Page 1


İÇİNDEKİLER

46. Sayı ile

tekrar birlikteyiz. Gölge e-Dergi'ye ulaşmak için http://GolgeDergi.Blogspot.com Editör: Mehmet Kaan SEVİNÇ golgeedit@gmail.com Yayın Kurulu: Oğuz ÖZTEKER, Hasan Nadir DERİN, Sadık YEMNİ Grafik Tasarım: Gülhan D SEVİNÇ Kapak: Erinç KAAN Pinup: Mehmet Kaan SEVİNÇ Gölge e-Dergi internetten yayın yapan özgür ve özgün içerikli tam bağımsız bir dergidir. http://twitter.com/GolgeDergi http://issuu.com/GolgeDergi http://golgedergi/deviantart.com

04 Öykü- Kurt Kız 05-07 Çizgi roman inceleme- Seyfettin Efendi ve Olağanüstü Maceraları 08-12 Röportaj Çizgi Roman Bir Maraton Yarışı Ama Burada Yüz Metreciler Gibi Hazırlanılıyor. 13-16 Öykü- Vehimiçi Cinayetleri 17-22 Edebiyattan UyarlamalarEdebiyattan Sinemaya Uyarlamalar-4 23-27 Öykü- Kusursuz Plan 28-29 Çizgi roman- Rüya Adam 30-31 Sinema-K-Pax 32-36 Öykü- Son Prenses 37-40 Oyun İnceleme- Zarlarınızı Hazırlayın 41-43 Öykü- "İnsan" ken Fark Edemediklerim 44-47 Çizgi roman- Bir Grafik Novel Arşivi Nasıl Yapılır? 48-52 Çizgi roman- Bilge Sao'nun Kitabeleri 53-54 Öykü-Denizden Gelen 55-59 Çizgi roman - Taştan Mafya 60-65 Öykü- Ölmeyen Hayalet 66-68 Çizgi roman- Telefon Kulubesindeki Adam 69-75 Öykü-Birlikte Gülümsemek 76-85 Sinema İnceleme- 2010-2011 Sezonu Değerlendirmesi 1 86 Pinup- Mehmet Kaan SEVİNÇ

Merhaba Temmuz ayı ile birlikte, bütün bir kış boyunca yapılan tatil planlarının hayata geçirilme zamanı geldi en nihayet. Dergimizin yazar ve çizerleri de tatile çıkmadan önce, Temmuz sayımızda yer alacak işlerini hazırlayıp bir tamam ettiler, sonra tatile gittiler. MFÖ’nün şarkısında söylendiği gibi… “Yaz tatili, Paranın katili Biraz serinlemeye Kafamı dinlemeye Giderim ben tatile Elli bini, yüz bini Bikinisi, bluzu Pantolonu, mayosu Para kalmaz Yaz tatili Paranın katili” Hah işte bunca masrafın arasında, ekstradan para harcamadan ve keyif alarak yapacağınız bir başka tatil etkinliği de Gölge e-Dergi yaz sayısını okumak olacaktır eminim. Herkesin keyifli bir tatil geçirmesi dileği ile…

İyi okumalar… Mehmet Kaan SEVİNÇ

3


Çizgiroman

Öykü

İnceleme

Kurt Kız Çıplak bir ormanda, kalbinin sınırlarını çiğnedim. Ayak izlerini nerede görsem tanırım. Hayır, her şey oldukça kolay görünüyor. Bu hiç hoşuma gitmedi. Kurumuş yaprakların bile ses çıkartmaması sinirimi bozuyor. Yakınımda bir yerdesin. Nefesin, hafif bir esintiye sebep oluyor. Bir av olmayı seçecek kadar sana âşığım. Ben kim olduğunu öğrendiğimde, canımı bağışlayıp, benden uzaklaştın. Oysa gerçekler umurumda bile değildi. Evet, sen farklısın. Geceleri başka biri oluyorsun. Kadife yumuşaklığındaki tenin, tarifsiz kıvrımlara sahip vücudunla perdeyi aralayıp geceye doğru koşuyorsun. Bulutlar tüm gece seni saklıyor. Gözlerindeki şefkat, yerini hayvansal bir içgüdüye bırakıyor. Vahşileşiyorsun. Hayatımı tehlikeye atarak, bu gece buradayım. Yüzleşmemiz gerekiyor. Pusuda beklediğini biliyorum. Ama sana karşı kendimi savunmayacağım. Belki de tek bir ısırıkta ruhum sonsuzluğa karışacak. Zaman yaklaşıyor. Hızlanıp, seni tahrik etmek istiyorum. Ağaçların arasından koşarak geçiyorum. İçgüdülerini kamçıladığıma eminim. Kalp atışlarım kulaklarını tırmalıyor. Ne yaptığımı bilmiyorum. İstediğim sadece son sahneyi oynamak. Sadece ikimiz… Nefes alışlarını duyuyorum. Hızla üzerime koşuyorsun. Gözlerin kalbimi deliyor. Dişlerindeki sivrilik ruhumu acıtıyor. Tüm açlığınla üzerime saldırıyorsun. Pençelerini göğsümde hissediyorum. Kendimi geriye doğru bırakıyorum. Hissettiğim şeyleri sonsuzluğa bırakıyorum. Hafif bir esinti ve kan… O, sensin... Benim canımı alacak kişi. Sen kurt kızsın! Bedenim toprağa yığıldığından beri kendinle savaşıyorsun. İçgüdülerin seni kamçılarken acı çekiyorsun. Açsın. Kanlı dişlerini hayal meyal hatırlıyorum. Sadece bir ısırık… Sonrasında ölümle yaşam arasında kaldığım birkaç dakika… Hâlâ hayattayım. Yapamadın. Beni öldürmeye gücün yetmedi. Dudaklarında benim kanımla uzaklaşıyorsun. Artık beni sevdiğini inkâr edemezsin. Bu oyun ölümle sonlanabilirdi. Bu senin suçun değil. Beni uyarmıştın. Sana delicesine âşığım. Sen hepsinden farklısın, sen kurt kızsın…

Seyfettin Efendi ve Olağanüstü Maceraları

Öykü:Kağan TOBEL

Son zamanlarda forumlarda ve çeşitli dergilerde (basılı/online) yeni bir çizgi romancının çalışmaları yayımlanmaya başladı: Devrim Kunter. Devrim’in ismini yeni yeni duymaya başlamamızın tek sebebi ise çizgi roman işine yeni bulaşmış olması. Bu alandaki ilk büyük çalışmalarından birini Bluewater Productions’ın Vincent Price Presents adlı serisinin Temmuz 2011’de yayımlanacak 32. sayısı için yapan Devrim’in, üzerinde en yoğun çalıştığı çizgi roman ise kuşkusuz Seyfettin Efendi ve Olağanüstü Maceraları. Çizimleriyle okuyucuyu zaten etkisi altına alan serinin konusu ve karakterleri de bir o kadar etkileyici aslına bakarsanız. Birkaç sayfalık kısa hikâyeler yazıp çizmek yerine derinlemesine incelenmiş karakterler yaratıp hikâyeleri bu karakterler üzerinde döndürmek Türkiye’de gerçekten çok az uygulanan bir tarz. Yurtdışında yazar/çizer ayrımı ne kadar belirginse, Türkiye’de bu ayrımın olmadığı o kadar belirgin. Çünkü çizgi roman piyasamız gerçekten küçük ve durum böyle olunca da maddi kaygıları olan sanatçı hem yazma

4

5


Çizgiroman

Çizgiroman

İnceleme

İnceleme

birçok durumun üstesinden gelebilecek bir güç oluşturuluyor. Güç çeşitliliği yaratım sürecinde maceraların detaylandırılması ve çeşitlendirilebilmesi için gerçekten çok önemli bir unsurdur. Sonuçta kahramanların çözemeyecekleri bir macera yaratmak gibi bir durum hiçbir zaman söz konusu değildir. Bu yüzden güç çeşitliliği kurgusu daha detaylı ve dolaylı olarak da daha sürükleyici hikâye anlamına gelmektedir. Seyfettin Efendi’nin olağanüstü maceraları 1920’ler İstanbul’unda geçiyor.

işini hem de çizme işini üstlenmek zorunda kalıyor. Bu sürecin sonunda da ortaya genellikle kısa fakat vurucu hikâyeler çıkıyor. Bu tarz her ne kadar beğenilse de yaratılan eserler ne yazık ki unutulmaya mahkûm. Seyfettin Efendi için Devrim kısa hikâyeler çizip yayınlıyor olsa da ileride bunların hepsi birleştirilerek büyük bir hikâye örgüsü içinde kullanılacak. Yani arka planda, oluşturulmuş ve bir süre sonra okuyabileceğimiz uzun soluklu, zahmetli bir çizgi roman çalışması sürüyor. Seyfettin Efendi halis muhlis bir Türk çocuğu. Fakat tanıdığımız diğer eski Türk kahramanlar gibi elindeki kılıçla bütün bir imparatorluğu dize getiren, imparatorluktaki bütün hatunların kalbini fetheden yağız bir delikanlı değil. Silah olarak zekâsını ve gözlem yeteneğini kullanıyor. Her durumun mantıklı bir açıklaması olması gerektiği ilkesinden yola çıkarak olayları kendi zekâsı çerçevesinde yorumluyor. Bir nevi Sherlock Holmes diyebiliriz. Fakat bildiğiniz gibi Sherlock Holmes çok iyi bir düşünür olmakla birlikte aynı zamanda çok iyi de dövüşebilmektedir. Bu özelliği üzerinden de hikâyeye heyecan katıcı fiziksel mücadeleler konu edilmiştir. Seyfettin Efendi bu tür “adam dövmeli” durumlarda farklı bir yol izlemekte ve kendi adamlarını kullanmaktadır (belki de teşkilatını kullanır demek daha doğru olur). Biraz da bu teşkilatı tanıyalım. Devletin özel görevlere atadığı bu grupta Seyfettin dışında karşımıza çıkan karakterler şu şekilde sıralanabilir: askeri eğitimden geçmiş, babacan tavırlı Doktor Aziz; teşkilatın yakışıklısı ve iş bitiricisi Casus Esat; kaba kuvvet temsilcisi Pehlivan İsmail ve mühendislik işleriyle ilgilenen Mucit Münevver. Türkiye’de Muhteşem Kahramanlar gibi vasat bir isimle vizyona giren League of Extraordinary Gentlemen, Ocean’s 11 ve A-Takımı gibi toplu olarak iş yapan gruplarda olduğu gibi burada karşımıza çıkan karakterlerin de öne çıkan farklı özellikleri bulunuyor. Bu özellikler bir araya geldiğinde de

6

Gizemli olayları günümüzde işlemek çekiciliğini yitirmişken bunların Osmanlı sonu-Türkiye Cumhuriyeti başı bir zamanda kurgulanmış olması okuyucuda merak uyandırıyor. Hikâye içine yerleştirilmiş zekice detaylar o dönemi okuyucuya çok güzel yansıtıyor. Ayrıca savaş ortamındaki bir şehirde yaşayan insanların psikolojisinin bozukluğundan faydalanmak çok farklı ve çarpıcı karakterlerle olaylar yaratılması için de olanak sağlamış. Kısa maceralarda dikkat çeken başka bir durum ise yapılan göndermeler. Ömer Seyfettin’den Dirty Harry’ye, Karındeşen Jack’ten Cehennem Silahı filmlerine kadar yayılan geniş bir yelpazede yapılan bu göndermeler Devrim’in yaratım sürecinde ne kadar titiz ve başarılı olduğunu gözler önüne seriyor. Eski Türk eserlerine göndermeler yapılması özellikle hoş bir durum olmuş bence. İleriye dönük düşünürsek, Seyfettin Efendi’nin yurtdışında da yayımlanma durumu olursa Türk edebiyat eserleri bakımından iyi bir reklâm olacaktır. Yayımlanan ve hazırlanan maceralarla ilgili en güncel haberleri almanız ve şimdiye kadar yayımlanan kısmı okumak için ziyaret etmeniz gereken iki sayfayı aşağıda sunarak yazımı noktalıyorum. Umarım en kısa sürede tam macera olarak okuyabileceğimiz dolu dolu bir Seyfettin Efendi çizgi romanı raflardaki yerini alır. Piyasanın aheste bir şekilde de olsa hareketlenmeye başladığı şu zamanlarda beni daha fazla heyecanlandıran bir Türk çizgi romanı sanırım olmadı. http://seyfettinefendi.blogspot.com/ Facebook grup: Seyfettin Efendi ve Olağanüstü Maceraları İlke KESKİN ilkeskin@yahoo.com

7


Röportaj

Röportaj

"Çizgi Roman Bir Maraton Yarışı Ama Burada Yüz Metreciler Gibi Hazırlanılıyor" "Çizgi Roman Bir Maraton Yarışı Ama Burada Yüz Metreciler Gibi Hazırlanılıyor" Devrim Kunter’le tanışmam tamamen şans eseri oldu. Bir gün Seyfettin Efendi adında bir çizgi roman fark ettim deviantart’da. Sayfalar yatay çizilmiş, kitap olmaya pek uygun görünmese de çizim ve desenler “acaba nerede yayınlanıyor” dedirtecek kadar da iyiydi. Daha o ilk karşılaşmanın hemen ardından Gölge e-Dergi için bir kapak sözü aldık. Sonrasında ise nerede çizgi roman adına bir iş yapılıyorsa, Devrim’i orada görmek mümkün oldu. Ve pek çok çizerin aksine çizim adına verdiği tüm sözlerini tutuyor. Belki de o yüzden bu ay bir anda pek çok yerde imzasını gördük. Biz de Gölge e-Dergi olarak dergimize en çok omuz veren arkadaşlarımızdan Devrim Kunter’le çizimi, çizgi romanı, Seyfettin Efendi’yi ve daha nicesini konuştuk. Lafı uzatmadan röportajımıza başlayalım. Merhaba Devrim. Bize kısaca Devrim Kunter kimdir, anlatabilir misin? 1971 İstanbul doğumluyum. Marmara Üniversitesi İçmimarlık bölümünde okudum. Yaptığım işten memnun olmadığımı düşünerek çizgi roman üretmeye başladım.

8

Öncelikle Seyfettin Efendi’yi sorayım. İnternette bir fenomen haline geldi. Kim bu Seyfettin Efendi? Neler olağanüstü maceralar? Fenomen biraz iddialı bir kelime fakat sanırım benden daha ünlü. “Seyfettin Efendi ve olağanüstü maceraları” kısa seri olarak düşünülmüş bir proje. Ana konu etrafında işlenen beş bağımsız hikâyeden oluşacak. Eğer ki gerçekleşebilirse her hikâye 96 sayfa olmak suretiyle toplamda 480 sayfada bitecek. İlk çizimlerden sonra hikâyelerini beğendiğim Kadir Özen’le hikâyeyi geliştirmeye başladık. Sonrasında Cihan Türe ve Ümit Kireççi’yle de önceden kararlaştırılmış maceraları geliştirmeye başladık. İlke Keskin’de uygun olabilecek bir macera fikriyle geldi, şu an üzerinde çalışıyor. Bu arada ben de “Yeditepe Canavarı”nı hem yazıp, hem çizmeye devam ediyorum. Peki, Ömer Seyfettin ile bir ilintisi, bağlantısı var mı? Esinlenme olduğu aşikâr, ne kadar bağlantısı olduğunu hikâyeden çıkartmak gerekiyor. Nasıl ortaya çıktı hikâye? Nasıl karar verdin ilk çizimlere? Aslında on yıl önce yaptığım eskizler var. 2006 yılında çizgi roman olarak çizmeye zaman ayıramayacağımı düşünüp, hikâye olarak yazdım. 2010 yılında da bir kaç kare çizip, çeşitli forumlarda yayınlamaya başladım. Gelen olumlu tepkiler üzerine ben de işi daha ciddiye alıp, üzerine düşmeye başladım. Ben deviantart’da tanıştım Seyfettin’le sonra bloğu oldu, 1001 roman yayınlayacak zannederken aniden internette paylaşılan bir bölümünü gördük, “Bir İntihar Vakası”. Gölge e-Dergi’de de Haziran sayısında tanımayan-bilmeyenler için bir bölüm yayınlandı. İfşa-i Sır Teşkilatının Bükülmez Bilekli İsmail Pehlivanının hikâyesi. Bu arada bir de kalınca bir ana hikâye hazırladığını da biliyoruz. Neler oluyor Seyfettin Efendi dünyasında? Bizim okuduklarımız yan hikâyeler mi? Seyfettin Efendi yayıncısını buldu mu? Şu an kısa maceralar üzerinde çalışıyorum; bunun başlıca sebebi farklı çizim teknikleri denemek istemem. Başlangıçta büyük bir projeye soyunmuştum ama çizim farklılıkları bu tip projelerde çok can sıkıcı olabiliyor. Karakterlerin hakkında

9


Röportaj

Röportaj ipucu verecek, geçmişlerinden kesitler sunacak kısa maceralar ya da ana hikâyenin içinde kullanabileceğim kısa olaylar (bir intihar vakası örneğin) çiziyorum bu aralar. Kitap ya da dergi olarak basmak için anlaştığım bir yayıncı yok şimdilik. Bu arada ABD’de yayınlanan Vincent Price Presents dergisinin 31. ve 32. sayılarını (Mayıs-Haziran 2011) da sen çizdin. Nasıl buluştunuz anlaştınız da çıktı bu iş? Aslında 32. sayı sadece, internet yayınlarında bir yazım hatası olmuş, kendi sitelerinde düzelttiler fakat hatalı bilgi yayılınca birçok sitede hatalı gözüküyor. Seyfettin Efendi’yi çizerken internet üzerinden bir kaç yere ortak çalışma-iş başvurusu yaptım. Bluewater, çizimlerimin uygun olduğuna karar verip, cevap verdi. Yurtdışına bu ilk işin mi, bu konuda yeni bir gelişme, beklememiz gereken bir çizgi roman var mı? Yu r t d ı ş ı için çizmek hedefim değil. “Vincent Price Presents” işini de yapıp yapmama konusunda kararsızdım başında fakat yapmam tecrübe açısından iyi oldu.

değiştirecek bir rüzgâr esmediği sürece böyle gidermiş gibi gözüküyor. Peki, sence Türkiye’de yayınlanan yabancı çizgi romanlara karşı kısıtlı da olsa üretilen yerli çizgi romanların öykü ve çizim olarak şansları var mı? “Bir bilim adamının romanı”nda da bahsedilen devlerin üzerindeki cüceler kavramına değinmek doğru olur bu konuda. Üreticiler içeride düzgün bir sektör oluşturmadan dışarıda ancak bireysel başarılarla şans bulabilirler. Ayrıca çok iyi çizerlerimiz ve hikâyecilerimiz var fakat çalışma sistemi kısa hikâyeler üzerine. Çizgi roman bir maraton yarışı ama burada yüz metreciler gibi hazırlanılıyor. Peki, Türk çizgi romanı desem akla ilk gelen hangi çizgi romanlar, çizerler oluyor sence? Çizer, gerek profesyonel gerek amatör çok var, çizgi roman denince Karaoğlan bence bu konudaki en başarılı olandır.

Bu arada YKY’nin Doğan Kardeş’i kapatmasıyla Türkiye’nin tek karma çizgi roman dergisi olarak kalan Hipnoz’a da çizgi roman hazırlıyorsun. Buradaki kahramanın da Kahraman Korkmaz. Nasıl bir kahraman Kahraman Korkmaz? Kahraman Korkmaz ‘Türk süper kahraman olsaydı nasıl olurdu?’ fikrinden çıkmış bir kahraman. Karikatürize bir süper kahraman, hikâyeleri dört beş sayfada biten kısa maceralardan oluşuyor.

Bir okur olarak hangi serileri ya da hangi yazar-çizerleri takip ediyorsun? Şu an için aktif bir okuyucu sayılmam. Çizer olarak renkli çalışanlardan Simon Bisley, Alex Ross, Gabriele Dell'Otto siyah beyaz da Ivo Milazzo ve Mike Mignola’yı beğeniyorum. Yazar olarak Giancarlo Berardi, Frank Miller, Alan Moore’un hikâyelerini beğenirim.

Peki Devrim, Türkiye’de çizgi romanın geleceğini nasıl görüyorsun? Yayınevlerimiz Türk yazar-çizerlerin kitaplarına da yer verecekler mi? Orası biraz karanlık. Düşük adetli basılan çizgi romanların hem alıcıya maliyeti yüksek hem de üreticiye kazancı az. Oturmuş bir piyasa olmadığı için büyük firmalar bu tip projelere sıcak bakmıyorlar. Bu bakış açısını

Peki, senin de yayın kurulunda olduğun Gölge e-Dergi için neler düşünüyorsun? Belli bir misyonu var mı derginizin? Çizim yapmaya zaman ayırabilmek için yayın kurulundan ayrıldım. E-dergi olayı ülkemizde çok ciddiye alınmasa da önümüzdeki yıllarda ağırlığını daha da hissettirecek bir konu. Benzer konularla ilgilenenlerin buluştuğu, ortak çalışmalar yaptığı bir dergi haline gelmeye başladı ki bu bile başlı başına bir başarı.

10

Bundan sonrası için bir çizer olarak planlarında neler var? Aslında kafamda hep “Seyfettin Efendi” projeleri var. Fakat ne kadar sürer, ne yapabiliriz, orası meçhul.

11


Röportaj

Öykü

Gölge okurları için söylemek istediğin bir şeyler var mı? Değinmediğimiz çizgi romanlardan da bahsedeyim. Heavy Metal Türkiye’nin 3. Sayısında “Torkan” adlı kısa çizgi romanım yayınlandı, Harakiri’nin 2. Sayısında da Vedat Özdemiroğlu’nun yazdığı bir paragraftan yaptığım “Lanet sıcak bir gündü...” yayınlandı. Sonraki sayılarında da filmlerdeki klişeleri tiye alan bir köşe yapacağım. Bir de Sadık Yemni’nin “Dilekbek” hikâyesini çizgi romanlaştırdık onun ne olacağı belli değil şimdilik. Roman Kahramanları'nın son sayısında da Seyfettin Efendi'nin yeni macerası "Bir cinayet soruşturması" yer alacak. 6 sayfalık siyah beyaz bir çalışma. Seyfettin Efendi’nin Maceraları’nı takip etmeye çalışanlara öneririm. Zaman ayırdığın için teşekkür ederiz. Ben teşekkür ederim. Röportaj: Ahmet YÜKSEL

12

Vehimiçi Cinayetleri Hamdi bakırcı dış kapının açılma sesi üzerine daldığı hipnozdan sıyrıldı. Benliği saatlerdir içinde kıpırtısız durduğu iki metre çaplı tabanlı koni şeklindeki eşyasız taş hücreden oturduğu yere geçişlendi. Sağ elinde tuttuğu tabancada gevşemiş olan parmakları metal kabzayı güçle kavradı. En sonuncu aşamaya varmıştı nihayet. Önce holün ışığı yandı. Sonra ayak sesleri oturma odasına doğru yaklaştı. Ve sekiz adet yirmi voltluk lambası olan avize aydınlandı. Lambalardan biri bozulduğu için parlamamıştı. İçeri giren otuz ortalarında, boyama sarışın bir kadındı. Onu görünce korkudan laçkalaşmış ve elindeki naylon torbayı düşürmüştü. “Ne olu..? Siz de kimsiniz?” Siyah pantolon üzerine beyaz ipek gömlek vardı üzerinde. Ayakkabılarını çıkarmış, kahverengi ev terliklerini giymişti. Bir altmış beş boylarında, balıketi, hoş bir kadındı. “Anlatacağım Ayten Hanım. Lütfen oturun şöyle.” “Ne yanımda, ne de evde para yok.” “Ben hırsız değilim. Oturun lütfen.” “İçeriye nasıl girdiniz? Adımı nereden biliyorsunuz?” “Anlatacağım hepsini.” Kadın takım elbisesinden, nazik konuşmasından etkilenmişti. Hırsızlık için orada olmadığından neredeyse emindi artık. “Elinden düşürdüğü çantayı yerden alarak hemen yakındaki sehpanın üzerine koydu ve karşısındaki koltuğa ilişti. Yüzünde korkunun yanı sıra merak da vardı. Kim eve geldiğinde oturma odasında iyi giyimli ve silahlı birini bulunca nedenini merak etmezdi. “Birazdan arkadaşlarım gelecek. Hemen anlatın lütfen.” Kadının blöf yapmaya kalkışması avizedeki bozuk ampulü üfürerek yanar hale getirmek kadar inandırıcıydı ve buram buram çaresizlik kokmaktaydı. “Bugün ayın ilk çarşambası Ayten Hanım. Eczacılık fakültesinde öğrenciyken birlikte olduğunuz arkadaşlarınızla buluşma gününüz. Oradan geliyorsunuz. Kocanızla ayrılalı iki yıl oldu. Yeni biri yok şu sıralarda. Ve de saat on bir oldu neredeyse. Bu saatte kim gelecek?” “Siz bütün bunları nasıl... Nasıl biliyorsunuz?” “Daha başka şeyleri de biliyorum. Burada bir şer halkasını kırmak için bulunmaktayım.” Kadının yüzündeki büyüyen şaşkınlıkta Hamdi’nin anlamını kestiremediği bir sinyal belirmişti sanki. “Ne halkası?” “Bundan üç ay önceydi. Kâbuslar görmeye başladım. Ben, karım ve iki oğlum arabamızla şehir dışında bir yerde giderken trafik kazası geçiriyorduk. Ben kazayı hafif bir sıyrıkla atlatırken, onların üçü de ölüyordu. Ekipler gelip kapıyı kaynakla kesip beni dışarı çıkarana kadar saatlerce onların kanlı cesetleriyle baş başa kalıyordum. Bu kâbusu her gece görüyor ve kan ter içinde çığlıklar atarak uyanıyordum. Sonra da tekrar uykuya dalmam çok zor oluyordu. Karım ve çocuklarım delirmeye başladığımı düşünmekteydi. Uyku eksikliği ve stres nedeniyle iş yerimdeki verimim çok düşmüştü. Patron beni eski günlerin hatırına işten atmıyordu. Bunun çok uzun süreceğini tahmin etmiyordum. Durumum çok kötüydü yani. Tam o sırada yanıma birini verdiler. Genç, sempatik ve dinamik biriydi. Nadir Şentay. Patronun benim yerimi alması için işe aldığını düşünmekteydim. Günlerim, belki de saatlerim sayılıydı artık. Çaresizdim. Bir gün Nadir’le öğle yemeğine çıktığımızda anlayışlı tavırlarından etkilenerek karım hariç kimsenin bilmediği sırrımı açtım. Şaşırtıcı derecede bir olgunluk gösterdi. Gözlerinde ne acıma, ne de keçileri kaçırdığımı düşündüğünü belli eden bakışlar belirmişti. Böyle vakalara daha önce rastlandığını, bu tür istenmeyen durumları tedavi eden birini tanıdığını söyledi. İstersem beni çok nadiren, ancak özel tavsiyeyle ziyaretçi kabul eden, Sarih Hoca

