Issuu on Google+

Temmuz 2012

Say覺 58


İÇİNDEKİLER

04 Haberler- Konferans 05-06 Öykü- Gerçekliğin Cinneti 07-08 Çizgi Roman -Rüya Adam "Şövalye" Wuthering Heights (1992)

09-10 Öykü- Şeytan Dansı 11-13 Röportaj- İlke Keskin 14-16 Öykü- Doğmamış Şaire Mektup 17-23 Sinema- 2011-2012 Sezonu

58. Sayı ile

tekrar birlikteyiz. Gölge e-Dergi'ye ulaşmak için http://GolgeDergi.Blogspot.com Editör: Mehmet Kaan SEVİNÇ golgeedit@gmail.com Yayın Kurulu: Oğuz ÖZTEKER, Hasan Nadir DERİN, Sadık YEMNİ, Ahmet YÜKSEL, Melahat YILMAZ, Gülhan D SEVİNÇ.

Değerlendirmesi 24-27 Öykü- Zaman Düğümü 28-29 Tarihte Bu Ay-Ace Spencer 30-33 Tarihte Bu Ay-Tim Burton 34-35 Tarihte Bu Ay-Emily Bronte 36-37 Sinema- Wuthering Heights (1992) 38-44 Öykü- Sagsiyan

Grafik Tasarım: Gülhan D SEVİNÇ Kapak: Gülhan D SEVİNÇ Pinup: Samim Salur PAÇACIOĞLU Gölge e-Dergi internetten yayın yapan özgür ve özgün içerikli tam bağımsız bir dergidir. http://twitter.com/GolgeDergi http://issuu.com/GolgeDergi http://golgedergi/deviantart.com

45 Çizgi Roman -Benden Duysan Duysan Gerçeği Duyarsın.

46-51 Öykü- Günlerden Cumartesiydi 52-61 Çizgi Roman -Baltlar/Kopuş 62-68 Öykü- Zor Günler 69-79 Çizgi Roman -Bulutsuz ve Soğuk Ama Güneşli Bir Aralık Sabahı

80 Pinup

Merhaba… Sıcaklar malum, tatildeyseniz sorun değil, ya havuz da ya deniz de serinlersiniz. Yok eğer benim gibi nuh nebiden kalma bir bilgisayar başındaysanız fena. Bu ay söz verdiğimiz gibi ayın 1’inde masa üstünüzde olamadık ne yazık ki. Ama çok keyif alacağınız bir Gölge e-Dergi ve yanında bonus olarak, arşivlerde yer alacak, araştırmacılar için kaynak teşkil edecek “Türkiye’de Fantastik Hayal” adlı dosyayı ek olarak veriyoruz. Başta derginin içinde dosya olarak yer almasını düşündüğümüz konu, beklemediğimiz kadar çok ilgi gördü ve katılımın çok olması nedeni ile dosyalıktan çıkıp ayrı bir dergiye dönüştü. Dosyanın dayanılmaz ağırlığından mı yoksa havaların sıcağından mı bilinmez sistem çöktü ve 4 çekirdekli bir bilgisayardan sade bir bilgisayara terfi edince, attan inip eşeğe binmiş gibi olduk o nedenle, bu sayımızda sizlerle gecikmeli olarak buluştuk. “Türkiye’de Fantastik Hayal” dosyasının oluşumunda katkısı olan, emeği geçen, en başta dosyanın editörlüğünü üstlenen Ahmet Yüksel ve bütün dostlara kendi adıma, yayın kurulumuz ve tüm okurlarımız adına çok teşekkür ediyoruz. Elinize, emeğinize sağlık, iyiki varsınız dostlar. Önümüzdeki günlerde tekrardan merhaba diyeceğimiz On bir ayın sultanı Ramazan ayı mübarek olsun. Oruç tutacak arkadaşların Allah yardımcısı olsun.

İyi okumalar… Mehmet Kaan SEVİNÇ

3


Öykü

Öykü

2012 Grafik, Animasyon ve Görüntüleme (GAG) Kurultayı Okan Üniversitesi, Tuzla Kampüsünde 3-4 Temmuz tarihleri arasında yapılacaktır. Katılım ücretsizdir. Konferans bilgileri http://www.gag.itu.edu.tr/index.html adresinde bulabilirsiniz. Konferans programına http://www.gag.itu.edu.tr/program.html adresinden erişebilirsiniz. Kurultay icin Okan Üniversitesi Tuzla Kampüsüne Kadiköy'den servis kalkacaktir. Servis icin ayrintili bilgiyi kurultaydan bir iki gun once websitesinden edinebilirsiniz. GAG'ın düzenlenmesindeki amaç Türkiye'de grafik, animasyon, oyun, görüntüleme, görsel tasarım alanında çalışan, bilgisayar ortamında tasarım yapan ve tasarım araçları geliştiren Mühendislik, Mimarlık ve Sanat alanlarındaki akademisyenleri, öğrencileri ve bu alanlarda etkinlikte bulunan firmaları ve tasarımcıları buluşturmak, üretilen fikirlerin ve ürünlerin tanıtımı için bir ortam oluşturmaktır. Bilgisayar ortamında tasarım ve tasarım araçlarını araştırmaya ve geliştirmeye yönelik konularda çalışan bilim insanları, mimar ve mühendisler, çizerler, çizgi filmciler, karikatürcüler, oyun tasarımcıları ve oyun geliştiricileri ve tüm kişi ve kuruluşları bu kurultaya bekliyoruz. Kurultayın amacı, bilgisayar ortamında gerçeklenen tasarım, grafik, animasyon, oyun ve görüntüleme ile ilgilenen kişilerin ve kuruluşların tanışması, ortak ilgi alanlarında tartışmaları ve ortak çalışmaların doğmasıdır. Kurultay'a konuşmaci olarak katkida bulunmak isterseniz ya da herhangi bir sorunuz varsa, kurultay es-baskanlari Tayfun Akgul, Tevfik Akgun ya da Ergun Akleman'a bu email'le cevap vererek yazabilirsiniz. Prof. Dr. Ergun Akleman Visualization Department

4

Gerçekliğin Cinneti Köroğlu, gözlerini açtığında kendini kayaların üzerinde dağ başında değil, sıkı sıkıya kapalı perdelerin arasından gün ışığının sızdığı bir odanın içinde bulmuştu. İlk yaptığı şey vücudunu yoklamak oldu, yaralanmamıştı. Yatağın üzerinde doğrularak etrafına bakındı. Gözlerine oldukça yabancı gelen bir yerde uyanmıştı. Etrafında oldukça yabancı eşyalar ve raflar duruyordu. Büyükçe bir masanın üzeri sayısız kitap ve kağıtlarla doluydu. Duvarda üzerlerine suret nakşedilmiş tuhaf putlar, resimler vardı. Tepeden mumları olmayan bir avizenin sarktığını gördü. Gayrimüslim evlerinden birinde olduğuna hükmederek odanın pencerelerinden birine yöneldi. Camı açtığında deliliği gördü. Çamlıbel Kalesi’nden bile yüksekteydi. Yüksek yüksek binalar, bey konaklarının bile yücesinde sırça camdan köşkler yükselmekteydi. Sayısız insan bir o yana bir bu yana sıçan sürüleri misali koşturuyordu. Atları olmadığı halde gürültüler ve dumanlar çıkararak ilerleyen demirden zırhlı arabalar vardı. Sanki kendisini yutacak gibi görünen koca bir şehrin, muazzam bir keşmekeşin tam ortasındaydı. Hangi cadının efsunu ya da hangi büyü onu bu şeytanlar diyarına sürüklemişti. Neredeydi? Tüfengin icat olunduğu kafir ellerine mi gelmişti? Kara kanatlı ifritler mi sürüklemişti kendisini bu yana? Daha ilk bakışta kendisine büyüklüğünü kanıtlamak isteyen, kabul ettirmek isteyen şeytani bir şehirle yüz yüzeydi. Daha önce böyle bir şey yaşamamıştı. Dağlarda yaşamaya alışmış, kale harabelerinde sayısız yıldız ışığının şenliğinde çengiler oynatmış, ağaç dallarına kapu halkıyla birlikte sayısız bey ve paşayı asmış, bir nice konağı ve şehri yakmış, ordular dağıtmış, prensesler kraliçeler kaçırmış Köroğlu’ydu. Ömrü hayatında kimseyle uyuşamamış, elin düzenine uymaktansa el’i kendi düzenine uydurmuştu. İster büyülenmiş ister tılsım olsun, cadı kısmından bile korkmayarak üzerine yürüyecek Köroğlu’na çatmanın bedelini ödeyeceklerdi. Kaf dağının ardındaki peri saraylarını çokça duymuştu, ilk iş burada da kılıcıyla peri beylerinin ardına düşüp kendisine yaptıklarının hesabını sormak olacaktı. Kaldığı odanın kapısı vurulduğunda ilk yaptığı şey etrafına bakınıp silahlarını aramasıydı. Odanın kapısını açtığında içeride birkaç kapı daha olduğunu gördü, bir kervansarayda kaldığına hükmetti. Odalardan birinde duran matbah sahanının üzerinde duran koca bir et satırı görünce silahtan sayılır diyerek eline aldı. Kapıyı açtığında karşısında acayip giysili bir adamın dikildiğini gördü. Kendisinden oturduğu yer karşılığı para istediğini söylüyordu. Lanetli şehrin gelir gelmez kendisinden baç istediğini gören Köroğlu öfkeden köpürerek elinde satırla adamın üzerine yürüdü. Çığlık seslerine aldırmadan adam kanlar içinde merdivenlere yuvarlarken etrafında başka kapıların ve merdivenlerin olduğunu gördü. Bu ne tür bir şeytanlıktı? Bu delirtici tılsımın bir an önce son bulması için buranın periler padişahının oturduğunu düşündüğü sırça camdan dev köşkü basmaya karar verdi. Dışarıya çıktığında insanlar korkuyla çığlık çığlığa eli satırlı, kanlar içerisindeki bu adamdan kaçıyorlar, onların bu hali Köroğlu’na daha fazla cesaret veriyordu. Sırça camlı devasa köşkün kapılarına dayandığında siyah giysili birkaç adamın üzerine geldiğini gördü. Ellerinde demirden yapılma ufak borular taşıyorlardı. Aklına tüfenkendaz askerlerin taşıdığı ağızdan dolma piştovlar geldi. Geri çekileceği sırada vücuduna saplanan kurşunlarla birlikte cansız bir şekilde yere yıkıldı. Ertesi gün gazetelerde başlık atılmıştı: “Genç tarih öğrencisi parasızlıktan cinnet geçirerek elinde satırla ev sahibini

5


Öykü

öldürdükten sonra insanlara saldırdı. ……Plaza’nın güvenlikleri tarafından etkisiz hale getirildi…” İlk cinnet haberi olmayacaktı. Şehrin ve düzenin kaosa döndüğü o ezici ve tuhaf zamanlarda, tesadüfün bir araya getirdiği evlerde sayısız Çakırcalı Mehmet Efe, Köroğlu ve bir nice tarihsel figür uyanıyordu. Kimisini elinde kılıçla sokakta etkisi hale getirirken kiminde tüfekli bir deli sayısız müsademenin ardından şehrin çatılarında ele geçiriliyordu. Her birinin ortak noktası dev camlı plazaya saldırmalarıydı. İlk elden yapılan araştırmalara göre müspet vakalardı. Zincirleme cinayet vakası, cinnet, bilgisayar oyunlarından etkilenme, stres gibi konulara bağlanıyordu. Bir sabah uyandıklarında bütün şehrin kılıçlarla, tüfeklerle silahlanıp plazaların kapılarına yığıldıklarını gördüler. Kafalarında eski zaman başlıkları, börkleri vardı. Bazısı Sanayi’de nasıl yaptırdıkları bilinmeyen toplarla mimari yoksunu apartmanları topa tutuyordu. Toplu cinnetler bireysel cinnet geçirenlerin yaptıklarının gölgesinde kalmaya başlamıştı. Birbirlerinin kanını emen ve sadece gece yaşayan tuhaf insanlar türemişti. Mezarlıktan çaldıkları cesetler ya da kaçırdıkları insanlara deney yapan deliler vardı. Dolunaylı havada uluyanları, toplu halde gezip kıstırdıkları kurbanlarının çiğ çiğ beynini yiyenler vardı. Tuhaflıklar bitmek bilmiyordu. Gerçek manada garip şeyler gördüğünü söyleyenler vardı. Sağda solda hayalet gördüklerini söyleyenler türemişti. Perili evler yüzünden ev kiraları düşmüştü. Bazı köylerde hortlayan ölüler nedeniyle devlet sağa sola “cadıcılık” sertifikası dağıtmaya başlamıştı. Büyücüler kaçırdıkları mankenleri büyük plazalara hapsederek devletlere ve hükümetlere meydan okuyordu. Büyük ejderhalar yeryüzünden ya da gökten gelmiş, büyük kuyumcuları, altın madenlerini yağmalayarak muazzam servetler toplamaya başlamışlardı. Sağda solda türlü çeşit yaratık görülüyor, cinler periler kurdukları ordularla insanlarla cenk ediyordu. Kimse bir açıklama getiremiyordu. Ne ilahiyatçılar, ne felsefeciler, ne bilim adamları ne de psikologlar mantıklı bir açıklama getirememişti. Yalnızca basit bir blog yazarı doğru bir teşhis bulabilmiş gibiydi. Gerçekliğin cinnet geçirdiğinden bahsediyordu. Birçok laboratuvarda, tartışma salonunda tartışılmış, araştırılmıştı konu ancak durumu teşhis edebildikleri halde ne yapabileceklerini bilmiyorlardı. Somut gibi görünen soyut bir kavram cinnet geçirirse ne yapılabilirdi ki? Çıkış yolu bulamayan hükümetler ve güç odakları duruma boyun eğmekten başka çıkar yol göremediler. Yeni sistemi kuracaklar, onu dönüştürerek ayakta kalmaya çalışacaklardı. Cinnetin şafağında yeni bir düzenin, yeni bir medeniyetin temellerini ejderhalar ve büyücülerin eşliğinde atmaya başlıyorlardı… Öykü: Mehmet Berk YALTIRIK

6

7


Öykü

Şeytan Dansı Bazı zamanlarda sessiz kalmak da bir duadır. (Apache Atasözü) … Rüzgâr, otların üzerinde yürüyordu… Göz alabildiğine uzanan kumsalın kıyısındaki sazlıklar ve onunla beraber sahile paralel uzanan çayırlık, rüzgârın yaptığı şeytan dansına sahne oluyordu. Kaptığı kum tanelerini kaldırıp, birer karış boyundaki otlara çarpıyor, onları parçalayarak, üzerlerine köpüren dalgaların çiselerini yağdırıyordu. Tuzlu tuzlu… Otların bu işkenceye hiç sesi çıkmıyor, şeytanın ayaklarını sürüyerek dans etmesini yakından seyretmenin verdiği hazzı yudumlayarak, sallanmaya devam ediyorlardı… Kumsalın tam orta yerinde duran bir kulübe ise şeytanın bu sessiz dansına davul vuruşları ile tempo tutuyordu. Kuvvetli esintiyle çarpan kepenkler şeytanı kamçılıyor, rüzgârı coşturuyor, denizi kudurtuyor ve yerinde duramaz bir hale getiriyordu. Tüm bunlar… Hepsi… Gökyüzündeki kara bulutlarla beraber gelmişlerdi kumsala. Dansı seyreden kara bulutlar, aslında ne kadar da uzakta duruyorlardı. Oraya gelene kadar aldıkları kilometrelerce yolun yorgunluğuydu belki de vakur bir edayla aşağıdaki baleyi sessizce seyretmeleri… … Büyükçe bir odadan başka bir şey olmayan kulübenin kapısı aniden açılıverdi. Sakalları yer yer beyazlamış, yaşlıca bir adam telaşla dışarıya çıktı. Verandadaki tüm eşyaların yerini ve kurtarması gerekenlerin sırasını bildiği için hiç yabancılık çekmeden, binlerce kez provasını yapmış gibi ilerleyerek, ilk önce pencereye ulaştı. Panjuru aldı ve iki eliyle rüzgâra meydan okuyarak çengelini kapatmaya çalıştı. Şeytan, ritmin durmasıyla beraber durdu… Kulübeye doğru baktı. Elinden dökülen kum taneleri gökyüzünde uçuşurken, adamı görerek, sonuçsuz kalacağını düşündüğü bu çabasına gülmeğe başladı. Saniyeler ilerleyip de rüzgâra kafa tutarak panjuru takmaya çalışan adamın her hareketinin rüzgârın karşı hamleleriyle sonuçsuz kalmasını izlerken, yüzündeki gülümseme yavaş yavaş kahkahaya dönüşüyordu… Elini bulutlara doğru kaldırarak, pencereyle uğraşan adamı işaret etti. Az ileride bir şimşek çaktı ve çayırın birkaç yüz metre ilerisinde bir ağaca yıldırım düştü. Sakallı adam sarsıldı ve gürültüden ürpererek bir an boş bulunup, yere düştü. Panjur tüm ağırlığına rağmen, duvara hızlıca bir defa daha çarparak kendisini tutan son menteşeden de kurtulmuş ve çalıların arasına uçmuştu… Adam sürünerek gitti ve ahşap zeminin köşesinden aşağıya doğru sarkarak, panjura doğru uzandı. Yoktu! Panjurun, düştüğü yerde… Sesinin geldiği yerde olması lazımdı, ama yoktu işte! Uzanıp, ellerini otların üzerinde gezdirerek aramaya başladı. … Akşam oluyor, hava kararmaya başlıyordu. Ama bu dünyada güneş ışığı görmemiş o gözler karanlığa alışıktılar. Geceden korkmazlardı ki! Şeytan ise, elinde kırık panjurla havalara zıplıyor, uçuyor, yüksek kayalıklara konuyor, ağaçların en tepesinden sallanıyordu. Tüm ova, sonsuza dek uzanan kumsal, hatta deniz bile bu dansı seyrediyordu. Sakallı, panjurun düştüğü yerde olmadığını ve bulamayacağını anladı. Yattığı köşeden kalkarak,

8

9


Öykü

Söyleşi

verandadaki diğer pencereye yöneldi. O panjur da uçmadan yakalamalıydı. Rüzgârın bir anlık dalgınlığından istifade ederek, panjuru yakaladığı gibi, kancayı halkaya geçiriverdi. … Bu sefer eğlenceli olmamıştı. Şeytan’ın kahkahaları dondu dudaklarında… Öfkeden, zaten kırmızı olan yüzü alev kızılına dönmüştü. Sakallı diğer panjuru hemen kapmış, şeytan dans ederken işini bitirivermişti. Şimdi, dışarıdaki sandalyeleri içeriye almaya çalışıyordu… Kuyruğuyla mızrağını kavradı, sol eline aldı. Bir an elinde tarttığı çatal uçlu mızrağı atmayı düşündü, vazgeçti. Sağ eliyle tuttuğu, çalıların arasından almış olduğu ilk panjuru fırlatıp attı. Sakallı, kapının önünde durakalmıştı. Havada tuhaf bir şeyler oluğunu hissediyor olsa da, göremiyordu. Havayı ıslık gibi yaran bir sesle birlikte uçan panjur, hızla gelerek çarptı… Açık kapıdan içeriye doğru yüzüstü düştü… Düşmedi, adeta uçarak girdi… Bu manzara hoşuna gitmiş olacak ki, şeytan kahkahalar atıyor, atlayıp, zıplıyordu… Biraz önce sislerin gizlediği kayalar göze görünür olmuşlardı. Kayaların arasından çıkan alevler gökyüzüne uzanıyor, kara bulutları kızıla boyuyorlardı… Alevler, Alevler, Alevler… Sakallı içeriden dik bir yürüyüşle çıktı. Yılların karanlığına alışmış olan gözleri sanki şeytanın varlığını görebiliyordu. Kapıyı açıp, dışarıya çıktığı andan itibaren hep rüzgârla boğuştuğunu sanan sakallı yaşlı adam, şeytanın varlığını hissetmiş, oyununu anlamıştı. Onunla oyun oynuyordu… Birden havayı yaran, rüzgârı bastıran kahkahaları da duyabildiğini hissetti. Kulaklarını tırmalayan o tiz çığlıkları duyuyordu… Başının arkası kanıyor, omuzları ağrıyordu. Korkudan kalbinin atışı hızlanmış, göğsünden çıkacakmış gibi tempo tutuyordu. Dışarıya çıkarken elinde tuttuğu panjuru hemen pencereye takıp, içeriye girmek ve bir an önce dışarıdaki kötülüklerin üzerine kapıyı kilitlemek istiyordu. Şeytan ise o geceki eğlencesini bulduğunu anlayarak şarkılar söylüyor, rüzgârda uçuşan alevlere şarkılarla ritim veriyordu. Bağırarak şarkısını söylüyordu, kumsal boyunca… Sakallı ihtiyar ve şeytan… Yalnız ikisi vardı şu anda evrende… Şeytan güçlüydü. Canının istediği her şeyi yapabilen ve yaptırabilen bir kuvveti vardı. Sakallı ise sadece bir insandı. Ne inancı vardı kalbinde yerleşik, ne de bir meleği omuzunun üzerinden onu koruyacak! Sonrası mı? Sonra olanlara, olacaklara ben şahit olmak istemedim ve onları kavgalarıyla yalnız bıraktım. Bu kadar güçlü bir “kötülük” mü, yoksa bu kadar zayıf bir “iyilik” mi yenerdi? Düşündüm ve boş verdim o kavgayı. Boş verdim, çünkü artık işe korku karışmıştı… Korku, en güçlünün bile yenilmesinin nedenidir. Kavgada korkunun kokusunu aldım mı sonucun geldiğine inanırım. Zaten kadim zamanlarda Uzak Doğu’da bile, ancak ejderhalardan yardım alarak kötülükle savaşılırmış. Bir elinde panjur, bir elinde korku tutan kör bir adam ne şeytanı, ne de rüzgârı yenebilirdi… En azından, bence öyle! Öykü: Mahmut Kaan YÜKSEL

10

Röportaj

House of M Çizgi roman severlerin özellikle “comics manyakları”nın duası kabul oldu. Amerikan çizgi roman tarihinin en çok satan çizgi romanlarından House Of M ya da Marmara Çizgi’nin dediği gibi M Hanedanlığı, Haziran ayında seçkin kitapçıların raflarında yerini aldı. Bizde House of M’nin çevirmeni ve Marmara Çizgi’nin editörü aynı zamanda Gölge e-Dergi’nin de vazgeçilmez yazarlarından İlke Keskin’le kısa bir röportaj yaptık. İsterseniz lafı daha fazla uzatmadan röportaja geçelim…

Marmara Çizgi olarak yine çok güzel bir çizgi roman yayımladınız. House of M ya da sizin kitaptaki çevirinizde olduğu gibi: M Hanedanı. Nedir M hanedanı? M Hanedanı’nı, çizgi romanın içinde Magnus Hanedanı’nın kısaltması olarak geçiyor. Yaratılan evrende idare, mutantların eline geçiyor. Dünya, hanedanlıkla yönetilmeye başlıyor ve şu an için başta olan hanedanın başında da Magneto bulunuyor. M harfi aslında birçok şeye gönderme yapar nitelikte. Magnus, Mutant ve Magneto benim aklıma ilk gelenler. Ayrıca çok daha geniş bir açıdan bakarsak, kurulduğu yıllardan beri Marvel Comics “Marvel, House of Ideas—Marvel, fikirler hanedanı” diye bir sloganını kullanıyor. Yani buradaki M, Marvel’ın kendisine de bir gönderme olabilir. Bir çekincemiz olmalı mı "şu kitabı okumadan bu kitap okunmaz" diye yoksa M Hanedanı tam bir macera mı? House of M kendi içinde bir bütün. Önsözde kısa da olsa bahsettiğim bilgilerin ışığında okuduğunuzda hiçbir kopukluk hissetmeyeceğiniz bir macera. Ama Temmuz ayı içinde Gerekli Şeyler’den çıkacak Avengers: Disassembled—Avengers: Dağıldı cildini okumaktan da zarar geleceğini düşünmüyorum. Çünkü House of M’in oluşmasına yol açan olayların başlangıcı Avengers: Dağıldı cildinde anlatılıyor. Yine de öğrenmek istersek X-Men'in alternatif evrenini konu alan bu maceralarının House of M’e göre bir kronolojisini yapmaya kalksak, House of M’i okumaya başlamadan bilmemiz gereken bir şey var mı? Aslına bakarsak House of M’e bir paralel evren macerası demek pek doğru olmaz. Paralel evren maceralarında olan olaylar genelde başka bir gerçeklikte geçerler ve bu olaylar gerçek zaman/mekânı etkilemezler. Fakat House of M’de olan her olay gerçek Marvel Evreni’ni etkiliyor. Yani paralel evrende yaşananlar paralel evrende kalır tarzı bir kolaya kaçma olmamış.

