Page 1


KAPAK İÇİ YAZISI

Yine yeni bir yıl geldi. HayalSaati çizgi roman sitesi fark etmeden

7. yılına girdi. 2003’de bir blog olarak kurduğumuzda siteyi sıradan bir çizgi roman okuruydum. Hâlâ sıradanlığımı aşamadım.

Geçen ay Gölge e-Dergi’yi yaklaşık 2500 kişi okumuş. Teşekkür

ederiz. Her geçen gün Gölge’de daha da kalabalık oluyoruz. Yeni yılın hepimize güzellikler getirmesi dileği ile. A. Hamdi YÜKSEL Gölge e-Dergi Editörü

Gölge e-Dergi ye ulaşmak için Http:GolgeDergi.Blogspot.com E-Mail adresi : hayalsaati@gmail.com Editörü : Ahmet Hamdi Yüksel Yayın Kurulu: Oğuz Özteker, Utku Tönel, Hasan Nadir Derin, Rıdvan Şoray, Mustafa Emre Özgen Kapak: Mehmet Kaan SEVİNÇ Gölge e-Dergi internetten yayın yapan özgür ve özgün içerikli tam bağımsız bir dergidir. Tüm yazılardan yazarları, çizimlerden çizerleri sorumludur. http://twitter.com/GolgeDergi

2


İÇİNDEKİLER

4 / Gezici festival Günlüğü 2009

Hasan Nadir Derin

17 / Holmes 4. Bölüm Düğüm Kopuyor Onur BAYRAKÇEKEN 26 / Thaggar Thayl Yazan Çizen

Bülent SARILAR

35 / Bir Kalemle Yazılan Son Sayfalar

Fatih DANACI

39 / Hulk Süperman’a Karşı

Hakan AYDIN

43 / Bize Sinemadan Fayda Var

Mesut KARA

47 / Bitmeyen İstekler

Oğuz ÖZTEKER

50 / Bir Koyunun Bayram Anıları

Atilla BİLGİN

53 / Bornova Bornova

Barış SAYDAM

57 / Rüya Savaşları

Elvan PEKTAŞ DENİZ

61 / Arşivci Açlığı

Mustafa Emre ÖZGEN

64 / Eski İstanbul Müzesi

Sadık YEMNİ

71 / Aydınlanma Zamanı 2

Mustafa KILCI

74 / Thist / Kan Arzusu

Masis ÜŞENMEZ

77 / Beyaz Tavşan

Yusuf SALMAN

80 / Bulanık Pişmanlık

Engin DİKKULAK

82 / Geri Dönüşü Olmayan

Merve VERAL

84 / Ayın 14’ü

Hakan GÜNAY

89 / Sıradan Bir Dünya

Mehmet ARAS

91 / Lord Engord

Gökcan ŞAHİN

99 / Emret Komutanım

ESKİZTR

Arka Kapak

Mert GÜRKAN


GEZİCİ FESTİVAL GÜNLÜĞÜ 2009 Gölge’nin sıkı takipçileri hatırlayacaktır, geçtiğimiz yıl Ankara’da düzenlenemeyen Gezici Festivali Kars’ta takip etmiştik. Bu yıl 15.si düzenlenen festival, bir yıl aradan sonra, 14. kez Ankara’dan start aldı. 4-10 Aralık arasında Ankara’da olan festival daha sonra Artvin, sonrasında da Üsküp’e geçti. Bu yıl festivali sadece Ankara’da takip etmek fırsatını bulduk. Meraklısı için bakınız neler izledik, neler yaşadık: 3 Aralık Perşembe: Festival 4-10 Aralık arasında Ankara’daydı dedik ama 3 Aralık’ta da açılış töreni vardı. Biraz da epeydir kapalı olan öncesinde de işletme anlayışı ve Ankara’nın daha yeni sinemaların yanında eski kaldığı için pek uğramadığım ama perdelerini Gezici Festival için açan Batı Sineması’nı tekrar görmek ve festival dostları ile hasret gidermek için sinemanın yolunu tuttum. Töreni Şevval Sam sundu. Elbette festivali düzenleyen Ankara Sinema Derneği'nin başkanı Ahmet Boyacıoğlu bir konuşma yaptı ve festival sponsorlarından Çankaya Belediyesi ve Kültür ve Turizm Bakanlığı'na plaket verildi. Bu tip açılışlar genelde uzun konuşmalarla geçer ve sıkıcı olur ama Ahmet Boyacıoğlu tam formunda olduğu için gayet akıcı geçti. Bilen bilir, keyifli bir adamdır kendisi. Hiç öyle dernek başkanıyım, protokolde de önemli insanlar var havasında değildir. Hatta zaman zaman değme sitcom'culara taş çıkartır.

Bu arada plaketleri alırken Çankaya Belediye Başkanı'nın tam olarak isim vermeden AKP'yi eleştirmesi, Kültür ve Turizm Bakanlığı yetkilisinin ise “Eleştirileri hiç üstümüze alınmıyoruz, çünkü biz sanata her zaman destek veriyoruz ama eleştiriler yerel yönetimlere yönelikse ona katılırız,” demesini de ilginç bir nokta olarak iletmiş olalım. Konuşmalar sonrasında geçmiş yıllardaki festivallerden seçilen 5 adet kısa film gösterildi. Festivali en başından beri takip eden bir sinemasever olarak bir kısmını izlemiştim elbette ama seçilen tüm filmler gayet keyifliydi. Özellikle Merci! isimli sonuncu filmi defalarca izledim ama her izlediğimde bütün salonu kahkahaya boğan bir film oluyor. Bu tip bir açılışın son filmi olarak koymak akıllıca bir hareket. Sonrasında da açılışların değişmez unsuru olarak bir kokteyl vardı. Biraz yedik, biraz içtik, tanıdıklarla hasret giderdik ve bir sonraki gündeki film gösterimlerine hazırlandık.

4


Sonbaharda Almanya

4 Aralık Cuma: 18:00 – Genellikle festivallerin ilk günü Cuma olunca işte bir haftayı bitirirken sonraki hafta izin alacağım için elde kalan işleri sona erdirip kendimi sinema salonuna atıyorum. Bu kez de öyle oldu ve güne akşam saatlerindeki filmlerle başladım. Festivalin benim için ilk filmi, 1978'de dönemin politik ortamını eleştirmek için 11 Alman yönetmenin çektiği bir film olan Sonbaharda Almanya (Germany in Autumn / Deutschland im Herbst) idi. İlginç olan, aralarında Fassbinder, Klunge, Schlöndorff gibi isimlerin de olduğu bu yönetmenlerin çektiği kısımların ayrı ayrı birer kısa film olmayıp tek bir filmin bütününü oluşturmalarıydı. Böyle başka bir örnek var mı bilmiyorum ama ilginç bir düşünce. Fakat bu düşünce iyi sonuç vermemiş kanımca. Film çok bölük pörçük kalmış bu şekilde. Senaryo yazarı ya da kurgucu tek kişi olsa bütünlük sağlanması daha kolay olabilirdi ama her yönetmen de kendi ekibi ile çalışmış belli ki. Filmden en çok aklımda kalan şeyin Fassbinder'in başka filmlerinde de fazlasıyla kullandığı erkek çıplaklığını bu filmde kendi üzerinde de fazlasıyla kullanması olduğunu söylersem yalan olmaz. Zaten bu filmi daha önce izlemiş bir ablamızın filmle ilgili yorumu da sadece "Fassbinder'i de çıplak olarak görmüş olduk" oldu. Ama hakkını vermek lazım, yine de filmin en başarılı kısımları Fassbinder’in çekmiş olduğu kısımlardı. Bu arada bu ilk filmle Batı Sineması’nın henüz ısınmamış olduğunu da tecrübe ederek üzerimizde montlarla film izlemek durumunda kaldık.

20:30 – Günün benim için ikinci ve son filmi, 2006 yapımı Burası İngiltere (This Is England) filmiydi. Aslında bu filmi seçerek Ken Loach'ın Hayata Çalım At (Looking for Eric) filmini Antalya'dan sonra bir kez daha feda ettim. Gösterime gireceğini umuyorum halen. Ama burası İngiltere çekildiği yıl epey ses getirmiş ama ne hikmetse bizde gösterime girmemiş bir filmdi. Aslında DVD’si çıkmıştı ama festivalde yakalayınca sinema salonunda izleme fırsatını kaçırmak olmazdı. Thatcher İngiltere’sinde geçen film, arkadaşları tarafından tartaklanan bir çocuğun kendini ait hissettiği bir grup bulması ve onlarla takılması gibi başlıyor ama giderek sertleşiyor ve ırkçılık meselesine bağlanıyor. Özellikle oyunculukları çok sağlam. Abartılı oyunculuklar var zaman zaman ama onlar da o anki duruma ve karaktere çok iyi oturmuş. Hele Stephen Graham’ın ırkçı karakteri son derece başarılı. Ayrıca körü körüne ırkçı bir görüşe sahip olmanın kökenlerinin de bir şekilde ekonomiye


dayandığının, tutunacak bir şey bulamayan insanların o görüşe (aslında herhangi başka bir görüş de olabilir) tutunduklarını göstermesi de başarılıydı. 5 Aralık Cumartesi: 12:00 – Günün ilk filmi daha önce bir kaç kez izlemiş olsam da hem sinemada bir kez daha izleme hem de hafızayı tazeleme amaçlı olarak bir kez daha izlediğim Burjuvazinin Gizli Çekiciliği (Le Charme Discret de la Bourgeoisie / The Discreet Charm of the Bourgeoisie) idi. Bir grup burjuvanın bir türlü oturup yemek yiyememelerini anlatan bu filme, Luis Bunuel'in en iyilerinden biri demekten başka çok fazla yorum gerekli mi bilmiyorum. Zaten üzerine çokça yazılıp çizilmiş bir film. O absürt yapısını, tuhaflıklarını ama o tuhaflıkların içinde gerçek kavramlara sürekli dokundurmasını sevdiğimi söylemekle yetineyim.

Burjuvazinin Gizli Çekiciliği 18:00 – Programımda bugün epeyce bir boşluk verdim, Çünkü akşam saatlerinde gideceğim film oldukça uzundu. Aradan sonraki filmim, kapitalist şirketlerin ipliğini pazara çıkarmak için çeşitli eylemler yapan The Yes Men grubunun 2002-2003 döneminde yaptığı bir takım eylemleri anlatan, söz konusu grupla aynı adlı filmdi. Film gayet doğru şeyler söylemesinin yanında çok da eğlenceli. Grubun yaptığı pek çok eylemden bahsediliyor ama temel olarak Dünya Ticaret Örgütü'nün web sitesine benzer bir web sitesi kurmaları sonrasında çeşitli konferanslardan, televizyon kanallarından gerçek DTÖ sanılarak davetler almaları ve oralarda yaptıkları sunumlar üzerine kurulu bir film. Ne kadar saçma sunumlar yaparlarsa yapsınlar katılımcılar alkışlıyorlar, tebrik ediyorlar genelde. Bir tek bir üniversitede yaptıkları sunumda epey karşı çıkan oluyor neyse ki. Bu arada film çoğunlukla, yapılan eylemlerin video kamera ile kaydı şeklinde geliştiği için sinemasal olarak çok önemli bir yapım yok karşımızda. Söyledikleri ile önem kazanan bir yapım. Bu arada bugün için Michael Moore'un Kapitalizm belgeselini gösterime girecek gerekçesiyle o zamana bırakmıştım ama bu filmde de karşıma çıktı Moore. The Yes Men’i tanımayanlar için iyi bir referans olabilir. 21:00 – Bu seanstan önce aynı salonda Bornova Bornova filminin söyleşisi vardı. Aslında arada yemek yeme işini uzatmayıp salona erken gelsem söyleşinin hepsini yakalayacaktım ama orada ufak

6


bir strateji hatası yapmışız. Neyse, ne yapalım artık diyerek Bornova Bornova filmini vizyonda yalnız bırakıp festivalde salonu tıklım tıklım dolduran seyircinin salondan çıkmasını bekledikten sonra 151 dakikalık filmimizi izlemeye başladık. Dün akşam izlediğimiz filme benzer şekilde bu kez günümüzden 13 Alman yönetmen güçlerini birleştirip bugünün Almanya’sına dair bir şeyler söylüyorlar. Ama bu kez klasik anlamda bir kısa filmler topluluğu şeklinde bir film karşımızdaki. Biri bitip diğeri başlıyor. Genellikle iyi filmlerdi. Ben en çok dünyanın çeşitli yerlerine seyahat eden bir adamı anlatan ve 10 dakikada hiç konuşmasız hızlı bir kurgu ile sağlam bir küreselleşme eleştirisi yapan Tom Tykwer'in filmini sevdim. Bu tip projelerde kısa filmlerden vazgeçemediğini de sıkça gösteren Tykwer yoluna tam gaz devam ediyor. Yıllar sonra aya giden ve dünyaya dair hiç bir şey anımsamayan bir toplumun sadece Almaya kelimesini hatırlayıp, onu hatırladıklarında üzülmelerini anlatan Seans; Almanya'yı bir ameliyat masasında hasta gibi gösteren Tımarhane; günümüz Almanya'sında bile hala binlerce kişinin her hareketinin izlendiğini gerçek olaylara dayalı olarak anlatan Engelleyici Eylem; farklı zaman ve mekânlardan, ikisi ünlü (Susan Sontag ve Ulrike Meinhoff ), biri sıradan üç kadını bir araya getiren Bitmemiş ve Dani Levy'nin kendini oynadığı sürekli iyimserlik hapları alan bir adamın çevresini görüşünü anlatan Joshua benim için diğer öne çıkan filmlerdi. Seçkide Fatih Akın'ın da bir filmi vardı. Anlattığı şey önemli olsa da (Guantanamo'da işkence gören ve şimdi Almanya'ya yerleşmek isteyen bir Türk'ü anlatıyor) film olarak çok ilgi çekici olmadı benim için. 6 Aralık Pazar: 12:00 – Sabah ilk filmlere biraz geç kalabiliyorum zaman zaman. Bu seans da onlardan biri oldu. Jean-Pierre Melville'nin daha önce adını duymadığım Denizin Sessizliği (Le Silence de la Mer / The Silence of the Sea) adlı bu filminde yaşlı bir adam ve yeğeninden ibaret Fransız bir ailenin zorunlu olarak konuk etmek zorunda kaldıkları Alman subayı ile ilişkilerini anlatıyor. Filmin adındaki sessizlik, adam ve yeğeninin subaya tepkisinden geliyor. Tümüyle sessiz kalmayı, subay orada yokmuş gibi davranmayı seçiyorlar. 1948'de çekilen böyle bir filmde Alman subayının bir zorba olarak gösterilmesi beklenebilir. Hâlbuki ilk ortaya çıktığında, çekim açıları, ışık-gölge oyunları ile adeta bir korku filmi karakteri gibi verilen subayın giderek insan yanı ortaya çıkmaya başlıyor. Filmin asıl dikkat çekici olan yanı da bu zaten. Başka bir zaman ve mekânda çok iyi dost hatta âşık olabilecek insanlar bir savaş içinde olunca buna fırsat bulamıyorlar. İzlenmesi gereken bir klasik. 14:15 – Gezici Festival’in yarışma bölümünde bu yıl 10 film vardı. Artvin’de verilecek olan ödüller öncesinde filmleri Ankara’da izleme fırsatı da bulduk. Bu seansta yer alan Elveda Gary (Adieu Gary / Goodbye Gary) festivalde izlediğim ilk yarışma filmi idi. İyi çekilmiş temiz bir film belki ama o kadar. Fransa'nın taşra kasabalarından birinde işçiler, göçmenler gibi orta-alt sınıf içinde geçen ve onların günlük yaşamlarından kesitler sunan hikâyenin çok fazla bir özelliği yok. Bilmediğimiz, daha önce görmediğimiz bir şey söylemediği gibi farklı bir sinema dili de kullanmıyor. Orta karar bir film olarak çok iz bırakmadan geçti gitti.


16:45 – 2000’den sonraki filmlerini aksatmadan izlediğimiz François Ozon’un ilk filmi Sitcom’u gerçekten merak ediyordum. Merakım da boşa çıkmadı doğrusu. Ozon, bu ilk filminde anne-baba ve iki çocuklarından oluşan tipik bir aileye (bir de hizmetçileri ve onun kocası var) dışardan dâhil olan bir yabancının her şeyi alt üst etmesini anlatıyor. Tanıdık bir konu aslında. Festival kataloğunda yazdığı gibi Pasolini'nin Teorem filmi bu konudaki en iyi filmlerden biri sayılabilir. Ama burada ilginç olan bu yabancının bir fare olması. Bu fare ailenin her üyenin içindeki dürtüleri ortaya çıkartıyor. Genellikle cinsellikle ilgili olan bu dürtüler sonucu tam bir sitcom ailesi olarak filme başlayan ailenin nerelere geldiğini görmek için filmi izlemek lazım. Hem son derece keyifli hem de aile kurumunu epey sallayan bir film. Ozon'un bu ilk filmine bakınca eskiden çok daha radikal ve ilginç bir yönetmenmiş diye düşünmemek de elde değil doğrusu. 2000'lerin başındaki izlediğimiz filmleri de çok iyiydi ama görünen o ki son filmleri daha sıradan olmaya başlamış.

Sitcom 18:45 – Güne bir yarışma filmiyle daha tam gaz devam ediyordum. Bu kez sırada Eamon adlı film vardı. Bu da temel aile kurumunu sorgulayan bir filmdi ama bunu Sitcom kadar iyi ya da sert yapmıyordu. Yine de başarılı bir filmdi. Bu kez aile 3 kişilik. Anne-baba ve oğul. Filme adını da veren Eamon, şekerli bir şey yiyip içince etrafla dalaşması dışında sessiz sakin ve içine kapalı bir çocuk. Ama hep annesi ile beraber olmak istiyor. Babanın derdi de anne ile beraber olmak ama çocuk sürekli yataklarında yattığı ve aralarında olduğu için bu da mümkün olmuyor. Annenin gözü ise kumsaldaki adaleli adamda olunca işler iyice karışıyor. Küçük ama etkili bir film. Yarışmada çok şansı olacağını sanmıyordum ama (nitekim sonradan Artvin’den gelen haberler filme hiçbir ödül çıkmadığını gösterdi) yönetmeni Margaret Corkery, sonraki filmleri için dikkatimi çekti doğrusu. Bu arada anneyi oynayan Amy Kirwan'ı da fena halde Michelle Williams'a benzettiğimi, hatta ara ara acaba biraz kilo alıp da o bu filmde mi oynadı dediğimi de eklemeyim. Kirwan için, Michelle Williams'ıın hafiften tombiği diyebiliriz. 7 Aralık Pazartesi: 12:00 – Bu hafta işten izin kopardığım için festivali izlemeye gündüz seansları ile devam ediyordum. Antalya'da Altın Portakal’da Halit Refiğ için özel bir gösterim konmamasını eleştirmiştim. Gö-

8


Polis

rünen o ki konsaymış da in-cin top oynayacakmış anlaşılan. Refiğ’in önemli filmlerinden Teyzem’in bu gösteriminde benim dışımda birkaç tanıdık arkadaş ve 3–5 kişi daha vardı ancak. Filme gelince, yıllar önce televizyonda izlemiş olduğum ama çok fazla aklımda kalmamış olan bu yapım, gayet iyi bir film. Bir kadının yaşadığı travmalar sonucunda deliliğe giden yolcuğu başarılı bir şekilde verilmiş. Oyunculuklar da (bir kaç istisna dışında) gayet iyi. Özellikle gencecik birer Uğur Yücel ve Serra Yılmaz görmek ayrı bir keyif. Ayrıca hikâyeyi ağzından dinlediğimiz çocuğun büyümüş halini filmin senaryo yazarı Ümit Ünal'ın oynamış olması ince bir düşünceydi. Keşke bir de filmden uzaklaştıran kimi hatalı sahneler olmasaydı. Bunları filmin çekildiği dönemin gereği olarak görmek mümkün ama özellikle esas oğlan Yaşar Alptekin'in grubu ile çalıp söylediği anlar bir aşk hikâyesine hizmet edecekken komik olmaktan kurtulamıyordu. Keşke birisi Alptekin'e nasıl gitar tutulur dersi verseymiş (bakın nasıl çalınır demiyorum) ve şarkılarda senkrona biraz dikkat edilseymiş. Madem bir günce yazıyoruz, iki filmin arasında sinema büfesinde beklerken günün ilerleyen saatlerinde gösterilecek kısa filmlerle ilgili olarak sinema büfesinde çalışan gençle, anladığım kadarıyla Batı Sineması'nın eski sakinlerinden bir hanımın akıllara zarar diyaloglarından da bahsetmeliyim burada. Çünkü festival içinde en çok aklımda kalan anılardan biri olacak bu. Genellikle Türk filmlerine meraklı olduğunu anladığım abla, kısa filmin ne olduğunu anlayamamış. Tamam, olabilir diyelim. Bir sinemada çalıştığına göre bu konuda bilgili olmasını bekleyeceğimiz genç arkadaşımız da "Galiba filmlerin özetleri onlar abla," dedi, hatta sinemada çalışan başka bir şahsiyetten de onay aldı. Ben henüz dumurdan kurtulamamış acaba müdahale etsem mi, diye düşünürken genç arkadaşımız her günkü seçkinin adlarının Kısa İyidir-1, 2, 3 ve 4 olarak gittiğini görünce bana bırak dağınık kalsın dedirten ikinci hamlesini yaptı: "Abla, boş ver birinciyi görmediysen bir şey anlamazsın." Bunu söylerken de gayet ciddiydi. Bunun üzerine abla da vazgeçti tabii girmekten. 14:15 – Bir yarışma filmi daha. Polis, (s.) (Politist, adj. / Police, Adjective), Romanya'dan gelen ilginç bir filmdi. O hareketli, hızlı kurgulu polisiyelere bir alternatifti adeta. Burada da bir polis soruşturması var ama çok önemsiz bir soruşturma aslında. Romanya'da ot içenlere de hapis cezası olduğu için bir polis ot içen bir genci takip ediyor sürekli olarak. İşin içinde daha başka yerlere uzanan bir komplo falan da yok. Filmin büyük bir kısmı polisin genci takip sahnelerinden oluşuyor ama bunlar da yine o hareketli takip sahnelerine bir alternatif ve daha gerçekçi olarak polisin uzun uzun beklemesi üzerine kurulu.


Filmin kalan kısmı da (ki bana daha çok keyif veren kısmı da buydu) polisin amirleri, karısı vs. ile olan konuşmaları. Burada bir süre sonra kaldırılacak bir yasadan dolayı bir gencin hayatını karartmanın doğru olup olmadığı tartışılıyor, polisliğin ne olduğu sorgulanıyor (filmin adı da buradan geliyor zaten), hatta bir şarkının sözleri bile sorgulanıyor. Burada sözcüklerin anlamına kadar giriyor iş (filmin adındaki “s” ibaresini bir sözlükteki gibi “sıfat” olarak okuyunuz). Değişik bir şeyler izlemek isteyenler için ideal. Ayrıca şunu da eklemeli ki Artvin’deki jüri filmi benden çok daha fazla sevmiş olmalı ki yarışma filmleri arasında birinci olduğu gibi SİYAD ödülünü de aldı. 16:45 – Gezici Festival’in kısa filmlere ayrı bir önem verdiğini hep söylüyorum. Her yıl mutlaka hafızamda yer eden birkaç kısa film olur bu festival sonrası. Her ne kadar bu seanstaki filmlerden çok memnun kalmasam da toplamda bu yılın da farklı olmadığını söyleyebilirim. Cuma günü gösterilen ilk seçkiyi izleyememiştim ama bu kez 9 kısa filmin yer aldığı 2. seçkiyi izleme fırsatı buldum. Yine de diğer salondaki filme yetişebilmek için 2 filmi feda edip 7'sini izlediğimi de belirtmeliyim. Az önce belirttiğim gibi izlediğim bu seçkide çok fazla beğendiğim film olmadı. Belki Bir Gezi Günlüğü başlığı altında bir Madagaskar gezisini animasyon formatında anlatan film, bir kukla animasyonu ile yaşlı bir kadını kaldığı huzurevini anlatan Jacinta ve deneysel işlerden hoşlananlar için Hanasaari A öne çıkan filmlerdi. Ancak izleyemediğim filmlerden Bursa'da en iyi kısa film ödülünü alan Beni Unutma'yı (Forget Me Not) epey merak ediyorum halen. Hem bu ödülden dolayı, hem yönetmeni Pelin Aytemiz’i özellikle geçtiğimiz yıl Kars’ta festival ekibinden tanıdığım için. Başka bir şekilde izlemeye çalışacağız artık. 18:00 – Birinci salondan hızla çıkıp üçüncü salona girdiğimde Z32 filmi başlamıştı bile. İsrailli bir gencin askerlik yaptığı dönemde ölen arkadaşlarının intikamını almak için konu ile hiç alakası olmayan Filistinlileri öldürmelerini itiraf etmesi üzerine bir belgeseldi bu. Konu ve olay çarpıcı ama benzer konularda daha iyi belgeseller izledik. Örneğin Mayıs ayındaki Uçan Süpürge'de İsrailli kadın askerlerin kimi itiraflarının yer aldığı, esirlerle çekilen fotoğraflarda gülüp gülmediklerini sorguladıkları belgesel çok daha çarpıcı idi. Bu filmde daha çok öne çıkansa kullanılan farklı anlatım teknikleri idi. Mesela filmin tümünde askerin yüzü gizlenmesine karşın başlarda bu çok belirgin bir şekilde yapılırken, film ilerledikçe giderek gizleme devam etmesine rağmen gizleme şekli belirsiz hale gelmeye başlıyordu. Bir diğer ilginç anlatım şekli de zaman zaman yönetmenin olayları bir şarkı formatında anlatması idi. Bu da gerçekten yabancılaştırıcı bir unsur oluyordu.

Z32


8 Aralık Salı: 10:00 – Geçtiğimiz yıl Kars’ta festivalin değişmez bölümlerinden çocuk filmlerine gitmeyi atlamıştım. Ne de olsa her gece birer konserle geçiyordu. Ama bu yıl sabahın köründe kalkıp çocuk filmlerine gitmeyi de ihmal etmedim. Bugünün seçkisi Polonya’dan gelen filmlerdi. Gösterime okullar davet edildiği için tıklım tıklım doluydu. Bu kadar çocuk ve onların gürültüleri içinde film izlemek zor oldu ama sonuçta biraz eski filmler olsa da 8 adet hoş çocuk filmi izledik (programda 9 taneydi). Günün asıl sürprizi tam filmden çıkınca eski arkadaşlardan birisi ile karşılaşmam oldu. O da kızını getirmiş. Ben yalnız geldim deyince o da "Çaktırma, kız bahane zaten. Polonya animasyonları bunlar, kaçar mı?" demesin mi? Sinemaseverlik de zor şey canım.

12:00 – Festivalin bu seansı yine bir klasiğe ayrılmıştı. Jean Vigo'nun Hal ve Gidiş Sıfır (Zéro de Conduite / Zero for Conduct) filmini önceden de izlemiştim zaten. Bir yatılı okulda öğrencilerin isyanlarını anlatan bu film halen en iyi eğitim eleştirilerinden biri. Bu seansa gitmemin asıl sebebi bu filmle beraber oynayan 2 kısa filmdi aslında. Bunlardan özellikle Renk Korkusu (Chromophobia) adlı Belçika animasyonunu çok sevdim. Her şeyin renksiz olmasını isteyen askerlere karşı dipten ve derinden her zaman bir çıkış yolu arayan renklerin çabasını anlatan bu film 1965 yapımı olmasına karşın hala çok tazeydi. 13:00 – Bu seansta, festivalin bu yılki temasını takiben “Karşı Paneli” vardı, öncesinde de 2 film. Bu filmlerden ilki, 12 Eylül sonrasında Diyarbakır Cezaevi'nde yaşananları o günlerin tanıklarının ağzından dinlediğimiz 5 No'lu Cezaevi adlı belgeseldi. Gerçekten izlemesi zor, insanın boğazına bir şeyler düğümleyen bir yapımdı. Bugün Amerika'nın Irak’ta yaptıklarına insanlık suçu diyoruz zaman zaman. Peki o zamanlar bizde yapılanlar neymiş acaba? Anlatılanların çarpıcılığı dışında sinema olarak da başarılı bir yapımdı. Elde o günlere dair çok görüntü olmasa da o günlerin gazete kupürlerinde ve televizyon haberlerinde her şeyin güllük gülistanlık olduğunu gösteren haberlere tezat oluşturan söyleşilerin arka arkaya konuşu, boş hapishane koridorlarında dolaşan kamera, o günlerde hapishanede kalanların çizdiği çeşitli resimler hep yerli yerinde kullanılmıştı. Hemen arkasındansa Burma VJ adlı başka bir belgesel izledik. 2007 yılında Burma’da Budistrahipler


öncülüğünde gelişen protesto hareketlerinin video kameraları ile tespitinden oluşan film bu kez çekim koşulları nedeniyle zor izlenen bir filmdi. Burma dışarıya kapalı bir ülke olduğu için bu görüntüler gizlice çekilip bir şekilde fiziksel olarak ya da İnternet yoluyla dünyaya ulaştırılmaktaydı. Bu nedenle görüntülerin çekildiği kameralar sürekli hareket halinde ve sürekli bir yerlere girip çıkıyordu. Elde kamera ile yakalanmak çok tehlikeliymiş çünkü (bugün filmde izlediğimiz görüntüleri çeken 3 kişi ölümle yargılanmakta). Eldeki görüntüler üzerinde çok fazla oynanmadığı için görüntü ve ses kalitesi de düşüktü. Ama bu çabaların sayesinde Burma’da o günlerde neler olduğunu görme şansımız oldu. Ayrıca film de bugün geldiği noktada belgesel dalında yılın Oscar adaylarından biri olmak için ilk elemeyi geçmiş durumda. Diğer salondaki kısa filmleri merak ettiğim için bu 2 film sonrasındaki paneli ancak 5–10 dakika dinleyebildim. Bu kadar bir sürede dinlediklerim için bir yorum yapamam elbette. 16:45 – Lituanyalı bir yönetmen olan Audrius Stonys’un filmlerini izledik bu seansta. Hepsi de gerçekten enteresan filmlerdi. Festivalleri bu yüzden seviyorum işte. Zaman zaman belli bir kalıba sıkıştırdığımız sinemanın ne kadar farklı olabileceğini gösteren örnekler çıkartıyor karşımıza. Yönetmen temelde belgesel filmler çekiyor. Bazen geçmişten günümüze değişen düğünlere bakıyor, bazen spor yapan insanları inceliyor, kimi zaman da mezbahaya götürülen bir ineğe çeviriyor kamerasını ama bunları gerçekten farklı filmler haline getiriyor ve bildiğimiz belgesel kalıplarının epey dışına çıkıyor. Katalogda yaptığı sinema "şiirsel belgesel" olarak tanımlanmış zaten. Filmlerini çok çok sevdiğimi iddia edemem ama en az bir kez izlenmesi gereken filmler.

