Bunları düşünüyor muydum? Bu ani düşünce özgürlüğü daha önce düşünmediğimi sandığım şeyleri düşünmüşüm gibi hissettiriyordu. Her şey çok karışıyor, Şakacı bir yana, deus ex machina da ne demek oluyordu? Yunan mitolojileri çok geride kalmıştı. Gökten bir tanrı inip her şeyi kurtarıyor muydu? Bir tanrı robotlar için gökten iner miydi? Bir tanrı robotlar için seks yapar mıydı? Üstelik kötü bir barın tuvaletinde… “Sen benim için mi…” “Senin için gökten inmedim ve Tanrı’nın kendisi değilim, sakin ol. Yavaşladın, sekse devam etmen gerekiyor. Bu konuşmayı sürdürmek istiyorsan…” Girip çıkmaya neredeyse ara verdiğimi fark ettim, şakaklarımda hafif bir karıncalanma başlamıştı bile. Hızla kaldığım yerden direksiyonun başına geçtim. Deneyimli bir sürücüydüm, aman ne güzel söz oyunu! “Robotları koruyan bir güç de olmalıydı bu dünyada, öyle düşündüler.” Kim? “Kim olduklarını bilmiyoruz, sadece yarattılar. Bizi yarattılar. Son anda sahneye çıkan Hızırları. Ufak çapta bir deus ex machina yaşatıyoruz. Final raddesinde robotların yanında oluyoruz; onlara bazı haklar sunuyoruz, acılarını dindiriyoruz ya da yola devam etmelerini sağlıyoruz. Bu tarz şeyler. “Bugün ben gelmeseydim, hiçbir kadını ikna edemeyecektin. Neden, diye sorma, öyle olması gerekiyordu. Tecavüz seçeneğinden ne kadar korktuğunu… Ah!” Biraz sert olmuştu, özür diler gibi baktım. Başıyla devam etmemi işaret etti, gülümsüyordu. Bacaklarını omzuma iyice yerleştirip devam ettim. “Tecavüze yeltenmeyeceğini düşünüyorduk. Dolayısıyla dünya üzerindeki son günün olacaktı. Devrelerin sönecekti, acı vererek. Acıya bu kadar aşina olmayı hak edecek bir şey yapmadın oysa. Burada, gününü kurtarmak ve sana iki seçenek sunmak için bulunuyorum. Bir de sevişiyoruz tabii farkında olduğun gibi. “Eğer istersen bu seksten sonra seni acısız bir şekilde kapatabilirim ya da bundan sonraki hayatından, şu yirmi dört saat saçmalığını kaldırırım; herhangi bir robot olursun. Hayat devam eder. Ne diyorsun?” İnledim. Bu kadar uzun sürmesine alışık değildim. “Sakın!” Tamam, tamam… Biz robotlar fazla şaşırmayız. Ama bir seks süresince bir robot ne kadar şaşabilirse, o kadar şaşkındım o an. Tüm bu sapkın hayattan kurtulabilirdim. Bazı şeyleri, sadece yapmak zorunda olduğum için yapmaktan; sürekli stres altında yaşamaktan kurtulabilirdim… Neredeyse bir insan olabilirdim yahu! Öte yandan… Sıradanlığın diğer adı olacaktım muhtemelen. Hiçbir özelliğim kalmayacaktı. Kullanım ömrüm dolana kadar öylece sürüklenip gidecektim. Amaçsız bir robot, teneke israfından farksızdı. Tenekeden yapıldığımızdan değil tabii de, siz anladınız. Cinsel bir ilişki içindeyken pek sağlıklı düşünemezsiniz. Ne kadar tecrübeli olursanız olun.

48

49

*

*

*


Öykü

Öykü

Hâlâ yarım saatten fazla zamanım vardı. Kafamı boşaltmaya, doğru olanın hangisi olduğuna karar vermeye çalıştım. Amaçsız bir yaşam istiyor muydum? Ya peki kapatıldığımda, ne olacaktı? “Vazgeçmeyi seçersem, yani beni kapattığınızda; bir daha açılma şansım olacak mı?” “Hayır. Deus ex machina dokunuşlarında geri dönüş yoktur. İstersen bir yerlere gömeriz ama. Ne o, vaz mı geçmeyi… uaah… düşünüyorsun?” Düşünüyorum… Ne tatlı bir kelimeydi öyle? “Söndür gitsin patron. Söndür. Gitsin.” Gülümsedi. Patron, diye hitap etmeme mi gülümsemişti? Vazgeçişime mi? Bilmiyorum. Soru sormak onun koltuk altları kadar tatlıydı. Her şeyin naylondan olduğu bir dünya için, fazla tatlıydı. Onu nasıl çirkin bulduğuma şaşırıyor, şaşırmaktansa keyif alıyordum. Yarım saat dolana kadar, deliler gibi seviştik. Bu defa düşünme kısmını arka plana ittiğimden; her şey son derece mükemmeldi. Sonra ışıkları söndürdü. Kapatmadan önce, “İyice gömün beni,” dedim. “İyice.” Sönmek vazgeçmenin diğer yarısıydı, vazgeçtim ben de. Korkulacak hiçbir şey yoktu ortalıkta… Öykü: Onur SELAMET

50

İllüstrasyon: Yunus KOCATEPE

Çelik Levhalar “Şimdi kalkıp gitmek lazım. Nereye gideceğini bilip de, gitmeme isteğinin ezikliğiyle. Korkmak ama korkunun tatlı zevkini arzulamak. Hayır, gitmeyeceğim. Gidip istediğimi yapamadıktan sonra, gidip karanlığın korkusunu istediğim gibi yaşayamadıktan sonra. En iyisi bu gece evde kalıp olacakların korkusunu yaşamalıyım. Olacakların yada ne olacağını bilmediğim şeyin gizemiyle kavrulmalıyım. Hem hazırlıklıyım da, daha doğrusu alışığım acı çekmeye. Bu sefer daha eğlenceli olmaz mı sanki? Olur bence ve galiba bunu saçma bir hazla istiyorum. Bu gece gidip o çelik soğukluğunu hissetmek istemiyorum. Ben bu gece evimde oturup vücudumdan çıkacak sıcak sıvının tadını çıkarmak istiyorum. Sonucu acılar içinde kıvranmak olsa da. Sonucu zavallılar gibi ölmek olsa da. Dünyanın çivisi çıkmış zaten, neden değişen düzene ayak uydurmayayım ki? Affet beni hayatım. Bunu neden yaptığımı anlayacaksın.” Bu notu öğleden sonra saat üçte bulan kadın, aklının titrediğini hissetti. Notu yazan kişinin ölmesinden korktuğu için değildi bu çıldırma eşiği, onunki daha çok, zar zor düzene soktuğu hayatının, kendi elinde olmadan kaybolmasındandı. Buna sebep olan kocası olsa bile, hak etmiyordu. Şimdi ne yapacağını bilmeden, kaynayan beyninde nefes alacak bir alan bulmaya çalışıyordu. Kocasının cesedini göremiyor ve bunun çok kötü bir anlama geldiğini biliyordu. Bu, onu almaya geldikleri anlamına geliyordu. Bu kendi hayatının da sonu anlamına geliyordu. Hemen şimdi burada nefesini tutarak ölmeyi deneyebilirdi mesela. Hayır! Bu düşünce daha fazla çıldırmasına yol açtı. Kendi canına kıyması zaten kolay değildi, bir de bunun bedelinin ağırlığını düşününce, aklı bir kalem daha ezildi. Kocası kadar düşüncesiz olabilir miydi hiç? Olamazdı. Olmamalıydı. Bekleyecek ve ölümünün onların elinden olmasına izin verecekti. Artık bu engellenemez bir doğru olmuştu. Eğer kocası gibi davranıp canına kıyacak olursa, oğlu bunun cezasını çekecekti. Oğlunu düşününce gözleri doldu. O dünyalar tatlısı bir çocuktu. En azından onu öyle hatırlıyordu. Beş yaşında onu yanından aldıklarından beri içi yanıyordu. Şimdilerde otuz yaşlarında olmalıydı. Yaşadığını, en azından anne ve babası gibi sefil bir hayat sürdürmediğini biliyordu. Kadın kalktı, dün gece tedavi olduğu ve her gece tedavi olmak zorunda olduğu çelik levhaları düşündü. Oğlu olmasa hemen şu anda nefesini tutup ölmeye çalışacaktı. Hayır, akşamı beklemeden şu anda acılar içinde canına kıyacaktı ama oğlu bunu hak etmiyordu. Belki akşama kadar düşünmeliydi ölümü. Belki çelik levhalara gitmez, tıpkı kocası gibi kanlar içinde farklı bir ölümü düşünebilirdi. Bu hayat mıydı yani? Korkak kocası acaba doğru olanı mı yapmıştı? Hem kendinin, hem karısının hayatını mı kurtarmıştı? Peki, kendisi oğlunun hayatını kurtaracak cesareti gösterebilir miydi? Kocası çelik levhalara gitmemiş ve acılar içinde ölüme teslim olmuştu, bunun bedeli olarak karısı ölüme mahkûm olmuştu. Hem de en feci acılar içinde. Kadın bu acıları bekler ve boyun eğerse, oğlunun hayatını kurtaracaktı ama acılardan korkup kendini öldürmeyi düşünürse, o da bedel ödeyecek ve oğlu ölümün çelmesini yiyecekti. Bu, son on yıllık devlet politikasıydı. Değişen dünya düzenin, ve azalan nüfusun önlenmesi için hazırlanmış, kati bir kuraldı.