11


Söyleşi

Söyleşi Daha önce de belirttiğim gibi, House of M’den önce Avengers: Dağıldı cildini okumak yeterli olacaktır. X-Men evreninin maceraları Marmara Çizgi de nasıl devam edecek? Bildiğiniz gibi Marmara Çizgi olarak yayımladığımız ilk X-Men macerası Astonishing X-Men serisinin ilk kitabıydı. Şu an Amerika’da 7. cildi hazırlanan bu seriyi seçmemizin en büyük nedeni, X-Men’e yeni başlayacak kişiler için bile çok kolay okunur ve anlaşılır bir seri olmasıydı. Biz Whedon/Cassaday ikilisinin 4 cilt süren destansı hikâyesini bitirdik. Elimizde basacak şimdilik 5. ve 6. sayılar kaldı (ki bunların teliflerini de aldık). 2012 Yılı içinde Amerika’daki seriyi güncel olarak yakalayacağız. Başka X dergileri konusunda ne yazık ki şimdilik bir planımız yok fakat 2013’ün bize neler getireceğini hiçbirimiz bilemeyiz. Albümün yazarı Brian Michael Bendis çizgi roman, özellikle de Marvel evreni için önemli bir yazar. Bizim Avengers'ten tanıdığımız Bendis'i de birkaç cümle ile çizgi roman okurlarına anlatmak gerekirse neler söyleyebilirsiniz? Kısa ve net olarak şunu söyleyebilirim: Marvel Evreni şimdiye kadar bundan daha gerçekçi maceralar görmemişti. Peki, çizer Olivier Coipel için birkaç cümle söylemek gerekirse neler diyeceksiniz? Aslına bakarsanız çizgi romanda çizim, hikâyeye göre biraz daha ön plandadır. Tanımadığınız bir çizgi romanı elinize aldığınızda ilk baktığınız şey çizimler olur ve eğer çizimlere ısınamazsanız ve konusuyla ilgili çok iyi duyumlar almadıysanız o çizgi romanı rafa geri bırakırsınız. İç Savaş, M Hanedanı, Gizli İstila gibi büyük ve önemli maceralarda, evrendeki bütün karakterleri çizmeniz gerekir ki bu da o kadar kolay bir durum değildir. Daha çok sevdiğiniz veya şimdiye kadar daha çok çizdiğiniz bir karakteri çizmek farklıdır, bir evrendeki bütün karakterleri çizmek farklıdır. Coipel, M Hanedanı’nda çok güzel bir iş çıkartmış çünkü hiçbir karede kendime “bu kahraman böyle mi çizilir?” diye sorduğumu hatırlamıyorum. Kahramanların ve evrenin bütünlüğü çizimlere eksiksiz bir şekilde yansıtılmış.

Bu sene çizgi roman okurlarının seçtiği en iyi çevirmen yine sendin. House of M’i çevirmekle Conan çevirmek arasında bir fark var mı diye bir soru sorsak sana? Dünyalar kadar fark var diyebilirim. Bir kere Conan destansı bir çizgi roman. Diyalogdan çok anlatım balonu var ve bu anlatım balonlarının içi de öyle kolay cümlelerle bezeli değil. En ağdalısından, en devriğinden ve en uzunundan, betimlemelerle dolu cümleler bunlar. Ayrıca Roy Thomas’ın kullandığı dil de hiç öyle yabana atılacak gibi değil. House of M ise sadece diyaloglardan oluşuyor. Aslına bakarsanız günümüz Amerikan çizgi romanı diyaloglardan oluşuyor. Konu anlatım balonları artık minimuma inmiş düzeyde. İşin içine bilgisayarla renklendirme girdiğinden beri yazarlar, anlatmak istedikleri her şeyi efektlerle veya son derece detaylı ve kaliteli sahneler betimleyerek okuyucuya sunabiliyorlar. Bu yüzden de anlatım balonlarına gerek kalmıyor. Sırf diyaloglar kalıyor ki diyalog çevirmek, destansı konu anlatımı çevirmekten çok daha kolay bir uğraş. Fakat bana hangisini tercih ediyorsun gibi bir soru sorarsanız, aldığım haz açısından sanırım size Conan derim. Çünkü Conan çevirmek zor bir matematik denklemini çözmek gibi bir şey. Sayfayı bitirip tekrar okuduğunuzda gerçekten mutlu oluyorsunuz. Fakat bu his güncel Amerikan çizgi romanları çevirisinde ne yazık ki pek olmuyor. Çünkü çizgi romanlarda eskiden ne kadar çok yazı varsa şimdi tam tersine o kadar az yazı oluyor. Bize zaman ayırdığın için teşekkür ederim Ben teşekkür ederim. Yayın hayatınızda başarılar dilerim. Röportaj-Ahmet YÜKSEL

Şu sıralar Türkiye'de heyecanla beklenen sadece bir çizgi roman kaldı Lone Wolf and Cub. Nasıl oldu bu mangayı tercih ettiniz? Marmara Çizgi’nin genel yayın yönetmeni ve en yakın arkadaşlarımdan biri olan Emre Yavuz, kelimenin tam anlamıyla bir Lone Wolf and Cub hastasıdır. Benim için Örümcek Adam yayımlamak ne ise onun için de Lone Wolf aynıdır. Onunla ilk ortak işimiz Barbar Conan’ın Vahşi Kılıcı’nı çıkartmak olmuştu (ki ikimiz için de 2. sıradaki çizgi roman Conan’dır). Daha sonra beraber Örümcek Adam’ı çıkarmaya başladık. Sırada Lone Wolf vardı. Japonlar biz Türkler kadar heyecanlı ve istekli değil mangalarının yayınlanmasında. Nasıl razı oldular bu kitabın Türkiye'de yayınlanmasına? Bunun hikâyesi de tesadüflere dayanıyor aslında. Yaklaşık 2 senedir Emre’yle Lone Wolf’u almaya uğraşıyorduk ama Japonlardan bir türlü cevap gelmiyordu. Sonra bir gün, Amerika’dan, DC Comics’in uluslararası telif hakları departmanının başındaki kişiden bana bir mail geldi (kendisiyle fuarlardan tanışıklığım vardı). Japonya’nın en büyük 2 telif ajansından biri olan Tuttle-Mori’nin müdiresi Türkiye’deki piyasayı araştırmak üzere İstanbul’a gelecekmiş ve piyasayı bilen birini arıyormuş. Bu bayana Amerika’dan benim adım verilmiş. Kendisi İstanbul’a geldiğinde Sultanahmet’te yaptığımız bir toplantı/sohbet sırasında sorduğum ilk soru “Lone Wolf’un telif hakları sizde mi?” oldu. Cevabı olumlu alınca da işi bağlamış oldum.

12

13


Öykü

Öykü

Doğmamış Şaire Mektup - Bir şaire nereden başlanır ki? - Buyurun benim!? - Ah siz burada mıydınız? - E çağırdın, geldim. - Biliyorum. İnternetten. Ama Vikipedi’de ‘9 Ocak 1990’da İstanbul’da öldü’ diyor sizin için. - Dostlar alışverişte görsün de Vikipedi ne ola ki? - Nasıl anlatayım. Bilgisayar ortamındaki ansiklopedi. - Boş ver ansiklopedileri. Onlar ne bilir ne zaman Süheyla’ya vurulduğumuzu? Melahat’ı alıp Alemdar’a gittiğimizi? Kafaları çekip çekip soluğu Galata’da aldığımızı? - Neden Orhan Veli’den örnek verdiniz ki? Bir sürü güzel şiiriniz var. - Çünkü sen Orhan’ı seviyorsun… Hem hangi şiirimi okudun ki? - Ne yalan söyleyeyim, belki bir antolojide bir kaçını okumuşumdur ama hatırlayamıyorum şimdi. - Ah şu lanet antolojiler! Bir adamın üç tane şiirini alınca şairin atardamarını aldık diye atar tutar bu kitap müsveddeleri! - Dayım da sevmezdi antolojileri. Yine de Memed Fuad’ınkini almıştı bana. - Dayın Orhan Bey, beni tanırdı bak. - Siz de tanıyor muydunuz dayımı? - Tanımayan kalacak mı? Neydi?…Kalın siyah çerçeveli ve şişe dibi gibi gözlük - Şşşş… Bu bir sır… Gizli kalması lazım… Hah sır deyince hatırladım. ‘...dörtnala sevişmek lazım’ ve ‘... sonrası iyilik güzellik’. Bunları okumuştum. Ama o zamanlar ‘ş’ harfini iki kişi için kullanan bu işteş fiiller beni utandırıyordu sanırım. Dikkatimi çekmemiş. - E tabii o çağlarda sen ancak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi falan filan işlerin peşindeydin. - Yok, vallahi değildim. Nazım’a da mahcubum aslında… Ama siz onu sevmiyor musunuz? - (gülerek) Şair şairi sever de çekemez. Neden benden önce yazmış bunları diye! Velhasıl Dayınla 'bir parka ekmek siyah on kuruşluk kına kırmızı’da çok buluşup ağlamışızdır. Kadınlardan yana şansı pek yoktu. - Hiç bahsetmedi bana. - (gülerek) Hangisinden, kadınlardan mı benden mi? - (utanarak) Sizden tabii ki… - Bir şaire nereden başlanır ki? - (gülümseyerek) Yani diyebilirdi. Al sen de oku diye. Ne bileyim. Bir kitabını falan hediye ederdi. - Sana İncil’i hediye etseydi Hıristiyan mı olurdun? - Yooo… - O zaman bir şairle de tanıştırılamaz insan, ona toslar. Ama şairi sevmen için bir şiirine kafanı değil kalbini çarpman gerekir. (gülerek) Yoksa çok İncil attılar misyonerler bizim milletin kafasına.

14

- Adressiz yaşamışsınız çoğunlukla. Bir sürü ev değiştirerek. Artık adresiniz belli internette. Dabulyu dabulyu dabulyu şiirin o’su bu’su şu’su nokta kom. Yoksa nereden bulabilirdim ki sizi? - Yanlış. Ne demiş Asaf; ‘Sen bana bakma ben senin baktığın yönde olurum’. Marquez’i aradın mı mesela? - Yooo… Samsun’da Büyük Dayımın evinde kitaplıkta duruyordu. - Orhan Veli’yi nereden duydun? - Ortaokul hazırlık sınıfındayken Müşfik Kenter’e götürmüştü dayım. - Beni nereden buldun? - İnternetten dedim ya… - O ne yahu? Dolamışsın diline! - Nasıl anlatayım… Tüm bilgisayarl_ - Boş ver. Beni Ölü Ozanlar Derneği’nden aradılar. Bu randevuyu ayarladılar. Dalgacı Mahmut’la yuvarlağa köşeler çizmekle ve ‘3 milyar insan iş olsun diye geldi yeryüzüne’ dizesinin ‘update’ edilmesi gerektiğini tartışmakla meşguldüm. - Hep benim bildiğim şiirler… Peki, siz ‘update’ etmeyi nereden duydunuz? - Ben duymadım. Sen duydun. Ben senden sebep buradayım. - Aslında Sezen’den sebep… - O da kim? - Sezen Aksu. - Ha şu İzmirli kız. - Yeni şarkısı... Şehvetin tam da Sezen’ce bir huşusu... İlk dinleyince nasıl huzurlu ve iç çekişli bir itiraf dedim şarkı sözü için... Cahilliğimi bağışlayın ama ilk olarak albüm kartonetinde okudum. O şehvet size aitmiş: ‘… kasığından öptüm seni…’ - Popüler kültür bazen keşfedilmedik bir hazineye açılan kapılar sunar bize. Hele de Sezen gibi deli bir karının elinde, iyi işlenmiş telkâri gibi parlar şairin küf kokan dizeleri. Cahilsin evet ama öğrenmeye meyillisin en azından. Ayrıca büyüyorsun da… - Nasıl yani? - İçinden ‘ş’ehvet geçen huşu içindeki 'iç çekişli' kelimelerle sorunun yok artık. - (kızarır) ……….! - Sahi yaşlandı mı o yelloz Sezen? En son 1989’da görmüştüm. Sanmam ama o zilli yaşlanmaz hayatta! - ...on yedi yaşındaymışım… - Öldüğümde mi? - Evet... Keşke tanısaydım sizi… Ne bileyim… Gelirdim belki İstanbul’a… - (kahkahayla) Cenazeme mi? Ölmeden önce bile gelseydin, ki, hastaneye Cemalettin Seber diye yaptırmıştım kaydımı; bulamazdın. Lakin ölüm döşeğindeki altmışlık bir hıyar, karşısında on yedilik bir baharı görünce ancak nasıl mutlu olur bilir misin? - (merakla) Nasıl? - (çınlayan kahkahalarla) Onu da yanında öte dünyaya götürerek?! - (dehşetle karışık gülerek)……….??!?! - Korkma kız. Alıp götürecek değilim seni! - Korkmam. Artık on yedimde değilim. - Bırak be yahu. Hem ne diyor senin şu Alemdar: ‘Bir şair 33’üne kadar intihar etmemişse ve devleti

15


Öykü

Sinema

tarafından öldürülmemişse hayatta kalmasının da bir anlamı yoktur!’ - Öyle midir? - Hem şair okunan her şiirinden bir daha doğar. Ben sende doğmamıştım ki öleyim. Yeniden doğuşumun şerefine okursun artık şiirlerimi kartonetten de olsa. - Demeyin n'olur... İnternette şiirleriniz alfabetik sıraya konmuştu… Kıyamadım, indiremedim öyle… Bi' kitap olsaydı elimde… - Bırak bu inter bilmem neyi, şiir indirmeyi falan. Don mu lan bu indiresin? Adam gibi bi' kitap al eline oku. - Aslında Hüseyin Alemdar bir şey daha demiş idi. Sizi aramaya başlamamın asıl sebebi_ - Eeee neymiş? - Eğer hayatta olsaymışsınız bana mutlaka mektup yazarmışsınız! Küçük bir kasabadayım şu an… Kitapçı bile yok... Belki diyorum ki şiirlerinizi bana yollarsınız... - Ohoooo!... Bir kedin bile yok yani! - (gülümseyerek) Aslında beş kedim var… - (yeri göğü inleten kahkahalarla) O zaman söyle o Alemdar’a sana kitap yollasın benden. İstanbul’da değil miydi o? Her türlü gâvurluk vardır o şehirde. Bi' benim kitabı mı bulamayacak! Öykü: BALIK HAFIZA http://tugbaturan.com/

2011-2012 Sezonu Değerlendirmesi (1) Soğuk bir kıştan sonra yaz sıcağıyla boğuştuğumuz şu günler, kış sezonunun yoğun sinemalı günlerinde kaçırdığımız filmleri tamamlamak için ideal. Aslında artık yaz aylarında geçmişte olduğu gibi gösterime giren film sayısı çok da fazla azalmıyor, hatta çok önemli filmlerin bir kısmını yaz aylarında sinemalarımıza konuk ettiğimiz de oluyor ama biz yine de Haziran ayında sinema sezonunun kapandığını kabul edip, son bir yıl içinde gösterime giren filmlere gelen bir bakış atalım. Zaten kış aylarında yoğun festival döneminden dolayı buna pek fırsatımız olmuyor. En azından festivalsiz geçen yaz günleri bunu yapmak için uygun bir zaman. Geçmiş yıllarda olduğu gibi bu yazıda 2011-2012 sezonu olarak Haziran 2011-Mayıs 2012 dönemini kabul edeceğiz ve bu dönemde ülkemiz sinemalarında gösterime girmiş filmleri değerlendirmeye çalışacağız. Bu dönemde 275 adet film gösterime girmiş ki bu geçen sezona göre 10 film daha fazla. Demek ki yaklaşık olarak her hafta sinemalarımızda yaklaşık 5 yeni film izleme şansımız olmuş. Sezon değerlendirmesi yazılarını yazmaya başladığımız 2007 yılından beri bu sayı sürekli olarak artıyor. Elbette sevindirici bir gelişme bu ama hala izlemek istediğimiz bazı nitelikli filmlerin doğrudan ev sineması piyasasına girdiğini ya da bu film nasıl gösterime giriyor dediğimiz bazı filmlerin sinema salonlarını doldurduğunu görüyoruz. Bu sezon özellikle Fetih 1453’ün gişe başarısı nedeniyle toplam seyirci sayısında da önemli bir artış var ancak gişe filmlerinin başarısı yanında bazı filmler o kadar az seyirci çekiyor ki pek çok filmi sinemada tek başıma ya da 2-3 kişiyle izledim bu sezonda da. Toplamda birkaç yüz kişinin izlediği filmlerin sayısı hiç de az değildi ve bu filmler çoğu kötü filmler de değildi aslında. Dağıtımcılar bu tip filmleri gösterime sokmaya devam ederler mi, yoksa iyice gişe filmlerine mi yönelirler önümüzdeki yıllarda göreceğiz. Bu sezonla ilgili bahsetmemiz gereken bir diğer gelişme de iki büyük sinema zincirinin birleşip tek bir çatı altında toplanması. Aslında geçtiğimiz yıllarda ön çalışmalarının başladığını bildiğimiz bu gelişme ile alternatif filmlere ayrılan alan iyice azalmaya başladı. Keşke alışveriş merkezlerindeki sinemalar çok sayıdaki salonlarından 1 tanesini düzenli olarak alternatif ve bağımsız filmlere ayırıp buna düzenli olarak devam etseler, bu filmlere özel bir tanıtım yapsalar ve bir alışkanlık yaratsalar. Belki en başta değil ama uzun vadede bunun maddi olarak da getirisinin de olacağını düşünüyorum. Sezona dair bu genel değerlendirmeden sonra yine her zamanki gibi tür filmlerinden başlayarak sezona bakmaya başlayalım. Vampirler, Hayaletler, Şeytanlar ve Diğerleri: Geçtiğimiz yıl bu satırlarda izlediğimiz korku filmleri sayısının azaldığını, demek ki bu filmlerin eskisi kadar iş yapmadığını yazmıştım. Bu sezon tem tersi yönde bir gelişme var. Vizyona giren korku filmi sayısı artmış. Ancak bunların önemli bir kısmı izlemeye değmeyecek filmlerdi. Hele 3 boyutlu olmaktan başka bir özelliği olmayan Demir Kapılar (Iron Doors), Saklı Ruh (Hidden) ve Katil Köpek Balığı (Shark Night) gibi filmler vardı ki yanlarından bile geçmemek lazımdı. Korku filmlerinde bu sezon gördüğümüz en belirgin eğilim, vampir filmlerinin sayısının oldukça artmış olmasıydı. Bunun nedeninin Twilight serisi ve True Blood dizisi gibi popüler örnekler olduğunu söyleyebiliriz. Her ne kadar korku filmi sayılmasa da ana karakterleri vampir olan Twilight serisinin sondan bir önceki filmi Alacakaranlık Efsanesi: Şafak Vakti Bölüm 1 (Twilight Saga: Breaking Dawn Part 1) seyirci sayısı

16

17


Sinema

Sinema

olarak bunların başını çekiyordu elbette. Kendi adıma hala sevemediğim bir seri olduğunu belirtmeliyim. Herhalde bu yılsonu gösterime girecek son filmde de bu görüşüm değişmeyecek. Bir yeniden yapım olan Korku Gecesi (Fright Night), yakışıklı vampir geleneğini devam ettiren türün her kalıbını kullanan çok başarılı değilse de keyifli bir filmdi. Almanya’dan gelen (ve bizde İngilizce dublajlı olarak oynayan) Geceler Bizim (Wir Sind Die Nacht - We Are The Night) ise bu sefer her biri birbirinden güzel kadın vampirleri karşımıza getiren hafiften feminist temalı bir filmdi. Başkarakteri çekici bir vampir olan Karanlıklar Ülkesi: Uyanış (Underworld: Awakening) ise korku filminden ziyade bir aksiyon filmi olarak değerlendirilmeli. Vampir Cehennemi (Stake Land) ise bu kez karşımıza insandan ziyade yaratık olarak adlandırabileceğimiz vampirler çıkarıyor ve western kalıplarını temel alıyordu. Vampirli filmlerin en iyisi ise daha birkaç yıl önceki çok başarılı İsveç filminin yeniden yapımı olan Kanıma Gir (Let Me In) idi. Genelde Amerikan yapımı yeniden yapımlar pek başarılı olmaz ama bu kez orijinaline ihanet etmeyen bir film vardı karşımızda. Orijinali kadar iyi değildi belki ama sezon boyunca gösterime giren en iyi korku filmlerinden biriydi yine de. Şu ana kadar adını andığımız filmlerin bazılarında kurt adamlar da vardı ancak sadece kurt adamlara odaklanmış bir film de izledik bu sezon. Yeniden Doğuş (The Howling Reborn) filmi o kadar vasattı ki yazının başında bahsettiğim, neden sinemalara geldi ki dedirten filmlerden biri oldu. Korku filmlerinin popüler konularından şeytan çıkarma da İblis (La Posesión de Emma Evans Exorcismus) ve İçimdeki Şeytan (The Devil Inside) filmleri ile tekrar sinemalarımıza konuk oluyordu. Her ikisi de vasat filmlerdi doğrusu. Korku filmlerinin sık kullandığı hayalet teması da Ruhlar Kasabası (Le Village Des Ombres - The Village Of Shadows), Korku Evi (Dream House), Siyahlı Kadın (The Woman In Black), Karanlıktan Korkma (Don’t Be Afraid Of The Dark) ve Öbür Dünyadan (The Awakening) filmlerinde karşımıza çıkıyordu. Genel olarak atmosfere odaklanan bu filmlerden en iyisi gerçeğin nerede başlayıp nerede bittiğini sorgulatan yapısı ve güçlü kadın karakteri ile Öbür Dünyadan idi. John Carpenter ustanın Koğuş (The Ward) filmini de benzer şekilde gizemini sonuna kadar saklayan filmler arasına alabiliriz. Ustanın 10 yıl aradan sonra çektiği bu film ne yazık ki ondan beklediğimizi vermiyordu. 80’lerde hatta 90’larda çekilse çok başarılı olabilecek bir konu günümüzde artık orijinalliğini yitirmiş durumda. Son Durak 5 (Final Destination 5) ve Paranormal Activity 3, artık eskimiş iki seriyi başlangıçlarına dönerek canlandırmaya çalışan ama bunda başarılı olamayan filmlerdi. Bir de doğaüstü olaylara hiç girmeden korku yaratan filmler vardı. Bunlardan Kiracı (The Resident), takıntılı bir adamın izlediği bir kadını anlatırken, Anneler Günü (Mother’s Day) ve Dehşet Evi (Secuestrados - Kidnapped) rehin alınan bir aile ya da arkadaşların hikayesiydi. Özellikle Dehşet Evi fena halde Haneke’nin Funny Games’ini hatırlatsa da üzerinde düşünülmüş sinematografik yapısı ve sinir bozucu hikayesi ile başarılı bir filmdi.

