Issuu on Google+


GÖLGE | Nisan ‘08

Editör Konuşuyor

Kitap okuyun, dergi okuyun, hatta filmlerin altyazılarını okuyun! Yeter ki okuyun dostlar. Okuyun, okuyun ve daha fazla okuyun. Tamam gözlerinizi bozun demiyorum ama okumadan geçen yıllarımı düşündükçe acıyorum harcadığım zamana... Metal Fırtına yazarlarından, hatta konuk ettiğimiz Orkun Uçar’ın çok sevdiğim bir sözü vardır:

‘’Bilmediklerinizi öğrenmek için okuyun, bilgi güçtür!’’

Ben daha ne diyeyim. Uçar altı kelimede özetleyivermiş herşeyi işte...

Bol bol okuyun dostlar... Sözcükler arasında kaybolmak dileğiyle...

Gölge # 7 burada başlar...

Editör Mustafa Emre ÖZGEN golge.editor@gmail.com

Bu dergide yayınlanan tüm yazı ve çizimler yazarlarına-çizerlerine aittir İzinsiz alıntı yapılamaz, yayınlanamaz Yazıların içeriğinden yazarları-çizerleri sorumludur Editör: Mustafa Emre Özgen Gölge Yayın Kurulu; Oğuz Özteker, Utku Tönel, Şükrü Bağcı, Ahmet Yüksel Dergimize yazarak ve çizerek katkıda bulunabilirsiniz. www.hayalsaati.com Gölge e-dergi de yazar ve çizere her zaman ihtiyaç duyulur. Yazmak-çizmek gibi bir yeteneğiniz varsa golge.editor@gmail.com dan bize ulaşabilirsiniz. “VE BİR GÜN BİR DERGİ YAYINLADIM HAYATIM DEĞİŞTİ...” (Hugh Hefner böyle söylemiş. Biz sizi tanıdık mutlu olduk. Dergide adult içerik olmadığı için aynı güzel sözleri söyleyemeyeceğiz )

2


Kapak

İçindekiler

Çini: Hüdaim GÜPOĞLU Renk: Şükrü BAĞCI

Editör Konuşuyor

Sayfa 2

Mustafa Emre ÖZGEN

Star Wars: 30 Yıllık Bir Efsane

Sayfa 4

Cansu KORKMAZ

Efsane Sirk

Sayfa 7

Yazan : İbrahim AYDIN Çizen : Hakan AYDIN

Kedi

Sayfa 16

Oğuz ÖZTEKER

Vizyonu Iskalayanlar

Sayfa 20

Hasan Nadir DERİN

Kanın Çağrısı (Hellsing)

Sayfa 24

Onur KÜÇÜK (kazegami)

Kör

Sayfa 27

Yazan : Serkan KÖSE Çizen : Cemal KELEŞOĞLU

Video-Club Muhabbetleri

Sayfa 29

Mustafa Emre ÖZGEN

VI.Bölüm: Görünmez El

Sayfa 30

Utku TÖNEL

The Mist ve Stephen King Sineması Sayfa 35

Murat Tolga ŞEN

Ruhların Kaçışı

Sayfa 37

Eda İHTİYAR

E=MİCİ

Sayfa 39

Ümit KİREÇÇİ

Atölyemizden İnsan Manzaraları

Sayfa 45

Sıtkı SIYRIL

TORA

Sayfa 48

Cem VURAL


GÖLGE | Nisan ‘08

Star Wars: 30 Yıllık Bir Efsane

Yıldız Savaşları, ya da bilinen orijinal adı ile Star Wars, ilk kez 1977’de Amerika’da gösterime girdi. Sinemalarda gösterildiğinde yönetmen ve “yaratıcı” George Lucas bu işin ileride bu kadar büyüyeceğini tahmin etmemişti. Günümüzde tüm dünyada milyonlarca seveni olan bu film serisinin Türkiye’de de binlerce hayranı mevcut. Bu hayran topluluğunun başı, slogan ve adından da belli olacağı gibi Türkiye’nin En Aktif Star Wars Hayran Topluluğu - Yıldız Savaşları. Com’dur. Yıldız Savaşları. Com, resmen açılalı henüz 3 sene oldu. Fakat gerek Bölüm III Sith’in İntikamı galasında, gerek kendi özel gösterimde, gerek düzenlediği ve katıldığı etkinliklerle olsun adını tüm Türkiye’ye duyurmuş bir topluluktur. Türkiye’de de fanlarının olduğu bu efsane film serisinden kısaca bahsedecek olursak… Bazı film yönetmen ve eleştirmenlerinin hakkında “tutmaz bu film” diye düşündüğü Star Wars, beklenilenden çok daha fazla ilgi gördü. Filmin konusu, Luke Skywalker adında Tatooine’de yaşayan bir çifti çocuğun, iki droid satın alarak girdiği macerayı anlatıyordu. Luke, bu droidleri iş görebilir hale getirirken Prenses Leia Organa’nın yardım istediğini tesadüfen görüyor ve mesajda adı geçen Ben Kenobi’yi bulmaya çalışıyor. Ben Kenobi’yi bulduğunda, babası ve Jedi düzen hakkında bazı ipuçları elde eden Luke, babasının aslında bir kargo pilotu değil, İmparatorluktan önce Cumhuriyet döneminde barışı korumakla yükümlü Jedi Şövalyelerinden biri olan Anakin Skywalker olduğunu öğreniyor. Ben Kenobi’nin anlattıklarına göre babasını karanlık lord Darth Vader öldürmüştür. Luke, babasından kalan ışın kılıcını alır ve Han Solo adında bir pilotu kiralayarak Prenses Leia’yı kurtarmak için Ölüm Yıldızı’na doğru yola çıkarlar... Hikâye elbette sadece Luke Skywalker etrafında gelişmiyor. Luke, George Lucas’ın sadece çektiği ilk film için yarattığı ve daha sonra kurguladığı bir karakter. Lucas, asıl karakter olarak Anakin Skywalker’ı görüyor ve olayların aslen onun etrafında geliştiğini dile getiriyor. Diğer filmlerde Anakin Skywalker’ın bütün galaksinin kaderini nasıl değiştirdiğine tanık oluyoruz, küçük bir çocukken kölelikten nasıl kurtulduğunu, yaklaşık 13 yıl süren Jedi eğitimini ve 3 yıllık evliliğini, doğacak çocuklarını ve karanlık tarafa geçip İmparatorluğu üstadı ile birlikte nasıl yönettiklerini filmlerde görüyoruz.

Diğer Star Wars filmleri ve gösterim tarihlerine de değinecek olursak (çekim sırasıyla) * Star Wars Bölüm 4 Yeni Bir Umut (1977) * Star Wars Bölüm 5 İmparator (1980) * Star Wars Bölüm 6 Jedi’ın Dönüşü (1983) * Star Wars Bölüm 1 Gizli Tehlike (1999) * Star Wars Bölüm 2 Klonların Saldırısı (2002) * Star Wars Bölüm 3 Sith’in İntikamı (2005)

4


Gördüğünüz gibi, Bölüm 6 ve Bölüm 1 arasında 16 sene var. Bölüm 4 - 5 - 6’nın daha önce çekilmesinin başlıca sebebi ise dönemin teknik imkanlarının elverişliliği. Ayrıca Lucasfilm, THX sistemini bularak ve geliştirerek, bugün sinemalardaki kalitenin de artırılmasına katkıda bulunmuştur. Star Wars filmlerinde kullanılan birçok efekt, dış gezegen planları, uzay sahneleri bugünkü birçok uzay filmine ilham kaynağı olmuş ve yarattıkları teknolojiyi kullanma fırsatını sunmuştur. Ayrıca günümüzde tanınan 3D, animasyon, efekt firmalarının da başlangıç noktasının George Lucas’ın şirketleri olduğunu herkes bilir. Bunların da haricinde, tüm dünyada yoksul, yardıma muhtaç ve evsizlere çeşitli yardımlar sunan Star Wars hayranların kurduğu bir oluşum da bulunmaktadır. 501. Lejyon (501st Legion) adı ile ihtiyacı olan insanlara yardım götürmeyi amaç bilen insanlar, filmdeki zırh ve kostümleri yaptırıp bunlarla çeşitli etkinliklerle de adlarını duyuruyorlar. Bu konuya ileriki sayılarımızda derinlemesine değineceğiz.

Bazı kişilere göre, Star Wars efsanesi artık bitti.

Hayır, daha bitmedi.

Star Wars, sadece filmlerden ibaret değildir. Genişletilmiş Evren adında bütün resmi kitap, çizgi romanlar ve kaynakların olduğu filmlerin haricinde geniş bir bilgi yelpazesine sahiptir. Halen yazılan kitapları şöyle dursun, yeni çizgi roman serileri çıkmaktadır. Bu çizgi roman ve kitaplar, Star Wars filmleri arasını, Star Wars filmlerinin öncesi ve sonrasını konu alır. Genişletilmiş Evren haricinde tüm dünyada Star Wars adına çeşitli etkinlikler düzenleniyor. Bunlara en güzel örnek Celebration adında Lucasfilm’in düzenlediği Star Wars etkinlikleri. Bu seneki Celebration’un özel bir anlamı var, çünkü geçtiğimiz 2007 senesi Star Wars’un 30. yılıydı. Resmi olarak şu an için sadece İngiltere - Londra, ve Amerika - Los Angels’da düzenlenen Celebration 4 ve Celebration Europe etkinliklerine dünyanın dört bir yanından katılım vardı. Celebration toplantılarının haricinde, bütün dünyayı gezen Star Wars Fuarı mevcut. Bu fuar en son Brüksel – Belçika’ya geçti ve oradaki dostlarımız bizlere dev Darth Vader balonundan ve filmlerde kullanılan çeşitli objelerin en çok ilgi çeken şeylerin olduğunu söylediler. Star Wars sevgisi sadece toplantılarla da kalmıyor, Star Wars birçok ürünü ile de hayranların ve diğer insanların ilgisini çekiyor. Statüler, büstler, figürler, replica denilen filmdeki çeşitli objelerin bire bir olanları... aklınıza gelebilecek her türlü Star Wars ürünleri tüm dünyada yok satıyor! Ünlü sinema koleksiyonerleri tarafından alınan ürünler hakkında bilgilerin yabancı dil versiyonlarını internetten bulabileceğiniz gibi, Türkiye’de Star Wars koleksiyonerlerin uğrak mekânı yildizsavaslari.com forumlarına da göz atabilirsiniz.


GÖLGE | Nisan ‘08 En yeni Star Wars filmi, 3D olacak ve Clone Wars diye adlandırılan Bölüm 2 ve Bölüm 3 arasında gelişen olayları ve savaşları anlatacak. Daha önce de Bölüm 2 ve Bölüm 3 arasındaki Klon Savaşlarını anlatan bir animasyon dizisi 2 sezon olarak yapılmıştı, fakat hem konu hem de yapım olarak Clone Wars 3D bir farklılık göstermekte. Bu 3D filmin dünyadaki gösterim tarihi 15 Ağustos 2008 olarak açıklandı, fakat henüz Türkiye’deki gösterim tarihi belli değil. Kısacası, Star Wars 30 yaşını doldurmuş gözüküyor, fakat henüz hayranları Star Wars’dan bıkacak gibi görünmüyor. Nice uzun yıllara Star Wars!

Cansu KORKMAZ www.yildizsavaslari.com

Star Wars severler için birkaç site: www.yildizsavaslari.com - Türkiye’nin En Aktif Star Wars Hayran Topluluğunun Web Sitesi (Türkçe) www.starwars.com - Resmi Star Wars Sitesi (İngilizce) starwars.wikia.com - Star Wars Wikisi (İngilizce)

6


GÖLGE | Nisan ‘08

Kedi

Seneler önce, üniversite öğrencilerinin kafalarına taktıklarıyla kimsenin ilgilenmediği, ancak üniversiteye girebilmek için önce ‘seçilmenizin’, daha sonra ‘yerleştirilmenizin’ gerektiği ve bu amaçla saatlerce süren iki sınavda başarılı olmanızın icap ettiği yıllarda, havanın, mevsim normallerinden sıcak seyir ettiği mayıs ayının o son günlerinde, ben de, ‘yerleşebilmek’ için sınava hazırlanıyordum. Anlayacağınız, nisanın tam ortasında yapılan birinci sınavda seçilenlerden biriydim. Elime geçen her fırsatta, ortaokula devam eden kız kardeşime bu konumumu anımsatmaktan büyük keyif alıyordum. (Evet, o zamanki eğitim sistemimizde ‘ortaokul’ diye bir bölüm vardı… İlerleyen yılarda ortadan kaldırdılar.) Kardeşime sürekli, “Lütfen ne diyeceksen çabuk söyle, görüyorsun çok meşgulüm. Seçilmişlerden biri olarak, senin gibi sıradanlara ayıracak fazla vaktim yok!” diye serzenişte bulunuyordum. Fakat aynı tavrı ilk sınavı kazanamayan sınıf arkadaşlarıma karşı sergileyemiyordum. Çünkü bu tipler, çoğunlukla okulumuzun en haylaz ve gözü kara öğrencileriydi. Maazallah, gözünün yaşına bakmaz, evire çevire döverlerdi adamı. Dolayısıyla onların yanında bu konuyu hiç açmıyordum… Oysa marangozluk yapan babamla, ev işleri için koşturan annemle ve kız kardeşimle birlikte yaşadığım evimizde, benden daha seçilmişi yoktu. İlkokul mezunu olan babam, ‘akıllı oğlum ilk sınavı kolayca kazanıverdi’, ‘sen okumuşsun evladım, bilirsin…’ şeklindeki ifadeleriyle beni daha da onurlandırıyor, evdeki hatunların gözünde hepten yüceltiyordu. Ailemin tüm fertleri benden saygıyla söz ediyor, zavallı annem, her istediğimi ikinci defa söyletmemek için, adeta bana hizmetçilik yapıyordu. Babam da, şimdilik (Yerleştirme Sınavı sonuçlanana dek), kendisinden daha fazla hürmet görmeme ses çıkarmıyordu. İster istemez şımarmıştım. Ancak, şayet üniversiteye yerleşemezsem, babamın beni kendi çalıştığı atölyeye çırak olarak yerleştireceği kesindi. Maddi konumumuz bir defa daha dershaneye gitmeme imkân vermediğinden, ikinci bir şansım olmayacaktı… Zaman zaman, acaba sınavda başarılı olamazsam, babam suratıma da bir tane yerleştirir mi, diye düşünüyordum. Bu korku ve şüphe beni kamçılıyor, ders çalışmam konusunda teşvik ediyordu. Ne babamdan tokat yemeyi, ne de marangoz olmayı kabul edebilirdim. Hayatımı talaş yığınlarının ve hızar gürültülerinin arasında geçirmek gibi bir niyetim yoktu! Hangi bölüm olursa olsun, mutlaka üniversiteye kapağı atmalıydım… On altı hazirana kadar çok çalışmalıydım. Gerçi sınav ayın on

