Issuu on Google+

EK襤M 2008 Say覺 13


GÖLGE | EKİM ‘08

KAPAK İÇİ YAZISI

Zaman hızla akıp geçiyor. Bilgisayarınızda okuduğunuz bu dergi ile birlikte Gölge 13. sayısını yayınladı. Bu 13 güzel sayı arasına da iki eşsiz özel sayı yerleştirdi. Böylece birinci yaşımızı doldurmuş olduk. Birkaç arkadaşın önerisi 13. sayının kapak içinde 13 rakamının uğursuzluğu ya da 13. Cuma ile igili bir şeyler yazılmasıydı. Ama bunları da aştık. Ben sadece burada “korkup kaçan” arkadaşımız Mustafa Emre ÖZGEN’e bizle sizin tanışmasına vesile olduğu için teşekkür ediyorum. Yeni bir sayıda yine görüşmek dileği ile. A. Hamdi YÜKSEL Editör

Bu dergide yayınlanan tüm yazı ve çizimler yazarlarına-çizerlerine aittir. İzinsiz alıntı yapılamaz,yayınlanamaz. Yazıların içeriğinden yazarları-çizerleri sorumludur Editör: A. Hamdi Yüksel Gölge Yayın Kurulu; Oğuz Özteker, Utku Tönel, Şükrü Bağcı, Emre Özgen http://golgedergi.blogspot.com Kapak : Süleyman Temiz arkadaşımız bu ay askerden döndü ve harika bir açılış yaptı. suley-man.deviantart.com


İÇİNDEKİLER Arabacı Celal Efendi Mert YANIKOĞLU Sayfa 4 Canlı Bomba Şükrü BAĞCI Sayfa 7 Heroes Masis ÜŞENMEZ Sayfa 13 Kıran Kırana Cengiz BOSTAN Sayfa 18 Küllerinden Doğan Demir Adam Hasan Nadir DERİN Sayfa 24 Sosyal Sorunlar Ve Comics Âlemi Ümit KİREÇÇİ Sayfa 28 El Violin Barış SAYDAM Sayfa 34 “Uyku Şehir” Üzerine Behiç AK Sayfa 36 Sky High Onur KÜÇÜK (Kazegami) Sayfa 41 Paranoyak Rıdvan ŞORAY Sayfa 42 Film Sinemada İzlenir Oğuz ÖZTEKER Sayfa 47 Zahiri 4 Emrah ÇILDIR

Sayfa 51


GÖLGE | EKİM ‘08

ARABACI CELAL EFENDİ

Baharda kayıkla karşıya yapılan keyifli yolculuktan sonra Beykoz’u ziyaret etmek gibisi yoktur. Etrafı asırlık çınar ve ıhlamur ağaçları ile bezeli dere boyu adeta Hakk’ın Âdem soyuna bahşettiği bir niyazdır. Sair günlerde ulemadan saraya kadar şehrin bütün ileri gelenleri bu nezih ve müstesna sayfiye yerine akın ederler. Çayı, sağında solunda irili ufaklı kahvehanelerle, üzerinden aşan ahşap köprülerle ve salınan sayısız kayık ile Şehr-i Hümayun adeta işgal etmiştir. Naçizane kulunuz Akça Bekir Efendi de, fırsat buldukça bu mahalleye gelir, yorgunluk atarım. Kâh ulemadan dostlarımla, kâh saraydan devletlû büyüklerimiz ile çaya nazır hoşbeş etmenin, acı kahve yanında nargile fokurdatmanın keyfine diyecek yoktur. Belki Sarayda kısa vakit için de olsa Nişancılık vazifesi ile onurlandırıldığımdan, belki de bir dönem Kudretli Padişahımıza nice diyardan havadisler fısıldama onuruna nail olduğumdan olsa gerek dere boyunun misafirleri ve ahalisi, sağ olsunlar bu ihtiyara pek bir saygı gösterir, pek bir ehemmiyet arz ederler. Velhasıl yaşımın vermiş olduğu tıfliyyetten olsa gerek bu ilginin pek bir hoşuma gitmediğini söyleyemem. Yine baharın cennet bahçesinde özendiği günlerden bir gün Saltanatımıza nice değerli fertler yetiştirmiş namlı Tarhunzadelerden Gazi Ahmet Paşa ile sohbet ederdim. Ahmet Paşa uzun yıllar kelle koltuk Hünkârımıza hizmet ettikten sonra Şehr-i İstanbul’dan pek çok ekâbir ve yaşlı Enderun mensubunun ikamet ettiği Alaca Köyü’ne yerleşmiş ancak kendisi başlı başına ayrı bir hikâye olan talihsiz bir vaka sonucunda yaralanmış ve gerisin geriye Şehr-i İstanbul’a göç etmiştir. Gazi Ahmet Paşa ile tanışıklığım işte bu vakanın vukuu bulduğu günlere dayanır. Çaya nazır bir kahvehanede Paşa ile sohbetimiz en civcivli yerinde iken kavakların gölgelediği yolda bir öküz arabası belirdi. Olabildiğince süslü öküzlerin ve çektikleri arabasının önünde yaşlıca bir arabacı yürüyordu. Arabanın peşi sıra ise süslü üniformaları ve atları ile Habeş çerileri geliyordu. Envai çeşit süsün sarktığı öküzlerin koşumlarında kehribar ve mavi işlemeler vardı. Kehribar sarısı, işlemeli atlas güneşliğin altında ailenin sübyanı ve onlardan sorumlu kalfaları sırtlarını her iki yandaki sedef kakmalı, usta işi işlemeler ile bezeli divanlara vermişlerdi. Kalfalar ve sübyan pür haşmet, etrafı mağrur ifadeler ile süzüyordu. Bütün bu debdebenin ortasında dikkatimi yaşlı arabacı çekti. Yaşlı dedi isem yaşı anca bendeniz kadar vardı. Başındaki kırmızı fesin üzerinde beyaz sarma, mavi beyaz işlemeli dokumasının üzerine Tarhunzade ailesinin alâmetifarikalarından olan kehribar rengi yine işlemeli bir yelek giymişti. Altında ise çivit mavisi, yanları kehribar rengi işlemeler ile süslü bir çakşır ve çakşır ile bir örnek tozluklarla çizmeler giyiyordu. Adeta Tarhunzade Ailesinin ayaklı bir timsali gibiydi. Ancak bu yaşlı zat bütün bu gösteriş içerisinde garip bir tezat oluşturuyordu. Paşa arabadakiler ile sohbet etmek için yanaşmıştı ki neden olduğu meçhul, öküzler ürküp huysuzlanıp, hareketlendiler. Öküzlerin kıpırdanması ile araba sarsılınca Ahmet Paşa

4


sinirlendi. “İki öküze sahip çıkamıyorsun” ile başlayıp açtı ağzını yumdu gözünü. Paşa’nın laflarını duyunca arabacının mavi gözleri çakmak çakmak alevlendi ama sesini çıkartmadı. Yüzüne muzip bir ifade yerleşti. Nedendir bilmem bir tanıdıklık vardı çehresinde ve hareketlerinde. Paşa kalfalarla konuşup, sübyanla şakalaşırken ben de arabacının yanına gittim. Beni görünce üstünü başını düzeltip beni selamladı. “Buyur beyim,” derken yüzünde halen o muzip ifade vardı. “Hayırlı günler, neredensin? Kimlerdensin?” diye sorunca gözlerindeki o ateş söndü, ifadesi ciddileşti. “Arabacıyım. Celal demiş babam. Pek hatırlamam kendisini.” Sözlerine devam etmeden biraz süzdü beni. “Anam da cevval demişti, halen de öyle çağırır konu komşu.” Alayla karışık eğildi. O alaycı hallerini, muzip ifadesini görünce aklıma geldi, doğup büyüdüğüm mahalle olan Kâğıthane’de mektepte bir Celal vardı. Arabacı gibi çakmak çakmak mavi gözleri, muzip bakışları vardı. Arabacı Celal’in anasının dediği gibi de pek bir cevval, pek bir yaramazdı. Yapmadığı numara, maskaralık yoktu. Ailesi fakirdi ama zeki olduğu için mahallesindeki eşraf bir araya gelip mektebe yazdırmıştı. Zeki olduğu kadar efsuna da yatkındı. Daha o yaşlarda türlü keramet gösterir, ama her yaptığını şaklabanlığa vurur eğlendirirdi hepimizi. En çok da tabureleri, rahleleri yerinden oynatır, muallimlerin zor duruma düşmesine neden olurdu. Biz mektep sübyanın da gülmekten karnına ağrılar girerdi. Bütün bu haylazlıklarına rağmen derslerinin cümlesinde çok başarılı idi. Bu başarısı ile sübyandan başka mektepteki hocalara da sevdirmişti kendini. Herkes göz yumardı yaptıklarına. Gösterdiği kerametler ve efsuna karşı yakınlığı iyice duyulunca mektepten Aksak Yusuf Hoca bir gün aldı Celal’i uzun uzun sorguya çekti. Kerametinden emin olmak için türlü sualler sordu. Yetmedi birkaç hafta muallimler her gün hem Celal’i çağırıp görüştüler hem de kendi aralarında tartışıp karar vermeye çalıştılar. Ehli keramet olduğuna kanaat getirince Yusuf Hoca efsunhanedeki tanıdıkları ile görüşüp, Celal’i görmeye gelmeleri hususunda ikna etti. Hatta bir hafta sonrası için de söz aldı. Celal’in başına devlet kuşu konacaktı. Alacağı maarifin yanı sıra ulu Vakf-ı Efsun her türlü masrafını karşılayacaktı. Ancak ne olduysa o meşum haftada oldu. Birkaç gün mektebe gelmeyince meraka düştük. Öğrendik ki Celal’in cebeci ocağı için arabacılık yapan babası yeni dökülen topları taşırken devrilen devasa topun altında kalıp, Hakk’a yürümüş. Dul anası geçimini sağlamak için mahalleden taşınıp, Celal’i mektepten almış. Hepimiz çok üzülmüştük. Celal’i o elim vakadan sonra bir daha görmek kısmet olmadı. Nice yiğidi telef eden Şehr-i İstanbul bir ocağı daha söndürmüştü. Biraz düşününce Arabacı Cevval Celal’in Kâğıthane’den, mektep arkadaşım Celal olabileceği aklıma düştü. Aradan neredeyse asırlar geçmiş olmuş olsa da, hal ve davranışları benziyordu. O benden sıkılıp çay boyunu izlerken baştan aşağı şöyle bir süzdüm. Vallah da billâh da gözüm önünde mektepten Celal var gibiydi. Sonunda dayanamayıp sordum. “Söyle bakalım Arabacı Celal Efendi, yoksa sen Kâğıthane’den misin?” Çay boyundaki kayıklara dalmışken sorumla irkildi. “Yok beyim. Fakir basit bir arabacıdır. Doğma büyüme Kasımpaşalıyım.” Gözlerini kısıp bana baktı. İfadesi derinleşti. “Beyim hayırdır birine mi benzettin fakiri?” Valla bunca devletlû, nice sadrazam, nice paşa görmüşümdür hiç birinin karşısında Arabacı Celal gibi kem küm etmemiştim. Bakışları karşısında ne diyeceğimi bilemedim. Boğazımı temizleyip geçiştirdim.