13


Öykü

Öykü

lakaplı o zatla tanıştıracaktı. Hemen kabul ettim tabii.” Ayten Hanım onu artan bir merakla dinlemekteydi. Hamdi konuştukça şaşkınlığı artıyordu. Az önceki korkulu gerginliğinden biraz sıyrılmış gibiydi adeta. “Nadir Bey beni Cumartesi öğleden sonrası Cihangir’de bir yere götürdü. Sıradan bir apartmanın, ikinci katının kapısını çaldık. Kapıyı orta boylu, büyük kafalı, iri gözlü, uzun beyaz sakallı bir adam açtı. Sarih Hoca geleceğimizi biliyordu. Nadir Bey çok hatırlı bir tanıdığı olmalıydı. Ona çok hürmet gösteriyordu. Bana da öyle davrandı ve ‘Demek kâbusu defedilecek kimse sizsiniz,” dedi. Uzun bir holden, tek eşyası tam ortasında el örmesi bir halı, bir semaver ve tepsi içinde üç bardaktan ibaret olan oturma odasına geçtik. Adamın ayakları çıplaktı. Oturma odasının kapısında ayakkabılarımızı çıkartıp halıya oturduk. Uzatmayayım. Adama durumu izah ettim. Sağ elime uzun uzun baktı ve bu kâbuslardan kurtulmamın mümkün olduğunu söyledi. İçim sevinçle dolmuştu. ‘İstediğiniz her ücreti öderim,’ dedim. Sarih Hoca bana ücretin parayla değil amelle ödenmesi gerektiğini söyledi. Amelin ne olduğunu sordum. Hoca bir felaketler zincirinin mevcut olduğunu söyledi. Ağır cürüm işlemiş kimseler aramızda ellerini kollarını sağlayarak dolaşmaktaydı. Yakında başıma gelecek belayı defedebilmek için bu kötücül zincirin bir halkasını kopartmalıydım. Ben seçilmiş biriydim. Gördüğüm kâbus görevden kaçarsam bana verilecek cezaydı. Arabayla olması şart değildi. Ne yaparsam yapayım, eğer halkalardan birini kopartmazsam karım ve iki oğlum ölecekti. Halkayı nasıl koparacağımı sordum haliyle. Hoca halının oturduğu yere yakın olan köşesini kaldırarak içinden sarı kaplı bir dosya çıkardı. ‘Burada,’ dedi. ‘Üç kişiye ait özel bilgiler var. Bunlardan birini seçip imha edeceksiniz. Bilgi ve materyal yardımı da alacaksınız. Merak etmeyin. Hatırlı izler size yolu gösterecek. Yakalanmanız asla söz konusu değil. On gün içinde karar vereceksiniz. Eğer ataleti seçerseniz bela büyük bir hevesle sizi bulacak. İyi düşünün.’ Çok şaşırmıştım. Hiç beklemediğim bir durumdu. Tekrar sokağa çıktığımda halka kopartma işini yapabileceğimi düşünmüyordum. Bunu bana çok iyi ve anlayışlı davranmış olan Nadir Bey’e söylemedim. O da beni etkilememek için bu konuda tek kelime bile etmedi. Böylece ayrıldık. Eve gittim. Üzerimde bir hafiflik ve neşe vardı. O gece haftalardır ilk kez kâbus görmedim. Ertesi gün saat bire kadar uyudum. Uyandığımda o kadar zamandır eksik uykuların üzerimde yaptığı tahribattan tümüyle sıyrılmış gibiydim. Yeniden doğmak denir ya. Öyle bir şey.” “Dokuz gününüz kalmıştı.” Hamdi kadının soğukkanlı sözleri üzerine olumlu anlamda başını salladı ve sözlerine devam etti. “Pazartesi günü neşeyle işe gittim. Eksik kalan bütün dosyaları bitirdim. Patron bendeki değişikliği hemen fark etmişti. Beni severdi. Memnun olmuştu. Konuşurken Nadir Bey’in onu arayıp artık işe gelmeyeceğini bildirdiğini söyledi.” “Buna pek şaşmış bir hali yoktu değil mi? Doğal karşılıyordu.” Apışıp kalma sırası ondaydı. Ayten Hanım düşüncelerini okumuştu sanki. “Nereden biliyorsunuz?” dedi. “O zatı sizden önce tanıdım. Adınız ne? Önce onu söyleyin.” “Hamdi. Hamdi Bakırcı.” “Aynı yoldan ben de yürüdüm Hamdi Bey. Bir yıl geçti neredeyse.” Hamdi’nin kafasına ucu sert lastikten yapılma bir çekiçle vurulmuştu sanki. Kadının sözleri gerçek olabilir miydi? “Nadir Bey’le tanıştınız mı yani?” “Evet. Onsuz Sarih Hoca’yı asla bulamazdınız? Bana kadın olarak yaklaşmıştı. Adı Nadire’ydi. Nadire Şentay.” “Bu imkânsız... Blöf yapıyorsunuz.” “Ben sizi dinledim. Siz de beni dinleyin Hamdi Bey. Bir yıl önce ben de geceleri sık sık kâbuslar görüyordum. Kanser oluyor ve ölüyordum. Kendimi hastane odalarında, aynada kemoterapi nedeniyle dökülmüş saçsız başıma, iyice çökmüş yüzüme bakarken buluyordum. Hastalığın kokusu, ölümün yakınlığı o kadar gerçekti ki, uyandığımda hüngür hüngür ağlıyordum. Deli gibi sevdiğim babam ben on altı yaşındayken kanserden ölmüştü. Uzun boylu, yakışıklı bir adamdı. Onu küçülmüş, erimiş, bitkin görmek

beni ne kadar üzmüştü anlatamam. Yirmi sekiz yaşındayken de annemi kaybettim. O da kanserden öldü. Halimi anlayın yani.” “Ama...” “Dinleyin lütfen.” “Aynı sizin gibi birkaç hafta iyi uyuyamayınca çabuk sinirlenen biri oldum. Allahtan kendi eczanemde çalışıyordum. Yanımda çalışanlar için tatsız biri olmuş çıkmıştım ama. Böyle devam edemezdim. Yaptırdığım bütün testler negatif çıkmasına rağmen sorunum artarak devam ediyordu. Tam o sırada Nadire Hanım’la ile tanıştım. Birkaç gün önce eczaneme komşu olan butikte çalışmaya başlamıştı. Benim yaşlarımda çok cici bir kadındı. Üzerimde etkili oldu. Kimseye anlatmadığım sırrımı ona açtım. Bana Sarih Hoca’yı önerdi. Gittim sizin gibi. Ağır suç işlemiş kimseler. Bir halka kopartılacak falan. Eve geldim. Bir yanım kötü insanlardan birini haklayıp bu sorundan kurtulmayı istiyordu. Neyse ki, aklım galebe çaldı. Kuşkularımı frenlemeyi başardım. Aradan bir yıl geçti. Kâbuslarım falan çoktan bitti. Daha geçen ay test yaptırdım. Kanser falan da değilim Allaha şükür. Bunların hepsi... Vehimiçi deyimini duydunuz mu? Bir yazarın söyleşisinde okumuştum. Çevrimiçi sözcüğünü bilirsiniz. Online anlamına kullanılıyor. Vehimiçi, vehim halinde online durma haliydi bizim yaşadığımız. Özel bir netten beslenen paranoya. Nadir, Nadire... Onun işiydi bunların hepsi.” Hamdi’nin kulakları uğuldamaktaydı. Bütün bunlar doğru olabilir miydi? “Dosyanızı okudum. Sizin kaçak ve tarihi geçmiş ilaçlarla yüzlerce kişiyi zehirlemek, bazılarının ölümüne sebep olmakla suçlanıyordunuz,” dedi. Ayten Hanım gülümsedi. “Şentay’ın, Şeytan’ın işi Hamdi Bey. Benim sattığım ilaçlar bütün diğer eczanelerin sattığıyla aynı. Bunlar sizi çığırından çıkartmak için uydurulmuş şeyler.” Hamdi, Nadir Bey’in anlayışlı gözlerini, saygılı tavırlarını düşündü. Bir de diğer şey vardı. İzler. Yerdeki fosforlu gibi parlayan sarı izler. Gecenin karanlığında ışıl ışıl yönünü işaret ediyordu. Birisi tabanlarında fosforlu iz bırakan ayakkabılarıyla önden yürümüş gibiydi. “Çok ustalıkla yalan söylüyorsunuz Ayten Hanım bravo. Neredeyse inanacaktım. Şeytan ve Şentay. Bayağı zeki birisisiniz. Ben buraya gelirken yerdeki izleri gördüm. Başka hiç kimse görmüyordu. Sadece benim gözlerime açıktı. İzler kapınıza kadar geliyordu.” “Niye anlamıyorsunuz bunların hepsi vehimiçi durumunuzla ilgili belirtiler. Siz benden daha ileri bir faza ulaşmışsınız. Fark bu.” Hamdi’nin bir yanı tongaya bastın diyordu, ama on günlük saadetinden sıyrılıp tekrar kâbuslarla boğuştuğu geceleri hayal edince bu sesi kulak arkası etti. İzler vardı bir de. Ayten Hanım izleri bilmiyordu. Bilse söylerdi. “Tekrar o günlere dönemem Ayten Hanım. Oğullarım. Biri on iki, diğeri daha sekiz. Onların kanlı cesetlerini gördüm.” “Dosyada üç isim vardı dediniz. Niye beni seçtiniz?” “Çocuksuz ve bekâr olan tek sizdiniz. Ne anneniz yaşıyor, ne de babanız. Diğerlerinin eşleri ve çocukları vardı.” “Beni öldürürseniz sorunlarınız bitecek mi sanıyorsunuz?” Hamdi kadının göğsüne çevrik tabancanın tetiğindeki parmağının basıncının arttığının farkındaydı. Kadının söylediklerinde doğruluk payı olabilirdi pekâlâ. Ama o izler. İzleri düşününce kalbi soğuyor ve her şeyi yapabilir hale geliyordu. Hamdi, “İzler var Ayten Hanım. Onlar yalan söylemez,” dedi. Bu sözlerindeki basmakalıplığa hayret etmeğe zamanı olmamıştı. Çünkü parmağı ona danışmadan tetiği çekmişti. Tabanca top gibi patlamıştı. Kadın göğsünde kanlı bir leke önce geriye doğru savruldu ve sonra öne doğru bükülerek oturduğu koltuktan yere yığıldı. Düşerken sehpayı ve üzerindeki torbayı da devirmişti. Kadın sağ tarafına yatık vaziyette kaldı. Sol terliği ayağından sıyrılmıştı. Hiç kımıldamıyordu. Ölmüş olmalıydı. Hamdi’nin vicdanı cayır cayır yerinden doğruldu, kadına hiç bakmadan hole çıktı. Daire kapısını açtı.

14

15


Edebiyattan

Öykü

Uyarlamalar

Üst katta birisi kapısını açmıştı. Ama henüz kimsenin aşağı geldiği yoktu. Aceleci adımlarla basamakları indi. Apartman kapısından çıktığında silahı belindeki kemere iliştirmişti. Artık eli kanlı bir katildi. Heyecanla sağa sola bakındı. Fosforlu sarı izleri gördü. Tarlabaşı Caddesi’ne baktı. Saatin gece yarısına yaklaşmasına rağmen trafik vızır vızırdı. Kaldırım insan kaynıyordu. Şehrin göbeğindeydi. Yakalanması an meselesiydi. Midesi ağdalı bir pişmanlık çorbası kaynatmaktaydı. Tetiği çektiğini hiç fark etmemişti. ‘Ahmak, kadını vurmasaydın ve bu gece ne olacağını test etseydin ya’ diyen yanı bağır bağır izleri takip etti. Sarih Hoca izleri takip etmesi durumunda yakayı asla ele vermeyeceğini söylemişti. Ayten Hanım’ın yedek anahtarı kat sahanlığındaki dev saksının toprağında naylon ambalajlı gömülü olduğunu bile bilmekteydi. Yepyeni tabancayı da o temin etmişti. Bu yüzden adama güveniyordu. Nadir Bey’in merhamet ve anlayış dolu gözlerini düşündü. Şeytan! Ah... Bu zamanda böyle şeylere kim inanırdı. Ama Ayten Hanım’ın anlattıkları da az buz şey değildi. Doğruluk payı var gibiydi lanet olsun. Etrafına bakındı. Sol tarafında park etmiş bir polis arabası durmaktaydı. Mavi, kırmızı lambaları yanıp sönmekteydi. İzler sağ tarafa doğru gidiyordu. İzleri takip ederek yürüdü. Her an polis sireninin çalmasını bekliyordu. Caddeyi kesen sokağa kadar sorunsuz gelince umudu arttı. Kimsenin kendisine dikkatle bakmaması çok olumlu bir işaretti. Buradan paçayı sıyırırsa ilk işi tabancayı bulunmayacak bir yere atmak ve eve giderek uykusunu gelmesini beklemek olacaktı. Sonrasına bakardı artık. Kırmızı ışık yanıyordu. İzleri takiben karşıya geçecekti. Yan gözle sol tarafa baktı. Polis arabası hâlâ yerinde duruyordu. Kalbi hâlâ yüksek ritimle çalışıyordu. Hemen sağında duran iki öğrenci tipli delikanlı İspanyolca bir şeyler konuşuyordu. Sokağın karşında bekleyen genç bir çift hararetli hararetli konuşmaktaydı. Herkes kendi derdindeydi. İzler onu bu beladan çıkışa doğru götürmekteydi inşallah. Hamdi yerde göğsünde kanlı leke yatan kadını düşünce içi sızladı. Parmağı söz dinlemeyip tetiği çekmeseydi, kadını bağışlar mıydı? Yapabilirdi. Çünkü anlattıklarında şey vardı. İnsanı etkileyen bir şey. Şentay, şeytan olabilir miydi gerçekten? Sarih Hoca kimdi o zaman? Yamağı mı? Düşününce onu görmeye gittikleri apartmanın yerini hatırlamadığını fark etti. Cihangir’deydi. O kadar. Sokağın yeri ve görünümü silinmişti belleğinden. Başka ufak tefek ayrıntılar da. Örneğin Nadir Bey’in yanına hangi fonksiyonla verildiğini hatırlamıyordu. Başka daha birçok ayrıntı da öyle. Buharlaşıp gitmişlerdi. “Dikkat!” Hamdi daha yeşil ışık yanmadan yolu ortalamıştı. Bunu ne zaman yaptığını hatırlamıyordu. İzler. İzleri takip ediyordu. İzler yolun tam ortasında bitmişti. Son iz yirmi santim önündeydi. Arkasına bakacağı sırada sağındaki hareketi fark etti. Gri bir minibüs onu ezmek üzereydi. Her şey çok hızlı oldu ve araç ona çarptı. Yere düştü. Karnının üstünden geçen tekerlekleri ve şoklarla bezeli acı dalgalarını duyumsadı. “Gitti adam ya.” “Çabuk ambulansa telefon edin.” “Polis arabası var şurada.” “Minibüsün plakasını alan var mı içinizde? Adam frene basacağına gaza bastı valla.” İlk şok ve acı dalgası yerini bir uyuşmaya bırakmıştı. Hamdi nefes alıp almadığının bile farkında değildi. Şoförün yüzündeki kararlı ifadeyi açıkça görmüştü. Bilinci sönerken, ‘Şoförün Sarih Hoca’nın verdiği dosyadaki üç kişiden beni seçmiş biri olabileceğini düşünmek tam bana uygun bir ölüm şekli. Ayten Hanım haklı çıktı. Vehimiçi sisteminin motoruna tur kazandırdım. Yaptığım bundan ibaret,’ diye düşünmekteydi.

Edebiyattan Sinemaya Uyarlamalar-4

Bu ay bir zincirleme uyarlamadan bahsedeceğiz. Çok nadir görülen bir uyarlama biçimi olarak, bir filmden “ilham alınarak” bir çizgi roman serisinin oluşturulmasını inceleyeceğiz. Filmimiz 1972 yapımı Jeremiah Johnson. Bu filmden kısmen uyarlanan çizgi romanımız ise Ken Parker. Zincirleme uyarlama dememizin nedeni ise, ülkemizde pek kimsenin bilmediği veya en azından yazılıp bahsedilmediği, benim de yabancı sitelerde yaptığım araştırmalar sırasında öğrendiğim bir husus olarak Jeremiah Johnson filminin de gerçek olaylara dayalı iki kitaptan filme uyarlanmış olması. Yani süreç olarak önce Amerika’da gerçekten yaşanmış bir olay ve buna dayalı olarak yazılmış iki kitap var. Sonra bu kitaplara kısmen dayalı olarak yapılmış bir film; daha sonra da filmden ilham almış efsanevi bir çizgi roman söz konusu. Ken Parker çizgi romanının oluşturulma öyküsüne başlayalım: Gerçek Bir Olay ve Bir Anti-Western Filmi: Jeremiah Johnson İki kitaptan bahsedeceğiz: İkisi de Amerika’nın 19. yüzyılda vahşi Batı’da yaşamış iki tarihi karakterinden bahsediyor. İlk kitap Raymond W.Thorp ve Robert Bunker tarafından yazılmış olan “Crow Killer_ The Saga of Liver Eating John” (Crow Katili- Karaciğer Yiyen John’un Efsanesi).1824-1900 yılları arasında yaşamış olan ve “Karaciğer Yiyen Johnson” olarak da bilinen John Johnson’un hayatından bahsediyor bu kitap. Ciğerden kastedilenin Crow (kabilesi) Kızılderililerine ait insan karaciğeri olduğunu da parantez içinde söyleyelim. Sıra dışı bir kişi olan John Johnson, çiftçi, avcı, iz sürücü, rehber, altın arayıcısı ve daha birçok mesleğe

Öykü: Sadık YEMNİ

16

17


Edebiyattan

Edebiyattan

Uyarlamalar

Uyarlamalar

sahip. Doğruluğu hâlâ tartışılan bir efsaneye göre eşi ve çocuğu Kızılderililer tarafından öldürülen Johnson intikamını öldürdüğü Kızılderililerin ciğerini yiyerek almış. Diğer kitap ise Vardis Fisher tarafından yazılan “Mountain Man” (Dağ Adamı). Bu roman da benzer şekilde tarihi bazı gerçeklere kısmen dayandığı söyleniyor. Bir Kızılderili ile evlenen fakat eşi Kızılderililer tarafından öldürülen Sam Minard isimli bir dağ adamının öyküsünü sunuyor. Bu kitaplar ise yönetmen Sydney Pollack’ın 1972 yılında “Jeremiah Johnson” filmine kaynaklık edip ilham aldığı iki film oluyor. Filmin başlangıç jeneriğinde de filmin bu iki kitaba dayandırıldığı belirtiliyor zaten. Jeremiah Johnson filmi bir dağ adamı olmak isteyen Johnson’un Rocky dağlarına gitmesiyle başlıyor. Dağda yaşamanın zorluklarını yaşayıp öğrenen Johnson, kendisi gibi bir dağ adamından bazı tecrübeler de ediniyor. Avlanmada, silah kullanmada, doğa koşullarına uymada yetkin bir hale geliyor. Bu arada bazı Kızılderililerle karşılaşıp dostluklar da kuruyor. Elbette karşılaştığı tüm Kızılderililer onun dostu olmuyor. Film, yaşanan olayları bazen mizahi bazen de dramatik olarak dile getiriyor. (IMDB Notu: 7.5)

Redford ve Yönetmen Pollack Filmin Setinde

Çizgi Romanda Bir Başyapıt ve Bir Anti-Kahraman: Ken Parker Yönetmen Sydney Pollack’ın çektiği “Jeremiah Johnson” filmi özellikle İtalyan yazar Berardi’nin dikkatini ve ilgisini çekmiş ve bu anti-western filmini kendi yazacağı bir çizgi romanda kullanmayı istemiştir. Filmin, westerne değişik bir bakış açısıyla bilindik kalıplardan farklı bir yol çizmesi, Berardi’nin de benzer şekilde farklı bir western çizgi roman eseri ortaya koyma isteğini adeta kamçılamıştır. Bu konuda da yanına çizer Milazzo’yu alarak birlikte çalışmalara başlamışlar. Çizgi roman kahramanının ismini de bu nedenle filme benzer bir adla Jedediah Baker koymak istemişler fakat bu ismin tutmama ihtimali baskın çıktığı için bu isimden vazgeçilerek Ken Parker ismi tercih edilmiştir.

18

Aynı Jeremiah Johnson filminde olduğu gibi, olağanüstü bir kahramanı olmayan hatta serüvenlere bazen sonradan katılan Ken Parker’ı yaratmışlardır. İlk olarak 1977 yılında seri halinde yayınlanmaya başlayan seri, 70’lerin sonları ile 80’li ve 90’lı yıllarda İtalya’da takip edilen ve tutulan bir seri olmuştur. Ülkemizde 1982 yılında Tay Yayınları tarafından yayın sırası gözetilmeden dağınık ve eksik olarak yayınlanmıştır. Yayında ilk seçilen serüvenler Alaska bölgesinde geçtiği için seriye Ken Parker değil, “Alaska” ismi konmuş ve yıllarca bu şekilde anılmıştır. Jeremiah Johnson filminde oynayan aktör Robert Redford’un fiziksel görünümü ile kostümü, çizgi roman dizisi Ken Parker’a benzer şekilde ilham ve çıkış kaynağı Ken Parker, yaratıcıları Milazzo ve Berardi ile. olmuştur. Çizgi romanın ilk maceralarında, aynı filmde olduğu gibi çizgi roman kahramanı sakallıdır. İkinci macerada ise sakallı kahramanların İtalya’da hem pek tutmaması ve hem de çok estetik gözükmemesinden dolayı sakal – senaryo gereği zorunlu olan bazı maceralar dışında – kullanılmaz. Çizgi roman serisinin daha da ilerleyen bölümlerinde artık çizer Milazzo’nun çizgi stili oturmuştur ve Ken Parker artık aktör Robert Redford’a çok benzemiyordur. Burnu daha kemerli biçimde ve birazcık daha yaşlı görünümdedir. Fakat serinin diğer çizerlerinden olan ve taramalı-gölgeli çizimleriyle ünlü çizer Giorgio Trevisan ise buna uymamış, serinin başlangıcındaki R. Redford benzeri “Ken” i çizmeye devam etmiştir. Ülkemizde Ken Parker’da ciddi ve kaliteli yayın anlayışı, Temmuz 2000 yılında Parantez Yayınları ile başlar. Hakan Şaşmaz ve Murat Mıhçıoğlu sayesinde seriye hak ettiği değer verilmeye başlanır. Ekonomik nedenlerden dolayı seri düzenli yayınlanamasa da kaliteden taviz verilmeden yayın halen günümüzde sürmektedir. Rodeo Yayıncılık’ın yayın hakkına sahip olduğu “Serie Oro”nun (Altın Seri) bitirilmesini müteakip büyük bir ihtimalle büyük albüm boyutundaki “Özel Seri”nin yayını, kaldığı 8. sayıdan itibaren devam edecek gözükmektedir. Çizgi romanın başarısında Berardi’nin film senaryolarını aratmayan usta işi senaryoları önemli pay sahibidir. Esas çizer Milazzo’nun yanı sıra G. Trevisan, G. Parlov, P. Frisenda gibi usta çizerler de diğer önemli paya sahiptir. Her bir Ken Parker albümü diğer fumettilerden daha fazla bir oluşturulma zamanı aldığı için hatta çoğunlukla iyi bir satış grafiği çizmesine rağmen İtalyan fumetti okuyucularına her ay ulaştırılamadığı için sonuçta alınan karar sonucu diziye son verilmek zorunda kalınmıştır.

19


Edebiyattan

Edebiyattan

Uyarlamalar

Uyarlamalar

Günümüzde, bu kaliteli çizgi roman serisinin yaratıcıları olan iki isme, Berardi ve Milazzo’ya zaman zaman sorulan soru aynıdır: “Ken Parker”a dönüp devam etmeyi düşünmüyor musunuz?” Her iki usta sanatçı da bu soruya kesin olarak ne evet, ne de hayır demeden başka isim ve türlerde eser vermeye devam etmektedirler. Berardi halen İtalya’da Julia çizgi romanının senaryo yazarlığını yapmakta; Milazzo ise Magico Vento (Büyülü Rüzgâr) çizgi romanı ile diğer çizgi roman albümlerini çizmeye devam ediyor. Bu serinin Amerika’da yayınlanmamış olması, belki de şanssızlığıdır. Elbette Amerikan halkının beğenisinden uzak, süper kahramana dayalı olmayan bir eserdir. Şanssızlığı, daha geniş kitlelere ulaşması ve daha önemlisi en azından bir filme uyarlanması mümkün olabilirdi. Hatta R. Redford bu kez Jeremiah Johnson olarak değil, Ken Parker olarak oynayabilirdi. Kim bilir, dijital teknolojinin sinemada daha da gelişmesiyle “sanal” bir R. Redford’u böylesi bir uyarlamada önümüzdeki yıllarda belki görebiliriz. Ken Parker Kimdir? Tam ismiyle söylersek Kenneth Parker, bir anti kahramandır. Yaşadığı serüvenlerde kahraman olmak için de çabalamaz. Zaten olağanüstü güçleri de yoktur. Değişik işlerde çalışır. Bazen avcılık ile bazen iz sürme ve rehberlik gibi işlerde çalışır. Etik değerlere önem verir. Zarar göreceğini bile bile güçlünün ve “kendi kazancı”nın peşinden gitmez; zayıf da olsa “doğru” olanın yanındadır. Dayak yediği, canını zor kurtardığı, keskin nişancı olmasına rağmen attığını vuramadığı durumlar da olur. Yaşadığı serüvenlerinde baskın unsur, “insan olmak” için gerektiğinde sıradan, basit, olabildiğince dürüst ve adil olmak yeterlidir. Bu yol için bazı bedeller ödemek şartıyla... Sadece mecbur kaldığında öldürür. Silahı, tek atımlık Kentucky marka, uzun namlulu önden doldurmalı bir av silahıdır. Aynı gerçek hayatta karşılaşılabildiği gibi mücadelelerle, karşıtlıklarla, hayal kırıklıkları ve küçük mutluluklarla serüvenlerini yaşar. Tüm bu özellikleriyle Ken Parker, modern, gerçeğe en yakın, derinlikli bir karakterdir. Çoğu zaman sıradan olması, diğer western kahramanları gibi hamasi konuşup davranmaması okuyucu ile daha sıcak ve yakın bir bağ kurmasını sağlar. Elbette Berardi gibi bir yazarın bu çizgi roman kahramanını yıllar içinde kendi kafasında çok iyi bir işçilikle “idealize” etmesi, bunu çok iyi senaryolarla desteklemesi, bu başarıda en önemli etkendir.

Sistem karşıtı filmleri ise daha fazla ve daha akılda kalıcıdır. Akbabanın Üç Günü (Three Days Of Condor), Başkanın Bütün Adamları (All The President’s Men), Brubaker, Spy Game, Sneakers filmleri en bilinenleridir. Aktörlüğünün yanı sıra yönetmenlik, yapımcılık işlerini de yapan sanatçı, Hollywood’un bir tekel olmasına karşı kurulan ve bağımsız filmlerin yarıştığı Sundance Film Festivalinin de kurucusudur. Yalın bir yüz ve ifadeye sahip sanatçı, yeteneği ve başarıları ile Hollywood’un en karizmatik aktörlerindendir. Oscar ödülü de dâhil olmak üzere birçok ödülün de sahibi olan 75 yaşındaki sanatçı, iki kez evlenmiştir. En son olarak, kendisinin oynayıp yönetmenliğini de yaptığı Lambs For Lions filminde 2010 yılında gözükmüştür. Anti Western Kavramı Üzerine Geleneksel veya klasik westernleri biliriz. Filmin kahramanı “İyi bir insan”dır. Bu iyiye karşılık bir de kötü/kötüler vardır. Bunlar kahramana ve hatta yakın çevresine zarar verirler veya vermeye çalışırlar. Kötüler bazen “Kızılderili” de olabilir. Özellikle 60’ların sonlarında ve 70’li yıllarda biraz daha fazla görmeye başladığımız anti westernler farklı ve özgündür. “Modern western” veya “revizyonist western” de denen bu western türünde hemen her şey olabilir. Olaylar daha özgün ve farklı gelişebilir. Kızılderililer iyi, beyazlar kötü de olabilir. İnsanlar sadece beyaz ve siyah değil; grinin tonlarındadır. Bazı tarihi gerçekler de filmin içinde yer alabilir. Örneğin Soldier Blue filminde Amerikan ordusunun Cheyenne Kızılderili kabilesine vahşi bir katliam yapması, bir anlamda Amerika’nın kendi karanlık tarihiyle yüzleşmesi filmin içinde tüm çarpıcılığıyla gösterilir. Ya da Jeremiah Johnson filminin de tarihi bir kişilik olan “Karaciğer Yiyen Johnson” karakterine dayanmış olması da bu kapsamdadır. Bu nedenlerle modern westernler daha gerçekçi ve seyircisini daha çok şaşırtan konumdadır. Bazı Seçenekler Ve Son Söz Güzel vakit geçirebileceğiniz bazı seçenekler şunlar olabilir: Kahramanlık mitosunu yerle bir eden ve klasik westerne alternatif olabilecek aşağıdaki bazı “antiwestern filmleri”ni seyredebilirsiniz: Soldier Blue (1970), The Little Big Man (1970), Butch Cassidy and Sundance Kid (1969), Jeremiah Johnson (1972), High Noon (1952), Dances With Wolves (1990), Unforgiven (1992).

Robert Redford Kimdir? Jeremiah Johnson filminin başrol oyuncusu ve Ken Parker çizgi romanının model alınan kişisi olan Robert Redford, 1936 yılı California-ABD doğumludur. Amerikan Akademisi Dramatik Sanatlar mezunu sanatçı televizyon ve sinemada irili ufaklı birçok rolde oynadıktan sonra 1969 yapımı “Butch Cassidy and Sundance Kid” isimli ayrıksı western filmi ile şöhret elde etmeye başlamıştır. Belirgin olarak iki tür filmde; dram- romantizm filmleri ile özellikle “düzene ve sisteme karşı gelen kahraman” filmlerinde büyük başarı elde etmiştir. Dramatik ve romantik filmleri olarak The Way We Were, Out Of Africa, The Horse Whisperer sayılabilir.