16


yedisindeydi ama herkesin bildiği üzere, son gün defteri kitabı kapatmak ve kendini psikolojik olarak sıvana hazırlamak lazımdı. Sınavdan bir önceki gün kırda, bayırda, açık havada gezip, dolaşmak ama işi abartıp da oksijen komasına girmemek, fiziksel anlamda yorulmamak ve akşam mutlaka erken yatmak gerekiyordu. Özelikle erken yatmak, çok önemliydi. Çünkü ertesi gün sınava girecek olan bizler, yani yüz binlerce Türk genci, nasıl olsa yatar yatmaz uyuyamayacak, bir yandan, oh be nihayet yarın bu stresten kurtulacağım, diye sevinirken bir yandan da, ulan kazanamazsam ne halt ederim, diye düşünmekten uzunca bir süre yatağın içinde dönüp duracaktık. Hatta bu sebeple, sabaha karşı gözlerinin yumup, (Allah yazdıysa, bozsun) sınavı kaçıranlar bile olacaktı. Yerleşmeme artık sayılı günler kaldığından, apartmanın giriş katındaki iki odalı dairemizde, arkadaki köhne ve güneş görmeyen bahçeye bakan ama diğerlerine göre daha sessiz olan odaya kapanmış, ders çalışıyordum. “Miiiiiiiiiyyyyyyauuuuuuuu” Aha işte gene geldi! Masamın ucundaki saate göz attım. Yelkovanın ucuna yerleştirilmiş küçük uzay gemisi, fondaki maviliğini üzerine serpiştirilmiş yıldızların arasında daireler çiziyor, gece yarısına geliyordu… Babam ve kardeşim çoktan yatmıştır. Annem, salondaki televizyonun karşısına oturmuş, göz ucuyla TRT’yi izliyor ve dantel örüyordur. (Nereden mi biliyordum? Çünkü o günlerde henüz kutunun sihri ortaya çıkmamıştı. Renkli yayınlar bile sadece haftanın belirli zamanlarında yapılıyordu.) “Miiiiiiiiiyyyyyyauuuuuuuu” İşte gene duydum sesini… Dün akşam da aynı saatlerde bahçeye gelmiş, yirmi dakika miyavlamış ve tüm dikkatimi dağıtmıştı şerefsiz kedi! Hatta bir önceki gece de buradaydı. Bugün artık üçüncü gelişiydi. Allah bile ancak üç hak verirdi. Bunları iyi değerlendiremezsen, nihayetinde yanardın. Ben de şimdi seni yakacağım kedi bozuntusu! Acayip sinirlenmiştim. Eğer o anda elimde, Rambo’nunki gibi bir bıçağım olsaydı, eminim hiç acımadan kedinin bütün bıyıklarını keserdim! Tabii ki böyle bir bıçağım yoktu ama gerekli hazırlıkları yapmıştım. Akşam yemeğinden sonra, içinde birkaç parça çocukluk oyuncağımı sakladığım karton kutuyu yatağımın altından çıkarmış ve yedi yıl önceki sapanımı bulmuştum. Dut ağacının dalından, eski bir ayakkabımın deri dilinden ve serum şişesi lastiğinden yaptığım sapanımı elime alınca kendime güven gelmişti. Ona öyle bir ders verecektim ki, lanet kedi üç hafta boyunca bu muhite uğrayamayacaktı bile… Sonrasında zaten sınava girmiş olacak, yaz tatili boyunca da sağda solda sürtecektim. Tabii eğer üniversiteyi kazanırsam… Aksi halde, çıraklık beni bekliyordu! Masamın üzerindeki kabuklu fındıklardan birini


GÖLGE | Nisan ‘08 aldım. İrilerden seçmeye özen gösterdim. Amcam memleketten getirmiş, annem de zihnim açılsın diye masama iki avuç dolusu bırakmıştı. Pek lezzetliydiler ancak şu anda özel bir amaca hizmet edeceklerdi. Odamdaki radyonun üzerine serili duran danteli alıp, dağa çıkan Rambo gibi alnıma bağladım. Beyaz fanilamı, lacivert eşofmanımın içine sokup, belindeki ipini iyice sıkılaştırdım. Fındığı, sapanımın haznesi konumundaki ayakkabı dilinin içine yerleştirdim. Açık duran pencereyi, olabildiğince araladım. Gerçi kimsenin bana fındık atacağı filan yoktu ama gene de kolay hedef olmamak, havaya girebilmek ve gözlerimi karanlığa alıştırabilmek için odamın ışığını kapattım. Benim yerimde Rambo olsa, o da aynı şeyi yapardı. Sol elimle tuttuğum ayakkabı dilini kendime doğru çekip, sapanı gerdim. Aynı kolumun paz��sı üzerine bir öpücük kondurup, “Haydi koçum, göreyim seni,” diye kendi kendime mırıldandım. “Miyaaaaoooooouuu…” Gözlerimi kısıp, karanlık bahçeye baktım. “Bağır sen, bağır; birazdan sıçıcam çarkına!” Sesi geliyordu ama kediyi bir türlü göremedim. Sağ kolumu pencereden dışarı uzattım. Sapanımı, sanki bir tüfeğin namlusuymuş gibi bahçede dolaştırdım. Kedinin sesi kesilmişti… “N’oldu, yemedi mi? Haydi gene miyavla da gör ebenin…” Derken bir anda aklıma sorular hücum etti. Yahu kediler mart ayında çiftleşmez mi? Mayıs ayı bitmek üzere, ne diye bağırıyor ki bu? Doğum mu yapıyo’ lan yoksa? Gecenin karanlığında, sapanımın serum lastikleriyle birlikte gerilen vücudumu, pencereden iyice dışarı sarkıtıp, bir kere daha etrafı kolaçan ettim. Kediyi ne görebildim, ne de duyabildim. Aniden açılan ışıkla odam birden aydınlandığında, suratına fener tutulan tavşanların neler hissettiğini gayet iyi anlamış oldum. Neyse ki kendimi çabuk toparladım. Hiddetle geriye döndüm ve annemle karşılaştım. “Ne yapıyorsun evladım, bu halin ne? Baban görmesin, vallahi kırar kafanı…” “Dur bi’ dakika anne ya, kapatsana şu ışığı!” “Niye ayol, ne yapıyorsun karanlıkta elinde o şeyle? Biz seni ders çalışıyor sanıyoruz, sen pencereyi açmış kuş avlıyorsun!” “Yok be anne, gecenin bu vaktinde ne kuşu ya? Şerefsiz bir kedi var bahçede, miyavlayıp duruyor. Onun yüzünden bir türlü derslerime dikkatimi veremiyorum. Şerefsizi kovalamadan huzur yok bana…” “Ah oğlum ah, Allah akıl fikir versin sana da, bizlere de… Kedi değildir o… Söylemedik mi biz sana, unuttuk herhalde… Daha üç gün önce üst kattaki komşumuz Necla teyzen

18


doğum yaptı. Miyavlıyor sandığın kedi, karnı acıkan veya gazını çıkaramayan bebektir. Bu yüzden ağlar bebekler. Takma onu aklına, derslerine çalış sen…” Tahmin edersiniz ki, bu olaydan sonraki üç hafta, hayatımın en zor günleri oldu. Bir yandan üst kattaki bebeğin ağlamalarını duymamak için radyoyu açıyor, diğer taraftan evdekiler rahatsız olmasın diye sesini kısık tutuyordum. Vızıldayan radyo programları, miyavlayan bebek ağlamaları ve sıcak havalar eşliğinde, elimden geldiğince sınava hazırlandım. Sonuçlar açıklandığında, ailemizin en mutlu üyesiydim. İşletme fakültesini kazanmıştım. Yıllar birbirini kovaladı, askerliğimi de yaptıktan sonra özel bir bankada çalışmaya başladım. Her şey çok iyi gidiyordu. Annemim bulduğu münasip bir kızla evlendim, bir de çocuk dünyaya getirdim. Daha doğrusu eşim doğurdu, bense hamile kalabilmesi için kendisine yardımcı oldum. Yeni milenyumun başında ülkede ekonomik kriz çıkıp da, ben de işimden çıkarılınca, memleketimizin gerçeklerini daha iyi idrak edebildim. Artık, okulda öğretildiği üzere yan yana gelen iki eksinin bir artı etmediğini gayet iyi biliyordum. Evli ve çocuklu olsam da, otuz beş yaşımda parasız ve işsiz kalmıştım. Amcamın, üniversiteyi kazanamadığı için babamın yanında çıraklığa başlayan oğluysa, bu zaman zarfında ustalık mertebesine erişmiş, seneler önce kendi atölyesini açmıştı. Aynı yaştaydık ama o lise mezunu bir patron, bense üniversite mezunu bir işsizdim.

Oğuz ÖZTEKER oguzozteker@yahoo.com

Vinyetler Sezer KORAL sezerkoral.deviantart.com


GÖLGE | Nisan ‘08

Vizyonu Iskalayanlar Son haftalarda vizyona çok sayıda film giriyor. Hatta bazı haftalarda 8 film girdiği bile oldu. Her ne kadar vizyonu domine eden filmlerin sayısı az olsa da (bu yazının yazıldığı tarih itibariyle her yerde Recep İvedik oynamakta) özellikle büyük şehirlerde yaşayanlar çok sayıda film izleyerek dünya sinema gündemini takip ediyorlar ya da ettiklerini düşünüyorlar. Oysaki gerçek böyle değil. Vizyona giren film sayısı çok olsa da türlere baktığımızda her türlü ikinci sınıf Amerikan hatta Avrupa korku filmlerinin, en sabun köpüğünden romantik komedilerin, bazen dünya piyasasında hiç sözü edilmeyen hatta aslında televizyon için çekilmiş her türlü çizgi filmin vizyonda kendisine yer bulduğunu görüyoruz. Bu filmlerin pek çoğunun gişesi de çok iyi olmuyor aslına bakılırsa. Ancak seyirciyi biraz zorlayacak ve düşündürecek filmler söz konusu olduğunda her nedense dağıtımcılar bu riski almıyorlar ve filmleri bazen gösterim hakları ellerinde olduğu halde gösterime sokmuyor, bazen gösterim hakkını almaya bile çalışmıyorlar. Bu yazıda kısaca 2000’li yıllarda Türkiye sinemalarında gösterime girmemiş, sinema perdesinde ancak festival vs. yolları ile Türk sinefili ile buluşabilmiş filmlerinden bahsedeceğim. Elbette bu filmler kıyıda köşede kalmış, dünyada da sadece festivallerde gösterilmiş filmler olamayacak hatta genellikle çeşitli ödüllere aday olmuş ya da kazanmış, çeşitli yönleri ile o yılın önde gelen filmleri haline dönüşmüş filmler olacak. Günümüzde ev sineması denen olgu ile pek çok filmi evde bazen çeşitli sinema salonlarından daha kaliteli bir şekilde izlemek mümkün belki ama bu satırların yazarı hâlâ “sinema sinemada izlenir” felsefesini benimsediği için herhangi bir yeni filmi illa ki sinemada izlemek istiyor. Herhalde 2000’lerde sinema salonlarımızı şereflendirmeyen filmlerden bahsetmeye tam da 2000 yılına gidip Requiem for A Dream ile başlamak gerek. Darren Aronofsky’nin her türlü bağımlılık üzerine bir stil denemesi haline dönüştürdüğü bu hızlı kurgulu, rahatsız edici filmi pek çok eleştirmen açısından 2000’lerin çıkardığı ilk başyapıt olarak görülüyor. Bugün kendine sinemasever diyen hemen herkesin izlemiş olduğu bir film olan Requiem for A Dream’in önemi o zamanlar dağıtımcı firmalar tarafından anlaşılamamıştı herhalde. Aslında Aronofsky’nin diğer filmleri olan Pi ve The Fountain de çok kısıtlı bir gösterim şansı buldular ama en azından onları sinema perdesinde izleme fırsatı bulduk bir şekilde.