GÖLGE | EKİM ‘08 “Kâğıthane’de hoş beş ettiğim zatlardan birine benzetmiş olsam gerek. Yaş iyiden iyiye ilerledi. Artık simalar birbirine karışmaya başladı. Olacak o kadar. Mazur göresin beni.” “Nasıl dersen beyim. Yine de yaşında yoktur yaramazlık,” dedi. Bir an yüzündeki o muzip ifade gelir gibi olmuştu konuşurken. Velev ki arabacı mektep arkadaşım Celal idi. Kendisi konuşmaya meyilli değildi. Bu yüzden lakırdıyı uzatmak istemedim. “Allah’a emanet ol,” deyip nargilemin başına geçtim. Yerime oturmuş, nargilemin keyfini çıkartmaya başlamışken, Gazi Ahmet Paşa arabayı uğurlayıp geldi. Keyifle yerine yerleşecekti ki taburesini ıskalayıp yere düştü. Gözlerimle görmesem taburesinin tam otururken kendiliğinden bir karış yana kaydığına inanmazdım. Tam Paşaya yardım ederken arabacı gözüme ilişti. Keyifle bir türkü tutturmuş, arabanın önünde yola düşmüştü. Mektep günlerimden zihnime kazınmış muzip ifade yüzüne yerleşmişti.

Mert YANIKOĞLU www.hititgunesi.org

Hikâyeye ilham veren bu resim Osmanlı ile ilgili bir çok sulu boya ve yağlı boya yapan İtalyan ressam Amadeo Preziosi’ye ait. . 1816 Malta doğumlu Preziosi, babasının hukuk eğitimi alması için yaptığı zorlamalara karşı çıkarak ressamlığı seçmiş, Malta’nın ünlü ressamlarından Giuseppe Hyzler’den dersler almış ve 1840’da Paris’e giderek Ecole des Beaux Arts’ta resim eğitimine devam etmiştir. Doğunun kendisi için adeta yeniden doğuş ve mutluluk kaynağı olacağı umuduyla Malta’dan ayrılarak 1842’de İstanbul’a yerleşen sanatçı burada mesleki anlamda verimli bir dönem geçirmiş.

6


GÖLGE | EKİM ‘08

HEROES

HEPİMİZİN İÇİNDE BİR KAHRAMAN GEN YATAR Bir düşünün, sizi herkesten ayıran bir gücünüz var. İnsanların beynini okuyabiliyorsunuz, duvarların içinden geçebiliyorsunuz, uçabiliyorsunuz ya da bütün bunların hepsini hatta daha fazlasını yapabiliyorsunuz. Siz bir süper kahramansınız. NBC’nin sevilen dizisi Heroes işte bu fikirden yola çıkıyor. Tıpkı X-Men’deki gibi bazı insanlar gen değişimi sonucu farklı güçler elde ediyor ve bunları kontrol altında tutmaya çalışıyorlar. Bazıları bu güçlerini dünyanın iyiliği için kullanırken bazıları da kötülük için kullanıyor. Şirket adlı bir örgüt bu kişilerden haberdar ve bu özel kişileri elinin altında, kendi denetimlerinde tutmaya çalışıyor. Peki onlar geleceğin insanları mı yoksa birer ucube mi? İnsanlar onların varlığından haberdar olmaya hazır mı? Lost dizisi ile ortaya çıkan bilinmeyeni anlamaya çalışma merakı Heroes’da da sürüyor. Şimdi gelin bu diziyi yakından inceleyelim.

Heroes’u X-Men’den ayıran en büyük fark sanırım olay örgüsünü ve karakterler arası bağı kurmadaki başarısı ve her karakteri özenle işlenmesi. Crossing Jordan’dan tanıdığımız Tim Kring’in yarattığı Heroes Amerikan çizgi roman kültüründen beslenen bir dizi. Ana karakterlerimizden Hiro tam bir çizgi roman manyağı örneğin. Hatta Japonca konuşurlarken İngilizce alt yazılar öyle bir veriliyor ki sanki çizgi roman sayfalarından çıkmışlar gibi hissediyorsunuz. Ayrıca diğer bir kahramanımız Isaac Mendes ise çizgi romanları resmeden bir artist. Dizinin çizgi romana verdiği önemin başka bir kanıtı da diziye bir altyapı hazırlayan orijinal çizgi romanlarının İnternet sitesinden indirilebiliyor olması. Hatta bazı forumlardan bu çizgi romanların Türkçe çevrimlerini bile bulmak mümkün. İlk bölümden itibaren Heroes seyirciyi rahatsız edecek ve TV dizilerinde pek rastlanmayan şiddet, seks ve esrar sahneleri ile vuruyor. Sevimli ponpon kızımız 10 katlık bir apartman yüksekliğinden atlayarak tüm kemiklerini kırıp kameranın karşısında poz verirken, ay-

13


GÖLGE | EKİM ‘08 nalarla problemli güzelimiz ise striptiz yaptığı erkekleri bir süre sonra katlediyor. Ressamımız Isaac ise esrar almadan gelecekten haber veremiyor. Örnekler çoğaltılabilir ancak fazla da zevkini kaçırmamak için daha fazla söz etmeyelim. Mohinder’ın naratörlüğü ile hikâye Hindistan’dan bizi alıp New York’a sokarken Mohinder babasının ölümü üzerine araştırmaya başlıyor. Ünlü bir genetikçi olan babasının araştırmaları insanların genlerinde bazı değişimler olduğunu matematiksel olarak formüle etmektedir. Mohinder bu formülü kullanarak bu süper insanlara ulaşmaya ve onların güçlerini kullanmada yardım etmeye karar verir. Yavaş yavaş diğer karakterlerimizin güçlerini keşfetmesi bir şekilde bu kişileri birbirlerine bağlayacak ve New York’u yok edecek bir bombanın oluşum sürecini durdurmaları için birlikte çalışmaya itecektir. Ancak Mohinder için en önemli düşman Sylar’dır. Süper insanlara Sylar’dan önce ulaşması gerekmektedir, Sylar bu insanların gücünü elde etmek için bir katliama girişir. Mohinder ancak diğer süper insanlarının yardımı ile Sylar’ı durdurabilecektir, tabii ki onları bulabilirse.

Dizide seyirciyi bekleyen birçok sürprizden biri de zaman zaman karşımıza çıkan semboller. Örneğin resmini gördüğünüz burgu - ki birçokları gene benzetse de farklı bir anlamı da vardır – bir otobüs durağında ya da bir kâğıt parçasının üzerinde gözünüze ilişebiliyor.

İlk sezonda ortalama 14milyon gibi bir seyirci kitlesine ulaşan Heroes, ikinci sezonda bekleneni veremeyen bir dizi oldu. Hele bir de sezon başlar başlamaz ortaya çıkan senaristlerin grevi yüzünden biraz da oldubittiye getirildi. Daha önceden planlanan hikâye bazı yerlerinden kırpıldı bazı bölümler de üçüncü sezona aktarıldı. Hatta Heroes: Origins adlı bir spin-off dizi de çekilecekken grev yüzünden ertelendi. Açıklamaya göre sezon arasında gösterilecek bu dizide her hafta farklı karakterler ve olaylar tanıtılacak sonrasında da seyirci oylaması ile beğenilen karakter ana diziye eklenecekti. Beş sezon olarak planlanan dizide üçüncü sezonla birlikte bir ivmelenme yaşanacağa benziyor. Yeni karakterlerle zenginleşecek üçüncü sezon cevapsız bırakılan birçok soruya da ışık tutacağını umuyorum. Dünyayı kurtarmak için verdikleri bu savaşta kahramanlarımıza neler olacağını merakla bekliyoruz.

14


Claire Bennet (Hayden Panettiere) Tipik bir liseli genç olarak tanıdığımız Clarie kendini yenileme gibi bir güce sahip olduğunu kavrar. Hayatta kalması Dünya’nın geleceği için son derece önemlidir.

Noah Bennet (Jack Coleman) Clarie’in üvey babası Süper güçlere sahip insanları gözlem altında tutan ve gerekirse elemine eden Şirket’te çalışmaktadır.

D.L. Hawkins (Leonard Roberts) Niki’nin kocası ve Micah’ın babası olan D.L.’in duvarlardan geçebilmek gibi bir özelliği vardır.

Ando Masahashi (James Kyson Lee) Hiro’nun en yakın arkadaşı özel bir gücü olmamasına rağmen cesareti ile Hiro’ya yardımcı olacaktır.

Isaac Mendez (Santiago Cabrera) Ressam Isaac gelecekte gördüklerini tuvallere yansıtmakta ve karakterlerimiz için önemli ipuçları vermektedir.

Hiro Nakamura (Masi Oka) En sevimli ve iyiliksever kahramanımız Hiro uzay-zaman döngüsünü bükerek istediği yere ve zamana gidebildiğini fark eder ve olaylar gelişir.

Matt Parkman (Greg Grunberg) Zihin okuyucu olan Matt bu özelliği sayesinde FBI’a katılır.

Nathan Petrelli (Adrian Pasdar) Düzen adamı Nathan seçimler için hazırlanırken ucube gibi görünmemek için uçabildiğini kardeşinden bile saklamaktadır.


GÖLGE | EKİM ‘08 Peter Petrelli (Milo Ventimiglia) Asıl adamımız Peter yanında bulunduğu süper güçlere sahip insanların güçlerini taklit edebilmektedir. Böylece Sylar için en önemli rakip olacaktır.

Micah Sanders (Noah Gray-Cabey) Tüm elektronik aletlere hükmetmek gibi bir güce sahip yumurcak

Niki Sanders (Ali Larter) Taş hatun kontenjanından diziye dâhil olan Niki internette erotik yayınlar yapıp para kazanmaya çalışırken stres altında bambaşka bir kişiliğe dönüştüğünü anlayacaktır. Mohinder Suresh (Sendhil Ramamurth) Babasının izinden New York’a giden Mohinder genetikçi babanın mirasını alarak süper güçlere sahip insanlara yardımcı olmaya çalışacaktır.