Bay Kim’in Avare Günleri 21:00 – Yarışma filmleri arasında en sevdiğim Bay Kim'in Avare Günleri (Kimssi pyoryugi / Castaway on the Moon) filmi benim için günün son filmiydi. Filmin başında bir süre seste teknik problem olsa da kısa sürede çözüldü neyse ki. Güney Kore yapımı bu film bir adamın köprüden atlayarak intihar etme çabası ile başlıyordu. Ama adam bunda başarılı olamıyor ve şehrin ortasında ıssız bir adanın içinde buluyordu kendini. Sadece bu bile bu başlı başına ilginç ve başarılı bir buluş. Adam burada Robinson misali yaşamaya çalışırken biz de farklı bir karakterle daha tanışıyoruz. Üç yıldır odasından dışarı çıkmamış münzevi bir kız. Bu kızın dışarı ile İnternet dışındaki tek bağlantısı ay fotoğ-

12


rafları çekmekken bir rastlantı eseri adamı görüyor ve aralarından uzaktan uzağa bir ilişki başlıyor. Komedi kalıplarını da sıkça kullanan film modern yaşam üzerine de önemli şeyler söylüyordu. Çok başarılı bir filmdi ve yarışma filmleri arasında da en iyisiydi bana göre (Artvin'deki jüri benden farklı düşündü ama ne yapalım artık).

Burada

9 Aralık Çarşamba: 10:00 – Dünkü gürültülü çocuk topluluğundan sonra bugünkü filmlere gitsem mi diye düşünüyordum ama bu kez Almanya’dan gelen çocuk filmleri epey ödül toparlamıştı kataloga göre. Ben de bugün de gitmeye karar verdim ama bu kez iyice kalabalıktı ve toplam 55 dakika süren 10 filmi ayakta izlemek zorunda kaldım. Ama bu kez dünkünden daha iyi filmler vardı doğrusu. Eşi olmadığı için bir hayvanı gemsine almayan Nuh ve hayvanın gemiye binme çabasını anlatan Yağmur Geliyor, bir inşaatın tepesinde iki işçinin birbiri ile çekişmesini anlatan Yapacak Çok İş Var, hastanede geçirdiği zaman boyunca hayal gücü bolca çalışan bir kızı izlediğimiz Lucia, bir terliğin üzerindeki kurbağa figürüne âşık olan erkek kurbağanın maceraları denebilecek Terlikli Kahraman ilk bakışta öne çıkan filmlerdi.

12:00 – Uzakdoğu’dan gerçekten ilginç filmler geliyor. Bu kez bir adamın ekseninde bir akıl hastanesinde yaşayan insanlara bir bakış atan Burada (Here) filmindeydi sıra. Yine farklı bir film. Bir yandan bir belgesel film ekibi gelmiş de hastanede çekim yapıyormuş, hastalardan ve çalışanlardan filme alınmaları için izin topluyormuşlar gibi bir konsept varken bir yandan da ne kadarının gerçek, ne kadarının hayal olduğunu bilemediğimiz bir hikaye izliyoruz. Özellikle filmin sonunun başına bağlanışı tüm filmi farklı şekillerde okumaya imkân sağlıyor. Tümünü bir flashback olarak da görebileceğiniz gibi tümünü bir hayal olarak okumak da mümkün. Hatta biraz daha gerçeküstü düşünüp adam tekrar tekrar aynı hayatı yaşıyor da denebilir. Bu arada filmin adıyla da uyumlu en çarpıcı repliğini de buraya eklemek lazım. Başkaraktere "Neden buradasın?" diye sorulduğunda, "Orada olamadığım için," cevabını veriyordu. 14:15 – Bu seansta Brezilya'dan gelen 7 kısa film vardı. Bir zamanlar kısa filmlere bilet almak için bir saat öncesinden sıraya girilir ve beklenirdi, hatta gösterimler Kavaklıdere Sineması’nda iken sıra


Tunalı Hilmi Caddesi’ne ciddi şekilde taşar ve insanların burada ne oluyor tarzı tepkilerine neden olurdu. Son yıllarda kısa filmlere de o kadar ilgi yok ve bu festival için de bu geçerliydi ama özellikle bu seansta salon hissedilir derecede boştu ne yazık ki. Gerçekten iyi bir seçki yapılmıştı yine ama benim için en öne çıkan film ülkede kadınların yıllar yılı hep aynı şeyleri yaşadıklarını bir animasyonla anlatan Maria'nın Hayatı isimli filmdi. Bir kızın belli bir plağı her dinlediğinde annesinin vücudunun bir kısmının yok olması ile gelişen korku filmi olarak da nitelenebilecek olan Yeşil Plak da enteresan atmosferi ile dikkat çekiyordu. 16:45 – Güne yine kısa filmlerle, bu kez yarışmalı bölümdeki kısalarla devam ediyordum. Bu kez 8 adet kısa film vardı seçkide ve bence festival içindeki kısa film seçkilerinin en iyi olduğu bölümdü. Festival sonunda seyirci oyları ile belirlenecek en iyi kısa film için vereceğim oyun üçünü de bu seanstaki filmlere verebilirdim. Sonuçta 3. sıraya bir sonraki günden bir film koydum ama 1. sıraya ölü bir bedenin çeşitli ortamlarda (örneğin tabutta taşınırken) aldığı değişik şekilleri Maria Callas eşliğinde adeta bir operaya dönüştüren Ölüm Dansı'nı koydum. 2. sıraya ise daha alternatif bir film seçtim. Oana'yı İzlemek adlı bu film Fransızca bilinse çok daha keyif alınabilecek bir filmdi aslında. Çünkü film boyunca bir kadın erkek ilişkisini sürekli olarak animasyonlarla, çeşitli objelerle ya da insan bedeninin çeşitli kısımlarına yazılan yazılarla izliyorduk. O yazıları altyazıya ihtiyaç duymadan anlayabilsem en güzeli olacaktı ama bu haliyle de ilgimi çeken bir kısa film oldu. Ayrıca bu seansta Yarından Sonra isimli karısını arayan bir adamı anlatan başarılı bir film daha vardı. Başarılıydı ama filmin sondaki sürpriz öncesinde tahmin edilebiliyordu. Bir cinayet anının yeniden canlandırılmasını anlatan Hatırla(t)mak da başarılı bir filmdi. Bir de su seansta Cannes'da en iyi kısa film seçilen Arena da vardı ama benim çok ilgimi çekmedi doğrusu. 21:00 – Günün kapanış filmi İsveç'ten gelen Bir Kız (Flickan / The Girl) filmiydi. Filmde çocukluktan genç kızlığa geçme dönemindeki bir kızın ailesinin yaz aylarında yurtdışına çıkması ve onu teyzesi ile birlikte bırakması ile gelişen olaylar anlatılıyordu. Teyze de bir erkeğin peşine takılıp gidince kız evde tek başına kalıyor ve zaman zaman akranı veya kendisinden büyük başka kızlara, zaman zaman hoşlandığı erkek çocuğuyla, zaman zaman da enteresan komşuları ile vakit geçiriyor. İyi bir filmdi ama çok da öne çıkan bir özelliği yoktu.

Bir Kız

14


Filme benim için esas damgasını vuransa yaşanan teknik problemler oldu. Sesin senkronu bozuldu. Önce görüntü, 2–3 saniye sonra da ses gelince filmin hiç öyle bir niyeti yokken sürreal bir atmosfer oluştu. Ben ve bir kaç kişi daha çıkıp söyledi, bir süre sonra durum düzeldi, ama ikinci bobinde yine aynı sorun. Bir süre sonra ben bir daha çıktım söyledim. Aslında bir önceki gece yaşanan da aynı sorundu ama o kısa sürede çözülmüştü. Burada ise 98 dakikalık filmin yaklaşık 30-40 dakikasını böyle izledik sanırım. Üstelik ikinci kez dışarı çıktığımda bana sorunun filmden kaynaklandığını söyleyen kişi de bir önceki gün kısa filmlerle ilgili duyduğum diyaloga imza atan genç olunca hiç inandırıcı olmadı tabii. Ayrıca tüm film boyunca perdenin sağ tarafının bulanık olması da üzerine tuz-biber oldu. Belki de bu sorunlar olmasa filmden daha çok keyif alacaktım. Bu gece aslında festivalin 15. yıl partisi de vardı ama festival sırasında bir miktar şifayı kapmış olduğumdan katılmadan eve döndüm ve bir sonraki günkü filmler için kendimi dinlenmeye aldım.

Yes Men Dünyayı Kurtarıyor

10 Aralık Perşembe: 14:15 – Festivalin Ankara’daki son gününde ilk filmim Yes Men Dünyayı Kurtarıyor (The Yes Men Fix the World) idi. Aslında temel olarak ilk Yes Men filminden çok farklı değildi. Grubun yaptığı eylemlerin çeşitli kameralarla tespiti. Ama bu sefer aralardaki sahneler biraz daha profesyonelce çekilmişti. Bu film daha çok çevre sorunları ile ilgiliydi aslında. Filmin en çarpıcı eylemi herhalde çevre felaketine neden olan bir şirketin temsilcisi olarak BBC'ye çıkıp sorumluluğu kabul ettiklerini ve mağdurlara tazminat ödeyeceklerini açıklamaları ve bu şekilde şirketin borsadaki hisselerinin değer kaybına yol açmaları idi. Genel olarak ilk filmle ilgili tüm yorumlar bunun için de geçerli olabilir. Aslında uzunca bir seans ayrılıp bu seansta bu 2 film arka arkaya da gösterilebilirmiş.

16:45 – Kısa İyidir bölümündeki son seçki de bugündü. Yine 8 film vardı ve bence bunların en iyisi Aşağı Kat idi. Benim tüm kısalar içinde 3. olarak seçtiğim bu film, sonrasında festivalin seyirci ödülünü de kazandı. Filmde bir masanın etrafında oturmuş bitmek bilmeyen bir açlıkla yemek yiyen insanlar ve onlara hizmet edenleri görüyoruz. Masa başındaki yemek yedikçe kilo alıyorlar, kilo aldıkça oturdukları zemin onları taşımıyor, çöküyor ve onlar da bir alt kata düşerek yemek yemeye devam ediyorlar. Onlara hizmet edenler ise merdivenlerden inerek hizmete devam ediyorlar. Bunun dışında Korulukta Düşler kullandığı kukla animasyon tekniği ile Çığlığını Duyuyorum ise hareketsiz kamerası ile birlikte kullandığı ışık-gölge oyunlarıyla dikkat çeken filmlerdi. İlk film olan Küçük Kuklanın Hikâyesi de hoş bir filmdi ama anlattığı şey için 18 dakika biraz uzundu. Daha kısa olabilirmiş.


Yepyeni Bir Hayat 18:45 – Festivalde çocukları ana karakter olarak alan film sayısı epey fazlaydı. Yepyeni Bir Hayat (Yeo-Haeng-Ja / A Brand New Life) da onlardan biriydi. Güney Kore'den gelen bu film babası tarafından bir yetimhaneye bırakılan bir kız çocuğunu anlatıyordu. Çocuğun ilk başta bu yeni mekânı reddetmesi, arkasından yavaş yavaş buraya alışması, arkadaşlıklar kurması çocuk oyuncunun güçlü performansının da yardımıyla başarılı bir şekilde verilmişti. Başarılı bir filmdi genel olarak. Ayrıca Türkçe altyazı filme gömülü olduğuna göre gösterime sokulması niyeti de var. Ama nice filmler gösterim şansı bulamazken bu film gösterime girerse gerçekten şaşırırım. 21:00 – Ve festivalin benim için kapanış filmi. Şili'de bir ailenin farklı üyelerinin hayatlarından birer günü anlatarak genel durum üzerine bir tablo oluşturan Huacho için belgesele yakın bir film demek çok yanlış olmaz sanırım. Her ne kadar çekilenler kurmaca olsa da bildik anlamda başı sonu olan bir hikâyesi olmayan bu filmde ailenin her bir üyesinin yaşadıkları, sokakta aynı durumdaki herhangi bir kişinin yaşadıklarından çok farklı olmasa gerek. Zaten yanlış hatırlamıyorsam oyuncuların gerçek isimleriyle filmdeki isimleri aynıydı. Genel olarak oluşturulan gerçeklik duygusu da filmin değerini arttırıyordu doğrusu. Sonuçta iyi bir filmle kapamış olduk festivali. Ankara’daki bu 7 günden sonra festival Artvin’e doğru yoluna devam etti. Sonradan festivalin web sayfasındaki ve tanıdıkların İnternet’e koydukları fotoğraflardan gördük ki Artvin’de de çok güzel günler geçmiş. İlerde orada olmak umuduyla diyerek son noktayı koyalım. Hasan Nadir DERİN www.sinemamanyaklari.com

16


HOLMES

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: DÜĞÜM KOPUYOR Wiggins geldiğinde saat öğlen on ikiye yaklaşıyordu. Derhal kapıyı açtım. Nefes nefese kalmıştı. Biraz da şaşkın gözüküyordu. ‘‘Bay Holmes, işe dönmüşsünüz,’’ dedi. “Ne kadar sevindik bilemezsiniz! Bu ülkedeki suçluların size ihtiyacı var.” Gülmemi bekliyordu, ama bunu yapmadım. Başımla onaylayıp, ‘‘Hemen içeri geç,’’ demekle yetindim. O da aynen öyle yaptı. İkimiz de koltuklarımıza yerleştikten sonra, ‘‘Şimdi beni iyi dinle Wiggins,’’ dedim. ‘‘Evet, işe döndüm. Şimdi siz de işe döneceksiniz.’’ Şaşırmış gözüküyordu. ‘‘Ama Bay Holmes, artık eskisi gibi değiliz. Aradan yıllar geçti. Benim bir işim var, biliyorsunuz.’’ Kaşlarımı çatıp sert bir bakış attıysam da, sözlü olarak yanıt vermedim. ‘‘Komiser Paul Williams kayıp. Onu bulacaksınız. Çeteyi topla. Bu çok önemli Wiggins; gerçekten önemli.” Israr edecek gibi oldu ama kem küm edip sustu. ‘‘Bay Williams’ı tanımıyoruz. Yine de yardımcı olacağız. Sizi kıramayız. Ne yapmamız lazım?” Pipomu yakıp, olayı anlatmaya koyuldum. Epey ilgisini çekmiş gibiydi. Detaylardan ziyade Paul Williams’ı anlatıyordum ona. Ama her cümlemde biraz daha heveslendiğini görebiliyordum. Bu, iyiye işaretti. Baker Sokağı Çetesi, bugüne kadar birçok vakada bana yardımcı olmuştu. Gerçi artık eskisi kadar küçük değillerdi. Büyümüştü hepsi. Belki eski hevesleri de yoktu, bilemiyorum; ama bana yardım edeceklerinden adım gibi emindim. En eski zamanlardaki gibi heyecanlı bir şekilde, ‘‘Çeteyi toplayacağım Bay Holmes,” dedi. “Size söz veriyorum, bu olayı çözmenize yardımcı olacağım.” Gülümsedim. ‘‘Akşama kadar bir şeyler bulmaya çalışın Wiggins. Akşam gel ve bana rapor ver.” ‘‘Peki Bay Holmes,’’ deyip hızla gitti. Şimdi yapacak pek bir iş kalmamıştı. Ben de düşünmeliydim. Yapabileceğim başka hiçbir şey yoktu. Bir zanlı bulmalıydım. Bir şüpheli. Katil olması muhtemel bir kişi. Fakat bulamıyordum. Kimden kuşkulandıysam, suçsuzluğu kanıtlanmıştı. Gerçi Paul’un kayboluşu beni biraz kuşkulandırmıştı. Sonuçta kendi de kaçmış olabilirdi. Ama Paul’un katil olduğuna pek inanmıyordum. Bir şeyler eksikti. Her şeyi bu gece gösterecekti. Wiggins’in Paul’u bulacağından, en azından bana bir ipucu getireceğinden kuşkum yoktu. Beni neredeyse hiç yanıltmamıştı. Ona güveniyordum. Bu defa da yanıltmayacaktı, biliyordum.

*

*

*

Odama çekilip akşama kadar düşündüm. Vaka hakkında kafa patlattım. Zaman zaman bu düşüncelerimin arasına başka şeyler de sızdı. Yaptığım işle ilgili fikir kasırgaları. Neden yapıyordum? Senelerdir suçluların ve ipuçlarının peşinden neden koşturuyordum? Hele bu yaşta... Mantıklı olmadığını biliyordum. Sanırım bu işin bağımlısıydım. Belki de o benim bağımlımdı. Dedektiflik mesleğinin Holmes’süz – yani bensiz – nasıl olacağını düşünebiliyor musunuz? Evet, Poirot da son derece iyi bir dedektifti. Fakat o Arsene Lupin’le asla baş edemezdi. Ben de elimden kaçırmıştım ama aptal Fransız polisinin suçuydu. Sonuç olarak, benden iyisi yoktu. Son zamanlarda bazı hatalar yapmış olabilirdim. Ama bu vakanın altından da başarıyla kalkacaktım.

*

*

*


Dostum Watson, akşam saat sekiz civarı geldi. Baker Sokağı Çetesi’nden hâlâ ses seda yoktu. ‘‘Ya Wiggins bir şey bulamamışsa?’’ diye sordu Watson. Sakince gülümsedim. ‘‘İlla ki bulur Watson. Wiggins inatçı ve dürüsttür. Bilirsin. Bana bir ipucu vereceğini söylediyse, verir.’’ Watson başını salladı ve umutsuzca, ‘‘Saatlerdir dönmedi Holmes,” dedi. “Bir şey bulmuş olsa dönerdi. Bunca saat bulamadıysa, hava da karardıktan sonra ne yapabilir ki?” Fazla ümitsiz davranıyordu ve haksız sayılmazdı. Tam ağzımı açıp Watson’a biraz daha ümitli olmasını söyleyecekken kapı çaldı. ‘‘Wiggins!’’ diye tıslayıp hole koştum. Kapıyı açtığımda karşımda dört tane genç duruyordu. Aralarında Wiggins yoktu. ‘‘Evet?’’ dedim. ‘‘Bir şey buldunuz mu?’’ Çocuklar arasında en büyük gözükeni – ki yanılmıyorsam ismi Charles’tı – başını iki yana salladı. ‘‘Aksine Bay Holmes, kaybettik.’’ Kaybetmişlerdi. Ve neyi kaybettiklerini tahmin edebiliyordum. ‘‘Wiggins’in kaybolduğunu söyleme bana.’’ Korktuğum başıma geldi. ‘‘Kayboldu. Hiçbir şey bulamadık ve Wiggins kayıp. Raporumuz bu Bay Holmes.’’ Sesinde sitem seziyordum. Ona kızamazdım. Wiggins onların dostuydu, ağabeyiydi ve şimdi benim yüzümden kaybolmuştu. Bu sırada, konuşmanın uzadığını fark eden Watson da aşağıya geldi. ‘‘Ne oluyor Holmes?’’ dedi. Sesinde bir endişe vardı. Ona döndüm ve ‘‘Wiggins de kayıp,’’ dedim. ‘‘Çocuklar, onu beraber arayacağız. Paul’ün kayboluşuyla Wiggins’in kayboluşu arasında bir bağlantı olduğu kesin.’’ Çocuklar başlarını onaylarcasına salladılar. Watson ise, ‘‘Öyleyse hemen hazırlanalım Holmes. Silahımı alıp geleyim, yukarıda bıraktım,’’ dedi. Gülümsedim. ‘‘Sen gelmiyorsun dostum. Karının yanına dön. O hastayken bizimle gecenin köründe tekinsiz sokaklarda gezinmen tehlikeli. Sana bir şey olursa karın ne yapar sonra? Git ve sevdiğin kadınla ilgilen. Onu iyi et. Çocuklarla biz hallederiz. Yarın sabaha görüşürüz muhtemelen.’’ İtiraz edecek gibi olsa da, bunun yararsız olacağını biliyordu. Mecburen, ‘‘Peki,’’ dedi. ‘‘Silah kalsın. Nasılsa yarın döneceğim.’’ Kabanını aldı ve çıktı. Watson gittikten sonra ben de yukarı çıkıp onun silahını aldım. Gerekebilirdi. Paul ve Wiggins’in başına ne geldiğini bilmiyorduk. Kaçırıldıkları apaçık ortadaydı… Peki kim kaçırmıştı? Silahlı mıydı? Birden fazla kişi mi işin içindeydi? Eğer öyleyse, kalabalıklar mıydı? Emin olamazdım. Olası bir çatışmaya karşı hazırlık yapmalıydım. Silahı alıp, paltomu da üstüme geçirdiğimde, artık çıkmaya hazırdık. ‘‘Haydi,’’ dedim çocuklara. ‘‘Her yeri didik didik etmeliyiz.’’

*

*

*

Londra çok küçük bir şehir değildir. Her karışı aramamız mümkün değildi. Ha, gerekirse yapacaktık. Birden fazla insanın hayatı söz konusuydu. Ama öncelik çocukların dediği yerlerdeydi. Charles’ın dediğine göre, Wiggins şehrin güney yakasını araştıracaktı. Thames Nehri ve çevresini yani... Thames Nehri de gayet büyüktür. Araştırmaya nereden başlayacağıma karar veremedim bir türlü. Her seçenek hem doğru hem de yanlış geliyordu. Paul ve Wiggins’in bu civarlarda olduğu bile kesin değildi. Ama aramaya başlamak için en mantıklı yer burasıydı. En başta çocukları iki gruba ayırmayı düşündüm. Sonra vazgeçtim. Koca nehrin çevresini iki-üç kişiyle aramak çok uzun sürerdi. Bir süre geçince, aşırı yorgunluktan dolayı dikkatimizi kaybedebilirdik.


Bir-iki saat kadar amaçsızca dolaştık çevrede. Çok net bir planımız olduğu söylenemese bile, bir amacımız vardı aslında. Thames Nehri’nin çevresindeki tüm binaların garajlarına bakmıştık. Girmediğimiz ara sokak kalmamıştı. Ne Wiggins’ten, ne de Paul’den bir iz vardı… Saat on iki buçuğa geldiğinde, umutlarımız iyice tükenmeye başlamıştı. Sakin bir sesle, ‘‘Thames’ın karşı tarafına geçelim,’’ dedim Charles’a. O da başıyla onayladı. Fakat çocuklardan bir tanesi, unuttuğumuz bir ayrıntıyı bize hatırlattı: ‘‘Bay Holmes. Gece yarısını geçtik. Bu saatte buharlı gemiler çalışmıyor.’’ Bu pek iyi olmamıştı. O eski sandalları kullanmamız gerekecekti. ‘‘Sandalla gideriz,’’ dedim. ‘‘Karşıya geçmekten başka çaremiz yok. Onları bulmak zorundayız...’’ Sandalların kalktığı iskeleye doğru hızlı adımlarla yürümeye koyulduk. Etrafta kimsecikler yoktu. İskele de böyle olacaktı. Sıra falan beklemeye gerek kalmayacaktı. İskeleye yaklaşırken, kayalıklardan bir ses duydum. Biri inliyor gibiydi. Acaba gaipten sesler mi duyuyordum? Charles’a baktım. O da, duyduğum sesleri doğrular gibi baktı bana. ‘‘Bekleyin siz. Ben bir bakacağım,” diye fısıldadım çocuklara ve silahımı çıkarıp kayalıklara yaklaştım. Evet, karanlıkta bir siluet görüyordum. Wiggins’e ait olduğu belliydi. Ona seslendim ve hemen yanına koştum. Yarası ağır gözüküyordu. Dört-beş yerinden birden bıçaklanmıştı. ‘‘Wiggins, kurtaracağız seni!’’ diye teselli ettim. Arkamı dönüp çocuklara seslendim. Onlar da hemen geldiler. Ancak çok geç olduğunu biliyordum. Wiggins ölmek üzereydi. Belki son bir kelime... Evet, son bir taneye yetecek ömrü kalmıştı ve o kelime ağzından çıkıverdi: ‘‘Bot…” Bu son sözden sonra, başı kenara düştü. Wiggins ölmüştü. Gözlerim doldu. Ben ağlamasam da, gençler gözyaşı döküyordu. Fakat Wiggins başarmıştı. Çok önemli bir ipucu vermiş olmalıydı bana. Hemen düşüncelere daldım. Bot, ne anlama geliyor olabilirdi? “Buralarda boş olmayan herhangi bir deniz aracı var mı çocuklar?” diye sordum. “Özellikle bot.” Çocuklar gözyaşlarını silip, araştırmaya koyuldular. Bir buçuk saat kadar sürdü bu. Baker Sokağı Çetesi şehrin dört bir yanını sarmıştı; onlar da çevreyi kolaçan edip bize haber saldılar. Sonuç yoktu. Bütün deniz araçları – botlar dâhil – bomboştu. Ne Paul’le ilgili bir iz mevcuttu, ne de katille. Birdenbire, Wiggins’in kelimeyi tamamlayamadan ölmüş olabileceğini fark ettim. Belki de tek değil yarım kelimeye yetmişti son nefesi! “Bot,” diye mırıldandım. Yürüyordum bir yandan. Thames’in etrafından dolanmaktaydım. Çocuklar da peşimdeydi. Benden bir emir almak, sonra o katili bulmak ve yok etmek istiyorlardı. Ne var ki, düşüncelerim bir anlam ifade etmiyordu. Aklımda pek çok kelime dönüp duruyordu ama hiçbiri durumumuzla alakalı değildi. Nihayet, Thames’in biraz önce durduğum kısmının tam karşısına vardım. Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım. Sonra biraz indirdim. Thames Botanik Bahçesi yazıyordu. Bot derken, botanik demek istiyordu Wiggins. Botaniği de, Thames Botanik Bahçesi kastederek söylemişti! Telaşla, ‘‘Ben gidiyorum,’’ dedim çocuklara. ‘‘Biriniz Scotland Yard’a koşup polisleri bilgilendirsin. Wiggins başardı çocuklar. Onun için çok ağlamayın.’’ Tam gideceğim sırada, Charles seslendi. ‘‘Bay Holmes!’’ ‘‘Ne oldu Charles? Acelem var!’’ Elinde bir İrlanda bayrağı tutuyordu. Daha doğrusu bir flama. ‘‘Wiggins’in yanındaydı.’’ Bu flama, Maggie G. Slam’i hatırlattı bana. İlk görüştüğümde fark etmemiştim ama zihnim, kadınla alakalı ayrıntıları, her zaman olduğu gibi hafızama kaydetmişti. Katil zannettiğim – kapalı alan korkusuna sahip – John Frank Mitchell’ın hizmetçisi olan bu kadının aksanı, İrlanda aksanına benziyordu. Bu flama çok iyi olmuştu... Slam’in vakayla bir ilgisi olabilirdi. Bayrağı aldım ve teşekkür edip bahçeye doğru hızlı adımlarla yürümeye başladım. * * *

20


Bahçeye giderken aklım düşüncelerle doluydu. Bir yandan, keşke Watson’ı da yanıma alsaydım, diye düşünüyordum. Diğer yandan, Wiggins’in başının düşüşü ve son nefesini verişi aklımdan çıkmıyordu. Kendimi suçlu hissediyordum. Sonra birdenbire Oliver’a koşuyordu düşüncelerim. Trende karşılaştığımız o güne. Her şeyin başladığı o ana... İyi bir gün müydü, yoksa kötü mü; karar veremiyordum. Wiggins’in ölümünden sonra o günün son derece kötü olduğunu söylüyordu vicdanım. Mantığım ise buna karşı savaşıyordu. ‘‘Holmes efsanesi döndü!’’ diyordu. Sherlock Holmes’ün mantığı kalbinden üstün olagelmiştir hep. Ama bu defa galiba vicdanım galip geliyordu. ‘‘Sherlock Holmes’ün mantığı, kaybettin bu sefer!’’ diye bağırıyordu kalbim. Zamanla değiştiğim ortadaydı. Artık daha duyguluydum. Bu güzel bir şeydi aslında. En son Irene Adler’a âşık olmuştum. Hatta ‘bir tek’ ona âşık olmuştum! Şimdi başka bir kadına âşık olabilirdim. Bu vakadan sonra emekliliğimin tadını çıkaracaktım, evet. Ünlü hafiye Sherlock Holmes’le evlenmeyi hangi kadın istemezdi ki?! Maalesef hiç kimse istemeyebilirdi. Dedektiflerin takıntılı olduğu bilinirdi; benim de bu konuda hatırı sayılır bir ünüm vardı. Londra’nın kuzeyinde epey ucuz genelevler olduğunu biliyordum. Belki… Belki onlar işe yarayabilirdi. Bu düşünceleri aklımdan attım hemen. Sırası değildi. Wiggins ölmüştü, Paul ölebilirdi… Ve benim birden, hiç düşünmediğim kadınlar hakkında kafa yoracağım tutmuştu! Evet, vicdanımın galibiyetine seviniyordum. Bu galibiyet, bir devrin de sonunu işaret ediyordu. Çünkü beni ben yapan, mantığımdı ve şimdi mantığım mağlup olmuştu. Ben artık ben değildim...

*

*

*

Aklımdan bunları geçirirken, bahçenin kapısına varmıştım. İçerisi zifiri karanlık olduğu halde bir erkek sesi işitiyordum. İki tane siluet seçebiliyordum ama karanlığın arasında yüzlerini görmek ya da beden ölçülerini anlamak mümkün değildi. Biri sandalyede oturuyordu, diğerininse elinde bıçak ya da sopa vardı. Silahımı hazırladım. Öncelikle içeri yavaş yavaş girmeyi düşündüm. Bundan vazgeçmem uzun sürmedi. ‘Kurban’ fena dayak yiyor gibiydi. Bağırışlarını duyabiliyordum. Sesini de tanıdım: ‘‘Paul! Sağ ol Wiggins!’’ diye fısıldadım kendi kendime ve içeri daldım. Ben daldığım anda, diğer adam elindeki şeyi – ki bu bir bıçaktı – Paul’a sapladı ve kaçtı. Ardından koşmaya yeltendiysem de, bu karanlıkta onu yakalamam mümkün gözükmüyordu. Karanlığın yanı sıra adam siyahlara bürünmüş, bir de bu renkte kukuleta takmıştı. Zaten Paul Williams’ı öylece bırakıp gidemezdim. El yordamıyla çevreyi taradım. Tesadüf eseri, elim bir fenere çarptı. Artık en azından önümü görebiliyordum. Hemen Paul’un yanına çömeldim. Gözleri kapalıydı. Çok ağır yaralı olduğu belliydi. İki yerinden bıçaklanmıştı ve sanırım başına da bir cisimle vurulmuştu. Nabzı atıyordu, baygın ve ağır yaralıydı. Onu dikkatlice kucağıma aldım, dışarı çıkardım. Hastaneye yetiştirmeliydim. Her şey onda bitecekti. İyileşmek zorundaydı!

*

*

*

Dışarı çıkar çıkmaz gözlerim bir araç aramaya başladı. Nitekim iki-üç dakika sonra bir at arabası yanaştı. Hemen durdurdum ve Paul’u arkaya bindirdim. ‘‘En kısa zamanda hastaneye götür bizi!’’ dedim şoföre. ‘‘Bu herif iyileşmek zorunda!’’ Adam olayın ehemmiyetini bilmiyordu ama benden korkmuş olmalıydı. Atları sertçe kırbaçladı. Bir yandan gözlerimle Paul’u kontrol ederken, bir yandan da şoföre, ‘‘Daha hızlı sür!’’ diye bağırıyordum. Bu, Baskerville Vakası’ndan sonra en çok zorlandığım vakalardan biriydi. Ve Paul’u kaybeder-

22


sem – yani Paul ölürse – asla çözemeyebilirdim.

*

*

*

Hastaneye vardık ve Paul’u hemen yatırdık. Doktorlar, durumunun ağır olduğunu söylediler. Onlardan Paul’un ağzından çıkan her kelimeyi not almalarını rica ettim. “Değil konuşmak, kendine gelmesi bile en az bir hafta sürecektir,” oldu cevap. “O da en iyi ihtimal.” Ben, “Tedbiri elden bırakmamak gerek,” dedim. “Hele bu kadar yaklaşmışken...” Neye yaklaştığımı sormadılar. Biraz kafadan kontak olduğumu düşündüler sanırım. Beni, koskoca Sherlock Holmes’ü tanımamışlardı. Ama son zamanlarda bu gibi durumları dert etmiyordum. Şimdi hastanede yapacak pek bir şeyim yoktu. Saat gece yarısını geçmişti. Watson’a gitmeliydim. Uyuyup uyumadığı umurumda değildi. Olan biteni anlatmam gerekiyordu.

