Issuu on Google+

OCAK 2009 Say覺 16


GÖLGE | OCAK ‘09

GÖLGE’LER YENİ YILDA DA VAR OLACAK

Yeni yılın ilk gününde ilginizi çekecek, dışarıdaki soğuğu unutturup, içinizi ısıtacak yepyeni bir sayıyla daha karşınızdayız. Bu sayımızda söyleşiye ağırlık verdik ve yurtdışında da bizleri temsil ederek medarı iftiharımız olan iki genç sanatçımızla görüşmeler yaptık. Mahmud A. ASRAR ve Melike ACAR ile yaptığımız röportajları keyifle okuyacağınıza inanıyoruz. Diğer taraftan, röportaj yaptık diye özünde çizgi roman da barındıran bir dergi olduğumuzu yadsımadık; biri geçen sayımızdan devam eden üç yeni çizgi romanla karşınıza çıktık. Araya da birkaç öykü ve inceleme serpiştirdik. İyi mi yaptık? Okuyun ve karar verin!

*

*

*

Tamamen gönüllülerden oluşan dergimizin bir özelliği ise Dünya çapında yaşanan ekonomik krizden ve birbirleriyle çelişen açıklamalar yaparak halkımızın aklını hepten karıştıran ekonomistlerden etkilenmeyişi… 2009 Yılının zor bir sene olacağı söyleniyor ancak elektronik bir dergi olmanın bazı avantajları var. Personel maaşları, sigorta ücreti, telefon, faks, ulaşım ve yiyecek gibi giderlerimiz bulunmadığından – neyse ki bazı okurlarımızdan gelen talepler doğrultusunda gazete bayilerinde boy gösteren bir dergi olmuş değiliz henüz – kriz ister teğet geçsin, ister bodoslama çarpsın, dergimiz bu durumdan etkilenmeyecektir. Yeni yıldaki tek derdimiz, daha çok kişinin takip ettiği, kalitesini daha da yükseltmiş bir dergiyle, aylık periyotlarda monitörlerinizdeki yerimizi alabilmektir. Beyinlerimizdeki çarklar döndüğü, internet bağlantımız kesilmediği, elimiz kalem tuttuğu ve gönüllerimizdeki ateş sönmediği sürece siz okurlarımızla birlikte, bildiğimiz yolda, inandığımız şekilde ilerlemeye devam edeceğiz.

*

*

*

Aylardır dergimizi takip eden değerli okurlarımıza, katkı sağlayabilmek için bizlerle irtibata geçen tüm yazar ve çizerlere, Gölge e-Dergi denince artık isimleri de akıllara gelen kemikleşmiş kadromuza teşekkür eder; hepinizin yeni yılını kutlarım. 2009 Herkese huzur, mutluluk, başarı ve aylık süreçlerde Gölge e-Dergi getirsin… Oğuz ÖZTEKER oguzozteker@yahoo.com

2


İÇİNDEKİLER Kapak İçi Yazısı Oğuz ÖZTEKER Sayfa 2 Mahmud A.Asrar İle Söyleşi Gölge Dergi ÖZEL Sayfa 4 Distopya’ya Giriş Masis ÜŞENMEZ Sayfa 16 Hurdalık (2) Yiğit SAVTUR Sayfa 19 Eagle Eye Barış SAYDAM Sayfa 31 Tost Cengiz BOSTAN Sayfa 33 Ressam Utku TÖNEL Sayfa 38 Binbir Surat Carrey Hasan Nadir DERİN Sayfa 40 Anka Kuşu Murat YÜRER Sayfa 46 Melike Acar İle Söyleşi Gölge Dergi ÖZEL Sayfa 49 İş Hayatının Riskleri Oğuz ÖZTEKER Sayfa 60 Çizgi Romanda Ölmek Mete GÜNER Sayfa 65 Beyazın İçinde Serdar KÖKÇEOĞLU Sayfa 66 Kuyruklu Aşk Şükrü BAĞCI Sayfa 68 Bu dergide yayınlanan tüm yazı ve çizimler yazarlarına-çizerlerine aittir. İzinsiz alıntı yapılamaz,yayınlanamaz. Yazıların içeriğinden yazarları-çizerleri sorumludur Editör: A. Hamdi Yüksel Gölge Yayın Kurulu; Oğuz Özteker, Utku Tönel, Şükrü Bağcı, Emre Özgen http://golgedergi.blogspot.com Artık Facebook’ta da şubemiz var. Kapak: Burak KARA buka-limon.deviantart.com Her zaman yeni yazar ve çizerlere ihtiyacımız var. Görüş, öneri, yorum, yazı-çizinizi yollayabileceğiniz adres hayalsaati@gmail.com


GÖLGE | OCAK ‘09

MAHMUD A. ASRAR İLE SÖYLEŞİ

O kadar yoğun ki selam versek alamayacak diye korkuyoruz. Yine de o bizi her seferinde utandırıp selamımızı alıyor. 2004’de tanıdım Mahmud Asrar’ı. Önce Resimli Roman dergisine çizdiği Melek ardından da Rodeo Strip dergisi için çizdiği Mor Bulut Gezegeni konseptindeki Pırıl Kız öyküsüyle. Hikâyeler sürükleyici çizimler çekiciydi. Melek Resimli Roman’da bitmese de geçen sene Çapa Çizgi Roman Grubu’nun 100. yıl albümü ile sonlandı. Mor Bulut Gezegeni’nin en güzel kızı Pırıl’ın da maceraları Strip dergisi ile birlikte bitti. Tam Macera dergisi ile başlayan Cinhan’da yayınına son veren dergi ile birlikte çizgi roman arşivlerinde yerini aldı. Çapa fanzinlerinde çizdiği İpek ve Vaşak hikâyeleri de Çapa albümü ile sonlanmış oldu. Kim bilir Mahmud Asrar adını bir Türkçe çizgi romanda bir daha ne zaman görürüz. Türkçe çizgi romanlarla olmasa da Mahmud Asrar çizerliğini hızlı sürdürüyor. Amerika’da Image Comics için aylık olarak çizdiği Dynamo 5 çizgi romanı ile “ben buradayım” derken bu ay Marvel için çizdiği She-Hulk ile kendini bir kere daha gösterdi. Biz de bu fırsatı değerlendirip Gölge e-Dergi için özel bir röportaj yaptık. Mahmud, Gölge e-Dergi 3. sayıda Çapa çizgi roman grubunun 10. yıl albümü için röportaj yapmıştık seninle şimdi ise She-Hulk: Cosmic Collision dergisini çizdin. Hem de çizgi roman yazarları arasında efsane sayılan bir isim yazdı senaryoyu Peter David. Nasıl aldın bu işi? Marvel’den editörler ile Nova işinden beri iletişim içindeyiz. Editör Bill Rosemann birkaç ay önce bu projeden bahsedip ilgilenip ilgilenmeyeceğimi öğrenmek istedi. O esna da henüz ne yazar, ne senaryo vardı ortada. Proje hem hoşuma gitti, hem de çalışma programıma uygun göründüğü için hemen kabul ettim. Peter David’in de yazar olarak projeye dâhil olduğunu duyunca son derece mutlu oldum.

4


She-Hulk kim, bize biraz da ondan bahseder misin? She-Hulk Stan Lee ve John Buscema’nın yarattığı bir karakter. Gerçek ismi Jennifer Walters olan karakter ölümcül bir kaza geçirdikten sonra hastanede kan nakline ihtiyaç duyar. Kuzeni Bruce Banner (Hulk) ise hemen imdadına yetişir ve ona kanını verir. Tabii bu sayede Gamma radyasyonu Jennifer’e de geçer ve She-Hulk’a dönüşmesini sağlar. She-Hulk kahramanlıklarını kendi başına yapıyor olmasının dışında Avengers, Fantastic Four gibi gruplarda da üye olarak bulunmuştur. Aynı zamanda çok başarılı bir avukat olarak birçok süper kahramana da yasal durumlarda yardımcı olmuştur. Senin çizdiğin senaryo klasik She-Hulk hikâyelerinin oldukça dışına çıkıyor. Sadece farklı olması için mi yazılmış bu senaryo, yoksa She-Hulk’a da Dünya’dan Planet Hulk’a kovulan Hulk gibi uzay macerası mı yaşatmak istiyorlar? She-Hulk aslında bu durumdan pek uzak sayılabilecek bir karakter değil. Bilindiği gibi Marvel’in dünyadan uzak, değişik boyutlar ve evrenlerde gelişen birçok macerası var ve birçok Marvel karakterinin bu “kozmik” âlem ile yakından alakası olmuştur. Marvel’de bu tip konulara ilgi olduğu için bu tür öyküler üretmekte. Bu yüzden Nova, Guardians Of The Galaxy ve benzeri dergiler çıkartılıyor ve ilgi görüyor. Yani tabiri caizse bunun bir “trend” olduğunu söyleyebiliriz. Bu macerada başka Marvel kahramanları da var mı? Yoksa yeni tipler yeni kahramanlar mı yaratıldı? Olmaz olur mu? Saymakla bitmez. She-Hulk arkadaşı (bir Skrull olan) Jazinda’yla beraber eskiden üyesi olduğu “Lady Liberators” ekibi ile bir araya geliyor. Invisible Woman, Thundra, Storm, Valkyrie’nin dışında başka birçok “kozmik” kahraman ile birlikte kötülüğe karşı savaşmak durumunda. Ayrıca bu öykü için karakter tasarımı yaptığım iki yeni kötü kadın karakter de bulunuyor.


GÖLGE | OCAK ‘09

6

She-Hulk: Cosmic Collision dergisinin 13. sayfası. Yazan: Peter David, Çizen: Mahmud A. Asrar Marvel Comics


Görselleri nasıl oluşturdunuz? Sana “She-Hulk şudur,” ya da “Şu Hollywood yıldızına benzesin” diye bir istek geldi mi? Hiçbir yönlendirme olmadı diyebilirim. Yani karakterleri yorumlarken oldukça özgürdüm. Yalnızca şu kostümü kullanmak istiyoruz denildi. She-Hulk yorumum üzerine herhangi bir öneri

SHE-HULK

Jennifer Walters, her zaman için avukat olmak üzere doğduğunu düşünürdü… Ta ki kuzeni Burce Banner’dan yapılan gamma radyasyonlu bir kan nakli sayesinde becerileri gelişip, kendini dünyanın en güçlü ve en yeşil kelle avcısı SHE HULK gibi hissedene dek… Jennifer Walters, meşru kariyerini geride bıraktı ve şimdilerde Freeman Bonding şirketi için kaçakların izini sürüyor. Ortağı ne mi yapıyor? Babası ünlü bir Süper-Skrull olan ve anormal derecede iyileştirme gücü bulunan, dünya dışı bir varlık, Skrull olan Jazinda ile birlikte RV’leriyle tüm ülkeyi dolaşıp, hapishanelerden kaçanların izlerini sürüyorlar. She-Hulk hükümlülerin peşinde değilken özel becerilerini Lady Liberators (Hanım Kurtarıcılar) adlı bayan süper kahramanların hizmetine sunuyor. Ekibin diğer üyeleri, Fantastik Dörtlü’nün görünmez elemanı Sue Richards, Valkyrie, Asgard’ın yarı-Tanrıça savaşçısı, Storm olarak da bilinen mutant Ororo ve kadınlar tarafından yönetilen alternatif bir dünyanın şampiyon savaşçısı Thundra’dır. Sıra dışı bir ekip olsa da onları bir araya getiren adalete olan tutkuları ve zulüm görenleri başlarının sıkıştığı yerden kurtarabilmektir. Çeviren Oğuz ÖZTEKER


GÖLGE | OCAK ‘09

Dynamo5 19. sayı kapağı. Çizim Mahmud A.Asrar renklendirme Ron Riley.

8


Dynamo5 12. sayı kapağı. Kurşun Kalem ve çini Mahmud A. Asrar renklendirme Ron Riley. veya müdahale söz konusu değil. Senaryoyu sen çizdin, dergideki tüm çizimler sana ait, neden kapağı bir başkası çizer şu Amerikan memleketinde? Gelenek midir? Bilindiği üzere kapak çizimlerini başkasına yaptırmak ise genelde satışlarda fark yaratacağı düşünülen ticari bir yaklaşım. Bu yüzden maalesef benim dışımda gelişen bir durum. Son yıllarda Marvel kapaklar için bir çok dergisinde bu tarz illüstratif resimlemeleri tercih ediyor. İstisnalar haricinde benim pek hoşlaşmadığım bir durum bu doğrusu. Bu yaz vizyona giren Hulk filmini kaç defa seyrettin çizmeye başlamadan önce? Henüz bir kere izledim. Beğendiğim oyuncuların bulunduğu keyifli bir film. Dynamo 5 nasıl gidiyor? Satışları güzel diye duyduk. Dynamo 5’in üretiminde ekip olarak çok keyif alıyoruz. İstediğimizi istediğimiz zaman yapabilme özgürlüğü olduğundan bizi yaratıcı anlamda kısıtlayan bir durum söz konusu değil. Bu serbestlik ise okuyucularımıza da yansıyor ve sanırım bu yüzden herkes halinden memnun. Eleştirmenlerden de genellikle oldukça iyi yorumlar alıyoruz. Satışlar ise bağımsız sayılabilecek bir dergi için iyi rakamlarda diyebiliriz. Bilmeyenler varsa Dynamo 5’in hikâyesini de kısaca anlatabilir misin? Captain Dynamo dünyanın gördüğü en büyük süper kahramandır. Ancak karısına pek sadık bir koca olduğu söylenemez. Ölümünün üzerine dul kalan eşi Maddie Warner onun sırlarını açığa çıkartır ve 5 değişik kadından çocuğu olduğunu öğrenir. Bu çocukların her biri Captain Dynamo’nun güçlerinden birini miras almıştır (Scrap = Süper güç, Slingshot = Uçuş, Scatterbrain = Zihin okuma, Myriad = Şekil değiştirme, Visionary = Göz ışınları) . Tower City’nin korunmasız kaldığını gören Maddie, bu çocukları bir araya getirip Dynamo 5’i kurar. Yeni dönemde bu hikâyede değişiklikler olacak mı? Dergiye yeni okurlar çekebilmek amacıyla bir 0 sayısı hazırladık. Fiyatı 99¢ olacak olan bu sayıda ileride olacak olan maceralara hazırlanırken aynı zamanda yeni okurlar için şimdiye dek olan biten konusunda da aydınlatıyoruz. 19. sayı sonrasında üçüncü önemli öykü tamamla-