18

Ve geldik belki de tüm korku sineması külliyatını temize çeken filmlerden Dehşet Kapanı (The Cabin In The Woods) filmine. Joss Whedon’un senaryosunu yazdığı film, tüm korku filmi klişelerini, klişe olduğunu bilerek kullanıyor ve bu klişelerin arkasına bir öykü yerleştiriyordu. Sıradan bir korku filmi olarak izlediğinizde de başarılıydı ama filmde referans verilen korku filmlerini tanıyor ve seviyorsanız tadı ve keyfi asıl o zaman çıkıyor, hem korku hem de müthiş bir komedi filmine dönüşüyordu. Korku filmlerini seviyorum diyenlerin mutlaka izlemesi gerek. İyi Bilim-Kurgu, İyi Sinemadır: Her yıl iyi bilim-kurgu iyi sinemadır diyoruz ama hem izlediğimiz bilim-kurgu filmlerinin sayısı oldukça azalıyor, hem de iyisini bulmak güçleşiyor. Bu sezon da bilimkurgu açısından çok bereketli bir dönem geçirdiğimiz söylenemez. Aslında diğer türler ile kesişmeleri de çok sık olduğu için hangi filmlere bilim-kurgu diyeceğimiz de tartışmalı. Türü genel olarak uzaylılarla ilgili filmler ve gelecekte geçen filmler üzerinden değerlendirirsek şöyle bir tablo çıkıyor önümüze. Transformers: Ay’ın Karanlık Yüzü (Transformers: Dark of the Moon), yönetmen Michael Bay’ın her zamanki kargaşa dolu ve samimiyetsiz aksiyon anlayışından beslenen kötü bir filmdi. Battleship ise tam bir Transformers çakması gibi duran daha da kötü hatta daha da militarist bir film olarak dikkat çekti. Neyse ki bu ikincisi o kadar fazla iş yapmadı. George Lucas’ın Star Wars serisini 3 boyutlu olarak tekrar gösterime sokma kararı üzerine serinin belki de en sevilmeyen filmi Star Wars Bölüm 1: Gizli Tehlike (Star Wars Episode 1: The Phantom Menace) filmini tekrar sinemalarda izleme fırsatı bulduk. Her ne kadar tatmin edici bir film olmasa da serinin diğer bölümlerini tekrar sinema salonlarında izleme fikri hala heyecan verici. Ayrıca pek çok bilim-kurgu filmi gibi Star Wars’dan da parçalar almış gibi görünen John Carter: İki Dünya Arasında (John Carter of Mars) vasatlığı ile en kötü Star Wars filminin bile pek çok filmden iyi olduğunu hatırlattı. 10 yıl aradan sonra devam filmini bekleyen var mıydı bilinmez ama Siyah Giyen Adamlar 3 (Men in Black

19


Sinema 3) filmi de serinin diğer yapımları gibi işin içine komediyi de katıyordu. Çok başarılı değildi belki ama en azından eğlendiriyordu. Türün en iyisi diyebileceğimiz yapım ise yıllar önce Gattaca ile takdirimizi kazanan Andrew Niccol’dan geliyordu. Zamana Karşı (In Time) filmi, para yerine zamanın kullanıldığı karanlık gelecek tasviri ile dikkat çekiyor ve özellikle ilk yarısında sınıf çatışması konusuna da yoğun şekilde değinerek iyi bilim-kurguların aslında günümüz dünyasını anlattığı klasiklerin izinden gidiyordu. Film ilerledikçe gelecekte geçen bir soygun filmine dönüşüp başarısı azalsa da izlemeye değer bir filmdi. Bu türe dahil etmek ne kadar doğru olur bilinmez ama bilimsel bir deney sonucunda zekaları artan maymunların gezegenimize hakim olmalarının ilk adımlarını anlatan Maymunlar Cehennemi: Başlangıç (Rise of the Planet of the Apes) da son derece iyi bir filmdi. Tim Burton’ın hayal kırıklığı yaratan filminden sonra bu klasik serinin yeniden canlandırılmasına yönelik çok bir beklentim yoktu doğrusu ama hem hikayesi hem de görsel efektleri ile senenin iyi filmlerinden biriydi. Aslında bilim-kurgu olarak niteleyebileceğimiz birkaç film daha vardı ama onlardan biraz sonra çizgi roman uyarlamaları bölümünde bahsedeceğiz. Fantastik Filmler: Büyücüler, tanrılar ve benzerlerini konu eden fantastik filmler türüne sokabileceğimiz filmlerin sayısı da azdı bu sezon. Böyle giderse seneye bu filmler için ayrı bir bölüm açmayabiliriz. Yine geçen sezonun yazısına dönelim. Harry Potter serisinin sondan bir önceki filminin iyi bir final izleyeceğimiz izlenimini verdiğini söylemişim. Yönetmen David Yates bu görüşümü haksız çıkarmadı neyse ki. Serinin son filmi Harry Potter ve Ölüm Yadigârları: Bölüm 2 (Harry Potter and the Deathly Hallows) hâlâ serinin en iyisi değildi belki ama sekiz filmlik bu dev seri için iyi bir finaldi kesinlikle.

Bu sezon gösterime giren filmler arasında eski Yunan tanrılarını konu alan iki filmin birden olması ilginç bir ayrıntı idi. Titanların Öfkesi (Wrath Of The Titans) iki yıl önceki Titanların Savaşı (Clash of the Titans) filmin devamı niteliğindeydi. İlk film zaten pek başarılı değilken devam filminden çok şey ummak yanlış olurdu. Nitekim karşımızda yine vasat bir film vardı. Ölümsüzler (Immortals) ise yönetmen Tarsem’in

20

kurduğu görsel yapı ile dikkat çekiyor, aynı zamanda 3 boyut teknolojisini yerli yerinde kullanan bir film oluyordu. Bol Bol Aksiyon: Aksiyon filmi dediğimizde yine diğer türler arasına da dâhil edilebilecek filmler var elbette. Örneğin az önce bahsettiğimiz Titanların Öfkesi ya da Ölümsüzler filmlerini de aksiyon filmleri arasına dâhil edersek kimse itiraz etmeyecektir. Bu bölümde diğer türlerle çok fazla kesişmeyen aksiyon filmlerine uzanacağız. Son yılların sürekli benzer rollerde oynayan aksiyon starı Jason Statham’ı iki filmde birden gördük. İyi bir oyuncu kadrosu ile birlikte rol aldığı Seçkin Tetikçiler (Killer Elite) ve Koruyucu (Safe), izlerken heyecan yaratan ama sonrasında unutulan filmlerdendi. Luc Besson’u yapımcı koltuğunda gördüğümüz Kolombiyalı: İntikam Meleği (Colombiana), Besson’un artık otomatiğe bağladığı aksiyon filmlerinden biriydi. Hâlbuki yıllar önce Nikita ile türün en iyi örneklerinden birini vermişti. Her sezon olduğu gibi bu sezonda da kimi ünlü starları aksiyon filmlerinde görebiliyorduk. Görevimiz Tehlike serisinin yeni filmi Mission Impossible: Ghost Protocol özellikle IMAX formatında izlendiyse görsel olarak epeyce heyecan yaratıyor ve Tom Cruise’ın hala formunda olduğunu gösteriyordu. Denzel Washington’un iyi mi kötü mü olduğuna karar veremediğimiz bir karakteri canlandırdığı Düşmanı Korurken (Safe House) ve Mark Wahlberg’ü başrolde gördüğümüz ve klasik bir yeminimi bozup son bir iş için geri döndüm filmi olan Son Vurgun (Contraband) orta karar aksiyon filmleriydi. Kartal (The Eagle) ve Üç Silahşörler (The Three Musketeers) ise aksiyon filmlerini tarihi filmlerle birleştiriyor ama her iki türe de çok şey katamıyorlardı. Her ne kadar çok iyi bir film olmasa da türler arasında gezinmeyi çok seven yönetmen Steven Soderbergh’in Çapraz Ateş (Haywire) filminin de adını anmamız gerek. En azından diğer filmlere göre daha gerçekçi bir yapı çiziyordu. Gelelim türün iyilerine. Sezonun hemen başında izlediğimiz Hanna, bir suikastçı olarak yetiştirilmiş bir kızı konu alan hikâyesi, başarılı görsel yapısı ve müzikleri ile öne çıkıyordu. Her ne kadar diğer filmler arasında adı pek anılmasa da genellikle bol diyaloglu komedi filmleri ile tanıdığımız Kevin Smith’in aksiyona bulaştığı Şeytanın İni (Red State) bir yandan köktendincilere bir yandan da polis teşkilatına getirdiği yoğun eleştiri ve sürekli işleyen kapkara mizahı ile ilginç bir şekilde Smith’in başarılı filmleri arasına giriyordu. Liam Neeson’ın o hüzünlü yüz ifadesini tüm filme yaydığı ve doğa ile mücadele halindeki bir grup insanı anlatan Gri Kurt (The Grey) de insanı sürekli tetikte tutan başarılı atmosfere sahip bir doğa gerilim-aksiyonuydu. Aksiyon sineması açısından sezonun en iyisi için ise hiç düşünmeden Sürücü (Drive) diyebilirim. Geceleri kanunsuz işlere karışan bir sürücüyü anlatan film Ryan Gosling’in kişiliğinde karşımıza son yılların en karizmatik aksiyon kahramanlarından birini çıkartıyordu. Zaman zaman ağır çekimi de kullanan stilize görselliği de filmin değerini arttırıyordu. Sürücü, önümüzdeki sezon izleyeceğimiz yönetmen Nicolas Winding Refn ve Ryan Gosling’in yeni ortaklığı Only God Forgives’i de merakla beklememizi sağlıyordu. Polisler, Haydutlar, Casuslar ve Suç Öyküleri: Çoğunlukla bir gizemi çözmeye odaklanan polisiye filmleri de ayrı bir tür olarak ele alalım istedik. Geçtiğimiz sezon Ejderha Dövmeli Kız (The Girl With a Dragon Tatoo) serisinin İsveç yapımı üç filmini de

21


Sinema

Sinema sinemalarımıza konuk etmiştik. Daha o zaman serinin ilk bölümünün David Fincher yönetiminde Amerikan sineması tarafından yeniden yapımının gerçekleştirileceğini biliyorduk. Fincher’ın filmini bu sezon izleme fırsatı bulduk. Çoğunlukla romana sadık kalan, İsveç versiyonu ile farklı yerlerin altını çizse de Fincher kalitesini hissettiren bir filmdi. Hikâyenin başkahramanı Lisbeth Salander o kadar güçlü bir karakterdi ki geçen yılki filmlerin Noomi Rapace’i sinema dünyasına tanıtması gibi bu film de Rooney Mara’ya Oscar adaylığına kadar giden bir yolu açıyordu. Guy Ritchie’nin Sherlock Holmes karakterine aksiyon yoğun, farklı bir bakış açısı getirdiği filmin devamı Sherlock Holmes: Gölge Oyunları (Sherlock Holmes: A Game Of Shadows) yine tempolu ve eğlenceli bir yapımdı.

Şangay (Shanghai), 2. Dünya Savaşı döneminde geçen, İkili Oyun (The Double) ise günümüzde geçen vasat casus filmleriydi. Ama casus filmleri denince yine tek bir film öne çıkıyordu: Köstebek (Tinker Tailor Soldier Spy). Artistik numaralardan çok hikâyeye ve atmosfere odaklanan ve tüm film boyunca neredeyse bir silahın bile patlamadığı, sessiz sakin ama insanın derinden etkileyen bir casus filmiydi köstebek. Başrolde Gary Oldman da abartmadan nasıl bir karakterin içine girilir konusunda bir ders veriyordu adeta. Üstelik zaman zaman abartmaya gayet meyilli bir oyuncu olmasına rağmen.

22

Çizgi Roman Uyarlamaları: Her ne kadar şu ana kadar ele aldığımız türler arasında değerlendirilebilecek olsa da Gölge’de çizgi romanlara ayrı bir önem verdiğimiz için çizgi roman uyarlamalarına özel bir yer ayırmayı tercih ediyoruz. Bu sezon çizgi roman uyarlamaları açısından geçen sezona göre bereketli bir yıl geçirmişiz. Geçen sezon dört çizgi roman uyarlaması izlemişken bu sezon bu sayı yediye çıkmış. Bu filmlerin üçünün iyi olmasının da iyi bir ortalama olduğunu söyleyebiliriz. Yine de önce kötülerle başlayalım. Kovboylar ve Uzaylılar (Cowboys and Aliens), izlerken çok kişinin bir çizgi roman uyarlaması olduğunun farkında olmadığı bir filmdi. Film, adından da anlaşılabileceği gibi western filmleri içine uzaylıları dahil eden bir yapıya sahipti ama bu birleşimi iyi kullanamıyordu. DC Comics’in önemli kahramanlarından Yeşil Fener (Green Lantern) karakterin farklı evrenlere yayılmış karmaşık hikâyesini son derece basitleştiriyordu. Filmin hitap ettiği yaş kitlesi de diğerlerine göre biraz daha küçüktü açıkçası. Belki de bu nedenle çok ilgimi çeken bir film olmadı. Gösterime giren diğer altı çizgi roman uyarlaması ise Marvel’e ait uyarlamalardı. Bunlardan Conan (Conan: The Barbarian) eski Conan filmlerini mumla aratan bir filmdi (ki eski Conan’ların da ne kadar başarılı olduğu tartışılır). Bir kısmı Türkiye’de çekilen Hayalet Sürücü 2: İntikam Ateşi (Ghost Rider: Spirit of Vengeance) ise ilk filmden biraz daha iyiydi belki ama Nicolas Cage’in önlenemez düşüşüne engel olacak bir film de değildi. Çizgi roman uyarlamalarının iyileri ise Marvel’in en büyük kahramanlarından geliyordu. Sezon başında izlediğimiz X-Men: Birinci Sınıf (X-Men: First Class) ilk iki X-Men filminden sonra o filmlerin başarısını yakalayamayan seriye yeni bir soluk getiriyordu. Bunu da o filmlerin yönetmeni Bryan Singer’ı yapımcı koltuğuna, Kick-Ass filmi ile başarılı çizgi roman uyarlamaları yapabileceğini gösteren Matthew Vaughn’u da yönetmen koltuğuna oturtarak yapıyordu. İlk Yenilmez: Kaptan Amerika (Captain America: The First Avenger), karşımıza 2. Dünya Savaşı’nda geçen bir süper kahraman hikayesi getiriyordu. Böyle olunca karakterin milliyetçi yapısı da bir anlam kazanmış oluyordu. Ancak bu filmin esas özelliği bir süredir beklediğimiz Yenilmezler (The Avengers) öncesi, o filme giden yolu açan son film olmasıydı (bu arada bu filmi İntikamcılar olarak anmayı tercih ettiğimi bir kez daha belirtmeliyim). Joss Whedon’un yazıp yönettiği film hemen her yönüyle iyi bir çizgi roman uyarlaması idi. Aksiyonu, komedisi yerli yerinde, çok sayıda karakter içeren hikayesini dengeleyişi de başarılı bir yapımdı. Hiç tartışmasız sezonun en iyi çizgi roman uyarlaması idi. Önümüzdeki ay, sezon değerlendirmemize gerçek yaşam hikâyeleri, komediler, animasyonlar ve çocuk filmleri ile devam edecek, belli bir türe dâhil edemediğimiz ama belki de yılın en iyilerini içeren filmlere yer vereceğiz. Ayrıca yerli filmleri de kendi içinde ayrı bir başlık altında değerlendireceğiz. Ayrıca sezon için kişisel bir Top 10 listesi de yazının içinde yer alacak. Önümüzdeki ay görüşmek umuduyla. Hasan Nadir DERİN http://sinemamanyaklari.com/

23


Öykü

Öykü

Zaman Düğümü Genç adam, kafenin gıcırdayan kapısından içeri girerken elindeki cep telefonunu sıkıntıyla çeviriyordu. Masalara şöyle bir göz attı. Her zaman oturduğu köşe doluydu ama kafe genel itibariyle kalabalık sayılmazdı. Sevgilisini göremeyince aceleyle parmaklarını dokunmatik ekranda kaydırıp telefonunu kulağına götürdü. “Neredesin canım?” dedi çabucak. “Gelmek üzereyim Batu,” dedi sevgilisi. Sesi, bu ne acele, der gibiydi. “Ben kafedeyim şimdi. Oturuyorum o zaman.” “Tamam canım, birkaç dakikaya oradayım ben.” Telefonu kapatıp fazla düşünmeden boş bir masaya geçti. Daha üzerindeki montu çıkaramamışken garson başına dikilip mönüyü uzattı. “Arkadaşım gelecek şimdi, o zaman vereceğim siparişi.” Garson başını eğip çekildi. Batu bir kâğıt mendil çıkardı, alnındaki teri sildi. İstemsizce telefonunun saatine baktı. Gece başına geleni bir an önce anlatmak istiyordu Selen’e. Birine anlatmazsa kafayı yiyecekti. Selen geceleri telefonunu kapatan bir insan olmasaydı, çoktan anlatmış olurdu. Sabah olunca da yüz yüze konuşmak daha mantıklı gelmişti Batu’ya. Sevgilisinin kafayı yediğini düşünmesini istemiyordu. Dik duruşlu, uzun boylu, kısa kızılımsı saçlı kız yanı başında belirince irkildi. Selen “birkaç dakikaya oradayım,” diyorsa birkaç dakikaya orada olan bir kızdı, biliyordu ama dalgınlığına gelmişti. Ayağa kalktı, yanaktan öpüştüler. Selen küçük çantasını boş sandalyeye koyarak meraklı bakışlarını Batu’ya dikti. “Her zamanki yerimiz boşmuş, niye oraya oturmadın?” Batu kaşlarını çatıp arka çaprazına döndü, yer hakikaten boşalmıştı. “Oraya geçelim o zaman,” deyip ayaklandı. “Ne gerek var şimdi,” diyemeden çantasını alıp Batu’yu takip etmek zorunda kaldı Selen. Nihayet yerleştikten sonra konuya girdi Batu; “Gece çok tuhaf bir şey yaşadım.” “Tuhaf bir şey mi?” Başını salladı. Nasıl başlayacağını düşündü. Sessizlik uzayınca “Hayalet falan mı gördün, ne oldu?” diye devam etti kız. Dalga geçerek söylemiyordu bunu. Asla dalga geçmezdi. Kaşlarını kaldırdı Batu. “Öyle bir şey değil. Aslında öyle bir şey de… Off, bilmiyorum, belki de sadece hayaldi. Halüsinasyon falan.” Selen masada biraz eğilerek sevgilisinin gözlerine baktı dikkatlice. “Dün değişik bir şeyler içmedin değil mi?” “Tabii ki içmedim.” “Ne bileyim, zehirlenmişsindir falan.” Garson tekrar göründü. “Ben bir Latte alayım,” dedi Batu mönüye falan bakmadan. Selen mönüyü alıp biraz inceledi. “Buzlu Mocha,” diye kararını verdi. “Hayır hayır, zehirlenme değildi,” dedi Batu, garsonu savdıktan sonra. “İlaç falan da almıyorum, biliyorsun.” “Ne oldu ki? Anlatsana şunu baştan.” “Gece X-Files izliyordum işte. İkinci sezondan uzaylılarla ilgili bir bölüm.” “Hah işte. Etkilenmişsindir.” “Ya, ne alakası var? Küçükken korkardım onlardan. Şimdi öyle bir şey yok. Baştan tüm bölümleri izliyorum. Eğlence için sadece.”