20

Yine 2000’li yılların başyapıtlarından biri sayılan Eternal Sunshine of the Spotless Mind da neredeyse aynı sonu paylaşacaktı. Ancak nasıl olduysa 2004 yapımı film 2006’da ülkemizde gösterime girerek gönüllerimize su serpti. Ama türünde çok önemli bir film sayılan ve tüm dünyada seyirci tarafından da ilgi gören Almost Famous o kadar şanslı olmayacaktı. Afişleri sinemaları süslemesine, belli bir vizyon tarihini belirlenmesine hatta sinema dergileri tarafından


afişlerinin verilmesine karşın bir anda Almost Famous’un gösterime girmesinden vazgeçildi. Bu filmlerin en azından çekildikleri yıllarda çok ünlü yönetmenler ve oyuncuları barındırmadığı için gösterime girmediği söylenebilir. Ancak tıpkı Almost Famous gibi afişleri sinemaları süslemesine ve fragmanları gösterilmeye başlamasına rağmen bir anda gösterim planından vazgeçilen filmlerden bir diğeri olan Big Fish’in yönetmen koltuğunda Tim Burton oturuyor, başrolünde ise Star Wars serisinin tam ortasında, muhtemelen en popüler olduğu dönemde, Ewan McGregor boy gösteriyordu. Halen Big Fish’i Tim Burton’un en iyi filmi olarak görenler var ve biz bu filmi de sinema perdesinde izleme şansından mahrum kaldık. Her ne hikmetse en ünlü yıldızların bile bazı filmlerini beyazperdede göremiyoruz. Örneğin çok da iyi eleştiriler alan Nicole Kidman’ın başrolünde oynadığı Birth ya da Fur gibi filmleri gösterime girmezken ancak The Invasion gibi popüler ama gereksiz filmleri gösterime giriyor. Umarız geçtiğimiz yılın dikkat çeken bağımsızlarından Margot at the Wedding aynı kaderi paylaşmaz. Ünlü yıldızların bile bazı filmlerini izleyemediğimiz konusunda bir diğer örnek de George Clooney’nin Cate Blanchett ile başrolü paylaştığı The Good German. Üstelik kamera arkasında da Steven Soderbergh gibi tanınan bir isim vardı. Kidman ya da Clooney kadar ünlü olmasa da Charlize Theron’un başrolde olduğu North County de bu filmlerden biri. Theron bu filmdeki rolü ile Oscar adayı idi üstelik. Evet, madem söz Oscar’lara geldi hemen her yıl bağımsız sinemadan gelen, genellikle Oscar’larda bir ya da iki oyuncusu ile öne çıkan filmlerden de biraz söz edelim. Her ne kadar Oscar’ların için dünyanın en popüler sinema ödülleri tanımlaması yapılabilirse de bu tip has bağımsızları buralarda görmekte çok zorluk çekiyoruz. Vizyon şansı bulmasını geçiniz, kimisinin DVD’si bile çıkmıyor ya da çok geç çıkıyor. Janet McTeer ile adı çokça geçen Tumbleweeds, Laura Linney gibi şahane bir oyuncuyu ilk defa belirgin şekilde ön plana çıkaran You Can Count On Me, Ed Harris’in hem yönetip, hem de oynayarak “one man show” yaptığı Pollock, son yıllarda İngiltere’den gelen en iyi suç filmlerinden bir sayılan ve Ben Kingsley’in görmelere seza bir performans sergilediği Sexy Beast, Anette Bening’li Being Julia ve Running With Scissors ve aslında hiçbir zaman çalışmayı bırakmamış olan Peter O’Toole açısından bir geri dönüş olarak algılanan Venus bu filmlerden başlıcaları. Bu tip filmler arasında bir de belki ilk filmleri olmasa da kimi isimleri sinema piyasasına tanıtan filmler de var. Daha 12 yaşımndaki Keisha Castle-Hughes’u Oscar aday yapan Whale Rider, aynı şeyi 23 yaşındaki Catalina Sandino Moreno için yapan Maria Full of Grace, Reese Witherspoon’un iyi bir oyuncu olduğunu ilk kez gözler önüne seren hem içi dolu, hem keyifli gençlik filmi Election, her ne kadar 90’ların ortalarından beri piyasada olsa son zamanlarda sürekli öneli rollerde karşımıza çıkmaya başlayan Terence Howard’ı geniş kitlelere tanıtan


GÖLGE | Nisan ‘08

Hustle & Flow ve Amy Adams isimli sıcakkanlı oyuncunun bir filmin ruhunu oluşturabileceğini gösteren Junebug bu filmlerden ilk akla gelenler. Bir de olaya vizyon açısından şansız olan büyük yönetmenlere bakarak yaklaşalım. Herhalde ilk akla gelen isimlerden biri 2006’da kaybettiğimiz Amerikan sinemasının en iyi yönetmenlerinden biri sayılan üretken isim Robert Altman. Son 10 yılda çektiği filmlerden Cookie’s Fortune, şahane Gosford Park ve adeta bir veda filmi olarak çekilen A Prairie Home Companion filmlerini sinemalarımızda izleme fırsatı bulamadık. Nasıl olduysa The Company çok az salonda olsa da gösterime girebildi. Üretken isim denince ilk akla gelen yönetmenlerden biri de 70’i devirmiş yaşına rağmen her yıl film çekmeye devam eden Woody Allen. Allen’ın Türkiye vizyonu açısından durumu karışık. Kimi filmleri gösterime girerken, kiminin adını bile duyamıyoruz neredeyse. 2000’den biraz öncesine gidip gösterime girmeyen filmlerini şöylece sıralayabiliriz: Leonardo DiCaprio ününün doruğundayken çekilen Celebrity, Sean Penn’e Oscar adaylıklarından birini kazandıran Sweet and Lowdown, çok önemli filmler olmasalar da bir Allen filmidir denip seyredilebilecek olan The Curse of the Jade Scorpion, Hollywood Ending ve Anything Else ile Allen’ın son ilham perisi Scarlett Johansson ile ikinci ortaklığı Scoop. Ama ülkemizde DVD setleri bile çıkmış olmasına rağmen vizyon açısından en şanssız olan yönetmen herhalde Jim Jarmusch. Amerikan bağımsızlarının en önemli isimlerinden biri olan Jarmusch’un tek bir filmi bile gösterime girmedi buralarda. İnsanın aklına, o DVD setlerini olan kişiler bir Jarmusch filmini vizyona sokmaya yetecek seyirci sayısını oluşturamıyor mu diye geliyor doğrusu. Jarmusch filmlerinin bile gösterim şansı bulmadığı bir ortamda ondan daha az popüler bir Amerikan bağımsızın, Hal Hartley’in filmlerinin gösterime girmesini ummak, hayal olurdu herhalde. Nitekim onun da hiçbir filmi bu civarlara uğramadı. İlginçtir, İngiltere taraflarından Mike Leigh ve Ken Loacah gibi isimler daha şanslı. Leigh’in Vera Drake gibi kimi filmleri vizyon şansı buluyor ama yine de keşke Topsy-Turvy ve All or Nothing gibi filmler de buralara uğrasaydı diyor insan. Ülkemizde ayrı bir hayran kitlesi bulunduğu gözlenen Loach daha da şanslı. Son dönem çektiği hemen her filmi gecikmeli de olsa sinema perdesinde izledik. Sadece 2000’lerin başından Bread and Roses ve The Navigators buralara uğramadı. Umarız Loach’ın bu serisi devam eder de 2007 yapımı It’s A Free World’ü de sinemada izleyebiliriz. Biraz da dünya sinemasına bakalım. Wong Kar Wai’nin her filminin Türkiye’de vizyon şansı bulduğunu söylemek mümkün değil. Ancak 2001-2002 sezonunda SİYAD tarafından sezonun en iyi yabancı filmi seçilen In the Mood for Love’ın bir anlamda devamı sayılabilecek 2046 filmi nasıl olup da gösterime giremedi anlamak mümkün değil. Benzer bir durum gösterime girdiğinde ülkemizde de çok sevilen Oldboy filminin yönetmeni Chan-wook Park’ın sonraki filmleri Sympathy for Lady Vengeance ve I’m a Cyborg, But That’s OK için de geçerli. Üstelik her iki film de festivallerde en çok izleyici

22


çeken filmlerden oldular. İlginçtir, dünya sineması açısından en önemli festival sayılabilecek Cannes’da öne çıkan filmler çok az salonlarda da olsa gösterime girebiliyor ülkemizde. Yine de 2000’ler Cannes’da öne çıkıp buralarda vizyon şansı bilmeyen filmleri kısaca sıralarsak, dünya sineması açısından da neleri kaçırdığımızı görebiliriz. Zaten çok sık film çekmeyen ve 2007’de kaybettiğimiz Edward Yang’ın başyapıtı Yi Yi, Dardenne kardeşlerin Le Fils (The Son) ve L’Enfant (The Child) filmleri, Tony Gatlif’in Exils’i (zaten Gatlif’in de hemen hemen hiçbir filmi vizyona girmiyor), Fransa’dan gelen büyük bütçeli Indigènes (Days of Glory) ilk anda akla gelen birkaç film. Elbette biraz düşünülürse bu filmlerin dışında Türkiye’de gösterime girmemiş ama sinema dünyasında önemli yerlere oturmuş pek çok film bulunabilir. Biz buradan dağıtımcılarımıza biraz daha özenli film seçmeleri ve sinema seyircisine biraz daha güvenmeleri çağrısında

bulunalım. Yoksa tüm sinema salonları hızlı çekilmiş, kolaycı Türk filmleri, korku ve aksiyon sinemasının ikinci hatta üçüncü sınıf örnekleri ve sırf para getirdiği için her türlü çocuk filmine kalacak ki herhalde has sinemaseverlerin en arzu etmediği şey de bu. Çocuk filmlerine herhangi bir itirazımız yok da böyle bir vizyon çeşitliliğinde sinemada izlenebilir tek şey onlar olabilir.

Hasan Nadir DERİN sinemamanyaklari.wordpress.com


GÖLGE | Nisan ‘08

Kanın Çağrısı (Hellsing) Kan kırmızı gökyüzünde dolunay rahatsız edici bir biçimde parlıyordu. Genç memurenin tüm arkadaşları “ghoul”a dönüşmüşlerdi. Uzun zamandır tanıdığı ortakları onu çiğ çiğ yemeye çalışıyordu. “Hayır, insan değiller, artık insan değiller,” diyerek onlara ateş açtı. Ama nafile… Üzerine doğru akın akın ghoul sürüsü geliyordu. En başlarında da civardaki kilisenin pederi. Fakat pederde tuhaf bir şeyler vardı. Ghoulları yöneten oydu. Sivri dişleri ay ışığı altında parıldıyordu. “İnsan değil! İnsan değil!” O gece tanıştı memure Seras Victoria hayatını kurtaran Kont Alucard ile. Alucard da insan değildi ama Victoria’nın hayatını kurtarmıştı ve ghoullar ilerleyip kasabaları etkilemeden önce hepsini temizlemişti. Fakat bir sorun vardı. Seras da artık insan değildi… Hikâyemiz; günümüzün alternatif Avrupa’sında, İngiltere’de asırlardır kraliçenin emrinde çalışan, ülkeyi doğaüstü düşmanlara karşı korumak için kurulmuş gizli bir organizasyon olan “Soylu Protestan Şovalyeleri, Hellsing” örgütü merkezinde geçmektedir. Sör Integra Wingates Hellsing başkanlığındaki Hellsing’in en büyük kozu şüphesiz ki vampir kontu “Alucard”dır. Kouta Hirano’nun 1997’den beri aylık Young King OURS dergisinde yayınlanan mangası şu an 9 cilde (90 bölüm) ulaşmıştır. İçerdiği kan, şiddet, cinsellik ve özellikle Hıristiyanlığa hakaret olarak algılanabilmesi muhtemel öğeler, her zaman olduğu gibi okuyucu kitlesinin yaş sınırını yukarı çekmiştir.

Karakterler: Alucard 1400’lü yıllardan beri yaşadığı söylenilen üst düzeyde bir vampir. Hikâyemizin ana karakteri ve Hellsing Organizasyonunun en güçlü silahı. Vampir olmasına rağmen Integra Hellsing’e ve kraliçeye hizmet etmektedir. Alaycı bir kişiliğe sahiptir. İsmi Bram Stoker’ın karakteri Dracula’nın tersten okunuşudur. Özel yapım, gümüş kurşunlu, çok güçlü iki adet tabancaya ve türlü türlü metamorfoza uğrayabildiği, illüzyonlar oluşturabilen büyülere sahiptir.


Seras Victoria İngiliz polis teşkilatında çalışırken bir görev sırasında vampirler tarafından saldırıya uğrayan Seras; Alucard tarafından kurtarılıp vampire dönüştürülür. Artık Hellsing Organizasyonunuda çalışmaya başlayan Seras; ustası Alucard’ın sözünden çıkmamaktadır. Vampir olmasına rağmen kan içmekten kaçınmaktadır. Özel yapım, çok güçlü, büyük ve ağır bir tüfek kullanmaktadır.

Walter C. Cornez Integra Hellsing’e uşaklık yapan, 70 yaşına merdiven dayamış Walter; Hellsing Organizasyonunun emekli olmuş askerlerindendir. Keskin telleri çok iyi kullanır, düşmanlarını bu tellerle sarıp parçalara ayırır. Hala Alucard ve Seras ile omuz omuza savaşacak gücü vardır.

Sör Integra Hellsing Hellsing teşkilatının başkanı. Kadın olmasına rağmen, neden “sör” unvanına sahip olduğu tam bir muammadır. Daha küçük yaşta babasının ölümüyle Hellsing’in başına geçmek isteyen amcası tarafından öldürülmek istenen Integra; malikânenin derinliklerinde aileye kuşaklar boyu hizmet etmiş olan Alucard’ı uykusundan uyandırır. Uzun yıllar süren susuzluğunu Integra’nın amcasıyla gideren Alucard o günden sonra Integra’nın en sadık adamı olmuştur. Çok iyi kılıç kullanır ve erkeksi tavırlarıyla (özellikle Seras’a karşı fazla samimi tavırlarıyla) dikkat çeker.

Alexander Anderson Vatikan’ın 13. birliği Iscariot için çalışan rahip Alexander, Alucard’ın en azılı düşmanıdır. Protestan kilisesinden ve insan olmayan her şeyden nefret eder. Vaftiz edilmiş gümüş bıçaklarını ve İncil yapraklarını savaşırken kullanır. İnsan yapımı rejenerasyon tekniği ile ölümsüze yakındır.

Sturmbannführer Montana Max 1944 yılında Alucard ve genç Walter tarafından yok edilen Nazilerin vampir projesinin intikamını almayı kafasına koymuş Nazi lideri. Nazileri tekrar hortlatıp dünyayı büyük bir savaşa ve yıkıma sürüklemeyi düşünen Montana Max vampirleri ve ghoulları yönetmenin bir yolunu bulup yavaş yavaş ülkeyi ele geçirmeye çalışmaktadır.