GÖLGE | OCAK ‘09

Dynamo5 17. sayı 10. sayfa. Kurşun Kalem ve çini Mahmud A.Asrar renklendirme Ron Riley. nıyor ve 20. sayıyla beraber büyük ve heyecanlı bir maceraya hazırlanıyoruz. Aylık çizdiğin Dynamo 5’in yanı sıra Marvel ve DC gibi yayın evlerine eskiz kartları da yapıyorsun. Bir de aradan bu She Hulk çıktı, haftada kaç gün, günde kaç saat ve hangi hızla çalışıyorsun? Her gün çiziyorum. Artık çizmediğim gün yok diyebilirim ama tabii ki çalışma saatlerim değişiyor. Bazı günler 16 saat çalışırken bazı günler sadece birkaç saat çalışıyorum. Ortalama bir günde bir sayfa çiziyorum ancak sıkışınca veya işin zorluğuna göre günde birkaç sayfa çizdiğim de oluyor. Ama samimiyetle söylemem gerekirse yeterince çizmediğimi düşünüyorum. Evdekiler kızmıyor mu bu çalışma temposuna? Eşim yeterince çalışmadığımı size söyleyecek olan ilk kişidir. Aynı zamanda benim en sert eleştirmenim de kendisidir. Şaka bir yana, kendisi her konuda benim en büyük destekçimdir. Peki, ne olacak bu Çapa’nın hali? Yeni sayı düşüncesi yok değil mi ortada? Şimdilik hareket olmasa da elbette kafalarımızda değişik düşünceler her zaman hayat buluyor. Bilindiği gibi Çapa her zaman, her yerden, herhangi bir şekilde ortaya çıkabilir. Siz yurt dışına çizerken hiçbir yerli yayınevi çıkıp “Bizim için de çizgi roman yap,” diyemiyor

10


mu? Tam Macera’dan sonra ciddi anlamda böyle bir şey söz konusu olmadı. Zaten benim de maalesef buna ayıracak vaktim olmuyor. Ayrıca Türkiye’de mizahi yayınlar dışında yerli üretim çizgi roman çıkmaz oldu. 2009 projeleri arasında neler var? Şimdilik Dynamo 5’e devam. Ayrıca sanırım son bir kart projesinde yer alacağım. Bunun yanı sıra daha başka düşüncelerim var ama bunları konuşmak için biraz erken sanırım. Dynamo 5 mi, She-Hulk mu, hangisini çizmek daha zevkli? Zaman problemin olsa ve birini tercih etmek zorunda kalsaydın, hangisini seçerdin? Doğrusu ikisini de çizmek ayrı zevk. Dynamo 5 kendi yarattığım karakterlerden oluştuğu için daha zevkli sanırım. Soruya uygun bir cevap olur mu bilemiyorum ama She-Hulk kitabını yaparken zaman problemi zaten yaşadığım için Dynamo 5’in 18. sayısının büyük bir kısmını başka bir çizer ile çalışmak durumunda kaldık. Sence, Türk okurlarının She-Hulk’u sevme, ilgi gösterme olasılığı var mıdır? Neden olmasın? Elbette göreceli bir durum ama karakter ile empati kurmak ve bu sayede maceralarından keyif almak çok mümkün. She-Hulk maceraları genellikle oldukça esprili ve eğlenceli olur. İnsani yanı genellikle çok ön plana çıkan bir karakter olduğu için bence evren-

Marvel Comics için hazırlanan Avengers takımı çizimi. Çini ve suluboya.


GÖLGE | OCAK ‘09 sel olarak birçok kişiye hitap edebilir. She-Hulk’da şovenizm yapılıyor mu, kadınların erkeklerden üstünlüğü vb. konular işleniyor mu? Lady Liberators takımı erkek şovenizmine karşı çıkan ve kadınların özgürlüğüne öncelik veren bir grup. Bu anlamda ve öyküde neredeyse erkek bulunmaması açısından belki böyle bir çıkarım yapılabilir elbette. Senaryoda bu konuya mizahi açıdan esprili bir yaklaşım söz konusu. Senaryo bu bakımdan bence oldukça eğlenceli ama genele bakınca daha evrensel bir mesaj taşıdığını söyleyebilirim. Şayet sana emanet edilen bir senaryo, senin görüşlerine ters düşse de bunun profesyonellik olduğunu düşünüp çizimlerini yapar mısın, yoksa teklifi geri mi çevirirsin? Neyse ki böyle bir durumla karşılaşmadım diyebilirim. Hayat görüşüm ve doğrularıma ters düşen bir şeyi görürsem eğer o zaman elbette o projede bulunmam söz konusu olmaz. Jay Faerber ile mesela düşünce ve etik anlayışımız çok yakın. Bu yüzden oldukça verimli bir ekip oluşturduğumuzu düşünüyorum. She-Hulk niçin sadece kurşunkalem çalışmalarını sen yaptın? Çinileme vaktin olmadı mı? Çinileme için Scott Hanna’nın ismini kim önerdi? Daha önce de kendisiyle çalıştın mı? Amerikan çizgi roman üretiminde çoğunlukla bir ekip çalışması söz konusu. Bu projede de bana sadece kurşun kalem yapmam üzerine teklif geldi. Açıkçası bu benim de tercih ettiğim bir şey oldu çünkü profesyonel bir çinici ile çalışmak için çok hevesliydim. Scott Hanna ile çalışma fikri ise editör ile benim ortak verdiğimiz bir karar oldu. Kendisiyle ilk defa çalıştım ve gerçekten sonuçlardan son derece mutluyum. Çizgimi bambaşka bir yere taşıdığını düşünüyorum. She-Hulk’ta iş birliği yaptığınız Scott Hanna ile aranız nasıldı? Derginin hazırlanmasında ne tip bir yöntem izlediniz? Scott Hanna ile ilk defa bu kitap sayesinde tanışıklığım oldu. Çalışmalarını önceden son derece takdir ederek takip ediyordum. Özellikle John Romita JR ile birlikte son derece başarılı bir ekip oluşturmuşlardı. Kendisi çizgimi oldukça beğendiğini ifade etti. Sanırım bu karşılıklı beğeni bitmiş işe de yansıdı. Çalışma düzenimizde ise ben 6-8 sayfa tamamladıkça kendisine orijinal sayfaları postalıyordum. O da üzerine çini atarak Marvel’e iletiyordu. Bu şekilde 38 sayfa çizdik. She-Hulk’un başka hikâyelerini de çizecek misin yoksa bu tek sayılık bir iş miydi? Bu tek sayılık bir iş. Gelecekte olası çalışmalar üzerine konuşuyoruz ama somut bir şey söylemek için henüz erken. Yurtdışında da bir gün kendi senaryolarını da çizmek gibi bir hayalin var mı, yoksa verilen senaryoyu resmetmek seni yeterince tatmin ediyor mu? Tabii ki. Ama bunun için henüz erken diye düşünüyorum. Öncelikle çizim konusunda belli bir seviyeye geldiğime inanmam gerekiyor. Bir de yazın sanatı üzerine kabiliyetsizliğimi yendiğimi düşünecek özgüvene sahip olduğumda ancak böyle bir şeye girişebilirim belki. Neden olmasın?

12


18 yıllık arkadaşım sevgili Mahmud’un çizgi hayatını özetleyecek olursam: En başlarda Jim Lee akımının sıkı bir takipçisi idi ve bu da doğal olarak çizgisine güçlü bir şekilde yansımaktaydı. O dönemlerde bol bol ve temiz temiz tarama atan Mahmud, bütün çizer çevresinin ısrarlarına rağmen Pilot ile çini atıp bizi delirtirdi. Aynı zamanda şaşkınlık da yaratırdı çünkü pilotla attığı o taramalar tarama ucu ile yapılmış izlenimi bırakırdı. Ama sonra Çapa’nın başlangıcı ile beraber kendisi geleneksel çini stiline daldı. Animasyon bölümüne girmesi doğal olarak çizgisini gayet etkiledi. O dönem benim aklımda kalan en iyi işleri suluboyaları ve canlı modelden yapılmış desenleriydi. Gayet iyi suluboya kullanıyordu. Fanzin döneminin ileriki yıllarında bence Mahmud’un kırılma noktası Strip dergisinde Hakan Tacal’ın yazdığı PIRILKIZ’dır. Pırılkız’ın ilk renkli çıktılarını bana getirip gösterdiğinde ağzım açık kalmıştı çünkü tam anlamıyla bütün, bitmiş, kısacası tertemiz bir işti. Çizgisinde büyük değişiklikler vardı. En önemlisi hayranı olduğu Adam Hughes’un izinden giderek elde ettiği yalınlaşma idi. Daha sonra Pırılkız, Resimli Roman’daki Melek ve Dynamo 5 derken Mahmud çizgisini şu an gayet iyi bir yere getirmiş durumda. Durdu durdu patladı, diyebilirim. Mahmud çizerken sürekli kaygılıdır. Kendisiyle yılın belli zamanları yan yana çizdiğimizden bu özelliği ilk aklıma gelenlerden. Kompozisyonu oturturken “Ulen şurası ne biçim oldu, omuzu çözemedim,” gibi diyaloglarla sürekli söylenir. Sonra da susar. Çünkü kendisi tanıdığım en iyi konsantrasyon sağlayan çizerlerden biridir. Sonra bir bakmışınız işi bitirmiş. “Gece Delirmeleri” dediğimiz nöbetlerimizden sonra uyur. Bu arada bu mesai boyunca yanında sürekli içecek bir şeyler bulundurur. Genelde meşrubat hastasıydı ama son zamanlarda gazlı içecekleri bıraktı. :) Sayfalarındaki kurşun kalemleri oldukça rahat desenlerden oluşur. Çinide ise son zamanlarda sadece fırçaya geçti. İnanılmaz derecede temiz çini atmakta. Orijinallerine baktığınızda çok etkileyici bir işçilikle karşılaşıyorsunuz. Çizerken genelde televizyonu açar ya da sert müzik dinler. Arada garip sesler çıkarır. Solak olduğu için izlerken beyniniz döner çünkü kalem tepeden hareket eder. Mesela yazı yazarken harfleri tersten yazıyormuş hissiyatına kapılırsınız ki öyledir. Son dönem en sevdiği çizerler Adam Hughes, Stuart Immonen, Bryan Hitch ve Leinil Yu’dur. En son Marvel için çizdiği She-Hulk: Cosmic Collision işine mutlaka bakın. Usta çinici Scott Hanna ile ortaya nefis bir iş çıkarttılar!

Yıldıray ÇINAR


GÖLGE | OCAK ‘09

She-Hulk: Cosmic Collision dergisinin 33. sayfası. Yazan: Peter David, Çizen: Mahmud A. Asrar, Çini: Scott Hanna, Renlendiren: Val Staples Marvel Comics

14


15 Aydır yayımlanmakta olan Gölge e-Dergi hakkında neler düşünüyorsun? Bizim için önerebileceğin bir şeyler var mı? Bence öykücülük ve çizgi roman adına yapılan çok hoş bir çalışma. Bu işe hevesli olan ve gönlünü bu tip işlere vermiş ve vermek isteyen arkadaşlarımız için hatırı sayılır bir emek. Bir de tabii bu derginin tamamen özveri ile yapılıyor olması çok önemli. Üstelik son dönemlerde kimse bu tip işlere cesaret bile edemezken sizin bunun aylık ve düzenli olarak üretmeniz son derece güzel. Umuyorum ki ileride daha da yaygınlaşır ve daha da iyilerini üretmenize yol açar. İlgine teşekkür ederiz. Ben teşekkür ederim. Mahmud Asrar’la ilgili son bilgileri www.mahmudasrar.com’dan alabilir ve yeni çalışmalarını sitesinden takip edebilirsiniz.

New York Comic-con Mahmud A. Asrar Dynamo 5 imza gününde Image Comics standında. Yanındaki gözlüklü Jay Faerber (Dynamo 5’in yazarı) ve Yıldıray Çınar (Image Comics’ten çıkan Noble Causes çizgi romanının çizeri ve Çapa Çizgi Roman Grubu üyesi)


GÖLGE | OCAK ‘09

DİSTOPYA’YA GİRİŞ

Siz sevgili Bilim Kurgu dostlarına bugün vereceğimiz ders distopya edebiyatı ve filmleri ile ilgili olacak. Siz de mi bir bilim kurgu yazarı olmak istiyorsunuz? O zaman dersimizi sıkı takip edin, belki size bir yol gösterebilirim. Herkes yerlerine geçti ise hemen dersimize başlayalım; “Distopya kelime olarak ütopya’dan türetilmiştir. Olumsuz ön ek olan dys-topia ile bağlanarak Ütopya’nın tersi karşıtı anlamına gelmiştir. Bilindiği gibi Ütopya her insanın yaşamak isteyeceği bir hayali yerdir. Yönetim, insan ilişkileri, yaşam kalitesi dört dörtlüktür. Oysaki distopya tam tersi, cehennem gibi bir toplumu anlatır. Totaliter rejimden kıvranan, sistem tarafından ezilen bir kitle ve bu düzeni bozmaya çalışan bir kahraman distopik edebiyatın olmazsa olmazıdır. Despot rejimler, aşırı bürokrasi, savaş, özgürlüklerden yoksunluk, kısıtlanmışlık gibi unsurlar da hikâyeleri sürükler. Bunu yaparken de günümüz toplumlarına referans vererek gücü elinde bulunduranların ilerde başlarına ne işler açabileceklerine dair bir öngörüde bulunur. Distopya bilim kurgu edebiyatında bir yeni dalga olarak ortaya çıkmıştır. Ne kadar her bilim kurgu eseri distopik öğeler içerebilse de bu o eseri bir distopya diye kategorize etmemize yetmez. Bunun daha iyi anlamak için önemli bir kaç önemli distopik kitap ve film örneği verelim; Kitaplar; 1984 -- George Orwell Hayvan Çiftliği -- George Orwell Cesur Yeni Dünya -- Aldous Huxley Biz--Yevgeni Zamyetin Fahrenheit 451 -- Ray Bradburycaddesi Dark City -- Alex Proyas Özellikle Huxley ve Orwell’in eserleri distopik edebiyatı şekillendirmiştir. 1984’ün unutulmaz büyük biraderi, Hayvan Çiftliğinin “Tüm hayvanlar eşittir, ancak bazı hayvanlar diğerlerinden daha eşittir” sözü edebiyatın en bilinen öğeleri olmuştur. Bilim kurgu sinemasında da distopik filmlerin yeri ayrıdır. Bilim kurgunun ve hatta sinemanın ilk örneklerinden olan Metropolis’in bile bir distopya hikâyesidir. Çekilen sayısız distopik film bu türe yeni izleyiciler katınca geçmişte yazılmış distopik eserlerin de değeri artmıştır ve yeniden keşfedilmiştir. Bu kitapları ve filmleri topluca incelediğimizde genelleme yaparak türün özünü anlamak istersek;

16

Filmler; Children of Men -- Alfonso Cuarón Brazil -- Terry Gilliam Blade Runner -- Ridley Scott Mad Max -- George Miller


1. Sistem: Otoriter sistem özgürlükleri kısıtlamakta topluma baskı yaparak gücünü baki tutmaya çalışmaktadır. 2. Ön hikaye: Otoritenin nasıl topluma hâkim olduğuna ilişkin hikayenin ya da filmin başında bir anlatım yapılır. Bu ön anlatımda savaş, açlık, doğal bir facia, nüfus artışı gibi bir öğenin sistemi bu noktaya taşıdığı anlaşılır. Tekrar o günlere dönmek istemeyen halk sistemden şikâyetçi olmaya çekinmektedir. 3. Toplum: Koyun psikolojisi ile hareket etmekte, sistemin ona sundukları ile yaşamaktadır. Duygusuz, birbirlerinden kopuk bir toplum sunulur. 4. Yasaklar: Otoriter sistemin getirdiği yasaklar ile toplumu avucunun içinde tutmaktadır. Sürekli onları gözlediğini hissettirerek baskısını arttırmaktadır. 5. Korku: Toplumdan gelen her farklı ses anında susturularak halk etkisiz hale getirilmeye ve bir korku imparatorluğu kurulmaya çalışılmaktadır. Buna karşılık ailesini bile gerektiğinde otoriteye satabilen kişiler ödüllendirilerek herkesin birbirinden şüphe duyması sağlanır. 6. İsyan ve sistemi yıkmaya teşebbüs: Distopik hikâyelerin başlangıç noktası isyandır. Uzun süredir ezilen birey başkaldıracak noktaya gelmek üzere olduğunda ya da sistemin kendi üzerindeki olumsuz etkisini hissettiğinde hikâye başlar. Bir kıvılcımla birlikte dişliler harekete geçer ve sisteme karşı duran birey kendine yandaş bularak hareketi genişletmeye başlar. 7. Yöneten ve yönetilen sınıflar arası ayrım: İlk kim demiş bilemiyorum ancak şu sözü unutmamak gerekir “Yönetenlerin ütopyası, yönetilenlerin distopyasıdır!”. Yöneticiler ellerinden alınmak istenen güce karşı direnişe geçecek ve sistemi işler tutmaya çalışacaklardır.