*

*

*

Watson’ın evine vardığımda, ışıkların yandığını gördüm. Kapıyı peş peşe çaldım. Watson açtı. İlk söylediği, ‘‘Yorgun görünüyorsun,’’ oldu. Omuz silktim. ‘‘Sen de öyle. Anlatacaklarım var.’’ ‘‘Bütün gün eşime baktım. Yeni uyudu. İçeri gel.’’ İçeri geçtim. Kabanımı bile çıkarmamıştım. ‘‘Oturmayacak mısın?’’ diye sordu Watson. ‘‘Sanmıyorum Watson. Hemen anlatacağım, sonra da gideceğiz.’’ Bu arada, göz ucuyla Watson’ın karısını da görüyordum. Daha doğrusu, ellerini görüyordum. Yorganın altında, bir deri bir kemik iki tane el sarkıyordu... Kadının hali haraptı maalesef. ‘‘Tamam,’’ dedi Watson. O da oturmadı. Derin bir nefes alıp anlatmaya koyuldum: ‘‘Wiggins öldü, Paul Williams ise hastanede...’’

*

*

*

Tüm anlattıklarım bitince, Watson’ın yüzünde tuhaf bir ifade oluştu. Nasıl tarif edeceğimi bilmiyorum. Şaşkınlık, tedirginlik ve iğrenme hisleri karışmış gibiydi. ‘‘Şimdi,’’ dedim. ‘‘Paul’un yanına gitmeliyiz. İyileşirse, olay çözülür Watson!’’ Watson da başıyla beni onayladı ama ‘‘Sabaha kadar gelemem. Eşimin durumu pek iyi değil,’’ diyerek şimdi gelemeyeceğini belirtti. Gözleri dolmuştu bu sırada. ‘‘O ölüyor Holmes,’’ diye fısıldadı. ‘‘Ellerini görüyorsun. Ölüyor. Onunla beraber, ben de ölüyorum. Her dakika ölüyorum Holmes. İçin için yanıyorum...’’ Israr etmedim. Israr edecek bir durum yoktu. Wiggins sebebiyle zaten büyük bir pişmanlık duyuyordum. Watson’ın eşine de bir şey olursa, kendimi asla affetmezdim. Hoş, şimdi nasıl affedecektim onu da bilmiyordum ya. ‘‘Tamam,’’ dedim. ‘‘O zaman, senden bir şey rica edeceğim.’’ ‘‘Evet?’’ ‘‘Şu Maggie G. Slam vardı ya... Onunla alakalı biraz araştırma yapabilir misin? Ansiklopedik bilgi olabilir ya da birkaç kişiyle konuşabilirsin belki.’’ Gülümsedi. ‘‘Tabii dostum. Sorun değil.’’ Ben de gülümseyerek karşılık verdim ve tekrar hastaneye yollandım. Artık beklemekten başka bir şey gelmezdi elimden. * * * Hastaneye geldiğimde, – üzülerek – hiçbir gelişme olmadığını öğrendim. Bizim çocuklar da


Wiggins şokunu üzerlerinden atmış, hastaneye gelmişlerdi. Haberi nereden aldıklarını bilmiyordum ama onların gelişi beni sevindirmişti. Eskiden olsa bu olayı çok soğukkanlı karşılayabilirdim. Ama artık biraz manevi destek gerekiyordu sanırım. ‘‘Bay Holmes,’’ dedi Charles. Sesi üzgün de olsa, sitem içermiyordu. ‘‘Bulacaksınız değil mi o soysuz piçi?’’ Kaşlarımı kendimden emin bir biçimde çattım. ‘‘Bulacağım,’’ dedim. ‘‘Ve kendi ellerimle geberteceğim!’’ ‘‘Teşekkürler Bay Holmes...’’ Teşekkür ediyorlardı. Bana destek olmak yerine, sürekli yaralıyorlardı. Bilerek mi yapıyorlardı bilmiyorum ama bana kızmalarını istiyordum – sanırım –. En azından, teşekkür etmesinlerdi. Ben teşekkür edilecek bir şey yapmamıştım... ‘‘Biraz uyuyacağım,’’ dedim. ‘‘Watson gelince uyandırın.’’

*

*

*

Watson saat dokuz civarı gelmişti. ‘‘Günaydın,’’ dedi. ‘‘Günaydın Watson. Bir şeyler bulabildin mi bari?’’ ‘‘Şey... Evet. Nasıl bulduğumu sorma, epey bir uğraştım. Kaynakçayı açıklamakla zaman kaybetmeye gerek yok herhalde. Üniversitede değiliz sonuçta,’’ diye yanıtladı beni ve yaptığı espriye – çok komikmiş gibi sanki – kendisi güldü. ‘‘Anlat,’’ dedim düz bir ses tonuyla. ‘‘Bu Maggie G. Slam denen kadın, ateistmiş. Herkes onu Katolik zannediyor. Babası bir denizciymiş ve o çok küçükken korsanlar tarafından öldürülmüş. Yaşını bulamadım ama sanırım dörtbeş yaşlarında. Annesiyle beraber Dublin’den Londra’ya gelmişler. İrlanda göçmeni bu kadın. Ayrıca koyu bir İrlanda milliyetçisi. Hatta sanırım İrlanda’nın bağımsızlığını savunan bir örgüt kurma hazırlığındalar. Bir-iki defa bu sebeple gözaltına alınmış.’’ Tam bu anda kafamda şimşekler çaktı. ‘‘Dur, dur! İrlanda Milliyetçisi mi dedin?!’’ Bu ani tepkim karşısında şaşırmış görünüyordu. ‘‘Evet. Ne oldu?’’ ‘‘Çocuklar, Wiggins’in cesedinin yanında bir İrlanda flaması buldular.’’ ‘‘Peki, ne gibi bir ilgisi olabilir? Niye Wiggins?’’ ‘‘Ah Watson! Bize gözdağı vermeye çalışıyor olamaz mı? Unutma, asıl hedef, ilk kurban bir İngiliz soylusuydu. Zengin bir İngiliz! Derhal Maggie denen o kadını bulmalı ve onunla konuşmalıyız.’’ Watson da başıyla onayladı beni. ‘‘Öyleyse, hemen çıkalım.’’ Tam, ‘‘Evet,’’ diyeceğim sırada, bir kadın sesi duydum. Sahibi de Maggie G. Slam’di! ‘‘Çıkmanıza gerek yok beyler.” ‘‘Bayan Slam!’’ diye hayret dolu bir çığlık attı Watson. Ben de epey şaşkındım, ama Watson kadar heyecanlanmamıştım. ‘‘Sakin ol Watson. Ne işiniz var burada Bayan Slam?’’ ‘‘Ben siz gittiğinizden beri buradayım. Bay Mitchell’in durumu oldukça ağırlaştı.’’ Her şey iyice karışıyordu. ‘‘Yani Bayan Slam, siz dün de buradaydınız öyle mi?’’ Kadın gayet sakindi. ‘‘İsterseniz doktorlara sorabilirsiniz. Ha, bir de, size istemeden kulak misafiri oldum.” Watson’a dikmişti gözlerini. “Verdiğiniz bilgilerin tümü yanlış. Ben yarı İrlandalı, yarı İngiliz’imdir. Babamın denizci olduğu doğrudur. Ancak korsanlar tarafından öldürülmedi. Eceliyle öldü, tıpkı annem gibi. İrlandalı olan annemdir zaten. Siyasetle falan da ilgim yoktur.’’ Sinirim iyice bozulmuştu. İlk kez soğukkanlılığımı bu derece kaybediyordum. Kendimden utanmaya başladım. ‘‘Öyleyse,’’ dedim. ‘‘Kusura bakmayın Bayan Slam.’’ Watson hüsran içindeydi. “Üzgünüm. Araştırmak için sizin semte gitmiştim. Bir velet para karşılığı bilgi vereceğini söyleyince, ister istemez inandım. Meğer para için bir şeyler uydurmuş!”

24


“Bayan Slam’in bunu sorun edeceğini sanmıyorum,” dedim. Bayan Slam başını salladı. Odada ölüme yakın bir insanın olduğunu düşünürsek, ben ne kadar utanırsam utanayım böyle şeyler sorun arz etmeyecekti. Sözlerimi, “Benim bir fincan kahveye ihtiyacım var Watson,’’ diye sonlandırıp, bir sandalyeye çöktüm. ‘‘Ben de içmeliyim. İnip alsam iyi olacak,’’ dedi Watson ve aşağıya – büfeye – indi. Maggie G. Slam hâlâ ayakta, karşımda duruyordu. Ama bana bakmıyordu. Paul’a dikmişti gözlerini. ‘‘Bir şey mi oldu Bayan Slam?’’ diye sordum. ‘‘Evet, Bay Holmes. Dostunuz sanırım uyandı.’’ Ah! Tanrı hınzır gibi yetişmişti doğrusu! ‘‘Paul!’’ diyerek ayağa fırladım ve yattığı yere girdim. Doktorlar benim bu ani tepkimden epey korkmuşlardı. ‘‘Bay Holmes, hasta daha yeni kendine geliyor!’’ diyorlardı. Ama onlara aldıran kimdi? En sonunda kader gülüyordu. Her gecenin sonunda bir güneş doğuyordu işte! ‘‘Bay Williams!’’ dedim. Gözleri yarı açıktı. Hâlâ baygın gibiydi. Sesi de öyle geliyordu. ‘‘Bay Holmes,’’ dedi. ‘‘İyisiniz...’’ Onayladım onu. ‘‘Ben iyiyim. Ama katil olacak o insanlık dışı varlığı elimden kaçırdım. Yüzünü bile göremedim!” Telaşla konuştu Paul: ‘‘Önemli değil Bay Holmes. Çünkü o piç kurusu çok yakınınızda.’’ ‘‘Ne diyorsunuz siz?’’ Sanırım bu, beni en çok hayretler içinde bırakan vaka olacaktı... Paul ağzını araladı. Tam ismi söylediği sırada, Watson’ın geldiğini duydum. Elindeki kahveyi düşürdü ve öylece donakaldı. Ben de aynı durumdaydım. Tıpkı Charles, diğer çocuklar ve Maggie G. Slam gibi. Hiçbirimiz kulaklarımıza inanamıyorduk. Çünkü, ‘‘Watson,’’ demişti Paul. ‘‘Katil, can dostunuz ve ortağınız Doktor Watson.’’ DEVAM EDECEK YAZAN: Onur BAYRAKÇEKEN OLAY ÖRGÜSÜ: Ozancan DEMİRIŞIK ve Onur BAYRAKÇEKEN İllüstrasyon Gülhan SEVİNÇ


OCAK 2010 1.Bölüm


BİR KALEMLE YAZILAN SON SAYFALAR Şimdi size hem anlatıyor, hem de yazıyor olacağım. Evet, bu ikisini aynı anda yapacağım. Hikâyem belki size garip gelebilir; çılgınlıktan başka bir şey olmadığını düşünebilirsiniz ama bu her satırının gerçek olmadığı anlamına gelmez. Bu yüzden yazımı okurken hayata dair çizdiğiniz sınırları kaldırıp, her şeyin mümkün olabileceğini aklınızdan çıkarmayın. Aslında dikkatinizi çekmek istediğim konular mucizeler, çok uzun süren yaşamımın sırları, yaşadığım ilginç olaylar değil. Sadece, her biri farklı yeteneklerle yaratılmış insan doğasının basit sırrı. Uyumun ve mutluluğun formülü… İşte bu benim hikâyem ve zamanı geldiğinde arkamda bırakacağıma inandığım eserde yazılanlara umarım inanır ve anlarsınız. Tekrar başa döneyim. Size anlatıyorum, çünkü hayatımdan, yaşadıklarımdan alınması gereken dersi ve öğretiyi alın. Yıllarca sürdürdüğüm yaşamda, sağlıklı ve güçlü geçirdiğim günlerin ardındaki sebepleri öğrenin. Tanıştığım kişilerle geçirdiğim olayları okuyun ve ilişkilerimde en ufak bir sorunun dahi ortaya çıkmadığını görün. İnsanların düşüncelerinin ve beklentilerinin yattığı bu sayfalarda insan zihnini tanıyın. Bir yandan da yazıyorum. İşte size asıl bahsetmek istediğim bu. Neden yazıyorum? İki yüz yıla yaklaşan hayatımın her anını, çocukken bir kayanın altında bulduğum o şeyden sonraki her anımı neden harflere döküyorum? Ondan öncesi sadece hafızamdayken, sonrası neden sayfalarda? Bunu size şimdi anlatacağım. Bu kadarı bile giriş için fazla oldu belki. Çok uzatmayı seven biri değilim diyeceğim ama sanırım asrın en büyük yalanı olur. Yıllardır yaptığım iş bu zaten. Uzatmak, uzatarak yazmak... Ne yaşadıysam, ne düşündüysem, çevremde görüp algıladığım insanlar ne yaptıysa her bir detayı yazmak. Bu istemeden sahip olduğum bir yetenek. Her zaman faydasını gördüysem de, belki bir lanet. Belki de hiç bitmeyecek, sonsuza kadar devam edecek… Bir yandan zamanı yaşıyor, bir yandan da nasıl yazıyor diyebilirsiniz? Bunu düşünmekte bir hayli haklısınız da. Sorunuzun cevabını sona sakladım. Yanıtı aramak için ne merak edin, ne de düşünün. Sadece okuyun. Yıllardır ilk defa yazar gibi hissettim kendimi. Daha önce hep yaşananları yazdım. Şimdi ise yazmak için yaşamıyorum, düşündüklerimi yazıyorum. Gerçi aklımdan geçen her şey istemeden de olsa kâğıda dökülüyor ama mümkün olduğunca kendimi kontrol etmeye çalışacağım. Zihnimin sürekli konudan konuya atlamasına engel olacağım. Bugün özellikle evde kaldım ve ahşap sandalyemde oturup gerçek hislerimi ortaya çıkarmaya çalışacağım. Yazdıklarımda, düşüncelerimden başka hiçbir şey olmamasına özen göstereceğim. Size gerçek hikâyeme başlayacağım demiştim ama gördüğünüz gibi yine uzattım. Eski alışkanlıklardan vazgeçilemiyor maalesef! Öncelikle ‘ben kimim?’ diye düşünüyorum. Ben 19. yüzyılda şu anda yaşamakta olduğum yerde doğdum. Tam tarihini siz koyun ve büyüdüğüm yeri kafanızda siz oluşturun. Hayal gücünüzü sınırlandırmak istemiyorum çünkü. Sadece bilin ki mutlu bir ailenin tek çocuğuydum. Belki zengin değildik ama çiftlik içindeki derme çatma bir evde ihtiyaç duyabileceğimiz çoğu şeye sahiptik. En yakın köye bile bir hayli uzaktık. Bunu babam özellikle istemişti. İnsanları çok sevmezdi ve terk edilmiş bir yerde kurmuştu dünyamızı. Yeşilin kokusunu duyabildiğiniz, soluduğunuz havanın rengini hissedebildiğiniz, sessizliğin hâkim olduğu ve bizden başka kimsenin olmadığı huzurlu bir dünya. Neyse bu detayları kısa keseceğim. Belki yirmi birinci yüzyılı yaşadığımız günlerde çoğu insan arzulardı böyle bir yerde olmayı. Bu yüzden daha fazla anlatmamı isteyebilirsiniz ama size daha önce söylediğim gibi ipleri elimden bırakmamaya çalışacağım. Eğer bırakırsam sayfalar peşi sıra gelir ve uzamaya başlar.


Size bugünlere gelişimin başlangıcını anlatacağım. Bir gün evden olabildiğince uzaklaşmaya, ormanın derinliklerine gitmeye karar verdim. Çocukluğumun verdiği öğrenme arzusu yollara sürüklüyordu beni. Yine çocukluğumun getirdiği sorumluluklar da akşam gün batımından önce evde olmam gerektiğini söylüyordu. Kısıtlı zaman süresince de bu, yürüyerek olmazdı. Beni uzaklara taşıyacak bir ata ihtiyacım vardı. O gün on iki yaşıma bastığım gündü. Ve babama göre olmasa da kendimce kabul etmiştim erkek olduğumu. Onun eşyalarına dokunmam kesinlikle yasaktı ama gizlice aldığım atıyla yeşil ormanın derinliklerine, sonunda yükselen dağa doğru gitmeye karar verdim. Daha önce hiç geçmediğim yerlerden geçiyor, her şeyi dikkatlice inceliyordum. Bu macerayı ileride detaylarıyla hatırlamak için her anı hafızama kaydetmeye çalışıyordum. Ama üzerine bastığım topraklar hızlıca akıp gidiyordu. Heyecanım giderek artıyordu. Özellikle yaklaştığım dağın heybetli görüntüsü büyüdükçe kalbim daha da hızlı çarpıyordu. Nihayet dağın eteklerine kadar gelmiştim. Atı bir kenara bağlayıp, kayalarla örülmüş çevresinde bacaklarımın izin verdiği ölçüde dolaşıyordum. En tepeye çıkmak gibi bir niyetim yoktu, sadece parçalar halinde sıralanmış taşlar üzerinde yürümek hoşuma gidiyordu. Sonra aniden durdum. Yakınımdaki kayanın kenarında gözüme bir şey ilişti. Eğilip, aldım. Elimde tutmamla beraber bilmediğim bir güç beni esir almıştı. Daha sonra aynı gücü içimde de hissettim. İleride hep var olacak sonsuzluğu… İşte bulduğum şey, hayatımı değiştirecek olan kadim kalemdi. Sarı renkli bir bambu kamışından yapılmıştı. Daha önce hiç kalem tutmamış ellerim ise sıkıca kavrıyor, bırakmak istemiyordu. Hatta yazmayı bile bilmiyordum. Ama kalemi aldığımda öğrenmiştim. İlk kelimelerimin ise o andan itibaren hissettiklerim ve yaşadıklarım olduğunu anlamışsınızdır herhalde. Güneşin batışına kadar kaldığım tepede onu düşündüm. Bana geçmişini göstermiyordu ancak varlığını hissettiriyordu. Artık farklı ve özel biri olduğumu biliyordum. Daha sonra eve gidiş yolumu, içimdeki gücü, her şeyi, gördüğüm her ayrıntıyı yazdım. Ama biliyorum ki yine düşünmeden edemiyorsunuz, bir yandan at kullanıp, diğer yandan nasıl yazdığımı. Sabredin çok uzatmayacağım. Babamın hayvanını gizlice almış, hava karardıktan sonra eve dönmüştüm. Tüm bunların sonunda sağlam bir derse ihtiyacım olabilirdi. Belki de cezalandırılabilirdim. Ama hiçbir şey olmamıştı. Normal bir zamanda babam kızar, hatta bu sorumsuzluğu dayakla düzeltmeye çalışırdı. Eve gittiğimde ise bunun konusu bile açılmamıştı. O günden sonra da iki asır boyunca hiçbir şey ters gitmedi. Aslında detaylara değinmek pek gerekli olmayabilir ama normal bir insan gibi yaşadığım son gün ve farklı bir varlık olarak yaşadığım ilk günü hatırlamak keyif veriyor sadece size kendimi anlatırken. Ailemin derinliklerinde yatan sırları keşfetmeye başlamıştım. Babam içten içe hep zengin olmak, avam tabakasından kurtulmak istiyordu. Daha iyisini yapamayacağı için bize herkesten uzak bir dünya kurmuştu. Bunu kalem sayesinde görmüştüm. Onun bu arzusunu yerine getirmek istedim ve kısa zamanda da zengin olduk. Ben ve ailem sağlık konusunda da hiçbir sorun yaşamadık. Olmasını istediğim her şey gerçekleşiyordu. İyi bir yaşam, mutlu bir hayat, uzun bir ömür… Tabii ki ailem zamanı geldiğinde öldü. Yine de diğer insanlara göre hatırı sayılır bir yaşa erişmişlerdi. Ben ise hep yaşamaya devam ettim. Tek bir şart vardı bunun için, o da sadece yazmak. Ben ölemezdim zaten. Çünkü kaleme sahiptim. Bunu bazen Şeytanla yapılan anlaşmalar gibi düşünmedim değil. Diğer insanların sahip olmadığı bir şeye sahip olmak ancak doğaüstünün gücüyle ifade edilebilirdi. Ne de olsa hep bunu yapmıştık tarihte. Kadınları cadı diye yakıp, Allah’ı inkâr edenleri öldürmüştük. Sırf görünüşleri farklı diye ucube deyip korkmuştuk insanlardan. Bu tecrübelerim ise kalemin bana Tanrı’dan değil de,

36


ancak Şeytan’dan bir armağan olduğunu düşünmeme neden olmuştu. Hatırlarsanız yazının başında da lanet olarak bahsetmiştim durumumu ifade ederken. Ama bu şekilde adlandırmamın farklı bir sebebi olduğuna inanıyorum. Nedenlerini ise birazdan sıralayacağım. Şimdi merak edip kütüphanelerde ya da bilgisayarlarda araştırma yapabilirsiniz kalemle ilgili. Var olduğunu ispatlamak için ansiklopedilere ihtiyaç duyabilirsiniz. Kiminiz stlyus olduğunu, kiminiz ise kuş tüyünden yapılmış ilkel bir kalem olduğunu iddia edebilirsiniz. Ama boşa yorulup, zaman kaybetmemenizi öneririm. Ben bile yıllarca ne bir şey bulabildim, ne de öğrenebildim. Hep bir sır olarak kaldı ve böyle devam edecek. Okuduklarınıza inanmadığınız sürece belki ben bile gizemimi koruyacağım. Yine de merak ederseniz diye kalemi tarif ediyorum. Beklediğiniz gibi ışıldayan, elmaslarla işlenmiş, som altından değil sahip olduğum. Sarı renkli bir bambudan yapılmış, ince, normal kalemlerden biraz daha uzun boru gibi bir şey. Üzerinde yazı ya da şekilleri de yok. Tepesinde yeniden doldurulması için kapağı var ama hep aynı seviyede kalıyor içindeki siyah mürekkebi. Belki de yazılanların siyah olması bana hep kötülüğü çağrıştırmıştı. O yüzden kalemin lanetli olduğunu düşünmüştüm. Lanet! Evet, size neden böyle adlandırdığımdan bahsedecektim, az kalsın unutuyordum. Hayatımın her saniyesini detaylı olarak yazıyorum demiştim. Çevremde olup biten her şeyi, gördüğüm insanların düşüncelerini ve o an yaşananları da yazıyorum demiştim. İşte asıl lanet bu. Yolda yürürken, parkta otururken, sinema salonlarında film izlerken, restoranda yemek yerken, insanların olduğu her yerde paylaşılamayan bir şeyler var. Sürekli anlaşmazlıklar doğuyor sebepsiz. Herkes kendisinin haklı olduğunu iddia ediyor bu tartışmalarda ve kendinde aramıyor ‘neden’ sorusunun cevabını bulmak için. Ben ise herkese bakıyorum, bakmak zorundayım. Yaşananların her detayını biliyorum, yanlış anlaşılmalardan kaynaklanan, sadece beklentilerin karşılanmadığı durumlarda insanlığın nefretini görebiliyorum ve bunları yazıyorum. İşte, en basit anlaşmazlıkların temelinde bile bunların yattığını bilmekten yoruldum. İnsanoğlunun zihninin derinliklerinde yatan kötülüğü görmekten, yine aynı insanların bunu kabul etmemesinden sıkıldım Bu yüzden size yazdıklarımı miras bırakıyorum. Bir şeylerin değişmesi ümidiyle… Size bu konuları saatlerce aktarabilirim. Sayısız örnekler verebilirim ama son sayfalarımda bunu yapmayacağım. Şahit olduğum tarihi görebilirsiniz önceki yapraklarda, savaşların yersiz nedenlerle ortaya çıktığını öğrenirsiniz okuduklarınızla, insanların ölümünü, silinen toprakları görebilirsiniz gözlerinizle ama her şeyden önce görmenizi istediğim bir şeyler var yazdıklarımda: Kendiniz! İnsan olarak önce kendinizi görün. İçinizde yeşeren düşüncelerin varlığını kabul edin. Sonra da tüm insanlığa bakın. Keşfetmeye çalışın insanın içindeki diğer benlikleri. İki yüz yaşında biri olarak bu kadar öğüt yeter. Size şimdiki halimden bahsedebilirim biraz. İhtiyar biri olarak mütevazı hayatımı sürdürüyorum artık. İşlek olmayan bir cadde üzerindeki apartman dairemde yaşıyorum. İnsanlarla sık görüşmüyorum. Sanırım en çok gördüğüm kişi sokağın köşesinde duran ve iki bacağı da olmayan bir dilenci. İki farklı insanız beraberken. Hayatımıza yön veren şans olgusunun farklı yansımalarıyız. Ben ayakları üzerinde durmayı becerebilirken, o ise hep yerde. Sakat bacaklarıyla kaldırımlara mahkûm! Dışarı çıktığım zamanlarda uzun uzun konuşuruz. Genelde sıcak günlerde evde olmayı tercih ediyorum. Aşırı terlemem beni rahatsız ediyor, o yüzden daha serin günleri bekliyorum. İsteseydim buna da bir çare bulabilirdim kalem sayesinde ama kendimi insanlıktan soyutladığım zamanlarda, normal olduğumu hatırlatan bir özellik terleyebilmek. Ve bunu korumakta kararlıyım. Dilenci bana kaç yaşımda olduğumu sorar. Şimdi yazacağım şeyi söylerim daima. ‘Bayanların yaşı ve yaşlıların ne zaman öleceği sorulmaz.’ Hayatımı, tecrübelerimi öğrenmek ister. Ben ise kendimle ilgili çok şey anlatmam. İlgiyle dinler beni. Asla sorgulamaz gizemli yanımı, görmezden gelir. Çünkü hayatıma saygı duyar, geçmişi kurcalamaktan çekinir. Ah, keşke günümüzde herkes onun gibi olsa. Vücudumdaki çizgiler yıllar geçtikçe belirginleşti. Aslında bu da tıpkı terlemek gibi istediğim


bir şeydi. Genç kalan bir bedenle insanların dikkatini çekerdim. Diğer insanlara göre yavaş da olsa yaşlanmayı tercih ettim. Hayatımın her saniyesi, düşüncelerimin her detayı yazılı burada. Haliyle sırları peşinde sürüklemeyen biri diyeceksiniz benim için. Belki de üzüleceksiniz. Ama bu şekilde düşünmeyin. Sırlarınızı gömmeyin kendinizle. İnsanlardan sakladığınız bir başka siz olmayın. Zihninizde yatanlara sırt çevirmeyin. Şimdi de baştan beri merak ettiğiniz soruya dönelim. Hem hayatı yaşarken hem de nasıl yazıyorum? Bu sorunun cevabı aslında çok basit. Ben değil, o yazıyor. Hayatımı ikiye bölen, bazen hangisine ait olduğumu bilemediğim diğeri... Göremediğim, başka bir diyarda olan ben sürekli yazıyor. Hem de her anımı her satırda ayrıntılı olarak. O bir başkası değil. Yanlış anlamayın. Ama ben de diyemem tam olarak. Onu göremiyorum. Ama gözleriyle görebiliyorum. Sahip olduğumuz vücudun elleri, tuttuğu kalemi, beyaz sayfalara dökülen kelimeleri her zaman önümde. Kendi hayatımı yaşarken bir yandan da yazılanları -yazdıklarımı- okuyabiliyorum. Yalnızca rüyalarımızı yazmıyoruz. Uyurken dinleniyoruz. İşte o zaman da bakıyoruz. Okuyoruz tüm hayatımızı, yaşadıklarımızı. Artık çoğunlukla da üzülüyoruz insanlığın zayıflığına. İşte bugün, size binlerce sayfalık hayatımın özetini paylaşmak için evde kaldım. Kitabımın son sayfalarının, yalnız olduğum odadaki kendi düşüncelerimin içermesini istiyordum çünkü. Birçok kişiyi, farklı olayları barındıran bu kitap aslında insanların keşfedilmemiş beyninin derinliklerinde yatan düşüncelerden bahsediyor. Arzularını, haklı çıkmak için düşünülen yalanları, bu yalanlarla yaşanmışlığı, kötülüğü ve az da olsa saflığı. Ve tüm bunları gördüğünüzde işte o zaman benim yaptığımı yapacaksınız. İçinize bakacak, sahip olduğunuz gölgeyi görecek, onunla yaşamayı öğreneceksiniz. Ama kesinlikle baktığınız kapıyı kapalı tutmayacaksınız. Size anlatmak istediklerimi umarım verebilmişimdir. Bundan sonra yazılanlar ise yazmak zorunda olduğum – çok kısa olacağından emin olabilirsiniz – son kısmı içerecek. Hava bir hayli güneşliydi. Ama dışarı çıkmakta ısrarlıydım. Kapıdan adımımı atmamla birlikte terlemeye başladım. Elim(iz)de kalemim(iz) vardı. Tüm her şeyi kaydediyorduk yine. Sokağın köşesinde duran ve şansının, şanssızlığının sonucunu yaşayan dilencinin yanına gittim. Hiçbir şey söylemeden kalemi ona verdim ve…

*

*

*

Bana doğru yaklaşmıştı yaşlı adam. Yanımda durup bana sopa gibi bir şey uzattı. Elinden aldım ve adamcağız oracıkta yere düştü. Hiç zorlanmadan ayağa kalkarak adamın yanına gittim. İki ayağımın üstünde rahatlıkla dururken bir gücün tüm bedenimi sardığını hissettim. Yaşlı adama tekrar baktım, şimdi de elinde kocaman bir kitabı sıkıca tutuyordu... Fatih DANACI

38


Hulk Superman’a Karşı

Yazan Çizen :Hakan Aydın

http://hakanlogan.deviantart.com


“BİZE SİNEMADAN FAYDA VAR” Henüz Ahmet Uluçay’ın acı kaybına alışamamışken, sinemamızın köşe taşlarından, birçok unutulmaz filmin yaratıcısı usta yönetmen Zeki Ökten’in ölüm haberiyle sarsıldık. Güzel düşlerin izini sürenler birer birer çekiliyor hayattan ve hayat daha da anlamsızlaşıyor; biz gittikçe daha yalnızlaşıyoruz. Ahmet Uluçay da büyük düşlerin izini sürmüştü yaşamı boyunca. Çocukluğumun düş bahçesi sinemalarında sayısız film izlemiştim. Altmışlı, yetmişli yılların yazlık bahçe sinemalarına, pikniğe gider gibi giderdi aileler. “Gelecek Program”ı, “Pek Yakında”yı bilenler gelecek haftanın planlarını da yapardı. Kışlık sinemalar da pek farklı değildi. Her yaştan, her kesimden insan için bir serüven ve şenlikti sinema. Bu serüvende, yaşamdan perdeye yansıyan görüntüler, bizi kimi zaman fantastik bir öyküyle başka dünyalara yolculuğa çıkarır, kimi zaman da hüznün ve mizahın iç içe yaşandığı bireyin iç dünyasına... Düş bahçelerinin beyazperdesine yansıyan hayal kahramanları, kalbimizden hayatımıza akar, örnek aldığımız kahramanlara dönüşürdü. Biz çocukların da kalbinde yatan aslan sinemaydı o yıllarda. Beyazperdede izlediğim filmlerin etkisiyle hülyalara dalardım, sonraki yıllarda o filmlerde izlediğim unutulmaz yüzlerin izini süreceğimden habersiz. Sinemanın yakıcı aşkı o günlerde beni de içine almıştı. Henüz ilkokul yıllarımda, lokum kutularının altını sinema perdesi biçiminde kesip, kutunun iki ucuna geçirdiğim çubuklara gazeteden kestiğim “Bizimkiler” çizgi romanını arka arkaya ekleyip sararak yaşıtlarıma sinema gösterileri yapardım. Ortaokula geldiğimde sinema makinesiyle, film


afişleriyle tanışmıştım. Ortaokul arkadaşım Orhan’ın babası okullarda hafta sonları film oynatırdı. Yaşlanan ve yorulan babasından görevi Orhan devralmıştı. Kartal’ın, Cevizli’nin, Maltepe’nin çeşitli okullarında hafta sonları birlikte film gösterirdik. Sinema makinesini, afişleri ve büyük siyah perdeleri birlikte taşır, filmleri birlikte sarardık. Okulun salonunda filmi izleyen çocuklarla birlikte, biz de izlerdik kaçıncı kez izlediğimizi düşünmeden ve sıkılmadan.