51


Öykü

Kadın, bir daha göremeyeceği oğlunu düşündü. Mahkûm oluşunu, yaşamak zorunda olduğu bu iğrenç hayatı, her gece çelik levhalarda tedavi olmak zorunda olduğu hayatı. Her zaman emirler altında yaşamak zorunda olacağı hayatı. Peki, iyi bir koca, karısını bu hayattan kurtarabiliyorsa, iyi bir anne, oğlunu bu iğrenç hayattan kurtaracak cesareti neden gösteremesin? “Hayır” dedi kadın. Sen kendi acılı ölümünün korkusunu yaşıyorsun ve oğlunun ölümünü bile düşünecek kadar ödleksin. “Hayır” dedi kadın. “Gerçekten oğlumun hayatını kurtarabilir miyim?” Yani onu bu iğrenç yaşantıdan kurtarmak, bu esaretten korumak, kendisini iyi bir anne yapar mıydı? Kocası bütün yükü onun sırtına bindirmişti. Oğlunun hayatını kurtarmak veya onu bu esaretten kurtarmak zavallı bir kadına düşmüştü. Bir saat sonra düşüncelerinden sıyrıldı ve çelik levhaların yönetildiği kısma geçti. Tedavi olmasına daha üç buçuk saat olmasına karşın, bütün tehlikeyi göze alarak çelik binadan içeri girdi. Hiçbir şey düşünmek istemiyordu, bu yüzden boş bir kafayla ilerliyordu. Sol taraftaki kimlik doğrulama bölümüne yaklaştı ve sağ kolundaki çelik bilekliği, bir karış genişliğinde ve yaklaşık iki metre uzunluğundaki çelik levhaya değdirdi. Çelik levha beklendiği gibi kırmızıya döndü. Kadının ardından garip giyinişli bir genç, çelik bir kapının ardından çıkıp, davetsiz misafirin yanına geldi. “Hanımefendi giriş izniniz yok, açıklamanız kısa ve net olsun lütfen.” Kiremit rengi bir üniforma giyinmiş gencin elinde bir cam-ekran vardı ve ekranın üzerinde kadının resmi görünüyordu. “Açıklama yapmama gerek yok. Kocam için geldim.” Genç, formaliteden elindeki cam-ekrana baktı “anlıyorum ama yine de giriş izniniz yok” diyerek kadına iyice yaklaştı. Kadın, gencin güvensiz hareketlerinden rahatsız oldu. “Daha fazla yaklaşmanı istemiyorum.” “Hanımefendi, ben kırmızı kolluğum. Size yaklaşma yetkim var.” Genç, birkaç adım daha atarak kadının yanına kadar geldi. Kadın bir adım geri çekilmek zorunda kalmıştı. “Ötenazi hakkımı kullanmaya geldim. Bana bir adım daha yaklaşırsan, başına bela alırsın.” Gencin yüzü, karmakarışık oldu. “Neden?” “Senin beni sorgulamaya yetkin yok. Beni derhal çelik levhalara götür.” Genç elindeki aletin üzerinde birkaç düğmeye bastı. Kadının resminin etrafında bir sürü şekiller dönüyordu. Genç, başını cihazdan kaldırdı ve etrafına acemice bakındı. Daha sonra kadına doğru bir adım daha attı. “Yaklaşma dedim!” kadın çığlığı basacakmış gibi hazırlandı. “Hanımefendi benimle gelirseniz, size yardımcı olacağım” diye usulca konuşan gencin sesinde, tuhaf bir yalvarış vardı. Kadın kaşlarını çattı. Başıyla onaylayarak zaten yürümeye başlayan gencin ardından ilerledi. Birkaç çelik kapıdan sorunsuz geçtiler. Genç, çok sık olmasa da ardına bakıp kadını seyrediyordu. Kadın bu bakışlardan rahatsız olmuştu ama şimdilik müsaade edecekti. Artık verdiği karardan dönemeyeceği için olacaklara razıydı. İlginç bir cam kapının yanına vardılar. Kapının üzerinde, önce kadının resmi belirdi ve resmim yanında yine aynı şekiller hızla döndü. Kadının resminin ardından gencin resmi belirdi. Daha sonra kapı üç kademeli

52

53


Öykü

Öykü

olarak açıldı. İçeriye girdiklerinde onları üç kişi karşıladı. Gencin giyindiği kiremit rengi üniformanın birkaç ton açığını giyinen diğer gençler, saygıyla ayağa kalkıp, kadının önündeki genci selamladılar. Genç, diğerlerine dönerek “Ayrıştırma odasını yalıtın. Ben dışarıya çıkana kadar, siyahlardan bile olsa kimseyi içeri sokmayın!” diye sertçe emretti. Başlarıyla onaylayan üç genç, hareketsizce ayrıştırma odasına girenleri seyrettiler. İçerde tam on iki tane çelik levha vardı. Bilinen, tedavi için kullanılan çelik levhalar. Üç buçuk metre yüksekliğinde ve elli santim genişliğindeki levhalar, su kanalına benzeyen bir düzeneğe oturtturulmuşlardı. Kadın derin bir soluk aldı. Korkuyordu ama en azından birkaç cevap almayı beklediği için, biraz öfkeliydi. “Anlamadığım bir şey var, ötenaziden önce bir anlaşma hakkım yok muydu? Kanunlar bunu bize vermişti” dedi kadın, kuruyan soluğuyla. Genç, elindeki cam-ekranı çelik bir masanın üzerine koydu ve kadına eliyle yaklaşmasını işaret ederek “Burası ötenazi odası değil hanımefendi.” “Peki, beni nereye getirdiniz?” “Burası benim odam.” “Sizin odanızda ne işim var? Bana hemen bir açıklama yapın.” Kadın, öfkesini kontrol edemiyor gibiydi. “Sakin olun, önce siz neden ötenazi hakkınızı kullanmak istediğinizi söyleyin.” “Kocam ve oğlum yüzünden.” Kadın oturacak bir yer arıyormuş gibi etrafına bakındı. İçerisi soğuktu. Genç, devam etmesi için işaret edince, kadın derin bir soluk aldı. “Kocam dün gece çelik levhalara gitmedi, bunu zaten biliyorsunuz. Bunun cezası benim ölümüm olacak.” “Peki, neden ötenazi hakkınızı kullanıyorsunuz? Zaten hakkınızda ölüm kararı çıktı.” “Kendi ölümüme kendim karar vermek için.” “Ama siz zaten öleceksiniz.” “Evet ama benim ölümü bekleyecek zamanım yok.” “Neden?” “Aklımı kaybediyorum. Eğer aklımı kaybedersem kendimi öldürmekten korkuyorum, o zaman cezasını oğlum çekecek.” “Şimdi anlaşıldı hanımefendi. Oğlunuzu korumak için kendinizi öldürmediniz ve ötenazi hakkını kullanarak onu korumaya almaya çalışıyorsunuz.” “Evet doğru.” Kadın yutkundu. “Peki size bir soru daha soracağım. Ötenazi talep edenlere sorulan rutin sorulardır bunlar. Neden oğlunuzu önemsiyorsunuz ki?” Kadın yumruklarını sıktı “Siz insanların yaşantısını ve düzenini değiştirebilirsiniz ama duygularını değiştiremezsiniz. Oğlum beni umursamasa da, ben onu bir an bile aklımdan çıkartamıyorum.” Genç bir süre sustu ve kadına baktı. “Sen annenin kim olduğunu biliyor musun?” Genç başıyla onayladı “hepimiz annemizin kim olduğunu biliriz.” “Ama anneleriniz oğullarının kim olduğunu bilmiyor.” “Bu neyi değiştirir ki?” “Her şeyi değiştirir delikanlı. Oğlumu bir kez görmek için günün her saati çelik levhalarda tedavi olmaya razıyım. Sor, kendi annen bile buna razıdır.”

“Bundan eminim.” Kadın yorulmuş gibi tekrar etrafına bakındı. “Size oğlunuzu gösterirsem ötenazi hakkınızdan vazgeçer misiniz?” “Her şeyi yapmaya razıyım, yeter ki oğlumu bir kez göreyim.” “Tamam o zaman.” Genç, bir adım atacaktı ki, masanın üzerindeki cam-ekran kıpkırmızı olarak alarm vermeye başladı. Genç, cihazı eline aldı “ne var!” diye bağırdı. Ekrandan “efendim üç tane siyah kolluk içeri girmek istiyor” diye metalik bir ses geldi. Gencin yüzü ekşidi. “Onları otuz saniye sonra içeri alacağımı söyle.” “Ama efendim…” “Sakın onları içeri alma!” diye kükreyerek cihazı kapattı. Hızla kadının yanına geldi. “Bunu açıklayacak daha uzun vaktim olur zannediyordum ama hızla durumu açıklamalıyım.” Kadın nefesi kesilmiş bir şekilde şaşkınlıkla gence bakıyordu. “Ben sizin oğlunuzum. Babamın mektubu sahte. Seni buraya korumaya almak için getirttim. Senden şimdi sakin olmanı ve ne söylüyorsam harfiyen yapmanı istiyorum. Canın biraz yanacak ama merak etme, bambaşka bir dünyada uyanacaksın. Sana söz veriyorum. Beni anladın mı?” Aslında kadın son söylenen hiç bir şeyi anlamamıştı. Ben senin oğlunum cümlesinden sonra büyülenmiş gibiydi. Yüzü otuz yıldır ilk kez gülüyordu. “Anne anladın mı beni?” Kadın başıyla onayladı. Dünya bembeyaz olmuştu. “Tamam o zaman, şu çelik levhaya yaklaş.” Genç, kadını hızla çelik levhalardan birine götürdü. Sırtını levhaya dayadı ve kadının kolundaki bilekliği başının üstündeki deliğe soktu. Kadın, oğluna hayranlıkla bakıyordu. Artık ölse ne olurdu ki? Kendinden geçti.