GÖLGE | Nisan ‘08

Şafağı Beklerken

Tablo gibi çizimlere alışmış okurlara bu manganın ilk cildindeki çizimler biraz basit gelebilir ama bölümler ilerledikçe mangaka işi abartıp şahesere yakın bir görsel üslup sergilemektedir. Young King dergisinde arada sırada bonus bölüm olarak Alucard ile Walter’ın geçmişte Nazilerle mücadelelerini anlatan bölümler de yayınlanmaktadır. Fantastik ve korku edebiyatı eserlerine, animelere, mangalara ve video oyunlarına yapılan göndermeler mangayı okuyan dikkatli okurların gözünden kaçmamaktadır. İnsanların ciddiye aldığı pek çok tabuyla da dalga geçen Hellsing’in anlatım üslubunu biraz dengesiz bulabilirsiniz. Kimi zaman ciddileşen, kimi zaman da çok sulu şakalar yapan mangaka yeri gelince kendi parodisini yapmaktan da çekinmiyor. Sürekli imaj değiştiren ana karakterimiz Alucard her zaman karizmatik bir tavır sergilerken; vampirliği asla benimseyemeyen neşeli “drakulina” Seras ise mangaya çocuksu bir komedi öğesi katıyor. Daha manga çıkalı çok olmadan Stüdyo Gonzo tarafından 13 bölümlük bir anime serisi yapılmıştır. İlk bölümler dışında mangadan tamamen bağımsız bir çizgide ilerlemiştir. Mangadaki karakterler ve olaylar değiştirilmiş ve hikâye ciddi bir havaya bürünmüştür. Yine de hayranlar beğeniyle karşılamışlardır. Ayrıca 2006 yılından beri mangaya çok sadık bir OVA serisi yapılmakta ve DVD formatında piyasaya sunulmaktadır. Şu ana kadar Japonya’da 4 bölüm piyasaya çıkmıştır.

“Hermes is my name…”

Sonuç olarak; seinen türünü, gotik edebiyatı, vampirleri, kan ve şiddet dolu maceraları seven herkesin kolayca beğenisini kazanacak absürt ama heyecanlı bir manga Hellsing. Mangakanın tembelliğinden dolayı bazen yeni bölümlerinin çıkması çok zaman alıyor, bazen de az sayfayla geçiştirilmeye çalışılıyor. Ama yine de mangadan alacağınız zevk hiçbir zaman eksilmiyor. Alucard ile Alexander Anderson’ın karşılaşmaları bile mangayı okutmaya yetiyor.

26

Onur KÜÇÜK (kazegami)


Video-Club Muhabbetleri Ülkemizde bir döneme VHS videolar ve kasetleri damga vurmuştur. İnsanlar evlerinde reklâmsız doyasıya film izleme zevkini yaşamaya başlamışlardır. Bolca kaset kiralanmış, satılmış, elden ele dolaşmıştır. Hatta video oynatıcıların üstün özellikleri sayesinde, televizyon programları kasetlere çekilmiş, reklâm araları silinmiş ve küçük çaplı korsanlıklar yapılmıştır. Bu televizyondan çekme kasetler de uzun yıllar arşivlerdeki yerlerini korumuşlardır. Yaklaşık 10 yıl boyunca, abartmıyorum, 10 kadar VHS oynatıcı değiştirmiş ailenin ferdi olarak böyle rahat konuşabiliyorum. Sonrasında VCD ve DVD çılgınlığı bizi de vurdu tabii ki. Videolar ve kasetleri, gazetelerin kuponlarla dağıttığı oynatıcılar ve film setleri ile dibe vurdu hatırlarsanız. Hatta Milliyet gazetesi idi sanırım, daha da ileri giderek bilmem kaç kupona “Emanuelle Millennium Edition” setini vermişti. Vay canına! Son VHS cihazımızı unutamıyorum. Ne estetik bir Sony idi... Dediğim gibi bu VHS dönemi bittiğinde de DVD, özellikle orta direk ailelerde VCD oynatıcısı olmayan ev yoktu. Filmler elden ele yeniden dolaşır olmuş, eline CD’yi alan eleştirmen kesilmişti. Bununla beraber film satışı yapan ve kiraya veren dükkân sayısı da hızla arttı. Artık her mahallede, bir milyoner olmasa da bir “video-clup” vardı. Herkes çıldırmış gibi film izlemek için yanıp tutuşuyordu. Son çıkan filmler itina ile takip ediliyor, aralarından çocuk filmleri(!) ayıklanıyor, en vurdu kırdılı olanı temin edilip izleniyordu. İşte burada devreye video-cluplar giriyordu. Genelde İngilizce-Türkçe sentezlenip “Türkilizce” işletme isimleri tabelalarda yerini alıyor ve vizyon filmi adı altında sinema çekimi filmleri, Türkçesi geldi diyerek de yeni çıkmış DVD’leri çoğaltıp satıyorlardı. Orijinal filmin yanında korsan film vermek, üyelik kartı çıkartmak, tanıdıklara indirim yapmak da işletme sahiplerinin iyi niyetleri arasında sayılabilir tabii. Bu işletme sahiplerinin müşterileri de bambaşka evrenlerde yaşayan insanlardır. Onlar her zaman en “ekşın”, en yeni filmi ararlar. Bir video-clup’da iki yıl çalıştım. Tanık olduğum muhabbetler hep aynı çizgide oldu. “Ahmet nassın ya? Yeni filmler neler?” “Mehmet sen Vandaymın son filmini izledin mi abicim?” “Necati şöyle iğrenç bi korku filmi versene abicim.” cevap: “Testere 4 var abi.” ve: “Yok, izledik onu ya!” Popüler bir film varsa, Karayip Korsanları ya da Yüzüklerin Efendisi gibi, herkes sözleşmiş gibi onu sorar. Hele iki tanıdık aynı dükkânda karşılaşırsa durum daha vahim bir hâl alır: “Osman? Vaaay, nassın ya?” “İyiyim Şükrü abi. Film alıcam akşama. Bizim çocuklar falan oturur izleriz.” “Ooo iyi iyi! Bak yeni film çıkmış. Şu hatun oynuyomuş.” “Hadi ya! Ben o kadının başka bi filmini izlediydim. Hani şu arabalı olanı.” “Bi filminde de efbiay ajanını oynuyodu hani, biliyo musun onu?” “O bilmem mi abi? Çok süper filmdir o!” “Harika filmdir abi!” “Öyledir öyle,” şeklinde uzar gider muhabbet... Arada bir korsan filmleri getiren toptancılar yakalanır, aylarca “vizyon filmi” gelmez, “hani abi yeni filmler” baskısı daha da çileli hale getirir zaten geçim derdindeki işletme sahibini. Böyledir video-clup muhabbetleri yurdumuzda. Sinema anlayışı bu çember içinde değişir, gelişir, körelir, sürer gider...

Mustafa Emre ÖZGEN golge.editor@gmail.com


GÖLGE | Nisan ‘08

VI.Bölüm: Görünmez El

Oda her zamankinden de dağınıktı. İstiflenmiş kâğıtlar masanın üzerinden yere dek uzanmış ve buruşturulup atılan sayfalar yer döşemesinin yerini almışken, Ozan ve Murat bir yandan etrafı toplamaya çalışırken bir yandan da neler olup bittiğini anlamaya çalışıyorlardı. “Ne öyküsü?” diye, yaklaşık yirminci kez sordu Murat. Ozan tereddütle yanıtladı. “Bilmiyorum, bana göstermedin,”

“Sana kaç kere söyledim, o ben değildim, ben öykü falan yazmadım. İskeleden binaya girer girmez seni karşımda gördüm ve sen bana yazmaktan bahsediyordun. Evimde her kimi gördüysen o ben değildim Ozan.” “Pekâlâ, bir anlığına onun sen olmadığını düşünelim, -ama tıpkı sana benziyordu çünkü üst komşun olarak ben bile onun gerçekten sen olduğunu düşünüp bugün yaptıklarımızdan, yaptığımız kazadan, emekliliğinden falan konuştum, hiçbirini garipsemiş görünmüyordu,” konuşurken bir taraftan da odanın içine saçılmış sayfaları toplamayı sürdürüyordu, “ayrıca, birinin senden ve benden önce buraya gelip bütün bu sayfaları –hem de müsrifçe- doldurduğu ve onları aklına estiği gibi etrafa saçtığı gerçeğini görmezden gelemeyiz, biri buradaydı ve eğer o kişi sen değilsen, bir ikizin olduğu gerçeğiyle yüzleşmen gerek,” dedi alayla karışık. Murat çaresizce, gülümseyerek onu onayladı. “İşin kötüsü, buna basit bir hırsızlık olayı da diyemeyiz sanırım,” diye devam etti Ozan, “çünkü görünüşe göre çalınan hiçbir şey yok,” eliyle Murat’ın odasındaki görece pahalı ellektronik eşyaları işaret ediyordu. “Ayrıca hangi hırsız hiçbir şey çalmayıp yerine bir tomar kullanılmış sayfa bırakır ki! Bir anlamı yok.” Sözünü bitirdiğinde elindeki sayfaları incelemek üzere odadaki tek kanepeye oturdu. Konuşma sırası Murat’taydı. “Haklı olabilirsin ama yine de,” dedi, “akla en yatkın olanının üzerine gitmeliyiz. Şunu dinle; gerçekten bir hırsızdı ve posta kutumdaki emeklilik bildirimi gördü, VDnin içindekileri okudu ve soygunu planladı. Bana benzeyen bir maske ayarlayıp bunu giydi, büyük bir olasılıkla benim yerime geçip ikramiyeye konacaktı. Kişisel bilgilerime ulaşabilmek için eve girdi, ancak senin geldiğini görünce de işi bozuntuya vermedi. Sonra da ilk fırsatta aradan sıvıştı. Sonra-” “Sanırım senin türünü buldum,” diye araya girdi Ozan. “Bu kadar yüksek bir hayal gücüyle iyi bir detektif romanı yazabilirsin.” Ozan’ın kahkahaları sönüp gittikten sonra aralarındaki boşluğu dolduran uzun bir sessizlik oldu. Her ikisi de odanın dört bir yanından topladıkları sayfaları incelemeye daldılar. “Hele şunu bir duy,” diye atladı Ozan, sonra sesine derin bir ciddiyet vererek elindeki kâğıttan okudu. Nereden çıktığı belli olmayan dev bir çöp öğütücü kamyon aniden yolun ters tarafında belirivermişti. Koca bir kasası, bir fabrika gibi tüten egsozu ve çevresinde sürüklenen sürüklediği onlarca küçük çöp konteynırıyla—

30


“Aynen böyle yazıyor. Yarım bırakılmış. Bugün başımıza gelene oldukça benziyor!” “Doğru olabilir,” dedi Murat temkinli bir şekilde, “bizi izlemiş ve gördüklerini not almış olabilir. Ben yine de bir hırsız olduğunu düşünüyorum.” Ozan öfkeyle karşılık verdi. “Ne yani?! Bir androidin emekli maaşını çalabilmek için yaptıklarını kitaplaştıran bir hırsızdan mı bahsediyorsun?” Nefes nefese kalmıştı. “Kimse bu kadar manyak olamaz!” “Bana kalırsa hırsızlarla yazarlar arasında oldukça büyük benzerlikler var,” diye yanıtladı Murat, tüm yüzünü kaplayan yayvan bir gülümsemenin ardından konuşmasını sürdürdü. “ve manyaklık ortak özelliklerinden biri olabilir. Dahası, her ikisi de görünüşte anarşisttir, ikisi de işlerini yaparken diğerlerine görünmemeye dikkat ederler, her ikisinin de zengin olmak isteyenleri sanat hırsızlığı yapar ve her ikisi de yaptıklarını savunurken her şeyin aslında kendilerine ait olduğunu iddia ederler.” “Birçok hırsız tanımış gibi konuşuyorsun,” diye çıkıştı Ozan, arkadaşının söylediklerinden alınmış görünüyordu ve yüzü asılmıştı. “Yazaroid bir üst komşum var, yetmez mi?” “Dalganı geç bakalım,” diyerek konuyu değiştirdi. “Peki, bu kâğıttakilere ne diyeceksin? Sanatçı ruhlu bir hırsız mı?” “Çok düşük bir olasılık ama üzerimize o kamyonu süren ya da sürülmesini sağlayan kişi o olabilir.” “İşte,” dedi Ozan, kendinden emin bir ifadeyle “şimdi de bilim kurgunun sınırlarını zorluyorsun dostum. Sanırım rüyamatiğini kapatmayı unuttun.” “Kahretsin!” Ozan, arkadaşının aklının ardındakileri gün ışığına çıkarmış ve karşılığında bu lanet okumayı almıştı. “Onu hızırda unuttum, tamirciyi çağıracaktım, o da kaldı. Umarım bu saatte eve gelebilir.” Kapıdan dışarı çıkıp koridorun sonundaki iskeleye koşar adım giderken bağırdı. “Hemen geliyorum!” Dediği gibi yaptı. Kapıdan çıkmasıyla geri gelmesi arasında zaman durmuş gibiydi. Murat’ın bu kadar kısa sürede gidip geldiğine dair tek işaret hızla soluk alıp vermesiydi. “Gitmiş,” dedi. “Hızır,” derin bir soluk aldı, “iskelede yok.”