O yaşlarda birçok işte çalışmama karşın, en çok sinemalarda çalışan yaşıtlarıma imrenirdim o günlerde. Çünkü benim gidemediğim, izleyemediğim filmleri onlar hiç kaçırmıyorlardı. Yine de gittiğimiz sinemalarda ‘alaska frigo’ ve gazoz satan o çocuklar kadar iyi tanırdım sinema oyuncularını. Ahmet Uluçay’ın yaşamöyküsünü düşündüğümde o günlerimi anımsıyorum. 1950’li 60’lı yıllarda köyleri, kasabaları gezen seyyar sinemacılar vardı. Kimi köy meydanında ya da okul salonunda gösterirdi filmleri. Ahmet Uluçay’ın da yaşamöyküsünden, sinemayı böyle bir seyyar sinemacı sayesinde tanıdığını öğreniyoruz. Bir tutkuya dönüşen sinema düşünü hayata geçirmek için çok beklemez. Her “düşbaz” gibi biraz delidir sonuçta. Onun deliliği dâhiliğindendir. “Köyün delisi” diye bellenen kimseler bilge kişilerdir çoğu zaman. Bilge ve dâhi sinemacı Ahmet Uluçay da köyün delisi gözüyle bakılabilecek düşünü gerçekleştirme işine koyulur. Dâhiliği yaşamı boyunca hepimizin tanık olduğu zekâsı ve yaratıcılığındandır; “deliliği” ise “düşbaz”lığından. 12 yaşında arkadaşı İsmail Mutlu ile üç yıllık bir uğraşın sonunda yaptıkları sinema makinesiyle bir ahırda köylülere film göstermeye başlarlar. Sinema çöplüklerinden film toplayıp, kareleri birbirine ekler, bir kaç saniyelik görüntüler elde ederek; köyün bir ahırında dağları, deniz ve ormanı seyrederler. Ailesinin “Sinema zengin çocuklarının işidir,” demesi de tutkusunu yok edemez. Arkadaşlarıyla “Tepecik Köyü Arkadaş Sinema Grubunu” oluşturup çok kötü bir kamerayla işe koyulurlar ve ilk filmi “Optik Düşler”i 1992 yılında çeker. Ahmet Uluçay’ın kısa filmlerini, belgesellerini 2005 yılında Akbank Kısa Film Festivali, Özel Bölüm’de izleme olanağı bulmuştum. Yaşam öyküsünde yer alan “İlk kez 1994 yılında 6. Ankara Uluslararası Film Festivaline katılarak Optik Düşler ve Koltuk Değneklerinden Kanat Yapmak isimli filmleriyle tanındı. Ahmet Uluçay 11 filmiyle 22 ödül kazandı.” cümleleri kısa yaşamına ne çok düş sığdırdığını anlamamız için ipucu.

44


Bir söyleşisinde “Dünyanın en güzel filmlerini ben çekiyorum. Buna inanıyorum ve dünyanın en güzel filmlerini yine ben çekeceğim,” demişti. Karpuz kabuğundan gemiler yaptı, düşlerini yüzdürdü; bize de dünyanın en iyi filmlerinden birini bıraktı miras olarak. Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak “Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak” filmin kahramanlarından biri olan Karpuzcu Kemal’in, “olmayacak şeylere umut bağlamak” anlamında kullandığı ve kendi uydurduğu bir deyimdir. Filmin Öyküsü: Recep ve Mehmet yazları, köylerinin yakınlardaki Tavşanlı kasabasında çıraklık yapmakta olan iki köylü çocuğudur. Recep bir karpuz satıcısının, Mehmet ise bir berberin yanında çıraklık yapmaktadır. Her ikisi de sinemaya delicesine tutkundur. Bu tutkunun bir sonucu olarak geceleri köydeki evlerinin terkedilmiş ahırında bir yandan derme-çatma bir film projeksiyon makinesi yapmaya çalışırken, diğer yandan da hayatlarını tümden değiştirecek olan rejisörlük hayalleri kurmaktadırlar. Köyün delisi Deli Ömer de çocukların bu sinema sevdasının tek tanığı ve destekçisidir. Onların bu konudaki uğraşlarını kimse ciddiye almaz: Ne kasabadaki fotoğrafçı, ne aileleri, ne de kasabadaki sinema salonunun sahibi… Fakir köylü çocuklarıdır onlar ve böyle şeylerle vakit geçirmeyerek vakitlerini daha faydalı uğraşlar için harcamalıdırlar. Recep bir gün, kasabada oturan ve ineklerine yedirmek için ham karpuzları toplamaya gelen Nezihe adlı iki kız çocuğu olan dul bir kadın ile tanışır. Nezihe’ye her gün kelek çıkan karpuzları toplayıp kendisine getirmek üzere söz verir. Bu sevimli çocuktan hoşlanan Nezihe, Recep’in bu iyiliği karşısında onu sık sık çay içmek veya kahvaltı etmek için evine davet etmeye başlar. Recep bu gelip gitmeler sırasında Nezihe’nin büyük kızı olan ve yaşça da kendisinden büyük olan Nihal’e ilgi duymaya başlar ve onun ilgisini çekebilmek için türlü uğraşlar verir. Nihal ise başlangıçtan beri bu yabancı ve köylü oğlan çocuğun eve girip çıkmasından bile rahatsız olmakta, ona elinden geldiğince ters davranmaktadır. Küçük kız Güler ise ablasının aksine Recep’e ilgi duymakta ancak o da bu ilgisine karşılık bulamamaktadır. Önceleri karşılıksız olan bu aşklar, tam anlamıyla gelişmeye fırsat


bulamadan Nezihe ve kızlarının aniden kasabadan taşınmasıyla sona erer. Bu sırada zaten işlerini de kaybetmiş olan iki kafadarın ellerinde artık sadece uyduruk projeksiyon makinelerinde hareketli görüntü elde edebilmek ümidi kalmıştır. Sinema projeksiyon makinesi konusundaki denemeleri sonunda başarıya ulaşsa da iş ve aşk konularındaki şanssızlıkları bu konuda da yakalarını bırakmaz. Deli Ömer bir kızgınlık anında zorlukla çalıştırmayı başardıkları projeksiyon makinesini parçalar. Sonunda, Recep ve Mehmet’in hayatlarında iz bırakarak geçen bir yaz mevsimi sona ermiş ve kahramanlarımız her şeyi kaybetseler de hiçbir zaman kaybetmeyecekleri sinemasal hayalleri ile başbaşa kalmışlardır. Film “Optik Düşler”in uzun metraj olarak tasarlanmasıyla oluşur. 'Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak' Uluçay'ın yaşamöyküsüne dayanıyor. “Entelektüel olmaya çalışmıyorum. Sinema yaparken bildiklerimi de unutuyorum,” diyordu Ahmet Uluçay. Entelektüel olma beyhude çabası biz ölümlülere özgüydü sonuçta. O, yaradılıştan zeki ve büyük düşleri olan, naif bir sinemacıydı; naif olduğu kadar büyük yaratıcılara özgü bir bilgeliğin sinemamızdaki karşılığıydı. Mesut KARA http://yesilcamhatirasi.blogspot.com

46


Sanal arkadaşım, Maeve Verdict’e ithaf edilmiştir.

BİTMEYEN İSTEKLER Vince McCoy elindeki küçük kayıt cihazını çalıştırdı. Odada tek başına bulunmasına rağmen usulca konuşmaya başladı. “Günaydın güzelim. “Her ne kadar geçtiğimiz günlerdekine benzer bir biçimde mesajıma başlamış olsam da bugün sana bazı şeyleri itiraf edecek, haftalardır aramızda devam eden bu keyifli ve ilginç oyunun bana hissettirdiklerini, hiç çekinmeden sana söyleyeceğim. “En azından niyetim bu… “Ancak bilirsin ki gevezenin tekiyimdir ve bu monolog sınırlarını aşıp, çok daha farklı mecralara gidebilir. Şayet böyle bir şey yaparsam, şimdiden beni affetmeni rica ederim. “Evet, başa döneyim ve kaldığım yerden devam edeyim. Doğru güzelsin – eminim böyle düşünen başkaları da vardı ama şunu bil ki seni hem fiziksel, hem de ruhsal anlamda güzel bulan erkeklerin başında ben geliyorum – fakat benim değilsin; içinde bulunduğumuz şartlar altında da asla olamayacaksın! Hatta bunu her ikimiz de arzulasak bile böyle olmayacak çünkü hayat bizi farklı yerlere savurmuş. “Kaderimiz mi böyle çizilmiş, yoksa tüm kalbimizle gerçekten istesek acaba bir araya gelebilir miyiz? “Ne dersin?” Sorusuna o anda cevap almak istercesine konuşmasına kısa bir ara verdi. Saniyeler sonra tekrar devam etti. “Hazır laf açılmışken bir itirafta bulunayım; hiç yüz yüze gelmemiş olsak da, aramızda neredeyse bir nesil kadar yaş farkı bulunsa da, sırf sana hakkıyla ‘güzelim’ diye hitap edebilmek için kadınım olmanı isterdim… “Bunu bir defa daha dile getirmeyeceğim. Ama ilk ve son kez duyman gerekirdi, diye düşündüm. “Keşke daha önce birçok defa hayalini kurduğumuz gibi, güneşli ama serin bir sonbahar günü New York’taki kafeteryalardan birinde buluşabilseydik, sakız gibi uzayıp giden şakalarımıza gülerken duvarlara değil de gözlerimizin içine bakabilseydik, bu iletişimi kasetlere kaydedilmiş monologlarla değil de, kahvelerimizi yudumlarken, diyaloglarla yapabilseydik… “Neyse, artık keşkeler için çok geç! “Ve biliyorum ki her ‘keşke’ beraberinde bir ‘iyi ki’ getirir; sen de benim ‘iyi ki’msin. İyi ki seni göremesem de kayıtlarda sesini duyabiliyorum, iyi ki benimle iletişime geçtin, iyi ki söylediklerimi ciddiye alıp beni dinliyorsun, iyi ki beni anlamak için çaba sarf ediyorsun, iyi ki bu minik kasetler sayesinde iletişim kurabiliyoruz… “Sana minnettarım çünkü son birkaç hafta içinde sadece sen destek oldun bana, yalnızca senin söylediklerin yüreğime su serpti. “İşte bu da bir itiraftı… “Bazen şu soru geliyor aklıma, acaba sanal değil de gerçek dostlarından biri olsaydım gene bu kadar değerli olur muydum senin için? Bunun cevabı sende saklı ve umarım yakın bir gelecekte konu hakkındaki fikirlerini öğrenebilirim. “Senin de bana her gün bir kaset yolladığını tabii ki biliyorum ama lütfen bu sorumu cevaplamak için çok gecikme… Fazla zamanım kalmadı! “Biliyor musun, küçüklüğümde de benzer bir durum yaşamıştım. Odamdaki akvaryumda


beslediğim koyu renkli akrebimle dertleşmek, düşüncelerimi ve hayallerimi bu hayvana aktarmak mahallemizdeki diğer çocuklarla sohbet etmekten çok daha büyük bir keyif verir, beni daha çok rahatlatırdı. “Senin burcun da Scorpio yani Akrep’ti öyle değil mi?” Bir an sessizleşti Vince, cihazdaki kaset sessizliği kaydetti. Sonra, kıkırdayarak güldü adam… “Hemen üzülme canım, senin Leo olduğunu unutmuş filan değilim. Hem de erkek aslanları kıskandıracak kadar güzel saçları olan, çekici bir kadınsın. Yolladığın fotoğraflardan biliyorum. “Sadece bir an için seni şaşırtmak istedim. “Oysa ben, ne sirkteki aslan terbiyecisiyim, ne de Roma’daki Kolezyum’da canını kurtarmaya çalışan bir gladyatörüm! “Ancak kadınların kelebeklerden daha narin olduğunu düşünen bir doğa bilimci, kadınsız bir dünyanın anlamsızlığına inanan bir filozof, sizler olmadan erkeklerin ne kadar vahşileşeceğini gayet iyi bilen bir bilim adamı, kadınları keşfetmenin zorluğunu fark etmiş bir kâşif, kadın aklının egzotikliğine hayran bir psikiyatrım… “Bu şekilde düşünmeme, tüm bu söylediklerime inanmama neden olan kadınların başında da sen geliyorsun. Fakat ben artık gidiyorum!” Bir defa daha sessizlik yaşandı odada. Ancak bu sefer ardından kıkırdayan olmadı. “Sana söylemek istediğim son iki konuyu daha belirtip, kaseti postaya vereceğim. “İlki şu; iyi ki varsın! “İnsanın hayatı boyunca hiç görmediği birine böyle söylemesi, ilginç değil mi? Fakat sen bana yaşama gücü ve uzaktayken bile büyük bir mutluluk veriyorsun… “Unutma, hayallerimize asla zincir vurulamıyor ve ömür bitse de isteklerimiz bitmiyor. “Gelelim ikincisine… “Aslan Burcu’nun, şu sıralar ilk günlerini yaşadığımız Şubat ayına ait olmadığının farkındayım ama…” – on saniye süren bir sessizlik – “iyi ki doğdun prenses! “Her sabah uyanıp, hayata gözlerimizi açmak da yeniden doğmak değil midir?” Vince McCoy sağ elinin başparmağıyla kayıt cihazının tuşuna basıp, kaseti durdurdu. Bulunduğu beş metrekarelik hücrenin demir parmaklıklarına dayanıp, loş koridora doğru seslendi. “Gardiyan! Gardiyan! Acil bir posta iletmem gerekiyor!” “Bağırma be adam… Geliyorum işte… Üstelik bu yeni bir şey değil ki, her gün bu saatlerde birilerine kaset yollarsın. Senin gibi bir manyağın söylediklerini dinlemek istediğine göre, eminim, bu kişi de delinin tekidir. Hatta o da, tıpkı senin gibi yedi masum genç kızı katletmiştir ve yanındaki kodese yerleşmek için gün sayıyordur. Kim bilir? Ama belki o geldiğinde, sen gitmiş olursun ha Vince… Ne dersin adamım? Bu sabah itibariyle sandalyeye oturmana sadece dört gün kaldı!” Hapishane görevlisi hücresine doğru yol alırken, Vince kendi kendine gülümsedi. Çünkü doksan altı saat içinde çok şeyin değişebileceğinin farkındaydı. Hele ki kasetler sayesinde iletişime geçtiğin kişi, Bölge Yargıcı’nın yirmi iki yaşındaki güzel kızıysa, diye düşündü. Gözlerinde garip bir parıltı dolaştı. Oğuz ÖZTEKER oguzozteker@yahoo.com


BİR KOYUNUN BAYRAM ANILARI Kardeşleriniz gözünüzün önünde canlarını kaybediyor ve siz o anda otlanmanıza devam edip kayıtsız bir edayla yaşananları seyrediyorsunuz. Üstelik aynı sonun sizin de başınıza geleceğini bildiğiniz halde. Bu esnada ne karşı koymayı düşünüyorsunuz, ne de kaçmayı. İşte koyunluk budur. Doğuştan mı, yoksa zamanla mı böyle olduk, inanın bilmiyorum. Zaten bunu araştıracak kadar da çok yaşayamıyoruz ki… Biz koyunlar toplu halde yaşamayı çok severiz. Beraber dolaşır beraber otlanırız. Aramızda ne kıskançlık vardır, ne de rekabet. İçimizde kötülük beslemediğimiz için tüm canlıları da kendimiz gibi biliriz. Ama insanlar bir başka… Onlar bizim Tanrılarımızdır. Bizim için yaptıklarını hayal bile edemezsiniz. Daha iyi beslenmemiz için işlerini güçlerini bırakıp dağ tepe bizimle beraber dolaşırlar. En güzel çimenlerin yetiştiği bölgeyi bulduklarında da, kendilerine hiç ayırmadan hepsini bize sunarlar. Bu yaptıkları yetmezmiş gibi dış etkenlerden korunalım diye, barınaklar inşa edip her bir tarafına acıktığımız zaman yememiz için kuru otlar bırakırlar Biz bu yüzden insanları Tanrı olarak kabul eder ve tüm isteklerini hiç itiraz etmeden yaparız. Zaman zaman bir araya geldiğimiz öküzler, “Bu kadar saf olmayın, onlar sizi kesip yiyecekler o yüzden iyi davranıyorlar,” diye söylerlerdi. İnanmaz, bizim kadar güzel ve alımlı olmadıkları için kıskançlıklarından böyle konuştuklarını düşünürdük. Zaten adı üstünde öküz değiller miydi? Böyle zamanlarda onlara doğumumu anlatırdım. Zavallı anneciğim günü geldiği halde beni doğuramadığı için acılar içinde kıvranıp dururken yine insanlarmış koşup hayatımızı kurtaran. “Kötülüğümüzü isteseler hiç böyle davranırlar mıydı?” derdim. Utanıp susacaklarına annemin şu anda nerede olduğunu sorarlardı terbiyesizce. Yeni çayırlar bulmak için insanlarla beraber uzaklara gittiğini ama yakında döneceğini söylediğimde de, kahkahalarla gülerlerdi. Öküzlük işte… Annem yanımdan ayrıldığında üç aylıktım. Yemyeşil çayırlarda özgürce dolaşıp arkadaşlarımla türlü oyunlar oynardım. Çoban adındaki Tanrımız bizi hiç yalnız bırakmaz, her şeyimizle ilgilenirdi. O kadar iyi bir Tanrı’ydı ki, canımız sıkıldığında kaval adını verdiği ince uzun bir sopayı dudaklarına götürüp bizi eğlendirirdi. Otlanmak istemediğimiz zaman çok kızar, başımızda durup yemeğimiz bitirip bitirmediğimizi kontrol ederdi. Arada vücudumuzu parmaklarıyla kontrol edip kilo alıp almadığımıza bakardı. Zayıfladığımızı görürse öyle bir telaşlanırdı ki, anlatamam. Öyle zamanlarda kendi elleriyle otları kopartıp önümüze koyardı. Hastalanmayalım diye hepimize aşı bile yaptırtmıştı. Bir gün bana bakıp, “Kurban Bayramı’na da bir şey kalmadı, umarım o zamana kadar bir aksilik olmaz ve koyunlarım biraz daha semirirler,”dediğini duydum. İşte o gün ilk duyuşumdu bayram sözcüğünü. Nedensiz bir sevince kapılıp meleyerek arkadaşlarımın yanına koştum “Müjde arkadaşlar yakında bayram geliyor” “Bayram mı? Ne işe yarar?” “Bilmiyorum ama Çoban Tanrı o gelecek diye çok seviniyor. Kulaklarımla duydum, bayram gelene kadar inşallah koyunlarıma bir şey olmaz diyordu demek ki bizi de ilgilendiriyor. Herhalde yeni çayırlara götürecekler.” “Yaşadık desene. Ne zamanmış bu bayram?” “Bilmiyorum ama galiba bizim biraz kilo almamıza bağlı. Anladığım kadarıyla ne kadar çabuk büyürsek o kadar çabuk gelecekmiş.” O günden sonra rüyalarımızda hep bayramı gördük. Ne olduğunu bilmediğimiz için hepimizin düşleri farklıydı. Kimimiz uçsuz bucaksız çayırlarda otlandığımızı, kimimiz ise gönlünce zıplayıp dolaştığını görüyordu. Ona bir an önce kavuşmak için otumuzu hiç nazlanmadan yiyor Çoban Tanrımızın bir dediğini iki yapmıyorduk. Böylece hepimiz kısa zamanda kilo aldık. Bizi böyle semirmiş gördükçe o kadar çok seviniyordu ki, anlatamam. Bir sabah erkenden uyanmış kahvaltımız için çayırlara gitmeyi beklerken diğer Tanrılarla yanımıza geldi. “Haklıymışsın,” dedi kasketli Tanrı. Bizim gibi bayram özlemiyle semirmiş şişman kısa boylu Tanrı ise, “Bayramda bu koyunları görenin gözleri yerinden oynayacak,” dedi. Çobanın sırtını

50


sıvazlayan da, “Artık bir an önce yola çıkmak lazım. İstanbul’a çok yolumuz var,” diye devam etti. Bir süre daha aralarında konuştuktan sonra yarın sabah erkenden hareket etmeye karar verdiler. Artık sevincimizden yerimizde duramıyor, şımardıkça şımarıyorduk. Yorgunluktan halsiz düşünce kendi aramızda konuşmaya başladık. Hepimiz düşlerimizi neşeyle birbirine anlatırken beyaz renkli kıvırcık koyun, “Arkadaşlar bayram dediğiniz şey oynamak ve yemekten ibaretse bize zaten her gün bayram. Sakın bu işin altında başka bir şey olmasın,” dedi. Baş ve bacaklarında siyah lekeler bulunan arkadaşımız da sıkıntılı bir şekilde meleyerek, bayramın semirmemizle ne alakası olduğunu sordu. Renginden dolayı Arap dediğimiz arkadaşımız ise kimsenin dile getirmediği düşünceyi ilk defa yüksek sesle telaffuz etti, “Ya öküzler doğru söylüyorsa?” İçimizi bir korku kapladıysa da, bayramın yeni yerler görmekten ibaret olduğuna aceleyle karar verip, kendimizi rahatlattık. Ama yine de yüreğimize bir şüphe düşmüştü. Gün ağarınca yola çıktık. Çoban Tanrı bizi kasaba denilen yere götürüp büyük bir ağıla koydu. Komşu ağıllarda yakışıklı koçlar, öküzler, inekler, boğalar vardı. Neşeli bir şekilde meleyip etrafımıza bakarken öküzün biri bize bağırdı. “Kesin şamatayı da buradan nasıl kurtulacağız onu düşünelim.”


“Kurtulmak mı? Neden öküz kardeş? Sen bayramı görmek istemiyor musun?” “Kafayı mı yediniz? Bayramı görmek, ölümü görmek demektir.” “Ölmek mi?” “Ya ne sandınız? Gelin gibi süsleyip gezdireceklerini mi?” “Şey… Ama… Nasıl olur? Bayram bu…” “İyi ya bayram şerefine bizi kesecekler koyun kardeş. Açın gözleriniz artık.” Bir anda melemelerimiz durdu. Şaşkınlıkla birbirimize bakmaya başladık. Sonuçta konuşan öküzdü ama sanki doğru söyler gibiydi. Son bir umutla etrafımızdaki boğalara, koçlara baktık. Sessizce başlarını sallayıp öküzün dediklerini onayladılar. Ölüme gitmek için mi bunca zamandır sevinmiştik? “Bir çıkış yolu bulmak zorundayız arkadaşlar,” dedi üzgün bakışlı öküz. “İnsanlar akıllarına koyduklarını yaparlar. Körpecik sığırların bile sırf yaşını büyük göstermek için ön dişlerini çekti bu namussuzlar. Bu yüzden hiç boşuna çırpınmayın,” diye cevap verdi hayatından bezmiş koç. “Saçmalamayın. Ölmemek için savaşacağız başka yolu yok,” dedi kızgın boğa. O gece bizi tren adını verdikleri büyük bir ağılın içine koydular. Yüreğimiz kadar karanlık ve havasız odalar büyük bir gürültüyle hareket ediyordu. Koçların söylediğine göre bayram yerine bizi bu demir yığını götürecekmiş. Bacaklarımızdaki derman kesilmiş olduğumuz yere çökmüştük Tanrılarımızın bizi öldüreceklerine bir türlü inanmak istemiyorduk. Ortada bir neden yoktu ki… “Ben derim ki kapı açılır açılmaz büyük bir gürültü çıkartıp dört bir yana dağılalım. Kaçan kaçar, yakalanan şansına küser,” dedi gözleri çakmak çakmak yanan boğa. “Sizin cüsseniz iri ya biz koçlar ne yapalım?” “Valla duyduğum kadarıyla insanlar aşırı zayıf, kör, topal, kuyruksuz, boynuzları kopuk, dişleri dökük, gebe, yüksek ateşli, aşırı öksüren, burun akıntısı olan hayvanları kesmiyormuş,” dedi boz öküz. “Haydi gelin çiftleşelim diyeceğim ama gebe olduğumuz da hemen anlaşılmaz ki?” dedi inek. “Olsun yine de bir deneyelim,” dedi gözlerini ineğin memelerinden ayırmayan azgın boğa. “Birbirimize saldırıp oramızı buramızı sakatlayalım.” “Ya bir yerimize bir şey olursa? En iyisi hasta taklidi yapalım.” “Neden bizi kesecekler?” diye sordum korkudan kısılmış bir sesle. “Çünkü Tanrıları öyle istiyormuş.” “Nasıl yani? Tanrılarımızın da mı Tanrıları varmış?” “Tanrıları aslında sadece koçları kurban edin diyor ama insanlar abartıp her hayvanı kesmeye başlamışlar, deveyi bile…” “Koçlar haricindeki hayvanları kurban etmenin günah olduğunu anlatırsak yırtarız,” dedi öküzlerin bencil olanı. “Ayıp oluyor arkadaşlar. Kendi paçanızı kurtarmak için bizi ateşe atıyorsunuz,” dedi koç. Onlar böyle konuşurken biz koyunlar kendi aramızda konuyu tartışmaya başladık. Sonuçta; Tanrılarımızın da bir Tanrıları olduğunu ve bizim kurban edilmemizi onun buyurduğunu, insanlar Tanrılarının sözünü dinlediklerine göre bizim de kendi Tanrımızın sözünü dinlememiz gerektiğini anladık. Kayıtsız şartsız teslim olacaktık. Trendeki arkadaşlarımıza bu kararımızı söylediğimizde gülüp, “Koyun aklı işte,” deyip gürültülü bir şekilde tartışmalarına devam ettiler. Atilla BİLGEN

52

İllüstrasyon Mehmet GÜLERYÜZ


BORNOVA BORNOVA: İşsizlik ve Kimlik Sorunu

İnan Temelkuran’ın ikinci uzun metrajlı filmi Bornova Bornova, işsizlikten muzdarip üç erkek ana karakter ve onların kötücül doğasını ortaya çıkaran bir kadın yan karakter üzerinden bizlere Bornova’dan başlayarak geniş bir Türkiye manzarası sunmaya gayret eder. Türkiye’de yaşayan insanların kolektif belleğinde iz bırakan tarihsel olayları ve bu olayların günümüzdeki insanların yaşamlarına etkilerini de arka planında hatırlatan yönetmen, karakterlerin işsizlik üzerinden varoluşsal problemlerine vurguda bulunarak; bir anlamda günümüz Türkiye’sinin de gerçekçi bir profilini yaratmaya çalışır. Karakterlerin yaşadıkları kimlik bunalımlarına ve şiddetin bir ifade aracı haline gelişine işsizlik üzerinden değinirken, karakterlerini yargılamamaya da dikkat eder. Hikâyesini gerçekçi bir şekilde anlatırken, klasik anlatı kalıplarını esneterek de bir yandan seyirciyle karakterler arasında oluşabilecek olası özdeşleşmeyi engeller. Fakat yönetmenin kurmak istediği yapıda birtakım sıkıntılar da baş gösterir. Karakterlerin içinde bulunduğu “gerçekçi” toplumsal yapı, yönetmenin bakış açısının dışındakilere yer vermez ve ortaya hayatı tümden olumsuzlayan karamsar bir tablo çıkar. Hayatı farklı katmanlarıyla iç içe almaktansa, hayatın sadece olumsuz yanlarının vurgulanması filmin önemini yitirmesine de sebebiyet verir. Hayat, bütün karmaşıklığı ve karşıtlıklarıyla değer kazanırken, yönetmenin karşıtlıkları indirgeyen ve görmezden gelen bakış açısı, filmde yaratılmaya çalışılan gerçekçi toplumsal yapının eksik kalmasına neden olur. İşsizliğin, karakterlerin var oluşunu şekillendiren ve onların davranışlarını belirleyen etkilerine geçmeden önce, çalışma düzeninin değişimine, bireyin kapitalist sistemdeki yerine ve işsizliğin eğitimle olan ilişkisine de değinmekte fayda var. Sanayi Devrimi ile birlikte üretim sürecinde elle çalıştırılan aletlerin kullanıldığı ev ya da zanaat atölyelerinden, yüzlerce işçinin işbölümü içinde çalıştığı fabrikalarda çalışmaya geçilmiştir. (1) Fabrikalarda geniş bir örgütlenme gerektiren bu yeni sistem, üretimi arttırırken, üretimdeki artışla birlikte sermaye de büyür. Fakat üretimin emeğe dayalı olmaktan çıkarak, teknoloji tabanlı seri üretime geçmesi çalışma şartlarını da değiştirir. En yüksek üretkenliğin sağlanması amacıyla işbölümünün çalışma yaşamına girmesi, yapılacak işi farklı süreçlere bölmüş, belli kişiler belli işlerde çalışarak uzmanlaşmış, böylelikle çalışma kavramı eskisinden çok farklı bir anlama bürünmüştür. (2) Emeğe dayalı çalışmada bireyin gönüllüğü esastır ve birey çalışma saatlerinde görece özgürlüğe sahiptir. Yeni üretim sisteminin değiştirdiği çalışma kavramındaysa, birey artık gönüllü olmaktan çıkar ve kendi emeğine yabancılaşır. Üretimi ve dolayısıyla sermayeyi daha da büyütmek için işbölümünü ve yüksek verimliliği esas alan yeni çalışma şekilleri, bireyin kendi emeğine yabancılaşmasına neden olduğu gibi meslekle eğitim arasındaki dengenin de bozulmasına önayak olur. Eskiden babadan oğla geçen ya da çeşitli meslek loncalarında öğrenilen zanaatlar sayesinde eğitimle meslek arasında doğrudan bir bağın varlığından söz edilebilirdi. Günümüzdeyse eğitimle meslek arasındaki ilişkinin kesintiye uğradığını görürüz. Filmde Özlem karakteri, Anadolu liselerinde ve Süper liselerde okuyanlardan, üniversite için kendisine sıra gelmeyeceğini, bu yüzden de meslek yüksek okuluna gideceğini söyler. Ama kapitalist düzende bu da yeterli değildir. Üniversitelerde yetişen gençler okudukları alanda iş 1- Maurice Dobb, Kapitalizmin Dünü ve Bugünü, İletişim Yay., 1990, s.26 2- Esin Pars, İşbölümü, Yabancılaşma ve Sosyal Politika, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yay., 502


bulamazken, meslek liselerinden yetişen ya da meslek yüksek okullarında öğretim gören gençler de kendi uzmanlık alanlarında çalışamaz. Kapitalist sistemde, bireylerin ne yapmak istediği değil, sistemin neye ihtiyacı olduğu önemlidir. Fordist üretim örgütlenmesiyle işleyen yerlerde, birey sadece makinenin eksikliklerini gidermekle yükümlüdür. Çalışanın verilen talimata uyması yeterlidir. Bunun yanında fazladan bir “vasfı” olup olmaması işverenin ya da genel olarak sistemin önemsediği bir şey değildir. Ya Sömürensindir Ya Da Sömürülen! Sistem, önümüze iki seçenek sunar: Sistemin içerisinde, ya sömürensindir ya da sömürülen… Bu düzen, bireyin topluma katılımında da belirleyici olur. Bireyin çalışarak, yani bir anlamda kendini gerçekleştirerek yaşadığı toplumun kendini yeniden üretimine aktif bir biçimde katılışı, kapitalizmin yarattığı yanılsamalar nedeniyle kesintiye uğrar. İnsanın insanı sömürmesi düzen tarafından meşrulaştırılırken, kişilerin aldıkları eğitim ya da sahip oldukları vasıflar kapitalist sistemde değersizleştirilir. Asıl olan soru; bireyin neyle ilgilendiği değil, neyle ilgilenmesi gerektiğidir. O yüzden, Özlem’in tercihi, felsefe doktorası yapan Murat’ın tercihinden daha işlevseldir. Murat kendi istediği alanda okur, ama Özlem sistemin ihtiyacı olan bir alanda eğitim almayı ister. Sistemin dayatmacı ve manipülatif yapısı, eğitmek yerine sömürmek amaçlı olduğundan kitlelerin her anlamda bilinçlenmesi de engellenir. Çevresindeki siyasal koşulların farkına varmaktan uzak olan birey, her şeyden önce ciddi bir varoluşsal bunalım yaşamaktadır. Varoluşunu herhangi bir düzleme oturtamayan, toplumla bütünleşme çabalarında sürekli sorunlar yaşayan, toplumda “ideal yaşam” diye sunulan yaşam şartlarından – en basitinden bir iş, eş ve ev – mahrum kalan birey, bir türlü toplum içinde kendini tanımlayamaz, kendine bir kimlik edinemez. Kimliğinden dolayı sahip olabileceği statüden mahrum bırakılır. Kimlik Kazanamama Hali Çalışmak istediği halde kendine uygun bir iş bulamayan Bornova Bornova filminin erkek karakterleri üzerinden İnan Temelkuran, seyircileri de günümüzdeki bireyin varoluşsal sorunlarına

54


ortak eder. Filmdeki karakterlerin eksikliğini çektiği şey, bir türlü sahip olamadıkları kimlikleri ve statüleridir. Yoksa hepsi bir şekilde hayatlarını geçindirecek parayı kazanır. Bir işte çalışma, kişinin kendine güven ve saygı duygusunu geliştirmekte, ona bir değer katmanın gururunu yaşatmaktadır. Çalışma aynı zamanda kişinin topluma ait olma duygusunu güçlendirmektedir. (3) Çalışmak kişinin, bir işe yaradığını, toplumda bir statüsünün olduğunu hissetmesine neden olur. Filmde sıradan erkeklik halleri şeklinde perdeye yansıyan karakterlerin davranışları, bu anlamda önemlidir. Salih’in kabadayılığı da Hakan’ın kendine güven sorunu da kimlik eksikliğinin uzantılarıdır. Salih ancak şiddet yoluyla kendisine bir statü edinebileceğini zanneder, ama Hakan bir iş bularak statü kazanacağının farkındadır. İkilinin içinde bulundukları durumdan çıkış için seçtiği yolların farklılığının haricinde, sömüren/sömürülen denklemindeki yerleri de farklıdır. Bu farklılık kuşkusuz sistemin çarpıklığını da ortaya koyar. Tıpkı Özlem’in seçiminin Murat’ın seçiminden daha işlevsel olduğu gibi, burada da Salih’in bulunduğu saf Hakan’ın safına göre – sistemin işleyişi bakımından – daha “uygun”dur. Hakan da son kertede bunun farkına varır ve Salih’in safına geçer. Ama sonuçta karşı uçlardaymış gibi gözüken tercihlerin ikisi de istenilen sonucu vermez. Sistemin sürekli yeniden ürettiği yanılsamalar sonucu yaşanılan gerçekliğe daha yakın gözüken seçenekler de sıkışan düzen içinde karakterleri bir yere götürmez. Onlara arzuladıkları kimlikleri kazandırmaz.