GÖLGE | OCAK ‘09 Distopik eserlerin mesajları dışında en önemli unsurları estetiktir. Distopyalar, dev bir şehirde, yüksek binalarda, ışıklar altında bilim kurgunun sağladığı olağanüstü gelecek fantezileri ile süslenebilirken bazen de yok olmuş, yıkık dökük şehirlerde ya da ıssız çöllerde geçebilmektedir. Ancak distopya estetiğini en çok etkileyen unsur izbe odalar, sağanak yağış altında koşuşturan insanlar, karanlık sokaklar gibi kara film öğeleridir, bu nedenle Londra filmlerde sık sık arka planda esere mekân olmaktadır. Her distopya hikâyesi birbirinden farklı öğeler içerse de genelde üstte açıklamaya çalıştığım tarzda bir gelişim sergiler. Ancak her hikâye bir anti-otoriter sistem hikâyesi değildir. Mesela 1984 bu tarz bir distopya örneği iken Mad Max politik bir söylemden olabildiğince uzaktır, ancak anti-anarşist bir yapıya sahip olduğu da söylenebilir.” - Evet arkadaşlar buraya kadar sorusu olan var mı? - Hocam neden Türkiye’de bir distopya hikâyesi yazılamıyor ya da çekilemiyor? - Zaten bilim kurgu janrında kısır bir ülkeyiz. Bunda edebiyatın yıllar boyunca çocuk işi görülüp aşağılanmasının payı büyük ancak başka bir nokta da rejim eleştirisinin Türkiye’de yapmanın son derece zor ve tehlikeli olması. - Sınıfa bu konuda bir örnek verebilir misiniz acaba? - Mesela hep beraber bir distopik bir hikâye yaratalım. Türkiye’de korkulan nedir? - Fenerbahçe? Keh keh. - Oğlum sen sınıftan dışarı çık! Geri kalanlar? Komünizm? Bitti artık. Peki ya bölücülük, şeriat ya da askeri darbe? Evet, en büyük korkularımız bunlar sanırım. Peki, hangi yazar şu anki ortamda gelecekte bu korkuların gerçekleştiğine dair distopik bir roman yazabilir? Oysaki beğenmediğimiz Amerika kadar özgür olabilsek onlarca yazar, çizer, yönetmen bu konuları ele alan yapıtlara imza atmıştı. Peki, bu durumda şu an konuşurken bile bir distopyanın içinde yaşadığımızı, 1984’ün kopuk bireylerinden bir farkımızın olmadığını söyleyebilir miyiz? Örneğin İstanbul’un bütün sokakları EDS diye bir sistemle izleniyor. Büyük biraderden farkı nedir sorarım size? İnternetteki her hareketimiz izlenmiyor mu? Girilmesi istenmeyen sitelere erişimimiz yasaklanmıyor mu? Biz de kendi çapımızda bir distopyanın içinde değil miyiz? Sadece Türkiye için değil tüm Dünya için geçerli bir soru bu. Neyse zil çaldı bir sonraki derse kadar kalın distopyada. Masis ÜŞENMEZ www.otekisinema.com

18


EAGLE EYE

Bir paranoya yetmez, iki olsun…

Hollywood’un Amerika’daki konjonktüre eğilimi bilinen bir gerçektir. Amerika’da ne öne çıkarsa, onunla ilgili mutlaka bir film çekilir. Terörizm, küresel ısınma, ırkçılık ve paranoya gibi kavramlar da son dönemin moda temaları. Son dönemde gösterilen Live Free or Die Hard ve Vantage Point’le birlikte Eagle Eye da terörizm ve teknoloji üzerine yoğunlaşmış. Yönetmenler, oyuncular, stüdyolar vs. değişiyor ama mantık ve bakış açısı hiç değişmiyor. Amerikalıların terörizmdeki yanlış istihbaratları, hedef saptırmaları, kendi yarattıkları düşmanları halkın gözünde canavara dönüştürme çabaları ister istemez paranoyayı da besliyor. Soğuk Savaş döneminden beri Amerikalı siyasilerin menfaatlerini korumaları konusunda paranoya çok önemli bir role sahip. “Öteki” yaratarak, bunun üzerinden kazanç sağlamak neredeyse Amerikan siyasi sisteminin tipik bir davranışı haline geldi. Eagle Eye bir yanıyla bunu onaylarken, bir yanıyla da Amerikalıların bu davranışlarının dönüp kendilerini nasıl vuracağı üzerine başka bir paranoya yaratıyor. Film, iskeletini çift uçlu paranoya üzerine kuruyor. Bu sayede, üstte adını verdiğim son dönemin birkaç öne çıkan “moda” filminden de ayrışmaya çalışıyor. Ama ne kadar ayrışıyor, ya da kendi ayrımını vurgulamak istiyor mu, yoksa mevcut bakış açısından payelenme pahasına kendi farklılığından vaz mı geçiyor, burası tartışılır tabii. Filmin ikinci paranoyası üzerinden gitmek, her şeyden önce riskli bir tercih. İster istemez beraberinde bir de eleştirel tavır getiriyor. Hollywood’un film üretim sürecinde bir yönetmenin adı Steven Spielberg olmadıkça da buna pek müsamaha gösterilmiyor. Hoş, Spielberg’e bile ne kadar gösterildiği de ayrı bir tartışma konusu olur. Nihayetinde, ikinci yol biraz riskli bir yol ve D.J. Caruso gibi televizyondan gelme, vizyon sahibi olmaktan uzak, çapsız bir yönetmenin tercih etmeyeceği bir yol. Bu yüzden, filmde aşina olmadığımız bir tema üzerinden tanıdık sahnelerle karşılaşıp duruyoruz. Çünkü sözde eleştirel tavır, teknoloji tabanlı aksiyon sahneleriyle bilinçli bir şekilde eritilmek isteniyor.

31


GÖLGE | OCAK ‘09 Filmin ismi Eagle Eye, filmin konusu farklı bir konu; ama nedense filmin Live Free or Die Hard’dan bir farkı yok. Bunun nedeni de; seyircilerin ezberini bozacak filmlere Hollywood’da yer yok düsturu, şüphesiz. Son dönemin popüler yıldız adaylarından Shia LaBeouf’un kendi bildiğini yapan, kaba ve ezik karakteri tipik bir Amerikan gencini örneklerken, Michelle Monaghan’ın çocuğunu kurtarma adına her şeyi yapan anne rolü gerçekçilikten uzak duruyor. (Filmdeki karakter özellikleri düşünüldüğünde.) Fazla cilalanmış bir karakter olduğu çok dikkat çekiyor. Ama filmin belli ki bir karakter yaratma derdi yok. Kovalamaktan başka bir işlevi olmayan yan karakterler bile ana karakterlerden daha iyi. Buna rağmen, filmin esas karakteri de zaten sanal bir bellek olan Aria. Bu bile aslında Eagle Eye’ın derdini ortaya koyan, fazla söze hacet bırakmayan ve filmin kişiliksizliğini açık eden bir bilgi. Paranoya üzerine çekilen filmler artık tek başına yeterli olmuyor. Bunu, Hollywood da anlamış olacak ki; insanlara artık paranoyayı tek başına yutturamıyoruz, ne yapalım diye düşünülmüş. Buna cevap olarak da karşı paranoya fikri bulunmuş. Bir tane yetmezmiş gibi iki tane paranoya yaratmışlar, ama ne yazık ki sonuç olarak değişen pek bir şey olmamış. Biri, diğeriyle karşıtlık yaratmak şöyle dursun, ikisi beraber olmuş ve bir hiç yaratmış. Hollywood’un tanıdık, klişe ve beylik sözlerinden geçilmeyen bol efektli aksiyonlarını biliyorsanız, Eagle Eye da size çok tanıdık gelecektir. Ne fazlası ne de eksiği var. Orta sınıf bir yönetmen, sıradan oyunculuklar, ancak çocukları kandıracak bolca bilgisayar efekti ve bol kesmeli, dinamik ve video klip estetiğinde, yetenekten yoksun bir kamera kullanımı... İşte size Eagle Eye! Barış SAYDAM burnout.blogcu.com

32


GÖLGE | OCAK ‘09


GÖLGE | OCAK ‘09


GÖLGE | OCAK ‘09

RESSAM

Rüzgâr cılız. Güneş ise sağ omzumun üzerinden ağır ağır alçalıyor. Alnımdan aşağı ter süzülüyor. Ensemdeki tüylerim ürpermiş; korkudan değil, tiksintiden. Omzumu K98’in dipçiğine vermişim, güvendeyim. Kurşunu namluya sürmüşüm, elim tetikte. Göz, gez, arpacık. En uçta da orantısız bir siluet. Hepsi tamam. Beni engelleyecek hiçbir şey yok. Derin bir nefes çekiyorum, havada kesif bir yabancı koku. Durup düşünüyorum. Onları mutant yapan nedir? Radyasyon. Saçmalık! Gözlerindeki bakışı bilirim, her biri ‘az sonra seni yiyeceğim’ diye bakar. Beyinlerinin olması gereken yerdeki boşluktaysa tek bir söz yankılanır; öldür. Pul pul dökülen sürüngen derileri ve oyuk, kan çanağı gözlerinin ötesinden size gülümserler, tıpkı bir cüzamlı gibi, sizi seve seve kucaklayıp ölüme götürmeye istekli. Konuşacak kadar nazik ve saf olanlarına sorun, hepsinden aynı yanıtı alırsınız; onları buna kader kurban etmiştir. Herkese aynı masalı anlatırlar. Oysa ki çoğunun derdi bellidir. Olağanüstü olmak, radyoaktivitenin getirdiği söylenen güçlere kavuşmak, insanüstü olmak. Olabildikleri tek şey ise yılan ile goril arası, kısır bir ucubedir. Bu yüzden, tanrı tarafından çoktan terk edilmiş bu gezegende gün be gün gezip yavaş yavaş, ayırt etmeden öldürürüm. Ucubeleri bir başıma, birer birer avlarım. Sınırlarını bilmedikleri için, başka oldukları için, insanlıklarını yitirdikleri ve geçmiş günahın tohumunu bedenlerinde taşıdıkları için. Tüm bunları başımıza saranlarla dertleri aynı olduğundan, -yani insan olmayı aşmak istediklerinden- hiç birine acımam. Namlumu doğrultur, derin bir nefes alır ve emektar tüfeğimin tetiğine nazikçe dokunurum. Asıl eğlence de burada başlar. O içi boş yeşil kafaların parçalanışı ve etrafa saçtıkları, kendimi bir ressam gibi hissetmeme neden olur. Bu zamanlarda, hep arkada bir tuval hayal ederim, elimdekiyse koca bir fırçaya dönüşür. Dünyayı, dünyamı, şekillendiren bir fırça.

Sanırım biraz daha kırmızıya ihtiyacım var.