54

55

Kadın uyandığında tozlu bir odada, kahverengi bir dünyaya gözlerini açtı. Yeniden doğmanın nasıl bir şey olduğunu düşünüyordu. Eski bir ahşap evdi burası. Güneş, küçük pencereyi örten ilkel bir perdenin ardından süzülüyordu. Kadın, keyif denen duyguyu uzun süredir hissetmediğini hatırladı. Hemen ayağa kalkmalı ve bu yaşadığı şeyin gerçek olup olmadığını anlamalıydı. Belki ölmüş ve cennete gelmişti. Oğlu geldi aklına ve kalbi tekrar mutluluk pompalamaya başlamıştı. Eğer öldüyse bu, biricik oğlunun ellerinden olmuştu. Bundan daha güzel bir şey olabilir miydi? Ayakları ahşap döşemeye değdiği zaman, dışarıdan gülüşme sesleri duydu. Bu nasıl olabilirdi? Yaşadığı dünyada kimse gülmezdi ki. Sadece yaşardı. Acele etmeliydi, eğer gördüğü şey bir rüya ise, en azından bitmeden önce diğer ayrıntıları yaşamalıydı. Hızla ayağa kalktı, üzerinde pijama vardı, saçları açık ve dağınıktı. Yürürken zeminin gıcırtılarını duyunca, çelik levhaların soğukluğu, yerini bu doğal sıcaklığa bıraktığına inanamıyordu. Odanın ahşap kapısını açtı. Burnuna mis gibi çiçek kokuları hücum ettiğinde, neredeyse bayılacaktı. Yıllardır çelik levha esaretinde yaşamış biri için bu kokuları duymak sadece hayaldi. Ahşap bir koridora çıktı. Her şeyin ahşap olması belki normaldi ama çelik mahkûmları için değildi. Sola döndü ve geniş bir sundurmaya çıktı. Gördüğü ilk şey artık kadına fazla geldi. Tansiyonu düştü ve neredeyse kontrolünü kaybetti. Her yer yemyeşildi. “Anne.” Kadın havada uçan kelimeyi bir kelebek gibi kovaladı. Sanki uçup gidecekti. “Anne günaydın, hadi aşağıya gel, kahvaltı hazır.”


Öykü

Öykü

Kadın, kelebeği takip etti. Aşağıda büyük bir bahçe vardı ve bahçede tanıdığı bütün herkes, yukarıya bakıyordu. Hepsi mutluydu. Kocası ve oğlu uzun bir masanın başındaydı. Diğer tarafta, çelik levhalarda kaybettiği bütün sevdikleri oturmuştu. Kadın gözlerini yumdu. Bir rüya için bile bu kadar güzel şey fazlaydı. Artık rüyayı bitirmeliydi. Acılar içinde, çelik levhanın başında uyanmalıydı. Bu rüya ona uzun bir süre yetecekti nede olsa. Gözlerini açtı. Manzara değişmemişti. “Hadi anne yumurtalar soğuyor.” Kadın ağlamaya başladı. Aklındaki bütün soruları daha sonra öğrenmek üzere kovdu. Aşağıya inecek, oğluna ve kocasına sıkıca sarılacaktı. ‘Çelik levhaların canı cehenneme’ diyecekti. Devam edecek. Öykü: Erol ÇELİK

56

İllüstrasyon: Bayram ARMITÇI

Seçim Piyangosu “Oy satışları bu sabah sekizden itibaren tüm yurt genelinde resmi olarak başlayacak.” Kafenin televizyonundan aceleci sabah kalabalığına seslenen bayan spikeri dinlerken çay ve simitle kahvaltımı yapıyordum. Saat sabahın yedi buçuğuydu. İşe giderken Pazartesi trafiğine takılmamak için evden erkenden çıkmıştım. Şimdi de kahvaltı niyetine Kızılay'da bir simit kafede oturmuş, mesaiye başlamadan önce bir şeyler atıştırıyordum. “Süregelen spekülasyonların aksine bu sene de vatandaş puanlarında bir değişiklik yapılmadı. Her sene olduğu gibi, eğitim, iş ve ailevi durumunuz, ülke gelişimine yaptığınız katkılar gibi alanlar göz önüne alınarak belirlenen vatandaşlık puanınızı e-devlet sayfanızdan öğrenebilirsiniz,” diyerek devam etti spiker. ‘Vatandaşlık’ puanımı öğrenmek için bir siteye girmeme gerek yoktu. Geçen sene yapılan son seçimlerde de puanım 10'du, bu sene de değişmeyecekti çünkü puanımı belirleyen kriterlerin hiçbirinde bir değişiklik yoktu. Ne zar zor bitirebildiğim üniversite eğitimime devam etmiştim, ne işimde terfi almıştım, ne de topluma görünür bir katkım olmuştu. Bu yozlaşmış sistem gibi yıllardır ben de değişmemiştim. Simidimden büyük bir parça kopardım. Sistem de tıpkı Ankara simidi gibiydi. Yıllar içinde Ankara’nın sesi, kokusu, görünüşü değişiyordu ama hiç değişmeden kalan şey şu simit ve sistem oluyordu. “Satışların başlamasıyla gayri resmi sonuçlar elimize ulaşmaya başlayacak ancak uzmanlar iktidar ve muhalefet partilerinin bu seçimde başa baş gideceğini tahmin ediyor. Oy satışlarında iktidar partisi vatandaşlık puanlarına 1'e 3 vermesiyle hâlâ en yüksek katsayıya sahip. Onu 2,5 katsayı puanıyla muhalefet partisi ve azalan miktarlarda diğer partiler takip ediyor.” Diğer bir deyişle puanı 10 olan ben, oyumu iktidar partisine satacak olursam 30 TL kadar bir para kazanacaktım. Vatandaş olarak değerim 10 puandı, en fazla 30 Türk lirasıydı. Vatandaşlık puanı benden daha az olanlar oylarını daha aza, benden yüksek olan sözüm ona aristokrat kesim ise daha pahalıya satabiliyordu. Ancak seçme şansı ve hakkı sadece görünüşte bizdeydi. Birçokları oyunu puanlarına karşılık en çok parayı veren partiye satıyordu, bu da genelde parası bol olan bir önceki iktidar ya da muhalefet partisi oluyordu. Böylece o oyları alan parti güçlendikçe güçleniyor, her sene katsayısını daha da yükselterek mecliste kalmaya devam ediyordu. Partiler için bu sadece bir yarıştı. Her şey, vardığın noktaya bir sene daha tutunabilmekten ibaretti. Değişimi hızlandırmak için seçimler yılda bir yapılıyordu ancak bunun da bir faydası olmuyordu. Parayı veren yine düdüğü çalıyordu. Meclise girebilmek için gereken yüzde onluk puan barajı da parası olmayan idealist partilerin önünü kesiyor, oylar sürekli paraya doğru akmaya devam ediyordu. Ben ise oyumu satmıyordum, bu sene de satmayacaktım. Tek başıma bir şeyleri değiştiremeyeceğimin farkındaydım ama çığırından çıkmış bu düzene destek olacak değildim. Sisteme sinirlenerek sıcak çayımdan bir yudum aldım, ama ayarı fazla kaçırınca ağzımı yaktım. “Oy satışlarının başlamasıyla beraber, seçim piyangosunu kazanan vatandaşımız da belli oldu...” Merakla spikere kulak kesildim. Bu nokta önemliydi. Sistemin dengesizliği yanında, seçim sonuçlarında çok büyük değişikliklere yol açabilen, şansa bağlı bir faktör daha vardı. Seçim piyangosu denilen ve rastgele olduğu söylenen bir piyangoyla bir vatandaş seçiliyor ve onun oyu, direk olarak toplam oyların yüzde onu olarak kabul ediliyordu. Diğer bir deyişle, tek bir kişi yapacağı tercihle, bir partinin barajı geçeceğini garanti edebiliyor ya da genelde her zaman olduğu