Bu noktada İnan Temelkuran’ın karakterlerinin akli yanları da tartışmaya açılarak; Zeki Demirkubuz karakterleriyle Temelkuran karakterleri arasındaki bir bağdan söz edilebilir. Demirkubuz, karakterlerinin sınıfsal kimliklerinden, sosyolojik, toplumsal ya da felsefi boyutlarından, yani bir anlamda onları akli bir varlık hâline getiren yanlarından çok nedensizce yaptıkları eylemlere odaklanır ve bu nedensizlik üzerinden insan doğasını sorgulamaya çalışır. Onun karakterlerini eyleme geçiren, canlı tutan ve kendilerini ifade etmelerini sağlayan yegâne unsur tutkularıdır. Temelkuran’ın karakterlerinin de toplumla bütünleşme ve kendilerine bir kimlik ve statü elde etme çabaları sekteye uğradıkça, akli bir varlık olma özelliklerini yavaş yavaş yitirdiklerini görürüz. Toplumun bir parçası olamamak ve sesini başkalarına duyuramamak, onları iletişime geçmek için farklı yollar aramaya sevk eder. Bu arayışların bizi çıkardığı noktaysa, nedensiz şiddet olur. Kendilerini şiddet yoluyla ifade ederek, sahip olmak istedikleri kimlik ve statüye bu şekilde sahip olmaya çalışırlar. Karakterlerin kimlik arayışları yavaş yavaş bizi insan doğasına ve insan doğasının kötücüllüğüne 3- Berrin Ceylan Ataman, İşgücü Piyasasının Temel Prensipleri ve İstihdam Politikaları, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi, 2000


götürür. Karakterlerin doğasındaki benzerlikler haricinde, insan doğasının yorumu konusunda da Temelkuran Demirkubuz’a yakınlaşır. Hayatın kötü yanlarını kesif bir acıyla karakterlerine gösteren Demirkubuz’un en büyük eksikliği, insanı anlamlandırma sürecinde karakterlerini yoksun bıraktığı iyiliktir. İyiliğin olmadığı yerde kötülük, masumiyetin olmadığı yerde kirlenmişlik, umudun olmadığı yerde umutsuzluk, ahlâkın olmadığı yerde ahlâksızlık doğaları gereği eksiklik taşır. Ancak birbirleriyle varolabilen bu değerleri, karşıtlarından mahrum bırakmak Demirkubuz sinemasının bütünlüğünü zedeler. Aynı durumu Temelkuran’ın filmi için de söylemek mümkün. Bornova’daki yaşamı gerek kullandığı mekânlarla gerekse de karakterlerinin konuştuğu sokak jargonuyla handiyse olduğu gibi perdeye aktaran Temelkuran, filmde her şeyin karanlıkta yok oluşunu seyirciye gösterir. Ama karşıtlarından mahrum bırakılmış negatif özellikler bir türlü sorgulamaya açılamaz. Bu durum, bir sorgudan çok bir ifşaya yöneliktir. Seyircinin karakterlerle arasında bir özdeşleşme kurmasını engellemek için çeşitli yabancılaştırıcı anlatım teknikleri kullanan ve bu şekilde filmin anlatım olanaklarını da genişleten Temelkuran, buna karşın; kendi bakış açısını, hem göstermeci hem de hiçbir söze ya da yoruma mahal vermeyecek derecede konuşkan bir dille beyazperdede görselleştirir. Seyircinin karakterleriyle özdeşleşmesini engellerken, seyircinin karakterleri yorumlamasınaysa fırsat tanımaz. Yaratılan toplumsal gerçeklik içinde karakterlerin yaşadıklarını, seyircinin kendi öznel bakış açısı ve yorumuyla çekip çıkarması gerekirken; Bornova Bornova anlattığı güncel ve ciddi meselesine rağmen, bu düşünsel süreçte seyircisine yeterli alanı vermediğinden güç kaybeder. Karakterlerin bir türlü arzuladıkları kimlikleri kazanamaması ve kendi varoluşlarından bihaber şekilde “gittiği yere kadar” yaşamaya çalışması üzerine kurulan ve zaman zaman kolektif belleğimizden tarihsel anekdotlarla süslenen Bornova Bornova; bizlere umutsuz ve depresif bir hayat manzarası sunar. Israrla bu manzaranın umutsuz ve depresif oluşunun altını çizer. Genel itibariyle baktığımızda, sistemin sıkıştığı ve insanın yaşama alanını oldukça sınırladığı bir gerçektir. Ortadaki tablo tozpembe bir şekilde aktarılamayacak kadar negatiflikleri de içerir. Ama yine de hayatın bütün karşıtlıklarıyla yaratılan bir dünya içinde, bunun yorumunu bizim yapıyor olmamız gerekir. Dostoyevski kitaplarındaki karakterler de sonuç itibariyle her şeyi insanın doğasındaki kötücüllüğe bağlar, ama onun kitaplarını esas önemli kılan şey; yazarın vardığı sonuçtan çok karmaşık toplumsal/sosyal ilişkiler çevresinde insanı derinlemesine analiz etmesinden kaynaklanır. Temelkuran’ın filmiyse, bu derinlemesine analizden yoksun kalarak, ortadaki manzarayı daha da karamsarlaştırarak sunmakla yetinir. Barış SAYDAM http://avrupasinemasi.blogspot.com


“Düş, Şeytanın bahçesidir ve bu dünyada çok uzun zamandan beri bütün düşler görülmüştür.” Milorad Paviç, Hazar Sözlüğü...

TAKILAN ZAMANLAR, GERİ ALINAMAYAN RÜYALAR YA DA ZAMAN TAKILMALARI, RÜYA SAVAŞLARI Yüksek bir şelaleden düşüyor, düşüyordu. Bir plağın takılması gibi zamanın bu noktasına sıkışıp kaldığını, bundan sonra sürekli tekrarlanan notalar gibi, kendisinin de hangi yükseklikte olduğunu bile bilmeden düşeceğini, yalnızca düşeceğini düşündü. Hiç sonu gelmeyecek bir düşmede, bulunulan yüksekliğin bir önemi yoktu. Yerçekiminin değişmediği irtifalarda, düşüşün hızı da değişmiyordu. Ağırlığınca bir hızla düştüğü halde bir süre sonra insan hiç hareket etmeden havada öylece asılı kalmış hissine kapılıyordu. Aniden kuvvetli bir şangırtı sesi. Ardından daha gerçek ama çok daha kısa bir düşüş ve eş zamanlı olarak saç diplerinde dayanılmaz bir acı ve düşüşün sonu. Ayağın yere değmeden bittiği bir düşüş. Artık uyku bitmiş, uykuyla uyanıklık arası da aşılmıştı. Şu anda uykuya geri kaçışın olanaksız olduğu bir uyanıklıktaydı. Saçlarından kendini yukarı çekerken rüyasında nasıl olup da suları sonsuzluğa akan bir şelaleye düştüğünü hatırlamaya çalıştı. Yukarı çıktığında sorunun cevabı, film hızla geri sarılmış ve sonra yeniden seyredilmişçesine netti. Düşmemişti. Atılmıştı. Rüyasında karşı taraf gene kazanmıştı. Kendini dikkatlice kırık camdan içeri çekerken, uykusunda da uyanık olduğu zamanlar kadar dikkatli olması gerektiğini düşündü. Belki daha da dikkatli. Bundan sonra cam açık yatacaktı. Uyumadan önce bağladığı saçlarını, yatağının başucundan çözdü. Bir kez daha kaybetmişti. Kendi rüyasından bir kez daha dışarı atılmıştı. Yatağının altından acı koyu yeşil cam bir çanak çıkardı. İçindeki taşlardan bir tanesini alıp, camdan dışarı fırlattı. Bir an için geriye kaç taş kaldığını saymakla saymamak arasında bocaladı. Bocalamanın basit bir kararsızlıktan ileri gidip, birbirinden hızla ayrılan kütükler üstünde dururken hangisini ne tarafa atacağına karar vermekte geciktiği için bacakların birbirinden ayrılmasından doğan acının ve çıkan sesin birbirine eşitlendiği anında taşları saymayı seçti. Sayarken bilmenin mi yoksa bilmemenin mi insanı rahatlatacağını düşünüyordu. Cevabın hangisi olduğuna karar vermek yerine dikkatini taşların sayısına yöneltti. Çok azdılar. Kaç tane olduğunu söylemeye bile değmeyecek kadar az. Zamanı tersine çevirip, taşların sayılarını söylemeye bile değmeyecek kadar çok oldukları ana gitmek istedi. Şiddeti isteğini can yakan bir acıya dönüştürdü. Acısı giderek ellerinde yoğunlaşınca, bakışlarını taşlardan ellerine kaydırdı. Acı, sanki bakarsa görebileceği bir şeymiş gibi. Ellerinde, düşerken kesen camların açtığı yaralar vardı. Kendi vücudunun kontrol edemediği minik şelalelerinden akan kanda acının kendisini değil ama sebebini gördü. Dizlerinin üstünde cama doğru ilerleyip, içeri düşen cam kırıklarının en kocamanını seçti. Aynalara o anın görüntüsü değer ama içinde bulunulan anın bir öncesi yansırdı. Değen ile yansıyan asla eş zamanlı olmazdı. Bu yüzden kız hiçbir zaman aynalara güvenmemişti. Ayna yerine kullandığı kırık parçadan yansıyan görüntüsünde ellerindeki kanı ruj sürme anlarının özeniyle dudaklarına sürdü. Ruj sürdükten sonra dudaklarını mutlaka yalardı. Bu sefer yalamadı. Yeniden çanaktaki taşların sayısını düşününce hızla yerinden fırladı. Ya karşı koyacak gücü, ona rüyalarını geri almasını sağlayacak gücü oluşturana kadar üst üste uykusuz geceler geçirecekti ki kim bilir kaç geceydi söz konusu olan. Ya da hemen harekete geçecek ve bir şeyler yapacaktı. Harekete geçtiği halde, hiçbir ilerleme kaydedemediği için uykusuz kalma olasılığı da vardı. Bütün bu düşünceleri başının tepesinde hacimleri ve ağırlıklarıyla duran birer nesneymişcesine bir el hareketi ile kendinden uzağa iteledi. İtilen, iteklenen düşünceler nereye giderlerdi? Dudaklarındaki kanın oluşturduğu ciddiyete ters düşecek bir hareketle omuzlarını silkeledi. Bu onun derdi değildi.


Akla değen ve işi biten düşünceler için atık düşünce kutuları yoktu. Düşünceler geri dönüşümle yeniden kullanılır hale getirilemiyorlardı. Sözleri sadece “iyi ki”lerden oluşan ve bir plak iğnesinin takıldığı zaman aralığına ancak sığabilecek sayıda notaların oluşturduğu bir melodiyi mırıldanarak evden çıktı. Çıkarken kapının hemen yanında duran fotoğraf makinesini alırken çıkış ritminde en küçük bir aksama bile olmadı. Derse geç kalmıştı. Çocukla yalnız kalabilmesi için, annesinin dakikliğin ne kadar önemli olduğuna dair tam bir “dakika israfı” sayılabilecek konuşmasını hiç sesini çıkarmadan dinlemesi gerekti. Kendi sessizliği içinde, yalnızca birkaç saatlik ömrü olan tomurcukların acelesiyle açan yoğun düşüncelerinin birbirlerine çarpıp durmasından oluşan gürültü neredeyse çocuğun annesinin sesinden bile baskındı. Kadının zamanı kullanmayı değil yalnızca sahip olmayı sevenlerden olduğuna karar verince kulağındaki güçlü uğultu kesildi. O ise aç gözlü insanların iştahı ile kendisi için kullanabileceğinden daha fazla zaman istiyordu. Bir taraftan da hiçbir bolluğun yetmeyeceği kadar hızla zamanı harcamayı seviyordu. Öyle ya da böyle, şu anda sahip olduğu en kıt şeydi zaman. Bu yaşam birbiriyle ilgisi olmayan şeylerin denkliği üzerine kurulu bir yaşamdı ve isteklerimizin içinde bulunduğumuz durumun belirleyicisi oldukları zamanlar dünyadaki büyüklükleri bir fındığınkine eş elmasların sayısına eşitti. Görkemli olan denk olmayanların denkliğiydi. Kadın konuşmasını bitirip, ders için çocukla ikisini yalnız bırakmadan önce kıza, rujunun rengini çok sevdiğini söyledi. Kırmızının bu tonu en sevdiği renkti ama ne yazık ki kendisine hiç yakışmıyordu. Renklerin ağırlıklarının farklılığı bazı renkleri bazı insanlar için taşınmaz kılıyordu. Annesi odadan çıkınca çocuk, kazağının kolunu sıyırarak gösterdi. Kolunda adı yazılıydı. Çocuk koluna adını kanla yazmıştı. Ona bunun kendi kanı olup olmadığını sormadı. Çünkü cevap, kanın kırmızısı ile çocuğun teninin uyumunda saklıydı. Göz göze geldikleri an günlerdir beklediği cevabı onun gözbebeklerinin koyu kıvamlı siyahında gördü. Sonunda çocuk karar vermişti. Ona yardım edecekti. Makinesini çıkardı. Fotoğrafını çekmeden önce çocuk, bütün dişlerinin gözükeceği bir şekilde dudaklarını incecik parmakları ile araladı. Kızın savaşına o, dişleri ile katılacaktı. Parmaklarının inceliği ile yan yana gelince küçücük dişleri daha da güçlü görünüyordu. Güçlü gözükenin aslında daha küçük olması onun gücünün etkisini arttırıyordu. Çocuk, kıza eşlik edeceği mücadelede kendine silah olarak neyse ki incecik parmaklarını değil minik güçlü dişlerini seçmişti. Mekanik bir sesin ardından, çocuk iki boyutuyla sınırlı ve kısıtlı bir şekilde makineden dışarı kaydı. Şu andan itibaren sahip oldukları enerjiye son zerresine kadar ihtiyaçları vardı. Bunu da seslerini ya da göz bebeklerini birbirine değirerek harcamayacaklardı. Bu yüzden bakışlarını ve seslerini tuttular. O andan itibaren ne konuştular ne de birbirlerine baktılar. Kız odasına döndüğünde çocuğun iki boyutunu tavanın yatağının tam üstüne gelen bölümüne daha önceden yapıştırdığı diğer boyutu bir eksiltilmiş insanların yanına yerleştirdi. Bundan sonra eksik kalan boyutlarına kavuşmaları kızın rüyalarında gerçekleşecekti, ancak. Gazı yerinde bir gazozun baloncukları gibi hep birlikte hareket edip, düşmanı püskürtmek için ona doğru püsküreceklerdi. Acı koyu yeşil cam çanaktaki taşların eksilme hızı tavandaki resimlerin artma hızına eşitti. Kızın her defasında kendi rüyasından dışarı atılma hızı ise hiç değişmiyordu. Her gecenin hızı bir önceki geceye eşit oluyordu. Bir önceki gece ise ondan öncekine. Çanağın dibinde kalan tek bir taş rüyalarını geri alabilmek için tek bir gecesi kaldığına işaretti. Rüyalarını geri alabilmek için henüz yeterli gücü toplayamamıştı. Şu anda sahip olduğu kendi gücünü uyanık kalmaya kullanıyordu. Uykusuz kalmaya dayanabildiği kadar dayandı. Dayanamayacağını anladığı zaman göz kapaklarını uyumamak için dışarı doğru kıvırdı ve makinesini alıp sokağa fırladı. Umutsuzluğu o kadar yoğundu ki sonunda umuda dönüştü. Umut, bir kadın olup önünde durdu. Kız onunla göz göze geldiği an aradığı son kişinin o olduğunu anladı. Makinesinin düğmesine basmadan önce kadın onu durdurdu. Çantasından bir makas çıkarıp, onu da yüzü kadar hatta ondan daha fazla görünür kılmak için yüzünün önüne tuttu. Kız düğmeye bastı.

58


Tavana kadının resmini yapıştırdıktan sonra, kendine ait olmayan son rüyasını görmek üzere uykuya yattı. Bundan sonra ne içinde taş kalmayan yeşil çanak olacaktı hayatında ne de başkalarınca ele geçirilmiş, kaybedilmiş, sonu dışarı atılarak gelen rüyalardan uyanmanın aşağılayıcı öfkesi. Yaşamın büyüleyici akışında insana mutlak olarak ait olan tek şey rüyalarıydı. Bir insan kendi rüyalarına sahip değilse henüz bir hiç olmayı bile başaramamış sayılırdı. Gözlerini kapamadan önce tavandaki yüzlerin hepsine tek tek baktı. Hepsini uykusuna taşımaya hazır olduğunu hissettiğinde gözleri kapanmış uyanıklıktan uykuya geçmişti. Son anlar hem öteki tarafa hem bu tarafa değmişti. Arayı belirleyen çizgiler önce koyu ve kalın çizilmiş olsa da sonradan minik darbelerle yumuşatılarak keskinlik azaltılmış geçiş kolaylaştırılmıştı. Kendisini güçlü hissediyordu bu sefer. Daha kazanmadan zaferin coşkusunu yaşıyordu, bir taraftan da hiçbir şeyden bu kadar emin olmaması gerektiğini unuttuğu için kendisini azarlarken. Sonu getiren de bu bir anlık dikkat dağılmasıydı. Gaflet, yanlış seçim, seçimde yanılma. Kadının düşmana doğrultacağı makası kızın saçlarını kesmek için kullandığı anla kızın büyük bir çarpma sesi duyması arasında birkaç saniyelik bir boşluk vardı. Kız son düşüşünü bu birkaç saniyelik boşlukta yaşadı. Yerde kendi kanının ortasında yatıyordu şimdi. Uzun saçları kökünden kesilmiş. Kızın kesilen saçları açık pencereden aşağı sarkıyordu. Rüzgârla tel tel uçuşuyordu. Kız olmayınca birlik duygusunu ve tutam olma halini kaybetmiş aynı rüzgârla farklı yönlere savrulan birer saç teliydiler artık. Eskiden yalnızca kendi içlerinde tekken artık hep bir aradayken de tektiler. Kalabalığın ortasında tek olarak durmak zordu. Ne var ki her zaman zor olmak değerli olmayı da beraberinde getirmiyordu. Kız kendi kanının ortasında, son rüyasından son kez koparılmış olarak yatıyordu. Tam da rüya olmayınca gerçek bir yaşamın da olmayacağını öğrendiği anda kaybetmişti rüyalarını da, yaşamını da. Artık kendine ait olmayan kanın gölünde, bu gölün cüretli kırmızısıyla uyumlu ama artık taşıyacak bir damla kanı, kendisine ait rüyaları olmadan yatarken bu sefer zamanın belli bir noktasına sıkışıp kalmış, sürekli yinelenen ses bir makas şıkırtısıydı. Her kaybın bir sesi varsa kızınki işte bu şıkırtı, her kaybın bir rengi varsa kızınki işte bu kan kırmızısıydı. Ne yazık, ya da ne hoş! Bu konuda son söz yalnızca kıza aitti. Elvan PEKTAŞ DENİZ İllüstrasyon Mert GÜRKAN mertgurkan.deviantart.com

60


ARŞİVCİ AÇLIĞI Derin bir şekilde çizgi roman, anime ya da bu kültürün herhangi bir ürünüyle ilgilenen insan, tam anlamıyla bir “açtır”! Sürekli okuma arzusuyla yanar bu insanlar. Aynı sayfaları belirli aralıklarla yeniden okur satır satır ezberlerler. Sıkıldıkça bilmem hangi yılda bilmem hangi ay yayınlanmış bilmem kaçıncı sayısını açar, oradaki en çok hoşuna giden cümleyi bulur, sessizce tekrarlar. İlla çizgi roman olmasına da gerek yoktur, bir kült de olabilir, örneğin Star Wars. Benim en sevdiğim replik Mace Windu’nun Senatör Palpatine’i tutuklama geldiğinde aralarında geçen o unutulmaz üstünlük mücadelesiydi! “Mace Windu, beklediğimden çabuk geldiniz.” “Cumhuriyet Galaktik Senatosu adına sizi tutukluyorum senatör!” “Beni tehdit mi ediyorsun usta jedi?” “Kaderinizi senato belirleyecek!” “Ben zaten senatoyum!” “Henüz değil!” “Öyleyse bu ihanet!” Palpatine ve Mace Windu arasındaki o kısa ışın kılıcı dövüşü, Revenge of the Sith’in içindeki en iyi üçüncü ışın kılıcı dövüşüydü. İşte, yukarıdaki cümleleri eksiksiz yazabilmek için arşivimden filmi çıkarıp, ROM’a yerleştirip tekrar açtım sözü geçen sahneyi! Arşiv insanlarıdır onlar, dedik ya, doymazlar… Hep daha fazlasını daha iyisini ve daha “özel”ini isterler.


Ben de bir arşiv insanıyım. Birkaç yıl önce, arşivimdeki kitapları saydığımı bilirim! Arşiv yapmaya 9. sınıfta başladım. Ama arşivimin ilk kitabı, Arka Bahçe Yayıncılık, SpiderMan sayı 20 idi. O zamanlar ilköğretim 6. sınıf öğrencisiyim. Bildiğiniz evlat yani. Annemle gitmiştik bayie, Tabi şimdi yaş 19 olduğu için, ben de artık “Ne günlerdi o günler be” diyebiliyorum! İlk kitabım Arka Bahçe’den çıkan Spider-Man’in 20. sayısıydı işte. Acayip kaliteli bir kâğıda sahip. Fiyatı 2’500’000 TL! Kapağında Shocker tarafından “şoklanmış” ve dolgularına kadar titreşim halinde bir Spider-Man, yani nasıl desem resmen başına gelebilecek en feci anlardan birini yaşıyordu! Malum Spidey hırpalanmaya, dövülmeye, vurulmaya, klonlanmaya, gömülmeye hatta öldürülüp diriltilmeye alışık bir süper kahraman! Sonrası geldi benim için, Arka Bahçe’den çıkan aylık Spider Man’lerin hepsini toplamaya çalıştım ama aradaki birkaç eksiği kapatamadım. Mesela Spider-Man Arşiv Dizisi! 1’den 7’ye kadar hepsi tamam ve 6. cilt hariç mükemmel durumdalar!

Şimdilerde kendimle gurur duymama neden olan bir kitaplığım var! Öyle ki, içinde Dylan Dog’dan 1973 yılında E Yayınları’ndan çıkmış “Baba” yani “The Godfather”a kadar onlarca kitabımın olduğu! Bir arşivciyim ve açım! Öyle bir açlık ki benimki, en başta zırvaladığım gibi her zaman en özeli, en nadiri arşivimde olsun istiyorum. Çevremdeki çoğu insanın ilgisizliğinden yakındığım bu marjinal kültür öğeleriyle dolu bir hayatımı en dolu şekilde yaşamak arzusunu bir an olsun yitirmiyorum! Artık kitaplığım bana yetmiyor, yeni bir raf gerekiyor duvarıma! Daha fazla yer gerekiyor ki, daha fazla ciltli özel sayılar, çizgi romanların film özel sayıları, sahaflardan topladığım eski sayıları ve DVD’lerimi koyabileyim! Sadece kapağını beğendiğim için bir kitabı okuyabilecek kadar da yüzsüzüm! Bir yazarın imza gününe gelmişsem, birkaç dakika öncesine kadar o yazarı tanımıyorsam bile sadece eşsiz bir imzalı kitabı daha rafıma koymak için yazarın kitabını alacak kadar heyecanlıyım aynı zamanda! Bir buçuk yıl önce almayı bıraktığım bir aylık dergiyi 15. Yıl Özel Sayısı hazırladığı için de al-

62


mayı düşünebiliyorum! Ya da param yetmediği için DVD’lerini satın alamadığım dizileri, DivX halinde bir çanta dolusu DVD içine depolayıp saklayabiliyorum! Onca saçma sapan şeyler varken, gazetelerden biriktirdiğim kitaplarla mükemmel tarih kitapları alabiliyor, DVD arşivime yeni belgeseller katabiliyorum! Sadece farklı bir şeyler olsun diye normal zamanda pek yanaşmayacağım dergileri birer sayı da olsa alıp biraz okuyup sonra diğerlerinin yanına kaldırabiliyorum! Arşivciyim ben ve açım! Yeni özel sayılar istiyorum. Yepyeni ciltler satın almak istiyorum ve kitaba, dergiye, çizgi romana verilen paraya hiç acımıyorum ne kadar ahlaksız bir DivX delisi olsam da! Mesela en sevdiğim Metal Fırtına serisinin 5. kitabını artık çıksın istiyorum! Ne mutlu bana ki geçen yılki Bursa Kitap fuarında dördüncü kitap “Turan”ı imzalı bir şekilde arşivime katabildim! Sonra, ben V for Vendetta’nın afişini istiyorum! Taxi Driver’in farklı bir afişini buldum ama V’nin afişini istiyorum! Bulamıyorum Bursa’da! Çocukluğumda feci şekilde yer kaplayan Mighty Morphin Power Rangers’in bütün karakterlerinin figürlerini dizmek istiyorum rengârenk! Açım ben ve bu açlığımın kolay kolay bitebileceğine sanmıyorum! Benim gibi bir arşivciyi doyurabilmek için çok büyük bir istisnai durum gerekli. Mesela Spider-Man’in ilk göründüğü dergi “Amazing Fantasy”nin orijinal 15. sayısı beni ne kadar mutlu ederdi aslında! Arşivci açlığı bitecek gibi değildir. Hiçbir zaman da tam olarak doyum noktasına ulaşmaz, çünkü emin olun, “Maceranın devamı gelecek sayıda”! Mustafa Emre ÖZGEN me.ozgen@windowslive.com


ESKİ İSTANBUL MÜZESİ Bir masalı bilimsel postule kuyusuna attım. Sonra kuyuyu ters yüz edip rokete yükseltgedim ve yüzümü göğe çevirdim. En parlak yıldızlardan biri göz kırptı. Bir kurt deliğinden geçip yanına vardım. Neden kâinattaki bunca uzak bir yer bu kadar tanıdık geliyor? Bigbangdaşlık soluyorum adeta. Diğer Kıyı Öykünmeleri – Yazi Meyyın

“Bir şey mi oldu?” Siyah saçlı genç kadının sol arkasında duran sarı dev balon bütün göğün yarısını kaplamıştı. Güneş ardında kaldığı için gölgesi müthişti. “İyi misin?” Ağzımdan kelime çıkartabilecek durumda değildim. Nutkum tutulmuştu. Ansızın düşünce silsilemin önünden çekilen paravana nedeniyle yepyeni bir zihnin ufkuna dâhil olmuş gibiydim. “Sen... İyi misin?” Tam olarak ne olduğunu kestiremiyordum, ama yeni gerçeklik ufkunun uyanışı muazzamdı. Baskındı. Kendimi bir uzay istasyonunda gördüm. Bir uzay mekiğindeydim. Yanımda ikisi kadın beş altı kişi daha vardı. Hepimiz astronot giysiliydik. Başlıklarımızın şeffaf siperliklerinin ardındaki yorgun yüzlerimiz neşe ve mutluluk ışıyordu. Çok büyük bir iş başarmıştık. Güneş sisteminde bir gezegene ilk kez insan ayağı değmişti. Dünyanın en yeni kahramanlarıydık. “Başardık çocuklar.” Bunu diyen kestane rengi saçlı kadın astronottu. Adı Manuella, hayır Mana. Meksikalı kadın astronottu. Kaptan yardımcısıydı. 39 yaşındaydı ve bekârdı. Defalarca yinelenmesine rağmen her telaffuz edildiğinde içimizde sevinç yaratan bir sözcüktü. Büyük bir badire atlatmış ve ölümden kıl payıyla sıyrılmıştık. Şimdi önümüzde büyük bir heyecan ve sevgiyle bizi bağrına basmak için bekleyen bir dünya vardı. Aileler, dostlar, ün ve servet. Karımı, üç yaşında bıraktığım kızımı düşündüm. Kızım şimdi altı yaşındaydı. Babası motorları olan, uzayda hareket eden dev bir konserve tenekesi içinde geçirilen üç koca yılı bitirmişti. Sevincim tarif edilemez boyuttaydı. Birazdan iki haftalık karantina için yörüngedeki bir istasyona alınacaktık. Kenetlenme işlemi neredeyse tamamlanmıştı. Daha geniş ve özellikle dünya manzaralı değişik bir yere duyduğum özlem yer kabuğunda bulduğu bir çatlaktan yükselen magma gibiydi. “Şimdi nasıl?” O sarı top normal boyutlarına dönmüştü yeniden. Terasta hemen arkalarındaki masada oturan genç çift alçak sesle bir şeyi tartışmaktaydılar. Kısa saçlı sarışın adam kadının elini tutmuştu. Kumral kadını arkadan görüyordum. Sutyeninin askılarını belli eden zeytin yeşili dar bir tişört giymişti. Öne eğilmişti. Başının duruş şeklinden ağlamak üzere olduğunu hissediyordum. Daha sonraki masa boştu. Başımı sola çevirdim. İçerideki masalardan bazılarında oturan insanlar vardı. Siyah pantolonlu, beyaz gömlekli, bordo renkli yelekli garson kapının ağzında durmaktaydı. Kimse bir şey istemediği için düşüncelere dalmıştı. Yirmi başlarında falan olmalıydı. İsmini çıkaramadığım bir futbolcuya benziyordu. “Geçti değil mi?” Geçti kelimesi sanki geçişlen komutu gibi olmuş tekrar uzay gemisine dönmüştüm. Bu defa belleğim daha harlıydı.