20

21


Edebiyattan

Öykü

Uyarlamalar

Robert Redford’un en iyi filmlerinden olan All The President’s Men (Başkanın Bütün Adamları), Three Days Of Condor (Akbabanın Üç Günü), Brubaker filmlerini seyredebilirsiniz. Özellikle Akbabanın Üç Günü filmiyle ilgili olarak yazar Sadık Yemni’nin yazdığı aşağıdaki linkte yer alan rafine bir incelemeyi de okumanızı tavsiye ederim. http://www.odasanat.org/index.php/2008/02/akbabalarin-bugunleri/ Ayrıca filmi seyrettikten sonra Wikileaks sitesinin sahibi Julian Assange’a günümüzde “yaşatılan” deneyimler belki sizi düşündürebilir. Ken Parker çizgi roman albümlerini okumaya başlayabilirsiniz. Çizgi romanda bir klasik olmuş bu albümleri okuduktan sonra başka çizgi romanları kolay kolay beğenmeyeceğinizi söyleyebilirim. Çizgi roman okurları tarafından çok beğenilmiş olan köpek severlerin çok beğeneceği “Lilly ve Avcı”, “Norma’nın Prensi”, Jeremiah Johnson filmiyle bazı benzerlikler de taşıyan “Chemako” gibi bazı albümleri en azından okumanızı tavsiye ederim. Amerika’nın “Vahşi Batı” tarihinde yaşanan sıra dışı olaylar, iki kitaba konu olduktan sonra geleneksel kalıplar dışında sıra dışı bir filme ve yine sıra dışı bir çizgi romana yol açıyorlar. Ken Parker karakteri, elbette yoğrulup idealize edildikten sonra bu şekilde doğuyor. Sözü bitirirken, çizgi romanda anti westernin bu ayrıksı, duygulu, özgür ruhlu ve idealist adamı Ken Parker ile henüz tanışmadıysanız tanışmanızı tavsiye ederim.

Çizer Milazzo’nun Türkiye’deki okurlar için çizdiği bir Ken Parker çizimi

Caner KELER

22

Kusursuz Plan Sıcak bir yaz gecesiydi. Genç kız böylesine güzel bir havada evinde oturmaktan sıkılmış, arkadaşında ders çalışma bahanesiyle ailesinden izin alıp dışarı çıkmıştı. Apartmandan çıkmadan önce merdiven boşluğunda kısa bir mola verip eteğini bel hizasından katlamayı ve bluzunun üst düğmelerinden birini açmayı da ihmal etmemişti tabii. Evde takındığı cici kız rolünü daha fazla sürdürmesine gerek yoktu ne de olsa. Sokağa çıkıp havalı olduğunu düşündüğü bir tarzla ana caddeye doğru yürümeye başladı. Kendisini ilgiyle süzen mahalle erkeklerine küçümser bir bakış atıp, yanlarından geçti. Delikanlılardan biri ayağa kalkıp “Hey bebek! Bu gece benimle takılmaya ne dersin?” diye laf attı arkasından. “Ne kadar da banal,” diye düşündü içinden. “Seninle takılacağımı düşünüyorsan tam bir salaksın yanee…” dedi kelimeleri yuvarlayarak, omzunun üzerinden geriye bakarken. Basit erkeklerle işi yoktu onun, özel olanı bekliyordu. Mükemmel olanı… Daha aşağısını kabul etmesine imkân yoktu. “Gerçek aşkı ne zaman bulacağım ben? Kusursuz sevgilimi?” diye mırıldandı kendi kendine. Sonra elini çantasına atıp en sevdiği kitabı çıkarttı. Kitabın kapağında kırmızı bir elma tutan bir çift el vardı ve büyük harflerle “Twilight” yazıyordu üzerinde. “Benim bir vampire ihtiyacım var. Neredesin mükemmel sevgilim?” diye hayıflandı kız, iç çekerek. Adımları onu şehrin en gözde mekânlarından birine götürdü. Hiç düşünmeden içeri daldı ve ahşap barın önündeki yüksek taburelerden birine oturdu. Barmeni küçümseyici bakışlarla süzerek kendine içecek bir şeyler söyledi. Ardından kitabını açıp en sevdiği bölümlerden birini okumaya başladı. “Ah, en sevdiğim kitap,” dedi sağ yanından bir erkek sesi. Genç kız irkilerek yerinde hafifçe sıçradı. Sesin geldiği yöne döndüğünde hemen yanındaki taburede genç bir adamın oturmakta olduğunu gördü hayretle. Oysa bir saniye önce o taburenin boş olduğuna yemin edebilirdi. “Nasıl yani? Twilight sever misiniz?” diye sordu kız, kuşkuyla. “Evet, bayılırım,” dedi adam, dramatik bir tonda. Hareketlerinde garip bir abartı, değişik bir aşırılık vardı. Kız, böyle bir terimin farkında olsa bu tavırlarını teatral olarak adlandırabilirdi belki. Ama değildi… “Ne yazık ki gerçeğinin yanına bile yaklaşamıyor,” diye devam etti adam, başını mutsuz bir biçimde iki yana sallayarak. Bu laf üzerine kızın kaşları çatıldı. “Eğer gerçek vampir şöyle olmalı falan diyecekseniz hiç başlamayın yane. Ay, nedir bu Krokula takıntısı anlayamıyorum hiç!” “Drakula…” diye düzeltti adam. “Her ne haltsa işte…” dedi kız, her zamanki gibi kelimeleri uzatarak ve yuvarlayarak. “Ayrıca ben öyle bir şey demeyecektim. Kitap, vampirleri tam da olması gerektiği gibi yansıtıyor bence,” dedi adam, kızın gözlerinin içine bakarak. “Zeki, etkileyici ve yakışıklı… Kusursuz âşık.” Genç kız anlayamadığı bir sebepten dolayı adama doğru çekildiğini hissediyordu. Hâlbuki tipi de değildi ama… Saçları geriye taranmıştı fakat üzerlerinde zerre kadar jöle yoktu, ne de üzerindeki eşyalarda bir zenginlik belirtisi vardı adamın. Basit giyimliydi, siyah bir pantolon, siyah ayakkabılar, hâkim yaka beyaz gömlek ve siyah bir ceket… Oldukça solgun, beyaza yakın bir ten rengi vardı. Ama bir şekilde kızı kendine çekiyordu işte. Gözleri…

23


Öykü

Öykü

Kız bakışlarını adamınkilerden zorla ayırıp kendini toparladı. O kadar kolay teslim olmayacaktı. “Niçün öyle dediniz o halde?” diye sordu. “Gerçek bu da ondan,” dedi gizemli adam. “Kitapta vampir, mükemmel sevgilisini buluyor ve birlikte muhteşem bir aşk yaşıyorlar. Oysa gerçekte öyle mi?” diye devam etti, sağ kolunun yenini alnına dayayıp dramatik bir edayla başını sağa sola sallarken. “Nasıl yanee?” “Öyle işte… Ben… Yo, hayır. Böyle bir kötülüğü size yapamam. Beni sonsuz yalnızlığımla baş başa bırakın lütfen,” dedi adam, başını ters yöne çevirerek. “Sonsuz yalnızlık mı?” dedi kız, merakı iyice artmıştı. “Haydi ama, anlatın lütfeeeen.” “Pekâlâ…” dedi adam, başını yine kızdan tarafa çevirip. Olması gerektiğinden bayağı çabuk bir şekilde razı gelmişti sanki. “Ben…” dedi. Sonra kuşkuyla etrafına bakındı. Sanki dinleyen biri var mı diye kontrol ediyordu. Sonra yavaşça kızın kulağına eğildi ve şöyle fısıldadı; “Ben bir vampirim.” Genç kız duyduklarını idrak etmekte bir anlığına zorlandı. Sonra da alaycı bir kahkaha patlattı. “Ay inanmıyorum sizeee. Bu hayatımda duyduğum en salakça şey yaniii. Elimdeki kitabı görünce başka türlü bir tavlama şekli düşünemediniz herhalde?” “İnanmıyorsanız aynaya bakın küçük hanım,” dedi adam, gücenmiş bir tavırla. Genç kız sıkkın bir şekilde üfleyerek tam karşılarındaki büyük bar aynasına baktı. İşte kendisi oradaydı. Her zamanki gibi bakımlı, güzel ve süslü… Sonra bakışları yanındaki adamın yansımasına kaydı ve… Adamın aynada aksi yoktu! Nefesini tutmuş bir şekilde kafasını hızla sağına çevirdi. Adam hâlâ yanında oturuyordu. Bakışları birkaç kez aynayla adam arasında gidip geldi. “Buna inanamıyorum!” dedi sonunda, fal taşı gibi açılmış gözlerle. “Yanımda kanlı canlı bir vampir oturuyooo!” “Pek de canlı olduğum söylenemez,” dedi vampir. “Ay, öyle demek istemediiiim.” “Sorun değil, buna alışığım,” dedi vampir. “Ben Edward, Edward Connor,” diye tanıttı kendini, bir elini kıza uzatarak. “Edward mı? Edward Cullen gibi mi yaaani?” dedi kız, kendisine uzatılan eli hayranlık ve hayret duygularıyla sıkarak. “Hahaha! Hayır, hayır.” dedi vampir, havalı bir kahkaha atarak. “Cullen benim sahne ismim diyebiliriz, Stephenie’den gerçek ismimi kullanmamasını rica ettim de…” “Stephenie derken?” “Stephenie Meyer’i kast ediyorum elbette,” dedi vampir, kitabın kapağındaki isme dokunarak. Ceketinin iç ceplerinden bir fotoğraf çıkartıp masanın üzerine koydu. Üzerinde “Edward’a her şey için teşekkürlerimle…” yazan imzalı bir Stephenie Meyer fotoğrafıydı bu. “Ona hayat hikâyemi anlattım, o da kendi kurgusuyla kaleme aldı. Romantik bir yapım olduğundan işin içine aşk katmayı da ihmal etmedi sağ olsun. Kitaptaki Edward benden daha yakışıklı oldu haliyle, ne de olsa o hayali bir kahraman. Ama ne romantizm konusunda ne de karakter açısından benim mükemmelliğime yaklaşamıyor bile.” “Ah, bir de gerçek aşkı bulabilseydim!” Vampir sağ elinin tersiyle alnına dokunup başını hafifçe geriye yasladı. Yüzünde acılı bir ifade vardı. Kız bir an ne diyeceğini bilemedi. Bu olanlara inanamıyordu, yaşadıkları gerçek olamayacak kadar olağanüstüydü. Gözleri tekrar aynaya kaydı ve adamın aksinin yerinde hâlâ yeller estiğini gördü sevinçle.

“Şimdi ben anlamadım,” dedi her zamanki tiki konuşma tarzıyla. “Bir sevgilin olmadığını mı söylemek istiyorsun banaaa?” “Hayır, maalesef gökteki dolunay kadar yalnızım şu dünyada. Bella, sadece kitaplarda yer alan hayali bir karakter, gerçekteyse kalbim bomboş ve sahipsiz. Tek aşkımı buluncaya kadar elbette,” dedi vampir, ağlamaklı bir sesle. “Bu tek aşkın… Nasıl biri sence? Benim gibi olabilir mi dersin?” diye sordu kız, tek eliyle saçlarını geriye savurup gözlerini süzerken. Vampir bir anlığına kıza bakakaldı. Sanki karşısındaki güzelliğin farkına yeni varıyormuş gibi bir ifade vardı yüzünde. “Şey…” dedi, “Aslında şimdi siz söyleyince fark ettim de. Gerçekten de çok güzel bir bayansınız.” “Sen de hiç fena değilsin yane,” dedi kız, cilveli bir şekilde kıkırdayarak. “Ben… Ama hayır! Böylesine muhteşem bir olasılığı hayal etmeye bile cesaret edemem!” dedi vampir. “Lütfen beni boş yere umutlandırmayın, kalbimin yeniden kırılmasına dayanamam.” “Ne umutlandırması ya? Bu kitabı okuduğumdan beri senin gibi birini arıyorum ben. Bulmuşken kaçırır mıyım hiç?” dedi kız, cilveli bir edayla. “Ciddi misiniz?” “Çok ciddiyim,” diye cevapladı kız, adama iyice sokularak. “Bu harika bir haber!” dedi vampir, kızın elini kibarca öperek. Dudakları buz gibiydi. “Haydi, dışarı çıkıp romantik bir gece yaşayalım.” “Bu gece olmaz aşkitom,” dedi kız, pahalı kol saatini kontrol ederek. “Vakit geç oldu, eve dönmem lazım. İstersen yarın öğlen buluşalım.” “Öğlen olmaz!” dedi vampir, gözleri korkuyla açılırken. “Neden kiii?” “Çünkü… Şey…” “Ay ne kadar aptalıııım! Gün ışığında parlıyodun di mi seeen?” “Evet! Evet, parlıyorum! Kitap basıldığından beri bir sürü genç kız var peşimde. Hiç biri de senin kadar güzel, gösterişli ve mükemmel değil elbette. Kusursuz aşkı hak etmiyorlar. Parladığımı fark ettikleri anda üstüme çullanırlar ve aşkımıza engel olurlar!” “Hayııır! Olmasııın!” “Bence de… O yüzden gece buluşalım. 21:00 nasıl?” “Oluuuur.” “Hatta başka arkadaşlarını da getirebilirsin. Benim kadar yakışıklı olmasalar da aşkı arayan birkaç dostum daha var.” “Gerçekten miii? Ay, James gibi olmasın sakın? Hani Bella’yı öldürmek isteyen salak şey vardı yaa.” “Hahaha! Hayır, için rahat olsun. Dostlarımın hepsi birer Don Juan’dır.” “Valla donlarının markası beni pek ilgilendirmiyo, insan gibi vampir olsunlar yeter.” Vampir bu cevap üzerine bir anlık afallama geçirse de kendini çabuk toparladı. “Yarın 21:00’de o halde. Eski sinemanın önünde sizi bekliyor olacağız bir tanecik sevgilim,” dedi kızın gözlerinin içine bir kez daha bakarak. “Tamam aşkitom,” dedi kız, kendinden geçmiş bir şekilde sırıtırken. Sonra vampir kalktı ve mekânı terk etti.

24

25


Öykü

Öykü

*

*

*

Şehir mezarlığı Gece yarısı; Yarasalar dolunayın solgun ışığı altında, soğuk mezar taşlarının üzerinde uçup o günkü vızıldayan besinlerini avlamakla meşguldüler. Derken diğerlerine göre daha iri görünen bir yarasa göründü ağaçların arasında. Onun gelişi diğer yarasalar dört bir yana dağılıverdi. İri yarasa hiç istifini bozmadan yoluna devam etti ve mermer bir mozolenin üzerine doğru uçtu. Mermer yapının üzerinde bir iki tur attıktan sonra önce sis, ardından da insan formuna büründü. Edward adındaki vampirdi bu. Çevresini hızla kolaçan eden vampir etrafta kimsenin olmadığından emin olduktan sonra mozolenin kapısına yaklaştı. Mermerden oyulmuş, üzeri kabartmalarla dolu bir kapıydı bu. Vampir bu kabartmalardan birini iterek gizli bir mekanizmayı harekete geçirdi ve ağır kapı yavaşça kenara kayarak açıldı. “Selam beyler,” dedi vampir, mozolenin merdivenlerinden aşağı indiğinde. Daire şeklinde bir odaydı burası. Bir köşede üç tabut, kapakları açık bir şekilde yerde uzanıyordu. Odanın geri kalanıysa oldukça normal döşenmişti. Ya da bir mezar için gayet anormal… Çünkü bir kanepe, iki koltuk hatta bir bilgisayar bile vardı içeride. Ve biri kanepede boylu boyunca yatan diğeri ise bilgisayarın başında oturan iki vampir daha… “Hoş geldin Eduardo. Av nasıl gitti?” diye sordu bilgisayar başındaki. “Harikaydı Alfonso. Hatta muhteşem!” dedi Eduardo, muzafferane bir tavırla. “Muhtejeeeeem…” dedi kanepede yatan vampir, garip bir sesle. “Nesi var bunun?” diye sordu Eduardo, şaşkın bakışlarla. “Emilio’nun mu? Berduşun tekinin kanını emmiş. Herifin kanında kaç promil alkol vardı bilmiyorum ama bizimki kafayı bulduğuna göre bayağı sağlam bir şey içmiş.” “Çoook şağlaaam… Hick!” “Zavallı serseri…” dedi Eduardo, tiksinen bakışlarla arkadaşını süzerek. “Hangisi? Bizimki mi berduş mu?” diye sordu Alfonso, hınzır bir şekilde sırıtarak. “İkisi de…” “Ya sen? Susuzluğunu dindirebildin mi?” “Hayır.” “Muhteşem geçti demiştin?” “Çünkü öyleydi kana susamış dostum. Bu gece senin şu dâhiyane planını uygulamaya geçirdim.” “Alacakaranlık planını mı yani?” dedi Alfonso, iyice meraklanmış görünerek. “Evet ve bil bakalım ne oldu? Yarın gece birkaç genç kızla randevumuz var!” “Ciddi olamazsın!” dedi Alfonso heyecanla ayaklanarak. “Çok ciddiyim! Kız nasıl da tongaya düştü, nasıl heyecanlandı anlatamam!” “Ama… Ama bu demek oluyor ki…” “Aynen öyle! Sayende bundan sonra hiç aç kalmayacağız. Kızlar kendi rızaları ile yanımıza gelecek, düşünebiliyor musun?” İki vampir kısa bir an birbirlerine baktı, ardından mermer duvarlarda yankı yapan korkunç birer kahkaha patlattılar. “Bundan sonra eve davet edilme derdi yok. Balolarda kız tavlamak için dans etmek yok,” dedi Eduardo kötücül bir neşeyle. “Tek yapmamız gereken biraz romantik davranıp onları kuytu bir köşeye çekmek. Sonra

26

da…” Uzun dişleriyle bir şeyi ısırır gibi yaptı zalimce gülerek. “Öpüjeeeem…” dedi sarhoş vampir, kanepeden yuvarlanarak. “Doğrusunu istersen bu planın bu kadar başarılı olacağını hiç düşünmemiştim,” dedi Eduardo. “Eh, biraz da şans yardım etti. O karanlık sokakta Meyer denilen kadını kıstırdığımda böyle bir şey kafamda hiç yoktu aslında,” dedi Alfonso. “Onun bir yazar olduğunu fark etmen büyük şans.” “Sadece o değil, aklıma Alacakaranlık fikrinin gelmesi de şanstı. Onu köşeye sıkıştırdım ve benim anlattığım gibi bir vampir romanı yazması için onu tehdit ettim. Meyer denilen budalanın başka şansı yoktu. Kitabı yazmazsa bir gece onun boynunu ısıracağımı adı gibi biliyordu ne de olsa.” “Kendi kanına karşılık bütün insanlığın kanı… Bu insanlar tam bir canavar,” dedi Eduardo. “Danalaaaar…” diye mırıldandı Emilio, sarhoş bir şekilde. “Haydi,” dedi Eduardo zalimce sırıtarak. “Şu yazar bozuntusunu biraz daha sıkıştıralım.” Alfonso bu lafı ikiletmedi ve hemen bilgisayarın başına oturdu. Bir iki tıklamanın ardından sohbet programını açmış ve Meyer’e ilk mesajını göndermişti bile. “Bu sefer ne yazdıralım?” diye sordu Alfonso. “Bilemiyorum. Parladık, romantik birer âşık olduk… Başka ne olabilir ki?” “Buldum! Vampirler sarımsaklı yemeklerden nefret ederler çünkü sevgililerinin yanında ağızlarının kokmasından çekinirler.” “Harika! Söyle, yeni kitabında bunu mutlaka yazsın!” İki vampir zalim bir kahkaha attı ve Alfonso hemen klavyeye sarılarak yazara yeni kitabının ayrıntılarını sıralamaya başladı. Öykü:M. İhsan TATARİ

27


Çizgiroman

Çizgiroman

BAŞLANGIÇ

28

29


Sinema

Sinema

K-PAX

Sorun insanların kendilerine bağladıkları prangalar… Prot, bir tren istasyonunda terk edilmiş bir şekilde bulunduğunda gidebileceği tek yer vardır. Akıl hastanesi… Oraya gittiğinde karizmatik ama yıllarca arkasında bıraktıklarıyla değerlerini yitiren psikiyatrist Dr. Powell’ın dikkatini çeker. Prot, K-Pax adlı bir gezegenden geldiğini ve 27 Temmuz günü gezegenine geri döneceğini iddia etmektedir. Saldırgan davranışlar sergilemesinin yanı sıra diğer hastaların adeta akıl hocası olmayı da başarmıştır. Mavi kuşun peşinden koşan Howie’ye yardım eder. Sürekli insanların kötü koktuğunu düşünen Sal’a dünyanın aslında ne kadar güzel kokabileceğini kanıtlar. Sevdiği erkeği yıllarca bekleyen ve gençliğini bu uğurda harcayan kadına umut verir. Tüm hastane sakinleri onun başka bir gezegenden geldiğine inanmaktadır ve onunla birlikte bu dünyanın kötülüklerinden kaçmak isterler. Bu yüzdendir ki karizmatik doktorumuz onun geçmişinin peşine düşer kendi kırıklıklarını da gün yüzüne çıkarmak pahasına… 2001 mahsulü K-Pax fantastik–bilimkurgu filmleri arasında gösterilmesine rağmen duygusal birikimi sağlam olan ve bunu yansıtmaktan kaçınmayan bir yapımdı. Bu açıdan psikoloji filmleri arasında sınıflandırılabilir. Çizmek istediği tablo derin bir boşluğu dolduruyordu ruhumuzda. Zamandan ve hızdan başı dönen insan ırkına unuttuklarını hatırlatıyordu. Umut, dayanışma, sevgi, özveri ve doğruları söyleyebilme cesareti…

30

Zaman denen mekânsız boşlukta yitirdiğimiz ve ayağımıza bağladığımız yüklerle gittiğimizi sandığımız yolda aslında nasılda takılıp düştüğümüzü umudunu yitirmeden ve gülümseyen bir merceğin ardından yansıtabilme başarısı bu yapımı kültlerin arasına sokmayı başarmıştı. Yönetmen koltuğunda gördüğümüz Iain Softley’in dördüncü uzun metrajlı yapımıdır K-Pax. Yönetmen sağlam senaryosu ve oyuncu kadrosunun da verdiği güçle hiçbir görsel yada işitsel efekt kullanmadan anlatmak istediğini verebilmiş ve seyirciye sıkılmadan izleyebileceği, unutamayacağı bir masal anlatmıştı. Iain Softley’i The Wings Of The Dove ve The Skeleton Key adlı filmlerinden de hatırlayabilirsiniz. Charles Leavitt’in senaryolaştırdığı yapım Gene Brewer’in aynı adlı romanından uyarlamaydı. Oyuncu kadrosunda ise büyüleyici performansları ile Kevin Spacey, Jeff Bridges ve Mary McCormack’i görüyoruz. Kevin Spacey kendine has gülüşü ve içine çektiği yarı yağmur adam Dustin Hoffman, yarı guguk kuşu Jack Nicholson baharatlı performansı ile tüm seyir boyunca beyaz perde de dans etmiş ve bizi de bu mükemmel dansına ortak etmişti. Film yapısı itibari ile zaten birçok anlamda Yağmur Adam, E.T ve Guguk Kuşu’na saygı duruşu niteliği taşır. Yapımın Ed Shearmur tarafından oluşturulan müzikleri ise kulağınızda hoş bir tını bırakıyordu. Bu film, 120 dakikalık bir hayat dersi. Saygıyla ve hayat denen yarışta hızla ilerlerken üzerine basıp ezdiklerimizle ilgili. Prot, bu dünyada 50 gezegene yetecek kadar yaşam var diyordu. Fakat içinde yaşayanlar kendi koşuları arasında birbirlerini eziyorlar. Doktorun bilmediği bir şeyi biliyordu. Evren genişleyecek diyordu. Sonra içine çökecek. Bu sürekli tekrar edecek. Ve sen diyordu yaşamak istiyorsan şimdi yaşamalısın. Hataların bu döngü arasında her daim seninle olacak. Yaşa… Gözünden hiç çıkarmadığı güneş gözlükleri ile bize bir şeyler anlatıyordu. Işık bazen görmeniz gerekenleri sizden uzak tutabilir. Zaman akıyor ama bizim için yalnızca şimdi var. Geçmişi değiştiremeyiz. Yarını ise bilmiyoruz. Hâlâ seyretmediyseniz şimdi seyredin, bu başka gezegenden gelen ve bir ışık huzmesiyle aramızdan ayrılacak olan adamın hikâyesini. O yanında yalnızca bir kişiye yer veriyor belki de o siz olursunuz. Dostlukla… Melahat YILMAZ www.otekisinema.com

31


Öykü

Öykü

Son Prenses (20 Cemaziyelevvel 857 - 29 Mayıs 1453) (İstanbul – Blakhernei Sarayı - Kostantiniyye Muhasarası’nın Son Günü) 1

mücevherlerle ve kötü günler için saklanan son güzel kokularla teçhiz edilerek, ağızda dualarla surlara doğru yollanmıştı. Ama artık Bizans için her şey geçti. Surlara yaklaşmakta olan son hücum dalgasını haber veren çanlar, takatten kesilmiş Latin ve Rum savaşçıların çığlıkları, Türklerin savaş naraları bir devrin sonunun geldiğinin habercisiydi. Zaten büyük bir korku içerisinde olan Helena, o hengâme anında aristokratların kollarından ve ağlarından kurtularak gerisingeri saraya kaçmış ve ücra bir köşeye saklanmıştı. İşte şimdi çöktüğü yerde korkuyla titremekteydi. Sarayın çevresinde çığlık seslerinin artması üzerine, kuşatanlara yakalanma korkusuyla yerinden çıkarak sarayın bahçesine çıkan Helena, sarayın ana kapısına doğru hızla koşmaya başladı.