Sylar (Zachary Quinto) Dizimizin karizmatik kötüsü Sylar ilk bilinen süper insanlar-dandır. Peter gibi başkalarından güçlerini alabilmektedir ancak bunun için onları öldürmesi gerekmektedir. Masis ÜŞENMEZ www.otekisinema.com


GÖLGE | EKİM ‘08

KÜLLERİNDEN DOĞAN DEMİR ADAM

Henüz 43 yaşında ama bu 43 yıllık yaşamına uzun bir yaşam deneyimi sığdırdı. Onun için kuşağının en iyi oyuncularından biri dendi, genç yaşlarda Oscar, Altın Küre ve Emmy adaylıkları aldı, hatta Altın Küre’yi kazandı ama aynı genç yaşlarda madde bağımlılığı ve ona bağlı farklı farklı suçlar nedeniyle defalarca tutuklandı, birkaç kez hapse girdi çıktı, tam kariyeri dibe vurdu denirken yükseldi, tekrar düştü ama sonunda tekrar aranan bir aktör oldu. Onun adı Robert Downey Jr. Robert Downey Jr. 4 Nisan 1965 tarihinde New York’ta dönemin bağımsız sinemacılarından Robert Downey Sr.’ın oğlu olarak dünyaya gelir. Her ne kadar hiçbir zaman çok önemli bir sinemacı olmasa da yönetmenlik dışında senaryo yazarlığı, yapımcılık, oyunculuk ve hatta zaman zaman görüntü yönetmenliği ve kurguculuk bile yapan bir babaya sahip olmanın Downey Jr.’ın yaşamında tercih edeceği yolu bulmasında çok büyük bir payı olduğu kesin. Zaten babası da daha 5 yaşında oğlunu kendi filmlerinden birinde oynatarak ona ilk oyunculuk tecrübesini sunacaktı. 7 yaşında, oynadığı ikinci film olan Greaser’s Palace’da direkt olarak Tanrı tarafından öldürülmek de onun için ilginç bir deneyim olmuş olmalı. Babasının onun hayatında başka önemli etkileri de var elbette. Mesleği sayesinde küçük Robert’ın Amerika’nın çeşitli bölgeleri dışında Londra ve Paris’i de görerek farklı kültürleri tanımasına vesile olması bunlardan biri. Belki de daha önemlisi babasın henüz 8 yaşında onu marihuana ile tanıştırmış olması. Henüz 11 yaşında boşanmış bir ailenin çocuğu olarak babası ile birlikte yaşamını devam ettirdiğini de bir biyografi notu olarak ekleyelim. Daha küçük yaşlarda oyunculuğa başlayan Downey Jr. o küçük yaşlarda bu konuda eğitim almayı da ihmal etmedi ve bir dönem New York’ta oyunculuk, bir dönem de Londra’da klasik bale eğitimi aldı. 17 yaşında, o dönem Kaliforniya’da babası ile birlikte yaşayan Downey Jr. oyunculuk kariyerine New York’ta devam etmek üzere hem babasının yanından hem

24


de okuduğu liseden ayrılacaktı. Bu dönemde Downey Jr. restoranda ya da ayakkabıcıda çalışmak gibi farklı farklı işler yaparken kimi filmlerde ufak tefek roller de alacaktı. İlk dişe dokunur oyunculuk işini ise bugün özellikle komedi alanında adı duyulmuş hemen hemen her Amerikalı oyuncunun bir dönem çalıştığı Saturday Night Live programında, 1985 yılında bir sezon çalışması ile almış oldu. Sinemada ilk dikkat çekişi ise Tuff Turf ve Weird Science filmleri ile oldu. Asıl çıkışını ise 1987 yılında Less Than Zero filmiyle yaptı. Amerikan Sapığı romanının da yazarı olan Bret Easton Ellis’in bir başka romanından uyarlanan bu filmde, Downey Jr. kokain bağımlısı bir karakteri büyük bir başarıyla canlandırıyordu. Sonraki yıllarda yaşadıkları düşünüldüğünde kendisi için ironik bir çıkış rolü gerçekten de. Aktör, ileriki yıllarda yaptığı açıklamalarda bu filme kadar sadece hafta sonları ve iş dışı zamanlarda kullandığı uyuşturucuyu bu filmle birlikte arttırdığını ve günlük hayatının içine dâhil ettiğini de söyleyecekti. Her ne kadar Less Than Zero öyle çok büyük bir gişe başarısı yakalamasa da özellikle sinema çevrelerine Robert Downey Jr. adını tanıtmış oldu. Bir süre sonra Air America ve Soapdish filmleri ile artık A listesindeki oyuncular arasına adını yazdıracaktı. Her iki film de çok önemli filmler değildi belki ama özellikle Air America, kendisine yıllar sonra sinemaya tekrar dönüş yapması için yardımcı olacak Mel Gibson ile tanışmasını sağladığı için önemliydi. Bu dönem içinde özel hayatında uzunca bir süre de Sarah Jessica Parker ile beraber olan Downey Jr. alkol ve uyuşturucu alışkanlığı yüzünden ondan ayrılmak zorunda kalacaktı. 1992 yılında ise Downey Jr.’ın karşısına o güne kadarki en önemli oyunculuk fırsatı çıkacaktı. Jim Carrey’nin de içlerinde bulunduğu pek çok aktörün de gözü olan bir rolü almayı başaracaktı. Bu rol sinemanın en büyük ustalarından biri ve sinema ile hemen hemen hiç ilgisi olmayan bir kişinin bile görünce tanıyabileceği bir figür olan Charlie Chaplin’di. Daha önce Gandhi filmiyle de çok başarılı biyografiler çektiğini gösteren Richard Attenborough’nun filmi, Chaplin’i tüm yanlarıyla ele alma iddiasını taşıyor ve onun tüm bir yaşamını anlatıyordu. Elbette ki bu çok yönlü kişiliği 2.5 saatlik bir filmde anlatmak mümkün değildi ama ortaya çıkan hem çok iyi bir film, hem de Robert Downey Jr. açısından belki de hayatının performansıydı. Bu rol için son derece detaylı çalışan Downey Jr., Chaplin’in ne şekilde ayakta durduğu ve nasıl yürüdüğüyle ile ilgili bir koçla beraber çalışıyordu. Bu çabalarının karşılığı ona bir Altın Küre, bir de Oscar adaylığı olarak dönecekti. Belki de yıllardır Oscar alamayan Al Pacino’nun Kadın Kokusu’ndaki performansı olmasa bu ödülleri evine de götürecekti. Chaplin sonrası Robert Downey Jr., kimi büyük, kimi küçük rollerde ama önemli yönetmenlerle birlikte çalışmaya başladı. Robert Altman’la Short Cuts, Oliver Stone’la Natural Born Killers, Norman Jewison’la Only You, Mike Figgis ile One Night Stand bu filmlerden birkaçıydı. Ayrıca bu dönemde başarılı bir Shakespeare uyarlaması olan Richard III ve Jodie Foster’ın ikinci yönetmenlik denemesi Home for the Holidays de rol aldığı önemli filmler arasındadır. Yine bu dönemde oyuncu Deborah Falconer ile evlenen Downey Jr.’ın 1993 yılında bir de oğlu olacaktı.


GÖLGE | EKİM ‘08 Ancak bu dönemde Downey Jr.’ın uyuşturucu bağımlılığı giderek artacak ve hayatını giderek daha kötü etkilemeye başlayacaktı. 1996 yılında eroin ve kokain bulundurmak ve silahı ile etrafa ateş etmekten gözaltına alınacaktı. Bundan sonra da yine benzer sebeplerle ve hatta bir kere uyuşturucu etkisindeyken yabancı bir eve girip onların yatağında uyuyakalmak gibi bir sebeple defalarca gözaltına alınacak, şartlı olarak salıverilecek ancak tekrar benzer suçları işlediği için belli bir süre hapis de yatacaktı. 1997’de 4 ay, 1999’da ise yaklaşık 1 yıl boyunca hapis yatan Downey Jr., hapiste olmadığı süre içinde de oynayacak fazla film bulamadı. Bu dönemde gösterime giren filmleri hep daha önceden tamamladığı filmlerdi. 2000 yılında, hapisten çıktıktan kısa süre sonra o dönem izlenme oranları düşmüş olan Ally McBeal dizisinin kadrosuna ana karakterin sevgilisi olarak katılan Downey Jr. bu rolüyle de övgü topladı. Onun girişi hem dizinin izlenme oranlarının artmasına neden olmuş, hem de kendisine bir Emmy, bir de Altın Küre adaylığı daha getirmişti. Hatta Altın Küre’de adaylıkla kalmayacak, kazanacaktı da. Ancak tam işler yoluna girdi, bundan sonra sinema filmlerinde de iyi roller almaya başlayacak derken bu kez de önce otel odasında uyuşturucu bulundu, birkaç ay sonra da bu kez kendisi uyuşturucu etkisinde sokaklarda dolaşırken bulundu. Bu olaylardan sonra, her ne kadar diziye katılışı dizi açısından olumlu olmuşsa da Ally McBeal’ın yapımcıları senaryoları değiştirerek onu diziden çıkardılar. Aynı olaylar onun America’s Sweethearts filmindeki rolüne de mal olacaktı. Mahkemenin onu bir kez daha uyuşturucu rehabilitasyonuna gönderdiği bu dönemde artık yapımcıların ve yönetmenlerin ona bir inancı kalmamıştı. Ayrıca aynı dönemde özel hayatında da zor anlar yaşıyor ve eşi tarafından da terk ediliyordu. Kariyerinin ve özel hayatının bu en zor döneminde onun yardımına koşan eski dostu Mel Gibson olacaktı. 2003 yılında, The Singing Detective filminin yapımcılarından olan Gibson, başrolü ona vererek ona inancını göstermişti. Belki film iyi eleştiriler almadı ya da önemli bir gişe başarısı elde etmedi ama Downey Jr.’ın sinemaya geri dönüşünü müjdeleyen bir film oldu. Sonrasında yine çok önemli olmayan bir film olan Gothika’da rol alan oyuncu için bu filmin farklı bir önemi olacaktı. Filmin yapımcılarından biri olan Susan Levin ile bu filmin setinde tanışan Downey Jr., 2005 yılında onunla hayatını birleştirecekti. Düğünlerinde Sting, onlar için Every Breath You Take şarkısını söyleyecekti, tıpkı onun Ally McBeal dizisinde Ally için yaptığı gibi. Evliliğinin de etkisiyle 2003 yılından beri uyuşturucu kullanmadığı söyleyen Robert Downey Jr.’ın 2005 yılından itibaren kariyeri tekrar yükselişe geçmeye başlamıştı. Arka araya özellikle eleştirmenler tarafından başarılı görülen Kiss Kiss Bang Bang, Good Night and Good Luck, A Scanner Darkly ve A Guide to Recognizing Your Saints gibi filmlerde kimi büyük, kimi küçük roller üstlenecekti. 2007 yılında ise David Fincher’ın, Zodiac filminin başrollerinden birini ona vermesiyle oyunculuk gücünden zaten şüphe edilmeyen oyuncunun dönüşü iyice tescillenmiş oldu.