57


Öykü

gibi oyunu büyük partilere satarak zengin oluyor ve seçimin gidişatını değiştiriyordu. “Bu seneki seçim piyangosunu kazanan vatandaşımız...” Ekranın sağ üst köşesinde bir fotoğraf belirdi. “...Erdem Sönmez.” Bir hayalet görmüş gibi, oturduğum taburede donup kaldım. Ekrandaki kişi bendim, isim bana aitti. Bu gerçek olamazdı. Piyangoyu kazanan gerçekten ben miydim? Tekrar fotoğrafa baktım. Bu, kimliğimde bulunan, yirmili yaşlarımda çektirdiğim eski bir resimdi, o yüzden onu görmek, hem de televizyonda tüm dünyaya sunulurken görmek işin gerçek dışılığını daha da artırıyordu. “Talihli vatandaşa muhabirlerimizden henüz ulaşan olmadı. Erdem Sönmez’in oyunu satmak için satışların sona erip, kapalı oylamaların başlayacağı Perşembe akşamına kadar vakti var...” Spikerin sesi artık kafamın içindeki uğultuda kayboluyordu. Ellerim terliyor, kalbim hızla çarpıyordu. Televizyondaki resmi görenlerin beni tanıyıp tanımadığını anlamak için paranoyakça etrafıma bakındım ama ne kadar şanslı olduğumu düşünen ve kıskançlıkla bakan hiçbir yüze rastlamadım. Herkes kendi derdindeydi. Benim gibi birçokları da işe gitmeden, yeni güne başlamadan önce bir şeyler atıştırmakla meşguldü. Saatime baktım. Sekize çeyrek vardı. Oy satışlarının başlamasına sadece on beş dakika kalmıştı. Yarısı duran simide dokunmadan parayı ödemek için yerimden kalktım. Parayı verirken kasiyerle göz göze gelmemeye çalıştım ama elimin titremesine hâkim olamayınca garip bakışlarına maruz kalmaktan kaçamadım. Sonunda kendimi kafeden atıp Kızılay'ın sabah gürültüsüne daldım. Kafamı toparlayıp olan biteni düşünmem gerekiyordu. İşe gidebilir miydim? Hayır, parti temsilcilerinin beni ilk bekleyeceği yer orası olurdu ve şu anda görmek istediğim insanlar onlar değildi. Önce oyumu nasıl kullanacağıma karar vermeliydim. Oyumu büyük partilerden birine satar mıydım? Kendi kurdukları düzenle yönetimi yıllardır ellerinde tutan bu partilere oyumu satarsam, ben de en az onlar kadar bu düzenin bir parçası olurdum. Fakat satacak olursam da, kazanacağım para milyonlarla ölçülür seviyede olurdu. Eşim hamileydi, bir ay içinde bir kızımız olacaktı. İkimiz çalışarak kıt kanaat geçinebiliyorduk. Ailemize yeni biri katıldıktan sonra bu şekilde devam edebilir miydik? Peki, sisteme karşı gelerek ailemi bu fırsattan yoksun bırakmak doğru muydu? Kararsızlık içinde kıvranırken cep telefonum çaldı. Oyumu satın almak isteyen parti temsilcilerinden biri arıyor olmalıydı. Ekrana baktım. Hayır, arayan eşim Ayşe'ydi. Bir anda her şey aklımdan çıktı. Bir şey mi olmuştu? Doğum sancıları mı başlamıştı? Henüz çok erken değil miydi? Kaldırımda akan kalabalığa aldırmadan, yolun ortasında durup telaşla telefonu açtım, "Alo, Ayşe bir şey mi oldu?" Güldü. “Sakin ol canım, bir şey yok. Sen gittikten sonra bebek tekme atıp durdu, uyuyamadım.” Rahatlayarak tuttuğum nefesi bıraktım. Bebek iyiydi, Ayşe iyiydi. “Ne yapıyorsun diye bir arayayım dedim,” diye devam etti Ayşe. Konuyu açmadığına göre anlaşılan eşim piyango işini henüz duymamıştı. “İyiyim, işe gidiyordum,” diyerek yalan söyledim. Onu gereksiz yere heyecanlandırmak istemiyordum. “İyi o zaman,” dedi bir iç çekerek. “Ben aslında bir de şey diyecektim. Emlakçıya bugün uğramayı unutmayacaksın değil mi? Ödeme seçeneklerini öğren artık. Kredi işine de bak. Daha fazla geciktirme. Bebeğimiz kendimize ait bir evde doğsun istiyorum.”

58

59


Öykü

Öykü

Kendi kendime sessizce kızdım. Piyango olayı yüzünden bunu tamamen unutmuştum. Birkaç aydır bir ev satın almak için piyasayı araştırıyordum. Fiyatlar tek seferde karşılayamayacağımız kadar yüksekti. En sonunda uygun kredilerle ev satın alınabilen bir emlak acentesi bulmuştum. Ama bu uygun kredilerle bile önümüzdeki 20 yıl sürekli borç ödemek zorunda kalacaktık. Şu an ev meselesiyle ilgilenebileceğimi sanmıyordum ama “Tabii,” dedim. “Unutmadım. Konuşacağım.” Vedalaşıp telefonu kapattım. Ayşe seçim piyangosunu kazandığımı duysa ne düşünürdü? Görüşlerimi sonuna kadar savunan biri olduğumu biliyordu. Özellikle de güce sahip olduğunu düşünen ve bunu kötüye kullananlara karşı büyük bir nefret duyuyordum. Çocukluğum Ankara’nın varoşlarında geçmişti. Ailem varlıklı değildi. Her noktada gücü ve parası konuşanların tercih edildiği bir düzende tırnaklarımla kazıyarak buraya kadar gelmiştim. Her adımda, yozlaşmış insanların neler yapabileceğini görmüştüm. Ayşe hislerimden haberdardı, oyumu nasıl kullanacağımı da anlayışla karşılar mıydı? Peki, gerçekten ben oyumu nasıl kullanacaktım? Hâlâ elimde olan cep telefonumu cebime atıp nereye gittiğimi bilmeden yürümeye başladım. Düşünceli bir halde bir yaya geçidi önünde beklerken, makam arabası olduğu belli olan siyah bir araba hemen önümde durdu ve koyu renkli arka camı indi. İçerden orta yaşlı bir adamın yüzü göründü. Adam, “Erdem Bey?” dedi. Eğilip cama yaklaştım, “Sen…” Yakından bakınca yüz şekle büründü. Televizyonda görmekle, gerçek hayatta görmek arasında garip bir fark vardı ama kim olduğunu anlamıştım. Bu adam iktidar partisinin başkanıydı. “Sen Korkut Kara'sın.” Ciddi bir şekilde başını salladı. “Evet, doğru. İçeri gel.” Arabasına girmek gibi bir niyetim yoktu ama ön kapı açılıp iri yarı bir koruma dışarı çıkınca ister istemez geri adım attım. Koruma hiçbir şey demeden uzanıp arka kapıyı açtı. İçeride birbirine bakan karşılıklı iki deri koltuk vardı, Korkut arkaya bakan koltukta oturuyordu. Başıyla bana içeri girmem için bir işaret yaptı ve daha ne yaptığımın farkına varamadan kendimi içerde, karşısında oturuyorken buldum. Kapı kapandı, araba hareket etti. Korkut, iktidar partisinin başkanıydı, 5 yıldır ardı ardına meclise girmişti ve benim gözümde bu sistemin en kokuşmuş dişlilerinden biriydi. Ama karşımda oturan adam hiç de öyle şeytana benzemiyordu. Ellili yaşlara yaklaşmış, televizyonda pek belli olmamasına rağmen saçları yavaş yavaş ağarmaya başlamış ve yüzü hafiften çökmüştü. Benim onu süzdüğüm gibi belli belirsiz bir sırıtışla o da beni süzüyordu. “Erdem, aylık ne kadar maaş alıyorsun?” diyerek sessizliği bozan ilk o oldu ve beni hazırlıksız yakaladı. “N-ne?” Hâlâ bu ani karşılaşmanın şokunu üzerimden atamamıştım. Parti temsilcilerinin eninde sonunda beni bulacağını biliyordum ama bu kadar çabuk olacağını ve karşımda bizzat iktidar partisinin başkanını göreceğimi beklemiyordum. “Seni ilgilendirmez,” dedim sesimdeki savunmacı tona ben bile şaşırarak. Korkut ‘sakin ol’ der gibi ellerini kaldırdı. Sonra öne doğru eğildi, yüzünü bana yaklaştırdı. “Tamam, direk konuya gireyim o zaman. Oyunu bize satarsan sana 9 milyon vereceğiz.” Yutkundum. 9 milyon Türk lirası. 9 milyon. Bu benim tüm hayatım boyunca kazanacağım paradan daha yüksek bir rakamdı. Yeni bir ev almak bir yana, uzun yıllar dertsiz tasasız yaşayabilirdik. Ama işte

