Page 1

31.Say覺 Nisan 2010


KAPAK İÇİ YAZISI hacı ya bu işi zirvede bıraksak olmaz mı ;) bak senin benim gibi ciddi adamlar 30 aydır sanal bi işle iştigal ediyoruz ;) her ay "ulan ahmet geç kalma çocuklara ayıp" deyip duruyorum... bu gün ankarada bir çekime gitmem gerekiyordu "ay sonu" dedim salladım. salayamayacağım günler de olacak elbet. ne olacak bu işin sonu? ahmet Bunu veya herhangi bir işi zirvede iken bırakmak en doğrusu olur. Ancak bu o kadar kolay değil bence… Çünkü virüs gibi anasını satayım; bir kere kanına girdi mi, sonra çıkarmak için epey debelenmek gerekiyor. Zirvede bırakanların en başında Tülay German adlı ses sanatçımız geliyor. (Kimdir, bilir misin?) Fakat bizler – veya en azından ben – o kadar kolay vazgeçebilen biri değilim. Üstelik keyfime de çok düşkünüm. Ve bu uğraşı bana müthiş bir keyif veriyor, sorumluklarımı yerine getiremediğimde rahatsız oluyor, ayın on beşinde sonra “Ulan dergiye ne zaman yeni bir çalışma gelecek,” diye düşünüyorum. Fakat her seferinde de bir şekilde, dergi toplanıp, derlenip, okura sunuluyor. (Bunda senin çok büyük bir katkın var!) Gerçi eskisi kadar sık yazamıyorum öykülerimi ama gene de Gölge’nin bir köşesinde olmak çok hoşuma gidiyor. İşlerini sallayamayacağın günlerde… a.) Ya bir başkası görevinde sana yardımcı olacak, b.) Veya dergi birkaç gün geç çıkacak. Varsın öyle olsun… Önemli olan bu çalışmadan keyif almak!!! Aksi takdirde zulüm gibi gelir ve bir süre sonra çekilmez… Ama sen de, ben de, Sadık da, Hasan da 30 aydır buradayız; öyle değil mi? Sıkma canını keyfine bak, hayat çok çabuk geçiyor… (Zamanında adamın biri, “Yarın için plan yapıp da Tanrıyı kendinize güldürmeyin,” demiş.) Görüşürüz. Oğuz Gölge e-Dergi ye ulaşmak için Http://GolgeDergi.Blogspot.com Editörü : Ahmet Hamdi Yüksel hayalsaati@gmail.com Yayın Kurulu: Oğuz Özteker, Utku Tönel, Hasan Nadir Derin, Rıdvan Şoray, Mustafa Emre Özgen Kapak: Ayhan Hayrula http://ayhi.deviantart.com Gölge e-Dergi internetten yayın yapan özgür ve özgün içerikli tam bağımsız bir dergidir. Tüm yazılardan yazarları, çizimlerden çizerleri sorumludur. http://twitter.com/GolgeDergi

2


İÇİNDEKİLER 5 / Yaşam, Ölüm Ve Sonrası Üzerine Bir Mesele

Fatih DANACI

7 / Tim Burton Usulü Bir Olgunlaşma Hikâyesi

Barış SAYDAM

11 / Alice In Wonderland

Fikret KARAKURT

13 / Köpük Şöhret

Onur SELAMET

18 / Bir Sınav Kâğıdı

Gökcan ŞAHİN

21 / Aydınlanma Zamanı

Mustafa KILCI

22 / Ayrılamayız

Yazan – Çizen Nadir KUTLUHAN

24 / Cennet Ve Cehennem Ayrıcalığı

Berk PAYAT

26 / Kapanış

Rafet Tolga CANKURT

27 / Doruk Üç

Serkan KÖSE

30 / Dilekbek

Sadık YEMNİ

38 / Ankara’da Soğuk Gece

Korkut ALDEMİR

40 / Penceredeki Kız

Mehmet Berk YALTIRIK

47 / Alaca Doğan Bölüm 2

Yazan – Çizen Anıl ŞAHAL

57 / Hayır Demesini Bilmeyen Adam

Atilla BİLGEN

60 / Sylvia

Oğuz ÖZTEKER

62 / !f Ankara’da Film Takibinde

Hasan Nadir DERİN


Merhaba,

Gölge e-Dergi 3. öykü özel sayısı'nın konusu "Gurbet". Gurbet konulu öykünüzü 15 Nisan tarihine kadar hayalsaati@gmail.com adresine yollayabilirsiniz. Öykülerin daha önce sanal veya somut hiçbir yerde yayımlanmamış olması gerekmekte. Times New Roman karakteriyle, 12 punto kullanılarak yazılacak hikâyeler, A4 ebadında 6 sayfayı geçmemeli.

Değerlendirme Gölge e-Dergi Yayın Kurulu Üyeleri tarafından yapılacaktır.

Gölge e-Derginin iki Öykü Özel Sayısı dâhil tüm sayılarını http://golgedergi.blogspot.com adresinden bilgisayarınıza indirip, okuyabilirsiniz. Önemli not: Bu bir yarışma değildir. "Yazarım" diyen herkese açıktır. Siz yazmasanız bile yazacağına inandığınız arkadaşlarınızı davet edebilirsiniz.

Gölge blogu http://GolgeDergi.blogspot.com

Gölge twitter da http://twitter.com/GolgeDergi

Gölge facebook'da http://www.facebook.com/group.php?gid=36357116499

Gölge Deviantart'da http://golgedergi.deviantart.com

Görüşmek üzere Gölge e-Dergi Ekibi

4


YAŞAM, ÖLÜM VE SONRASI ÜZERİNE BİR MESELE Toprağın altında varlığımı hissetmeye, yok olan benliğimi geri kazanmaya çalışıyorum. Ölümün ardından gelen o uzun bekleyişte zihnimi meşgul etmek için türlü numaralar yapıyorum. Düşünüyor, hayal kuruyor, yargılıyorum. En çok da içinde bulduğum anlamsız durumu idrak etmek için uğraşıyor, başarısız olunca da suçlayacak birilerini arıyorum. Her zaman tek bir sonuca ulaşıyorum, çünkü O’nun tek olduğunu biliyorum. Ebedi istirahatımdaki yoldaşlarımı hissediyorum. Vücudumu saran kefenin kumaşında, üzerimi örten toprağın içinde dolaşan solucanlarla arkadaşlık yapıyorum. Yalnızlığımı giderecek herkesi kabul ediyor, daha doğrusu bulmaya çalışıyorum. Yeryüzünde gezinen insanların ayak sesleriyle eğleniyor, dualarına cevap veriyorum. Sonsuz bir süreçte işitebildiklerimle avunuyorum. Ne zaman öldüğümü hatırlamıyorum, hatırlama ihtiyacı da duymuyorum. Çünkü bunca zaman sonra, saatler anlamını yitiriyor. Zaman anlamını yitirdiğinde ise geriye tek bir şey kalıyor. Sorular, bitmek bilmeyen sorular. Cevapsız kalan, ancak merak edilen sorular! Bazen kendimi düşünüyorum. Yaşadığım zamanlarda ölümden sonrasını merak ettiğimi anımsıyorum. O zamanlar yanıt bulamadığım bu soru karşısında şimdi de tatmin edici bir cevaba ulaşamıyorum. Öldüğümü biliyor, gömüldüğümü anımsıyorum. Yağmurlu bir havada küreğin toprağa vurduğunda çıkardığı sesi hâlâ duyar gibi oluyorum. Ancak tüm bu yaşadıklarım, toprak altında çalışan zihnime, her şeye rağmen duygularımın olmasına anlam veremiyorum. Çoğu gece ağlamaya çalıştıysam da yapamıyor ancak ağlamam gerektiğini biliyorum. Beni esir tutan ölümün zincirleri altında tutsak kalsam da hareket etmeyi arzuluyorum. Belki de tüm bunlar herkesin, her ölünün yaşadıklarıydı, bunu da bilemiyorum. Çünkü daha önce ne ölmüş, ne de bir ölüyle konuşmuştum. Şimdi de toprağı üzerime örtü olarak örttüğüm bir yatakta bu sorularla boğuşuyorum. Bir yaşam vardı muhakkak, bir de ölüm. Ancak ölümün yaşadığım günlerde kabul ettiğimden çok farklı olduğunu görüyorum. Bir son olarak değerlendirdiğimi düşündükçe içine düştüğüm yanılgıdan dolayı eziliyorum. Hiçbir şey bitmemiş meğer ve ben bu yüzden canlıymışım gibi hissediyorum. Ölen yalnızca bedenim ve en ufak parçasında dahi ruhum yaşamaya devam ediyor. Belki de yukarılarda bir yerde bir büyücü, kan ve dualarla beni diriltmeye çalışıyor. Yürüyen bir ölü olarak yeryüzüne çıkarmak için çabalıyor. Ya da bunu çoktan yaptı, tekrar doğmam için uygun zamanı bekliyor, toprak altında beni bekletiyor. Bazen de Tanrı’yı düşünüyorum. Beni neden yarattığını ve neden öldürdüğünü… İçinden çıkamadığım bu durum karşısında bir anlam bulamıyorum. Tek mantıklı cevabı yeniden dirilmekte buluyorum ancak beni bu da tatmin etmiyor. Eğer birden çok kez yaratılmışsam neden eski yaşamımı, hatıralarımı hatırlamıyorum? Bu yüzden reenkarnasyon da anlamını yitiriyor, aynı bedende dünya üzerine geri döneceğimi düşlüyorum. O zaman da kıyameti beklemeye başlıyorum. Tüm yaşayanların can verdiği, ölülerin ise toplanacağı anı… Ancak sabrım tükendiğinde beklemekten sıkılıyor, bunun da yalan olduğunu anlamaya başlıyorum. Mantığın içinde bir ölüm ve sonrasını düşünmemin yersiz olduğuna karar verdiğimde ise yapacak bir şeyim kalmıyor. Tüm yaşamım düşüncelerimken onları da bıraktığımda geriye yalnızca zaman kalıyor ve onun da çoktan öldüğünü biliyorum. Her şeyden önce onun öldüğünü… Garip bir şeyler olmaya başlıyor. Daha önce hiç olmayan, olasılığına bile imkân tanımadığım bir şey! İşte şimdi bir an kadar kısa geliyor ardımda bıraktıklarım. Bedenimi sarmalayan kefenin içinde kıpırdattığım ellerim tüm her şeyin bir andan ibaret olduğunu gösteriyor. Ölçülemeyen, paylaşılamayan bir anın gelmesini hayretle karşılıyorum. İskelete dönmüş kemiklerimi sarmalayan çürümüş etlerimi hissediyor, toprağa karışmayan parçalarını hareket ettirebiliyorum. Kaslarımın ölmüş, beynimin yok olduğunu bilsem de vücudumu kıpırdatıyorum. Beyaz çarşafı deliyor, toprakta ilerlemeye çalışıyorum. En iyi dostlarım olan solucanların arasından sıyrılıyor, yavaş, ancak


emin bir şekilde yukarı çıkıyorum. Bu esnada onlara dokunuyor, samimi dostlukları için teşekkür ediyorum. Kalbim olmamasına rağmen heyecanlanıyor, yeryüzüne çıkmak için sabırsızlanıyorum. Yıllardır paslanmış zihnimi yalnızca kurtuluş yolundaki yolculuğum, belki de yeniden doğuşumdaki sürecim için harcıyorum. Açık havaya ulaşan elim nefes almışçasına rahatlıyor. Kemikli ellerim gün ışığını gördüğünde canlanıyor. Bir kısmım yüzeye çıktıysa da hâlâ yapılması gerekenlerin var olduğunu biliyorum. Çünkü toprağın altında kalan bedenim yukarı çekilmeyi bekliyor. Yorgun ellerimi bunun için kullanmak zorunda kalıyorum. Ancak bunu yapmaktan korkuyorum. Yukarı çıkıp, bir zamanlar benim de içinde olduğum dünyayı görmekten korkuyorum. Her şeyden önce dönüştüğüm hali, üzerinde ölüm tarihimin yazdığı mezar taşını, en çok da bugünün tarihini. Belki de torunlarımın torunlarını görebilecek olmanın anlamsızlığı içinde boğuluyorum. Ayrıldığım zamanları hatırladığımda bir dehşetin içine çekiliyor ancak buna rağmen yapmam gerekeni biliyor, kaderimde yattığını kabul ediyorum. Belki de dirilmemi sağlayan biri varsa ona itaat emeliyim diye düşünüyorum. Onun emirlerine riayet edip, kara büyüsüne ait olmayı görev sayıyorum. Eğer Tanrı varsa yine kaderime sığınıyor, olmadığını düşünmek bile istemiyorum. Yeniden doğmuşçasına dünyaya ulaştığımda yürümekte zorlanıyorum. Tıpkı bir bebek gibi emeklercesine ilerliyor, üzerimdekilerden kurtulmaya çalışıyorum. Antik bir Mumya’nın sahip olduğu bezlerden sıyrılıyor, gerçek çıplaklığın masumluğunu yaşıyorum. Üzerimde ne bir elbise ne de bir et var ama doğduğum ana geri dönmüşçesine huzurlu hissediyorum. Etrafa baktığımda hiçbir şey göremiyorum. Ne bir mezar taşı, ne bir mezarlık, ne de bir bekçiye şahit oluyorum. Bir başkasını aradığımda onu da bulamıyorum. Beni bir zombi gibi dirilten insanın varlığını düşündüğümde ise saçma olduğuna kanaat getiriyorum. Çürümüş beynimin istikrarsız düşünceleri olarak kabul ediyorum. O zaman Tanrı’yı aramaya başlıyorum. İlerliyorum, ancak uçsuz bucaksız düzlükten başka bir şey göremiyorum. Hayata dair, yaşama dair bir şeyler arıyorum, ancak en az toprağın altında yattığım zamanlardaki gibi sessizlikle karşılaşıyorum. Sessizliğin içinde İsrafil’in borusunu dinliyor ancak onu da duyamıyorum. Kıyamet sonrasındaki mahşer alanını aramaya başlasam da bulamayacağımı biliyorum. Ama şansımı yine deniyorum. Yürüyorum, uyumadan ve dinlenmeden. Uzun süredir yaptığım için ihtiyaç da duymuyorum dinlenmeye. Çok uzak mesafelere gidiyor, dünyayı dolaşmışçasına ilerliyorum. Hep aynı manzarayla karşılaştığımda ise ümitsizliğe kapılıyorum. İleride beliren ufuk çizgisinden başka bir şey görmüyorum dümdüz arazide. Tek mutluluğum ise hâlâ yuvarlak olan Dünya oluyor. Ölüm ile yaşam arasında sıkıştığım toprakta bile daha anlamlı gelen meseleyi tekrar düşünmeye başlıyorum. Oradayken ölü olduğumu biliyor, bu gerçekle yaşıyordum. Şimdi ise yarı iskelet bedenimle sonsuzluğa yürüyorum. Ölmek istiyorum ancak bunu yapabilmek hususunda şüphe duyuyorum. Zaten öldüğüm bir hayatta dirilmemle birlikte her şey anlamını yitiriyor. Tanrı’ya yakarıyorum beni neden yarattığını? Sonra ise neden öldürdüğünü? Ve tekrar… Varlığımın yegâne olduğunu, üzerine bastığım toprakta tek olduğumu düşünüyorum ve bir anlam yüklemeye çalışıyorum içinde bulunduğum duruma. Belki de bunun bir dünya düzeni kabul etmeliyim diye düşünüyor, kendimi Âdem yerine koyuyorum. Yeni bir yaşamı oluşturmak için bir döngünün ilk zinciri oluyorum. Bomboş bir dünyada miladın başlangıcı kabul ettiğim benliğime eş olacak birini arıyorum. O zaman anlıyorum ki kendini tüketen insanlıktan geriye yalnızca kendimin, erimiş iskeletimin kaldığını görüyorum. Uçsuz bucaksız düzlükte her daim yok olmaya mahkûm insanlığı tekrar kurmak için umutsuzca ilerliyorum… Fatih DANACI

6


TIM BURTON USULÜ BİR OLGUNLAŞMA HİKÂYESİ (Alis) “N’olurdu Pars-zambağı,” diye seslendi rüzgârda zarifçe salınan çiçeğe. “Keşke konuşabilseydin!” “Pekâlâ, konuşabiliriz,” dedi Pars-zambağı, “konuşmaya değer biri çıkarsa tabii.” (1) Lewis Carroll’ın yazıldığı günden beri popüler kültürün hemen her alanında etkisi hissedilen kitaplarından (Alis Harikalar Diyarında ve Aynanın İçinden) uyarlanan Alis Harikalar Diyarında filmi, Tim Burton’ın yönetmenliğinde Alis’in hikâyesini bambaşka bir boyuta taşıyor. Kitaplarda Alis’in yolculuğunda tanıştığı pek çok karakter, Burton’ın evreninde yeniden şekillenerek, derinlik kazanıyor. Filminde, Aynanın İçinden kitabının girizgâhında belirtilen “Beyaz Piyon” Alis’in on bir hamlede kazandığı satranç oyununa benzer bir düzenek kuran Burton, filmin olay örgüsünü de kitapta geçen Gıllıgış şiirindeki hikâyeye göre belirliyor. Alice on bir hamle sonucunda belki kitaptaki gibi kraliçe olamıyor, ama kötü kalpli Kızıl “Kupa” Kraliçesi’nin “Aşağıdaki Ülke”deki hanedanlığına son vermeyi başarıyor.

John Tenniel’in 1896 yılında Alice in Wonderland kitabı için çizdiği bir illüstrasyon. Yarattığı gotik mekân tasarımlarıyla ve eğlenceli olduğu kadar da korkutucu olan karakterleriyle tanınan Tim Burton, filmde alâmetifarikası sayılan gotik çevre düzenlemelerini de en aza indirgiyor. Genelde toplum dışına itilmiş, yalnız ve hüzünlü karakterlerin iç dünyalarının bir tezahürü olan gotik mekânlar, filmde yerini Alis’in güçlü, idealist ve çevresine ışık saçan karakteriyle görece daha (1) Lewis Carroll, Aynanın İçinden, Çeviren: Tomris Uyar, Can Yayınları, 2008, s.32


aydınlık mekânlara bırakıyor. Alis ne Beter Böcek’teki (Beetle Juice, 1988) yalnız ve ölümü takıntı haline getiren Lydia’ya benziyor ne de Makas Eller’deki (Edward Scissorhands, 1990) toplum dışına itilmiş Edward’a… Eğer bir benzerlik kurmak gerekirse, Alis en çok Ölü Gelin’deki (Corpse Bride, 2005) Victor karakterine benziyor. Aristokrat bir aileden gelen, düşüncelerine önem verilmeyen ve istemedikleri biriyle evlenmek zorunda bırakılan Victor’la Alis bu anlamda ortak bir kaderi de paylaşıyor. Fakat ikisi de makûs kaderlerine boyun eğmeyi reddederek, bir anlamda Ed Wood (1994) filmindeki başkalarının hayallerini gerçekleştirmeye çalışmaktansa kendi hayallerinin peşinden giden yönetmen Ed’in izlediği yolu izliyor.

Alis’in olgunlaşarak, kendi kararlarını vermesine kadar geçen süreçte yaşadıkları bu açıdan, filmin temel izleğini oluşturuyor. Aynanın İçinden kitabında yaratılan satranç tahtasına benzer dünya, filmde Alis’in ergenlikten çıkarak yetişkin bir birey olmasını sağlayan serüvenine de ev sahipliği yapıyor. Bundan önce pek çok Burton filminde izlediğimiz gerçek dünyanın parodisi olan alternatif dünya, bu sayede yerini Alis’in kendisini tanımasına imkân tanıyan bir eğitim yerine dönüşüyor. Kitapta olduğu gibi filmde de gerçek dünyanın yansıması olan ve görünürdeki basitliğinin altında metaforik anlamları da barındıran bu düşsel dünya, Alis’in içsel çatışmasını anlamlandırmak için de bizlere ipuçları veriyor. İyiyle kötünün mücadelesinin yanında, insan ruhunda birbiriyle çelişen ama aynı zamanda birbirini de tamamlayan pek çok nokta bu düşsel dünyada karşılığını buluyor. Karakter çeşitliliğinin gönderme yaptığı insan ruhundaki farklı noktaların yanı sıra, Alis’in ergenlikten çıkarak olgun bir birey olma yolunda yaşadığı ikilemler de burada açığa çıkıyor. Alis’in boyunun sürekli büyüyerek küçülmesi, “Aşağıdaki Ülke”de bir türlü kendi şeklini koruyamaması, onun iki dünyaya olan uyumsuzluğunu ifade etmek için kullanılan güzel bir jest olarak yerini alıyor.