Ve 2008 yılında belki de Chaplin’den beri onun hem eleştirmenler hem de seyircilerden en fazla övgü almasını sağlayacak bir rolle karşımıza çıkacaktı. Bir çizgi roman uyarlaması olan bu filmde Tony Stark’ı diğer bir deyişle Iron Man’i canlandıran Downey Jr. karaktere muzip bir bakış açısıyla yaklaşarak şeytan tüyü olan bir milyarder tipi ortaya çıkartıyordu. Bu rolle tekrar aranan oyuncular arasına giren Downey Jr. Ekim ayında Tropic Thunder ile tekrar karşımıza gelerek bu kez komedi yeteneğini gösterecek, 2008 yılı bitmeden de şimdiden Oscar’lar için adı geçmeye başlayan The Soloist filmi ile karşımızda olacak. Önümüzdeki yıllarda da kendisini hem Iron Man’in devam filmlerinde hem de Avengers filmlerinde Tony Stark olarak, Guy Ritchie’nin Sherlock Holmes’unda ise belki de edebiyat tarihinin bu en ünlü dedektifi olarak izleyeceğiz. Robert Downey Jr.’ın hayat hikâyesi şimdilik küllerinden yeniden doğan bir Anka kuşunun hikâyesine benziyor. Onu sevenler olarak umalım ki bu durum böyle devam etsin de bizi başarılı oyunculuk performanslarından mahrum etmesin. Hasan Nadir DERİN http://sinemamanyaklari.wordpress.com


GÖLGE | EKİM ‘08

SOSYAL SORUNLAR VE COMİCS ÂLEMİ 1963 yılında Stan Lee’nin Marvel’a geçmesiyle birlikte DC comics’in neredeyse tek başına hüküm sürdüğü comics âlemi ciddi bir değişiklikle karşı karşıya kalmıştır: Masalsı kurgu ve alt yapılı kahramanların yerine karakter derinliği olan kahramanlar çıktı okuyucunun karşısına. Artık bireysel sorunların ön plana çıktığı gerçekçi öyküler ve karakterler söz konusuydu. Ancak yine de comicslerde sosyal sorunların ele alındığını söylemek çok zordu. Özellikle büyük yayınevlerinin karakterleri Toplumsal sorunlara belli bir mesafeden bakmayı tercih etmişlerdi. Kıyaslarsak o dönemde de şimdilerde de Türk çizgi romanının çoğunlukla sosyal sorunlara, yoksulluğa, çaresizliğe mizahla odaklandığını, daha fantastik konulara eğilemediğini de görürüz. Ancak ele aldığım konu bu olmasa da her iki tarafın bir takım deneyler yaptığını söylemek mümkün. Almanca’dan çevirdiğim alttaki yazı işte 1970’lerde ortaya çıkan başarılı bir denemeyi aktarıyor okuyucularına. Comics âleminde ilk defa Toplumsal Sorunlar ele alınıyor bir seriyle. Hemen altında da bu deneysel serinin sayılarının özetini koydum. Orijinallerinden özetlediğim öyküler yazının içeriğini daha da anlaşılır kılacaktır. Bahsi geçen seri Green Lantern / Green Arrow serisi. Bu iki süper kahramanı kısaca tanıtmam, muhtemelen kahramanlarla tanışmamış olanların deneyin önemini anlamalarında yardımcı olacaktır:

Green Arrow – Oliver Queen.

Hileli ve özel oklar atan yayıyla ortada dolanan Robin Hood kılıklı bir kahramandır. Justice League of America grubundaki üyeliğini saymazsak tek çalışır çoğunlukla.

Green Lantern – Hal Jordan.

Green Lantern aslında bir tür uzay polisi teşkilatının genel adıdır. Gardiyan adı verilen mavi tenli bir ırkın kontrolünde çalışmaktadır. Bu teşkilatta görev alan her polis yeşil bir enerjiyle çalışan ve zihinde canlandırılan cisimleri şekillendiren bir güç yüzüğü taşımaktadır parmağında. Her polis belli bir uzay sektörünün en kahraman veya asil kişisidir ve o bölgeden sorumludur

28


“Hard Travelling Heroes” Yeni bir kahraman kuşağının başlangıcı Yazan: Christian Heiss “Çiçek Gücü”nün zirve yaptığı 1970’li yıllarda insanların sosyal değişikliklerce kuşatıldığı bir zamanda DC comics’in Green Lantern serisinin editörü Julius Schwartz her zaman yaptığı gibi Dennis O’Neil’i bürosuna davet etti. İkili o zamanlar Green Lantern serisi üzerine yaptıkları o konuşmanın comics dünyasında köşe taşı oluşturacak bir değişiklik yapacağını tahmin edemezlerdi. Schwartz, O’Neil’den jübile niteliğindeki 75. sayıda Green Lantern serisine yeni bir soluk getirmesini rica etti. “Doğrusunu söylemek gerekirse serinin neden hâlâ yayımlandığını anlamıyordum, satışı o kadar azdı ki,” diyor O’Neil “ancak bu durum bize yeni bir şeyleri uygulama, deneme imkânı verdi. Seri, ölü kadar diriydi, başarısız olursak bahanemiz elimizden geleni yaptığımız olurdu.” Çizgi roman yazarlığının yanında gazetecilik de yapan, O’Neil farklı bakış açılarınca irdelenen ağır sosyal konuları dile getirmek niyetindeydi. Ancak farklı bakış açılarını sunabilmek için Green Lantern’in düz mantığının karşıtı olabilecek bir görüşe ihtiyaç duyulmaktaydı. Bu şekilde Yeşil Gladyatör’ün sayfalarına kendisi gibi yeşil olan biri katıldı: Green Arrow. O’Neil “O tarihe kadar onun kişiliği hakkında detaylı hiçbir şey yazılmamıştı. Arrow, hileli (ilginç özellikli) oklar kullanan ama bunun dışında tabula rasa (boş levha)’ydı. Bu koşullar altında onunla ne istersek yapabilirdik.” Green Arrow, Ollie Queen, iyi-kötü ve hak-haksızlık konularını sorgulayan ve sık sık onlara karşı çıkan biri olarak Green Lantern, Hal Jordan’ın daha duygusal, daha isyankâr karşıtı oldu. Böylece Mayıs 1970’de Green Lantern/Green Arrow’un 76. sayısıyla iki kahramanın Odysseevari “memleket yolculukları”, gerçek “Amerika arayışı” ve sadece yoksulluk, sosyal adaletsizlik, ırkçılık, uyuşturucu bağımlılığı ve çevre kirliliğine şahit oldukları “zor yolculuk” başlamış oldu. Serinin başarısının ve New York Times’da bile haberinin yapılmasının bir sebebi de 70’li yılların yıldız çizerlerinden gerçekçi ve dinamik çizgilerin sahibi Neal Adams’ın kalemidir. Hangi Superhero comics’inde birbirinden parlak iki kahramanın sosyal konular sebebiyle tartıştıkları, gerektiğinde birbirlerine girdikleri görülmüştür ki? Bu yeni başlangıç bir problemi de beraberinde getirdi: Comics okuyucusu, kahramanlarını kazanırken görmek istiyordu. Ancak sihirli bir yüzüğe sahip olmakla veya muhteşem bir okçu olmakla yoksulluğa çözüm bulunabilir miydi? Bulunamazdı. Bu yüzden de Hal ve Ollie okuyucunun hiç hoşuna gitmeyecek şekilde, her öykünün sonunda çaresizlik içinde kaybedenler olarak kalakalıyorlardı. Böylece bu dönem “13.” sayıda noktalandı. “Gerçekçi” süper kahraman yaratmayı amaçlayan bu deneme yine de yol göstericiliği, öncülüğü bakımından kilometre taşı olma özelliğine sahiptir. DC, bu alt yapıyı kullanarak o dönemlerde Hawk and Dove ile Brother Power, the Geek adlı iki seri yayınlamışsa da başarılı olamamıştır. Bu şekilde iki kahramanın ortak bir vicdanı paylaştığı tüm çağların en başarılı deneyi “Hard-Traveling Heroes” dönemi varolmuştur. Yaşlıca bir zenci Green Lantern’a soruyor: “Senin hakkında okudum… Mavi tenliler için nasıl çalıştığını… Ve bir yerlerdeki gezegende yaşayan Turuncu tenlilere yardım ettiğini… Mor tenlileri önemsediğini! Ancak hiç önemsemediğin bir deri rengi var… Siyah tenliler! Bilmek istiyorum… Nasıl oldu? Bana bunu yanıtla, Bay Green Lantern!” Green Lantern: “ Ben… Yanıtlayamam…” Kaynak: JLA SPECIAL Green Lantern / Green Arrow – Dino Comics Orijinal sayılar: Legends of The DC Universe “Peacemakers” sayı 7, 8, 9 – DC comics (1998)


GÖLGE | EKİM ‘08

Green Lantern / Green Arrow Özetler ( 76 – 89 ): # 76… Yine adaleti uygulama peşinde olan Green Lantern, sokakta iyi giyimli birine saldıran genci yakalar. Bu durumu protesto eden mahalle halkı onları şişe ve çöp yağmuruna tutar. Olaya karışan, Arrow iyi giyimli adam gidince mahalle halkının yoksulluğunu gösterir Lantern’a. İyi giyimli o mahalledeki yoksulların evlerini ellerinden almak isteyen işadamıdır. Gardiyan’lar yasalara karşı çıkmamış olan İyi Giyimli’nin cezalandırılmasına karşı çıkarlar. Ancak sonradan cinayet işlenmesi için para ödediği gerçeği ortaya çıkınca Gardiyanlar “yasaların” nerede başladığını, nerede bittiğini sorgulayarak aralarından birini iki kahramanın yanına vererek insanlığı öğrenmesi için dünyaya gönderirler. İyi Giyimli… Tutuklanır.

# 77… Ekip yanlarındaki Gardiyan’la Amerika’yı gezmeye başlar. Gardiyan sürekli olarak insanlıkla ve dünyayla ilgili raporlar göndermektedir. Dağ nedir, hava nasıldır, insanların şiddete eğilimi… Bu sayıda yerel madencileri kovarak işlerini emeklerini ellerinden almak isteyen bir başka işadamıyla mücadele edilir. Arrow, her zamanki asidir, Lantern, yüzüğü olmadan mücadele etmeyi, Gardiyan ise küçük bir kıza sarılınca duyguyu öğrenir.

# 78… Black Canary bu sayının konuk ismi (2008’de Arrow’la evlendi). Kızılderili arazilerinde dolaşırken motorlu çetece bayıltılan Canary bir tarikat liderinin hipnozuyla dindarlaşır. Bu sırada bölgeye ulaşan ekip küçük bir lokantanın Kızılderili işletmecisinin tarihle yüzleşme çağrısını dinlerler. Daha sonra Canary’yi kurtarmak üzere harekete geçen ekip barışçı havalarında gezen tarikat liderinin aslında bölgedeki Kızılderilileri yok etmek üzere yobaz bir terör grubu toparladığını anlarlar. Tarikat lideri elindeki silahla kazara kendini vurarak ölür. O yolda ilerlemek yok oluşa götürür teması işlenmiştir (tarihle yüzleşme çağrısıyla).

30


# 79… Kızılderililer bölgesinde tarihi yüzleşme sürüyor. Beyaz şefle yapılan anlaşmanın belgeleri arşivlerde yanınca bazı uyanık beyazlar Kızılderililerin ellerindeki son topraklara göz dikerler. Arrow, Kızılderilileri kışkırtarak mücadeleye çağırırken Lantern Washington’dan getirdiği uzmanla işi çözer ve fırsatçı beyazları tutuklattırır.

# 80… Köprüde kamyonla karşılaşan arabaları nehre uçan kahramanlar bir yük gemisince kurtarılırlar. Gemi, zehirli atık taşımaktadır. Makinelerde meydana gelen bir arıza Lantern’i bayıltınca Gardiyan onu hastaneye taşır ama bu arada gemidekiler daha büyük bir tehlikeyi engellemek için mecburen tüm atıkları nehre dökerler. Bu da Gardiyan’ı suçlu durumuna düşürür. Yargılanmak üzere başka bir gezegene giden üçlü orada duygu ve mantığa sahip yaratıkları pasifize ederek robotlardan kurulu ordusuyla polis devleti kurmuş olan adamla mücadele eder, kazanırlar. # 81… Gardiyanı savunan Arrow, Canary ve Lantern onu kurtarırlar. Birlikte bir gezegene giden dörtlü burada çok ciddi bir yoksullukla karşılaşırlar. Kendisi çocuk doğuramadığı için sapıtan kadın lider cinsiyet ayrımcılığını körükleyerek eksikliğini gidermeye çalışmıştır. Gardiyan, gezegeni düzeltmede yardımcı olabilmek için onunla kalır.