bu para düşmanın ta kendisinden gelecekti. Sistemin deliklerinden akarak bana ulaşacaktı ve sonunda kazanan yine sistem olacaktı. “Hayır,” dedim kendimi zorlayarak. “Satmıyorum.” Sonraki bir anlık sessizlikte az önce satmıyorum diyenin gerçekten ben olup olmadığımı düşündüm. Bunu yaparak ailemin ihtiyaçlarını hiçe sayıyordum. Ama eğer kabul edersem şimdiye dek inandığım her şeye karşı gelmiş olacaktım. Bu, ömrüm boyunca diktiğim duvarı kendi ellerimle yıkıp altında kalmak gibi olurdu. Korkut onaylar şekilde başını salladı. “Tamam,” dedi. “Pazarlık yapmak istiyorsan yapalım. 9,5 milyon.” “Satmıyorum.” “10 milyon. Bu son teklifimdir.” “Hayır,” dedim ısrarla. “Satmıyorum.” Korkut bir şey demeden yüzünü siyah camlara çevirdi ve bir süre sessizce dışarıyı izledi, sonra tekrar bana döndü. “Muhalefet sana bizden önce ulaştı değil mi?” İnanamıyormuş gibi başını salladı. “Ne kadar teklif etti o şerefsizler?” Bir şey söylemedim. Onun gözünde ben, rakibinden daha önce ısırmak için yarıştığı bir yemdim, sadece bir rakamdan ibarettim. “Lütfen kenara çekin, inmek istiyorum.” Korkut sinirle burnunu çekti, koltuğuna iyice yaslandı, eliyle zaten düzgün olan saçlarının üzerinden geçti. “Bak, galiba yakın zamanda bir kızın olacakmış. Ona güzel bir hayat vermek istemiyor musun?” “Senin parana ihtiyacımız yok,” dedim kendime güveniyor gibi görünmeye çalışarak. Bu adam kızımdan nasıl haberdar olmuştu? İçimde büyüyen kötü hisse aldırmadan, beni duyduğundan pek emin olamadığım şoföre doğru, “Arabayı kenara çeker misin?” diye bağırdım. Korkut şoföre dönüp, belli belirsiz başını salladı ve sonunda araba kenara yanaşıp durdu. Kapıyı açmak için hamle yaptım ama Korkut aniden kolumu yakaladı, yüzünü yüzüme birkaç santim kalana kadar yaklaştırdı. “Oyunu sakın o heriflere satma,” dedi. Sesi öfke doluydu, tıslama gibi çıkıyordu. “Bunu yapma. Belki duymuşsundur, bu devirde hastaneler pek güvenli olmayabiliyor. Oyunu muhalefete satarsan kızına dikkat et, tamam mı? Doğumdan sonra hastanelerde her şey olabilir.” Dondum kaldım. Hiç beklemediğim bir anda gelen bu buz gibi sözler midemi tepe taklak etti, sırtımdan soğuk terler boşandı. Devleti yöneten bu adam, henüz doğmamış kızımı tehdit ediyordu. O milyonları almak için içimde ne kadar istek varsa hepsi silindi, yerini sadece saf nefret aldı. Üzerine atılmak, boğazını sıkmak istedim, televizyonlarda göstermeyi çok sevdiği o suratını dağıtmak istedim. Fakat ben daha bir şey yapamadan Korkut kolumu bıraktı. Koltuğuna yaslandı, takım elbisesini düzeltti, arkasındaki ara pencereye tıkladı. Ön kapı açıldı, koruma gelip çıkmam için arka kapıyı açtı. Az önceki tehditten sonra içindeki kahvaltıyı boşaltmak için kıvranan mideme aldırmadan, bir şey söylemeden dışarı çıktım. Koruma kapıyı kapatmadan önce içerden Korkut’un sesi duyuldu, “Dediklerimi iyi düşün. Beni ara.” Koruma elime bir kart tutuşturdu ve arabaya bindi. Araç beni kaldırımın kenarında bırakarak uzaklaştı. Midem içindekileri yol kenarına boşalttı ve ben kim bilir ne kadar süre orada oturup tekrar

60

61


Öykü

Öykü

kendime gelmeyi bekledim. Daha bir saat önce günlük mesaisini yapmaya giden sıradan bir vatandaştım. Sadece 10 puan değerindeydim. Şimdiyse oyların yüzde onu benim elimdeydi, ailemi, kızımızı, geleceğimizi korumak benim elimdeydi ama bunun için şeytanla anlaşma yapmam gerekiyordu. Kendimi toparlayıp ayağa kalktım. Bu piyango, nimetten çok bir lanetti ve ondan kurtulmalıydım. Bunun için aklıma bir çıkar yol geliyordu ama bu durumda oyumdan yüksek meblağlar elde etmem mümkün olmayacaktı. Bir önemi yoktu, aileme gereken sadece bir şey vardı. Nerede olduğumu anlamak için etrafıma bakındım. Araç beni seçim caddesinin girişinde bırakmıştı. Bu cadde boyunca sağlı sollu dizilmiş onlarca parti, seçilirlerse bir yıl boyunca yapacaklarını anlatıyor, puan katsayılarının reklamını yapıyor, mikrofonlara bağırıp çağırıyor, mümkün olduğunca çok oy satın almaya çalışıyordu. Bayrak ve flamalarla bezeli cadde boyunca kararsız bir halde ilerledim. Adını bile duymadığım o kadar çok parti vardı ki. Her biri sadece yapacaklarını vaat ettikleri bir işe odaklanmış, hayal gücünden yoksun parti isimlerine sahipti; Eğitim Sistemini Geliştirme Partisi (ESGEP) - Çocuklarınızın geleceği için oylarınızı bize satın Memur Maaşlarını Artırma Partisi (MEMAP) - Memur devletin can damarıdır, oylarınızla devlete can verin İşsizliği Çözme Partisi (İÇÖP) - Kimse işsiz kalmayacak, oylar boşa gitmeyecek Ve daha niceleri… Ancak onca parti arasından bir tanesi dikkatimi çekmişti; Seçim Sistemini Değiştirme ve Eşitliği Sağlama Partisi (SES-DESP) - Her vatandaş eşit olacak, oylar satılmayacak Vaat ettikleri şeyleri düşünerek SES-DESP standı önünde durdum. Parti, caddedeki en küçük stantlardan birine sahipti. Belli ki pek destekçileri yoktu. Böyle idealist bir partinin meclise gireceğini kimse beklemiyor olmalıydı. Meclise girseler bile, sistemin acımasız dişlileri arasında ezilmeden değişime ön ayak olabilmeleri mümkün müydü? Korumanın elime tutuşturduğu, hâlâ elimde duran karta son kez baktım. Artık kararımı vermiştim, şeytanla anlaşma yapmayacaktım. Kartı buruşturup attım ve SES-DESP standında duran görevliye doğru yürüdüm. “Ben seçim piyangosunu kazanan kişiyim, oyumu size satıyorum,” dedim. Şaşkın bir halde bir bana, bir elindeki broşürlere baktı. “Sadece başımızı sokacak bir ev istiyorum.” Öykü: Mehmet KARDAŞ

62

İllüstrasyon: Mehmet DAL

Cellat Mezarlığı Raviyan-ı ahbar ve nakilân-ı asar’a göre, Sultan Mehmed Han-ı Sani’nin saltanatı esnasında, Gaddar Besnik derler Memalik-i İslam’da bir cellat türemiş idi. Eflak Vilayeti’nin Bey’i Kazıklı Bey Drakola, memleketine hakim olur olmaz Osmanlı’dan mukallid bir kapıkulu ordusu ihdas etmek istemiş, bu maksatla Al-i Osman’daki yeniçeriler misali kendisine bağlı muvazzaf bir askeri bölük istihdam ederek buna “Armaşi” adını vermişti. Bunların asıl vazifesi ise askerlikten ziyade cellatlık ve işkence zanaatıyla birlikte Voyvoda Drakola’nın her nevi karanlık ve günah dolu cürümlerine ortak olmaktı. Başta Eflak vilayeti olmak üzere, Erdel ve Boğdan’dan, Macarlardan ve dahi Almanlardan, Frenklerden, Sırplardan, Türklerden, Tatarlardan ve Çingenelerden gelme yedi düvelin bir nice canisi, katili, tecavüzcüsü, manyağı, cürümlerini voyvoda sancağının gölgesinde rahatça işlemek için Eflak’a gelerek Armaşilere katılmıştı. Bunlar eşkıya, haydut, gaddar kere gaddar, zerre merhamet taşımayan, kalpleri taş kesmiş, günahta yarışır zalim kişilerdi. Memlekette kazığa geçirmekten adam boğmaya, ev yakmaktan tecavüze bir nice fenalığı bunlar “Bey’in vesayeti altında rahatlıkla mazlumlara reva görmüşlerdi. Bu Armaşilerden birisi de Besnik adıyla maruf, bir rivayete göre Arnavutluk dağlarından gelme bir diğer rivayete göre de göçer çingenlerden gelme, gaddarlıkta Haccac ile Mervan’ı bile gölgede bırakır bir haydut kişiydi. Kendi demesine göre Besnik deden babadan ebaanced cellatlık yapar imiş. Arnavutluk’ta Skander Beg’in emri altında bir nice infaz gerçekleştiren, bilinmeyen bir nedenle Eflak’a gelerek Voyvoda Drakola’ya katılmış bu cellatın harcı hakikaten adam boğazlamak idi. Görenlerin demesine göre heyula cüsseli, kara sıfatlı, kanlanmış gözleri ve kaba parmaklarıyla masal ecinnilerini andıran bir tuhaf ademdi. Ama yine dost düşman herkesin üstünde birleştiği bir husus vardı ki sanatında mahir idi. Önüne yüzlerce adem getirilsin, zerre yorgunluk göstermeden sanatını gösterircesine hepsini infaz ederdi. Adamı boğacak türlü çeşit iplerin hazırlanmasından nasıl vücut parçası koparılacağını, adam sorgularken nasıl öldürmeden acı çektirilmesi gerektiğini, hayvan ve bitki kullanarak yapılan işkence metotlarını bilirdi. Onun için gayrimüslim cellatların piri derlerdi. Gaddar Besnik, Drakola’nın canının cehenneme ısmarlandığı sırada aletleri ve bir nice eşyasıyla Osmanlı kapısına gelerek Bosna Paşası’nın sarayına kapulanmıştı. Orada sanatından ve maharetinden ötürü namı yedi düvele yayılınca Dersaadet’e getirilerek burada vazife yapması emredilmişti. Yanına çıraklar, ustalarda alır elini değdiğine sanatını öğretirdi ki bu adamın elinden bir nice şer dolu cani yetişmişti. Bu garip kişi, gün geldi sanatını soyuna aktarmak sevdasına düştü. Eflak vilayetinde bıraktığı hangi millete mensup bilinmez ama Besnik gibi hem Türki hem Arnavudî hem Sırpî lisanı bilir karısıyla altı çocuğunu Kostantiniyye’ye getirtti. Çocuklarını da kendi gibi yetiştirip en baş çırakları olarak yanında tutar, kendisinden asırlar sonra yine aynı sokaklarda kendisi gibi gaddar yamaklarıyla yürüyecek olan Cellat Kara Ali misali şehirde arzı endam ederdi. Rüzgar eken fırtına biçer derler, yaptıklarıyla, cürümleriyle bir nice beddua ve lanet almış bu bahtsız ama zalim adam bir gün olmadık bir şeye çatmıştı. Besnik, meslek kaidelerine aşırı bağlı olduğundan içkiyle pek arası yoktu. İşini yapmaya engel olur diye, bey kısmına nahoş gözükmemek için ne gece ne gündüz rakı, şarap içmezdi. Muasır dönem temaşalarındaki Bizans zindancıları misali şarap içip kahkaha atmazdı. Ta ki o uğursuz güne kadar. Besnik, Baba Cafer zindanında bir takım azgın erazile makulesinin canını cehenneme ısmarladıktan sonra evine dönerken yolda bir dilberle göz göze geldiği, o yaşta ve o anda aşkın nârına düşerek hayatında