Karanlık şarap mahzeninde gözlerini olduğu yere çökmüş, korkulu bir düşteymişçesine gözlerini sımsıkı kapatmıştı, Doğu Roma İmparatoru Vasileos (imparator) XI. Konstantin Paleologos’un kızı Vasilopoula (prenses) Helena. Kulağında çınlayan top güllelerinin gürlemeleri, kılıç şakırtıları ve bağırtılar ona canlı bir kâbusu yaşatıyor gibiydi. Kilisede öğrendiği duaları çoktan unutmuş, içinde olmak istemediği bir korku halinin tam ortasına düşmüştü. Üzerinde Bizans soylularına özgü, askılı tarzda yeşil parlak kumaşlı, kenarı altın yaldızlı bir elbise, başında parlak taşlarla süslenmiş altından bir taç vardı. Boynunda envaı çeşit kolyeler, parmaklarında türlü yüzükler baştanbaşa Bizans’ın son ganimetlerini, hazinelerini kuşanmıştı. Koca sarayın bilinmeyen bir köşesinde olduğu yere çökmüş, korkudan titriyordu. Nasıl olmuştu da kader onu buralara savurmuştu? Vasileos’un gayri meşru bir ilişkiden olma kızıydı. Annesi, Vasileos Konstantin’in bir saray eğlencesinde rastladığı Midillili bir şarap tüccarının kızıydı. Görür görmez rengini kuzgunun kanadından almış siyah saçlarına ve Konstantinopolis’in duvarlarını döven denize benzeyen gözlerine âşık olmuştu. Midilliye dönen tüccar, kızının hamile olduğunu aylar sonra öğrendiğinde, kızını koruyabilmek adına bu sırrı saklamış ve denizkızlarının öldürdüğü âşık balıkçıya dair bir rivayet uydurulmuştu. Helena ismi verilen bu gayrimeşru prenses 15 yaşına kadar Midilli’de büyümüş, türlü casuslar ve muhbirlerle haber alan Bizans aristokrasisinin kendisinden bir şekilde haber almaları üzerine Vasileos’un emriyle Konstantinopolis’e getirilmişti. Zehirlenme veya boğdurulma korkusuyla, kilisede kendisine küçümseyen gözlerle bakılan soydan aristokratların iğneli bakışlarıyla günlerini geçirmekteyken bir sabah şehre gelen köylülerle kaderinin seyri değişmişti. Batıdan gelen atlılardan bahsediyorlar, Sultan’ın askerlerinin şehri kuşatmaya geldiğini söylüyorlardı. Zaten kentin beklediği bir şeydi ki sonunda kapılara gelmişlerdi. Helena duvarların üzerinden görmüştü bahsedilen orduyu. Mızraklı, kılıçlı, paralı haçlı, muskalı, yaşlı, genç bir sürü insan, rengârenk çadırlar ve siyah renkli ejderha ağızlı toplarla, türlü çeşit sancaklarla devasa bir ordu kadim kentin kapılarına dayanmıştı. Aristokratların aşağılayıcı bakışları bu kez kuşatanlar üzerine çevrilmişti ama Helena aynı duyguları paylaşmamaktaydı. Tıpkı savunmacılar gibi savaş uzadıkça umutsuzluğu artmıştı. Papalıktan ve batı krallarından gelecek yardımlar ve gönüllülerin gecikmesiyle birlikte Helena’nın korkularını cümle Bizans paylaşmaya başlamıştı. Kuşatmanın en kızıştığı günlerde Bizanslı soyluların aklına bir fikir gelmişti. İmparatoru ikna etmeyi başardıkları şeytani bir fikirdi. İmparatorun gayrimeşru kızı Helena’yı süsleyip püsleyip anlaşma yapmak üzere Sultan’a göndereceklerdi. Bu niyetten hareketle, Helena’yı kapandığı odasından çıkararak sularında perilerin gezindiği sarnıçlarda yıkamışlar, sandıklarında kötü günler için gizledikleri en güzel giysilerle, en güzel mücevherlerle, en gizli hazineleriyle süslemişlerdi. Kuzguni siyah saçları ve gök gözleriyle, gün ışığında ay ışığı parıltısı taşıyan parlayan inciye benzeyen teniyle baştanbaşa arzu dolu, yaşayan bir güzellik ve cennet temsili haline gelmişti. Bizans’ın son kurtuluş ümidi, yastık altından ve kirli çıkınlardan çıkma

Helena saraydan dışarı çıktığında gördüğü manzara karşısında dehşete düşmüştü. Savaş kâbusunun surlardan taşarak şehre vurduğunu, kızıl sancakların kadim kuleler üzerinde dalgalandığını, sarıklı askerlerin naralar atarak surlardaki gediklerden şehre aktıklarını gördü. Bizans şövalyelerinin, Latin ve Rum gönüllülerin an be an gerilediklerini gördü. Savaşın son anlarına dek bekleyen, sultanın yağmaya destur vermesiyle bizzat savaşa katılan yeniçerilerin bir kâbus gibi Bizans’ın tepesine çöreklendiğini gördü. İnsanlar sokaklar boyu koşturuyorlar, kendi itikatlarınca Tanrı’nın Şehri İstanbul’u kâfir ordularından kurtaracak Melek Mikail’in geleceği Ayasofya Kilisesi’ne doğru seğirtiyorlardı. Top gülleleri atışı sürdürüyor, surlara daha da yakınlaşmış olduklarından artık iç taraflara değin gülleler atabiliyorlardı. Top gülleleri altında, dalga dalga Osmanlı Ordusu’nun şehrin sokaklarına daldığını görmüştü Helena. Varisi olduğu şehirden dumanlar tütmekteydi. Kafasında köylülerden dinlediği bin bir türlü korku hikâyesi, yüreğinde dehşet nereye doğru gittiğini bilmeden koşmaya başladı. Korkudan yönünü şaşırmış surlardan tarafa doğru koşmaktaydı. Onun surlara doğru koştuğunu gören askerler, bir asilzade olduğunu anladıklarından onu engellemek istemişler, ama kendi canlarının derdine düştüklerinden bundan vazgeçmişlerdi. Prenses Helena, kalbindeki korkuyla şehir surlarına doğru nereye gittiğini bilmeden koşmaya devam etti. Yokuş aşağı indikten sonra surların tam dibine girmişti. Tam o sırada gök gürültüsünü andıran korkunç bir ses duymasıyla, büyük bir sarsıntıyla yere kapaklanması bir oldu. Gözü önünde artık darbelerden incelmiş bir sur duvarının çöktüğünü gördü. Tam da o sırada onun yan tarafında kapı şeklinde bir sur duvarının döküldüğünü gördü. Yanı sıra birbiri ardına bazı taşlar dökülmüş ortaya zindan pencereleri silsilesi ortaya çıkmıştı. O anda nasıl olmuşsa olmuş aklında bir fikri peyda olmuştu. Daha önce sağdan soldan bu şehrin altında bulunan, şehir kadar yaşlı yeraltı dehlizlerinden bahsedilmişti. Bazı isyanlarda ve savaşlarda soyluların bu tüneller yoluyla şehir dışına çıkabildikleri veya isyan boyunca saklandıklarını dinlemişti. Muhtemelen burası o kapatılan tünellerin girişlerinden biriydi. Yıkılan gedikten atlayan eli kılıçlı askerleri görür görmez korkuyla yerinden doğrularak açılan geçide doğru kaçtı. Karanlık bir dehlize vararak ışığın geldiği tarafa doğru ilerledi. Sağ tarafındaki aydınlık dehlize yöneldi. Burada zindan odaları vardı ki duvarında Latin istilası öncesinden kalma zincirler ve prangalar asılıydı. Hiçbir odaya sapmayarak, ardından gelen ayak seslerinin de etkisiyle daha da hızlı bir şekilde koşmaya devam ederek ilerideki mermer sütunlar arasında duran geniş dehliz ağzına doğru koşmaya başladı. Kapının üzerinde mermer bir kitabe asılmıştı. Rumca biliyordu, Latinceye de aşinaydı ama bu kapıdaki yazıyı okuyamamıştı. Antik Grekçe denilen ve ihtiyar papazların gözetimindeki kütüphanelerde saklanan kadim kitaplardaki yazıdandı. Ne olduğunu bilip bilmeden ardındaki ayak seslerini duyarak karanlıktaki koşuşturma seslerini duyarak heyecanla dehlize dalıverdi.

32

33

2


Öykü

Öykü

Parlak mücevherlerle süslenmiş muhtemelen “gâvurun ecesi” olduğunu anladıkları Helena’yı kovalayan bir grup yeniçeri, onun ardından karanlık dehlizlere girmişti. Helena mermer merdivenlerden gözü görmeden aşağıya inmeye başladı. Merdivenler kıvrım kıvrım dolaşıyor arada bazı başka karanlık tünellere açılıyordu. Merdivenlerin bittiği noktada son noktaya geldiğini anladı. Gözü karanlığa alıştığında yerde yatan bazı zırhlı, kılıçlı iskeletleri görerek ürperdi. Üstlerindeki zırhları kilise duvarlarındaki resimlerde çizili Büyük Konstantin’in askerlerinin üzerinde görmüştü. O sırada aklına o eski Bizans masalı düşmüştü kör karanlıklarda ıslak dehlizlerde ilerlerken. Konstantin şehri kurmadan önce burada ufak bir kasabanın dışında vahşi hayvanların ve canavarların yaşadığı ormanların olduğu zamanlarda, Konstantin şehri kurarken bir mağaraya rastlamış. Askerlerini keşfe göndermiş ama içeride bulunan ve Bizanslıların “Skoteinos” dedikleri bir yaratık tarafından öldürülmüşler. Bunun üzerine Konstantin’in emriyle mağaranın üstüne duvar örülerek kapatılmış. Arkasından ayak sesleri ve konuşmalar yükselirken adımlarını daha da hızlandırdı. Dehlizlerle ilgili dinlediği birbirinden tuhaf binlerce korkunç rivayeti biliyor olmasına rağmen, esaret korkusuyla tünellerin girişine daldı. Aylar boyunca Bizans’ın hazinelerini ve ganimetlerini düşleyen, ak topuklu gök gözlü kâfir kızlarının hikâyelerini dinleyen bir avuç yeniçeriyle, bir grup sol bek Anadolu sipahisi gök gözlü kuzgun saçlı “gâvurun ecesini” görür görmez onun peşinden karanlık dehlizlere saptı. Helena her iki yanındaki pürüzlü ve kadim zindan duvarlarına çarpa çarpa mermer merdivenlerden aşağıya doğru koşuyordu. Gözleri karanlığa alıştığı halde önünde uzanan dipsiz karanlığın ucunu kestiremiyor, dünyanın derinliklerine iniyormuş gibi hissediyordu. Arkasından yankılanan ayak seslerini her işitişinde kalp atışları hızlanıyor, soluğu kesilecek gibi olsa da daha da hızlı atıyordu adımlarını. Bir zaman sonra merdivenler yerini düzlüğe bırakınca gördüğü şey tıpkı kadim sarnıçlar gibi saray kadar yüksek bir tavan ve bin bir tane dev sütunlardı. Sütunların arkasında dipsiz bir karanlık uzanıyordu. Nereye gittiğine doğru bakmadan kadim sütunların arasında kayboldu. Düzlüğe gelen yeniçeriler ve sipahiler kör karanlıkta meşale bile yakmadan ecenin ardından karanlıklara daldılar.

Helena kaybolduğunu anlamıştı ama dipsiz karanlıklara doğru yazgısından kurtulmak adına koşmaya devam ediyordu. Nerede olduğu hakkında hiçbir fikri yoktu. Yorgan altında dinlediği korkulu Bizans masallarının yaşandığı dehlizlerde, arkasında kuşatmacılarla bir başınaydı. Ne zamandan sonra uzaktan parlak bir ışık görür gibi oldu. Belki kaleye çıkan ya da dışarıya çıkan bir yoldur umuduyla hızla oraya doğru koşmaya başladı. Arkasından gelen adım sesleri duyulmaz olmuştu. Önüne geldiği şey dev gibi bir kapıydı. Kapının altından süslemeleri ve dev bakır çivilerden kenar işlemeleri vardı. Demirden iki dev halkası olan kapı o denli büyüktü ki sarayın cümle kapısı bile bu kadar büyük değildi. Yeryüzünde gördüğü hiçbir insan yapısına benzemiyor, sanki sihirliymiş gibi karanlıkta ışıklar saçıyordu. O anda bazı sütunları görme şansına da erişti. Sütunlar ne Mısır tipine ne kadim Grek tipine uyuyordu. Şekli ve yapısı insan elinden çıkma bir şeye benzemiyordu. Bizans’ın kadim hazineleri acaba burada mı saklanıyordu. Elini kapıya koyar koymaz kapının rahatsız edici bir gıcırtıyla ve üzerinden asırlık tozları dökerek açıldığını gördü. Asırlardır açılmamış gibiydi. Koca kapılar ardına dek açıldığında önünde uzun bir salonun uzandığını gördü. Salonun ortasındaki yolun her iki tarafında yine aynı şekilde yapılmış ama altın işlemelerle, mücevherlerle süslü birçok sütun gördü. Duvarlarda asılı eski silahlar, kılıçlar ve hazineler vardı. Esrarengiz bir şekilde meşalelerin ışığında duvarları

daha da detaylı gördü. Salonun öbür ucunda dev gibi, altından bir taht yükselmekteydi. Üzerinde de bir dev oturuyordu. İnsana benziyordu ama daha iri olmalıydı. Kemikleri görülebilecek denli zayıf ve solgun tenli, alnının ortasında korkutucu bir tek gözü olan, siyah tırnaklı ve sivri dişli, aksakalı yerleri süpüren, uzun beyaz bir saç örgüsü yine yerlere kadar uzanan, üzerinde hiçbir giysi bulunmayan yaşlı ama vakur bir kral gibiydi. Odanın duvarlarında devin gür sesi yankılanarak kendisini çağırdı. Kız tereddüt edince, bir şekilde Grekçe bilen ama ağdalı sayılabilecek bir Grekçeyle konuşan dev prensesi tekrar kendisine çağırdı. Prenses korkuyla tahta doğru yürümeye başladı. Devde hiç kıpırtı yoktu. Tahtın önüne gelir gelmez Bizans teşrifat kurallarında olduğu gibi devi selamladı. Dev aynı gür sesiyle konuşmaya başladı, bitkin bir hali var gibiydi. “Senin geleceğini bana bildirmişlerdi. Gözlerini marifetleri karşılığında Şeytan’a satan ve ancak bu zindanların karanlığında yaşayabilen, hünerlerini bu zindanlarda gösterebilen kör sihirbazlar kehanet etmişlerdi! Soylu kan taşıyan bir kızın geleceğini ve benim varisim olacağını söylemişlerdi. Hangi hükümdarın kızısın? Bu süslerin bu güzelliğin hangi hanedanın hazinesinden gelmedir?” “Efendim… Doğu Roma’nın son Vasileosu XI. Konstantin Paleologos’un kızı, Vasilopoula Helena Paleologos.” “Tıpkı kehanetteki gibi. Konstantin’in şehrine İskit ve Hun atlılarının torunları ayak basanda, Konstantin’in torunlarından bir kızın gelerek varisim olacağını söylediler. Bakire kanının getirdiği saflığı ölümü yenmişliğin karanlığıyla birleştirecek bir vasiloppoula! Ben Skoteinos’um. Karanlığım. Gerçek ismimi ben bile unuttum. Ben kadim hortlakların atalarının soyundan gelme, doğu vampirlerinin efendisiyim! Ölümüm yakın. Gücüm tükenmede ve şehirle birlikte ben de düşüyorum. İskit ve Hun kralının inancında bana artık yer yok. Kabul etmeyerek bu saltanatı bırakır, seni takip eden bozkırdan gelmelere teslim olabilirsin. Hayatını esaret altında da geçirebilirsin, tecavüz edildikten sonra Justinian şehrinin (GalataPera) fahişelerinin arasında ömür geçirirsin. Ama kabul edersen, sadece ufak bir acı karşılığında sana tüm gücümü, sihrimi ve bu karanlığa hükmetme gücünü veririm. Yeraltında gezinen tüm hortlakların ve cinlerin sahibesi olursun! Kabul etmiyorsan arkanı dön ve git! Kabul ediyorsan boynundaki haçı yere at ve bana yaklaş!” Helena ne yapacağını bilemez bir haldeydi. Kaderini düşündü ve yapabileceklerini. Daha kötü bir şeyin başına gelemeyeceğine kanaat getirmişti. Kendisini küçümseyen ve Bizans dursa bile ona tahtı hiçbir zaman vermeyecek olan aristokratları düşündü. O tüm bunların üstünde, Bizans’ın son prensesi ve Doğu vampirlerinin kraliçesi olarak bu hazinelere ve karanlık güçlere hükmedebilirdi. Damarında akan kan entrikanın, ihtişamın ve taht hırsının her daim cirit attığı Bizans kanıydı. Taht uğruna oğlunu öldüren annelerin, babasını boğazlayan kızların, katiller ve sapıklar eliyle tahta sahip olanların soyundan geliyordu. İçindeki hırs ve iktidar güdüsü, inançlarına baskın çıkmıştı. Boynundaki hacı çıkarıp yere bıraktıktan sonra hiç korkmadan devin önüne çıktı. Dev ağır bir şekilde yerinden dolanarak uzun kollarıyla ona sarıldıktan sonra iki korkunç dişini siyah dudakları arasından gösterircesine sırıttı. Helena’nın hissettiği iki şey vardı. Biri boynundaki acı ve kâbus görürmüş gibi ama uyanıkmış gibi bambaşka bir ruh haliydi. Başka bir boyuta geçmenin, ruhunu karanlıklara teslim etmenin tuhaflığını ve günahını hissediyordu. İkinci hissettiği şey ise karanlık dehlizlerden, mezarlardan, tünel ve çukurlardan, sandıklardan ve küplerden çıkıp gelen vampir, cadı, cin, ecinni ve gulyabani taifesinin tahtın önüne başları önde sürüne sürüne gelerek yeni hükümdarlarına, vampirler kraliçesine secde etmelerinin verdiği gurur ve ihtişamdı. Akşama doğru şehir düşmüştü ama ikinci enteresan bir olay konuşulmaktaydı. Surların altındaki dehlizlerden bir avuç sipahi dışarıya uğramıştı. Yüzleri bembeyaz kesmiş, korkudan elleri ayakları titreyen bu insanlar ancak dualarla eski hallerine dönmüşlerdi ama gözlerine hâlâ korkunun izi vardı. Bir

34

35

3


Oyun

Öykü

İnceleme

grup yeniçeriyle birlikte, gâvurun ecesinin peşinden bir dehlize girdiklerini, orada türlü çeşit ecinninin kendilerine saldırdıklarını, ancak kendilerinin kurtulduklarını bir bir anlattılar. İstanbul kabadayılarının atası sayılabilecek bazı yiğitler buna inanmasa da cesaret testi diye bahsedilen dehlizlere gruplar halinde girmeye başladılar. Gidenin geri dönmemesi üzerine şehrin ilk kabadayıları ilk sözsüz raconlarını belirlediler. “Bükemediğin bileği öpeceksin” diyerek oradan uzak durdular ve o dehlize “Prenses Zindanı” adını verdiler. Sevdiğine kavuşamayınca zindana kaçan ve orada “hortlağa” dönüşüp insanları öldüren bir ecinninin hikâyesi ağızdan ağıza dolaştı. “Prenses Zindanı”nın hikâyesi asırlarca anlatıldı ve unutulsa da, o zindanları yurt tutan keşlerin, evsizlerin ve dilencilerin daima hatırlayarak anısına hürmet ettikleri bir yer olarak onların arasında hatırlana geldi.

Öykü:Mehmet Berk YALTIRIK

36

Zarlarınızı Hazırlayın! Sivil hayattan herkese kucak dolusu sevgiler kuzucuklarım. Önceki yazılarımı askeri kamuflajlar içinde yazmanın verdiği görev aşkı, yerini yaz günlerinin terletici sıcaklarıyla sivil bir şekilde boğuşmaya bıraktı ama biz FRP’yi bırakmadık. Geçen sayımızda fantastik ırklar ve oyuncu sınıflarından bahsettikten sonra sizlere Yetenek Değerlerinden ve FRP zarlarından bahsedeceğime söz vermiştim. İşte sözümü tutuyorum! Öncelikle Yetenek Değerlerinden sizlere biraz bahsetmek istiyorum. Çünkü bir karakter yaratırken ve oyunun gidişatında yapıp yapamayacağınız şeyleri en çok etkileyen; kısacası hayatınızı yönlendiren en önemli şey, bu sayılar olacaktır. Karakterinizin gücü, çevikliği, dayanıklılığı, zekâsı, iradesi ve karizması bu yetenek değerlerini oluşturur. Her bir özellik için 3-18 (bazen daha fazla) arasında değişen değerler belirlenir. Bu sayılar karakter kâğıdı hazırlanırken 6’lık zar (bildiğimiz tavla zarı) atarak belirlenir. Her oyun yöneticisinin bir tarzı vardır. Kimisi 3 adet 6’lık zar attırarak toplamını alır, kimisi 4 tane zar attırarak en küçük zarı çıkarır ve kalanların toplamını alır. Sayı ne kadar yüksekse o kadar iyidir. Yani Zekâsı 18 olan biri süper zekâ olarak nitelendirebileceğimiz bir karakter iken Zekâsı 3 olan bir karakter konuşulanların pek çoğunu anlamayacak ve muhtemelen de konuşamayacak kadar aptal olacaktır. Günümüzdeki normal bir insanın özellikleri 10-11 olarak kabul edilmektedir. (Chuck Norris’in bütün değerleri 18’dir, tartışılmaz!) Şimdi kısaca bu değerlerden biraz bahsedelim; Strength (Güç): Karakter kâğıtlarında STR olarak geçmektedir. Karakterinizin fiziksel gücünü ve kas gücünü belirler. Yakın dövüşte aktif rol oynayacak olan Savaşçı, Keşiş, Paladin ve Kolcu gibi sınıflar tarafından önemli bir rol oynar. Gücünüz ne kadar yüksekse vuruşlarınız o kadar fazla hasar verir. Aynı zamanda daha fazla zarar verecek büyük silahları kullanabilmeniz de bu yeteneğe bağlıdır. Bu yetenek aynı zamanda sizin ne kadar ağırlık kaldırabileceğinizi, yanınızda ne kadar fazla eşya taşıyabileceğinizi de belirler. Kapıları kırmak, belirli fiziksel hasarlar vermek gibi işlerin hepsi sizin güç değerinizle belirlenir. Dexterity (Çeviklik): Karakter kâğıtlarında DEX olarak geçmektedir. Karakterinizin dengesini, çevikliğini ve reflekslerini belirler. Bu özellik uzun menzilli silah (ok, dart, sapan vb.) kullanan okçu gibi özel sınıflar ve hırsız sınıfları için önem teşkil eder. Bir hırsız ne kadar çevikse el hareketleri o kadar hızlıdır, kaçmada da o kadar başarılıdır. Uzun menzilli silah kullananlar için ise nişan alma ve hedefi tutturma gibi konularda çeviklik önemlidir. Bunların dışında karakteriniz ne kadar çevikse savunma özelliği de o kadar yüksektir. Refleks

37


Oyun

Oyun

İnceleme

İnceleme

olarak size doğru gelen hamlelerden kaçınma ve çevik hareketlerle hamleleri savuşturma yeteneği tamamen çeviklikle alakalıdır. Bu nedenle ağır zırh giyemeyen veya zırh giymeyen sınıflar için çeviklik kendilerini koruması yönünden önemlidir. Constitution (Dayanıklılık): Karakter kâğıtlarında CON olarak geçmektedir. Karakterinizin sağlık durumunu, dayanıklılığını ve bünyesini belirler. Karakterinizin Yaşam Puanı (YP) adı verilen canını belirlemekte etken olan değerdir. Karakterin Yaşam Puanı 0 olduğunda karakteriniz baygın hale gelir ve her tur boyunca Yaşam Puanı kaybeder. Yaşam Puanı -10 olduğunda ise karakteriniz hayatını kaybeder; bu nedenle dayanıklılık her sınıf için önemlidir. Dayanıklılık değeri aynı zamanda karakterinizin zehre, soğuğa, açlığa, uzun süreli efor gerektiren durumlara da ne kadar fazla dayanabileceğini belirler. Ayrıca karakteriniz yaralandığında ve kan kaybettiğinizde de dayanıklılık karakterinizin baygın düşmemesi için bakılan yetenek değeridir. Intelligence (Zekâ): Karakter kâğıtlarında INT olarak geçmektedir. Karakterinizin efektif zekâsını, hafızasını, öğrenebilme yeteneğini, etrafta olan bitenleri yorumlayabilmesi ve anlayabilmesi gibi durumları belirler. Büyü ezberlemek zorunda olan Büyücü sınıfı için en önemli değerdir. Bir büyücü ne kadar zeki ise o kadar yüksek seviye büyüleri yapabilir ve daha fazla büyü yapabilir. Kas gücü ile hayatını idame eden bir savaşçı için Güç değeri Zekâ değerinden daha önemlidir fakat bir Büyücünün en önemli değeri zekâdır. (Çok zeki bir savaşçı olmak istiyorsanız o ayrı.) Zekâ değeri, aynı zamanda ne kadar fazla dili konuşabileceğiniz (Elfçe, Cüce Dili, Ejderce vs vs.), öğrenebilme beceriniz gibi faktörleri de etkiler. Zekâ değeri rol yapmada da önemli rol oynar. Mesela 5-6 INT değerine sahip bir karakteri oynuyorsanız çok zekice çözümlemelerde bulunmanız rol yapma kurallarına aykırı olacaktır. Genelde konuşulanların pek azını anlayan ve düz mantık yürüten bir karakter canlandırmalısınız. (Zaten olayın özü de rol yapma ve canlandırma değil mi?) Wisdom (İrade): Karakter kâğıtlarında WIS olarak geçmektedir. Karakterinizin iradesini, sezgilerini, büyülere karşı dayanıklılığını ve mental dayanıklılığını belirler. Rahip, Druid, Paladin gibi ilahi büyüler yapabilen ve yüksek inançlara sahip bu tür sınıflar için çok önemlidir. İnançlarını korumak ve inandıkları düşüncelerden sapmamak için mental iradelerini korumak zorundadırlar. Bu nedenle bu sınıflar için öncelikle değerlerden biri İradedir. Büyülerden sakınma, mental büyülerden daha az etkilenme veya etkilenmeme karakterinizi kontrol altına almaya çalışan şeytani güçlerden sakınmak için yüksek irade değeri önemli rol oynar. Charisma (Karizma): Karakter kâğıtlarında CHA olarak geçmektedir. Karakterinizin dış görünümü, manipülasyon yeteneğini, çekiciliğini ve liderlik vasıflarını belirleyen değerdir. Paladinler ve Ozanlar için çok önemlidir. Paladin sınıfının karizmatik duruşu ve Ozan sınıfının etkileyiciliği karizmalarından gelir. Karakterinizin blöf, diplomasi, manipülasyon, sahne yeteneği, topluluk önünde konuşma, insanları etkileme gibi özelliklerini bu değer belirler. Yüksek manipülasyon yeteneği ayrıca iyi bir rol yapmayı da gerektirir.