8


Tim Burton’ın “Kötü”leri ve Kupa Kraliçesi Kötü ve şeytani sandığımız çoğu kişi muhtemelen sadece yalnızlık çekiyordur ve sosyal nezaketten habersiz biridir. (Edward Bloom / Büyük Balık)

Tim Burton, Alis karakterinin gelişim sürecini daha belirginleştirip kitaba nispeten görece daha derinlikli sunmasının yanında, filmdeki “kötü” karakterlere olan yaklaşımıyla da bir anlamda hikâyeye kattığı farklılığı ortaya koyuyor. Her yeri (başta da kafası ve dudağı!) kalp motifiyle bezenmiş kalpsiz Kupa Kraliçesi’nin sevilme isteğine karşılık bir türlü istediği sevgiyi bulamaması, ancak insanları korkutarak onlara kendini kabul ettirmesi ve çevresindeki ikiyüzlülerden oluşan sözde destekçileri bizlere hüzünlü bir kaybeden portresi çiziyor. Son kertede Kupa Kraliçesi’nin ölüm cezası yerine ömür boyu yalnızlık ve sürgün cezasına mahkûm olması da bu açıdan Burton’ın iyi/kötü diye kolayca yargılanamayacak kadar karmaşık karakterlerinin hüzünlü ruh hallerini yansıtıyor. Tıpkı Batman Dönüyor (Batman Returns, 1992) filmindeki penguen adam gibi, dışlandığı toplumdan intikamını alan Kupa Kraliçesi bu yanıyla da toplumun farklı olanlara karşı önyargılı ve acımasız tutumunun da sonuçlarını gösteriyor. Makas Eller’deki ürkek ve naif Edward, bir anlamda bu dışlanmışlığın romantik ve melankolik bir yansıması olurken; Batman Dönüyor ve Alis Harikalar Diyarında’nın kötü adamları/kadınları bizlere toplum dışına itilmenin tehlikeli sonuçlarını da korkutucu bir şekilde ifade ediyor. Asla gerçek anlamda sevilmeyen, herkesin kafasından büyük kupa şeklindeki kafasıyla sürekli alay edilen, insanların kendisini ciddiye almamasına inat sürekli onlara hükmetme arzusuyla yanıp tutuşan Kupa Kraliçesi (Helena Bonham Carter’ın enfes yorumuyla) bu anlamda, Burton’ın kendine has bir şekilde kurduğu; dışarıdan eğlenceli gözükmesine rağmen içeriden bakıldığında da bir o kadar hüzünlü olan dünyasını gözler önüne seriyor. Kraliçe Elizabeth’in parodisini andıran Kupa Kraliçesi’yle, Kevin Smith filmlerinden çıkmış izlenimi veren Tweedledee ikizleriyle, esas şövalyeden rol çalan cesur faresiyle, korkutucu görünümüne karşın yardımsever Cheshire Kedisi’yle, deli dolu ama yol gösterici Mad Hatter’la, bilge tırtıl


Absolem’le Tim Burton Alis’in çevresinde olağanüstü bir evren yaratıyor. Bu evrendeki her karakter Lewis Carroll’ın kaleminden çıkıp, Burton’ın çizimleriyle yeniden şekilleniyor. Özellikle Cheshire Kedisi’nin korkutucu gülümsemesinin ve tekinsizliğinin altında yatan yardımseverliği, bizlere Burton’ın yüzeysel olan özelliklerden çok içsel özelliklere yoğunlaşan kendi dünyasını hatırlatıyor. Alis’in büyüme serüvenini hem eğlenceli hem de hüzünlü bir şekilde aktaran yönetmen, böylece kitabın yazarı Carroll’ın karakterini kendi dünyasına eklemlemeyi başarıyor. Burton, Büyük Balık’taki (Big Fish, 2003) Edward Bloom karakterinin dediği gibi; bir şey ne kadar zorlaşırsa, sonundaki ödülün de o kadar büyük olacağını Alis’in hikâyesiyle birlikte bir kez daha ortaya koyuyor. Barış SAYDAM http://www.avrupasinema.ne

10


ALICE IN WONDERLAND Tim Burton yeni filmiyle geri döndü. Barış, filmi ziyadesiyle güzel açıkladığına göre ben de bekleme yapmadan gönül rahatlığıyla yerden yere vurabilirim. Şaşırtıcı bir şey yok! Alice in Wonderland her şeyiyle beklediğimiz gibi bir film. Freddie Mercury tadında bir Mad Hatter canlandıran Johhny Depp, sevgiye aç dengesiz Kupa Kraliçesi rolünde kafası günden güne büyüyen Helena Bonham Carter, yeşil-kırmızı ağırlıklı arka planlar, Danny Elfman’ın tema müziği… Alice’in geri döndüğü hayal dünyasında Kupa Kraliçesi’ni alt etme çabası, bir yetişkine dönüşme evresinde yaşadığı maceralar filmin iskeletini oluşturuyor. Ama iskelet dediğime bakmayın, zira kullanılmaktan çürümüş eski bir oklava daha yerinde bir tabir. Hâlbuki Alice’in bilinçaltında yarattığı bu “Harikalar Diyarı”nı hayatının her aşamasında ziyaret etmek ya da bu diyarın her zaman mevcut bulunan ama sözü edilmeyerek daha da çekici kılınan uğursuz ve karanlık tarafına yoğunlaşmak gibi akıllara gelmemesi olanaksız fikirler göz ardı ediliyor bu filmde. Aksine Disney (biliyorum film Disney filmi, ister istemez!) menşeli, riskten uzak geleneksel ve bayat bir hikâye tercih ediliyor. “Beter Böcek”, “Makas Eller” ve hatta “Hayalet Süvari” zamanında bile taze ve heyecan verici gelen fikirler şu aralar epey kabak tadı veriyor. Tim Burton’ın içindeki o yenilikçi yönetmenin kış uykusuna yattığı belli. Zira sinema tarihinde belki de onlarca kez uyarlanmış bir eseri yorumlayan yönetmen, ortaya herkesin beğenebileceği unsurlarla harmanlanmış ama bu minvalde hiç kimseyi tam olarak memnun edemeyecek bir eser çıkartmış. “Çocuklar için fazla garip ve yetişkinler için fazla çocuksu” diye tanımlayabileceğimiz bu doku filme tam olarak nasıl bakması gerektiği konusunda da seyirciyi ikileme düşürüyor. Ha derseniz ki; “Tim Burton hep böyle değil miydi?” “Aynen öyle!” diye heyecanla bağırırım. Tim Burton hep böyleydi. Hâlâ da böyle… Artık biraz değişse? Hele ki kendi yorumuyla sıfırdan yeni bir dünya yaratabileceği şahane bir malzeme varken. Böyle tanıdık bir materyale daha yaratıcı bir açıdan bakmasını beklediğimiz


Tim Burton bildiğinden şaşmıyor. Kitabı okumuşluğu olup “Charlie ve Çikolata Fabrikası”nı izleyince çok şaşıran kimse var mıydı? Bir de bunu tüm dünyanın bildiği bir hikâyeye uyarlayın. Alın size “Alice in Wonderland”. İzlenemeyecek kadar kötü mü? Kesinlikle değil, hatta öyle formüle dayalı bir film ki çok büyük bir kusur göstermekte zorlanabilirsiniz. Ruhsuzluğundan ve ezberciliğinden başka. “Sweeney Todd”, sinirlerimiz henüz yeterince gerilmemişken müzikal tandanslı bir iki hareketle sahneye çıkıp bir şekilde hışmımıza uğramadan aradan sıyrılmayı başardı. Hatta Alan Rickman ve Sacha Baron Cohen sayesinde hoş anlar geçirttiği bile söylenebilir. Fakat “Alice in Wonderland”i yapmayacaktın. Cüzdanımıza gözünü diktin sen iyice adam! Tim Burton, Hollywood’un son 30 yıldır ortaya çıkarttığı en karakteristik yönetmenlerden biri olabilir. Lakin karakteristik yönetmenlerin genel-geçer hatalarına düşmekten de geri kalmıyor. Daha yalın bir tabirle; “Big Fish’ten beri hiçbir filminde Tim Burton’a dair yeni bir unsur göremememiz” desem? Artık yeni bir şeyler yapmasını beklediğimiz bir yönetmenin her filminde beklentilerimizi bir-iki sene daha ötelemesi hakikaten nahoş. Evet, “Alice in Wonderland” yetkin bir film. Başına oturduğunuzda size güzel bir vakit geçirtme ihtimali yüksek. Ama perdede gördüğünüz her şeyi daha önceden görmüş olduğunuz gerçeği işlerin tadını epey kaçırıyor. Çok bilindik ve güzel bir şarkıyı yorumlamak gibi. Bir de Tim Burton yapsın bakalım nasıl olacak? Eski tarzına dönüp American Mcgee’s Alice tadında karanlık bir hikaye anlatsa ya da sinemasal tecrübesini kullanarak farklı bir anlatımla unutulmaz bir Disney filmi yaratsa? Peki ya ikisini de yapamazsa? Ortaya böyle bir film çıkar işte. Tim Burton artık bir antoloji yönetmeni. Bir sonraki filminin “Frankenweenie” olması pek hayra alamet değil. Tim Burton’ın sinemasında yönetmenin “aromasının” filmin bile önüne geçmesi ve bu alışıldık aromanın her türlü hikâyeyi yavanlaştırması düşündürücü. Bu durumdan şikâyetçi olmayanlar olabilir. “Tim Burton’ın kendi yorumuyla “Alice Harikalar Diyarında”yı izledik ne var?” diyebilirler. O zaman şunu sorayım; “Bu filme giderken, ‘Alice Harikalar Diyarında’ izlemeye mi gittiniz yoksa Tim Burton’ın son filmini izlemeye mi?”… Bence çok sert bir bitiriş yaptım… Evet… Fikret KARAKURT Karakurtf@gmail.com www.sineblok.com

12


KÖPÜK ŞÖHRET Kendimi bile tanıyamadığım bir vakitte tanımıştı beni. Hani… Hani ilk ekmeğimi çaldığım zaman. Ben onu hiç tanımış mıydım? Bilmiyorum. Aslında buna ‘tanımak’ denebilir mi, onu da bilmiyorum ya neyse... Sokakta geçirdiğim ikinci aydı sanırım. Sonbaharın bittiği günlere denk geliyordu. Hüzünlü bir mevsimdi sözde. Ayrılığı, ölümü falan hatırlatır ya, ondan. Nesi varmış ki düşen yaprakların? Ne güzel kuruyup düşüyorlardı işte. İlkbaharda yeşermeyecekler miydi yeniden? Biraz sükûnet onların da hakkı değil miydi? Peki, insan için aynı şey söylenebilir mi? Düştükten sonra, yeniden kalkıp yeşerebilir mi insan? Size söylüyorum ya, boşuna aslında. Düşmeden bu soruya yanıt vermeniz imkânsız. O, beni tanıdığında düşeli çok olmamıştı. İlk ekmeği çaldığım gün mü düşmüştüm? Yoksa sadece bir sokak çocuğu olarak var olabileceğimi anladığım gün mü? Bilmiyorum. Bilmediğim pek çok şey var. Fakat yine de size bunları anlatacağım. Anlatacağım ki dünyaya baktığınız perde, biraz daha aralanabilsin. Size, “Beni anlayın,” demiyorum. Ben size sadece anlatıyorum…

*

*

*

“Dünya bir düşse, ben uyanmak istiyorum arkadaş.” “Edebiyat yapma lan bana, ne düşü, ne dünyası? Karnını doyurmaya bakıcan o’lum, salla bunları.” “Birbirine sürtecek iki liram yok ki karnımı doyurayım. Kimse de bir sokak piçini işe almaz, kaldık açıkta. İyi mi?” “Ne çalışması hacı ya. Şu fırından yürütücen bi ekmek. Suyu da az ötedeki camiden içersin. Daha n’olsun?” Yürütmek mi? Çalmaktan mı bahsediyordu? Anlamaz ifademi görmüş olacak ki, güldü. “Çalıcan lan. Altı üstü bi ekmek. Çarpılmazsın korkma.” Ve sonra gitti. Dedikleri sanki şeytanın fısıltısı gibi gelmişti o an. Âdem’i cennetten attıran fısıltı… Düşüncesi bile yürekten titretiyordu beni. O kadar da değil ya, diye düşündüm. Ya ne kadardı? Akşam oldu. Hâlâ açtım. O gencin dediği gibi suyumu ötedeki camiden içmiştim. Kana kana içmiş olmama rağmen hâlâ susuzluğu hissediyordum. Midemde sudan başka hiçbir şey yoktu. Kaç gündür dışarıdaydım? En aşağı elli gün. On altı yıl biriktirdiğim bütün para, bu kadar zaman mı yetebilmişti sadece? Oysa ilk günler ne kadar da güzeldi. Birkaç gün, en bitlisinden bir pansiyonda bile kalmıştım. Genelde üç öğün yemek yerdim. Öyle matah şeyler değildi. Ama insan arıyordu hakikaten. Sonra bitli yataklar yerini kullanılmayan rutubetli depolara bırakmıştı. Öğünlerim iki ila bir arası değişiyordu. Halk Ekmek’ten bir ekmek alıp iki gün idare edebiliyordum. Kemerleri sıkmak ne demekti, öğrenmiştim. Arada bir kaçamak yaptığım da oluyordu, evet. “Yeter lan!” deyip yediğim et dönerin tadı hâlâ damağımdadır. Yanında küçük bir ayran da içmiştim. Kaç gün idare edecek parayı tek seferde harcamıştım. Ancak o kaçamağı yapmasaydım şimdi burada olabilir miydim? Hiç sanmıyorum. Peki, pişman mıyım? Değilim, ama… Ama işte şimdi de açım anasını satayım! Fırın hâlâ kapanmamış olacaktı. Gidip bir ekmek istesem verirler miydi acaba? Üstüme ba-


şıma baktım, beter haldeydim. Severek giydiğim kot pantolonumun dizleri yırtılmış, paçaları zift içinde kalmış; mavi gömleğim delik deşik olmuştu. Bir arabanın dikiz aynasından yüzüme baktım. Bakmaz olaydım. Aylar önceki o saf, masum yüz gitmiş; yerine hakiki bir sokak çocuğu sureti gelmişti. Kirli saçlarım keçeleşmiş, oradan buradan fışkırıyor, gözlerimin önüne düşüyor ve beni delicesine kaşındırıyordu. Alt ve üst dudağımda birkaç tane uçuk vardı. Gözlerimin altı çökmüş, yaşlı insanları andırıyordu. Yüzümde yer yer çıkan tüyler, şimdi biraz daha sertleşmiş; dokununca elime batıyordu. Bir ergenliğin eksikti ya… diye düşündüm. Bu berbat tablodan gözlerimi alırken, içinde bulunduğum kılığa kimsenin günahını bile vermeyeceğini biliyordum. Kimse bana günahını bile vermiyorsa… Hayır, hayır, hayır… Öyle bir şey düşünmek istemiyordum. Midem kış uykusundan uyanmış bir ayı gibi kükrediğinde, dizlerimin üzerine çöküp ağladım. Günahını vermeyen insanlardan, bir ekmek çalıp günaha girmek… Ne olacaktı ki? Bir ekmek ile mi batacaktı koca fırın? Düşünceler aklımda devasa bir bulamaca döndüğünde, ayağa kalkmış fırının kapısına doğru yürüyorken buldum kendimi. Kontrol kimdeydi Allah aşkına? Yasak elmayı tattırmaya bu kadar mı meraklıydı şeytan? Uzun uzun fırını gözledim. Küçük bir dükkândı. Camekânının ardında üç sıra halinde dizilmiş ekmekler vardı. Çeşit çeşit, boy boy... Kapıya en yakın olan zeytinli ekmek dikkatimi çekti. Kapı kapalı olmasına rağmen sanki kokusu burnumda tütüyordu. Midem bir kez daha kükredi. Farkında olmadan cama iyice yaklaşıp parmaklarımı hazinem ile aramdaki şeye değdirdim. Ağzım benden habersiz karış karış açılmış, salyalarımı kaldırıma püskürtüyordu. İşte o sırada geldi, iri kıyım canavar. Ne olduğunu bile anlayamadan; kulağımı koparırcasına tutan bir el belirdi yoktan. Fırıncı, şimdi bütün heybetiyle karşımdaydı. Öküz kadar kuvvetli olduğu her halinden belli olan bedeni, çatık kaşlarıyla hemen toz olmam gerektiğini haber eğliyordu. “Bas git lan burdan, serseri piç seni!” dedi. Amma detone bir sesi vardı. Başka bir vaziyette olsa gülerdim. Gülemedim. Kulağımı yırtmak istermişçesine bir kez daha çekti. Sonra da soluğumu kesen bir yumrukla beni kaldırımın diğer tarafına fırlatıp attı.

*

*

*

Belki de hemen o an pes etmeli, mağlubiyeti kabul etmeliydim. Orada durup seyrettiğim için değil, böyle bir şeyi düşündüğüm için cezalandırıldığımı düşünüyordum. Bunun için fırıncıya da öfkeli değildim. Ama içimdeki o ses pes etmiş değildi. Kendimi biraz toparladıktan sonra yeniden fırının kapısındaydım. Ve o, görünürlerde yoktu. İşte beklediğim fırsat. Peki, bu fırsatı kim bekliyordu? Ben mi, içimdeki mi? Cevap veremediğim sorulara bir yenisi daha eklenirken, parmaklarım dükkânın kapısına uzandı...

*

*

*

Üç dakika sonra, fırın ile arama hatırı sayılır bir mesafe koymuştum. Kolumun altında; o an için dünyanın en eşsiz yiyeceğini tutan ben, hırıltılı nefes alışlarımı ve gümbür gümbür atan kalbimi demlemek adına bir müddet soluklandım. Biraz sakinleyince yeniden koşmaya başladım. Fırıncının ruhu bile duymadığı bir hırsızlıktan mı kaçıyordum, yoksa kendimden mi... Artık ‘bilmiyorum’ demekten yorulmuştum. Ama o gün hayatım boyunca hiç koşmadığım kadar koştum. Ekmek, kolumun altında ezildi, büzüldü. Aldırma-

14


dım. Sonunda ayaklarımı yere sürüyerek durduğumda, gök kubbe kararmış, şehrin ışıklarından gözükmese de orada olduğunu bildiğim yıldızlarını saçmıştı kara çukuruna. Ay yoktu o gün. Cılız sokak lambasının ışığıyla birlikte, ekmeğim ilahi bir kudretle parıldıyor; benim gecemi ve hatta ruhumu aydınlatıyordu. Yemeğimi yiyebilmek için sakin bir yer aradı gözlerim. Sokağın bittiği yerde, genişçe bir inşaat alanı fark ettim. Girişi tahtalarla kapatılmış olmasına rağmen, zayıf bedenimi usulca içeri sokmakta zorlanmadım. İnşaat yarım mı bırakılmıştı, yoksa devam mı edilecekti bilmiyordum. Ama önemli de değildi. Burası, o an için bana bir sığınak, yemeğimi yemem için bir sofra ve uyumam için bir yatak verecekti. Başka ne isterdi ki bu deli gönül? Bir apartman inşaatı olmalıydı. Zemin katını çıkıp bırakmışlardı. Aslında ne zamandır usta eli değmediği de belli gibiydi. Demirler paslanıp eğilmiş, böcekler dört bir yanı sarmış, rutubet kokusu genzimi yakacak voltaja yükselmişti. Ama bunlar bir köşeye kurulup zeytinli ekmeğimi yememe engel değildi. Ekmeği her ısırışımda, tat almayı uzun süredir unutmuş ağzımdan keyifli şapırtılar fışkırıyor; beni bir masalın içindeymişçesine şenlendiriyordu. Tat dokularımla birlikte, ben de mest oluyordum adeta. Ekmeğin yarısını bitirdiğimde, kendimi frenlemekte bir hayli zorlandım. Eğer hepsini şimdi yersem, içine düştüğüm o berbat duruma yeniden düşüş tarihim daha da erkene alınırdı. Ve ben bunu istemiyordum... Üzerimdeki kırıntıları itinayla toplayıp ağzıma gönderdim. Yere düşen birkaç parça zeytini, üzerlerindeki tozu aldırmadan keyifle mideme indirdim. Belki biraz su olsaydı, gerçekten iyi olabilirdi ama... Nankörlük etmek istemediğim için bu hissi çabucak geçiştirdim. Artık yatabilirdim. Artık uyuyabilirdim. Artık en büyük günahlardan birisinin müdavimi olmuştum. Artık hayattan beklediğim hiçbir şey kalmamıştı. Ve ben de uyudum...

*

*

*

İnşaatın başladığını haykıran seslerle uyandım. Çekiç sallamaları, matkap zırıltıları, usta küfürleri... Güzel bir cumartesi sabahı uyandırma komitesi olmalıydı bu. (O gün gerçekten de cumartesiydi.) Sonra seslerin, günlerdir uğranmayan bu inşaattan değil de, kafamın içinden geliyor olma ihtimalini düşündüm. Ya da belki ruhumun derinliklerinden mi demeliydim... Gözlerimi açamıyordum, bu sadece hissetmekti. Sanki ruhum bir dünyaydı ve o sırada, sonsuza kadar sürecek bir güneş tutulması başlamıştı. Kararmıştım. Umutsuzdum. Bir çivi daha çakıldı. Sonra başka bir çivi söküldü... Ruhumun bir kısmı yıkıldı, başka bir yerde; yeni şeyler yapılandı. Ama karanlık, hep karanlıktı. Bunun sebebi çalınan zeytinli bir ekmek miydi? Ruhumu parçalara bölen, beni yıkıp karartan basit bir hırsızlık mıydı? İnsan bu kadar kırılgan mıydı? Ya da doğru insanlar, bu kadar kırılgan mı olurdu hep? Kendimi sokakta yaşamaya başladıktan sonra bile hep doğru birisi olarak görmüşümdür. Bir yanlış, bütün doğrularımı götürmüş müydü? O yanlış, benim güneşimi de söndürmüş müydü? Sonra onu gördüm düşlerimin arasında. Milli Piyango’nun Yılbaşı Özel Çekilişi’nden önce, rüyalar boyunca hep beklenen; ama hiç gelmeyen o aksakallı dedeyi. Bana bakıyor, anlamsızca gülümsüyordu. Ona neden gülümsediğini hiç soramadım. O an farkında olduğum tek şey, uzaklara doğru koşturan keçilerim ve hiddetli bir sarsıntıyla yıkılan içimdeki binaydı. Ya da ruhum.

16


*

*

*

Gözlerimi yeniden normal dünyaya açtığımda, tamamen çıplak bir vaziyette koşuyor olduğumu fark ettim. Aklımda, “Bunu neden yapıyorum?” sorusu haricinde her türlü bilinmezlik dans ediyordu. Koşarken bir de bağırıyordum... “KOŞUN KEÇİLER, KOŞUN!” Bu ne demekti? Ben kimdim? Siz kimdiniz? Nereye koşuyordum, amacım ne? BANANE! İşte ben, köpük şöhretime bu şekilde kavuşmuştum. Kolay yoldan kazanılan her şeye karşıyımdır. Buna şöhret de dâhil. Gerçi kim, şöhretini hak ederek kazanmıştır ki? Hem zaten benimkisi köpüktendi. Yerel gazete iki gün haberimi yaptıktan sonra, köpüğümü kuvvetli bir nefesle üfleyerek dağıttı. Şimdi beni nereye götürdüklerini bilmiyorum. Aslında bunu umursamıyorum da. Şu günlerde dilime dolanan, her gördüğümün boynuna atlayarak haykırdığım tek bir cümle var: “KOŞUN KEÇİLER, KOŞUN!” Bir günahla bir ruh, bir nefesle bir köpük dağılabiliyordu. İşte size hayatın kanunu... Onur SELAMET İllüstrasyon Osman ÜSTÜNER http://osmanustuner.deviantart.com

www.dergilik.com


BİR SINAV KÂĞIDI Ad: Eren Tuncel Sınıf: 12-D No: 24

Tarih: 14.02.2090

T.C. İstanbul Atatürk Ortaöğretim Kurumu 2089–2090 Eğitim Yılı “Yakın Tarih Dersi” 2. Yıl İçi Sınavı

Not: Her soru 20 puandır, süre 60 dakikadır. Başarılar. Soru 1 – Üçüncü Dünya Savaşı’nın sebeplerini ve sonuçlarını açıklayınız. Üçüncü Dünya Savaşı 2043 yılında Antarktika’nın altındaki mağara sistemlerinde yaşayan o zamana kadar keşfedilmemiş Atiron ırkının yeryüzüne çıkması ve insanlığa savaş açmasıyla başladı. Atiron ırkı insanlara göre daha az bir nüfusa ve teknolojisi daha düşük silahlara sahip olmalarına rağmen aralarındaki birlik ruhuyla, kendi arasında paramparça olmuş insanlığa karşı koymayı başardı. On sekiz yıl süren savaşlar sonucunda yenilgiye uğrayıp mağaralarına geri döndülerse de insan uygarlığı üzerinde tamiri olanaksız yaralar açtılar. Özellikle insanların kullandığı nükleer, biyolojik ve kimyasal silahlar dünyanın dengesini alt üst etti. Savaştan sonra Atironların tümüyle yok edilmesini isteyenler ile onların da en az insanlar kadar haklara sahip olduğunu düşünenler arasındaki fikir ayrılığı yeryüzündeki huzuru daha da bozdu. Bu da kısa süre sonra Dördüncü Dünya Savaşı’nın çıkmasına zemin hazırlayacaktı. Üçüncü Dünya Savaşı’nın bir diğer sonucu da ülkeler arası sınırların kökten değişmesi ve güç dengesinin bir anda ortadan kalkmasıdır. Amerika Birleşik Devletleri nükleer silahlarını sıkça kullanarak dünya halkının nefretini üzerinde topladı. Askeri gücünün beklenenden düşük çıkması da aslında reel bir süper güç olmadığını ortaya koydu. Çin, insan gücüyle Atironlara karşı en büyük savaşı veren halktı, ancak en çok kaybı da 500 milyon ile yine Çin verdi. Sonuç olarak bu savaş üç milyarlık bir kayıpla dünya tarihinin en büyük savaşıdır. Soru 2 – Üçüncü Dünya Savaşı’nda Türkiye’nin rolünü açıklayınız. Türkiye Atironların doğrudan saldırılarına hedef olmayan sayılı ülkeden biridir. Hemen sınırındaki Arabistan yarımadası, Yunanistan ve tüm Avrupa Atiron istilasıyla savaşırken Türk topraklarına saldırılmaması hayret vericiydi, ama bu Türk askerlerinin savaşa katılmasını engellemedi. NATO tarafından görevlendirilen binlerce asker Avrupa ve Asya’da çeşitli cephelerde çarpıştı. Binlerce kayıp verildi. Atironların Yunanistan’dan denize dökülmesinde en büyük pay Mora Yarımadası’na çıkartma yapan Türk birliklerinindi. Bazı Türkler, Atironların Türk soyundan geldiğini ve o yüzden bize saldırmadığını öne sürdü ve onlara karşı çarpışanları protesto etti. Sol örgütler Atironların haklarını savunmak adına ülke çapında yüzlerce eylem yaptılar. Onlara göre barış aranmalı ve iki ırk da yeryüzünde güvenle yaşayabilmeliydi. Ancak Dünya, Atironlar çekilmeye başlarken bile soykırıma varan katliamlar sergiledi ve onları dinlemedi. Soru 3 – 2055 Mayıs’ındaki İstanbul Olayı’nı açıklayınız. İstanbul Olayı çok tartışmalı bir olaydır. Nereden geldiği belli olmayan yüz Atironlu Sultanahmet’te ortaya çıktı ve ülke genelinde büyük bir infial yarattı. Silahsız oldukları için savaş amaçlı gelmedikleri anlaşıldı. Yıldız Teknik Üniversitesi’nden getirilen zihin okuma cihazı ile ne iste-