Utku TÖNEL kendime.blogspot.com

38


İllüstrasyon Aycan TANERİ aycancik.deviantart.com


GÖLGE | OCAK ‘09

BİNBİR SURAT CARREY

James Eugene Redmond Carrey adı çok fazla bir şey hatırlatmıyor olabilir insanlar için. Ama bu ismin artık Jim Carrey olarak andığımız aktörün gerçek adı olduğunu söylediğimizde son 15 yıl içinde öyle ya da böyle sinema ile ilgilenmiş herkesin aklına belli filmler, belli sahneler getirecektir. Kimisi onun gişe rekorları kırmış filmlerini çok beğenip, ona günümüzün en komik oyuncularından biri damgasını vururken bazıları da onun bu yöndeki çalışmalarından hiç hazzetmeyip, daha az seyirci çeken ve daha dramatik rollerde oynadığı filmleri tercih edeceklerdir. Ama Jim Carrey için kötü bir oyuncu diyecek pek fazla insan bulmak mümkün değildir doğrusu. Her ne kadar Carrey pek çok insan için 1994 yılında canlandırdığı sulu bir hayvan dedektifi kompozisyonu ile tanınmış olsa da elbette bir anda kendini o filmde oynarken bulmadı. Carrey tıpkı vatandaşları Dan Aykroyd, John Candy ve daha niceleri gibi Amerika’da şöhrete ulaşmış olsa da Kanada doğumlu bir oyuncu. 1962 yılında Ontario’da dünyaya gelen Carrey, dört kardeşin en küçüğü idi. Ailesinin sanatla ilgisi, babasının amatör bir müzisyen olmasından ileri gitmese de o, daha çocuk yaşlarda çevresindeki diğer çocukların izlemesi için gösteriler düzenlemeye başlamıştı bile. Aslında hemen her komedyenin çocukluğuna bakıldığında bu tip hikâyeler görülür. Bunların ne kadarının doğru olup olmadığı da çok bilinmez aslında. Ama Carrey söz konusu olduğunda bunu ilerde bir meslek olarak benimseyecek kadar ciddiye aldığı ve o yaşlardan kendine çok güvendiği anlaşılıyor. 10 yaşında bir çocuğun özgeçmişini dönemin popüler komedi programlarından The Carol Burnett Show’a göndermiş olmasını başka türlü açıklayamayız herhalde. Jim Carrey’nin ilk gençlik dönemlerinde ailesinin maddi durumunun kötüleştiğini görüyoruz. Bu dönemde bir karavanda yaşayan Carrey ailesinin tüm fertleri çalışmak zorunda kalıyor. Küçük James de okuldan geri kalan zamanında bir fabrikada çalışıyor bu sıralarda. Carrey, sonradan eğer şov dünyasında başarılı olmasaydı muhtemelen şimdi bir fabrika işçisi olarak yaşamına devam etmekte olacağını da belirtmiştir. Bu zor günlerde henüz 17 yaşında olan Carrey, Kanada’nın Yuk Yuk’s isimli bir kulübünde stand-up yapmaya başlar. Kötü bir başlangıç yaptığını kendi de kabul eder ama hızla başarısını gösterir ve kendini sevdirir. 19 yaşına bastıktan kısa bir süre sonra artık bu kulübün ana sanatçısı olmuş, gazetelerden övgü dolu eleştiriler almaya başlamıştır. Artık kendini tamamen bu işe vermek arzusu ile okulu bırakması da tam bu dönem rast gelir. 80’lerin başında kariyerine Amerika’da devam etmek isteyen Carrey, Los Angeles’da “The Comedy Store”da sahneye çıkmaya başlar. Burada Rodney Dangerfield’ın dikkatini çeker ve onun şovunda çalışmaya başlar. Carrey, bu sıralarda televizyon ve sinemada ufak tefek filmlerde ve dizilerde dikkat çekmeyen roller de almıştır. Carrey ün kazandıktan sonra bu yapımlar

40


onun ismiyle pazarlanmaya başlasa da önemsenecek filmler değildi. Aynı dönemde Amerika’da pek çok komedi oyuncusunun kariyerinin ilk basamaklarında yer alan Saturday Night Live dizisinin seçmelerine de katılsa da bir rol almayı başaramaz. Böylece yolu SNL ile kesişmeyen az sayıdaki komedyenden biri olur. Yıllar sonra, bu kez ünlü bir oyuncu iken, SNL’nin bir bölümüne konuk olarak katılmıştır yine de. İlk başrolünü 1984 yılında sadece 13 bölüm süren The Duck Factory isimli komedi dizisinde yakalayan oyuncu, her ne kadar dizi kısa sürse de önemli bir tecrübe kazanmıştı. Nitekim ilerleyen yıllarda Carrey giderek daha önemli ya da en azından daha popüler filmlerde yer almaya başladı. Arka arkaya yer aldığı, bir vampir komedisi olan Once Bitten, Francis Ford Coppola’nın sıra dışı romantik komedisi Peggy Sue Got Married ve gayet eğlenceli bir bilim-kurgu komedi olan Earth Girls Are Easy ile çok geniş bir kitlenin dikkatini çekmese de bilinen bir yüz olmaya başladı ve sektör içinde de ismini duyurma fırsatı buldu. Bu dönemde bir süredir birlikte oldukları Melissa Womer adlı bir garson kızla evlenen Carrey’nin kısa süre sonra da bir kızı oldu. Bir magazin notu olarak kızlarının evliliklerinden yaklaşık 5 ay sonra doğduğunu da ekleyerek evliliğin çocuk haberinin sonucu olduğu çıkarımını da yapabiliriz. Yine de 8 yıl süren bir evlilik olur bu. Carrey’nin özel hayatını bir yana bırakıp tekrar kariyerine dönersek 1990 yılında kendisini geniş kitleye tanıtan ilk işe imza attığını görebiliriz. Wayans kardeşlerin hazırladığı “In Living Color” isimli televizyon şovunun kadrosuna dâhil olan Carrey, 1994 yılına kadar bu şovda yer aldı ve giderek kendisine bir hayran kitlesi oluşturdu. En azından şovun en popüler olduğu Amerika’da. Ama insanlara asıl Jim Carrey diye bir adam varmış dedirten film 1994’de In Living Color bittikten sonra geldi. Ace Ventura: Pet Detective (Budala Dedektif) adlı bu filmde Carrey fiziksel komedinin sınırlarını zorluyor vücut diliyle, sesiyle ve abartılı oyunculuğu ile insanları güldürme yoluna gidiyordu. Ancak bu oyunculuk tarzı pek çok seyirciyi çok güldürse de kimilerini de fazlasıyla irrite etti. Hatta yılın en kötü filmlerine verilen Altın Ahududu ödüllerinde Jim Carrey en kötü yeni yıldız olarak bir adaylık da alacaktı. Doğrusu bu satırların yazarı da o yıllarda Jim Carrey’yi hiç sevemeyenlerden biriydi. Ama işte tüm sevmeyenlerine karşın film Amerika’da 72 milyon dolar, tüm dünyada da 107 milyon dolar gibi o


GÖLGE | OCAK ‘09 gün için çok iyi bir hâsılat yapıyor ve yılın en çok izlenen filmlerinden biri oluyordu. İşin ilginci bu filmden sonra durup dinlenmeden hızla film çekmeye devam eden Carrey’nin başrolde oynadığı iki film daha 1994 yılının box-office listelerine daha da yukardan giriş yapacaktı. Bu filmler The Mask (Maske) ve Dumb and Dumber (Salak ile Avanak) idi. Onun oyunculuk stilinden hoşlananlar için 1 yıl içinde onu starlığa ulaştıran bu 3 film, onu sevmeyenler için tahammül edilemez 3 film oluyordu. Zaten yukarda bahsettiğimiz Altın Ahududu adaylığı da bu 3 film birden göz önüne alınarak verilmişti. Bu dönem durup dinlenmeden film çeken Carrey bir yıl içinde neredeyse hiç bilinmeyen bir oyuncuyken bir anda yıldızlık konumuna ulaşınca büyük bütçeli filmlerin de aranan oyuncusu olmaya başlıyordu. 1995 yılında Ace Ventura karakterini bir kez daha oynadığı Ace Ventura: When Nature Calls (Budala Dedektif 2) ve yılın belki de en büyük bütçeli filmlerinden biri olan Batman Forever’da (Batman Daima) rol alan Carrey yine yılın box-office listesinin üst sıralarında iki filmi ile oturmayı başarıyordu. Ace Ventura karakterine yeni bir şey katması mümkün değildi belki ama Batman’in düşmanlarından Riddler onun çok şey katabileceği bir karakterdi. Ne yazık ki filmin yönetmeni Joel Schumacher’in Batman konseptini bir panayıra çevirdiği film çizgi romanın anları tarafından da sevilmeyince akılda kalan bir karakter olamadı Jim Carrey’nin Riddler’ı. Aynı yıl içinde Carrey’nin özel hayatında da bir değişiklik oluyor, ilk eşinden olaylı bir süreç sonrasında boşanıyor ve bir yıl sonra da Dumb and Dumber’da tanıştığı Lauren Holly ile evleniyordu. Ancak bu evlilik de sadece dokuz ay sürecekti. Bu dönemde Carrey’nin çalışma hızını biraz azalttığını görüyoruz. 1996’ya tek bir film sığdıran Carrey bu film için aldığı parayla olay yaratmıştı. Ben Stiller’ın yönettiği The Cable Guy (Baş Belası) isimli bu film için Carrey 20 milyon dolar almıştı. Bu bir komedi oyuncusuna o güne kadar verilen en yüksek ücretti. Üstelik film de Carrey’ye verilen bu ücret dışında Hollywood standartlarına göre düşük bütçeli sayılabilecek bir komedi filmiydi (kaynaklara bakıldığında filmin bütçesi 47 milyon dolar olarak gözüküyor, demek ki bütçenin neredeyse yarısı Carrey’ye gitmiş). Ancak çekildiği yıl bir hayal kırıklığı olarak nitelenen film beklenen hâsılatı yapmadığı gibi eleştirmenlerden de pek ilgi görmemişti. İlginç olan şu ki, bu kara komedi ile diğer filmlerde kendisini beğenmeyenlerin bir kısmına kendini sevdirmeye başlamıştı. Bu nedenle bu filmi bir başarısızlık olarak nitelemek yanlış olur. Carrey’nin bir sonraki hareketi ise yine bildiği sulara dönmek olacaktı. İlk Ace Ventura filminin yönetmeni Tom Shadyac ile tekrar beraber çalışarak Liar Liar (Yalancı Yalancı) filminin başrolünde oynayan Carrey bu kez o abartılı ve çılgın oyunculuk stilini biraz dizginliyor, hatta filmin bir yerinde kendi kendisiyle dalga bile geçiyordu. Üstelik bu kez ortada yalan söyleyemeyen bir avukat gibi ilginç bir konu ve ayakları daha yere basan bir hikâye vardı. Bu filmle Carrey yine Box-Office listelerinin tepelerinde dolaşıyor, aynı zamanda sevenlerinin de sayısı arttırıyordu.

42


1998 yılı ise Carrey açısından tam bir zafer yılı olacaktı. Bütün kariyerini aynı tür komedi oyunculuğu ile götüremeyeceği anlayan Carrey bu kez daha ciddi bir rolde kendini kanıtlamak istiyor ve arkasına Peter Weir gibi önemli bir yönetmeni alıyordu. Ortaya çıkan film pek çok kişiye göre Carrey’nin o ana kadar oynadığı en iyi filmdi. Hatta pek çok kişi hâlâ Carrey’nin oynadığı en iyi film olarak bu filmi görür. The Truman Show isimli bu filmde Carrey, tüm hayatının bir reality şovdan ibaret olduğunun yavaş yavaş farkına varan bir adamı canlandırıyordu. Bu filmle beraber o zamana kadar aldığı en iyi eleştirileri alan Carrey aynı zamanda diğer filmleri kadar olmasa da iyi bir gişe de yakalıyordu. Ayrıca, daha önce 2 kez aday gösterildiği Altın Küre’yi de alıyordu. İlginçtir bir komedi oyuncusu olarak ün kazansa da aldığı bu ilk Altın Küre drama dalında idi. O dönem pek çok kişi Oscar’ı da almasını bekliyordu ancak akademi Carrey’yi aday olarak bile göstermiyordu. Ama bir gerçek var ki bu filmle beraber önceden onu sevmeyenler bile iyi bir oyuncu olduğunu kabul etmişlerdi. İtiraf etmeliyim ki benim de Carrey’yi sevmem bu film sonrasına denk gelir. Aynı yıl Carrey kendisi için bir ilki de yapıyor ve düşük bütçeli bağımsız bir filme destek vererek ufak bir rolde oynuyordu. Simon Birch (Küçük Mucize) isimli bu filme elbette bir Carrey filmi demek mümkün değil ama bu hareket belki de onun hırsını törpülediğine de bir kanıttı. Sıradaki filminde Carrey yine çok önemli bir yönetmenle çalışacaktı. Milos Forman’ın Man on the Moon (Aydaki Adam) filminde sıra dışı komedyen Andy Kaufman’ı büyük bir başarı ile canlandıran Carrey önemli bir prestij kazanıyordu bu rolü ile. Bu kez düşük bir gişe hâsılatı yakalıyordu ama zaten bu da geniş kitlenin seveceği bir gişe filmi değildi, o amaçla çekilmemişti. Bu filmin sonucunda Carrey bir Altın Küre daha kazanıyor ama akademi Oscar’larda onu yine görmezden geliyordu. Kendisine bir oyuncu olarak da önemli bir kapı açan bu iki filmden sonra tekrar komedi filmlerine dönen Carrey önce Dumb and Dumber’ın da yönetmenleri olan Farrelly kardeşlerin Me, Myself & Irene (Ben, Kendim ve Sevgilim) filminde çift kişilikli bir adamı oynayarak bir anlamda kendi oyunculuğunun da iki yönünü gösterme imkânı buluyordu. How the Grinch Stole Christmas (Grinç) filminde ise tonlarca makyaj altında bile yüz mimikleri ve sesiyle seyirciyi güldürmeyi başarıyordu. Üstelik bu kez çocukları da kendisine hayran bıraktığı için filmin gişe geliri iyice katlanıyor ve Kuzey Amerika’da yılın en çok izlenen filmi oluyordu. Hemen magazin notumuzu da düşelim. Bu dönemde Carrey, bahis konusu ilk filmde Irene’i oynayan Renée Zellweger ile kısa süren bir ilişki de yaşamıştı. Ancak Carrey kendisini tek bir türde kısıtlı bırakmamasının ve rollerine çeşitlik getirmesinin faydalı olacağını anlamıştı bir defa. 2001 yılında yönetmenliğini Frank Darabont’un yaptığı The Majestic filminden hem kendisinin hem de takipçilerinin ümidi büyüktü. Ancak film ne seyircilerden ne de eleştirmenlerden ilgi görmedi. Belki de Ace Ventura ile ün kazandıktan sonra Carrey ilk ciddi başarısızlığını bu filmle yaşamıştı. Bugünden bakıldığında çok kötü bir film olduğunu söylemek mümkün değil ama belki de Darabont’un filmi bilinçli olarak Capraesk bir havada çekmesi ve o yılların filmlerinin atmosferini yaratmaya çalışması seyirciler için filmi de eski moda yapmıştı.