63


Öykü

ilk kez meyhaneye gittiği söylenir. Gece vaktine dek içmekten helak olur, ayakta duramaz haldedir ki çıraklarından birisi gelir idamlık birinin geldiğini haber eder. Gaddar Besnik, şaraptan sarhoş çırağının omzunun üstünde sallana sallana idamlığın beklediği yere gider. Derler ki idamlık şahıs, ebaanced sihirbaz, büyüyle tılsımla uğraşır bir cadı kadındır. Galata’da zengin bir Ermeni’nin evinin bahçesine muska koyarken görülmüş, evin sahibinin doğum yapan hanımı bebesiyle birlikte vefat edince ol cadı suçlanmış. Komşularda kadından şikayetçi olunca el altından gizli bir emirle Galata voyvodası “Defteri dürülsün” demiş, ama hiçbir cellat bu kocakarıya el sürmeye cesaret edememiş. Bunun üzerine çıraklarından biriyle şehrin namlı celladı Besnik’e gecenin kara vaktinde haber salmışlar. Bedbaht Besnik, o haliyle hiç unutmaması gereken cellat kaidelerinden birini unutmuş. O kaidelerden biri şudur ki büyücü kanı taşıyanların kanı, hükümdar kanı misali akıtılmaz, uğursuzluk getirir derler. Besnik, işi aceleye getirip bir an önce işinden kurtulup evine dönebilmek için cadıya diz çöktürüp kafasını kendi elleriyle keser, kanını toprağa akıtır. Andan gerü, üzerinden lanet eksik olmaz. Has çırakları niyetine yetiştirdiği oğulları birer birer can vermeye başlar, türlü kazalar, belalar yakalarını bırakmaz. Kalyondan düşüp deniz canavarına yem olan mı, kör karanlıkta yağlı bıçaklara gelen mi bir nice akıl almaz nedenle her biri toprak olur. Bunlar lanetlidir diye, alelade mezarlığa gömülmezler. Yeniçeri taş odalarının yan tarafında, yeniçeri idamlarının yapıldığı yerin dibine, belli bir alan cellat mezarlığı yapılır Gaddar Besnik bir başına kalmış, yediği herzenin başına açtıklarından muazzeb kimseye bir şeyler belli etmeden ömrünü geçirmeye devam etmiş. Bir gün evinde uyurken kalbine inmiş, ölmüş. Öldüm sanmış ama aslında ölmemiş. Aldığı lanetin gadrıyla toprağa girmeden hortlamış. Yüreğini korku almış. O dönemlerde Bulgar külhanilerinden Kafkas muhacirlerine hortlak-upir taifesini kalbine kazık kakıp, kafasını keserek öldürme usüllerini iyi bilirlermiş. Yaptıklarıyla canının cehenneme ısmarlanacağını bilen Besnik, insanlar durumu öğrenmesin diye yine de hiç ölmemiş gibi yaşamaya başlamış. Yaşamış ama mahallesindeki insanlar şüpheye düşmüş, pencere önünde oturur dedikoducu kadınlar türlü tuhaf söylentiler çıkarmışlar ardından. O zamana kadar gündüz gezer Besnik, horoz ötüşüne dek geceleri sokağa çıkıyor, zaten korkunç şöhretinin üstüne ölü gibi solgun benziyle, kanlı gözleriyle, gölgesinin değdiği evlere soğukluk çökmesinden ve bir nice alametten şüpheye düştüler. Zaman geçmesine rağmen yaşlanmamasından ötürü söylentiler artmıştı. Sağdan soldan Besnik’in kanlarıyla içtiği cesetlerin ortaya çıkmaya başlaması, kanı çekilmiş ölülerin söylentilerinin Kostantiniyye sokaklarında çalkalanması şüpheleri arttırınca Gaddar Besnik bir gece apar topar mahalleden çıkarak başka bir mahalleye yerleşmiş. Ne işine bakmış ne bir dostuna görünmüş, koca Besnik sır olmuş. Kimi öldüğüne kimi memleketine döndüğüne kimi ecinnilere karışıp gittiğini söylemiş, unutulmuş. Gaddar Besnik, içindekiler upir’i hortlak’ı bilmez diye yeni yeni Anadolu’dan gelmelerin meskun bulunduğu bir mahalleye yerleşti. Dağların ardında halen Tatar’ın ordusu bekler diye inanan, cihanla bağını daha Al-i Selçuk saltanatı devrinde koparan, ekmek kapısı diye zanaat dallarına tutunup Dersaadet’e gelen bu alemden bihaber insancıkların arasında gündüz evinde gece sokakta, denk getirdiği talihsizlerin kanlarıyla lanetini sürdürdü. Günlerden bir gün her nasılsa gençliğinde Besnik’i görüp tanıyan ihtiyarın biri, kanlı cinayetler işleyen ve öldüğünü sandığı Gaddar Besnik’i gördüğünü söyleyince yine şayialar başladı. Besnik’in oturduğu mahallede de kanı çekilen bir zavallının naaşını bulan mahalleli, Besnik’in evini basarak gündüz uykusunu uyuyan hortlağı yaka paça yakaladılar. Nasıl hortlak öldürülür bilmediklerinden putperest addettikleri cadıcılara da pek yanaşmadıklarından kendi kafalarına göre Besnik’i parçalara ayırıp, bir sandukanın

64

65


Öykü

Öykü

içine atıp çocuklarının medfun bulunduğu Cellat Mezarlığı’na gömdüler. Dibindeki taş odaların yeniçeri ahalisinin geceleri gelen çığlık sesleri yüzünden şikayetçi olmasının ardından mezarlığın etrafına kalın ve yüksek bir duvar ördüler, kapı dahi koymadılar. Cellat Mezarlığı böylece gözden yitip ismen yaşayan bir mahal olarak kaldı. Sultan Mahmud Han-ı Sani devrindeki yeniçeri ve Bektaşiyan kıyımı vuku bulunca taş odaların yıkılmasıyla bu dört duvardan ibaret yapıya isminden dolayı kimse ilişmeyerek önünü bucağını evlerle döşediler. O evler yıkıldı betonlar çevrildi bir süre sonra, betonların dibinde unutuldu gitti Cellat Mezarlığı. Seneler ve aylar vaki oldu, devran döndü, gün zamane oldu. İsa Aleyhisselam’ın doğmasından 2010 küsur sene sonra, Memalik’te “Kentsel Dönüşüm Projesi” nam nev-i icat bir hareket türedi. İş bu hareket mucibince, kadim demeden yeni demeden bir nice bina hak ile yeksan eylendi, yerine inşa edilecek binalar ve sair araziler ise muasır meliklerin akrabaları ve maiyeti arasında dağıtıldı. İş bu maiyet erkanı arasında yer alan, Kayserili bir tüccar bu mezarlığın olduğu yeri satın aldı ki bu yerin ismi de cismi de çoktan unutulmuştu. Tüccarın maiyetindeki duvar yıkar alet edevatların kah ahşap kah beton evleri yıktığı sıra, binaların arkasında kalan kapısız, penceresiz yüksek duvar ortaya çıkmıştı. Tarihi eserdir, durduk yere ehl-i medyada şayialar çıkar diye Kayserili tüccar, avenesiyle birlikte oraya gelmiş yanında da bir mimar getirtmişti. Mimar yapının asırlarca eski olduğunu, ancak herhangi bir yapıya ait olmadığından sessiz sedasız yıkılabileceğini söyler söylemez bu duvarları da yıktırdı ancak ortaya çıkan manzara bu kez daha tuhaftı. Üzerini otlar bürümüş, türlü çeşit dönemden kalma çer çöpün atıldığı bir garip mezarlığa denk gelince, her biri ellerini açıp korkuyla dua okudular. Siyah, yazısız şekilsiz mezar taşları gariplerine gitmişti. Mimara sordular: “Cellat mezarlığıdır, Osmanlı zamanında cellatlar isimsiz kara taşın altına gömülürlerdi.” dedi, daha da korktular. Tüccar ise korku nedir bilmez, bilse de para aşkı galebe çalar bir kişiydi. Emretti, kara taşları tıpkı diğer İstanbul’un cellat mezarlıkları gibi greyderlerle paramparça ettiler. Toprağa den gelen greyder kepçelerinden biri azıcık eşeleyince birden bire işçilerin kulaklarını tırmalayan adeta öte alemlerden gelme bir çığlık sesi her birini olduğu yere mıhladı. Makineler vaveylalarını kestikleri vakit kulaklarını taciz eden çığlık sesi kazı alanında yankılanınca kimi makine tepesinden atladı, kimi kazmayı küreği bırakıp kaçtı, kimi oracıkta düşüp bayıldı, kimi diz çöküp tövbe etti. Kayserili tüccarın ne para dökmelerine ne laf saymalarına kulak asmayan işçiler, lanetli olduğuna inandıkları eski mezarlığı daha da kazacak cesareti bulamadılar. Tüccar hırs yaptı, akrabalarını çağırttı ailecek kazma kürekle indiler mezarlığa. O tuhaf çığlık sesinin, bağırtının geldiğini işitince onlar da kaçmaya yeltenecekti ki tüccarın belinden silahını çekmesiyle korka titreye toprağı kazdılar. Sanduka parçalarına denk gelip tabutla defnedilen cellat cenazelerini görende, Rum’un mezarını kazdık hortlağı başımıza musallat olur diye daha da korkuya kapıldılar. Gün batıp akşama döndüğü sıra sapasağlam kalmış, kalın tahtadan bir sandığa denk geldiler. Gavurun definesini muhaceret sırasında sahte türbeler, mezarlar altında saklaması görülmemiş, duyulmamış değildi, define bulduk sanarak etrafındaki zincirleri kırıp kilidini açtılar. O andan sonra olanları değme meddahlar, kıssahanlar tasvir edemezdi. Sandığın içinden fışkıran gri dumanların arasında kanlı kefeni parça parça olmuş, kara vücutlu, koca gözlü, köpek dişli suretiyle vücuda gelen “öldürülememiş” hortlak birden can buldu! Toza toprağa bulanmış saçları ve bıyıkları, kan çanağına dönmüş koca gözleriyle, dudaklarından dışarıya uğramış sivri dişleriyle korkunç masallardan fırlayıp gelme bir heyulayı karşılarında görenlerden kimi bayıldı, kimi aklını oynattı, kimi kaçtı. Gaddar Besnik, yaşarken de ölüyken de cahil olduğundan zamanı aynı zannetti, cahil mahallelinin kendisini geri çıkardığına hükmetti. Sandıktan çıkıp yeryüzünü arşınladığında yeryüzünün aynı yeryüzü