24

“Bilinçaltı bu, belli olmaz. Neyse, devam et sen.” “Uyku bastırınca gidip bir kahve yapayım dedim. Duraklattım diziyi.” “O saatte kahve?” “Bugün işim gücüm yoktu, sabaha kadar üç beş bölüm izlerim diye düşündüm. Ne olacak sanki?” “Tamam tamam. Annen değilim sonuçta.” “Ya yok, sana kızmıyorum. Kafam karışık işte…” “Problem değil. Devam et.” “Tam koltuktan kalkacakken başım döner gibi oldu. Bazı şeyler bulanıklaştı sanki. Çift görme gibi bir şey. Mesela kapı. O an normalde yarım açıktı. Ne tam kapalı, ne tam açık. Tam ortada. Ama sanki bir kanadı daha vardı o an. O kanat tamamen açıktı. Şeffaf bir kanat. Anlatabildim mi?” “İkinci bir kapı var ve şeffaf?” dedi Selen. Sol gözünü hafiften kıstı. Tipik düşünme mimiğiydi bu. “Öyle bir şey, evet… Televizyonun kumandasından da iki tane vardı. Biri normal koyduğum yerdeydi. Diğeri biraz daha ötedeydi.” “O da mı şeffaftı?” “Evet. Aslında tam şeffaf da demeyeyim. Hani varlıkla yokluk arası. Yani camdan yapılmış gibi değil. Hayalet gibi. Transparan. Tarif edemiyorum bir türlü istediğim gibi.” “Anladım ben tamam. O kadar kasmana gerek yok. Ee, başka?” “Zeki kızsın, biliyorum canım. Ama hani, tam olarak canlansın istiyorum kafanda. Neyse, kolumun altındaki yastıktan bir tane de yerde vardı. Yine şeffaf tabii… Böyle birkaç şey daha olabilir. Ama asıl bomba şu ki: kendimi gördüm.” “Nasıl yani?” “Odanın kapısından benden bir tane daha girdi içeri. O da şeffaftı öyle. Şaşkın şaşkın bana bakıyordu. Kıyafeti falan üstümdekinin aynısıydı.” “Yok artık! Ciddi değilsin.” O an garson geldi ve kahvelerini önlerine koydu. Selen hafifçe gülümseyerek teşekkür etti ve garson uzaklaştıktan sonra tekrar Batu’ya döndü. “Kendini gördün karşında?” “Evet. Çok ciddiyim.” “Görüyorum, alnından terler akıyor şu an. Peçeten var mı?” “Var, var,” dedi cebinden daha önce de terini sildiği mendili çıkararak. Alnını temizledikten sonra tekrar konuştu. “Düşün o an ne halde olduğumu. Ne yapacağımı şaşırdım. Dizi devam ediyormuş gibi tekrar duraklatmaya çalıştım hatta kumandayla. Sonra dedim bari yüzümü yıkayayım, kendime geleyim.” “Görüntüler ne oldu?” “Onlar bir anda kayboldu. Kendimle karşılaştıktan hemen sonra hepsi birden gitti. Neyse işte, kalktım yerimden. Kalkarken yastık da düştü tabii. Çıkarken kapıyı da açtım sonuna kadar farkında olmadan. Gittim yüzümü yıkadım, döndüm. Ne görsem beğenirsin?” “Yine mi o görüntüler?” “Aynen, ama bu sefer kendimi koltukta gördüm. Şaşkın şaşkın bakıyordum kendime. Bu sefer şeffaf olan yastık koltuktakiydi. Kumandanın da önceki hali şeffaflaşmıştı. Tabii kapının da… Yani öncekinin tam tersiydi.” “Geleceği görmüşsün yani sen?” “Evet, önce geleceği, yüzümü yıkayıp geldikten sonra da geçmişi.” “Bak, uydurmuyorsun değil mi bunları? Senin hayal gücün güçlüdür? Şaka falan yapmıyorsun bana?” “Uydurmuyorum, yemin ederim, nasıl inandırabilirim seni?” dedi Batu bir kez daha. “Tamam, doğru diyorsan doğrudur. Ee? Bir daha oldu mu sonra?”

25


Öykü

Öykü

“Bir daha olmadı. Sabaha kadar ayaktaydım. Paranoyakça etrafa bakıp durdum, ama olmadı öyle bir şey.” “X-Files izlemeye devam mı ettin o sırada, ne yaptın?” “Yok ya, televizyona geçtim. Spor programları falan… O haldeyken X-Files izleyecek kadar da… Affedersin ama götüm yemedi, ne yalan söyleyeyim.” “Hayatımda ilk defa böyle bir şey duyuyorum, ne diyeyim. Cin görenler, hayalet görenler, uzaylı görenler bile duydum da, böyle bir şey… Çok tuhaf.” “Ne yapacağım bilmiyorum. Hiç olmamış gibi mi davransam?” “Psikolojik bir şey olması ihtimalini göz ardı etme bence.” “Psikoloğa mı gideyim diyorsun?” “Bilmiyorum. İnternette araştırdın mı? Böyle bir psikolojik rahatsızlık falan…” “Baktım biraz ama,” deyip başını iki yana salladı Batu. Kahvesinden ilk yudumunu aldı. Bayağı büyükçe bir yudum oldu bu. “Bekleyeyim en iyisi biraz. Bakalım tekrar edecek mi?” Selen elini uzatıp Batu’nun masanın üzerindeki elini tuttu. “Her zaman yanındayım canım.” “Biliyorum, bir tanem. Sen olmasan… İşte o zaman kafayı yerdim.” *

*

*

“Ne oldu?” dedi Selen endişeyle. Elindeki bardağı masaya yavaşça indirdi. Batu, gözleri fal taşı gibi açılmış halde ona bakıyordu. Elleri hafifçe titremekte, alnında ter damlacıkları belirmekteydi. “Oluyor,” dedi, “gene oluyor.” “Şu anda mı?” “Evet. Karşımda senden iki tane var. Birbirinizin… İçinden geçiyorsunuz sürekli.” Başını etrafa çevirdi. Gözlerini kısarak baktı. “Her yer öyle. Garson… Şeffaf hali başka bir masaya bakıyor. İlerdeki boş masa birazdan dolacak.” Selen onun işaret ettiği yere baktı. Aynı anda kapıdan iki takım elbiseli adam gülüşerek geldiler. “Onlar oturacak oraya.” Oturdular. “Şuradaki adamlar da… Bize bakıyorlar.” “Bize mi bakıyorlar?” “Evet,” dedi Batu, “masalarında bir çanta var. Bond çantası. Açmışlar. Soldaki adam içine bakıyor.” “Şu an yok öyle bir şey.” “Evet, ama olacak. Bize niye bakacaklar acaba? Özellikle bana bakıyorlar sanki.” Kaşlarını çatıp sevgilisine döndü. “Ne oldu?” “Bitti,” diyerek nefes verdi, “normale döndü.” Birkaç dakika geçmemişti ki adamlardan biri koca çantayı masaya koydu ve diğer adama gösterir gibi açtı. Bir an Selen ve Batu’nun masasına baktılar. *

*

*

“O da tamam. Tahmin ettiğimiz gibi onu anlatmak için çağırmış beni bugün. Laboratuvar ortamı dışında da işe yarıyor yani cihaz.” “Süpersin Selen. Biliyorsun, bu onun için küçük – bir şok – ama insanlık için büyük bir adım.” Güldü Selen. “Şimdi ne olacak?” “Sen bilirsin. Gidip suratına su atabilir, ‘seni terk ediyorum’ diyebilirsin. Özgürsün.” “İyi çocuk be… Dayanamaz şimdi.” “Âşık mı oldun kız sen bu çocuğa?” “Olamaz mıyım?” “Seni istemeye gelecektim ama ben. Çikolata bile hazırdı.” “Hadi len oradan. Gel de senin ufaklık kaynar kahvenin tadına baksın.” “Hım, annemin beğendiği bir kız var, o daha uysal görünüyor.” “Neyse dur şimdi, ben içeri geçiyorum. Şüphelenmesin bizimki.” “Sen bilirsin.” “Siz de kalkın gidin. Fark etti sizdeki tuhaflığı. Bir problem çıkmasın.” “Bak bak bak. Çocukla yalnız kalmak için kovuyor bizi.” “Patrona da, bugün Selen izin yapacakmış, deyin. Yeterince çalışmış.” “Tamam. Zaten büyük bir ikramiye alacaksın muhtemelen. Çok ballısın be kızım.” “Aranızda en iyi oyuncu bendim. Şimdi ballı mı oldum?” “Biliyoruz tamam. Seninki bize tuhaf tuhaf bakıyor, hesabı istiyoruz biz.” “Görüşürüz yarın şirkette.” “Şirket lafı biraz hafif kalacak yarından itibaren. Geleceğe hükmeden bir şirkete ne denir bilmiyorum.” “Ağır ol kuzum. Daha on dakika sonrasını ancak görüyoruz. İş yeni başlıyor. Bunun yan etkisi, şusu busu da var. Neyse kapatıyorum, lafı çok uzattık.” * * * Selen masaya tekrar geldiğinde, iki meslektaşı hesaplarını ödemekteydiler. Onları umursamadan, “İyisin, değil mi?” diye sordu sevgilisine. “Bir şey daha gördüm,” dedi Batu. “Bir şey daha mı gördün?” “Çığlıklar, kaçışmalar, küfür kıyamet. Sen koltukta kanlar içinde yığılmışsın. Şu iki adam da yerdeler. Elimde üç kez ateşlenmiş bir silah.” Selen’in gözleri büyüdü. Cevap vermedi. Batu’nun dudağı hafifçe kıvrıldı. Gülümsedi. Elini beline götürdü ve bir silah çıkardı. “Ve son olarak,” dedi, “elimde çantayla sakince çıkıyorum buradan.” Tak. Tak. Tak. Öykü: Gökcan ŞAHİN http://gokcansahin.blogspot.com/

Selen tuvalette telefonla konuşuyordu. “İşe yarıyor,” dedi aynadaki gülümsemesine bakarak. “Cihazın yaydığı takyonları algılayabiliyor Batu. Deney başarılı.” Kafedeki adamlar Bond çantasını kapatıp kaldırmışlardı. Aralarından biri sessizce telefonla konuşuyordu. “Dün gece?”

26

27


Tarihte

Tarihte

Bu Ay

Bu Ay

Tarihte Temmuz Ay'ı ‘Efendim geldik yazın sıcak günlerinin pik yaptığı Temmuz Ayına. Bu ay sayfalarımız yine dolu. Öncelikle Tim Burton ustayla açacağız sohbetimizi, ardından edebiyat dünyasının tek romanlık ustalarından birine Emily Bronte ve Uğultulu Tepeler’ine yer vereceğiz devamında ki film kritiğimizde de 1992 mahsulü uyarlamasını yorumlayacağız dilimiz döndüğünce. Sonrasında karşımıza bir çizgi roman karakteri çıkacak. Spider-man’in 80’li yıllarda karşılaştığı ve yenemediği tek karakter olan Ace Spancer. Haydi, başlayalım, iyi okumalar…

Ace SPENCER

(Peter Parker, The SpectacularSpider-Man 1984-86) ‘’O sokaktaki adam da kim? Daha önce orada mıydı?’’ ‘’Gece vakti güneş gözlüğü takan biri, resmi çekilmeye değer biridir. Robi, her zaman değişik konular dene der.’’ Ace Spencer ve Spider-Man’in ilk tanışmaları bu şekilde başlıyordu. Fakat Spider-Man henüz tam olarak farkında değildi kiminle tanıştığının! Ace siyah kıvırcık saçlı, kahverengi gözlü, uzun ve naif bir yapıya sahip, sürekli güneş gözlüğü takan, konuşmayı pek sevmeyen, motosiklet kullanan ve de en önemlisi Spider-Man’a yenilmeyen tek karakterdir. 198486 yılları arasında kapışan ikili birbirlerini yenemeyip kendi yollarına gitmeyi tercih etmişlerdir. Ace New York’un yoksulluk içindeki kenar mahallelerinden birinde doğmuş ve annesinin yatalak olması üzerine kız ve erkek kardeşini kendi çabaları ile yetiştirmiştir. Daha sonra ‘’Reapers’’ adında bir çeteye katılmış ve kısa süre içinde çetenin lideri olmuştur. Bilinmeyen bir sebepten dolayı elde ettiği insanüstü güçleri vardır, çok güçlüdür, hızlı hareket edebilmektedir ve saldırı anını önceden hissedebilmektedir. Rakibinin hareketlerini öncesinde sezdiği için kolay kolay yenilmez. Ace, kazandığı bu güçlerden kısa süre sonra lideri olduğu çeteyi bırakıp yaşadığı yeri terk eder. Kendine koruma olarak iş bulur. Fakat kader onu bir kez daha yetiştiği yerlere geri

28

getirecektir. Kardeşi bir zamanlar onun üye olduğu çete için adam öldürür ve Ace bunu gören tek tanıktır. Ace Spencer karakteri 1984-86 yılları arasında Spider-Man yıllıklarında görülen Peter David, Mark Beachum ve Josef Rubinstain tarafından yaratılan mutant bir karakterdir. Karakterin en büyük özelliği Spider-Man hayranı olan Michael Jackson’a adanan bir karakter olmasıdır. MJ’in mükemmel bir çıkış yakaladığı ve müziğinden, giyim tarzına her yaştan insanı etkisi altına aldığı bu dönemde Ace MJ’den MJ’de Ace’dan özellikle de ‘’Triller’’ videosuyla etkilendiğini söylersek yalan olmaz sanırım. Ace ve Spider-Man toplamda iki kez karşılaşır. Taraflar yenişemezler ve yollarına giderler. Ace Latin kökenli mutant bir karakter olarak tanıtılır. Sezgisel gücü ile Spider-Man’le benzer özellikler sergiler. Durgun bir karakterdir. Kimsenin işine karışmaz fakat saldırı ona döndüğü anda da dövüşmekten geri durmaz. ‘’Bir kere onu dövüşürken görmüştüm. Tam beş kişilerdi ama kimse dokunamadı ona! Sanki nereden ne hareket geldiğini biliyor gibiydi. Ötekiler yanında ağır çekimde hareket ediyorlardı.’’ Spider-Man( ACE-I)

Ace karakteri boy gösterdiği tarihler arasında beğeni toplamıştı fakat bir takım insanüstü güçleri olmasına rağmen silik ve kalıcılık için gerekli formülasyonları tamamlayamamış bir karakter olduğu için yolcuğu kısa sürdü. Yine de Michael Jackson ve Spider- Man hayranları için ortak anı niteliği olduğunda diğer gel-geç karakterlerden daha önemli olduğunu söylemekte fayda var. ‘’Çünkü bana öyle geliyor ki Ace modern efsanelerden biri…’’ Spider-Man(ACE-II)

Efendim geldik bir ayın daha sonuna sözümüzü bir düşünürle bitirelim istedik. İyi okumalar ve bol güneşli bir ay dileyerek… ‘’Üstümüzdeki gök kubbeleşmiyor mu? Altımızdaki yer sapasağlam durmuyor mu? Yıldızlar bize dostça bakarak yükselmiyor mu? Ben kendi gözümle senin gözüne bakmıyor muyum? Evrendeki her şey insanın kafasına ve kalbine etki etmiyor mu? Ve her şey sonsuz bir ilahi sır ile yakamızda dolaşıp durmuyor mu? Eğer kalbini tüm bu saydıklarımla doldurup bu duygularla mutlu olabiliyorsan, bunun adına ister şans, ister gönül, ister aşk, istersen Tanrı de ne fark eder? Hepsi aynı şey değil mi? Ben ona bir isim bulamıyorum. Bence duygu her şeydir. İsim ise boş bir gürültü ve göğün güzelliğini ve ışığını sislendiren basit bir dumandır.’’ FAUST Melahat YILMAZ

29


Tarihte

Tarihte

Bu Ay

Bu Ay

‘’Zor zamanlar geçiriyorsanız, sevdiklerinizi kaybetmekten dolayı acı çekiyor ya da gelecekten korkuyorsanız, hayatın sadece şimdiki zamandan mevcut olduğunu aklınızdan çıkarmayın, tüm düşünce ve hatıralarınızı şimdiki zamana yöneltin. Böyle yaptığınız takdirde geçmişe ait tüm acılarınız, geleceğe ait tüm endişeleriniz yok olur gider, mutluluğu ve özgürlüğü duyumsarsınız.’’ Tolstoy

Tim BURTON

(25 Ağustos 1958)

" Filmler hayallerimizin kapsını çalıyor…’’ Tim BURTON

Neredeyse insanın ağzını sulandıracak ve kıskançlıktan kudurtacak animasyonlar, görüp görebileceğiniz en garip fakat duygusallıkta âdemoğlu ile yarışacak karakterler, eğilip bükülen kapılar, karanlık havasından ödünç vermeyen mekânlar, mezarlıklar, ölüler ve farklılıklarından dolayı yalnız kalan karakterler… Tim Burton dünyasına hoş geldiniz. Ne de iyi ettiniz efendim… Timothy William Burton 25 Ağustos 1958 tarihinde California Burbank’te doğdu. Jean Burton ve Billy Burton’ın ilk oğullarıydı. Her ailenin hayalleri vardır çocukları için ya onlar aslında böylesine hayalperest bir çocuk beklemiyorlardı belki de. Ama onun karanlık ve duygusal hayal dünyası bize pekiyi geldi. Burton yalnız ve içine kapanık bir çocuktu. Dersleri çok iyi değildi. Diğer yaşıtlarından oldukça farklı bir yaşam tarzı belirlemişti kendine. O sessizce evinde oturup hayaller kurarak, ucuz yollu korku filmleri seyrederek ve Edgar Allan Poe okuyarak geçirirdi günlerini. Hayranı olduğu bir adam vardı; Vincent Price… Dünya onun gözünde farklıydı. Kapılar gıcırdar, uzar, kısalır, elleri makas olan bir robot sevilme hasreti duyar, bir çocuk teyzesini balmumu kaplı bir kazana atmak isterdi. O görüyordu bunları lakin bir sorun vardı. Yalnızca o görüyordu.

30

Ailesiyle iletişimi normal olmadı hiçbir zaman. O da 12 yaşındayken bir karar verdi. Artık onlarla yaşayamazdı. Babaannesinin yanına taşındı. Karikatürler çiziyordu. Film çekmeye de küçük yaşlarında başladı. Kendi hayal dünyasını ve görünmeyen dostlarını göstermek istiyordu. Stop- motion tekniği ile ya da 8 mm’ye sessiz filmler çekiyordu. İlk filmi olan ‘’The Island of Doctor Agor’’u çektiğinde 13 yaşındaydı. Burbank lisesinde okudu. 9. Sınıfta çevre kirliliğine karşı düzenlenen bir yarışmada çizdiği poster ona ilk başarısını getirdi. Poster bir yıl boyunca sokakları süsledi. Lise yıllarındaki bir diğer başarısı ise ‘’California Institue of Art’s’’ için Disney’den burs kazanmaktı. Gerçi Disney için sonrasında şunu diyecekti; ‘’Her şeyi düşünüp çizmeme izin veriliyordu ama hiçbirisi kullanılmıyordu.’’ California Institue of Art’s günleri ona Disney’ animatör çırağı olarak girme hakkını kazandırdı. Ve Burton yolculuğuna bu şekilde ivme kazandırmış oldu. Disney pek de onun kafasındakilere uygun bir yer değildi aslında ama başlamak için en güçlü noktayı seçmişti. Filmlerinin bizim hayallerimizin kapısını çalması için bu durması gereken yerdi Burton’a göre. Projesinde çalıştığı ilk film bir Ralph Bakshi uyarlaması olan ‘’The Lord of the Rings’’ idi ancak yapımda adı geçmedi. Sonrasında o zamanlarda çok da istemediği bir yönde ‘’The Fox and the Hound’’ için çizimler yaptı. Film karakterleri genel sevimli yapının dışında olduğu için Disney bu çizimleri beğenmedi. Burton ve Disney arasındaki ipler giderek geriliyordu. Burton ilk büyük adımını 1982 yılında çektiği kısa animasyonu ‘’Vincent’’ ile attı. Yapım çok büyük bir başarı kazandı. Sonrasında ise ölen köpeğini canlandırmak isteyen yönetmen olma hayalleri kuran bir çocuğun hikâyesini yansıtacaktı beyazperdeye adı ‘’Frankeenweenie’’ olacaktı yapımın. Burton bu filmi ile de övgüye layık görüldü lakin Disney aynı şeyi düşünmüyordu. Ona göre yapım çocuklar için fazla korkutucuydu ve rafa kaldırıldı. Tabi ki bu olaydan sonra Burton ile Disney’in yolları da ayrılmış oldu. Tim Burton yıllarla birlikte kendini geliştirmeye ve mücadelesine devam etti. Bugün bilinen en iyi yönetmenlerden biri ve zengin hayal gücü birçok sanatçı için referans niteliğinde. Onun yapımlarındaki gotik hava hepimizi içine çekiyor, hayran bırakıyor. Onun hayallerine dalıp kendi hayal gücümüzü yansıtıyoruz, gözlerimize. Bu kadar söylemişken tabi onun filmlerine de şöyle bir göz atmadan bu yazı tam olmaz herhalde. Buyurun efendim Tim Burton sinemasına; Vincent(1982): Yaklaşık 6 dakikalık bir kısa film Vincent. Stop- motion tekniği ile çekilmiş, yönetmenin kayda değer ilk filmi. Yapım kendini Vincent Price sanan bir çocuğun karanlık dünyasında geçmekte.

