Page 1

Mart 2011

Say覺 42


İÇİNDEKİLER 04-07 Ustalara Saygı

42. Sayı ile

tekrar birlikteyiz. Gölge e-Dergi'ye ulaşmak için http://GolgeDergi.Blogspot.com Editör: Mehmet Kaan SEVİNÇ golgeedit@gmail.com Yayın Kurulu: Oğuz ÖZTEKER, Hasan Nadir DERİN, Ahmet Hamdi YÜKSEL, Sadık YEMNİ, Rıdvan ŞORAY, Utku TÖNEL, Şükrü BAĞCI, Devrim KUNTER Grafik Tasarım: Gülhan D SEVİNÇ Kapak: Mehmet SEVİNÇ-Devrim KUNTER Pinup: Mahir TEKDAL Gölge e-Dergi internetten yayın yapan özgür ve özgün içerikli tam bağımsız bir dergidir. http://twitter.com/GolgeDergi http://issuu.com/GolgeDergi http://golgedergi/deviantart.com

08-13 Sinema- Oskar'lı Kuğu 14 -18 Edebiyat ve Sinema Edebiyattan Sinemaya Uyarlamalar-2 19 -24 Öykü- Rüya Foyacısı 25-27 Çizgi roman inceleme Conan 28-33 Öykü- Çaresizliğin Böylesi 34-35 Çizgi roman -Rüya Adam Kül 36-39 Sinema Zack Snyder’a Sille Tokat 40-42 Öykü- Av 43-49 Röportaj- Süper Bir Kahraman Yarat 50-54 Sinema-Trolljegeren 55-57 Çizgi roman inceleme Buzdolabındaki Kadınlar 58- Çizgi roman- Gerçeklik 59-62 Sinema- Dokuz 63-66 Oyun İnceleme- X-Men Legends 67-69 Röportaj- Giovanni Scognamilla 70-81 Çizgi roman Anıl ŞAHAL 82-84 Öykü- Rüzgarı Hisset 85-90 Röportaj- Bülent ARABACIOĞLU 91-92 Kahraman inceleme En Kahraman Rıdvan Kimdir? 93-95 Çizgi roman inceleme Wasteland 96-101 Öykü- Bu Sen Misin? 102-107 Çizgi roman Kayıp Havacılar Anısına 108-115 Öykü- Sonsuz Aşk 116 Pinup- Mahir TEKDAL


Merhaba Malum Şubat yılın en kısa ayı, yazdık, çizdik, boyadık, okuduk, redakte ettik derken bir de baktık Gölge e-Dergi Sayı 42’yi okurlarımızla paylaşma zamanı gelmiş bile. Şubat ayının bir başka özelliği de yılın en soğuk ayı olmasıdır. Bu soğuk ay içerisinde sadece bedenlerimiz değil, ruhlarımızda üşüdü ne yazık ki. Yıllardır çizdiği karikatürlerine, çizgi bandı Entelektüel Ayı’ya güldük geçtik ama bu defa gülüp geçmedik bu habere. Çizgi roman ve karikatür dünyasının bir büyük üstadı İsmail GÜLGEÇ ağabeyimizi sonsuza uğurladık. Soğuk bir Şubat günü geldiği bu dünyadan, yine soğuk bir Şubat günü sessiz sedasız ayrıldı aramızdan. Ruhun şad olsun büyük usta…

İyi okumalar… Mehmet Kaan SEVİNÇ

3


Ustalara Saygı

İsmail Gülgeç

27 Şubat 1947 tarihinde Gaziantep’te doğan İsmail Gülgeç, çalışma hayatına 1965 yılında İzmir'de Yeni Asır gazetesinde başladı; Demokrat İzmir, Ege Ekspres gazetesi ile Devir dergisinde çalıştı. Buralarda Kurtbay adlı tarihi çizgi-roman, karikatür ve karikatür bantları çizdi. İstanbul'da Milliyet gazetesi, (Suavi Süalp ile birlikte Gündüz İnsan Gece Hırt çizgi romanını da iki bölüm halinde hazırlamıştır.) Milliyet Çocuk dergisi, (30 Temmuz 1979 tarihli 31. sayısından yayınlanmaya başlayan Yaşar Kemal'in dört ciltlik romanı İnce Memed'i tam sayfalık ve renkli bir çizgi roman uyarlamasıyla Milliyet Çocuk dergisinin sayfalarına taşıyarak okurlarıyla buluşturmuş, ikinci bölümü ise 7 Ocak 1980 tarihli 1. sayıyla birlikte yayına girmiştir.) Cumhuriyet gazetesi (1980 yılında Cumhuriyet Gazetesine transfer olan İsmail Gülgeç, Lağım Faresi, İşçi Koyun ve hepsinden önemlisi Entelektüel Ayı başlıklı bantlarıyla dikkat çekmiştir. Bilhassa Entelektüel Ayı da Türk toplumundaki çeşitli refleksif ve kalıtsal davranışları hicvetmek amacıyla canlandırdığı sembolik hayvan karakterleri konuşturarak farklı bir çizgi roman çalışmasına imza atmıştır.) 2005 yılında ise senaryosunu Ahmet Ümit'in yazdığı Başkomser Nevzat adlı albüm çalışması Doğan Kitapçılık'dan çıkmıştır. 3 dönem Karikatürcüler Derneği Başkanlığı yapmıştır. İsmail Gülgeç, kendi adıyla kurduğu Gülgeç Yayıncılık logosuyla bazı çalışmalarını yeniden okurlarına sunmuştur: Yapıtları • Hayvanlar ve İnsanlar • Ormangiller • Elif • İkizler • Suavi Sualp ile Kolombo Şakir • Hırt Behçet • İnce Memed • Başkomser Nevzat • The Türkler kitabının çizimleri, Say Yayınları, 2006

4


Ustalara Saygı

Bir Büyük Usta Güldü Geçti Bu Dünyadan… Meşhur yokuşu ile Cağaloğlu, eskilerin deyimi ile Bab-ı ali, geçmiş dönemlerin basın merkeziydi. Henüz gazeteler medyalaşmamış, akvaryum misali plazalara taşınmamış, gazetelerin, gazete, dergilerin dergi, benimde kısa pantolonlu olduğum, yeni yeni yazıp çizmeye, zamanın efsane dergisi Gırgır da gün gelirde karikatürüm yayınlanır mı, diye hayaller kurmaya başladığım zamanlardı. Gırgır, Fırt, Çarşaf’ın amatör çizerlerle ustaların görüştüğü günlerinde kapıların önünde (abartmıyorum) kilometrelerce kuyruk olurdu. Pazartesi günleri her yaştan kişinin, mizah sevdalısı, karikatürist adaylarının özellikle Oğuz ARAL ile tanışmak, Gırgır’da karikatürünü yayınlatmak için Günaydın gazetesinin önünde sabahın köründen, gece geç vakitlere kadar beklediği dönemlerdi. Mizah ve karikatürün toplum tarafından önemsendiği, mizahın ciddi bir iş olduğu bu altın çağlarda, çok satışlı mizah dergilerinin yanı sıra gazetelerde mizah ekleri verirdi. Karikatüre her zaman çok değer veren Rahmetli Abdi İPEKÇİ’nin genel yayın yönetmenliğindeki Milliyet gazetesi de; Büyük ustalar, Bedri KORAMAN’ın gazetenin ilk sayfasında yer alan çeyrek sayfaya yakın (bu günkü gibi pul karikatür değil) siyasi, güncel karikatürleri, Altan ERBULAK’ın spor karikatürleri, Turhan SELÇUK’un Abdülcanbaz ve arkadaşlarının maceralarının yer aldığı çizgi romanına karşın bunlarla yetinmemiş, bu geleneğe uymuş, gazetenin iç sayfalarında mizah eki vermeye başlamıştı. Milliyet gazetesinin iç sayfalarında yer vermiş olduğu mizah ekindeki çizgilerin arasında o güne kadarki Gırgır ekolünden farklı bir çizgiyle çizilmiş bir çizgi roman vardı; Kolombo Şakir. Senaryosunu Türk Mizahı’nın büyük ustası Süavi SÜALP’in yazdığı bu çizgi romanın çizeri İsmail GÜLGEÇ’ti. İlk defa o çizgi romandaki çizgileri ile tanışmıştım İsmail ağabey ile. Sonrasında bu iki büyük mizah ustasının ortak çalışması, Gündüz İnsan Gece Hırt Behçet’in maceraları da yer almıştı Milliyet gazetesi sayfalarında.

5


Ustalara Saygı

Not: Bu iki çizgi romanda daha sonra Çağdaş Yayıncılık’tan Çizgili Yayınlar Mizah Dizisi olarak yayınlandı. Koltuğumuzun altında, 70x100 ebadındaki, o günkü tıfıl halimizle, boyumuzdan büyük, (bugünkü modern, kaliteli, saplı resim çantaları yoktu henüz), koskocaman mavi, yeşil, turuncu renklerdeki, gazete sayfalarının basıldığı film kutularının içindeki, pul kadar karikatürlerimiz, çizgi roman denemelerimiz ile dergi, gazete kapılarını aşındırdığımız, büyük ustalarla tanışıp görüşlerini aldığımız dönemlerdi. İşte bu kapı aşındırdığımız günlerin birinde Milliyet gazetesine gidip, danışmadaki görevliye İsmail GÜLGEÇ ile görüşmek istediğimi söylemiştim. Görevli, İsmail ağabeyi telefonla arayıp bir ziyaretçisi olduğunu bildirmiş, bu kısa görüşmenin ardından bana dönüp, İsmail Bey sizi bekliyor deyip odasını tarif etmişti. Büyük bir heyecan ile iki kişinin bulunduğu odadan içeriye girip, o güne kadar sadece çizgilerinden tanıdığım için, ben İsmail GÜLGEÇ’le görüşecektim diye kekelemiş, yüzünde kocaman bir gülümseme ile hoş geldiniz, buyurun benim, diyen şahsın oturduğu masaya doğru seğirtip, pür telaş masanın yanındaki sandalyeye çökmüştüm. İsmail GÜLGEÇ ile ilk tanışmam böyle olmuştu. Günlük bir gazeteye çizgi roman çizmek gibi zamana karşı yarıştığı süreçte, bana uzun bir zaman ayırıp, çay ikramından sonra sohbet edip, heyecanımın geçmesini beklemiş, sonra büyük bir titizlikle çizgilerimi incelemiş, görüşlerini belirtip, önerilerde bulunmuştu. Bana ayırdığı değerli zaman, ikram ettiği çay ve tabii ki hediye ettiği orijinal çizimini itina ile çantama yerleştirip teşekkür ettikten sonra müsaade istediğimde, beni yolcularken, elimi sıkıp, ne zaman istersem uğrayabileceğimi de söyleyerek beni çok mutlu etmişti. Not: Öteki masada oturan kişi ise, yine tanımaktan büyük bir onur duyduğum çizer üstat Niyazi YOLTAŞ ağabeyimizdi. Kulakları çınlasın, kendisine selam ve saygılarımı iletiyorum. Daha özel TV’lerin, radyoların olmadığı, toplum olarak sadece TRT’nin televizyonunu seyredip, radyolarını dinlediğimiz günlerdi. O dönemin çok dinlenilen önemli radyo programlarından birisiydi, Gecenin İçinden programı. O dönemde bir yandan Ali Murat ERKORKMAZ’ın stüdyosunda çizgi film yaparken bir yandan da çocuk dergilerinde çizgi romanlar çiziyordum. Nereden bulmuşlarsa bulmuşlar, beni de aramışlardı o programın yapımcıları, çocuk dergilerinde sevimli çocuk ve hayvan çizgi romanları çizen, bir usta ve bir çırağı bir araya getirip söyleşi yapmak istemişlerdi. Usta çizer İsmail GÜLGEÇ, çırak çizer de bendim, seve seve kabul ettim teklifi. Söyleşinin yapılacağı yer İsmail ağabeyin eviydi, Cağaloğlu’nda çalıştığı dergi ve gazetelerde, çizerken defalarca izlediğim bu büyük ustanın ayrıca evine konuk olup yaşadığı ortamı görmek de büyük bir mutluluktu benim için. Belirlenen gün ve saatte verilen adrese gittim, İsmail ağabey beni kapıda karşıladı, hoş beşten sonra salona geçtiğimizde gözlerime inanamamıştım, koskocaman bir salon, o koca salonu kaplayan koskocaman bir masa ve üzerinde çocukların hayallerinde yaşattığı bir dünya! Müthişti… Trenler, evler, insanlar, arabalar, İsmail ağabeyin hiç büyümeyecek çocuk yönünü ortaya koyan koskocaman bir oyuncak dünyası. Radyo programı yapımcıları ve İsmail ağabey ile birlikte, bir yandan trenlerle oynayıp çocukluğumuzu yaşarken bir yandan söyleşi yapmakta ilk gençlik yıllarımın unutulmaz anıları arasında çoktan yerini almıştı. Yine geçmiş zamanlarda, İstanbul Kitap Fuarları’nın birinde, Gülgeç Yayıncılık adı ile kurduğu yayınevi standında karşılaşmış, hal hatırdan sonra hoş sohbet etmiş, gülüp geçmiştik dünyanın sorunlarına. Fuar

6


Ustalara Saygı

kapanış saatinde ayrılık zamanı geldiğinde, kendi yayınevi tarafından basılan, Hayvanlar, İnsanlar ve diğer çizgi albümlerinin yanı sıra, Abdullah Ziya KOZANOĞLU külliyatını hediye etmişti bana… Her karşılaştığımızda hep bir şeyler hediye etmeyi seven bu büyük ustanın en büyük hediyesi ise Türk okuruna ve çizgi dünyasına kazandırdığı, İnce Memet, Elif, Küçük Sultan, Ormangiller, Hayvanlar, İnsanlar, Baş Komser Nevzat, Entelektüel Ayı çizgi karakterlerdir. Yazanı, çizeni bulunduğumuz boyuttan ayrılsa da, yazdığı, çizdiği çizgi karakterler, Dünya durdukça yaşamaya devam edeceklerdir. Yazısız karikatür çizmek zordur, hele hele yazısız çizgi roman çizmek bin kat daha zordur, fiziksel dünyanın zorlukları yetmezmiş gibi, çizgi dünyasının bu zorlu uğraşına da kafa tutmuş ve gösterdiği azim sayesinde Ormangiller gibi çok başarılı bir işe imza atmıştı bu büyük usta. İsmail ağabey ile çizerliğin haricinde bir başka ortak yönümüzde ikimizin de ortopedik engelli oluşumuzdu. Yalnızca engelliler değil, yaşlılar ve çocuklar da düşünülmeden, sadece sağlam insanlar için inşa edilmiş bu büyük şehirde zordu yaşamak, bir yerden bir yere gitmek, ulaşmak. Çizginin yanı sıra öğrendiğim bir başka konuda, hedeflediğin yolda engel tanımadan, hiçbir engele takılmadan ilerlemek olmuştu bu büyük ustadan. Küçük yaşlarda geçirdiği bir hastalık nedeni ile çocukken yeteri kadar koşup oynayamayan İsmail GÜLGEÇ çizgi yolunda hiç kimsenin yetişemeyeceği kadar hızla, hiç kimsenin ulaşamayacağı kadar uzak mesafelere koşmuştur hiçbir engel tanımadan. Ruhun şad olsun büyük usta… Mehmet Kaan SEVİNÇ

7


Sinema

Gözlerimizin Önünde Büyüyen

Oscar’lı Kuğu

Sene 1994. O günlerde Fransız sinemasının yeni kuşağının önde gelen isimlerinden sayılan Luc Besson’un yeni filmi Sevginin Gücü (Leon) sinemalarımıza gelmişti. Besson filmlerinin değişmez isimlerinden Jean Reno ve o yıllarda tam da istim üzerinde olan Gary Oldman’ın yanında filmin esas yükü gencecik bir kızın üzerindeydi. Ailesi öldürüldükten sonra prensiplerine bağlı kiralık katil Leon’un yanında intikamını almak üzere eğitim gören Mathilda rolündeki 13 yaşındaki bu kızı bugün Oscar sahibi olgun bir kadın olarak görüyoruz. Şu anda Hollywood’un en gözde kadın oyuncularından olan Natalie Portman’ın kariyerine bir göz atalım istedik. Portman çoğunlukla Amerikalı bir oyuncu olarak bilinir ama doğum yeri İsrail aslında. Günümüzde gerçek adını değiştiren oyunculara

8


Sinema

Leon

eskisi kadar sık rastlamıyoruz. Genellikle zor bir ismi olan oyuncular da gerçek isimleriyle tanınmayı yeğliyorlar artık ama Natalie, Hershlag olan soyadını Portman olarak değiştirmiş (büyükannesinin kızlık soyadı). Babası İsrailli, annesi ise Amerikalı ama ailesinin geçmişine bakıldığında Avrupa’nın pek çok ülkesi ile bağlantıları olduğu görülebilir. Hatta büyük-büyükbabasının Auschwitz’de hayatını kaybedenlerden biri olduğu da biliniyor. Ancak Portman bu konularda duyarlı olsa da bunu vurgulamaktan özenle kaçınıyor, özellikle rol aldığı filmlerde bu yönde bir yaklaşımı yok. Kendi deyimiyle, ayda 20 tane soykırım ile ilgili senaryo geliyor önüne ama bu türde bir filmde oynamak istemiyor. Ancak Amerikalı olarak tanınması çok da yanlış sayılmaz. Annesi zaten Amerikalı ve 1981 doğumlu Portman daha çok küçükken (1984’de) ailecek Amerika’ya taşınıyorlar. Henüz 4 yaşındayken de dans dersleri almaya başlıyor (sonuçlarını Siyah Kuğu’da (Black Swan) gördük). Gayet mutlu geçen bir çocukluk sonrası 10 yaşındaki Natalie’ye Revlon’dan modellik teklifi geliyor. Her ne kadar bu öneriyi reddetse de bu öneri ona zaten aklında olan oyunculuk mesleğinde ilerlemesi konusunda cesaret veriyor. Çeşitli tiyatro

My Blueberry Nights

The Closer

9


Sinema

No Strings Attached

oyunlarında boy gösteren Portman 12 yaşında, yazının başında söz ettiğimiz Sevginin Gücü (Leon) için seçmelere giriyor ve başta rol için çok genç bulunmasına rağmen seçmelerdeki başarısı ile rolü kapıyor. Sonra Allah yürü ya kulum diyor zaten. Portman çocukluk ve ilk gençlik yıllarında her ne kadar küçük rollerde de olsa Michael Mann, Woody Allen ve Tim Burton gibi önemli yönetmenlerle çalışma fırsatı buluyor. (Büyük Hesaplaşma (Heat), Herkes Seni Seviyorum Der (Everyone Says I Love You) ve Çılgın Marslılar (Mars Attacks) filmlerinde. Ayrıca dönemin mütevazı ama başarılı bağımsız filmlerinden Beautiful Girls’de daha kilit rollerden birinde karşımıza çıkıyor. Yıl 1999 olduğunda artık bir genç kız olan Natalie, Buradan Çok Uzakta (Anywhere but Here) filminde bu kez Susan Sarandon’un kızıdır. Her ne kadar bu filmdeki rolü bir sevişme sahnesi içerdiği için önce reddetse de sonrasında senaryonun değiştirilmesi üzerine kabul eder ve bu rol ona ilk Altın Küre adaylığını getirir. Portman’ı sinemaseverler yakından takip ediyor ve Leon’daki performansından sonra ondan daha iyi roller bekliyorlardı ama geniş kitlenin çok da tanıdığı bir oyuncu değildi henüz. Ancak yine 1999 yılında gösterime giren bir başka film bunu değiştirecekti. O yıl belki de tüm zamanların en merakla beklenen filmlerinden biri gösterime giriyordu. George Lucas, 16 yıl sonra Star Wars serisinin geçmişine dönmeye karar vermiş ve yeni seride Kraliçe Padmé Amidala rolünü Natalie Portman’a vermişti. Özellikle Star Wars hayranları için ilk film büyük beklentileri karşılayamamış daha da ötesi büyük bir hayal kırıklığı olmuştu ama Portman’ın performansını eleştiren pek yoktu. Üstelik ne olursa olsun büyük hâsılat yapan bu film Portman’ı tanımayanlara da tanıtmıştı. 2002 ve 2005 yılında gösterime giren devam filmlerinde Portman aynı rolü oynamaya devam etmişti. Üstelik bu kez filmler de daha iyiydi. Başka bir oyuncu olsa belki bu popülerliği paraya çevirmeyi hedefler ve üst üste filmlerde rol alırdı. Oysa Portman için akademik kariyeri de çok önemliydi. Zaten lisede gayet iyi bir öğrenci olan Portman

10


Sinema

The Other Boleyn Girl

organik kimya ile ilgili yazdığı bir makale ile “Intel Science Talent Search” yarışmasında yarı finalist olmuştu. Üniversitede de karşısına Harvard’ın psikoloji bölümünü bitirmek gibi bir hedef koymuştu. 1999–2003 yılları arasında bu hedefini de gerçekleştiren Portman, bu dönemde okuluna odaklandığı için Star Wars serisi dışında çok fazla filmde oynamadı. Oynadığı birkaç filmde de ufak rolleri vardı. Yine de 2001 yılında Meryl Streep, Kevin Kline ve Philip Seymour Hoffman gibi birbirinden iyi oyuncularla aynı sahnede buluşma fırsatını kaçırmadı ve Anton Çehov’un Martı oyununda seyirci karşısına çıktı. Harvard’da okurken yine bilimsel makalelere imza atan Portman, mezuniyet sonrası farklı üniversitelerden yüksek lisans dersleri de aldı. Yabancı dil konusunda da merakı olan Portman İngilizce ve İbranice dışında belli derecelerde Fransızca, Japonca, Almanca ve Arapça da biliyor. Görüldüğü gibi Portman, Hollywood’un en eğitimli oyuncularından biri aynı zamanda (Yine çocuk oyuncu olarak kariyerine başlayan Yale mezunu Jodie Foster’ın adını anmadan geçmeyelim burada). 2004 yılında tekrar oyunculuğa ağırlık veren Natalie, Mike Nichols’ın başarılı filmi Daha Yaklaş (The Closer) ile perdelere güçlü bir dönüş yapıyordu. Bir tiyatro oyunu uyarlaması olan bu filmde dört kişi arasında geçen bir kaç yıla yayılmış bir ilişkiler yumağı hikâyesinde sağlam bir oyunculuk sergileyen Portman bu kez ilk Altın Küre ödülünü kazanıyor, aynı zaman Oscar’a da aday oluyordu. Ayrıca aynı yıl Zach Braff’ın başarılı bağımsız filmi Garden State’de de kendisini büyük bir keyifle izliyorduk. Sonrasında Portman’ı şu ana kadar İsrail’de çektiği tek filmde gördük. Amos Gitai’nin güçlü filmi Serbest Bölge’de (Free Zone) Portman, Hiam Abbas ve Hanna Laslo gibi güçlü oyuncuların yanında hiç sırıtmıyordu

11


Sinema

(Cannes’da Laslo’ya en iyi kadın oyuncu ödülü verilirken jüri başkanı Emir Kusturica, bu ödülü her üç oyuncuya da verdiklerini düşündüklerini söylemişti). 2006 yılında oynadığı filmlere bir de çizgi roman uyarlamasını ekliyordu Portman. Alan Moore’un şahane çizgi romanı V for Vendetta’nın uyarlaması orijinalinin yanına yaklaşamıyordu belki ama kendi başına gerçekten başarılı bir filmdi. Özellikle terörizmin ne olup ne olmadığı konusunda seyircilerin kafasında bir soru işareti oluşturması ile önemli bir filmdi. Portman’ın bu filmle ilgili olarak Columbia Üniversitesi’nde terörizm ve anti-terörizm üzerine bir ders verdiğini de ekleyelim. Hemen arkasından genç Portman çalıştığı yönetmenler listesine Miloš Forman ve Wong Kar Wai gibi iki önemli ismi de ekliyordu. Goya’nın Hayaletleri (Goya's Ghosts) ve Benim Aşk Pastam (My Blueberry Nights) her iki yönetmenin de en başarılı işlerinden değildi belki ama Portman için her iki film de önemli birer deneyimdi. Ayrıca 2004 yılında Tom Tykwer’la çalıştığı True adlı kısa film de çekildikten iki yıl sonra Paris, Seni Seviyorum (Paris, Je T'aime) filminin bir bölümü olarak geniş seyirci karşısına çıkıyordu. 2007 yılına geldiğimizde ise Portman’ı bu kez Wes Anderson’un The Darjeeling Limited filminde ve bu filmdeki hikâyeden bir süre önce olanları anlatan Hotel Chevalier adlı kısa filmde izliyorduk. Bu filmlerin sonrasında ise çok da önemli olmayan bir çocuk filmi olan Sihirli Oyuncakçı (Mr. Magorium's Wonder Emporium) ve orta karar bir dönem filmi olan Boleyn Kızı (The Other Boleyn Girl) vardı sırada. Ayrıca 2008 yılında Cannes Film Festivali’nde jüri üyesi olarak da sinema dünyasının hatırı sayılır isimlerinden biri olduğunu gösteriyordu. Ayrıca aynı dönemde Portman yönetmenliğe de merakı olduğunu gösteriyor, arka arkaya Eve kısa filmini ve kısa filmlerden oluşan Seni Seviyorum New York (New York, I Love You) filmindeki bir kısa filmi yazıyor ve yönetiyordu. Belki de kendisini ilerleyen yıllarda kamera arkasında daha sık görmeye başlarız. 2009 yılında Portman, Kardeşler (Brothers) adlı olumlu eleştiriler alan ama çok da ses getirmeyen bir filmde oynadı (ülkemizde de gösterime girmeyen bir film). Ayrıca yine aynı dönemde oynadığı Love and Other Impossible Pursuits ve Hesher filmleri ise Amerika’da bile gösterime girmekte zorluk yaşadı (bu filmlerden ilki, Portman’ın artan popülaritesi nedeniyle Amerika’da ancak 4 Şubat 2011 tarihinde, adı The Other Woman olarak değişerek gösterime girerken ikincisi hâlâ gösterim şansı arıyor). Acaba Portman bir duraklama dönemine mi girdi derken Darren Aronofsky’nin Black Swan’ı her şeyi değiştirdi. Bu filmdeki Nina Sayers rolü ile pek çok ödül kazanan Portman, artık herkesin de bildiği

12


Sinema

V For Vendetta

gibi ödül sezonunu bir Oscar ile kapadı. Bu arada bu filmde tanıştığı Benjamin Millepied ile de evlenen Portman Oscar töreninde de herkesin gördüğü gibi çok yakın bir zamanda ilk çocuğunu dünyaya getirmiş olacak. Biz ise bu yıl içinde Portman’ı arka arkaya filmlerde izlemeye devam edeceğiz. Black Swan hâlâ sinemalarda, bu ay içinde (18 Mart) Bağlanmak Yok (No Strings Attached) gösterime girecek, 29 Nisan’da ise Thor’un gösterime gireceğini herhalde Gölge e-Dergi takipçileri çok iyi biliyor. Bir de aynı ay Amerika’da gösterime girecek olan Your Highness filmi var ki bu film şu an için Türkiye’de gösterime girmeyecek gibi gözüküyor. Arka arkaya gelen bu filmleri hamileliği öncesi ya da ilk dönemlerinde çeken Portman belli ki bir süre anneliğin tadını çıkaracak. Önünde yeni bir film projesi görülmüyor çünkü. Kendisini bir Oscar sahibi olarak tekrar beyazperdede göreceğimiz zamanı iple çekiyoruz. Hasan Nadir DERİN http://sinemamanyaklari.com/

13


Edebiyat ve Sinema

Edebiyattan Sinemaya Uyarlamalar-2

Dünyada 100 milyonun üstünde baskı ve satış başarısı gösteren çok az sayıda kitap vardır. Bunlardan en bilinenleri (dini kitaplar haricinde), Yüzüklerin Efendisi (Üçleme) (J.R.R. Tolkien), Hobbit (J.R.R. Tolkien), İki Şehrin Hikâyesi (Charles Dickens) romanlarıdır. Genelde fantastik ve dram türünde olan bu çok satmış eserlerin arasında gerilim-polisiye tarzında tek bir kitap bulunur: Agahta Christie’nin On Küçük Zenci isimli romanı. Bu ay, On Küçük Zenci romanını ve sadece sinemadaki değil; geniş bir yelpazedeki uyarlamalarını inceleyeceğiz. Cinayetin Kraliçesi’nden Bir Polisiye-Gerilim Klasiği: Agahta Christie (1890-1976) ON KÜÇÜK ZENCİ Romanı Tartışmasız olarak cinayet romanlarının kraliçesi olarak kabul edilen Agahta Christie (1890–1976), çok sayıda roman, tiyatro oyunu ve öyküye imza atmıştır. Yazdığı 80 adet roman ve 180 kısa öyküde, özellikle Miss Jane Marple ve Hercule Poirot isimli iki önemli kahramanı edebiyat dünyasına hediye etmiştir. Özellikle “Kim Yaptı” türünde ağırlıklı olmak üzere sonucu merak edilen ve pek de kolay tahmin edilemeyen ama tutarlı açıklamaları olan ve bu nedenle de beğenilen gerilim ve cinayet eserlerine imza atmıştır. 60 yıla yaklaşan yazarlık hayatında, bir ara İstanbul’a gelip Pera Palas’ta da kalan yazar, bu romanını 1939 yılında yazmıştır. Romanın ilk basımındaki adı, “Ten Little Niggers” dır. Yani, On Küçük Zenci. Daha sonra bu isim, o dönemlerde ırkçı bir ifadeyi çağrıştırdığı için “And Then There Were None” (Ve Sonra Hiç Kalmadı) olarak yayınevi tarafından değiştirilmiştir. Daha sonraki film ve tiyatro uyarlamalarında da “Ten Little Indians” (On Küçük Kızılderili) ismi kullanılmıştır. Ülkemizde halen Altın Kitaplar Yayınevi’nin baskısını yaptığı “On Küçük Zenci” romanı kitapçılarda bulunmaktadır. Romanın geçmiş yıllarda diğer yayınevleri tarafından yapılmış baskıları da sahaflarda bulunabilir.

14


Edebiyat ve Sinema

Roman, “Kim Yaptı? (Whodunit = Who done it) yani “Katil Kim” türünün en başarılı eserlerindendir. Üstelik buna dış dünyaya kapalı ve kaçışı olmayan ıssız ada ortamı da eklenince gerilim dozu, roman ilerledikçe artar. Konu basit gibi gözükmektedir: Bir hafta sonu Zenci Adası isimli bir ıssız adaya tatil amacıyla 10 kişi davet edilir. Bu konuklar, değişik yaş ve meslek gruplarında kişilerdir. Adaya vardıklarında kimsenin tanımadığı davet sahibinin, ortalıkta olmadığı konuklarca anlaşılır. Bunun şaşkınlığı daha giderilememişken ilk akşam yemeğinde gramofondan bir ses kaydı duyulur. Bu ses, – hizmetli olarak çalışan iki kişi de dâhil olmak üzere – bu 10 kişiyi geçmişte kendilerinin yakın çevrelerindeki bazı kişilerin ölümlerine neden oldukları için suçlamaktadır. Yaşanan bu şok atlatılmadan ilk ölüm de meydana gelir. Kısa bir süre sonra da ikincisi. Artık, hepsi teker teker öleceğini anlamışlardır. Adadan kaçmak mümkün değildir. Ada iyice aranır ama kendilerinden başka adada kimse yoktur. Peki, katil kimdir? Romanda kullanılan ve romandaki her davetlinin odasında da bulunan bir tekerleme vardır. Bu tekerlemeye göre veya buna yakın bir şekilde cinayetler işlenmektedir. Bu tekerleme başlangıçta On Küçük Zenci olarak kullanılmaya başlanmış, daha sonra On Küçük Kızılderili olarak da uyarlamalarda kullanılmıştır. Hatta günlük hayatta da çocukların söylediği daha kısa ve basit olan (İngilizce) değişik versiyonları vardır. Yazar, bazı romanlarında da başka tekerlemeleri kullanmıştır. ÖNEMLİ NOT: Aşağıdaki tekerleme romanın kapsamı ve ilerleyişi konusunda kısmen bilgi vermektedir. Romanı okuyacaklar için bunun okunmaması tavsiye edilir. On küçük Kızılderili yemeğe gitti, Birisi kendisini boğdu ve kaldı dokuz. Dokuz küçük Kızılderili çok geç kalktı, Biri uyuyakaldı, kaldı sekiz. Sekiz küçük Kızılderili Devon'da geziye çıktı, Biri burada kalacağım, dedi, kaldı yedi. Yedi küçük Kızılderili odun kıydı, Biri kendisini kesti, kaldı altı. Altı küçük Kızılderili kovanla oynadı, Bir balarısı, içlerinden birini soktu, kaldı beş. Beş küçük Kızılderili mahkemeye gitti, Biri hakkını aldı, kaldı dört. Dört küçük Kızılderili denize gitti, Biri hileye kurban gitti, kaldı üç. Üç küçük Kızılderili hayvanat bahçesine gitti, Birine ayı sarıldı, kaldı iki. İki küçük Kızılderili güneş altında oturdu, Biri güneşte kızardı, kaldı bir. Bir küçük Kızılderili tek başına kaldı. Gidip kendisini astı ve hiçbiri kalmadı. Romandan Uyarlamalar: Çizgi Roman, PC Oyunu, Tiyatro, Filmler... Romandan uyarlamalar oldukça fazladır. Bilgisayar oyunu yapılarak oyuncunun da bu ortama girmesi sağlanmıştır. Çizgi romanları da üretilmiştir. Bunlardan Fransız yapımı olan ve Riviere-Leclarco

15


Edebiyat ve Sinema

ikilisinin ürünü olan eseri, geçtiğimiz yıllarda Milliyet Gazetesi, diğer A.Christie çizgi roman uyarlamalarına yaptığı gibi günlük bir “ek” olarak da vermişti. Bu, romana oldukça sadık kalınarak yapılmış bir çizgi romandır. Yalnız romandaki havayı ve gerilimi vermekten uzaktır. Geçtiğimiz yıl NTV Yayınları, cinayetin kraliçesinin eserlerini çizgi roman olarak yayınlamaya başladı. On Küçük Zenci yayın programlarında var mı, bilemiyorum.