18


dikleri öğrenilmeye çalışıldı. Yaptıkları açıklama dünya kamuoyunda pek umursanmasa da aslında çok önemliydi. Açıklama özetle şöyledir: “Biz bildiğiniz gibi binlerce yıldır yeraltında yaşayan barışçıl bir ırkız ve yeryüzünde sizin ırkınızın varlığını her zaman biliyorduk. Yüzyıllar boyunca size barış amacıyla varlığımızı açıklayıp açıklayamayacağımızı düşündük. Yeryüzüne bazı araçlarımızı gönderip arada sırada kontrol ediyorduk, ancak siz bizi uzaydan gelen istilacılar sandınız ve tehdit olarak gördünüz. Sizi her zaman dikkatle takip ettik ve yaradılış olarak kötülük dolu olduğunuzu keşfettik. Sürekli anlayamadığımız sebeplerle birbirinizi öldürüyor, dünya üzerinde virüs gibi yayılıyordunuz. Son zamanlarda sizin zevkleriniz ve sorumsuzluğunuz nedeniyle küresel bir iklim değişikliğiyle karşı karşıya kaldık. Antarktika’daki buzlar hızla eridi, hatta bizim yaşam alanlarımıza zarar vermeye başladı. Yaşam alanımız sürekli daraldı. Bir süre dayanmaya çalıştık ama artık ortaya çıkmak zorundaydık. Barışçıl dahi olsak ortaya çıktığımız an bizi yok edeceğinizi biliyorduk. Kendi ırkınız dışında zeki bir varlığa tahammül edemezdiniz. Hele sizden güçsüz olduğumuzu anlarsanız, hemen ırkımızı yok edecektiniz. Bu nedenle barışçıl olamazdık. Yedi yüz milyonluk, size göre oldukça az olan nüfusumuza karşılık yaşama adına savaşmaya karar verdik. Bu konuda çok tecrübeli değilsek bile, vücut dayanıklılığı olarak sizden katbekat üstündük ve ani bir saldırıyla siz bölünmüş insanları yenebilirdik. Ama siz yine beklemediğimiz şeyler yaptınız ve bizi yok etmek adına o devasa silahlarınızı kullanıp dünyayı yok etmeye başladınız. Şimdi, tüm dünyaya sesleniyorum. Bu savaşı durduralım ve anlaşalım! Dünya’yı yok etmekten vazgeçin, biz geri çekilmeye razıyız.” Bu konuşmayı yaptıktan sonra büyük beyaz bir bulut tarafından götürüldüler. Tüm insanlık buna şahit olmasına rağmen barış adına hiçbir adım atılmadı. Çekilmeye çalışan Atironlar daha da büyük katliamlarla yok edildi ve nüfusu yarı yarıya azalmış bir halde dönmek zorunda bırakıldı. Soru 4 – Dördüncü Dünya Savaşı’nın sebep ve sonuçlarını açıklayınız. Dördüncü Dünya Savaşı 2066 yılında Atironların geleceği hakkında halklar arası anlaşmazlık nedeniyle çıktı. Ancak bu savaş ayrıca çok az kalan kaynakların yeniden paylaşılması adına önemli bir savaştır. Atironlar savaş için sadece bahanedir, perde arkasındaki asıl sebep su ve diğer doğal kaynaklara sahip olma mücadelesidir. Savaş üç yılda sona ermesine rağmen Dünya’yı adeta bir harabeye çevirmiştir. Üçüncü Dünya Savaşı başlamadan önce 9 milyar olan nüfus, iki savaştan sonra 4 milyara kadar düşmüştür. Ülkelerin haritaları tamamen değişmiş, nükleer bombalar nedeniyle yerleşilebilecek alanlar azalmış, zaten az olan kaynaklar daha da tükenmiştir. Günümüzdeki kargaşa ortamının sebebi de bu savaştır. Savaşın bitmesinden bu yana yirmi seneden fazla geçmiş olmasına rağmen insanoğlu hâlâ toparlanamamıştır. Soru 5 – Son iki yüz yıldaki dört Dünya Savaşı’nın ışığında insanlığın geleceğini nasıl görüyorsunuz? Kısaca yorumlayınız. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları son iki savaşa göre çok masum kalmaktadır ve ilk iki savaş, teknolojinin ilerlemesine katkı sağladıkları için faydalı yanları olduğu bile söylenebilir. Ancak üçüncü savaşta hiç bilinmeyen bir ırkın beklenmedik saldırısı altında Dünya onlarca yıl geriye gitmiştir. Dördüncü Dünya Savaşı bu geri gidiş hızını zirveye taşımıştır. Şu an uzmanlar 2000’li yılların hemen öncesine geri döndüğümüzü söylüyorlar. O zamanları biz görmemiş olsak da uzmanlara katılmadan edemiyorum. 2050’den önce yeryüzündeki tüm sorunlar bir bir çözülmekte ve yaşam kalitesi sürekli artmakta iken kıyamet gibi iki savaş her şeyi tersine döndürmüştür. Türkiye, her ne kadar Dördüncü Dünya Savaşı’nda diğer halklar tarafından en fazla istilaya


uğrayan ülkelerden biri olsa da ordusunun ve insanındaki yüreğinin gücüyle ayakta kalmayı bilmiştir. Ama ben yine de hem ülkem hem de dünya adına iyi bir gelecek görmüyorum. Biraz fantastik olacak ama ben Türklerin Atironlular ile işbirliği yapıp dünyayı pisliklerden temizleyebileceklerini düşünüyorum. Bunun ille de savaşla olması gerekmiyor. Zaten Atiron haklarını savunanların en çok taraftar bulduğu ülke Türkiye değil miydi? Bence onların Dünya’ya açıklama yaparken İstanbul’u seçmesi bile çok anlamlı. Kendilerini en çok Türkiye’de güvende hissediyorlar belki de. Neden olmasın? Türk insanı yüzyıllardır misafirperverliğiyle meşhur değil midir? Öğretmen: Akın Kurtuluş Öğrencinin Aldığı Not: 100 Gökcan ŞAHİN

http://sdrmutant.deviantart.com

20


AYDINLANMA ZAMANI – TİN – Sadece vakitsiz kayıpların önüne geçmeyi bilen biri iken nasıl bu hale gelebildim ki? Sevdikleri ellerinden kayıp gitmesin diye iyileştirdiğim onca insan benim bu halde olduğumu; burada, cehennemde dünyanın ve insanlığın yaratılışından önce var olan bir melek eskisi ile oturmuş bir şekilde tanrının sonunu planladığımı öğrenselerdi ne olurdu? Şeytan bana ne yapacağımızı, daha doğrusu planlarını anlatırken düşüncelere dalmıştım. Bir yandan hem geçmişi düşünüyor hem de beynimin arka odasında çınlayan şarkının sözlerini içinde olduğum duruma adapte ediyordum. Sonuç ise halimin yansıması idi sanki: Sonsuzun benimle bir savaşı var; sonsuz merhamet etmeyecek bana biliyorum, sürmeyecek seninle zamanım sonsuza kadar… Sonsuz… Ne garip değil mi? Önce ölümlü olarak doğuyorsun, insanlara verilmeyen bir yetenek bahşediliyor ve şifacı oluyorsun. Peki sonra? Sonrasında ise insanları iyileştiriyorsun ve gün geliyor seçilmiş insanlıktan tanrının taşeronluğuna terfi ediyorsun. Ödülü ise sonsuzluk oluyor. Aslında alışkınsın taşeronluğa: Şeytanın da taşeronusun aynı zamanda. Ve her iki tarafta bu durumu biliyor. Sıkışıyorsun insanlığında, bedenin eskiye özlem duyarken elinden bir şey gelmiyor… Tüm yaptığım ise kendimden kendime 2. tekil cümleleri kullanarak bahsetmek. Birden bir el beni bulunduğum yerden çekiyor ya da ben öyle zannediyorum. Gözlerim kararıyor; sonrasını, o karanlık anda neler olduğunu bilmiyorum. Bildiğim tek şey son sürat hastane odasında yaşam destek ünitesi denen o soğuk makinelere bağlı olan bedenime çekildiğim. Gözlerimi açıyorum tanıdık bir yüzle karşılaşıyorum, beni otopsi masasından kaldıran, bana ikinci yaşamımı; olmasını, yaşamayı istemediğim o kahrolasıca hayatı bana veren o doktoru görüyorum ve…(Sonrası buz kadar soğuk bir karanlık) Mecîd'den aldığım emirle Müntakim’i cehennemden çekip çıkarmıştım. Bir anlık bile orada olmak, âdemoğlunun halini görmek… İnsanlar tüm uyarılara rağmen neden hâlâ ihanete devam edebiliyorlardı ki? Ve sen Timur Bey yol göstericilere bile bahşedilmeyen bir özelliğe sahipken neden hâlâ hıyanete devam edersin ki? Her ne kadar durumun yaradılışından kaynaklansa da; her neyse, şimdi iş zamanı…(Sessizlik) Mikail’in cehenneme inip Timur’un ruhu ile dünyaya dönmesi göz kırpmasından daha kısa bir anda gerçekleşmişti. Ruh, Mikail’in ellerinde iken yeni doğan bir kedi gibiydi. Annesini arayan gözleri kapalı bir yavruydu adeta; pusmuş, ürkek ve titrek... Yoğun bakımdakilerin kaldığı bölümden gelen tiz çınlama ile bütün hastane ayağa kalkmıştı. 3 nolu odadaki hastanın kalbi durmuş ve kapı nedeni anlaşılmayan bir şekilde kilitlenmişti. Bu garip duruma eşlik eder bir şekilde ise içeriden gelen garip sesler vardı ve kapının altından türkuaz renkli bir ışık sızmaktaydı. Ve ışık nerede ise tüm hastaneye yayılmaya başlamıştı. (Çaresizlik) Gözlerimi açtığımda bir bıçak bedenime giriyordu. Garip bir şekilde ne acı duyuyordum Ne de ortada bir damlada olsa bile kan vardı. Bıçağı tutan ise her zaman omzumuzda duran Ölüm Meleği’nden başkası değildi. O’na engel olmak için ellerimi hareket ettirmeye çabalıyordum. Fakat çabam yetersizdi. Tüm bedenimi saran bir ışık vardı. Ve o ışık bana çok tanıdık geliyordu. Son bir hamle yaptığımda ışık kulağıma bir ses fısıldamış ben de karşı gelmekten vazgeçmiştim…(Teslimiyet) Tamam, buraya kadar yeter! diye gürledi bir ses. Seste bir şey vardı: İlk duyulduğu anda korku salıyor sonrasında ise ana kucağı kadar sıcak, içten ve korumacı bir hâl alıyordu. Ruh, üfleneceği bedene gitmeden önce dünyadaki hayatı izlettirilmişti. Hayatının her saniyesini izlemiş ve nerede nasıl davranacağını görmüş ve Yaratan’ın önünde secde etmişti. Mikail; ruh, yerleştirileceği bedene üflenmeden önce yanına gitmiş ve O’na en son hastane odasında söylediğini yinelemişti: Allah, hüküm verenlerin en üstünü değil midir? (Son) Mustafa KILCI mustafakilci@gmail.com


CENNET VE CEHENNEM AYIRICILIĞI Alametler ve kıyametler insanlar içindir. Aynı yazdıklarımızın teşekkür niteliğinde, yüzümüze vurulması gibi... Ardımızda bıraktığımız, her an, her kare, her eskiz, her yırtık kâğıt parçası gibi… Bir şiirdir bizim bütün sevdiklerimiz ve biz birer dizi niteliğindeyiz. Ağırlığı olan yazıların ardındaki boşluklara, bir daha bakıp sadece gülümsemeliyiz. Bir gülümseme doğduğu zaman içimizde, zaten biz bu yüzden bu dünyaya kendi dünyamızı yaratmaya geldiğimizi hissederiz. Cennet ve cehennem arasında kaybolmuş insanlar gibi… “Cennet ve cehennem arasında kaybolan doğruların içinde, köşelere saklanmış bir yudum sudur insan ve şiirlerle şarkıları karıştırır birbirine. Hayat ise sadece bir oyundur, köşe kapmaca misali. Kaparız, saklanırız, yoksul güllerin içinde...” Yoksul güllerin içinde… Bir mabet misali ebediyete kadar saklayacağımız ya da saklanacağımız bir yoksul gül. Bir başlık altında aradığımız her şey, bu satırlarla bize ulaşacak. Ne yaparsak yapalım, ne dersek diyelim, hangi gülün içine saklansak saklanalım. Zaten bir şiir değil miyiz biz hayata saklanan, kendi hayatını – mısralarını – yazmak için çırpınan? Cehennem ortasında kaybolmakta da vardır bir hayır, cennet içinde ebedi olmakta da… Ve bizim bir müsvedde hayale ihtiyacımız olduğu zaman, yazılmışlara sarılırız. Gülmek, ağlamak, korkmak, acımak, yücelmek, şair olmak, müziksel olmak, koklamak, işitmek, sertleşmek, yumuşamak… Bir müsvedde hayale ihtiyacımız olduğunda, sadece yazılmışlara sarılırız… Eğer, şu anda bulunduğun masada oturabiliyorsan, ya da bu yazıyı okuyabiliyorsan, bu benim sayemdedir. Benim beynimin içindeki oyundasın demektir. Bu oyunu sadece ben yönlendirebilirim. Ben cümlelere devam ettikçe, sen de peşinden gidersin. Makine misali durur, sonra yine okumaya devam edersin. Ya çarpılırsın yazdıklarımdan, ya da umursamadan kapatırsın. Cennet ve cehennem arasında kaybolan insanlar, bazen, okuyarak ararlar yönlerini. Ya savruk şiirlerde, ya da bunun gibi ince yazılarda. Bizim ise görevimiz zordur. Hayal yazarız onlara dair bazen, bazen gerçek olur karşılarını vururuz. Kaşları çatar bizimle bazen, bazen de ölürler gülmekten. İşte, bizim işimiz bundan zordur. Yazarlar, ya melek oluruz ya da zebani... Alametler ve kıyametler insanlar içindir. Ben bir alamet yazarım, siz okursunuz. Cennet ve cehennemi içinizde ararsınız. Ben bir kıyamet yazarım, beğenirseniz istediğiniz yere gidersiniz, beğenmezseniz sayfayı değiştirirsiniz. Buyurun, ben bundan sonra buradayım. Her tavsiyenize, eleştirinize, şeklimle ilgili düşüncelerinize açığım. Ben bir cennet-cehennem ayırıcısıyım. Berk PAYAT

24


KAPANIŞ Soğuk ama aydınlık bir gece... Gökyüzünde en ufak bir bulut yok ama yeni yağmış yağmurun kokusu aynı tazeliği ile burnumda... Nemli toprağa uzanmış öylece düşünüyorum. Gözümün önünde yıldızlar, ışıltılarını birleştirerek içlerinde derin anlamlar taşıyan resimler yapıyorlar gökyüzünde... Ressamın en güzel eseri gibi, boyaları kurumuş, çatlaklar süzülmüş renklerin arasına. Şu anda var olmayan bir güçten alıyorlar kaynaklarını, eski ama capcanlı. Ölmüş yıldızların ışıkları olduğuna kim inanır böyle bir günde? Hafif rüzgâr kulaklarımda uğulduyor. Gökyüzü sanki bir anda kararmış ya da her an kararacakmış gibi bir korku düşüyor dinginliğime. Kalbim korkudan beslenerek, şiddetle atmaya başlıyor ya da en azından ben öyle sanıyorum. Aydınlık geceyi delip geçiyor tam o sırada bir baykuş. Geniş kanatlarının arasındaki hilal bir görünüp bir kayboluyor. Biraz önceki korku geri geliyor. Bir asit gibi, düştüğü yeri eritip geçiyor adeta. İlk önce pır pır atan kalbimin sesi kesiliyor, boşlukta yitip gidiyor. Ardından bu boşluk büyüyor, içimi kaplıyor… Gecenin aydınlığını örseleyen baykuş bana doğru uçmaya başlıyor. Belki hep bana doğru uçuyordu ama ben yeni fark ediyorum. Tüylü kanatları bana yaklaştıkça irileşiyor, geceyi örten dev bir perdeye dönüşüyor. Kalbimde oluşmaya başlayan boşluk artık tüm benliğimi, bedenimi ele geçirmiş. Belki her şey gibi bunu da yeni fark ediyorum. Korku değil aslında serin geceyi çöle çeviren, kasıp kavuran şu ruhumu. Yitip gidiyorum hiçliğe doğru. Kelimeleri hatırlasaydım, bulup çıkarabilseydim zihnimden: ölüm olurdu bunun adı. Aşk, korku, nefret, sevgi birbirine giriyor gecenin ayazında. Ölüm hükmediyor tüm bu sözcüklere ve bende uyandırdığı hislere. Gözlerimin önünden yaşadıklarım geçmiyor, tam aksine gittikçe büyüyen girdaba karışıyor tüm yaşadıklarım hatırlamaya çalıştıkça. Düşüncelerim boşluğa düşüyor, hatıralarım kaybolup gidiyor yavaş yavaş... Baykuşun kanatlarının geceyi örttüğü gibi ölüm örtüyor tüm duygularımı, kalın bir perde gibi çekiliyor ruhumun pencerelerine. Göremediğim yıldızların ve benim gibi son aydınlığını yaşayan ayın ışığı altında ruhum karanlığa ve hiçliğe doğru sürükleniyor. Hiçbir şey hissedemez oluyorum ve hiçlikle bir olduğum an çok kısa sürüyor... Sonrası bilinmez bir boşluk... Rafet Tolga CANKURT

26


DORUK ÜÇ

Bazen Ölüm Kaçar İstihbarat teşkilatı için çalışıyordum ve kimliğim açığa çıktı. O günden sonra pek çok işkenceye maruz kaldım. Bundan iki ay önce olsaydı utanarak derdim ki: Evet, bütün bildiklerimi açıkladım ve ülkeme ihanet ettim. Ama bugün ulaştığım bilinç seviyesiyle tüm o askeri operasyonların, teşkilatlanmanın, savaşların ve daha pek çok şeyin anlamsızlığını kavrıyorum. İşkenceler birinci doruk noktasına ulaşınca vücut acıya alışır ve bedenin tepki vermez duruma gelir. İkinci doruk noktasına ulaşmak ise epey zaman alır; çünkü en korktuğun ya da tiksindiğin yaratıklarla yüzleştirirler seni. Önce ayak parmaklarına neşterlerle yaralar açılır ve onlarca fare odaya bırakılır. Bedenini canlı canlı, minik dişleriyle kemirirler. Çoktan kelleştirilmiş ve tüm tüylerden arındırılmış vücudunda örümcekler gezmeye başlar. Bir çuval dolusu örümceği başından çıplak bedenine dökerler. O minik yaratıklar kulaklarınızdan, ağzınızdan, burun deliklerinizden girer. Yemeğinizde de dolgun vücutlu kurtçukla geziyordur ve ağzınıza zorla sokup yedirirler. Mideniz bulanmaya başladı değil mi? Bir de bana sorun. Yılanlarla yaptıkları işkence çeşitlerinin haddi hesabı yok, o yüzden yılanları es geçiyorum. Pek çok iğrenç hayvanla maddesel korkularımı öldürdüklerinde artık bu işkenceler de bana doğal gelmeye başlamıştı. İkinci doruk seviyesine varmıştım. Bildiğim her şeyi söylediğime kanaat getirince “Yarın serbest bırakılacaksın,” dediler ve bir eve götürüp başıma bir kulaklık, gözlerime de elektronik bir gözlük geçirip uyku ilacı verdiler. İlk defa rahat bir uyku çektiğimi hatırlıyorum. Gayet yumuşak, büyük bir yataktaydım. Aylardır kollarımdan asılı halde ayakta durduğum göz önüne alırsak, o yatağa uzanmak benim için cennette olmak gibi bir şeydi. Sonra uyudum. Çok güzel rüyalar gördüm. Yemyeşil bir bahçede çocuk halimleydim ve sevdiğim tüm insanlar çevremdeydi; oyunlar oynuyorduk… Sonra uyandım ama yataktan uzunca bir süre kalkmadım. Rahatlığın keyfini çıkarıyordum. Biraz zaman geçince yerdeki terlikleri ayağıma giyip banyoya gittim. Fena halde çişim gelmişti; ihtiyacımı giderip üzerimdekileri çıkardım. Aynada şöyle bir kendime baktım. Her tarafım yara kabuklarıyla kaplıydı. Saçım sakalıma karışmış, zayıflamıştım; çöp adam gibi görünüyordum. Doğruca duşa girdim. Soğuk suyu bedenimde hissedince titresem de… Çok güzel bir histi. Duş almak hiç bu kadar güzel olmamıştı. Yaşamın tadını yeniden almaya başlamıştım. Özgürlük yakındı. Sonra o şey geldi. En çıplak ve savunmasız halimdeyken. Soğuk bir rüzgâr gibi doldurdu banyoyu. İlk etapta ıslak zeminde bıraktığı bedensiz ayak izlerini fark etmedim; üşüdüm sadece ve korku yumak yumak boğazıma takılmaya, imge dünyamdaysa korkutucu figürler belirmeye başladı. Etrafıma bakındım. “Sakinleş, korkacak bir şey yok. Her şey bitti,” diyerek kendimi telkin ettim. Ellerimi duvara yaslayıp suyun ensemden sırtıma akmasına izin verdim. Her nedense zemin kayganlaşmış ve vıcık vıcık olmuştu; ayağımın kaydığını, kafamı zeminde patlattığımı hayalleyip, korktum. Aynanın önüne yürüdüm. Kendimi görmek için bir an büyük bir itki yerleşti içime… Buğuyu silmeye yeltendiğimde kendiliğinden uçuşup gitti ve hemen arkamda onu gördüm. O an gelmişti ve artık kaçış yoktu. Kanım resmen damarlarımda dondu. Kalbim bir anlığına duruverdi. Beynimin hemen arka kısmına elektriksel bir alev topu düştü. Midemden ağzıma doğru bir ateş yükseldi. Ne çığlık atabildim, ne de bir milim kıpırdayabildim. Tüm tüylerim diken diken oldu. İşkence aletlerinin metal soğukluğunu hatırlamazken onun omuriliğimde kaydırdığı tırnağın soğukluğunu ömür boyu unutmayacağım.