GÖLGE | OCAK ‘09

Artık bu filmin başarısızlığı nedeniyle midir bilinmez ama 2002 yılı 1994’den beri vizyonda Carrey’nin oynadığı herhangi bir filmin olmadığı bir yıl oluyordu. Bir sonraki yıl ise yeniden çok iyi bildiği popüler komediye dönerek bir kez daha Tom Shadyac ile çalışıyor ve bu kez Bruce Almighty (Aman Tanrım) filminde sıradan bir insanın Tanrı’nın yerine geçtiğinde neler olabileceği gibi ilginç bir konseptte boy gösteriyordu. Artık abartılı oyunculuğunu da sadece gerektiğinde kullanan Carrey yine kitleleri sinema salonlarına çekmeyi başarıyordu. Aynı yıl bir de kısa filmde oynuyordu Jim Carrey. Pecan Pie isimli bu filmin yönetmeni pek çok başarılı müzik klibinin yönetmeni olarak bilinen ama sinema dünyasında sadece Human Nature (İçgüdü) isimli çok da dikkat çekmeyen bir film yapan Michel Gondry idi. Aslında bu kısa film, uzun metrajlı başka bir filmin çekimleri sırasında çekilmişti. Eternal Sunshine of the Spotless Mind (Sil Baştan) isimli bu film Carrey’nin kariyerinde bir başka köşe taşı oluyordu. Bu kez küçük bütçeli ve bağımsız denebilecek bir filmde başrolü oynuyordu Carrey. Filmin gişesi de onun alışık olduğu seviyede değildi. Ancak tıpkı Man on the Moon’da olduğu gibi bu asla bir başarısızlık değildi. Hatta dünya çapında elde ettiği yaklaşık 70 milyon dolarlık hâsılat, bütçesi yaklaşık 20 milyon dolar olan bir film için çok iyiydi. Çok daha önemlisi bu film pek çok eleştirmen tarafından 2000’li yılların ilk başyapıtlarından biri olarak adlandırılacak ve Carrey’nin performansı da aynı övgüleri alacaktı. Carrey bu filmle bir kez daha drama dalında Altın Küre’ye aday olacaktı ama Oscar’larda yine adı bile anılmıyordu. Carrey bundan sonra yine komedi filmleri ile kariyerine devam etti. Harry Potter ile ivme kazanan çocuklar için yapılmış fantastik filmlerin fena olmayan örneklerinden biri olan Lemony Snicket’s A Series of Unfortunate Events (Talihsiz Serüvenler Dizisi) filminde yine makyaj altında oyunculuğunu gösteriyor, Fun with Dick and Jane (Dick ve Jane İşbaşında) filminde ise

44


işinden kovulunca çareyi karısı ile beraber hırsızlık yapmakta bulan bir adamı canlandırıyordu. Her iki film için de ancak kısmi bir başarı sağladı denebilir. Sonuçta Carrey’nin kariyeri açısından önemli filmler olmadılar. Bu komedi filmlerinden sonra Carrey’den yine farklı bir rol bekleniyordu. Ne de olsa alışmıştı artık drama oynamaya da. Ama herhalde bir psikolojik gerilim filminin başrolü kendisinden beklenen en son şeydi. Ortaya çıkan The Number 23 (23 Numara) isimli film Carrey açısından ikinci büyük başarısızlık oluyordu. Bu film de ne seyirciden ne de eleştirmenlerden ilgi gördü. Üstelik 13 yıl sonra Carrey’ye bir en kötü aktör adaylığı daha getiriyordu. Ama Carrey artık bu tip başarısızlıklardan çok fazla etkilenmeyecek kadar sağlam bir kariyer kurmuştu kendisine. 2008 yılının başında bu kez ilk defa bir animasyon filminde seslendirme yapıyordu. Ama zaten önceki filmlerinde sesini ne kadar iyi kullanabildiğini gösterdiği için bu konuda başarılı olacağına kimsenin şüphesi yoktu. Nitekim Horton Hears a Who! (Horton) filmi türe çok önemli bir yenilik getirmese de başarılı bir film oluyordu. Bu ay sinemalarımızda izleyeceğimiz Yes Man (Bay Evet) filmi ile tekrar komediye dönüş yapan Carrey’yi yakın zamanda hapishanedeki hücre arkadaşına âşık olan bir adam olarak I Love You Phillip Morris filminde (sevgilisini Ewan McGregor’un oynayacağını da ekleyelim) ve pek çok farklı rolde birden oynayacağı A Christmas Carol filminde de izleyeceğiz. Zaten onu daha uzun süre beyazperdede görmeye devam edeceğiz muhtemelen. Hasan Nadir DERİN sinemamanyaklari.wordpress.com


GÖLGE | OCAK ‘09

ANKA KUŞU

Ufuktan hızla yaklaşan yabancı cismi dikkatle incelemeye başladı. Güneşin kızıllığıyla parlayan cisim, karanlık gökyüzüyle tezat oluşturacak şekilde parıldıyordu. Bu parıltı, onun gibi etrafındakilerin de dikkatini çekmişti. Şimdi hepsi olduğu yerde çakılı kalmış, merakla onlara yaklaşmakta olan cismi izliyorlardı. Daha önce de bunun gibi cisimlerle karşılaşmışlardı. Farklı boylardaki, farklı büyüklüklerdeki cisimler yine şimdiki gibi ufuktan onlara yaklaşmıştı. Kimisi onlara ulaşamadan yok olmuş, kimisi ise onlara yaklaşmayı başarabilmişti. Aslında bu yabancı cisimler onları tedirgin eden, hatta korkutan şeylerdi. Atalarından öğrendikleri kadarıyla onlardan uzak durmaları gerekiyordu. Yabancı cisimler onlara büyük zararlar verebilir ve onları yok edebilirdi. Aldıkları öğüt gereğince, ne kadar merak ederlerse etsinler, zarar görmemek için bu cisimlerden uzak durmaya çalışıyorlardı. Onun kendi gözleriyle şahit olduğu ya altıncı ya yedinci yabancı cisimdi bu. Bir öncekinin onlara yaklaşırken havada yok oluşunu daha dün gibi hatırlıyordu. Aynı şekilde, ilk gördüğü yabancı cismi de çok iyi hatırlıyordu. O da diğerleri gibi şu anda yaklaşmakta olana benziyordu. Parlak yuvarlak tabanının üzerinde bir yuvarlak bölüm daha bulunuyordu. Ve ne tesadüfîdir ki, son gördüğü cisim gibi o da havada yok olmuştu. Cisim yaklaştıkça büyümeye devam ediyordu. Üzerinden yansıyan güneş ışınları görüşlerini zorlaştırsa da, hiçbiri gözlerini cisimden alamıyordu. Yaşlı olanlar ışıktan rahatsız olup, gözlerini cisimden kaçırırken, genç olanlar her şeye rağmen cisme bakıyor ve ilk kez böyle bir şey görmenin heyecanıyla etrafta anlamsızca koşuşturuyorlardı. Hepsinin aklında ise bu seferki cismin akıbeti vardı. Kendilerine yaklaşıp yaklaşamayacağı en büyük soru işaretiydi onlar için. Bu sırada cisim, üzerinden yansıyan ışıkların yanı sıra tabanından da alevler saçmaya başlamıştı. Cisim, alevler içinde onlara yaklaşmaya devam ediyordu ama kolayca fark edilecek bir şekilde yavaşlamıştı. Bir süre sonra ise cismin altından yaydığı alevlerin yanına üstünden çıkardığı bir balon eklenmişti. Balonun açılmasıyla artık cisim düşmeyi bırakıp, havada yavaşça süzülmeye başlamıştı. Yaklaştıkça büyüyen cisim, büyüdükçe herkesi korkutmaya başlamıştı. Bir yandan cismi seyretmeyi istiyorlar, diğer yandan ise buna cesaret edemiyorlardı. Cisim iyice görünür hale geldiğinde herkes korkudan kayaların arkasına saklanmıştı. O da korkmuş ve kayalara doğru gerilemişti ama arkasına geçmemişti. Artık cisim bütün çıplaklığıyla gözler önündeydi. Yere tutunmasını sağlayacak üç ayağı da alevlerin arasında görünür olmuştu. Yaklaştıkça güneşin verdiği parlaklığı kaybetmiş, altından çıkan alevlerin sarı, kırmızı, turuncu renkleriyle kalıbını belli eder olmuştu. Daha öncekiler gibi bu cisim de yuvarlak bir gövdeye sahipti. Ama diğerlerinin aksine üzerinde bir diğer yuvarlak bölüm yerine birkaç şekilsiz çıkıntı bulunuyordu. Cisim, yer ile arasında çok az bir mesafe kala üzerindeki balonu kopardı ve altındaki alevleri daha da kuvvetlendirdi. Kuvvetlenen alevle daha da yavaşlıyor, yere sağ salim inebileceğinin sinyallerini veriyordu. Bunu anladığı gibi o da diğerleri gibi kendini kayaların arkasına attı. Cisim yerle temas etmeden hemen önce, son kez alevlerini kuvvetlendirdi ve indiği yerin çevresinde tozu dumana kattı. Artık etrafındaki kızıl toz bulutu nedeniyle cismi hiçbiri göremiyordu. Bir süre sonra toz bulutu tamamen kaybolduğunda yabancı cisim bütün heybetiyle karşılarında duruyordu. Altındaki alevler de tamamen kaybolmuştu. Onlar için çok büyüktü bu cisim. Sadece ayakları bile onların birkaç katı büyüklükteydi. Hepsi kayaların arkasına

46


İllüstrasyon Yunus KOCATEPE yunuskocatepe.deviantart.com


GÖLGE | OCAK ‘09 iyice sinerek cismi seyrediyorlardı. O ise diğerlerinden daha önde duruyordu. Hatta cisimden görülemeyecek kadar da gizlenmemişti. Yanındakiler onu geri çekmeye çalışsa da, o saklanmamakta kararlıydı. Cisim uzun süre boyunca hareketsiz kaldıktan sonra, önce hafifçe sarsıldı. Ardından da iki yanında bulunan kanatlarını açtı. Bu kanatlardan yansıyan güneş ışınları karanlıktaki cismin etrafını yeniden aydınlatmıştı. Bu sırada içinden çıkardığı dördüncü ayağını ise sertçe yere saplamıştı. Yere saplanan ayaktan sonra yine cismin içinden çıkan bir kafa dönerek etrafı taramaya başladığında, herkesin korkusu doruk noktasına ulaşmıştı. Artık bunu izlemenin hiçbir zevkli yanı kalmamıştı. Biraz sonra karşılarındaki yabancı canavar harekete geçecek ve hepsini yok edecekti. Kayaların arkasında gizlendikleri yerden yavaşça çıkarak kaçmaya başladılar. Nereye kaçtıklarının önemi yoktu. Tek istedikleri canavardan olabildiğince uzak olmaktı. Bir tek o kaçmak istemiyordu. Kalıp yabancı cismi iyice incelemek istiyordu. Hatta biraz cesaret edebilse yanına gidip, cismi yakından görmek istiyordu. Belki de cisimden korkmayan bir tek oydu. Cisimden gözünü alıp arkasına baktığında, yanında onu götürmek isteyenlerden başka kimsenin kalmadığını gördü. Yanındakilerin onu uzaklaştırma ısrarı da gitgide artıyordu. Sonunda o da dayanamadı ve yabancı cisme son kez baktıktan sonra kaçmaya başladı.

*

*

*

Houston’daki NASA merkezinin takip odalarından birinden sevinç çığlıkları yükseliyordu. Yaklaşık on ay önce Görev: Mars Projesi kapsamında Mars’a gönderdikleri Phoenix isimli uzay aracı sadece birkaç dakika önce Mars’a başarılı bir şekilde iniş yapmıştı. Ne inişi yavaşlatacak motorların açılışında, ne de paraşütün açılışında bir sorun çıkmıştı. Her şey planlandığı gibi gerçekleşmiş ve Phoenix birkaç yıllık emeğin karşılığını fazlasıyla vermişti. Phoenix’in yolladığı ilk fotoğraflar da merkeze ulaşmıştı. Proje yöneticileri bu fotoğraflarla basın toplantısı düzenleyerek projeyi ve kendilerini överlerken, teknisyenler sevinci kısa tutarak Phoenix’in doğru çalışmaya devam etmesi için düzenlemeleri yapacaklardı. Basın toplantısının sonlarına doğru Phoenix’in Mars yüzeyine inerken yarattığı toz bulutları da dağılmış olacaktı ve Phoenix’e enerji sağlayacak güneş panelleri açılacaktı. Bu panellerin sağladığı enerjiyle Mars’ın yüzeyinden bir metre derine inerek toprak ve su numuneleri alacak robot kol da, hemen Mars yüzeyindeki çalışmalarına başlayacaktı. En sonunda ise Phoenix’in üzerine yerleştirilen kamera dışarı çıkacak ve etrafındaki görüntüleri Dünya’ya geçmeye başlayacaktı. Böylece insanoğlu Mars’ta yaşam olup olmadığını anlamaya çalışacaktı.

48

Murat YÜRER


MELİKE ACAR İLE SÖYLEŞİ Melike Acar L-Manyak’da fantastik çizgi hikâyeleri ile çizgi roman okurlarını çeken bir unsur olmuştur. Belki de L-Manyak için mizah dergisi kadar çizgi roman dergisi de denmesinin sebeplerinden birisi Melike’nin o karanlık çizgileri. Uzun zamandır “Melike Acar bir albüm çıkartsa da okusak” hevesimizi kursağımızda bırakan Melike ABD’de Image Comics etiketiyle yayınlanan bol katılımlı çizgi roman albümü Outlaw Territory ve çok yakın bir zamanda piyasaya çıkacak yine çok sayıda çizerin elinden çıkan Deli Gücük albümünde yer aldı. Biz L-Manyak Aralık sayısında yayınlanan ‘Sesler’ İ fırsat bilip Melike Acarla bir röportaj yapalım istedik. İyi okumalar...

Bir çizgi roman okuru olarak bana Leman dergisinin çizerlerini sorsalar, ilk aklıma gelen senin çizgilerin olur. Leman ve L-Manyak’ta dergiyi elime aldığım anda öncelikli olarak çizip çizmediğine bakarım. Nasıl oluyor da dergide bir ay çizip sonrasında aylarca okuru “Melike çizse de çizgi roman okusak” diye bekletebiliyorsun? Teşekkür ederim. Sanırım bunun nedeni mizah dergilerinde karikatür çizgisi dışında çizgi roman yapan az sayıda çizerden biri olmam. Biraz da disiplinsizim, haftalık ve aylık periyodu bir arada götürmek hayli zor; uzun süre çizip, bir süre kayıplara karışıyorum. Okurun benden çizgi roman beklemesinin nedeni de galiba sabır harcanmış işler yapıyor olmam. Çizimlerim asla mükemmel değil fakat harcanmış emeği okuyucu görüyor ve sanırım bundan zevk alıyor. Çizimlerime bakarak kopyasını çiziyorlar, bu keyif aldıklarını gösteriyor. Karikatür çizgi romanlar arasında senin reel çizgilerin hemen dergideki farklılığını ortaya koyuyor. “Ben karikatürize adam çizmem kardeşim” diye bir saplantın var mı? Hayır, böyle bir saplantım yok, çizerin her şeyi çizebilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu konuda bazı çizer arkadaşlarımdan eleştiri aldım, ‘Hâlâ bi üslup oturtamadın’ diye.. Amacım bu olmadı ki zaten. Özellikle belli bir üsluba, tekniğe saplanıp kalmadım, belli bir stilim var sadece. Bence kendi stilinizi hem karikatür çizgisi gerektiren komik öykülerde, hem de reel öykülerde uygulayabilmelisiniz. Manga, süper kahraman ya da minyatür bile çizseniz kendi stiliniz fark edilmeli diye düşünüyorum. Fakat zevk almak ayrı konu, dediğiniz gibi karikatür çizmekten hiç hoşlanmıyorum fakat bazı öyküler ya da kapaklar vermesi gereken etki nedeniyle karikatürize çizgiyi gerektiriyor, ben de çok severek olmasa da çiziyorum. Bu arada Leman’da Ercüment adında sevimli bir tostosun (kaplumbağa) maceralarını çizdin. Çok şirin çok tatlı hatta Ninja Turtles ailesinden Donatello’ya benzediğini söyleyenler bile oldu. Karikatürize çizgiler senin gibi genellikle reel çalışan kişi için zor geliyor mu?