# 82… Lantern’in ezeli düşmanı Sinestro mitolojik karakterleri kandırarak saldırtır. Özellikle Amazon savaşçıların aşırı feminist duygularından faydalanan Sinestro kazanmanın eşiğindeyken Canary’nin cinsiyet ayrımcılığı karşıtı söylevleri ve öğretileriyle yenilgiye uğratılır.


# 83… Bir başka kasaba. Eski kafalı bir dede torununun üstün güçlerini kullanarak kendi eğitimini kullanarak çocukları adeta zombileştirmiştir. Yeniliğe kapalı ve aşırı disiplinli bu dede sonunda insanlara zarar vermeye zorladığı torunu tarafından öldürülür. Bu arada Lantern âşık olduğu kadına gerçek kimliğini ve aşkını itiraf eder. # 84… Aşk dolu günler kesintiye uğrar. Black Hand adlı düşmanı Lantern’a tuzak kurar ve onu plastik dolu, havanın fabrikalarca zehirlendiği kasabaya çekerek bir tür paranoya havası yaratarak linç ettirmeye kalkışır. Ama kaybeder. # 85… Duyarsızlaşan insanlar ve modern uygarlık… Green Arrow yaralanır ve zengin insanlar ona yardım etmez; polis ilgilenmez, hastanede hemşire umursamaz, tesadüfen müşahede altına alınır. Bu arada onu yaralayanların peşine takılırlar ve Speedy’nin (Arrow’un oğlunun) da uyuşturucu müptelası olduğunu öğrenirler. # 86… Zenginleşen ve lüks içinde yaşayan, bazı bürokrat, senatör ve yargıçla dostluk kurmuş olan uyuşturucu tüccarlarının içyüzleri işleniyor bu sayıda. Ailelerin ve toplumun gençlere karşı tutumu ve onların itildiği yalnızlık sorgulanıyor. # 87… Hal Jordan’ın yedeği olarak seçilmiş olan Guy Gardner yaralanınca yeni bir yedek bulma zorunluluğu doğar. Gardiyanlar John Stewart adlı zenciyi önerirler ve o da kabul edince yeni Green Lantern bir zenci oluverir. “Ben zencilere karşı değilim ama bilim onların aptal ve beyinlerinin küçük olduğunu söylüyor,” konuşması yapan bir senatörü Stewart ölümden kurtarır. # 88… Eski iki öykünün tekrar basımı. # 89… Isaac (İsevi tip ve kapak) adlı genç havayı kirleten bir havayolu şirketini küçük sabotajlarla yola getirmeyi ummaktadır. Ancak insanlık uğruna ettiği mücadeleyi kaybeder, ölür. Kahramanlarımız bir kez daha kaybetmiştir. Lantern o sinirle ‘9 milyon dolarlık’ bir uçağı yok eder, şirket sahibi isyan edince “Bana fatura gönderirsin,” der, öykü biter. Sosyal içerikli seri biter, ekşın geri döner. Ümit KİREÇÇİ http://cizgiromanokurlariplatformu.blogspot.com

32


GÖLGE | EKİM ‘08

EL VİOLİN

Müziğin sustuğu, silahların konuştuğu bir köy… Sinemanın pek çok alanında görev yapan Francisco Vargas son dönemin en ilgi çekici filmlerinden birine imza atarak belki de beklenen haklı çıkışını gerçekleştirmiş oldu. Daha önce senaryo yazarlığı ve görüntü yönetmenliği de yapan Vargas, kendi yazdığı hikâyeden yola çıkarak 1970’lerin Meksika’sına sert ve dokunaklı bir bakış atıyor. Çarpıcı bir giriş sekansı, siyah-beyaz renklerin karşı konulamaz estetiği ve arka planda çalan, insanın içini acıtan bir keman ezgisi… Silahların ve kemanların iç içe geçtiği, estetik olduğu kadar da gerçekçi bir öykü. Meksika’nın kırsalında ayaklanan bir grup gerillayı bastırmak için devlet olaya müdahale eder ve köye bir grup asker yollar. Hükümetin köylülere karşı sert tutumunu gözler önüne seren bu müdahale sonrasında, bizler de şiddet, işkence, tecavüz ve ölümle burun buruna geliriz. Bu sert girişle birlikte olayın vahametini açık eden yönetmen, daha sonrasında ise yaşlı kemancı Don Plutarco’nun ailesine yoğunlaşır. Bütün olup bitenler karşısında, görmüş geçirmiş bir adamın sakinliği ve soğukkanlılığı içinde olayların merkezinde yer alan Don Plutarco, bir yandan da gerilla oğlu Genaro ve onun küçük çocuğuyla ilgilenmek zorundadır. El Violin’in en büyük başarısı aslında yansıttığı dönemi kafalarda soru işareti bırakmadan net ve gerçekçi bir biçimde aktarmasının yanında, özelinde de bir aile dramını müzikle birlikte yansıtabilmesinden gelir. Dönemin baskıcı rejimini, basit bir şekilde yaşamaya çalışan köylülerin hayatları üzerinden veren film; hükümetin sert müdahalelerini ve insan haklarının ayaklar altına alınışını da olağanca sadeliğiyle beyazperdeye taşır. Eleştirel tavrını izleyenin gözüne sokmadan yansıtmayı başaran yönetmen, hüzünlü bir aile dramını da özdeşleşmeye ve sömürüye mahal bırakmadan, incelikli bir bakış açısıyla aktarır. Ne köylülerin başlarına gelen felaketi bir ağıt malzemesi olarak kullanır ne de köylülerin mücadelesini kahramanlık masalına dönüştürür. Yönetmen hikâye anlatmadaki başarısını, filmin sinematografi çalışmasında da sürdürür. Siyah-beyaz renklerin filme kattığı gerçeklik duygusu, yönetmenin başarılı kadraj çalışmalarıyla estetik bir hal kazanır. Özellikle doğayı kamerasına alırken, onu salt bir arka plan olarak düşünmeden, onu bir dekor olarak kullanmadan yansıtır. Doğa, karakterlerin yaşamlarındaki gerçek rolü neyse ona uygun bir biçimde ekranda yer alır. Estetik kaygılardan arınarak işlevsel özelliği ön plana çıkarılır. Siyah-beyaz bir renk paletinin yanı sıra, filmin diğer estetik kaynağı ise aynı zamanda silahların karşıtı olarak bir metafor görevi de üstlenen kemandır. Keman ve gitardan çıkan melodiler filmin görüntüleriyle uyum içinde ilerler. Görüntü bandı gibi ses bandı da bu hikâyenin dramatize edilmesini engelleyici bir rol oynar. El Violin güçlü senaryosu, titiz görsel çalışması ve sağlam oyunculuklarıyla ortalama bir filmin üzerinde seyreden, çok başarılı bir ilk film. Yönetmen Vargas, ilk filmini çeken pek çok yönetmenin aksine, elindeki hikâyeye son derece temkinli bir şekilde yaklaşmış. Fazlalıklara yer vermeden, söylemlerini izleyicilerin gözüne sokmadan, yargılayıcı olmaktan çok yansıtıcı olmayı tercih ederek ne kadar duyarlı bir yönetmen olduğunu da açık bir biçimde ortaya koymuş. 2000’li yıllara çok başarılı filmlerle giren Meksika Sineması, anlaşılan o ki; yeni bir değeri daha dünya sinemasının vitrinine çıkarmış bulunuyor. Barış SAYDAM http://burnout.blogcu.com

34


Rıdvan ŞORAY’ın çizgileri ile Gölge


GÖLGE | EKİM ‘08

“UYKU ŞEHİR” ÜZERİNE

Uyku Şehir (İletişim Yayınları) adlı romanın kendi kendine oluştuğunu söyleyebilirim. İstanbul’un değişik bölgelerinde ve ritimlerinde yaşayan dede, baba ve oğlun ilişkisinin nasıl bir romana dönüştüğünü ben bile hatırlamıyorum. Tanıdığım insanların romanın içine girerek karakterleri belirlemesine, değiştirmesine izin verdim. Oluşturduğum karakterlerin bütünüyle nerede, nasıl davranacağını bildiğim insanlar olmamasına özen gösterdim. Bu onları yazarak tanımaya çalışma serüvenimi sekteye uğratabilirdi. Merkezdeki Banliyö, Kurtarılmış Bölge ve Uyku Şehir’den oluşan üç bölge ve üç insan bize İstanbul’dan hakiki bir kesit sunsun istedim. O insanları ve o mekânları başkalarının duymak istedikleri gibi değil, romandaki kişilerin gördüğü gibi anlatmaya çalıştım. Hiç bir olay olmadan, sadece kişilerin anlatısına ve bakış açısına dayanan bir roman yazmaktı niyetim. Roman, anlatıya dayandığı için “Bu kitapta ne anlatmak istiyorsunuz?” diye sorduklarında, roman kahramanlarına sormaları gerektiğini söyleyebiliyorum rahatça. Romanı yazmak epey vakit aldı. Bunu temel nedeni bitirmek gibi bir niyetimin olmayışıydı. Bu şehir benim yaşadığım şehir ve bu şehirde yaşayan herkes gibi ben de onu çok iyi tanıyorum. Herkes gibi başka kimsenin bilmediği yönlerini biliyorum. Onları okuyucuyla paylaşmak istedim. Size romanın Uyku Şehir bölümünden bir pasaj aktarmak istiyorum.

Behiç AK

UYKU ŞEHİR ...... “Amaçsızlık” binalarıyla çevrelenmiş “aldırmazlık” sokakları, iki tarafı “alıntı” ağaçlarıyla dolu olan “umursamazlık” bulvarına açılır. Bu bulvar “kolaj çiçekleriyle” dolu “sevgisizlik meydanı” ile son bulur. Çiçeklerin ortasına “unutkanlık anıtları” dikilmiştir. Meydan “sen tüketmek için dünyaya gelmiş bir aptalsın” panolarıyla çevrili “duygusuzluk caddesine” açılır. Caddenin sonundaki “ilgisizlik okullarını” geçip, “yalnızlık apartmanlarından” sola sapıp, gerçekle hayali birleştirmeye çalışan ama bunu yapmıyormuş gibi davranmayı da bir marifet sayan “ironi” köprüsünden geçer. Köprünün sağ tarafındaki geniş alan “Ancak” bataklıkları ile kaplıdır. Sağa dönünce ise “perspektif” bulvarına varır. Bulvarın sonundaki “kahramanlık” diskoteği henüz kapanmıştır. Diskoteğin kapısında büyük bir “kaza” vardır. Bedenlerle ruhlar çarpışmış, sidik, kan ve alkol kokusu etrafa sinmiştir. Trafik Polisleri yerden aylıklarını toplamaktadır. “Sevgi” fırınlarından buram buram “sıcak ekmek” kokusu gelmektedir. Birden, kapısında marifetmiş gibi “Dikkat! İnsanların ömürleri uzamasına rağmen mezarlığımızdaki ölülerin yaş ortalaması her geçen gün düşmektedir!” yazan “barış ve kardeşlik” mezarlığını fark eder. Bir sıkıntı bulutu kaplar içini. Ölüm işte oradadır. Hemen yanı başında. O halde niye yaşamaktadır ki? Geç kalmıştır. Ölmek için geç kalmıştır. Geç doğmuştur çünkü. Her şeyi kaçırmıştır. Ütopya bir projedir artık. Ölüm bile gerçek olmak yerine gerçeğe gönderme yapmayı tercih etmektedir. “Huzur” salon salamanjeli, jakuzili, flat TV’li bir insanlık ayıbıdır. Sipariş üzerine mimarlar tarafından çizilir. Ama gerçek mutluluk istiyorsanız, o bir tesadüftür. Sadece bir kaç insana nasip olur ve onlar da cezalandırılır.