31


Tarihte

Tarihte

Bu Ay

Bu Ay

Görünürde normal bir evde sessiz sedasız bir çocuk olan Vincent aslında iç dünyasında koca bir şato, onu oraya hapseden bir lanet ve ölen karsının yasını barındırmakta. Aynı zamanda bu yapım Tim Burton ve onun karakterlerinin bebeklik fotoğrafı olma özelliğini de taşımaktadır. Burton, daha sonrasında burada kullandığı mekân ve karakteri geliştirecek ve yıllarla beraber büyütüp yetiştirecektir. Frankeenweenie(1984): Kahramanımız yönetmen olma hayalleri kuran sevimli ve akıllı bir çocuktur. Çok mutlu başlayan ve ilk filmini ailesiyle paylaşma gururuna eriştiği bir günde hiç beklenmedik bir kayıp yaşar. Sevimli köpeği ölür. Artık kahramanımızın tek bir amacı vardır. Ölen köpeğini tekrar hayata döndürmek… Yapım Burton’ın geliyorum dediği ikinci kısa filmidir. Ve her ne kadar Disney tarafından çocuklar için uygun değil damgasını yese de ona ilk uzun metrajını çekmek için kapıları sonuna kadar açacak olan yapımdır. Pee-Wee Big Adventure(1985): Tim Burton’ın uzun metraj ilk denemesidir. Büyük bir başarı elde eden yapım komedi ve fantastik dünyayı ince bir akılla birleştirmiş ve onun ayak seslerini insanlara kahkahalar eşliğinde duyurmuştur. Pee- Wee Herman günlük yaşamında çok sevilen ve eğlenceli biridir. Hayatta tek takıntısı çok sevdiği ve her şeyini paylaştığı bisikletidir. Bir gün bisikleti kaybolur ve büyük macera başlar. Beetlejuice(1988): işte karşınızda Tim ustanın gotik ve eğlenceli dünyası. Onun mezarlığı ve garip görünümlü sevimli hayaletleri… Maitland çifti hayatları sükûnet ve huzurla geçen genç bir çifttir. Markete gittikleri bir gün kaza geçirir ve ölürler. Öldüklerini anlamaları biraz zamanlarını alır. Aslında dünya değiştirmeleri gerekmektedir ama bunu bir türlü beceremezler. Onlarda evlerinde normal alışkanlıklarını yerine getirmeye devam ederler ta ki ev yeni sahiplerine kavuşana dek… Kavuştuklarında ise ölüler ve yaşayanlar arasındaki garip mücadele de başlamış olur. Beter böcek eşliğinde… Batman(1989): Sevilen çizgi roman karakteri Batman beyazperdeye aktarılmaya karar verildiğinde ortada dolaşan isim Tim Burton olur. Burton bu projeyi biraz çekimser olarak kabul eder. Kendi hayal dünyasıyla Batman’in hayatını birleştirip mükemmel bir maceraya imza atar. Film izlenme rekorlarına imza atar. Çok beğenilir ve gişe de iyi bir iş çıkarır. Hem çizgi roman uyarlamalarının önünü açar hem de Burton ismini sağlamlaştırır. Öyle ki devam filminde de yönetmen koltuğunda Burton olacaktır. Edward Scissorhands(1990): burton karakterleri farklı olmalarıyla tanınır. Farkları yüzünden her daim itilir ve yalnızlık çekerler. İşte Edward’ta bu karakterlerden biridir. Onu yapan usta sıra ellerine geldiği zaman ölür ve Edward ellerinin yerinde keskin makaslarla yapayalnız kalakalır. Bir gün kasabasında güzellik malzemeleri satan Peg tesadüfen onu bulana dek. Peg onun bu yalnızlığına o kadar üzülür ki onu da yanına almaya karar verir. Başta kasabaya keyif getiren bu ziyaretçi sonunda farklı görüntüsü yüzünden sıkıntı yaratacaktır. Edward karakteri Burton’ın içindeki adamdır bir şekilde. Farklı, duygulu ve her daim yalnızlığa itilen…

Burton bu filmle bir ortaklığında temellerini atar. Jonny Deep ile bu filmden sonra yoluna devam edecektir. Batman Returns(1992): Tim Batman için çektiği bu devam filminde alışkanlığını bozmadan gotik havasını koruyarak yine farklı bir dünya yaratır seyircisine. Fakat bu kez eleştirilerde gördüğü ilgiyi gişe de göremez ve onun için Batman macerası son bulur. Ed Wood(1994): Tarihin gelmiş geçmiş en başarısız yönetmenini konu aldığı bu yapımında Jonny Deep’le başka bir başarıya daha imza atar yönetmen. Konunun özü yine aynıdır. Farklı olan dışlanır. Sleepy Hollow(1999): Kesik başlı süvari efsanesinin Burton’ın gözünden yeniden doğması olarak nitelendirebileceğimi bu yapım yine onun başarılı çalışmalarından biridir. Baş rollerde yine Deep vardır ve yine farklı olan dışlanacaktır. Big Fish(2003): Oğluna hayallerini kaybetmemesi için yalanda olsa başka dünyaların varlığından kendi hatıralarıymış gibi bahseden bir baba ve ona inanmakla gerçeği görmek arasında sıkışıp kalan bir oğlun yer yer komik yer yer acılı hikâyesidir. Yapım gözünüzde her daim bir damla yaş bırakır. Başarılı oyunculukları ile de dikkate değerdir. Charlie and the Chocolate Factory(2005): Yine Jonny Deep yine bir Tim Burton klasiği… Yaşamda ailenin ne denli önemli olduğunu ve yalnızlığın bir fabrika dolusu çikolatanız olsa da dayanılmaz bir ağırlık olduğunu kendi gözünden anlatan yönetmen yine istikrarını bozmamış ve kayda değer bir izlenme oranına sahip olmuştur. Corpse Bride(2005): Çocuk Vincent büyümüş ve naif, duygulu bir genç olmuştur. Burton kullandığı tüm gotik öğelerini bu filme baştan sona mükemmel bir ahenkle yerleştirmiş ve aşka farklı bir bakış açısı getirmeyi başarmıştır. Sweeney Todd: The Demon Barber of the Fleet Street(2007): Başrollerinde Jonny Deep ve Burton’ın uzatmalı nişanlısı Helena Bonham Carter’ın oynadığı daha önce birçok kez beyazperdeye uyarlanan ve 8 dalda Tony ödülü kazanan müzikal. Burton bu yapımda hayal dünyasına farklı bir bakış getirmiş ve tabi ki müzikale de kendi dünyasıyla farklı bir anlam katmıştır. Âlice in Wonderland(2010): Âlice harikalar diyarında masalının burtoncası diyebileceğimiz yapım başarılı bir gotik masal halinde seyirciye aktarılmış ve çok güzel tepkiler almıştır. Tabi ki yine Joony Deep ve Helena Bohman Carter iş birliği ile… ‘’Yetişkin çocukların akıllı yaratıklar olduğunu unutmayın.’’ Tim Burton bu felsefeden yola çıkan ve kendi hayal dünyasını bize sindire sindire mükemmel bir şekilde yansıtan yegâne yönetmenlerden biri. Umarız uzun yıllar daha aramızda olur ve bizi farklılıklarımızla buluşturmaktan vazgeçmez…

32

33


Tarihte

Tarihte

Bu Ay

Bu Ay

Emily BRONTE

(30 Temmuz 1818- 19 Aralık 1848) “1801. yalnızlığı seven komşumu, ileride başıma dertler açacak olan o mal sahibimi ziyaretten yeni döndüm. Buraları gerçekten çok güzel! Bütün İngiltere’de insanların keşmekeşinden böyle büsbütün uzak bir yer bulabileceğimi hiç sanmıyordum. İnsanlardan kaçan biri için tam bir cennet burası ve Bay Heathcliff’le ben de bu yalnızlığı paylaşmak için bulunmaz iki insanız. Ne mükemmel bir insan! Ne atımın üstünde ona doğru ilerlerken karakaşlarının altından beni şüpheyle süzdüğünü, ne de adımı söylerken ellerini inatçı bir çekingenlikle yeleğinin iç taraflarına kaçırdığını gördüğümde ona kanımın nasıl kaynadığını fark etmedi bile!” Emily Bronte, ��ngiliz roman yazarı ve şair. 1818’de Thornton Yorkshire’da doğdu. 6 çocuğun beşincisi olan Emily diğer kız kardeşleri gibi edebiyata büyük bir ilgi ve merak duyuyordu. İrlandalı katı papazların eğittiği üç kız kardeşin ortancası ve en içine kapanık olanıydı. Kapalı kaldığı çevresinden uzaklaşmanın ve kendini ifade edebilmenin tek yolu yazmaktı onun için. Annelerini kaybettikten sonra sıkıntılı günler geçiren aile bu şekilde birbirlerine ve hayata bağlanmış oluyorlardı. Emily bir süre mürebbiyelik yaptı, yaşadığı acı kaybından sonra. Ama onun tutkusu yazmaktı. Kardeşler yaşadıkları sıkıntılardan kendilerine hayali yerler yaratarak kurtulmayı başarıyorlardı. Kendi acılarını ve aşklarını karakterlerinin ağzından yaşıyor böylece özgür kalabiliyorlardı. Ablası Charlotte onun şiirdeki yeteneğini keşfettiğinde üç kardeş Emily, Charlotte ve Anne 1846’da ortak bir şiir kitabı çıkardılar. O dönemde kadın yazarlara önyargı ile yaklaşan toplumun tepkilerinden kurtulmak için mahlaslar kullandılar yapıtlarının altında. Kullandıkları mahlaslar kendi isimlerinin baş harfleri ile başlıyordu. Charlotte için Currer Bell, Emily için Ellis Bell, Anne için ise Acton Bell… Emily Bronte kısa süren yaşamı içine birçok hikâye

34

ve şiir sığdırmış ancak bunların çok azı günümüze kadar gelebilmiştir. Fakat onu edebiyat tarihine altın harflerle kazıyan ilk ve tek romanı ‘’Wuthering Heights’’ yani ‘’Uğultulu Tepeler’’ idi. 30 yaşında hayata gözlerini kapayan Emily genç ve güzel bir kadın olmasına rağmen hiç aşk yaşamadı. İçinde biriken tutkuyu, acıyı ve kalbine kazınan aşk tanımını romanına cesur ve şiirsel bir dille aktarmasının belki de en büyük sebebi budur. Kafasında ve kalbinde yer tutan ve kendi sıkıntılı ve aşırı dinci öğretilerine baş kaldıran bir aşk vardı benliğinde. Sadece mutlu ve tutkulu anları değil, nefreti, intikamı ve ölümle ölümsüzlüğü içi içe geçiren ölümcül ama ölümsüz bir aşk. Tutkularla örülü hayal gücünden yansıyan Tanrısal bir aşktı, genç kadının ve bunu ifade etmekte hiç de güçlük çekmiyordu. Emily romanını yaşarken mahlasıyla yayımlamış iyi olduğu kadar kötü eleştirilere de maruz kalmıştır. Uğultulu Tepeler ilk yayınlandığı tarih olan 1847’de o zamanın saygın edebiyat dergisi Qarterly Review’da ‘’Onulmaz biçimde canavarca’’ ve ‘’İsyan ettirecek’’ bir roman olarak değerlendirilmişti. Bugün ise edebiyat tarihçileri mükemmel bir başyapıtla karşı karşıya olduğumuzun bilincindeler. Uğultulu Tepeleri bu kadar uzun zamanda ayakta tutan ve halen sıkılmadan, romanın içine girip onu yaşayarak okumamızın tek sebebi vardır belki de. O da; yazarın zamana direnmesini bilen ve asla değişmeyen tek duyguyu mükemmel bir akıcılık ve karakterler örgüsüyle biçimlendirerek anlatabilmesi. Ölümsüz bir aşkın bazen yalnızca güzel değil, aynı zamanda tehlikeli ve acılı olduğunu tam tamına aksatmadan anlatabilmesi. Uğultulu Tepeler kimsesiz Heathcliff ve birlikte büyüdüğü Cathy’nin nefretle beslenen, zamanın yıkımıyla güçlenen ölümcül ama ölümsüz aşk hikâyesini anlatır. Yolları zaman ve seviye farkı nedeniyle ayrılan ikili ve bu ayrımdan dolayı intikam yemini eden Heatchliff’in acı ve nefretle örülü yılları roman boyunca bizi alıp götürür. Ve sorgulamamıza sebep olur. Aşk mı daha güçlüdür, yoksa nefret mi? Hangisidir beslediğimiz duyguları ölümsüz kılan? Emily Bronte 1948 yılında diğer kardeşler gibi veremden dolayı hayata gözlerini yumduğunda belki de farkında değildi. Nasıl bir usta işine imza attığının… Ama Charlotte Bronte biliyordu. Kardeşi öldükten sonra onun anısına romanı bu kez onun gerçek ismiyle yayınlattı ve roman günümüze dek tıpkı içindeki aşk gibi yayıldı, güçlendi ve ölümsüzlüğünü ilan etti.

35


Sinema

Sinema

Wuthering Heights (1992)

seyri keyifli ve her duyguyu elle tutabileceğiniz bir hikâye çıkmış ortaya. Bilinir ki uyarlamalar her daim zordur. Yönetmen ve oyuncu kadrosu asla yazarın gözünden göremez masalını. Hele ki saplantılı bir aşk, tutku ve nefret gibi insanın temel yapı taşlarını yerinden eyleyen böylesine güçlü duyguların başarı ile betimlendiği bir romanı uyarlıyorsanız, dikkatli olmanız gerekir. Yönetmen işte tam burada sınıfı geçiyor. Yerinde ve bilinçli bir yaklaşımla oturttuğu sahneler ve diyaloglar, salt dramdan ziyade araya serpiştirdiği korku sekansları, oyunculara sunulan tam güven ve bunun karşılığını alma yapımın artıları arasında. Zaman zaman arabesk bir tınıya kaysa da, yapım başarı ile yolculuğunu tamamlamayı bilmiş. Oyunculara baktığımızda ise Heatcliff’e hayat veren Ralph Fiennes dudak uçuklatan bir performans sergilemiş diyebiliriz. Öfkesini, aşkını, tutkusunu, nefretini hareketlerine ve gözlerine öyle güzel yansıtmış ki doğru oyuncu seçiminin adı olmuş yapımda. Ona, ışığıyla parıldayan ve yine mükemmel bir uyumla karşılık veren güzel oyuncu Juliette Binoche eşlik etmiş. Onlara destek veren diğer isimler ise; Janet Mcteer, Sophie Ward ve Simon Shepherd… Öyle bir aşk düşünün ki sizi iyiliğin, güzelliğin ve tutkunun kollarına taşıyan ve öyle bir kaybediş düşünün ki içinizdeki karanlığı tamamen ortaya çıkarıp zaman sınırı tanımayan… Onların ki öyle bir hikâyeydi işte. Hâlâ izlemediyseniz mutlaka seyredin… Aşkla…

“Önce o yeri keşfettim. Orada kimin yaşadığını merak ediyordum. Nasıl yaşıyorlardı acaba? O anda aklıma bir şeyler geldi. Ve yazmaya başladım. Kalemim burada yaşanmış olabilecek bir dünyayı yazıyordu. Hayalimdeki dünyayı… Ve işte bu da o hayallerden biri.” Heatcliff, Earnshaw malikânesine geldiğinde daha çok küçüktü. Korkuyordu. Ona mutluluk veren tek şey vardı. O da Cathy’nin varlığı… Zamanla ikilinin arasındaki ilişki aşka dönüştü. Birbirini tamamlayan iki ruhtu onların ki lakin biri bir hanımefendi diğeri ise nereden geldiği belli olmayan bir Çingene çocuğu olunca bu aşk başkaları için yaşanmaması gereken boş bir heves olarak görüldü ve aşkla başlayan macera ayrılığın verdiği yıkımla Heatcliff’in intikam yolculuğuna dönüştü. Türkçeye “Uğultulu Tepeler” olarak çevrilen yapım Emily Bronte’nin zamanı aşıp zamansızlığa terfi eden ilk ve tek eserinden uyarlanan 1992 mahsulü 105 dakikalık bir dram. Yönetmen koltuğunda bu acı serüveni başarıyla beyazperdeye aktaran, genellikle TV filmleri ve dizilere imza atan, İngiliz asıllı Peter Kosminsky’ı görüyoruz. Mekânı doğru kullanmayı bilen Kosminsky bize maceranın içine girebilme ve karakterlerle oradan oraya savrulma şansı veriyor. Başarılı kamera açıları, abartısız fakat güçlü sahneleriyle film diğer uyarlamaların arasından sıyrılıp akılda kalanlar listesine girmeyi başarıyor. Yapımın müzikleri de bu açıdan bakıldığında artı puan getirmiş diyebiliriz. Bunların üstüne eklenen başarılı oyunculuklarda olunca

36

Melahat YILMAZ www.otekisinema.com

37


Öykü

Öykü

Sagsiyan Ulu büyücü Hıjkli odanın köşesindeki üç tableti sırasıyla tozlu masanın üzerine koyup karşısındaki müritlerine okumaya koyuldu. TABLET 1 Ben İzaf, Zachra, Etişhofyel, Riğş. Bana ne derseniz deyin. Gerçekte kim ya da ne olduğumu ben bile bilmiyorum. Bana ne olduğumu sizin söyleyebileceğinizi umuyorum. Bir yamuf, insan, siren, dern, zcem ve hatta tanrı bile olabilirim. Neyim, neredeyim, hangi zamandayım hiçbir fikrim yok. Aniden kendimi bir bedenin ve durumun içinde buluyorum. Farklı farklı dünyalara ve yaşam koşullarına gözümü açıyorum. Bedenine girdiğim yaratığın düşüncelerine, duygularına ve isteklerine sahip oluyorum; onların hayatını deneyimliyorum. Yazıyı olabildiğince evrensel bir dilde kaleme alıyorum. Tekzhan’ların kullandığı bu dil sözcük ve yapı itibariyle çözümlemesi en kolay olanıdır. Bir çok düşünebilen canlı ne hakkında yazdığımı anlayacaktır ve daha fazlası çağlar boyu bu yazıyı çözümlemeye uğraşacak. Anlaşılmanın ya da tam tersinin hiçbir önemi yok; tek ehemmiyeti olan benden daha zeki bir varlığın bana bir şekilde ulaşıp “ne” ya da “kim” olduğumu söylemesidir. Doğrusu hiç umudum yok. Dediğim gibi çeşit çeşit âlemlerde, türlü türlü yaratıkların bedeninde açıyorum gözlerimi. Her gittiğim gezegene bir önceki bulunduğum yere dair anılarımı tabletlere kazımaya çalışacağım. Umarım bu yazdıklarımı anlar ve bana ulaşmanın bir yolunu bulursunuz. TABLET 2 Tanrı âleminden koparılmıştı yüzü ve cennetin bal kovanlarından akmıştı yeryüzüne. Kolayca utanıp, kızaran bir bakire; kan bulaşmamıştı ellerine. Gözlerini gören deniz çıldırırdı ve saçlarıyla kavuşan rüzgâr bambaşka eserdi. Gülüşüyle, güneş utanır bulutların arkasına sinerdi. Kimse karşı koyamazdı bakışına. Hele yürüyüşü… Ağaçlar, onun ince belinin kıvrılmasına ayak uydurmaya çalışarak kıvranır, orta yerinden kırılırdı. Hiç ağladığını görmedim ama ne vakit hüzünlense gök kara bulutlarla bezenir, fırtına kopardı. Yıldırımlar bambaşka çakardı baktığı yerde. Kırmızı ve gümüşün birleşerek milyonlarca ton oluşturduğu ilkbaharın serin akşamında, bir nehrin içinde rastladım ona. Yaklaştım suya, sordum ismini. “Ennleya,” dedi ses tellerinin en kederli tonuyla. Suyun içindeyken nasıl konuştuğunu anlayamıyor, aldırış da etmiyordum. Güneşin kutsal parıltısının altında, yüzlerce kuş gökte dans ederek en ihtişamlı şarkılarını söylerken oturdum kıyıya ve şelalenin altında zıplayan balıkları izledim bir süre. Gözlerini bana çevirdiğinde karnıma yangın düştü. Dokunmak istedim ona; ellerine, yanaklarına. Şehvet ve şefkatin yansımasını gördüm dudaklarında.

38

“Denizkızı mısın sen?” diye sordum gitmesinden korkarak. Dudakları hafifçe kıvrıldı ve tebessüm etti; içime, ta içime bakarak “Evet,”dedi. Sesi zihnimde yankılandı. Başını sudan çıkardı ve şelale dalgalandı. Evren parçalara ayrıldı bir an; ışık kırıldı, dünya kübist bir resim gibi gözüktü ve toparlandı. TABLET 3 Birden bambaşka bir bedende buldum kendimi. Denizkızı, şelale, kuşlar… her şey gitmiş yerine kasvetli bir gezegen peyda olmuştu. Gözlerimi göğe çevirdim; etrafıma bakındım. Karanlık bir gezegendeydim. Hava soğuk ve ağırdı. Yeryüzü, çok büyük, ölgün bir güneşin kızıl ışığıyla aydınlanıyordu. Görkemli bulutlar donuk sarı, kırmızı ve siyah karışımıydı. O kadar yakındaydılar ki kuyruğumu havaya diksem dokunabilirdim bulutlara. Belimden aşağısı yılan bedeniydi. On iki metre uzunluğunda bir kuyruğun üzerinde yükseliyordum. Çelik gibi sert, oniks taşı kadar siyah pullarla kaplıydı. Çıplak kollarımda ve kuyruğumda –akla ölümü getiren- kudret rünleri yeşil bir ışınımla parlıyordu. Kendimi birdenbire içinde bulduğum bu yaratığın bedeninde kusursuz kötülüğün iliklerime işleyen güdüsünü şiddetle hissediyordum. Yıkıp dökmek, tahrip etmek, kuyruğumun arasında ezip eziyet etmek yüce doğamın bir parçasıydı, biliyordum. Kayaların arasında sürünürken dikenli çalılar kuyruğumun altında çatlayıp kırılıyor, taşlar ufalanıp parçalanıyordu. İç güdüsel olarak çalıları ezmemeye, en ufak ses çıkarmadan sinsi sinsi sürünmeye dikkat ediyordum. Yabai hayatın tıpkı benim gibi dikkatli bir sessizliğin içinde yaşadığını biliyordum. Yabanbilimin tüm irfanı etime kazınmışçasına tüm ilkel yasalara bilinçsizce riayet ediyordum. Vahşi doğam –kör saldırılardan ziyade- akıllıca planlanmış öldürücü darbelere gizlenmiş fırsat kolluyordu. Sürünmeye devam ettim… Havanın kan kurutan tadını dilimde duyumsayınca titreyerek bakışlarımı göğe çevirdim. Bulutları birbirine katarak üzerimde çember çizen dev kuş Çraphen’in gölgesini gördüm. Çabuk çabuk bir kayalığın altına, en kuytu köşesine çöreklendim ve Sagsiyan’a beni esirgemesi için dua ettim. Çraphen’in kanat çırpışları ve delici çığlıkları çocukluğuma dair pek nahoş anıları net bir şekilde zihnimde canlandırdı. Uzun yıllar evvel bordo bir Çraphen kız kardeşim Szelh’i yakalamıştı. Ben, babam ve annem inimizin içinden kardeşimin acımasızca yerden yere çalınmasına seyirci kalmıştık. Szelh’i kurtarmak için öne atıldığımda annem ve babamın kuyrukları bir anda bedenimi sarmış, tüm vücudumu kuşatmış ve inden çıkmama engel olmuştu. Çraphen zavallı kardeşimin bedenini ve kuyruğunu gagasıyla didik didik ediyor, o kaçmaya çalıştıkça kuyruğunun ucundan tutup yeniden tam önüne getiriyor ve didikliyordu. Szelh’in acı dolu tıslamalarını ve çaresizce zehrini kuşun gözlerine fırlatışını hatırladıkça hâlâ içim titriyor. En sonunda kız kardeşimi bir hamlede havaya atıp kursağına indirmiş ve acılarına son vermişti. Kanat seslerini kesildiğini, mutlak hareketsizliğin gezegene çöktüğünü fark ederek silkelendim. Kuulak kesilip bekledim. Her ne kadar Çraphen’in artık gittiğini bilsem de çöreklendiğim kayanın altından çıkmaya cesaret edemedim.