GÖLGE | OCAK ‘09

Ercüment kısa bir diziydi. Öykü, küçük kaplumbağanın aile ve okul hayatıyla başlıyor. Ercüment, ailesinin başarı hırsı, baskısı ve korkusuyla deliler gibi çalışıyor, zar zor başarısını kanıtlıyor ve sonunda mezun oluyor. Mezun olduğu gün neşeyle eve dönerken yolda bir adam görüyor, adam bir eşeği şey yapacakken (!) boyu yetişmiyor ve ayağının altına koyabileceği kaya gibi birşey ararken Ercüment’i buluyor, ‘Eh bu da işimi görür,’ diyor ve üzerine çıkıp, işini görüyor. Trajikomik hikâye Mehmet Çağçağ’a ait ve bence klasik bir Leman öyküsü. Dergiden “Melike biraz karikatür çiz,” diye bir istek, öneri ya da baskı geliyor mu? Evet, geliyor. Karikatürize çizgimi çok daha fazla tercih ediyorlar. Sonuçta adı üzerinde, Leman bir ‘mizah dergisi’ ve karikatür istemekle de haksız değiller. ‘Kuş Boku’ diye bir köşem vardı, geçen sene köşeye son verdim. Bazı okuyuculardan ve editörlerden tepki geldi, devam etmemi istediler fakat etmedim. Yönlenmek istediğim alan bu değil. En berbat karikatür öykülerimi derginin ön sayfalarına koyarlarken, en sağlam reel öykülerimi yalvar yakar ucundan dergiye sokabiliyordum. Dergi okuru ile aran nasıl? Sokakta Ersin Karabulut’u gören yaz kış değişmeyen tişörtten hemen tanıyor, seni yolda görüp “Aaaa bak bu Melike Acar” diye ağzı bir karış açık bakanlar oluyor mu? Hayır, olmuyor. Ersin her şeyden önce iyi bir çizer ve ben de onun kadar popüler değilim zaten. Tanıyanlarla da sohbet ediyoruz, kahve içip çizgi üzerine konuşuyoruz. Beni profesyonel çizgiye başladığım günden beri takip eden bazı okuyucular var. Bunların bir kısmı aynı zamanda amatör çizen kişiler, bu konuda da bağımız kopmuyor. Bana çizimlerini yolluyorlar, ben de eleştiriyorum ve yönlendiriyorum. İçlerinde çizgiden soğuyanlar, Güzel Sanatları kazananlar ya da profesyonel çizgi romana başlayanlar oldu.

50


Kavga öyküsü Leman dergisi için hazırlanmış bir öykü. Yan sayfada ve yukarıda iki parçaya ayırdığımız öyküyü Melike hanımın izni ile yayınlıyoruz. Ancak deviantart sitesinde bu öykü için yaptığı mütevazı yorumu: “Başarısız öyküler serisi 1: Sırf böyle bir kavga sekansı çizmek istediğim için yazdığım bir öyküydü.. Leman’da yayınlandığı hafta öyküyü anlamayan bazı çizer dostlarım olmuştu, o yüzden konuyu açıklama ihtiyacı duyuyorum: iki savaşçının bitmeyen kavgasını görüyoruz, ikisinin de gücü eşit ve saldırıları yaralayıcı. İkisinin de yüzlerinde eski kavgalarından kalma kapanmamış yaralar görüyoruz. Kavganın sonuna doğru erkek savaşçı dövüşün onuruna aykırı biçimde davranıp tabanca çıkartıyor ve kadını alnından vuruyor. Bu noktada olay gerçek hayata dönüyor ve sözlü bir tartışmada adamın söylememesi gereken bir şey söylediğini anlıyoruz. (Ya da anlamamız gerekiyordu ve ben anlatamadım… Eheh özür özür... :D )” Çizim tekniğini soranlara verdiği cevabı şu şekilde; “Önce kurşun, üzerinden temiz ıslak fırça, son olarak da mürekkeple çiniliyorum. Kuruduktan sonra da siliyorum. Aslında bu kendi keşfettiğim bir teknik, yani böyle bir şey var mı, bilmiyorum... Kurşun kalem üzerinden ıslak fırçayla sabitlemek… Vardır illaki.”

Çizgi romanlarınızda kendinizi ya da çevrenizdeki insanları tip olarak çizer misiniz? Bir dönem ‘Böyle Bişey Oldu’ diye bir köşem vardı. Orada kendi maceralarımı çiziyordum. Mesela, Eskişehir’de A.Ü. Güzel Sanatlarda öğrenciydim, kirada oturduğum evden ayrılırken ev sahibim mutfak mermerinin damarlarını ben kırmışım gibi koca mermerin parasını almıştı. Okuldan atılmıştım ve sinirlerim çok bozuktu. Ben de bunun üzerine bütün lavabolara, su gi-


GÖLGE | OCAK ‘09 derlerine, klozete alçı tozu döküp evden ayrılmıştım. Alçı tozu suyla karışınca betonlaşır. Bu yaptığım gerçekten ayıp bir şeydi ama ufaktım ve inanılmaz bir öç duygusuna kapılmıştım. Sonuçta karikatürize çizince de ortaya komik bir öykü çıktı. Yine 2006-2007 ‘de ‘ Rezil Rüsva’ diye bir köşem vardı, orada da Atom dergisinin o zamanki temel kadrosuyla hayali maceralarımızı çiziyordum. Melikşah, Aslı Yazıcıoğlu, Mehmet Eğrik ve ben.. İçlerinde komik öyküler vardı. Bir öyküde Atom dergisi ve L-Manyak tam kadro halı saha futbol maçı çizmiştim. Aslı ve ben taraftar desteğiydik, Kemal Aratan hakem olmuştu. Bahadır Boysal, Atom ve L-Manyak takımları arasında gidip geliyordu..Leman’dakiler dâhil, o maçı gerçek sanan çok fazla okur oldu. Bu tip dergi içi maceralarını bence en iyi çizen Memo Tembelçizer olmuştur, onun etkisinde kaldım diyemem ama örnek aldığım bir çizerdir.

Gelelim esas konuya; L-Manyak Aralık sayısında Anadolu Dehşet Hikâyeleri adı ile yayınlanacak albümden bir öykün yayınlandı “Sesler”. Aziz Tuna’nın yazıp senin çizdiğin bir öyküydü. Önce bunun bir macerasını öğrenelim sizden, bu albüme nasıl dâhil oldunuz? Albümün editörü Levent Cantek bana çizmem için teklif sundu, ben de seve seve kabul ettim. Öyküyü bana yolladılar, çok beğendim. Levent Cantek’le ilk diyaloğumuz geçen sene olmuştu. Serüven için kapak yapmak istiyordum fakat derginin kaderi değişti maalesef, ben de çizememiştim..Bu öykü, başka bir yazarla çalıştığım ikinci öyküm oldu. Farklı bir yazarla çalışmak, ortak çalışma yapmak çok daha keyifli ve başarılı sonuç verdi. Benim yazdığım öyküler karanlık ve entrika sınırlarını aşabiliyor ve bazen anlaşılmaz olabiliyordu. Elimde olmayan bir şey, öykünün anlaşılamaz olabileceğini öyküyü çizip bitirdiğimde dahi göremiyorum. Aziz Tuna ise genel konsept, kurgulama ve anlatım açısından gelmek istediğim noktada duran bir yazar. Kendisiyle fırsat olursa tekrar çalışmak isterim. Peki albümden önce neden L-manyakta yayınlandı? Levent Cantek’e öyküyü albümde yayınlandıktan sonra L-Manyak’ta da yayınlatabilir miyim diye sordum, kendisi şimdi de kullanabileceğimi, albümde önceden çıkmış işlerin de kullanılacağından dolayı bunun bir sakıncası olmadığını söyledi. Seviyor musunuz içinde fantastik korku öğelerinin olduğu şeyleri çizmeyi? Çok seviyorum. 8 yaşında pastel kalemlerle çizdiklerim de bile korku vardı. Çizimler hâlâ duruyor, yanan adamlar, intihar edenler, çatıdan atlayanlar vs… Çizimleri bir uzman görseydi herhalde psikolojimin bozuk ya da sevgisiz büyüdüğümü falan söylerdi. Fakat bence bu daha çok olup bitene karşı farkındalıktı. Çok fazla kitap okuyorum, bunların da büyük bir kısmı gerilim ve korku temalı romanlar oluyor.Korkuyu farklı şekillerde de seviyorum. Kendimi daima korkutacak bir şeyler buluyorum. Özel ve garip gelebilir ama mesela ‘ya kansersem’ diye bir şey ortaya atıp birkaç hafta boyunca kendi ödümü kopartabiliyorum, sonra onu unutup başka bir şey buluyorum

52


Deli Gücük ,Osmanlı Taşrasından Dehşet Hikâyeleri albümü için çizdiği Sesler öyküsünün ilk sayfası. Editör Levent Cantek, Yazan Aziz Tuna C. ,Çizer Melike Acar


GÖLGE | OCAK ‘09 Gölge e-Dergi’nin 3. sayısında Cairo çizgi romanının çizeri MK Perker’e görselliği yerinde görmek için Kahire’ye gidip gitmediğini sorduğumda “Gitmedim, topladığım görsel referanslarla çizdim,” demişti. Siz çizmeden önce mekân ve tipleri çizmek için nasıl bir çalışma gerçekleştirdiniz? Referansa ihtiyaç duymadım çünkü öykü çamlık bir ormanda geçiyordu. Karakterler konusunda da ön çalışma yapmadım, direkt çizdim. Çok ihtiyaç duymadıkça referansa gerek duymuyorum. Bu ihtiyaç da genelde basit noktalara takıldığımda oluyor. Mesela keçi çizmem gerekti, ‘keçilerin kuyruğu nasıl oluyordu..’ diye baktığım oldu. Çizerlerin zengin bir görsel hafızası oluyor. İhtiyaç duyduğunuzda TV de şöyle bir gördüğünüz dinozoru birkaç sene sonra rahatlıkla 3 boyutlu çizebiliyorsunuz, herhangi bir şeyi çizebilmeniz için sadece bir iki kez görmüş olmanız yeterli sanırım. Kutlukhan’ın yaptığı gibi öykü belli, bilindik bir mekanda geçiyorsa görsel referans şart, fakat dediğim 3 boyutluluk burada da geçerli. Kutlukhan 2-3 tane görselden tüm öyküyü donatabilecek kadar zengin mekân çizmiştir.

Peki, bu yedi sayfayı çizmek ne kadar sürdü? Kurşun kalem ve çinisiyle 1 ay sürdü. Aslında bu öyküyü daha kısa sürede de çizebilirdim fakat öyküyü çizdiğim sırada reklâm ajanslarına da birkaç çalışma yaptığım için işin süresi yayıldı. Konsantrasyonu yakaladığımda günde 10-12 saat neredeyse hiç kalkmadan çiziyorum. Kurşun kalem kısmı biraz daha sancılı oluyor, beğenmediğim sayfayı atıp baştan çiziyorum. Çini kısmında ise biraz otomatiğe bağlıyorsunuz. Çizilmiş olanın üzerinden temiz bir şekilde geçmek sadece dikkat ve hız gerektiriyor. Türkiye’de pek çok çizerin hâlâ mizah dergileri için yaptığı çizgi romanlarının toplandığı albümler yok. Ben hâlâ “Ne zaman Galip Tekin albümü çıkacak?” diye dört gözle bekleyenlerdenim. Sizin de bir ara çizgi roman albümü hazırlığınız olduğunu, çizimlerinizi elden geçirdiğinizi biliyorum. Ne oldu Melike Acar çizgi roman albümünün akıbeti? Galip Tekin son derece mükemmeliyetçi biri. Aynı sorun bende de var. Albüm için işleri topladığımızda o kadar fazla eleme yaptım ki, sonuçta albüm çıkartacak kadar bile malzeme kal-

54


madı. 2 ay evvel çizdiğim öyküde bile affedilmez hatalar buluyorum. Bu hem iyi, hem kötü. İyi tarafı, çizgimin hâlâ geliştiğini gösteriyor, kötü tarafı ise bir portfolyo bile hazırlayamıyorum. Çizdiğim bazı öykülerden utanıyorum diyebilirim. Albüm aslında komplekslerimi yenmemi bekliyor, belki de hiçbir zaman çıkmaz. Melike Acar ismi artık Amerika’da da duyulacak, çizgi romanları okunacakmış. Bunun başlangıcı olarak da Image Comics için hazırlanan ‘Outlaw Territory’ albümüne çizdiğiniz “Craftmanship”. ABD’de bir yayınevi için çizmek için araya çalıştığınız ajans mı girdi yoksa sadece “çizim yeteneğinizi” ABD’de birilerinin fark etmesi ile mi ilgili? Dediğiniz gibi, çizim yeteneğimi Amerika’dan bir editör, Michael Woods keşfetti. İnternette bir galeri sitesinden, Deviantart ‘dan bana ulaştı. Albümden bahsetti ve ilgilenir miyim diye sordu, çizebileceğimi söyledim. Michael Woods’dan evvel büyük bir fırsat kaçırmıştım.Witchblade karakterinin yaratıcısı ve yazarı David Wohl bana mail atmıştı. Gözlerimize inanamamıştık, çığlık attığımı hatırlıyorum. Onunla çalışıp çalışamayacağımı sormuştu ve bir kaç süper kahraman denememi istediğini söylemişti. Ben de bu mailden birkaç gün sonra üşütmüştüm, yataktan kalkamıyordum. Sonunda hastaneye gittik ve zatürree olduğumu öğrendim. Çizmeyi bırakın, nefes alamıyordum ve su bile içemez durumdaydım. Hastalığım uzun sürdü, söz verdiğim halde David Wohl’a ne çizim yollayabildim, ne de mail atabildim. Şimdiye kadar meslek hayatımdaki ilk ve tek, hayatımdaki en büyük pişmanlığım oldu. Filipinler’den Amerika’ya, Avusturya’ya kadar dünyanın birçok yerinden binlerce çizerin beklediği fırsat Türkiye’de beni evimde bulmuş, ben de bu fırsatı kaçırmıştım. Sağlık olsun dedim, bir bardak su içtim. Michael Woods harika bir editör. İleride farklı projelerde de çalışacağız gibi görünüyor.