64


“Koyaanisqatsi. Koyaanisqatsi’ye ne oldu? Arkadaşlarım. Karım ve kızım… Sen kimsin? Burası… Belleğim niye tutuk?” Kobalt mavisi gömlek giymiş, siyah saçlı genç kadının yüzündeki endişe yerini bir çeşit kararlılığa bırakmıştı. Gözlerinde anlayış zerreleri kıpırdaşıyordu. İnce dudaklar, azıcık kemerli bir burun ve iri siyah gözler. Güzel değildi, ama dokunaklı bir çekiciliği vardı. “Neyi bilmek istiyorsun?” “Kimsin sen?” Kadının yüzünde beliren tereddüt kısa sürdü. Dürüst yan hâkim olmuştu sanki. “Adın Doğan Başatura,” dedi. “Bu kentte doğdun. Mars’a yollanan Koyaanisqatsi adlı gemideydin. Uzman navigatör olarak. Bir sorun çıktı… Gidiş yolculuğunun son haftasında yerle bağlantınız koptu. Sonra… Çıkageldin. Bunun ne kadarını hatırlayabiliyorsun şu anda?” “Dört gün boyunca yerle ilişki kuramamıştık. Dönüş yolunda. Mars’a indik. Ben ana gemide kalan ekipteydim. Sonra dönüş yolunda…” Dönüş yolunda çekilen sıkıntıların ayrıntısı doluştu beynime. Durmadan bozulan ve tamir isteyen aparatlar bizi hayatımızdan bezdirmişti. Birkaç kez ciddi yıkımın eşiğinden dönmüştük. Mars kayıtları silikti ama. O anlara ait görüntüler yoktu beynimde. Mars’ı düşündüğümde gördüğüm Mars filmlerinden sahneler doluşuyordu bellek ekranıma. Tatsız bir şeyi duymak üzere olduğum duygusu çok güçlüydü. Kaçınılamazı ıskalayamazdım. “Belleğimde… Ne oldu? Daha önce, adınız ne?” “Serpil. Liseden arkadaşınım.” Serpil’i hatırlıyordum. İlk kez bir arkadaşın partisinde öpüşmüştük. Çok önceydi. Başka serüvenler yaşamış ve evlenmiştim. Şimdi altı yaşında olması gereken bir kızım vardı. “Sen o değilsin,” dedim. “Çünkü kızı en az on beş yıldır hiç görmedim. Tek bir kez uzaktan bile. Zaten çok kısa süren bir ilişki yaşamıştım.” Genç kadın gülümsedi. “Ben oyum.” “Anlatacak mısın her şeyi?” “Bir şey daha içer miyiz? Yeşil çay?” “İyi.” Kadın garsona bir işaret yaptı. Delikanlı başıyla olumlayarak içeri girdi. “Şu anda neredeyiz Doğan?” Omuzlarımı silktim ve “Kadıköy’deyiz,” dedim. “Deniz Yıldızı kafesinde.” “Hangi yıl?” “2024 eylülü.” “Mars yolculuğu ne zaman başlamıştı?” “2021. Unutulmaz bir yıldır yaşamımda.” “Bizler için de öyle oldu.” Genç kadın konuşmasına ara verince sessizliği soğuk bir şeyler doldurmaya başladı. Duymak üzere olduğum şeyden korkmaya başlamıştım.” 2021 doğru. 2 Haziranda yola çıktınız. Bir yıl iki ay sonra yerle ilişkiniz kesildi, ama bu 4 gün sürmedi. Tam 143 yıl sonra geri geldiniz.” “Yani?” “Mars’a inilmedi ve şu anda 2165 yılındayız.” Yaşadığım şok bayağı ağırdı. Filmlerde ve öykülerde bu tür haberleri duyanların abartılı davranışlarını biraz küçümserdim hep. Gerçek başkaydı. Soğuktu. Aşılamaz naturalıydı. “Evliydin ve yolculuğa çıktığında üç yaşında bir kızın vardı. Kızın mutlu ve uzun bir hayat

66


yaşadı ve bundan 51 yıl önce 96 yaşında vefat etti. Ardında çocuk bırakmadı. Karın ondan çok önce geçti gitti eski tabirle.” Ne diyeceğimi bilemez bir şekilde yüzüne bakınca kadın devam etti. “Ansızın kapımıza dayanınca önce yabancı bir tasallut sandık normal olarak. Keşif gemimiz sizin geminizin gerçekliğini saptayıp bize bildirince içeri girip duruma baktık. Sekiz astronottan sadece ikisi sağdı. Sen ve Mana denen Meksikalı kadın. Geminizi uzayda imha etmeye karar verdik. Çünkü bir kurt deliğinden geçip kim bilir nerelere gitmiş ve geri dönmüştünüz. Başka türlü bu kadar zaman aynı yaşta ve sağ kalamazdınız. Düşman taraftan bize açılan kapının anahtarı olabilirdiniz. Sizleri yeryüzüne getirmek konusunda Birleşik Dünya Güvenlik Konseyi oylama yaptı. Exobiyologlar da karşıydı. Uzaydan bize öldürücü virüs taşımanız ihtimali vardı. 14’e 12 ile yaşamanıza karar verdiler. Bir çeşit vefa borcu. Gemiyi imha ettik. Sizleri yeryüzüne getirdik. 143 yıl takdir edersin ki çok uzun bir zaman. Dünya inanılmaz derecede değişti. Sana buraya uyum sağlatabilmek için uygun bir yer bulduk ve ortamı uyarladık.” “Bu... Burası uyarlanmış bir yer mi yani?” Genç kadın gülümsedi. Bakışlarında içtenlik ve merhamet vardı. “Dünyada artık beton yığınlarının içine sıkışmış yoğun hayat birimleri yok. Robot yapımını robotlara bıraktık. Bütün elektronik ve mekanik düzenlemeleri de. İş hayatı, ticaret, ekonomi, tarım, teknoloji denen anlayış çok değişti. Buna uyum sağlamanız mümkün değildi. İnsan kalıbından çok taştı Doğan Bey. Bu taşma, gelişme uzaya pek fazla yansımadı. Yeryüzünü değişik bir şekilde deneyimlemeye başladık. İnsanlar ilk kez kesiksiz bir huzur ve güvenlik ortamındalar. Eski aile düzenini anımsatan kümeler kuruluyor ve yenileniyor. Kimsenin aç açıkta ve bakımsız kalması mümkün değil. Hapishane diye bir kurum yok artık. Suç yok çünkü. Uzay fethi duygusu da çok yavaşladı. Her zaman küçük gruplar çıkıp bunu savunuyorlar, ama genel ruh hali değişti. Güneş sistemini kolonileştirdik. Daha ötesi şu sıralarda pek fazla ilgi çekmiyor. Sadece marjinal gruplar, çok sınırlı harcamalarla evrenin çeşitli yönlerine açılıp durmakta. Şu ana kadar hiçbiri bir başka zekâyla temas kuramadı. Mesafeler hâlâ çok fazla. Sizi yutan kurt deliği de bir daha görünmedi.” Etrafıma bakındım. Kulaklarım uğulduyordu. “Burası İstanbul değil mi yani artık?” Garson çayları getirince kadın gülümsedi ve teşekkür etti. Sonra çay fincanının içine bir küpçük şeker attı. Kaşıkla karıştırdı. “Artık ne İstanbul, ne New York, ne de Sanghai var. Küçük şehirlerin tamamı yeni ortama uyarlandı. Dünya üzerindeki yirmi bir eski metropol müze olarak korundu. Pek revaçta olan müzeler değildir onu söyleyeyim. Çünkü insanların beyni değişince, hisleri de güçlendi. Büyük şehirlerin eskiden kalan ışımasından rahatsız olanların sayısı arttı. Ziyaretçisi giderek azalan yerler oldular.” Beşiktaş vapur iskelesine telaşla koşuşturan insanlara, denizde seyreden vapurlara ve bir simit parçası kapmak için hazırlanan martılara baktım. “Peki bu insanlar?” Kadın çayından bir yudum aldı ve “Müzeler eksiksiz noksansız mazinin aynasıdırlar.” “Bu insanlar... Sen, şu arka masada oturanlar, nesiniz peki?” “Elimi tut.” Otomatikman dediğini yaptım. Kadının elinin ısısı, yumuşaklığı, rengi her şeyiyle normal bir insan eliydi. “Çayınızdan bir yudum alın.” Dediğini yaptım. Şeker koymayı unuttuğum için biraz buruktu, ama bildiğim tanıdığım yeşil çaydı.” “Bir fark hissedebildin mi?”


“Çok başarılı bir simulans yani?” Öyle bir şey yok artık. Bunlar öykülerde ve eski filmlerde kaldı. Zihinlerimizi yenileyince ve teknolojik sıçramaları arkamıza alınca çevremizdeki evreni bayağı interaktifleştirdik. Bu nedenlerle bir yerde sıkış sıkış oturmamıza gerek kalmadı. Cetvel ve pergelle çizilen iç kapatıcı düzenlikler sonsuza kadar bitti. Amorf yapılanma söz konusu. Artık aynı anda sayısız yerde olmak mümkün. Ne temel ihtiyaç, ne de prestij olarak bir sıkıntı kalmadı. Yalnızlık sadece sözlükte var olan bir kelime. Bunalım, depresyon, paranoya ve Koyaanisqatsi de öyle. Hopi dilinde çılgın yaşam, karmaşık yaşam, dengesiz yaşam, parçalanmış yaşam anlamına geliyor değil mi? Bütün bunlar mazide kaldı. Yumak aileler, akrabalıklar kuruldu. Her şey gerçektir. Şu gördüğün martılar, deniz suyunun tadı, şu garson, ben, hepimiz gerçeğiz. 0 ve 1’lerle bir ilişiğimiz yok.” Kadının sözlerini kelimesi kelimesine doğru olduğunu seziyordum. “Benim rahatsızlığım nedir peki?” “Beynin bizden farklı. 8000 yeni fiil var şu anda gündemde. Eskiden bir çırpıda elli fiil kullanabilenlere entelektüel denildiği zamanları hatırla. Diller değişime uğradı. Aparat kullanımı bayağı çetrefilleşti. Beyinlerin hipokamp bölgesi çok değişti. Kıvrımları inanılmaz arttı. Eğitim doğuştan ölüme kadar kesiksiz sürmekte. Her an yıkılıp giden, göz açıp kapayana kadar yenilenen sistemin göbeğinde yaşanıyor. Maharet haleleri yardımıyla bunların içine uyum sağlıyoruz. Sokaklar eskisi gibi birbirlerine diğer sokaklar aracılığıyla bağlanmıyor. Sayısız geçitler, emiciler, taşıyıcı alanlar var. Bunların içindeyiz. Her şey molekül molekül hesaplanıyor. Aşk ve seks de bu tür bir sürecin içinde. Eşleşme kriterleri çok değişti.” “Moleküler muhabbet yani?” dedim. “Aynen öyle. Yiyecekler içecekler, iç organlarımızın salgıları falan da değişti ve maddiyatı yeniden yorumlamış yatay bir medeniyetiz. Teorik matematik öğrenme yaşı üçten başlıyor. Manyetik alan sorunu da başka bir kalem. Beyinlerimiz ve bedenimiz bu alanlara adapte oldular. Senin gibi zamanında üst düzey zekâlı olan, iki üniversite bitirmiş, çok sıhhatli biri ki, kaç bin kişi içinden Mars misyonu için seni seçtiler, sen bile bu ortama uyum sağlayacak durumda değilsin. Daha... Daha saatlerce anlatabilirim Doğan. Seni uyarlamak için çok çabaladık. Olmuyor. Bu son testti. Olmuyor. Az bellekli bir bilgisayara en yeni programların yüklenememesi gibi biraz. Maalesef aramıza katılman mümkün değil. Bu nedenle yeni bir karar aldık.” Kadının yüzüne bakakaldım. Kalbim heyecanla atmaya başlamıştı. Çöpe mi atılacaktım acaba? “Burada, bu şehir 184 yıl önce dünyaya gözünü açtığın yer sonuçta, Eski İstanbul Müzesi’nde kalacaksın. On beş milyon insanla birlikte. Metrolar, taksiler, otobüsler, oteller, restoranlar, hastaneler ve aklınıza gelen her şey kullanımda. Sana aylık 3022 lira maaş bağlanacak. Birinci sınıf sağlık sigortan, sıfır kilometre bir araban ve kalacağın bir evin olacak. Semti ve eşyalarını kendin seçebilirsin. Bunun için ayrıca ikramiye verilecek. Arabalara dikkat et seni ezebilirler. Birisi yumruğunu indirirse burnun yassılaşacak. Yediğine içtiğine de dikkat et. Her şey gerçek. Ben de burada olacağım. Bir şey daha. O gördüğün simulasyon filmlerini unut. Burası gerçek. Tıpkı evrenimiz gibi şehir sonlu, ama sınırsız. Hiçbir zaman gerçeklik dışına taşmayacaksın yani.” Kadın bunu derken pantolonunun arka cebinden aldığı bir kartı bana uzattı. “Telefon edersen gelirim ziyaretine. Hayatımda ilk öpüştüğüm erkeksin.” Karttaki ismini yüksek sesle okudum. “Serpil Candan. Şirket danışmanı.” İçimden sen o kız değilsin demek geçti, ama bezgince yüzüne baktım. “Müze bekçisi mi oldum yani?” Kadın gülümsedi. “Sayende müzeye ilgi artacak sanırım. Bir şey daha... Sana hoşuna gidecek

68


bir sürprizim var. Mana. Bir iki dakika içinde buraya gelecek. O da aynı durumda. Yalnız kalmayacaksın. Milyonlarca hayat var ayrıca çevrenizde.” Genç kadın doğruldu. Orta boylu, mevzun vücutlu genç bir kadındı. Taş çatlasa otuz yaşındaydı ve Serpil’in inanılmaz derecede benzeriydi. Çantasını açtı. Krem rengi kalınca bir zarf çıkarıp bana uzattı. “Bir otele yerleş. Kendine ev ara. Döşe. Sanırım Mana beraber oturalım teklifine itiraz etmeyecek. Çünkü Eski New Mexico Müzesi’nde yalnız kalmaktansa burada olmayı yeğledi. Erkekler yer konusunda sanılanın aksine daha ısrarcı oldukları için sana o tarafa gitmeyi önermedik. Kadın burada turist sayılır yani. Ona göre davran.” Serpil bana dostça sarıldı. Bedensel hususiyetleri tanıdık bildik kadınlardan farksızdı. Ten kokusu, parfümü de öyle. “Hoşça kal Doğan. Belki görüşürüz yine.” “Güle güle Serpil.” Genç kadın kollarını çözerek memnuniyetle gülümsedi ve sol gözünü çapkınca kırparak çekti gitti. O kapıdan çıktıktan birkaç saniye sonra içeriye Mana girdi. Üzerinde alacalı bulacalı ince bir yazlık elbise vardı. Kestane rengi uzun saçları, makyajsız esmer yüzüyle çok hoş görünüyordu. Gemideki kılığından çok farklıydı. Kısa topuklu beyaz ayakkabıları çok yakışmıştı. Kadın etrafa bakındı. Beni görünce neşeyle el salladı ve olduğum yere seğirtti. Ayağa kalkıp kadını karşılamaya hazırlandım. “Doğan seni gördüğüme ne kadar sevindim bilemezsin.” “Ben öyle Mana.” Kadın sımsıkı sarılınca ben de aynı şekilde karşılık verdim. Parfümü başımı döndürmüştü. İnsanlarla birlikte havaya yükselen dev sarı balona bakıp içimi çektim. İki kadından hangisinin daha gerçek olduğunu hiçbir zaman bilemeyeceğimi düşünmekteydim. Sadık YEMNİ İllüstrasyon Mehmet SEVİNÇ http://mehmetsevinc.deviantart.com

70


AYDINLANMA ZAMANI II Öyle ya gösteri devam etmeli değil mi Freddie amca? Hem hayat, hem de gösteri devam etmeli; gerçi hayat bir gösteriden ibaret ya bakma sen bana… Bakma sen bana dedim ama huy bu kurumasın bir şeyler demeden durmuyor ki: Hayata gösteri dedik ya tiyatro oyunuymuş gibi düşünelim bir: Şimdi, bu oyun kimilerince kapalı gişe sahnelenmekte kimilerince de sahnelenemeden hüsrana uğramakta ve arşivde tozlanmakta. Haydi, durumu bir şarkı ile de ifade edelim; Cem Karaca söylesin kaybedenler için: Nem Alacak Felek Benim… Ve sıra sende ey felek; ey yaradan… Sen nelere kadirsin? Bana 1 değil 3 dert birden verdin ve iyi de etmedin: Bir damla sudan hayat verdin… Büyüttün, olgunlaştırdın, insanları iyileştirme gücü verdin… Bu yaptıkların da yetmedi sana; dünyadaki hizmetimin kul sıfatından çıkıp daha da üst düzeyde olabilmesi için (elbette ki çıkarın için) ölümsüzlüğü verdin… (İç çekerken yürek dolusu haykırışla) Sana bir şey diyeyim mi: ? Üzerimde oynadığın bu oyundan ilk madde haricindekiler hariç diğer maddedekileri tasvip ettiğimi söyleyemeyeceğim be shihan*… Sayende tarihin görüp görebileceği en tehlikeli katillerden biri haline geldim. Neymiş efendim: Şeytanla savaşta dünyada sana yardımcı olacakmışım da, falan filan. Üstelik bir de dalga geçer gibi insanların iyileşmesi için bana gönderiyorsun ya daha ne diyeyim ki sana? Kanlarını döktüklerimin günahını nasıl ödeyeceğim ben sana, ayrıca sen değil misin “kan dökmenin günah olduğu”nu söyleyen? (İçten bir sızlanma ve muzip bir gülümsemeyle) Ah be shihan, a beni paradoksa koyan yaradanım. Neden ben, niye ben? Neyse geçelim bu safhayı, geçelim de sana bir haber vereyim: Burada senin kiralık katilinsem orada da Üstadın kiralık katiliyim. Üstat dediğime bakma sen, o da senin ürünün. Sorma bana kim diye, biliyorsun sen kim olduğunu: Günahların efendisi o. dediğim gibi burada sana orada da yani berzah*ta tuttuğun o ruhları öldürüyorum. Hiç itiraz etme bana, ruh cehennemde acı çekecekse ölmesi de lazım değil mi? Ve ben, tam da bunu yapıyorum: Ruhları öldürüyorum... Garip değil mi, benim için yaptığın bunca şeye bunca yatırıma karşın burada sana orada da ona hizmet ediyorum... (Muzip gülümsemeden kahkahaya geçiş) İşte ben bu durumu seviyorum... Shihan sen bize akıl verdin ya; hani kendi yolumuzu çizelim, kaderimizi düzenleyebilelim diye. Ayrıca görmesini bilenler için birçok hakikat saklıdır da diyorsun kullarına. Al sana “gizli gerçek”: Hayat; namazsız okunan ezan ile başlar, ezansız kılınan namaz ile sona erer... Eminim bize bu ritüeli yaşatırken bu gerçeği bulmamızı istemişsindir. Düşününce nasıl da açığa çıkıyor: bir çocuk doğar ve ebeveynleri eve davet ettikleri hoca aracılığıyla çocuğun kulağına ezan okutur. Okunur da namazı nerededir? Namazını da o çocuğu öldürdüğünde (artık vadesi ile mi olur ya da ben mi alırım canını sırf şeytana uydu diye bilinmez) o gün ifa edilecek bir namaza müteakip olarak (genel teamüller uyarınca öğle namazı veya ikindi namazı olabilir) kılınan cenaze namazı ile eksik kalan aşama tamamlanmış olur. Düşüncelerde boğulan Timur bazen karşısında duran bazen damarlarında dolaşan ama çoğu zaman da kafasının içini bitmek bilmeyen konuşmaları ile dolduran vicdanına kabarttığında vicdanının uzun bir süreden beri konuştuğunu ve konuşmasının sonuna geldiğini fark etti: Sen ben ne dersem diyeyim ileride keşke demeyeceğin seçimleri yap, ben sana kayıtsız şartsız uyarım. Neticede ben senim... Gidiyorum ve seni sana bırakıyorum. Tıpkı geçen sefer yaptığım gibi... Çaresiz kaldığını hissettiğinde adımı içinden seslenmen yeter, ben gelirim ve sana yardımcı olurum. Ben


senin zannettiğin gibi ayak bağı değilim, ben senden daha fazla sen olanım ve bir sır da benden sana gelsin: Hayatını daha önce olduğu gibi yaşa ama kendini geliştirerek; unutma hayatın sırrı, yeni ufuklar açmaktır. Ha bu arada az sonra kapı çalacak ve biri gelecek. Çok hasta biri o. Hasta biri fakat aynı zamanda burada canı alınacak biri. Yani bir günahkâr. İyileştirmek ya da öldürmek sana kalmış. İkisi de senin görevin... Sesin susması ile külçeymişçesine gibi koltuğa yığılması bir olmuştu Timur'un. Koltuğa yığılıp ta henüz biraz nefeslenmişti ki kapı çalındı. Gelen O idi. Kapıda hasta olduğu her halinden belli olan biri vardı. Hasta ve çaresiz. Hali aynı bir tavşanı andırıyordu: Ürkek ve savunmasız. Kadını içeri buyur etti. Adının Jale olduğunu söyleyen uzun bir süreden beri beyninde bir ur olduğunu ve artık bu urun onun hayatını sona erdirmeye çok yakın olduğunu evinin adresini ise salonunda aniden beliren çok uzun boylu birinin verdiğini, adamın belirdiği gibi bir anda ortadan kaybolduğunu bir çırpıda anlatmıştı. Jale'yi dinlerken baştan aşağı kadını süzen Timur hastalığın ne derecede ilerlemiş olduğunu anlamaya çalışıyordu. Daha doğrusu iyileştirmektense öldürmenin iyi bir seçenek olup olmadığını düşünüyordu ki birden omzunun üzerinde beliren Mikail iyileştirmenin öncelikli işi olduğunu, can almanın ise ikincil görevi olduğunu ve daha sıranın can almaya gelmediğini, bekleyebileceğini fısıldayarak kaybolmuştu. Yerinden kalkarak ellerini kadının başına koyan Timur o ana kadar yaşamadığı bir şey yaşamış ve kadının ailesine ait olan tüm mirası alabilmek adına zamanında ailesinin fertlerini ardında iz bırakmayacak şekilde öldürdüğünü görmüştü. Yapabilecek bir şeyi yoktu. Parmakları erimeye başlamış ve kadının beynine nüfus etmişti. Eriyen parmakları beynin lobları arasında kan gibi dolaşıyor urun olduğu yeri bulmaya çalışıyordu. Parmakların arayışı son bulmuştu. Uru parmaklarının arasında hissedebiliyordu Timur. Ur, çağrıldığında evine doğru koşan aç bir köpek gibi parmaklarına hücum etmiş ve parmakları ile bir olmuştu. Kadının başındaki elleri görecek olan üçüncü bir kişi Timur'un ellerinin bileklerine kadar kadının kafasının içerisine girdiğine dair yeminli ifade verebilirdi. İşi biten Timur ellerini kadının kafasından çekmişti. Parmaklarından az önce beyinden söküp aldığı ur halıya cıva ağırlığı ile damlıyordu. Kadını yolcu ettikten sonra odasına geçen Timur'un nabzı yavaşlamaya başlamıştı; nefes alış verişlerinde çektiği acı ise ciğerlerine her seferinde birer bıçak sokuluyormuş gibi hissetmesine yol açmıştı. Nabzı tamamen kaybolmadan önce çok uzaklardan vicdanın şu cümleyi seslendiğini fark etmişti: KOŞMALISIN, MARATONUN ANLAMINI BULANA KADAR... * shihan: Dört yönüne de hâkim kişi demek olup aynı zamanda hocaların hocası senseilerin piridirler. * berzah: Arapça kökenli bir söz olup, coğrafyada bir yarımadayı karaya bağlayan, iki yanı su, dar kara parçası, kıstak, anlamına gelmektedir. İslam terminolojisinde ise öldükten sonra ölenlerin ruhlarının gittiği ve kıyamete kadar kaldıkları düşünülen âlem veya mekândır. İslam'da berzah hayatı kişinin ruhunun bedeninden ölüm meleği Azrail tarafından ayrılmasıyla başlar. Bunun ardından Münker ve Nekir melekleri kişiyi (ruhunu) sorguya çeker. Daha sonra ruh kıyamete kadar bu berzah âleminde kalır. İnanışa göre bu devre iyi müminler için kolay, inanmayanlar yani örneğin müşrikler ve münafıklar içinse çok zor geçer. Mustafa KILCI mustafakilci@gmail.com İllüstrasyon Gökçe BEDİRLİ http://gokceyazin.deviantart.com


THIRST \ KAN ARZUSU \ BAKJWİ (2009) Chan-wook Park Oldboy ile bitirdiği intikam üçlemesi ile Güney Kore'nin en bilinen yönetmenlerinden biri olmuştur. Farklı görsel dili ile de her filminde kendinden söz ettiren bir dahi olarak görülüyor. Ancak filmlerini seyretmek hiç de kolay değildir. Yarattığı dünyalar psikolojik olarak çok yıpratıcı olduğundan onu ya seversiniz ya da verdiği ıstıraptan dolayı nefretinizi kazanır. Ülkemizde Filmekimi ile görücüye çıkan son filmi Bakjwi ise biraz kafa dinlemek, eğlenmek için çekilmiş görüntüsü veren absürt bir romantik vampir hikâyesi. Aslen Émile Zola'nın Thérèse Raquin romanından serbest bir uyarlama. Romanın hikâyesine vampir sosu eklenmiş diyebiliriz. Rahip Sang-hyeon (Song Kang-ho) Güney Kore'de bir hastanede hastalara dua etmekte ve günah çıkarmalarını dinlemektedir. Hayatındaki boşluğu doldurmak için daha büyük bir görevde bulunmak ister. Böylece sadece bekâr erkeklerde görülen öldürücü cüzzam benzeri bir hastalıkta kobay olmak için kullanılmak üzere Afrika'ya doğru yola çıkar. Hastalık diğer 500 kobayı öldürmüştür ancak Sang-hyeon öldü denilirken birden dua ederek tekrar yaşayanların arasına katılacaktır. Bir mucize gerçekleştiren rahip sargılar içinde ülkesine döner ve bir kurtarıcı olarak karşılanır. Burada Hz. İsa'nın cüzzamlı Mesih (bu satırları Metallica: Le-

74


per Messiah eşliğinde okuyunuz) olarak anılmasına bir gönderme yapıldığı kanaatindeyim. Zaten filmde özellikle Hıristiyanlık ve Güney Kore'deki misyonerlik faaliyetleri üzerine saptamalar bulmak mümkün. Hastalığı sırasında rahibe verilen kan onu bir şekilde vampire dönüştürmüştür. Bir dindar olarak bu yeni günahkâr hali ile başa çıkmaya çalan Sang-hyeon sessiz sedasız eski yaşantısına dönmeye hazırlanırken hastalar peşini bırakmaz. İlginç bir şekilde kutsadığı, dua ettiği hastalar iyileşmekte ve adı tüm ülkeye yayılmaktadır. Bir çocukluk arkadaşının annesi yardım etmesi için yalvardığında dostunun kanserine çare olur. Ailenin yanına bırakılmış eskiden arkadaşının kardeşi sandığı oysa büyüyüp güzelleşince karısı olan utangaç kız Tae-joo (Kim Ok-vin) ile aralarında kısa zamanda bir aşk filizlenir.