Bilgisayar Oyunu Uyarlaması

Çizgi Roman Uyarlaması

Agahta Christie, romanın ilk tiyatro uyarlamasını kendi yazmıştır. Yalnız romandan farklı olarak son kısmını değiştirerek eserde bazı oynamalar yapmıştır. Bu yapılan değişiklikle eserin tiyatroya uyarlanması daha kolay olmuştur. Halen, okul yılsonu tiyatro gösterilerinden özel tiyatrolara kadar eserin tiyatroya uyarlanmış oyunları İngiltere başta olmak üzere dünyada oynanmaya devam etmektedir. Ülkemizde, geçmiş yıllarda romanın bir tiyatro oyununun oynanıp oynanmadığı hakkında bir bilgiye ise sahip değilim. Fakat TRT tarafından eserin bir radyo tiyatrosu uyarlanmış ve TRT Radyosunda yayınlanmıştır. İstenirse internette arama motorundan “On Küçük Zenci radyo tiyatrosu” yazılarak; çıkan ve çalışan linklerden birinden ilgili dosyalara MP3 olarak ulaşılabilir ve dinlenebilir.

Bir Tiyatro Uyarlaması

Televizyona uyarlanmış uyarlamaları saymazsak, eser birçok kez filme çekilmiştir. Bunlardan en bilinenleri 1945, 1965 ve 1979 yapımlarıdır. 1987 Sovyetler Birliği yapımı olan diğer film ise, pek bilinmese de esasen esere en yakın uyarlamadır diyebiliriz. Bu uyarlama filmleri kısaca inceleyelim: İlk uyarlama film, 1945 yılında Rene Clair’in yönetmeliğindeki Amerikan yapımı “And Then There Were

16


Edebiyat ve Sinema

None” (Ve Sonra Hiç Kalmadı) filmidir. Film, ince bir mizah dozu ile de kasvetli ortamı dengeler. Üstelik tüm karakter tiplemelerinin seçimi biraz masum gözüken oyunculardan oluşmuştur. “Şu katil olabilir” demeniz zorlaştırılmıştır. Karanlık ve kasvetli ortam da yer yer iyi yansıtılmıştır. Bu filme itiraz edilebilecek konuların başında, romanın finaline sadık kalmaması sayılabilir. Sanırım filmin yönetmen ve yapımcısı, romandan çok o dönemlerde gündemde olan tiyatro oyunu versiyonunun uyarlanmasını daha doğru bulmuşlar. Yine de olumlu eleştiriler almış, başarılı sayılan bir filmdir. 1946 yılında Locarno Uluslar arası Film Festivalinde En İyi Film Ödülünü almıştır.(IMDB Notu: 7.8) İkinci uyarlama olan 1965 yapımı “Ten Little Indians” ise ilk filmin kötü bir taklididir. Öyle ki, ilk filmden bire bir bazı sahneler taklit edilmiştir. Sadece ortam ve karakterler biraz modernize edilmiş ve zamana uydurulmuştur. Issız adanın yerini, filmde kış şartlarında ulaşımı ve kaçışı çok zorlaşmış bir kış tatili tesisi yer alır. (IMDB Notu:6.6)

1945 Yapımı And Then There Were None

1965 Yapımı Ten Little Indians

Üçüncü sinema uyarlaması olan Amerikan yapımı Ten Little Indians (1989) filmi ise uyarlamaların en zayıf halkasıdır. Benim seyretmediğim bu film, daha ünlü oyuncu kadrosuna rağmen filmi izleyenler tarafından verilen düşük bir not ortalamasına sahiptir. (IMDB Notu: 4.7) 1987 Sovyetler Birliği yapımı Desyat Negrityat isimli film ise finali dâhil olmak üzere romana tamamen sadık kalınarak çekilmiş tek filmdir. Tiplemeler, karikatürize edilmemiş gerçekçi tiplemelerdir. Filmin geçtiği mekân da romana oldukça uyar. Ukrayna Crimea’daki Swallow’s Nest (Kırlangıç Yuvası) isimli turistik mekân, filme mekân olur. (IMDB Notu: 7.9)

Desyat Negrityat (Ten Little Indians) Filminden

Ukrayna’daki Swallow’s Nest

17


Edebiyat ve Sinema

Roman ve Uyarlamaları Konusunda Son Söz: Romandan uyarlamalar, çizgi romandan tiyatroya, bilgisayar oyunundan filmlere kadar çok çeşitlilik gösterir. Romanın başarısına, normalde uyarlamaların da ortak olmaları istenir. Çünkü roman, kendi alanındaki en iyi romanlardan biridir. Zaten bu nedenle bile okunmayı hak etmektedir. Yazar, insan psikolojisinin temelinde var olan belirsizlikten korkma, çaresizlik, kapalı bir alanda kalıp kurtulamama, yaşamı sürdürme isteği ve ölüm korkusu gibi temel istek ve korkuları çok iyi kullanmış ve yansıtmıştır. Bunun yanında elbette devamlı canlı tutulan bir merak duygusu da okuyucuyu romanı okurken sarmalar. Üstelik katilin kim olduğunu okurken bulmak hiç kolay değildir. Romandan yapılan uyarlamalarda ise bu temel korkular çok iyi uyarılamadığı, biraz da taklit klişelere gidildiği için uyarlamaların çoğu başarılı olmamış ve romanın gölgesinde kalmışlardır. Yine de roman okunduktan sonra veya zamanı olmayanlar için radyo tiyatrosu dinlendikten sonra, romanın orijinalliğini en çok yansıtan 1945 yapımı “And Then There Were None” filmini ve/veya 1987 yılı Rus (Sovyetler Birliği) yapımı “Desyat Negrityat” (On Küçük Zenci) filmini seyretmek tavsiye edilebilir. İnternette biraz zaman alacak bir araştırma ile bu filmler istenirse bulunup seyredilebilir. Bütün bu uyarlamaların dışında gözden kaçırarak bahsetmediğimiz uyarlamalar da elbette olabilir. Roman, bahsettiğimiz uyarlamaların dışında, bir de başka filmlere, esin kaynağı olarak “dolaylı” olarak da uyarlanmıştır. Örneğin, Kimlik (Identity-2003), bu esinlenen filmlerden birisidir. “Gerçek bir klasik” de zaten esin kaynağı olur, belki zaman geçtikçe değişik yorumlanarak şekil değiştirebilir, fakat yaşamayı sürdürür... Önümüzdeki Ay: “Tiffany’de Kahvaltı” (Truman Capote) Romanı ve Film Uyarlaması Caner KELER caner88caner@gmail.com

Illüstrasyon ve kolaj: Sarp SÖZDİNLER

18


Öykü

Rüya Foyacısı

This kiss upon the brow! And, in parting from you now, Thus much let me avow— You are not wrong, who deem That my days have been a dream; Yet if hope has flown away In a night, or in a day, In a vision, or in none, Is it therefore the less gone? All that we see or seem Is but a dream within a dream. E. A. Poe – A dream within a dream – 1849 Ayağımdaki kurşundan çizmeler yüzünden paçayı canavara kaptırmadan kapının koluna erişmem mümkün değildi. Kalbim yerinden çıkacakmış gibi atmaktaydı. Ağzım kurumuştu. Midem bel bölgesinden dışarı çıkabilmek için uygun bir delik aramaktaydı adeta. Sağ elim beyhudelikle ileriye doğru uzanmıştı. Gözümle görmediğim bir dehşetten kaçmakta olduğumun bilincindeydim ama. İrademi topladım. Panik motorumun aşırı hızlı turuna rağmen durdum ve paslanmış bir aksam gibi zorluk çıkartan boynumu

19


Öykü çevirerek arkama baktım. Tahta ayaklı mermer levhalı bir masa, sandalye, tahta döşemede el yapımı bir kilim, perdeleri çekik bir pencere, pamuk yüklü beyaz yorgandan kabuğuyla bir yatak, yatakta bir çocuk. Sağına kıvrılmış. Gözleri kapalı. Uyuyor. Gecenin ilerlemiş saati. Perdenin arkasından süzülen sokak lambalarının ışığıyla görüyorum her şeyi. Canavar burada değil artık. Çocuğun zihnindeki bir rüyada. Rüya ait olduğu uzamda seyrediyor. Bu oda yıkılıp bir moloz yığınına katılalı neredeyse otuz yıl geçti. Ben neredeyim peki? “Rüyanızda, çocukluğundan kalma bir rüyayla ikili yarar köprüsü kurmuş durumdasınız.” Yumuşak tonlu, tehdit edicilikten uzak yetişkin bir erkek sesiydi. Masanın üzerinde siyah ciltli bir defter ve ona bitişik bir su bardağı durmaktaydı. Bardağın içinde üçü de kahverengi olan Faber marka olan kurşun kalemler vardı. O taraftan geliyor gibiydi. “İyi bildiniz. O kalemlerden biri gibi kabul edin beni. Size sahip olduğum suretimde görünseydim, alışana kadar uzun bir kâbus filmi daha çekecektiniz.” “Nasıl yani?” “Gelin önce aşağıya inelim. Çocuğun korku ateşini yellemeyelim. Kapıyı vaktinde açma çabasında zaten.” Bunu derken ses yerini değiştirmiş, yanımdan geçmiş ve uzaklaşmaya başlamıştı. Arkama dönünce ayak uçlarımın alt kata inen merdivene on santim mesafede durduğunu gördüm. Sesi takip ederek aşağıya indim. Merdivenin açıldığı mutfak bomboştu. Büyük su yalağı kupkuruydu. Raflar tozlanmıştı. “Bu evden taşındığımızda 15 yaşındaydım,” dedim. Çocukluğumun geçtiği evi kırk beş yıl sonra görmenin duygusallığıyla sarmalanmıştım. “Bir düştesiniz şu anda,” dedi ses. Bu defa boş duran üst raflardan gelmekteydi. “Çocukla aynı mekânı kalıplıyorsunuz. Zaman farklı tabii, ama ileri mertebelerde bu tür sıçramalara rastlanır sık sık.” Kafamda bir yığın soru oluşmuştu. En son geleni seslendirdim. “Benden ne istiyorsunuz?” “Sizinle birlikte rüya arındırması yapacağız. Bunun ne olduğunu hemen söyleyeyim. Rüyalarınızda yapısına sonradan katılmış olan kirler, görsel çapaklar, art niyet pulları diyebileceğimiz şeyler var. Bunları yok etmemde bana yardım edeceksiniz. Bunun karşılığında size bir hediye vereceğim.” Bu sesin kendi zihnimin uydurması olduğuna bir an inansaydım deliriyorum galiba diye şu anda endişeden içim içimi yiyor olurdu. Ses dışarlıklıydı. Çocukluğumdan beri tanıdığım için içselleştirdiğim bir diğer âlem varlığıydı. “Nedir bu görsel çapak, art niyet pulları dediğiniz şeyler?” “Bitki polenleri nasıl havada kıpır kıpırsa, düşleri kirleten, bulandıran, hatta zamanla hatırlanması mümkün olmayan hale getiren art niyet pulları da öyledir. Onları yapıştıkları yerden sökebilmek için rüya sahibinin rızası ve gayreti gerekiyor.” “Art niyet pulları ha?” “Onlar rüyaları manipüle etmek isteyen güçlerin işidir. Zamanınızda sadece elektronik ortamın yardımıyla yapılmıyor. Kökü eskilere kadar uzanır. Sümerli, Mısırlı ve Aghartalı kâhinler bunu biliyorlardı. Zihin gücüyle de etkili olabiliyor. Bir de çok az da olsa dünya dışı kaynaklardan gelen kirlenmeler vardır. Bana yardım edecek misiniz?” “Siz kimsiniz peki?” “Rüyaları her çeşit kirden arındırma zanaatkârı diyebilirsiniz bana.” “Bunu niçin yapıyorsunuz?” “İdealist yanımı bir kenara bırakırsak, mali nedenler diyebiliriz.” “Bizim rüyalarımızı satışa mı çıkartıyorsunuz yani?”

20


Öykü

“Hayır. Ben değil. Rüyaların kendi dinamiği vardır ayrıca. Tıpkı televizyon dalgaları gibi evrene yayılmaktadır. Sizin elinizden bir şey gelmez. Son buzul çağının hemen sonrasında imal edilmiş rüyalarınız nerelere ulaştı bir bilseniz. Evren zeki yaratıkların rüyalarıyla dolup taşmaktadır. Birileri bunları yakalar. Biriktirir. Arşivler ve satışa çıkartır. Alıcılar titizdir. Bu çapakları, kirleri istemezler. Tıpkı bazı kimselerin organik gıdaları tercih etmesi gibi. Bunların bazılarının ayıklanması ancak rüya sahibinin rızasıyla olabildiğinden, benim gibi rüyanın geçtiği mekânlara ulaşabilecek kimselere gereksinim vardır. Türkçe kelime dağarcığı içinde kendim için bulduğum meslek ismi ‘Rüya Foyacısı’dır.” “Rüyaları parlatıyor, cazip hale getiriyorsunuz yani.” “Pek iyi ifade ettiniz. Başlayalım mı? Zaman sınırlı çünkü.” Korkunun ağdalı nefesini ensemde hissetmeye başlamıştım yeniden. Foyacı’nın samimiyetine güvenmekteydim, ama benden istediği şeyin kolay olmayacağı beklentim çok güçlüydü. Bana vermeyi vaat ettiği hediyenin ambalajını görmüş ve heyecanlanmıştım. Çok kurnazdı. Niyetimi nasıl etkileyeceğini çok iyi biliyordu. “Ne yapacağım?” “Sadece burada duracaksınız. Arızalı yer size açılacak.” “Bir dakika… Bir sorum daha olacak. Geçen yıl Başlangıç adlı bir film gördüm. Orada insanların rüyalarına girip fikirlerini çalıyor ya da alacağı kararları etkiliyorlardı. Üç katlı bir rüya sisteminden söz ediliyordu. Derinlere indikçe zaman telakkisi değişiyordu. Ben kendi deneyimlerimden de rüyaların katmanlı olduğunu biliyorum. Siz ne diyorsunuz?” “İnsan beyninin ürettiği rüyalar 7 katlıdır. Görülen rüyaların yüzde 80’i birinci mertebede gerçekleşir. 2. ve 3. katlara inişler nadirdir. 4. kat kanatlanma yeridir. Astral seyahat ya da zihinsel teleportasyon

21


Öykü dediğiniz geçişlenmeler o mertebede gerçekleşir. Kütlesiz devinme olduğu için hızı sınır tanımaz. Siz bu katı çocukluğunuzdan beri çok iyi tanıyorsunuz. Öykülerinizde, romanlarınızda sıkça kullandınız. Ben de size bu kattan ulaştım. 5. katı keşfetmenize az kaldı. Oradan itibaren tümden farklı bir yaşama evrileceksiniz. Neyse şimdi sadede gelelim ve başka bir sorunuz yoksa sizi yalnız bırakayım.” Sözlerinin inandırıcılık dozu çok yüksekti. Rüya Foyacısı’nın niyetinde bir pislik sezmiyordum. Endişelerim yapacağım işin doğrultusundaydı. Ağzım kurumuştu yine. Başımla onayladım. “İşinizi başarsanız da, başarmasanız da hediyenizi alacaksınız. Yalnız eğer başaramazsanız burada durmayı sürdürecek ruh halinden çıkacaksınız. Bilmem anlatabildim mi?” Çok iyi anlamıştım kastettiği şeyi. Kupayı sadece derece yapanlar alıyordu. “Anladım,” dedim. Saniyeler aktı gitti. Boş mutfakta ayakta duruyordum. İçimden mutfak kapısını açarak bahçeye çıkmak geliyordu. Senaryoda bu sahne olmadığı hemen belli oldu. Kendimi uzun bir koridorda buldum. Yerde kalın yünlü, üzerinde renkli desenler olan sarımsı bir halı vardı. Otel koridoruna benziyordu. Çünkü hole açılan kapıların sayısı bayağı fazlaydı ve üzerinde sayılar vardı. Ayaklarım irademin dışında hareket geçti. Tabanlarımın altında ana ışıklandırmaya bağlı bir reosta vardı sanki. Tavandaki ışıklar titremeye, yanıp sönmeye başladı. Hemen solumdaki kapı açıldı. Işıklar normale dönmüştü yeniden. Çok tanıdık bir otel odasıydı. King-Kubrick yapımı The Shining adlı filmindeki 217 nolu odaydı. Tam karşıda bir küvet vardı. İçinde biri vardı. Naylon perdeler çekili olduğu için net görünmüyordu. Filmde Jack Torence bu sahnede intihar etmiş ve çürümüş vücutlu bir cesetle öpüşüyordu. Naylon perdenin ardındaki şey yerinden doğrulduğunda odaya girdiğimi ve küvete iki metre yakınlıkta durduğumu fark ettim. Arkama baktım kapı aralık duruyordu. Kaçarsam kaybedecektim. Derin nefesler alarak sağ elimle midemi ovuşturmaya başladım. Aynı filmde olduğu gibi ayakta duran şey çırılçıplak bir kadındı. Ama bir fark vardı. O kadın başlangıçta adamın gözüne çok genç ve yahşi görünüyordu. Bu hali ise çok berbattı. Eti suda uzun kalmaktan şişmiş ve çürümüştü. Yüzü yeşilin bin bir tonunda çürükler ve rengârenk cılk yaralarla bezeliydi. Göz yuvaları içlerinde kıpırdaşan krem rengi kurtçuklar dışında boştu. Kokusu da inanılmaz derecede berbattı. “Tam vaktinde geldin çocuk.” Korkunun buz gibi eli ve öğürme hissi mideme stereo etki yapmaktaydı. Yürüyen çürükçüle hanım ile aramızdaki mesafe elli santime inmişti. Yakından bakınca görünümü ve kokusu daha dayanılmazdı. “Tut elimi de seni gezdireyim.” Kaslarım tutuk değildi. Zihnim bunların derece derece hayal olduğunu biliyordu. İstencim açıktı. Kapıdan kaçabilir, koridordaki çıkış noktasını arayabilirdim, ama yerimden kıpırdamadım. Mosmor tırnaklı, kaygan yağımsı bir sıvıyla kaplı, soğuk eli kavradım. “Aferin sana çocuk.” Çürümüş bedenli cesetle birlikte hole çıktık. Koridor sağda ve solda bitimsizcesine uzanmaktaydı. Yürümeye başladık. Ölü kadının ayakları ardında ıslak ve yıvışık izler bırakmaktaydı. “Burada sayısız oda var. Her birinde seni etkilemiş bir korku filmi sahnesi ya da gerçek hayattan esinlenmiş mizansen mevcut. Bin yıl burada bir dehşetten diğer dehşetin kucağına oturacaksın.” Cevap vermedim. Koridorda bir işaret, bir simge aramaktaydım. Foyacı’ya art niyet pulunu nasıl tanıyacağımı sormayı unutmuştum. O unutmuş olabilir miydi? Bence olamazdı. Tanım gerekmiyordu. Farkındalık katsayıma uygun bir şeydi. Yerine ve zamanına göre bir formu vardı. “Bak mesela 307 numaralı şu odada ne var.”

22


Öykü Kapı açılınca benzer şekilde döşenmiş odanın tam ortasındaki bir sandalyede oturan bir adam gördüm. Üzerinde beyaz bir atlet ve beyaz boksör şortu vardı. Her tarafı kan içersindeydi. Ayakları çıplaktı. Elleri arkadan bağlı adamın yaşı belirsizdi, çünkü başı yoktu. “Bütün odalar böyle. Kahır ve cefa küpleri. Eğer kendi isteğinle çekip gitmezsen burada sonsuza kadar kapalı kalacaksın. İyi dinle. Sen bu tür şeyleri hayal eden ve yazan bir kimsesin. Seni burada bekleyen bitimsiz bir korku kürü değil. Kanıksayacaksın çünkü. Sürekli bu şeyleri görmekten ötürü hissettiğin bıkkınlık depresyona yol açacak. Bu zamanla kemikleşecek. Bir gün buradan sıyrılsan bile artık normal denilen hayattan zevk alacak halin kalmayacak. O da sıyrılabilirsen tabii. O yüzden kendi isteğinle çek git. Şimdi seni bırakıyorum. Düşün taşın.” Yaşı belirsiz kadının eli elimden çözüldü. O ayaklarını sürüyerek odasına doğru yürürken benim de ayaklarım harekete geçti. Oda numaraları arasında bir ilinti saptayamamıştım. Belli bir sıra ya da seriye göre konumlanmamışa benziyordu. Solumdaki 202 numaralı kapıyı açtım. Boştu. Tam karşısındaki 309 numaralı odayı açtım. O da boştu. Boş odalarda tuhaf bir çekim gücü mevcuttu. İkincisini açınca ayırtına varmıştım. Bir yanım onlardan birine yerleşmek, hırgürden uzak, keyif çatmak istiyordu. Bu his çok baskın değildi, ama mevcudiyeti çok açıktı. 309’un yanındaki 701’i denedim. Uzun boylu, ablak yüzlü, şişman bir adam kapının hemen önünde ayakta durmaktaydı. Ayağındaki kırmızı çorapları hariç çıplaktı. Sol elinde kocaman bir makas tutmaktaydı. Karnından yere sarkmış kanlı bağırsaklarına bakıyordu. “Tam zamanında geldin biraderim. Bu bağırsaklardan kokoreç yaptıracağım da. Sence şöyle okkalı bir porsiyon için kaç santim kesmeli?” Midemde bir öğürtü yükselirken kapıyı kapattım. Midemde ne varsa kapıya ve yerdeki halının üstüne çıkardım. Öğürtüler bitince durup geriye baktım. Başka kapı açmayacaktım. İşi çakmıştım. Kapının üzerindeki 701’in pirinçten yapılma 7’sini parmağımla yokladım. Biraz oynadı. Tahtaya tutkalla yapıştıralı bayağı zaman geçmiş olmalıydı. Işıklar söndüğünde 7’yi neredeyse sökmüştüm. Birden 7 rakamı olan bütün kapılar açıldı. İçlerinde saklı duran melanet dışarıya taştı ve iki yandan bana doğru gelmeye başladı. Bildiğim bütün duaları art arda mırıldanırken parmaklarımı zorladım. Etrafıma hiç bakmıyordum. Bu arada kokoreçperver zat kapıyı içerden açmaya çabalamaktaydı. Sol elimle kapının topuzunu kavrayarak bunu yapmasını engellemiştim, ama parmak ve kol kaslarım zorlanmaktaydı. Diğer yandan ayak sürüme seslerinin sayısı artmıştı. Yaklaşıyorlardı. Omzuma bir el değdiğinde 7 rakamını tahtadan sökmeyi başarmıştım. Eğer tılsım 7’de değilse işim bitmişti. 1965 baharında taşındığımız evin odasındaydım yine. Başlangıca dönmüştüm. Her şey bıraktığım gibiydi. Çocuk sağ yanına kıvrılmış uyumaya devam ediyordu. Teyelle üstünkörü tutturulmuş bir gerçeklikten kopmaktan korkarak yatağa doğru yürüdüm. Neyse ki, aksi bir şey olmadı. Eğilip çocuğun yüzüne baktım. On yaşlarında falandı. Kalbim dana kalbi gibi genişlemişti. Kim elli yıl önceki halinden etkilenmez? İçimi çekerek etrafıma göz gezdirdim. ‘Zaman dar’ sinyali patlamıştı beynimde. Hediyeyi kazanmıştım, ama sınır vardı. Mermer levhalı masanın üzerinde duran siyah ciltli sarı yapraklı defter gözüme ilişince kararımı verdim. Çocuk halime gelecekten bir not yazacaktım. Defteri alıp baktım. Yeni alınmış ve daha hiç kullanılmamıştı. Ne yazmalıydım? Oturup burada olup biteni yazamazdım. Zaman çok dardı. 7 yazsam? Tılsım 7’de falan değildi. O art niyet pullarını söken güç benim iradem ve kararlılığımdı. 7 sadece bir aracıydı. Üzerinde 7 rakamı olmayan odaların üzerimde yaptığı etki benim art niyetlilerle işbirliği yapmak ya da

23


Öykü sorumluluktan kaçmak isteyen yanımdan kaynaklanmaktaydı. Zayıf tarafımdı yani. Ne yazabilirdim? Sonunda kararımı verdim ve kurşun kalemi alıp, ilk sayfaya ‘Rüyalar yegâne hakikattir’ sözcüklerini karaladım. Elli yıl içinde el yazım bayağı değiştiği için çocuk tanımayacaktı. Kim bilir belki yazıyı silecek, belki de bu sayfayı yırtıp atacaktı. Ne yaparsa yapsın şu anda benim yaşadığıma benzer deneyimlerle hemhal olduğunda doğru kararları daha hızlı alacaktı. Çocuk bir şeyler mırıldanarak sol tarafına dönünce görülmekten korkarak merdivenlere doğru yürüdüm. Tahta basamakları gıcırdatmamaya çalışarak basamakları indim. Ayağım mutfak zeminine değdiğinde oradan kopup binlerce kilometre uzaktaki yatağımda gözlerimi açtım. Gün ağarmaya başlamıştı ve 18 yaşındaki kedim Mimi karnımın üzerine yerleşmiş uyumaktaydı. Ben kıpırdayınca sarı gözleriyle uykulu uykulu bakıp “Miyyakk,” dedi. Daha fazla kıpırdamayınca gözlerini yumarak uykusuna kaldığı yerden devam etti. O koridorda yaşadığım berbat anlara rağmen Rüya Foyacı’sına teşekkür borçluydum. Dünyada hayatı katlanılmaz hale getiren hırgürün ne kadar suni ve hakikat dışı olduğunu bir kez daha kanıtlamıştı. 4. rüya katında lineer zamandan azade bir postalama şirketi vardı. O varken art niyetli sığlıklar bize dokunabilir, etkileyebilir, ama asla tümüyle baskın çıkamazdı. Öykü: Sadık YEMNİ

24

İllüstrasyon: Devrim KUNTER


Çizgiroman İnceleme

“Şunu bilin ki Prensim, Kabaran okyanusların Atlantis’i ve onun görkemli kentlerini yutmasından hemen sonra, Dünya’da o güne kadar görülmemiş bir çağ başlamıştı. Aryas’ın oğullarının doğduğu bu çağda, Dünya üzerindeki imparatorluklar ve uygarlıklar, gökteki yıldızların mavi pırıltıları kadar dağınık fakat belirgindi. İşte bu sıralarda Kimmeryalı Conan geldi. Çelik bilekli elinden kılıcını hiç bırakmayan bu kara saçlı, şahin gözlü yiğit, tüm imparatorlukları sandallı ayağının altında çiğnemek istiyordu.”

25


Çizgiroman İnceleme

Sizi bilmem ama benim aklıma Fantastik Edebiyat denildiğinde hep Kimmeryalı Conan gelir. Çocukluktan kalma tam bir Çizgi Roman meraklısıyım. Tommiks, Örümcek Adam, Süperman, Mandrake, Mr. No, Kızılmaske, Teksas, Zagor ve tabii ki Conan serisi takip ettiğim çizgi romanlarımdı. Fakat bunlardan en fazla ilgimi çeken ve okurken en fazla etkilendiğim kahramanım Conan’dır. Tahta kılıçlar yapar, annemizin eşarbından pelerinlerle Kimmerya’yı (bizim evin arkasındaki inşaat), kötü yaratıklardan (sokaktan geçen kedi-köpek) korumaya çalışırdık. Amerikalı yazar Robert Ervin Howard tarafından ilk defa kaleme alınan 1932 yapımı çizgi roman kahramanı Conan, yaratıcısı tarafından özdeşleşen bir karakterdir. Aslında bir kahraman kavramına uymayan Conan, alışılagelmiş kahramanlık öykülerindeki iyi bilinen ahlak değerlerine sahip değildir. Kahramanlar; bakire kızları, kralları, ülkeleri ve hatta dünyayı kurtarırlar. Fakat Conan öyle değildir. Bencildir. İyilik olsun diye iyilik yapmaz. İçindeki doğruluk, ezilmişlerin uğradığı haksızlıklara öfke, büyü’ye duyduğu nefret yüzünden atılır maceraya. Tüm bunların yanında sevdiği 3 şey (kadın-altın-şarap) uğruna yapmayacağı şey yoktur. Yine de rızası olmadan bir kadına el sürmez, mazlumun elindeki parayı almaz, parasını ödemeden şarap içmezdi. Yapısı ve doğası gereği hep güçlüklerle karşılaşmış olan Conan, kimse için kendini tehlikeye sokmaz. Ama etrafında gürültüde istemez. Hırsız, paralı asker, suikastçı, korsan ve hatta bir kral bile olduğunda yanından ayırmadığı tek şey kılıcıdır. Yaşadığı dönem olan günümüzden 1200 yıl önce Hiborya olarak tanımlanmış çağda, Atlantis'in batmasından 8000 yıl sonra yaşamış Kimeryalı bir savaşçıdır. Daha çocukken esir düşüp zor işlerde çalıştırıldığından kaslı bir vücuda sahiptir. Irkından dolayı savaşçı ve vahşi bir karakteri vardır. Sürekli küfrettiği ama asla dua etmediği tanrısı Krom ile aralarındaki bağ, iki arkadaşın konuşması şeklinde repliklerine yansımıştır. Her süper kahraman gibi büyüye ve tabii ki güzel kadınlara zaafı vardır. Yine de diğer kahramanlardan farklıdır çünkü tayt girmez, gücü kaslarından, kuvveti bileklerinden gelir. Ona bahşedilmiş bir süper gücü yoktur. Kafası çok çalışmaz, pratik düşünür, anlamadığı şeylere kafasını yormaz. Baktı ki olmuyor patlatır yumruğu. Sahi böyle bir özelliği vardır Conan’ın, büyük devasa bir yumruk. Öyle ki vurduğu rakibin ya kafatası kırılır ya da tüm dişleri dökülür. Saf kuvvettir o. Kılıcının ayıramadığı yaratık gövdesi yoktur. Kalkan ya

26


Çizgiroman İnceleme

da zırh giymekte fayda etmez, öyle bir güç ile savurur ki kılıcını her şeyi keser biçer. İşte yukarıda saymaya çalıştığım özelliklerdir Conan’ı bana sevdiren. Kafası bozuldu mu yumruğu vurmak. Başkalarını kurtarmak derdi olmadan, kendini sevdirmek için sempatik taytlı bir kahraman olmak yerine kaslarından ve çelik mavisi bakışlarından korkulan bir adam olmak. Bu kadar yazıyı Conan’ı tanıtmak için yazmadım tabii ki. 1930’lu yıllarda bu denli etkileyici ve ayrıntılı düşünülmüş bir hikâye, bugüne kadar gelmiştir. Çizgi romanların gücü öylesine büyüktür ki büyülü dünyasına adeta insanları çeker. Orada anlatılan hikâye, yaratılan dekor, karakterlerin ayrıntılı çizilmiş hatları ve baloncuklar içine yazılan konuşmaları, hikâyenin içine bizi de katar. Conan, yıllar sonra sinema perdesine aktarıldığında bence hiçte etkili olamamıştı. Benim için tam bir hayal kırıklığıydı. Sinema perdesinde hantal, iri gövdesiyle kılıç savuran, siyah saçları yerine kumral, kafası az çalışan ve özünde yardım eden biriydi. Hayallerimdeki kahraman daha iri, daha güçlü ve etkileyiciydi. Yine de özgün hikâyesinden uzakta da olsa Conan’ı sinemada seyretmek olağanüstüydü. Birçok çizgi roman sinema perdesine aktarılmıştır. Hazır senaryodur onlar, önceden düşünülmüştür. Birçok sinema filmi de yine çekilmeden önce çizgi roman ile canlandırılmıştır sahne nasıl diye görebilmek için. Çünkü çizerken sinema perdesini dışına çıkarsınız, çok geniş bir boyutu tasvir edersiniz. Bu boyut öylesine büyüktür ki onu canlandırabilecek dekor, çekebilecek bir kamera yoktur. Siz sadece çizgi romandan anladığınız ya da kameranın çekebileceği büyüklükteki bir parçayı koparıp filme dökersiniz. 1930’lu yıllarda Conan’ı yazdığında bu denli beğenileceğini, bir gün sinema filmi olacağını elbette düşünemezdi Amerikalı yazar Robert E. Howard. Biz çizgi roman severlere sunduğu dünya, sinema sektörüne yaptığı katkı ve keyif yadsınamaz. İşte ben de bu yazıyı çizgi roman çizerlere saygı ve sevgimden, onların dünyamıza ve sinema sektörüne olan katkılarından dolayı teşekkür niyetinde yazdım. Fevzi ÖZÇAKMAK

27


Öykü

Çaresizliğin Böylesi

Gittiğim tüm avukatlar beni deli sanıyorlar. Danışma ücretlerini peşin verdiğim için anlattıklarımı mecburen sonuna kadar sabırla dinliyorlar, ama derdime hiçbir çözüm üretmiyorlar. Param giderek tükendiği için artık onlara başvuramıyorum. Yine de umudumu yitirmedim. Hiç ummadığım bir yerlerde bir çözüm bulup, eski rahat yaşamıma yeniden kavuşacağım. Bunu hissediyorum ve başarmak için de her yolu deneyeceğim. Her şey, Pazar gecesi kanepeye uzanmış miskin bir şekilde televizyon seyrederken başladı. Her zaman olduğu gibi yemeği fazla kaçırmıştım. Giderek ağırlaşan göz kapaklarımın isteğine boyun eğmeye niyetlendiğim anda, cep telefonum çaldı. Uykumun bölünmemesi için nazik bir ses tonuyla eşime seslendim. Sinirli bir edayla; bulaşıkları yıkadığını, elinin sabunlu olduğunu kendi telefonuma da bir zahmet kendimin bakmam gerektiğini söyleyince, zorlukla yerimden doğrulup kanepenin altındaki telefonu elime aldım. Arayan, çocukluk arkadaşım Hüseyin’di. “Oğlum yarın akşam dokuzda halı saha maçımız var, unutmadın değil mi?” “Ulan yenilmekten hâlâ bıkmadınız mı?” “Bırak şimdi palavrayı da geliyor musun, onu söyle.”