Melike’nin en önemli özelliği çini mürekkebini sevmesi. Çok uğraşıyor, şöyle söyleyebilirim: Onun kadar tarama ucu kullanan başka bir kadın çizerimiz olmadı. Bu sabrını sürdürdüğü ve yılmadığı takdirde hep eşik atlayacaktır. Çizerlerin eşikleri vardır ya da ara geçitleri. Deseni, çizgisi, kare içi dengesi birdenbire değişiverir ya da biz öyle sanırız. Pek çok büyük çizerin ilk dönemlerine bakarsanız başka birisi çizmiş gibidir. Melike, henüz çok genç bir çizgici… Çizgisi çok değişecek, arayışları görülüyor. Eksikleri yok değil, örneğin sayfanın genelinin nasıl göründüğü onun için çok önemli olabiliyor. Kareler göstergeye dönüşebiliyor, sayfa süslemeleri belirginleştiriliyor. Bu önemsizdir demiyorum, sayfanın genel estetiğinin hikâyenin önüne geçmemesi gerekir diyorum. Hikâye akarken auteurun kendini unutturmasından yanayım. Olağanüstü bir kare çizmek istiyor, okura tekrar tekrar baktırmak istiyor. Bu tür kareler, çizerlik eşiği için önemsiz değildir elbet ama kareler arasında sabır ve emek eşit dağıtılmalıdır. Bu eşiği aşabilecek ve daha dengeli bir üslup tutturacak arzu ve maharete sahip. Bir de Melike’nin undergorund bir tarzı var bence, bunun yeterince görülmediğini düşünüyorum. Kirli, yılgın ve çıkışsız öfkeli orta sınıf altı insanların dünyasını anlatan punk çıkışları olan bir tarzı iyi yansıtabilir gibi geliyor bana. Bazen öyle bir kare çiziyor ki çöp kokuyor gibi bir duyguya kapılıyorsunuz. Bunu hatırda tutup işlerse kendine bir patika daha açmış olur.

Levent CANTEK www.seruven.org


GÖLGE | OCAK ‘09 Amerikalı bir senaristle çalışmanın zorlukları var mı? Mesela Çağçağ’ın yazdığı ve sizin çizdiğiniz Ercüment senaryosundan ne farkı vardı Frank Beaton’un yazdığı “Craftmanship”in senaryosunun? Frank B. uzun ve detaylı, hatta alternatif kare örnekleri olan bir tekst yollamışken, Çağçağ msn üzerinden konuyu anlatmıştı. Amerikanın comics editörleri nasıl çalışıyor? “Ben şu sayfayı beğenmedim şu kısımları değiştir” diyen bir editörle çalıştınız mı? Ben öyküyü çizip yolladığımda hiçbir sorunla karşılaşmadım. Anladığım kadarıyla ikisi de son derece titiz olmalarına rağmen harika bir iş çıkardığımızı ve bana bir bira borçlu olduklarını söylediler. Kaligrafide hoşlanmadığım bir iki yeri değiştirttim. Bunun dışında sorunsuz bir iş oldu. Ben İmage Comics’e iş yaptım, fakat Marvel ve DC editörleri çizerlere kan kusturuyorlarmış. Bir sayfa, birkaç editörden geçiyor ve defalarca değişiklik yapılıyor, tekrar tekrar çizdiriliyormuş. Bu hem eskiz,kurşun kalem, hem de çini aşamasında böyle oluyor. Ki bu çizerler Superman, X-Men, Batman, Spiderman, Hulk çizen adamlar..Yanlış bilgi vermekten çekiniyorum, işin içinde sayılmam.

56


Size verilen çizgi romanın konusu neydi? Bir cellâdın öyküsü diyebiliriz. Vahşi batıda suçluları asmakla görevli Jack isimli karakter, kendi atölyesinde ipin boyu, adamların ağırlığı gibi detaylara önem veren, işinin ehli, görevini acısız ve titizlikle yerine getiren bir adam. Ama bir gün suçu henüz kesinleşmemiş 13 yaşında bir çocuğu asması gerekiyor. İşi ve vicdanı arasında kalıyor ve çocuğu kurtarmaya karar veriyor. Bundan sonra aksiyon başlıyor. Atlar, kızgın şerif, tüfekler... Herkes at üzerinde, bir kovalamaca başlıyor. Jack yakalanırken, çocuk kaçıyor. Jack’in cezası idam edilmek ve yerine göreve getirilen adam tam bir geri zekâlı, Jack’in atölyesini kullanıyor. Öykü mutlu sonla bitmiyor.

Peki, vahşi batıyı çizmek için Tommiks-Teksas okumak zorunda kaldınız mı? Ya da nasıl bir çalışma gerçekleştirdiniz? Referans olarak kullandığınız kaynaklar var mıydı? Hata yapmamak için o dönemin silahlarına baktım, fakat çizim aşamasında yine bildiğimi okumuşum. Şimdi tekrar öyküye baktığımda gördüm, silahları inanılmaz uyduruk çizmişim. Hatta bir karede tabancanın ucuna kelebek konmuş gibi görünüyor. Outlaw Territory bir antoloji aynı zamanda. Çok sayıda yazar, çizer ve renklendirmeci var. Adınızın aynı albümde geçmesinden memnuniyet duyduğunuz isimler var mı bu albümde? Ya da bu sorunun başka bir şekli daha önce okuduğunuz comics yazar-çizer takımından beğenerek okuduğunuz birileri var mı isminizin yanında yazan? Ben aslında bir comics okuru değilim, hatta iyi bir çizgi roman okuru bile değilim; ben sadece çizgi severim desem doğru olur. Karakterlerin maceralarını okumak yerine, sevdiğim çizerleri, karakterlerin yaratıcıları, kimler çizmiş, kimler yazmış,aşamaları, genel bir bilgi sahibi olmaya çalışıyorum. Sevdiğim bazı çizerler var, onların çizdikleri sayıları yakalamaya çalışıyorum. Ufak bir çizgiroman koleksiyonum var fakat dediğim gibi sadece çizgisi hoşuma gidenleri alıyorum, bu yüzden koleksiyon bile denemez herhalde..


GÖLGE | OCAK ‘09

“Outlaw Territory” (Editör Michael Woods) albümü için “Craftmanship” çizgi romanı. Yazar Frank Beaton, Çizer Melike Acar. Image Comics.

58


Albümde çok ünlü yazar ve çizerler var. Greg Pak, Joe Kelly, Steven Grant, Ivan Brandon, Khoi Pham, Chiristian Beranek.. Bu isimlerin içlerinde Hulk, Spiderman gibi karakterlerin yazar ve çizerleri var. Albüm tamamen bitmiş durumda, çok ses getireceği kesin. Diğer çizimleri gördüm, hepsi harika. Albüm ilk başta Ape Entertainment’den çıkacaktı, fakat Image Comics albümü kaptı. Bu, comics fuarlarında ve ülke çapında çok daha geniş kitlelere yayılacağı anlamına geliyor. Amerikan rüyanızda neler var, çizmeyi istediğiniz, düşündüğünüz çizgi roman kahramanları kimler? Amerika hayalleri hiç kurmadım, kurmuyorum da. Amerika’da yaşıyor olsaydım bir şeylerin peşinden giderdim. Bana bu proje teklif edildiğinde o ana kadar ne bir Batman, ne de bir Spiderman çizmiş değildim; aklımın ucundan geçmezdi, yani portfolyomda onlara yakın gelebilecek hiçbir çizimim yoktu, hâlâ da yok sayılır. Bu çalışma beni olduğum yerde sınırları aşabiliyor olmamdan dolayı mutlu etti Şu an yine Amerika’da yayınlanacak bir antolojide çiziyorum. Çıkacak olan albüm firması Ronin Studios. Editör Diana Greenhalgh, öykünün yazarı Dustin Archibald. Önceki editör Michael Woods’un beni onlara tavsiye etmesi üzerine bağlantı kurduk. Amerika için birkaç yeni proje daha var, graphic novel, kapak çalışması, belki bir dizi, ufak bir albüm bile konuşmalarımızın arasında geçiyor fakat şuan netleşmiş bir şey yok.Vakit sıkıntısı da çekiyorum, neler olur bilemiyorum. Albümden sonra Comicon yolu görünüyor mu? Yakın zamanda bazı editörlerle tanışmam ve ortamın atmosferini almam için Comicon’a davet edildim. Geçen seneki fuar için de planlarım vardı fakat neredeyse son dakikada vazgeçtim. Ben gidemedim ama portfolyom gitti, hatta bir Marvel editörü özellikle ilgilenmiş. Ciddi bir uçak fobim var, hatta agorafobiğim. Evden sokağa adımımı atmak bile benim için sorun oluyor, Amerika’ya gidebileceğimi şimdilik sanmıyorum.Mümkün olduğu sürece buradan idare etmeye çalışacağım. İlgine teşekkür ederiz. Ben teşekkür ederim. Melike Acar’ın en son çalışmalarını görmek için http://gereksiztara.blogspot.com ve gereksiztara.deviantart.com sayfalarını ziyaret edebilirsiniz.


GÖLGE | OCAK ‘09

İŞ HAYATININ RİSKLERİ

Oh be… Her hafta cuma günü, öğleden sonra patrona sunmam gereken raporu da bitirdim işte. Bir defa daha okuyup, eğer varsa, imla hatalarımı düzelttikten sonra raporumu Öznur Hanım’a vereceğim. İşler yaz aylarındaki gibi yoğun olmasa da şimdilik kotayı tutturabiliyoruz. Ben de, geçtiğimiz mayıstan beri satış temsilcisi olarak çalışmakta olduğum Öznur Boya San. ve Tic. Ltd. Şti.’deki görevimi verimli bir şekilde yerine getirebildiğim için mutluyum. Bu amaçla elimden gelen gayreti gösteriyorum. Ben de patronumuz – aslında patroniçe demek gerekiyor ama ağız alışkanlığı işte… Bir de şu var, ona ‘patroniçe’ demek sanki kadıncağız randevuevi işletiyormuş gibi bir intiba bırakıyor akıllarda – Öznur Demirok’la meslektaşım; yani ben de kimya mühendisiyim. Fakat o benden yirmi küsur sene önce bitirmiş okulu. Bense daha temmuzda mezun oldum. Sağ olsun, inandı, güvendi ve bir şans tanıdı bana; daha okulumu bitirmeden işe aldı beni… Burada çalışmayı seviyorum ve patronumun – bakın gene patron dedim – bir bayan olması beni kesinlikle rahatsız etmiyor. Tam tersine, bilgi birikimine, engin tecrübesine, çalışma azmine ve zekâsına büyük hayranlık duyuyorum. Öznur Hanım okulunu bitirdikten sonra, üç yıl kadar özel sektörde çalışmış sonra eşiyle birlikte şu anda üretim, ihracat ve satış yapan bu şirketi kurmuşlar. Fabrikamız Çerkezköy’de ancak bizler İstanbul’dayız. İlginçtir eşini hiç görmedim; hatta ismini bile henüz öğrenemedim. Kocası buraya hiç gelmediği gibi, fabrikaya da uğramazmış. Şirkette nasıl bir görevi bulunduğunu da kimse bilmiyor. Neyse canım, şirketin hissedarlarından biri değilim ki; bana ne…

60


Henüz vatani görevimi yapmadığım için askere gidene kadar burada çalışmayı, iş hayatı hakkında biraz daha tecrübe ve çevre edinmeyi düşünüyorum. Üstelik Yeşim de burada çalışıyor… Benden iki ay sonra işe başlayan Yeşim Sarıkaya, çevre mühendisi. Ama onun mesleğinden çok, içimi ısıtan güler yüzü, iyi niyetli ve arkadaş canlısı davranışları ve adıyla büyük bir uyum içindeki yemyeşil gözleri ilgilendiriyor beni… Gerçekten çok hoş bir kız ve onunla sohbet ederken kendimi çok daha iyi, çok daha mutlu hissediyorum. Ayrıca karamsarlığa kapıldığı, umutsuzluğa düştüğüm günlerde huzur ve moral veriyor Yeşim bana… İş arkadaşı olarak başlayan birlikteliğimiz, daha geçtiğimiz hafta sonunda yeni aşamaya ulaştı. Pazar günü, Harbiye Açıkhava Sahnesi’nde düzenlenen Kıraç konserine beraber gittik. Çıkışta da İstiklal Caddesi’nde gezip, bir şeyler yedikten sonra yeniden Taksim’e dönüp evlerimize dağıldık. Onu evine bırakmayı teklif ettim ama Tarabya sana çok ters kalır, diye makul ve mantıklı bir mazeret sunduğu için fazla ısrar etmedim ve otobüse binip, Bostancı’daki evimize geçtim. Yeşim’e karşı neler hissettiğimden çok da emin değilim ama onu görmek, onunla bir şeyler paylaşmak çok hoşuma gidiyor. Hatta bir defasında onu rüyamda bile gördüm; bir mağara içinde birbirimize sarılarak oturmuş, dışarıda bardaktan boşanırcasına yağan yağmuru izliyor, hemen önümüzde yanan çalı çırpının ateşiyle ısınmaya çalışıyor, yağmurun ıslattığı toprak kokusunu ciğerlerimize dolduruyorduk. Rüyamda birbirimize tek kelime dahi etmemiştik. Sadece Yeşim’in kollarımın arasında olduğunu bilmek bile o sabah mutlu bir şekilde uyanmama neden olmuştu. Fakat gördüğüm rüyadan da, hissettiklerimden de Yeşim’e hiç bahsetmedim. Belki de duygularımdan emin olamadığım içindir… Ancak böyle giderse, âşık olacak ve askerlik yolunda çok zorlanacağım. Diğer taraftan, benden üç yaş büyük olması nedeniyle, Yeşim’in beni ‘kardeş’ olarak görmesinden kokuyorum. “Tamam, benden hoşlanıyorsun da, ben seni kardeş – veya sadece mesai arkadaşı – olarak görüyorum,” derse ne olacak? Bir daha Öznur Boya San. ve Tic. Ltd. Şti.’nin Barbaros Bulvarı’ndaki bürosuna nasıl geleceğim, gelsem bile Yeşim’in yüzüne nasıl bakacağım? Üstelik bu ‘kardeş’ veya ‘ağabey’ masalının hatunların çok sık ardına saklandıkları bir palavra olduğunu tüm erkekler gayet iyi bilirler… Çünkü yaşamları boyunca en az bir defa ‘kardeş’ veya ‘ağabey’ olmuşlardır! Her ne kadar yarın öğleden sonra – cumartesi günleri öğlen bire kadar çalışıyoruz – Yeşim’le birlikte bugün gösterime giren Hokkabaz filmini izleyecek olsak da, ona duygularımdan ve rüyamdan hiç bahsetmeyip, sadece arkadaş olarak kalmayı tercih etsem belki ikimiz için de daha iyi olacak… Fakat hassas ve duygusal biri olduğumdan, bu konuda da kendime pek güvenemiyorum. (Evet, heteroseksüel erkekler de hassas ve duygusal olabilirler.) Yeşim’i tedirgin edip, tamamen kaybetmektense, en iyisi olayları akışına bırakmak… Belki, o da benden hoşlanıyordur ve ilk hareket ondan gelir. (Sen öyle san, mı dediniz? Peki, öyle yapayım. Hem hayal kurmamın benden başka kime ne zararı var ki?) Yarın sinema salonunun karanlık salonunda beraber film izlerken uzanıp da elimi tutsa ve avuç içlerimiz ter içinde kalana dek hiç bırakmasa, öyle güzel olur ki! Onu bırakmaktansa, asker kaçağı olmayı bile göze alabilirim. (Ulan düşündükçe neler fark ediyorum… Şayet böyle bir şeyi gerçekten göze alabileceksem, ondan hoşlanmıyor, Yeşim’i çok seviyorum demektir!) Öf be, ne zor bir durumdayım… Okuldan arkadaşım Erol’u arayıp, onunla mı dertleşsem acaba? Bir telefon etsem de, mesaiden sonra Çiçek Pasajı’na gidip birkaç bira yuvarlarken sohbet etsek… Neyse ya, hele bir sinemaya gidelim bakalım… Belki o da beni seviyordur ve tek bir hareketiyle bir anda her şey çözülüverir… (Haftaya görüşürüz Erol hocam!) Dikkatimi yeniden toparlayıp, raporumu bir defa daha okumaya koyulmuştum ki odamın kapısında Yeşim’i gördüm. Şaşırdım ve sanki aklımdan geçenleri okuyabiliyormuşçasına