Sonra birden yok oldu. O an neden kapıdan çıkmadım bilmiyorum... Sanırım korkunun şiddetiyle olduğum yerde donup kalmıştım. Bu, en büyük hatamdı. Çünkü bekledim ve yeniden omuriliğimde o tırnağı hissettim. Sonra parmaklarını omzuma geçirdi ve etimi yırtarak sırtımı soydu. Etimin yırtılırken çıkardığı ses… Tekrar ve tekrar beynimde yankılandı. Saçlarım bembeyazdı artık. Sırtımdan bir el, usulca bedenimin içine sokuldu. Omurgalarımın kırılırken çıkardığı çatırtıları duyabiliyordum. Bir avuç kemiğimi çöp gibi yere fırlattı ve onlarda tıngırdayarak zıpladılar. Elini sırtımdan içime soktu. Kalbimi avuçladığını hissediyordum. Yüreğim özdeksel olarak sıkıştırıldı, kavrandı ve patladı. Nefesim sıkıştı. Beynim bedenime çırpınmasını, yerden yere savrulmasını söylese de omuriliğimdeki el sinir sistemimi durdurmuştu ve hâlâ ayaktaydım. Bedenimin içinden sıcak sıvının ve kanın bacaklarıma doğru aktığını gördüm. Sinirlerim bir türlü boşalmıyordu. Soğuk sesiyle şöyle dedi: Beynin, bir süre daha oksijensiz çalışacak. Bir beş dakika daha ölüm gelmeyecek, gelemeyecek. Ölüm, beş dakika daha senden kaçacak ve sonra onu yakalayabileceksin. İzle kendini. Gözlerim yere devrildi. Kaygan zemini… O anki en büyük dileğimi hatırlıyorum: ayağımın kayıp, beynim zeminde patlamasıydı ve yabancı, ruhsal yaratığın elinden sıyrılıp gidebilseydim. Beş dakika daha cansız bedenimi izledim. Beynimdeki oksijen bitmediği için bilincim yerindeydi. Beş dakika daha içimden çıkan kanın bacaklarımdan akıp zemini kaplamasını izledim. Sonra öldüm. Evet, öldüm. Hiçlik geldi. Işık uzaklaşıyordu ve ruhumun kaybolduğunu düşündüm. Yok oluyordum. Bir hayvan gibi dahası bir bitki gibi hiç var olmamışçasına yok oluyordum. Saf karanlık ve hissizlikti var olan. Bilincim yerindeydi ama ne oynatabileceğim bir kolum, bacağım ne de bir başka uzvum vardı. Ne gördüğüm, duyduğum, tattığım, kokladığım ya da dokunduğum bir şey ne de yok oluş vardı. Düşünüyordum, öyleyse var mıydım? Hiçbir şey yokken ben var mıydım yani? Saçmalık! Önemsiz… Saatler, yıllar ya da dakikalar sonra karanlık, acımasız bir sis gibi dağıldı ve kendimi bir çölde buldum. Güneş batmak üzereydi ve koyu kırmızıya bürünmüştü. Uzaktaki bir tepenin üzerinde, bir elinde mızrağı, diğer elinde kalkanıyla dökümlü bir kaftan giymiş, atının üzerinden bana bakan Arap’ı gördüm. Atını şahlandırıp tepenin arkasında kayboldu ve ben ışıldayan kumun üzerinde, ölü mü yoksa diri mi olduğumu bile bilmeden yapayalnız kaldım. Bana işkence edenlerin, “Yarın serbest kalacaksın,” dediklerini hatırladım. Gülümsememe neden oldu. Her nerede ve hangi zamanda olursam olayım… Özgürdüm. Evet, sonunda özgürdüm, özgür! Şimdilik… Serkan KÖSE Serkan.kose@hotmail.com.tr İllüstrasyon Celalettin CEYLAN http://robocat58.deviantart.com


DİLEKBEK “Gelecek mi?” Başımla olumladım ve “Dilekbek,” dedim. Besim Tunalı’nın korkulu bakışlarında belli belirsiz bir merak şeraresi yandı söndü. Bu kelimenin anlamını sormasını boşuna bekledim. Mazinin dayattığı arızalı bir gerçekliğin yarattığı dehşetin etkisindeydi. Yaz gecesi esinleten eylül ılıklığına rağmen üşüyormuş gibi bir hali vardı. Kobalt mavisi ceketinin ön düğmesini iliklemişti. Elleri titrediği için canı çok çekmesine rağmen sigara içmiyordu. Son on dakikada iki kez işemişti. On dokuz yıl önce bir ilkbahar öğleden sonrası şu anda tam durduğumuz yerde başlayan sıradan bir olayın gecikmeli ve netameli neticesinin çeşitli şekillerde kurbanıydık. Geçen haftadan sonra hayatımız bir daha asla eskisi gibi olmayacaktı. 1990 yılının nisan ayında bir grup insanın hayatına bir el dokundu. Bunu dev bir kelebek şeklinde yaptı. Kader kelebeğinin dökülen pulları, diyesim geliyor. Sermet’le birlikte yaz sıcaklarını hatırlatan bir Pazar günü minibüsle Urla’ya gittik. 15 Nisan Pazar gününün sonradan babamın taptığı aktris Greta Garbo’nun ölüm tarihi olduğunu keşfedecektim. Bunun o gün olacaklarla bir ilgisi yoktu. Bir rastlantıydı sadece. O yıllarda henüz bomboş olan bir yerde indik. Patikadan içerilere doğru yürümeye başladık. Çocukluğun son demlerinin itkisiyle bir sürü anlamsız şeyden konuşup durmaktaydık. Bahar havasının kösnülü henüz kısık baştan çıkarıcılığıyla sarmalanmıştık. Sınıftan arkadaşımız Hasan’ın babasının çiftliğinde dört arkadaş buluşacaktık. Çiftlikte kangal köpekleri vardı. Onlarla oynamayı seviyordum. Çiftliğe komşu arazinin sahibinin dört beş tane atı vardı. Bazen onlara da biniyorduk. Uysal atlardı, ama dizginsiz, eyersiz ata binmek ve düşmemek bayağı beceri isteyen bir şeydi. O ana kadar en az on kez ata binmiş, ama şansıma hiç düşmemiştim. Bu nedenle Sermet tek defalık düşmesini ara sıra kaşıdığı gurur yarası haline getirmişti. Ben de köpeklerden biri tarafından, üstelik kıçından ısırılan yegâne kişiydim. Ne hissettiğini iyi anlıyordum. “Hey bu da ne?” O şeyi gören Sermet’ti. Yoksa yanından geçip gidecektik. Sağımızdaki yamaçta kırmızının tonları desenleriyle bezeli bir kelebek durmaktaydı. Çok büyüktü. Hayatımda filmlerde bile böylesini görmemiştim. Toplam kanat açıklığı otuz santim falan olmalıydı. Kanatlarını yavaş yavaş kıpırdatmasa maket zannedebilirdim. Kırmızı kelebeğe hayretle bakarken kanatlar hava ittirdi, yavaşça yükselerek ağaçları aştı ve gözden yitiverdi. Geriye keseceğimiz kıtır kalmıştı sadece. Kimse bu büyüklükte bir kelebek gördüğümüze inanmazdı. Nitekim öyle de oldu. “Gördün değil mi?” Başımı salladım. “Evet.” “Bir dilek tutalım.” Birden bana çok mantıki görünmüştü bu fikir. Böyle bir deneyim az buz şey değildi. “Tamam.” “Bir değil üç.” “İyi lan.” Neden üç diye sormadım. Üçün tılsımı insanlığın ortak malıydı. Allahın kayrası üçtü. Şişenin içinden çıkan cin onu bulanın üç arzusunu yerine getirirdi. Annemin baktığı fallarda her şey üç vadede hallolurdu. Kargalar arka arkaya üç kez gaklardı. “İlki ne olsun?” Omuzlarımı silktim. Aklıma bir sürü şey geliyordu, ama bunlardan hiçbiri en ön sırada durmuyordu henüz. “Melisa. Melisa’yı çıplak görelim. Çırılçıplak.”

30


Sermet’le aynı sokakta oturuyorduk. Melisa o sıralarda on altı yaşında olan komşu kızıydı. Yuvarlakları bayağı iddialı harika bir vücuda sahipti. Plajda mayoyla bol bol görüyorduk, ama çıplak. Önümüzdeki birkaç yıl sonrasına uzanan anlamlı bakışlarla uzlaştık. “İkinci dilek peki?” . “Maserati,” dedim. Bu da ilki kadar sihirli bir kelimeydi. Birden zihnimde çakıvermişti. Oturduğumuz sokakta Roma’da yaşayan bir avukat vardı. Her yaz İzmir’e tatile geliyordu. Son gelişinde lacivert bir Maserati 222’yle gelmişti. Uzaydan yeryüzüne inmiş bir araç gibiydi. Motorunun sesini diğer arabalardan hemen ayırt edebilmekteydik. Mahallenin bütün erkeklerinin bittiği bir araçtı. Arkadaşımın yüzünde uçuşkan bir tereddüt belirdi yok oldu ve “Tamam,” dedi. “Üçüncü de şey olsun. Besim. Besim bizi sırtına alsın buradan şu ağacın olduğu yere kadar getirsin götürsün.” Besim bizim sınıftan bir arkadaşımızın abisiydi. Bundan bir ay kadar önce hileli yöntemlerle kardeşinin bilyelerini üttüğümüz bahanesiyle ceplerimizdeki bütün bilyelere el koymuştu. Sermet direnince de midesine şiddetli bir yumruk indirerek mazeret kabul etmediğini belli etmişti. Sermet’in acıdan çok utançtan gözleri dolmuştu. Bir delilik yapıp dayak yemesini engellemek için yalvarmıştım adeta. Herife ben de acayip gıcık olmaktaydım, ama on sekiz yaşının fizik gücüyle ikimiz bile başa çıkamazdık. Üstelik üzerinde sustalı taşıdığı rivayet edilmekteydi. “Eşek gibi anırarak taşısın,” dedim. Sermet’in gözleri parladı. Kumral, yeşil gözlü iri kemikli yakışıklı bir çocuktu. Daha o yaşta kızların dikkatini çekerdi. Tokalaştık. Çiftlikte Hasan ve babası vardı sadece. Diğer arkadaşımız Sabri, gelmemişti. O sıralar cep telefonları olmadığından nedenini öğrenmek için ertesi günü beklememiz gerekecekti. “Üşendim,” diyecekti Sabri sırıtarak. İyi ki üşenmiş diyorum şimdi. Yoksa şimdi o da dehşet vadisinin dibindeki otları yolacaktı. Sıradan bir üşengeçliğin bu denli yarar sağlaması haksızlıktı valla. Hasan ve babası alaylı bakışlarla kelebek öykümüzü dinlediler. Bundan ders alıp başka hiç kimseye anlatmamamız gerekirdi. Dayanamayıp çocukluk heyecanıyla tanıdığımız herkese anlatıp durduk ve bol bol alay balyaladık. O gün çok güzel geçti. Atlar yoktu, ama bizi hoş bir sürpriz bekliyordu. Hasan’ın babası bize 22’lik tabancayla atış yaptırdı. 3’ler iş başındaydı yine. Üç çocuk bir portakal kasasının üzerinde duran boş bir yoğurt kâsesine beş metre mesafeden üçer kurşun attık. Hasan bir tane tutturdu. Ben hiçbirini isabet ettiremedim. Sermet yılların atıcısıymış gibi üçünü de vurdu ve arkadaşımızın babasından yıldızlı aferin aldı. Ardından fırından taze çıkmış börekler yendi. Üç çocuk çevrede gezinti yaptık ve sonra arkadaşın babasının arabasıyla geri döndük. 15 Nisan Pazar günü olanlar bunlardan ibaret. Gelecek yıl ortaokulda Sermet’le aynı sınıftaydık. Yaz tatilinde hastalandı. Kanser dediler. İnce barsak kanseri o yakışıklı ve yağız delikanlı adayını iki ayda yiyip bitirdi. Pastırma yazı kıvamlı bir eylül gecesi Douglas Bower and David Chorley’in İngiltere’de bir mısır tarlasında ip ve kalasların yardımıyla dünyayı ziyaret eden uzaylılar tarafından yapılmış izlenimi veren Crop Circles denen şekilleri oluşturdukları sırada öldü. Sermet’i kaybettikten sonra bir daha o denli yakın bir arkadaşım olmadı. En fıttırık düşüncelerin bazen tek ağızlı iki borulu bir huniyle kafalarımıza aynı anda aktığı süreç bitmişti. Ruh ikizi terimi daha çok kız ya da erkek tavlamakta kullanılan bir jargondur, ama aramızdaki ilişkiyi tanımlayabileceğim başka bir sözcük bilmiyorum. Arkadaşımın ölümü bir yanımı köreltmişti. Daha doğrusu ben öyle sanmaktaydım. Sermet’i en son gördüğümde ölmesi için eve getirmişlerdi. 1991 Eylül’ünün ilk haftasıydı. Verilen morfinler zihnini bulandırmıştı. Beni tanıması zaman aldı. Otuz kiloya inmişti. İskelet gibiydi. Hüngür hüngür ağlamaktaydım. Bir ara bana yaklaş işareti yaptı. Yüzü de acayip çökmüştü, ama gözlerinde hâlâ can vardı. Kulağımı dudaklarına yaklaştırdım. Tek kelime fısıldadı. Sesi çok hafif çıkmıştı. Yalnız kelimeyi bütün açıklığıyla duymuştum.

32


“Dilekbek.” Aradan 19 yıl geçti. 31 yaşındayım. Bekârım. İnşaat mühendisliğini bitirdim. Babamdan kalan müteahhitlik firmasını çalıştırıyorum. Babam iki yıl önce kendini tamamen emekliye ayırdı. Annemle birlikte yaz kış Ayvalık’taki evlerinde kalıyorlar. Hayat iki nokta arasına gerilmiş bir ip gibi dümdüz, sürprizsiz ve sıradan akmakta. Sevgilimle aramızın bozuk olduğu günler. Kız kendini naz kürüne çekmiş durumda. Bir hafta önce beni facebook kanalıyla eski bir tanıdık buldu. Adı Melisa Özbahar’dı. Önce hatırlamadım. Çünkü Melisa, Sermet’in ölümünden birkaç yıl sonra üniversite öğrenimi için Almanya’ya gitmişti. Bir daha da hiçbir yerde karşılaşmamıştık. Beni bulduğunda Berlin’deydi. feysbukdaşına gönderdiği ilk notta örtülü bir panik vardı. Ferhat, seni bulmam ne kadar iyi oldu bilsen. Eski arkadaşlar olarak acilen konuşmamız lazım. Bu kanalla anlatamam. Yüz yüze. Acil bir durum var. Yarın İzmir’e geliyorum. Akşama mutlaka görüşelim. Sıcak bir eylül akşamı Karşıyaka’ya gittim. Sahildeki teraslardan birinde buluştuk. Siyah dar bir pantolon, yarı topuklu siyah ayakkabılar ve uçuk mavi tişört giymişti. Hâlâ çok alımlıydı. Benden dört yaş büyüktü, ama bunu hiç göstermiyordu. Çevredeki bakışlar sık sık üzerine yönelmekteydi. Melisa sanki sıkı fıkı dostlarmışız gibi bana sarıldı. Yüzünü yakından görünce korktuğunu anladım. Hikâyesini anlatınca her tarafımı buz kesti. Çünkü şifre kelimeyi telaffuz etmişti. “Dilekbek nedir biliyor musun?” Dört gün önce gece Berlin’deki evinde yatak odasında yatmağa hazırlanırken içeriye bir yığın şey doluşmuştu. Tasviri zordu. İrili ufaklı hareketli nesneler. Kapıdan içeri girerek etrafını çevrelemişlerdi. Hiçbir şeye çok benzemedikleri için ne olduklarını kestirmek mümkün değildi. Sürekli olarak şekil değiştiriyorlardı. Dokundukları eşyadan etkilenerek yoğunlukları da farklılaşıyordu. Dokunma duygusuna yükledikleri dehşet müthişti. Aynı anda soğuk, sıcak, ağdalı, vantuzlu, yapışkan, jöle gibi yıvışıklardı. Korkudan laçka olan genç kadın bayılmak üzereyken koluna konan kırmızı bir kelebek konuşmuş ve “Birinci dileği yerine getir. Yoksa her gece geleceğiz. Artarak ve hırçınlaşarak. Ferhat Demirci’yi bul. Eski mahalle arkadaşın. O biliyor. Geç olmadan ona ‘Dilekbek’ de.” Melisa nasıl bayılmadığını bilmiyordu. Kelebek uçup odadan çıkınca diğer şeyler de onu takip etmişlerdi. Kadın bunu psikolog bir arkadaşına anlatınca adamın tavsiyesi uyku ilacı ve teskin edici preparatlar olmuştu. Melisa avukat olmuştu. İşleri yoğundu. Aşırı stres böyle sonuçlar da verebilirdi. İkinci gece aldığı ilaçlara rağmen aynı şeyler daha sertçe yinelenince kadın beni aramaya başlamıştı. İzmir’deki ailesi beni kolayca bulabilirdi, ama facebook bunu beş dakikada yapınca o yöntemi yeğlemişti. Kariyerinde yükselmekte olan bir avukat olarak bu tür bir öyküyü başkalarıyla paylaşmak istemiyordu. Genç kadına durumu özetledim ve tuttuğumuz birinci dileği anlattım. Haliyle havsalası almıyordu. Böyle bir şey olabilir miydi? Evren sandığımızdan daha interaktif bir yerdi. Bazen kalpten çok istenen bir şey gerçek olurdu. Bizim dileklerimizin gerçekleşme yoluna girmesi için aradan tam on dokuz yıl geçmişti. İki saat boyunca, konuyu ince eledik sık dokuduk. Çözüm için yapılacak şey çok açıktı. Melisa mantık insanıydı. Saat on bire doğru kadının ablasının evine gittik. Ablası kocasıyla beraber Paris’te tatildeydi. Öyle olmasa bana da gidebilirdik, ama o ev hemen yakınımızdaydı. Ayrıca sevgilimle ortak tanıdığımız biri Melisa’yla eve girdiğimizi de görebilirdi. Hava çok güzeldi. Dışarısı insan taşıyordu. Genç kadın kapıyı açtı ve içeri girmem için işaret etti. İlk adımı kendisi atmak istemiyordu. İç mimar olan ablası evini harika döşemişti. Divanlar, koltuklar, limon sarısı badana, inanılmaz teknik düşünülmüş zevkli ışıklandırma ve daha bir yığın aksesuara kayıtsızca bakmakla yetindim. Hissettiğim gerilim müthişti. Birazdan olacakları hayal etmek bile tek başına kalp çürütücü bir süreçti. “Burada mı?”


Melisa’ya başımla evet işareti yaptım. Oturma odasındaydık. Kadın kararsızlığını çabuk yendi. Üzerindekileri çorapları da dâhil çıkardı ve öylece durdu. Çok güzeldi hâlâ, ama ne yazık ki, bu durumun tadını çıkaracak ruh halinden kilometrelerce uzaktaydım. Parmağımla işaret edince anlaştığımız soruyu sordu. “Birinci dilek tuttu mu?” “Dilekbek,” dedim. Çok yakınlarımdaki bir elektriklenmeyi vücut kıllarımda ve saçlarımda hissetmekteydim. Bu kadarı yeterliydi. “Ben gidiyorum Melisa. Teşekkür ederim anlayışın için. Özür dilerim bu durum için.” Kadının gözleri dolmuştu. Dudakları aralandı ama ağzından bir söz dökülmedi. Benim de diyaframım genişlemişti. Kalbim yerinden fırlayacak gibi atmaktaydı. Sermet bir şekilde buralardaydı. Hissediyordum. Dairenin kapısına doğru yürüdüm. Bir elektrik alanı önümden gidiyordu. Bunu çok açıkça hissedebilmekteydim. Kapıyı açınca dışarı süzülen akımla birlikte adımımı attım ve kapıyı örttüm. Asansör beş metre ötedeydi. O tarafa yürüyüp asansörü çağıran düğmeye bastım. Sermet’in her an materyalize olmasını bekleyen yanım çok güçlüydü. Saniyeler aktı. Böyle bir şey olmadı. Binadan dışarı çıktığımda durup yukarı beşinci katın ışığına baktım. Melisa işi atlatmıştı. Hissediyordum. Sermet’in ya da o dilek tutma anında açığa çıkan enerjinin genç kadınla işi bitmişti. Giderek seyrelen korku anlarından geçerek normal hayatına dönecekti. Ona özendim birden. Beni bekleyen iki aşama daha vardı. Daha da kötüsü bu sürece kördüğüm atmak mümkün olacak mıydı acaba? Eve gidince dairenin bütün ışıklarını açtım. Televizyonda komik bir film buldum. Bir şişe viski açtım ve içmeye başladım. Şişeyi yarıladığımda divanda sızmak üzereyken aklıma gelen şeyler beni biraz diriltti, ama arka arkaya içtiğim iki dubleyle bunu da aştım. Sabah midem berbattı. Başım ağrıyordu. Büroya telefon ederek sekreterime geç geleceğimi söyledim. O gün sıradan sorunlarla boğuşurken dün olan bitenler biraz kenara itilmişlerdi. Ben öyle sanmaktaydım. Gelen mektuplardan birini açtığımda küçük bir şok yaşadım. Altınova’da yıllar önce babam tarafından satın alınan ve yeri değerli olmadığı için son yıllarda bahsi bile geçmeyen yarım dönümlük arazinin olduğu yerde beş yıldızlı bir otel inşa edilecekti. Bunun için görüşmek istiyorlardı. Derhal verilen telefon numarasını aradım. Şirketin temsilcisinin yeri Alsancak’taydı. Arabamı park yer yerinden çıkarmama gerek yoktu. Yürümeyle on dakika mesafedeydi. Öğleden sonra dörtte Demirci İşhanı’ndaki lüks büroda Swiss Otel temsilcisiyle görüştüm ve anlaştım. Adam 120.000 dolar teklif edince hemen kabul etmiştim. Babam duysa yarım misli fazlasını kopartmak için nazlanmadığıma bozulurdu. Ona her şeyi sonra anlatacaktım. Araştırmıştım. 2009 model 433 beygir gücündeki GranCabrio Maserati’nin fiyatıydı bu. Zaman dardı. Hissediyordum. Maserati’yi satın aldıktan sonra Besim Tunalı’yı buldum. Çankaya’da spor malzemeleri satan bir mağaza çalıştırıyordu. Onu ikna etmek için çok şey anlatmama gerek yoktu. Melisa’yı rahatsız eden hayat artığı şeyler iki gecedir ziyaretine gelmekteydi. “Ne anlama geliyor bu Dilekbek?” İçimi çekerek Besim’e baktım. Dar omuzlu, orta boylu, iddiasız fizikli biriydi. On iki yaşındayken bize Golyat gibi görünmüştü. “Sermet’in uydurması,” dedim. “Dilek işi malum. Bek İngilizce back anlamına belki. Futbol terimi olan bek ya da. Her şeyin sonradan olup bittiğine bakarsan. Bekanın bek’i de olabilir.” “Bütün bunlar…” Gözleri dolmuştu. Dudakları titriyordu. Haline acıyordum, ama bu durumda elimizden ne gelirdi. Saniyeler ağır akışlı akarken etrafımızdaki havanın elektriklendiğini hissettim. Melisa’nın ablasının evinde hissettiğimden çok daha güçlüydü. Minik çıtırtılar duymaktaydım.