28


Öykü “Size ders verme fırsatını hiç kaçırır mıyım? İki elim kanda bile olsa oradayım.” “Söz vermeden önce eşinden bir izin al istersen, sonra satışa gelmeyelim…” “Sen beni kendinle karıştırıyorsun galiba… Biz kimseye hesap vermeyiz!” “O zaman yarın akşam görüşürüz.” “Tam dokuzda oradayım.” Uykum açılmıştı. İş çıkışı, eve uğramadan direkt maça gideceğim için hiç üşenmeden yerimden fırladım ve bir çırpıda spor kıyafetlerimi hazırladım. Onlara uygun bir torba bulmak için mutfağa gittiğimde, eşim tabakları bulaşık makinesine yerleştiriyordu. “Hayatım bir poşet verir misin?” “Ne yapacaksın?” “Eşofmanlarımı koyacağım. Yarın akşam iş çıkışında arkadaşlarla maç yapacağız da…” Birden yüzü asıldı. Sırtını tezgâha dayadıktan sonra ellerini göğsünde birleştirip; “Demek yarın akşam evde yoksun!” dedi. Olduğum yerde donakaldım. Planlarımın arasında Gamze’nin muhalefet etmesine hiç yer yoktu. İçimden; “Arkadaşlarla buluşmamın nesi kabahat? Bir kere de sorun çıkartmadan; ‘nasıl istersen hayatım’ desen patlar mısın? Nedir bu çektiğim bilmem ki?” diye geçirmeme rağmen tüm şirinliğimi kullanarak; “Senin için bir sorun yaratacaksa çocukları arayıp gelemeyeceğimi söyleyeyim,” dedim. Yüz ifadesindeki insanı deli eden o soğukluktan hiç taviz vermeden; “Hem de yarın akşam öyle mi?” dedi. Şaşırmıştım. Aceleyle; “Bir işimiz mi vardı?” diye sordum. Kinayeli bir şekilde gülümseyerek; “Ne işimiz olacaktı ki… Gitmek istiyorsan git,” dedi. Çocuklara söz vermiştim, bu yüzden lafı hiç uzatmadan; “O zaman mesele yok,” dedim ve cevap vermesini beklemeden dolabı açıp bir torba çıkarttım. Belli etmemeye çalışmama karşın bozulmuştum. O sıkıntıyla televizyonun karşısına geçtim. Aklım Gamze’nin tavrına takıldığı için ekrandaki görüntüye kendimi veremiyordum. Nereden bakarsam bakayım gösterdiği tepkinin mantıklı hiçbir nedeni yoktu. O öfkeyle kendi kendime söylenmeye başladım. “Kadın milletini anlamak gerçekten çok zor. Ne kadar taviz verirsen ver yine de mutlu olmuyor, hep daha fazlasını istiyorlar. Alt tarafı arkadaşlarla top oynayacağız dedik, çapkınlığa çıkacağız demedik ki… Suç bende. Bugüne kadar her dediğini yaparsam olacağı buydu… Sen surat asmayı görürsün Gamze Hanım, bak bundan sonra neler yapacağım...” Yanıma gelip oturduğunda hâlâ sakinleşememiştim. O sinirle yerimden kalkıp; “Ben yatıyorum,” dedim. Gönlümü alacağına yüzüme bile bakmadan; “Keyfin bilir,” dedi. O an içimden geçenleri olduğu gibi söylemeye niyetlendiysem de, zor bela kendimi frenledim ve odadan çıktım. O gece pek rahat uyuduğumu söyleyemem. Gözlerimi ne zaman kapatmaya kalksam, soğuk bir yüz ifadesiyle benden hesap sorup durdu. Bu yüzden sabah işyerine gittiğimde sersem gibiydim. İsteksiz bir şekilde çalışırken sekreterim içeri girdi ve “Rıdvan Bey bugün ayın yirmi ikisi, biliyorsunuz muhtasar beyannamelerinin son günü. Hazırladıysanız hemen yollayalım,” dedi. Başımdan aşağı kaynar su dökülmüşçesine yerimden fırladım. 22 Kasım, Gamze’nin doğum günüydü. “Emin misin?” diye arka arkaya iki defa sordum. Zavallı sekreterim ne olduğunu anlayamamanın şaşkınlığıyla; “Evet,”dedi. Yıkılmıştım. Odadan çıkmasını işaret edip yerime oturdum. “Bu sefer ayvayı tam yedik oğlum. Sen kalk doğum gününde top oynamaya git. Öldürse yeridir. Nasıl da aklımdan çıktı? Şimdi ne yapacağım? Yanına gitsem çocuklar tefe koyar, gitmezsem Gamze hayatımı söndürür. Lanet olsun, tam köşeye sıkıştım.” Sıkıntıdan ter içinde kalmama rağmen sorunuma bir çare bulamamıştım. Umutsuzca başımı yukarıya kaldırıp; “Tanrım ne olursun bana bir yol göster. Ne yapmalıyım?” diye sordum. Her zamanki gibi yanıt

29


Öykü gelmeyince; “Keşke bir kopyam olsaydı, o zaman her şey ne kadar güzel olurdu,” diye düşündüm. “Tüm işleri ona yaptırır ben de gönlümce gezerdim. Ah güzel Allah’ım bugüne kadar hiçbir isteğimi yapmadın, bari bu dileğimi gerçekleştir…” O an odam birden kararmasaydı belki daha başka fanteziler de bulacaktım, ama gün ortasında karanlığa gömülmüştüm. Neler oluyor diye etrafıma bakınırken duvarların dört kösesinden dumanlar çıkmaya başladığını gördüm. “Yangın çıkmış olmalı, elektrikler de bu yüzden söndü,” diye düşündüğüm sırada, gök gürültüsüne benzer bir sesle yerimden sıçradım. “Emin misin? “Neden?” “Bir kopyanı istemekte.” “Kesinlikle, ama bu nasıl olacak?” “Her insanın hayatının bir döneminde, bir isteği kabul edilir. Önemli olan bu anı hissetmek ve tam o anda dileğini söylemek. Ne yazık ki çoğu kişi bu anı yakalayamaz. Şimdi çok iyi düşün, gerçekten bu isteğinde kararlı mısın? Unutma ki ileride pişman olsan da geriye dönemezsin.” Birileri bana şaka yapıyor olmalıydı. Gülerek; “Şunu bilin ki numaranızı yemedim. Şimdi top sizde, istiyorum ulan,” dedim. Birden her şey eski haline döndü. Şakayı yapanlar kapının arkasında gizlenmiş olmalıydılar. O yöne doğru giderken bir yandan da; “Nasıl yaptınız bilmiyorum, ama gerçekten iyi numaraydı,” diye bağırıyordum. O sırada arkamda bir çift gözün bana baktığını hissettim. Gerisin geriye döndüğümde koltuğumda oturuyor olduğumu gördüm. Şaşkınlıkla; “Sen de kimsin?” diye sordum. “Senin öteki yanınım.” “Nasıl yani?” “Bir dilek diledin ve kabul edildi.” “Saçmalama öyle şey olmaz.” Ama olmuştu. Karşımda duran adam, giydiğim kıyafetlere kadar benimle birebir aynıydı. Bu kadarına bizim fırlamaların gücü yetmeyeceğine göre, bu bir mucizeydi. Artık tüm dertlerim sona eriyordu. “Yaşadık o zaman. Sahi senin adın neydi?” “Saçma bir soru. Tabii ki Rıdvan.” “Doğru ya, sen ben olduğuna göre elbette adlarımız da aynı olacak.” “Bana bak Rıdvan şimdi sana ilk görevini veriyorum. Kulaklarını aç ve beni iyi dinle. Akşam ben maça gideceğim sen de doğru eve. Unutmadan, önce çiçekçiye gidip karanfil alıyorsun, malum Gamze’nin doğum günü. Ben gelene kadar da gönlünü hoş tutuyorsun. Eve yaklaştığımda sana bir telefon çakıyorum ve ortadan arazi oluyorsun. Sahi muhasebeden anlar mısın?” “Senin bildiğin her şeyi ben de bilirim.” “O zaman otur beyannameleri hazırla. Ben de kimseye görünmeden dışarı çıkıp biraz dolanayım. Bu arada haberleşmemiz için sana bir telefon lazım.” İki saat sonra yangın merdiveninden odama ulaştığımda kopya Rıdvan’ı deli gibi çalışır buldum. Tüm beyannameleri hazırlayıp bitirmişti. “Aferin oğlum aynen böyle çalışmaya devam et. Al şu telefonu, numaramı kaydettim, acil bir şey olursa ararsın.” “Gerek yok, bildiğin her şeyi ben de biliyorum.” “Olsun. Bu arada senin paran da yoktur, çıkışta daha çiçek alacaksın. Al şu parayı. Kimse ikimizi yan yana görmeden de tüyeyim artık. Unutma, akşam eve yaklaştığımda telefonu çaldırıyorum. Sen de kapıyı

30


Öykü açık bırakıp arazi oluyorsun. Şimdilik arabada kalırsın. Sabah da doğruca işe gidersin. Yıllardır çalıştım, şimdi dinlenme zamanı.” Kopyama göz kırpıp odadan çıktım ve geldiğim yoldan kendimi dışarıya attım. Üzerinden eve geç kalma korkusu kalkınca, insan daha rahat nefes alıyor. Özgürlüğümün ilk gününde bunu doyasıya yaşadım. Önce sokaklarda serseri gibi dolaştım, sonra da gözüme çarpan ilk yere girip buz gibi bir bira içtim. Akşam top oynarken de hiç olmadığım kadar keyifliydim. Sahada takılmadığım insan kalmadı. Oyundan sonra herkes eve gitmek için acele ederken; “Ulan sizin kadar da kılıbık insan görmedim. Gelin önce iki duble bir şeyler içelim, sonra gidersiniz,” dediğimde, ne yapacaklarını bilemediler. Sudan sebeplerle önerimi reddedip yanımdan ayrıldıklarında sürekli olarak; “Doğruyu söyle oğlum, kafana saksı mı düştü, yoksa evden mi kovuldun?” diye sorup duruyorlardı. Duşumu alıp eve doğru giderken aklımdaki tek düşünce, bu güzel geceyi Gamze’nin kollarında noktalandırmaktı. Evin önüne geldiğimde telefonu çaldırdım, açmadı. “Akıllı adam. Gamze’nin yanında konuşup oyunumuzu hiç belli eder mi? Haliyle benden bir şeyler kapmış,” diye düşünerek hiç telaşa kapılmadım. Yanılmışım. Kopyam benden çok daha akıllıymış. Kapı kapalıydı ve içeri girmemem için de anahtarı kilidin üstüne koymuştu. Zili çalmak tüm foyamı ortaya koyacağı için söylenerek arabaya gittim ve telefonu yeniden çaldırmaya başladım. Kapatmıştı. Ancak sabaha karşı uyuyabildim. Gözlerimi açtığımda saat on biri geçmişti. Hemen işe gittim ve kimseye görünmeden odama çıktım. Çalışıyordu. Beni gördüğünde hiç istifini bozmadı. O sinirle yanına gittim elinden kalemi kapıp yere fırlattım ve hırsla; “Bırak şimdi çalışmayı da cevap ver bakalım, neden kapıyı açmadın?” dedim. “Çünkü Gamze çok iyi bir kadın ve senin gibi serseriyi hak etmiyor.” “Bırak bu anlamsız lafları, unutma burada kararları ben veririm. Sen sadece zavallı bir kopyasın.” “O senin görüşün.” “Saçmalıyorsun.” “Olabilir, ama bu gerçeği değiştirmez ki!” “Hangi gerçeği?” “Senin bir pislik olduğunu.” “Dolayısıyla sen de öylesin.” “Yanılıyorsun dostum, ben senin görünüş olarak bir kopyanım. Karakter olarak tam zıtız.” “Yani?” “Sendeki kötü alışkanlıkların hiç biri bende yok. Bir kere karımı çok seviyorum. Onun için her şeyi yaparım. Ayrıca çalışkanım, insanlara yardım etmek için yanıp tutuşurum.” “İkide bir karım deyip durma, o benim karım. Hem ben de çok seviyorum.” “Ama ben onu hiç üzmüyorum. Her dediğini yaptığım gibi ev işlerinde de yardımcı oluyorum.” “Alt tarafı bir kopyasın. Ben ne dersem onu yapmak zorundasın.” “Kim dedi onu?” “Öyle olması gerek.” “Yanılıyorsun.” “Düzenbaz adam şimdi gidip Gamze’ye neler olduğunu anlatacağım.” “Gideceğini hiç sanmam.” “Neden?” “O zaman dün geceyi de izah etmen gerekir.” Haklıydı, dün geceyi izah edersem Gamze’yi ebediyen kaybederdim. Şu anda tüm ipler onun

31


Öykü elindeydi ve elimden hiç bir şey gelmiyordu. Çaresizce işyerinden ayrıldım. Ne yapacağımı bilememenin sıkıntısıyla gün boyu içip durdum. Akşam eve gitmek istediysem de, Gamze’ye durumu nasıl anlatacağımı bilememenin sıkıntısıyla bu düşüncemden vazgeçtim. Zaman su gibi akıp duruyordu. Hiçbir şey yapmadan, beni o mutlu günlerime geri döndürecek yeni bir mucizenin gerçekleşmesini bekliyordum. Aradan önce günler sonra da haftalar geçti, ama durumumda herhangi bir değişikli olmadı. Ne yapacağıma hâlâ bir karar verememiştim. Bu zaman zarfında mecbur olmadıkça sığındığım otelden hiç çıkmadım. Gün boyu içip durdum. Bir sabah güç bela ayılmaya çalışırken, nasıl oldu bilmiyorum; ama birden kendimi dışarı attım. Loşluğa alışan gözlerim güneşten kamaşmıştı. Bir süre sonra bu aydınlık hoşuma gitmeye başladı ve hâlâ yaşadığımı anımsadım. Elimdeki her şeyi kaybetmeden, kendi kendimi hapsettiğim bu karanlıktan bir an önce kurtulup gerçeklerle yüzleşmem gerektiğini de, işte o zaman anladım. Bu kararı verince biraz olsun rahatlamıştım. Uzun zamandan beri ilk defa banyo yapıp tıraş oldum. Çiçekçiye uğrayıp Gamze’nin en sevdiği kırmızı karanfillerden bir düzine aldıktan sonra bir zamanlar oturduğum eve gittim. “Geleceğimi hiç beklemediği için olacak, zili çalar çalmaz kopyam kapıyı hemen açtı. Beni görünce şaşırdı. Onun bu dalgınlığından istifade ederek içeriye girdim. “Hayatım kim geldi?” Uzun zamandan beri Gamze’nin sesini ilk defa duyuyordum. Yüreğim sıcacık oldu. Eşimi çok sevdiğimi ve onu kaybetmenin ölmemle aynı anlama geleceğini de, böylece anlamış oldum. Ne pahasına olursa olsun onu yeniden kazanacaktım. Kararlı bir ses tonuyla “Ben geldim,” dedim. “Sen zaten evde değil miydin?” Neler olduğunu anlamak için merakla yanımıza geldi. İkimizi yan yana görünce, bir çığlık atarak bayıldı. Aynı anda koşup yakalamasaydık başını yere vurması kaçınılmazdı. Salondaki kanepeye yatırıp bileklerini kolonya ile ovuşturduğumuz sırada gözlerini açtı. Gülümseyerek, “Çok garip bir rüya gördüm, meğerse senin bir ikizin varmış,” dedi ve tam o anda arkamda duran kopyamı fark etti. Sert bir şekilde beni iterek yerinden sıçradı. Yüzü kireç gibi bembeyaz kesilmişti. Köseye sıkışmış bir kedi gibi sırtını duvara yasladı. Deli gibi bir bana bir de kopyama bakıyor, bir yandan da “Neler oluyor?” diye haykırıyordu. “Ne olur sakin ol her şeyi izah edeceğim,” dedim. “Olduğun yerden anlat, sakın yanıma yaklaşma,” dedi. Tüm yaşananları, hiçbir şeyi gizlemeden tüm yalınlığıyla anlattım. O sırada gariptir kopyam söze hiç karışmıyor, anlattıklarımı sessizce dinliyordu. Son sözümü söyledikten sonra; “Ne desen haklısın. Kendimi savunacak hiç bir bahanem yok. Çok egoistçe davrandım, ama artık suçumu anladım. Senden sadece bana bir fırsat daha vermeni istiyorum. Seni çok seviyorum,” dedim. Nutku tutulmuş gibiydi. Ne bir yorum yapıyordu ne de düşüncelerini belli edecek bir hareket. Neden sonra başını çevirmeden gözleriyle kopyama döndü. Ondan da bir açıklama bekliyordu. Kendinden emin bir şekilde gülümsedi ve benim bugüne kadar hiç beceremediğim kadar sakin bir ses tonuyla; “Tüm anlattıkları doğru. Ben onun birebir kopyasıyım; ama olumlu yönde. Aslımda var olup da seni rahatsız eden tüm kötü alışkanlıklar bende yok. Sadece seni mutlu etmek için var...” dediği sırada sinirlerime hâkim olamadım ve sözünü keserek; artık değiştiğimi haykırdım. “Görüyorsun değil mi, değiştim demesine karşın hala sinirlerine hâkim olamıyor. Bu kritik anda böyle davranan dümeni ele geçirdikten sonra neler yapmaz. Hâlbuki sen sadece şımartılmaya ve el üstünde tutulmaya layıksın.” Kötü bir şekilde yakalanmıştım. Yardım beklercesine Gamze’nin gözlerinin içine baktım. Biraz evvel geçirdiği şoktan eser kalmamıştı, ama bakışları son derece soğuktu. Sığındığı köseden öne doğru iki adım atıp salonun ortasına geldi ve alaycı bir şekilde bana gülümseyerek; “Kaç yıllık evliyiz, on değil mi? Gerçekten

32


Öykü birbirimize değer verdiğimiz, mutlu olduğumuz günler ne kadar? Maalesef çok az. Hep birbirimizi yiyip durduk. Oysa kopyanla durum hiç böyle değil. Bana bir kraliçe gibi davranıyor ve bir dediğimi ikiletmiyor. Aslına bakacak olursan gelmen çok iyi oldu. Ne zamandır sendeki bu akıl almaz değişikliği içimde sorgulayıp duruyordum. Bilmediğim bir suçunu affettirmek için mi böyle davranıyor diyordum. Şimdi anladım ki bunlar boş bir evhammış. Sadece beni çok seviyormuş, o kadar. Bunca yıl seninle yaşadım biraz da öteki Rıdvan’ı deneyeyim,”dedi. Hiç beklemediğim bu yanıt karşısında yüreğime bir hançer yemişçesine sarsıldım. Her tarafımdan ter fışkırıyordu. Zorlukla konuşmaya çalıştığımda gözlerimden akan yaşlara mani olamıyordum. “Ama bu beni aldatmak olmuyor mu?” “Aldatmak mı? Asla.” “Nasıl yani?” “Hayatım, seni kendinle nasıl aldatabilirim ki? Sonuç olarak yine seninle birlikteyim. Aradaki tek fark bu sefer yanımda mükemmel halin var. Bunu aldatma olarak görmek son derece saçma. Hem biliyorsun ne toplum ne de ailen böyle bir şey için beni kınayabilir. Sonuç olarak seni hâlâ sevdiğimi rahatlıkla söyleyebilirim.” Bu sözleri söyledikten sonra kopyama döndü ve “Haydi güzelim misafirimizi biran önce yolcu et, balıklar soğuyacak,” dedi. Önce; isyan edip tehditler savurdum, sonra; yelkenleri indirip affetmesi için yalvardım, ama sonuç değişmedi. Yanlarından ayrıldığımda kolum kanadım kırılmıştı. Kendime güvenimi kazanmak için mutlaka bir şeyler yapmalıydım. Sabah uyandığımda işime geri dönmeye karar vermiştim. Böylece; hem kopyam işsiz kalacaktı, hem de parasızlığa dayanamayan Gamze bana geri dönmüş olacaktı. Bu planım da tutmadı. Patronum anlattıklarımı dinleyince kahkahalarla gülerek; “Çok fazla bilim kurgu filmi izlediğimi,” söyledi. Israrım karşısında köpürdü ve “Beni çocuk mu sanıyorsun, böyle saçmalık olmaz,” dedi. Ciddi olduğumu fark edince de; “Gündüz vakti içmeye utanmıyor musun?” diye söylenmeye başladı. Başka çarem kalmayınca patronumu yanıma alarak odama götürdüm. Masamda çalışan kopyamı görünce; önce anlamsız gözlerle baktı, sonra da bir koltuğa yığılıp kaldı. Kendine gelip olanları kabullendiğinde de, benim yerime kopyamı tercih etti. Sebep olarak da; çalışkanlığını, işten hiç kaytarmadığını, tüm işlerini bitirmeden ofisten asla ayrılmadığını söyledi. Kısaca, bende bulamadığı artıların tümü kopyamda mevcutmuş. Odasından çıkacağım sırada da, kopyama bu ay zam yapacağını ve ikinci adam pozisyonuna terfi ettireceğini söyledi. Yaptığım tek mantıklı hareket, kopyam uyanmadan bankadaki tüm hesabı boşaltmak oldu. O günden beri sadece intikam duygusuyla yaşıyorum. Bulabildiğim tek çözüm ise öteki beni öldürmek. Ancak sonunda hapishaneye düşüp kalan ömrümü orada geçirmek de istemiyorum. Bana ceza almadan kendimi öldürmemin yolunu gösterecek bilge bir avukat arıyorum. Arada din adamlarına da danışıyorum, onlar da olayı başka yönden algılayıp kendimi öldürmenin büyük günah olduğunu söylüyorlar. Kim bilir daha böyle ne kadar dolaşacağım? Öykü: Atilla BİLGEN

33

İllüstrasyon: Mehmet Kaan SEVİNÇ


Çizgiroman

34


Çizgiroman

35


Sinema

Zack Snyder’a Sille Tokat

Geçenlerde arkadaş ortamında ne vakittir beklemeye değecek bir film gelmediği yönünde bir polemik dönmekteydi. Gerçi anamızın babamızın aylarca Robocop’u beklediğine dair bir malumatımız yok lakin ana fikir olarak eski heyecanın kaybolmasıyla ilgili veryansın ediyorduk. Akabinde eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürürcesine Zack Snyder’ın adı geçti. Çektiği ilk filmden itibaren bizim gibi dinozorlarla ana akım izleyiciyi aynı potada eriten 2000’lerin bize kazandırdığı en önemli yönetmenlerden biri. “Ya!” dedi birisi, “Baykuşlu bir şeyler çekmiş adam…”. “Vardır bir bildiği…” dedik hep beraber. İzledik, yokmuş. Fakat bir yandan da bu Hollywood denilen mekân bir kaynar kazan, kimin eli kimin cebinde, kim nereden sermaye koparır, bir stüdyo nasıl ikna edilir gibisinden işin cinliklerine vakıf değiliz. Bir iki ay geçmeden gördük ki hakikaten varmış Zack amcanın bir bildiği. “Sucker Punch” diye bir film peydahlıyormuş inceden inceden. Ama ne zaman ki filmin afişini gördük, ne zaman ki fragmanını izledik, işte o vakit şirazeden çıktık.

36


Sinema

“Sucker Punch”, “Alis Harikalar Diyarında” isimli güzide eserin bir serbest uyarlaması. En kaba hatlarıyla öyle en azından… Ama hatları epey kaba düşünmek lazım… Çünkü 5–6 ay evvel Tim Burton’a söve söve salondan çıktığımız o rezil filmdeki Alice ile katanasını kuşanıp, ejderha doğrayan, Ninja kesen, makineliyle bir tabur askeri hacamat eden Baby Doll arasında pek benzerlik yok. Üvey babası tarafından tacize uğrayıp en nihayetinde bir akıl hastanesine kapatılan genç bir kız, kendi bilinçaltında yarattığı alternatif bir gerçeklikte, bu akıl hastanesinden kaçmak için kurduğu planı hayata geçiriyor. Kendisi gibi hastaneye kapatılan farklı karakterlerdeki diğer kızlarla beraber bu alternatif gerçeklikte maceradan maceraya atlayan hanım kızımızın hikâyesi, Türk mutfağının güzide yemeklerinden türlüyü andırıyor. Bir bakıyorsunuz postapokaliptik, bir bakıyorsunuz karanlık çağlar, bir bakıyorsunuz oryantal tandanslar, bir bakıyorsunuz panzerler, SMG’ler… Kendisini özgür bırakması için bulması gerekli olan beş değerli maddenin peşinden koşarken hikâyenin mistik tarafı da Baby Doll’un farklı evrenlere yolculuk etmesi için ön ayak oluyor. Baby Doll rolünde genç yıldız Emily Browning, kızların akıl hocası olgun femme fatale Madam Gorsky rolünde

37


Sinema

Carla Gugino ve niyeyse High School Musical’den Zac Efron’un ex-aşkı Vanessa Hudgens (vardır bir bildiği) başrollerden bazıları. Görsellik açısından Zack Snyder’a dair endişelerimiz yok (haşa!), zira cepte Watchmen, 300 ve Dawn of the Dead (bi de baykuşlar) gibi gayet tatminkar örnekler var (baykuşlar biraz muallak). “Sucker Punch”ın ayırt edici yönü birçok görsel stili kotarma çabası. Bir set cyber-punk öğelerle bezeliyken, bir sonraki sahnede buharlı makineler, zeplinler fink atıyor. Yeşil ekran teknolojisinin iyi örnekleri (Sin City, 300) olduğu kadar kötü örnekleri (The Mutant Chronicles, Sky Captain) olduğunun da farkındayım lakin dediğim gibi yönetmen Zack Snyder, o sebeple ağzınızı toplayın.

38


Sinema

Yönetmenin bir ayrı artısı da müzikleri… Bilhassa Watchmen’de “Comedian”ın cenazesinde Simon&Garfunkel ve giriş jeneriğinde Bob Dylan bizi kendimizden geçirmişti. Bu sefer de Led Zeppelin’den, Lords of Acid’e geniş yelpazeli benzeri bir galeyan söz konusu. Kısacası taşlar yerine oturmuş görünüyor. Eğer çok kötü bir sürprizle karşılaşmaz isek son yılların en nev-i şahsına münhasır, en akılda kalıcı ve eğlenceli filmlerinden biri geliyor. Katanalı gacıların kötü adamları kestiği bir film tek başına benim için kâfi bir fikirdir. Bir de üstüne iyi işlenmiş bir hikâye, güzel aksiyon sahneleri, mini gun kullanan Ninjalar, uzay gemileri, Red Baron… Filmin bu alternatif gerçeklik üzerinden fazla derine inilmemiş bir masal anlatmasına bile gerek yok sanki. Ama onu da yapmış gibi görünüyor. Bu adamın tarzına az da olsa bir merakınız varsa inceden oynatmamanız elde değil. Zack Snyder’ın en güzel yaptığı şey bu tekdüze piyasada biraz farklılaşarak da çok güzel blockbusterlar yapılabileceğini kanıtlamak. Ya da yine bir arkadaşımın tabiriyle izlemek istediği filmleri çeken bir adam Zack Snyder. Daha afişi ortaya çıkar çıkmaz kült film statüsüne ulaşabilecek bir film “Sucker Punch”. Reboot üstüne reboot yiyen Superman serisinin yeni filmini çekmekle mükellef bu insana Bryan Singer’ın başına gelenler gelmesin diye dua ediyoruz ve lakin saflığına leke sürülmeden evvel çekeceği son film gibi görünen “Sucker Punch”ı kaçırmayın diyoruz. Zira Zack Snyder Superman serisine kendini kaptırıp bizi terk ederse bundan 5–6 yıl sonra Sünger Bob’un sinema versiyonunu çektiğinde “Sucker Punch”ı hasretle anacağız. Fakat… Sünger Bob–Zack Snyder eşleşmesi çekici geldi bir anda… Adam hakikaten hazırlıksız yakalıyor insanı… Fikret KARAKURT karakurtf@gmail.com

39


Öykü

Av

“Sanırım kaybolduk,” diyor Hamdi. “Dur birader, hemen öyle kötü düşünme, buluruz yolumuzu. Hem sora sora Bağdat bulunur değil mi ama?” diye karşılık veriyor Hayri. “Ne sorması lan, görmüyor musun etrafta bizden başka bir Allah’ın kulu yok. İn cin top oynuyor mübarek.” Haklı Hamdi. Etrafta onlardan başka hiç kimse yok. Bir anda beraber gezdikleri tüm arkadaş ve akrabaları yılan görmüş tavuklar gibi kaçışmaya başlarken Hamdi ve Hayri de araba farı görmüş geyik gibi kalakalmışlardı. Öylece durmuş herkesin dört bir yana savruluşunu izlemişlerdi. “Şimdi ne yapacağız peki?” Kritik soruyu Hayri soruyor. Hamdi’nin delici bakışlarına çarpınca gözleri, bu soruyu sorduğuna pişman oluyor haliyle. Hamdi, sert yapılı biraz. Aklı karanlıktaymış gibi hiç doğru düzgün düşünmez olaylara pata küte dalar. Simsiyah gözleri yüzünün iki yanında parlıyor, dua eder gibi bir açılıp bir kapanıyor. Saf olabiliyor bazen. Hayri biraz daha akıllı. O kadar. Başka ayırt edici hiçbir özelliği yok Hamdi’den. Çok düşünür, çok kafa yorar her şeye. Ama o da bir süre sonra diğerleri gibi unutur. Her şey dağılıp gider zihninden. Ama hezeyan dolu bir özlemle anar tüm bildiklerini. Unutur çünkü. Unuttuklarını hatırlamak ister. İki arkadaş dolanmaya, diğerlerini bulmak için oksijen varlığının şüpheli olduğu bu yerde gezinmeye