GÖLGE | OCAK ‘09

62


heyecanlandım. Ne zamandır orada dikiliyordu acaba? “Merhaba Ömer,” dedi. “Merhaba Yeşim,” diye selamladım ben de onu. “Öznur Hanım, seni odasına beklediğini söyledi.” “Tamam, şimdi giderim. Haftalık raporu henüz tamamladım, herhalde onu istiyordur.” “Vallahi elçiye zeval olmaz, ben sadece onun mesajını ilettim,” dedi ve gülümsedi Yeşim. Kendi odasına gitmek üzere arkasını dönerken, “Yarın Hokkabaz’ı izlemeye gideceğiz değil mi?” diye sordum. Son anda bir aksilik olmasında kokuyordum. “Gitmeyi planladık ya, neden gitmeyelim. Yoksa artık gitmek istemiyor musun?” “Yok canım, o da nereden çıktı? Bu filmi seninle birlikte izlemeyi çok istiyorum…” “Tamam o halde… Ama bu kez ben ısmarlayacağım!” “Seni davet eden ben olduğuma göre, biletleri benim almam daha doğru olur.” “Patlamış mısırları ben alacağım o halde…” “Peki anlaştık.” “Öznur Hanım’ı bekletme…” “Şimdi gidiyorum.” Yeşim odasına geçti; ben de penceredeki siluetime bakıp, kravatıma sıkılaştırdıktan sonra ceketimi giyip, patronun odasına yöneldim.

*

*

*

Masasının üzerine bıraktığım rapora şöyle bir göz attıktan sonra “Otursanıza Ömer Bey,” dedi Öznur Hanım. Sesi buz gibiydi… Yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu sezinleyip tedirginleşmem fazla vaktimi almadı. Çöker gibi oturdum masasının hemen bitişiğindeki deri koltuğa. Sözlerine devam etmesini bekledim sessizce… “Askere ne zamana gideceksiniz Ömer Bey?” “Doğrusu pek emin değilim ama hiç değilse en az altı ay kadar daha çalışmayı düşünüyorum,” dedim. Hoppala bu da nereden çıktı diye aklımdan geçti… “Burada çalışmaktan memnunum ve sizleri de mahcup etmek istemediğimden, elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorum. Gene de bir yanlışım varsa bilmek isterim…” “Çalışmanızdan biz de memnunuz ancak…” Sustu. Daha genç ve çok daha sabırsız olduğumdan lafa girdim. “Hiç şüpheniz olmasın, vatani görevim biter bitmez iş görüşmesi için ilk önce buraya gelecek, vefa borcumu ödemek üzere öncelikle bu firmada çalışmayı tercih edeceğim.” “Sağ olun Ömer Bey… Ancak sizden beklentimiz maalesef bu değil.” Bir defa daha sustu. İyi de ne öyleyse; söylesene be kadın, diye haykırmamak için kendimi zorladım. Ağzımı bile açmadım; yanlış şeyler söylemekten korkuyordum. “Sizden beklentimiz, önümüzdeki ayın başından itibaren şirketimizden ayrılmanız. Henüz bir yılı doldurmadığınız için kıdem tazminatı ödememiz söz konusu değil ama tabii ki ihbar tazminatınız ödenecek. Ayrıca bir maaş da ikramiye alacaksınız.” Bir anda Hellboy misali kıpkırmızı kesildim. Öylesine şok olmuştum ki ne diyeceğimi bilemedim. Fakat bir müddet sonra merakım üstün geldi, “İyi ama ne kusur işledim ki ay-


rılmamı istiyorsunuz? Öyle sanıyorum ki bunu bilmek en doğal hakkım… Çalışmalarımdan memnun olduğunuzu sanıyordum,” dedim. “Evet, en doğal hakkınız ve gene evet, çalışmalarınızdan memnunuz ama Yeşim Hanım’la yakınlaşmanızdan hoşnut değiliz… Bak Ömer, patron personel konumumuza bir an için ara verip, seninle elimden geldiğince açık konuşacağım… Yeşim benim öz kızım, fakat soy isimlerimiz birbirinden farklı çünkü on iki sene önce babasıyla boşandık. Ancak yürürlükteki kanunlar gereği, kendisi evlenene kadar eski eşimin soyadını kullanmak zorunda. Ben de zamanında büyük bir hata yapmış benden beş yaş küçük olan o adamla evlenmiştim. Hatta evlendiğimizde o da vatani görevini bile yapmamıştı. Ve sonuç hüsran oldu… Birçok kadınla aldattı beni… Şimdi aynı şey kızımın başına gelsin istemiyorum!” Oğuz ÖZTEKER oguzozteker@yahoo.com İllüstrasyonlar Şükrü BAĞCI sembol.deviantart.com

Gölge İllüstrasyon Çizim Burak GAYRETLİ daequitas.deviantart.com Renk devilfairy1981.deviantart.com

64


ÇİZGİ ROMANDA ÖLMEK Ölüm ciddi bir konudur, değil mi? Kimse sonsuza kadar yaşayamaz. Herkes elbet bir gün toprak olacaktır. Hatta Tanrıların bile öleceği bir an gelir, derler. Ama çizgi romanlarda bu durum genelde geçici ve anlamsızdır. Çizgi romanlarda ölümü, yüzü eskiyen bir oyuncunun sinemaya isteyerek ya da istemeyerek belli bir süre ara verdikten sonra geri dönmesine benzetebiliriz. Yani çizgi romanda bir karakterin öldüğünü görmek artık pek bir şey ifade etmemeye başladı. Çünkü onun er ya da geç döneceğini biliyoruz. Okuyucu olarak ölen bir karakterle ilgili aklımızdaki tek soru o karakterin ne zaman geri döneceği. Bu da çok sevdiğimiz çizgi romanlarda bazı şeylerin değişmesi gerektiğini gösteriyor sanırım. Okuyucular ciddiye alınmak ve paralarının karşılığını istiyorlar. Peki bu durum nasıl başladı? Bana göre bu ölüp diriltme olayının cıvımaya başlamasını sağlayan kişi hem süper kahraman konseptini yaratan kişi, hem de yok olmaya doğru götürmeye başlayan kişidir, yani Superman. Superman’den önce de karakterler ölmüş, dirilmiştir ama onunki kadar etki yaratmamıştır çizgi roman âleminde. Modası geçtiği için öldürülen karakterin aslında ölümü de, dirilişi de oldukça iyi kotarılmıştır, bana göre. Peki, ondan sonra olanlar? Superman’in ölümü tüm dünya üzerinde yankılanmış ve satışları yerlerde sürünen dergi bir anda en çok satanlar listesinde tepeye oynamaya başlayınca yayıncılar kötü giden pek çok dergide ölüp dirilme işlemini gerçekleştirmiştir. Çoğunda da durumu iyi kontrol edemedikleri için genelde başarısız olmuşlardır. Başarısız olanlara en güzel örnek bence Marvel’in Onslaught serisinde ölen karakterleri geri getirişi ve DC’nin ikinci Robin Jason Todd’u diriltme yöntemidir. (Belki ikincide biraz duygusal davranmış olabilirim. Çünkü tüm çizgi roman âleminde de en son dirilmesi gereken kişiydi Jason.) Hortlak görmek pek her gün karşımıza çıkan bir şey değil. Bu duruma gerekli açıklamaları yapan yazarlar da bu dirilişlere gerekli kılıfları uydurmak zorunda kalıyor. Bazen öldüğünü gördüğümüz karakter birkaç sayı sonra aslında çok ciddi yaralarla durumu kurtardı. Bazen ölen kişi aslında bir klondu. Bazen öleceği anda başka bir boyuta ışınlandı. Bazen de karakter gerçekten öldü ama bazı sihirli güçler yardımıyla hayata geri döndü. Bunların çoğu da saçma gerekçeler ve pek inandırıcılığı olmayan şeyler. Dediğim gibi okur ciddiye alınmak istiyor. Bu tür hassas konuların sadece ölüm konusu değil karakterde çok önemli değişikliklere yol açacak olayların çok dikkatli şekilde anlatılması gerekir. Şu an da DC veya Marvel bir karakter üzerinde yeni bir şey deneyeceği zaman çoğu okur bunu duyduğunda yaygara çıkartıyor. Çünkü okurlar, yayınevlerinin aklındaki şey her neyse onu iyi kotaracağına inanamıyor. Kotarılamadığında da gelen tepkiler yüzünden geri dönüşler başlıyor ve dergide yaşanan olaylar siliniyor. Bu döngü böyle devam edip gidiyor. Yukarda anlattığım şeyler çizgi romanın popülerliğini kaybetmesinin en önemli sebebidir. Milyonlar satan dergiler şu an yüz binleri zor geçiyor. Okurlar olarak hep çizgi romanların yeteri kadar ciddiye alınmadığını söyleriz ama görünen o ki çizgi roman bazen kendi okurunu bile ciddiye almıyor. Mete GÜNER tengunner.wordpress.com


GÖLGE | OCAK ‘09

BEYAZIN İÇİNDE

İki gezgin kuzeyin sonsuz karlarında düşe kalka ilerliyordu. Günlerdir tek kelime bile konuşmamışlardı. Karda konuşmak yoruyordu ve kar yolun sonuydu. Birbirlerine artık uğurlar gibi bakıyorlardı. Birinin yüzünde olgun bir yenilgi, diğerinde ise derin bir hüzün vardı. Bitti, buraya kadar dedikleri anda bir kulübe çıktı karşılarına. Sıradan bir kulübeydi bu, dağcılar için bir mola yeri. Önce karlı çatısı belirdi, sonra buzlanmış kahverengi köşeleri. Karın ortasında sıcak bir kahve fincanı gibiydi. Bakışlarıyla anlaştılar, artık daha farklı bakıyorlardı. Kulübede bir gece geçirip yola devam etme kararı aldılar. Yaklaştıkça ısındılar, beyaz dışındaki her renk sıcaktı. Sıcak, hayattı. * * * Kulübenin içi aslında son derece sıradandı. Yaşlı adam eski hayvan postları arasında gülümserken uyuyakaldı. Genç olan ise sakladığı sigaraların tadını çıkardı yerde. Uzandığı renksiz ve soğuk halıyla uçmaya başladı. Sızdı kaldı. Sabah uyandıklarında yerde temiz bir tabak içinde iki muz buldular. Hiçliğin ortasında beliren muzlar kafalarını karıştırdı. Lezzetli muzların sırrını çözmek için kalmaya karar verdiler. En azından bir süre daha. Yaşlı adam bulmacaları severdi, bulmaca çözmeyi. Genç olan ise sadece kurtulmak istiyordu. Kulübenin içinde tavana çıkan ince tahta merdivenler vardı. Ucundaki kapak açılmıyordu. Kar birikmiş üzerinde, demişti yaşlı adam. Tam yola çıkmaya hazırlanırlarken, yerde halının altında benzer bir kapak daha buldular. Karanlığa inen ve sonu olmayan bir kuyu gibi gözüktü açınca. Genç olan merakla demir merdivenlerden aşağı indi. Sonu olmadığını söyleyerek saatler sonra geri geldi. Çok yorulmuştu, sonsuzluk onu yormuştu. Yaşlı adam önceden tahmin etmiş gibi, bilgece bakıyordu. Bir süre sustular. Yola çıkmaya karar verdiler. Ölmeyi beklemek veya ölümü göze alarak yürümek, iki seçenekleri vardı karanlıkta. Önce uyudular.

*

*

*

Yaşlı adam uyanınca bakıyor yerdeki kapak açık, genç adam yok. Anlıyor ki, yol arkadaşı bir kez daha kuyunun sonunu merak etmiş. Önce, yola yalnız devam edeyim diyor. Ama bırakmak da istemiyor genç adamı. Kararsızlıkla günlerce bekliyor. Zevkli bir sofranın artıkları karşılıyor onu sabahları. Gizli garson yine gözükmüyor. Nasıl beceriyorsa artık, geliyor, yemekleri bırakıyor ve gidiyor. Bir gece yabancı bir sesle uyanıyor. Tepedeki kapak aniden kapanıyor. Uyanıyor bakıyor ki yerde gene sürprizler. Bu defa et var, ekmek var, üzüm var. Adamda ise aç ve susuz bir merak var. Bütün gücüyle tepedeki kapağa yükleniyor. Orada biri olduğuna emin artık. Bilmek istiyor gizemli yabancının kimliğini. Saatlerce uğraşınca, kapak aniden açılıyor. Gürültüyle. Dışarıdan da bir gürültü doluyor içeriye. Yaşlı adam kafasını yukarıya uzatınca, donakalıyor.

66


Kapak, geniş ve kalabalık bir caddeye ve dev binalara açılıyor. Odanın bir ucu karanlığa, diğer ucu kalabalık bir kente çıkıyor. Yaşlı adam, son kez odaya bakıyor. Ve kendini yukarı çekiyor. Arabaların arasında şaşkın bir mucize gibi beliriyor.

Serdar KÖKÇEOĞLU

İllüstrasyon Burak GAYRETLİ daequitas.deviantart.com



Gölge e-Dergi Sayı 16