34


Bize en yakın yapı solumuzdaki yirmi metre mesafedeki iki katlı bir binaydı. Sağımızda temeli atılmış bir inşaat başlangıcı vardı. Büyük bir site olacaktı herhalde. Etrafı çitle çevriliydi. Yıllar önce o dev kelebeği gördüğümüz yer gecenin on bir buçuğunda yeterince tenhaydı. Sermet beş metre kadar önümüzde patikadan bize doğru gelmekteydi. Sokak lambaları yeterli ışık vermekteydi. O nisan günündeki halindeydi. Krem rengi pantolon, uzun kollu bordo tişört. Ardından Melisa’nın tasvir etmekte çok aciz bırakan şeyler sürüklenmekteydi. İrili ufaklı, kıpırdak, çeşitli frekanslarda hışırtılar salan yaratıklardı. Bu dünyadan tanıdığım hiçbir şeye çok benzemiyorlardı. “Naapcaz Ferhat?” Besim paniğe kapılır kaçar ya da çığlık atmaya falan başlarsa her şey rayından çıkabilirdi. Elimle sol omzuna tıpışladım ve “Bana bırak,” dedim. Sermet bize iki metre yaklaşınca durdu. Çevresindeki şeyler kıpır kıpırdı. Eski canciğer dostumu çocuk haliyle görmek kalbimi kanattığı için korkum biraz geri planda kalmaktaydı. “Hazırız Sermet,” dedim. “İlk kim binecek eşeğe?” “Sen.” Sermet’in sesi aynı hatırladığım gibiydi. Yüzü görünüşü de öyle. Etrafındaki o şeyler olmasa korkulacak hiçbir sinyal yoktu üzerinde. Gözlerinde içten pazarlılık, yüzünde mezarından kalkmış bir cesedi çağrıştıracak solukluk, çürümüşlük cinsinden bir gariplik arayan gözlerim bunları görememekteydi. Bir mazi projeksiyonu gibiydi neyse ki. Besim’e baktım. Ne yapacağımızı önceden konuşmuştuk. Başını salladı. Bu durumdan bir an önce sıyırmak istiyordu. Arkasını döndü. Sıçrayıp sırtına bindim. Aradan geçen zamanda ağırlığım bir misli artmıştı. Besim biraz zorlanarak da olsa hızlı adımlarla yürümekteydi. “Eşek gibi anır,” dedim. “Aaaaiii, aaaaiii…” Başka şartlar altında kahkahalarla gülmem gerekirken gözlerim doldu. Hepimizin adına üzülmekteydim. Tekrar başlangıç noktasına geri döndüğümüzde sırtından indim. Besim’in nefesi sıkışmıştı. Yanakları gözyaşlarıyla ıslaktı. “Sıra sende.” Sermet yürüdü Besim’in sırtına sıçradı. Birlikte anırtı sesiyle gidip geldiler. Sermet adamın sırtından indi. Besim bir kamyon karpuz indirmiş gibi nefes nefese kalmıştı. Alnı ter içindeydi, ama az önceki ağlamaklı hali kaybolmuştu. Garabete uyum sağlamaya başlamıştı. “Şimdi ne olacak?” “Sorsun,” dedi Sermet. “Üçüncü dilek tuttu mu?” dedi Besim. Arkadaşıma baktım, başını salladı ve “Senle biraz yalnız kalmak istiyorum,” dedi. Ceketimin sağ cebinden arabanın anahtarlarını çıkartarak Besim’e uzattım. Yeni arabamı ana cadde üzerindeki bir fırının önüne park etmiştim. “Sen beni arabada bekle.” Besim anahtarları aldı ve tek bir söz etmeden yanımızdan uzaklaştı. Onun işi bitmişti. Bense sürecin henüz düğümlenmediği sezgisiyle haşır neşirdim. “O kelebek... Neydi?” dedim. Sermet çocuklara has bir şekilde omuzlarını silkti. “Bilmiyorum.” “İki dilek de yerine geldi. Arabayı görmek istiyor musun? Maserati.” Arkadaşım gülümsedi. “Gelirken gördüm. Çok etkileyici bir araç. Benim ağzımdan çıkan dilek sözü Maserati’ydi, ama yüreğimde başka bir şey vardı.” “Neydi?” dedim. Ağzım kurumuştu birden. Arabaya bakmasıyla bu işten sıyıramayacağımı anlamış olmanın huzursuzluğunu hissetmekteydim. “Sen Maserati lafını etmeseydin ben başka bir şey söyleyecektim. O gün dedemin 90. yaş günüydü. O kuşak parti falan vermez malum. Babam hediye almıştı yine de. Üzerine benim adımı


da yazmıştı. Bu ilhamla 90. yaş günümü birlikte kutlayalım, diyecektim. Kalbimden dedim ama. İki dilek tuttu. Üçüncüsü için beklememiz gerekecek.” Yaşadığım şok nedeniyle sessiz kaldım. Arkadaşım eğilip yerden yuvarlak ve yassı bir taş aldı. Deniz kenarlarında çok rastlanan gri ateş taşıydı. Bir liradan biraz büyüktü. Bana uzattı. “Bu davetiyen.” Taşı hayalde gibi alıp baktım ve pantolonumun cebine koydum. “Partime davetlisin.” Aklımdan bin tane soru geçmekteydi, ama kelimeleri telaffuz etmekten acizdim. “Ne düşündüğünü algılıyorum. Eskiden bazen olduğu gibi. Bana, bu şeylerin olduğu yere geleceksin. Elli dokuz yıl sonra. Eğer bu arada ölürsen, birlikte mumları üfleyeceğim anı bekleyeceğiz. Şimdi git. Besim’i bekletme. Seni her zaman çok sevdim.” Sevgili arkadaşıma sarılma arzusuyla dolmuştum. Gözyaşlarım fışkırarak akıyordu. “Bana dokunma. Sen Besim’den farklısın benim için. Yağlı boya. Eskiden öyle derdik.” Ağzımdan anlamsız kelimeler çıktı ve sonra geriye arabaya doğru yürüdüm. Bir ara durup arkama baktım. Sermet ve birlikte olduğu şeyler gözden silinmişti. Elimin tersiyle yanaklarımdaki ıslaklığı sildim. Acayip bir şekilde hızla sakinleşmekteydim. Damardan teskin edici bir serum almaktaydım sanki. Az sonra şehir merkezine yaklaştığımızda Besim, “Bitti değil mi?” diye sordu. Bunu sormak için olay yerinden uzaklaşmayı beklemesi komiğime gitmişti. Hiç halim olmamasına rağmen sırıttım. “Merak etme,” dedim ve parmağımın ucuyla pantolon cebimdeki yassı taşa dokundum. “Bitti.” Sadık YEMNİ İllüstrasyon Mehmet SEVİNÇ http://mehmetsevinc.deviantart.com


ANKARA’DA SOĞUK GECE “Ankara’da Soğuk Gece”, Laika Yayıncılıktan çıkmış fantastik-korku temalı bir romandır. 2009’un son aylarında basımı tamamlanan kitap Ocak-2010’da Laika Yayıncılık tarafından satışa çıkarıldı. Kitabın ortaya çıkışındaki geniş öyküden bahsetmem gerekirse dört, beş yaşlarımdan itibaren evde yalnız geçirdiğim bolca vakit içerisinde temelde kendimi eğlendirmek adına yaptığım çizimlerimden bugünlere ulaştım. Oyuncaklarımdan yarattığım oyunlarda da, çalıştığım amatör çizimlerde de arkadaşlarımla dışarıda oynadığım anlarda da temelinde mutlaka kurgu olan hikâyeler yaşardım. Öyle ya da böyle, altında dolu bir hikâyesi olmayan oyunlardan hiçbir zaman hazzetmedim. İşte 11 yıl önce bekâr öğrencilik evimde elde ettiğim ikinci el bilgisayarımda disketler dolusu öykü yazdım. Ve hatta roman denemeleri, taslakları oluşturdum. Yazdığım pek çok yazı, ismimle ya da ismim olmadan internet sayfalarında ilgilenenlere ulaştı. Bu küçük hikâyeler, bazı geniş öyküler pek çok adı bilinmedik dost tarafından beğenildi. Hatta “Ankara’da Soğuk Gece”, roman basım aşamasındayken yaptığım küçük bir araştırmada, metinle ilgili olan ancak romanda geçmeyen taslak kısımlarından bazı yerlerin çalındığına da şahit oldum. Sonucunda üzerinde çalıştığım taslak romanlardan biri olan “Ankara’da Soğuk Gece”, en çekici öykü olma özelliğini kazandı ve toplamda üç yıl, aktif olarak son bir yıl içerisinde basım aşamasına geldi. Öncelikle şunu belirtmem gerekir ki, ben profesyonel bir diş doktoru ve cerrahi uzmanıyım. Bu konudaki klinik çalışmalarım devam ederken, buna ek olarak roman yazmak oldukça güç ve yer yer de ürkütücü olabiliyor. Romanın en başlarından, bugüne değin pek çok kez pes ettim ve birçok defa yıldım. Bunun en büyük sebeplerinden birisi ise liyakat kavramına fazlasıyla sadık olmamdı. Ben uzman bir doktor olarak diplomalarımla ve klinik uygulamalarımla, başarılarımla kendimi defalarca kez özellikle de kendime ispatlamış bir insanken, bu daldaki mesleğimde kendime güvenim, layıkıyla yerindedir. Fakat edebiyat geçmişimde hiçbir hazırlık ve eğitim sürecim olmadan böylesi zor bir yolda ilerlemek benim için çok korkutucuydu. “İnsanlar beğenecekler mi?” “Ben ne kadar kaliteli bir yazarım?” “Hakkını verebilecek miyim?” Bu tip endişeler içerisinde yol almaya çalışırken, kitabın aynı zamanda düzeltisi-editörü olan Hilal SONBAY ve eşim Arzu tarafından sık sık teşvik edildim. Onların sayfa sayfa okuyarak, yorum yapmaları, bu kitaba olan inançları ve beğenileri ile düştüğüm, soluksuz kaldığım yerlerde ilerleme kuvvetini bulabildim.

38


“Ankara’da Soğuk Gece”, esasında bana çok ilginç gelen bir fantastik roman. Sayın Mehmet Gözüpek’in de söylediği gibi bu fantastik roman içerisinde ejderhalar, goblinler, orklar, elfler, cüceler yok. Bu hikâye, Ankara’da ve günümüzde yaşayan genç bir muhasebeci çocuğun başından geçenlerle başlayan, içerisine gizli örgütlerin, güç sapkınlarının ve başka dünyaların girdiği, gerçek zamanlı bir fantastik kurgu. Romanın hazırlanması aşamasında, yıllar içerisinde biriktirilmiş olayların, sabit bir kurgu iskeleti etrafına özenle yerleştirildiğini ve fonda Ankara’nın olduğunu söyleyebiliriz. Karakterlerin tek tek işlendiğini ve insan davranışlarının da küçük saptamalarla altının çizildiğini bildirmeliyim. Bunların da roman akışı içerisine ufak renkler kattığını da düşünüyorum. Neticede, ben edebiyat dünyasının fantastik penceresini tercih ettim. Bu benim aklımdaki kurguları ortaya koyabilmem için gerekliydi. Ancak şu bir gerçek, tek dileğim, kitabı okuyan arkadaşların keyifle vakit geçirmesidir. “Fantastik edebiyatın çekici, beklenmediklerle dolu yer yer ihtişamlı, zaman zaman korkutucu olan dolambaçlı yollarında ilerlerken içindeki çocuğa ulaşıverirsin. Bu çocuğun hayalleri, heyecanları, imkânsızı normal gören gözleriyle baktığında; bir anda karanlık dehlizlerde yürüyen bir savaşçı, büyülü ormanda kötülere karşı koyan bir kolcu, kartalların sırtında bulutları aşan bir süvari oluverirsin. İş molasında okuduğun bu masalsı maceralar mı gerçek; söylenip duran, asık suratlı patronunuz mu hayal bilemeyebilirsin. Bu kitap fantastik edebiyatın işte bu görkemli serüvenleri arasında açılmış pencerelerden biri. Ankara’nın soğuk sokaklarında savaşan kahramanlar, gücün peşinde hırsla ilerleyen şebekeler, Avrupa kentlerinde yaşayan dürüst bir katil, gezegenler arası yol alan tehlikeli bir avcı, gizemli bir anahtar. Arkadaşlığın samimiyetinin, düşmanlığın yakıcı öfkesinin, bilinmeyenin korkutuculuğunun, çaresizliğin ve tükenmişliğin sınırlarını zorlayan bir kitap bu…” Editör-Düzelti: Hilal SONBAY

“Ankara’da Soğuk Gece; elflerin, orkların ya da ejderhaların olmadığı bir fantastik roman. Okurken üşüyen ellerinize dikkat edin; bir sonraki sayfada eliniz yanabilir…” Mehmet GÖZÜPEK

Korkut ALDEMİR 1978 Eskişehir doğumlu olan Kırka, İnönü, Eskişehir, İzmir ve Ankara’nın harmanladığı Korkut Aldemir, evli ve Uzman Diş Doktorudur. Halen Ankara’da yaşamakta, hayatın olanca ağırlığı ve ciddiyeti içinde, nefes kesen gerçek anların avcılığını yapmaktadır. Edebiyata ve fantastik dünyaya olan ilgisi uzun yıllara dayanan yazarın ilk romanı Ankara’da Soğuk Gece’dir ve üç ayrı roman üzerinde çalışmaları devam etmektedir.


PENCEREDEKİ KIZ Aklımın pamuk ipliğiyle bağlı olduğu zamanlardı. İçinde bulunduğumuz gerçeklikten kopmadan önceydi. Karanlık bir dünyanın sırlarına şahit olmadan önce yaşamaya çalıştığım zor zamanlardı. Şimdiyse kendime lanetli demek bile iyimser kalır. Artık eskisi gibi “Bunlar saçmalık,” diyerek inanmama gibi bir alternatifim yok. İçimdeki sıkıntıyı ve her gece yaşadığım korkuyu benden başka kimse anlayamaz. Başlangıcı çok iyi hatırlıyorum. Aklımdan ben bile şüpheliyim ama hafızam eskisi gibi maalesef hâlâ sağlam. Güzel bir gündü. İçten içe hayatımın önemli bir dönüm noktasında bulunduğumu hissediyordum. Hayallerimi gerçekleştirmek üzere değildim belki, ama dört yıllık yorucu bir üniversite maratonundan sonra, istediğim bir bölümde ve istediğim üniversitede yüksek lisans başvurumun kabul edilmesi, uzun süren bir savaşın sonunda, barış imzalanmasıyla evine dönmekte olan bir askerin yaşadıklarıyla aynıydı sanki. Artık bana sürekli evlenme konusunda baskı yapan ailemden, okul yaşantım boyunca sürekli eğlence dürtülerine uyarak beni de kendilerine benzetmeye çalışan başarı düşmanı arkadaşlarımdan, gereksiz kadın erkek ilişki çatışmalarından uzakta, sakin bir sınır şehrine kendi hayatımı inşa etmek üzere gelmiştim. Daha liseden itibaren, normal ve tekdüze bir hayat yaşamamı öğütleyerek bana sürekli yüzeysel ve sıkıcı bir yaşam vaat eden yaşıtlarımdan ve onların sürekli davulun uzaktan gelen hoş sesi addettiğim seviyesiz kadın erkek ilişkilerinden kurtulmak için inşa ettiğim kale’m artık tamamlanmıştı ve ben yeni şehrimde, yeni evime taşınırken son taşı da koymuştum. İçeriye başarılarıma düşman olacak, içten içe pasif, herkesi kendine benzetmeye çalışan vasatları almamaya karar vermiştim. Onların bana şimdi vaat ettikleri şeyleri, nasıl olsa meşakkatli ve zor da olsa uzun yıllar sonra, çalışmalarımın bir neticesi olarak sosyal statümü yükseltip belli bir birikime ve servete sahip olduktan sonra doya doya yaşayabilecektim. Bizim gibi başarılı insanlara “inek” diyerek aşağıladığını zanneden ve hayatı yaşamamakla suçlayanlar, bir zaman sonra tembelliklerinin ve kıskançlıklarının bir sonucu olarak istemedikleri işlerde ve istemedikleri evliliklerle yaşamaya mahkûmlardı. Onlar hayatlarına küfrederken ben ektiğim ürünlerin semeresini almış olarak hayatı doya doya yaşayacaktım. Üstelik onlar gibi geçici ve sonunda kötücül bir şekilde evliliğe çıkan sahte mutlulukları değil, tıpkı benim gençken yapamayıp onların yaptığı gibi gönlümün arzuladığını seçerek, onları kendime param ve sosyal statümle âşık edecektim. Bana bir zamanlar yüz vermeyen, beni aşağılayan o boş kafalı peri kızları, kollarımda içten içe benden nefret ettikleri halde sırf param için bana katlanırken onların iğrenme duygusunu bastırarak sevgili rolü oynamalarını büyük bir zevkle seyredecektim. Bu yeni dönemim taşındığım bu eski apartman dairesiyle başlıyordu. Sokağa ilk girdiğimde diğer evler gibi kendi apartmanımın da eski tip, neredeyse yüz yıllık gayri Müslim mimari özellikleri taşıyan bir apartmandı. Semt olarak biraz kötü de olsa kira açısından bana oldukça kolaylık sağlayabilecek bir yerdi. Tüm eşyalarım daireme taşındıktan sonra hamallara ücretlerini ödeyip daireme çıkmış ve eşyalarımı kendi zevkime göre yerleştirmeye başlamıştım. Çalışma odamı apartmanın ön tarafındaki eski sokağa bakan odada düşünmüş, kitaplıklarımı ve masamı oraya yerleştirmiştim. Evin diğer odalarını kısa sürede yerleştirdikten sonra çalışma odama geçip bilgisayarımı kurmuştum. Akşamüzeri olmasına rağmen ailemden kalma alışkanlıklarla perdeleri kapatmama rağmen sokağı görebilmek için ve içeri hava girmesi için camlarımı açmıştım. Oda lambası yanmıyordu. Bilgisayarımdan çevirme çalışmamın olduğu sayfayı açıp, çevirmem gereken metni de önüme koyup çalışmama başlamıştım. Birçok insana o kadar yorgunluğun ardından çalışmak yorucu gelse

40


de benim için çalışmak dünyanın sorunlarından bir tür kaçış olarak geliyordu ve gerçekten dinlendirici oluyordu. Üstelik taşınma ve başvuru gibi işler hazırlamakta olduğum çalışmayı geciktirebilirdi. Savsaklama insanda kronik bir hastalık haline dönüşebilirdi. Ağrıyan kaslarıma ve yorulan gözlerime rağmen bilgisayarımın başına oturarak çeviri yapacağım metne odaklanmaya devam ettim. Osmanlıca yazılmış, eski olmasına karşın iyi korunmuş bir kitaptı. Tarihin karanlık dönemlerinde çeşitli felaketlerle yok olmuş efsanevi şehirlerle ilgili bir bölümden, gökten yağan yıldırımlarla yok olduğu anlatılan Abran'ın kurduğu Samerya'dan bahsediyordu. Bu denli iyi hatırlıyorum çünkü o an hiç unutamadığım bir şey yaşamıştım. O sırada karşı apartmandaki bir camdan beni seyretmekte olan bir kız görünce ister istemez o tarafa bakmıştım. Gördüğüm şeyin hayal mi gerçek mi olduğundan emin değildim. Başta kız olup olmadığından da emin değildim. Çünkü aşırı derece yorgundum ve sahipleri çoktan ölüp gitmiş yüz yıllık binalarla dolu bir mahalledeydim. Her yatılı okul çocukluk anıları yaşamış, yurt muhabbetlerine arada bir karışmış biri olarak bilinçaltım cin-peri menkıbelerine aşinaydı. İster istemez hayal gördüğümü zannettim, zira yorgunluk ve hayal gücü birleşince insana böyle tuhaf akıl oyunları ve göz aldanmaları oynardı. Üstelik elimdeki el yazmasının kötü şöhretine de bu hayal oyunlarına neden olabilirdi çünkü bunu benden önce çevirmeye kalkışan asistanlar korkunç kâbuslardan ve çeşitli psikolojik sıkıntılardan muzdarip olmuşlardı. Tül perdenin ardından görebildiğim kadarıyla ve karanlığın izin verdiği ölçüde tekrar oturduğum yerden dışarıya, biraz da korkarak baktım. Bu tür saçmalıklara inanmama rağmen bir süre o karşı pencereyi seyrettim. Hiçbir şey görememenin rahatlığında tekrar çeviriye döndüm. Üzerinden kaç dakika geçti bilemiyorum. Elimdeki metinde çöllerde saklanan şeytanlarla gökten gelen şeytanların savaşlarıyla ilgili bir efsaneyle ilgili pasajı çevirirken, karşı pencerede yeniden o kızın yanılsamasını gördüm. Bu kez korkuyu filan bırakıp tülün ardından bakmaya yeltenebildim. Karşı pencerenin ışıkları sönüktü ama birisi durmuş bana bakıyordu. Tam şeklini şemalını kestiremiyordum. Yerimden hızla kalkarak dışarıya baktım. Ay ışığı neredeyse güneşle yarışırmış gibi, tüm sokağı aydınlatıyordu. O aydınlıkta karşı cama baktığımda gördüğüm şeyin büyüleyici güzelliği karşısında dilim tutulmuştu. Ömrüm boyunca dünyayı gezsem bir benzerini bulamayacağım güzellikte bir kızın karşı pencereden bana baktığını gördüm. Etraf o kadar aydınlıktı ki, karşı pencerenin yeşil kadife perdesinin önünde, kapalı camın önündeki o kızı tüm detaylarıyla görebiliyordum. Zaten sokak çok dardı, belki biraz uzansam oraya yetişebilirdim bile. Omuzlarına dökülmüş, daha önce görmediğim bir şekilde ve neredeyse beline kadar gelen, koyu şarap kızılı renginde saçları ay ışığı altında parlıyordu. Birer yıldız ışıltısını andıran, yeşil mi, mavi mi olduğunu kestiremediğim ama bir kediyi andıran gözleri, neredeyse bir periyi andıran yüzü ve tam tarif edemediğim, ama bir şekilde ona zarafet kazandıran duruşu tüm algılarımı ve bilincimi esir almıştı. Özellikle bugüne değin hiçbir kadının üzerimde görmediğim sevgi dolu bakışları bana rüyadaymışım hissi vermişti. O zamana kadar hiç yaşamadığım bir şeyi yaşıyordum. Hareket etmeden bana bakarken bir insanı kahırdan öldürebilecek o gülümsemesini takınarak eliyle gelmemi işaret ediyordu. Beni kendisine çağırıyordu. Şimdi ki aklım olsa bile bu çağrıyı yine görsem yine koşardım. Belki kelimelerim kifayetsiz kalıyor ama o anın aldatıcı güzelliğini, ölüm getiren bir altın vuruşun insanı mest eden, ahmaklaştıran sarhoşluğunu günlerce anlatabilirim. Bu ölümcül çağrıya daha fazla dayanamadan kendimi evden dışarı attım. Makûs talihimin değiştiğini sanıyordum. Merdivenleri bir solukta inerek gecenin ayazıyla buz kesmiş sokağa fırladım. O eski apartmanın dış kapısına dayanıp ittirerek içeriye girmeye çalıştım ama kapıyı açamadığımdan geri çekildim. O büyüleyici güzellik aklımı almıştı bir kere. Kapıyı açmak için yan tarafımda duran apartman zillerinin bir kaçına birden basmaya başladım. Bir anda yaptığım şeyin manasızlığı ve çılgınlığı beni kendime getirdi. Bir kız uğruna daha önce yüzlerce kez eleştirdiğim sınıf arkadaşlarımın yaptıklarından bin kat gülünçtü yaptığım.