40


Öykü başladılar. Hiçbir ses yoktu. İkisinin nefes alıp verme sesinden başka. Bir de çok ama çok uzaklardan, derinlerden gelen konuşma sesleri vardı. Anlamsız mırıltılar vardı. Öyle ki Hamdi duymuyordu bile. Sinirliydi. Seslerin arkadaşlarına ait olmadığı aşikârdı. Bir süre bağıra bağıra, arkadaşlarının adını haykıra haykıra dolanıyorlar öylece. Sora sora Bağdat’ın bulunduğunu biliyorlar; yine de bulamıyorlar yollarını. Sonra susuyorlar, her haykırışın sonunda olduğu gibi. Bakıyorlar birbirlerine. Hamdi içten içe küfrediyor Hayri’ye. Beyninin her kıvrımına karıncalar hücum ediyor ve ardından karıncalar intihar ediyor sanki. Başı ağrıyor yani. Hayri ise mahcup, korkudan midesi bulanıyor olsa gerek. İçinde sanki rengârenk bir gökkuşağı doğuyor. Rengi değişiyor. Suskunluk devam ediyor, ikisi de konuşma yetilerini kaybetmiş gibi bakıyorlar birbirlerine. Önce Hamdi’nin aklı gidiyor, sonra Hayri’nin. İkisinin de aklı karanlığı boyluyor, ya da ikisinin de aklı müthiş bir ışık patlamasıyla kapanıyor. “Benim karnım acıktı,”diyor Hamdi. “Benim de ama şu an bunu düşünemiyorum bile.” “Niye len?” “E diğerleri… Diğerleri… Di…” Gözleri kapanıyor Hayri’nin bir süreliğine. Hatırlamak istiyor. Unuttuğunu biliyor çünkü. O Hamdi gibi değil hiç olmadı da zaten. Gözlerini açıyor. Her şey aynı ama her şey farklı da. Ruhu yenileniyor. Tazeleniyor bedeni. Beynindeki kayıt cihazı tekrar çalışmaya başlıyor. “Ne diyon oğlum sen, diğerleri kim?” “Ne, ne diyon? Bir şey dediğim yok.” “Tamam, haydi neyse, acıktım ben, yiyecek bir şeyler bulalım.” Hamdi etrafı kolaçan ediyor. Yemeği doğada hazır bulunan bir şeymiş gibi çevresine bakıyor. Ağzını açıp kapatıyor. Açıyor ve kapatıyor. Hayri de aynı şekilde. Uzaklardan fıstık gibi bir kız görünüyor. Alımlı. Endamı can alıcı. Hayri ona ilk görüşte âşık oluyor. Eli ayağına dolanıyor. Uzaklarda görünen kız daha göründüğü ilk anda kalbinin derinliklerinde boş kalan bir yere yerleşiyor. “Benim gördüğümü sen de görüyor musun abi?” diyor Hayri. “Evet lan görüyorum tabii.” Hamdi başka şeyler görüyor. Kız filan umurunda değil. O midesine birkaç lokma bir şey yollamanın derdinde. İkisi de kudurmuşa dönüyor. Her bir yerleri ayrı oynuyor neredeyse. Sonrası yok. Sonrası karanlık. Yine bir zihin karmaşası, beyinlerinde akıl almaz renk cümbüşü, ışık patlaması vesaire. Derin bir sessizlik. İkisi de dona kalıyor kız yanlarından geçerken. Sanki kız Yunan mitolojisindeki Medusa’ymış da bir bakışıyla Hamdi ile Hayri’yi taş kesiveriyor. Yanlarından geçerken bu duruma gülüyor. Hoşuna gidiyor bu. Kuyruk sallıyor. Ama iki arkadaş şu an onu ne görüyor ne duyuyor. Sessizlik bozulmalı. “Ağlamak istiyorum!” diye haykırıyor Hayri. Hamdi şaşırıyor. Az biraz da tırsıyor, hiç görmemiş çünkü Hayri’nin sert yanını, onu oldu olası akıllı ve bir o kadar da korkak biliyor. “Nedenmiş lan o?” “Bilmiyorum, içim çok buruk. Sürekli eksik yaşıyormuşum gibi hissediyorum. Sürekli bir şeyleri kaybediyormuşum gibi oluyor. Bazen seni bile hatırladığıma şaşıyorum. Eksiğim anlasana. Kaybediyorum.” Uzun uzun soluyor uzun bir koşunun ardından dinlenir gibi. Öfkeli. Fakat yüzünde öfkesine dair en ufak bir kırıntı dahi yok. Hamdi’den beklediği tepki gecikmiyor. “Lan ne zamandır söyleyeceğim hep unutuyorum, bazen unuttuğumun farkına varıp hatırlar gibi

41


Öykü oluyorum, ya da bazen aynı olayı daha önce yaşamışım da tekrar ediyormuşum gibi oluyorum.” Hayri araya giriyor. “Genelde o anlar bir iki saniye içinde yaşanıp bitiyor, hatta daha uzun sürmesini istiyorsun. Sanki biraz daha zorlasan birkaç dakika boyunca aynı olayı yaşayacakmışsın gibi hatta…” “Öyle.” “Ağlamak istiyorum abi, işte tüm bunlara ağlamak istiyorum.” “Ağla anasını satayım, belki ben de ağlarım.” “Yalnız nasıl yapacağımı bilmiyorum, ben daha önce hiç ağlamadım ki.” “Ee ben de bilmiyorum nasıl ağlayacağımı, sen ağlarsan senden görüp ben de ağlayacaktım.” “Hayda…” Derin bir of çekiyor Hayri. Sanki tüm dünyanın yükü omuzlarında. Sanki oksijen ağırlaşıyor. Sanki tüm dünyası sular altında kalıyor.” “Deja vu bu.” “Ben de birkaç kez duymuştum bir yerlerden. Olabilir haklısın.” Bir bilinç kaybı daha… Beyne çakan şimşekler, yıldırımlar filan işte. Birkaç saniyelik aval aval bakışmalar. Yeniden çalışmaya hazırlanan bellekler… “Hey şuna bak!” diyor Hayri. Fıstık gibi bir kız görüyor. İkisi birden ileri atılıyor. Hayri “İlk ben gördüm!” diye haykırıyor. Hamdi “İlk görenin değil, ilk kapanındır o,” diyor. Kendince haklı. Onun mantığı böyle işliyor. Hamdi biraz daha önde. Hayri’nin şansı yok, dövüşmeyi göze alamaz, zaten ‘bir kız için kankamı satmam’cılardan o. Ama Hamdi beklenmeyeni yapıyor ve faklı bir yöne sapıyor. Yukarıya doğru hızla çıkmaya başlıyor. Kuyruğunu akıl almaz bir hızla çırpıyor. Suyun içinde sallanan nefis solucana doğru hamle yapıyor. Tek hareketle solucanı ağzına atıp hayatının hatasını yapıyor. Boğazına saplanan acıyla çırpınıyor. Debeleniyor. Çok derinlerden bazı insan sesleri geliyor. Yukarı doğru çekildiğini hissediyor Hamdi. Sudan sökülüyor. Nefesi kesiliyor bu kez. Oksijenin hışmına uğruyor. İçi parçalanıyor. Bazı anlamsız sözler duyuyor. “Uiyyy, şunun cüzelliğuna bak, haçan derya kuzisudur.” “Maşşallah pek da büyukmuş. Ben hayatumda böyle büyük hamsi görmedum.” Hamdi ölmek üzere olduğu halde “hamsi” diye kendisine mi seslendikleri merak ediyor. Gözlerini kapatmak istiyor, olmuyor. Güzelim solucanı yiyemediği için gözleri açık gidiyor. “Adın ne senin?” diyor, Hayri, kıza. “Hayriye.” “Çok güzelsin.” “Sen de öyle.” “Bu iyi.” “Çiftleşme mevsimindeyiz.” “Evet. Yapalım o zaman.” Bir zihin şoku daha. Kız ve erkek karşılıklı dona kalıyorlar. Öylece bakışıyorlar. Beyin fırtınası olayları filan işte. “Adın ne senin?” diyor Hayri. Ardından tekrar kalakalıyor. Gözleri kocaman açılıyor. “Dur bir dakika deja vu oldum. Sahi seninle daha önce konuşmuş muydum?”

Öykü: Baran GÜZEL

42

İllüstrasyon: Nadir KUTLUHAN


Röportaj

Süper Bir Kahraman Yarat

Dünya’nın en çok Süper Kahraman yaratan adamı Stan Lee adına geçtiğimiz günlerde bir yarışma açıldı. Stan Lee Vakfı İçin Süper Kahraman Oluştur (YARAT) yarışması dünyanın her köşesinden çizer adaylarını Talenthouse sitesindeki yarışmada buluşturdu. Biz de Gölge e-Dergi olarak onları izledik, oylaması için arkadaşlara önerdik hatta bazı katılımcı arkadaşlara editörümüzün dediği gibi ‘Bin oyum olsa birini de vermezdim,’ dedik ama yine de destekledik. Zaten bu kalabalık yarışma genelde tanıdığını, bildiğini, birilerinin sana önerdiğini, sosyal ağlar üzerinden memleketlin olduğunu öğrendiğini oylama üzerine kurulmuş. Yarışma son ana kadar CF Lalhruaitluang’nın yarattığı kahraman Genesys ile Türk sanatçı Onur Demirsoy’un Quantor kahramanının mücadelesi ile geçti. İlk 7 sanatçı arasında yine bir Türk, Mehmet Peyda Karabulut ve yarattığı kahramanı Kan var. Yarışma şartlarına göre en çok oyu alan 20 sanatçının ve Stan Lee Vakfı yönetiminin ‘faydalı’ olabileceğini düşünerek seçebileceği kahraman taslağının yarışmayı kazanması halinde ise bir çizgi romancı için sınırlar zorlanıyor. Kazanan kişi 2011 San Diego Comicon’da ödülünü Stan Lee’nin elinden alacak. Marvel, kazanan kahramanın çizgi film ve çizgi romanlarını yapabilecek. Ve kazanan Todd McFarlane ile onun sanat stüdyosu Todd McFarlane Entertainment, Tempe Arizona’da bir gün geçirecek. Oylama’nın biteceği 3 Mart’a kadar nefesimizi tutup sonucu bekleyelim ama yine de biz Gölge e-Dergi olarak hiçbir zorluktan yılmadık ve katılımcı Türkler ve kahramanlarını size tanıtalım istedik. Onur Demirsoy halk oylamasında 2. oldu. Merhaba Onur, bize kısaca kendinden bahseder misin? Ankara'dan. Grafi2000 çizeriyim. Astronomi ve Uzay Bilimleri mezunuyum. Kendine Jason Seiler, Todd McFarlane, Ersin Karabulut ve Murat Özkan gibi usta çizerleri örnek almış biriyim.

43


Röportaj

Stan Lee Vakfı yarışmasına katılmaya nasıl karar verdin? Ben uzun süre işlerimin yoğunluğundan dolayı bir hazırlığa giremedim. Son anda, yarışmanın bitmesine çok az bir süre kaldıktan sonra çizim yapmaya karar verdim. Hızlıca hazırlayıp, gönderdim. Sıkı bir çizgi roman okuru olarak işim kolaydı çünkü bu hikâye zaten önceden beri aklımdaydı. Nasıl bir karakter yarattın? Geçmişi, süper özellikleri, seçtiği taraf (iyi ya da kötü karakter) ailesi ve arkadaşlarını da planladın mı? Hikâyemin temelinde büyük bir Sosyal Ağ'ın, Socialobot.com'un sahibi bir genç var. İsmi Marty Mark, 26 yaşında. Aynı zamanda bir teknoloji şirketinin, Marchno'nun sahibi. İlginç tasarımlarını kendi üzerinde deneyecek kadar çılgın biri. Bu genç bir gün bir deney yapıyor. Sadece kablolarla beynine bilgi aktarmaya çalışırken bir hata oluyor. Binaya yıldırım düşüyor ve tüm internet beynine aktarılıyor. Bu özelliğini daha iyi kullanabilmek için teknoloji şirketinin de altyapısını kullanarak kendine özel bir kostüm hazırlıyor. Karakterim biraz Mark Zuckerberg, biraz Steve Jobs, biraz da Julian Assange özelliği gösteriyor. Sadece bilgi sayesinde elinde güç bulunduran biri yani. Her başarılı çizgi roman çıktığı dönemin özelliklerini taşıyor ya, ben de günümüzü en iyi özetleyen işi çıkarmaya çalıştım. Hatta karakterimin soyadı rastgele bir seçim değil. Marty, süper kahraman olduktan sonra kendine Quanton ismini seçiyor. Quanton, yıllar önce aldığım Quantum fiziği derslerinden hatırladığım kadarıyla hem dalga, hem parçacık özelliği gösteren şeye verilen addı. Hem süper kahraman, hem genç patron olması gereken, medyanın takibindeki biri için uygun olacağını düşündüm. Genç yaşta bu kadar gücü elinde bulunduran biri, muhtemelen dünyaya faydalı olmak istiyordur, diye düşünüyorum. Mark Zuckerberg'in her gün kafasını yastığa koyduğundaki planlarının da bu yönde olduğunu tahmin ediyorum. Dünyayı değiştirmek isteyen birinin, tüm bilgilere sahip olduğunu düşünsenize. Tüm kung fu, yamakasi hareketlerinin inceliklerine sahip, istediği an her şeyi silah olarak üretebilecek, kameralara, yazışmalara ulaşabilen, karşısındakinin tüm zayıf taraflarını bilebilecek bir karakter benimki. Bunların kas gücünden daha önemli olduğunu düşünüyorum. Hatta önüne geçilemez bir güce sahip. İşin ilginci bu bilgilere biz de istediğimizde ulaşabiliyoruz. Ailesi, arkadaşları ve temel düşmanlarını da düşündüm elbet. Hatta Mark'ın sahip olabileceği zayıf noktaları da belli. Ama o kısımlar şimdilik bende kalsın (gülüşmeler)… Çizgi roman okurken, Süper Kahraman ya da herhangi bir çizgi roman kahramanının farkı var mı senin için? Çizgi roman okurken çoğunlukla süper kahraman içerenleri okumaktan zevk aldığımı fark ettim. Enki Bilal çizgi romanları da keyif veriyor ama yeni sayısı çıkmış Captain America'yı hiçbir şeye değişmem. Özellikle Stan Lee tarafından çıkarılmaya başlayan yeni seriler The Traveler, Starborn ve Soldier Zero harika. Okurken kalbim yerinden çıkacak gibi oluyor. Sinema filmlerinin çoğunda hâlâ bu etkiyi göremiyorum. Açıkçası Watchmen ve Hellboy filmleri dışında. Diğerleri çizgi roman estetiğinden oldukça uzaktı bana göre. Ha bir de ilk Hulk'u ve son Batman'leri unutmamak lazım. Bu aralar yeni Captain America fragmanını izledim ama bende yeterli heyecanı yaratmadı. 2012'de gelecek Avengers filmi ise her aklıma geldiğinde beni heyecanlandırıyor. Bu aralar çıkan tablet bilgisayarların, özellikle iPad'in çizgi romanlara ilgiyi arttıracağını düşünüyorum. Kendi adıma ben de artık iPad aracılığıyla okumayı tercih ediyorum. Belki kâğıdın sıcaklığına sahip değil,

44


Röportaj

ama parlak ekranın avantajları çizgi roman için vazgeçilemez. Ayrıca biraz kullanınca ısınan işlemci de aynı sıcaklığı veriyor. Bir Süper Kahraman yaratmak isteyen arkadaşın olursa neleri tavsiye edersin? Süper kahraman yaratmak isteyen gençlere şunu öneririm, karakteriniz her şeyiyle özgün olsun. Hikâyesiyle, görünümüyle, güçleriyle... Daha önce tasarlanmış bir karaktere benzediği sürece onun gölgesinde kalır diye düşünüyorum. Ek olarak salt iyi, salt kötü olmasın. Her gerçek insan gibi, o süper kahraman kostümünün de içinde bir insan olduğunu unutmayın. Güçleriyle, zaaflarıyla, iyi ve kötü tarafıyla... Ayrıca hikâyeniz bir duruş sergilerse ciddiye alınır. Aşırı politik bir hikâyeden bahsetmiyorum ama ayakları yere basan bir hikâyenin, söyleyecek sağlam sözleri olmalı. Bana ulaştığınız için çok teşekkür ederim. Umarım hoş bir söyleşi olmuştur. Umarım Gölge e-Dergi’nin okurlar bu satırları okurken ben 1. olmuş olarak Amerika'ya doğru yola çıkmış olurum. Biliyorsunuz kazanan yarışmacı Todd McFarlane ve Stan Lee ile tanışacak. Kazanan karakterin de vakıf tarafından sinema, oyun ve çizgi roman sektörlerinde tanıtımı kolaylaştırılacak. Eğer gerçekleşirse, sanatın her alanı gibi çizgi romanda da boş bir ülke olmadığımızı dünyaya kanıtlamış oluruz. Dünyanın her yerinden binlerce katılımın olduğu bir yarışmada, ilk 10'da birkaç Türk'ün olması bence umut verici. Ben bunu mizah dergisi zengini olmamıza ve çizime bu sayede yakın olmamıza bağlıyorum. Bu işle ilgili en sevdiğim şey yeni insanlarla tanışmak. O yüzden siteme girmek veya beni sosyal ağlardan takip etmek isteyenler olursa çok memnun olurum. Son olarak çok sevdiğim bir sözle bitirmek istiyorum. "Kendi yarattığımız hayal dünyasında, her şeyi değiştirmek mümkün." Peyda Karabulut Stan Lee vakfı yarışması Halk oylaması 7. si… Merhaba Peyda, bize kısaca kendinden bahseder misin? Nasıl başlasam bilemedim, 1983’te Mardin’de doğdum. Ortaokul ve lise yıllarım Diyarbakır’da geçti. Üniversiteyi ise Gaziantep’te okudum. Endüstri mühendisliği bölümünden orta derece ile mezun oldum. Şuan ODTÜ teknokentte bir bilgisayar oyunları geliştiren firmada concept artist olarak çalışıyorum. Resimle olan ilgi alakam 5–6 yaşlarındayken başladı. O yaşımdan bu yana diyebilirim ki kalem elimden düşmemiştir. Herhangi bir eğitim almadan kendimi geliştirmeyi başarabildim. Şunu diyebilirim; çizmek benim için vazgeçilmez bir şey. Stan Lee Vakfı yarışmasına katılmaya nasıl karar verdin? Bu yarışmayı bir arkadaşım sayesinde öğrendim. Profesyonelleşmek istediğim alan karakter tasarımı, illüstrasyon ve concept art olduğu için hiç düşünmeden yarışmaya katılmaya karar verdim. Nasıl bir karakter yarattın? Geçmişi, süper özellikleri, seçtiği taraf (iyi ya da kötü karakter) ailesi ve arkadaşlarını da planladın mı? Karakterim biraz maço diyebiliriz çünkü son zamanlardaki trend daha çok asabi olan karakterlerin daha çekici olduğu yönünde. Aynı zamanda yardımsever, hoşgörülü ve biraz delidolu. Seçtiği taraf ise

45


Röportaj

adalet ve hakların korunması. Yani iyi bir karakter. Karakterimin asıl ismi Vural KANTAR. Vakt-i zamanında Amerika’ya göç etmiş Türk bir ailenin tek oğlu. Babası bir bilim adamıdır. Türkiye'den Amerika'ya kök hücresi üzerine daha kapsamlı araştırmalar yapabilmek için ailesiyle birlikte göç etmek zorunda kalan bir bilim adamıdır. Amacı kök hücresinin farklı dokulara dönüşme potansiyelini arttırmak. Uzun araştırmalar sonunda kök hücrelerin bu özelliğini geliştirecek bir yöntem buluyor ve bunu bir insan üzerinde denemeye karar veriyor. Kök hücrelerin plasentada yoğun olarak bulunmasından dolayı bu deneyi yeni doğacak bir bebek üzerinde yapması gerekiyor, fakat bu deney yasal kabul görmediğinden, deneyi yeni doğacak kendi oğlu üzerinde yapmaya karar veriyor. Deneyden sonra Vural normal bir şekilde dünyaya geliyor. Birkaç yıl sonra babası ve annesini bir trafik kazasında kaybediyor. 20'li yaşlarına geldiğinde, vucudunda bulunan kök hücreleri istediği dokuya dönüştürebildiğini fark ediyor. Bir gün bir trafik kazasının ortasında buluyor kendini. Aracın altında kalan genci kurtarmak için aracı kaldırmaya çalışıyor. Aracı kaldırırken göbeğinin yavaş yavaş eridiğini aynı zamanda kollarının ve bacaklarının inanılmaz derece kuvvetlendiğini fark ediyor. O günden sonra bu özelliğini insanlar için kullanmaya karar veriyor. Karakterimin adı KAN. Karakterin adının KAN olmasının sebebi ise gücünü vücudunda depoladığı kök hücrelerden alıyor olması. Karakterin özellikleri ise şöyle; kök hücreler sayesinde çok kaslı bir yapıya, çok sağlam bir kemik sistemine ya da çok yoğun bir sinir sistemine sahip olabiliyor. Ayrıca yine hücreler sayesinde çok hızlı iyileşiyor ve rejenerasyon kabiliyetine de sahip. Kısacası karakter istediği zaman sağlam, kuvvetli, esnek ve refleksleri hızlı bir yapıya bürünebiliyor ve bu özelliklerin hepsini vücudunun herhangi bir bölgesine ayrı ayrı uygulayabiliyor. Fakat tüm bunları yaparken kilosunda bir değişiklik olmuyor. Ayrıca kök hücrelerin aktivasyonu arttıktan sonra saçları normalden çok daha hızlı uzuyor. Arkadaşlarını planlamadım ama karakterimin insanlarla olan ilişkisinin çok iyi olduğunu söyleyebilirim. Normal hayatında sempatik ve esprili tarafı daha çok öne çıkıyor. Tamamen sosyal bir karakter. Gerektiğinde göbeğini içine çekmesini iyi becerdiğinden kızlarla arası da fena değil. Daha önce kafanda "bir süper kahraman yaratayım" diye düşünce var mıydı yoksa bu yarışma ile mi ortaya çıktı? Daha önce profesyonel olarak karakter tasarımı yapmaya karar vermiştim zaten. O yüzden yarışmada fikir açısından çok zorlandığımı söyleyemem. Ama karakter tasarımı dediğinizde bunun içine her türlü karakter giriyor, yani özellikle süper güçlerinin olması gerekmiyor, sıradan bir aile babası da tasarlayabilirsiniz. Bu yüzden illa bir süper kahraman tasarlayayım diye bir düşüncem olmamıştı. Bu yarışma ile ortaya çıktı. Aklıma çok çeşitli kahraman profilleri geldi ama ben biraz mantık ağırlıklı tasarımı sevdiğimden, karakterimin anlamsız süper güçlerinin olmasını istemedim, Çünkü bu tarz binlerce karakter var. Günümüz teknolojisi bize aslında bir süper kahraman tasarlayabilmemiz için baya materyal sunuyor. Ben de kök hücre teknolojisinden faydalanmayı uygun gördüm ve bu bana inanılmaz bir kapı araladı karakterimi tasarlarken. Çizgi roman okurken, Süper Kahraman ya da herhangi bir çizgi roman kahramanının farkı var mı senin için? Süper kahraman insanların yapma isteyip de yapamadıkları şeyleri yapan kişilerdir bana göre.

46


Röportaj

Mesela Örümcek Adam gibi duvarda yürümeyi kim istemez, ya da Süpermen gibi uçmayı, ya da Wolverine gibi ellerinden bıçakların çıkmasını ve çabucak iyileşmeyi… Ama herhangi bir kahraman yerine kendinizi koyabilirsiniz. Çünkü o da normal bir insandır, sadece belki biraz daha cesur ya da gözü kara olabilir veya başka bir zamanda yaşıyordur. O yüzden bana göre eğer bir süper kahraman tasarlayacaksınız insanlar onun yerinde olmak istemelidir. Bir Süper Kahraman yaratmak isteyen arkadaşın olursa neleri tavsiye edersin? Öncelikle insanların kafasında soru işareti bırakmamalı. Yani eğer bir gücü varsa bunu bir şekilde o karakteri gören kişinin kafasına uygun kurguyla aktarmalı ve oturtmalısınız. Artık o kadar çok karakter çizildi ki, diyebilirim ki adı Süpermen olmayan binlerce Süpermen karakteri vardır. O yüzden orijinal olduğunu düşündükleri bir güce sahip olması önemli. Güçlerini alacakları şeyleri daha bilimsel yaklaşımlar ile açıklamak bir bakıma artı demek doğru olur. Ve çok abartılı olmaması da onu çekici hale getirebilir. Mesela, Örümcek Adam’ın gerektiğinde burnunun kanaması gibi ya da canının acıması gibi. Bunlara, Süpermen’den daha popüler hale gelmesinin sebepleri diyebiliriz. Ya da abartılı olacaksa bile bir taraftan da çok şey kaybettirmesi bunu dengeleyebilir. Mesela; Hulk. Normal iken kontrollü ve yakışıklı, ama değiştiğinde çirkin ve kontrolsüz. Son olarak; eğer insanlara kendi hayatlarından parçalar bulabilecekleri kahramanlar tasarlarsanız kendilerini o kahramana daha yakın hissedebilirler. Çiğdem Demir Karakterimin ismi MONKA. Modern zaman kahramanı olarak adlandırdığım MONKA, kısacık siyah saçlı bir kadın. O bir süper beyin ve üstün fiziksel güce de sahip ama daha çok beyin gücüyle günü kurtarıyor. Modern zamanın sunduğu "fazla iyi şartlar" onu biraz sıkmış ve ruhen arınmaya çalışıyor (Arınma kelimesi kahramanımın ismini bulurken çıkış noktam oldu: arınma-Budist rahip (monk) ve MONKA olarak adlandırdım kahramanımı). Arınmak için de yine modern zamanın "silahlarını" kullanıyor: interneti. MONKA, telepati ve telekinesis yeteneklerine sahip. O, dünyanın bir ucundaki bir internet ağına, bilgisayara, her türlü teknolojik alete bağlanabilir. Hiçbir şifre onu durduramaz. Her ne istiyorsa elde edebilir halkın yararına, yani iyiden yana. MONKA, devletlerin, terör örgütlerinin, tehlikeli deneyler yapan bilim adamlarının sırlarını, halk üzerindeki planlarını öğreniyor, bunları halkla paylaşıyor ve bu planları durdurmak için kötülere karşı, yeri gelirse "devletlere" karşı savaşıyor. Karakteri tasarlarken, karakaterin geçmişi ve çevresi üzerine çok odaklanmadım, karakteri kafamda canlandırırken sürekli nasıl kahramanlık yaptığını düşündüm. Aslında biraz da soyutladım onu diğer insanlardan. MONKA işkolik bir süper kahraman. Daha önceden de kafamda bir kaç süper kahraman fikri vardı defterime karaladığım. Ama hâlâ taslak halinde bu kahramanlar, hiçbirine MONKA kadar detaylı çalışmadım. Bu yarışma için taslak halindeki kahramanlarımı kullanmak yerine yeni bir kahraman, yani MONKA'yı yaratmayı denedim.

47


Röportaj

Ulaş Usta Aslında hikâye hafızam iyidir böyle beğendiğim hikâyeleri veya anekdotları beynimin bir köşesine atarım, yarışmaya hazırlanırken aklımda başka bir karakter ve hikâye vardı. Daha sonra meşhur Deli Dumrul karakterinin ölüme karşı duruşu aklıma geldi. Hikâyedeki ölüm algısını alıp, o zamanki din anlayışı ve Orta Asya kültürü ile örtüşecek hale getirmek istedim ve Tengricilik kavramıyla birleştirdim. Ana hatları ile yarattığım karakterin biraz o dönemi yansıtmasının istedim ve Dumrul’u Kam (Şaman) olarak dizayn ettim. Benim yarattığım hikâyede ise, yine ölüm kavramı yer alıyordu Dumrul hikâyesinden çok daha değişik ve farklı bir yönde ilerliyordu. Dumrul’un hikâyesi ile benim hikâyem ölüm konusu üzerine kesişince, Dumrul’u alıp kendi hikâyemle birleştirdim. Aslında bilindik hikâye ve karakterleri başka şekilde anlatma veya hikâyeyi yabancılaştırma durumu da diyebiliriz, Şaman Dumrul karakteri ve hikâyesi için. Karakterin aslında hikâyesi, özellikleri ve diğer yan öğeleri belli. Çok rahat oynanabilecek bir hikâye ve karakter. Oyun hamuru gibi istediğiniz şekle ve yöne çekile bilir, çevrilebilir. Her şey hazır, tek yapmam gereken hikâyeyi çizmek. Daha evvelden de hikâyelerim ve karakterlerim vardı. Bu yarışma onlardan birinin hikâye ve karakter bazında görünür olmasını sağladı. Umarım diğerlerinin de görünür ve bilinir olmasını sağlayacak Alp Türkbilen Bu yarışmadan arkadaşım vasıtasıyla haberdar oldum. Teenage, kahramanlık hevesiyle coşan, biraz komik bir karakter oluşturmak istedim. Yarışmaya kahramanı 1–2 saat içinde çizip yolladıktan sonra aslında biraz daha geliştirdim. Ailesini, arkadaşlarını, düşmanlarını ve hatta sidekick olacak bir yardımcısını bile planlayıp oluşturdum... Bir süper kahraman fikri kafamda hep vardı zaten. Doğru söylemek gerekirse daha kompleks halde hazır bulunan bir kaç süper kahraman tiplemem daha vardı ama onları kendime saklayıp, bu yarışmaya eğlencesine yeni bir karakter yaratmak istedim... Ekin Erdal Karakterin genel özellikleri üzerinde son teknoloji bir üniforma var ve gerektiğinde bunu bir silaha ya da istediği şekilde uzuvlara dönüştürebiliyor. Aslında bu karakter uzun zamandır aklımda olduğundan karakterin genel kişilik yapısı ve arkadaş çevresi az buçuk aklımda fakat daha bunlar oturmadığı için şimdilik açıklamamakta fayda görüyorum.

48


Röportaj

Gökberk Kaya Bir Samuray karakteri yarattım. Bunun nedeni farklı bir karakter yakalamak isteyişimdir. Çünkü baktığınızda samuray olan fazla süper kahraman göremezsiniz. Özellik olarak eski bir maymun koruyucu ruhuyla birleşmiş bir samuray ne yazık ki üzerine fazla düşünmedim ama kazanamazsam bile bu karakterle ilgili gelecekte bir şeyler düşünüyorum (çizgi romanını yaratmak gibi mesela). Bir süper kahraman yaratmak fikri küçüklüğümden beri vardı ama üzerine düşünmek hep zor gelmişti kendi çapımda yarattığım bazı küçük çizgi roman karakterleri vardı ama onlarda çok özenti ve çok amatördü fakat yarışmanın yapıldığını duyunca üşenmek yok dedim ve kolları sıvadım. Orkun Berk Bağcıoğlu Karakterim "The Tartar". Asıl adı "Shykai" (aslında Şıkay ama TalentHouse sitesi Türkçe karakter kabul etmiyor. E ben de "Sikay" isimli bir karakterin hoş olmayacağını düşündüm) Altın Orda devletinin Şamanist olduğu erken dönemlerinde yaşayan bir savaşçı-şaman kadın. Zaten genellikle yarattığım ana karakterler nerdeyse daima bu 3 özelliği taşır. Adı anne tarafımda adını bildiğimiz en eski dedeye dayanıyor: Şıkay Batur. Şıkay, Ruslar arasında Tartar (eski zamanlarda yabancıların Tatarlara verdiği ad) adıyla nam salmış bir şaman. Genellikle suikast, istihbarat vb gibi ajanlık faaliyetleri yürütmekte. Kendisini bir kartala dönüştürebilir, çeşitli büyüler kullanabilir, şifacılık yapar, kurtları kontrol edebilir ve ruhlarla iletişime geçebilir. Ancak karakterimizden bıkan Ruslar çareyi onu yok etmekte buluyor. Ortodoks din adamlarından oluşan gizli bir örgüt kullandığı bir büyü ile onu kendi zaman-mekân çizgisinden ayırıyor ve günümüz modern dünyasına gönderiyor. Şıkay günümüzde bu örgütün ne olduğunu ne amaçladığını kimlerden oluştuğunu ve şu anki mirasçılarının kim olduğunu araştırmakta. Amacı kendi zamanına dönüş yolunu bulabilmek. Bu yarışma daha çok karakter bazlı olduğundan hikâyeyi daha derinleştirmedim ama bu işleme oldukça müsait olduğunu düşünüyorum. Daha önceden de yarattığım karakterlerim var mesela liseden beri uğraştığım bir "Odkar" karakteri var ama bu yarışmaya yeni bir proje ile girmek istedim. Bu işe merakım esasen çocukluğumda başladı. 8 yaşındayken nerdeyse tüm dinozorların adlarını özelliklerini bilirdim hatta onları birleştirip yeni dinozorlar uydururdum. 9 yaşımdayken Pokemonla tanıştım ve belli bir yerden sonra mevcut pokemonlar bana yetmedi yenilerini yaratmaya başladım ardından bir arkadaşımın önerisi ile "Megamon" diye kendi pokemon-digimon karışımı projemizi çizmeye başladık. Hayalimiz günün birinde kendi çizgi filmimizi yapmaktı. Çoğunlukla mevcut pokemon-digimon resimlerini karıştırmak şeklinde çiziyor olsak da 5.sınıfa geldiğimizde 350'yi geçkin yaratık çizmiştik. O zamandan beri benim içimde hep bir şeyler kaldı bu konuda.