Yetenek değerlerini bu şekilde tanımladıktan sonra FRP denince ilk akla gelen şeylerden biri olan zarlardan bahsetmenin zamanı geldi sanırım. FRP zarları, sadece FRP oyunu için özel olarak üretilmiş zarlardır. Temel olarak 7 adet zardan oluşur. Bu zarlar 4’lük, 6’lık, 8’lik, 10’luk, 12’lik, 20’lik ve 100’lük zardır. Bunlar terminolojik d4, d6, d8, d10, d12, d20 ve d100 olarak belirtilir. D harfi İngilizcedeki dice kelimesinin kısaltması olarak kullanılır. Türkçe çıkmış olan Oyuncunun Eli Kitabı’nda z harfi olarak kullanılmıştır fakat biz yaygın kullanım olan d harfini kullanacağız. Oyunda zarların temel görevi, oyunu, oyun yöneticisinin inisiyatifinden ve karar vermesinden kurtarmak ve oyuna şans faktörünü katmaktır. Savaşçı karakterinizle karşınızdaki bir yaratığa saldırı yaparken yaratığa vurup vuramayacağınızı oyun yöneticisi değil zarlar belirler. Bu durum aynı zamanda oyuna heyecan katar ve sürprizlerin vuku bulmasına sebep olur. Zarları sırasıyla yavaş yavaş tanıtmaya başlayalım; D4: 4’lük zar, piramit şeklinde bir zardır. Her bir yüzünde 3 adet rakam bulunur. Zarın tasarımına bağlı olarak bazı durumlarda en tepedeki rakam bazı durumlarda da en tabandaki rakam kullanılır. 4’lük zar genelde küçük silahların hasarlarında kullanılmaktadır. Hançer, sapan, dikenli zincir, el arbaleti gibi silahların hasarları 1d4 kadardır. (1d4 demek 1 adet 4’lük zar demektir.) Hasar zarı olarak kullanılır. 1-2 hasar veren durumlarda da d4 kullanılır. Zarda 1-2 geldiğinde 1 hasar, 3-4 geldiğinde 2 hasar kabul edilir. Büyücülerin Yaşam Puanı’nı (YP) belirlemek için de 4’lük zar atılır. Ayrıca bazı büyüler de büyücünün karakter seviyesi (Level) x d4 kadar hasar vermektedir. D6: Bildiğimiz tavla zarıdır. Küp şeklinde 6 yüzlü bir zardır. Karakter kâğıdı yaratılırken Yetenek Değerlerini belirlemek için kullanılır. Bunun dışında kısa kılıç, sopa, asa, cirit, epe ve kısa yay ile atılan ok hasarı belirlemek için kullanılır. Karakter yaratımı dışında çoğunlukla hasar zarı olarak kullanılır. 1-3 hasar veren durumlarda d6 kullanılır. Zarda 1-2 geldiğinde 1 hasar, 3-4 geldiğinde 2 hasar, 5-6 geldiğinde 3 hasar kabul edilir. Hırsızların Yaşam Puanı 6’lık zar ile belirlenir. Bazı büyülerin hasarları için de bu zar kullanılır. Çok bilinen ateştopu (fireball) büyüsünün hasarı da d6 ile belirlenir. D8: 8 yüzlü zardır. Orta boy silahların hasarlarında kullanılır. Uzun kılıç, balta, topuz, mızrak, gürz, savaş çekici, arbalet oku ve uzun yay ile atılan ok hasarları bu zar ile belirlenir. Aynı zamanda günümüzde normal bir insanın da Yaşam Puanı 1d8 olarak kabul görür. Yaratıkların Yaşam Puanları da genellikle bu zar ile belirlenir. X HD (Hit Dice – Vuruş Zarı) olarak yazan yaratık Yaşam Puanı, X kadar 8’lik zar atılması sonucu belirlenir. Ayrıca rahip, keşiş, kolcu gibi sınıfların Yaşam Puanı da d8 ile belirlenir. Bazı büyülerin hasarları için de bu zar kullanılır. D10: 10 yüzlü zardır. Zarın üzerinde genellikle 10 yerine 0 yazar. Kafalar karışmasın, 0 rakamı 10’u temsil eder. Büyük arbalet oku, bir buçuk elli kılıç, büyük kılıç, Cüce savaş baltası, kargı, büyük sopa gibi

38

39


Oyun

Öykü

İnceleme silahların hasarlarını belirlemekte d10 kullanılır. Savaşçı sınıfının Yaşam Puanı da bu zar ile belirlenir. 10’luk zar aynı zamanda kombat esnasında önceliği belirlemek için kullanılır. Her oyuncu 10’luk zar atar ve en düşük atan kişi ilk hamleyi yapma hakkı kazanır. (Bazı matematiksel hesapları vardır bu işin ama oyuncu olarak bilmeniz çok önemli değildir.) 10’luk zar, aynı zamanda yüzde hesaplamasında da kullanılır; ki buna 100’lük zarı anlatırken değineceğiz. Yine söyleyelim, d10 hasar veren büyüler de vardır. D12: Eminem ile düet yapmış olan Hip-hop grubu Dirty Dozen ile karıştırmayın. Bu da 12 yüzlü zarımız. Barbar sınıfının Yaşam Puanı’nı belirlemek dışında büyük balta gibi bazı silahların hasarında da kullanılır. Bunların dışında hedef belirlemek için kullanılır. Mesela bir ok atıldığında eğer özel bir hedef belirtilmediyse (kafası, gözü, eli gibi) okun düşmanın neresine geldiğini belirlemekte kullanılır. 12 geldiğinde çok kritik ve can alıcı bir yere gelmiş olan ok, zarda 1 atıldığında can alıcı olmayan ve çok etkileyici olmayan bir yere gelmiş kabul edilir. Dart oyunundaki 12’den vurmak gibi düşünebilirsiniz. Genel olarak çok kullanılmayan bir zardır doğrusu. D20: İşte geldik FRP’yi temsil eden önemli zara. En çok yüzü olan zardır. 20 yüzlü yuvarlak görünüme yakın bir zardır. Hemen hemen her şeyde kullanılır. Kontrol Zarı (Check) olarak çok sık kullanılır. Mesela ağır bir yük kaldırmak istediğinizde Güç Kontrol zarı olarak kullanılabilir. Yani Gücü (STR) 16 olan bir savaşçısınız ve ağır bir taşı kaldıracaksınız. 20’lik zar atarsınız ve 16’dan düşük gelirse taşı kaldırabilirsiniz demektir. Hatta 15 geldiğinde biraz zorlanarak kaldırıyor olabilirsiniz fakat 1 atarsanız çok rahatça kaldırmış olabilirsiniz. Ama 16’dan yukarı atarsanız taşı kaldıramazsınız. (Bu da Yetenek Değeri’nin neden yüksek olması gerektiğini daha iyi açıklıyor sanırım.) Kombatlarda birine saldırırken yine 20’lik zar atarsınız. Kontrol zarında düşük atmak daha iyiyken saldırı zarı olarak 20’lik attığınızda yüksek atmak önemlidir. 20 her zaman başarı, 1 her zaman başarısızlıktır. Ne kadar yüksek atarsanız vurma şansınız o kadar artar. Bunun hesabı oyun yöneticisi tarafından yapılır. Kafa yormanıza gerek yok, biz sizin için yoruluruz. Oyunlarda oyun yöneticisinin elinin altında her daim bulunur ve oyun devam ederken bile ara ara oyun yöneticisi kafasında bir şeyleri belirlemek için bu zara ihtiyaç duyar. Çok sık kullanılır, kutsaldır. Hatta FRPNET’in logosundaki ejderha pençesi de ona ulaşmaya çalışmaktadır. D100: 100 kenarlı bir zar beklemeyin. (Gerçi o da var.) D10 ile aynı tasarıma sahiptir fakat üzerindeki sayılar 10-100 şeklinde onar onar yazılmıştır. Bu zar yüzdelik hesapları belirlemek için kullanılır. Zarın üzerinde yazan 00 sayısı 100’e tekabül eder. Yüzde hesabı yapılırken d100 ve d10 birlikte atılır. 100’lük zardaki sayı onlar basamağını, 10’luk zarda gelen sayı birler basamağını temsil eder. Mesela 100’lük zarda 30, 10’luk zarda 0 geldiğinde bu zar 30 olarak kabul edilir; yani 10’luk zar 0 sayılır. 100’lük zarda 00, 10’luk zarda 5 geldiğinde bu zar da 5 olarak kabul edilir. 100 gelebilmesi için 100’lük zarın 00, 10’luk zarın da 0 gelmesi gerekir. Biraz karışık görünebilir ama zarları elinize aldığınızda anlaması daha kolay olacaktır. Bu zarları FRPNET sitemizden de satın alabilirsiniz. Bir sonraki sayıda yepyeni fantastik yazılarda buluşmak dileğiyle. Herkese fantastik günler dilerim. Kayra “Keri” KÜPÇÜ www.frp.net

40

“İnsan”ken Fark Edemediklerim Taptaze bir yaz gecesiydi. Gökyüzünde parıldayan yıldızların yansımaları denizde coşkuyla dans ediyordu. Su tabiatının bütün canlıları bir mevsim sürecek bolluk ve bayram havası içinde yüzüyorlardı sanki… Ben de onlar arasında gidiyordum usulca. Karşıdan bakan birinin gece karanlığında coşkun bir akarsu zannedebileceği kadar hızla ve ahenkle yüzüyorduk denizin buram buram yaz kokan ılımanlığında… Ben bir balıktım… Sadece bir balık… Diğerlerinden farksızdım… Görevim denizi güzelleştirmekti… Bir de besili olmak, iyice şişmanlamak… İnsanlar yakaladığında zevkle yiyebilmeliydi beni çünkü… Tadım damaklarında kalmalıydı, değil mi?.. Sıradan bir balıktım ben bazılarına göre… Ama gerçeği bilseler! Ah gerçeği bir bilseler… Şu evrenin en küçük varlığının bile bir canının olduğunu… Sonra… Her şeyin değişimden ibaret ve hatta “değişmeyen tek şeyin değişim” olduğunu bir bilseler… “İnsan”ken fark edemiyorsun sürekli yenilenen doğanın küçük bir parçası olduğunu… Fark edemiyorsun, üstelik geri dönüşü imkânsız zararlar verirken parçası olduğun doğaya, seni uyaranlara aklınca yanıt vermekte çekinmiyorsun. Seni uyaran kimi zaman küçük ama senden duyarlı bir çocuk oluyor; kimi zaman bir bulut; kimi zamansa çoğunlukla kulak vermediğin iç sesin… Ama dedim ya, farkına varamıyorsun insanken… Farkına varman için benim gibi tatman gerekiyor “bazı” duyguları… İstesen de istemesen de yaşatıyorlar sana bu anları. Yaşatıyorlar ki, anlasın hatasını insanoğlu… Yaşatıyorlar ki bilinsin artık bindiği dalı kesmenin nasıl bir şey olduğu! Denizleri kirletmenin, aşkının adını asırlık ağaçlara kazımanın, en masum duygusuyla soğuktan korunacak yer arayan bir kediciğin kuyruğuna teneke bağlamanın, yumurtadan çıktığı anda gerçek sevginin yanı sıra ‘gerçek dünya’yla da tanışacak olan minik bir serçeyi sapanla avlamayı marifet sanmanın bedelini öğrensin diye insanoğlu… Yaşatıyorlar ona bu garip duyguyu… Anlasın ve tekrarlamasın önceki hatalarını… Hoş, “Tekrarlamak” mı? Tekrar dönecek miyim eski halime de hatamı tekrarlayıp, tekrarlamayacağıma karar verebileyim!.. Yoksa… Dönemeyecek miyim eski halime? Aman Tanrım! Yani şimdi ben… Ömrümün (?) sonuna kadar böyle mi yaşayacağım? Acı çekerek?.. Hem maziye dönemeyecek olmanın hem de yapılan yanlışların düzeltilemeyecek olmasının verdiği yürek dağlayan acıyla… Tüm bunlar aklımda devinirken, birden yeni bir soru belirdi zihnimin en ücra köşelerinde; “Acaba, ailem şimdi ne yapıyor?” Sahi ya, ailem… Yavaş yavaş beliriyor görüntüleri zihnimde… Karım Aynur… Ve tek çocuğumuz Tan’la yaşadıklarımız… Onlara hiç olmadığım kadar uzağım şimdi ve nerede olabileceklerine dair en ufak bir fikir dahi yok aklımda… Sadece sorular var!.. Kim bilir neredeler şimdi?.. Hımm… Yüzyıl geçmiş sanki son hatırladığım sahnenin üzerinden… Hatırlamakta güçlük çekiyorum bazı şeyleri o yüzden. Ama evet, doğru ya!.. En son otomobilde seyahat ediyordum, daha doğrusu ediyorduk, Aynur’la nedeni hatırlamadığım bir sebepten tartışıyorduk. Ardından bir şey oldu, zaman durdu sanki bir süreliğine… Hayat ağır çekimde giderken, bir saniye miydi geçen, bin yıl mıydı kestiremiyorduk… Koskoca birkaç saniye boyunca hareketsiz kaldığıma yemin edebilirim…

41


Öykü

Öykü Zaman eski hızına kavuşunca Tan’ın tiz çığlığı duyuldu önce, sonra bu ses insiyaki bastığım fren pedalının sesi ve lastiklerin iç yakan cayırtısıyla birleşti. Fren sesiyle bir bütündük yine yıllar süren saniyeler boyu… Sonraki görüntüler bozuluyor, birleştirmekte zorlanıyorum gördüklerimi… Bir gürültü sesi hatırlıyorum, sanki cam kırılması gibi… Uzun süre düşünmem sonuç veriyor, cam sesinin nereden geldiğini hatırlıyorum, ama sonunda “keşke hatırlamasaydım” diyorum. Arabadan fırlayan… Arabanın ön camından fırlayıveren bir... Bir şey… Bir… Oğlumuz… Bir… Tan’dı o... O an hatırladığım başka bir şey, bir süre hareketsiz kalmama neden oluyor; “O sinirle biricik Tan’ımızın emniyet kemerini bağlamayı unutmuş demek ki” diye iç geçiriyorum… Aman çocuğa bir şey olmuş olmasa ya!.. Vah zavallıcık!.. Bizim saçma kavgalarımız yüzünden belki de şimdi ölm… İçim elvermiyor bunu söylemeye, kalbim sıkışıyor… Hayır, ölemez, diyorum kendi kendime ve devam ediyorum; “Yaşıyordur mutlaka, yani yaşamalı, ölmemeli, o ölemez!..” Yaşlar boşanıyor gözlerimden başka bir şey diyemeden… Balıklar ağlamaz diye bir şey mi var? Ağlıyorum, ağlıyorum ve ağladığımın bile anlaşılmaması daha da hüzünlendiriyor beni… Oysa şimdi yanımda minik Tan olsaydı, boynuma sarılıp “Babacığım, ne olur ağlama” demez miydi? Derdi elbet… Ah canım yavrum benim, keşke yanımda olsaydın da o okyanus mavisi gözlerine bakarak okşasaydım yumuşacık saçlarını… Oğul kokusu yayılsaydı yumuşacık saçlarından benim dudaklarıma ve oradan da kalbimin en değerli köşesine… Ne kadar zaman geçti bu düşüncelerimin ardından, ne kadar zaman hareketsiz kaldım bilmiyorum. Belki birkaç dakika, belki de yıllar boyu… Bir anda üstümden gelen bir ses uyanmamı sağlıyor uyumadan gördüğüm korkulu rüyalardan; “Rııııııııııııııııııır… Rıııııııııııııır…” Bir de bakıyorum ki hareketsiz kaldığım o süre, birlikte yüzdüğüm balık sürüsünün gözden kaybolmasına yetmiş… O anda tam yukarımdan bir tekne geçiyor… Balıkçı teknesi olmalı, diye geçiriyorum zihnimden… Aklımdan geçen şeyin manasını kavradığımdaysa beynimden yayılan gizli bir güç bütün bedenimi ele geçiriyor… Artık bedenimin ipleri elimde değil, sanki bir virüs ele geçirmiş beni ve tüm hareketlerimi kontrol ediyor gibi… Kendimi bırakıyorum öylece o gizli varlığın beni götürdüğü yere. Bir zaman sonra bakıyorum ki öndeki sürüye yetişmişim neredeyse… Ha gayret, diyorum kendi kendime; “Az kaldı!”Yalnız az önce tepemden geçen balıkçı teknesinin ensemde soluyan kan kokulu nefesiyle irkiliyorum ve bedenimin kontrol mekanizması yine elimde… Ve olağanca gücümle, son nefesime kadar bağırıp, uyarmaya çalışıyorum biraz ilerideki sürüyü… Sesimi duyamadıklarını anladığımdaysa çaresiz, kaçmaya başlıyorum gerisin geri. Akıntıya doğru oldukça efor sarf edeceğim müthiş maraton başlıyor; kazanırsam büyük ödülü alacağım; yaşamak! Yeterince uzaklaştığımı fark ediyorum nice zaman sonra, bir kayanın arkasına geçerek şöyle bir dönüp bakıyorum kaçtığım yöne doğru… Gördüğüm manzara şok etkisi yapıyor bende… Kısa bir zaman öncesine kadar dâhil olduğum sürü, cani balıkçılar tarafından yaşam alanımız olan denize gönderilen vahşet kokan bir ağla çekiliyor yukarı… Hiçbir çırpınış fayda etmez artık onlar için, diyorum. Kimsenin duyamayacağını sandığım bir hüzün kaplıyor içimi. Ağlamaya başlıyorum bir kez daha… Hıçkıra hıçkıra ağlıyorum… O koşuşturmanın verdiği yorgunlukla bir kaya arkasında uykuya direnmenin yersiz olduğunu anlayarak, kendimi uykunun serin sularına bırakıyorum… Gözlerimi açtığımda farklı bir yerde olduğumu anlıyorum, tam tepemdeki ışık kaynağı görme duyumu kuşatıyor. Bir süre gözlerimin ışığa alışmasını bekliyorum. Ardından gözlerimi kocaman, en azından ben öyle sanıyorum, açıyorum; ‘‘Neredeyim ben?’’ “Korkmayın beyefendi, şu an hastanemizdesiniz. Bir trafik kazası geçirdiniz ve çok kan kaybettiniz. Fazla konuşmamanız gerekiyor. En azından bir süre…’’ Kaynağını bilmediğim bir yerden gelen cevap içimi rahatlatmaya yetmiyor;

- Peki karım, çocuğum Tan… Onların durumu nasıl? - Onlar iyi… Daha doğrusu bir süre önceye kadar durumları pek iç açıcı görünmüyordu. Özellikle de Tan… - Nasıl yani, bir süre önce mi? Ne kadar zaman oldu ki kazadan beri? - Bunu sonra anlatırız isterseniz. Şu an bilmeniz gereken sadece karınızın ve çocuğunuzun durumunun iyi olduğu ve çabucak toparlanabilmeniz için dinlenmeniz gerektiği… - Peki, diyorum gönülsüzce… Kendimi uykuya bırakıyorum. Normalde olsa bu kadar derin uykunun ardından bir daha uyumak elde mi? Ama sanırım burada verilen ilaçlar uyku yapıy… Rüyayla gerçek arasında gidip geliyorum öylece… Beyaz bir hiçliğin içindeyim ve dışarıdan ama bir o kadar içeriden duyduğum bir ses bana diyor ki; - Merak etme… Eskisinden çok farklı bir yaşama uyanacak olsan da, korkma! Bil ki; kazadan sonraki onca zaman sırasında karın ve çocuğunun sana olan sevgisinde hiç mi hiç azalma olmadı. Aksine, her gün bin bir umutla “cansız gibi görünen sen”i ziyarete geldiler. Dışarıdan bakanlar onların deli olduğunu düşündü birçok kez, ama az sonra sen uyanınca ailenin tüm bu çabalarının boşa olmadığını görecekler… Herkes karın ve çocuğunun sana karşı duydukları yüce sevgiden bahsedecek. - Tüm bu dediklerinizi anlayamıyorum. - Uyanınca anlarsın merak etme. Ardından araya başka sesler karıştı… Bir süre sonra bu sesler azalarak devam etti ve uyandım. Gözlerimi açarken birilerinin şunu dediğini duydum; - Gözlerini kırpıştırdı. Tanrım, şükürler olsun! Şükürler olsun! - Fakat, siz kimsiniz? diyebildim. Sesin sahibi genç adam soruya soruyla karşılık verdi; - Bizi tanımadın mı, baba? Genç adamın gözlerindeki ışık beni geçmişe götürdü. Tanıdıktı o okyanus mavisi gözler, o kahverengi saçlar bana birini hatırlatmıştı. Biricik oğlumuz Tan’ı… Bir yandan gördüklerimin hayal olmaması için dua ederek; - Tan!.. Oğlum Tan!.. Sen misin bu karşımdaki? - Evet babacığım benim! Boynuma sarılmak için yanıma geldiğinde fark ettim; Tan’ın bacakları yoktu, bir tekerlekli sandalyenin üzerinde bana doğru geliyordu. Gözlerimden süzüldüğünü fark etmediğim yaşları gördüğünden olacak ne düşündüğümü anladı ve yüzünde acı bir tebessümle; - Kaza sırasında ben camdan fırlayınca oldu. Önemli bir şey değil babacığım… Sen iyisin ya, önemli olan o!.. O da ağlamaya başladı, gözlerimizden boşalan yaşlar sel oldu taştı… Araya giren orta yaşlı bir kadın bizi teselli etti. Kim diye baktığımda gözlerine, gerçeği anladım ve koca bir çığlık attım; “Aynur!” Az önce ağlamamamızı isteyen Aynur da bize sarılarak ağlıyordu şimdi. Ağlıyordu ağlamasına ama kalbinin güldüğünü biliyorduk hepimiz. Hayat bize küçücük bir tahammülsüzlüğün neler kaybettirdiğini ama en yüce duygu olan sevginin yıllar boyu artarak devam edeceğini öğretmişti işte… Öğretmişti, aradan geçen bunca zamana rağmen… Hem iyi yanından bakacak olursak hayata dair konuşacak birçok şeyimiz vardı artık. Gurbetten gelen ben ve gözleri yolumda beklemekten usanmayan ailem arasında…

42

43

Öykü: Mustafa MEN http: //kulturelguncel.blogspot.com


Çizgiroman

Çizgiroman

İnceleme

İnceleme

Bir Graphic Novel Arşivi Nasıl Yapılır?

Peki, hangi kahramanı sevdiğinizi düşünün. Tex mi, Örümcek adam mı, Sky Doll mu? Ya dil? Orijinalci misiniz, yoksa Türkçe dublaj mı seviyorsunuz? Bunu belirlemek zaten bu işin en kolay tarafıdır. Belirlemeyi bitirdikten sonra, beğendiğiniz GN’ları alıp kütüphanenize yerleştirmeye başlayabilirsiniz.

Yazıya başlamadan evvel, bu yazının tamamen kişisel olduğunu, bir arşiv yapmanın bir sürü değişik yolu olduğunu, bu yazı ile hiç bir şekilde “doğru yol budur” gibi bir gaye gütmediğimi belirtmek isterim. Tek amacım, arşiv yapan arkadaşlar varsa onların belki gözlerinden kaçırdıkları bir şey varsa onu göstermek, arşiv yapmak isteyenler için de belli güdülecek yolları göstermektir. Öncelikle Graphic Novel ne demektir, onu belirteyim. Graphic Novel, okuyucuya bir olayı anlatmak için sadece kelimeleri değil, çizgileri de kullanan bir kitap şeklidir. Bu klasik bir çizgi roman formatında olabileceği gibi, tamamen deneysel bir stil de olabilir. Genellikle çoğu Graphic Novel, klasik çizgi romanlardan daha uzundur ve kalındır, tek bir hikâye anlatılır (ya da içinde bir sürü küçük hikâyenin birleşimi de olabilir) ve standart Amerikan çizgi romanından farklı olarak kütüphanelerde daha rahat durması ve korunması için ciltli ya da karton kapakla basılırlar. İçerdiği konu, gerçek hayattan süper kahramanlara, bilim kurgudan korkuya, westernden cinsel fantezilere kadar her dalı kapsayabilir. Graphic Novel’ların tarihçesi çizgi romanlardan daha eskiye dayanır. Ama ciltlenmiş, başı sonu belli olan bir çizgi roman da Graphic Novel (ya da kısaca GN) sayılabilir. Bir GN arşivi oluşturmak çok kolay değildir. Ne de olsa şu anda bir orijinal GN fiyatı 10-50 $ arası değişmektedir. Şu andaki maaşların durumu ve kitaba para vermeyi günah sayan bir ülkede yaşadığımız da göz önüne alınırsa, bir GN’a William Blake’in “Cennet ve Cehennemin evliliği (1793) ilk GN’lerden biri olarak kabul edilir. yüksek paralar ödemek o kadar da kolay bir seçim olmayacaktır. O yüzden eğer bir arşiv yapmayı kafaya koyduysak seçici olmamız gerekmektedir. İşte ben bu kriterlerden ve seçilmesi gerekli yollardan bahsedeceğim.

o Araştırın Yavaş yavaş kütüphanenizi yapmaya başladınız. Farz edelim ki oldukça popüler bir kahraman olan Örümcek Adamı seçtiniz. Fakat Türkiye’de çıkan Örümcek Adamlar size yetmemeye başladı. Orijinalleri de bulmak istediniz. İşte o zaman işin eğlenceli kısmı başlıyor. İnternette bir sürü 1966’da yayınlanan Dr .Strange’in ilk Marvel GN’i yabancı siteden Örümcek Adamın şu ana kadar kaç tane GN olduğu hâlâ tartışma konusudur. ‘sinin çıktığını bulabilirsiniz. (Bunların içinden Örümcek Adam evreninde geçen ve geçmeyenler olabilir, buna da dikkat etmek gerekir. Mesela Vertigo tarafından 2004 yılında çıkartılan Steven Seagle’ın yazdığı “It’s a Bird” adlı eser, bir Süperman GN’ı olarak bilinir, ama aslında bir Süpermen hikâyesi değil, Steven Seagle’ın kendi başından geçen bir olaydır. Kendisine Süperman için yazarlık teklif edildiğinde, değişik fikirler bulmasını ve ailesindeki genetik hastalığın kendisinde de ortaya çıkmasının endişesini taşıyan içten bir günlük hayat GN’ıdır.) Bulduğunuz GN’ın fiyatlarını da inceleyip kendi bütçenizle oranlayın ve ona göre ya dışarıdan getirtmeye başlayın ya da Türkiye’de bazı kitapçılara sipariş verin.

o Sevdiğiniz ile başlayın En önemli noktayı unutmayın. Bu arşivi siz sadece kendiniz için yapıyorsunuz. O yüzden önce okumaktan keyif aldığınız çizgi roman türünü seçin. Comics mi seviyorsunuz, Fumetti mi, Franco-Belçika mı, yoksa Türk mü?

o Farklı ekollere de göz atın Herkesin bir tercihi ve başka bir şeye değişmeyeceği GN’lar vardır. Türkiye’de genelde bunu üçe ayırabiliriz. Fumetticiler, Comic’çiler ve de Mangacılar. Ama ben bunu biraz

44

o Uzmanlaşma evresi Çoğu GN toplayıcısı, belli bir yerden sonra bir firmayla ya da sırf bir karakterle kalmak istemez. O zaman elinizdeki GN’lara tekrar bakın ve özellikle beğendiğiniz çizer ve yazarları not edip, onların farklı işlerini bulmaya çalışın. Bu arada çoğu satış sayfasında “şu çizgi romanı alan kişilerin %70’i şunu da almıştır” gibi istatistikler bulunur. O istatistikleri inceleyin ve beğeneceğinizi tahmin ettiğiniz o GN’leri de elde etmeye çalışın. Belli bir süre sonra belli yazar ve çizerleri tanımaya ve onların yayınladıkları eserleri takip etmeye başladığınızı göreceksiniz.

45

Örümcek Adamın bir GN’ı.


Çizgiroman

Çizgiroman

yalnış buluyorum. Benim kendi GN koleksiyonumda Singapur mangası da bulunur, Türkiye’de çıkan sayılı Türk GN’ler de. Sırf comics okuyan bir kişinin, çizgi roman hakkındaki bilgisi de sadece comics kadar olacaktır. O yüzden tüm değişik ekollere de göz atmanızı öneririm. Bunu yine sağdan soldan duyduğunuz “Bu GN iyiymiş” şeklinde de yapabilirsiniz, ya da bazı kitapçılara sorduğunuzda onlar da sizi yönlendirebilirler.

kahramanlarının maceralarını GN olarak yayınlamaları, hem de bazı bağımsız yazar-çizer takımlarının GN’lerini de basmaları, küçük yayınevlerini işlerinden etmiştir. Fakat hâlâ ayakta duran ve çok kaliteli GN basan yayınevleri bulunmaktadır. Son zamanlarda ödül alan veya ödül almasa da ciddi hayran kitleleri olan GN’lar şunlardır. Bunları okuduğunuzda da önünüzde çok farklı ufuklar açıldığını göreceksiniz. Marjane Satrapi: Persepolis Charles Burns: Black Hole Alex Robinson: Box Office Poison, Tricked Craig Thompson: Blankets, Goodbye Chunky Rice Alan Martin: Tank Girl Daniel Clowes: Ghost World, Art School Confidential Alison Bechdel: Fun Home Will Eisner: Spirit, A Contract with God, Last Day in Vietnam Joe Sacco: Safe Area Goradze Harvey Pekar: American Splendor, Our Cancer Year Kyle Baker: Why I Hate Saturn, You Are Here, The Cowboy Wally Show Katsuhiro Otomo: Akira, Domu Canales-Guarnido: Blacksad Bu liste de uzatılabilir...

İnceleme

İnceleme

o Klasikleri kaçırmayın Nasıl ilkokulda hepimiz klasikleri okuduysak, GN piyasasında da bunun yapılması gerekir. GN piyasasında devrim niteliğinde olan eserlerin kesinlikle okunması ve de kütüphanede yer alması gerektiğini düşünüyorum. Bu eserlere bakıldığında yine belli başlı yazarlar olduklarını görüyoruz. Bu yazarların eserleri şu anda GN piyasasında klasikler arasında yer almıştır. Bunlar hangileridir? Yazarlar ve eserler olarak isim verecek olursam… Alan Moore: Watchmen, V for Vendetta, From Hell, League of Extraordinary Gentlemen Warren Ellis: Transmetropolitan, Planetary, Authority Garth Ennis: Preacher, Punisher Neil Gaiman: Sandman Grant Morrison: Invisibles, 52, Seven Soldiers Bill Willingham: Fables Frank Miller: Sin City, Dark Knight Brian Azarello: 100 Bullets Kurt Busiek: Astro City Masamune Shirow: Ghost in the Shell, Appleseed Brian Vaughan: Pride of Baghdad, Y: The Last Man, Ex Machina Art Spiegelmann: Maus Herge: Tenten Goscinny-Uderzo: Asterix Morris: Lucky Luke Bu liste daha da uzatılabilir...