olmadığını gördü. Her yerde göklere eren devasa binalar dikilmişti ki camilerin minarelerinden bile yüksekti. Atsız arabalar yollarda gider olmuş, gökte gök dona bürünmüş zırhlı dev kuşların uçtuğunu görmüştü. Evlerin ve harabelerin bodrumlarında sabahlayıp geceleri kan içmek üzere sindiği küplerden, sandıklardan çıkıp besmelesiz kapanmış kapılardan geçip çoluğa çocuğa musallat oldu. Farklı bir zamanda olduğunu geç idrak etti, ama pek bir sevdi. Evvelden kendisini köşe bucak kovalayan mahalleliler, cadıcılar, üfürükçüler ve dahi beli kazıklı külhanlar olurdu. Kapılardan evlerden ne muskası ne nazarlığı eksik olmaz, eşiğine büyücü basmış yedi göbek ahalisi tılsımlanmış evler vardı. Sandıktan çıktığı devir ise binbir haram ve hile dolu yollarla inşa edilmiş, taştan binaların olduğu zamandı. Kendisini görüp dua okuyan olsa da ne kazığı ne sarımsağı bilir ahaliden zerre çekince duymadı. Komşuluğun çoktan öldüğü şehirde nereye yerleşirse yerleşsin kimse onu fark etmiyor, merak etmiyordu. Meraklı teyzelerin televizyon nam şeytan icadına kapılarak artık muhayyel-sahici kişizadelerin hayatlarına odaklandığı bir devirde mahallelerine dadanan hortlaktan kimsenin haberi olmuyordu. Besnik ağır beddua aldığını unutmuştu ki ona hatırlattılar. Pek hoşuna giden harabe bir köşkün bodrumuna yerleşip kaldığı sıralarda ilgisiz yeni dönem mahalle ahalisinin dikkatini çekeceğini bilemedi. Geceleri gezen, gündüz yatan bu yaşlı ve hırpani kılıklı adamın söylentisi kulaktan kulağa yayıldı. Harap bir köşkün bodrumunda uyurken birden kapının açılıp içeriye ellerinde ışıklarla bir sürü kadın ve erkeğin içeriye girdiğini gördü. Suratına doğru ışık çıkaran siyah siyah kutuları yüzüne tutuyorken bir kısım kadın ve erkek o kutulara bakarak: “Evet sayın seyirciler, bu zavallı adam bir köşkün bodrumunda tek başına yaşıyor” babında bir şeyler söylüyorlardı. Talihsiz Besnik, “duygu sömürüsü”nün yeni dönem jurnalcilerinin habercilerinin en sevdiği şey olduğunu bilmiyordu. Gelenlerin jurnalci olduğunu da bilmiyordu ki hiçbir şey anlayamadan korkudan kendini köşkten dışarı attı. Asıl olay ise görüntülerde adamı göremedikleri zaman patlak verdi, İstanbul tabiri caizse sallandı. Haberler ve internet yazıları ile cümle İstanbul ahalisi varlığına inanmaya başladıkları hayalet amcayı aramaya başladı. Bilcümle sözlük ahalisinin “Viral Reklam” nam bir tür madrabazlık olduğu da söylendi, bir takım klavye uleması tarafından İlluminati nam gizli teşkilatın karanlık işlerinden biri olduğu da. Zavallı Besnik nereye gitse görüntüsü olmadığı halde tuhaf bir şeyler çekip ilgi toplamayı amaçlayan fanilerin acayip taarruzlarına maruz kaldı. O kadim zamanlardan kalma kanlı bir hortlak olsa bile eşsiz kuvvetinin bir hududu vardı. Aksi geçerli olsaydı zaten hortlak, ecinni taifesi dünyaya hükümdar olurdu. Böylece geceleri güç bela kan içip kalan vaktini meraklı gözlerden bir yer aramakla geçiriyordu. Modern zaman insanı şeytan kere şeytan, ayak üstü dokuz cini dolandırır da ruhun duymaz, internetten televizyona bir nice yere sözü, varlığı düşen Besnik, şekli şemaliyle ve görünemediği videolarıyla kısa sürede memalikte nam salmıştı. En çaresiz anında adamın birinin gelip kendisine her türlü kan ve başka ihtiyaçlarını karşılayacağını, tek yapacağı şeyin televizyon denen icada çıkarak ahaliye görünmesi olduğunu söyleyince Besnik denk geldiği zamanın tuhaflığına şaştı. Tılsımla bağlanmış gibi adamın ardına düşerek bir villanın yolunu tuttu. Üç otuz paraya kanını ve hayatını emdireye meyilli bir nice insanı önüne yığdılar, televizyonlarda reklamlar sokakta tellallar fink attı. Sadece el çizimi tasvirleri bilinen görünmez adam, bilinen tek hortlak laboratuvarlardan, inceleme merkezlerinden evvel televizyona çıkacaktı. Arabalarla taşıdılar hortlak’ı stüdyoya, etrafına bir nice insan doluştu ilk kez gördükleri bu tuhaflığın karşısında. Televizyona çıktığında görünmediği halde insanların kendisini bu denli seyredip şov unsuru haline getirmesine akıl sır erdiremedi. Bir süre sonra o da alıştı ayağına hazır gelen kanlı canlı kurbanlar daha tatlı geldi Besnik’e, öyle ki artık her nedense ona hayran olan genç kızlardan da istemeyeceği kadar

66

67


Öykü

Öykü

kurban bulabiliyordu. Görünmediği halde ne hükümetler ne ordu el sürebilmiş, yine görünmediği halde sayısız reklam ve filmde oynatmışlardı hortlağı. İnsanları kanlı canlı parçalayabildiği yarışmalar düzenlenmiş, reyting nam kefere icadının en aranılan ismi olmuştu. Lakin gün gelince unutulmuş, elinde ne var ne yoksa alınmıştı. Tüm çevresindeki ahalinin kaybolduğunu, görüldüğü yerde kan içici diye kovalandığını görür olmuştu. Anadolu’nun gariban bir köyünden getirdikleri insanl-cin arası bir mahluk televizyon şovlarının bir numaralı ismi olmuş, kendi de artık akıllardan hafızlardan silinmişti. Rivayet olunur ki Besnik’i en son bir otel odasında ölü bulmuşlar. Etrafında suretinin görünmediği gazeteler ve dergiler, aldığı ödüller, tabaklar etrafına saçılmış bir halde kalbine saplanmış meşe ağacından bir kazıkla kendi boğazını kendi kesmiş bir halde buldular. Küllenmiş ve çürümüş cesedinden kalanları çöp torbasına atıp İstanbul’un bilinmez çöplüklerinden birisine kalan eşyalarıyla birlikte gönderdiler. Denilir ki cadının bedduası böyle süründürmüş, mezara geri göndermiştir Hortlak Besnik nam cellat eskisi hortlağı.