49


Röportaj

Sencer Özdemir Yarattığım karakterin adı The Grasshopper (Çekirge). Bu karakteri daha evvelden de çizmiştim, bir kaç arkadaşımın önerisiyle yarışmaya onu göndermeye karar verdim. Ancak yarışmaya gönderirken bu arka plan hikâyesini biraz özet geçtim diyebilirim. Ne de olsa Stan Lee elinde bu karakter tekrardan yoğrulacaktır diye düşünüyorum. Yine de kısaca endüstri casusluğu sonucu kaybolan bir teknolojik süitin, bir gencin eline düşmesi sonucu olanlar diyebilirim. Bundan sonrası yollarda geçen bir macera şeklinde ilerler. Klasik "Kahramanın yolculuğu" temasını günümüze taşımayı istedim bu karakteri yaratırken. Yol boyunca yeni dostlar ve düşmanlarla karşılaşıp kostümün arkasındaki hikâyeyi çözmeye çalışacak. Kostüm sonik dalgalar aracılığıyla çalışıyor. Sonik dalgaların oluşturduğu bu itme etkisi ile karakter yüksek yerlere sıçrayabiliyor. Bunun dışında bu sonik iticiler örneğin bir yumruk savuruşunda da yumruğun ya da tekmenin hızını arttırıyor. Kısacası karakterimiz bir Peter Parker değil, ancak kostüm sayesinde bir çekirgeye benzer özelliklere kavuşuyor. Çekirgelerin ses çıkarmakta bacaklarını kullanması gibi bu karakterinde botlarında sonik iticiler bulunuyor. Neredeyse liseden beri birçok karakter çizdim, özellikle tanıdığım insanları hikâyelerde süper kahraman temasıyla işlemeye bayılan bir biriyim. Oğlum sende derste ne uyuyorsun be dediğim birini 2 gün sonra "Tembelhayvan Adam" diye çizmek gibi huylarım vardır. Bu nedenle birçok karakter ve hikâyem var. Özellikle Gamakuvveti adıyla çizip tamamlamaya çalıştığım bir hikâyem olmasına rağmen, yer yer üşenmekten yer yer de ders-iş vs. yoğunluğundan bitiremedim. Çizgi roman özel ilgi isteyen bir şey, bu nedenle zaman bulabilmek çok önemli. Merhaba Yaşar Fırat, Bize kısaca kendinden bahseder misin? *Yirmi beş yıllık karikatüristlik geçmişim var. Gırgır ve Çarşaf mizah dergileri kökenliyim. Eserlerim başta Gırgır ve Çarşaf dergileri olmak üzere pek çok mizah dergisi ve gazete de yayınlandı. Karikatürcüler Derneği üyesiyim. Yaşamımı ekonomik olarak hâlâ bu sanatın hem sanatçısı hem de uygulayıcısı olarak, -diğer pek çok meslektaşım gibi- başka ek bir ekonomik gelirim olmadan kazanmaya, sürdürmeye çalışıyorum. Sıkı bir çizgi roman okuru olduğumu düşünüyorum. Karikatür ve çizgi roman hep iç içe olmuştur. Dolayısıyla her karikatürist mutlaka hem çizgi roman çizeri hem de okurudur. Sadece burada sanatçının hangi alan(lar)da daha çok yoğunlaştığı önemlidir. Nasıl bir karakter yarattın? Geçmişi, Süper özellikleri, Seçtiği taraf (iyi ya da kötü karakter) ailesi ve arkadaşlarını da planladın mı? Çocuklara yönelik meraklı, yaramaz, merak etmekle kalmayıp araştıran biri. Orta sınıf bir ailesi var. Tabii ki iyi tarafta ileride arkeoloji okumak istiyor. Elbette ki daha önceleri de kahramanlarım çeşitli mizah ve çocuk dergilerinde yayınlandı. Hâlâ yayınlananlar var. Yani salt bu yarışmayla ilgili değil…

50


Sinema

Trolljegeren (The Troll Hunter)

Dünya Trol Gerçeğini Kabul Edecek! “Troller ne kılıçtan ne de çekiçten korkmazdı. Bu silahlarla açılan yaralar çabucak iyileşirdi ve kopmuş bir kafa bile geri çıkardı. Aslında böyle hadiseler onların berbat türlerini çoğaltmalarına yarıyordu. Zira bir trol, kopan kolunu geri çıkarttığı gibi, kopan bir kol da başka bir trol meydana getirirdi! Birçok avcı kedi ya da kurt, bir trol cesediyle ziyafet çektikten sonra midelerinde yeni bir canavar büyümeye başladığında, berbat bir şekilde kendi ölümlerini hazırlamış olurlardı.” R.A. Salvatore Mockumentary'nin tam bir Türkçe karşılığı yok. Belgeselimsi diyebiliriz sanırım. İlk örneklerinden biri This is Spinal Tap (1984) 'tır. Gerçekle kurguyu harmanlayan bu tip filmler işini oldukça ciddiye aldığından seyirciler tarafından hep kafada bir soru işareti uyandırır ve birçokları tarafından da gerçekmiş gibi görülür. Bu yüzden de etkisi daha farklıdır. El kamerası tekniğinin yaratıcısı The Blair Witch Project (1999) aslında mockumentary'nin korku filmlerinde nasıl etkin kullanılabileceğini gösteren ilk örnek oldu. Cloverfield (2008), REC (2007), bir kısmı ile District 9 (2009) ve Paranormal Activity (2007) ile zamanla iyice hâkim olduğumuz başlı başına ayrı bir tür haline geldi. 2010, Norveç yapımı Trolljegeren de mockumentary tarzında çekilmiş bir tür korku/gerilim filmi. Andre Overdal'ın yazıp yönettiği yapım, bir grup gencin bir avcının peşine düşmesini ve bunu kameraya almalarını anlatıyor. Filmimiz daha başlarken seyirciye çekimlerin gerçek olduğunun kanıtlandığına dair bilgiler vererek mockumentary'nin ilk ve en önemli kuralını yerine getirmeye çalışıyor; seyirciyi kandır ve

51


Sinema

ikna et. Bu kuralın bütün film boyunca özellikle finalden sonraki sahnede bile çok iyi bir şekilde kullanıldığını belirtmek isterim. Norveç'in Kuzey ormanlarında izinsiz olarak ayıları avlayan bir avcıdan şüphelenilmektedir. Üniversiteli bir grup, film projesi olarak bu konunun üstüne gitmek isterler. Ancak avcı onları uzak tutar, konuşmak istemez. Grup da gizlice bir akşam avcının peşine düşer. Bir yaratığın peşinde olduğu aşikârdır, ancak o yaratık ayıdan çok daha büyük ve eski bir şeydir. Ormanda avcıyı bulduklarında o “şey” ile de karşılaşırlar. Dev bir Trol. İskandinav mitolojisinde önemli bir korku öğesi olarak yer bulan Troller filmin ana unsurunu oluşturuyor. Otto Jespersen, Troll avcısı rolü ile çok iyi bir performans çıkardığı yapımda grubun lideri rolündeki Hans Morten Hansen de ona yardımcı oluyor. Film boyunca Trol avcısının büyük, daha küçük ama onlarca, daha büyük, en büyük şeklinde geniş bir spektrumda ilerleyen troller ile mücadelesini, hükümetin Trolleri gizleme politikasını, doğal ortamların

52


Sinema

bozulmasının Troller üzerindeki etkilerini izliyoruz. Düşük bütçeli bir film olmasına rağmen müthiş bir CGI başarısı var filmin. İlk dakikadan itibaren bunun farkında olarak her detayı izleyiciye vermeyi ihmal etmiyor. Film boyunca böyle bir açlığımız var mıydı bilmiyorum ama Trol'e doyuyoruz diyebilirim. Filmi klasik bir mock-korku filmi olarak görmek olanaksız. Hatta korkudan çok durum komedisi diyebilirim. Özellikle ilk başlarda belirsizliğin gergin bir atmosfer sağladığı, soğuk Norveç görüntülerinin de bu atmosferi desteklediğini söyleyebilirim. Ancak özellikle Trollere aşina olduktan sonra film sanki National Geographic belgeseli seyrediyormuş gibi ilerliyor. Avcı avı yakalıyor, test yapıyor, avına saygı duyuyor vs. Ekipten bir kişinin öldüğü sahnede bile gerilimin tavan yapması gerekirken sanki geçiştirilmek istenmiş gibi

53


Sinema

bir hava var. Trollerin modellemesi müthiş olsa da ekranda seyredince çok da korkunç yaratıklar değiller. Koca burunları, kıllı vücutları ile sevilesi varlıklar olduklarını bile söyleyebilirim. Bu durum da gerilimi oldukça düşürüyor. Filmi durum komedisi olarak değerlendirmemin başlıca nedeni ise senaryo ve diyaloglar. Diyaloglar özellikle çok eğlenceli ve Andre Overdal'ın oyuncu yönetimindeki başarısı sayesinde çok doğal. Trol avcısının Trollerin Hıristiyanları kokusundan tanıdığını söylemesi, aralarında Tanrı’ya inanan olup olmadığını sorması. Ekibe katılan Müslüman bir kızın bu tez hakkında soru işaretleri yaratması gibi anlarda eğlencenin dozu artıyor. Ancak senaryodaki çevreci mesajlar biraz sırıtmış gibi. Norveç denince aklıma gelenler kuzey ışıkları, uçsuz bucaksız karlı dağlar, ormanlar ve Black Metal'dir. Trolljegeren sayesinde bu listeye bir de Trolleri ekliyorum. Trolljegeren, keyifli, güzel bir film izlemek isteyenler için yerinde bir tercih. Ancak sizi koltuğunuza yapıştırmasını beklemeyin. “Eğer görmek isterseniz her yerde Trollerin izlerine rastlayabilirsiniz.” Trol Avcısı Masis ÜŞENMEZ www.otekisinema.com masisus@gmail.com

54


Çizgiroman İnceleme

Buzdolabındaki Kadınlar Çizgi Roman Kadın Kahramanlarına Değişik Bir Bakış Açısı

Bu “Buzdolabındaki Kadınlar” terimi Türkiye’de pek bilinmemesine rağmen 2000’li yıllarda Amerika’da bayağı büyük bir ses getirmişti. Nedir “Buzdolabındaki Kadınlar” ? 1999 yılında, bir grup çizgi roman yazarı olmayan çalışan bayan amatör yazarın, çizgi romanlarda kadınlara karşı gösterilen lüzumsuz şiddeti protesto ettikleri bir internet sayfasıdır. Sayfanın kurucusu, şu anda DC’de bir yazar olarak çalışan o zamanlarsa yazar olmak için çabalayan Gail Simone’dur. Sayfa ilk başlarda bir feminist hareket olarak gözükmesine rağmen, aslında sırf ana erkek kahraman motive olsun diye çizgi romanlarda kadınlara karşı kullanılan gereksiz şiddeti protesto eden bir sayfadır. Sayfaya adını veren kare. Green Lantern eve gelir ve Alex’i parçalanmış bir şekilde buzdolabında bulur. 1999 yılında Gail Simone çizgi romanlarını karıştırırken, beş sene evvel yayınlanan “Green Lantern” çizgi romanının 54 sayısında huzursuz edici bir detaya rastlar. Çizgi romanda son sayfalara doğru çiçeği burnunda süper kahraman Kyle Rayner’ın kız arkadaşı olan Alex’in öldürüldüğünü ve de cesedinin parçalanıp buzdolabına konduğunu görür. Bu buzdolabındaki parçalanmış ceset durumundan çok rahatsız olan Simone, kendi gibi yazar olmak isteyen bazı arkadaşlarına bu konudan bahseder. Bunun üzerine çizgi romanları incelediklerinde, senaryolarda çok fazla kadın karakterlerin öldürüldüğünü fark ederler. Simone bunun üzerine Green Lantern’in kız arkadaşına ithafen “Women in Refridgerators (Buzdolabındaki Kadınlar)” adında bir web sayfası açar ve lüzumsuz yere öldürülen kadınlardan oluşan listeyi, bir sürü çizgi roman sayfalarına ve de bu tarz senaryo yazan çizerlere gönderir. İlk başta sırf protest bir hareket gibi görünmesine rağmen esasında Gail Simone’un amacı başkadır. Simone “Benim amacım feminist bir hareket yaratmak değil. Çok basit, eğer çizgi romanlarda sürekli kadınlar öldürülürse, kadınlar çizgi roman okumayacaktır,” demiştir. Amacı, zaten az kadın okurun bulunduğu piyasada kadın sayısını azaltmamaktır.

55


Çizgiroman İnceleme

Gail Simone ve arkadaşlarının bir liste çıkardıklarından bahsetmiştim. Liste sadece çizgi romanlarda ölen kadınları kapsamaz, genel anlamda çizgi romanlarda zarar gören tüm kadınları kapsar. Listeden bazı isimlere örnek verelim; İlk Batgirl: Joker tarafından sakat bırakıldı ve aşağılandı. Savage Dragon’un kız arkadaşları: Kesinlikle çizgi roman dünyasında birlikte olunması gereken en son adam. Tüm kızarkadaşları ya öldü, sakat kaldı, tecavüze uğradı, dayak yedi, kaçırıldı ya da çocuk düşürdüler. X-Men’lerden Domino: Kaçırıldı ve işkence gördü. Daredevil’den Karen Page: Uyuşturucu bağımlısı oldu, AIDS hastalığına yakalandı ve para kazanmak için porno filmler çevirdi, en sonunda da öldü. Avengers’dan Mockingbird: Kaçırıldı, halüsinejik uyuşturucularla beyni sulandırıldı ve normalde sevmediği bir adamla beraber oldu. Kafası düzelip de adamı yakalayıp cezasını verdiğinde kocası tarafından terk edildi. Walking Dead’den Michonne: Defalarca tecavüze uğradı ve tecavüz edilirken aynı anda şiddete maruz kaldı. Liste uzar gider ve yüzden fazla kadın çizgi roman kahramanını kapsar. Unutulmamalı ki bu liste 1999’da yazılmıştır, geçen on senede bu listeye daha çok fazla kadın eklenmiştir. İlk Batgirl Barbara Gordon’un, Joker tarafından vurulduğu ve sonrasında sakat kaldığı sahne Gail Simone bu listeyi çizgi roman senaristlerine de göndermiştir. İlk başta çok yanıt almazken, web sayfasının hem “Wizard” dergisinde hem de birkaç gazetede listelenmesi üzerine okuyucular yazarları mail bombardımanına tutarlar. Bundan sonra yazarlardan geri dönüşler alınmaya başlanır. Simone bu yanıtları da web sayfasına koyar.

56


Çizgiroman İnceleme

Yazarlardan bazıları Simone’u konuyu çarpıtmakla ve radikal feminist bir harekât gütmekle suçlar, bazı yazarlar yorumsuz durur, bazıları da Simone’u haklı bulurlar. Ama çoğu kendilerini haklı çıkarmaya çalışırlar. Yine de bazı yazarlar Simone’a hak verirler ve bundan sonra senaryolarında daha dikkatli davranacaklarını belirtirler. Bu web sayfası ve makaleler o kadar ilgi uyandırmıştır ki, artık çizgi roman okuyucularının kullandığı jargonda yerini almıştır ve arkasında çok güçlü bir neden olmadan vahşice öldürülen, ya da zarar gören bir kadın olursa, artık onun “buzdolabındaki kadınlar sendromu”’na yakalandığı söylenmektedir. Şahsi fikrimi soracak olursanız, ben de Green Lantern’daki Alex’in ölümünü çok gereksiz buluyorum. Kyle Rayner’a dikkatlice bakalım. Kız arkadaşıyla sorunları olan, sürekli resim çizerek para kazanmaya çalışan, sorumsuz ve de kendisine bahşedilen büyük gücü hak edip etmediğini sorgulayan bir kişilik görürüz. Bu aynı zamanda 80’li yıllardaki Peter Parker’in kişiliğine çok benzemektedir. Peter Parker güreşçiliği bırakıp kahraman olması için amcasının ölmesi gerekmişti. Tahmin ediyorum ki buradaki yazar da, Kyle Raynor’un hem sorumluluk üstlenmesi hem de Darkstar Donna ile bir ilişki yaşaması için Alex’i öldürdü. Ama üstünde uğraşılsa daha az vahşi bir senaryoyla bunu çözebilirdi. Buzdolabındaki kadınlar web sayfası 1999 yılında, tam “bad girl” furyasının sona erdiği zamanda ortaya çıkmış ve yazarları yeni fikirler bulmaya zorlamıştır. Gail Simone daha sonra kendisi de DC yazarı olmuştur ve senaryolarında özellikle kadınları daha güçlü rollere sokmuştur. Bu web sayfası zamanla el değiştirmiş, ama şu anda hâlâ internette bir arşiv olarak durmaktadır. İlginizi çekerse, özellikle yazarların verdiği cevapları okumanızı tavsiye ederim. Benim en çok hoşuma giden yanıtlardan biri, yazar Steven Grant’in verdiği sofistike cevabın içinde bulunan bir satırdır. “Bir kaç yıl önce bir çizgi roman okudum ve yeni bir kural konması gerektiğini anladım. Hiç bir erkek yazar, en az bir kez bir kızla çıkmadığı takdirde, bir kadın karakter hakkında yazmamalı.” İlgilenenler için web sayfası linki : http://www.unheardtaunts.com/wir/index.html Tunç PEKMEN www.uzunjohn.com

57


Çizgiroman

GerçeklikAçısı

www.bora2d.com

58


Sinema

9

Ümit veren olanaklara sahiptik. Ama ödülümüzü zayi ettik. Yani zekâmızı… Teknoloji gözümüzü kör etti. Acelecilik düşüşümüze yol açtı. Dünyamızın sonu geldi. Ama hayat devam etmeliydi. 9, gözlerini pencereden giren zayıf ışıkla açtığında ilk gördüğü etrafa dağılmış kâğıt parçaları ve yerde yatan beyaz önlüklü yaşlı bir adam oldu. Kollarından bir düzeneğe asılmıştı ve henüz ne olduğunu bile bilmiyordu. Kendini iplerden kurtarıp yere atladığında bedenini incelemeye başladı. Demirden elleri vardı. Önünde açık duran bir fermuar dikilmişti. İçine baktı. Sonra yerde duran üzerinde anlam veremediği semboller olan küçük daireyi içine koyup fermuarını kapattı. Pencereye yöneldi. Dışarı baktığında yıkılmış, küller, dumanlar içinde bir dünyayla karşılaştı. Zaten kendisi için çok büyük olan bu yer tamamen bitmişti.

59


Sinema

Sokakta ilerleyen nesneyi fark ettiğinde bağırmaya çalıştı lakin konuşamıyordu. Yarımdı. Camdan atlayıp gördüğü yıkımın sarhoşluğuna bıraktı kendini. Bu tablo ona konuşmayı, savaşmayı ve ruhun bir beden adına ne denli önemli olduğunu gösterecekti. Koşan bez bebeğin peşinden gitti. O da kendisi gibi çuval bezinden dikilmişti. Sırtında 2 yazıyordu. Ona hayranlıkla bakan bu bez bebek sen tam anlamıyla mükemmel yapılmışsın diyordu. Etrafındakilerin ne olduğunu çözmeye çalışan 9 eline bir kurşunu alıp yere vurmak üzereyken 2 dur dedi. Bu dünyadaki bazı şeyler yaşamını daha iyi hale getirebilir. Ama nerede olduklarını biliyorsan… Bu harabeler bir servet. Sonra konuşması için ona hazırladığı parçayı içine tam göğsüne yerleştirdi. 9’un ilk sözcüğü ‘dostum’ oldu. İnsanlar hayatlarını kolaylaştırmak amacıyla makineler icat etmişlerdi. Fakat yetinemeyen insanoğlu bu makinelere düşünme yeteneği de verince savaş patlak vermiş, insan ve metal birbirine düşman olmuştu. Düşünen parçalar yığını insanlığı yok etmiş. Geriye sadece yıkıntılar ve dokuz adet ruhu olan bez bebek kalmıştı. Dünyanın sonu gelmişti ama hayat devam etmeliydi. 9, klasik Tim Burton mimarisinin başyapıtlarından. Seyir boyunca gördüğünüz katedralden tutun (ki o yıkıma ancak heykeller geçidi bu katedralin kalması da manidardır), bez bebek karakterinde gizliden gizliye gördüğünüz makas eller Edward’a kadar her şey onun varlığının ve hikâyenin efendisi olduğunun bir kanıtı. Her ne kadar yönetmen koltuğunda bu kez aynı zamanda senaryosunu yazan Shane Acker’ı görüyor olsak da biz yine Tim Burton’un ruhunu hissediyoruz. 9 bugüne kadar izlediğiniz hiçbir animasyon filmine benzemiyor. Kahramanımız bugüne değin dünyayı kurtaran hiçbir kahramana benzemiyor. O bir bez bebek. Fakat ruhu var. Bu yapım hem heyecan dolu bir aksiyon–macera hem de fantastik sisli bir masal.

60


Sinema

Üstat Tim’in yanı sıra Gece Nöbeti ve Gündüz Nöbeti filmlerinin yaratıcısı Timur Bekmambetov’un ortak yapımcılığını üstlendiği steampunk mucizesi 9, yönetmeninin 2006 yapımı on bir dakikalık Oscar adayı kısa filminden uyarlandı. Anlatımına güç katan müziklerine ise Deborah Lurie imza attı. Kahramanımız 9’a sesiyle, Yüzüklerin Efendisi serisinde orta dünyayı kötülüğün elinden kurtaran dünün hobiti Elijah Wood hayat verdi.

61


Sinema

Kötülük dünyaya yayıldığında ve insan denen yaratılmışa yetmediğinde elindekiler, bir anda metaller kaplar ortalığı ve ruhları. Bu her anlatımda, her göze ziyafet yapımda böyledir. Soğuk metal aynı zamanda ruhlarımızın öldüğüne de delalettir bir şekilde. İçinize saklayabileceklerinizi ve görmezden gelemeyeceklerinizi yanınıza alın. Tim ustanın ruhundan ve bu başarılı ekipten dünya nasıl kurtarılır seyredin derim ben, bu 2009 yapımı seksen bir dakikalık macerayı. Ruhunuzla kalın. Melahat YILMAZ melaniecim@hotmail.com

62


Oyun

İnceleme

X-MEN LEGENDS Oyunları X-men Legends oyunları, temelde Baldurs Gate, Icewind Dale, Starwars KOTOR ve benzerleri türü RPG oyunlarının çizgi roman yansıması olarak görülebilirler. Evet, zaman içinde pek çok çizgi roman uyarlaması oyunla karşılaşıp, bildiğimiz karakterleri yönlendirmiş olsak da bu serilerle birlikte ilk kez grup halinde kahramanları yönlendiriyor olacağız. Ayrıca yine pek çok uyarlamanın aksine kahramanlarımız yeteneklerine ve güçlerine de biz karar veriyor olacağız. 2005 yılının farklı aylarında piyasaya çıkmış olan serinin iki oyunun öncelikle hikâyelerine kısa bir göz atmak gerekiyor. İlk oyunda Alison Crestmere (bilinen adıyla Magma) isimli volkanik aktiviteleri kontrol edebilen bir mutantın çevresinde gelişiyor. Oyunun başlarında Magma, Genetik Araştırma ve Güvenlik Organizasyonu (GRSO) tarafından kaçırılır. Kötü Mutant Kardeşliği üyeleri Blob ve Mystique kızı kurtarırlar ve Wolverine ile Cyclops`da kızı onların elinden kurtarır. X-malikânesinde Magma`nın güçleri incelenirken grup üyeleri de Gambit`i kardeşliğin elinden kurtarırlar. Aynı zamanda Kardeşlik üyeleri de Magneto’ya yeniden ulaşırlar ve hikâye başlar. İkinci oyunda ise, ilk oyunun sonundaki videoda ekran başında görülen Apocalypse etrafında dönüyor. Bu kez, kadim mutant Apocalypse yeniden geri dönüyor ve hem X-men hem de Kardeşlik üyeleri güçlerini birleştirerek Apocalypse ve onun sayısız adamına karşılık vermeye çalışıyorlar. Oyunda, az önce de bahsettiğimiz gibi 2 ile 4 kişi arasında değişen grupları yönetiyoruz. İlk oyunda Cyclops, Wolverine Gambit, Colossus, Prof. X, Nightcrawler, Iceman ve diğerleri gibi pek çok X adamdan oluşan gruplar kurabiliyoruz. Bunların hepsinin, standart RPG oyunlarında olduğu gibi body (hit point) ve focus (çoğu oyunda mana olarak bildiğimiz güç rezervi) seviyeleri var. Ayrıca tecrübe kazandıkça dağıtabildikleri puanlar kazanıyorlar. Bu puanlarla güçlerini, HP’lerini ya da enerjilerini arttırabildikleri gibi yeni saldırıları açabiliyor ya da açtıklarının seviyelerini güçlendirebiliyorlar. Ya da fazladan hasar ve kritik vurma şanslarını arttırabiliyorlar. İkinci oyunda ise bilinen X-adamların yanı sıra bazı Kardeşlik üyeleri de bulunuyor. Ayrıca Prof, X, Deadpool ve Iron-Man`de bir sürpriz olarak sonradan açılabilir karakterler olarak oyuna eklenmişler. Böylece hiç umulmadık karakterlerden oluşan gruplar yaratabiliyorsunuz. Karakter gelişimine örnek verecek olursak, Cyclops`da tek bir adama yoğunlaşan saldırıları açabildiği gibi alan etkili pek çok saldırıya da sahip olabiliyor ya da sürekli ateş ettiği optik saldırıları da açabiliyor. Keza Wolverine gibi bir başka karakterde ise alan etkili ve tek adama yapılan saldırıların yanı sıra etrafta taklalar ya da spiraller çizerek dönen saldırılar ve rejenerasyon gibi yetenekler de bulunabiliyor. Bunun

63


Oyun

İnceleme

haricinde Storm, Rogue, Magneto gibi uçan ya da Nightcrawler ve Deadpool gibi ışınlanan karakterler de mevcut. Ayrıca Magneto ve Iceman`da uçurum olan iki uç arasında metal ya da buzdan köprüler yaratabiliyorlar. Yine benzer şekilde Juggernaut, Colossus gibi güçlü adamlar kaslarıyla ve Magneto, Jean Grey gibi karakterler de güçleri ile bazı çok büyük nesneleri yerlerinde oynatabiliyorlar. Böylelikle bütün karakterler, çizgi romandaki hallerine yaklaşıyorlar. Yani grubunuzda Cyclops var ise hem diğerlerinin efektifliğini arttıracağına ve uzaktan etkili saldırılar yapacağına güvenirken, Wolverine varken kolay yıkılmayan ve çabuk iyileşen bir yakın dövüş ustasına sahip oluyorsunuz. Colossus devasa ağırlıkları yolunuzdan çeker ve bunlarla bulmacaları çözmenize yardım ederken çoğu saldırıdan az hasar alıyor ve Iceman gibi bir karakterler, çıkılmaz sanılan yollardan size buzdan köprüler yaratabiliyor ve düşmanlarınızı yavaşlatıp diğerlerine avantaj sağlayabiliyor. Bu yüzden parti oluştururken dengeli partiler kurmakta yarar olduğunu fark edeceksiniz. Ancak ne olursa olsun grubunuzdaki dört karakteri de aynı şekilde kullanamadığınızı fark ettiğinizde daha düzgün seçimler yapabiliyorsunuz. Açıkçası grubunuzdaki karakterlerin sadece birini ve duruma göre kullanabileceğiniz bir ikincisini aktif olarak kullanacak ve diğer ikisini otomatik kullanımda bırakıp yerine göre kontrol edeceksiniz. Bunları göze alırsak, parti kurulumunda dikkat edeceğiniz kıstaslar şunlar olacaktır: Bir tane pasif bırakıp leadership bonuslarından faydalanacağınız karakter (Prof. X, Cyclops, Magneto) Uçabilen, ışınlanabilen ya da köprüler kurabilen yani geçilmez noktalardan karşıya atlamanızı sağlayacak karakter (Iceman, Magneto, Strom, Rogue, Nightcrawler, Deadpool, Iron-Man) Çok hasar verebilen, strike ve speed`i yüksek bir karakter ya da focus`u çok yüksek olup aralıksız enerji saldırıları yapabilen bir karakter

64


Oyun

İnceleme

(Wolverine Sabertooth, Deadpool, Nightcrawler, Cyclops, Sunfire, Bishop vs…) Alan etkili iyi saldırılara sahip bir karakter (Storm, Deadpool, Iceman vs…) Zorlu dövüşlerde kolay yıkılmayacak ve hepsi ölse de o savaşı atlatabilecek bir karakter (Colossus, Juggernaut, Wolverine, Sabertooth) Ve son olarak da büyük nesneleri yerinden oynatabilecek bir karakter (Colossus, Juggernaut, Magneto, Jean Grey) Bunlara bakıldığında, hepsi için farklı birer adam ayırmanın imkânsız olduğunu göreceksiniz. Bu durumda yapılacak en mantıklı kurulum birden çok görevi yükleyebileceğiniz karakterleri uygun kombinasyon ile seçmek oluyor. Rise of Apocalypse`de oynadığım parti şu şekildeydi: Deadpool (esas kontrol ettiğim karakter, çok iyi alan etkili ve biraz da tek adama yakın dövüş saldırıları) Juggernaut (ara sıra ve boss savaşlarında sıklıkla kontrol ettiğim dayanıklı adam, nesneleri de yerinden oynatmakta kullanmak için) Pyro (çok az kontrol ettiğim ancak sadece hasar ve focus çalışıp sadece arkadan saldırılara odakladığım karakter) Magneto (neredeyse hiç kontrol etmediğim ve sadece köprüler yaratıp uçurduğum, onun dışında pasif leadership bonuslarını yükselttiğim karakter) Görüldüğü gibi dengeli bir parti kurmakta size engel olan tek şey tercihleriniz olacaktır. Ancak bu noktada ikinci oyunda karşımızda çıkan “parti bonusu” mevzusundan bahsetmek gerekmektedir. Parti kurulumunda hikâyesel davranmak isteyenler ve maksimum bonuslar elde etmek isteyenler için kurulan bu sistem, belli partileri oluşturanlara bonuslar sağlıyor. Örneğin, Storm, Magneto, Sunfire ve Iceman`den oluşan partiyi oluşturursanız grubunuz “Forces of

65


Oyun

İnceleme

Nature” ismini alıyor ve hepsi tüm enerji saldırılarına karşı %10 bonus alıyorlar. Iron Man, Scarlet Witch, Wolverine ve Bishop`u aldığınız zaman “New Avengers” ismini alıyorsunuz ve + %15 HP bonusu alınıyor. Deadpool, Rogue, Wolverine ve Gambit gibi karanlık geçmişe sahip karakterleri bir araya topladığınızda ise “Dark Past Team” oluyor ve verdikleri hasarın + %5 kadar bir oranını HP olarak geri kazanıyorlar. Bunlar gibi pek çok parti kurulumu mevcut ve size oynamak istediğiniz konsepti ve oyun taktiğini belirlemenizde yardımcı oluyorlar. Tabii bu kurulumlar benim önerdiğim ya da sizin kurmak isteyeceğiniz partiler kadar dengeli olmasalar bile, aldıkları bonuslarla bu farkı kapatma şansları bulunuyor. Ancak bütün oyunun partilerden ibaret olmadığına da değinmek gerekiyor. Çoğu RPG oyununda olduğu gibi X-men Legends serilerinde de düşmanların üzerlerinden düşen pek çok eşya var. Bunların bazıları bütün karakterlerin giyebileceği zırhlar, başlıklar, eldivenler, botlar gibi farklı slot eşyaları olurlarken bazıları ise isimli ve tek bir karakterin güçlerini arttıran şeyler olabiliyorlar (Örneğin Cyclops`un quartz gözlükleri, Bishop`un blaster rifle`ı gibi) Ancak oynarken daima kendi kontrol ettiğiniz karaktere ait eşyaların düşeceğinin garantisi de yok. Unutmadan, oyunların içinde biriktirip açabileceğiniz çizgi roman kapakları ve her karaktere ait farklı kostümler de bulunuyor. Wolverine`in eski sarı üniformasının yanı sıra, kahverengili olanını ve filmlerdeki siyah lateks kostümlü halini de kullanabiliyorsunuz. Diğer karakterlerin kostümlerinde daha büyük farklılıklar bile oluşabiliyor. Zırhsız Juggernaut ya da kartopu görünümlü eski Iceman gibi… Son söze gelirsek, X-men Legends oyunları, görece olarak eski sayılsalar da bilgisayar oyunları arasında nadide bir yere sahipler. Zira çizgi roman temalı oyunların sayısı azdır ve bilinen oyunlar da Spider-man, Hulk ya da Batman gibi tek karaktere odaklanmış ve karaktere ait fazlaca tercihiniz olmayan aksiyon oyunlardır. Bu serilerde karakterlerin en ufak detayına kadar karar verebiliyor ve istediğiniz kombinasyonlarla hikâyeyi tekrar tekrar oynayabiliyorsunuz. Level atlama sistemi ise sizin için daima çekici bir hedef oluşturuyor ve karakterlerin yeni güçlerini açmak için sürekli çabalıyorsunuz. İyi bir hikâyenin içinde bulunmak için kaçırılmaz bir fırsat olan bu oyunları denemek için geç kalmış sayılmazsınız. Herkese iyi oyunlar… Cihan “Shevarash” TÜRE

66


Röportaj

Giovanni Scognamillo Röportajı -2-

Giovanni ve Çizgi Roman Üzerine Gölge: Sayın Giovanni Scognamillo, sizle gerçekleştireceğimiz ikinci söyleşimiz çizgi roman üzerine olacak. Etrafıma bakıyorum ve Tarzan’dan, Dylon Dog’lara; eskilerden, yenilere kadar pek çok çizgi roman görüyorum. Çizgi romanlar Giovanni’nin hayatında ne ölçüde yer alır? Giovanni Scognamillo: Çizgi roman çocukluğumdan kalan bir merak bugüne kadar sürdürülen ama aynı tutku ile değil, oldukça geri kaldım. G: Çizgi romanlar artık bilgisayar ekranlarından okunabiliyor. Eskiden ise ders kitaplarının arasında aileden, öğretmenlerden gizlice okunurdu. Peki, sizin çocukluğunuzda nasıldı? Daha doğrusu yeni gelişmekte olan çizgi romancılık ne denli yaygındı? Çizgi romana nasıl bakılırdı? G.S.: Çizgi romanlar, yetiştiğim ortamda, yasak sayılmazdı; bir artı kültürdü ve tabii ki bir eğlence. İlk çizgi roman dergime 4/5 yaşımda iken sahip oldum, henüz okumam yazmam yoktu; annem, okur anlatırdı bana. Fransızca bir haftalık dergi idi Le Journal de Bebe (Bebeğin Gazetesi) adlı. Bir cildi halen kitaplığımda. İkinci aşama Binbir Roman dergisi ve Bay Tekin’in keşfi oldu ve gerisi geldi. Çizgi roman kültürümü iki Fransızca ve bir İtalyanca dergiye borçluyum: Le Journal de Mickey (Miki Fare’nin gazetesi) ve “Robinson” ile “Il Vittorioso” (Muzaffer). İlkinde tüm Walt Disney Karamanları vardı ikincisinde Flash Gordon ve Mandrake, üçüncüsünde ise Zorro. Kitapevlerinde yabancı dildeki çizgi romanlar oldukça boldu Türkçe olanlar da harekete geçmişlerdi, zamanla 100.000 baskılara ulaşacaklardı 60’lı yıllarda artan bir ilgi ile.