Herkesin bildiği bir GN kahramanı, Sandman

GN Blankets

o Her zaman fikirlere açık olun, başka yazar-çizerler bulun Bu yazıdaki GN’ler umarım size bir fikir vermiştir. İnternete girip başka kişilerin de GN listelerine bakabilirsiniz. Sırf GN üzerine açılmış bilgi veren veya satış yapan internet sayfaları da mevcuttur, oralara da girebilirsiniz. Bu listelerden çok farklı GN’a ulaşmanız da mümkün olacaktır. Sonuç: GN toparlamak ve arşiv düzmek aslında zor, fakat zor olduğu kadar da eğlenceli bir iştir. O yüzden kendinizi kısıtlamayın, listeler oluşturup o listelerdekini toparlmaya ve bu işin keyfini çıkarmaya çalışın. GN arşivinizi düzenlemenizde, hepinize bol şanslar dilerim. Tunç PEKMEN www.uzunjohn.com

o Bağımsızları da göz ardı etmeyin İlk başta büyük çizgi roman yayıncıları GN olayına sıcak bakmadıkları için, genelde ilk GN’ları hep bağımsız veya küçük yayıncılar çıkartmıştır. İşin ironik yönü, büyük yayınevleri GN’nin başarısını fark ettiklerinde hem kendi Maus, bir Pulitzer ödülü alan ilk ve tek GN

46

Craig Thompson’a dünyaca ün kazandıran

47


Çizgiroman

Çizgiroman

48

49


Çizgiroman

Çizgiroman

50

51


Çizgiroman

Öykü

Denizden Gelen Markete girdiğinde, kasadaki şişman adam ve sohbet ettiği müşterisi aniden susup O’nu izlemeye başladılar. Kasadaki, sanki müşterisinden aldığı parayı sayıyormuş gibi yapıyordu ama gözü O’ndaydı. Kızıl çillerle bezenmiş suratına şaşkın bir ifade veren çipil gözleriyle süzüyordu yeni gelen müşterisini. Diğer adam, kasadakine kısık sesle “Bu adam hakkında söylenenler doğru mu ne dersin?” dedi. Kasiyer: “Saçmalama, böyle şeyler masallarda olur, mantıklı ol biraz,” dediyse de içinde bazı şüpheler yok değildi. “Bana kalırsa doğruluk payı var söylentilerin, şuna bir baksana,” dedi öteki. Bu sırada alışveriş sepetine ihtiyaçlarını doldurarak marketin içinde dolaşan adam, ikilinin konuşmalarını tam olarak duyamasa da, sohbet konusunun ne olduğunu çok iyi biliyordu. Kendisinden bahsedildiğine adı gibi emindi. Sepete eklediği birkaç yiyecek ve temizlik maddesiyle kasaya yöneldiğinde, kasiyeri yalnız ama hala kendisini süzerken buldu. Bu durum artık ona rahatsızlık vermiyordu aslında. Kabullenmişti… Marketteki işini bitirip dışarı çıktığında küçük kasabanın çeşitli dükkân ve kamu binasıyla donatılmış tek ana caddesinden aşağı doğru yürüyüp denize yöneldi. İskeleye ulaştığında ayaklarını suya uzatıp, denizin kokusunu derin derin içine çekti. Pişmanlık, mutsuzluk, umutsuzluk ve özlem bir kez daha tüm bedenine hâkimdi. “Keşke,” dedi. “Keşke her şey çok daha farklı olabilseydi.” Bunun artık imkânsız olduğunu biliyordu. Bu kasabaya gelirken ardında bıraktığı dönüş yolunu tamamen kapatmıştı. Anlaşma böyleydi. Eve döndüğünde poşetleri bir kenara bırakıp banyoya yöneldi. Akşam tekneyle denize açılmadan önce bir süre dinlenmeye ihtiyacı vardı. Kasabaya geldikten sonra bulabildiği tek iş buydu: Bir balıkçı teknesinde getir-götür işleri yapmak. Karşılığında tekneden bozma bir kulübe ve az da olsa ihtiyaçlarını karşılayabileceği miktarda para veriyorlardı. Bundan bir şikâyeti yoktu. Zira ona normal bir insanmış gibi davranan tek kişi patronuydu. Bunda, adamın nerdeyse hiç ayık gezmemesinin etkisi büyüktü. Üzerinden çıkardığı kıyafetleri özensizce bir kenara atıp banyoya girdiğinde, sırı yer yer dökülmüş aynadaki yansımasına takıldı gözleri. Pencereden sızan öğlen sonu güneşiyle metalik griye dönen teni parladı aynada. Sürekli eldivenle sakladığı araları perdeli parmaklarını yüzünde dolaştırdığında, birkaç minik pul takıldı parmak uçlarına. Şapkayla kamufle ettiği başının arkasındaki yüzgeçleri görmemek için hiç kıpırdamadı. Solungaçtan bozma kulakları ise onunla dalga geçercesine ileri geri hareket ediyordu ritmik bir şekilde. Olmayı hayal ettiği şey bu değildi. Balık olarak başladığı yaşantısını insan olarak sürdürmeyi istemişti ve bu yüzden cezalandırıldığını düşünüyordu. Okyanusun sonsuz kucağında yaşadığı hayat ona yetmiyordu. Ara sıra yüzeye yaklaştığında gördüğü insanlar gibi olmak istiyordu. Yürümek, konuşmak hatta âşık olmak istiyordu ve bu isteğinin gerçekleşmesi için Denizler Tanrısı Poseidon’un kapısını çaldı. Bir çırpıda sayıp döktü düşüncelerini. Poseidon O’na bunu neden yapmak istediğini sordu. “Dileğini gerçekleştirmem için bana geçerli bir neden söylemelisin,” dedi. Bunu üzerine balık, yaşamakta olduğu hayatın kendisine yetmediğini, çok sıkıldığını ve daha fazlasını istediğini, eğer karada yaşarsa her şeyin çok daha güzel olacağına inandığını söyledi. Poseidon, aldığı cevaba kızdıysa da belli etmeden sürdürdü konuşmasını: “Dileğini kabul ediyorum. Seni bir insana dönüştürüp karaya yollayacağım. Gördüğün kadar kolay olmayacak senin için. Barınmak için bir eve ve karnını doyurabilmek için bir işe ihtiyacın olacak. Üstelik diğer insanlarla uyumlu bir yaşam sürdürmek, onları oldukları gibi kabul etmek ve kendini onlara kabul ettirmek zorundasın ki bu işin en zor kısmıdır. Çünkü insanlar çok farklı yaratıklarıdır. Hırslı ve bencildirler, çıkarları söz konusu olduğunda gözleri hiçbir şeyi görmez. Üstelik çok da acımasızdırlar. Bunları sana söylemek benim görevim. Çünkü aldığın karardan geri dönüşün olmayacak. Son kez soruyorum: Yine de gitmek istiyor musun?” “Evet,” dedi. “Çok istiyorum.” Sonra deniz birden köpürmeye başladı ve her yer aniden karardı. Gözlerini açtığında kayalıkların üzerinde yatıyordu. Kendine gelmeye başladığında sırtına batan taşların acısı ona mutluluk verdi. Sonunda olmuştu. Artık hayalini kurduğu hayatı yaşaması için bir engel

52

53


Öykü

Çizgiroman

kalmamıştı. Oysa hiçbir şey istediği gibi olmadı. “Denizden gelen adam,” dedi insanlar ona. Güneşte metalik griye dönen teniyle, patlak gözleriyle bir insandan çok balığa benziyordu çünkü. Karada yaşamak Poseidon’un anlattığından çok daha zordu. Oraya ait değildi ve hiçbir zaman da olmayacaktı. Aldığı karardan duyduğu pişmanlık, aldığı her nefesle daha da büyüyordu. Denizler Tanrısı’ndan af dilemek ve eski hayatına geri dönmek için her şeyi yapmaya hazırdı. Gece tekne açık denizde demir attığında, kararını çoktan vermişti. Bu iş bu gece sona ermeliydi. Bu şekilde daha fazla yaşayamazdı. Ağır adımlarla teknenin burnuna yaklaşıp, kendini okyanusun sonsuz mavi karanlığına bıraktı. Derinliğe dalarken defalarca af diledi Poseidon’dan. Artık gerisi Denizler Tanrısı’na kalmıştı. Öykü: Funda BAYKUŞ

54

55


Çizgiroman

Çizgiroman

56

57


Çizgiroman

Çizgiroman

58

59


Öykü

Öykü

Ölmeyen Hayalet “Evim! Beni evime geri götürün!” Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nin derinliklerinde bir koğuş, İstanbul’un en ufak köşelerine dahi sinsice sızmış karanlıktan nasibini almıştı. Ve ufak bir kandilden taşan yağlı ve tozlu ışık haricinde oda, koridor boyunca yer alan diğer odalar gibi karanlıktı. Bu odanın aydınlık olmasının sebebi, odadaki hasta ve sık sık geçirdiği krizlerin tekrarlanmasıydı. Puslu izler taşıyan, şahit olduklarına dayanmaktan artık yorulmuş eski duvarlarda yankılanan yumuşak yankı, başlamasından kısa süre sonra görevlilerin bağırışlarına karışarak önemini yitirmişti. Ama görevliler gelene kadar, diğer hastalar yeterince bu feryat dolu bağırışları işitmişlerdi. Önceki seferlerde de olduğu gibi, muhtemelen ileride de olacağı gibi: “Beni evime geri götürün! Geri dönecek! Biliyorum!” Görevlilerin zerre kadar önemsemediği bu ikazlar, korkak bir böcek gibi hücresinde oradan oraya atlayıp zıplayan hasta ancak zapt edildikten sonra verilebilen kimi sakinleştirici ilaçlarla birlikte, üstüne su dökülmüş ateş gibi aniden sönüyor, feryatlarının terk etmesiyle birlikte hasta bebeksi uykusuna kavuşuyordu. Önceki seferlerde de olduğu gibi. Muhtemelen ileride de olacağı gibi.

olabilirse diye “Korkma! Senin verdiğin mesajdan bir halt anlamayan arızalar da çıkacaktır!” şeklindeki uyarısını da kendi kendine hatırlatmıştı. Salon korkutmaları ilk seviyeler içindi. İleride mutfak korkutmaları, koridor korkutmaları, oda korkutmaları, odadaki eşya çıtırdatma korkutmaları, en nihayetinde anlık dokunuşlarla kişiyi huylandırma korkutmaları. Ama o henüz ilk seviyedeydi. Bu daha eğlenceli olanları öğrenene kadar vakti vardı. Refik heyecanlı bir sabırsızlık yaşadığını inkâr edemezdi. Neyse. O gecenin kalan dört evi, uyuyan kişilerin odalarına girip, birazcık konsantreyle, sadece ön belleklerinde yer kaplayan basit rüyalarında onlara görünmekti. Olay basitti: Rüyalarda, vazoyu kıran çocuğunu azarlayan anne gibi bir elini beline götürüp diğerlerine “Hımmm!” edip parmağını onlara doğru sallayacaktı. Bu kurbanların suçları veya günahları neydi, Refik’in bir bilgisi yoktu. Ama önemsemiyordu da. Basit rüyalara girme, dalının en basitiydi. İleriki seviyelerde rüyalara girip orada istediği kadar kalabilecek, istediği gibi şeyler yapabilecekti. Ama bu hadise çok zor ve tecrübe isteyen bir alandı. Belki de aşırı yoğunlukta bir süreçle Refik öğrenebilecekti. İlk basamakları aşınca tabii. Kendini zorlamadıkça Refik görünmez olarak kalacaktı. Odada rahat olacaktı yani. Bu şekilde ilk iki evdeki işini kolaylıkla tamamladı. Üçüncü eve girdi. Yataktaki adamın kim olduğunu göremedi. Başını yastığın altına, yan dairedeki matkap sesinden gına gelmiş gibi gömmüştü. Refik anlık görüntüsünü yapıp rüyadan ayrıldı. Arkasına dönüp evden ayrılacakken, hafif uykusundan uyanan adamın kendi kendine konuşmasını işitti: “Ana! Hanım! Uyan! Refik’i gördüm rüyamda. Yoksa gerçekten yaşıyor mu?”

* * * “Tebrik ederim, Refik. Artık sen de uzun süren temel eğitimini tamamladın. Belli kurallara uyman çerçevesinde, hafifletilmiş ama yenilenmiş kısmi özgürlüğünün tadını çıkarabilirsin. “Haydi, git bakalım şimdi. Uç, uzaklara. Görmediğin yerleri gör.”Gülerek ekledi.“Ama aşırı heyecanlanıp atmosferi aşayım deme! Peşinden gelenleri de sürüklersin yoksa.” Refik de gülümsedi. “Yok, yapmam canım.” Sonra düzeltti. “Efendim.” “Ayrıca: Kuralları unutmak yok.” “Unutmam, efendim.” “Görevleri ihmal etmek de yok!” “Etmem, efendim. Hâşâ. Ne haddime.” Refik böylece hafifletilmiş kısmi özgürlüğüne kavuştuktan sonra alabildiğince etrafta uçmuş, anın heyecanıyla saçma sapan yerlerin üstünden geçmişti. Normalde boğazı kuş bakışı görmek, Sultanahmet bölgesi üstünde sersem kuşlar gibi uçmak isteyenler gibi biri olmuş olan Refik, acemice heyecanına yenilerek Kâğıthane, Kasımpaşa, Alibeyköy gibi yerler üstünde deyim yerindeyse fink atmış, bir de utanmadan buraları izlerken ağzı bir karış açık kalmıştı. Heyecanı geçtikten sonra, aldığı talimat gereği Sıraselviler yokuşu üzerindeki çöp kutularına bakınmış, akabinde hocasının söylediği gibi listeyi bulmakta zorlanmamıştı. Sırasıyla yedi eve gitmişti. Bu yedi evin ilk üçünde, ev sahipleri uyurken gizlice salona girip sehpaya anlık bir hızla vurup ittirmişti. Çıkan gürültüyle ev sahipleri yarı korkak yarı temkinli adımlarla salona gelip etrafa bakmış, korkuyla sehpanın hafifçe kayıp üstündekilerin devrildiğini fark etmişlerdi. Refik hepsinin içindeki korkuyu hissedemese de, donuklaşan ifadeleriyle başarılı olduğunu görmüştü. Ha, aksilik gereği,

* * * Zaferle sonuçlanan Türk A Milli futbol takımının maçından sonra, bir akrabasını karşılamak için Atatürk Havalimanı’na gitmek üzere sokağa çıkmıştı Refik. Ancak kaderin hain bir oyunu, caddede yürürken başına bir mermi isabet etmişti. Çünkü o sırada yakın muhitlerden birinde galibiyet kutlanırken havaya fütursuzca ateş edilmişti. Şükür ki oradan birkaç vatandaş, ölmese de ciddi bir şekilde yaralanmış olan Refik’in yardımına koşmuşlardı. Onu en yakın hastaneye götürmek için arabasına alan biri, aceleci bir şekilde arabasını sürüyorken, bir viyadüğe girmek üzere iken virajı alamayıp aşağı uçmalarını önleyememişti. Viyadüğün dibindeki lağımlara uçan arabadan fırlayan Refik, borulardan ta boğaza kadar yuvarlanıp sonunda denize düşüvermişti. Boğazdaki akıntıya kapılıp o dip senin, bu dip benim savrulup durmuş, sonunda bir konteynır gemisinin dibine takılmış ve daha kırkı çıkmadan bu zavallı beden İspanya kara sularında kendini bulmuştu. Sevdikleri ve yakınları haftalarca, aylarca bu tahammülü zor kaybın bulunmasını beklemişti. Ama neye yarar. Sonunda umutları kesilmiş kesilecekti. Refik öldükten sonra eğitime girmiş, o sırada kimi zamanlar efendisine sormuştu. “Efendim. Ailem. Onlar nasıl. İyiler mi?” “İyiler Refik, iyiler. Amcanın küçük oğlu güç bela da olsa ÖSS’yi kazandı. Alt komşunun ev kredisi bitti. Adamcağız sonunda belini doğrultma fırsatı kazandı. Kuzeninin tayini, istediği gibi Ege’ye çıktı. Keyfine diyecek yok. Görümcen de hamdolsun, işleri iyi idare ediyor.” “Ya… Benim evim? Eşim? Selma?” “O da iyi. Toparlandı çok şükür. Arasında azıcık hüzün de olsa, seni sevgiyle yâd ediyor ve arkandan

60

61


Öykü

Öykü

hep güzel şeyler söylüyor.” Refik bu cevaptan hoşnut kalmıştı. Gözü arkada değildi. Kısmi özgürlüğüne kavuşunca evine gidip eşi Selma’ya bakmamıştı. Çünkü efendisinin de uyardığı gibi, önlenemeyecek sonuçlara gebe olduğundan, bu şimdilik yasaktı. Refik de her ne kadar yıllardır aynı yastığa baş koyduğu eşini görmeyi çok özlemişse de, bu yasağa uymuştu. Ta ki, bir rastlantı sonucu uzaktan, ama kendisini sima olarak tanıyan bir akrabasının evine gidip, ironik bir şekilde bu garip gerçeği öğrenene kadar: Hepsi Refik’in yaşadığına dair bir umut beslemişlerdi. Ve artık o akraba, aradan geçen zamana rağmen herkese bunu yayacak, onun gerçekten yaşadığını söyleyecekti. Herkes de, insani karakterlerinin mahkûmu, bu şanssızlığın farkında olmadan içtenlikle sevinecek ve onun geri dönmesini yeni bir umut içinde bekleyecekti. Refik bahtsız ölümünün üzerinden birkaç ay geçtiğini biliyordu. Peki, neden hâlâ kimi akrabaları yaşıyor olabileceğini düşünüyorlardı? Son hatırladığı şey evden çıktığı ve caddede yürüdüğüydü. Sonrasında bayılmış ve kendini baş meleğin huzurunda bulmuştu. Baş melek, efendisi, ona “Kişilerin nasıl öldüklerini, ancak belli bir süre burada kaldıktan ve eğitimden geçtikten sonra onlara açıklıyoruz,” demişti. “Aksi takdirde anlık hırslarla kendilerini kaybedip aşağılara inip, saçma sapan hareketlerde bulunabilirler.” O yüzden aşağıda neler olup bittiğini hiç düşünmemişti Refik. Son evdeki işini de hallettikten sonra Harbiye’deki bir sokakta uzun uzun yürüdü. Bir yandan da düşündü: Gerçeği nasıl öğrenebilirdi? Akrabalarından birini mi arasaydı? Yoksa evine, Selma’nın yanına mı gitseydi? Peki, efendisine sorsa o ne derdi? Ondan gizlemesi doğru olur muydu? Şartları düşündü ve… Doğru olmazdı. Çünkü efendisi er ya da geç bunu anlayacaktı. Sonuçta baş melekti o. Kendisi onun yanında neydi ki? Refik o yüzden onunla konuşmaya karar verdi. Refik doğruca baş meleğin odasına çıktı. Ancak orada yoktu. Yanındaki yardımcı melekler bir toplantıda olduğunu, ne zaman müsait olacağını bilmediklerini söylediler. Bunun üzerine Refik kararsızca düşüncelere daldı. Pekâlâ. Bir iki kişiyle telefonda konuşabilirdi. Onlara görünmek, karşılıklı konuşmaya çalışmak riskli olurdu. Karşısındaki kişinin ne tepki vereceğini bilemezdi. Kaldı ki, o konularda Refik çok tecrübesiz olduğunu kabul ediyordu. Bunun üzerine havuza cumburlop atlar gibi tekrar aşağı indi. Hava aydınlanana kadar bekledi. Beklerken de kimi arayacağına karar verdi: Amcasının ortanca oğlu. Ama çok kısa bir an konuşacaktı. Diyalogu uzatırsa, hiç istemeyeceği bir yöne kayabilirdi. Sabah olmuş, İstanbul her zamanki hareketliliğine yeniden kavuşmuştu. Vızır vızır geçen arabalar, pazar tezgâhından taşan meyve sebzeler gibi kaldırımlara sığmayan insanlar. Refik kuytu bir yerdeki telefon kulübesine sindi ve sihirli güce sahip parmaklarıyla numarayı çevirdi. “Alo.” “Ana! Refik! Sen misin?” “Benim, benim.” “Yahu nerelerdesin. Nasılsın, iyi misin? Senden haber alamadık bir türlü.” “İyiyim, iyiyim. Siz iyi misiniz? Herkesin sağlığı sıhhati?” “İyi de, bizi boş ver be. Nereden arıyorsun bizi? Neredesin? Geri mi döndün?”

“Yakında döneceğim. O zaman ararım sizi.” Refik cevap beklemeden telefonu kapattı. Korktuğu gibiydi: Akrabaları gerçekten onun öldüğünden habersizdiler. Peki ya Selma? O da mı öyleydi acaba? Ah… Keşke nasıl öldüğünü bir öğrenebilseydi. Ve de Selma’sına ne olduğunu. Aklına bir fikir daha geldi: Evini arayacaktı. Ama sadece sesini duymak için. Konuşmayacaktı. Refik numarayı tuşlarken içinden yemin billâh etti ki, ağzını dahi açmayacaktı. Konuşmayacaktı. Selma’nın sesini ne kadar duyarsa duysun. Tek istediği onun evde, iyi olduğunu bilmekti. Refik tüm hayaletimsi varlığının bilincine karşın, telefon çalarken ister istemez heyecanlanmıştı. Telefon sonunda açıldı ve… “Alo?” Bir kadın sesi. Ama Selma değildi bu kadın. Refik bir anlık şaşkınlıkla birden karşılık verdi. “Selma? Selma yok mu?” Karşıdaki kadın şimdi daha temkinli bir ses tonuyla “Şey, hayır,” dedi. “Biz… Aslında buraya bir ay kadar önce taşındık,” diye de ekledi. Refik telefonu kapattı. En iyisi… En iyisi, evet, efendisi baş melekten duymaktı.

62

63

* * * Refik baş meleğin odasında ikinci kez gittiğinde, baş melek hâlâ yoktu. Onu biraz beklemek zorunda kaldıysa da, sonunda buna değdi. Ceza vermek amacıyla gittiği evlerden birinde gördüğü manzarayı anlattıktan sonra, baş meleğe nasıl öldüğünü ve neden akrabalarının kendini yaşıyor sandığını, daha da önemlisi Selma’nın başına bir şey gelip gelmediğini sordu. Baş melek “Refik,” dedi, “normalde bu soruları kısmi özgürlüğünü kazandıktan bir süre sorman gerekirdi. Çünkü bu bir tür olgunluk ve alışma meselesidir. Buna zamanı gelene kadar müsaade etmiyoruz. Ama görünen o ki, bir tür talihsizlik seni bundan alıkoymuş.” Baş melek Refik’e nasıl öldüğünü, daha doğrusu herkese göre kaybolduğunu anlattı. “Akrabaların seni bu yüzden yaşıyor sanıyor, ümit ediyorlardı.” “Peki, Selma? Eşim? Bana onun iyi olduğunu söylemiştiniz.” “O iyi. Güvende. Ama artık evinde değil.” * * * Refik’in bedeni talihsiz bir şekilde asla bulunamadığı için, akrabaları ve tüm sevdikleri onu ölmediğini, kaybolduğunu ve yakında döneceğini düşünmüş, çaresizce umutlanmıştı. Ancak aradan aylar geçmesine rağmen Refik bir türlü ortaya çıkmamıştı. Artık eski iyimserlikleri, kuraklığa yenilen bir çiçeğin solması gibi yavaşça yitip gitmişti. Ne kadar inatçı ve inançlı olursa olsun, Refik’in karısı Selma da diğerleri gibi umudunu kaybetmeye başlıyordu: Refik’in başına bir şey gelmiş olmalıydı. Çeşitli dernekler, belediyeler, basın organları aracılığıyla kaybı tüm Türkiye’ye duyurulmuştu. Ama bir türlü bulunamamıştı. Refik bir türlü ortaya çıkmamıştı. Karısı Selma, doğaldır ki bu durumdan en fazla etkilenen olmuştu. Kocasının ya organ mafyasına ya da bir kaza kurşununa kurban gittiğini düşünüyordu. Acısı giderek tanımsız bir hale bürünüyordu. Bu, o kadar ıstırap dolu bir süreçti ki, artık herkes gibi o da ölmüş olsa dahi Refik’in ortaya çıkmasını, bulunmasını istiyordu.


Öykü

Öykü Geçen aylar Selma için o kadar feciydi ki, kadın sonunda evde tek başına çıldırmaya başladı. Refik rüyalarına giriyordu. Hem, onu görmek için illa uykuya dalmasına gerek yoktu. Selma Refik’i her Allah’ın günü evde, bir şeyler yaparken, geceleyin kendisine sımsıkı sarılmış bir şekilde uyurken, her daim yanında hayal ediyordu. Hayali bir Refik vardı artık yanında. Kadın zihnen ve ruhen bağımlı hale gelmişti buna. Kendini öyle bir kaptırmıştı ki, bu durum sonunda akrabaları tarafından fark edildi ve kadın Bakırköy Hastanesi’ne kaldırıldı. Kendisine ağır şizofreni teşhisi kondu. Zararsız, kendine yönelik deliliği o süreç boyunca o kadar ciddi boyutlarda kök salmıştı. Kadın sonunda önemli bir ölçüde akıl sağlığını yitirmişti. Hastaneye yatırıldığı andan itibaren hayali Refik ondan koparılmıştı. Artık hepten yalnızdı. Ama Selma bunu başka bir şeye yoruyordu. Tek başına yaşadığı koğuşundaki uzun ve sessiz gecelerde düşünmüş ve ümidini yitirmemeyi başarmıştı: Refik gelecekti. Yoldaydı. Geliyordu. Çok yakındı. Hatta evet! Refik geliyordu. Evine dönüyordu. Evde olacaktı! Çok yakında hem de! Onu evine geri bırakmaları gerekiyordu! Çünkü Refik şu an yoldaydı! * * * Yine bir gece, Selma koğuşunda bir köşeye çökmüş, yere bakarak oturmaktaydı. Sessizlik bulaşıcı bir hastalık gibi her yere sinmişti. Hastane, karanlığın çökmesiyle birlikte iyice ürkünç bir hal almıştı. Doktorlar her geceki gürültülerden sonra ceza olarak koğuştaki kandili almışlardı. Oda kendi kaderine mahkûmdu artık. Selma yarı boş gözlerle, pencereden içeri hissiz bir yavaşlıkta sızıp yere vuran ışığa bakarken, önünde birden bir karaltı belirdi. Gayri ihtiyari başını kaldırdı ve korkarak ondan uzaklaşmaya çalıştı. Ama gelen Refik’ti. Ondan önce davranarak, zarar vermek istemediğini belirtmek için ellerini kaldırdı ve ondan uzakta durdu. “Şişt, Selma,” dedi fısıltıyla. “Korkma. Benim.” Kadının korku dolu bakışları değişti ve kaşları kalktı. “Refik?” “Evet. Benim, Refik. Karşındayım işte. Bağırma sakın.” Kadın doğrulup ona doğru atladı ve sarıldı. Refik kollarını ona güçlü bir şekilde dolarken, bir yandan da onu uyardı. “Sessiz ol. Buraya gizlice geldim. Merak etme. Kimse beni gelirken görmedi. Göremezler de. Gizli bir yol buldum. Seni görmek için.” “Yaşıyorsun!” “Yaşıyorum tabii. Ama bunu kimseye söyleme. Gizlice geldiğimi öğrenirlerse doktorlar bir daha buraya gelmeme izin vermeyebilirler. Sen hiçbir şey olmamış gibi davran.” “O zaman… Buradan dışarı çıkayım!” “Dışarısı o kadar kötü ki. Her şey çok kötü. Burası çok güvenli. Hem ben seni her akşam görmeye geleceğim. Söz veriyorum. Çünkü ben de…” Bir an Refik’in boğazı tıkanır gibi oldu. “Seni… Çok özledim.” Kadın ilk an bir şey demeden ona baktı. Baktı. Bakarken konuşmadı. Sonunda yutkundu. Neyden sonra, sayıklar gibi “Sakın,” dedi. “Sakın gelmemezlik etme. Olur mu?” “Sana söz veriyorum hayatım.” Refik’in kolları şimdi iyice sıkıydı. “Gelmemezlik etmeyeceğim. Her gece, bu seferki gibi burada olacağım. Ama ne dedik?” Refik şakacı bir edayla göz kırptı. “Gizli. Tamam mı?” Gülümsedi. Kadın canlanır gibi olmuştu. Heyecanlı bir şekilde “Tamam!” dedi. “Söz veriyorum, kimseye belli

64

etmeyeceğim. Ağzımı açmayacağım! Yemin ederim!” Refik, karşısında çocukça bir sevince boğulmuş kadına baktı. Ama ağzını açmadı. İçinde bilmediği yerlerden çıkan sarmallar her yerini düğümlemişti sanki. Kaşları büzüştü. Yutkunuyordu. Ve konuşmamayı sürdürdü. Bir süre bakıştılar. İnce bir ipek huzmesi gibi, bir ip yaş kadının büzülmüş yanağına düştü, aşağı doğru ilerledi ve sonra yitip gitti. Kaderin her nedense kendilerine ördüğü bu garip ağın onları düşürdüğü şu durum gibi. Daha sonra Refik onu yatağına yatırdı. Saçını okşadı. Ona bakarken sadece yüzü değil, bakıp da anlayabilen için, gözlerinin içleri, en derin yerleri dahi gülümsüyordu. Kadın bir bebek narinliğiyle uyku dünyasına daldı gitti ve Refik oradan ayrıldı. * * * Olaydan sonra baş melek bir süre boyunca ona cismi biri gibi olmayı, çeşitli nesnelere istediği gibi dokunmayı ve elbette ki sevdiği insanlara sarılabilmeyi öğretmişti. Refik her zamanki görevlerini yapmayı sürdürecekti. Bir hayalet olarak. Ama söz vermişti; kendisine de, baş meleğe de, içinden, karısına da: Her gece yanına uğrayacak, kolları arasına alacaktı onu. Ona güç verecekti. Ona moral verecekti. Kalabalığın ve aptal insanların yarattığı bu yapayalnız dünyada, onun yanında olmayı sürdürecekti. Bomboş sokaklarda yürüyüp, gizleyemediği bir hüzünle ağlarken, ‘Onun için yapabileceğim en iyi şey artık bu,’ diye düşündü ve şu acımasız gerçeklerin oluşturduğu şu hayatta, çocukça bir şekilde bununla teselli buldu. Ve bunu söylerken etrafındaki kimse ne olup bittiğini anlamamıştı bile. Görünmezdi.