36


Biraz daha gazı topuklar. Uyku şehirdeki evini geride bırakmıştır. Evi olmayan evini. Gerçek evi geçmişte kalmıştır. Bütün herkesin evi geçmişte kalmıştır. Eve ulaşmak için çabalayıp yorulmuşlar, bir yerde mola verip yaşamaya başlamışlardır ama orası onların evleri değildir. Herkes evsizdir bu şehirde. “Homeless city!” Evsiz olduklarını bilmeden ama acısını ta içlerinde hissederek yaşamaktadırlar. Penceresinden uyku şehrin ışıklı pencerelerine bakarak o pencerelerden kendi penceresinin nasıl göründüğünü az mı merak etmiştir. “Herkes kendi penceresinin başka pencerelerden nasıl göründüğünü bilseydi, hayat ne kadar mükemmel bir şey olurdu!” diye az mı düşünmüştür. Oysa tek bir pencereden dahi kendi penceresinin nasıl göründüğünü bilmiyordur. Hapishanedeki mahkûmlarınkiyle hiç bir farkı yoktur penceresinin. Bir ara bir dürbün satın alıp, tek tek bütün evlerin pencerelerine bakmış, ülke çapındaki orjiye katılmak için umutla televizyonlarını açmış ve yorgunluktan uyuya kalmış insanları gözlemiştir. Kör olana kadar güneşe bakan Zerdüştler gibi televizyona baka baka kör olmuşlardır. Ama Zerdüşt olamamışlardır. En sıkıcı şey bir dürbüne sahip olmak yaşadığı o boktan sitede! Dürbün televizyondan da beter bir şey! Tek kanal ve tek film var! Televizyon karşısında pinekleyen insanlar. Gazı topukladıkça onlardan uzaklaşmaktadır. Onun sadece bir eve değil bir şehre de ihtiyacı vardır. Ama Allahın cezası bu tekerlekli portatif şehir nereye giderse gitsin ondan kaçmakta, kendini hep bir asfaltta otomobil sürerken bulmaktadır. “Keşke fakir olsaydım” diye düşünür. “Fanzin formatında marjinal, parasız, ısrarcı ve öfkeli bir rockçu olmayı başarabilseydim. Kuşe kâğıdın üzerinde patinaj yapmak zorunda kalmazdım.” ...........

Philippe Dupuy ve Charles Berbérian’ın “İstanbul Yolculuk Defteri”nden


GÖLGE | EKİM ‘08 .......Kaybolmuş semtler, çalınmış camiler, kimin evinde olduğu tahmin bile edilemeyen müzeler, neden başladığı, neden bitirildiği, neden bitirilmediği bilinmeyen inşaatlar, asfaltın altında kalmış olduğu söylenen anne ve babaların tanıştığı plajlar, romantik sözlü pop şarkıları, yarısı kesilmiş tarihi eserler, sadece deftere yanlış yazıldığı için değişmiş sokak isimleri... Sinemaya gitmeyi bile bir doktrin haline getirmesinler de ne yapsınlar bu insanlar! “Bakın ben konsantre olabiliyorum. Yıkılmadım ayaktayım! Günceli takip edebiliyorum! Salaklar! Kendi güncelini oluşturamazsan, hep başkalarının yarattığı günceli takip edip durursun ve bunu da marifet sayarsın!” Cevap... “Ama post modernist çağda yaşıyoruz” Bütün açıklamalar, eleştiriler, kabuller ve karşı çıkışlar böyle başlar. Yaşanılan her şeye tek bir isim vererek, kudurmuş bir atı bu kavramla gemlemeye çalışmak, evcilleştirmek mümkün mü? Evleri bile evcil olmayan bu insanlar sağa sola saldıran bu yaralı atı, bütün yaptıklarını tek bir kavram altında toplamaya çalışarak nasıl evcilleştirebilirler? Filistinlilerin üzerine bomba atan, Beslan’da çocukları öldüren, Irak’ta bir milyon insanı geberten katile bir isim verip, onu mahallenin maskotu haline getirmek mümkün mü? Çocukları en son model bombalarla öldüren ama çocuk pornosunu cezalandıran bir çağ şizofrenik olmayı bile hak etmez. Onun tek hak ettiği şey küfürdür! Hiç bir teorik lafla, hastalık ismiyle, bu çağı onurlandırmamak gerekir. Eğer böyle yapıyorsanız, yani bu çağa “post modernizm”, “şizofren”, “yeni ortaçağ” falan gibi bir isim veriyorsanız onu meşrulaştırıyorsunuz demektir. İnsanlığa yardımcı olmak istiyorsanız bu çağı anlatmak için alçalabilmelisiniz. Bilimsel veya sosyolojik kavramlar yerine küfür kullanmalısınız. Üniversitedeki post modernizm kürsüsünden, galiz küfürler yükselebilmeli ki bu çağın açıklanabildiği konusunda ikna olalım! Paradigma maradigma, epistomoloji, totoloji gibi laflardan salata yapanlara “Al o lafları kıçına sok!” diyebilmeliyiz! En galiz küfürleri barındıran imtihan kâğıdı, gerçeğe diğerlerinden daha fazla yaklaştığı için en yüksek notla ödüllendirilmeli! Yoksa her şeyin “happening” olduğu bu çağda senin eleştirilerin de bir “happening” olur çıkar! Yargıları kesindir? Ne olayların, ne de kendisinin bu yargılar karşısında kaçacak yeri kalmamıştır. “Kesin değer yargılarıyla kendini görünür kılmaya çalışan okunaksız insanlardan birisin!” diye seni eleştirirlerse, terbiyesizce karşılık vermeyi bilmelisin. “Sakin değilsin sen!” diye de eleştirebilirler. “Bir camii avlusunda beş dakika oturup, şadırvandan su içmeye gelen güvercinlere bak, sakin olmanın ne demek olduğunu anlarsın,” diye cevap verebilirisin. Ya da küfür edebilirsin. İkisi de aynı şey! Ama onlara yardımcı olmalısın. Ummadığı bir anda cebindeki bir avuç bozukluğu sümüklü bir dilencinin maşrapasına pervasızca ve sevgisizce boşaltıvermek gibi. Unutma, yardım yapılacaksa sevgisizce, hatta terbiyesizce yapılmalıdır. İyi bir trafik kazası, kendi osuruğunun kokusuyla mutlu, özgür bir pısırık olmaktan çok daha samimidir. Hayatı bu kadar çok seven insana ölmek için kazadan başka bir yol bırakmamışlardır. Bomboş yollarda gazı iki yüze kadar mahmuzlar. İki yüzün üzerinde, boyut değişmektedir. Burası oldukça tenhadır, neredeyse hiç kimse tarafından kullanılmamaktadır. O kadar yalnızdır ki orada. Burada olmayan evi, olmayan komşuları, olmayan arkadaşları, olmayan işi, olmayan annesi ve olmayan babası yoktur. Olmadığı halde hayatı doldurmaya kalkan hiç bir şey burada yoktur. Çünkü onlar bu kadar hızla giden bir araca binerek yok olmaktan korkarlar. Çağımızın komedisi! En çok yok olmaktan olmayanlar korkar! Burada televizyon ekranı, gazeteler, haberler yoktur. İbre iki yüz ona dayanır. Kapıcının çocuğu, resim kursundaki kokoşlar,”beni arayan olursa toplantıda olduğumu söyle”, arkadaşlık hissi, erteleme duygusu, seks, sertleşti mi? acaba beni seviyor mu? Beklenti, tereciye tere satmalar falan yoktur. Sadece biraz endişe vardır. Acaba birazdan araba takla atar mı, ya da karşıdan gelen kamyonlardan biriyle kafa kafaya çarpışılır mı? Dibine kadar gazı topuklar. İki yüz elliye ulaşınca endişe, telaş, başarısızlık hissi falan kalmaz. Hepsi sollanır. Endişe ve korku en fazla iki yüz on kilometre falan hız yapabilir. Rüyaların hızı ise iki

38


yüz yirmi beş kilometre falandır. O hıza ulaştıktan sonra bütün saçmalıkların nefesi kesilir, Venüsler’in aşk hikâyeleri tökezleyip, çamura düşer, Marsların savaş hikâyeleri gazozlaşır, Tanrılar otobüsü kaçırmış bir yolcudur, geriden bakakalır. Yalın bir gerçeklik alır her şeyin yerini. Güzellik yavaş yavaş bakılan şeylerden bakana geçer. Güzellik artık onun falan değil, düpedüz “o” dur! Ah keşke hep o hızda kalınabilse! Burada bütün sorunların çözümü o kadar basittir ki. Bir cümle. Ne bir cümlesi? Bir kelime. Ne bir kelimesi, bir harf. Evet, sadece bir harf! Her şeyi bir anda çözüverir! Hatta... Sorunların çözülmesi falan da gerekmez aslında. Hiç bir sorun bu hıza erişemez zaten. Arabanın camından hızla akıp giden bulutların, otoyolun, arabaların, kaldırımların ve şehri işgal eden reklâm panolarının ulaşamadığı bir hızı vardır şimdi. Geçmişin bir uzantısı değildir. Anlatılamaz. Paylaşılamaz. Gerçek zamanın biricikliğinin ve hep şimdiliğinin en iyi hissedildiği yer orasıdır. Zamandan çok mekândır. Mekândan çok ta zaman. Bunu insanlarla paylaşabilmek ister. Orada ne nostalji vardır, ne de gelecekten beklenti falan. Kendinden başka hiç bir şey inandırıcı değildir orada. Gövde, baş, bağırsak, diş, burun, göz, aşk, mide fesadı, muhabbet, kıskançlık, sarhoşluk falan değil sadece ama sadece bir zaman dilimi olduğunu anlamak oradadır. O anın filmini çok çekmek istemiştir. Bir elinde kamera, bir elinde direksiyon, iki yüz seksene dayanan ibrenin filmini çekmeye çok çalışmıştır. Birileriyle paylaşmak için. “İşte bu!” diyebilmek için. Nasıl bir sanatçı olduğu yeri anlatmak için bir araba dolusu şiir yazar ya da kâğıtlar dolusu nota kusar ya da bir ressam tonlarca tuval boyarsa, o da bu filmi gösterip, “İşte bu! Ben buyum!” diyebilmek istemektedir. Aşk, müzik, resim, bir öğle yemeği ya da bir kadeh happy hour içkisi kadar kolayca paylaşılabilen bir şey değildir iki yüz elli kilometrelik hız! Özel bir şeydir! Yaşamak genel bir şeydir ama ölüm özel! Onun gibi. Daha ileri gitmek istemektedir. Daha çok yakalanmamaya ihtiyacı vardır. Daha çok paylaşmamaya. Paylaşılmamaya... Daha çok... O tarafsız bölgeye ulaşmalıdır.