67


Röportaj

G.: Resim ile uğraştığınızı biliyoruz. Peki, hiç çizgi roman çalışmalarınız oldu mu? G.S.: Evet çizimlerim var ama çizgi romanlarım hiç olmadı. G.: Türkiye’de gerek sinemacılığa, gerek korku/bilimkurgu edebiyatına, gerek gizemciliğe büyük katkı sağlayan biri olarak, Giovanni Türkiye’de çizgi romancılığa nasıl katkıda bulundu? G.S.: Doğrusu pek bir katkıda bulunmadım birkaç öykünün ve yazının dışında ama her zaman destekledim bir sanat olarak. G.: Türkiye’de çizgi romanın geleceğini nasıl görüyorsunuz? G.S.: Türkiye’de çizgi romanın daima ciddi sorunları oldu, sağlam bir piyasa kurdu ama sürdüremedi, Türkiye’de bugün bile tek bir sürekli çizgi roman dergisi yoktur, alan daima yarı profesyonellerin elinde kaldı. Bugün ise en yetenekli çizerlerimiz dış pazara çalışıyorlar başarılı bir şekilde. G.: Kariyeriniz boyunca çizgi roman sayfalarında bir karakter olarak da yer aldığınızı biliyoruz. Biraz da bundan bahsedebilir misiniz? G.S.:Evet zaman zaman kimi çizgi romanlarda göründüm. İlkin beni Suat Yalaz çizdi sonra ise Metin Demirhan ve en son kendim olarak Tacal ve Cınar’ın “Karabasan” çizgi romanında buldum kendimi G.: Gölge e-Dergi olarak konseptlerimizden biri de öykülere, çizerlerimiz tarafından illüstrasyon çizilmesidir. Siz herhangi bir öykü(nüz) için illüstrasyon çizdiniz mi, ya da öykülerinize illüstrasyon çizildi mi? G.S.: Şimdiye kadar illüstrasyon çizmedim ama kimi öykülerim için illüstrasyon çizildi (Geliyorlar, Haraşo v.b.) G.: Gölge e-Dergisi demişken, Gölge’nin çizimlerini ve içeriğini nasıl buluyorsunuz? G.S.: Gölge fantastik ve korku meraklıları için bence kaçırılmayacak bir kaynaktır. G.: Çizgi roman ve edebiyatı bir tüm içinde nasıl değerlendiriyorsunuz? G.S.: Çizgi roman çizgi halinde bir anlatı olarak edebiyatın tanınmasına ve sevilmesine son derece etkin bir araçtır, tıpkı sinema gibi. G.: Peki çizgi roman ve sinemayı bir tüm içinde nasıl değerlendiriyorsunuz? G.S.: Çizgi roman ve sinema yakın tarihlerde ortaya çıkıyorlar ve zamanla kendilerini etkiliyorlar. Sinema, çizgi romanın kahramanlarını kullanıyor çizgi roman ise sinemanın anlatım ve kurgu tarzını benimsiyor. Bugün ise her biri diğeri için tematik bir kaynak teşkil ediyor G.: Geçtiğimiz aylarda Zagor ve Mister No’nun yaratıcılarından başka, Dylan Dog çizeri Angelo Stano da geldi. Sizin de Dylan Dog dergisinde yayın danışmanlığı yaptığınızı biliyoruz. Bu süreci ve Dylan Dog’u biraz anlatır mısınız? G.S.: Dylan Dog dergisinde hem öykülerin seçiminde danışmanlık yaptım ve kimi maceraları İtalyanca’dan çevirdim.

68


Röportaj

G.: Hangi ülkenin çizgi romanlarını daha çok seviyorsunuz? G.S.: İtalya’nın G.: En sevdiğiniz çizgi romanlar nelerdir? G.S.: Daha çok klasikleri Flash Gordon, Mandrake, Kızıl Maske, Dylan Dog, Zagor… G.: Son olarak Giovanni’ye samimi bir şekilde sorsak, bizlere çizgi romanın tanımını nasıl yapar? G.S.: Resim sanatına dayalı, sinemasal anlatımın etkisi altında olan, sinema gibi konularını her yerden alan bir sanat. G.: Değerli vaktinizi ayırdığınız için Gölge yayın kurulu ve okurları olarak teşekkür ederiz. G.S.: Rica ederim ben teşekkür ederim. Röportaj: Fatih DANACI

69


Çizgiroman

70


Çizgiroman

71


Çizgiroman

72


Çizgiroman

73


Çizgiroman

74


Çizgiroman

75


Çizgiroman

76


Çizgiroman

77


Çizgiroman

78


Çizgiroman

79


Çizgiroman

80


Çizgiroman

81


Öykü

Rüzgârı Hisset Gözlerim ve ciğerlerim yanıyor. Hareket etmekte güçlük çekiyorum. Sanki biri tarafından aşağı çekiliyorum. Aynı zamanda tüm vücudum darbe alıyormuş gibi hissediyorum az da olsa. Kendimi biraz toparladıktan sonra gözlerimi açmayı başarıyorum. İnsan için küçük olmaya başlayan dünya, gözlerimin önünde her geçen saniye büyüyor. Kendimi üç boyutlu bir filmin ortasında uyanmış gibi hissediyorum. Hatta dört ya da beş boyutlu. Her anını yaşıyorum, hissediyorum bu filmin. Durumumun farkına vardığımda önce paniğe kapılıyorum ama toparlanmam uzun sürmüyor. Çünkü ben bir paraşütçüyüm ve şu an gökte süzülüyorum. Ama hayatımda ilk kez atladığım anı hatırlamıyorum. Uçaktan atlarken başımı bir yere çarpmış olabilirim. Nasıl buraya geldiğimi düşünmekten vazgeçip havada eğlenerek yere inmeye karar verdim. Ama aklıma gelen bir şey beni yeniden paniğe sokuyor. Paraşütüm yok! İşte bu beklemediğim bir şey. Şu an buraya nasıl geldiğimi mi yoksa birazdan yerde kaç parça olacağımı mı düşünmeliyim bilmiyorum. İzlediğim filmlerin etkisiyle beni birinin uyutup uçaktan attığını düşünüyorum. Gözlerimi açmadan önce en iyi hatırladığım şey, her hafta sonu gittiğim barda biramı yudumlayıp televizyondaki maçı seyretmemdi. Ardından gözümde canlanan birkaç sahne daha var ama onların rüya mı gerçek mi olduğunu ayırt edemiyorum. Başımın bar masasına yaklaşması, bir arabanın arka koltuğunda dizlerim karnıma çekilmiş halde yatmam, uçak motorunun çalışma sesi... Birbirinden alakasız görünen parçalar birleştiğinde benim filmim oluşmuş oldu. Birazdan da tüm hayatımdan kesitlerin birleşip bir film oluşturması için yoluma devam ediyorum. Büyüyen manzaraya bakınca daha önce üstünde hiç uçmadığım bir yer olduğunu anlıyorum. Şehirden uzak, hatta tek bir bina bile göremiyorum. Belki biraz daha yaklaştığımda birkaç kulübe görürüm ama yine de ıssız bir yer olduğu ortada. Yerdeki gölgelerin sıklığına bakılırsa dağlık bir alan. Demek ki çakıldığımda daha çok parçaya ayrılabileceğim. Vücudum kaskatı kesilmiş halde saniyeler geçerken bir çözümüm olup olmadığını düşünüyorum. Çünkü yaşamak zorundayım. Bir sevgilim ve bir ailem var. Onların sevgisini hiç olmadığı kadar çok hissediyorum. Şu an havadayken pişmanlık duyuyorum. Çünkü hepsi paraşütçü olmama karşıydı. Yaptığım işin tehlikesiz olduğunu savundum yıllarca onlara. Yeterince güvenli olduğunu biliyordum. Hatta şu anda bile paraşütçülüğün güvenli olduğunu düşünüyorum. Ne var ki şu an sırtımda bir şeyler eksik. Beni bu duruma getirenlerin kim olduğunu düşündükçe içimdeki sevgi ve korkunun yerini nefret alıyor. Katıldığım en son atlama yarışmasında çekilmemi isteyen adam tabii ki. Oğlunun birinci olması için her şeyi yapabilir o. Bu kadarını yapabileceğini düşünmemiştim tabii. Bu duruma gelmeme sebep olan, benim paraşütçü olmam. İşte yine pişmanlık sardı tüm vücudumu. Umarım cesedimi hiç bulamazlar. Kaçıp gitmişim farz ederler tüm her şeyden. Paraşütçü olmamın sebebi monoton hayatımdan biraz olsun sıyrılabilmek ve rüzgârı hissetmekti. Toplumun şartlandırıldığı biçimde yaşamaktan öyle usanmıştım ki, kim ne derse desin uçacaktım göklerde. Çocukluğum herkesin adı gibi emin olduğu din öğretimiyle geçti. Kimi zaman baskıcı, kimi zaman baskıcı olmadan ama aşırı inançlı bir öğretim. İnanan hiç kimsenin elinde inancını kanıtlayacak bir şey olmaması

82


Öykü beni bu yoldan uzak tuttu daima. Kutsal kitapların gökten indiğine inananlar şimdi beni görseler ne düşünürler acaba? Bir kütüphane dolusu kitap okuduktan sonra onların insan tarafından yazılabileceğine inandım ben. Tabii doğduğumdan beri çevremde geçen konuşmalar emin olmamama sebep oldu. Dante’nin İlahi Komedya’sını, Yunan Mitleri’ni okuduktan sonra inancım desteklenmiş oldu. Bir insan mitleri yaratabiliyorsa dini kitaplar da rahatlıkla yaratılabilir. Eğer inanmadığım her şey gerçekte varsa, yere düştükten sonra beni büyük zorluklar bekliyor demektir. Aklıma bir fikir geldi ve neredeyse heyecandan nerede olduğumu unutuyordum. Üstümdeki kazağı çıkarıp paraşüt gibi kullanma fikri çocukken izlediğim çizgi filmlerden bir sahne gibiydi. Rüzgârın göğsüme uyguladığı baskı yüzünden ilk denememde çıkaramadım. Ama başımı aşağı doğru eğdiğimde çıkarmayı başardım. Vücudum yere dik bir şekil alınca hızım arttı. Kazağın kollarını iki elimle tutup yanlara doğru açtım. İşe yaramıştı! Ama yeterli değildi. Bu hızla yere düşsem sadece cesedimin kimliği tanınır hâle gelirdi. Bu kazağı annem örmüştü. Eğer hayatımı kurtardığını öğrenirse tüm ömrü boyunca kazak örerdi. Ne yazık ki o da şartlanmış, önceden belirlenmiş bir hayat sürüyordu. Toplumların zaman içinde kazandıkları edinimler insanları; en iyi hayatın iyi eğitim almak, iyi bir iş bulmak ve çok para kazanmakla elde edileceğine inandırıyor. Bunun yanlış olduğunu, parasız da mutlu olunabileceğini ve en iyi hayatın o şekilde de elde edileceğini savunanlar da var. Ama ne yazık ki onlar da aynı hayatın içinde ve çocuklarını da aynı hayatın içine sürüklüyorlar. Bu durumda toplumlar hep aynı döngü içinde yaşamaya devam ediyorlar. Şehirdeki monoton hayatı yaşamış insan bir kez yollara düşüp dağları, kırları, yolları görünce bir daha dönmek istemez aynı hayata. Çiftlikte, tarlada, deniz kıyısında sakin bir hayat süren insan da şehre gidince ilgi uyanır içinde. Memnuniyetsiziz der kimileri. Aslında göçebeyiz biz. Yeni yerler görmek isteriz. Yeni işlerle uğraşmak, gelişmek isteriz. İçimizdeki sıkıntıyı ancak böyle atarız. Mümkün değildir tabii çoğu zaman. Çekip gidemeyiz yolun götürdüğü yere. Çünkü geride bıraktıklarımız darılır. Sevmediğimizi düşünürler onları. Keşke onlar da gelebilse bizimle. Her gittiğimiz yer güzel olmayabilir. Kötülükler de çıkabilir karşımıza. Yeni bir meyve görüp yediğimizde tüm gün karın ağrısı çekebiliriz. Ya da benim gibi uçmaktan keyif alırken bir gün sırtınızda paraşüt olmaz. Elimdeki kazağı yırtmaya çalıştım ama annem işini iyi yapmış doğrusu. İkiye ayırdığımda paraşüt gibi kullanmaktan korktum. Çünkü ne kadar dayanıklı da olsa rüzgâra karşı koyabileceğini sanmıyorum. En azından yere yakınken açmalıyım ki, yırtılsa da hızımı kesmiş olsun. Yere en yakın paraşüt açma rekorunu kırmaya cesaret edemedim hiçbir zaman. Çünkü ben adrenalini değil, uçma duygusunu seviyorum. Deli bir keyif alma isteği değil benimki. Renkli bir eğlence yalnızca. Bugünse yere ne kadar yakın olursam yaşama ihtimalim o kadar artacak. Ölümden sonrasını bilmemek içimdeki yaşama isteğini artırıyor. Her zaman merak ettiğimize hızla koşarken, ölümden kaçmamıza anlam veremiyorum. Bunu kendi içimde de yaşıyorum ve içgüdü diyip geçiştiriyorum. Ölümün korkutucu etkisini dinler mi yarattı, ölürken acı çekeceğimizi düşündüğümüzden kendimiz mi yarattık, yoksa dünya üzerinde daha çok şey görme isteğimiz mi yarattı bilmiyorum ama ölmek istemiyorum. İnsanların yeryüzünde dolaştığını hayal ediyorum. Şehirler yok, teknoloji gelişmemiş, herkes göçebe.

83


Öykü Bulduğunu yiyerek yaşayan insanlar var. Vahşi hayvanlardan kaçıyorlar, birbirlerinden değil. Acaba insanlar böyle bir hayat sürerken dünya kaosa mı sürüklenirdi yoksa mükemmel bir düzene mi girerdi? Yer yakınlaştıkça düşüncelerim de yoğunlaştı. Eğer bugün ölmezsem, tüm sevdiklerimi karşıma alıp Che gibi motora atlayıp gideceğimi söyleyeceğim onlara. Annemin ördüğü kazak sayesinde beni tümden kaybetmediklerini, her zaman bir kez daha görme şanslarının olduğunu ama yanlarından gitmek zorunda olduğumu söyleyeceğim onlara. Kendimi bulmaya gideceğim. Sonra da insanların gerçek mutluluğu nasıl bulabilecekleriyle ilgili bir kitap yazacağım. Aşağı baktığımda ağaçların tepelerini, yol kenarlarındaki elektrik direklerini görebiliyorum artık. Ellerim kazağı sıkıca tutuyor yanlarından ve şimdi kollarını ayaklarıma bağlamaya karar verdim. Böylece sürtünme yüzeyini artıracağım. Ayaklarıma sıkıca bağladıktan sonra diğer ucundan tuttum kazağı ve artık vaktin geldiğini anladım. Her şey daha da hızla büyüyor çünkü. Yaklaşınca, kaçmak yerine güzel bir toprak arasak girecek, ya da küllerimizin savrulacağı güzel bir manzara, ölüm daha sıcak ve cana yakın bir dost olmaz mıydı? Kazağı açtım yanlarından. Hızım bir anda kesildi, Elimden kaçıracak gibi oldum ama daha da sıkı tutup havada durmayı başardım. Kalbim hiç bu kadar hızlı atmamıştı. Hayatımdaki en büyük heyecanı yaşadım ve ilk kez bu kadar düşünceyi bir araya sığdırdım kısacık sürede. Hayatım geçmedi gözümün önünden belki ama tüm insanların hayatını geçirdim bir gözden. Yollarda kendimi bulmak uzun sürebilir. Merak edilene ulaşmakta güçlük çekebilirim. Belki de sevdiklerimi karşıma alamam ve sıradan hayatımı yaşamaya devam ederim. Bu korkular içimde büyürken, asıl merak ettiğime doğru gitmeye karar verdim. Ölüme. Yazmayı düşündüğüm kitabı okuyanlar yalnızca okudukları sürede kendilerini yeni bir dünyada hissedecek, ardından eski hayatlarına dönecekler. Ya da birkaç kişi gidecek yolun peşinde. Ölümden korkmuyorum artık. İçgüdülerimi yok ettim. Yaşama isteğim yok olmuş değil. Sevdiklerimi düşünüyorum çünkü. Ama merak daha ağır basıyor şimdi. Parmaklarım açılınca kazak ellerimin arasından kaçtı. Ayaklarımdaki bağını da çözünce ölümden uzağa, rüzgârın götürdüğü yere gitti. Ben, başım yere yakın şekilde inmeye devam ediyorum. Tanrı’ya ne tam inanıyorum ne de tamamen inançsızım. Ben ortadayım. Eğer varsa, Araf’tayım. Her şeyi öğrenmek için hızla gidiyorum ve bu yaptığımın doğru olduğuna inanıyorum. Keşke birileri bu yaşadıklarımı bilseydi. Beni öldürmediler, kendim öldüm. Öykü: Engin DİKKULAK engindikkulak@gmail.com

84


Röportaj

Bülent Arabacıoğlu

Merhaba Bülent Bey. Sizi uzun zamandır mizah dergilerinde göremesek de En Kahraman Rıdvan’a kitapevi raflarında rastlayınca hem bir selam verelim hem de bir röportaj yapalım istedik. Bize öncelikle çizerlik serüvenine nasıl başladığınızı kısaca anlatır mısınız? Henüz 3 yaşındayken daha sonraki yıllarda bünyesinde çalıştığım Hürriyet gazetesinin logosunu kopyalayarak çizim dünyasına girmişim(!). Elbette ki kendimi bilmeye başladığım ilkokul yıllarımdan itibaren, farkında olmadan çiziyordum defterlerime kitaplarıma. Ama profesyonel olarak Harita Mühendisliğini bitirir bitirmez, diplomamı bile almadan yurtdışına karikatür ve çizgi roman satan bir ajansta çalışmaya başladım. Ancak üç ay kadar kısa bir süre sonunda amatör olarak hafta sonu ilavesine karikatürlerimi yolladığım Hürriyet gazetesine girerek çalışmaya başladım. Ama bu günlere gelmemin arakasında yatan ana etmen sadece yetenek ve çalışma değil, benim gibi iş odaklı birine eşim Türkan Arabacıoğlu’nun gösterdiği inanılmaz destek ve sabrıdır.

85


Rรถportaj

86


Röportaj

Bir dönemin en çok satan dergisinde karikatür çizmek, çizgi roman yapmak. En çok satılan sakızın içinde bir karikatür tiplemesine sahip olmak. Nasıldı o yıllar? Nasıl bir tempo, nasıl bir enerji, nasıl bir heyecan vardı? Elbette ki o “En çok satma” olgusunu ortaya çıkaran kişilerden biri olmak için bazı bedeller ödüyorsunuz. Bunun birinci kuralı; gerçekten iyi bir gözlem ve çok çok çalışmak. Öyle ki bazı zamanlar sağlığınızı, sosyal yaşamınızı bile hiçe saymanız gerekebiliyor. Mutlaka bu işi acayip severseniz oluyor tabii bunlar. Fakat şunu da belirtmekte yarar var; o günkü koşullarda bizi takip eden okuyucuların inanılmaz desteği biz mizahçılara muazzam bir motivasyon veriyordu. Şöyle ki; 12 Eylül 1980 döneminde Gırgır haksız bir şekilde dört hafta sıkıyönetim tarafından kapatıldığında dergi piyasaya çıkmadığı halde bazı okuyuculardan “Siz reklâm almadan, sadece satılan dergi ile geçiminizi sağlıyorsunuz, o yüzden biz dergiyi alıyor gibi sizi destekleyeceğiz” diye zarf içinde derginin ücretini bize yollamaları o günkü okuyucu kitlesinin bizi sahiplenmesinin, sinerjinin inanılmaz bir örneğiydi. Tipitip, En Kahraman Rıdvan’dan daha eski bir kahramanınız. Tipitip’in yaratılma süreci nasıldı? Yıl 1974 ve Hürriyet gazetesinde çalışıyorum. Ama aldığım ücret gerçekten az ve bazı boş gece ve günlerimde ek işler yapmam gerekiyor. Böyle günlerin birinde Çetin Reklâmın sahibi Sayın Çetin Beydeş’ten Kent Gıda şirketi tarafından Türkiye’de yeni çıkarılması düşünülen sakız için bir tipleme teklifi geldi. On farklı çalışma hazırlayıp firmaya sundum. O toplantıda da ben, firma yetkilileri ve Çetin Bey tiplemeyi seçip üzerinde konuşurken “Tipi de amma enteresan olmuş”, “gerçekten tam tip olmuş”, “Tipi de tipmiş” diye konuşurken Tipitip adı kendiliğinden çıktı. Tip belirlendikten sonra 70 adet karikatürü çizip firmaya teslim ettim. Bunların baskıya hazırlanması, üretilip piyasaya çıkması yaklaşık bir yıl sürdü. Ben askerliğimi yaparken ilk reklâm filmi yayınlandı televizyonda. Askerden döndükten kısa süre sonra da bir arkadaşımla yapım şirketi kurup her hafta 60 saniyelik Tipitip çizgi filmleri hazırlayıp yayınlattık. Peki, En Kahraman Rıdvan hikâyelerinin hem yazarı hem de çizeriydiniz. Rıdvan nasıl ortaya çıktı? Çizgi film şirketimizi kapatıp tekrar karikatür dünyasına dönünce, o dönem Günaydın gazetesinin hafta sonu ilavesi olarak yayınlanan “Laklak” dergisine girdim. Sonuçta Gırgır ve Fırt dergileri ile aynı bünyede çıkan bir yayındı ancak o günlerde her iki derginin kadrosu çok kalabalık olduğu için hemen bir yer edinemedim. Ama daha önceden taslak olarak çizip gösterdiğim “En Kahraman Rıdvan” tiplemesi rahmetli Oğuz Aral’ın kafasında yer etmiş. Gırgır’da Gaddar Davud’u çizen Nuri Kurtcebe bir gece “sigara almaya” diye çıkıp bir daha geri gelmeyince hemen beni çağırdı ve “Bülent o bana gösterdiğin tipi çizmeye başla, iki hafta sonra yayınlamaya başlıyoruz!” sözüyle Rıdvan start aldı. Peki, Rıdvan’ın kostümü nasıl ortaya çıktı? Tabii start aldı derken Oğuz Aral adamı öyle birden kendi başına bırakmaz, oldukça biraz müdahalelerde, önerilerde, isteklerde bulunurdu. Ama bilirdik ki bunları yaparken işi bilerek yapardı. Nitekim Rıdvan’ın ilk taslaklarında ben; çizgi roman, film ve kitaplardaki kahramanları kendine örnek almış saf ve temiz ruhlu fakat güçlü kuvvetli, vücudu oldukça kaslı görüntüde bir tipleme hazırlamıştım. Oğuz

87


Rรถportaj

88


Röportaj

Aral’ın ilk lafı; “Oğlum bu adama bir vurdu mu indirir aşşa! Sen bundan mizah yaratmakta çok zorlanırsın. Çelimsiz biri olursa daha rahat espri çıkar,” diyerek bana güzel bir yol açmıştır. Rıdvan’ın maddi imkânları ve yaşadığı çevrede bir kahraman kıyafeti ancak kendine özel arması çizilmiş bir iç don olabilir diye düşünerek kostümünü tasarladım. Ayrıca “Kukkuriiikuuuu!” diye bildiğimiz meşhur narası da yine etrafındaki kümeslerden duyduğu, güçlü bir erkeği temsil eden horozun “hâkimiyet” sembolü olarak çıkmıştır. İlk öykünün sonunda da girdiği hapiste uzun olan saçları kesilir. Dergideki arkadaşlar ve okuyucular bu halini daha çok sevince de saçlar kazınmış olarak devam ettirdim. Rıdvan sadece bir kahraman parodisi mi yoksa gerçekten kahraman olduğu hikâyeleri de var mı? Aslında Rıdvan hepimizin içinde var olan “Donkişot” ruhunu temsil ediyor. İyi niyetli, buna gerçekten inanıyor ve azimli. Yeri geliyor kahraman parodisi yapıyorum, ama bazılarında da kendisi kahraman oluyor. Belli bir sınırlama koymuyorum kurguyu yaparken. Hikâyeler 1980 yılında yani askeri darbe ile aynı yıl başlıyor. Bir kahramana ihtiyaç mı vardı o dönemde? Kahramana ihtiyaç olmayan bir dönem aklınıza geliyor mu? Dün de vardı, bu gün de var, yarın da olacak!... Aslında 1980 yılında ortaya çıkması sadece ve sadece Nuri’nin sigara almaya gidip de geri gelmeyişiyle şans bulmuş bir tarihtir(!) En Kahraman Rıdvan’ın çizildiği döneme bakıldığında 1980–94 yılları Türkiye’nin en karışık, en geçişken dönemiydi. Bir mizah dergisinde çizilmek Rıdvan’ı nasıl etkiledi? Haftalık bir dergide çizgi roman hazırlarken kurgu planımızı haftalık yaparız. Yani öyküyü genel olarak; başlangıç, gelişme ve sonuç olarak üçe ayırıp bir özet hazırlarız sonra her hafta onu kare kare açarız. Elbette bunu yaparken o günün gerçeklerinden de bazı ögeleri duruma göre işin içine soktuğumuz olur. Ama ille de öyle olacak diye kendimizi de aşırı zorlamadan. Tabii Gırgır ve Bülent Arabacıoğlu dendiğinde aklımıza sadece Rıdvan değil ‘orta sayfa’ panoramik çalışmaları da geliyor. Orta sayfa panoramik çalışmaları nasıl ortaya çıktı? Nasıl hazırlanıyordu Gırgır’ın orta sayfaları? Aslında onlar orta sayfa değil sadece yan çevrilmiş sayfalardı. Yani sayfayı yatay olarak kullandığınızda, birde tek bir konu etrafında 25–35 arası espri içeren bir kompozisyon tasarladığınızda bu seyreden açısından “Panaromik” bir orta sayfa etkisi yaratıyor. Daha önce de başka kaynaklarda da kullanılmış bir yöntemdir ama ben ilk olarak En Kahraman Rıdvan’ın bir öyküsünde başlangıç karesi olarak kullandım ve Oğuz Aral’ın çok hoşuna gitmiş. Ertesi hafta tam sayfa olarak çizmemi istedi. Elbette Rıdvan’ın iş yoğunluğunun üzerine bir de o çalışma gelince esprileri için başka arkadaşların da desteği gerekmişti. Türk mizahının gelişiminde Gırgır gerçekten bir okul muydu? Gerçekten Gırgır halkın içine girmiş miydi? Bugün yazar ve çizer, mizahla uğraşan birçok arkadaş, o günlerde amatör olarak katıldığı Gırgır ve Fırt dergilerinde elde ettiği bilgi, deneyim ve ufukla yol aldılar. Bir dergi okula, bir sınıfa girdiğinde tüm

89


Röportaj

öğrencilerin elinden son karesine kadar okunmadan bırakılmazdı. Ayrıca okuyucu yaş gurubu genelde genç olmasına rağmen çok farklı yaş guruplarından da olumlu geri dönüşler alırdık. Peki, Gırgır öncesi Türk Mizah Dergiciliği’ne baktığımızda Gırgır’ı Türk Mizah Dergiciliği için bir milat olarak görebilir miyiz? Gırgır’ın ortaya çıkma evresinin yakınlarına kadar, daha ağırbaşlı, ciddi bir dile sahip Akbaba, Pardon, Papağan, Ustura gibi dergiler piyasadaydı ve yanılmıyorsam en çok satış yapan Akbaba ellibin adet kadar basılıyordu. Gırgır’ın dörtyüzbin satış rakamıyla elde ettiği başarı elbette ki sadece pazarlama gücüyle açıklanamaz. Bunda gelişen okuyucu profilini daha iyi analiz etmenin rolü muazzamdır ve rahmetli Oğuz Aral’ın asıl gücü buradadır. Bugünkü mizahı nasıl buluyorsunuz? Geçmiş ve şimdiki mizah dergiciliği-çizerliği arasında fark görüyor musunuz? Her gün, o günün mizahını yaratır! Geçmiş geçmiştedir ve koşulları farklıdır. Her şeyden önce okuyucu yani genel olarak gençliğin profili değişmiştir. 12 Eylül 1980 öncesinin politik gençliği ile bugünkü teknolojik gençliği kıyaslamak bence elma ile armudu kıyaslamak gibidir. İkisi de meyvedir ama aromaları, lezzetleri ve şekilleri tamamen farklıdır. Bülent Arabacıoğlu neden bıraktı çizgi roman ve karikatürü? Aslında bırakmadım, uygun ortamı kaybettim diyelim. Gırgır deneyimimden sonra gördüklerim beni biraz çizginin dışına itti demek daha doğru. Ayrıca Tipitip konusunda bana kucak açan Kent Gıda firmasında uzun yıllar Ambalaj ve Grafik Bölüm Müdürlüğü yaptığım için pek fazla vaktim de kalmıyordu. Ama şu an yine çizgi dünyasına ufak ufak ısınmaktayım… Bir gün yeni bir Rıdvan macerası çizmek var mı planlarınızda? O hep vardı ama vaktim yoktu. Şimdi vaktim olacak, yeter ki ortamı bulayım… Röportaj: Ahmet YÜKSEL

90


Kahraman İnceleme

En Kahraman Rıdvan Kimdir?

Soyadını bile bilmediğimiz, gözlüklü, patates burunlu, dazlak kafalı, kemik logolu kıyafeti ile ortalıkta dolanan, kötülerin can düşmanı, iyilerin dostu “En Kahraman Rıdvan” aslında kimdir? Soruyu bir de şöyle soralım: “En Kahraman Rıdvan” aslında bir kahraman mıdır? Çizgi roman, belki de her şeyden önce kahraman demektir. Kahramanın hikâyeleri anlatılır okura. Onunla özdeşleşir okuyanlar. Onun gibi davranır, kendisinin günlük yaşamda asla yapamayacağı ama yapmayı çok istediği/isteyeceği şeyleri yapan, sıradan olmayan karakterlerin yapıp ettiklerinden memnun olur.