* * *

Gece tek göz evin içine dolarken Murat elindeki kâğıdı daha iyi görebilmek için ışığın düğmesine dokundu, pencereler kararıp ışık geçirmez bir hale geldi ve tavandaki aydınlatmadan yapay bir güneş


GÖLGE | Nisan ‘08 doğdu. Düşünceliydi ve bu hale gelmesi uzun sürmüştü. Önce şok, sonra inkâr, öfke ve en sonunda çaresizlik. Daha sonraysa uzun bir sessizlik ve yakılıp söndürülen onlarca sigara. Söylenecek fazla bir şey yoktu. İkisi de neler olup bittiğini anlamak, önlerindeki bu bulmacayı çözebilmek için ellerindeki sayılı parçaları doğru yerlere yerleştirmeye çalışıyorlardı. Bunun tek yolunun da, hırsızın –ya da bilmem kimin– ardında bıraktığı kâğıtları tekrar tekrar okumaktan geçtiğine karar vermişlerdi. Sayfalar arasında birkaç saat oyalandıktan sonra, her ikisinin gün boyunca birlikte geçirdiklerinin, ayrı ayrı sayfalarda, çoğunlukla kısa, eksik ve el yazımı cümlelerle not edildiğini, ancak doğru sırayla okunduğunda düzenli bir kurgu içerisine oturtulduğunu fark etmişlerdi. Murat’ın sabah aldığı ve emekliliğini bildiren posta, bozuk rüyamatiği, hatta rüyası bile orada, sayfalar üzerine aceleci bir el yazısıyla yazılmış duruyordu. “Neler oluyor Ozan?” dedi Murat, yorgun ve yıpranmış bir sesle. Odadaki sigara dumanından gözleri yaşarmıştı. “Garip bir şeyler,” diye hiçbir şey açıklamayan ama her şeyi anlatan bir yanıt verdi. Önündeki masaya sıraladığı sayfaları, içlerinden bir şeyler çekip çıkarmak umuduyla gözlerini ayırmadan okudu. Bu belki on beş, yirminci okuyuşuydu ve her seferinde ‘bu defa her şey açığa çıkacak’ diyerek yeniden başlamıştı. Adeta ilham gelmesini bekliyordu. Haklıydı. “Şuna bir bak, bu sabah gördüğüm kâbus kelimesi kelimesine işte burada,” dedi Murat ve derin bir soluk aldı. “Sanırım aklımı kaybedeceğim. Sen ne düşünüyorsun? Aklında bir şeyler mi var?” “Şşşt!” dedi öbürü, elini hiddetle kaldırarak. Başını geri attı ve sandalyeye yasladı. Sessizlik. “Haklısın!” diyerek olduğu yerden fırladı, “Sen gerçekten haklısın!” dedi, işaret parmağını arkadaşına doğrultmuş, aydınlanmanın getirdiği koca bir sırıtışı tüm suratına yaymış, arkadaşına bakıyordu. Murat bir şeyler söyleyecek gibi oldu ancak Ozan izin vermeden cebinden bir sayfa çıkarıp okudu. “Kısacık bir uyku, sonra sonsuzluğa uyanış/Ve Ölüm olmayacak artık, Ölüm; sen öleceksin. Bu sana bir şeyler hatırlattı mı?” Yerinde duramayan gözlerle arkadaşına bakıyordu. “Evet,” dedi, “ama bunun bu durumla ilgisi ne?” Ozan’dan beklediği bu değildi, hayal kırıklığıyla sözünü tamamladı. “Bu senin şiirin.” “Kesinlikle,” diye atladı Ozan. “Kesinlikle hayır!” Gülüyordu. “Haklıydın oğlum, yazarlarla hırsızlar gerçekten birbirine benziyor.” Murat’ın kafası karışmıştı, eğer içinde bulunduğu durumdan daha karışık bir hâl alabilecekse elbette. Arkadaşını daha fazla boşlukta bırakmak istemeyen Ozan aklındakileri, elinden geldiğince açıklamaya çalıştı. “Edebiyatla aranın o kadar iyi olmadığını biliyorum bu yüzden kısa keseceğim. Bu benim şiirim değil, daha doğrusu az önceye dek benim olduğunu düşünüyordum ve bundan eminim ve gurur duyuyordum. Sen her ne kadar androidlerin şiir yazamayacağını düşünsen de, kusura bakma ama gerçekten iyi dizeler olduğunu söylemeliyim. Ancak,” dedi, “bu dizeler, daha önce söylediğim gibi, bana ait değil.” Ayağa kalktı ve odanın içinde ileri geri yürümeye başladı. “Böbürlenmek istemem ama bu dizeler aslında İngiliz Metafizik şiirinin kurucusu ve en önemli temsilcisi olan John Donne’ın Kutsal Soneler’inin on numaralı olanından ç/alıntıdır. Biliyorum, oldukça eski bir dönem ve senden bunu bilmeni beklemiyorum, bugünlerde pek

32


fazla kişinin hatırladığını da sanmıyorum. Yine de güzel bir sonedir, boş bir zamanında sana göstermekten zevk duyarım. Neyse, bu gerçeği hiçbir şekilde değiştirmez. Asıl şaşırman gereken nokta, benim bunu niye bu kadar geç fark ettiğim.” Cümlesinin sonunda, Murat’ın odadaki varlığını tamamen unutmuş, kendi kendine konuşuyordu. “Her neyse,” konunun geride kaldığından emin olmak için bir anlığına sustu, sonra anlatmayı ve açıklamayı sürdürdü. “Artık biliyoruz ki, bu dizeler benim değil Donne’ın. Ayrıca, burada bıraktığı notlardan okuduğumuz kadarıyla biliyoruz ki, bizim şu yazar/hırsız bugün senin başından geçenler hakkında bir öykü yazıyor.” Cebinden çıkardığı bir kalemi kemirmeye başlamıştı ve sözcükler ağzından hızla çıkıyordu, söylediklerini anlamak gittikçe zorlaşmıştı. “Şurada gördüğün gibi,” masanın üzerindeki sayfalardan birine işaret ediyordu, “bu dizeler burada da yer alıyor, yani bunlar da öyküye dâhil, ama benim adımla. John Donne’dan bahsedilmemiş. Yani bu dizeler, yazar/hırsızın öyküsünde de var. Bu da demek oluyor ki…” Ayaklandığı sandalyeye geri döndü ve heyecanla sordu. “Bu yazar/hırsızın öyküsünün son bölümünü bir daha okur musun?” Murat, önündeki sayfaları karıştırdıktan sonra aralarından bir tanesini çekip çıkardı ve okumaya başladı: Birkaç dakika sonra, hızırını park edip gittiği yerde buldu kendini. Parasını ödeyip taksiden indi, hızırına bindi ve dolmakta olan park süresini daha fazla uzatmak istemediğinden havalanarak oradan uzaklaştı. Ağır ağır ilerleyen trafiğin arasına karışırken bulunduğu yerin yakınlarında bir teknik servis olup olmadığını da aracındaki monitörden kontrol etti. Olumlu sonucu belirten ışık yanıp sönerken, bilgisayarın işaret ettiği yola girdi. bilmediği bu semtte kazık yiyebileceğini düşündü. Yerine, ne zaman evdeki eşyalarda bir sorun çıksa telefon ettiği servisi eve çağırmak geldi aklına. En azından iki kere kazık yemekten kurtulmuş olurum, diye söylendi ve bulduğu ilk sapaktan sola dönerek sağa girerek evine doğru yola koyuldu. Hızırı iskeleye kenetleyip seksen dokuzuncu katın plastik kokan koridoruna girdiğinde Ozan’la karşılaştı. Son cümleyi de hızla tamamladığında soran gözlerle Ozan’a döndü. “Ee? Nereye varmaya çalışıyorsun?” Ozan, beklediği sorunun kendine yöneltilmesinden mutlu bir şekilde ayağa kalktı ve dairenin girişine doğru yönelerek, içerideki tüm aydınlatmayı çalıştıran sistemin düğmesine dokundu. Bir anda tüm lambalar söndü ve pencereler eski saydam hallerine dönüverdi. Dışarıda, kalabalık şehri aydınlatan güneşin ışıkları, haklılığını doğrularcasına Ozan’ın yüzüne vuruyordu. Kamaşan gözlerini gözlüklerinin arkasına saklayarak Murat’a baktı, onun için de birçok şey aydınlanmış görünüyordu. “Sanırım,” dedi, kafasındaki onlarca düşünce arasından akla en yatkın olanını seçmeye çalışıyordu, “eğer dışarı çıkıp iskeleye gidecek olursak, emektar Anadol’u orada park edilmiş bir şekilde, bizi beklerken bulacağız, öyle değil mi?” “Denemeye değer bir fikir,” diye yanıtladığı gibi kapıdan çıkıp gitti Ozan. Murat da dairesine açılan kapıyı kilitleyip peşi sıra seksen dokuzuncu katın iskele-


GÖLGE | Nisan ‘08 sine uzanan koridoru koşup geçti. Cam kapıyı aşıp, kendilerini gökdelenin parlak kaplamalarından yansıyan gün ışığı altında bulduklarında, iskeleye park etmiş onlarca hızır arasından Murat’ın taksisini bulmaları zor olmadı. Üzerindeki kocaman TAKSİ yazısının da yardımı olmuştu, ancak az önce her şey ikisinin de kafasında en ince ayrıntısına kadar belirlenmişti ve aracı olması gereken yerde gördüklerinde derin bir tatmin duydular. Murat doğruca sürücü koltuğuna geçerek motorları çalıştırdı. “Gidiyoruz, atla!” dedi. Ozan da sorgusuz söyleneni yaptı. Sert bir kalkışla aracı iskeleye bağlayan kelepçelerden kurtulan hızırın gürültüsü kalabalık otoyolun uğultusuna karışırken Ozan meraklı gözlerle yanında oturana adama döndü. Şimdi şaşırma ve anlamak için çaba sarf etme sırası ondaydı. “Nereye gidiyoruz?” “Servise,” dedi Murat sakince, “gidip şu rüyamatiğe bir baktıracağız, sonra da bu hırsız –ya da yazar, her kimse- onunla rahatça ilgilenebiliriz.” Tam bir kesinlikle ekledi. “Ve bu kez kazık yemediğimden emin olacağım.”

Sürecek…

Utku TÖNEL kendime.blogspot.com

Vinyetler Gökhan GÜLTEKİN telumaithor.deviantart.com


The Mist ve Stephen King Sineması “Tek kelimeyle berbat bi film. bikaç bilimkurgu filimlerindeki canavarları birleştirip bi filim yapmaya çalışmışlar. ama çok kötü olmuş. boşuna zamanınızı harcamayın” “Arkadaşlar Frank Darabont ve Stephen King yapacağını yaptı yine… Müthiş bir uyarlama korku gerilim ve çaresizlik dolu dakikalar... ne diyebilirim ayakta alkışlıyorum. Mutlaka görün, son yıllarda seyrettiğim en etkileyici filmlerden biri!.”

Beyazperde, net ortamında vizyon filmlerinden haberdar olmak için takip ettiğim, beğendiğim bir sinema sitesidir. Filmlerin kendilerine ait sayfaların altındaki okur yorumları da her zaman eğlenceli ve farklı okumalara sahiptir. Yine de yukarıda iki örneğini gördüğünüz üzere bir sanat eseri (Sinema 7. sanat mıdır? konusuna hiç girmeyelim) üzerinde, özellikle de kendi ürünlerinden yeni referanslar üreten ve klişelerini yıllardır yeniden ve yeniden tüketen korku, fantastik sineması söz konusuysa, anlaşmak pek mümkün değil… “The Mist” filmi, ki filmi yazarken Türkçe uydurulmuş ismi olan “Öldüren Sis”i asla anmayacağım çünkü böyle bir filme verilebilecek en uyduruk, özensiz ismi kimin seçtiğini çok merak etmekteyim! Atilla Dorsay, yıllar önce yazdığı “The Games” filminin eleştirisinde, sürpriz bir finale sahip bu filmin isminin neden “Haris Kocanın Tuzağı” olarak Türkçeye çevrildiğini sorgulamaktaydı… Görünen o ki, aradan on yıllar geçmiş olmasına rağmen gişe rahatsızlığı hâlâ böyle abuk sabuk isimler seçilmesine sebep olabiliyor. Ne diyelim; Allah ıslah etsin!

Tekrar filme dönecek olursak; “The Mist”, başından beri merak ve ilgiyle izlenen, beklenen bir proje oldu çünkü ortada daha önce “Esaretin Bedeli – The Shawsank Redemption” , “Yeşil Yol – Green Mile” gibi her sinefilin arşivinde mutlaka bulunan iki müthiş filme hayat vermiş yazar Stephen King ve yönetmen Frank Darabont ortaklığı vardı. Bizdeki Yavuz Turgul, Şener Şen projelerine benzer bir ilgi uyandıran film, vizyon görene kadar kitabın hayranları tarafından ilgiyle takip edildi. Stephen King’in “Skeleton Crew” isimli kitabındaki bir hikâyeden uyarlanan senaryoda: Kuvvetli bir fırtına sonrası meydana gelen sis, tüm kasabayı kaplar. Bu yoğun siste ortaya çıkarak, insanları yiyerek beslenen yaratıkların varlığından haberdar olan insanlar, süpermarketin içinde kapana kısılmış durumdadırlar. Bu tedirgin bekleyiş esnasında süpermarketin içindeki insanlar ikiye ayrılır, bazıları intikamcı bir tanrının bu yaratıklara hükmederek insanları kurban etmeyi emrettiğine inanırken, bazıları buna inanmaz ve içerdeki tehdit, dışarıdakinden daha korkunç sonuçlar doğuracak hale gelir. Film ilk algılama ile sizi envai çeşit Dünya dışı yaratıkla korkutmaya çalışan bir korku gösterisi gibi gözükse de aslında minik bir toplum modelinin dışarıdan gelen bir tehditle nasıl değişebileceğine ve bazı bireyler için nefes alma imkânı bırakmayacağına dair bir deney olarak da yorumlanabilir. Din unsurunun insanı nasıl etkisine alıp şekillendirebileceği


GÖLGE | Nisan ‘08

ve korku ile baskı kuran bireylerin meczupluktan bir anda peygambere dönüşebilecekleri 2 saat boyunca izleyene, özellikle 2008 Türkiye’sinde yaşayan bizlere acı ve sert bir şekilde gösteriliyor. Bu bakımdan düşünce olarak “The Mist”i, yine yakın zamanda seyrettiğim tamamen farklı ülkelere ve türlere ait iki film olan “Persepolis” ve “Uçurtma Avcısı – The Kite Runner”a yakın buldum. Bu arada filmin hemen başında bizi çok hoş bir haberci sürpriz beklemekte; başkarakterimizin işi sinema afişi çizmektir ve çalıştığı atölyede duvara asılı afiş daha önce sinemaya uyarlanmış The Thing filmidir (2009 da yeniden çekilecek) ve o anda Kara Kule filminin afişi üzerinde çalışmaktadır. Buradan Kara Kule ve kahramanı Roland’ın serüvenlerinin beyazperde de gözükmesinin yakın olduğu izlenimini edindim ve oldukça sevindim. Frank Darabont, King uyarlamalarını seven ama onun canavarlarından ziyade yarattığı karakter ve mekânlarla ilgilenen bir yönetmen… Açıkçası ben bile “Esaretin Bedeli”nin bir King öyküsü olduğunu duyduğumda vaktiyle oldukça şaşırmıştım. Çünkü ülkemizde, Stephen King yakın zamana kadar hayalet, canavar öykülerinden başka bir şey yazmayan modern bir Amerikan edebiyatçısı olarak biliniyordu. Darabont iki duyarlı King öyküsünü sinemalaştırdıktan sonra bu defa arada kalmış bir öykü olan korkutmaktan geri kalmazken bir dram yaratabilen The Mist’i seçmiş ve Guillermo Del toro gibi Avrupalıların rahatlıkla yapabildiği gibi filmini tek bir türe ait algılamaya mahkûm olmaktan kurtarmış. King’in kitabını okuduğumda öyküyü 50’lerin atom, radyasyon, uzaylı istilası serilerine yakın bulmuştum ama anlatılan birey çatışmaları da oldukça ilgimi çekmişti. Darabont, öykünün içindeki küçük öykü kısmını daha çok önemsemiş ve doğru bir tercih yapmış… Seyrederken anlayacaksınız ki, The Mist’de size saldıran yaratıklardan çok daha fazlası var. Fazla ipucu vermeden, erkek çocuğu olan babaların bu filmden çok fazla etkilenerek, hatta duygusal bir şoka uğrayarak çıkacaklarını belirtmeliyim. Son olarak; “The Mist” seyirciyi korkutma görevini başarıyla yerine getiren, zeki ve farklı bir senaryo ve Hollywood için oldukça aykırı bir sona sahip ve iyice klişeleşmiş fantastik, bilim kurgu ve korku sinemasına farklı bir dokunuş ve katkı sağlayan güçlü bir film… Çarpıcı finalde fonda duyduğunuz etkileyici müzik ise “Dead Can Dance” grubuna ait… Gölge derginin yeni sayısında görüşmek üzere hepinize sevgiler ve bol fantastikli günler diliyorum.