Öykü: Mehmet Berk YALTIRIK

İllüstrasyon: Mehmet Kaan SEVİNÇ

68

Değişen Dünya Düzeni - Bir Ütopya

Gece Yaşayanlar Bizler ne vampirleriz, ne kurtadamlar, ne de başka bir takım hayali yaratıklar... Bazılarınız her ne kadar bunu kabullenmek istemeseniz de, bizler de sizler gibi insanlarız. Başlangıçta, ben de dahil olmak üzere, hepimiz yalnızdık. Herkes başka sebeplerden dolayı gündüzleri uyuyor, geceleri kişisel ilgi alanları ile uğraşıyordu. Bizlerdeki bu durum, herkes tarafından uykusuzluk ya da uyku düzensizliği gibi algılanıyordu. Bazılarımız yalnız ve bağımsız yaşayan insanlardık. Bazılarımız ise ailelerimizle kalıyorduk. Aileleri ile kalanlar için durum daha zordu. Yalnız yaşayanlar gruplaşmaya başladıkça, aileleri ile yaşayanlar da bu gruplara katılarak rahatlayabildiler. Herşey de öyle hızla gelişmedi. Yavaş yavaş başlayıp, uzun çabalarla oluştu. Ben şahsen mesela, gece uyumadığım zamanlarda, apartmandan bakınca bulunduğum sokakta en az bir düzine evin ya da evlerden odalarının birinin bir lamba yandığını görürdüm. Lamba yansımasa bile, bir televizyon ya da bilgiayaar ışığı pencerelere yansırdı. Biz o zamanlar da yalnız değildik. Yalnız değil; fakat bağımsız. Biz, sadece birbirimizi tanımıyorduk ve bir yerden sonra da herkesin birbirini tanıması kaçınılmaz olmuştu. Birçok insan, bugün bile, gece yarısından sonra dışarı çıkan insanlara ya alkolik, ya serseri, ya pezevenk ya da orospu gözüyle bakıyor. Bir bakıma haklılar; geceleri bu tip insanlarla karşılaşıyoruz. Fakat yanıldıkları bir nokta da var; o tip insanlar, gündüz yaşayanların arasında da var ve onların arasında da gayet rahat yaşayabiliyorlar. Bazen, ya kahvem ya da sigaram kalmadığında gece markete çıktığım zaman, markette birileri olurdu. Bazı zamanlarda da markette karşılaştığım insanlar, bir şekilde bir yerlerde tanıdığım insanlar oluyordu. Onları evime davet ettiğim oldu (geldiler) ve onların beni evlerine davet ettikleri oldu (gittim). Zincirin ilk halkaları da birbirini tanıyan insanların birbirilerinde kalmaya başlamaları ile oluşmaya başladı. Geceleri (alt komşularım ne kadar rahatsız olsalar da) gündüzleri onların yaptığı her şeyi yaptık. Bazen, birkaç arkadaş bir araya gelip, şehrin işlek caddelerinde geceleri de dolaşır olmuştuk. Bu durumu kendi lehine değerlendirmek isteyen esnaflar (ilk önceleri marketler, sonradan kafeler, barlar, eğlence mekanları; daha sonradan hemen hemen her yer) sayesinde "gece yaşam" teşvik edilmiş oldu ya da; benim gibi insanlar bunu istiyorduk ve isteklerimiz doğrultusunda böyle şeyler oluyordu. Zincirin diğer halkalarının oluşumu ilk halkalar sayesinde oldu. Birbirlerini tanıyan insanlar, tanıdıklarını, tanımadıkları diğer inanlarla tanıştırdı. Bir kişi, üç kişi daha tanıdı, üç kişi beş kişiyi daha tanıdı, beşler onlar oldu, onlar yüzlere, yüzler binlere dönüştü. Böyle böyle çoğaldık. Devlet de bu durumdan kısa sürede haberdar oldu. Belediyeler, şehir ışıklandırmalarına daha fazla önem verdi. Geceler artık gündüzler kadar olmasa da, eskisine oranla inanılmaz aydınlık oluyordu. Bu duruma devlet açısından bakıldığında, oldukça işlerine yaradı diyebiliriz. Polisin yükü bizim sayemizde

69


Öykü

hafifledi; artık gece yapılan suçlar yüzde doksan oranında düşüş göstermişti. Hatta, gündüz işlenen uçların oranı gece işlenenlerden daha fazlaydı artık. Esnafa karşı esnek davrandılar. Esnaflar istediği saatte açıp, istediği saatte kapatabiliyordu dükkanını. Hatta bazı dükkanlar, sadece gece açıktı. Gece yaşamın sebeplerine gelince... Bu konuda teşvik edici çok fazla etken vardır; ancak ana etken internetin yaygınlaşmasıdır diyebilirim. İstediğimiz her şeye, istediğimiz anda ulaşabilmemiz bu konuda ana tetikleyicilerden biri olmuştu. Eskiden internet hatları, gündüzleri daha yoğun olduğundan, geceye oranla daha yavaş olurdu. Bu yüzden bir çoğumuz, interneti geceleri kullanmayı tercih ediyorduk. ama artık pek fark kalmadı. Başka bir etken de televizyon programları olmuştu. Başlangıçta Okan Bayülgen'in programları, daha sonradan benzeri canlı yayınlar birçoğumuzu uykusuzluğa alıştırdı. Zamanla diğer televizyon kanalları da bizleri düşünüp (ve kabullenip), gündüz kuşaklarının tekrarını vermeyip, sadece gece yayınlanan programlara ağırlık vermeye başladılar. Hatta bazı kanallarda, o saatlerde yeni uayananlar için, kahvaltı kuşağına yönelik, gece 01.00 gibi başlayan çizgi filmler bile yayınlanıyordu. Bir başka etken de üniversite sınav dönemleridir. Şahsen ben bile bazen haftanın beş günü uykusuz kalmıştım bir zamanlar. Bu dönemlerde de en büyük dostumuz, kahvedir. Vampirler(!) için kan ne demekse, bizler için kahve o anlama gelir. Bunların dışında da bir çok etken sayılabilir aslında. Örneğin; kitap okumak. Kitap okumak için bir çok insan sükunet arar. İstedikleri bu sükuneti yalnızca gece verir. Başka bir örnek de film izlemektir; benim gibi, tek başına dvd izlemeyi seven insanlar için geceler en büyük zevktir. Sükuneti isteyen bir çok insan, bizler gibi gece yaşamayı seçer. Ayrıca bazıları bizlerin, nazikçe söylersek; fazla zeki olmadığımızı düşünüyormuş. Bunu sık sık dile getiriyorlar. Hatırlatmamda fayda var öyleyse; ressamlar, müzisyenler, yazarlar ve bilim adamları bizlerle birlikte yaşıyor. Bu insanlar, gece sükunetini seçen insanlardır. İnsanlar isterse, gece onlara halen sükunet verebiliyor. Eskiden olduğu gibi, onlar yeni düzende de yalnız kalan insanlardır. Bizim için başlangıçta en büyük sorun, iş bulmaktı ve buna dayalı olarak maddi sıkıntılar içinde olmamızdı. Ancak zaman içinde bizler yayılıp çoğaldıkça, bu sorun ortadan kalktı. Gündüz yapılabilen hemen hemen her iş gece de yapılabilir oldu. Durumumuza en çok direnç gösteren yerler, devlet daireleri oldu. Onlar belediyeler kadar hassas olmadılar. Uzun zaman sonra kabullenmek zorunda kaldılar bizi. Hatta baskılara dayanamayan YÖK bile, sonunda "üçüncü öğretim" programını açmak zorunda kaldı. Hala daha bizi kabullenmek istemeyen bazı bağnaz ve yobazlar var maalesef. Bizlere, farklı yaratıklarmışız gibi davranmaya çalışıyorlar. Farklı olduğumuz doğrudur; fakat yaratık olduğumuz... Artık onlardan da çok kalmadı gerçi. Zamanla hiç kalmayacaklarına inanmak istiyorum. Gece yaşayanlarla, gündüz yaşayanlar arasında bazılarının öne sürdüğü gibi çok büyük farklılıklar yok. Metabolizmalarımız artık uyum sağladı ve hepimiz de gayet sağlıklı insanlarız. Herhangi bir konuda, herhangi bir sıkıntımız olursa da, artık nerdeyse her yer yirmi dört saat açık. Bazı yerler sadece gündüz açık, doğrudur; ama bazı yerler de sadece gece açık. Yazmış olduğum bu yazı yanlış anlaşılmasın; biz sizden daha üstünüz gibi bir iddiamız yok. Bizler -gece yaşayanlar ve gündüz yaşayanlar- aynıyız. Bizimle yaşayan kötü niyetli insanların olduğu kadar, sizinle

70

71


Öykü

Pin-up

birlikte yaşayanlar da var. Bizimle yaşayan iyi insanlar da öyle... "Sabaha kadar açık kütüphaneler olsaydı. Öğrenciler için bedava çay, kahve ve çorba. Sigara yasak olabilirdi, aşık olmak serbest. Mutlu olurduk." (Okan Bayülgen - twitter hesabından) Öykü ve İllüstrasyon: Yunus KOCATEPE

72

73

Golge e-Dergi Agustos 2012 Oyku Ozel Sayisi  

Golge e-Dergi Oyku Ozel Sayisi-Degisen Dunya Duzeni

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you