91


Kahraman İnceleme

Kimi kahramanlar ise aslında “kahraman” değildir. Özellikle komik yönleri ile ortaya çıkan bazı kahramanlar çizgi roman dünyasının karakterleri ile alay eder, dalga geçer. Okur, bu kahramanların gerçekte öykündükleri ya da dalga geçtikleri karakterler ile ilgili yapılan komik anıştırmaların farkına vardıkça güler eğlenir. Bülent Arabacıoğlu’nun yarattığı, ilk kez Gırgır’da yayınlanan En Kahraman Rıdvan, Türkiye’de “kahramanlar” ile dalga geçen çizgi romanların başarılı örneklerinden biridir. En Kahraman Rıdvan, bir karikatür dergisi olan ama çizgi romana da yer veren Gırgır’da doğdu. Oğuz Aral yönetimindeki Gırgır, halkın içinden gelen kahramanları sayesinde okuruyla ortak bir paydada buluşmayı başarmıştı. Levent Cantek’in altını çizdiği gibi, “Kendi gündelik sıkıntıları, kaygıları, umutları ile yaşamını sürdüren, neredeyse dinsel bir tevekkül içerisinde bir lokma bir hırka felsefesi ile davranan, ama kimi zaman yaşadığından açık memnuniyet de duyabilen, teslimiyetçi, belli ölçüde melânkolik” küçük adam tiplemelerinin hikâyelerini anlatan Gırgır, geniş okur kitlesinin özdeşleşebileceği bu kahramanlarıyla var oldu biraz da. Bu kahramanlar genellikle “erkek, fakir, abazan, uyanık geçinen ama orta zekâlı, pek yakışıklı olmayan” tiplerdi. Yenik, bağımlı ve yönetilen konumundaki kenar mahallelerde yaşayan alt sınıftan bu kahramanların tek kurtuluş umudu zengin olabilmekti. Ancak hiçbir zaman bu hayali gerçekleştiremeyecekleri gibi, genellikle borç içinde yüzerlerdi. “En Kahraman Rıdvan” da Gırgır tiplemelerinin genel özelliklerinin hepsini taşıyan bir karakterdir. İmzasına küçük bir çiçek ekleyen derginin “çiçeği burnunda çizerler”inden Bülent Arabacıoğlu tarafından 1980 yılında çizilmeye başlanan; patates burunlu, gözlüklü, cılız, dazlak, üzerine tek bir kemik sembolü işlenmiş (eşofman ile iç çamaşırı karışımı) bir üniforma giyen Rıdvan’ın takip ve kovalamaca sahnelerinden oluşan öyküler anlattı bizlere. Sinema, televizyon ve çizgi romanlarla büyülenmiş ve kahraman olmaya karar vermiş Rıdvan aslında küçük bir kasabada doğup büyümüş, tipik bir Don Quijote çeşitlemesidir: “Zalimlerin, haydutların, üçkâğıtçıların ve bilumum kötülerin” karşısında iyilerin hakkını korumak için kolları sıvar. Fakat Rıdvan’ın yaşadığı ilçe kötülerle savaşmak için fazlasıyla küçüktür, ilçe halkı da yaşantısından memnundur. Rıdvan da yapılacak tek şeyi yapar, bir otobüse atlayıp İstanbul’un yolunu tutar. Çizgi roman kahramanlarına öykünen Rıdvan, genellikle onlar gibi davranmaya çalışır. Bakışlarının Süpermen gibi delici, yumruklarının Batman kadar güçlü, Yüzbaşı Tommiks gibi ilkeli olduğunu düşünür; hatta bu özelliklerini sıklıkla da dile getirir. Ancak kendini kahraman sanan, aptallıkları ile dikkatleri üzerine çeken, etrafındaki kadınlardan kaçan, ancak başkalarının yardımları ya da yanlışlıkları ile başarıya ulaşan Rıdvan, sadece komiklik üzerine yoğunlaştığı için “90’lı yıllarda popülerleşen absürd mizahın” kurbanı olmuş, kendi köşesine çekilmek zorunda kalmıştı. Bülent TELLAN

92


Çizgiroman İnceleme

WASTELAND

İlk sayısının yayımlandığı Kasım 2010 tarihinden beri üzerinde pek fazla konuşulmamış hatta pek dikkat bile çekmemiş bir çizgi roman var raflarda: “Wasteland – Çorak Topraklar”. Alışılagelmiş kıyamet sonrası film, kitap, çizgi roman ve hatta oyunlarda olduğu gibi ıssız bir dünyada geçen çizgi roman, başlarda çizim olarak okuyucuya soğuk gelse de cildin sonuna doğru çizimlere alışılıyor. Maceranın biraz daha içine girdiğinizde, aslında çizimlerin konu anlatımına çok güzel uyduğu fark ediliyor. Ayrıca çizgi romanda kullanılan dil de çok farklı. Çizgi romanın konusuna gelirsek: Kıyamet olarak da adlandırabileceğimiz “The Big Wet – Büyük Islak” denen bir felaketten yüz yıl sonra hayatta kalan kişiler farklı bir yaşam tarzı sürmeye başlıyorlar. Büyük Islak’ın ne olduğu tam olarak bilinmiyor. Sadece suyla ilgili bir felaket olduğu ve tüm ekosistemi altüst ettiği biliniyor. Bu felaketin A-Ree-Yass-I denilen efsanevi bir şehirde başladığı sanılıyor ve macera boyunca bu şehri bulmaya çalışan insanlara rastlıyoruz. Etrafta görülebilen tek hayvan keçi. Hayatın büyük bir kısmı keçiler üzerine kurulmuş. Büyük Islak’tan sonra Sunner Religion denen bir din doğmuş. Dine inananlar Güneş Ana'ya ve Ay Baba'ya tapıyorlar ve dinin Şamanları olarak tanımlayabileceğimiz “Singer – Ozanlar”lar var. Bu dini kabul edenlere Sunner deniyor çünkü bu dini tamamen putperestlik olarak görüp aşağılayan bir sınıf mevcut. Burada, İngilizcedeki “Sinner – Günahkâr” kelimesine bir gönderme bulunuyor. Bu yüzden Güneşçi anlamına gelse de cildin çevirisini yaparken Sunner kelimesinin Türkçesi’ni Güneşkâr olarak kullandım. Yaratılan dünyada, çölü kendilerine mesken olarak tutmuş bir sürü farklı tür ortaya çıkmış. Bunların

93


Çizgiroman İnceleme

en önemlileri insanlıktan çıkmış olan ve çölde yaşayan “Sand Eaters – Kumyiyenler”ler. Vahşi olan Sandie – Kumcu’ların (argoda bu şekilde kullanılıyor) konuştukları dil "The Tongue - Dil" olarak anılan ve çok eskiden kaldığı sanılan farklı bir lisan. Bu lisanı anlayabilenler çok az. Okuduğunuzda bu dilin İngilizceye çok benzeyen kelimelerden oluştuğunu göreceksiniz. Doğrusunu söylemek gerekirse çeviri konusunda birçok kez tereddütte kaldım. En sonunda Facebook yoluyla (günümüzün en büyük nimetlerinden biri) yazar Antony Johnston’a ulaştım ve ona birkaç soru sordum. Konuyu yazarken Kızılderililer’den kalma eski efsanelerden esinlendiğini bildirdi. İki sıfatın yan yana getirilmesiyle biraz anlamsız görünen Büyük Islak’ın İngilizce’de de aynı anlamsızlığa sahip olduğunu söyledi. The Tongue’ı Türkçe’ye nasıl çevirmem gerektiği konusunda ise kullanılan kelimelerin İngilizce’deki anlamlarıyla bir ilgileri olmadığı ve sadece fonetik olarak İngilizce’ye benzeyen kelimeler kullandığını söyledi. Serinin Almanya’daki basımında bu kelimeler oldukları gibi bırakılmış fakat İtalya’daki basımında fonetik olarak İtalyancayı çağrıştıran kelimeler tercih edilmiş. Ben kelimeleri oldukları gibi bırakmaya karar verdim. Bu dünyada karşımıza çıkan bir diğer sınıf da “Newbegin – Yenimilat” denen bir şehirde yaşıyor ve Güneşkârlar'ın çoğu bu şehirde köle olarak bulunuyorlar. Hür olan Güneşkârlar’ın alınlarında çember dövmesi bulunuyor. Bu dövmeye sahip olmayan kişilerin köle olduğu belli oluyor. Yenimilat'taki dinin ne olduğu şimdilik tam olarak belli değil. Sadece farklı olduğunu ve dinin kurucusu olan “Lord Founder Kurucu Lord” Marcus'un Güneşkârlar'dan nefret ettiğini biliyoruz. Ortamda bulunan tek hayvanın keçi olduğunu belirtmiştim. Küfürlerin birçoğu da keçiler üzerine kurulu. Örnek vermek gerekirse: "Bullshit" yerine "Goatshit" deniyor. "Son of a bitch" yerine ise "Son of a goat" deniyor. Antony Johnston’ın röportajlarından bir derlemeyle dünyayı nasıl yarattığına bir bakalım: Yazar, görsel olarak etkilendiği eserler arasında "Mad Max", "The Postman", "The Sheep Look Up" ve "Hardware"i sayıyor. Mad Max’in ve Kevin Costner'ın başrolünü oynadığı Postacı filminin, bu dünyayı kafanızda oluşturmanız için yeterli olacağını düşünüyorum. Olay örgüsünde de durmadan "Road Trip – Yolculuk" tadı mevcut. Buna örnek olarak da Gart Ennis’in kült çizgi roman serisi "Preacher – Vaiz”i ve kült film "Easy Rider"ı örnek olarak veriyor. Hikâyeyi yazarken kafasının arka planında çalan müzikleri de

94


Çizgiroman İnceleme

belirtiyor yazar. Paradise Lost, Anathema ve Rammstein bunlardan sadece birkaçı. Hatta bir de resmi olmayan soundtrack albümü oluşturmuş. Bu albümdeki parçaların detayına ve Wasteland dünyasıyla ilgili her türlü sorunuzun cevabına aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz: İçinde birçok politik gönderme bulunan bu çok detaylı serinin ilk sayısı Oni Press tarafından Temmuz 2006’da Amerika’da yayımlanmış. Düzensiz bir yayın akışına sahip olan serinin 30. sayısı Şubat 2011’de çıktı ve şimdiye kadarki sayılar 5 ciltte toplandı. Yazar Antony Johnston, serinin sonunu şimdiden planladığını ve 60. sayı civarında yayını bitirmeyi düşündüğünü söylüyor. Fakat sanırım bu hızla 2015’ten önce bitmeyecekmiş gibi görünüyor. Bu incelemeye bir anımı sizle paylaşarak son vermek istiyorum. Aslında dolaylı olarak benim anım çünkü bu olay Beyoğlu’ndaki Gon çizgi roman mağazasında Emre Yavuz’un başından geçmiş. Ocak ayında Amerikalı bir bayan hayret çığlıkları eşliğinde mağazaya dalmış ve Wasteland’in Türkçesi’ni eline alarak bağırmaya devam etmiş. Biraz sonra durum tam olarak anlaşılmış. Gelen bayan serinin çizeri Christopher Mitten’ın kız arkadaşıymış ve Mitten dâhil ikisinin de çizgi romanın Türkçe’de yayınlandığından haberi yokmuş (serinin yayın hakları Johnston’a ait olduğu için sanırım bu konularda Mitten’ın pek bir bilgisi olmuyor). Bu şekilde Amerika’ya da bir ilk cilt yollamış olduk. Hatta aradan iki hafta geçtikten sonra Christopher Mitten Facebook üzerinden (yine imdadımıza yetişti) yolladığım cilt için bana bir teşekkür mesajı attı. Dünya gerçekten de küçük değil mi? İlke KESKİN ilke@hozcomics.com

95


Öykü

Bu sen misin? Mine, serseri bir çocukluk geçirmişti. Akranları gibi etek, cicili biçili elbiselerden çok bir şort, üstte bol bir tişört, dizler koşup düşmekten hep yaralı, ağaçlara tırmanmayı seven, saçlar kısa bir erkek çocuğunu andırsa da yüzündeki masumiyeti çok iyi hatırlıyordu. Çocukluk resimlerine de yansımıştı hepsi. O kadar günahsız, o kadar şirindi ki gelecekte onu nelerin beklediğini bilmeden kendisinden büyük, on sekiz vitesli Castello marka bisikletiyle bir oraya, bir buraya, o bayır senin, bu çayır benim, geziyordu. Büyümeye başladığın da çok daha farklı duyguların yanı sıra toplum onu olduğumdan başka biri gibi olmaya zorladığını fark etti. Ortaokula başladığında yeni bir okul hayatı heyecanın yanı sıra yasaklar başlamış, artık şort giyemez ve bisikletine binemez olmuştu. Neymiş, genç kızlar bisiklete binmezmiş. Onu en çok üzen de o çok sevdiği Castello marka bisikletinden vazgeçmek zorunda kalmasıydı. Ve belki de hayatında çok sevdiği bir şeyden vazgeçmenin nasıl bir şey olduğunu ilk defa o zaman anlamıştı. Ortaokul çok sıradan ve çocukluğundan hiçbir farkı olmadan kendini keşfetmeyi bırak hâlâ çizgi film izleyen sapanını bir kenarda dursa da bebeklerle de oynayan bir çocuktu. Ne de olsa bir dişiydi (hayvanlar dişi ve erkek olarak ikiye ayrılır, insanlar kadın veya erkektirler) ve ileride programlanacağı model de elbet farklı olacaktı. Ama lanet bu ki o ne kadar çocuk gibi zannetse de kendini etrafında dönen çarktan haberi olmadan her şeyi iyi güzel doğru ve kendisi gibi masum zannederek yaşamaya devam ediyordu. Liseye başladığında ergenliğini tam anlamıyla yaşamaya başlamıştı. Çünkü zayıf bir çocuktu ve yaşıtlarından geç girmişti ergenliğe. Yavaş yavaş göğüsleri çıkmaya başlamış ve ilk defa adet görmeye başlamıştı. Aynanın karşısına daha sık geçer olmuştu ama kendisiyle uzun yıllar barışık yaşamayı başaramamıştı. Saçları hiçbir zaman o okuldaki kızlar gibi uzun ve düz olmuyordu ki o kendini bir şey zanneden popüler meraklısı bakımlı kızlardan nefret ediyor ve kendini hep küçük çırpı bacaklı çirkin bir kız olarak görüyor ve çoğu zaman kendinden nefret ediyordu.

96


Öykü Ve ilk aşk… Lise ikinci sınıftaydı 15 yaşında ve ilk defa âşık oluyordu. O da her genç kız gibi kendinden bir üst sınıfta okuyan, okulun bahçesinde basketbol oynayan, elinde topla karizmatik hareketle topu potaya gönderen Fuat’ın ter içinde kalmış vücudunu hayranlıkla izliyordu. Kalbi daha hızlı çarpıyor, bakışlarını yakalamak için gözlerini bir an ondan ayırmıyor, göz göze geldiğinde ilk çeken o oluyor ve âşık olmanın böyle bir şey olup olmadığını sorgulamaya başlıyordu. Ama gel gör ki hayat ona yine acımasızdı. Fuat onu görmüyordu bakıyor ama görmüyordu. Bir gün dayanamadı ve onunla konuşmaya karar verdi. Bu cesareti nerden bulduğunu o da bilmiyordu ama sonuç yine hüsrandı çünkü o başkasını seviyordu. Onun gibi çirkin olmayan güzel bir kızı seviyordu Fuat. Hayat insanı içinde bulunduğu şartlara göre şekillendiriyordu ne yazık ki ve o da o dönemde bir şeyi anlamıştı. “Erkekler güzel kızlardan hoşlanıyor.” Oysa Fuat yakışıklı bir erkek değildi. Neden bu kural erkekler için geçerli değildi? Neden sadece güzel kızlar seçilirdi. Hiç unutmazdı bir gün bir büyüğü ona “Gün gelecek, güzelliğin, dış görünüşün hiçbir şey olmadığını, insanda ne varsa içinde, onun kişiliğinde olduğunu anlayacaksın,” demişti. Ama bu 15 yaşında bir kızın kırık kalbini onarmak için yeterli değildi. Hiçbir zaman da olmayacaktı. Onun umurunda değildi ki, Fuat onu sevmemişti işte ne önemi vardı ki iç güzelliğin. Lise hayatı depresif, sürekli pop slow şarkılar dinleyerek, yazılar yazarak, üzülerek, ağlayarak ama bir o kadar da arkadaşlarıyla eğlenmesini bilerek, neşeli ve hiperaktif geçmişti. Lise bitmiş ama o hala Fuat’ı unutamamıştı. Üniversiteyi kazanıp giden Fuat’ı her yaz tatili dönüşü bekler çarşıda onunla karşılaşmak onu bir kere görebilmek için dua ederdi. Görse de pek bir şey değişmezdi. O yine onu görmüyordu. Aradan 3 sene geçmiş 18 yaşına gelmişti. Artık yavaş yavaş kendini beğenmeye başlıyor özgüveni yerine geliyor ama yine de çocuk hissediyordu kendini. Çünkü hala oyuncakçının yanından geçerken gördüğü pelüş ayıcıklara sarılır onları almak isterdi. Düşünmüştü ne zaman bu oyuncakları istemeyecek o zaman büyüyecekti. Üniversiteyi kazanmış ve biraz daha özgür biraz daha büyüdüğünü hissederek okumaya başlamıştı. Akşamları eve dönüyor olsa da eskisinden daha farklıydı. Saçları uzamaya başlıyor onları düzleştiriyor hafifte olsa makyaj yapıyor çok açık giyinemese de giydiğini yakıştırmasını öğreniyordu. Ama yine yalnızdı ve Fuat artık ondan yavaş yavaş gidiyordu. Bir ergen aşkı için çok uzun sürmüştü zaten. Derslerinin ve arkadaşlarının dışında dişiliğini hala keşfedemeyen Mine en yakın kız arkadaşının ona erkek arkadaşlarıyla yaşadıklarını ayıp olduğunu bilse de müthiş bir zevkle anlatıyor ağzı açık dinleyen Mine çoğuna anlam veremiyor hayalinde bir şeyler canlandırmaya çalışsa da olmuyor bu düşünceleri hemen kafasından kovmak istiyor çünkü korkuyordu. Çünkü o bile Fuat’a sadece sarılmayı ve en fazla televizyonda gördüğü öpüşme sahnelerini hayal ederek onu öptüğünü düşünüyor ve hala oyuncak ayılara sarılmak istiyordu. Yani hala çocuktu. Ve üniversite son sınıfa gelmişti. Mezuniyete bir kala 10 ay süren bir ilişkiyi geride bırakmıştı. Çok sevmemişti ama o onu çok sevmişti. Serdar matematik bölümünde okuyordu ve Mine’ye âşıktı. Mine ise sevmek bir işe yaramıyor sevilmeyi yaşamalı biraz da demiş ama bu da yetmemiş anlamış ki karşılıklı olmayan hiçbir şey yürümüyor ve bir gün bitiyordu. Zaten çok görüşmemişler ilk sevgilisi ve pek bir tat alamasa da onu ilk defa öpen erkek olmuştu. Mine öpüşmeye anlam veremiyordu onu öpen sevgilisine karşılık vermeye çalışmış zaman zaman onu itmiş hiçbir zaman ileri gitmemiş hep korkmuştu. Çünkü korkmayı öğretmişlerdi ona çocukluğundan beri. Ama alışkanlık çok kötü bir duyguydu ayrıldıktan sonra da bir süre görüşmeye devam etmiş ne zaman bu onlara tat vermemeye başlamış onu da bırakmışlardı. Ve Mine artık biraz daha büyümüştü oyuncak ayıları hala seviyor ama eskisi kadar onlarla uyumak istemiyor ve hala en büyük vazgeçişi Castello bisikletiydi.

97


Öykü Okulun ilk döneminin henüz başında bazı öğretmenleri değişmişti. Bunlardan biride Almanca öğretmeni olan Ayhan’dı. Ayhan, Otuz beş yaşında evli ve bir çocuğu vardı. Sınıfa ilk girdiğinde başta onu itici ve ukala bulmuş ama sonra ısınmış onun bu ukala tavrının altında aslında sıcak bir adam olduğunu anlamış ve onu sevmeye başlamıştı. Ayhan tüm öğrencilerle samimiydi herkesle konuşur şakalaşır ve yardımcı olmaya çalışırdı. Ama Mineyle aralarında başka bir bağ vardı. Mine, onu kantinde ne zaman yalnız yakalasa elinde iki tane kahve yanına gider onunla sohbet etmek için can atardı. Bu sohbetler bir süre sonra yerini kişisel muhabbetlere tuhaf ve hatta kaçamak bakışlara ve başka öğrenci ve ya da arkadaşlardan kıskanmaya dönmüştü. Eyvah!!! Yine aynı sirenler çalıyor ama olmazdı evliydi uzak durmalıydı. Hayır, hayır asla asla asla olmazdı. Mine o gece günlüğünü açtı yazdıkları hiçte iç açıcı değildi. Yazarken ağlıyordu. “Sevgili günlük hayatım boyunca hiç düşünmediğim bir şey başıma geldi ben evli bir adama âşık oldum sanırım. İşin kötüsü o da benden hoşlanıyor olmalı bunu o kadar iyi anlıyorum ki ama yapamam olmaz ben böyle büyümedim ki böyle bir şey istemedim ki neden o?“ Defteri kapattı yatağına uzandı onu düşündü. İlk defa başka duygularının bu kadar harekete geçtiğini hissetti ve korkmaya başladı. Kendinden 11 yaş büyük olgun ve hoş bir adamdı hangi genç kız karşı koyabilirdi ki? Ne yazık ki yasaktı ve vazgeçmek zorundaydı. Kendine söz vermişti ona kapılmayacağına dair. Ertesi gün okula gittiğinde öğrencilerden birinin Ayhan hocanın onu kütüphanede beklediğini söyledi. Bir ödev için kitap seçeceklerdi. Önce lavaboya gidip saçını başını düzeltip parfüm sıktı rujunu tazeledi. Bunları yaptığı için kızıyordu kendine ama elinde değildi. Bir şey deli gibi mıknatıs gibi ona çekiyordu onu karşı koyamıyordu. Koşar adım merdivenleri tırmanıp kütüphanenin kapısını açtı içerde ondan başka kimse yoktu. Arka raflardan birinde kitaplara bakıyordu. Mine kapıyı kapatıp yanına doğru yaklaştı içinde tuhaf bir heyecan vardı çünkü yalnızdılar orda nedense ilk defa böyle bir adrenalin yaşıyordu ve çok hoşuna gitmişti. Ayak seslerini duyan Ayhan “Gel bakalım Mine Almanca fiil çekimleri olumlu olumsuz cümle kurma ve bunun üzerine bir öykü yazabileceğin birkaç kitap buldum gel inceleyelim bakalım” “Peki hocam” diyerek yanına doğru gitti. Ayhan’ın sürekli kullandığı parfümün kokusu onu deli ediyordu. Bu kokuyu ne zaman duysa bütün kimyası değişiyordu. Çok sessizdiler konuşmalarının dışında sadece arada hızlanan iki nefes sesi geliyor aslında deli gibi arzuluyorlardı birbirlerini. Kitapları seçip masaya geçtiler. İçerde hala onlardan başka kimse yoktu. Mine defterini çıkarıp not almaya başladı. Ayhan’da ona yakın bir mesafede oturuyor arada kalkıp sözlük aramaya gidiyor geri geliyordu. Mine iyiden iyiye heyecanlanmaya başlamış ve bu duygu onu bambaşka bir insan yaptığını hissetmişti. Şaşırıyordu kendine. Ayhan’ın raflara baktığı bir anda Mine’de masadan kalmış başka bir kitap aramaya koyulmuştu. Ayhan’da yanına doğru yaklaştı elinde ki kitabı göstermek için fakat bir an sakarlığına denk geldi ve kitap elinden düştü almak için aynı anda eğildiler. Kitaba uzanan iki el birbirine değdi. İkisi de kalkmadan başları önde öylece kaldılar. Ateş gibi yanıyordu eli Mine’nin. Yavaş yavaş ayağa kalktılar. Mine başını kaldırdı Ayhan la gözleri öyle bir kenetlenmişti ki hiçbir şey görmüyorlardı. İkisinin de gözlerinden tek bir şey okunuyordu. Ayhan o anda kızın saçından tuttuğu gibi dudaklarına yapıştı. Mine ne olduğunu anlayamamıştı sadece gözlerini kapatıp kendini bırakmayı seçmişti. Ayhan ateşli bir şekilde öpüyor hatta yiyordu onu. Dili diline değiyordu çok değişik bir duyguydu. Derken Ayhan kızın beline sarıldı daha da ateşlenen Mine daha fazla bu heyecana dayanamadı ve onu bir hamlede göğsünü bastırarak itip “bırak” diye fısıldadı. Nefes nefese kalan Mine koşarak kütüphaneden ayrıldı. “Naptım ben ? Allah kahretmesin naptım naptım” diye defalarca söylendi kendi kendine ama bir yandan da deli gibi istiyordu bu heyecanın sürmesini. Herkes dersteydi o koşarak lavaboya gitti elini yüzünü yıkadı nefesini zar zor kontrol ediyordu. Sakinleşip kendine geldiğinde aynaya baktı ve yüzünde tuhaf bir gülümseme gördü neydi bu neye dönüşüyordu nasıl bir duyguydu bu? Basitti sadece artık büyümüş ve cinselliğini yavaş yavaş keşfetmeye başladığı bu gün artık onu geri dönüşü

98


Öykü olmayan bir yola soktuğunu fark etmişti. O gün onu bir daha görmedi çünkü okuldan çıkıp bir cafede yalnız kalıp düşünmüştü. Telefonu çaldı arayan oydu heyecanlandı açacak ne söyleyecekti özür mü dileyecekti yok yok açsam mı acaba neyse sonuçta yüz yüze geleceğiz değil mi ? diye düşündü. Ve açtı “Mine, mine nerdesin nasılsın merak ettim seni ?” “İyim merak etme biraz yalnız kalmak istedim sadece” “O an ki bakışlarını unutamıyorum Mine” Bunları duyan Mine daha fazla dayanamadı “hocam kapatmalıyım” diyerek telefonunu kapadı. Ve gülümseye başladı o da beni seviyor dedi. Ama neye yarardı o evliydi devam edemezdi buna daha fazla. Ertesi gün okula vardığında onu görmeden sınıfa geçmek istedi. Öylede oldu Ayhan derse girmişti ama hali tavrı değişmişti. Ciddiydi sınıfa girer girmez gözleri Mine’yi aradı onu görünce orda olduğunu anlayıp rahatladı ve derse devam etti. Mine de başını kaldırıp tahtaya bakamaz olmuştu. Kırk dakika böyle geçmişti. Ara verip kantine indiklerinde Ayhan Mine’nin kolunu hafifçe dokunarak “biraz konuşabilir miyiz?” Diye sordu. Elini kolunda hisseden Mine elektrik çarpmış gibi oldu. Peki dedi birer kahve alıp uzaklaştılar bahçede onları kimsenin göremeyeceği bir köşeye geçtiler. Bir süre sessiz bir şekilde kahvelerini içtiler sessizliği bozan Ayhan oldu. “O anı unutamıyorum Mine nasıl titrediğini heyecanlandığını ne zaman gözlerimi kapasam seni öptüğüm o an geliyor aklıma.” Mine daha fazla dayanamadı utanıyordu ama o da konuşmayı ayak uydurmayı seçti. “Ben de unutamıyorum Ayhan sana bir şey itiraf edeyim mi sanırım sen benim ilk gerçek öpücümsün. Daha önce sevgilimle öpüştüğümde hiç böyle hissetmemiştim.” Gerçekten de öyleydi Serdarla öpüşürken bir et parçasına değmiş gibi hissederdi. Ya Ayhan o öyle miydi kor kor oluyordu heyecandan deliye dönüyordu ve tabi ki de bunun adı aşktı… Aradan birkaç ay geçti. O birkaç ayda birbirlerine dokunmayı yine deli gibi istemiş ama sadece birkaç kaçamak öpüşten ve konuşmaktan ibaret geçmişti. Mine kendi içinde bunu keşfetmenin ve yasak bir aşkın içinde olmanın çatışmasını yaşayıp bir yandan onu nasıl sevdiğini düşünmüştü. Ayhan ise ilk zamanlar kıza duygusal yaklaşmış evliliğin üstünden geçen on yılın sonunda başka bir heyecan yakaladığı için kendini bu duyguya bırakmış bir süre onu yaşamış ama sonunda uyanmıştı. Çünkü bu işin sonu kötüye gidecekti. Bir yandan vicdan azabı duyuyor aldatan bir adam olmayı hazmedemiyordu. Mine’ye karşı ne hissettiğini o da bilmiyordu aslında. Neydi o? Heyecan mı? Aşk mı? Neden kopamıyordu? İnsanın kalbi ikiye bölünebiliyor muydu? Bölünebiliyordu… Bir süre sonra Ayhan Mine’den uzaklaşmayı seçmişti. Çünkü sonu yoktu. Biliyordu. Bunu fark eden Mine ise deliye dönmüş artık onun evli olmasını da umursamamış tek istediği onunla biraz zaman geçirmek ona dokunmak ve konuşabilmekti doya doya. Ayhan’ın ondan uzaklaşması Mine’yi başka bir insana dönüştürmüştü. Onunla konuşmayınca hırslanıyor ağlıyor tıpkı bir şeker hastası için insülin neyse Ayhan’da onun için öyle bir şeye dönüşüyordu. Her defasında birbirlerinden kopacağına söz verip aradan en fazla geçen bir haftanın sonunda yine kendilerini birbirlerinin yanında buluyorlardı. Bu böylece koca bir sene boyunca sürdü. Ayhan onu da üzmek istemiyordu iyi bir kızdı ona aşık olması hoşuna gidiyordu ama ama ama … Karşısına çıkan amalar keşke ye dönüşsün istemiyordu ikisi de acı çeksin istemiyordu ama aslında o da acı çekiyordu. Sene sonuna gelinmişti. Mezuniyet partisinde kendine özenmiş onu son kez görecek içi acıyacak belki son defa kollarında olacak dans edecek içi acıyacaktı. Çünkü o öyle bir acıydı ki bıçağı alıp saplasalar ona bu kadar canı yanmayacaktı emindi. O gece okulun hazırladığı tekne partisinde herkes çok şık ve güzeldi. Ve Ayhan eşiyle gelmişti partiye onu içeri girerken gören Mine kahrolmuştu kolunda o olmalıydı ağlamaya

99


Öykü başladı makyajı akmış mahvolmuştu. Tekne henüz açılmamıştı herkes gelmemişti çünkü. Telefonuna sarılan Mine Ayhan’a “tekneden iniyorum hemen gel” diyerek mesaj attı. Çaresiz kalan Ayhan bir bahaneyle aşağı indi. Tekneden uzaklaşmış onu bekleyen Mine kızarmış ve nefret dolu gözleriyle Ayhan’ın tam karşısında duruyordu. Şaşkına dönen adam kıza baktı gözlerinde ki manayı o kadar iyi biliyordu ki ama kahretsin ki onu anlamıyormuş gibi davranmak zorunda kalıyordu. “Sen… Sen… seni…“ konuşamıyordu nefes nefeseydi hala ağlıyordu. Ayhan yanına yaklaşmak istedi ama Mine bir adım geri attı “Sakın!” dedi “Sakın deneme bile beni kütüphanede öptüğün gün başladı her şey ve şimdi burada bitecek. Ne istedin benden neden oynadın benimle anlattım sana kendimi defalarca nasıl biri olduğumu biliyordun neden yaptın bunu neden!! “ bağırıyordu hıçkırıkları denizin dalga seslerine karışıyordu. Bu sırada tekne hareket etmeye başladı. Ayhan’ında içi gidiyordu kıyamıyordu onu ama bunu söyleyemiyordu “hadi binelim artık bak herkes anlayacak” Çantasına davranan Mine bir silah çıkardı. “Olduğun yerde kal hiçbir yere gitmiyoruz” Ayhan çok şaşırmıştı karşısında ki Mine miydi? Neredeydi o sevimli o masum kız? “Bu sen misin Mine? Lütfen kendine gel her şeyi konuştuk biz seninle imkânsız demedik mi bütün olmazlar olsa da biz olamayız demedik mi neden anlamıyorsun beni.” Evet, gerçekten anlamak istemiyordu. Çünkü acısı buna izin vermiyordu. Hayatında sadece bir kez yaşayabileceği bir duyguydu ve o da onun değildi evliydi başkasına aitti. Ve her şeyden önemlisi o artık gerçekten de Mine değildi. Rüzgâr, minenin dalgalı saçlarını ve giydiği mini elbisenin eteğini savururken Ayhan’ın kirli sakalına çarptı gözü ne kadar yakışıyordu ona bu sakal takım elbise içinde ne kadar yakışıklı görünüyordu. Rüzgâr eserken biraz ilerisinde ki sevdiği adamın o muhteşem parfüm kokusunu getiriyordu burnuna. Durdu düşündü bir süre ve hep aklını kurcalayan ve istediği cevabı duyabilme ümidi ile titreyerek göz yaşlarını silerek o içinde kalan soruyu sordu: “Beni… Beni hiç mi sevmedin? Ayhan ne cevap vereceğini bilemedi. Sevmiş miydi? Belki iyi bir arkadaş olarak evet ama o yaşta evli bir adam için yeniden âşık olmak çokta matah bir şey olmasa gerekti. İçinde hep bir sıcaklık vardı ona karşı ama… Dürüst olacaktı… “Sevmedim Mine Ama bir arkadaş olarak çok sevdim inan sen çok iyi birisin belki ilk zamanlar çok başkaydı ama biz… Biliyorsun olamayız… İmkânsız… İstediği cevabı alamayan Mine’nin o anda dünyası başına yıkılmıştı hiç sormamıştı bunu ama ona o kadar güzel o kadar anlamlı bakıyor o kadar ateşli öpüyordu ki sadece seven bir erkek böyle davranabilir diye düşünmüştü hep. Şimdi gerçeklerle yüzleşiyordu… Mine hassastı kırılgandı masumdu. Elinde silah Ayhan’a doğrultmuşken düşündüklerini aynen söyledi. “Hayatım boyunca hep şunu düşündüm. Bir insan masumiyetini nasıl kaybeder? Çocuk olmaktan vazgeçtiğinde mi? Büyüdüğünde mi? Hayır Ayhan hiçbirisi değil insan çok sevdiği bir şeyden vazgeçmek zorunda kaldığı an kaybediyor masumiyetini çocukluğumda Castello bisikletimdi masumiyetim ve şimdi sen… Seni kaybediyorum ama hayatta olman ve benim olmaman çıldırtıyor beni.” Ayhan ağlayacak gibi olmuştu ama korktuğundan değil. Bu kıza yaptığı kötülükten dolayı 23 yaşında hayata henüz atılmış yaşayacak çok şeyi vardı nasıl bu hale gelmişti. O da istiyordu onu ama olmayacaktı cesurdu bir yandan Mine’yi iyi tanıyordu ve ne yapacağında. Yavaş yavaş yaklaştı ona silahın ucuna göğsüne dayadı. Mine’nin elleri daha da titriyor ağlıyordu. Bu sırada tekne çoktan açılmış bayağı uzaklaşmıştı. Göz göze geldiler Mine bayılacak gibi oldu ona bu kadar yaklaştığında. Kokusunu duyuyordu. Yine büyülenmiş gibiydi. Bakışları o kadar derindi ki nasıl kıyabilirdi ona deli gibi seviyordu çünkü.