36

Murat Tolga ŞEN www.otekisinema.com


Ruhların Kaçışı Anime, Japonya’dan tüm dünyaya yayılan bir sanat akımıysa eğer Miyazaki de bu akımın bayrak taşıyıcılarından biri olmalı. Batı’daki çocuklara hitap eden animasyon filmlerinden konularının derinliği ve görsel atmosferiyle ayrılan animelerinin tüm bu söylediklerimi haklı çıkartacak en bilinen örneği de ‘Ruhların Kaçışı’. Miyazaki’nin 2001 yapımı bu görsel şaheseri Türkiye’de ancak 2004 yılında izleyiciyle buluşsa da büyük bir hayran kitlesine sahip. Öykünün ana kahramanı 10 yaşında bir kız çocuğu, Chihiro. Film, Chihiro ve ailesinin kırsaldaki yeni evlerine varmak üzereyken başlıyor. Kahramanımız mutsuz. Arkadaşları tarafından ona verilen çiçek buketinden ayrılamıyor, yeni okulunu gördüğünde dil çıkartıyor... Yeni, bilmediği bir ortama gireceği için huzursuz belki de. Ailesi ise bu konuda ona yeterince destek olamıyor.

Ruhların Kaçışı, yönetmeninin deyişle günümüz Japonya’sından kesitler taşıyor. Günümüz sorunlarını filmlerinde işlemeyi seven Miyazaki bu filminde de modern, yozlaşmış hayatımıza bol bol gönderme yapıyor. Chihiro, modern dünyadaki ailenin tek çocuğu, şımarık kızıdır filmde ve huysuzluklar yapar ailesine. Annesi, Chihiro’yu pantolonunu çekiştirdiği için azarlar. Babası, yanlış yola sapıp macera tutkusuyla tünele girer. Daha sonra da yemeklerin çekiciliğine kapıldığında kızına kayıtsız davranmaktan çekinmez. Filmin başlarında Miyazaki’nin alıştığımız o sevecen aile kavramıyla karşılaşamayız böylece. Günümüzde sadece Japonya’da değil, kendi çevremizde de karşılaştığımız bir durumdur bu aslında. Filmin asıl heyecan verici sahneleri de bundan sonra başlar. Chihiro etrafı keşfe çıktığında Haku adlı bir çocukla karşılaşır. Haku, film boyunca ona yardım edecek insanların başında gelecektir. Hatta aralarındaki ilişki aşk olarak da yorumlanacaktır film boyunca. Hamam olarak işletilen grotesk yapıyla karşılaşması onun için olduğu kadar bizim için de heyecan vericidir. Tünelden geçtikten sonra hamam dışında da birçok enteresan yapı bizi karşılar. Bu sahnelerde Chihiro’nun babasının yaptığı yorum ilgi çekicidir. Babası bu yapıların 90’ların başında çok yaygın olarak kurulan ama daha sonra ekonomik krize yenik düşüp kapatılan tema parklardan birini oluşturduğunu ifade eder. Bu, günümüz Japonya’sındaki ekonomik sıkıntılara dikkatimizi çeker aslında. Yemeklerin çekiciliğine kapılıp sonunda domuza dönüşen ebeveynler ise açgözlülüğümüzün aynasıdır. Domuza dönüşen anne-baba Chihiro’nun hayatını kolaylaştırmıyor elbette. Bu sahneye kadar kahramanlara has hiçbir özelliğini göremiyoruz Chihiro’nun. Annesini, babasını, tabii bir de kendi hayatını kurtarmak için hamamı işleten kötü cadı Yubaba’nın karşısına dikilmesi ve zorluklara göğüs germesi tüm yaşananların neticesinde ortaya çıkıyor. Yaşadıkları


GÖLGE | Nisan ‘08 onu olgunlaştırıyor ve başlangıçta gördüğümüz Chihiro’dan çok farklı bir kahraman oluveriyor. Filmin can alıcı sahnelerinden biri Chihiro’nun hava karardıktan sonra yavaş yavaş ‘saydamlaşmaya’ başlaması. Çaresiz bir biçimde oradan oraya koşuşturan kahramanımızın imdadına Haku yetişiyor. Haku’nun Chihiro’nun yanında olmasının nedeni onu daha önceden tanıdığı hissine kapılması. Chihiro’nun adını biliyor ama nereden tanıdığını bilmiyor. Kendi adını bile hatırlamayan biri için son derece doğal olmalı aslında bu durum. Annesi ve babasının aşırılıkları sonucu yalnız kalan Chihiro’ya aradığı şefkati ve ilgiyi sunanın Haku olması da kaçınılmaz oluyor böylelikle. Kendi adını sözleşme gereği Yubaba’ya veren ve böylece Sen adını alan Chihiro’ya -aynı zamanda eve dönüş bileti olan- kendi adını unutmamasını sağlayan da yine ejderha-insan Haku oluyor.

Filmde, çok eğlenceli ve etkileyici yan karakterler de mevcut. Bu yan karakterler arasında sevecen büyükanne tanımına bir gönderme olan Yubaba’nın iyi kalpli ikiz kız kardeşi Zeniba, Chihiro’nun yeni çevresine alışmasını sağlayan, hamamdaki işlerine yardımcı olan Lin var. Film boyunca Chihiro’yu takip eden Yok-yüz de kahramanlarımıza korku dolu anlar yaşatmasının yanı sıra açgözlülüğe-açgözlülüğümüze vurgu yapan bir karakter. Tabii daha sonra bence filmin en etkileyici karakteri olan “Banyoları ısıtan/kazanların kölesi” Kamajii var. Gittikçe uzuyormuş hissi veren kolları, inatçı tavrı ve de Chihiro’ya karşı sergilediği babacan tavır ile filmin en samimi ve sempatik karakteri Kamajii. Filmi gerçekçi konusu ve etkileyici karakterleri dışında kült haline getiren esas öğesi ise muhteşem görselliği. Miyazaki filmlerinin genel özelliği olan göz alıcı arka plan Ruhların Kaçışı’nda daha da üst seviyeye ulaşıyor. 2003 yılında En İyi Animasyon Oscar’ını ve Altın Ayı’yı kapması da bunun bir göstergesi olmalı. Her filminde bize kaybettiğimiz değerleri hatırlatmaktan bıkmayan Miyazaki’nin bu en başarılı filmi Ruhların Kaçışı da izlenmeyi fazlasıyla hak ediyor.

Eda İHTİYAR edaihtiyar@gmail.com


E=MİCİ Hoş geldin, doktor! Sizi ayakta karşılayamıyorum kusura bakmayın. Malum, zincirler… Şimdi sevgili doktorum, yaslanın arkanıza ve teorilerimi dinleyin. Belki iyileşmeme yardımcı olur vereceğim bilgiler. Ya da tam tersine sizin kafayı yemenizi sağlar, bilemeyeceğim. Teorilerim… Geriye bakıp düşünelim bir. Mesela, birkaç on milyon yıl geriye... İlk yemeği kimin bulduğuna dair bir bilgimiz var mı? Yok. Önce kim hangi yemişi yedi, sonra kim bir başkasını ezdi, bir başkası bunları birleştirdi, birisi de suda kaynattı... Bunlara dair en ufak bir fikrimiz bile yok. Ha, tahmin yapabiliriz. Eğer Darwin haklıysa insanlar maymunken zaten içgüdüsel olarak ne yemeleri gerektiğini biliyorlarmış. Sonradan beyinleri evrimleştikçe bu bilgi şekil değiştirmiş o kadar. Ama tanrıcılara inanırsak da bu işin kökeni cennetteki çifte dayanıyor olmalı. İşte bu noktada benim çok iyi bir teorim var. Bakın, bu çift cennette ne yapmış olabilir: İlk yaratılanlar oldukları için yedikleri önlerinde yemedikleri arkalarındaydı muhtemelen. Yani o günah hikâyesine kadar. Sonraları dünyaya şutlandıklarında da bu birikimi yanlarında getirdiler. Yani onlar zaten musakkayı, vezirparmağını, dilberdudağını biliyorlardı. İşte, aslında olayın aslı bu. Ama benim kafamı kurcalayan daha başka bir şey var. Acaba bu çift cennette kaç yıl kaldı ve dışkılarını nereye attı? İşte dünyanın ve evrenimizin oluşum hikâyesi teorim: Söz konusu olan çiftimiz yaratıldıktan sonra uzunca bir zaman yemek yiyerek ortalıklarda gezindiler. Sonra bir gün iç organlarında müthiş bir sancı başlayınca da şaşaladılar. Onlara bu konuda bir bilgi verilmemiş olmalıydı kanımca. Yani bir meleğin onlara oturup “bakın arkanızdaki şu delikten bok gelecek,” demesi hiç de ilahi olmazdı... Bu ani sıkışma karşısında -ki herkes için sürpriz olmuş olabilirdi, hemen bir çözüm aranmış ve cennetin tabanına bir delik açılmıştır. Hatta iki delik! Çiftimiz de rahatlamak üzere bu delikten işlerini görmeye başlamışlardır. Delik doğrudan bugün bizim uzay dediğimiz yere açılıyor olmalıydı. Kocaman, karanlık bir sonsuzluk kimin ne işine yarasındı ki? Ve işte ilk BİG BANG’ler ve ardından yuvarlanarak uçuşan şekilsiz nesneler! Birden uzayın yerçekimsiz ve havasız ortamını kaplayan gazlar ve kütleler... İşte gezegenlerin ve yıldızların gerçek oluşum hikâyesi! Metan gazı sıkışarak yıldızları oluşturmuş, böylece uzaydaki ilk ışık kaynakları meydana gelmiş, ardından da dönüp duran kütleler içlerinde biraz gaz sıkıştırarak gezegenleri oluşturmuşlar. Evrenimizin gerçek var oluş öyküsü işte bu. Dünyamızın da... İnanmazsanız bilinçaltınıza sorabilirsiniz. Vereceği


GÖLGE | Nisan ‘08 yanıt şu olacak: DÜNYAMIZ BOKTAN BİR YER! Peki, bu çift ne kadar süreyle dışkıladılar da bu gezegenler oluştu? Bilemiyorum. Ama kanımca uzun bir süre olmalı. Yok, kısa bir süre idiyse de dünyamızdaki zamanla cennetteki zamanın eşit olduğunu düşünmemiz doğru olmaz. Bu tecrit odasına kapatıldığımdan beri bu tip teoriler üretiyorum. Yok, burası tımarhane değil. Yani, evet, üzerimde deli gömleği var ve ağzımda ağızlık, sonra odamın duvarları da özel bir plastikle kaplı ama hayır, ben deli değilim. Açım...! Beni tanımıyorsunuz. Gel-git akıllının biriyim ben. Yani şunu demek istiyorum ki aklım gitti mi gidiyor, geldi mi de tam geliyor. Geldi mi her bir şeyin farkında oluveriyorum. İnanır mısınız, bu işe nasıl bulaştığımı da ancak böyle zamanlarımda hatırlıyorum... Açlık krizi geçirmek hiç de eğlenceli olmuyor. Ne demişler; “Allah kimseyi açlıkla ıslah etmesin,” insanın aklı başından gidiyor. Ürperdim birden.