Philippe Dupuy ve Charles Berbérian’ın “İstanbul Yolculuk Defteri”nden


GÖLGE | EKİM ‘08 Gazı topuklar. İşte... İşte bu... İşte... Şehirle bütünleşir. Bir şiirdir o artık. Şehrin içine çekilmektedir. Ne bir korku, ne bir acı, ne de suçluluk duygusu, sadece büyük bir basınç. Ciğerlerine uygulanan basınç! Yanardağın ya da bir gezegenin patlaması gibi. İçindeki enerjinin dışarıya çıkışı. Hem de kulaklarından. Sessizlik. Sessizlikle birlikte artan, manyakça artan hız ve gerçek hayatta hiç o kadar yoğun hissedilmeyen bir tuz tadı. Ağza dolan kanın tadı. Acı yoktur. Acı insanı ölümden koruduğu gibi ölüm de insanı acıdan korur. Işıklar sönecektir birazdan. Ölüm anne ve babayı çocuklarının bir türlü gitmeye fırsat bulamadıkları evinde karşılaştıracaktır. Hay Allah! Onların karşılaşmasından aldığı tarifsiz haz, iki yüz elli kilometre hıza rağmen hemen yanı başındadır. İşte bu hazdan kurtulmak imkânsızdır. Ne kadar hızlı gidersen git ondan kaçamazsın. Hatta sadece ona yaklaşabilirsin. Zulasının, kirli çamaşırlarının, paralarının, hız göstergesinin kayıt edildiği kanlı film makinasının ele geçirilmişini seyreder. Neredeyse hiç bir şeyi yoktur. Annenin çok eski bir fotoğrafı dışında. Anne tuvaletin aynasına sıkıştırılmış fotoğrafına bakarak ağlar. Çocuğunun ölümüne mi yoksa o fotoğrafta görünen kadının artık yaşamadığına mı? İkisi de aynı şeydir. İnsan ağlayınca hep kendisine ağlar. O da ağlar, annenin ağlayışına ağlar. Babası Ikea’dan alınmış ve hiç açılmamış kutuları görünce midesine bir yumruk yemiş gibi hisseder kendini. Kusacak gibi olur. Yumruğu atanın kendisi olduğunu biliyordur. Ne büyük bir zevk! Dergiler naylonundan çıkartılmamıştır. Elektrik faturası ödenmediğinden elektrikleri kesilmiştir. Faturanın yanında üzerinde “İçinde estragol, cineol, linalol ve pinen var,” yazılı, ucu isteksizce yırtılmış bir Reyhan otu paketi, başucunda on bin dolar vardır. Geçen yaş gününde babasının ona verdiği para. Öylece harcanmamış bir şekilde orada durmaktadır. Öyle saçma bir şekilde durmaktadır ki biriktirilmemiştir bile. Çocuklarına aldıkları, ama onun kullanmamakta ısrar ettiği şeylerden bahsedip ağlarlar. “Resim kursuna yazdırmıştım onu!” diye hıçkırıklara boğulur anne. “Yavrum talihsiz yavrum! Bütün resimleri simsiyahtı,” diye bağırır. “Açmamış bile canım! Ona aldığım kitaplığı açmamış bile! ” diye haykırır baba... “Verdiğim parayı harcamamış bile...” diye bağırarak duvarlara yumruklar atar. Anne ve baba çaresizlik içinde birbirlerine sığınırlar. Çok bildik bir ten kokusu. Bu da onların yalnızlığıdır işte! Kaza anının oğulları tarafından çekilmiş filmi seyredilir. İbrenin iki yüz seksene dayanışı ve uzun süre orada kalışı. Filme dayanabilmek için birbirlerine sığınan anne ve babaya sarılır. Öylece kalakalırlar. Ne kadar özlemiştir bu ortak kokuyu. “İntihar ya da kaza değil bu” der anne. “Bu iki şeyin dışında bir arayış.” Bu buluş onları rahatlatır. Baba aniden anneye sarılır, onu güçlü kollarıyla kendine çeker ve “Oğlumuz adına bir hatıra ormanı yapmak istiyorum!” der. “Yapalım. Gerçekten yapalım,” diye ağlayarak katılır anne. “O güzel insanın adına.” “Bir hatıra ormanı olmak” falan istemiyordur. Hıçkıra hıçkıra ağlar. Gazı topuklar... “Ağla piç kurusu!” diye bağırır. Behiç AK “Uyku Şehir” İletişim Yayınları Nisan 2008

40


SKY HIGH Kapı Nöbetçisi Izuko!

Bu geçide öldürülenler, katledilenler, intikamını alamadan ölenler gelir. Izuko ise onlara 3 yol sunar. Birincisi; öldüğünü kabul edip cennete doğru yol almak. İkincisi; ölümü kabul etmeyip, dünyada boş gezen bir hayalet olmak. Üçüncüsü ise dünyaya dönüp intikam almak! Sonuncu seçeneği seçen birinin cennete gitmesi beklenemez, der Izuko. Tsutomu Takahaşi; Tetsuwan Girl, Alive, Sidooh ve Ice Blade gibi mangalara imzasını atmış, Ergo Proxy ve Gad Guard animelerinde ise “key animatör” olarak çalışmış başarılı bir mangaka. Japonya’da oldukça ilgi gören eseri Sky High, Young Jump dergisinde 2003 yılında yayımlanmıştır. Manga her bölümünde ayrı birinin ölümünü anlatmaktadır. Tek değişmeyen karakterimiz Izuko, sakin ve üzgün bir ruh haline sahip genç bir kızdır. Her yeni gelen ölüye bu üç seçeneği sunar ve seçim yapmaları için 12 gün verir. Bu süre zarfında da ölü, dünyaya inip kendi ölümü ardındaki gerçekleri araştırabilir. Mangada her bölümde Japon toplumunun farklı kesiminden kurbanlarla karşılaşıyoruz. Bir hayat kadınından, ünlü bir yazara kadar pek çok karakterin ruh hali etkili bir şekilde yansıtılmış. Ölüm hikâyeleri daha çok entrikalarla örülü cinayet öyküleri tadında. Okurken sık sık sürprizlerle ve çarpıcı karelerle karşılaşabiliyoruz. Mangakanın çizim tarzı kaligrafik fırçalarla yapılmış geleneksel çizimleri andırıyor. Çizimler, kurgu ve hikâye okuru sıkmıyor. Aksine mangada çok akıcı bir dil kullanılıyor. Manganın büyük ilgi görmesiyle Sky High Karma ve Sky High: Shinsho adında iki yeni seri daha yayımlanıştır. Ayrıca Ryuhei Kitamura dâhil pek çok ünlü Japon yönetmenin de yer aldığı 2 sezonluk TV dizisine uyarlanmıştır. Gerilim türünün sıkı bir takipçisiyseniz, polisiye ve gizem temalı eserlerdeki tadı arıyorsanız, manga okumayı seviyorsanız Sky High tam size göre bir manga. Uzun soluklu mangalardan sıkılanlar için birebir.

Onur KÜÇÜK (kazegami)


GÖLGE | EKİM ‘08

FİLM SİNEMADA İZLENİR

Meltem’le tam on bir gündür flört ediyoruz. Fakat bu zaman zarfında sadece iki defa baş başa kalabildik. Her şeyden önce farklı üniversitelerin öğrencisiyiz. Okulu bitirince o hariciyeci olacak, bense mimar… Ben yurtta kalıyorum, o ise iki ablasıyla birlikte anne babasının yanında. Ben üçüncü sınıfa devam ediyorum, Meltem ise daha sekiz aylık bir üniversite öğrencisi. Şimdi aklınıza ‘iyi de nasıl tanıştınız öyleyse,’ şeklinde bir soru gelebilir, cevabı gayet basit. Ortak bir tanıdığımızın yaş gününü kutlamak üzere Ortaköy’deki kafelerden birine gittiğimizde ilk defa karşılaşmıştık onunla. Kutlamaya ablası gelecekmiş ama hastalandığı için yerine Meltem’i yollamış… Böylece o günün ardından, bir sevgi filizlendi ikimizin arasında. Bu kez Beyoğlu’nda, İstiklal Caddesi üzerinde ithal Amerikan çizgi romanları satan bir kitapçının önünde buluşmaya karar verdik. Randevudan bir saat önce oraya gittim ve vakit gelene dek resimli romanlara baktım. Şundan emindim, şayet Meltem de benimle birlikte kitaplarla ilgilenmek zorunda kalsaydı, çok sıkılacaktı. O yüzden çizgi romanları tek başıma incelemek istemiştim; öyle de yaptım. Naoki Urasawa’nın ‘Monster’ adlı serisinin 12. cildini satın alıp, kese kâğıdına sarılmış olan çizgi romanı omzumdaki sırt çantama attım, sevgilimi beklemek üzere dışarı çıktım. Kapının önünde dikilip, vitrindeki kitaplara bakarken canım sigara içmek istedi. Fakat yeni kız arkadaşıma kötü kokmak istemediğimden hemen bundan vazgeçtim, sigara yerine çantamdaki meyveli sakızlardan birini ağzıma attım. Meltem, her zamanki gibi kararlaştırdığımızdan beş dakika önce çıkageldi. Dalgalı kumral saçları, iri kahverengi gözleri ve kalın dudaklarına sürdüğü parlak rujuyla harika görünüyordu. Bir defa daha, benim gibi hayatının merkezine kitapları, çizgi romanları ve korku filmlerini yerleştirmiş, kısa boylu ve gözlüklü birinde ne buluyor acaba, diye düşündüm. “Merhaba Erol, nasılsın?” diye sordu. Ben, “İyiyim hayatım, ama seni gördüm daha da iyi oldum,” şeklinde cevap verince o da kendini daha iyi hissetti ve gülümsedi. Alışılageldiği gibi yanaklarımızı birbirine deydirmek üzere birbirimize yaklaştık ancak son anda çevik bir hareketle onu dudağından hafifçe öptüm. Hemen yüzü kızardı. Tek elini yumruk yapıp, yavaşça göğsüme vurdu. “Sakin ol bakalım, aslan parçası… Utandırma beni,” dedi. “Öyle güzelsin ki kendime hâkim olamadım,” diye açıklama yapıp kolumu beline doladım. Birlikte cadde üzerinde yürümeye başladık… “Neler yaptın görüşmeyeli?” diye sordum, o da anlatmaya başladı. Maalesef söylediklerine kendimi fazla veremedim. Çevremizdeki tarihi binaların süslemeleri ve her biri diğerinden değişik olan cepheleri sevgilimin söylediklerinden daha çok ilgimi çekiyordu. Gene de kulağım ondaydı. Çünkü arada bir beni sınayacağını gayet iyi biliyordum. “Bugün ne yapıyoruz? Ortaköy’e inip, denizi izlerken bir şeyler mi içeceğiz, yoksa başka bir planın mı var?” diye sorunca onu ürkütmeden ve niyetimi çok da açık etmeden aklımdakileri dile getirdim. “Şey… Eğer sen de istersen, sinemaya gidebiliriz.” Böylesine güneşli ve güzel bir mayıs gününde ne diye sinema salonunun karanlığına ve serinliğine kaçacakmışız ki, gibisinden yüzüme baktı. Aklındakileri söylemesine fırsat vermeden konuşmama devam ettim. “Stephen King’in romanından uyarlanan bir korku filmi yeni gösterime girdi. Filmi dün