Öykü:Volkan Levent SOYLU

65


Çizgiroman

Çizgiroman

66

67


Çizgiroman

Öykü

Birlikte Gülümsemek Saatlerdir karşısında oturduğum televizyonun başından kalktığımda, gözlerimi açmakta zorlanıyordum. Uykumun kaçmasından korktuğum için bu gecelik dişlerimi fırçalamaktan vazgeçip, soluğu yatak odasında aldım. Eşim, tuvalet masasının önündeki sandalyeye oturmuş elindeki pamukla makyajını temizliyordu. Göz ucuyla ona söyle bir baktıktan sonra yatağa sırt üstü uzandım. Büyük bir keyifle ellerimi başımın arkasında kenetlediğim sırada, tavanda lambanın açık olduğunu gördüm. Çocukluğumdan beri aydınlık bir ortamda uyumayı hiç sevmem. Yanan lambadan yayılan ışık huzmeleri nedense bende hep uyarıcı bir etki yapar ve ne kadar yorgun olursam olayım bir türlü uykuya dalamam. Bu yüzden hep loş ortamlarda uyumayı tercih ederim. Karanlıkta eşyalar canlanmış gibi gelir bana. Gölgeler odanın içinde sürekli uçuşup durur. Bu olağanüstü durum karşısında, yarı ürpermiş, yarı keyiflenmiş yüreğim önce deli gibi atmaya başlasa da, bir süre sonra sakinleşirim. İşte o zaman beynimin hayal gücü devreye girer. Ve uyuyup kendimden geçene kadar serüvenden serüvene sürüklenirim. Sıkıntıyla yana dönüp eşime baktım; son derece ağır hareketlerle makyajını temizliyordu. “Bu gidişle sabaha kadar onu beklemem gerekecek,” diye düşündüm. Acele etmesi için onu uyarmayı içimden geçirdiysem de, sonunda yine beni haksız çıkaracağını bildiğimden bu fikrimden hemen vazgeçtim. Uyumak için yeniden sırtüstü döndüğümde birden kendimi çok yorgun hissettim. Oysa işyerinde bugün hiçbir iş yapmamış, neredeyse bütün gün oturmuştum. Bir an, “İhtiyarlıyorum galiba!” diye düşündüm. Ancak savunma mekanizmam; evham yaptığım, sadece bahar yorgunu olduğum konusunda beni çabucak ikna etti. Tepemde duran ve yaydığı ışıkla uyumamı engelleyen avizenin bir armuda benzediğini de o an fark ettim. Gülümseyerek eşime döndüm ve “Avizenin armuda benzediğini biliyor musun?” diye sordum. Şaşırmış bir edayla önce bana, sonra da avizeye bakıp, “Saçmalama,” dedi. “Ama benziyor,” diye ısrar ettiysem de, yanıt vermedi. Çaresizce gözlerimi sıkıca kapattım; ama yine de ışık bir yerlerden sızıyordu. Bir an önce işini bitirip lambayı kapatması için dua etmeye başlamıştım ki; “Farkında mısın artık hiç konuşmuyoruz,” dedi. Uzandığım yerden doğrulup aynadan bana yansıyan görüntüsüne baktım. Hiç konuşmamış gibi son derece sakindi ve elindeki pamukla yüzünü ovalamaya devam ediyordu. Her zaman yaptığı gibi ortaya bir laf atmış ve kenara çekilmişti. Bu sefer tepkisiz kalmayacaktım. Ayağa kalkıp yanına gittim. Arkasında bir süre beklememe rağmen, ne yaptığı işe ara verip dönüp bana baktı, ne de sözlerine bir açıklama getirdi. Sinirlenmemeye çalışarak, “Duyamadım, ne dedin sen?” diye sordum. Elindeki pamukla yüzünü silmeye devam ederken, “Artık hiç konuşmadığımızı söylemiştim,” dedi. Ses tonu, bir yabancıyla konuşur gibi soğuktu. Varlığımı; ya hiç umursamıyordu, ya da beni hayatından çoktan çıkarıp atmış gibi mesafeliydi. Nedenini sormaya cesaret edemedim. “Uykusuzluktan dolayı böyle hissediyor olmalıyım,” diye düşünüp, ortamı yumuşatmaya çalıştım. “Yine yanılıyorsun, bak ne güzel konuşuyoruz.” Elindeki pamuğu tuvalet masasına bıraktığında, bakışları aynadaki görüntüme kilitlenmişti. Sanki hayatında ilk defa görüyormuşçasına bakıyordu. Ardından kendini tutamayarak gülümsedi ve “Konuşmak kavramını böyle algılıyorsan zaten artık yapacak bir şey kalmamış,” dedi. Sakin ses tonuna karşın yüz hatları gergindi. “Farkında olmadan onu bu kadar kızdıracak ne yaptım?” diye düşündüğüm sırada, aniden ayağa kalkıp karşıma geçti.

68

69


Öykü

Öykü

“Günlük konuşmalarımıza hiç dikkat ettin mi? Birbirimize söylediğimiz sözler hep aynı. Komik; ama o anlarda kullandığımız kelime sayıları bile sınırlı. Nasılsın? İyiyim, ya sen? Bildiğin gibi. Günün nasıl geçti? Hep aynı. Yemekte ne var? Güzel. Uykum geldi, ben yatıyorum. İyi geceler. Senin, konuşuyoruz ya… dediğin işte bundan ibaret. Söylesene, bu yirmi kelime için mi birlikte yaşıyoruz?” “Başımdan ilginç bir olay geçmiyorsa suç benim mi? İşyerindeki muhabbet hep aynı. Sabah gidiyorum akşama kadar eşek gibi çalışıyorum. Sırf sana anlatacak bir öyküm olsun diye çılgınlıklar yapmamı beklemiyorsun herhalde? İstiyorsan, performansımdan sürekli şikâyet eden müdürümün kel kafasına bir bardak su dökebilirim. Sonra da nasıl kovulduğumu ballandırarak sana anlatırım.” “Söylediklerimden bunu çıkarttıysan, pes diyorum.” “Hem bana laf yetiştireceğine kendine bak, senin de pek konuşkan olduğunu söyleyemeyiz.” “Ne yaparsın üzüm üzüme baka baka kararır.” “Bırak şimdi bunları da canın neye sıkıldı onu söyle bana.” “Birlikteliğimiz ile ilgili hiçbir problem olamaz, sıkıldıysam mutlaka başka bir olay yüzündendir, öyle mi? Şuraya bak; ben ne diyorum, sen ne anlıyorsun. Neyse uzatmayalım artık, bir şeyim yok.” “Madem yok neden üzerime bu kadar geliyorsun?” “Nasılsa beni anlamıyorsun, o zaman neden kendimi yorayım ki?” “Madem başladın bitir ve rahatla.” “Öyle mi? İyi dinle o zaman; sıkıldım artık, duyuyor musun sıkıldım.” “Benden mi?” “Keşke olay bu kadar basit olsaydı. Yaşantımıza bir baksana…” “Nesi var ki? Gül gibi yaşıyoruz.” “Aynı evde yaşayan iki yabancı gibiyiz. Mecbur kalmadıkça ne birbirimizle konuşuyoruz, ne de dertleşiyoruz. Aynı olaya birlikte gülümseyemiyoruz bile.” “Ama birlikte oluyoruz öyle değil mi?” “Haklısın bir tek cinsellik kaldı elimizde. Onda da; ihtiyaçlarımızı gidermek için birbirimizi kullanıyoruz, hepsi bu.” “Böyle düşündüğünü bilmiyordum.” “Yalan mı? Ne olursun gerçekleri gör artık, cinsellik haricinde paylaştığımız ne kaldı elimizde?” “Abartıyorsun.” “Hiç sanmıyorum. Biliyor musun, artık dayanamıyorum böyle yaşamaya. Sonunda alıp başımı gideceğim.” “Nereye?” “Senin olmadığın ve asla bulamayacağın herhangi bir yere.”. “Bana bak, sen menopoza mı girdin?” “Girmedim; ama bak ondan bile haberin yok. Neyi paylaşıyoruz ki bunu paylaşalım.” “Ne yapmamı istiyorsun?” “Benim zorumla yapacaksan hiçbir şey.” “Seni anlamak gerçekten gün geçtikçe zorlaşıyor. Artık hiç tanıyamıyorum seni” “Ne güzel bak bu gece bir yabancıyla yatmış olacaksın. Fantezilerin gerçekleşiyor…” “Gece vakti canın kavga etmek istiyor galiba”. “Seninle kavga bile etmek gelmiyor içimden.”

“Yani?” “Hiç. Hissettiklerimi bilmeni istedim o kadar. Ben yatıyorum, iyi geceler,” dedi ve yanıt vermemi beklemeden yanımdan uzaklaştı. Sersemlemiştim. Ortalıkta somut hiçbir olay yokken isyan etmişti ve ben sebebini gerçekten bilmiyordum. Bakışlarımı eşime çevirdiğimde, hiç tartışmamış gibi son derece rahat olduğunu gördüm. Acele etmeden geceliğini giyip yatağa uzandı. Yorganı her zaman yaptığı gibi çenesinin altına kadar çekip sol tarafına doğru döndü. Artık yüzünü görmüyordum; ama kısa zamanda derin bir uykuya dalacağından emindim. Ne de olsa zehrini akıtmış ve rahatlamıştı. Benim ise gözlerim sonuna kadar açılmıştı. Yatağın kenarına oturup düşünmeye başladım. “Sıkılmış; ama kimden? Yaşamının tekdüze olmasından mı, benden mi? Monotonluk hepimizin ortak derdi olduğuna göre, sorun benden kaynaklanıyor. Zaten bütün işaretler de bunu gösteriyor. Öyle olmaza her gece horladığımı bahane ederek salondaki kanepeye geçmezdi. Üstelik horlamadığım halde. Çok yorgun olduğum günlerde belki hafif bir hırıltı sesi çıkartıyorum, o kadar. Varsayalım horluyorum. Bu da birdenbire olmadı ya? Evliliğimizin ilk yıllarında şikâyetçi olma, şimdi söylen dur. Hem kendisi de horluyor. Konuşmadığımız konusuna gelince, o da palavra. Neredeyse yirmi yıllık evliyiz, anlatılacak her şeyi birbirimize zaten anlattık, şimdi kalkıp mahalle kahvesindeki ihtiyarlar gibi dedikodu mu yapacağız? Başımdan ilginç bir olay geçince zaten anlatıyorum, o zaman sorun ne? Hayatında başka biri mi var? Beni terk etmek için de sudan bahaneler yaratıyor. Yok canım, böyle olsaydı mutlaka hissederdim? Ama ya varsa?” Yatakta eşimden uzak bir köşeye uzanıp gözlerimi kapattım. Hayatında benden başka biri olma olasılığı zihnimi sürekli kurcalayıp duruyordu. Uykum tamamen kaçmıştı. Düzenli nefes alış verişleri, çoktan derin bir uykuya daldığını gösteriyordu. Bu duruma daha çok sinirlendim. “O kadar söylenip ağız tadımı kaçır, sonra da bir şey olmamış gibi uyu, yok kardeşim bu iş böyle yürümez. Sabah ilk işim alıp karşıma konuşacağım. Ne istiyorsun? Ayrılmak mı? Tamam. Yeter ki huzurumu bozma.” Ancak saatlerce sonra dalabildim. Uyandığımda yatakta yalnızdım. Yattığım yerde tembelce gerinirken, kendini affettirmek için erkenden kalktığını ve muhteşem bir kahvaltı hazırlığına giriştiğini düşündüm. Ama o kadar kolay teslim olmayacaktım. Önce dün gecenin hesabını vermeliydi. Zafer kazanmış bir komutan edasıyla yerimden kalkıp banyoya gittim. Çıktığımda evde garip bir sessizlik vardı. Beklentilerimin aksine burnuma yemek kokuları da gelmiyordu. Evin tüm odalarını dolaştım, kimse yoktu. Taze ekmek almak için fırına gitmiş olabileceğini varsayıp mutfaktaki tabureye oturdum. Ne çay demlenmişti, ne de başka bir hazırlık vardı. Panikle ayağa fırlayıp salondan cep telefonumu aldım ve eşimi aradım. “Aradığınız numaraya ulaşılamıyor...” Öfkeyle cep telefonunu yere fırlattım. Sinirden her tarafım titriyordu. Birden dün geceki konuşmamızı anımsadım; “Sıkıldım artık. Alıp başımı gideceğim,” demişti. Kendimi tutamayarak, “Saçmalama,” diye haykırdım, “o kadar kolay değil terk etmek.” Umutla odalara yeniden baktım, sonuç değişmedi. Yılgınlıktan olduğum yere çöktüm. Böyle bir terk edilişi hak etmemiştim. Benimle konuşup nedenini anlatmalıydı, ya da ne bileyim en azından bir not bırakmalıydı. Birden duraksadım, belki de yazmıştı ve ben fark etmemiştim. Çöktüğüm yerden hızla ayağa kalkarak yatak odasına koştum. Haklıydım, aradığım not tuvalet masasının üstünde duruyordu. Elimi uzatmama rağmen alamadım. Bakışlarımı üzerinden ayırmadan yatağın kenarına oturdum. Elektrik verilmişçesine tüm vücudum titriyordu. “Belki,” diyordum kendi kendime, “belki de korktuğum gibi değildir. Acilen çıkması gerektiği için bırakmıştır notu.” O an rahatlıyor ve okumaya karar veriyordum. Tam yerimden kalkacağım sırada ise, “Ya değilse?” korkusuyla kıpırdayamıyordum. Neden sonra tüm cesaretimi toplayıp notu aldım ve okudum. Üç kelime ve 16 harften oluşuyordu. “Seni terk ediyorum.” Yirmi yıldır evli olduğumuzu düşünürsek sene başına bir harf bile düşmüyordu. Öfkeyle buruşturup yere fırlattım. Ne yapacağımı

70

71


Öykü

Öykü

bilmeden evin içinde bir süre dolandıktan sonra salondaki koltuğa kendimi bıraktım. Midem bulanıyordu. Ellerimi karnımın üstünde birleştirip öne doğru eğildim. İleri geri sallanırken hayatında başka biri olmalı diye düşünüyordum. Başka bir erkek… Öfkeyle yerimden fırlayıp elime geçen her eşyayı parçalamaya başladım. Kısa zamanda savaş alanına dönen odanın ortasına kan ter içinde yığıldığımda, hayatımda ilk kez kendimi bu kadar çaresiz hissettim. Halının üstünde ne kadar yattığımı bilmiyorum, sadece ağlamalarımın arasında, “Gittiyse gitti. Bundan sonra ne karışanım var, ne de hesap soranım. Canım ne isterse onu yapacağım,” diye bağırıp kahkahalar attığımı hatırlıyorum. Bu gitgeller arasında bir süre sonra tüm duygularımı yitirdim. Adeta taş kesilmiştim. Ancak saatler sonra gerçeği kabullendim. Eşim beni terk etmişti ve bir daha hayatımda hiç olmayacaktı. O an; beni bu kadar öfkelendiren duygunun, terk edilmişlikten çok onun yokluğu olduğunu anladım. Eşimi seviyordum ve onu yeniden elde etmek için ne gerekiyorsa yapacaktım. Yere fırlattığım telefonu aldım, onca darbeye rağmen hâlâ çalışıyordu. Hızla numarasını çevirdim, ulaşılamıyordu. Bundan sonra ona hiç ulaşamayacak olmanın korkusuyla ağlamaya başladım. Bir yandan da, “Seni çok seviyorum. Ne olur geri dön,” diye inliyordum. “Uyan artık.” Sıçrayarak gözlerimi açtım. Eşim yanımdaydı ve iki eliyle beni omuzlarımdan sarsıyordu. Neler olduğunu kavramaya çalışırken, “Kötü bir rüya gördün galiba?” dedi. “Rüya mı? Gerçekten tüm yaşadıklarım rüya mıydı?” diye mırıldanırken etrafıma bakındım. Gecenin bir yarısıydı ve yataktaydım. “Gerçekten rüyaymış,” diye bağırdım. İçim sıcacık olmuştu, bu keyifle gülmeye başladım. Sabırla sakinleşmemi bekledi, ardından soğuk bir durgun bir tonla, “Sevgi ve kâbus. İlginç. Söylesene bu iki zıt kutbu bir araya getirmeyi nasıl becerdin?” diye sordu. “Anlamadım!”. “Seni seviyorum diye haykırıyordun da… Bu derece sevdiğin kim?” “Tabii ki sen.” “Hiç inandırıcı değilsin. Neyse anlat bakalım rüyanda ne gördün?” Dilimin ucuna kadar geldiği halde, takılacağından korktuğumdan söyleyemedim. Omuzlarımı yukarıya kaldırıp, “Bilmiyorum. Tek anımsadığım tedirgin olduğum,” dedim. İnanmayan gözlerler bir süre beni süzdükten sonra, nedense ısrar etmedi ve “İyi geceler,” diyerek arkasını dönüp yattı. İlk seferkinin aksine eşime sıkıca sarıldım. Vücudundan yayılan sıcaklık sayesinde de, kısa zamanda derin bir uykuya daldım. Akşam işten çıktığımda inanılmaz yorgundum. Bütün gün hiç durmaksızın çalışmıştım. Eve vardığımda, aklımdaki tek düşünce bir an önce yatmaktı. Eşim kapıyı açtığında, dışarı çıkılacakmış gibi giyinmişti. Şaşırmama rağmen sadece, “Nasılsın?” diye sordum. Acele etmeksizin ayakkabılarımı çıkartırken de, neden böyle giyinmiş olduğunu bulmaya çalıştım. “Böyle giyindiğine göre dışarı çıkacağımız kesin, peki ama neden? Şimdi kalkıp ne olduğunu sorsam, yemediğim laf kalmaz. Acaba önceden söylemiş miydi? Lanet olsun hiçbir şey hatırlamıyorum. Söylemediyse daha kötü? O zaman kesinlikle bugün bir yıldönümü… Neden hep önemli günler bu kadar yorgun olduğum zamanlara denk gelir? Bırak şimdi sızlanmayı da ne olduğunu bulmaya çalış. Bugün 16 Haziran olduğuna göre evlilik yıldönümümüz olamaz, sonbaharda evlenmiştik. Doğum gününü de daha geçen ay kutladık, geriye ne kaldı? Çıkmaya başladığımız gün mü? Saçmalama. Sevgililer günü de değil, sakın haberim olmadan bugünü evliler günü ilan etmesinler! Anlaşılan bulamayacağım. En iyisi sorumluluk bilinci yüksek eş rolünü oynamak…”

“Hazır olduğuna sevindim bir tanem. Üstümü değiştireyim hemen çıkarız. Meraklanma geç kalmayız, bugün trafik şaşılacak derecede rahat.” Hiç teklemeden, kendimden emin bir şekilde konuşmam eşimi çok şaşırtmıştı. Gözlerini, gözlerimden ayırmadan, “Nereye yetişeceğiz?” diye sordu. “Unuttum sandın değil mi? Biz öyle kocalardan değiliz, yer bile ayırttım.” “Neyi unutmadın?” Sorgulayacağına gel sarıl be kadın. Ardından, “Unuttun sanmıştım, nereye gidiyoruz?” gibilerinden birkaç laf et, et ki söylediklerinden ipucu kapıp oyunuma devam edeyim. Gerçi o da haklı. Her seferinde aynı numarayı çekiyorum, akıllandı haliyle. Şimdi iyi düşün oğlum, öyle bir yuvarlak söz söylemelisin ki tüm kuşkuları bir anda silinsin. “Birlikteliğimizi tabii ki.” Önce yüzünde bir dalgalanma oldu, ardından gözlerini üzerimden çekip başını öne eğdi. İtiraz etmediğine göre doğru tahmin etmişim diye aklımdan geçirdim. Bugün, birlikteliğimizle ilgili önemli bir tarih olmalı. Nişanlandığımız ya da ilk tanıştığımız gün mü acaba? Bunları bugüne kadar hiç kutlamazdık, demek ki yaşı ilerleyince duygusallaştı. Kesin şu an, “Nasıl da çabuk geçti yıllar, hiç anlamadım,” diye düşünüyordur. Bu sefer de iyi yırttık… “Yıllar çabucak geçiyor değil mi hayatım. Sanki daha dünmüş gibi geliyor; ama baksana aradan yirmi kusur yıl geçmiş. Neyse bir elimi yüzümü yıkayayım sonra hemen çıkarız.” Nereye gitsek acaba? Bana kalsa bir kebapçıya gidelim derim. Hem karnımızı iyice doyururuz, hem de erkenden eve dönüp yatarız. Hayatta kabul etmez. “İnsan hayatında kaç defa bugünü kutluyor, içkili, müzikli bir yere gidelim,” diye tutturur. “Gerek yok.” Gerek yok mu? Ey güzel Allah’ım nihayet sesimi duydun. Demek sadece benim için giyinip süslenmiş. Tabii ya insanın evi gibisi var mı? Önce; baş başa iki duble içip muhabbet ederiz, sonra da hop yatağa. Muhabbet mi? Bugün de, hiç de konuşacak halim yok doğrusu. En iyisi, gözlerinin içine buğulu bir şekilde bakıp, “Bırak bu gece dudaklarımız yerine yüreklerimiz konuşsun,” demeli. Vay be, gerçekten güzel lafmış. Unutmasam bari. “Madem bu kadar ısrar ediyorsun kırmayayım seni. Sen hazırladığın masaya geç ben elimi yıkayıp hemen geliyorum.” “Yemek yapmadım. Salona geçelim, seninle konuşmamız lazım.” Karşılıklı duran iki koltuğa oturduğumuzda aklım karışmıştı. “Hem yemek hazırlamamış, hem de dışarı çıkmak istemiyor. Üstelik giyinip süslenmiş. Neler oluyor böyle.” Akıl yürütmekten sıkılmıştım artı, sinirlendiğimi açıkça belli eden bir ses tonuyla, “Dinliyorum,” dedim. “Seni terk etmeye karar verdim.” “Ne yapmaya karar verdin?” “Görüyorsun, yürümüyor bu beraberlik. Uzatmanın bir anlamı yok. Bavulumu topladım, gitmek için senin gelmeni bekliyordum.” “Şaka mı bu?” “Hayır .” “Rahatsız olduğun konu ne o zaman?” “Neden görmezlikten geliyorsun? Uzun zamandır birbirimizden uzaklaştık, birlikte hiçbir şeyi

72

73


Öykü

Öykü

paylaşamıyoruz.” “Başka biri mi var? “Ne fark eder?” “Başka biri mi var diye sordum.” “Evet.” Başımdan aşağıya kaynar su dökülmüşçesine yerimden fırladım. Tüm vücudum alev alev yanıyordu. Avazım çıktığı kadar bağırmaya başladım. “Bunu bana nasıl yaparsın?” “Kendine gel.” “Önce kalk beni aldat, sonra da kendine gel diye nasihat ver. Bırak bu olgun havaları. Kim bu adam?” “Kim olduğunun ne önemi var?” Aldatılmıştım ve eşim bunu hiç pişmanlık hissetmeden, sıradan bir olay gibi anlatıyordu. Öfkeyle üzerine yürüdüm. Artık hiçbir şey umurumda değildi. O da bunu hissetmiş olmalı ki, “Sakın bana dokunma,” diye haykırdı. Umursamayıp ilerlemeye devam ettim. Vücudunu geriye doğru çekti ve kollarını ileriye doğru uzatıp olanca kuvvetiyle beni itti. Yere kapaklanmamla gözümü açmam bir oldu; yataktaydım. Eşim, başını benden tarafa çevirip “Yine mi kâbus gördün?” diye sordu. “Galiba,” dedim. Uykulu bir sesle, “Ters tarafa dönerek uyumayı dene,” dedikten sonra arkasını dönüp yattı. Gözlerimi kapatır kapatmaz, rüyam kaldığı yerden devam etmeye başladı. Bu sefer düş gördüğümün bilincindeydim; ama ne olaylara müdahale edebiliyordum, ne de uyanabiliyordum. Salonun ortasında yerde yatıyordum ve eşim tam başucumda ayakta duruyordu. “Bu şekilde bitmesini hiç istemezdim; ama böyle olmasını sen istedin. “Haklısın,” dedim ayağa kalkarken, “hayattaki en büyük arzum senin tarafından aldatılmaktı.” “Olayları çarpıtma. Arayışa beni sen zorladın.” “Neler yapmışım da haberim yokmuş. Desene…” Sözümü bitiremedim. Kapı zili ısrarla çalıyordu. Eşim, “Artık gitmem gerekiyor, beni bekliyor,” dedi. “Kim bekliyor?” Endişeli bir şekilde bana baktı. Bu arada dudaklarını ısırıyordu. Zor duyulan bir sesle, “O,” dedi, sonra da telaşla, “lütfen bir tatsızlık çıkartma. Bu saatten sonra ne yaparsan yap kararımı değiştiremezsin,” dedi. Arkasını dönüp salondan çıktığında, sıkıntıdan nefes bile alamıyordum. O an tüm bu yaşadıklarımın bir düş olduğunu anımsadım. Kendi kendime, “Bundan kurtulmak için gözünü açman yeterli, sadece biraz gayret et,” dedim; ama beceremedim. Eşim yatak odasından bavulunu alıp antreye geldiğinde, “Birlikte güzel günlerimiz oldu, ne olursun bu anıları bozacak bir şey yapma,” dedi ve gitmek içim kapıyı açtı. O sırada adamın gölgesini gördüm. Gerçekle yüzleşmenin öfkesiyle onlara doğru deli gibi koşmaya başlamıştım ki, birden görüntüleri silindi. Kan ter içinde gözümü açtım. Yataktaydım ve eşim yanımda uyuyordu. “Bu sefer bağırmamıştım,” diye düşündüm ve yavaşça yataktan kalkıp mutfağa gittim. Buzdolabından çıkardığım su şişenini ağzıma dayayarak kana kana içtim. Saate baktım, dörde yaklaşıyordu. Uykum kaçmıştı. Salona geçip sesi tamamen kısarak televizyonu açtım. Dalgın gözlerle oynayan diziye bakarken gece boyunca gördüğüm kâbusu düşünmeye başladım. “Ne kadar saçma sapan düşler gördüm böyle? Başka bir erkek varmış da, onun için beni terk edecekmiş de… Gerçekten böyle ihtimal olabilir mi? Saçmalama oğlum alt tarafı rüya. Hem rüyalar ters çıkarmış derler.

Bak işte buna inanırım. Benim gibi adam sevilmez mi? Tamam son dönemlerde biraz monotonluğa girdi birlikteliğimiz; ama tüm evliliklerde olan durum bu. Kolay değil yirmi yıldır beraberiz, olacak o kadar. Yine de bu durağanlığı bir şekilde bertaraf etmek lazım. Ne zamandır Paris’e gitmek istiyordu, bir sürpriz yapsam mı acaba? Bak bu iyi geldi aklıma. Hem stres atmış oluruz hem de hayatımıza biraz renk gelir.” Esnemelerim artmaya başlayınca televizyonu kapatıp yatak odasına geri döndüm. Eşimi uyandırmamaya azami dikkat ederek sessizce yatağa girip pikeyi üzerime çektim. Zihnimdeki soru işaretlerini halletmiş olmanın rahatlığıyla da kısa sürede daldım. Gözlerimi açtığımda yatakta yalnızdım. Eşim sabahları erken kalkmayı severdi, bu yüzden önemsemedim. Zaten düşünecek halim yoktu. Gece boyunca doğru dürüst uyuyamamıştım ve şu an başım çatlarcasına ağrıyordu. Biraz daha uyumak için eşimin yattığı tarafa dönüp yastığını kollarımın arasına aldım. Tam kendimden geçiyordum ki, parmaklarımın ucuna bir kâğıt parçası dokundu. Önce ilgilenmedim, sonra garip merak sardı içimi ve dayanamayıp notu yerinden alıp okudum. “Bir süre ayrı yaşayıp birlikteliğimizi gözden geçirmeye karar verdim. Umarım yokluğum yaptığın yanlışlıkları görmeni sağlar.” Anlaşılan hâlâ rüya görüyordum. Bu yüzden hiç tereddüt etmeden elimde tuttuğum kâğıdı buruşturup yere fırlattım. Düşlerime hükmetmenin mutluluğuyla, “Terk etmek istiyorsan terk et, nasıl olsa rüyadayız,” diye mırıldanıp, yatağın bir ucundan diğer ucuna doğru yuvarlanmaya başladım. Başımı, komodinin sivri kenarına o şımarıklık anında vurdum. Acıyla haykırıp yattığım yerden fırladım. Ayaklarımın yanında buruşmuş bir şekilde duran kâğıt parçası, saçlarımın arasından akan kanla kaplandığında, ben hâlâ sabırla uyanmayı bekliyordum.