Tae-joo ile dünyevi zevkleri tadacak olan Sang-hyeon ona korkunç sırrını açıklarken kızın psikolojik durumunun onu mutlak sona sürükleyeceğinden habersizdir. Aşktan körleşen rahip kıza sahip olmak için her tür kötülüğü yapmaya hazırdır artık. Sang-hyeon ve Tae-joo'nun yasak aşkını olay örgüsünün ortasına koyan filmimiz bunun yanında Tanrı’nın yarattığı her varlığa yaşaması için yol da göstereceğinin altını çiziyor. Bu durum bana Richard Bach'ın Mavi Tüy'deki bir hikâyesini hatırlattı. Bir vampirle karşılaşan ikilinin özgürlükle ilgili görüşlerinin ne kadar sığ olduğunu gösteren bu hikâyede açlıktan ölmek üzere olan vampir, kahramanlarımızın kanını içmek ister. Onun da yaşama özgürlüğü olduğunu ve bunu ellerinden almamaları gerektiğini söyler. Aynı ikilemi filmde de rahip yaşıyor. Ancak insan öldürmemek için besinini komadaki hastalardan karşılama yolunu seçiyor. Varlığından dolayı kişisel bir çatışmanın ortasındaki rahip vampir Sang-hyeon rolünde The Good, the Bad, the Weird (2008), The Host (2006) ve yine bir Park filmi olan Sympathy for Mr. Vengeance (2002) ile tanıdığımız son yılların gözde oyuncusu Song Kang-ho oldukça iyi bir iş çıkarmış. Özellikle rahibin geçirdiği değişimi vermekte başarılı. Başlardaki hali biraz Matrix'in Neo’sunu hatırlatsa da çaresizliğe düştüğü bölümlerde açıldığını söyleyebilirim. Kim Ok-vin ise karakterin iç savaşını nakletmekte yetersiz kalıyor. Yılların vermiş olduğu hor


görülmüşlüğü uzun uzun diyaloglar içinde verilirken bir anda nasıl bir değişime uğruyor, anlamak pek mümkün değil. Yine de güzelliği ve şirinliği ile bir şekilde rolünün üstesinden geliyor. Filmde komedi unsurunun da yerinde kullanıldığını söyleyebilirim. Ancak bazı sahneler özellikle güldürsün diye mi çekilmiş yoksa aslında ciddi bir sahne de saçma mı kaçmış pek belli olmuyor. Özellikle filmin iyice absürtleştiği bölümde, biten ilişkiyi anlatmak için yataktaki sevgililerin arasına ölü kocanın girmesi uzun süre güldürdü beni. Bakjwi, teknik olarak her Park filminde olduğu gibi kusursuz olsa da oldukça uzun tutulmuş bir film. Bazı sahnelerin sarktığı açıkça belli oluyor. Özellikle iki sevgilinin ilk sevişmelerinin gösterildiği sahne, bir süre insanda “Fransız filmi mi seyrediyorum?” hissiyatı yaratıyor. Gördüğüm en uzun ve film içinde gereksiz seks sahnelerinden biriydi. Bunu ergenlik yıllarında “Vivid Interactive ve Şahin K. filmlerinin dünya sineması üzerindeki etkileri ve genç dimağlarda bıraktığı tahribat” konusunda tez yazmış bir insan olarak söylüyorum. Park'ın vampir sevişmesi ile ilgili True Blood ekibinden biraz ders alması gerektiğini düşünüyorum. Bunun dışında en uzun sahnelerden biri de final bölümü. Ancak uzun olsa da sinemasal anlatım olarak oldukça başarılı olduğu için filmi toparlıyor. Bakjwi Cannes'da Altın Palmiye için yarıştı ve Jüri özel ödülünü kaptı. Twilight sever bünyelere romantik vampir filmi böyle olur diyen bir Asya çığlığı olarak düşünülebilir. Park'ın diğer işlerine nazaran daha rahat bir seyirlik sunan film, yönetmenin vasat bir iş yapsa bile yine de takip edilmesi gerektiğini gösteriyor. Ancak Bakjwi ne bir Oldboy ne de bir Joint Security Area. Yine de klişeleşmiş bir konuda farklı anlatımı ile adından söz ettirecek bir seyirlik. Masis ÜŞENMEZ www.otekisinema.com

76


BEYAZ TAVŞAN Aslında uzun, pardon çook uzun bir hikâye bu. Biraz klişe olabilir. İnişi var. Çok olmasa da çıkışı var. Esas kız var bu hikâyede. Pek esaslı olmasa da bir erkek var. Yine de esaslı gözükmeye çalıştığı için biz onu “esas erkek” olarak görebiliriz yanılarak. Hatta birkaç kadeh atarsak oldu mu size Romeo! Olmadı mı? Benim derdim değil. K’nin derdi. K biraz gariptir. Usanılmayacak şeylerden usanır. Sıkıcı bulunanlardan da sapıkça denilebilecek düzeyde zevk alabilir. Boş zamanlarında deniz kenarında oturup saatlerce tekneleri, kıyıda manasızca sallanan tekneleri izleyebilir. Sabah bırak, akşam al yani! Zamanla problemi de var. Zamanını bir türlü düzgün kullanamaz. Çoğu zaman dolduramaz. Doldurabildiği zaman da hep aklına başka şeyler de geldiği için ilk aklına gelen şeyi yapacak zamanı yoktur. Koca evde tek başına yaşamasına rağmen hep tuvalette içer sigarasını. Sorsak, “Alışkanlık,” der. Yine de hiçbir şeye alışamadı şimdiye kadar. Ne iş yaptığını, daha doğrusu bir iş yapıp yapmadığını kimse bilmez. Bir akşam o ışıkların-çalgıcıların-piyangocuların-vs.nin caddesinde aşağı iniyordu milyonuncu kez. Tünele doğru boş bir bank bulup oturdu. Bir saat kadar hiçbir şey yapmadan yere baktı. Sonra cebinden sigara paketini çıkartıp, beş yüz kere banka vurup, açıp, içinden iyi sıkışmış bir sigara çıkardı. Sonra çıkardığı sigarayı yerine koyup, başka bir tane çıkardı. Yarılamışken yanına A oturdu. Oturur oturmaz hızlıca bir hareketle sigarasını K’nin ağzından alıp bir nefes çekti ve yere attı. Bu döngü paketteki tüm sigaralar bitene kadar devam etti. Sıra A’nın sigaralarına gelmişti. Son sigaraya geldiklerinde A, “Bu benim son sigaram, senin de,” dedi. Son sigarayı birlikte içtiler. Her ne kadar bağımlılık da olsa, o an çok kötü bir arkadaşla vedalaşmanın verdiği garip bir hüzün yoktu. Her şey o kadar güzel gözüküyordu ki. A’nın elinde kötü bir arkadaş eriyip gidebilirdi. Çok güzel elleri vardı. Duman ince parmaklarının arasında dolaşarak o güzel bileğinin yukarılarına kaçmaya çalışıyordu. Kaydedip tekrar tekrar izlenecek tarihi bir andı bu. Saatler ilerledikçe A’nın o kocaman gözleri daha da parlak bir şekilde ortaya çıkıyordu. Saçları yolunu kaybetmiş gibi rüzgârda bir sağa bir sola salınırken, K de onun gözlerinin içine “Aslında tek bir yol var,” dercesine bakıyordu. A’ya, “Sen ilk görüşte aşka inanır mısın?” diye sormadı tabii… Deli değildi. Ormanda çok sevimli bir ceylan yavrusuyla karşılaşmış gibiydi. Onu sevmek istiyordu. Ve ona yavaş yavaş yaklaştıkça içindeki sabırsızlık artıyordu. Onu ürkütmemeliydi, ama o bir saatte bir adım atmak yerine, koşmak istiyordu. Daha birkaç saat önce ilk kez gördüğü bu kıza sarılmak istiyordu. Çok saçma değil mi! İnsan yaşıyor böyle şeyleri. Bir konserde, bir kafeteryada, belki de bir kütüphanede ilk kez gördüğü bir insana sarılası geliyor. Sizin hiç başınıza gelmemiş olabilir, benim gelir bazen, nadiren de olsa… K o günden sonra hiç sigara içmedi, A da içmedi ama birbirlerinden habersizlerdi bir süre. K tüm akşamlarını aynı bankta geçirmeye çalıştı. Ama A’yı tekrar görmesi yaklaşık bir ayını aldı. - Bu benim son cipsim, senin de. - Bana bunu yapmamalısın! - Demek ki yapabiliyormuşum. - Galiba evet, ama yapma. - Yaparım. - Yapmak istemezsin. Ve K, A’yı ceketinin içinden çıkardığı balta ile öldürür. Yok yok, öldürmez. Ama o da haklı. Cips bırakılır mı? İnsan insana yapar mı bunu? - İnsan insanı baltayla öldürüyor ama. - Hı? Daha önce yazarla konuşan bir karakter görmemiştim. - Eee, sen benimle konuşuyorsun aslında. Belki de beni bu kadar garip bir karakter yapma-


malıydın. - Bu benim partim ve istiyorsam ağlarım! Neyse, cipsi bırakmadılar tabii. Sonra biranın yanında ne yiyeceklerdi? Ya ne olacaktı? A, B gibi otobüse atlayıp uzaklaşmamıştı en azından. Ya da Lotte gibi bir başkasıyla nişanlı değildi. Nişanlıysa da yüzüğünü takmamıştı ikidir. - Nişanlı değilim. - Yapma! - Tamam. Hava gittikçe kararıyor, hava karardıkça defter sayfasının sonuna geliniyor, gelindikçe yazmak daha da zorlaşıyordu. Sayfayı çevirene kadar tabii. A o tür botları sevmese de, caddeden aşağı akın eden bin Ugglının çocuklar gibi şen olmasına sevindi bir an. “Şu dünyada herkesi mutlu eden bir şey var,” demedi, çok uğraşmazdı böyle şeylerle. Neyle uğraşırdı dersen, ne bileyim! Yine birkaç saat oturdular, pek konuşmadan. Aslında K konuşkan biridir, derdi ne ki? - Ne söyleyeceğini biliyor, susuyor. Bilinmeyen şeyleri daha çok seviyor bence. Aklına geleni değil, ağzına geleni söylemek istiyor. Söyleyemeyecekse, susuyor. Aslında ben de susadım oturmaktan saatlerdir. Ama kim kalkacak şimdi… K. çantasını kucağına aldı, içinden bir kitap çıkardı. Bağıra bağıra İngiliz aksanıyla okumaya başladı. İngiliz aksanını severdi. Ama yine de komik bulurdu. Kim bulmaz ki azıcık komik? Azıcık da mı? Valla mı? Komik bence de… K’nin tarafını tutacağım kusura bakma. Çünkü dışında “aceyib”, ama içinde güzel bir insan o sanki… Ya da kendini kandırıyor. Beni kandırmasın da! A’yı da kandırmayacak. Zaten kendisinden başkasını kandıramaz, gücü yok, kalmamış, taze bitmiş, taptaze! “Taptaze elmalarım var,” diyor önlerinden geçen kadın. K ayağa kalkıp, “Benim de var,” diye bağırı-

78


yor. Caddede hoş karşılanmıyor bu. Herkes ona iğrenerek bakıyor. A’ya dönüyor, o ona bakmıyor bile. Kendini dışlanmış hissediyor. Hiçbir suçu yok ona göre. Ellerini kaldırıp “üzgünüm” dercesine bakıyor. “Keşke dev bir kuş gelse de kulaklarımdan kaldırıp kaçırsa beni. Ya da kulaklarımdan kaldırıp, bir şapkadan çıkarsa beni, o daha eğlenceli olurdu.” Yerine oturuyor. Artık daha normal bir insan gibi duruyor. Ama A korkuyor ondan, bankın öbür ucuna kayıyor hafifçe. K, kırmızı ojelerinin parıltısından yakalayıp kendine doğru çekiyor onu: - Artık ne söyleyeceğimi bilmiyorum. Konuşsak mı ki?

Yusuf SALMAN www.konseptdisi.blogspot.com ergunyusufsalman@gmail.com İllüstrasyon Galip KARADENİZ http://gailee.deviantart.com

İllüstrasyon: Serdar AKKILIÇ


BULANIK PİŞMANLIK Her şey bulanıktı. Kalın bir sis perdesinin arkasından görünüyordu dünya. Düşünemiyordu. Yalnızca görüyordu bu bulanıklığı. Bulanıklığın ardındaki kızın ağladığını da görüyordu. Kız duvar kenarında öylece ağlıyor ve ağzından arada birkaç kelime dökülüyordu. Arada kendine baktığını fark etti. Ama onu görünce daha da şiddetli ağlıyor ve kafasını yere eğiyordu. Düşünmeye başladı. Düşünceleri de aynı gördükleri gibi bulanıktı. Dar bir odadaydı. Duvarların sadeliği, köşede duran metal dolap ve önündeki masa ona hastane odasını anımsattı. Evet, burası bir hastane odasıydı. Camların olmadığını fark etti. Ameliyathane olmalıydı burası. Buranın neresi olduğu önemli değildi şimdi. Bu kız neden ağlıyordu ve kimdi? Bakışlarını kıza doğru yönelttiğinde o da kafasını kaldırmıştı bir kez daha ve göz göze geldiler. İşte o anda tanıdı. O gözleri unutması mümkün değildi. Daha iyi hissediyordu şimdi. Bulanıklık yok olmasa da sis tabakası incelmişti. Sevdiği kız orada ağlarken o gitmiş nerede olduğunu düşünüyordu. Kendine inanamadı bir an. Kıza ulaşmak istedi, ancak olmadı. Her şeyi denedi ama başaramadı. Görmekten öteye gidemedi. Hatırlamaya başladı. Gözünün önüne iki büyük far geliyordu. Farlar ona yaklaşırken o şimdi ağlamakta olan kıza bağırıyordu. Arabanın içindeydiler ve hızla ilerliyorlardı. Bir filmi geriye sarar gibi geliyordu gözünün önüne. Ve bu görüntüler daha net, daha gerçekçiydi. Kıza neden bağırdığını biliyordu. Artık kendisine değer vermediğini düşünüyordu ve bu yüzden yol boyunca bağırmıştı ona. Artık filmi geri sarmak istemiyordu. Farları düşündü tekrar. Büyük farlardan bir tanesi tam karşıdan hızla yaklaştı ve... Sonra bulanık bir hastane odası… Şimdi anlıyordu. Tartışırlarken kaza yapmışlardı ve şimdi morfinin etkisiyle her yeri bulanık görüyordu. Duvarın dibinde diz çökmüş, dağınık saçlı ama hâlâ güzel görünmeyi başaran kız, onun için ağlıyordu. Onun yara almamasına sevinmişti. Belki kızın dediği gibi her arabaya bindiğinde emniyet kemerini taksaydı şu an dünya bu kadar bulanık olmazdı. Kıza bakarken onu ne kadar çok sevdiğini anladı. Ağlamasına bakılırsa sevgisi karşılıksız değildi. Artık hareket edebilmek istiyordu. Ağlamasını durdurana kadar kıza sarılmak istiyordu. Kız kafasını kaldırıp da ağzından o birkaç kelimeyi dökene kadar hareket etme çabasını sürdürdü. Ama kelimeler çıktığında bulanıklık her yeri kapladı. “Öldün, beni bıraktın…” diyordu kız çaresizce. Şimdi artmakta olan sis tabakasının ardından olanları anlamıştı. Bu sisin nedeni kapalı, kansız ve kuru göz kapaklarıydı. Bulunduğu yer ameliyathane değil morgdu. Yavaşça uzaklaşmakta olduğunu hissetti. Son kez “Seni seviyorum!” diyebilmek istedi. Son kez sarılmak ve doyasıya öpüşmek istedi onunla. Bağırdığı için çok pişmandı. Artık yalnızca kızın bulanık silueti görünüyordu. Uzaklaşırken son bir kez daha ona ulaşmaya çalıştı ama çabası fayda etmedi. Onu seviyordu, bırakıp giderken tek düşündüğü buydu. Tek hissettiği onun sevgisiydi. Onun yanındayken, ona dokunabiliyorken daha iyi davranabilmiş olmayı diledi. Bütün düşünceleri bulanıklıkla bastırılırken artık kızın silueti de yok oluyordu. Bulanıklık kendini karanlığa bıraktı birden... Engin DİKKULAK İllüstrasyon İlteriş Kaan KOÇAK

http://ilteriskaan.deviantart.com

80


GERİ DÖNÜŞÜ OLMAYAN (GDO) - Ahhh bir zamanlar… dedi derin bir iç çekerek. Nefesi ne kadar kendisine aitti, bilmiyordu aslında. Tutunduğu toprağa ve bir de güneşe baktı uzun uzun. Eskiden hayat bulduğu iki kaynak şimdi acı veriyordu ona. Evet, yaşıyordu. Kendisine ait zannettiği bedenini canlı tutup insanlara faydalı olabileceğini düşündüğü anları hatırlayıp içlendi. Hemen yanında ki yeni yetişen filize baktı. Taptaze bir görüntüsü vardı. Biraz daha büyüyünce anlayacaktı ne olduğunu ya da ne olacağını. Ve devam etti gücü tükenmiş bir sesle: - Bir zamanlar ben de senin gibiyken öylesine heyecan verirdi ki büyümek. Oysa şimdi… dedi, boynunu bükerek. İçinde bulunduğu durumdan bihaber filizlenmekte olan bitki sordu: - Oysa şimdi ne? İhtiyacımız olan her şeye sahip değil miyiz? Bize can veren güneş toprak yağmur rüzgâr hepsi doğada bizim değil mi? - Onlar artık görüntüde kaldı. İnanması güç ama bize can veren doğanın nimetlerini elimizden alan diğer varlık var, dedi. O sırada dev gibi bir gölge göründü. Bu, onları dikip yetiştiren bahçenin sahibiydi. Biraz ilerideki hemcinslerine doğru yaklaştı. Bir diğer varlık diye kastettiği “insan” işte tam karşısındaydı. Eskiden yetişmek için onlara muhtaçtılar, şimdi ise onlara dokunmamaları için her şeye razıydılar. - Görüyor musun evlat? dedi sesi titreyerek. - İşte bu iki ayaklı varlıklar yüzünden artık biz biz değiliz. Bu gördüklerinin hiçbiri göründüğü gibi değil. Aldatan şu dış görünüş dışında içimizdeki hiçbir organizma bize ait değil. Benliğinden koparılmış birer yaratığa dönüştürdüler bizi. Güneş artık bizi değil içimizde yaşayan bizden farklı olan genleri ısıtıyor. O sırada anlattıklarını anlamaya çalışan küçük bitkiye bir gölge vurdu. Yanına gelen dev ellerinde plastik eldiven ve şırıngasıyla yaklaştı. Bitkinin köküne doğru batırıp içindeki zehri boşalttı. Ne olduğunu anlamayarak “Ahhh,” diye inledi. Bu acı deneyimi daha önce yaşayan ve artık yaşlanan organizma, içi yanarak izledi yanındaki katliamı. Ama yapacak hiçbir şey yoktu. - Üzülme evlat, bedenin acısı birazdan geçecek Ama bu gerçeği sonrasında kabullenmek zorunda kalacak ve sonrasında kronik bir hastalık gibi onunla yaşamayı öğreneceksin, dedi. Acıdan hâlâ kıvranan küçük bitki, son bir gayretle konuşmaya çalıştı: - Böyle başlamamıştı hiçbir şey. Ben doğduğumda bu toprak bana nefes veriyordu, şimdi ise beni öldürüyor sanki. Büyümek çok can acıtan bir şeymiş. - Asıl canın ne zaman yanacak biliyor musun? Buradan koparılıp bu devin önünde kendini bulduğunda ”Nasıl olur, bu zehri aslında kendisi için mi hazırlamış? diyecek, bu kötülüğü kendisine yapan insanoğluna şaşıracaksın. Küçük bitkinin daha fazla konuşacak hali kalmamıştı. Kaderine razı öylece sustu. Aynı dev yanındaki büyümüş organizmayı koparmaya koyuldu. Artık veda zamanıydı. - Hoşça kal dostum. - GiDiyOr musun? diye sordu bitkin bir sesle. - Evet, dedi ve son sözlerini söyledi: - Sana anlattıklarımı sen de bir gün bir başka yetişen canlıya anlat. En azından görevini yerine getir. Yapacak bir şeyin olmasa bile. Merve VERAL merveden_95@hotmail.com

82


İllüstrasyon : Emrah ÇILDIR http://emrahcildir.deviantart.com


AYIN 14’Ü Ay, dünya etrafındaki hareketini 29,5 günde tamamlar. Yeniay, ayın güneş hizasından yeni ayrıldığı andır. Bundan on dört gün sonra, dolunay gözlenir. İzmir. Ocak, 1901. Yeniaydan 15 gün sonra, sabah saatleri. İzmir halkı böyle durumlara alışık sayılmazdı. Konak Meydanı’nın ortasında, saat kulesi inşaatının yanında toplanan kalabalık arasında bir uğultudur gidiyordu. Kemeraltı esnafının neredeyse tamamı oradaydı. Ve o sırada oradan geçmekte olan arabacılar, çarşıya gelmiş müşteriler, eğlenmek üzere bir araya gelmiş Levanten ailelerin genç üyeleri… Kalabalık, aynı noktaya bakarak konuşuyordu; yerde yatan cesede. Ser komiser Kâmil, etrafı meraklı Osmanlı ahalisiyle dolu, kan revan içerisindeki cesedin çevresinde yavaş adımlarla yürürken “Ömrümde böyle bir şey görmedim,” diye mırıldandı. Ellili yaşlarında olduğu anlaşılan iyi giyimli bir beyefendiydi yerdeki. Sağa yatmış olan başını gövdesiyle birleştiren küçük bir et parçası dışında boynu ve sol omzunun büyük bir bölümü paramparçaydı. Bunun dışında vücudunun çeşitli bölümlerinde derin yaralar açılmış, bir kan gölünün içinde uzanıyordu. Pahalı fesi, başının bir adım ötesinde yan yatmış; gümüş başlı, gül ağacından yapılmış asası sol elinde sıkı sıkı durmaktaydı. Ser komiser Kâmil asayı cesedin elinden kurtarıp incelemek üzere aldı. “Ali Rıza Efendi bu,” diye belli belirsiz bir ses yükseldi kalabalığın arasından. Birkaç kişinin dikkatini çeken bu cümle, insanların tanımadığı bir yüzü aramasına sebep olmuş, herkes anlamsızca etrafına bakınmıştı bir süre. Ses bu kez daha güçlü çıktı: “Ali Rıza Efendi, Kunduracızade Ali Rıza Efendi bu!” Olayın şokuyla onu tanıyamayan Kemeraltı esnafından birçok insan, birden yüksek sesle o olduğunu onaylamaya başlamışlardı yerde yatan zengin adamın. Kunduracızade Ali Rıza Efendi’ye ailesinden Buca’da, Forbes ailesine komşu bir konak, Konak’taki Kunduracızade Oteli ve ayakkabı fabrikası ile Kemeraltı’nda birçok dükkân miras kalmıştı. Artık fazla uğramasa da gençliğinde bu dükkânların kiralarını babası için gelip toplardı. Bu yüzden Kemeraltı esnafı onu tanırdı. Yalnız bu kez onu tanıyan esnaf değil, Halıcızadelerin kızı Nuriye Hanım olmuştu. Cesedin bu denli tanınan ve önemli bir insan oluşu kalabalığı kızıştırmış, her kafadan bir ses çıkar olmuştu. Bu durum ser komiser Kâmil’in çalışmasını engellediğinden zabitlerden kalabalığı dağıtmasını istemiş, başarılı olamayınca karakola dönüp çalışmasını orada sürdürmeye karar vermişti. Giderken yanında cesedi, asayı ve Halıcızade Nuriye Hanım’ı götürdü. Ser komiser Kâmil, cesedi incelenmek üzere hekim zabit Nesim Efendi’ye teslim ettikten sonra dinlemek üzere Halıcızade Nuriye Hanım’ı odasına götürdü. Burası taş duvarları yüksek, zemini bordo bir halı ile kaplı, ortasında meşe ağacından yapılmış büyük bir çalışma masası bulunan, büyük pencerelerini beyaz tül perdeler örten bir oda idi. Ser komiser Kâmil masasının arkasındaki sandalyesine yerleşirken Nuriye Hanım’a oturması için koltuklardan birini işaret etti. Genç hanımefendi kendisine gösterilen yere yerleşirken Ser komiser Kâmil de onu izliyordu. Sarı saçlarına, yeşil gözlerine hayran olmamak mümkün değildi. Ser komiser Kâmil orta yaşı çoktan geride bırakmamış da Nuriye Hanım gibi yirmilerini yaşıyor olsaydı hiç boş durmaz, tavlamaya çalışırdı bu güzel hanımefendiyi. Bu düşünceleri dağıtıp “Sizi dinliyorum hanımefendi,” diye başladı söze; “nereden tanıyorsunuz Kunduracızade Ali Rıza Efendi’yi?” “Babamın arkadaşı ve ortağıdır. Evimize sık gelip gider. Ailece ahbabımızdırlar.” “Bana biraz Ali Rıza Efendi’den bahseder misiniz? Nasıl biridir? Onu bu hale getirecek kadar ondan nefret eden biri, bir düşmanı var mıdır?” Nuriye Hanım bir süre kararsız taradı çevresini iri, zümrüt yeşili gözleri ile. Sonra minik dudaklarını küçük bir çocuk gibi büküp “Bilemiyorum efendim,” diye yanıtladı ser komiser Kâmil’in

84


sorusunu. “Çok çeşitli işlerle meşguldür. Kötü niyetli birileriyle çıkar çatışması yaşamış olabilir.” “Son zamanlarda dikkatinizi çeken hususi bir durum?” Nuriye Hanım bir süre düşündükten sonra söze şöyle başladı; “Birkaç gün evvel evimize geldiğinde biraz tedirgin ve sinirliydi…” O sırada hekim zabit Nesim Efendi kapıyı vurmadan girdi ser komiser Kâmil’in odasına. “Efendim, Kunduracızade Ali Rıza Efendi öldürülmemiş.” Ser komiser Kâmil kaşlarını merakla çattı; “Nasıl yani? Eğer bir insan değilse onu bu hale ne getirmiş olabilir?” “Isırılmış efendim. Köpeklerin saldırısına uğramış… Muhtemelen. Vücudunda birden fazla çeneye ait diş izleri var; yedi adet. Altısı ortalama bir kurt köpeğinin çenesi kadar, biri diğerlerinden daha büyük.” Ser komiser Kâmil anlatılanları şaşkınlık içinde dinliyordu. Bir süre nasıl tepki vereceğini bilemeden bekledi. Zorla, belirgin bir heyecan içinde “Kurt köpeklerinin Konak Meydanı’nda ne işi var?” diyebildi.

*

*

*

İzmir. Ocak, 1901. Yeniaydan 14 gün sonra, gece. Kunduracızade Ali Rıza Efendi kapıyı vurmadan, hışımla içeri girdiğinde bağırarak konuşuyordu. Sinirinden fesini ve paltosunu evin hizmetkârına teslim dahi etmemişti. Hızlı adımları yeşil renk pahalı halının üzerinde ilerlerken sağında ve solunda asılı duran büyük portrelere dönüp bakmamıştı. Büyük bir çalışma masasının önünde durup ellerini yukarı kaldırdığında masanın arkasındaki büyük yeşil perdeler rüzgârla savruluyordu. Masada oturan yaşlı adamın gözlerine baktı. “Bu da ne demek oluyor,” diye gürledi Halıcızade Mehmet Efendi’ye. Mehmet Efendi’nin İngiliz şirketi Orleans & CO. ile yaptığı anlaşmadan bahsediyordu. Ali Rıza Efendi ile konuştukları gibi gitmiyordu işler. Bu şekilde devam ederse ortaklığın bitmesi söz konusu olabilirdi. Üstelik Kunduracızade Ali Rıza Efendi’nin büyük oğlu Nejat ile Nuriye Hanım’ın izdivacı mevzu bahisti. Bu izdivaç iki aile arasındaki ortaklık ve dostluğu pekiştirecek, ilişkilerini akrabalık boyutuna getirecekti. Ali Rıza Efendi bunları anlatırken sesi odanın duvarlarında çınlıyor, kontrolsüzce kollarını sallarken İngiliz Kraliyet Orkestrası şefi gibi görünüyordu. “Rica ederim müsterih olunuz,” dedi Halıcızade Mehmet Efendi. Gereğinden fazla sakin oluşu Ali Rıza Efendi’yi daha da sinirlendiriyordu. Geldiği gibi, hışımla çıktı büyük odadan, Mehmet Efendi’nin sözünü bitirmesini beklemeden. Çirkin bir şeyler döndüğü belliydi; ama onu ezmek öyle kolay değildi. Konağın bahçe kapısından çıkıp emektarı Osman Ağa’nın yönetimindeki iki siyah atın çektiği pahalı arabasına binene kadar intikam planları yaptı durdu. Hayır, hayır… Ona bunu yapmalarına müsaade etmeyecekti. Gece aydınlıktı. Dolunay, gerçeği açığa çıkarmak tutkusu parlıyordu; görülmeyeni göstermek, uyuyan ruhu uyandırmak. Ali Rıza Efendi’nin iki doru atı aydınlık geceyi ikiye bölüp ilerliyorlardı dörtnala. Toprak yolun iki yanı ağaçlıktı. Tepedeki Halıcızade Konağı’ndan Buca’ya gidiyorlardı, Kunduracızade Konağı’na. Ağaçlar kıpırtısız, izlemekteydiler arabayı. Araba konağa yaklaştığında Osman Ağa atları kırbaçladı. Giderek hızlanan atlar konağın yüksek duvarlarına paralel koşmaya devam ettiler. Birden endişelendi Ali Rıza Efendi; “Osman Ağa nereye gidiyoruz?” “Konağa.” “Konağı geçtik.” “Konağa,” yineledi Osman Ağa, bu kez daha sert; gözlerini gözlerine, tabancasını efendisinin yüzüne dikmişti. Sesini çıkarmadan sürdü atları Konak Meydanı’na doğru, buluşma yerine. Geldiklerinde ortalık sessizdi. İzmir denizinin o güzel kokusu, serin serin vuruyordu dalgalarla kayalara. Ali Rıza Efendi’ye inmesini işaret etti. Kıyı rüzgârlıydı, fesini eliyle tutuyordu uçmaması


için. Kimseler yoktu etrafta. Meydana yapılmakta olan saat kulesinin inşaatına doğru amaçsızca yürürken Osman Ağa’nın atları kırbaçlayışı ve sekiz nalın yere vuruşunda çıkardığı sesi duydu. Gül ağacından yapılmış asası elinde, yürüdü. Başını kaldırıp dolunaya baktı; ne de güzel parlıyor, diye düşündü gecenin gerginliğinden bir saniyeliğine sıyrılıp. Düşüncelerini, bakışları ile gökte parlayan dairesel güzellik arasına giren hareketli gölge böldü. Karaltı, hızla üzerine gelirken kurt ulumalarını ve ayak seslerini duydu. İrkildi. Aslında birden, çok korktu. Kendini savunmak için asasının gümüş başlığına sarıldı, içinde saklı olan bıçağı çekmek için. Üzerine gelen karaltı bir kuş gibi kondu Ali Rıza Efendi’nin bir adım önüne. Yere inmenin etkisiyle önüne eğilmiş olan karaltı Ali Rıza Efendi’nin önünde yükselirken hırıltılar çıkarıyor, korkunç bir yaratık böylece ortaya çıkıyordu. Yaklaşık bir buçuk insan boyundaki bu yaratık bir kurdun başına sahipti. Uzun kolları, geniş omuzlarından dizlerine kadar iniyordu. Bacakları kısa, elleri ve ayakları kocaman, pençeliydi. Hafif kambur duran bedenini sarı bir kürk kaplamıştı. Bembeyaz, parlayan gözler Ali Rıza Efendi ile göz göze geldiğinde korkudan ölebilirdi. Aslında korkudan ölmesi için çevresindeki kurt köpekleri yeterliydi, bu yaratık onlara liderlik eder gibiydi. Yaratık kollarını iki yana açıp başını göğe dikti. Uludu. Ardından büyük dişlerini Ali Rıza Efendi’nin sol omzuna geçirdi. Büyük bir et parçası kopardı. Kurt köpekleri onu bekliyorlarmış gibi birden atladılar üzerine. İlk ısırıkla ölmüş olan bedenden birer parça aldılar. Yaratık son bir kez baktı cansız bedene ve kurt köpekleri ile birlikte korkunç yaratık birkaç saniye içinde kayboldular.