39


Öykü

Öykü

Sırtımdan soğuk terler dökerek başımı dışarı uzattığımda tedirgince çatal dilimi çıkarıp havanın tadına baktım. Çraphen’in belli belirsiz kokusunu alınca sezgilerimi dinleyip biraz daha beklemeye karar verdim. Karım Mişa’yı görmeye gidiyordum. Birlikte avlanacaktık lakin tedbiri elden bırakmak Mişa’yı hiçbir zaman görememek gibi bir sonuca götürebilirdi. Karanlıkta ve sessizlikte geçen uzun sürenin ardından tekrar yola koyuldum. Sarp kayalara tırmandım. Semayı taşırcasına hızla yükselen menfur ve kadim dikilitaşların arasından süründüm. Kimler tarafından yapılmış olabileceklerini hayalledim. Tehditkâr bir çarpıklıkla yükselen tepeleri aştım. Çok eskiden binlerce inin ve kovuğun bulunduğu, şimdi harabeye dönmüş şehirlerden geçtim. Kör deliklerin garez yüklü bakışları altında ürpertiyle süründüm. Çürüyen ormanı ve bir zamanlar büyük savaşların zehrini emmiş Kal’ın topraklarını ardımda bıraktım ve Eza denizine vardım. Dikkat çekmeyen bir köşeden gözlerimi kısıp çevreyi taradım. Karım Mişa’yı kireç taşından küçük bir yarımadanın ucunda durmuş dikkatle denizin ortasındaki bir şeyi izlerken buldum. Ne kadar da güzeldi! Çırılçıplaktı. İri ve dik göğüsleri birbirine ters istikamete bakıyordu. Pulsuz, parlak kuyruğunu delik deşik kayaların kıyısından denize salmıştı. Kapkara saçlarının üzerinde ilkel hisler uyandıran siyah bir taç taşıyordu. Bir ara sağ elini öne doğru uzattı. Parmağıyla bir şeyi işaret ederek korkunç tıslamalara başladı. Sesinin kan donduran tınısı beni bile ürpertmişti. Meydan okuyan kararlı gözlerle bakıyor, ilahiyi duyan denizse hırçınlaşıp çalkalanıyor, dalgalar karımın önünde onlarca metre yükselip kırılıyor ama bir damlacık bile Mişa’ya sıçramıyordu. Eza, tüm debdebesiyle ve sonsuzluğuyla eşimin önünde acıyla kıvranıyordu. Gururla göğsüm kabardı. Hastalık derecesine varan soyluluğu ve kararlılığı beni büyülüyordu. O kadar ki bir Tapınak bekçisi gibi ana kirişe kıvrım kıvrım tırmanıp sonsuza dek kıpırdamaksızın bekleyebilirdi. Ah Liyânka, sen bile bu güçlü çehrenin karşısında kendini parçalardın. Nemyuz’ların güzelliği ve Tjakorptz’ların dehşeti tek vücutta ancak bu kadar ihtişamla ve ahenkle birleşebilirdi. Tanrı kral Sagsiyan bile Mişa’yı huzuruna kabul ettiğinde neredeyse eşitiymiş gibi tedbirli bir duruşla bekliyor! Sagsiyan ki tüm siyan’ların atası; koca bir şatoyu tek başına sarıp çatırdatarak parçalayabilecek kudretin tek sahibidir. Ah Mişa! Hiçbir siyan ve hatta tüm kötülüklerin içine girip çıkmış, bazılarının kaynağı, bazılarının sonu olmuş Al Kabra Ardul bile senin karşında titremekten kendini alamazdı. Nasıl da eminim! Hiç ses çıkarmadan falezden aşağı sürünüp arkasından yaklaştım. Havaya kalkmış kolunun altından elimi geçirip sol göğsünü avuçladığımda tacının arkasından saç gibi sarkan minik metal bir yılan tıslayarak yükseldi. Gözlerini bana dikip dost mu düşman mı olduğumu kontrol ettiler. Gördüklerinden memnun kalınca kendilini Mişa’nın omuzuna bıraktı. Bedenimi karımın sırtına yaklaştırdım. Denizden esen sert rüzgâr saçlarımızı geriye savuruyordu. Kalın telli sakallarımı Mişa’nın boynuna, kulağının altına sürerek yumuşak kokusunu içime çektim. Elimle başını biraz sola yatırıp çatal dilimi boynunda gezdirdim ve dişlerimi şah damarına geçirdim. İleriyi işaret eden eli düştü ve saçlarımdan tutup başımı boynuna bastırdı. Dişlerimden çıkıp kanına karışan sıvının onu sarhoş ettiğini hissedebiliyordum. Kalp vuruşları hızlanıyor, göğsü kabarıp iniyordu. Denizden çıkan kuyruğu havada savrulup bir bıçak gibi dalgaları keserek yükseldi ve denizin sırtına bir kamçı gibi inerek suyun içinde haz dolu kıvrımlara dönüştü.

Dişlerimi daha derine batırıp her iki kolumla da vücudunu sardım. Etinin buz gibi soğukluğu içime işliyordu. Sırtını göğsüme iyice bastırıp sıkıca tuttum. Kuyruğumun üzerinde göğe yükseldik. Bulutlar başımızın üzerinde yavaşça savruluyor, denizden kopan su zerrecikleri tenimizde ve kuyruğumuzda parlıyordu. Yüzünü kendime çevirdim. Yıldız mavisi gözleriyle aşk ve sevgi dolu bakışlar attıktan sonra edepsizce tıslayarak geri çekildi ve avını süzer gibi kollarımın arasında dalgalanmaya başladı. Kötülüğün baştan çıkarıcılığı karşısında titredim. İpnotik transa girmiş gibi salınımından kendimi alamıyordum. Şehvetle ve zalimce bakan gözlerini üzerimden ayırmıyordu. Birden ağzını sonuna dek açarak boynuma atıldı ve iki sivri dişini acımasızca etime geçirdi. Dişlerinden damarlarıma boşalan sıvının etkisiyle bütün kaslarım gerildi. Kuyruğumun üzerinde sıçradım. Çalkalanan denize tanrıların fırlattığı karanlık bir mızrak gibi düştük. Suyun içinde haz ve tutkuyla sarmaştık. Kuyruklarımız burgu burgu kıvrılıyor, çözülüyor, birbirine dolanıp tüğümleniyor ve tekrar ayrılıyordu. Birbirimizi iki düşman gibi ısırıyor, iki sevgili gibi öpüyorduk. Kendi içimde haz dolu, karanlık bir yolculuğa çıkmıştım. Gözlerimin önündeki korkunç manzara karşı konulmaz derecede görkemliydi. Suyun hafifliğinde ahenkle oradan oraya çarpıyor, kırılıyor, düşüyor, yükseliyordum. Mişa’nın dişlerine bahşedilen bu lanet aşk iksiri katıksız şehveti ve ölümcül hazzı vücuduma işliyordu. Kim bilir bu sıvı hangi kötülüğün ellerinde rezil büyülerle hazırlanmıştı. Elektriksel hislerle damarlarıma batan, damarlarımı parçalayan bu duygu kötülüğün ve kutsiyetin ahenkli savaşı kadar derin duygular uyandırıyordu. İrademi kaybetmiştim. Bu azap verici mutluluktan o acı olmasaydı asla uyanamadım. Birden omuriliğimin hemen üzerinde, beyinciğimde hissettiğim müthiş sancıyla sarsıldım. Etimin her zerresine buz parçacıkları batırılıyormuş gibi soğuk ve yakıcı acıyla tıslayarak geri çekildim. Bu acıya Mişa’nın damarlarıma boşalttığı sıvı neden olmuştu. Savunma mekanizmam derhal devreye girdi. Sancıyı hisseder hissetmez kuyruğumla karımın bedenini sarıp boğazına yapıştım. Kafasını koparmama ramak kala zoraki durdum. Suyun içinde büyülü bir ışık gibi parlayan mavi gözlerine baktım. Mişa çatal dilini çıkarıp suyun tadına bakar gibi savurunca neler olup bittiğini anladım. Ben de dilimi çıkardım. Suyun, beynimde kıvılcımlar çakmasına neden olan bir tadı vardı. Akşam yemeğimiz, diye düşünerek tısladım. Gözlerimi kısıp çevreyi aradım. Suyun karanlık maviliğinin derinliklerinde balık kuyruğunun çırpıntısını andıran sarı bir pırıltı dikkatimi çekti. Mişa’ya işaret etmek için başımı çevirdiğimde onun çoktan saldırıya geçtiğini, hızlı hızlı kuyruğunu dalgalandırdığını fark ettim. Ardından fırladım lakin Mişa’yı yakalamak mümkün değildi. Çırpınıyor, dalgalanıyor, süratle ilerliyordum ama birden önüme yıldırım düşmüşçesine durmama neden olan, ruhumu titreten böğürtüyü duydum. Ezeli düşmanımız Flzo’nun sesine benziyordu. Ürpererek denizin ortasına yüzdüm. Suyun dışına sivri bir çıkıntı yapan kayaya tırmandım. Keskin gözlerimle çevreyi taradım. Dilimle havayı kokladım. Denizin üzerini kaplayan sisin içinde ve gökteki bulutların arasında kıpırtı ya da bir gölge aradım. Flzo’dan en ufak iz yoktu. Yavaşça, hiç şapırtı çıkarmadan suyun içine süzüldüm. Çığlığın kaynağını bilememek sıkıntı vericiydi.

40

41


Öykü

Öykü

Mişa’yı bulmak üzere az evvelki balığın kuyruk çırptığı yere gittim. Suyun tadından kovalamacanın ne tarafa başladığını anlamaya çalıştım. Kokuyu beş yüz metre kadar takip ettim. Etrafını sarp ve yüksek kayalıkların çevrelediği bir sualtı vadisine vardım. Kayalıklar yosun ve pis mantarlarla kaplıydı. Aşağısı dipsiz karanlığın hükümranlığında sessizce uyuyordu. Gözüme çarpan pırıltıya doğru yüzdüm. Karşılaştığım manzara karşısında donakaldım. Mişa, kuyruğunu bir denizkızının bedenine dolamış, güçlü elleriyle avının narin kollarını sıkıca kenetlemiş tıslayarak beni bekliyordu. Mişa’nın siyah saçlarıyla denizkızının altın renkli saçları birbirine karışarak dikilmiş suyun ritmiyle hafif hafif yukarıya doğru dalgalanıyordu. Denizkızı ince kollarını Mişa’dan kurtarmaya çalışıyor, korkuyla çırpınıyor, yelpaze gibi kuyruğunun dışarıda kalan kısmı seğiriyordu. Sarı gözleri çaresizce parıldıyordu. Sakince onlara doğru yüzdüm. Siyah bir taşı andıran sivri tırnağımı avımızın yumuşak yüzünde gezdirip “Esssleya” diye tısladım. Gözlerini bana dikip şaşkınlıkla baktı. Bu denizkızı az evvel başka bir bedenin içindeyken rastladığım Ennleya’dan başkası değildi. “Esssleya,” diyerek arkalarına dolandım. Kuyruğumu, hem Mişa’yı hem de denizkızını saracak şekilde çevrelerine doladım. Mişa, başını yüz seksen derece döndürüp iştahlı gözlerle bana baktı. Kuyruğumu çözmeden kayarak denizkızının önüne geçtim. Elimin tersini yanağında gezdirdim. Hissettiği korku daha bir parlamasına, daha güzelleşmesine neden oluyordu. Arada bir ağzını acı çekercesine açıyor, tiz perdeden cılız çığlıklar atıyor, dolu gözlerle yeniden bana bakıyordu. Aniden bedenimin kontrolünü kaybettim. Yeniden başka bir dünyaya gideceğimi düşünerek gözlerimi yumdum. Sarsılıyordum. Etim parçalanıyormuşçasına acı duyuyordum. Sarsıntı durduğunda kıpırdayamadım. Yavaş yavaş gözlerimi açtığımda az evvel içinde bulunduğum Siyan’ın bedenini önümde buldum. Siyaha çalan, ışıldayan yeşil gözlerini bana dikmiş dilini çıkarıp ismimi tıslıyordu. Ennleya’nın bedenine girmiştim. Yemek bendim. Buz gibi kuyrukları yapışkan ve kaygan bir sıvı bırakarak tenimde kayıyordu. Titreyerek kurtulmaya çalıştım. Annemin ismini haykırıyor, beni bu katıksız kötülüğün elinden kurtarmaları için çığırıyordum. Mişa’nın mosmor kuyruğu etimi sıkıca sardı. Diğerinin vahşi bakışları altında tüm cesaretim ufalanıyor, korkuyla çırpınmaya devam ediyordum. Yeryüzündeki en serinkanlı vahşetin, en saf kötülüğün kuyrukları arasında sıkışıp kalmıştım. Hayatımın birazdan son bulacağını biliyordum ama böylesine bir kötülüğün içinde ölmek… iki yılanın bedenimi sarıp soğukkanlılıkla, sakince beklemeleri çıldırtıcıydı. O kadar sakindiler ve karşılarında kendimi öyle güçsüz hissediyordum ki canlı kalmak adına hiç umudum yoktu. Aklımı kaçırmak üzereydim. Beynim ateş almış gibi yanıyor, onlar tenimin üzerinde vıcık vıcık soğuk kuyruklarıyla kayıyordu. Her ikisinden de çürümüşlüğün kokusu yayılıyordu. Mişa, kulağımın dibinde tıslayarak dilinin ucunu etime değdiriyordu. Korku, vücuduma diken diken batıyordu. Mişa da önüme geçti. Sırıtırcasına pis bir edayla yılan dudakları kıvrıldı. Kocasına tıslayarak bir şey söyledikten sonra pis tırnaklarını boynumun altına, solungaçlarımın içine soktu. Başımı yana çevirdi. Kocası

da kafasını bir sağa bir sola dalgalandırarak tepemde salınıyor, beni dikkatle inceliyordu. Nefes alamıyor, ağzımı açıp kapatıyor, solungaçlarımdaki parmaklardan kurtulmak için başımı geriye yatırıyor ama bir türlü soluk alamıyordum. Beni bir mezarı inceler gibi soğukkanlılıkla ve merakla süzüyorlardı. Gözlerinden, kabrin içinde bulacakları hazinenin ne kadar değerli olacağını hesap eder gibi bir anlam okunuyordu. Kanlı yaşlar dökerek sayıklamaya başladım. “Acıyın bana, beni bırakın!” diye yalvarıyordum. Çaresizce yakarıyordum: “Ben size ne yaptım? Bırakın beni yalvarırım!" Beni anlamıyor ya da anlamazdan geliyorlardı. “Lütfen bırakın beni!” Birden tekrar bilincim kaydı ve yeniden Siyan’ın bedenine döndüm. Önümde müthiş bir parıltıyla ışıldayan Ennleya’yı görünce az evvelki hissettiğim çaresizliği bir anda unuttum. Damarlarımda akan karanlık kudreti hissederek gözlerimi kapattım. Kendimi toparlar toparlamaz yeniden denizkızına baktım. Öylesine taze ve körpeydi ki. Her ne kadar hissettiği korkuyu ve dehşeti bilsem de onu bırakmaya hiç niyetim yoktu; yo hayır, onu bırakmayacaktım! Böylesine leziz bir yemekten nasıl vazgeçilirdi? Mişa, parmaklarını solungaçlardan çekip Ennleya’nın saçlarını yakaladı. Diplerini kanatarak bir tutam saç koparıp bileğine bağladı. Bu eski bir gelenekti. Yakaladığımız ilk denizkızından bir hatıra alınmalıydı. Ben de bileğimdeki gümüş saç tellerine bakıp tebessüm ettim. Pek gurur duyduğum bir av değildi. Daha ergenliğe girmemiş bir çocuğu avlamıştım. Ennleya en azından çığlık atabiliyor; onun bedenini sardığımda dehşetle donup kalmış, kımıldama dahi kımıldayamamıştı. Mişa’nın gözlerinde daha evvel hiç görmediğim bir sabırsızlık okunuyordu. Neredeyse heyecanlıydı diyeceğim. Ennleya’nın çekeceği azabı düşünüp tebessüm ettim. Tatlı tatlı bakan, sarı sarı , yıldız yıldız parlayan gözlerine baktım. Kan, yanaklarına hücum edip kızıllaştırmıştı. Elmacık kemiklerinin üzerinde sim gibi parıldayan pulları başparmağımla sildim. Başını omuzlarına gömmüş ürkek ürkek kirpiklerini eğip aşağıdan bakıyordu. Mişa artık soğukkanlılığını koruyamıyor, karakterine hiç de uymayan histerik duygularla titriyordu. Benim boynuma yapışıp birkaç saniye öylece kaldı. Sonra bakışlarını Ennleya’ya çevirip üzerine atıldı. Ağzını olabildiğince açıp denizkızının sol yanağını dişledi ve vatoz gibi yapışıp emmeye başladı. Vücudundaki titremenin yerini rehavetin aldığını görebiliyordum. Ennleya hezeyana tutulmuş, ağzını açmış, korkuyla çığırıyor, tiz perdeden dehşetle çarpılmış dudaklarıyla avaz avaz haykırıyordu. Gözlerindeki sarı ışık dehşetle, küçük bir güneş gibi yanıyordu. Mişa, istese bir damlacık zehirle avını uyuşturabilir, çığlık atmasını, korkmasını engelleyebilirdi. Ama heyecandan unutmuş gibiydi. Yavaşça salınarak Ennleya’nın başının üzerine yükseldim ve arkasına geçip omuzlarının üzerinden diğer yanağına da ben yapıştım. Kanının tadına kokusu eşlik ediyor, uyuşturucu, güzel bir etkiyle dilimin üzerinde absorbe olup vücuduma yayılıyordu. Kuyruğumla hem Mişa’yı hem de Ennleya’yı daha sıkı sardım.

42

43


Öykü Ağzıma akan tatla serseme dönmüştüm. Birden aklımdan “Böylesine güzel bir yemek için insan kendi karısını bile öldürebilir,” diye bir düşünce geçti. Denizkızının yanağından kendimi çekip Mişa’ya baktım. Gözgöze geldik. O an bu düşüncenin çok saçma olduğunu anladım. Mişa’yı hiçbir şeye değişmezdim. Ennleya korkudan felç olmuş gibiydi. Artık çığlık atmıyordu. Dinginleşmişti. Tüm direnişi çözülmüş, sinir sistemi dağılmıştı. Anlamsız gözlerle bakıyordu. Son derece dalgın ve sakindi. Kendini dehşetin sularından deliliğin kollarına bırakmıştı. Ağlamıyordu. Yanağını emen, bedenini saran kötülüğün üzerindeydi sanki; bambaşka bir alemde gibi… Mişa’da ise sakinlikten eser yoktu. Hummaya tutulmuş gibi zevkle titriyor, tırnaklarıyla Ennleya’nın etini yırtıyor, kanatıyordu. Birazdan tüm kontrolünü kaybedecek, Ennleya’yı felç edip onu bütün olarak yutacaktı. Tebessüm ederek dişlerimi avımızın yanağına tekrar geçirdim ve emmeye koyuldum. Kısa bir süre sonra kuyruğumda hissettiğim müthiş sancıyla yüreğimden acı bir çığlık koptu. Başımı sertçe çevirip ardıma baktığımda üç dişli bir kargının kuyruğumu yere çivilediğini gördüm. Çevremizde onlarca deniz kızı dairler çiziyordu. Sarı, kızıl, siyah saçlı onlarca pırıl pırıl surat bize bakıyordu. Bundan sonrası… Bundan sonrası çok, çok korkunç. Böylesine bir kötülük… Her şey o kadar canavarca ki... Ne vakit olanları hatırlamak için beynimi zorlasam içime dolan korkuyla hemen vazgeçiyordum. İlkel doğanın bu güzel yaratıklarının yaptıkları… Eşim Mişa’ya yaptıkları… Hayır, hatırlamamalıyım. Ama elimde değil. Canhıraş çığlıklar, suyun kana boyanması, koparılan uzuvlar, acı haykırışlar, Mişa'mın vahşi tıslamaları... Her şey birdenbire, o kadar hızlı gelişti ki... Birini kuyruğumun arasına kıstırınca dördü, beşi üzerime çullanıyor, bir parça etin etrafına üşüşen balıklar gibi beni dişliyor, pare pare koparıyor, tırnaklarıyla yırtıyor, kargılarıyla deşiyor ve hiç birini yakalamama fırsat vermeden yanımdan kayıp geçiyorlardı. Biri gidiyor, diğeri saldırıyordu. Şimdi bu eciş bücüş bedenin içinde, bambaşka bir âlemdeyken Sagsiyan dünyasında yaşadıklarımı hatırlamak hem çok zor hem de acı verici. Sadece şunu söyleyebilirim: Beynimde beliren son görüntü eşim Mişa’nın bölük pörçük bedeninin, parçalanmış vücudunun denizin dipsiz sonsuzluğuna doğru yavaş yavaş süzülüşünden ibaret. Öykü: Serkan KÖSE

44

45


Öykü

Öykü

Günlerden Cumartesiydi “Deniz zifiri karanlıktı ve içinde tek başına bulunduğu sandal fırtınanın etkisiyle hiç durmaksızın sallanıyordu. Çaresizliğin vermiş olduğu korkuyla bir köşeye adeta sinmişti. Başını göğüslerine doğru eğmiş, gözlerini sımsıkı kapatmıştı, buna rağmen dört bir yanını kuşatan karanlığı tüm dehşetiyle yüreğinde hissediyordu. Çatlarcasına gürleyen gökyüzü, yılgınlığını her geçen dakika daha çok artırıyordu. Sesi duymamak için elleriyle kulaklarını örtüp şarkı söylemeye çalıştı; beceremedi. Belleği biranda boşalmış gibiydi, ne bir söz geldi usuna, ne de bir ezgi. Tüm bedeni ıslak olmasına karşın birbirine sıkıca kenetlenmiş olan dudakları; içindeki haykırışı dışarıya yansıtmamak istercesine kupkuruydu. Arka arkaya çakan şimşeklerin aydınlığıyla kamaşan gözlerini aralayıp etrafına bakındı. Işıklar içinde bir gemi, güvertesinde de bir gölge görünce, çıldırmışçasına ayağa fırlayıp ellerini sallamaya başladı. Gemi giderek yaklaşınca, gölgeyi tanıdı. Sevinçle “Kayhannn,” diye haykırdı. Sesi duymasına rağmen güvertedeki adam hiç tepki vermedi ve bir süre sonra da arkasını dönüp gözden kayboldu.” Tüm vücudu ter içindeydi. Yatağın kenarlarına özenle sıkıştırdığı çarşaf, huzursuz bir gece geçirdiğini anlatırcasına yerinden fırlamış, çıplak bacaklarının arasına toplanmıştı. Uyku mahmurluğuyla sol tarafına dönüp kolunu uzattı. Eşinin yumuşak göğüs kıllarını parmak uçlarıyla okşayıp sıcacık bedenine sarılmak, onun için vazgeçilmez bir sabah ayiniydi. Ardından, bir kedi gibi kokusunu doyasıya içine çekerdi. O anlarda eşi, “Yapma ter içindeyim,” derdi. Sözlerine hiç aldırış etmez, “Ne yapayım suç sende, bu kadar güzel kokmasaydın,” diye fısıldadığında, eşi gülümseyerek ona doğru döner ve “Delim benim,” derdi. Bu kelimeyi öylesine içten söylerdi ki, en güzel aşk sözcüğü bunun yanında çok yalın kalırdı. İşte o zaman dayanamaz günün ilk öpücüğünü dokundururdu dudaklarına. İş günü değilse, bu öpücüğü başka öpücükler izler ve yataktan kalkmaları hayli uzun zaman alırdı. İşte bu hayalle uzattığı kolu, bir süre havada asılı kaldıktan sonra uçarken vurulan bir kuş misali boş yastığın üstüne düşüverdi. Gözlerini açıp boş yastığa özlemle baktı. Aradan uzun süre geçmesine rağmen, Kayhan’ın yokluğuna bir türlü alışamamıştı. Güne onsuz başlamak yine onsuz bitirmek anlamına geliyordu ki, buna dayanacak gücü artık kalmamıştı. Yüreğindeki ateş, her geçen dakika biraz daha artıyordu ve işte sırf bu yüzden “Zaman her derdin dermanıdır,” diyenlere sadece gülüyordu. Ayrılmalarının ardından gözlerini her kapattığında Kayhan’ı yanı başında gördüğünden, bir süre düşlerde yaşadı. O dönemlerde sürekli bir uyku halindeydi. Yakınlarının; “Depresyondasın, bir doktora gözüksen iyi olur,” türünden telkinlerine, avucunda kalan bu son mutluluğu kaçırmamak için hiç kulak asmadı, ta ki on gün önce oğlunun okul çantasını kaldırırken içinden düşen zarfı görene kadar. O günden sonra, rüyalarında da Kayhan hep uzaklarda oldu. On sekiz yıl süren evliliğin ardından terk edilmişti ve bu olay gerçekten canını çok yakmıştı. Her şey; yaklaşık üç yıl önce birdenbire başlamıştı. Kayhan giderek suskunlaşmış, mecbur olmadıkça konuşmamaya başlamıştı. Doğrusunu söylemek gerekirse önceleri bunu pek önemsememişti, uzun yıllar süren birlikteliklerde – tıpkı cinsel hayatların monotonlaşması gibi – bu sık yaşanan bir olaydı. Kendisinden uzaklaştığı bu dönemlerde tüm vaktini oğulları Ferhat’la geçirmeye başlamıştı. Yatma zamanı gelince,