Geri çekilerek apartmana baktım. Tek bir ışık bile yanmıyordu. Sokağın diğer evlerinde ışıklar yandığı halde bu apartman karanlıktı. Bu halde binayı seyrederken ben bir elin omzuma dokunmasıyla korku içinde arkama döndüm. Oldukça yaşlı, taşra kıyafetleri giymiş bir ihtiyar bana bakıyordu. Apartmana neden girmek istediğimi sorduğunda kendisini ilgilendirmeyen bir mesele olduğunu söyleyerek adamı tersledim. Adam buna rağmen metanetini koruyarak o apartmanın epey bir zamandır boş olduğunu, kimsenin gidip gelmediğini, bu apartmanın miras olarak bırakıldığı birilerinin bir süre kaldıktan sonra gittiğini söyledi bana. Ona büyük bir şaşkınlıkla yanıldığını, orada oturan biri olduğunu söylediğimde bana inanmadı. Bir süre sonra da kendiliğinden çekti gitti, belki de beni deli zannetmişti tam bilemiyorum. Adam gittikten sonra tekrar kapıya yüklendim tüm gücümle. Biraz zorlamadan sonra paslı demir kapı açıldı. İçeriye adımımı attığımda gözümün delemeyeceği bir karanlıkla ve havasızlıktan oluşmuş neredeyse nefes almamı engelleyecek iğrenç bir kokuyla yüz yüze geldim. Bir süre sonra gözlerim boğucu karanlığa alıştı. Ama o iğrenç koku hâlâ burnumdaydı. El yordamıyla yan tarafımdaki duvarı yoklayarak apartmanın otomatiğini aradım. Bir süre boşu boşuna aramamdan sonra cep telefonumu çıkarıp onun ışığını yaktım. Loş ışıkta apartmanın içi olduğundan daha korkutucu görünüyordu. Tavan olduğu gibi örümcek ağlarından dev bir perdeyle kaplanmıştı. Yerlerde kalın bir toz tabakası ve çer çöp vardı. Yerdeki bir gazete parçasına gözüm takılınca eğilip üstündeki yazıları okumaya çalıştım. Fareler tarafından kemirilmeden kalmış kısmında “Alman Ordusu, Polonya'ya Harp İlan Etti” yazısını okuyabildim. Bana biraz absürt ve komik gelmişti. Sanki yıllardır burada kimse oturmuyordu. Aklıma tekrar o kız üşüştü. Belki apartmanın sahibi oydu ve pek sık dışarı çıkan biri değildi. Belki de bu tip marjinalliklerden hoşlanan, Tim Burton hayranı tipik bir genç kızdı. Daha önce hiçbir Tim Burton hayranı genç kıza cazip gelmediğimden şimdi ki durum bana daha da ilginç gelmeye başlamıştı. Apartmanda yaşayan olmadığı gerçeğinden daha fazla hem de! Cep telefonunun ışığında apartmanın otomatiğini aramaktan vazgeçerek pencerede gördüğüm o esrarengiz kızın yanına çıkmak üzere merdivenlere yöneldim. Her katta tek kapı olduğundan işim kolaydı. Hızlı adımlarla tozlu merdivenleri çıktıkça burnuma çarpan kötü koku daha da arttı. Onun dairesinin bulunduğu kata yaklaştıkça o iğrenç koku ve içimdeki sebepsiz korkuda büyüyordu. Tarif edemediğim bir sıkıntı içimi kemiriyordu. Eski merdivenlerde çınlayan her adımımda kulağıma gelen sesler göze görünmeyen varlıkların kıkırdamaları gibi geliyordu kulağıma. Onun kapısına yaklaştığımda tedirginliğim daha da arttı. Sanki o kötü kokunun ve sebepsiz korkunun kaynağı orasıydı. Ahşap kapının önüne gidip biraz merak ve fazlasıyla korku hissiyle kapıyı çaldım. Birkaç defa daha çaldığım halde açan olmadı. Yorgunluğun etkisiyle hayal gördüğüme hükmederek boş olduğuna artık kesin inandığım apartmanı terk etmek üzere arkamı döndüm. Bir anda içime işleyen ürpertici bir kapı gıcırtısı duyduğumda olduğum yere mıhlandım. Arkama döndüğümde ahşap kapının ağır ağır kendiliğinden açıldığını gördüm. Korkudan tüylerim adeta diken diken olmuştu. Bir canavarın ağzı gibi açılmış kapının ardındaki ürkütücü karanlığa baktım. Işığı oraya tuttuğum halde zifiri karanlığı seçemiyordum. Bana yabancı ve ürkütücü gelen bir havası vardı. Merakım her duyguma baskın geldiğinden içeriye adımımı attım. O iğrenç koku genzimi yakmaya başlamıştı. Daha önce görmediğim ölçüde korkutucu bir karanlık sanki gözümde birikiyordu. Bir süre sonra içerideki koridoru görmeye başladım. Gözlerim zifir karanlığa alışmıştı. İçimdeki tedirginliğe rağmen ilerlemeye başladım. Beni koridorun ucundaki odaya çeken gizli bir güç vardı sanki. Yürürken duvarda asılı resimlere ve bazı eşyalara baktığımda gözüme her şeyin yabancı geldiğini fark ettim. Bu dünyaya ait değil gibiydi ve gerçekten korkutucuydu. Kasten mi yapılmıştı yoksa dehşetin ve bizim algılayabildiğimiz dünyanın farklı bir boyutuna mı aitti bilemedim. Delirmişte olsam orada gördüğüm şeylerin gerçekliğine kalıbına basarım. Resimlerde insana benzeyen ama insan olmayan varlıkların şekilleri vardı. Bir kadın ve adam


ayakta duruyordu, siyah beyaz bir fotoydu. Ayaklarının ters olduğunu ve gözlerinin boş boş baktığını gördüm. Yanındaki fotoda bir çocuk resmiydi. Hayatta görüp görebileceğim en korkutucu varlık resmedilmiş olmalıydı. Yılan derisiyle kaplı, acayip suratlı ufak bir erkek çocuğuydu. Başka bir resimde ise oldukça güzel bir kız duruyordu. Kızın ağzı ve elleri kanlıydı. Ayaklarının dibinde yatan hareketsiz çocuk bedenleri vardı. Bunlara bir anlam verememişken eşyalar bana daha da bir garip geliyordu. Masa ve sandalyeler olması gerekenden daha küçüktü. Mobilyalar oldukça eski bir dönemin sanatını yansıtıyordu. Buradaki her şey eski ve bilinmeyen bir zamanın tanıkları olmalıydı. Ters ayaklı insanların ve korkutucu görünümlü bebeklerim olduğu tuhaf ve korkunç resimlerde arada gözüme çarpıyordu. Odanın önüne geldiğimde kalbim korkudan yerinden çıkacak gibiydi. Buna rağmen tüm cesaretimi toplayarak salon kapısını hafifçe ittirdim. Kapı kulak tırmalayıcı bir gıcırtı sesiyle ağır ağır açıldı. Ay ışığı yeşil perdeden süzülerek tüm odayı aydınlatıyordu. Camın önündeki koltuğun üzerinde birinin olduğunu gördüm. Birisi olduğundan tam emin değildim. Cep telefonunun ışığını doğrulttuğumda gördüğüm şey karşısında dehşete kapıldım. İğrenç derecede korkunç bir ceset önümdeki koltukta uzanmıştı. Mide bulantımı bastırmaya çalıştım. Cesede baktığımda omuzlarına dökülmüş kızıl saçları ve kararmış silueti bana tuhaf bir şekilde tanıdık gelmişti. Bu bana camdan el sallayan kızı feci şekilde andıran bir cesetti ve ben gördüğüm şeylerin üstüne birde böyle bir durumla karşılaşınca kafayı yiyecek raddeye gelmiştim. Tüm mahallenin yeni gelen komşularına tuhaf eşek şakaları hazırladığı düşüncesi yerleşti birden aklıma. İçinde bulunduğum durumdan daha saçma olamazdı ya da bilemiyorum delirmeye yeni başlamıştım belki de. Bu düşünceler aklımdan geçmekteyken biraz sonra gördüğüm şey beni korkudan öldürebilirdi. Cesedin ayan beyan kıpırdadığını gördüm. Gözlerini açtığını ve simsiyah gözleriyle bana baktığını. Ayaklarını kıpırdattığında ayaklarının resimdeki insanlar gibi ters olduğunu gördüm. Ayağa kalkmaya çalışırken bir anlık cesaretle odadan fırlayıp son anda kapıya koşturdum. Tam dikkat edemedim ama resimdeki varlıklarının hareket ettiğini ve iğrenç bir sırıtışla beni seyrettiklerini gördüm. Tam kapıya vardığıma ahşap kapının kendiliğinden korkunç bir gürültüyle kapandığını gördüm. Arkama döndüğümde ölümden kalkan şeyin ayaklarını sürüyerek koridordan üzerime yürüdüğünü görüyordum. Bir şekilde ahşap kapıyı tekrar açıp dışarı fırladığımda son anda arkama baktım. Cep telefonumun ışığında, korkutucu zifir karanlığın içinde o yürüyen dehşet üzerime geliyordu. Korkunç, ters ayakları her adımda kukla gibi sarsılıyordu. Bir insanı rahatlıkla korkudan öldürebilecek yüzünde dehşetengiz bir sırıtma vardı. Merdivenlerden aşağıya koşmaya başladım Karanlık bir dehlizi andıran merdivenlerden inerken onun ayak sesleri de yukarımdan tedirgin edici bir şekilde kulağımda çınlıyordu. Arkama baka baka koşarken önümü görmeden bir şeye çarpmıştım. Cep telefonumun ışığını yere tuttuğumda yerde ağlamakta olan bir çocuk gördüm. O resimde gördüğüm iğrenç görünümlü, tüylü bebeğe benzeyen bir yaratıktı. Kulaklarımı tırmalayan bir sesle ağlamaya başladı. Telefonumun ışığını bir anlık korkuyla yukarıya tuttuğumda ayaklı dehşetin sallana sallana merdivenden inmekte olduğunu gördüm. Bebeğin üzerinden atlayıp koşmaya başladığımda tam önümdeki kapı açıldı. Gördüğüm şeyden sonra aklım uçup gitmişti. Karşımdaki apartman dairesinin kapısının önünde iki tane kısa boylu, insan görünümlü sakallı varlık bana bakıyordu. Ayakları peşime düşen dehşet gibi tersti. Korkutucu bakışlarıyla beni süzüyorlardı. Tüm korkuma rağmen arkamdan gelen dehşeti hatırlayarak, merdivenlere koşmaya başladım. Giriş kapısına geldiğimde arasından ay ışığı süzen kapının gürültüyle kapandığını ve camlarının paramparça olarak aşağı indiğini gördüm. Kapıya koşup açmaya çalıştım. Ay ışığı tüm giriş katını dolduruyordu. Yürüyen dehşetin bana yaklaştığını fark ederek apartman kapısını zorlamaya çalıştım ama bir türlü açılmadı. Korkuyla geriye döndüğümde yürüyen dehşetin sallanarak merdivenlerden indiğini gördüm. Ay ışığının altında ayan beyan görüyordum onu. Aklımı yitirmeden

44


önce son kez odamda okuduğum kitaptaki çöl şeytanlarıyla ilgili pasaj gözümde canlandı. Sanki bir anda ezberime ve beynime girmişti. “Ruhlarla beslenen çöl şeytanları.” Korkudan birinin yardıma gelmesi için kapıyı tüm gücümle sarsıp bağırmaya başladım. O anda kontrolümü kaybedip çoktan delilik girdabına kapılmış, çığlıklar atarak olduğum yerde çırpınmaya başlamıştım. Dünyada yalnız olduğum gerçeği ilk kez bu kadar somut bir şekilde karşıma çıkmıştı. Geriye döndüğümde, ay ışığı altında o dehşetin bana yaklaştığını gördüm. Gelmesini istemiyordum. Gitmesi için yalvarıp bağırdım. Çaresiz bir şekilde bu kâbustan uyanmak için çırpınıyordum ama bir türlü uyanamıyordum. Yürüyen dehşet bana sarıldığında ölümün soğukluğunu ve korkunun gücünü hissettim ve tüm acizliğimle onun karşısında ruhum diz çöktü. Korkudan bayılmadan önce hatırladım son şey dehşetin iğrenç çürüme kokusu ve dipsiz bir kuyu kadar karanlık gözleriydi. Sabaha karşı sesler üzerine yapılan ihbara gelen polisler buldu beni. Beni gördüklerinde bir hayli şaşırmışlardı. 20'li yaşlarımda görünmeme rağmen saçlarımın beyazlamasından ve gözümdeki delilikten bahsediyorlardı. Bir anlam veremediler bana. Anlayamadılar derdimi. Anlatamadım derdimi. Şimdi o lanetli yerden kilometrelerce uzakta bir akıl hastanesinin sakinlerinden biriyim. Artık çevremde korkutucu şeylere pek rastlamıyorum. Sadece yanımdan geçip giden bazı şeyler var onlara alıştım. Ama her gece gözümü kapatışımda gözümdeki o korkutucu iki siyah göz ve gölgelerden sallanarak gelecek olan yürüyen dehşetin hayali uykularımı kaçırtan kâbuslar gördürecek denli gerçek. Delirmeden önceki zamanlarımda okuduğum bir kitabın son pasajı geliyor aklıma şimdi istemsizce. “Drakula, Karpatlar'daki şatosunda değil, dünyanın en korkunç labirenti olan beynimizin kıvrımları arasında yaşıyor.” Mehmet Berk YALTIRIK İllüstrasyon E. Gökhan ALTUN http://wishmaster6.deviantart.com

46


HAYIR DEMESİNİ BİLMEYEN ADAM!

Ben, hayatımın hiçbir döneminde, hiç kimseye hayır diyemedim. Söylemek istediğim anlar oldu elbette, ama kendimi ne kadar zorlarsam zorlayayım o kelimeyi bir türlü telaffuz edemedim. Bir işi yapmamı istediklerinde; bunun onlar için çok önemli olduğunu, yerine getirmediğim takdirde işlerinin bozulacağını ya da ne bileyim, bana kırılacaklarını düşünür, gönülsüz de olsa kabul ederdim. Bu huyum yüzünden hem çok ezildim, hem de adım akılsıza çıktı. Evde, benden küçükler olmasına rağmen bakkala hep ben gittim. Sobanın kömürü bittiğinde de yine benim adım telaffuz edildi. Okula gittiğimde de değişen bir şey olmadı; tıpkı asker ocağında olmadığı gibi. Kaytarmak isteyenler için en ideal arkadaştım. ”Erdinç, koçum; bu akşam çok yorgunum…” Cümlesiyle başlayan muhabbetler, genelde elde tüfek sabaha kadar nöbet tutmamla sonuçlanırdı. Gündüzleri de yorgunluktan uyukladığımdan, üstlerimden az sopa yemedim. İşe başladığım gün “Tamam,” dedim kendi kendime, “artık akıllanacağım,” ama huy bu hiç söz dinler mi? Daha ilk günden yüklendim işyerindeki tüm angaryaları. Tüm yaşamım boyunca benden bir şey istemeyen tek kişi, çocukluk arkadaşım Hüseyin oldu. Onunla aynı sokakta büyümüş, aynı okullara gitmiştik. Askerlikte geçen süreyi saymazsak birbirimizden hiç ayrılmadık. Benim bu akılsızlığıma karşın o da bir çocuk gibi saftı. Söylenen her söze kolayca inanırdı. Bizi bu kadar bağlayan, belki de huylarımızın benzerliğiydi. Aramızda ki tek fark, benden çok daha yalın olmasıydı. İnsanların art niyetli olabileceğini düşünemezdi bile… Bazı insanların siması ruhunu olduğu gibi yansıtır, tıpkı Hüseyin’de olduğu gibi. Ona baktığınızda içindeki saflığı hemen sezerdiniz. Laf aramızda, fazladan bir de gülme isteğine kapılırdınız. Vücudunun tüm organlarında bir asimetri mevcuttu. Uzun boyuna karşın dal gibi inceydi. Uzun dikdörtgen yüzündeki iri burnu; işgal kuvvetleri gibi komşu bölgelere doğru fütursuzca yayılmışken, gözleri bir misket gibi ufacıktı. Kıvırcık gür siyah saçlarının altındaki kaşları ise ince ve ayrıktı. Kepçe kulaklarıyla yeteri kadar dikkat çektiği yetmezmiş gibi, bıyıklarını da ‘u’ biçiminde aşağı doğru uzatmıştı. Evlenene kadar tek bir rüyası oldu; yurtdışına yerleşip orada çalışmak. Bu amacını gerçekleştirmek için bildiği tüm yolları denediyse de, başaramadı. Mahalledekiler bu isteğini iyi bildiklerinden gülmek istediklerinde hep bu zayıf noktasından saldırdılar. Anlattıkları ne kadar mantık dışı olursa olsun Hüseyin için hiç fark etmezdi. Söylenenler içinde duymak istediğini cımbızla çekip alır, gerisine kafa yormazdı. Kulağına; “Ne ballı adamsın be Hüseyin, askerliğini senin gibi tankçı yapanlara Amerika hemen yeşil kart veriyormuş,” ya da; “Japonlar ırklarını değiştirmek için damızlık işçi alıyorlarmış. Adayların kıvırcık siyah saçlı, geniş alınlı ve fındık gözlü olmaları gerekiyormuş. Şuraya bak Hüseyin, bir ismini söylememişler,” diye fısıldadıklarında soluğu hemen büyükelçiliklerde alırdı. Hayal kırıklılığı içinde geri döndüğünde, bundan sonra hiçbir söze kanmayacağına dair yemin üstüne yemin eder ama bu sözünü tutmayı da asla beceremezdi. Dediğim gibi bu hayali Zehra’yla nikâhlanana kadar sürdü. Evlendikten sonra karısının bitmek bilmeyen isteklerini karşılamak için o kadar çok çalışmaya başladı ki, ne yüreğinde yurtdışı özlemi kaldı ne de hayal kuracak zamanı. Eşi elini beline koyup, “Hüseyiiiiiin!” diye bağırdığında, incecik vücudu zelzeleye yakalanmışçasına titrerdi. “Söyle bakayım; Neriman’larda altı programlı tam otomatik bulaşık makinesi varken biz de neden yok?” Zavallı arkadaşım kekeleyerek kendilerinde de olduğunu söylemeye çalıştığında, ağzının payını hemen alırdı. “Ay sen o hurdayı adamdan mı sayıyorsun? Tek programlı o be…” Ertesi gün bayiden gelen kamyonetten son model bir bulaşık makinesi indirilirken Hüseyin kendine ek iş bakmaya çıkardı. Bu kadar çok çalışmasının sağlığını bozacağını söylediğimizde, bir çocuk gibi yüzü hemen kızarırdı. Ardından başını öne eğer ve zor duyulan bir sesle, “Ne yapayım onu çok seviyorum,” derdi.


İşte o günlerde yavaş yavaş birbirimizden kopmaya başladık. Yoğun iş temposundan arta kalan vakitlerinde eve kapanıyor, dışarıya hiç çıkmıyordu. Her karşılaştığımızda onu daha bitkin ve çökmüş görüyordum. Zamanla herkes gibi ben de bu haline alıştım. Öyle bir an geldi ki aramızda hiç kimse Hüseyin’in o komik, deli dolu halini hatırlamamaya başladı. Onu tanıdığımızdan beri sanki hep Zehra’yla evliydi ve sürekli çalışıyordu. Bir Pazar sabahı kahvede oturmuş çayımı içerken birden yanımda belirdi. Sokaktaki karşılaşmalarımızı saymazsak bu yıllar sonraki ilk görüşmemizdi. Sevinçle ayağa fırlayıp sarıldım. Benim bu coşkuma karşılık o son derece cansızdı. Karşımda duran insan sadece görünüş olarak Hüseyin’e benziyordu, o kadar. Sanki birileri içindeki yaşam şalterini kapatmıştı. Sorduğum tüm soruları tek kelimelik cevaplarla geçiştirdi. Böyle olunca bir süre sonra ben de mecburen sustum. Uzun bir sessizliğin ardından, “Bu devirde arabasız olmak çok zor,” diye mırıldandı. İşte o zaman anladım derdini; Zehra bu sefer de araba diye tutturmuş olmalıydı. Ama onun için zor olan arabasızlık değil benden borç istemekti. Zaten isteyemedi de… Bir süre daha yanımda oturduktan sonra geldiği gibi yine sessizce gitti. Gırtlağıma kadar kredi kartı borçlarına batmasaydım yanımdan öyle boynu bükük ayrılmasına asla göz yummazdım. O günden sonra içim içimi yedi. Karşılaştığımız o anı, belki de yüzlerce kez belleğimde yaşatıp kendi kendimi sorguladım. “Belki borç istemeye değil sadece dertleşmeye gelmişti. Susmakla yanlış yaptım. Ama ya yanılıyorsam? Ona asla param yok diyemezdim ki…” Günler geçtikçe sıkıntım azalacağına daha çok artmaya başladı. Onunla konuşmadan rahatlayamayacaktım. Koşarak evine gittim, yoktu. İşyerine doğru yönelmiştim ki, sokakta karşılaştık. İtiraz etmesine fırsat vermeden koluna girip kahveye doğru sürükledim. Oturur oturmaz da düşüncelerimi bir çırpıda anlattım. Sessizce dinledikten sonra başını sallayıp, “Haklısın,” dedi “o gün gerçekten borç istemek için gelmiştim yanına.” “Sonra neden vazgeçtin?” “Paran olmazsa bile bana hayır diyemeyeceğini, bir yerlerden borçlanıp vereceğini bildiğim için.” “Şimdi ne durumdasın?” “Berbat. Araba almadığım için Zehra bırak benimle konuşmayı artık yatağa bile almıyor. Diğer yandan borç gırtlağı aştı.” “Ne yapacaksın?” “Borçlarımı bir şekilde öderim, bilirsin çalışmaktan hiç yılmam. Beni asıl düşündüren Zehra” “Demek sonunda anladın seni sömürdüğünü.” “Sömürmek mi?” “Sen ondan şikâyet etmiyor muydun?” “İnsan canından nasıl yakınır? O benim her şeyim, yaşam amacım. Asıl canımı sıkan benimle konuşmaması. Tek çözüm istediği arabayı almak ama bu durumda imkânsız.” Şaşkınlıktan küçük dilimi yutmuştum. Çektiği onca eziyete karşın bir insan nasıl bu kadar kör olabilirdi? “Biraz zaman tanısa söyle bir iki yıl kadar, sırtımda taş taşır yine alırım o arabayı. Ama şimdi isterim diye tutturdu bir kere. Öldürsen dönmez.” Sesimi çıkartmadım. Bu tutkunun karşısında ne söyleyebilirdim ki… “Bir çözüm var aslında. Ne zamandır aklımda. Bu gece gelmeseydin ben bulacaktım seni.” “Yapabileceğim bir şey mi?” “Kesinlikle” “O zaman seve seve Hüseyin. Hayatında ilk kez benden bir şey istiyorsun sana nasıl hayır