47


GÖLGE | EKİM ‘08 gece izleyen yurttaki arkadaşlarım da ballandıra ballandıra anlattılar. Doğrusu ben de çok merak ettim,” dedim. Oysa filmi merak ettiğim filan yoktu, çünkü önceki akşam ben de onlarla birlikte izlemiştim. Üstelik haftalardır heyecanla beklediğim bir filmi yanımda sevgilim varken izleyemeyeceğimi, izlesem bile tüm dikkatimi filme veremeyeceğimi, dolayısıyla yeterince keyif alamayacağımı gayet iyi biliyordum. Yine de ona seçme şansı vermeliydim. Aksi takdirde ne filmden, ne de Meltem’den zevk alabilirdim. Her ihtimali göz önünde bulundurup, blöfümü yaptım. “Gerçi seni zorlayamam. Eğer istemiyorsan gitmeyiz. Ben daha sonra tek başıma izlerim ama bu filmi seninle baş başa seyretmeyi tercih ederim,” dedim ve sustum. Bir an için gözlerimin içine baktı. Yeni yeni birbirini tanımaya başlayan ve henüz doğru düzgün öpüşmeye bile fırsat bulamayan, ilkbaharın etkisiyle hormonları epeyce hareketlenen karşı cinsten iki genç olarak sinemanın karanlık salonunda yan yana otururken neler yaşayabileceğimizi o da benim kadar iyi biliyor, bunu isteyip, istemediğine karar vermeye çalışıyordu. “Pekâlâ, gidelim… Ama eğer rahat durmayıp, yaramazlık yapmaya kalkarsan o anda salonu terk ederim, bilesin,” dedi ve elimi tutup, sinema salonuna doğru sürükledi beni. Doğrusunu söylemek gerekirse, biraz önce bahsettiğim manga serisinin 18. cildini alıp da diziyi tamamlamış olsam, bu kadar sevinmezdim. Üstelik turkuaz rengi bluzunun altına lacivert bir etek giymişti ki, gerçekten heyecanlı ve adrenalin yüklü bir izlence bizi bekliyor demekti… * * * Neyse ki filmin gösterildiği salon epey büyüktü ve hafta içi bir gündü. Yani, bize kesilen biletlerin yerine – D sırasının, 13 ve 15 nolu koltuklarıydı bunlar – oturmak zorunda kalmadık. Çok daha arkalardaki bir sıraya, sevgili oldukları anlaşılan bir çiftten üç koltuk öteye yerleştik. “Patlamış mısır veya kola ister misin?” diye sordum. “Yooo… Böyle iyi… Canımız çekerse, ara verildiğinde alırız.” “Anlaştık,” dedim ve usulca sol kolumu omzuna attım. Meltem de bana doğru yanaşıp, boştaki elimi avuçlarının arasına aldı. Filmi beklemeye koyulduk. Bir an evvel ışıkları söndürsünler diye sabırsızlanıyordum. Saçlarını koklayıp, onu sevdiğimi söylerken ortalık karardı. Önümüzdeki haftalarda gösterime girecek filmleri izlemeden önce televizyonlarda birçok defa seyrettiğimiz reklâmların bir kısmını yeniden gördük. Üstelik bu kez kanal değiştirmek gibi bir lüksümüz de yoktu. Aslında çok da şikâyetçi değildim. Meltem kollarımın arasındaydı ve parfümünün hoş kokusu ara ara burnuma geliyordu. Pek yakında vizyonda olacakların ardından, izlemek üzere sinemaya geldiğimiz film başladı. Sevgilime daha sıkıca sarıldım. Epey hareketli olan ve kanlı bir trafik kazasıyla sonuçlanan ilk on beş dakikayı bu şekilde izledik. Meltem, bu sahneyle birlikte kendini filme kaptırmış ve trajik olayın etkisiyle elimi sıkıp, tırnaklarını avucuma batırmıştı. Heyecanlandığı her halinden belliydi. Bense sevdiğim kızı kollarımın arasına almış olmanın keyfiyle mutluydum. Bir süre sonra ayası terleyen elimi onun avuçlarından çekip, benden taraftaki göğsünü bluzunun üzerinden yavaşça okşamaya başladım. Başını bana doğru çevirip, gözlerime baktı. Dikleşen uçlarını parmaklarımın arasına alıp, hafifçe sıktım. Ka-

48


ranlığa rağmen gözlerindeki ışıltıyı görebildim. Tutku, hasret ve şehvetle öpüşmeye başladık. Öylesine heyecanlanmıştım ki, kalp atışlarımla birlikte kan dolaşımım da hızlandı. Derken, kasıklarımda bir kıpırdanma oldu. Soluklarımız epey sıklaşınca öpüşmeye ara verdik. Her ikimiz de nefes nefese kalmıştık. Birkaç dakika için yeniden dikkatimizi perdeye yönelttik. Ancak kafamızın içinde kopan fırtınalar oraya aksettirilenleri görmemizi engelledi. Her ikimiz de, sevdiği insanla tensel bir temas kurmanın güzelliğini ve zevkini yaşıyorduk. Daha fazla dayanamayıp, Meltem’i boynundan öpmeye başladım. Bu esnada gözlerimi kapadım ve vücudunun tahrik eden kokusunu içime çektim. Dudaklarımız tekrar birbirine dokunup da elimi usulca bacaklarının arasına uzatınca, içinde bulunduğumuz mekân ve hoparlörlerden salona dolan tüm sesler özelliğini yitirdi. Geriye sadece biz kaldık; o anda yalnızca sevgilim ve ben vardım! Elli dakikalık ilk yarı sona erip, salondaki ışıklar yanınca yeniden yeryüzüne döndük. Meltem, lavaboya gitmesi gerektiğini söyleyip, hızla salonu terk etti. Bense fuayeye çıkıp, bir sigara yakmadan önce pantolonumun içine soktuğum gömleğimin uçlarını dışarı çıkarıp, kendimi kamufle etmek zorunda kaldım. * * * Teneke kutudaki gazlı içecekten büyükçe bir yudum alıp, diğer elimdeki sigaradan üçüncü nefesi çekmiştim ki ellili yaşlarda bir adam bana doğru yöneldi. İlk önce ihtiyarın kendi sigarasını yakmak üzere benden ateş isteyeceğini düşündüm ama bakışlarındaki sertliği fark etmem fazla vaktimi almadı. Üstelik amcanın elinde sigara da yoktu! “Bana bak serseri, filmin başından beri arkanızdaki sırada oturuyorum. Son yarım saattir de fingirdeşmenizi izliyorum. Meltem’i rahat bırak, yoksa sonu fena olur!” dedi. Sana ne be moruk, diyecektim ki son anda vazgeçtim. Sesi öylesine ciddi ve kararlıydı ki, ter içindeki sırtımdan aşağıya küçük buz parçaları bırakılıyormuş gibi hissettim. Hem… Meltem’in adını nereden biliyordu bu herif? Salondayken ona hiç ismiyle hitap etmemiştim ki! Yoksa etmiştim de, heyecandan farkında mı değildim? Manyak adam, “Turhan benim adım; gençlik yıllarımda ‘Turhan kol kıran’ derlerdi bana… Senin gibi çok serserinin kolunu, bacağını, kafasını kırdım ben! Ve yemin ediyorum, seni bir daha kızımın yanında görürsem iki bacağını birden öyle bir kırarım ki, bırak Meltem’le dolaşmayı, otuz gün boyunca adım bile atmazsın,” dedi. Tek bir kelime bile etmeme fırsat bırakmadan – zaten ben de herhangi bir şey söyleyecek durumda değildim – arkasını dönüp, uzaklaştı. “Merhaba hayatım, geldim işte… A, içecek bir şeyler mi aldın. İyi etmişsin vallahi, benim de dilim damağım kurumuştu.” Meltem’in yanıma geldiğini fark etmemiştim. Biraz önce had safhada yaşadığım korku nedeniyle kalbim dakikada – herhalde – yetmiş beş kez filan atıyordu. Tüm keyfim kaçmış, acı veren bir sancı birden mideme saplanmıştı. “Hayrola Erol, iyi misin sen?” “Doğrusunu istersen, hiç de iyi değilim… Aniden karnım ağrıma başladı. Dün akşam yediğim bir şey dokundu herhalde…” “Ah canım benim, gerçekten yüzün sararmış. İstersen sinemadan çıkabiliriz…” “Çok iyi olur, kendimi kötü hissediyorum. Bir an önce yurda gidip, biraz uzansam hiç fena olmaz.” Meltem, “Tamam, gidelim öyleyse,” dedi ve elimi tuttu. İnşallah, babası bizi görmüyordur diye ümit ettim. “Meltem, belki biraz garip kaçacak ama


GÖLGE | EKİM ‘08 babanın ismini bilmiyorum. Onu adı neydi?” “Nereden geldi şimdi bu aklına? Ama çok merak ediyorsan söyleyeyim, Turhan babamın ismi. Seneler önce Kömür İşletmelerinden emekli olduğundan beri evde oturur; gazete okur, televizyon izler. Arada bir annemin günü filan olup, arkadaşlarıyla toplanınca veya evde temizlik yapıldığı günlerde evden uzaklaşır, İstanbul’u dolaşmaya çıkar.” Bir anda Turhan amcanın keskin bakışları geldi gözümün önüne. Bu heyecana bir kez daha katlanamayacağımı anlayabilmem için dâhi olmam gerekmiyordu. * * * Üç gün sonra Meltem’e telefon edip, ilişkimizin bittiğini, benden daha iyilerine layık olduğunu, mutluluğu başkalarında araması gerektiğini söylerken sesim titriyordu. Çok şaşıran, sürekli “İyi ama neden?” diye soran Meltem’in ağladığını duymak istemediğimden, lafımı bitirir bitirmez telefonu kapadım. Büyük bir ihtimalle, birkaç gün boyunca sürekli yaşadıklarımızı düşünecek ve tek niyetimin onunla oynaşmak olduğuna karar verecek, bunu da sinemada gerçekleştirdiğimizi sanıp, hayatı boyunca benden – hatta belki de Erol isminden – nefret edecekti. Meltem’e berbat bir hayal kırıklığı yaşatmıştım. Üstelik babasının tehditlerinden ona asla bahsetmediğimden, suçlayabileceği tek kişi bendim. Aradan geçen bunca yıla rağmen, Meltem’i bir daha hiç görmedim ama Turhan amca birçok kez kâbuslarımda başrol oynadı. Yüzü karanlıklar içinde kalan yaşlı bir adam tarafından bacaklarımın paslı çivilerle delik deşik edildiği, belimden aşağıda kalan tüm kemiklerimin beysbol sopasıyla parçalandığı, çelik bir baltayla dizlerimin kesildiği ürkütücü rüyalarımdan kurtulabilmem epey zamanımı aldı. Ne kendimi üzmek, ne de onları bu şekilde kaybetmek istemediğimden, sonraki sevgililerimin hiçbiriyle bir daha sinemaya gitmedim. Artık sinemadaki filmleri tek başıma izliyorum… Oğuz ÖZTEKER oguzozteker@yahoo.com

50



Gölge e-Dergi 13. Sayı