46

televizyon seyretme bahanesiyle salondaki kanepeye yayılıyor ve çoğu zaman orada sabahlıyordu. Bu davranışlarına bir anlam veremediği halde nedenini sormaktan çekinmiş, sabırla düzelmesini beklemişti. Beklediği açıklama bir gece ansızın gelmişti; sıradan bir olaydan bahsedercesine “Ayrılmak istiyorum,” demişti. Böğrüne sıkı bir yumruk yemişçesine nefesi kesilmiş, dizlerinin bağı çözülmüştü. Bedenini zorlukla en yakın koltuğa bırakırken şaka yapıp yapmadığını anlamak istercesine gözlerinin içine bakmıştı. Ciddiydi. Telaşla nedenini sorduğunda, sakin bir şekilde “Sevgim bitti,” diye yanıtlamıştı. “Başka bir kadın var, öyle değil mi?” diye bağırdığında kesin bir dille reddetmişti. O zaman orta yaş bunalımının verdiği bir arayış içinde olduğunu düşünerek rahatlamış ve bir süre tatile çıkmasını önermişti. Kabul etmeyince de, en zayıf tarafından yüklenip, Ferhat’ın sınav döneminin bitmesine kadar beklemeyi teklif etmişti. O geceden sonra eşini yeniden elde etmek için aklına gelen her yolu denemişti. Kayınvalidesinden arkadaşlarına kadar herkesten, Kayhan’la konuşmalarını, fikrinden vazgeçirmelerini istemişti. Kadınlık gururu umurunda bile değildi; ama Kayhan asla geri adım atmamıştı. Umudunu yitirmeye başlamıştı ki, bir gece eve sarhoş geldi. Ayakta bile duramıyordu. Şefkatle koluna girip yatağa yatırdı, acele etmeksizin üstündekileri çıkardı sonra da hiç tereddüt etmeden soyunup koynuna girdi. Ferhat’ın sınavları bittiğinde hamileydi. Bu hamlesi evliliklerinin iki sene daha uzamasını sağlamıştı, o kadar. Kızları doğduktan bir sene sonra, Kayhan tek bir kelime etmeden eşyalarını toplayıp evi terk etmişti. Tüm isteklerine olumlu yaklaşması, mal varlığının neredeyse tümünü çocuklarına bırakması nedeniyle boşanmaları kısa sürede sonuçlanmıştı. Küçük kızlarının olumsuz etkilenmemesi için Kayhan’ın haftanın üç gecesi eve gelmesi, birlikte yemek yemeleri ve kızlarının yatma vaktine kadar vakit geçirmeleri, umudunu hiç kaybetmemesine sebep olmuştu. Sevdiği yemekleri yapıp masayı özenle hazırlamasına, sevgi dolu bakışlarını üzerinden ayırmamasına karşın, zorunlu konuşmalar haricinde ağzından tek kelime alamıyordu. Yine de moralini bozmuyor, “Gelecek sefere, evet gelecek sefere her şey daha farklı olacak,” diyerek kendini avutuyordu. Bu arada Kayhan’ın ailesini hiç boş bırakmıyor, gün aşırı soluğu kayınvalidesinde alıyordu. İlk zamanların heyecanı geçtikten sonra, onlardan da beklediği desteği bulamamıştı. “Biz de böyle olmasını istemezdik; ama kısmet değilmiş kızım,” diyerek işin içinden çekilmişlerdi. İşte o anlarda, “Tamam,” diyordu kendi kendine “bu iş bitti, beni istemeyeni ben hiç istemem.” Ama bir süre sonra yüreğine söz geçiremiyor ve Kayhan’ı elde etmek için yeniden çabalıyordu. İnanmadığı halde çaresizliğin verdiği umutla hocalardan medet aramaya, onlardan aldığı öğütleri-büyüleri çaktırmadan Kayhan’ın üzerinde denemeye başlamıştı. Bugün günlerden cumartesiydi. Tüm hayallerinin tükendiği gün. Yatakta sırtüstü dönmüş, gözlerini tavanda belirsiz bir noktaya dikmişti. Uyku ile uyanıklık arasında bir noktada öylece kalakalmıştı. Nefes alışverişleri azalmış, uzun kirpikleri onun bu haline ayak uydururcasına havada asılı kalmıştı. Aylardır düşünmekten yorulmuş olan beyni, bu sefer hiçbir şey üretemiyordu. İçindeki yaşam arzusu her geçen dakika biraz daha eksilirken, kısa olan ömrünün her anını doyasıya yaşamak isteyen bir sinek; hayata meydan okurcasına çığlıklar atarak uçuşuyordu. Odanın ölü sessizliğinde kulaklarında adeta bir top gibi patlayan kanat titreşimlerine daha fazla kayıtsız kalamadı ve boynunu hareket ettirmeksin bal rengi gözlerini tavandan kopartıp etrafına bakındı; ama göremedi. “Koca odada ufacık bir sineği nasıl görebilirim?” diye içinden geçirdiği sırada, tek başına yattığı bu yatakta, bir sinek kadar ufak ve korumasız olduğunun ayrımına vardı. “Sana ihtiyacım var Kayhan, ne olursun geri dön,” diye inleyerek bir zamanlar eşinin yattığı yöne doğru dönüp bacaklarını karnına doğru çekti ve katılırcasına ağlamaya başladı. Ter ve

47


Öykü

Öykü

gözyaşlarından ıslanmış geceliğinin her bir parçası çıplak vücuduna bir ok gibi batıyordu. Parmaklarıyla geceliğini parçalarcasına çekiştirdi, bir işe yaramadığını anlayınca yüzüstü yatıp başını yastığa gömdü. Sivri omuzlarından başlayarak vücudunun tüm eklem noktaları her yanına batıyordu. Acıyla kıvrandı, ya tüm kuvvetini toplayarak ayağa kalkıp yaşama meydan okuyacaktı, ya da boğulana kadar yatıp acı çekecekti. Tamamen içgüdüsel bir şekilde-düşünme yetisini kullanabilseydi sonsuza dek yatmayı tercih ederdi, doğrulup yatağın kenarına oturdu. Yeteri kadar soluklandıktan sonra ayağa kalkıp yürümeye başladı. Sürüklenircesine attığı birkaç adımın ardından başı dönmüş, soluğu kesilmişti. Duvarlara tutunarak dizlerinin üzerine çöküp soluklandıktan sonra, iki büklüm yürümeye devam etti. Mutfağa girdiğinde burada ne işim var dercesine bir süre etrafına bakındı, ardından çocukların kahvaltısını hazırlamak için buzdolabını açtı. İçerisi tıpkı zihni gibi karmakarışıktı. Dünden kalan yemeklerin tencereleri, peynir ve zeytin tabakları, ambalajı açılmamış büyük boy bir yoğurt kutusu, poşetlerinden çıkarılmamış meyve ve sebzeler, saklama kabının içindeki ayıklanmış maydanozlar, kızartılmak üzere bekleyen sigara börekleri, oğlunun asitli içecekleri, kızına aldığı sütler; kapının açılmasıyla birden ayaklanmış, üstüne üstüne gelmeye başlamışlardı. Telaşla buzdolabını kapattı ve yeniden açılmasından korkarcasına sırtını sıkıca dayadı. Soluksuz kalmışçasına sık nefes alıp veriyordu. Kendine geldiğinde ter içinde kalmıştı. Kahve hazırlamak için tezgâha doğru iki adım atıp durakladı. İçi bulanıyordu. Kusacağını hissedince sürünerek banyoya gitti ve klozetin önünde dizlerinin üstüne çöküp içindekileri çıkarttı. Ayağa kalkıp duşa girdiğinde yüreğindeki ekşimsi tat artık ağzının her noktasındaydı. Sıcak suyun altında pembeleşen bedenini hoyratça keselerken tek amacı; yüreğinden Kayhan’ı, vücudundan da mayhoş kokuyu uzaklaştırmaktı. Banyodan çıktığında gerginliği biraz olsun azalmıştı. Saçlarını kurutup giyinmesinin ardından evde yaşam sesleri duyulmaya başladı ve kendisini gün boyu sürecek bir koşuşturma içinde buldu. Günlerden cumartesiydi, çalıştığından dolayı biriken tüm işler onu bekliyordu. Temizliğe girişmeden önce yatağında kendi kendine sessizce oynayan kızını kaldırdı, üstünü değiştirip karnını doyurdu. Oynaması için odasına bıraktıktan sonra mutfağa girip kahvaltıyı hazırladı. Ferhat’a uyanması için seslenirken bir yandan da etrafı topladı. Ana oğul masaya oturduklarında gözlerini birbirlerinden kaçırdılar ve kahvaltı boyunca tek kelime etmediler. Oysa konuşmaya her zamankinden daha çok ihtiyaçları vardı. Ferhat kahvaltı boyunca çatalıyla tabağını kurcalayıp durdu. Birkaç lokma dışında bir şey yemedi. Zaman zaman başını kaldırıp annesine baktıysa da konuşmaya bir türlü cesaret edemedi. Çayından ufak bir yudum alıp ayağa kalktı ve “Eline sağlık, ben banyoya giriyorum,” dedi. Başka günlerde dolu tabağını gösterip, “Ne yedin ki, otur doğru dürüst kahvaltını yap,” diye ısrar etmesine karşın bu sefer hiç itiraz etmedi. Bir süre mutfak penceresinden dışarıya baktıktan sonra ağır hareketlerle masanın üstündeki tabakları kaldırıp bulaşıkları yıkadı. Oyuncaklarıyla oynamaya dalmış olan kızını kontrol etti. Yatak odasından; pazenden yapılmış, kullanılmaktan dolayı kırmızı rengi solmuş, çizgili, lastik belli, bol paçalı şalvarını çıkarıp üzerine geçirdi. Bu şalvarı ev işlerini yaparken rahat hareket edebilmek için almıştı. Evliliğinin mutlu sürdüğü yıllarda kayınvalidesi bu halini konu komşuya gururla anlatırdı. “Bizim gelin gibisi yoktur, okumuş olmasına karşın iş oldu mu çeker şalvarını, aslanlar gibi yapar temizliğini.” Boşanmalarının ardından ağız değiştirmiş ve “Kadın kısmı bizim eski gibi gelin gibi olmamalı, az da olsa kendine bakmalı. Kaç kez “at şu şalvarı” diye uyardım; ama dinletemedim. Sonucu biliyorsunuz. Bizim oğlana da bir şey diyemedim, zira haklı. Erkekler karısının biraz da göze hitap etmesini isterler, öyle değil

mi?” diye konuşmaya başlamıştı. Evli olduğu müddetçe boşandıktan sonra da bir süre devam etmişti kayınvalidesiyle kendi annesinden daha çok vakit geçirmiş, gerektiğinde şimdilerde küçümsediği şalvarı üzerine geçirip hiç yüksünmeden ev işlerini yapmıştı. Evet, sevişmek istediğini söyleyemeyecek kadar tutuk, ışık açıkken soyunup koynuna giremeyecek kadar utangaçtı. Göze hitap etmesini de bilmezdi, zira ne cinsellik kokan giysiler giyerdi, ne de modayı yakından takip ederdi. Ama kayınvalidesinin iddia ettiğinin aksine tam bir kadındı, zira eşini her şeyden çok severdi. Zaten evlilikte önemli olan bu değil miydi? Düşünmekten başı zonklamaya başlayınca hızlı adımlarla odadan çıkıp banyoya gitti. Temizlik malzemelerini yerinden çıkarttı ve nefes bile almaksızın saatlerce evi baştan aşağı sildi süpürdü. Yorgun bir şekilde kızını kucağına alıp salondaki koltuğa yayıldığında saat altıya geliyordu. Aradan henüz on dakika geçmemişti ki, Ferhat odaya girdi. Takım elbise giymiş, nefret ettiği halde kravat takmıştı. Onu bu halde görünce tedirgin bir şekilde yerinden kımıldayıp soran gözlerle yüzüne baktı. “Ben çıkıyorum anne, geç kalırsam merak etme.” Alacağı yanıtı çok iyi bilmesine karşın yine de “Nereye?” diye sordu. “Biliyorsun.” Kırıldığını belli eden bir ses tonuyla “Demek gideceksin?” dedi. “Mecburum. O benim babam.” “Öyle ya baban… Peki, ben neyin oluyorum?” “Lütfen anne daha önce de konuşmuştuk bu konuyu.” “Ne düşündüğümü o zaman da söylemiştim.” “Geleceğime dair söz verdim babama.” “Demek söz verdin, iyi ya git o zaman.” “Ne olursun olayı dramatize etme anne. Sonuç olarak ayrıldınız. Hem belli mi olur bakarsın bir gün sende…” “Asla.” “Üzüleceksen gitmeyeyim.” “Üzen üzdü zaten, bundan sonra kimse daha fazla kimse üzemez beni.” “Dönüşte eve amcamlar bırakacak, merak etme.” “Etmem.” Kapının kapanma sesinin ardından kızını yavaşça halıya bıraktı ve gözlerini boşluğa dikerek son aylarda yaşadıklarını bir kez daha düşündü. Evleneceğini, iki ay önce Kayhan’ın kendisinden öğrenmişti. Kızını ziyarete geldiği akşamlardan birinde tam giderken kapı önünde duraklamış ve sıradan bir olaydan bahsedercesine bir çırpıda anlatmıştı. Ardından konuşmasına fırsat vermeden arkasını dönüp gitmişti. Ne düşüneceğini bilmeden öylece kalakalmıştı. Bu kadar rahat olması anlamsızdı. Başka bir şey ima etmiş olmalıydı. Söylediklerini tüm gece kendi kendine tekrarlamış, vurgulamalarını, yüz ifadesini zihninde yüzlerce kez yaşatmıştı. Sonunda yalan söylediğine inanmıştı. Evleneceğim derken, “Bir hata yaptım, kabul ediyorum; ama görüyorum ki bana olan kinin hala bitmiş değil. Tek başıma hayatımı idame ettirmem çok zor, eninde sonunda yeniden evlenmek zorunda kalacağım. Bu yüzden bırak artık inadı ve beni affet, yoksa ebediyen birbirimiz kaybedeceğiz,”

48

49


Öykü

Öykü

demek istemişti. Ürettiği bu teoriye aklı yatınca özgüvenini yeniden kazanmıştı. Eve gelişlerini dört gözle beklemeye, geldiğinde de onu rahat ettirmek için elinden geleni yapmaya başlamıştı. Korktuğunun aksine sevecen bir tepkiyle karşılaşan Kayhan, eşinin olayı kafasında bitirdiğini sanarak olgunluğu karşısında rahatlamıştı. Artık çocuklarını görmeye geldiğinde evde son derece rahat davranıyor, eşiyle çekinmeden konuşup şakalaşıyordu. Oğlunun çantasındaki davetiyeyi bulana kadar geçen bir buçuk aylık süre, son zamanlarda yaşadığı en mutlu dönem olmuştu. Gördüğü anda zihnine kazınan ve içindeki yaşam sevicini bitiren cümleleri bir kez daha mırıldandı. Kayhan ile Esra Yüreklerinin sesini dinlediler ve evlenmeye karar verdiler Civelek ve Türker Ailesi 9 Haziran 2012 Yer: İ.Ü Baltalimanı sosyal tesisleri “Yüreğinizin sesini dinlediniz demek, peki benim yüreğim ne olacak? Deliler gibi sevdiğimi bildiğin halde bunu bana nasıl yapabildin? Evlenme teklif ettiğinde; ölünceye dek ayrılmayacağız dememiş miydin? Yaşam sebebimdin, şimdi söyle bana; sensiz nasıl yaşayacağım? Tüm yaptıklarına karşın seni şu an bile affetmeye hazırım, bir şey izah etmene de gerek yok, sadece dön bana. Ne olursun dön artık.” İç sıkıntısı, nefes almasını engelleyecek derecede artmıştı. Alnında biriken terler gözlerinden akan gözyaşlarıyla birleşmiş ve yanaklarına doğru yağmur gibi akmaya başlamıştı. Bu ağır yükü sırtlanmakta zorlanan bacaklarının titrediğini hissedince, düşmemek için dizlerinin üstüne çöktü. Başı öne doğru eğilmişti. O ana kadar zorlukla bastırdığı feryadı, bu zayıf anı bekliyormuşçasına birden zincirlerini kırdı. Oyuncak bebeğiyle sessizce oynamakta olan kızı, annesinin katılırcasına ağlaması karşısında elindeki bebeği fırlatıp hıçkırmaya başladı. Haykırışları odadan taşıp tüm eve yayıldı. Yorgunluktan halsiz düşene kadar da hiç susmadılar. Sakinleştiğinde hava kararmıştı. Kızını kucağına alıp saçlarını okşadı. Annesinin sevgi dolu dokunuşları karşısında; iç çekişleri azaldı, korkudan büyümüş gözleri giderek küçüldü. Tamamen yatıştığında gamzelerini ortaya çıkaracak şekilde gülümseyerek, “Bitti mi anne?” diye sordu. “Bitti kızım. Artık bitti,” dedi. El ele ayağa kalkıp banyoya gittiler. Yıkanırlarken birbirleriyle sürekli şakalaşıp gülüştüler. Geceliğini giydirip televizyon karşısına oturttu ve yemeklerini çizgi film seyrederek yediler. Saat ona doğru yatağına yatırıp salona geçti, yüzüne kızı uğruna takmış olduğu maskeyi artık çıkartmıştı. Bir süre ne yapacağını bilmez halde odanın içinde dolanıp durdu. Vücudundan bir uzvu sökülmüşçesine canı yanıyordu. Pencerenin yanına gidip dışarıyı seyretti. Sokak lambaları yanmıyordu ve dışarısı tıpkı içi gibi kapkaranlıktı. Daraldığını hissedince gerisin geriye dönüp evin tüm ışıklarını yaktı. “Kayhan’ı bu kadar sevmeseydim ayrılığı daha kolay hazmederdim; ama lanet olsun ki tüm yaşananlara rağmen hala seviyorum,” diye içinden geçirdi. Bu düşüncesiyle çileden çıktı ve oturduğu koltuktan fırlayıp mutfağa gitti. Yıkamak için eline aldığı tabağı hırsla lavaboya fırlatırken, “Sevmiyorum. Artık sevmiyorum ve en az benim kadar canının yanmasını istiyorum,” diye haykırdı. Yeniden salona geçtiğinde bunu nasıl yapabileceğini düşünüyordu. “Düğüne gidip gözlerinin içine bakarak kendimi mi öldürsem? Böylece; hem geceleri rezil olur, hem de bundan böyle çocuklara onlar bakmak zorunda kalacaklarından, yaşam boyu rahat edemezler. Saçma. Ben yaşamadıktan sonra bunun ne önemi var. Kendi yerime onları öldürsem? Neyle? Adam öldürmek kolay mı sanıyorsun? Kadına; “Hamileyim, seninleyken aynı zamanda benimle de yatıyordu,” desem. Yalanım

eninde sonunda ortaya çıkar, sadece rezil olurum. Ne yapmalıyım o zaman? Allah’ım ne olursun bana bir akıl ver, ben burada acı çekerken onun keyif sürmesine dayanamıyorum. Çocukları mı göstermezsem? Elinde kapı gibi mahkeme kararı var. Bu da bir işe yaramaz. Lanet olsun, lanet olsun…” İçini rahatlatacak bir yol bulamayınca derin bir iç geçirdi. Salondaki koltuğa bir külçe gibi yığıldığında, artık yenilgiyi kabul etmişti. Gözlerini kapattı ve uyumaya çalıştı. Birkaç dakika sonra birden yerinden fırladı. Yüzü gülüyordu. “Belki, belki de evlenemediler. Son dakikada kavga edip ayrıldılar. Neden olmasın? Bir bakarsın benim yüzümden tartışmışlardır. Nikâh memuru, “Kabul ediyor musun?” diye sorduğunda, gözünün önüne gelmişimdir. Beni ne çok sevdiğini o an anlamış ve bağırarak “Hayır,” demiştir. Sonra da; ne gelini dinlemiştir, ne de araya girenleri. Yerinden fırladığı gibi yanına Ferhat’ı alıp bana gelmek üzere yola çıkmışlardır.” Aklına gelen bu düşünceyle koşarak yatak odasına gidip üstünü değiştirdi. Makyaj yapıp parfümünü sürdü. Yeniden salona gelirken kolundaki saate baktı, on ikiyi beş geçiyordu. Artık günlerden cumartesi değildi, beraberinde yeni umutlar getiren yeni bir gün başlamıştı. Sakin bir şekilde koltuğa oturdu ve sabırla beklemeye başladı.