* * *

Çalıştığım gazetenin acar muhabirlerinden biri olarak hemen her önemli habere beni koştururlardı. Mesela, bir adam tıraş olurken eli kaymış da karısının yüzünü mü kesmiş, hemen koşar haber yaparım. Ya da bir köpek komşunun hanımına tecavüze mi yeltenmiş, ben oradayım. Sonra, aşk üçgenleri cinayetlerinde haberi yapan ilk kişi de ben oluyorum hep. Anlayacağınız gazetemizin üçüncü sayfa haberlerinin baş aktörüyüm ben. Ben kim miyim? Tanışalım, adım Gölge, soyadım Yazar. Evet, mahlasla yazıyorum. Aksi halde emin olun bazı haberlerden dolayı başıma gelmedik kalmazdı. Kalmadı da zaten! O büyük olayların başladığı gün monoton bir gün olmuştu. Bütün bir günü ofiste pinekleyerek ve abur cubur yiyerek geçirmiştik ekipcek. İnanın öğlen olmuştu ve hâlâ ilginç bir haber telefonu gelmemişti ofise. Oysa sıradan bir günde saat sabahın körü 5 dedi mi başlardı telefonlar ve akşam olana kadar da susmazdı. Babasını vuranlar, annesini doğrayanlar, intihar etmeye kalkanlar, linç ihbarı, politikacı ve ünlülerin kaçamak ihbarları, uzaylı ihbarları, yeniden doğanlar, mucize adamlar, ağlayan porselenler, uçan ayakkabılar, kafayı sıyıranlar... Ama diyorum ya o gün o saate kadar kimsenin bir halt karıştıracağı gelmemiş içinden. Hani bazıları haber kaynaklarımızın o gün iyi çalışmadığını düşünebilirler, ama yanılırlar. Çünkü bu haber kaynakları sıradan işlerini yaparken rastlıyorlar bu vakalara. Hayır efendim, bu kişiler parapsikolog, astrolog falan değiller. Bunlar bildiğimiz polisler, hemşireler, doktorlar, adliye görevlileri, hademeler v.s. adamlar ve hanımlar. Yani böyle olaylara bizzat tanıklık etmek zorunda bırakılan insanlar. Hani birinden haber çıkmazsa bir diğerinden kesin çıkar. Yani normal zamanlarda saat 5 dedi mi çıkardı! O gün niyeyse saat 12’ye kadar tıkınmayla meşgul olmamızı sağlayarak hiçbir şey çıkarmadılar. Evet, saat 12’yi vurduğunda-dijital saatlerde öyle bir şey mümkün değil ama deyim bu artık, saat 12’yi vurduğunda telefon o gün ilk defa çaldı ve sekreterimiz saatler süren hareketsizliği sonucu uyuşan bedenini hareket ettirene kadar da zilinin sesi 15’i buldu. Arayan

40


bir polis memuruydu ve tanımlanamaz bir olaydan bahsetti. Tam bana göre bir haber. Eğer tanımlanamıyorsa, yapacağım tek şey, ıkınıp, tanımlamak. Adres bana iletildi ve hemen yola koyuldum. Şimdi geriye bakıp düşününce acaba o gün ayağımın neden kaymadığını, birkaç kemiğimin neden kırılmadığını, bu habere neden başkasının benim yerime gitmediğini kendime fena halde soruyorum. Verilen adrese ulaştığımda arabamı ilk bulduğum boşluğa park ettim. Boşluk dediğim park yeri boşluğu, cadde kenarı boşluğu değil. Bizzat caddenin kendisindeki bir boşluk. İnanın, ben bu kadar polis arabasını ve cankurtaranı bir arada görmedim. Hatta uzakta iki de askeri kamyon vardı ve içleri tam teçhizatlı askerle doluydu. İşte bu arabalarla daha bir çok resmi plakalı araba caddeyi boydan boya kaplamıştı. Anlaşılan “tanımlanamaz” denilen olayı tanımlamak isteyen çok aday vardı ve hepsi de resmi görevlilerdi. İlk işim olayı bildiren polisi bulmak oldu. İşin detaylarını öğrenmek istediğimde ise soğuk bir duş bekliyordu beni. Polis, her zamanki fiyatın on mislini talep ediyordu. Başka zaman olsa onun canına okurdum ama ortamın kalabalıklığı ve bu kalabalığın sıradan turistler olmayışı çenemi tutmama neden oldu. İstenilen parayı verdikten sonra sahte polis fotoğrafçısı kimliğimi takarak barikatı aştım ve olay mahalline sızdım. Sızmaz olaydım. Ona yakın güvenlik noktasını geçtim ve o korkunç görüntüyü gördüm. Sıradan bir apartmanın, sıradan bir dairesinin orta gelirli bir aile tarafından döşendiği her halinden belli olan salonundaydım. Anne, baba, kız ve erkek çocuklar kanlar içinde yatıyorlardı. Görünürde herhangi bir yaraları yok gibiydi. Zaten oturuş hallerine bakılırsa herhangi bir mücadele izi de yoktu. Aile, akşam programı izlemek üzere televizyonun karşısına kurularak abur cubur yiyordu muhtemelen. Sonra da ölmüşlerdi. Öylece, durduk yerde ve kanlar içinde. Kolumu dürtükleyen polisle kendime geldim. Acele etmemi söylüyordu... Haklıydı. İşgüzar bir memur yaka kimliğime daha yakından bakmak isteyebilirdi. Akşama doğru fotoğrafları gazeteye ulaştırdığımda herkes memnundu. E, ne de olsa bu fotoğraflar sadece bizim gazetede yer alacaktı. Aldı da... Aferindi bize! Ve beklenen sonuç... Fotoğraflar yayınlanır yayınlanmaz olayın meydana geldiği semtte panik başladı. Gerçi biz fotonun altına,”nedeni bilinmiyor” dediysek de insanlar bir katilin varlığından korkmaya başladı. Birçok kişi evlerine kapandı günlerce, paranoya o derece arttı ki o semtteki konservelerin tamamı tükendi. Ayrıca silah satışları da patladı, neyse ki silahlar patlamadı. Patlamaya fırsat bulamadı… Polis, bu haberi yalanladı. Hatta hiç olmamış gibi davrandı. Açıkçası bunu beklemiyorduk. Yani bizim beklentimiz belliydi: Biz özgür basın çığlıkları arasında baskıcı polisten ve mekanizmalardan yakınırken polisler gazeteyi basacak, fotoğrafları çekeni arayacak, olayla ilgili yalan basın bültenleri dağıtacak falan filan... Ama olayı yok sayması ve hasıraltı etmeye çalışması beklenir bir davranış değildi. Eh, iş böyle olunca merakımız daha bir kamçılandı tabii. Hemen toplantı yaparak arkadaşlarla bu boku çomaklamaya karar verdik. Ölenlerin kimlikleri, özel muhabir polis kardeşlerin değerli fikir ve bilgileri, semtin tarihi gibi gibi her olasılık araştırılacaktı. Hemen görev dağılımı yaparak koşuşturmaya başladık. Biliyor musunuz, bazen biz gazetecilerin habere çürük meyve bulmuş meyve sineklerinden daha hızlı üşüştüğünü düşünürdüm. Altında


GÖLGE | Nisan ‘08 pislik olan haberin kokusunu da en ala köpekten daha çabuk aldığımızı da. Çoğunlukla bu koku doğru çıkardı nitekim. Ancak bu defa burnumuzdan giren kokunun beynimizdeki koku alma bölgesini tahrip etmesi gerekirmiş ya neyse. Yapılan araştırmalar sonuçsuz kaldı. Hem de gazete tarihinde ilk defa. Ölenlerin kimlikleri konusu tamamdı gerçi, ama onu saymıyorum. Baba küçük memur, anne ev kadını, çocuklar çalışkan talebeler... Hasım yok, kavga yok, hırs yok, sevilen insanlar, sıradan önemsiz insanlar v.s.... TV karşısında oturup tıkınırken ölmüşler, nokta. Ve filmlere yakışır önlemler alınmaya başlandı. Olay mahalline giriş çıkış yasaklandı. Bütün bina tahliye ettirildi. Bina sakinlerinin taşındıkları yerler haritadan silindi. Ölenlerin akrabaları; en uzaklar bile, yok oldular. Puf… Şimdi söyleyin lütfen, en meraksız adam bile az da olsa meraklanmaz mıydı olanlar karşısında? Kaldı ki, biz gazeteciyiz ve bazı hanımların donunun rengini görüntülemek için saatlerce dilimiz dışarıda sabırla barlarda, arabaların kapılarının önünde bekleyebilen insanlarız. Biz böyle bir olaya kayıtsız kalabilir miyiz? Kalamazdık, kalmadık... Olayın üçüncü gününde ne yapacağımızı bilmeden oturuyor, abur cubur tıkınıyorduk ki ekipteki hatunlardan biri çektiğim fotoğrafları scan etmeye başladı. Hiç birimiz de nedenini sormadık. Hatuncağız işi bittiğinde bilgisayarın karşısına oturdu üzerinde oyunlar yapmaya başladı. Önce babaya bir bıyık taktı, sonra annenin saçını kesti, oğlanın kulaklarını eşek kulaklarına çevirdi, hepsini çırılçıplak soydu... Gerilen sinirlerimizden mi, yaptıklarının komikliğinden mi bilmem, yediklerimizi tüküre tüküre güldük. Hepimiz rahatlamıştık. Ta ki... Hatun son olarak resimlerden birini iyice büyüttü. Babanın kandan görünmeyen koluydu yakınlaşan kısım. Kan ve bir leke görünüyordu sadece. Leke? Hepimizin gazeteci damarı kabarıverdi ve bütün ciddiyetimizle sonun başlangıcını incelemeye başladık. Neydi bu leke? Bir dövme, doğum lekesi, yara... Diğerlerinde var mıydı peki? Vardı! Hatun uzun saatler boyunca uğraşarak resmin lekeli kısmını temizledi. Tertemiz etti. Karşılaştığımız sürprizle birlikte ben bir an ölmüş olmayı dilemiştim. İşte gerçek karşımızda duruyordu ve bizler nefes almaktan bile korkuyorduk. Leke bir sivrisineğe aitti! Sıradan bir Anofelden büyücek bir sivrisinekti bu ve kan torbası patlamıştı. Şimdi ailenin neden mücadele bile edemeden öldüğü anlaşılıyordu. Sivrisinekler hepsine rutin bir saldırı düzenlemiş, sonra da patlayana kadar kanlarını içmişti. Hatta belki de kan torbaları patladıktan sonra bile ailenin kanını dışarı hızla pompalamaya, emmeye devam etmişlerdi. Ve bu o kadar hızlı ve ani olmuştu ki aile bireyleri daha yerlerinden kımıldayamadan bir balon gibi sönmüş, ölmüşlerdi. Galiba o anda bilgisayar ekranındaki fotoğrafa bakanların tamamının duyuları ölmüştü. Ben açlığımı unutmuştum, biri eline dökülen kaynar çayın farkında değildi, biri yanlışlıkla dirseğini bir raptiyeye dayamıştı... Neden sonra ilk çığlık ve ilk sinir krizleri baş gösterdi. Hepimiz sarsılarak üzerimizdeki duygusal travmayı atmaya çalışıyorduk ve kimsenin bir diğerini rahatlatma düşüncesi yoktu. Yıkılmıştık. Ne öğrendiğimiz gerçeğin haber değeri, ne de fan-

42


tastik tarafı ilgimizi çekmiyordu. Her birimiz odanın bir köşesine oturmuş, kollarımızı, açıkta kalan tenimizi bilinçsizce örtmeye çabalıyor, bir yandan da ağlıyorduk. Sanırım ben o sırada sivrisineklerin kanın yerini nasıl saptadıklarını düşünüyordum. Bildiğim kadarıyla koku almıyorlardı. Yani kan kokusuna gidiyor olmaları mümkün değildi, hem zaten kan damarlardan dışarı akmadığı sürece koku alsalar bile kanın kokusunu duyamazlardı. Bu durumda duyuyor olmalıydılar. Yani kanın damarlarda nasıl aktığını duyuyorlardı. Muhtemelen insanlar bir derenin sesini nasıl duyuyorduysa, sivrisinekler de kanın sesini öyle duyuyorlardı. Kimi damarda sakin ve yavaş, kiminde akıntılı, kiminde bir çağlayan! İçine biraz da adrenalin karıştı mı bir girdap sesi duyuyorlardır kesin... Kaç saat sonra kendimize geldiğimizi bilmiyorum ama pencereden baktığımızda hava kararmıştı. Odada canlı gibi olup da canlı olmayan sadece bilgisayarların yanıp sönen kırmızı- yeşil ışıklarıydı. Ve avazları çıktığı kadar öten telefonları da unutmamak gerek. Ve tabii fotoğrafın olduğu bilgisayar hâlâ açıktı açık olmasına ama ekran koruyucusu devreye girdiği için, o lanet olası görüntü, görünmez durumdaydı. Bunun farkına vardığımızda usulca ve korkarak bakıştığımızı hatırlıyorum. Bilgisayarı hangimiz kapatacaktık. Hangi tuşa dokunursak dokunalım ekrandaki görüntü aniden belirmeye başlayacaktı. Hiç düşünmeden fişi prizden çektiğimi hatırlıyorum. Vücudum uzanmış ve eylemde bulunmuştu. Beynim ne yapıldığını yaklaşık yirmi dakika sonra algılamıştı. Sakinleşmek isteyen ekip deliler gibi yırtınan telefonlara rağmen sükûnetini koruyarak ofiste oturmaya devam etti. İki kişi yaralandıklarını fark etti, biri çay demledi v.s. Tam olarak gazete sahibi yanında koruma görevlileriyle ofise dalana kadar sürdü bu. Gazete sahibinin merak, korku ve patron dolu bağırışlarına hiç tepki vermiyorduk. Onun ve telefonların sesi duymaktan korktuğumuz sivrisinek sesini bastırıyordu çünkü. Ölüm gelecekse sessizce gelsindi, vızıldayarak değil. Sonra gazete sahibi beklenmeyeni yaptı ve söylediklerini anlamadığımızı fark etmiş olsa gerek, TV’yi açtı. Önce, anlamadan baktık ekrana. Ama zaman ilerledikçe ve görüntüler değiştikçe son birkaç saattir neler kaçırdığımızı anladık. Bütün dünya bizim gibi panik içindeydi ve ekranda sadece yarasız kanlı cesetler vardı. Bu da bütün bir gün boyunca bizi neden ancak şimdi aramaya geldiklerini de açıklıyordu. Ertesi gün olanları öğrendik. Dünyanın dört bir yanında kan emme çılgınlığı başlamıştı ve bu sadece sivrisineklerle sınırlı kalmamıştı. Bitler, pireler, keneler ve daha nice asalaklar da aynı hastalığa yakalanmışçasına patlayana kadar kan emiyorlardı. Köylerde inekler, koyunlar ve atlar, şehirlerde köpekler, sıçanlar, kediler, evsizler, çocuklar ve yetişkinler teker teker kanlar içinde yığılarak can veriyorlardı. Bütün ülkeler yardım çağrısında bulunuyordu ama yardım isteyene ancak yardım isteği gidiyordu. Bu arada boş durmayan bazı devletler, ülkelerini havadan püskürttükleri ilaçlarla kurtarmaya çalışırken, bazı ülkeler terörist saldırıyla karşı karşıya olduğunu iddia ederek sağı solu bombalıyordu... Bizdeyse, durum tam bir felaketti. Çözüm üretmek yerine gelişmiş denilen ülkelerin bulacakları çareler bekleniyordu sadece. Ama bu arada sapır sapır dökülen vatandaşlarımız da pek kimsenin umurunda değilmiş gibi görünüyordu. Zaten parası olanlar hemen yurt dışına kaçmıştı. Geriye kalanlar da bu hastalık yokken bile şans eseri yaşıyorlardı; ki artık bu şans iyice azalmıştı. Artık gazeteciliği bırakmış, ofisten bile çıkmadan dünyadan gelen haberleri izliyorduk. Dışarıya çıkmak ölmek demekti. Kim asalaklarla dolu bir dünyaya çıkmak isterdi ki? Hiç kimse! Ve beklenmeyen haber sonunda geldi. İnsanlar