74

75

Öykü: Atilla BİLGEN


Sinema

Sinema

2010-2011 Sezonu Değerlendirmesi (1) Yoğun bir festival dönemini geride bıraktık. Son aylarda vizyon filmlerinin sayısı da hiç az değildi doğrusu. Kendi adıma son dört aydır sinemada en az bir film seyretmeden geçirdiğim gün sayısının çok az olduğunu söyleyebilirim. Artık gerçekten yorucu olmaya başlamışken yaz ayları geldi ve biz sinemaseverlere biraz nefes alma fırsatı vermeye başladı. Biz de fırsat bulmuşken geçmiş yıllarda olduğu gibi bu yıl da Gölge e-Dergi’nin sayfalarında geçtiğimiz sezonun filmlerine bir bakalım dedik. Böylece vizyonda bir görünüp bir kaybolan başarılı filmleri hatırlatabilir, bu filmlerin toplu gösterilerde, DVD / Blu-Ray formatında ya da televizyonlarda izlenmesine vesile olursak ne mutlu bize. Bu yazımızda 2010-2011 sezonu olarak Haziran 2010-Mayıs 2011 arasında gösterime giren filmleri değerlendireceğiz. Bu dönemde 265 adet film gösterime girmiş. Bu da geçtiğimiz sezona göre tam 15 film fazla anlamına geliyor. Ufak bir hesaplamayla bunun ortalama ayda 22, haftada 5 film anlamına geldiğini görebiliriz. Son yıllarda gösterime giren film sayısında istikrarlı bir artış görüyoruz. Sevindirici bir durum bu ancak halen yurtdışında gösterime giren bazı önemli filmleri vizyonda görmek mümkün olamıyor. Sayı artarken kalitenin artıp artmadığı ise çok tartışmalı. Özellikle yerli filmlerde (buna önümüzdeki ay yerli filmleri detaylı olarak ele alırken tekrar değiniriz). İşin daha da düşündürücü tarafı “sanat filmi” olarak anılan filmlerin artık iyice festivallere kayması. Bu tip filmler gösterime de giriyorlar belki ama ne yazık ki çok az seyirci çekiyorlar. İncelediğimiz dönemde gösterime giren filmlere baktığımızda pek çoğunun ancak bir kaç bin seyirci çekmiş olduğunu görüyoruz. Elbette sinema piyasasında popüler filmler her zaman ağırlıkta olacaktır ama filmler arasındaki uçurum giderek artıyor. “Sanat filmi” ya da “festival filmi” algısı pek çok seyirci için sıkıcı film anlamına geliyor maalesef. Hatta bir dağıtımcı firmanın orijinal dili Almanca olan bir filmi, Almanca olması “sanat filmi” algısı yaratıyor diyerek İngilizce dublajlı olarak gösterime soktuğunu biliyorum (o filmi izleyenler anlamıştır ama yine de firmanın ismi bende kalsın). Bazı filmlerin dağıtım masraflarını çıkarıp çıkarmadıklarını gerçekten merak ediyorum doğrusu. Ancak bu gidişatın hiç sağlıklı olmadığını düşündüğümü söylemeliyim. Bu sezon dağıtım açısından gördüğümüz farklı bir uygulama da var. Az salonda gösterime giren filmler normalde önce İstanbul’da gösterime girer, sonra diğer büyük şehirlere uğrar, devamında da Anadolu’nun diğer şehirlerine giderdi. İstanbul’da 3-4 hafta geçirdikten sonra diğer illere giden filmin seyirci sayısı iyice düşerdi. Ne de olsa çeşitli medya organlarında filmlerden sadece gösterime girdiği hafta bahsediliyor. 3-4 hafta sonrasında ise ortalama bir seyircinin aklında bu filmlerin ismi bile kalmıyordu. Genel olarak bu uygulama devam etmekte ama bu yıl ilk kez bazı filmlerin İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük şehirler dışında gösterime girmek gibi bir stratejiyi tercih ettiklerini gördük. Aslında gişe rakamları bu uygulamanın çok iyi sonuç verdiğini göstermiyor ama alternatif dağıtım yöntemleri için iyi bir deneme. Sezona dair bu genel değerlendirmeden sonra tür filmlerinden başlayarak sezona bakmaya başlayalım.

Korku Filmleri Korkutuyor mu? Geçtiğimiz sezon izlediğimiz korku filmleri sayısının bir miktar düştüğünü gördük. Anlaşılan eskisi kadar gişe yapmıyor bu filmler. Açıkçası bir kaç örnek dışında şöyle adamakıllı keyif alabileceğimiz bir film de görmedik. Artık serinin yedinci filmi ile iyice kabak tadı veren Testere (Saw) serisi bu kez üç boyut teknolojisi ile bir tazelik yaratmaya çalışıyordu ama bunda başarılı olamıyordu. Yapımcıların Testere açıklamalarına göre seri bu filmle son buldu. Şu ana kadar da sekizinci filmden bir ses seda çıkmadığına göre en azından belli bir süre yeni bir Testere filmi görmeyeceğimizi umalım. Ama korku filmi serileri bitmez elbette. Hemen her yıl bir yenisini izleyecek gibi gözüktüğümüz Paranormal Activity 2, ilk filme bir kaç yenilik katmaya çalışıyordu ama yine ilki gibi, bir kaç sahnesi dışında dikkat çekici bir tarafı yoktu. Şeytanın Oteli 3 (Fritt Vilt 3-Cold Prey 3) ise Avrupa’dan da Amerika kadar sıradan korku filmleri çıkabileceğini gösteriyordu. Gerçekten de Vahşet Sapağı (Snarveien-Detour) ve Ölüm Çiftliği (La Meute-The Pack) gibi filmler türe dair Avrupa’dan beklentilerimizi de boşa çıkarıyordu. Geçtiğimiz yıllarda en azından Uzakdoğu Sineması’ndan türün başarılı örneklerini izlerdik. Bu yıl o taraf da boş geçiyordu ne yazık ki. Ölüm Peşimizde (Yoga Hakwon) ve Ölüm Zili (Gosa-Death Bell) gibi filmler olmasa da olurdu dediğimiz filmlerdendi. Her ne kadar ana karakterleri vampirler ve kurt adamlar olduğu için korku filmleri arasında adlarını ansak da Alacakaranlık Efsanesi: Tutulma (The Twilight Saga: Eclipse) ve Kız ve Kurt (Red Riding Hood) filmlerinin temelde birer gençlik filmi olduğu açık. Kendi adıma söyleyebileceğim şey her iki filmin de başarılı olmadığı Red yönünde. Yine de 2010-2011 sezonunun korku filmleri açısından çok kötü olduğunu söylemek de haksızlık olur. Bazıları tam olarak korku filmi türüne dâhil edilemese de iyi örnekler de vardı. Meksika’dan gelen Kan Kokusu (Somos Lo Que Hay-We Are What We Are), yamyam filmleri denebilecek alt türe sosyal bir alt metin de katarak dikkat çekiyor, tam bir başarı olmasa da yönetmenin sonraki filmlerine dair bir ışık getiriyordu. Son Ayin (The Last Exorcism), gerçekle doğaüstü arasında gidip gelen yapısını sonuna kadar koruyarak gerçekmiş gibi yapan Çığlık 4 (Scream 4)

76

77


Sinema

Sinema

filmlerin iyi bir örneği oluyordu. Kendisini zerre kadar ciddiye almayan, korkudan çok eğlenceyi hedefleyen Pirana (Piranha), üç boyut desteğiyle bunda başarılı da oluyordu. Son bir kaç sezonda çokça rastladığımız yeniden yapımların bu sezonki tek örneği olduğunu da eklemeden geçmeyelim. Korkunun ustalarından Wes Craven ise Pirana (Piranha) bu sezon iki filmiyle sinemalarımıza konuk oluyordu. Üç boyutlu Satılık Ruh (My Soul To Take) tam bir başarılı sayılamasa da eli yüzü düzgün bir korku filmiydi. Çığlık 4 (Scream 4) ise ustanın serinin dördüncü filminde bile taze kalabildiğini gösteriyordu. Son derece zekice ve eğlenceli olan film, tıpkı diğer Çığlık filmleri gibi (belki üçüncü filmi biraz dışarıda bırakabiliriz) hem türün klişeleri ile dalgasını geçiyor hem de bu klişeleri kullanarak iyi bir korku filmi ortaya çıkarıyordu. Son olarak sezonun en iyileri arasında saydığım iki filmden söz edelim. Aslında her ikisini de korku filmi olarak nitelemek doğru olmayabilir ama yine de bu bölümde söz etmeyi daha uygun buldum kendi adıma. Bu filmlerin ilki olan Toprak Altında (Buried), filmin başından sonuna kadar bir tabut içinde olan bir adamın yanına götürüyordu bizi. Küçücük bir mekânda tüm filmi akıtmak bir yönetmenlik ve oyunculuk becerisi gerektiriyordu ve bu filmde her ikisi de mevcuttu. Filmin bir diğer özelliği de bir tabutta sıkışıp kalmış adamın hikâyesini anlatırken modern dünyanın çürümüşlüğü üzerine de sağlam vurgular yapabilmesiydi. Lars von Trier’in gecikmeli ve kesintili izlediğimiz filmi Deccal (Antichrist) ise kimi korku filmi kalıplarını kullanmasına rağmen çocuğunu kaybeden bir annenin bununla yüzleşmesini konu alıyordu temel olarak. Elbette ki Lars von Trier’in hemen her filmi gibi tartışmalara yol açan bir filmdi. Hıristiyanlığın pek çok simgesini kullanan filmi pek çok eleştirmen kadın düşmanı olarak niteledi. Yine Deccal (Antichrist) de yılın en iyilerinden biriydi kanımca. İyi Bilim-Kurgu, İyi Sinemadır: Bilim-kurgu sinemasında başlığımızı haklı çıkartacak çok fazla film izlemedik bu sezon. Zaten az sayıda olan bilim-kurgu filmlerinde vasat, hatta kötü filmler çoğunluktaydı. Üç tane uzaylı istilası filmi vardı menüde. Yukarıdaki Tehlike (Skyline) filminin özel efektleri başarılıydı ama başkaca başarılı bir tarafı da yoktu. Zaten yönetmenlerinin bundan önceki kariyerleri de özel efekt üzerineydi, bundan

sonra da öyle devam etseler iyi olur doğrusu. Yine de haksızlık etmeyelim. Sezonun sonlarına doğru izlediğimiz Dünya İstilası: Los Angeles Savaşı (World Invasion: Battle Los Angeles), tümüyle Amerikan ordusu güzellemesi yapan yapısı ile daha da beterdi. Ama yılın en iyi uzaylı istilası filmi son derece küçük bütçeli olan İstila (Monsters) idi. Aslında film, uzaylılardan çok iki insan arasındaki ilişkiye odaklanırken uzaylıları olabildiğince geç gösterdiği, bazen onların varlıklarından şüphe ettiren bir hikâye yapısı da kuruyordu. Belki aksiyon arayanları tatmin etmiyordu ama İstila bu üç film arasında gerçek sinema tadı veren tek filmdi. Predators ise işi tersine çevirerek bir grup dünyalıyı uzaylıların gezegenine götürüyordu. Çok başarılı bir film değildi belki ama en azından 80’lerdeki ilk Predator filmlerinin atmosferini yakalayabiliyor, mirasını hakkıyla taşıyordu. Tron Efsanesi (Tron Legacy) de neredeyse 20 yıl önceki orijinal Tron filminin devamı olarak ilgiyi hak ediyordu. Bir devam filmi olmasına Tron Efsanesi (Tron Legacy) karşın bir anlamda günümüz gençliğine son derece demode gelebilecek Tron filminin günümüz teknolojisi ile yapılmış bir yeniden çevrimi olarak da kabul edilebilir. Bu film de tam bir başarı olmasa da ilk filmin mirasına ihanet etmeyen başka bir yapımdı. Yine de kendi adıma 20 yıl önceki Tron’u izlemeyi tercih ederim sanırım. Philip K. Dick’in hikâyesinden uyarlanan Kader Ajanları (The Adjustment Bureau) kaderimize kendimiz mi karar veriyoruz sorusu Yaşam Şifresi ile dikkat çekiyordu. Zaman zaman fazlasıyla bir aşk hikâyesine dönüşse de çıkış noktası yeterince güçlüydü ve K. Dick’in hikâyesini oldukça değiştirse de sezonun başarılı bilimkurgularından biri oluyordu. Geçtiğimiz yıl bu satırlarda, Ay (Moon) filmini sezonun en iyi bilim-kurguları arasında saymıştık. Yönetmen Duncan Jones ikinci filminde de benzer bir başarıyı gösterdi. Her ne kadar biraz daha yüksek bütçeli olmasının getirdiği dezavantajlar olsa da Yaşam Şifresi Başlangıç

İstila

78

79


Sinema

Sinema

(Source Code), sürekli aynı zamana dönen kahramanı ile paralel evrenler konusuna kadar giriyor ve keyifle izleniyordu. Tıpkı Kader Ajanları gibi bu filmin de zayıf noktası sonuçta her şeyi getirip aşka bağlamasıydı. Sezonun en iyi filmlerinden Başlangıç (Inception) pek çok farklı türe dâhil edilebilecek bir filmdi aslında. Ama rüyaların içinde gezinen karakterleri ile en başta bir bilim-kurguydu belki de. Christopher Nolan bir kez daha öncelikle ne kadar iyi bir senaryo yazarı olduğunu sonra da ne kadar iyi bir yönetmen olduğunu gösteriyordu. İç içe geçen rüyaları hem seyircinin kafasını karıştırmadan hem de bir senaryo açığı bırakmadan anlatmak kolay iş değildi. Her ne kadar akademinin çok ilgisini çekemese ve Oscar’larda çok fazla bir başarı elde edemese de büyük bütçeli filmler arasında bir sıralama yaparsak herhalde sezonun en iyisiydi. Fantastik Filmler: Her ne kadar sayısı azalsa da fantastik filmlere bu sezon da ayrı bir yer ayırmak istedik. Önce kötüler. Sihirbazın Çırağı (The Sorcerer’s Apprentice), Nicolas Cage’in son dönem paraya sıkışıp da kabul ettiği projelerden birine benzeyen vasat bir filmdi. Son Hava Bükücü (The Last Airbender) ise uyarlandığı çizgi filmin onda biri bile olamayan, hemen her yerde yılın en kötülerinden biri olarak anılan bir film oldu ve M. Night Shyamalan’ın önlenemez düşüşünü devam ettirdi. Umalım ki aslında iyi bir yönetmen olan Shyamalan yakında silkinir ve kendine gelir. Narnia Günlükleri: Şafak Yıldızının Yolculuğu (The Chronicles Of Narnia: The Voyage Of The Dawn Treader), artık mütevazı bir fantastik film serisi haline dönüşmüş olan Narnia serisinin iyi filmlerinden biriydi. Yine bariz Hıristiyanlık referansları vardı ama yazarı nedeniyle bunu doğal karşılamamız gerektiğini biliyoruz. Bunu çok fazla kafaya takmazsak ortada fena bir film yoktu. Çok daha iddialı bir serinin finale giden adımı olarak ise Harry Potter ve Ölüm Yadigârları: Bölüm 1 (Harry Potter and the Deathly Hallows: Part 1) çok daha iyi bir filmdi. Belki serinin en iyisi değildi (bu unvanı hak eden film hâlâ Azkaban Tutsağı kanımca) ama bize iyi bir final izleyeceğimiz Harry Potter ve Ölüm Yadigarları izlenimini veriyordu. Harekette Bereket Vardır: Her ne kadar bazıları diğer türlerin arasında değerlendirilebilecek olsa da tümüyle aksiyon amaçlı olarak çekilmiş filmler de vizyonda önemli bir yer tutuyordu elbette. Çoğunlukla Amerikan Sineması’ndan gelen aksiyon filmlerine de önce vasatlarından başlayarak göz atalım. Sezonun en büyük merakla beklenen ama en çok hayal kırıklığı yaratan filmlerinden biri Cehennem Melekleri (The Expendables) idi. Stallone yazıp yönettiği bu filmde elbette başrolü de üstleniyor ve 80’lerin ve günümüzün pek çok aksiyon yıldızını bünyesinde topluyordu. Aslında fena halde bir suçlu zevk potansiyeli olduğu hissedilen bu film ne yazık ki bu potansiyelini kullanamıyordu. 2012’de izleyeceğimiz

80

devam filminde Stallone’nin senaryodan ve yönetmenlikten elini çekeceği söyleniyor. Filmin lehine olabilir doğrusu. 80’lere selam çakan A Takımı (The A-Team) ve The Karate Kid filmleri de ortalama birer yeniden yapım olmaktan kurtulamıyorlardı. A Takımı yine bir derece ama The Karate Kid’in başrolünde Jaden Smith’i görmeye tahammül edemeyen bir tek ben miydim acaba? Romantik komedi ile aksiyonu birleştiren filmlerden Turist (The Tourist) tam bir başarısızlıkken, Gece ve Gündüz (Knight and Day) epey keyifli bir filmdi. Ama ilkinin başrolündeki Angelina Jolie’nin tek başına sürüklediği Ajan Salt (Salt), Jolie’nin katıksız bir aksiyon filmine ne kadar yakıştığını bir kez daha gösteriyordu. Katıksız aksiyon vaat eden bir serinin beşinci filmi olarak Hızlı ve Öfkeli 5: Rio Soygunu (Fast Five) hiç fena değilken fantastik sinema bölümüne de alabileceğimiz Karayip Korsanları: Gizemli Denizlerde (Pirates of the Caribbean: On Stranger Tides) seriden beklediğimiz her şeyi barındıran ama yenilik duygusundan uzak bir filmdi. Seri filmlerden Resident Evil: Ölümden Sonra (Resident Evil: Afterlife) da bir yenilik içermeyen ama stilize aksiyonu ile dikkat çeken bir film olarak zevkle izlendi ama hemen hafızalardan silindi. Stilize aksiyon denince adını asıl anmamız gereken film ise Sucker Punch’dı. Zack Snyder’ın filmi izlemesi çok zevkli sahneler içeriyordu ama keşke senaryosu da sağlam olsaymış da sadece başkasının oynadığı bir video oyununu izleme hissi vermeseymiş. Bir kez daha gördük ki Snyder senaryo yazma işine girdiği zaman başarılı olamıyor. Yeni Superman filmini yönetecek olan Snyder senaryoya karışmayacağı için mutlu olabiliriz. Robert Rodriguez’in aksiyon, kan, şiddet ve çıplaklığın dibine vurduğu Ustura (Machete), B-filmlerinin en abartılı noktalarını daha da abartarak öne çıkaran bir filmdi. Kesinlikle her zevke göre değildi ama Piranha’nın korku filmlerine yaptığını aksiyon filmlerine taşıyan film çok eğlenceliydi benim için. Aksiyon sinemasının büyük kısmı çok güçlü, çok yetenekli kişilerin giriştikleri maceraları anlatsa da bir kısmı da sıradan

81

Cehennem Melekleri (The Expendables)

Salt

Sucker Punch’


Sinema

Sinema

insanların başına gelenleri anlatır. Liam Neeson’ı bir kez daha karşımıza aksiyon insanı olarak çıkaran Kimliksiz (Unknown) ilk bakışta böyle bir filmdi. Sondaki sürprizi filmi başka bir noktaya taşısa da bu kategoriye alınabilir. Ama bu tip filmlerin en iyi örnekleri Fransız kaynaklı iki filmdi. 2008 tarihli Aşk Uğruna (Pour ElleAnything For Her) filminin Amerikan versiyonu Kaçış Planı (The Next Three Days) orijinali kadar başarılı olmasa da merakla izleniyordu. Ancak başroldeki Russel Crowe’u sıradan adam olarak görmek artık gerçekten zordu. Bu türdeki asıl Ustura başarı ise ilginç bir tesadüf eseri Aşk Uğruna’nın yönetmeni Fred Cavayé’den geliyordu. Zor Hedef (À Bout Portant-Point Blank) filminde bir kez daha sıradan bir adamı hamile karısını kurtarmak için Fransa sokaklarında aksiyonun ortasında bırakıyordu. Son olarak western filmlerine ayrı bir bölüm ayırmadığımız için (zaten tüm sezon sadece bir adet izledik) Coen biraderlerin İz Peşinde (True Grit) filminin adını da bu bölümde analım. Bir intikam öyküsü olan İz Peşinde, şahane bir Jeff Bridges önderliğindeki oyuncu kadrosuyla eski usul bir western filmi çıkarıyordu karşımıza. Coen biraderlerin ele aldıkları her türde başarılı olduklarını da bize bir kez daha gösteriyordu. Polisler, Haydutlar ve Suç Öyküleri: Her ne kadar her zaman için tek başına bir tür olarak kabul edemesek de içinde suç unsuru olan filmlere de ayrı bir bölüm ayırabiliriz. Bu sezon Ejderha Dövmeli Kız (The Girl With the Dragon Tattoo-Män Som Hatar Kvinnor) serisinin üç filmini birden izleme şansı bulduk. Lisbeth Salander karakteri ile Noomi Rapace’i Amerikan sinema dünyasına tanıtan seri, uyarlandığı kitap serisinin hakkını veriyordu doğrusu. İsveç yapımı bu serinin Amerikan versiyonunu David Fincher’ın yönetmenliğinde bu yılın sonlarına doğru izleyeceğimizi hatırlatmış olalım. Ben Affleck’in oyunculuğundan çok daha başarılı bir yönetmen olduğunu bir kez daha gösteren Hırsızlar Şehri (The Town) da türün başarılı örneklerindendi. George

Ejderha Dövmeli Kız

Hırsızlar Şehri

82

Clooney’li Centilmen (The American) ise bir Avrupa filmi havası veren atmosferi ile durgun ama başarılı bir kiralık katil filmiydi. Aksiyon türüne de alabileceğimiz Güney Kore filmi Ölümcül Takip (Chugyeogja-Chaser) ise sadece türün değil tüm sezonun en iyi filmleri arasındaydı. Bir seri katilin peşindeki eski bir polis dedektifini anlatan film, daha en başında eski dedektifin yeni mesleğinin kadın satıcılığı olması ile farklılığını göstermeye başlıyordu. Sonrasında da son derece başarılı Ölümcül Takip bir şekilde devam ediyor, Hollywood filmlerinin artık kendini tekrarladığı bir türe heyecan verici bir soluk katıyordu. 2010 yılının yaz aylarında gösterime giren filmi vizyonda ancak 5.500 kişi izlemiş ama Warner Bros’un yeniden yapım haklarını aldığı filmin orijinalini mutlaka izlemek lazım. Çizgi Roman Uyarlamaları: Her zaman olduğu gibi her ne kadar farklı türler içinde ele alınabilecek olsa da Gölge’nin çizgi romana verdiği önem doğrultusunda biz de çizgi roman uyarlamalarını ayrı bir başlıkta ele alıyoruz. Aslında sürekli olarak çizgi roman uyarlamaları ile ilgili haberler duyuyoruz ama bu sezona baktığımızda sadece dört çizgi roman uyarlamasının sinemalarımıza uğradığını gördük. Neyse ki önümüzdeki sezon bu sayı en azından ikiye katlanacak gibi gözüküyor. Bu yılın çizgi roman uyarlamalarından biri Fransa’dan geliyordu. Luc Besson’un eski filmleri ayarında olmasa da son dönem çektiği bazı filmlerin yanında başyapıt gibi kalan Adele’nin Olağanüstü Maceraları (Les Aventures Extraordinaires D’Adele Blanc-Sec/The Extraordinary Adventures Of Adele Blanc-Sec), Tardi’nin orijinal eserine de oldukça sadık kalan başarılı bir uyarlamaydı. Daha iyi olabilirdi elbette ama yine de eğlenceli bir filmdi. Kutsal Savaşçı (Priest) ise Kore çıkışlı bir çizgi romandan uyarlanan bir Amerikan filmiydi. Kaynak çizgi romanı okumadığım için iyi bir uyarlama olup olmadığı konusunda bir yorum yapmam mümkün değil ama yeni bir vampir öyküsü olan film stilize aksiyon sahneleri ile dikkat çekiyor, keyifle izleniyor ama hemen de unutuluyordu. Marvel’in The Avengers’a giden yoldaki yeni filmi Thor, bir Iron Man olamasa da başarılı sayılabilecek bir uyarlamaydı. Yine de her ne kadar Shakspeare göndermeleri fena halde hissedilse de yönetmen Kenneth Branagh’dan daha iyisini bekleyenleri tam olarak tatmin edemedi. Yılın en iyi çizgi roman uyarlaması ise Red’di. Aslında film, son derece sert bir çizgi

Thor

83


Sinema

Sinema roman olan Red’in sadık bir uyarlaması değildi. Bu açıdan bakılırsa başarılı saymamak gerekir ama tek başına bir film olarak bakıldığında son derece başarılı bir aksiyon-komedi idi. Artık belli bir yaşa gelmiş Bruce Willis, Morgan Freeman ve Helen Mirren gibi isimlerin bir aksiyon filmini sürükleyemeyeceklerini düşünenlere John Malkovich, filmin içinde şahane bir cevap veriyordu. Bu arada yurtdışında çok iyi eleştiriler almış olan Scott Pilgrim Dünyaya Karşı (Scott Pilgrim vs. the World) ve Kick-Ass filmlerini her ne hikmetse sinemalarımızda izleme şansı bulamadığımızı belirtmeliyiz. İlkinin DVD’si çıktı ama ikincisinde o şansımız bile olamadı henüz.

edecek, belli bir türe dâhil edemediğimiz filmlere bir bakış atacak ve yerli filmleri de kendi içinde ayrı bir başlık altında değerlendireceğiz. Daha önceki yıllarda yaptığımız gibi sezon için kişisel bir Top 10 listesi de vereceğiz. Hasan Nadir DERİN http://sinemamanyaklari.com/

Gerçek Yaşam Öyküleri: 2010-2011 değerlendirmemizin ilk bölümünün sonunda gerçek yaşam öykülerinden alınmış filmlere bir bakalım. Her zaman için gündemde olan gerçek yaşam öykülerinden uyarlama olan filmler ele aldığı karakterlerin ilginçliği ile zaten dikkat çeken filmler oluyor genellikle. Aslında bu yıl geçen yıllara göre bu tip filmlerin sayısında bir düşüş vardı ama önemli bir kısmının Oscar yarışında Dövüşçü ön sıralarda olduğunu da gördük. Sinemalarımızdan sessiz sedasız geçen Son Kahraman (John Rabe), fena film değildi belki ama Schindler’in Listesi’nin farklı bir versiyonu havasını veriyordu. Ye Dua Et Sev (Eat Pray Love) ise bir anı kitabı uyarlaması olarak yazar Elizabeth Gilbert’ın anılarını anlatıyordu ama ne hikâyenin ne de filmin çok ilgi çekici bir yanı yoktu ne yazık ki. Şampiyon (Secretariat), filme orijinal adını veren atın hikâyesi çerçevesinde bir kadının kendine güvenini Sosyal Ağ anlatan iyi bir dönem filmi idi. Bu türün asıl başarılı filmleri ise bir kolunun kayanın altında kalması sonucunda mahsur kalan ve çözümü kolunu kesmekte bulan Aron Ralston’ın hikâyesini anlatan 127 Saat (127 Hours), boksör iki kardeşi klasik bir Hollywood sineması ile anlatan Dövüşçü (The Fighter), İngiltere kralı VI. George’nin kekemeliğini yenme çabasını anlatan Zoraki Kral (The King’s Speech) ve Facebook’un kuruluş hikâyesini anlatan David Fincher filmi Sosyal Ağ (The Social Network) idi. Bu dört film de Oscar yarışında yer aldı ve ipi göğüsleyen Zoraki Kral oldu. Doğrusu hepsi de iyi filmlerdi ama hiçbiri için de yılın en iyi filmi demem mümkün değil kendi adıma. Yine de izlenmesi gereken filmlerdi elbette. Önümüzdeki ay, sezon değerlendirmemize komediler, animasyonlar ve çocuk filmleri ile devam

84

Zoraki Kral (The King's Speech)

85


Pin-up

86

Mehmet Kaan SEVİNÇ

Golge e-Dergi Temmuz Sayi 46  

Golge e-Dergi Temmuz Sayi 46