50

51

Öykü: Atilla BİLGEN


52

53


54

55


56

57


58

59


60

61


Öykü

Öykü

Eftalya Efil ya da Sadece O Kız “Artık sarı yaprakların ölü olduğuna inanmıyorum.” Didem Madak

1. Kıyameti Bekliyoruz, N’aber? Kıyameti bekliyoruz. Hepimiz. Ve bunu yaparken sıkılmak istemiyoruz. Yerinde duramayan rahatsız ruhlarız. Burası bizim istasyonumuz. Kanımızla ıslattık o rayları. Bizim kanımızla yıkandı, bizim korkumuzla nefes aldı, bizim çığlığımızla uyandı… Orada canımızı teslim ettik. Evet, pek de becerikli değildik. Cesetlerimiz soğudu. Yine de fazla uzağa gidemedik. Bizim için kimse, “Fazla uzağa gitmiş olamazlar!” demedi. Raylarda yatan bedenlerimiz onlar için yeterliydi. Orada cansız bir şekilde yatıyorsanız, insanlar sizin bir yerlere gidip gidememiş olmanızla ilgilenmez. Ölmüşsünüz be, daha ne olsun! Fakat biz buradayız ve bekliyoruz. Burası bizim istasyonumuz. Buradayız. Bekliyoruz. Kıyameti beklediğimiz kadar, seni de bekliyoruz. Bilhassa seni. N’aber? *

*

*

Bir şeyin sebebinin olması ile hiçbir sebebinin olmaması arasındaki fark çok azdır. Çünkü var olan ya da olmayan sebep, sonuca etki etmez. Olan olmuş, torba dolmuştur. Mesela bir insanı son derece haklı sebeplerle öldürmek ya da hiçbir sebebiniz yokken öldürmek arasındaki fark kimseyi ilgilendirmez. Ölümün ilacını hâlâ bulamadık çünkü. Öldürmenin ilacını da. Ve nedensiz cinayetlerin... Bazı şeyler eksik kalınca, bilim adamlarının HIV virüsüne çare bulması çok manidar geliyor kulağa. O günden bahsedelim. Fırtınalıydı. Göz gözü görüyordu ama bir sorun hele, nasıl görüyordu! Dünyanın bazı günleri olağan değildir. O günlerden birisiydi işte. Onlar, bizim günlerimizdir. Varlığımızı, enerjimizi en çok hissettirebildiğimiz günler. Koşuşturan onlarca insan vardı. Her tarafınız ıslandıktan sonra, birkaç saniye fazla ya da az ıslanmak neyi değiştirecekti? Bana kalırsa pek çoğu sadece hayvani dürtülerinden ötürü koşuyordu. Haydarpaşa Tren Garı sığınma evi gibiydi. Rahatsız olmuştuk. Ama bir yandan da memnunduk. Olabildiğince geniş bir menü sunulmuştu önümüze. Bu arada, biz kim miyiz? Yerinde duramayan rahatsız ruhlar tanımı sizi tatmin etmedi mi? Ben Haydarpaşa Garı’nın efsanevi ruhları olduğumuz konusunda ısrarcıyım. Gara nefes veren, mucizevî kimseler… Fakat gar görevlimiz Münir Öz, kaybolmuş birkaç ruhtan fazlası olmadığımızı iddia ediyor. Öyleyse bu da herhangi bir hayalet öyküsünden fazlası değil.

62

Münir Öz yanılıyor. Bendeniz Cumali Saydam, esefle itiraf ediyorum ki; ruhsal yolculuğunu tamamlayamamış sıradan ruhlardan ibaret değiliz. Her şey sonlandığında ne olduğumuza lütfen siz karar verin. Evvela Münir Öz vardı. Bir koca yüzyıla tanıklık etmiş olacak. İyi huyludur, çoğu zaman sevecen bir yapısının olduğunu da söyleyebiliriz. Elli beş yaşında vefat etmiş. Türk filmlerinde gördüğünüz, memur elbiseli, dudaklarından düdük düşmeyen o tren yolu adamlarından. Ne hikmetse -hepimiz gibi- o da tren raylarında can vermiş. Fırtınalı bir gecede. Gardan ayrılamayışını hiç sorun etmemiş. Zaten çoğu gece burada yatarmış, bekâr adam. Değişen tek şey alamadığı nefesler ve emekliliği. Bir de yarı saydam yeni görüntüsü olacak. Bence gayet şık. Bana o kadar yakışmıyor mesela. Ve sonra ben geldim. Cumali Saydam. Ne iyi ettim de geldim. Gencecik yaşımda üstelik. Dünya benim ölümüme ağladı ya da o gün sadece sağanak yağış vardı. Asla önemli birisi olamadım. Trenden düştüm ben. Ya da atladım diyelim. Pekâlâ, intihar etmiş bile olabilirim. Sonuçta buradayım. Bütün hayatım, benden başka kimsenin işine yaramadı. Belki, benim bile işime yaramayacak birisiyim ben. Şu günlerde iki derdim var: İlki soyadımın hakkını tam olarak verememek, çünkü yarı saydamlık bana göre değil. İkincisiyse Dilemma. Aramıza son katılan hayalet Dilemma Huysuz. Geleli yirmi sene ya oldu ya olmadı. O zamandan beri kız arkadaşım. Dostlarım… Ben gerçekten yokluktayım! Onu tanıtmıyorum, zamanla siz de anlayacaksınız zaten davayı. İşte garın hayalet tayfası bundan ibaret. Şimdi, o güne dönebilir miyiz? 2. Ablalar Öldürür İkisi de sırılsıklamdı. Tercih yapmakta zorlanıyordum. Münir sessiz kalmıştı; ama Dilemma’nın dediğine göre en sefilini seçmeliydik. (Niye ki, daha mı iyi ölüyorlar?) Kalabalığın arasından süzülmüş ve bir müddet yalnızca izlemiştik. Sonunda karar verdik. İki kız; birisi yirmilerinde, öbürü taş çatlasa on üç. Birbirlerine nasıl benziyorlar… Çok canlar yakacaklar; belki büyük olanı yakmaya başladı bile. Ne kadar kötü bir deyim! Can öyle mi yakılır? Gözüme büyük olanını kestirmiştim. Dilemma gerçekten güzel bir kız; ancak kişiyi hayattan ölümden bezdirmek için elinden gelen her şeyi yapıyor. Salt güzelliğin kaç kuruş ettiğini hesaplamaya çalışıyorum… Hiçbir fikrim yok. İkili, raylara iyice yaklaşmıştı. Büyük olanı, ıslak saçlarını gözlerinin önünden çekmekte. Niyeti baştan çıkartmak değildi belki; ama ben çıkıyorum. Trenin sesi, yeni başlayanlar için son derece ürkütücüydü. Küçük kız aheste aheste kükreyen trenin sesinden korktuğundan olacak, ablasının eline iyice yapışmıştı. Kıza üzülüyorum bir an. Dilerim ebeveynleri sağdır. Müstakbel gelinimin yanı başındayım, tek yapmam gereken fısıldamak. Gar yanımızda, ritüel gerçekleşecek. Her vakit gelişinde, tek bir ruha kıyamete kadar burada olma hakkı tanıyabiliyoruz. Ama vakit çok yanlış geliyor; çünkü açılan şapkada tavşan yok. Güvercin de yok. Şapkada yalnızca ölüm var ve bu ölüm, yanlış isim için. Abrakadabra! Dilemma benden önce davranıp fısıldadı: “Ablalar öldürür.” Kaltak! Niyetimi anlamış olmalıydı.

63


Öykü

Öykü

Küçük kızın gözleri dehşetle irileşti, hangi kardeş ablasından böyle bir şey bekler? Tutuşan elleri ayrılırken abla, kardeşini raylara doğru kuvvetlice savurdu. Kısık bir çığlık. Makinist treni durduramadı ama çığlık atmaktan da geri durmadı. Bunu duyan tren de çığlık attı, fren sesinde buz gibi hüzün var. O an herkes çığlık çığlığa, bir biz susuyoruz. Ne kadar ruhsuzduk! Koca canavar, ölü yaprakları çiğner gibi ezdi raylardaki küçük kızı. Abla ne yaptığını fark edene kadar, dizlerinin bağı çoktan çözülmüştü bile. Eliyle ağzını kapatıp çığlığını yuttu, ne yapmıştı? Dişleri bir an cevap verecek gibi oldu, hemen sonra vazgeçtiler. Ne diyeceklerdi, “Seni katil orospu!” mu? Acı yeterince keskindi. Dilemma ablanın hemen ardında, onu benden başka kimsenin göremediğini biliyorum. Hâlâ yerimde çiviliyim. “Ne yaptın?” bakışımın cevabını, bana değil dizlerinin üzerinde hıçkırarak ağlayan kıza verdi: “Üzülme, fazla uzağa gitmiş olamaz!” Gerçekten çok canlar yanacak ve hevesim kursağımda. 3. Son Dinlenme Tesisi “Onu istemediğimi biliyordun, neden?” “Çünkü öyle olması gerekiyordu.” Daha fazla konuşmadım. Yağmur, siren sesleri, polisler… Hepsi durulmuştu da, şu içimdeki öfke bir türlü susmuyordu. Buna hakkı yoktu. “Olan oldu,” diyerek şimdilik noktayı koymuştu Münir, oysa benim için sadece bir virgüldü bu. Yine de tecrübeli bir oyuncuydum, hayat ölüm devam ediyordu. “Adı neymiş kızın?” diye sordum. “Eyfel miymiş, Eften miymiş neymiş. Ben anlamadım vallahi.” Huysuzluğuna sabrım kalmamıştı, “Soranda kabahat,” der gibi baktım ve puf! *

*

*

Puf! Korkusunu duyabiliyordum. Ekşi, ağızda dağılan ve huzursuzluk veren bir tat. Garın tenha köşelerinden birisindeydi kız. Sırtını duvara vermiş, başı dizlerinin arasında... Çok klasik. Arada bir hıçkırıyor; ona hiç yakıştıramıyorum. Ölüler ağlamamalı. Ardımızdan yeterince insan ağlamıyor mu? Galiba bu konuda çoğul konuşmamalıydım. En azından kendi adıma. Ona yaklaştığımı fark edince başını kaldırdı. Kızı tasvir etmeli miyim, emin değilim. Bu hikâyede uzun uzun anlatılmayı hak eden belki de tek ölünün o olduğunu, sonradan öğrenecektim. Henüz buluğ çağının başlarında, göğüsleri mandalinadan biraz daha iri. Kilosu yerinde, dolgun bir fiziği olacaktı belki de. İleride. Bu ihtimal artık sıfır. Oval yüzüne çizilmiş ilahi bir bakış. Yaşarken bu şekilde bakmadığından neredeyse emin gibiyim. Bir, “Neden?” bakışı bu. “Neden ben?” Daha delice bir öyküde, benzer bir sorunun cevabı için, “Neden bir başkası olsun?” dendiğini duymuştum. Ben o kadar gaddar değilim. “Keşke sen olmasaydın küçük kız,” diyebiliyorum yalnızca. Duymuyor. İçimden geçenleri kesinlikle duymuyor. Ona bakarken içimden trenler, vapurlar, uçaklar geçiyor ama o duymuyor. Söylediklerimi duymamış olmasına aldırmıyorum.

64

Kahverengi saçlarından bahsetmiş miydim? Tonunu tam olarak seçemiyorum; yarı saydam olmanın getirilerinden biri. Etkileyici oldukları kesin, omuzlarında kamp kurmuşlar. Ve asla daha ileri gidemeyecekler. Orası onların son dinlenme tesisi. Bir daha hiçbir fiziksel özelliği değişmeyecek. Gözlerini anlatamayacağım, o bakışa dayanamıyorum. Adını sormak yerine, “Bir oyun oynayalım mı?” dedim. Cevap vermesini beklemiyordum ama verdi: “NEDEN?” Neyin nedenini sorduğundan emin değildim ve bir kız çocuğu tarafından afallatılmak kitabımda büyük harflerle yazmıyordu. Belki bir dipnottu; ama asla daha fazlası değil. Asla değil. “Çünkü dedim,” burada aynen bu şekilde duraksadım: “… Seni tanımak istiyorum.” Doğrulup ayağa kalktı. Yarım parça hıçkırıktan sonra, “Ben seni tanımak istemiyorum,” dedi. “Hiçbirinizi tanımak istemiyorum! Ablamı istiyorum, onun yanında olmak istiyorum!” “Bir ölü, başka bir ölüden hayatı istiyor,” dedim gülerek. Anlamadı. “Önce bunu kabul etmen gerek,” diye devam ettim: “Öldüğünü ve çokça zaman burada kalacağını.” Düşündü. Kafasının içinde milyonlarca dişlinin dumanlar püskürterek dönüp durduğunu görebiliyordum. Bir, “Neden?”i daha kaldıramazdım. Sormadı. Sustu ve bana baktı. Yeniden ağlamaya kalkacak diye, teskin edici bir bakış yerleştirmiştim yüzüme. İşe yarar gibiydi. “Ne oyunuymuş bu?” Hırçın sesinde birbiriyle uyuşmayan onlarca duygunun tanımlanamaz tınısı vardı. “Gel benimle.” 4. “Güller Bu Sıra Hiç Konuşmuyor…” O gelmeden önce günlerimizi peynir ekmekle yiyor, ölü kimselere yakışmayacak davranışlar sergiliyorduk. Kötü birer Casper taklidiydik belki de. Bed ya da iyinin hangi tarafında olduğumuza hiç karar veremedik. Sözgelimi bir gün masum insanlara kâbus oluyorken bir diğer gün evsiz insanlar rahatça uyusun diye garın kilitli odalarını halka açıveriyorduk. Haydarpaşa’yı Araf bellemiş, bekliyorduk. O geldikten sonraysa bekleme kısmına iri bir nokta kondurmayı başarmıştı. Çünkü o, bu yolla gelenlerin ilkiydi. Biz ya intihar etmiş ya da kazalara kurban gitmiştik. Ama o öldürülmüştü. Bir gün bunu yapmak zorunda kalacağımızı biliyorduk; bazı fırtınalar kurban gerektiriyordu. Bunu nereden bildiğimiz hakkında hiçbir fikrim yok; ancak o sabaha birinin hayatını elinden alacağımızın bilincinde olarak uyanmıştık. (Haydarpaşa, bu sen misin?) Uyanmıştık derken… Uykularımız asla eskisi gibi olmadı. Belki de, yalnızca bir leoparın gördüğü kâbuslardı; daha fazlası değil. Kız farklı olacağının farkında mıydı, bilmiyorum. Münir’e kalsa her şey aynen devam edebilirdi. Dilemma, bu konuda elbette ki düşündüğümün aksini düşünüyordu. Bense onu düşünüyordum. Ve oyunu. *

*

*

Demir ağlarla örülmüş bir tarlaya benzetiyordum orayı. Bazıları şehirlerce, ülkelerce devam ederken bazılarıysa birkaç semt ötede sona eriyordu. Hangisinin hangi makasta, nereye ayrıldığını ya da nerede

65


Öykü

Öykü

sonlandığını hiç öğrenemedim. Ama yaşasaydım bilmek isterdim. Elimi neden tuttuğunu sorgulamamıştım. Konuşmaya başladığında, yıllar sonra ilk defa kulaklarım edebiyatla selamlaştı: “Fakat korkuyorum. Birazdan da Kırk üç numara ayakkabılarınızla Bahçede oynayan çocukların üstüne basacaksınız Bu iyi olmaz bayım!” Didem Madak’tandı bu şiir. Sözde kız arkadaşım, mecazi olarak da olsa bu çocuğun üstüne basmamış mıydı? Patlak bir top gibi içindeki tüm havayı çekip almamış mıydı? Ayakkabı numarasının hiçbir önemi kalmıyordu anlaşılan, son nefes verildikten sonra. “Korkma,” dedim. Eğer yaşıyor olsaydım bu cümleye ben varım, diye devam ederdim. Ancak ben var mıydım? Cevabını bilmediğim her soru için gökten bir yıldız kaysa, kısa sürede gecenin de ölümden bir farkı kalmazdı. Gerçek bir ölümden. Daha fazla dayanamamıştım: “Oyuna başlamadan önce, bana adını söyle lütfen.” “Efil,” dedi. “Eftalya Efil.” Çok ilginç bir isimdi. Ablasının adınıysa hiç öğrenemedim. Bana adımı sormadı. Memnun oldum, içimden. Gök kubbede asılı olan milyonlarca feneri işaret ettim: “Onları görüyor musun?” “Evet.” “Bana onlarla ilgili bir yalan söyle; ama bu öyle bir yalan olsun ki buna sadece ben inanayım.” Bir damla düşündü, “Ne yani, oyun dediğin bu muydu?” dedi ardından. “Üzgünüm, ben başka oyun bilmem. Ölü olarak geçirdiğim yıllar boyunca yaptığım tek iyi şey yalan söylemekti: Her şey düzelecek, bir şeyler olacak ve çözülüp gideceğiz öylece. Sonlanacak tüm bunlar, hepsi geride kalacak. Kötü bir kâbus bu, şimdi uyanacaksın. Ölmemişsin bile hatta, damarlarında kan var, bedenin sıcacık… Uyanmak üzeresin, bir öğlen şekerlemesi bu, uyanmak üzeresin… “Vesaire. Zaman başka türlü geçmiyor. Ve zaman geçmediğinde, insan yalanlar söyler. Şimdiyse sen bana bir yalan söyleyeceksin ve ben de sana bir yalan söyleyeceğim. En iyi yalanı söyleyen kazanacak. En fazla inanan kaybedecek.” Kafasının gittikçe karıştığını görüyordum: “Oyuna başlamadan önce, ikimiz de yalanlar söyleneceğini biliyoruz,” dedi. “Nasıl inanacağız?” “Komik olma, daha önce hiç yalan olduğunu bildiğin halde inanmadın mı söylenenlere? Belki yalnızca çok sevdiğin için, belki de inanmaktan başka hiçbir seçeneğin olmadığı için… Ama lütfen, şimdi gelip de bana, ‘Yalan olduğunu bildiğim bir yalana inanmadım!’ deme. Sana inanmam.” Güldü ve ben de onunla birlikte güldüm. Bu nasıl bir olgunluktu, Tanrım! Ölmek insanı olgunlaştırıyordu belki de. Gar köşesinde kesik kesik ağlayan o küçük kız gitmiş; yerine yarım asırlık bir hayalet gelmişti sanki. Umutla kızın cevabını bekliyordum, söyleyeceği yalana -o ne söylerse söylesinbütün kalbimle inanmaya hazırdım. Dilemma’dan, Münir’den, gardan, raylardan… her şeyden vazgeçip yalnızca tek bir yalana inanmak istiyordum ve aslında yapmak istediğim şey; elimdeki tüm yalanları silip yepyeni bir yalana inanmaya başlamaktı.

Böylece tüm dünyam değişecekti. İskambil kâğıtlarından kurduğum bu koca evren başıma yıkılacak ve ben, tek bir kâğıdın üstünde okyanusları aşacaktım. Ta ki bir gerçeğe çarpıp dalgaların arasında yok olana kadar… Beklediğim o gerçeğe, çeşitli dinlerde ve mitolojilerde “kıyamet” deniyordu. İnandığım tek gerçek o: Dünyanın son günü. Öksürerek dikkatimi üzerine çekmeye çalıştı, gözlerimi ona odakladığımdaysa yalanını kustu: “Bir gün gökteki tüm bu yıldızları kıskandıracak kadar aydınlatacaksın dünyayı. O gün geldiğinde, sana da bir yer açacaklar aralarında.” Bu öyle bir yalandı ki ona söylemek üzere düşlediğim her şeyi uçurdu aklımdan. Geriye boş bakışlar ve boş bakışlar ve boş bakışlar kaldı. Ben, hepsinin sahibiydim. Bu mümkün olabilir miydi? Bir gün ben de orada… Oyunu başlamadan kaybetmiştim anlaşılan. Geceyi kapatmak istedim, üstelik Didem Madak’tan: “Bir gül, bir güle derdi ki görse Yalan söylüyorum Güller bu sıra hiç konuşmuyor bayım.” Gözlerini yıldızlardan indirdi: “Ben kazandım.” Evet, o kazanmıştı. Derin bir iç çekti: “Çünkü güllerin konuştuğunu biliyorum,” dedi. “Onlar asla susmaz.” 5. Cehennemden Bir Gece Çaldım* Eftalya Efil’in söylediklerini düşünüyordum: “Onlar asla susmaz,” demişti. “… Sana da bir yer açacaklar aralarında.” Neye inanmak istediğimi bilmediğim zamanlarda, sıkça yaptığım bir şeyi yaptım: Münir’le konuştum. “Bunun bir çözüm olacağına inanıyor musun?” dedi. “Bilmiyorum.” “Eğer bu bir çözümse, sence bize ne olacak?” Onu da bilmiyordum. “Her şeyi değiştirmekten bahsediyorsun; ama hiçbir şey bilmiyorsun.” Hayır, çok fazla şey biliyordum: “Haklısın.” “Bu kötü bir fikir.” Mesela bunu adım gibi biliyordum. Ve konuşma, aslında başından beri beklediğim o cümleyle bitti: “Düzeni bozmak istemeyiz.” Başımı salladım. Birisi size düzeni bozmamanız gerektiğini söylerse, başınızı sallamalısınız. Ve eğer, birisi size, “Sen tanrı mısın?” diye sorarsa, ona, “Evet!” demelisiniz. Evet! (İyi de, kimse sormamıştı ki?)

66

67

*

*

*

Dilemma ile el ele, güneşin batışını izliyorduk. Efil neredeydi, bilmiyorum. Onu oynadığımız oyundan beri yalnızca iki defa görmüştüm. Tatsız gözüküyordu; pek konuşmadık. Ama gözlerinde inanç vardı.


Senatörün Tercihi

Öykü

Öykü : Oğuz Özteker Çizen : Ali Çetintaş

Vakit tamamdı. Tanrı güneşi bir sigara gibi söndürdü ve benim sıram geldi: “Sevgilim?” “Evet hayatım?” “Kıyamet ne zaman kopar, biliyor musun?” Benim küçük oyunlarımdan birisi sanmıştı bunu. Biraz düşünüyormuş gibi yaptı. Suratına sevimli bir ifade yerleştirdi. Ve cevap verdi: “Artık beni sevmediğin zaman mı?” “Ah…” dedim yapmacık bir üzüntüyle. “Hayır.” Öyle ki belki de daha pohpohlayıcı bir cevap beklediği için şaşırmadı bile. “Öyle mi? Ne zaman koparmış peki?” Gülüşünde ve gözlerime bakışında renksiz bir gökkuşağı vardı. Biraz… ölüce. Cevabımla piç ettim gülüşünü: “Haydarpaşa yandığı zaman!” Hiçbir şey anlamamıştı. Kahkahalarım ona tecavüz etti, deli gibi gülüyordum. Çığlık çığlığa. Güneş yattığı yerde rahatsızca kıpırdandı ve ben… Puf! *

*

*

Ve ben… Güneşle yıldızları birbirine düşürdüm. Haydarpaşa Tren Garı cayır cayır yanarken yeniden hissedebilmenin tadına varıyordum. Alevler mutlu sonla biten masajlar gibi keyiflendiriyordu beni. Elimi tutan Eftalya Efil’e baktım. Gözleri parlıyordu. Uzakta Dilemma’nın çığlıklarını duyuyordum; Münir bir bankta sessizce oturuyordu. İnsanlar karınca sürüsü gibi kaçışmaktaydı. Cehennemden bir gece çalmıştık sanki. Alevler içerisinde, Efil tek bir mısra okudu: “Ölüm çok iri bir sözcük değil bayım.” Ona inandım. Tanrı eğer bu inancımın kuvvetine şahit olabilseydi; kıskançlığından kıyametleri koparabilirdi. Durun bir dakika! Sanırım bu zaten, Haydarpaşa için kıyamet vaktiydi! Çözüldüğümü hissediyordum. Efil efil… Çözüldüm ve uçup gittim. Kıyamet koptuğunda, size soru soracak kimse kalmayabilir. Ama siz, sonsuzluğa en güzel cevabı verme şansına sahipsinizdir: “Evet!” *

*

*

Dostlarım, buradan ne kadar küçük göründüğünüzden haberiniz var mı? Böylesine küçük insanlara, bu denli büyük gölgeler! * 28 Kasım 2010 Haydarpaşa Tren Garı Yangını. Öykü: Onur SELAMET

68

69


70

71


72

73


74

75


76

77


78

79


Pin-up

80


Gölge e-Dergi 58