58


diyebilirim ki? Anlat bakalım planını.” Uzun sarkık bıyıklarını sağ eliyle sıvazladıktan sonra minik kahverengi gözlerini üzerime dikti. Bir süre baktıktan sonra “Yapacağın iş çok kolay, beni vuracaksın,” dedi. Ağzımdaki çayı yüzüne doğru püskürtürken, “Ne yapacağım, ne yapacağım…” diye haykırdım. Soğukkanlı bir şekilde,“Vuracaksın,” diye yineledi sözünü. “Telaşlanacak hiçbir şey yok, her şeyi en ince ayrıntılarına kadar düşündüm. Yarın gece, beni topuğumdan vurup kaçacaksın. Böylece borçlandığım insanlar yaralandığımı duyunca beni sıkıştırmaktan vazgeçecekler. En önemlisi de; Zehra olayı duyunca beni yeniden sevmeye başlayacak.” “Saçmalama, öyle şey olmaz. Yaralandıktan sonra uzun bir müddet çalışamayacağını biliyorsun değil mi? Söylesene o zaman borçlarını nasıl ödeyeceksin?” “Bir şekilde öderim, tasalanma. Yeter ki Zehra’yla aram düzelsin.” Yardım isteyen bakışlarını ısrarla üzerimden ayırmıyordu. Ter içinde kalmıştım. Cevap vermediğimi görünce, “Neden anlamak istemiyorsun? Başka çıkar yolum kalmadı, bir fare gibi köşeye sıkıştım. Hayatımda ilk defa senden bir şey istiyorum, hayır mı diyeceksin?” diye haykırdı. Hayatımda ilk kez, “Hayır” demeyi istiyordum. İçimden geçenleri anlatırcasına gözlerinin içine baktım; yalvarıyordu. “Silahı nereden bulacağız?” dedim çaresizce. “Evde babamdan kalma bir silah var. Yarın sana veririm,” dedikten sonra fikrimi değiştirmemden korkarcasına yerinden hızla kalkıp gitti. Bu işi yapmayacağıma dair gün içinde kendi kendime söz verip durdum. Gece yarısı elime silahı tutuşturduğunda bile hâlâ aynı yemini ediyordum. Gücümün yettiğince “Hayır,” diye bağırıp kaçmak istediğim sırada gülerek karşıma geçti ve iki elini havaya kaldırıp, “Haydi dostum bekliyorum,” dedi. Ellerimin titremesine engel olamıyordum. Beynim kaçıp gitmemi öğütlerken yüreğim arkadaşımı kırmamamı fısıldıyordu. Ve hayatım boyunca ilk defa “Hayır,” diye haykırdım tetiği çekerken. Sonra kaçtım. Arkama bile bakmadan, nereye gideceğimi bilmeden, kaçtım. Kendime geldiğimde, gün ağarmıştı ve sahilde bir bankın üstünde oturuyordum. Kötü bir kâbus gördüğümü düşleyerek doğrulduğum sırada belimdeki tabancayı fark ettim. Deliler gibi mahalleye doğru koşmaya başladım. Ölmüştü. Topuğu yerine sol bacağından vurmuşum. Kurşun ana damarını parçalamış, hastaneye kaldırılırken de yolda hayatını kaybetmişti. Teslim olmak için gittiğim karakolda dudaklarımdan sürekli tek bir kelime çıktı; “Hayır.” Sorduğu her soru karşısında aynı sözü duymaktan sıkılan polis memuru yanındakilere dönüp, “Deli galiba bu,” dedi. Atilla BİLGEN atillabilgen@yahoo.com


SYLVIA “Hey Hiro, dostum, akşam sen de bizimle birlikte Ricky’s Pub’a takılsana… Eğleniriz biraz…” Masamın üzerindeki 25 inç, geniş ekran LCD monitörden gözümü kaldırıp, fütursuzca bu teklifi yapan kişiye baktım. Konsantrasyonumu bozan acaba hangi dangalaktı? Tabii ya nasıl da tahmin edemedim, bilgisayar yazılımları yapan firmamıza bir hafta kadar önce katılan Ted Barnes’tı bu… “Bay Barnes, adım Hirohito ancak siz bana Bay Nakamaru şeklinde hitap edebilirsiniz,” dedim ve devam ettim. “Eşlik etmeyi çok isterdim ancak bu akşam kız arkadaşım Sylvia’ya verilmiş bir sözüm var.” Yani kibarca, defol git başımdan kon’aro; ayrıca ben senin dostun filan da değilim, demek istedim. Fakat karşımdaki delikanlı sandığım kadar anlayışlı değildi. “Yapma dostum, sadece Mike, Eddie ve ben olacağız. Birkaç bira içip, gevezelik edeceğiz.” “Üzgünüm Bay Barnes,” böyle bir sersemle her zaman mesafeli olunması gerektiğini gayet iyi biliyordum, “çok değer verdiğim birini hayal kırıklığına uğratmak istemem.” Ve sen benim için zerre kadar kıymetli değilsin piç kurusu! Kollarımı göğsümün üzerinde birbirine kavuşturdum ve sert bir ifadeye Ted’e baktım. “Pekâlâ ahbap, başka sefere…” dedi ve kendi masasına doğru yöneldi. Şu Amerikalılar ne kadar da sırnaşık ve anlayışsızlar! Ağzımdan çıkan kelimelerden ‘başka zaman gelirim,’ gibi bir anlam çıkarabilmek için ille de Amerikalı mı olmak gerekir? Yoksa sadece aptallık yeterli midir? Hirohito Nakamaru kendi kendine gülümsedi. IQ seviyesi 152 olan üstün zekâlı adam, sıradan insanlar gibi dakikada 460 kelime değil, çok daha fazlasını düşünebiliyordu. Beyni faaliyetine devam etti… Hayat koşullarının rahatlığı ve arzu ettiğim her şeye kolayca ulaşabilme imkânı olmasa, Amerika’da yaşamak çok saçma olurdu. Belki de suç bende… Yirmi dört yaşından sonra Japonya’dan kalkıp buraya gelmek, buradaki tiplere ve onların saçma sapan geleneklerine alışabileceğimi sanmak bir hataydı. Ancak öylesine uzunca bir süredir buradayım ki – herhalde on beş yıldan fazla oldu – evime geri dönmeyi hiç düşünmüyorum. Artık tam anlamıyla bir Japon bile sayılmam. Peki ama neyim ben? Şayet otomatik vitesli değilse, otomobil kullanmayı bile beceremeyen salakların arasında yaşayan, üç yabancı dil bilen (İngilizce, Almanca, İtalyanca) bir bilgisayar mühendisi! Keşke Ted denen göt herifle Almanca konuşsaydım. Öylesine sivri köşeli bir dil ki, belki ne demek istediğimi daha iyi anlardı. Bir defa daha aklından geçenlere gülümsedi. Keyfi yerine gelince, her zamanki gibi Sylvia’yı düşünmeye başladı. Kızıl saçlı, yeşil gözlü, uzun bacaklı, güler yüzlü, nefis bir kadındır Sylvia. Asla mızmızlık yapmaz, hiçbir şeyden şikâyet etmez, özel günleri anımsayamadığımda surat asmaz. Vücut hatları mükemmeldir buna rağmen bana sadıktır ve cinsellik konusunda doyumsuzdur. Üç yıldır onunla beraberiz ve bugüne dek hiç başının ağrıdığını görmedim. Yetişkinler ne demek istediğimi gayet iyi anlar! Yalnız onunla İtalyanca konuşurum. Çevremdeki diğer insanlar bu dili konuşabildiğimi bilmezler bile. Sylvia’ya özel bir şey bu… Merakınızı gidermek için söylemiş olayım, cüzdanımda veya masamın üzerindeki çerçevenin içinde onun bir fotoğrafını göremezsiniz. Sylvia’yı başkalarıyla paylaşmaktan hoşlanmam. Düşünüyorum da…

60


(Sanırım bu sersemlerin içinde tek düşünebilen kişi benim!) Eğer Sylvia olmasaydı, burada yaşamak ve bu insanlara katlanmak benim için çok daha zor olurdu. Galiba – bu kelimeyi özellikle kullanıyorum çünkü itiraf etmekten hoşlanmıyorum – Sylvia’ya sırılsıklam aşığım… Lanet olsun, mesainin bitimine daha 43 dakika var; ama sevgilimi çok özledim! Bir an önce evime gidip, Sylvia’yı görmek istiyorum.

*

*

*

Hirohito Nakamaru, bahçe içindeki çift katlı evine girdi ve seslendi, “Buono sera mio amore… Io arrivo!” Sana da iyi akşamlar aşkım… Üst kattayım, gelsene… Kendisine seslenen kadını gene İtalyanca cevapladı, “İçecek bir şeyler alıp, hemen geliyorum.” Mutfağa doğru giderken elindeki evrak çantasını girişteki sehpanın altına bıraktı. Buzdolabından çıkardığı portakal suyunu büyük bir bardağa koydu, içine biraz da votka ekledi. Birkaç yudum içtikten sonra üst kata çıkan merdivenleri tırmanmaya başladı. “Biliyor musun, bugün ne oldu? Ted Barnes denen geri zekâlı bana saçma sapan bir teklifte bulundu. Kim olduğunu anımsıyor musun, hani geçenlerde de bahsetmiştim ondan…” Üst kata dört merdiven kala, kravatını çözdü. Votka portakaldan bir yudum daha aldı. “Herifçioğlu öyle aptalca şeyler söyledi ki şunu düşündüm; şayet kadınlar olmasaydı… Nezaketin bir anlamı bulunmadığı gibi, erkekler hemcinsleri için asla nazikçe davranmazdı. Adamın suratına yumruğumu sallamamak için kendimi zor tuttum.” Yatak odasına girince kravatını ve içki bardağını girişteki makyaj masasının üzerine bıraktı. Sylvia yataktaydı ve çırılçıplaktı. Sırtının arkasına iki yastık koymuş, kaz tüyü yorganı beline kadar çekmişti. Yanı başındaki gece lambasının ışığı altında pürüzsüz teni belli belirsiz parlıyor, dolgu ve yusyuvarlak göğüsleri çok davetkâr görünüyordu. Tam karşısındaki gardırobun içine özel olarak yerleştirilmiş televizyonun kumandası sol elindeydi. Donuk gözleriyle ekrana bakıyordu. Eve döndüğüne çok sevindim hayatım; saatlerdir televizyondaki saçma sapan programları izleyip, seni bekliyorum. “Mesaiden çıkar çıkmaz yanına geldim… Çünkü seni çok özledim güzelim.” Hirohito Nakamaru, yatağın diğer tarafına dolandı. Yatağın başında dikilirken kadının silikonlu dolgun dudaklarına önce hafif bir öpücük kondurdu, daha sonra eğilip, şehvetle emdi onları… Bu esnada göğüslerinden birini avuçlayınca Sylvia hafifçe inledi ve seni seviyorum azgın boğa, dedi. Daha doğrusu adam onun inlediğini ve kendisiyle konuştuğunu hayal etti. Nitekim üç yıl önce 8.799 Amerikan Doları ödemiş olsa da, lateks ve silikondan imal edilmiş bu harikulade bebeklerin henüz konuşma ve inleme yetenekleri yoktu. Oğuz ÖZTEKER oguzozteker@yahoo.com


!f ANKARA’DA FİLM TAKİBİNDE Şubat sonu-Mart başı her zaman olduğu gibi Ankara için sinema dolu, yoğun günler olarak geçti. Her zamanki gibi her iki festivali de elden geldiğince takip ettim ve sabahtan akşama sinema dolu bu günlerde yaşadıklarımı meraklısı ile buradan paylaşıyorum. Toplam 15 günlük bu maratonun güncesi de epey uzun olacağı için !f Ankara izlenimlerimi bu sayıda, Ankara Film Festivali izlenimlerimi ise gelecek sayıda paylaşacağım. 25 Şubat, Perşembe 12:30 – !f Ankara’nın bu yılki gösterimleri için işten fırsat bulup izin almak biraz zor oldu ama sonuçta festivalin ilk günü ilk seansta AFM Cepa sinemasında yerimi alıyordum. Festivalim ilk filmi Oscar adayı da olan Gıda, Ltd. (Food, Inc.) idi. Yediğimiz yiyeceklerin nerelerden geldiğini, ne şekilde yetiştirilip, içine neler katıldığını gösteren bir belgeseldi bu. Özellikle gıda endüstrisinin içinde çiftçilerin artık neredeyse hiç yer almadığı, tıpkı diğer endüstriler gibi temel bakış açısının daha hızlı, daha verimli ve tabii ki buna bağlı olarak daha ucuz üretim yapmak peşinde olduğu vurgulanıyordu. Bunları yaparken tabii ki hayvanlara da insanlara da değer verilmediği de gösteriliyordu. Temel olarak bilmediğimiz şeyler değil ama işin detayını dinlemek ve bazı şeyleri gözle görmek elbette ki çok daha etkili oluyordu. Temelde Amerika’daki durum üzerine bir yapımdı ama bizdeki durum çok da farklı değildir muhtemelen, hatta bazı şeyler daha kötü bile olabilir.

Gıda, Ltd. (Food, Inc.)

62


Film gösterimi sonrasında Türkiye’deki Slowfood grubundan iki temsilci ile bir söyleşi vardı. Onlar da genellikle ne yaparız da bu kötü yiyeceklerden uzak durabiliriz temalı bir söyleşi gerçekleştirdiler. İşin ironik tarafı bu filmden sonra acıkan karnımızı bir adet hamburger ile doyurmak oldu. Festival bir alışveriş merkezinde iken aslında alternatif çok gibi gözükürken hiç de öyle olmadığı gözüküyordu aslında. Ne yapılabilir di ki? Yine de az önce izledikleri üzerine bunların yerken insan zorlanıyordu doğrusu.

40

15:00 – Bir sonraki seans için seçimim vizyon şansı bulamayacak gibi gözüken 40 adlı bir Türk filmi idi. Yönetmenliğin dışında senaryo ve kurguda da imzası olan Emre Şahin, bu filmde İstanbul’da birbirini tanımayan 3 kişinin hayatından bir kesit anlatıyor. İstanbul’un suç dünyasında küçük işler yapan bir adam, sayılara kafayı takmış, evliliğinde sorunlara yaşayan bir hemşire ve Paris’e gitmeye çalışırken kendini İstanbul’da bulup hayatına devam etmeye çalışan bir Afrikalı. Bu insanların hayatları bir araba kazası ile kesişiyor. Biraz tanıdık bir tema olduğu söylenebilir. Ama hemşire dışındaki karakterler ve hikâyeler iyi çizilmiş. Hemşirenin hikâyesi ise hem hikâye, hem oyunculuk olarak diğerlerinin gerisinde kalıyordu (hemşireyi Deniz Çakır oynamış). Bir de filmin finalinde hikâyeler iyi toparlanamamış. Belki de hayat bir şekilde devam ediyor diye böyle yapılmış ama sonuçta popüler sinema kulvarına daha yakın bir film. O yüzden daha toparlayıcı bir final iyi olurdu. Çok şey beklemeden izlenebilecek bir film yine de.

17:00 – İnternet ile yakından ilgili bir işiniz olunca bir sonraki seans için seçilecek film kaçınılmazdı. Her Şeyimiz Meydanda (We Live In Public) adlı film, İnternet’in ilk yıllarında bir anda dolar milyoneri olan, sonra çoğu bu servetlerini kaybeden pek çok gencin en ilginçlerinden biri olan Josh Harris’in hayatını anlatıyordu. Harris, filmdeki söyleşilerden birinde söylendiği gibi adeta modem kurmayı bilen herkesin çok iyi para kazandığı o günlerde zamanından çok erken bir takım işler yapmış. Daha İnternet hızı yerlerde sürünürken büyük televizyon şirketlerinin pabucunu dama atacağını düşündüğü, sadece İnternet üzerinden yayın yapan bir televizyon kurarak önemli bir başarıya imza atmış. Üstelik Amerika’da bile görüntüler kesik kesik geliyor o yıllarda. Bu arada kazandığı paranın önemli bir kısmını çılgın partiler düzenlemeye harcamış ve giderek kendisi de özellikle bu


işe para yatıran isimleri de rahatsız edecek hareketler yapmaya başlamış. Bundan sonra, kurduğu şirketteki hisselerini satan Haris, hızla başka bir işe girişmiş.

Herşeyimiz Meydanda (We Live In Public) Doğrusu filmin en ilgi çekici bölümü de burası. Çünkü Harris henüz ortada ne doğru dürüst bir reality şov ya da BBG evleri falan yokken bir grup insanı belli bir süre çıkmalarının yasak olduğu bir mekâna topluyor. Bu mekânın her yerinde kameralar var. Ama duşlardan tuvaletlere kadar her yerde bu kameralar. Böyle olunca bu insanlar yıkanırken, duş alırken, tuvalet yaparken ya da sevişirken hep kameraların önündeler. Bir süre sonra kendi aralarındaki mahremiyet duygusu da kayboluyor zaten. Kameralardan isteyen seni izlerken evin içindeki diğer kişilerin önünde çıplak dolaşmak neden sorun olsun ki. İşin ilginç tarafı, mekânın alt katında onlarca silah olması ve isteyenin aşağı inip silah talimi yapması (sonradan da görüyoruz Harris silah olayını seviyor zaten). Bu proje (ki Harris bunu bir sanat projesi olarak adlandırıyor) 1 Ocak 2000 tarihinde polisin mekânı basması ile bitiyor ve Harris bu sefer benzer bir işlemi kendi hayatına uyguluyor. Bu kez kız arkadaşı ile yaşadığı kendi evinin her yerine kamera yerleştiriyor ve İnternet’te hem kendisini izleyenlerle chat yapıyor hem de hayatını yaşıyor. Bu proje de ilişkisinin bitmesine neden olarak ve yoğun bir depresyona yol açarak sonlanıyor. Harris’in bundan sonraki hayatı özellikle maddi olarak tepetaklak oluyor. Filmin bundan sorası da pek ilgi çekici değil doğrusu. Harris yeni projelerini İnternet’in yeni devlerine satmaya çalışıyor (mesela Myspace) ama olmuyor, olamıyor ve o da alacaklılardan kaçmak için Amerika dışına gidiyor. Bu enteresan gerçek hikâyenin anlatıldığı bu filmin sinemasal olarak çok bir değeri olmadığı kabul edilmeli. Ama özellikle İnternet’in bugün geldiği noktada Facebook’la, Twitter’la ya da diğer uygulamalarla gerçekten her şeyimiz meydanda iken İnternet’in ilk dönemlerinde bu günleri gören bir ismi izlemek ilginçti. 19:30 – Bir sonraki seans için Kimsenin İran Kedilerinden Haberi Yok adlı film oldukça ilgi çekici idi ama işin içinde Hitchcock olunca seçilecek film de ister istemez


Hileli Gerçek (Double Take)

Hileli Gerçek (Double Take) oluyordu. Karşımızda sadece festivallerde izleyebileceğimiz bir film vardı. Geçen yıl Ankara Film Festivali’nde Looking for Alfred isimli bir kısa film izlemiştik. Aynı yönetmen o filmden parçalar da kullanarak, yine Alfred Hitchcock’u merkezine alan bir uzun metraja imza atmış bu sefer. Ama bir belgesel değil bu. Filmin içinde çok farklı şeyler var. Hitchcock’un farklı görüntülerini ve konuşmalarını kurgulayarak ve Hitchcock’a fizik olarak çok benzeyen bir kişiyi ve ses olarak çok benzeyen başka bir kişiyi de kullanarak 1962’deki Hitchcock’un 1980’deki Hitchcock ile karşılaşmasını anlatan bir hikâye kurmuş arka planda ama bu hikâyenin arasında Hitchcock çıkıp şimdi reklâmlar diyor zaman zaman ve o günlerden gelen enteresan kahve reklâmları görüyoruz. Arada da bir yandan Kuşlar filminden görüntülerin yanında Nixon ve Kruşçev’in bir araya gelip televizyon kameraları önündeki tartışmalarını izliyoruz. Hatta sonradan Nixon ve Kennedy’nin seçim tartışmaları da giriyor işin içine. Gerçekten ilginç ve benim çok sevdiğim bir film oldu ama herkesin seveceğine de garanti verilemeyecek bu filmi anlatmak zor, görmek lazım.

22:00 – İlk günün son filmi için iki alternatiften İnternet’te daha iyi eleştirileri olanı seçmiştim. O, Bir Çinli (She, a Chinese) isimli film yanlış bir seçimmiş ne yazık ki. Çin’in taşra bölgelerinde yaşayan genç bir kızın yaşadıkları sonucunda İngiltere’ye varan yolcuğunu anlatan bu filmde konu edilenleri defalarca farklı filmlerde, çok daha iyi şekilde izledik. Filmin farklı bölümlere ayrılmış olmasının da bir özelliği yok, oyuncuları ile ön plana çıkıyor deseniz o da yok. Görsellik de çok güçlü değil. İlk gün hayal kırıklığı ile evin yolunu tutuyordum. 26 Şubat, Cuma 12:30 – İzin alamayıp izleyemesem çok üzüleceğim bir film vardı bu seansta: Ben Küba (Soy Cuba / I Am Cuba). Çok da adı duyulmamış bu filmi izlememize vesile oldukları için hem !f’e hem de Altyazı dergisine teşekkür etmek lazım peşin peşin. 1964’ten gelen bu film esas olarak bir propaganda filmi belki ama çok başarılı bir film. Film, Küba devrimi zamanlarından 4 farklı hikâyeyi anlatıyor. Bu hikâyeler halkın arasından sıradan kişilerin yaşadıklarını göstererek devrime giden yolu anlatıyor bir anlamda. Filmin esas etkileyici yanı ise son derece başarılı kamera kullanımı ve görsel yapısı. Filmde bolca kesintisiz kamera hareketlerinden oluşan sahne var. Bu hareketler o anki sahneye uygun olarak bir cenaze sahnesinde son derece ağır olabilirken, bir gece kulübü sahnesinde kamerayı zapt edemiyorsunuz adeta. Film o kadar çok görkemli sahne içermekte ki hangi birini saymalı bilmiyorum. Daha filmin başındaki otelin tepesinden bir havuzun dibine inen kamera zaten hemen tavlıyor insanı. Filme tek itirazım bazı oyunculukların son derece kötü olması idi ama bu kusur da filmin bütünü içinde yitip gidiyordu. Bu arada film dijitalden gösterildiği ve festivalin bir önceki günden beri dijitalden gösterilen film-


Ben Küba (Soy Cuba / I Am Cuba) lerde görüntüde bir problem olduğu için biraz canımız sıkıldı. Aslında diğer filmlerde bu kadar sıkıntı olmuyordu ama siyah/beyaz bir filmde bu sıkıntı daha belirgin oldu ve özellikle bu film için 35 mm. bir kopyadan gösterilmesi lazımdı, dedirtti. 15:30 – Sene 2024. Tüm Avrupa çok hızlı bir metro ağı ile birbirine bağlanmış ve yukarıda herhangi bir ulaşım aracı yok. Bisiklet bile yasak. Her şey büyük şirketlerin kontrolü altında. Ama insanlar bugünkünden çok farklı yaşamıyor. Çoğunun sevmediği bir işi, sıkıldığı bir yaşamı var. Böyle bir dünyada hikâyemizin kahramanı Roger, günün birinde kafasının içinde bir ses duymaya başlıyor. Bu ses ona ne yapması ve ne yapmaması gerektiğini söyleyip duruyor ve olaylar gelişiyor. Yukarıda konusunu anlattığım Metropia çok seveceğimi düşündüğüm bir filmdi. Bu tip disütopya hikâyelerini severim, animasyonla birleşimleri de gayet başarılı olur. Ancak özellikle hikâye ilerleyip de basit bir komplo olayına döndükçe filme olan ilgimi kaybettiğimi söyleyebilirim. Genellikle filmi izleyenlerin yorumları da bu yöndeydi. 17:30 – Bir sonraki seanstaki Maymun (Apan / The Ape) filminde uyandığında üstünü başını kan içinde bulan ama bunun nasıl olduğunu hatırlamayan bir adamın hikâyesi anlatılıyordu. Bizim de seyirci olarak bir fikrimiz yoktu bunun nasıl olduğu hakkında. Adam temizlendikten sonra günlük işlerini yapmaya başlıyor, işe gidiyor, spora gidiyor, annesi ile konuşuyor vs. vs. Biz de çoğunlukla bu rutin ve sıkıcı işleri izliyoruz. Hiç beklemediğimiz bir anda sabahki kanın esrarı hafiften çözülüyor ama bu adamın rutin hayatında çok bir değişiklik yaratmıyor ilk anda, en azından görünüşte. Maymun, gerçekten izlemesi zor bir film. Tüm film boyunca başkarakterimiz Krister’in olmadığı tek bir sahne yok ve bu sahnelerin büyük çoğunluğunda adamın başının sol arkasından bir açı ile onu takip ediyoruz. Bu nedenle başrol oyuncusu Olle Sarri’nin performansı çok kritik. Neyse ki gayet başarılı bir oyun çıkarmış da film izlenebilir bir hal alıyor. Yoksa tam bir çile olabilirdi.