100


Öykü “Hadi vur beni o halde bitir bu işkenceyi ne olacaksa olsun hadi yap şunu çek tetiği!” Mine yavaş yavaş silahı indirdi hala ağlıyordu nefesi hızlanmıştı çünkü yine yalnızdılar tıpkı bir sene önce kütüphanede ki gibi. Bu sefer kitaplar yoktu bir gece, deniz kıyısı ve ay ışığı. Ama o günden bu güne çok değişmişti. Vazgeçmek zorunda kaldığı şeylerin verdiği duygudan usanmış mutsuzluktan kırılıyordu çaresi kalmamıştı. Ayhan ona iyice yaklaştı sarılmak istiyordu ona sarılmak ve vücudunda acıyan her noktaya kendi vücuduna bastırarak tedavi etmek istiyordu çünkü ilacının o olduğunu biliyordu. Ona doğru eğildi ve sarıldı Mine başta hareketsiz kaldı çünkü yorulmuştu çok yorulmuştu hem de. Kendini bir koşu bandında hissediyordu devamlı koşuyor ama aslında bir adım bile atamıyordu ileriye doğru. Tükenmişti. Onun o baştan çıkaran kokusunu içine çekiyordu derin derin gözleri ağırlaşmıştı sadece onun sarılması ona yetiyordu o da kollarını dolamıştı. Uzunca bir süre öylece kaldılar Mine ‘de başını göğsüne dayamıştı. Bu öylesine huzur veriyordu ki ona dünyada ki başka hiçbir şey bu kadar huzur vermezdi ona. Mine hiç konuşmadan sadece onun kollarında olmak istiyordu. Sonrası derin bir boşluktu. Birkaç saat sonra gözlerini yavaş yavaş açan Mine hastanede olduğunu fark etti. Ve aniden doğrulup bağırmaya başladı. “Neredeyim ben ne oldu bana Ayhan ..Ayhan nerde?” Sesleri duyan doktor içeri girip onu sakinleştirmeye çalıştı. “Sakin olun hanımefendi sanırım küçük bir kaza geçirdiniz bir şeyiniz yok buraya getirildiğinizde baygındınız sizi bırakan bey giderken bir not bıraktı size buyurun” Mine kâğıdı açtı ve mürekkebi dağıtan gözyaşlarını silerek okumaya başladı. “Kollarımda öylesine ağlıyordun ki orada sen ayıkken ayrılamayacaktım senden. Savunma amaçlı taşıdığım bayıltıcıyla seni bayıltmak zorunda kaldım ve buraya getirdim. Beni affet. Benim küçük öğrencim, Sen benim hem heyecanım hem de küçüğüm hem de en iyi arkadaşımdın bunların hiçbirisini yaşa istemedim. Ama her şey kontrolümüz dışında gelişti. Konuştuk daha önce seninle daha fazla zarar görmeni istemiyorum benden. Beni unut. Çok gençsin yeni umutların olacak ve en büyük vazgeçişin yine Castello bisikletin olsun senin için. Cevap verdiğim ama yarım bıraktığım sorunun cevabını içimde götürüyorum şimdi. Bu okulda görevimi tamamladım şimdi başka bir yere gidiyorum. Kendine çok iyi bak hep böyle masum kal hoşça kal… Ayhan” Öykü: Merve VERAL

101

İllüstrasyon: Gülhan D SEVİNÇ


Çizgiroman

Kayıp Havacılar Anısına

102

Deniz ÖZKARDEŞLER


Çizgiroman

103


Çizgiroman

104


Çizgiroman

105


Çizgiroman

106


Çizgiroman

107


Öykü

Sonsuz Aşk Hikâyemiz yıllar önce başlamıştı... Ufacıktım. Sessiz, içine kapanık, alelade, saçları kurdeleli, siyah önlüklü, dantel işleme yaka takan çalışkan sayılabilecek, bir ortaokul öğrencisi. Öğretmenlerinin gözünde değerli, anne-babasının biricik evladı, mahallenin sessiz, saygılı, hanımefendi küçük Ayşe’siydim. O ise, benden üç yaş büyüktü. Bu durum onu delikanlı yapıyordu tabii ki. Delidolu, çılgın, asi, öylesine serseri... Gözlerimi ondan alamıyordum. Beni fark etmesi için ne yaptıysam olmadı. Son çare, bir güzel düşüverdim ayaklarının dibine. Ben ilgisini çekmek için dizlerimi kanatırken, o, “Dikkat etsene çocuk, kör müsün?” diyerek kalbimi kanattı. Beni çocuk olarak görüyor, kalbimde kopan fırtınaları görmüyordu bile. Zaman çok çabuk geçiyordu ama değişen pek bir şey yoktu. Yan yana olan evlerimiz, duvarları bitişik odalarımız, hatta üniversiteyi bitirip mahallenin adam olmuş eczacı kızı olmam bile hâlâ beni ona fark ettirememişti. Zaten son yıllarda mahalleye hafta sonları geliyordu sadece. Üniversiteyi kazanınca arkadaşlarıyla okula yakın bir yerde ev tutmuştu, Sarp... Gönlümün kahramanı. Ben eczacı olurken, o da tüm asiliğiyle kendine uyan bir meslek seçti ve gazeteci oldu. Hem de savaş muhabiri... Tam da SırbistanBosna Hersek savaşının başladığı o karanlık günlerde. Yeni mezun, meslek ateşi ile yanan, kendini kabul ettirmeye çalışan bir yeni yetme için bulunmaz fırsattı. Gitti. Haftalarca, aylarca gelmedi. Gözüm sürekli haberlerde, kötü bir şey duymamak için dualar ederek izliyordum televizyonu. Hayat bizim mahallede olağan akışında devam ediyordu. Okul bitince, mahallenin meydanına hâkim bir köşede küçük bir dükkân bulmuştum. Baba desteğini hissetmek başka bir haz vermişti iş kurarken. Annem sağ olsun yardımlarını esirgemedi. Tertemiz, sıcacık, yuvam gibi kıymetli oluverdi sayesinde dükkânım. Her sabah olduğu gibi güne günaydın diyerek umutla kalktım yatağımdan. Bir şeyler atıştırıp hemen dükkânıma koştum. Çiçeklerimi sulayıp bir kahve ısmarladım kendime. Bir yandan da gazetelere göz atıyordum. Bosna’da yine kan gövdeyi götürüyordu. Bir sürü masum insan hayatını kaybetmeye devam ediyordu. Gazetedeki her kare fotoğrafı dikkatle inceliyordum. İsimleri defalarca tek tek okuyordum. Yüreğim ağzımda günler geçip gidiyordu. Ara sıra iş çıkışı ya da hafta sonları arkadaşlarımla buluşup eskileri yâd etmek, okul anılarından bahsetmek iyi geliyordu. Ama eve gidip de odama çekildiğimde yine düşüncelerimle ve endişelerimle baş başa kalıyordum. Bir gün yine her zamankinden farksız rutin bir gün geçirirken komşumuz Saadet Teyze geldi. - Ay biraz soluklanayım, öldüm vallahi, diyerek daldı içeriye. - Hoş geldin Saadet Teyze, yüklenmişsin yine bütün çarşıyı - Ne yaparsın be kızım. Evdeki orduyu doyurmak kolay mı? Eksik bitmiyor ki hiç. Kimsenin de bir işin ucundan tuttuğu yok. Her işe ben koşuyorum, diye söylenmeye devam etti ve ardından başladı mahallede olup bitenleri anlatmaya. Konuşurken siyah yuvarlak gözleri fıldır fıldır dönüyor, hiç bir yorgunluk emaresi göstermiyordu doğrusu. - Asıl bomba haberi sona sakladım, dedi hayatın sırrını keşfetmişçesine bir edayla - Hayırdır Saadet Teyze ne oldu yine? - Ali gelmiş duymadınız mı? - Ne? Nasıl yani? Hangi Ali? Bizim Ali mi? gibi ardı ardına saçma sapan sorular sıraladım. İçimde bir

108


Öykü

109


Öykü şeyler harekete geçti birden. Dönmüştü demek. Saadet Teyze’nin arkası gelmez laflarıyla tekrar kendimi toparladım. - Ayol bir de kapı komşusu olacaksınız. Dünyadan haberiniz yok. - Ne zaman gelmiş ki çok mu olmuş geleli? - Yok dün akşam gelmiş daha. - Amma yaptın be Saadet Teyze. Adam daha yeni gelmiş nerden haberimiz olsun. Duyan da aylar olmuş sanır. - Bana bak çocuk gelmeye gelmiş ama hafiften sıyırmış diyorlar, dedi sesini alçaltarak. - Hatta bu yüzden yollamışlar bunu geriye. - Kolay değil Saadet Teyze. Neler gördü, yaşadı kim bilir? Biz televizyonda görüyoruz da içimiz almıyor. - Orası öyle tabi. Neyse bana artık müsaade. Bu kadar dinlenme yeter. Daha bir sürü uğrayacağım yer var dedi. Poşetlerini yüklenip yeni sohbetler için çarşının içine daldı. Sonunda gelmişti işte. Bir de kendi gözlerimle bir görebilsem ne güzel olurdu. Belki eve girip çıkarken denk geliriz. Gerçi eskiden o kadar denk geldik de ne oldu. Varlığımı fark etmemişti bile çoğu zaman. Neyse önemli olan dönmüş olmasıydı. Akşam eve gittiğimde anneme sordum: - Ali gelmiş duydun mu? - Evet. Yemekten sonra babanla beş dakika geçip bir hoş geldin diyeceğiz. - İyi olur gidin tabii. - Sen de gel istersen. - Bilmem ki… - Ne var kızım bilmeyecek. Yabancı yer mi? Onca yıllık komşuyuz. Sarp bizim de oğlumuz sayılır. Elimizde büyüdü. Bir hoş geldin demek lazım tabii ki. Akşam evlerine gittik ama kendisini göremedik. Annesi bin bir özürle: - Komşum kusura bakmayın ne olur. Geldiğinden beri tuhaf odasından çıkmıyor, doğru dürüst konuşmuyor. Biz bile yüzünü göremedik desem yeridir. - Ne kusuru kardeşim. Biz sana gözün aydın, Sarp’a da hoş geldin demek için öyle bir uğrayalım dedik. Günler çuvala girmedi ya. Görüşürüz elbet. Büyük bir hayal kırıklığı ile döndüm eve. Ama uzun bir süreden beri ilk defa bu kadar huzurlu bir uyku çektim. Duvarın arka tarafındaydı artık. Kalbimin sesini bastırabilsem nefes alışını duyabileceğim kadar yakınımdaydı. Gelmesinin üzerinden yaklaşık bir hafta geçmişti ama hâlâ görememiştim. Derken bir gün dükkâna geldi. Heyecanımı olabildiğince bastırıp, yüzüme kocaman bir gülümseme yerleştirdim. - Hoş geldin Sarp. Seni tekrar buralarda görmek çok güzel. Tanımamış gibi baktı yüzüme. - Ayşe ben, tanımadın mı? Yan komşunun kızı. - Ha evet, dedi ve bir ilaç istediğini söyledi. Yüzünde herhangi bir duygu ifadesi yoktu. Ne üzgün, ne mutlu, ne yorgun, ne kızgın, ne de sakin. - Reçeten var mı bu ilaç için? - Hayır yok. - Bu çok ağır bir antidepresan. Reçete olmadan veremem maalesef. - İyi, ben de başka yerden alırım, dedi soğuk bir ses tonuyla. - Eğer bu ilacı ne için almak istediğini söylersen belki yardımcı olabilirim.

110


Öykü - Uyuyamıyorum pek. - Peki o zaman sana başka bir ilaç vereyim, hafif dozdadır ama seni rahatlatır. İlacı alıp teşekkür etti ve kapıya yöneldi. Tam çıkmak üzereyken; - Ben bütün gün dükkânda yalnızım. Canın sıkılırsa uğra. Laflarız, dedim - Mahalle dedikodularından nefret ederim. Ayrıca avutulmaya da ihtiyacım yok, deyip çekip gitti. Şaşkınlıktan kalakaldım öylece. Bu neydi şimdi böyle? Sanırım gerçekten de kötü bir dönemdeydi. İki gün sonra bir öğle vakti yine geldi. Selam bile vermeden, - Verdiğin ilaç hiçbir işe yaramıyor, dedi - Üzgünüm, reçete olmadan başka ilaç veremem. Ama başka bir tavsiyede bulunabilirim. - Neymiş o? - Yemeğe çıkmak üzereydim, belki bana eşlik edersin. - Hiç aç değilim sağ ol, dedi ve çıktı. Arkasından baktığımda sahile doğru yürüdüğünü gördüm. Aceleyle çantamı kapıp, kapıyı kilitleyip peşine düştüm. Ben dükkândan çıkana kadar gözden kaybolmuştu bile. Sahile vardığımda çay bahçesinde oturmuş denize bakıyordu. Belli ki çok uzaklara gitmişti. Yanındaki masaya oturduğunu fark etmedi bile. Ta ki garson çayını getirip de onu bulunduğu yerden döndürene kadar. Çayını karıştırırken göz göze geldik. - Beni mi takip ediyorsun yoksa? - Aaaa, ne takip edecekmişim seni. Yemeğe çıkacağımı söylemiştim. Hem ben çok sık gelirim buraya. Eh ikimiz de burada olduğumuza göre sana eşlik edebilirim sanırım. Masadan masaya konuşup etrafı rahatsız etmenin lüzumu yok. Cevap vermesine fırsat bırakmadan masasına oturdum. - Eee? Ne istiyorsun peki? - Ne isteyeceğim canım. Yalnız yemek yemekten pek hoşlanmam Hem iki çift laf ederiz fena mı? Diyerek gülümsemeye çalıştım. Yaptıklarıma ve söylediklerime ben bile inanamıyordum. Resmen adamın yakasına yapıştım. - Sanırım başka alternatifim yok. Sen küçükken sessiz sakin bir kızdın. Amma da yılışık bir şey olmuşsun görmeyeli, dedi Çok bozuldum laflarına ama renk vermemeye çalışarak; - Vay canına demek beni hatırlıyorsun, deyip başladım anlatmaya. Okul, iş, müzik, sinema, havalar, mahallede olup biten değişiklikler, çocukluk anıları gibi lüzumlu lüzumsuz bir sürü şeyden bahsettim. O sadece dinliyordu. Kendimi duvara konuşuyormuşum gibi hissediyordum ama bu bir fırsattı ve kaçıramazdım. Saatime baktığımda işe dönmem gerektiğini anladım. Zaman ne kadar da çabuk geçmişti. - Artık gitmem gerek. İşe dönmeliyim. - Üzüldüğümü söyleyemeyeceğim. Bir an hiç susmayacaksın sandım. - Biliyor musun sen eskiden de ukalaydın ama şimdi daha bir ukala olmuşsun, deyip kalktım masadan. Tüm tepkisizliğine ve ukalalıklarına rağmen onunla vakit geçirmek hoşuma gitmişti. Ama kendine öyle kalın duvarlar örmüştü ki içeriye sızmak imkânsız gibi görünüyordu. Birkaç gün sonra yine dükkâna geldi. - Ooo kimler gelmiş. Yine ilaç istemeye geldiysen hiç zahmet etme. Ama dersen ki akşam sinemaya gidelim bak buna kesinlikle hayır demem. - Sadece yara bandı istiyorum baş belası - Peki, al bakalım yara bandı. Akşam yedide çarşıdaki sinemada olacağım. Harika bir film var. Kesinlikle

111


Öykü kaçırma derim. - Sana iyi seyirler, deyip gitti her zamanki umursamaz tavırlarıyla. Akşam sinemanın fuayesinde bir şeyler atıştırırken bir yandan da kapıyı kolluyordum. Aslında pek umudum yoktu ama mucizelere hep inanmışımdır. Derken kapıda belirdi. Heyecanımı yatıştırmaya çalışarak; - Seni beklemiyordum, dedim - Evde sıkıldım biraz değişiklik olsun dedim. - İyi yaptın. Çok sevindim gelmene. - Ben biletleri alayım. - Ben aldım. - Beni beklemiyormuşsun gerçekten de, dedi pis pis sırıtarak. - Beklemiyordum tabii. Başka bir arkadaşım gelecekti, işi çıkmış, dedim ama pek inandırıcı olmadı. - Tabii, diye sırıtmaya devam etti. Neyse ki izleyeceğimiz filmin başlamak üzere olduğunu bildiren anons imdadıma yetişmişti. Film başlamadan önce reklâm ve film fragmanları akmaya başladı perdede. Bu fragmanlardan bir tanesi bir savaş filmiydi. Görüntüler ekranda akmaya devam ederken Sarp da birden oturduğu koltuğun kolçaklarına sıkı sıkı tutundu. Gözleri perdeye sabitlendi, büyüdü ve sık sık nefes almaya başladı. Ben ne olduğunu anlayamadan yerinden fırlayıp dışarı çıktı. Ben de arkasından dışarı çıktım ama fuayede göremedim. Tam çıkış kapısına yönelirken arkamdan seslendi. - Buradayım Ayşe! Yüzünü yıkamıştı. Saçları hafif ıslaktı. Çenesinden damlayan sular mavi gömleğinde minik lekeler oluşturuyordu. - Geceni mahvettiğim için üzgünüm. Müsaadenle ben eve gideyim. Sen de rahat rahat filmini izle. Geride kalan birkaç dakika içinde neler yaşadıysa, o burnu havada adamdan eser kalmamıştı. - Olur mu hiç öyle şey? Seni yalnız bırakmam. İstersen biraz yürüyelim. Temiz hava iyi gelir. Bir saatten fazla dolaştık sahilde. Neredeyse hiç konuşmadık. Sonra usulca omzuma dokundu. - Teşekkürler Ayşe. - Neden teşekkür ediyorsun? - Ne bileyim. Bana katlandığın için olabilir mesela, dedi. Yüzünde, ilk defa eski günlerden kalma çocuksu izler vardı. Belki de tam sırasıydı ona olan duygularımı anlatmak için. Bir an kararsızlıkla duraklayıp konuşmaya başladım: - İnsan sevdiklerinin her şeyine katlanır Sarp. Durdu. Söylediklerimi anlamaya çalışıyordu sanırım. - Anlamadım, dedi soru işaretleri ile dolu bakışlarla. - Bunu söylemek için doğru bir zaman mı bilemiyorum Sarp, ama sen benim çocukluk aşkımsın ve geçen yıllar bu durumu değiştirmedi. - Ben ne diyeceğimi bilemiyorum, çok şaşırdım, dedi - Bir şey söylemen gerekmiyor. Ben sana bunları senden bir karşılık beklediğim için anlatmıyorum. Yıllardır içimde taşıdığım duyguları seninle paylaşmak istedim, hepsi bu. Haydi, dönelim artık geç oldu. Dönüş yolunda da sessizliğimizi koruduk. Ben rahatlamış hissediyordum kendimi. Onun da yüzünde arada uçuşan belli belirsiz gülümsemeler vardı sanki. Sonraki günlerde daha sık görüşmeye başladık. Pek konuşmasa da en azından artık benden kurtulmaya çalışmıyordu. Bu bile bir aşamaydı benim için. Yanında

112


Öykü olmak istiyordum sadece. Onun ruhunu yaralayan şeyler her ne ise kurtulmasına yardımcı olmak istiyordum. Bir öğlen yemek için birlikte dükkândan çıktık. Sahile inen sokağa döndüğümüzde pazarın kurulu olduğunu gördük. Ben yolumda devam ederken Sarp’ın kaskatı dikildiğini gördüm. Belli ki yine bir şeyler gelmişti aklına. Uzun zamandır derinlere itilmeye çalışılan kötü hatıralar yerinden çıkmaya başlamıştı yine. Yanına yaklaştığımda aniden elimi tuttu. Öyle sıktı ki parmaklarım kırılacaktı neredeyse. Diğer elimle elini kavrayıp; - Haydi gel alt yoldan gidelim, dedim. Kafede otururken pazarda neler olduğunu sordum. Bir süre sessiz durduktan sonra anlatmaya başladı. Onun gibi ‘küçük dağları ben yarattım’ havasında bir adam nasıl da masum bir çocuğa dönüşmüştü. Dudakları titriyordu konuşurken. Farkında olmadan elindeki kâğıt peçeteyi minik parçalara ayırıyordu - Saray Bosna’da kaldığımız otelin lobisi habercilerin üssü gibi kullanılıyordu. Bir gün otelde haber hazırlarken ani bir patlamayla irkildik. Aslında patlamalar, bomba sesleri günlük hayatımızın bir parçası olmuştu. Çok geçmeden, yakınımızda kurulan Pazaryerine bomba atıldığı yüzlerce sivilin öldüğü haberi geldi. Fotoğraf makinelerimizi, kameralarımızı alıp koştuk hemen. Olay yerine geldiğimizde karşılaştığımız manzara kanımı dondurmuştu. Kadınların, çocukların, yaşlı ninelerin, dedelerin parçalanmış bedenleri yayılmıştı etrafa. Sağ kalan insanlar ise panik halinde kaçışıp yakınlarını arıyorlardı. Zihnimde şu soru yankılanıyordu: ‘Bu insanların ne suçu var?’ Daha önce de buna benzer olaylara şahit olmuştum ama sanırım beni en çok etkileyen bu olay oldu. Az önce de pazara girince o sahneler canlandı gözümün önünde. - Yaşadıkların gerçekten de kaldırılması çok zor şeyler Sarp. Seni anlıyorum desem bile yaşamadığım olaylarla ilgili olarak seni ne kadar anlayabilirim bilemiyorum ama sen istediğin sürece hep yanında olup sana destek olacağımı bilmeni isterim. - Çok sağ ol Ayşe, dedi. Yüzünde bir rahatlama vardı sanki. Konuşmak iyi gelmişti. - Orada şahit olduğum olaylar bana dünyayı, insanlığı, savaşı, hayatı sorgulatır oldu. Tabii hiç birine beni tatmin edecek cevaplar bulamadım. Binlerce masum insanın, birkaç kişinin politik çıkarları uğruna, Avrupa’nın göbeğinde göz göre göre katledilmesinin nasıl bir mantıklı cevabı olabilirdi ki? Savaş, karanlık rengini sevdiğim adamın ruhuna da bulaştırmıştı. Birkaç yudum su içip derin bir nefes aldıktan sonra konuşmaya devam etti: - O patlamada yüzlerce masum insanla birlikte âşık olduğum kadın da öldü. O da, Avrupa’nın ve dünyanın dört bir yanından gelmiş gazetecilerden biriydi. Sırp Asıllı Bir Hırvat’tı. Haftanın 3–4 günü mutlaka Saray Bosna’ya gelirdi haber için. Çoğu habere beraber giderdik. Otelde yan yana çalışırdık gazetelerimize haber yollarken. Sarı saçlarıyla, masmavi gözleriyle karanlık savaş günlerinde ışığım olmuştu adeta. İlk defa yaşıyordum böyle bir duyguyu ve bitmesini hiç istemiyordum. İçinde bulunduğumuz savaş ortamının bile özünde Hıristiyan-Müslüman çatışması varken bizim aşkımızın sonu ne olurdu hiç bilemiyordum… Pek de umurumda değildi zaten. Seviyorduk birbirimizi. Ama savaş aldı onu benden. Patlama haberi geldiğinde birlikte gitmiştik Pazaryerine. Ben olayın etkisiyle ne yapacağını bilmez bir şekilde ortalıkta boş gözlerle dolaşırken, o tüm soğukkanlılığıyla çalışmaya başlamıştı. Fotoğraf çekmek için pazarın içine doğru ilerlediğini gördüm. Bir kaç dakika sonra bir patlama daha oldu. Onun gittiği yönden alevler yükselmeye başlamıştı. Deli gibi koştum. Bakındım bakındım ve sonunda üzerine yığılmış tahta parçalarının arasından sarı saçlarını gördüm. Cansız bedeni kollarımdaydı. Başından yaralanmıştı. Bu olaydan sonra beni geri yolladılar. Zaten gerisini de biliyorsun. O bunları anlatırken benim de içimden savaş tankları geçiyordu adeta. Ardı ardına patlayan toplar beni parça parça ediyordu sanki. Neydi beni bu kadar üzen? Yıllardır körü körüne âşık olduğum

113


Öykü çocukluk aşkımın başka bir kadını sevmesi mi? Yoksa yaşadıklarından dolayı bu kadar üzgün olması mı? Bunun ayrımını hala yapabilmiş değilim aslında. Ölmüş masum bir kadını kıskanıp Sarp’ı yalnız bırakmak niyetinde değildim tabii ki. Gücüm yettiğince onun yanında olmalıydım. Bunu yaparken henüz taze ve çok derin yaralarına dokunmamaya da özen göstermeliydim ama nasıl? Bunu ancak onun izin verdiği ölçüde gerçekleştirebilirdim. Geride bıraktığımız zamanlar Sarp’ın toparlanmasına yardımcı olmuştu, Hatta işine geri döndü. Gerçi ekonomi ve politika haberi yapmak hiç de ona göre değildi ama pek de umursadığı söylenemezdi. Biz’e gelince… Fırsat bulduğumuz tüm zamanları birlikte geçirmeye başladık. Neredeyse bir yıl olmuştu döneli. Geçmişin izleri yavaş yavaş siliniyordu sanki. Bir gün gerçekten “biz” olabilir miyiz? Bu konuda ondan hiçbir beklentim olmamasına rağmen bazen kendime bu soruyu sormuyor değildim. Benim için önemli olan yanımda ve iyi olmasıydı. Bir gün öğlen arayıp akşama yemeğe çıkacağımızı söyledi. - Akşam seni yemeğe götüreceğim. Başka plan yapma sakın. - Öyle mi? Bu sürprizi neye borçluyum acaba? - Anlatacaklarım var sana. Konuşmamız gerek? Evden mi alayım seni eczaneden mi? - Evden al. İş kıyafetlerimle bu özel davete gidemem canım. - Oldu canım. Akşama görüşürüz. - Görüşürüz, deyip keyifle kapattık telefonu. Kırmızı şarap eşliğinde güzel bir akşam geçiriyorduk. Sohbet, müzik, yemekler, manzara, Sarp… Her şey öyle güzeldi ki. Hele Sarp. Bu akşam her zamankinden farklıydı. Çok içten ve samimiydi. Hep gülüyordu. Hatta masaların arasında dolaşan çiçekçiden bir kırmızı gül aldı benim için. Acaba benimle konuşmak istediği şey neydi. Çok merak ediyordum ama konuyu onun açmasını beklemek en iyisiydi. Gecenin ilerleyen saatlerinde yüzü birden ciddileşti. Sanırım artık konuya girecekti. - Sana söylemek istediğim bir şey var. Yüzünden iyi bir şey mi yoksa kötü bir şey mi söyleyeceğini kestirmek imkânsızdı. - Söyle bakalım. Ne yumurtlayacaksın yine. - Ayşe ben gidiyorum. - Nereye gidiyorsun? - Paris’e. - İyisin gerçekten. İş seyahati diye bir sürü yer gördün. - Ben temelli gidiyorum. Orda bir haber ajansıyla anlaştım. - Öyle mi? Hiç bahsetmedin böyle bir fikrin olduğundan. - Aslında iki hafta öncesine kadar böyle bir şey pek aklımda yoktu. Son zamanlarda yaşadığım hayat bana tat vermemeye başlamıştı. Böyle bir fırsat çıkınca da değerlendirmek istedim. Cümlesini bitirmesiyle birlikte uzun bir sessizlik başladı. Kafam öyle karışmıştı ki ne düşüneceğimi bilemiyordum. Demek sıkılmıştı. Oysa ben mutlu olduğunu düşünüyordum. Gerçeği görememiştim demek ki. Görmek istediğimi görmüşüm. Sessizliği onun sorusu bozdu: - Bir şey söylemeyecek misin? - Ne söylememi istiyorsun. Senin adına çok sevindim. Hem bu saten sonra benim söyleyeceğim şeylerin ne önemi var ki. Sen kararını vermişsin. - Olur mu hiç öyle şey. Sen benim için çok değerlisin ve düşüncelerine de gerçekten önem veriyorum. - Hiç zannetmiyorum. Eğer öyle olsaydı, bu konuyu benimle şimdi değil, çok daha önce paylaşırdın.

114


Öykü Ama bu gerçekten hiç önemli değil. Önemi olan senin iyi olman. Eğer gitmek sana mutluluk verecekse, gidişine ben de çok mutlu olurum. Aradığın şey her neyse umarım orda bulursun, dedim içim kan ağlayarak. O anda yaşadığım kaosun aksine alabildiğine sakin bir tavır içinde dökülüyordu kelimeler dudaklarımdan. - Ayşe ben senin üzülmeni hiç istemiyorum. Bunca zaman benim için yaptıklarına minnettarım. Seninle geçirdiğimiz her andan büyük mutluluk duydum. Yeniden normal bir adam olmamı sağladın. Ama ben böyle biriyim işte. Burada yaşadığım sıradan hayat bana göre değil. Sana haksızlık ediyorum biliyorum. Ama ne olur kızma bana. “Neden?” diye bildim sadece. - Madem benimle geçirdiğin her andan büyük mutluluk duydun neden gidiyorsun? - Bilmiyorum, dedi Evet. Doğru cevap da buydu zaten. “Bilmiyorum.” Biri bana sorsa, Sarp’ı neden seviyorsun dese, ben de aynı cevabı verirdim. “Bilmiyorum.” Belli bir nedeni yok. Seviyorum işte,” derdim. O da gidiyordu, bu gidişi her hangi bir nedene bağlamaksızın. - Ne zaman gidiyorsun? - Üç gün sonra. O geceden sonra bir kez daha görüştük. Gitmeden bir gün önceki akşam vedalaşmak için dükkâna uğradı. Sarıldık sıkı sıkı birbirimize. Çok bir şey söyleyemedik zaten. Bir kaç kısa iyi dilek cümlesi kurabildik sadece. O yeni savaşlara yol alırken, beni kendisi için verdiğim savaşın hezimetiyle baş başa bıraktı. Gidişinden iki ay sonra ona bir mektup yazdım. Öyle apar topar olmuştu ki gidişi, hiç bir şey söyleyememiştim. Bu kısa mektupla birlikte hayatımın en güzel dönemi de bitmiş oluyordu artık. Gönlümün biricik kahramanı… Aklım ermeye başladığı andan itibaren seni sevdim. İlk başlarda çocukça bir aşktı belki bu. Ama benimle birlikte duygularım da büyüdü. Senin yanı başında olmanın hayalini kurarak geldim bu yaşıma. Ve geride bıraktığımız bir yıl hayatımın en güzel zamanlarıydı. Beni çok mutlu ettin. Umarım sen de hep hak ettiğin mutlulukları yaşarsın. Sakın sana kızgın ya da kırgın olduğumu düşünme. Evet, ben her günümü seninle geçirmeyi isterdim. Ama sen benimle aynı şeyleri istemiyorsun diye de sana kızamam. Günün birinde belki yeniden görüşürüz Sonsuz aşkıma sevgilerimle… Öykü: Funda BAYKUŞ

115

İllüstrasyon: Yunus KOCATEPE


Pin-up

116

Mahir TEKDAL

Profile for Gölge e-Dergi

Gölge e Dergi  

Mart 2011 Sayi 42

Gölge e Dergi  

Mart 2011 Sayi 42

Advertisement