GÖLGE | Nisan ‘08 da bu yeme hastalığına kapılmışlardı. Başta insanların da kan emdiğini sandıysak da aslında sadece çatlayana kadar yemek yediklerini öğrendik. Evet, insanlar çatlayana kadar yemek yiyor sonra ölüyorlardı. Ne yazık değil mi, yaşamak için yiyeceklerine, yemek için yaşıyorlardı. Ne kötü, eğer bu bir illet olmasaydı, kapitalist düzen bundan fevkalade memnun olurdu. Ölene kadar tüketin, tüketin, tüketin... Komik ama benim de karnım işte tam o sırada kazınmaya başladı. Milletin patlayana kadar yediğini duyunca. Tıpkı biri esneyince esnemeye başlamak gibiydi. Bisküvi makinesindeki bisküvileri tek başıma yemeye başlamışım önce. Herhalde, midemi bastırsın diye. Sonra param kalmayınca yumruk atarak camı patlatmış, bisküvileri kanlı ellerimle raflarından almış, yemeye devam etmişim. Daha önce bilgisayarla haşır neşir olan hatun elini uzatınca da, elini ısırmışım. Hatuncağız çığlık atarken ben sırıtıyor muymuşum neymişim. Bunu bana aklım yerine geldiğinde anlattılar. Ofistekiler üzerime atılarak beni saf dışı etmişler, bir cankurtarana bindirerek akıl hastanesine taşımışlar, deli gömleği giydirerek duvarları yumuşak odalardan birine tıkmışlar,”yemek” çığlıklarımı bastırmak için de şarkı söylemişler... Günler sonra kendime geldiğimde öğrendiğim bu süreç beni önce çok şaşırttı açıkçası. Belli ki bir sinir krizi geçirmiştim. Hatta o gün getirildiğimde boş, ama şimdi dolu olan diğer odalardakiler de olsa olsa sinir krizi geçiriyorlardı. Biraz beklenirse geçerdi... Geçmedi. Diğer odalardakiler sırayla çıldırarak öldüler. Sonra yerlerini başkaları aldı. Ben, oldukça dirayetli çıktım. Belki de gazeteci olmamdan dolayı, bilemiyorum. Belki de 3. sayfa gazetecisi olmamdandır. Acaba bir de TV’de realiti şovlarda çalışsaydım durumum ne olurdu? Ne dersin doktor, ne olurdu? İşte, sonunda beslenme saatim geldi. Duvarda kırmızı ışığım yanıyor. Bu yemek vaktinin geldiğini bildiriyor. Pavlov’un açlarıyız biz. İşte hastabakıcım elinde küçük tabakla geliyor. Bu odalara tıkılanlara, küçük porsiyonlarda yemekler veriliyor, biliyor musunuz? Her şey gözetim altında yani. Kriz geçirenlere, kriz bitene kadar yemek verilmiyor, ama benim gibi sakinleşmiş olanlara yemek anında geliyor. Önce ağızlık çıkarılıyor ve başlıyor hastabakıcı bizleri kaşıkla beslemeye. Bazen, hastabakıcılarla sohbet bile ediyoruz. “Merhaba” diyoruz birbirimize, “bugün nasılsın”, “kolunun tadı güzelmiş”... Sanırım şu anda kriz geçiriyorum ve hastabakıcının çığlıklarına bakılırsa da kolunu ısırıyorum. Az sonra elektrikli amcalar gelir... Yemek yemek ne güzel, tüketmek ne güzel, bitirmek ne güzel, karnımızı doyurmak ne güzel, gözümüzü doyurmak için çabalamak ne güzel... Ne güzel…

44

Ümit KİREÇÇİ cizgiromanokurlariplatformu.blogspot.com

İllüstrasyonlar Gizem VURAL gecesintisi.deviantart.com


Atölyemizden İnsan Manzaraları Yıllar sonra kullandığım yıllık izinde keyifle indirdiğim gölge derginin altıncı sayısını okurken bir de ne göreyim; Gölge editoryası mazeret bildirmeme rağmen benimle ilgili bir yazı basıp bir de aramızda geçen konuşmaları kâh çarpıtıp kâh abartıp, üstüne üstlük benim mazeretlerimi dalga geçercesine bir üslupla yazıya döküp adeta rating uğruna ben Sıtkı Sıyrıl kulunuzu bozuk para gibi harcamıştı. Çok sinirlenmiştim. Hemen Ertuğrul Özkök’ü cepten çaldırdım. Geri aramayınca bir daha çaldırdım ve bir defa daha… Akabinde arayınca görüştük. Sayın Özkök, Gölge e-dergisini ilk defa duyduğunu ve hiçbir ilgisi olmadığını sakince anlattı. Gölge, Doğan Grubu’nun değilmiş lan. Bir darbe daha yemiştim. Bunca olandan sonra hâlâ o ortamda nasıl yazıyorsun dediğinizi duyar gibiyim. Hayır, dostlarım hayır. Meydanı onlara bırakmaya hiç niyetim yok. Artık gıyabında yazmak yok. Artık arkadan iş çevirmek yok. Artık buradayım, hodri meydan. Neymiş, benim İkitelli’de bir konfeksiyon atölyesinde son ütücülük yaptığım masalını yememişler. Sanırım insanların kafasında şu çeşit önyargılar oluşuyor. “Çizgi roman yazıları yazan bir adam İkitelli’de bir konfeksiyon atölyesinde nasıl çalışır.” “Nasıl son ütücülük yapar.” “Hade len, yemezler…” türü şeyler. Esasında çizgi romanın köklerini araştırırsanız bu önyargınız dağılmaya yüz tutar. Atölyemiz neredeyse tüm vardiyalarda, neredeyse 24 saat çizgi-roman üzerine konuşulan, konuşulmakla kalmayıp adeta bir çizgi-roman kurgusu şeklinde yaşanılan, hoş tartışmaların, keyifli sohbetlerin hiç bitmediği bir irfan yuvasıdır. Size biraz atölyemizden bahsedeyim: Atölye’de bir Hikmet abimiz var. Tombiks Hikmet der herkes… Hikmet Abi’de Türkiye’de çıkmış tüm Tommiks’ler mevcut. Ceylan, Tay ve diğerleri, eksiksiz. Her öğlen Hikmet Abi önce sefertasını, sonra belki onlarca kez okuduğu bir Tommiks’i açar, yemeğini öyle yer. Hikmet Abi’nin saçlarını tarif etmeyeceğim. Sadece karısının telefonunda Suzi olarak kayıtlı olduğunu söylemekle yetineyim. Bu konularda biraz alıngan olması hasebiyle karısı gerçekten Suzi’ye benziyor mu, sarışın mı vb. detayları kimse bilmiyor tabii ki. Konuşmayı çok sevmez. Sadece arada “Hikmet Abi gel senin şu Tombiksleri gittigidiyor’da okutup, sana bir araba alalım,” diye kanına girmeye çalışıyorum ama her çizgi romancı gibi o da Tombiks’lerine çok düşkün.

Zagorcu Necati Abi kendisini hortumla ıslatan Recep’i dövdükten sonra paralarını ütülerken.

Peki ya Recep? Her gün üşenmeden Hikmet Abi’ye “Tombiks, hişş Tombiks. Saçlar gene ayrılmış, hey yavrum be,“ “Hikmet Abi Albay Brown seni çağırıyor,


GÖLGE | Nisan ‘08 haftalığını verecekmiş,” “Şu çizgi romanlardan ver bir gün de çocuğu sevindireyim,” şeklinde laf atarak gününü geçiren bir parazit kendisi. Atsan atılmaz, satsan satılmaz. Arada Hikmet Abi’den ve diğer sinirli abilerimizden sopasını yer, sonrasında gene devam eder afacanlıklarına.

Atölyemizin Çiko’su Fahri ve Bilimkurgunun hastası Nihat... Çılgın İkili

Necati Abi ise Zagor’cu. Son ütünün kralı. Ben de bir Zagor’cu oluğumdan en çok anlaştığım insan. Son yıllarda western maceralarının azalması sebebiyle Zagor’dan gitgide soğuduğunu söylese de, benden aldığı fantastik maceraları dibine kadar okuyan nevi şahsına münhasır bir kişi. Bunun dışında Kızılmaske’ci, Mandrake’ci, Teks’çi arkadaşlar da var. Bilimkurgunun hastası Nihat var. Atölye’de kendine manyak manyak kıyafetler dikip, ustabaşından mütemadiyen sopa yiyen biri. Bir de Yüksel Abi. Hiç ama hiç konuşmaz. Usta bir remayözcüdür. Dediklerine göre karısı tüm çizgi romanlarını (2 çuval kadar) yaktıktan sonra karısını bıçaklamış ve 8 sene yatıp çıkmış.

Böyle bir ortamda elbette ki Çiko lakaplı kısa ve tombul bir kişi, Konyakçı lakaplı alkolsever (şarapçı) biri ya da Puik lakaplı sıska bir köpek olmaması da düşünülemez. Bizim de var. Atölyemiz adeta bir zaman tüneli. Duvarlara çıplak hatun resimleri asılan dönemi hatırlamıyor musunuz? Atölyemize buyurun. Çizgi roman’ı sadece çocukların ve entelektüel kişilerin okuduğunu mu sanıyorsunuz, atölyemize buyurun. Onlarca kaybeden çizgi roman kahramanı mı görmek istiyorsunuz, atölyemize buyurun. 70’li yıllar nasıldı görmek mi istiyorsunuz. Buyurun sizi de bekleriz. Çizgi roman ve sinemanın kan kardeşliği atölyemizde de sürmekte. Çizgi roman konuşulmadığı zamanlarda, istisnasız, sinemadan, son çıkan filmlerden konuşulan atölyemizde 7.sanat tüm yönleriyle irdelenmektedir. “Aydemir Akbaş’tan, Şahin K’ya sinemada neler değişti,” öğrenmek mi istiyorsunuz. “Fırçana Bayıldım Boyacı”nın cast’ını, “Bülbül Çıkacak, Kuş Çıkacak”ın göndermelerini, “Çılgın Kızlar”ın yönetmenini merak mı ediyorsunuz. Atölyemize buyurun. Aynı zamanda, çizgi romana damgasını vuran şiddet neredeyse aynı düzeyde bizim atölyede de mevcudiyetini sürdürüyor. Öğlenleri arkadaki, paslı demirden kaleleri olan ve bir yamaca kurulduğundan sahadaki herhangi bir noktadan iki kalenin aynı anda gözükmediği, ancak kendi sahanızdan atağa kalktıktan sonra tepeyi aşıp rakip kaleyi görebileceğiniz top sahamızda yaptığımız her bir maç küçük ve şirin bir savaşı andırıyor… Saat 12’de “Nesine yapıyoruz?” “Hilmi Abi baklavacının borçlarını ödedin mi?” “Haha, Puik de sizden olsun çok güçsüzsünüz ahaha” şeklinde bir dostluk havasında başlayan maç, 25 dakika sonra “rrospu çocukları defansa gelsenize lan pççler” “yavaş dalsana lan gtss” “şahsi oynamasana hamono kodomonu” ve benzeri sataşmalarla gerginleşirken, sonralara doğru direkt kafa göz

46


dalmanın, ağız ve burunları ellere vermenin normal karşılandığı bir sürece dönüşüyordu. Saat 13’de kan revan içinde işbaşı yapıyor, az önce ana avrat birbirlerine dalan insanlar gene geyiği harlıyorlardı. Harlıyorduk. Biz buyduk. Biz çizgi romancıydık. Chuck Palahniuk görse bizi “Fight Club” kitabını yakın, derdi Kafka’nın ölürken dediği gibi.

Sıtkı SIYRIL sitkisiyril.blogspot.com

Son Ütücünün kralı Kızılmaske’ci Fahri Abi ve atölyenin önünde kaçak sigara satan Davut Abi.


ÇİZGİ ROMAN OKURLARI PLATFORMU (ÇROP) 23 Nisan Şenliğinde Çizgi Romanlarla Çocukları Buluşturuyor ÇİZGİ ROMAN OKURLARI PLATFORMU (ÇROP) 21, 22, 23 Nisan 2008 tarihlerinde gerçekleşecek olan ve Şişli Belediyesinin düzenleyeceği “KARNAVAL ÇOCUK” 23 NİSAN ŞENLİĞİ’nde tam üç gün boyunca çocuklara bedava çizgi roman okuma fırsatı sunacak. ÇROP, işte bu etkinlikte toplanan tüm dergi ve çizgi roman kitaplarını ÇAM’a (Çocuk Araştırmaları Merkezi) bağışlayarak çizgi romana ayrılan rafları dolduracak. Şenlik açılış etkinliği; 21 Nisan/ Pazartesi günü Saat: 14.00 Maçka Parkı

İletişim: croplatform@gmail.com nneydim@gmail.com www.cizgiromanokurlariplatformu.blogspot.com


Gölge e-Dergi 7. Sayı