Maymun (Apan / The Ape) 19:30 – Sinema maratonu devam ederken hiç vakit kaybetmeden diğer filme geçiyordum. Kemik Adam (Der Knochenmann / The Bone Man) aslında eski polis memuru Brenner’in hikâyelerinin konu edildiği bir film serisinin üçüncü filmi (aynı zamanda roman uyarlaması bu filmler). Dördüncü film de yolda. Diğer filmleri izlemedik ama görünen o ki filmin hikâyesini anlamak için diğer filmleri izlemek şart değil. Sanki bir polisiye dizinin yeni bir bölümü gibi. Belki diğer filmleri seyretmeyenlerin anlamadığı ufak ayrıntılar ve göndermeler vardır o kadar.

Kemik Adam (Der Knochenmann / The Bone Man)

Brenner filmde bir haciz memuru olarak görev yaparken bir arabaya el koymak üzere bir dağ köyüne gidiyor ve oradaki gizemli ama bir yandan da tuhaf ve komik olayların içine düşüyor. Festival katalogunda da filmin İnternet’teki eleştirilerinde de Coen kardeşlerin ismi geçiyor genellikle. Gerçekten de Kemik Adam, Coen filmlerini andırıyor, en yakın akrabalığı da Fargo ile. Birbirinden tuhaf


ama günlük yaşamdan karakterler, zaman zaman oldukça kanlı noktalara giden bir hikâye ama sürekli kendini hissettiren bir kara mizah ve karlar içinde bir mekân. Sonuçta bir Fargo kadar iyi bir film değil belki ama pek çok açıdan başarılı bir film. Filmden sonra ileriki festivallerde serinin diğer filmlerini de izleme fırsatımız olur belki diyerek salondan ayrılıyorduk. 21:45 – El Yordamıyla (Easier With Practice) festivalin adına uygun olarak tam bir Amerikan bağımsız filmiydi. Düşük bir bütçe, kısıtlı bir kadro, pek tanınmamış oyuncular ama hayatın içinden bir hikâye (ki filmin sonunda yazdığına göre gerçekten yazarın başına gelmiş bir hikâye imiş temel alınan). Hikâye yeni kitabını tanıtmak için Amerika’yı dolaşan Davy ve ona eşlik eden ağabeyinin başından geçiyor. Küçük kitapçılarda okuma seansları düzenlerken, akşamları da ucuz motellerde kalıyor bu ikili. Bir gece Davy telefonu açıyor ve karşısında iç gıcıklayıcı bir kadın sesi onunla telefonda seks yapmak istiyor. Zamanla birbirlerini tanımadan ilişkileri ilerliyor.

El Yordamıyla (Easier With Practice

Bu tip bir film için önemli olan doğallığı oyuncuların tümü yakalayabilmiş. Hikâye de çoğunlukla sağlam bir şekilde akıyor. Filmin sonu ile ilgili olarak gerçekçi olmadığı söylenebilir ama onu da burada açık etmeden hayatta her şey mümkün diyelim. Benim ufak itirazım ise film ile değil çeviri ile ilgili. Filmin bir kaç telefon seksi bölümünde yakası açılmadık laflar ediliyor orijinalinde. Ama çeviride bunlar biraz yumuşatılmış. Mesela, öyle bir konuşma esnasında “pipi” demek tahrik edici olmaktan ziyade komik olur herhalde. Madem televizyona çeviri yapılmıyor, biraz argodan kaçmamak lazımmış. 00:30 – Cuma gecesini gece yarısı sineması ile kapatıyorduk. Seyirci ilgisinin düşük olduğu Ölükız (Deadgirl) filminde, iki genç okuldan kaçıp terkedilmiş bir hastanede dolaşırken bir odada yatağa zincirlerle bağlanmış çırılçıplak bir kız bulurlar. Biri kızı çözüp kurtarmak isterken, hormonları fena halde çalışmakta ve bedenindeki kan beyninden başka yerlere pompalanmakta olan diğerinin aklında bambaşka şeyler vardır. Bir süre sonra fark ederler ki kız ne olursa olsun ölmemektedir. Aslında filmin çok korkunç olduğu söylenemezdi. Daha çok iğrenç bazı sahneleri var. Ama asıl yapmaya çalıştığı şey bir korku filmi hikâyesine gençlik sorunlarını yedirmek. Hayatta hiç bir başarısı olmayan ve olamayacak gibi gözüken bazı gençlerin hâkimiyet kendilerine geçtiğinde neler


yapabileceği, çocukluklarında arkadaş olsalar da büyüyüp güzelleştiğinde eski arkadaşlarına yüz vermeyip okulun yakışıklı oğlanlarıyla gezen kızlar hikâyenin önemli unsurları. Filmin amaçladığını kısmen başardığı söylenebilir ama özellikle kimi kötü oyunculuklar ve senaryodaki açıklar filme zarar veriyordu. Başka bir kadronun elinde daha başarılı olabilecek, şu haliyle orta karar bir film olarak kaldı Ölükız. 27 Şubat, Cumartesi 12:30 – Bir önceki gün 6 film izleyip gece de yaklaşık 3:30 – 4:00 civarında yatınca bir sonraki gün ilk seansa gelip gelemeyeceğimden emin değildim ama işte 12:30’da salonun önünde hazır ve nazırdım. Ama bu kez de bir teknik sorundan dolayı film yarım saat kadar geç başlıyordu. Demek ki bir yarım saat kadar daha çok uyunabilirmiş aslında. Bazen bu tip festivallerde ya da özel gösterimlerde filmlerin tanıtımlarında yazanların yarattığı beklentiler ile karşımıza çıkanlar birbirinden farklı oluyor. Bu seanstaki Antoine da böyle bir film oldu benim için. Henüz altı yaşındaki gözleri görmeyen Antoine’ın hikâyesini izlediğimiz yarı belgesel diyebileceğimiz bu film, aslında kötü bir film değil ancak tanıtımlarda yazan yazılardan dolayı daha yenilikçi bir kamera kullanımı ve görsellik beklemiştim kendi adıma. Ancak perdede gördüklerim beni görsel olarak çok etkilemedi. Yine de bu küçücük çocuğun gören arkadaşları ile beraber zaman zaman sinirlense de gayet uyum içindeki oyunlarını izlemek etkileyiciydi ama o kadar. 15:30 – Festival öncesi yaptığım programda bu filmden önceki bir buçuk saatlik boş zamanda ne yaparım acaba, diye düşünürken önceki filmin geç başlaması üzerine şöyle yavaş yavaş yemek yiyecek bir vakit kalmıştı ve sonrasındaki seansta festivalin merak edilen filmlerinden Hizmetçi (La Nana / The Maid) vardı.

Hizmetçi (La Nana / The Maid)

Raquel, senelerdir hizmetçiliğini yaptığı ailenin bir parçası olan bir kadın. Çocukların adeta ikinci annesi gibi olmuşken belki de yıllardır kendi annesini görmüyor, zaten onlardan konuşmak da iste-


miyor. Tüm hayatı yanında kaldığı aile olmuş ama yeri geldiğinde aile üyelerine posta bile koyuyor. Ama yaşı ilerleyen ve çeşitli hastalıklar geçiren Raquel’e yardımcı olması için genç bir hizmetçinin daha alınması gündeme gelince aileyi fena halde sahiplenen Raquel, her gelen hizmetçiye çok sert davranıyor. Günün birinde tüm hayatı hizmetçilik olmayan, bunu bir iş olarak gören biri gelene kadar. İşte o zaman işler değişmeye başlıyor. Her yerde bolca övgü alan Catalina Saavedra’nın kompozisyonu gerçekten başarılı. Film boyunca Raquel’in geçirdiği değişimi gerçek kılmayı bilmiş. Senaryonun da gayet başarılı olduğunu söylemeli. Bir ara filmin gerilim türüne kayacağını, aileyi sahiplenen Raquel’in bambaşka hareketler yapacağını sanmıştım ama öyle olmuyor ve film daha farklı bir yöne ilerliyor. Bu filmin bitişinde jeneriği her zaman sonuna kadar seyreden ben, diğer salondaki All Tomorrow’s Parties filmine yetişmek için hızla salonu terk ediyordum. !f’in geç kalanları salona almama prensibini geçen yıldan çok iyi biliyordum ama bu yıl çoğu filmde epey geç gireni de görmüştüm doğrusu (ilk gün yaşanan salon karışıklıkları yüzünde yarım saat geç kalıp giren, bir süre sonra yanlış filme girdiğini anlayıp çıkan 6 – 7 kişilik bir grup bile oldu). Bundan da cesaret aldım ve aradaki sadece 4 dakika süren çakışmayı da jeneriği izlememekle telafi edeceğimi düşünmüştüm ama bir de gördüm ki festival görevlisi bir arkadaş kapıda duvar oluşturmuş, kimseyi almıyor. Arkadaş derken yalan değil gerçekten yakından tanıdığım biri kapıdaki. Ama işte kuralları ihlal edemem diyerek beni yine kapıda bıraktı. Ben de hem film çok merak ettiğim bir film olmadığı hem de diğer salondaki filme şansım olunca çok da üstelemedim. 17:30 – Diğer salondaki film, Moral Bozukluğu ve 31 isimli Türk filmiydi. İlk başta seçtiğim film bu olmasa da pek memnun kaldım doğrusu. Festival katalogunda filmin bir iddia üzerine 1 günde çekildiği yazıyordu. Bu durum bana özensiz bir filmle karşılaşacağımı düşündürmüştü ama sonuç hiç öyle çıkmadı. Film boyunca bolca güldüm. Belden aşağı konularda dolaşıp, bayağılığa düşmeden komedi yapmak zor iş ve ekip bunu başarmış.

Filmin kendini ciddiye almayan yapısı da övgüye değer. Düşük bütçeli bir film olduğunun bilincinde ve çoğu zaman kendi kendisi ile de dalga geçerek mizah yaratan bir film olmuş Moral Bozukluğu ve 31. Ayrıca mizahının yanında her erkeğin de iyikötü kendinden bir şeyler bulabileceği bir film aslında. Filmden çıkarken birinin dediği gibi bunun kadın versiyonunu da bekliyoruz.

31

Filmde 25 yaşında iki kahramanımız var. Bunlar o yaşlarına kadar hiç bir kadınla beraber olmamışlar ve sürekli 31 çekme halindeler. Bir gün Eros geliyor ve 1 hafta içinde bir kadınla beraber olmazlarsa cinsel organlarına veda etmeleri gerektiğini söylüyor. Ama para karşılığı birisi ile beraber olmak yasak. İkna yöntemi ile olmalı. Böyle olunca bu iki arkadaş bir hafta içinde kendilerine bir kız bulabilmek için her yolu deniyorlar, bambaşka ortamlara akıyorlar ve ortaya birbirinden komik sonuçlar çıkıyor.


Film, kendi sitesinden legal olarak indirilebiliyor. http://moralbozukluguve31.com/ adresinde gerekli bilgi ve linkler var. Bir göz atılmalı.

Yaz Savaşları (Samâ Wôzu / Summer Wars)

19:30 – !f de olmasa Miyazagi filmleri dışında Japon animelerini beyazperdede görme şansımız olmayacak. Bu yıl da programda bir anime vardı. Yaz Savaşları (Samâ Wôzu / Summer Wars) adlı bu film, neredeyse tüm dünyadaki insanların Oz adlı bir sanal dünyada zamanlarının büyük bölümünü geçirdikleri çok da uzak olmayacak bir gelecekte geçiyor. Bu sistemin bakımında çalışan lise öğrencisi Kenji (ki aynı zamanda matematik olimpiyatları şampiyonu kendisi - bu bilgi film ilerledikçe çok önemli olacak), uzaktan uzağa âşık olduğu, okulun en güzel kızı Natsuki’nin onu ailesinin yanına davet etmesi ile işi gücü bırakıyor. Meğerse ailesine erkek arkadaşı olarak tanıtacak birine ihtiyacı varmış. Filmin uzunca denebilecek giriş bölümü Kenji’nin bu geniş ama hakikaten geniş aile ile tanışması üzerine kurulu. Ama bir animenin bu kadarla kalmasını beklemek yanlış olur. Zaten en başta Oz dünyasının detaylı olarak tanıtılması da nedensiz olamazdı. Nitekim bir şekilde bu sistemin şifresi kırılıp insanların hesapları ele geçirilmeye başlıyor ve film bir gençlik aşkı hikâyesinden daha fantastik bir boyuta doğru yol alıyor.

Doğrusu Yaz Savaşları’nda bir animeden bekleyebileceğiniz her şey var ama fazlası yok. Yani, başka animelerin yanında onu öne çıkaracak ve iz bırakacak bir özelliği yok. Bu durumda keyifle izlenen ama o şekilde geçip giden filmlerden biri olarak kaldı bende. 22:00 – Bir gün daha biterken festivalin hikayesi ile hemen parlayan filmlerinden birindeydi sıra. Dondurulmuş Ruhlar (Cold Souls), günümüzde geçen bir öyküyü anlatıyor. Ama insanların ruhlarını bedenlerinden ayıracak bir teknoloji gelişmiş. Ruhlarından rahatsızlık duyan insanlar onları aldırtıp gerektiğinde geri almak üzere bir depoda dondurulmuş olarak saklayabiliyorlar ve vücutlarında kalan %5 ile hayatlarına devam ediyorlar. İsterlerse bağışlanan ruhlardan herhangi birini de alabiliyorlar. Bu arada Rus mafyası da Rusya-Amerika arasında ruh ticareti işine girmiş. Vanya Dayı oyununa hazırlanmakta olan Paul Giamatti (filmde de Paul Giamatti kişiliğinde) oyunun üzerinde yarattığı baskıdan kurtulmak için ruhunu aldırmaya karar veriyor. Sonrasında işler karışınca bir Rus şairinin ruhunu da kiralıyor ama bu sefer işler daha da karışıyor.


Cold Souls gerçekten başarılı bir film. Hikâyesi, hikâyenin işlenişi, oyunculuklar (özellikle Paul Giamatti) son derece başarılı. Ayrıca Six Feet Under’dan beri kendisine hasret kaldığımız Lauren Ambrose’yi küçük bir rolde de olsa görmek keyifliydi. Ama yine de film sonuçta tam bir olmuşluk hissi vermedi. Filmin konusu kaçınılmaz olarak Charlie Kaufman senaryolarını andırıyor. Sanki senaryo yazıldıktan sonra o kalitede birinin dokunuşuna ihtiyaç varmış gibiydi ama bu haliyle de izlemeye değer bir film. 28 Şubat, Pazar 13:00 – Festivalin son gününde gayet güzel filmler vardı. Günün benim için açılış filmi olan Herkes Gibi (Alle Anderen / Everyone Else), Chris ve Gitti çiftinin bir yaz tatili boyunca yaşadıklarını konu ediyor. Tatil boyunca çiftin başına olağandışı herhangi bir şey gelmiyor. Bir çift tatilde neler yaparlarsa onları yapıyor. Plaja gidiyorlar, gece eğlenmeye çıkıyorlar, sevişiyorlar, gıcık komşularından köşe bucak kaçıyorlar vs. vs. Bir yandan da ilişkilerini sorguluyorlar. Filmin esas odaklandığı alan da bu zaten. Bir çiftin ilişkilerini sorgulaması. Bunu yaparken de hem sinemasal olarak hem de oyunculuk olarak abartıdan uzak, doğal bir anlatım seçilmiş. Herkes Gibi (Alle Anderen / Everyone Else)

Bu film de oyunculara çok yük bindiren filmlerden biriydi. Tüm film boyunca bu çiftin ikisinin birden gözükmediği sahne yok gibi. Üstelik tüm film boyunca bir kaç sahne dışında onların dışında hiç kimse gözükmüyor zaten. Her ikisi de ama özellikle Berlin’de bu rolü ile en iyi kadın oyuncu seçilen Birgit Minichmayr, son derece başarılı idi. Bu arada film boyunca bu oyuncuyu önceden nereden tanıyorum acaba derken İnternet’te yaptığım araştırmada fark ettim ki daha iki gün önce aynı festivalde Kemik Adam filminde izlemişiz ve epey filmde de irili ufaklı pek çok rolde görmüşüz kendisini. 15:30 – Günün bir sonraki filmi Hindistan’dan gelen bir western parodisi idi. Filme adını da veren Hızlı Silahşor Murugun (Quick Gun Murugun) karakteri 1994 yılında bir televizyon kanalı için yaratılmış bir karakter. Yıllar içinde gayet popüler olan bu karakter geçtiğimiz yıl kendi filmine de sahip olmuş. Vejetaryen olup, et lokantası sahibi kötü karaktere karşı bir mücadeleye girişen Murugan karakterinin hikâyesi çılgın ve komik bir hikâye. Pek çok filme gönderme de içeren eğlenceli ve komik bir film bu. Keyifle vakit geçirmek için ideal ancak bu tip bilinçli olarak kült olsun diye çekilen


Yaman Tilki (Fantastic Mr. Fox)

filmler o kadar hoşuma gitmiyor. Hâlbuki gayet ciddi olarak çekilip sonradan kült hale dönüşen filmler çok daha çekici oluyor. Murugun böyle bir film değil. Bu yüzden sadece eğlenceli bir film olarak kaldı bende.

17:30 – Genelde festivallerde sonradan gösterime girecek filmlere gitmemeye çalışıyorum ama hem programa uyunca hem de gösterime girdiğinde sadece dublajlı olarak izleme şansımız olacağını düşünerek Wes Anderson’un Yaman Tilki (Fantastic Mr. Fox) filmini programına aldım. Wes Anderson animasyon çekmiş ama hiç şaşırmamak lazım, karşımızda yine tam bir Wes Anderson filmi var. Ki zaten bir çocuk kitabından uyarlanmasına karşın senaryoyu da Anderson ve Noah Baumbach beraberce yazmışlar. Hikâye karısına verdiği söz nedeniyle yıllardır namuslu bir hayat süren bir tilkinin arkadaşlarıyla beraber üç kötü çiftçinin çiftliklerinden onların ürünlerini çalması ile başlayıp çiftçilerde bölgedeki hayvanlar arasında bir çekişmeye dönüşüyor. Kesinlikle çocukların da gayet keyif alacağı eğlenceli bir film ama aynı zamanda tam da Wes Anderson’dan bekleneceği gibi tuhaf üyeleri olan bir aile komedisi aynı zamanda. Bu arada özellikle sonlara doğru hayvanların yaşadıkları yerler, tüm filmdeki espri yapısı, kullanılan müzikler, karakterleri perdenin ortasında konumlayan çekimler falan hep bir Wes Anderson filmi. İzleyiniz, izlettiriniz. Salondan büyük keyifle ayrıldık. 19:30 – Bu seansta yine programa uyduğu için sonradan gösterime girecek bir film seçiyordum. Hemen hemen hiçbir filmi ile beni hayal kırıklığına uğratmayan Sam Mendes’in bu yeni filmi, Uzaklara Gidelim (Away We Go) adını taşıyordu. Genellikle görsel yanı çok güçlü olan filmler yapsa da insanı anlatan Mendes, bu kez çok daha mütevazı bir filmle karşımıza çıktı. Henüz evlenmemiş ama çocuk bekleyen sevimli bir çift var karşımızda (bu arada filmin girişinde adamın kadının hamile olduğunu anlama şekli bir filmde kadının hamile olduğunu belirtmenin en orijinal yollarından biriydi). İsminden de tahmin edilebilir, bir yol filmi Uzaklara Gidelim. Çiftimiz çocuk doğduktan sonra yaşayacakları yeri belirlemek için dolaştıkça birbirinden ilginç tiplerle karşılaşıyorlar ve karşılaştıkları kişiler onların ilişkilerinde de belirleyici rol oynuyor. Bu karakterlerden en ilginçlerinden biri Maggie Gyllenhaal’un karakteri idi. Karakterlerin filme girdikleri sahne bazen çok ilginçtir ya, Gyllenhaal’un girişi gerçekten bu konuda ilk 10 arasına girebilir. Sonuç olarak çok iyi bir film Away We Go ama kamera arkasında önceki filmlerinde yıllar geçince ilişkilerin geldiği noktayı deşen Mendes olunca bu filmdeki sevimli çift 10 yıl sonra birbirinin boğazına sarılır mı diye de düşünmeden edemiyor insan. Hele bir de son haftalarda Mendes ve Winslet’in ayrılık haberi gelince.


Madem bir günce yazıyoruz bu filmin izlemenin benim açımdan en ilginç anını da yazmalıyım. Bir sinemada her şey başıma geldi diyordum. Konuşmalar, telefonda mesaj çekmeler sıradan zaten, çekirdek çıtlayanlar, tespih çekenler de oluyor, öpüşüp koklaşmayı bırakın filmi tamamen boş verip resmen erkek arkadaşının kucağına çıkanlar da gördüm ama yanımda oturan birisi kusmamıştı hiç. Belli ki hastaydı abla, erkek arkadaşı dışarı çıkalım mı derken dayanamadı ve kustu. Geçmiş olsun demek lazım ama hakikaten insanın içi bir kötü oluyor. Üstelik filmin başında oldu. Neyse ki film sırasında temizlemek üzere elemanlar geldi de hemen yanımdan gelen o koku ile birlikte film izlemek zorunda kalmadım.

Uzaklara Gidelim (Away We Go) 22:00 – !f Ankara’yı pek çok övgü ve ödül almış bir filmle kapatıyordum. Ancak bazen fazla beklenti hayal kırıklığı yaratabiliyor. Yeraltı Peygamberi (Un Prophète) için hayal kırıklığı demek yanlış olur aslında. İyi bir film kesinlikle, izlenmeyi de hak ediyor ama işte o yüksek beklentiyi tam olarak karşılayamadı. Film sıradan bir suçlunun hapse girmesi ile başlıyor. Malik isimli bu genç (ki film için en büyük övgüm bu roldeki Tahar Rahim’e olabilir) hem şansıyla, hem de zekâsı ve cesareti ile hapiste giderek yükseliyor ve bambaşka bir adam oluyor. Bu yükselme süreci detaylı olarak, ince ince anlatılmış. Bu anlamda ikinci övgüm de filmin senaryosuna gidebilir. Ama yönetmenlikte o kadar büyük bir pırıltı görmedim doğrusu. Yine de !f Ankara’yı uzunca ve başarılı denebilecek bir filmle bitirmiştik ve aralarda vizyon filmlerini izlerken 10 gün sonra başlayacak olan Ankara Film Festivali’ni beklemeye başladık. Ankara’nın ilk göz ağrısı Ankara Film Festivali ile ilgili izlenimlerim de biraz gecikmeli de olsa gelecek sayıda bu sayfalarda yer alacak.

Hasan Nadir DERİN www.sinemamanyaklari.com

Gölge e-Dergi 31. Sayı  

Fatih Danacı, “Yaşam, Ölüm ve Sonrası Üzerine Bir Mesele”; Onur Selamet, “Köpük Şöhret”; Gökcan Şahin, “Bir Sınav Kâğıdı”; Mustafa Kılcı “Ay...

Gölge e-Dergi 31. Sayı  

Fatih Danacı, “Yaşam, Ölüm ve Sonrası Üzerine Bir Mesele”; Onur Selamet, “Köpük Şöhret”; Gökcan Şahin, “Bir Sınav Kâğıdı”; Mustafa Kılcı “Ay...

Advertisement