*

*

*

İzmir. Ocak, 1901. Yeniaydan 13 gün sonra, akşam saatleri. Orleans & CO. şirketinde, Mr. Orleans’ın odasında idiler; baba Walter Orleans, oğul Walter Jr. Orleans, Halıcızade Mehmet Efendi ve kızı Nuriye Hanım. Nuriye Hanım ile oğul Orleans’ı nişanlamışlardı. Taraflar memnundu, viski içilmekteydi. Böylelikle Halıcızadeler Orleanslarla birlikte demiryolu işine girerken Kunduracızadeleri dışarıda bırakmışlardı. Artık tek bir pürüz kalmıştı; Kunduracızade Ali Rıza Efendi. Zira onun kudretini İzmir’deki herkes bilirdi. Böyle bir kazığı kimsenin yanına bırakmayacak kadar akıllıydı ve güçlüydü. Yine de onun da karşısında duramayacağı bir etken vardı; görünmeyen, bir ailenin kanında dolaşan, açığa çıkmak için ayın on dördünü bekleyen. El sıkıştılar, ayrıldılar. Baba-kız Halıcızadeler evlerine giderlerken vakit çoktan gece yarısını geçmişti. Yol boyu konuşmadılar. Mehmet Efendi konuşmayı denediyse de Nuriye Hanım başını çevirip bakmıyordu ona. Pencereden dışarıyı izliyordu. Arabanın geçtiği ormanlık yollarda kurtlar uluyordu. “Korkuyor musun?” diye sordu Mehmet Efendi. Konuşmadan, başını hayır anlamında iki yana sallayarak karşılık verdi Nuriye Hanım. Eve vardıklarında kapıyı dadısı açmıştı. Salon kalabalıktı, misafirler vardı bu gece. Nuriye Hanım kimseyle konuşmadan odasına çıktı. Elbisesini çıkardı, korsesini çözdü, iç çamaşırlarını çıkardı. Çırılçıplak olduğu halde perdeleri açıp pencereye çıktı. Aya baktı. Dolunaya bir gün kalmıştı. Havayı derin derin soludu. Ellerini iki yana açıp başını göğe dikti, gözlerini kapadı ve var gücüyle bağırdı. Kurt köpekleri konağın bahçesine doluşurken gözlerini açtı. Bembeyaz parlayan gözleriyle köpeklere baktı. Hakan GÜNAY İllüstrasyon Enver Gökhan ALTUN http://wishmaster6.deviantart.com


TekinsizX Dizisi Başlıyor Sadık Yemni yeni bir roman dizisine başlıyor. Dizinin adı TekinsizX. 2010 yılının ocak ortasında çıkacak olan birinci kitabın adı Zaman Tozları. Gizem dosyaları uzmanı kimya profesörü Osman Demir, üst düzey hacker Terra Fuat ve ilahiyatçı - fizikçi Keten Hoca ekibi bir serüvenden diğerine koşacak. TekinsizX: Paranormal, metafizik, iyi saatte olsunlar, fantastik, bilimkurgu, polisiye karışımı, edebiyat eseri tadındaki tür için yazarın önerdiği bir terimdir.

AstreA yayınlarında.


SIRADAN BİR DÜNYA Onun, sabaha çıkmasının imkânsız olduğunu söylediklerinde, içimizi saran korkunun adını en sonunda koyabilmiştim. Her geçen dakika, sabaha yaklaştırıyordu bizi. Hep bir ağızdan, o an uydurduğumuz duaları ediyorduk. Gariptir, herkes aynı şeyleri, aynı anda söyleyebiliyordu. Kısmen büyük bir çember oluşturduk, ayine benzer bir şeyler yapıyorduk. Hepimiz, verdiğimiz birer parçamızdan – dudaklarıma hayrandı, dudaklarımı verdim onun için – ona benzer bir şey oluşturduk. Çemberin ortasına koyduk. Güneşin doğmasına iki saat vardı. Herkesin içindeki korku gittikçe büyüyordu. İki saat, onu hayata döndürebilmemiz için yeterli miydi, kimsenin hiç bir fikri yoktu. Oluşturduğumuz ‘şey’in içine onun sevdiği bütün şarkıların olduğu bir nota defteri koyduk. Notalar onu hayata döndürebilirdi – bize hep şarkı söyleyerek yaşayabildiğini söylerdi. Ta ki o lanet hastalığa yakalanana kadar. Hastalığının azdığı ve o son darbeyi vuran kriz geldiğinde ben ondan 578 km uzaktaydım. Gecenin bir yarısı aradılar beni, koşarak tüm yolu yarım saatte bitirmiştim. Bütün herkes hastanenin önünde bekliyordu. Kimseyi içeri almamışlar. Herkesin yüzünde aynı endişe vardı. ‘O, sabaha çıkamayacak.’ Ben inandım. Onun bütün sabahlara çıkabileceğine, güneşle birlikte tekrar doğabileceğine, güneşi doğurabileceğine, ‘let the sunshine’ eşliğinde o hastanenin penceresinden bakıp önce bizle dalga geçip sonra gülümseyeceğine inandım. Söz konusu o olduğunda duygusallaşıyorum. Biliyorum. Doktora, hastalığını bize eşit miktarda pay etmesini teklif ettim. Doktor kabul etmedi. Yaptığımız ‘şey’de hiçbir hayat belirtisi yoktu. Ne kımıldıyordu, ne konuşuyordu. İçimizden biri dürttü onu, göğsü yerinden oynadı. Ben düzeltmeye çalıştım. Ama göğüslerin onunkine hiç benzemediğini fark ettim. Bunu onlara söyledim. Hepsine. Bana nereden bildiğimi sordular hep bir ağızdan. Anlattım onlara. Aşkımızı anlattım. Kimsenin bilmediği gizli aşkımızı. Senelerdir süren, acılarla dolu, sancısını boğazımda hissettiğim aşkımızı anlattım hepsine. Aşkımızın sahip olmadığı efsaneviliği de anlattım. Asla var olmayacak yaşamışlığımızı da anlattım. Çok büyük bir aşkmış gibi anlattım. Hiç yaşanmamış, hiç yaşanmayacak bir aşkmış gibi anlattım. Sanki yeni dünyanın ‘Âdem ve Havva’sı bizmişiz gibi anlattım. İnandılar bana. Anlatırken ben de inandım. İçlerinden birine göğsünün onun göğsüne benzediğini söyledim. Ağlıyordu aşkımıza, itiraz etmeden göğüslerini ona verdi. Yakıştı. Hikâyemiz zamanı çok hızlı geçirtmişti. Sabahın olmasına bir saat vardı. ‘I wasted my time till time wasted me’ diye bağırdı hiç tanımadığım biri. Güzel şarkıdır, dedim makul bir ses tonuyla. Daha yazmadım o şarkıyı, dedi daha alçak bir sesle. Her şarkına bu sözleri koymalısın, dedim içimden. Sustuk. Saatleri bir saat ileri aldı biri. Bok var gibi. Onun ileri alması, güneşi doğurdu. Güneş, saatin dolmasını bekliyordu. Doldu ve doğdu. Ama geceydi hâlâ. Koca Tanrı, ‘Sabaha çıkamayacak,’ diye bağırdı en dipten. Ben de ona bağırdım, sen de böyle diyorsan bırak doğsun güneş diye. Ama o sertti, tavizsizdi. Güneşi yaptığımız ‘şey’in içinden doğurdu. Her şey yanıyordu gözümüzün önünde. Defterdeki bütün notalar aynı anda yanıyordu. Aynı anda çaldı hepsi, aynı anda söndü, aynı anda bitti sesleri. Aynı andaydık hepimiz. Herkes o ‘an’ı yaşıyordu. Sabah oldu. O, sabaha çıkamadı. Sabah, çok yüksekteydi. Biz bunu düşünemedik. Kendi çıkar diye bekledik. Olmadı. Güneş, odasına girdi. Sabah, ona indi. Mehmet ARAS


90

İllüstrasyon Altuğhan Sinan AYDINOĞLU


LORD ENGORD 2. BÖLÜM 7 Ertesi gün Kuzey Komutanlığı’ndaki odasında kara kara düşünüyordu Engord. Ulaşabildiği tüm istihbaratı getirmekle görevli Gowuyan’ı bekliyordu. Gowuyan imparatorluğun dört bir yanından her türlü bilgiyi alabilecek çevreye ve donanıma sahipti. Engord başkomutan olduğundan beri pek çok kez ondan faydalanmıştı. Hatta önceki yıl Atlantis’in Zontario adasına asker çıkardığını da ilk ondan öğrenmişti. Zontario Atlantis ile Mu’nun uzun zamandır anlaşamadıkları bir konuydu. Mu’nun egemenliğindeydi ama Atlantis coğrafi olarak adaya daha yakın olduğu için hak iddia ediyordu. Sonuçta Engord bizzat adaya gitmiş, çıkartma yapan askerlerin kökünü kurutmuştu. Kapı tıklatılınca düşüncelerinden sıyrıldı Engord. Gelen Gowuyan’dı. Engord’un emriyle masanın karşısına oturdu. “Haberler kötü lordum,” dedi. “Atlantis ordusuyla ilgili mi?” “O durumu zaten biliyorsunuzdur. Asıl kötü olan halk cephesi…” “Ne olmuş Gowuyan, lafı geveleme.” “İmparatorluğun her yanında Atlantis egemenliğine girmek isteyen gruplar türedi. Bir anda nereden çıktıklarını bilmiyorum, ama büyük kitleler Atlantis’e bağlanmak istiyor. İlk taşkınlıklar dün çıkmaya başlamış, bugün ise kendi fikirlerinden olmayanlara şiddet uygulamaya başlamışlar. Artık fakir olmaktan, teknolojiden uzak kalmaktan bıktıklarını söylüyorlar.” “Lanet olsun,” dedi Engord. “Atlantis bunu çok önceden planlamış. Muhtemelen misyonerler gönderip halkın aklını çelmişlerdir.” “Yine de henüz çoğunluğu oluşturmuyorlar efendim.” “Olsun, bu durumda ordunun bir kısmını isyanları bastırmak için kullanmamız gerekecek. Hatta Batı veya Güney ordusunu tamamen bu iş için yönlendirebiliriz.” “Maalesef o da zor,” dedi Gowuyan. Engord’un bir şey söylemesine fırsat bırakmadan devam etti. “İki orduda da asi komutanlar türemiş ve kendi birliklerini dağıtmışlar. Hatta Atlantis’e bağlanmak için isyanlara katılanlar olduğu söyleniyor.” “Nasıl yani, orduların ne kadarı dağılmış?” “Güney ordusunun yüzde otuzu, batı ordusunun yüzde yirmi beşi.” “Kuzor’un ordusunda bir şey var mı?” “İşte asıl kötü haber o… Nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum ama…” Engord içini çekti, koltuğuna yaslandı ve kötü haberi bekledi. “Kuzor,” dedi Gowuyan, “tüm ordusunu toplamış ve başkente geliyor.” “Ben çağırdım zaten, Atlantis ordula…” “Öyle değil efendim. Kuzor, Güneş Şehri’ni yıkmak istiyor. Başkentin ve İmparatorluk unvanının kendine teslim edilmesini isteyecekmiş. Atlantis’le işbirliği yapıyor.” Engord gözlerini kapadı. Damarlarındaki kan akışı öyle hızlanmıştı ki şakaklarında hissediyordu. Sağ kulağına keskin bir ağrı girdi ve çıktı, sol gözü birkaç saniye seyirdi, dişleri birbirlerini törpüledi. Sonra bir kahkaha attı. Böyle bir duyguyu ömründe hissetmemişti, öfkeden çıldırmak üzere hissediyordu kendini.


“Demek Komutan Kuzor hain çıktı ha… Ben de onu başkomutan yapacaktım. Adam imparator olmayı düşünüyormuş, başkomutanlığı ne yapsın… Bir de sırrımı söyledim ona… Sineğe bile bir şey yapamıyorum dedim. Adam elbette yetiştirdi Atlantis’e… Ordular da vazgeçti demir zırhlardan tabii.” Bir daha kahkaha attı. “Belki çıplak gelmeyi de düşünmüşlerdir.” Gowuyan’a bakmıyordu. Onun orada olduğunun bile farkında değildi. Engord ayağa öyle hızlı kalktı ki koltuğu devrilecek gibi oldu. Ama devrilmeden ortadan kayboldu koca koltuk. Tavandaki avize deli gibi sallanmaya, etraftaki kitaplıklar çatlayıp devrilmeye başladı. Engord kapıya doğru kesin adımlarla yürürken bina da titriyordu. Kapı Engord’un düşünmesiyle kendi kendine açıldı ve arkasında bekleyen askerler ortaya çıktı. Hepsi silahlarını doğrultmuştu ve en önlerinde Kuzey Ordusu Komutanı Reod vardı. “Engord, seni Atlantis İmparatorluğu adına tutukluyorum,” dedi. Engord yine bir kahkaha attı. “Atlantis İmparatorluğu demek… Meğer herkes Atlantis’i istiyormuş, herkes teknoloji için, sömürülmek için yanıp tutuşuyormuş da haberim yokmuş.” Cümleyi bitirirken somurtmadan da öte bir yüz ifadesi vardı Engord’un. Arkasını dönüp devasa pencereye doğru koştu. Ayağa kalkmış şaşkın şaşkın bakmakta olan Gowuyan’ı belinden tutup yanında sürükleyerek pencereden aşağı atladı. O sırada ne cam kırıldı, ne başka bir şey. Engord geçerken bir anlığına yok olup geri gelmişti sadece. İki adam üçüncü kattan aşağı süzülürken arkalarından Engord’un odasındaki halı da süzülüyordu. Onlar yere düşmeden altlarına geçti ve yerin birkaç santim üstünde iki adamı yakalayıp tekrar havalandı. Aynı anda arkalarındaki komutanlık binası gürültüyle yıkılıyor, tozu dumana katıyordu. Gowuyan yuvalarından uğramış gözleriyle Engord’a baktı. Başkomutan, etraftaki askerlerin bakışları arasında uçan halısıyla uzaklaştı ve tenha bir yerde Gowuyan’ı indirdi. Tek kelime etmeden büyük bir hızla tekrar havalandı ve kimseye haber vermeden, yanına hiçbir şey almadan, hiçbir plan yapmadan yollara düştü. Bir süre sonra zihinsel gücünü tüketmemek için halıyı bıraktı. Ayakları onu kuzeye götürdü. Atlantis’in devasa ordusunun olduğu yere. Günlerce yürüdü, yürüdü ve yürüdü. Önüne kayalar çıktı, yok etti; nehirler çıktı, kuruttu; tepeler çıktı, çökertti. Sef Dağı’na ulaşınca bir kaya buldu, ona kendisini dağın öte yanına götürmesini emretti. Kaya, topraktan bir bitki kökü gibi sökülerek havalandı. Sallandı, silkindi, ona tutunmuş tüm solucanları, böcekleri attı ve Engord’un ayağının dibine geldi. Engord kayaya çıkıp oturdu. Hazır olur olmaz kartal hızıyla aştı dağı. Öte tarafa geçip aşağı yöneldiğinde karınca sürüsünü andıran Atlantis ordularını gördü. Yirmi adam boyundaki dev-robotlar gürültüyle hareket ediyor, devasa kanatlarını çırparak uçan ejder robotlar leş peşindeki akbabalar gibi ordunun üzerinde dönüp duruyordu. Ordu topyekûn Sef ile Zoan dağlarının arasına yaklaşıyor, yaklaştıkça dağların arasından geçebilecek şekilde daralıyordu. Engord yamaçtan aşağı inmeyi ve ordulara yaklaşmayı sürdürdü. Mu’ya karşı olan vicdan azabını ancak Atlantis’e karşı savaşarak dindirebilirdi. Belki birazdan ölecekti; lakin en ufak bir tereddüt hissetmiyordu. Büyük bir düzen ve disiplinle ilerleyen Atlantis askerleri, Sef-Zoan boğazında karşılarında aniden belirene kadar Engord’un farkına bile varmamışlardı. Ordunun birkaç yüz metre önünden giden on iki atlıdan oluşan keşif ekibi havadan inen kaya parçasını görünce pek de şaşırmadı. Engord’un bir yerde karşılarına çıkacağını biliyorlardı. Atlılar Engord’dan yirmi metre ötede durdu. Hepsi birden ‘molekülbozum silahı’ olarak adlandırılan kalem kadar ince, tüy kadar hafif ama şimşek kadar etkili silahlarını rüzgâr hızıyla çıkardılar. Çıkarmalarıyla pişman olmaları bir oldu, çünkü silahlar hiç var olmamış gibi kayboldu ellerinde. Bir an sonra hepsi Engord’un önünde havada asılıydı ve namlusu sahiplerine dönüktü.

92


Molekülbozum silahının tipik özelliği hedef aldığı şeyin molekül yapısını bozmak ve içsel enerjisini kendini parçalayacak şekilde yöneltmekti. Şimdilik kitle imha silahı olacak kadar geliştirilememişti ama bir insanı tek atışta öldürebiliyordu. Atlı birliğin on iki askeri de daha silahlarını çektikten sonraki ilk nefeslerini almadan kendi silahıyla paramparça oldular. Üstlerinde parçalanan ve narin tüylerini kana bulayan sahiplerini yere atan atlar panikle kişneyip kaçıştı. Engord üzerinde olduğu kayayla beraber, onu fark eden ve ilerlemeyi durduran Atlantis ordusuna yaklaştı. Hiçbir tereddüde düşmeden emrindeki on iki silahla önüne kim gelirse paramparça etti. Ordunun ön sıralarındaki askerlerin silahlarını da ele geçirip arkadakilere karşı kullandı. Onların gücü tükenince başka silahlar buldu ve böyle sürüp gitti. Altındaki yüzlerce cesetle ordunun kalbine doğru adım adım, ceset ceset, kan kan ilerledi. 8 Lord Kuzor, onu başkente – ve ebedi zafere – taşıyan zırhlı savaş araçlarından birinin içindeydi. Hemen hemen hiç sarsılmadan dağ tepe aşabilen aracın içindeki rahat koltuğunda gözlerini kapatmış, trans halindeydi ve hiç huzurlu görünmüyordu. Aniden gözlerini sonuna kadar açınca, onu on dakikadır dikkatle izleyen sağ kolu Zi-Klo’yu korkuttu. “Engord,” diye tısladı Kuzor, “Atlantis ordusuna saldırıyor. Geri zekâlılar molekülbozumlarını devre dışı bırakmazlarsa hepsi geberip gidecek. Ayrıca başka bir yolla saldırmaları gerek… Zi-Klo, beni hemen Atlantis başkomutanına bağla.” “Hemen efendim.” 9 Engord, ilerleyişindeki ilk ve tek hatasını havada süzülen ejder robotları unutarak yaptı. Öfkeyle başkomutanı yok etmeye giderken, etki alanının dışından menzilli bir nötrino torpili yollayan ejder robotunu fark edemedi. Işık hızındaki nötrinoların varlığını ancak bir kısmı onu delip geçerken idrak edip kendini savunabildi. Ejder robotlarının gönderdiği nötrinolar uzayda zararsızca dolaşan parçacıklar değil, geliştirilmiş bir teknolojiyle yakalanıp etkisi güçlendirilen yarı-yapay parçacıklardı. İnsan bedeninde mikroskobik delikler açarlardı. Birkaç bin tanesi dahi ancak atomsal seviyede zarar verdikleri için bir insanı yok etmeye yetmezdi ama bir ejder robotu aynı anda yüzlerce kentilyon nötrinoyu birden gönderirdi. Ve bu, bir insanı tuzla buz edecek kadar büyük bir miktardı. Engord tehlikeyi bir saniye geç fark etseydi ölecekti, bir saniye erken fark etseydi şimdiki gibi gözleri kararmayacak, başı dönmeyecek, milyonlarca hücresi ölmeyecek veya hasar görmeyecekti. Bir anda kendini yerde buldu. Yerçekimini bile hissedemiyor, ölüp ölmediğinden dahi emin olamıyordu. Eğer yaşıyorsa silahlar ve kaya kontrolünden çıkmış olmalıydı. Ve tabii birazdan askerler onu molekülbozum mermisi yağmuruna tutacaklardı. Ölmüşse artık Mu da ölü sayılırdı. Sırtüstü kıvranırken gözünü aralayabildiği -ve hâlâ hayatta olduğunu anladığı- an gördüğü manzara beklediğinden çok farklıydı. Başının üzerinde bir karaltı vardı. Koca bir dikdörtgen şeklindeydi ve gittikçe büyüyor gibiydi. Sanki üzerine bir çekiç iniyordu. Engord bir anda kavradı bunun ne olduğunu… Tüm düşünce gücünü kullanarak karaltıyı durdurmaya çalıştı. Bunun kolay olmayacağını biliyordu, çünkü az önce üzerine bindiği kayanın belki bin katı ağırlıktaydı bu şey. Bir dev-robotun ayağından başka bir şey değildi bu. Atlantisliler onu pestilini çıkararak yok etmeye çalışıyorlardı. Maruz kaldığı nötrinonun zihin gücüne bir etki yaratıp yaratmadığını bilmi-

94


yordu Engord, ama başka güvenebileceği bir şey olmadığı için elinden geleni yapacaktı. Dev-robotlar baş kısmındaki bir pilot tarafından yönetilen insan biçiminde bir metal yığınıydı. Pilot özel bir bölmeye kapatılır, diyotlarla sinirsel tepkileri aynen robota iletilirdi. Bu sayede pilot robot üzerinde tam hâkimiyete sahip olurdu. Gözünü kırpsa robot da gözünü kırpar, elini uzatsa robot da elini uzatırdı. Yani şu an robotun içindeki Atlantisli, bir böceği eziyormuş gibi hissediyor olmalıydı. O böcek ezilmedi. Dev ayak Engord’un bir metre üzerinde paslanmış da hareket edemiyormuş gibi gıcırtıyla sabit kaldı. Zihninin hâlâ formda olmasıyla hayatı kurtulan Engord ayağa kalkacak fiziki gücü toplamaya çalıştı. Birazdan askerler güçsüzlüğünü fark edecek ve onu öldürmeye bizzat geleceklerdi. Kısa sessizliğin ardından gürültüler duymaya başlayınca zamanı olmadığını anladı. Ayağa kalkamıyordu. Nötrinolar enerjisini emip götürmüştü. Hücreleri delinen yerlerini onarmak için yoğun bir çaba sarf ediyordu. Bu yüzden de ateşi çıkmıştı ve soğuk terler döküyordu. Engord robot ayağının etrafında toplanmaya başlayan askerleri görünce üzerindeki elbiselerin yardımıyla oradan kurtulmaya karar verdi. Zihin gücünü giysilerine ve ayakkabılarına yöneltti. Böylece, ensesinden kaldırılan bir kedi misali havalandı. Üzerindeki dev ayağın altından çıkıp kendini doğrultması çok kısa sürdü. Av tekrar başladı. Etrafındaki şaşkın asker güruhunun hepsini yine kendi silahlarıyla paramparça etti. Gökyüzündeki ejder robotlarını görünce tekrar saldırıya hazırlandıklarını anladı. Ordunun diğer kısımlarındaki ejder robotlar da toplanmıştı ve onlarca üyesi olan bir kuş sürüsüne benziyorlardı. Birazdan hepsi birden onu nötrino bombardımanına tutabilirdi. Elbiselerinin yardımıyla ters yönde dalış yapan bir kartal misali havaya sıçradı Engord. Yaklaştığı ejder robotlar anında atomlarına ayrılıp gaz halinde havaya karıştılar. Birkaç tanesi nötrinolarını ateşlese de Engord evrendeki tüm parçacıklar gibi onlar üzerinde de istediğini yapabiliyordu. Yok etmesi çocuk oyuncağıydı. İstese bir kara delik gibi ışığı bile büküp yok ederdi. Yeter ki menzilinde olsun… Etraftaki tüm ejder robotları etkisiz hale getirdikten sonra Atlantis ordusunun kökünü kurutmak için tekrar aşağı indi. Fiziksel olarak kılını kıpırdatamasa da telekinetik gücü sayesinde kendini çok formda hissediyordu. O yukarıdayken askerler komutanlarının emriyle molekülbozum silahlarını etkisiz hale getirmişlerdi. Yine kendi silahlarıyla vurulmak gibi bir hata yapmak istemiyorlardı. Üzerlerindeki yeşil giysiler de Engord’un onları yok etmesini önleyecekti. Engord komutanlardan birinin belindeki kılıcı aldı ve hem el becerisi hem de zihin yeteneğiyle önüne geleni biçmeye koyuldu. Askerler tamamen silahsız oldukları için tek yapabilecekleri yumruk ve tekme ile savaşmaktı. Birkaç tanesinde hançer vardı ama hepsi kendi hançerleriyle ölüp gidiyordu. Engord, Dev-robotları kontrol edebilecek kadar güçlü olsaydı hepsini onlara ezdirecekti ama ancak durdurmaya yetiyordu kudreti. Yeraltı robotları ise henüz çok uzaktaydılar. Engord bu dar boğazda üzerine fazla gelemeyen yaya ve atlı askerleri rahat rahat yok edebiliyordu. Metalik gri kuğu motifli kılıç yüzlerce baş kesiyor, binlerce kalbe saplanıyordu. Engord Atlantis’in başkomutanına yaklaştıkça öfkesi artıyor, darbeleri daha şiddetli oluyordu. Onu yenilmez yapan buydu, ona güç veren öfkesi… 10 Atlantis askerleri Kuzor’un başkomutanı uyarmasıyla molekülbozum silahlarını etkisiz hale getirmişlerdi ama bu yeterli değildi.


“Pencereyi aç,” dedi Zi-Klo’ya. “Efendim, havalandırmayı…” “Pencereyi aç dedim, havalandırmayla falan alakası yok.” “Peki efendim,” dedi asker ve aracın sadece sağ tarafında bulunan pencereyi araladı. Kuzor gözlerini kapattı ve yine transa geçti. Zi-Klo hiçbir şey anlamamıştı, ama onun yapması gereken anlamak değil, yerine getirmekti. Kocaman bir arı pencereden girince korkuyla koltuğuna sindi Zi-Klo. Arılara alerjisi vardı ve hayatında gördüğü en büyük ve tüylü arı içeri girmek için bula bula onun zırhlısını bulmuştu. Kuzor gözlerini açtı ve havada asılı duran ve motor gibi gürüldeyen arıya dikti gözlerini. 11 Zaman akıp gitmiş, güneş batmaya koyulmuş, savaş alanı leş kokusuyla sarılmıştı. Mu başkomutanı temizlik harekâtını aralıksız sürdürüyor, yorulmak bilmiyordu. Atlantisliler disiplinden kopmuş, şuursuzca saldırıyordu. Bazıları kaçmaya çalışıyordu ama geriye dönmek isteseler koca orduyu aşamıyor, Engord’u geçmek isteseler kılıcının tadına bakmadan uzaklaşamıyorlardı. Ölüm her halükarda enselerindeydi. Lord Engord gözünden kaçan ufak tefek hançer çiziklerinin dışında -üzerindeki halsizliği saymazsa- sapasağlam ilerlerken boynunun hemen arkasında derin bir sızı hissetti. Önce ölü taklidi yapan bir askerin hançeri sandı ama eliyle yokladığında saplanmış bir hançere rastlamadı. O an burnunun dibinden neredeyse yumruk büyüklüğünde tüylü bir yaban arısı geçti. Engord elini ensesine tekrar götürdüğünde hafifçe şiştiğini ve dokununca fena halde zonkladığını fark etti. Nokta şeklinde de olsa kan sızıyordu. Koskoca orduyu darmadağın eden başkomutan ensesinden sokan bir arıdan kendini kurtaramamıştı. Ona dokunmaktan bile aciz olduğunu hatırladı. Arı zehrini de zihin gücüyle etkileyemezdi. Çünkü o zehir bedenine girer girmez vücudunun bir parçası olmuş, ruhun koruması altına girmişti. O an idrar kesesindeki sidiği ya da bağırsaklarında birikmiş dışkıyı yok edemeyeceği gibi zehri de yok edemezdi. İşin kötüsü onu sokan arı dünya üzerindeki en güçlü zehre sahip arıydı ve en ölümcül yeri bulmuştu sokacak. Engord asker öldürmeyi bırakmıştı. Elini sürekli ensesine götürüp çekiyordu ve dünya gözünün önünde bir sarmal gibi dönüp duruyordu. Elbiselerini taşıyacak gücü kalmayınca kılıcı yere sapladı ve onun üzerinde ayakta kalmaya çalıştı. Nefesi sıklaşmıştı ama yetmiyordu. Ensesindeki yara dakikalar içinde fena halde şişmiş, inanılmaz bir şekilde ağrımaya başlamıştı. Soluk borusuna da içeriden baskı yapıyor olmalıydı. Nefes alması her saniye daha da güçleniyordu çünkü. Ve başının arka tarafı uyuşuyordu. Bu uyuşukluk üst taraflara yayılırken şaşkın askerlerin tekrar saldırdığını fark etti. Engord’a bir şey olduğunu anlamışlardı. Engord tüm gücüyle elbiselerine onu yukarı taşıması için emir verdi. Ama ilk kez bu emir işe yaramadı. Devirdiği gözleriyle etrafından temkinli bir şekilde yaklaşan askerlere baktı. Hepsi bulanıktı. Atlantis askerleri Engord’un bu ani çöküşünden faydalanmak için saldırıya geçtiler. Engord kılıcını yerden son gücüyle söktü ve kaldırdı. Etrafında dönen dünyaya rasgele savurdu. Askerler bir adım geriye çekildiler. Ama Engord o adımı atamadı. Kılıç o kadar ağır geliyordu ki sanki koca bir kavak ağacını tutuyordu elinde. Askerlerin arkasından bir komutan çıkageldi, Engord’un elindekinin aynısı olan kılıcını kaldırdı ve hızla savurdu. Engord belki de son kez kendini korumayı başardı. İki metal havada çarpıştılar. Engord nefes almasının iyice zorlaştığını hissediyor, sol eliyle boğazının derisini çekiştiriyordu.


Sanki daha rahat nefes alabilecekmiş gibi. Karşısındaki komutan kılıcını geri çekti ve tekrar saldırdı. Kılıçlar tekrar çarpıştılar ve Engord’unki dayanamayıp yere düştü. Başkomutan birkaç kez ayakta sallandı ve kendini tıpkı kılıç gibi yerde buldu. Sırt üstü kıvranırken korkunç öksürükler çıkıyordu boğazından. Gözlerinin akları kanlanmıştı. Saçındaki band yırtılmış, saçları toprağa yayılmıştı. Askerler bir anda üzerine çullandılar. Hançerlerini saplamak için adeta birbirleriyle yarıştılar. Engord son nefesini bir öksürük eşliğinde verirken… 12 Yer sarsılmaya başladı. Etraftaki dağlardan korkunç çatırtılar yayıldı. Önce birkaç kaya yuvarlandı, sonra yer yarıldı, dağlar hareket edip birbirlerine yaklaştı. Atlantis ordusunun yarısı aynı anda iki dağın arasında sıkışıp toprağın altında kayboldu. Henüz Sef-Zoan boğazına girmemiş arka kısım ise yüzlerce kilometre kuzeyde olması gereken denizin dev dalgaları arasında boğuldu. Önce ovalar, sonra dağlar ve yaylalar sulara gömüldü. Tüm Atlantis askerleriyle beraber son anda denize açılıp kaçmayı başaran bazı gruplar dışında Mu halkı sular altında kaldı. Ne Kuzor kaldı geriye, ne askerleri. Hayvanlara istediğini yaptırabiliyordu belki, ama doğaya söz geçiremezdi. Bir sineği Engord’un elinden kurtarmakla dev bir tufanı durdurmak aynı şey değildi. Bir arıya emir vermekle, dalgalara emir vermek bir değildi. Ne fethedilecek bir toprak kaldı, ne korunacak bir anıt. Ne Mu kaldı geriye, ne Atlantis. Hepsi birkaç saat içinde suların altını boyladı. Mu’dan sağ kalanlar Asya ve Amerika’ya dağılmadan önce, kendi kıtalarıyla aynı anda Atlantis’in de sulara gömüldüğünü öğreneceklerdi. 13 Engord’un cesedi Sef-Zoan arasında suya gömülmeden hemen önce dev bir gri bulut peyda oldu. Güneye esen rüzgârı umursamadan bir efsanenin son tanığı olmak istermiş gibi bekledi üzerinde. Dağılıp yok olmaktan korkmadan yere indi bulut. Bir kez yere değdi ve hemen yükseldi. Ardından Sef ve Zoan Dağları’nın zirveleri dahi görünmez oldu… Hiç var olmamışlar gibi… Gökcan ŞAHİN İllüstrasyon Celalettin CEYLAN http://robocat58.deviantart.com

98


Gölge e-Dergi Sayı 28  

Bu sayıda Onur Bayrakçeken’in yazdığı Sherlock Holmes hikâyesinde Düğüm Kopuyor. Fatih Danacı Bir Kalemle Yazılan Son Sayfalar, Oğuz Özteker...

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you