Issuu on Google+

Ocak 2012

Sayı 52

e-Dergi

Mutlu Yıllar

Devrim KUNTER

Karaoğlan 50 Yaşında


İÇİNDEKİLER

52.

Sayı ile tekrar birlikteyiz. Gölge e-Dergi'ye ulaşmak için http://GolgeDergi.Blogspot.com Editör: Mehmet Kaan SEVİNÇ golgeedit@gmail.com Yayın Kurulu: Oğuz ÖZTEKER, Hasan Nadir DERİN, Sadık YEMNİ, Ahmet YÜKSEL, Melahat YILMAZ, Gülhan D SEVİNÇ. Grafik Tasarım: Gülhan D SEVİNÇ Kapak: Devrim KUNTER Pinup: Rıza TÜRKER Gölge e-Dergi internetten yayın yapan özgür ve özgün içerikli tam bağımsız bir dergidir. http://twitter.com/GolgeDergi http://issuu.com/GolgeDergi http://golgedergi/deviantart.com

04-39 Özel Dosya- Karaoğlan 50 yaşında 40-41 Haberler- Büyülü Rüzgar Yeni Yerinde, "Kahramanlar Burada " ile Kahramanlar Bir Tık Uzağında 42 Çizgi Roman İnceleme-Muhteşem Yüzyıl Şimdi de Çizgi Roman 43-44 Kitaplık-Giavanni Scognamillo'nun Gözüyle Yeşilçam 45-47 Kitaplık-19 Numaralı Koltuk 48-49 Kitaplık- Pelin Saydam Gölgeler Serisi'ni Yazma Serüvenini Anlatıyor. 50-52 Kitaplık- Yitik Öyküler 53-56 Öykü- Yarın Olucak 57-58 Çizgi Roman -Fat Boy 59-61 Çizgi Roman-Fazla Tanınmayan Ustalar Dean Yeangle 62-65 Tarihte Bu Ay-Federico Fellini 66-68 Tarihte Bu Ay-J.R.R Tolkien 70-72 Öykü- Kadim Öyklerden: İlham Perisi 73-80 Çizgi Roman- Seyfettin Efendi ve Olağanüstü Maceraları 81-84 Sinema- Mary et Max 85-107 Gezici Festival- Alaca Doğan 108-110 Oyun İnceleme- Neden FRP Oynamalısınız? 111-112 Öykü- Bozkırın Ejderhası 113-133 Çizgi Roman- Altın Kartal 134-1398 Öykü- TK2818 140 Pinup

Merhaba… Yeni yılın ilk sayısı ile sizlerle birlikteyiz. Her sayısında olduğu gibi bu sayımızda da yeni yazar ve çizer arkadaşlarımızın da katkılarıyla keyifle okunacak bir sayı hazırladık. Bu sayımızda yine özel bir dosyamız var; “Karaoğlan 50 Yaşında!” Evet, Türk Çizgi Romanı’nın kilometre taşlarından efsane Karaoğlan tam 50 senedir çizgi roman ve filmleri ile müthiş keyifli maceralar yaşatıyor bizlere. Birçok yazar ve çizer arkadaşımızın katkılarıyla hazırladığımız bu dosya için Ahmet Yüksel de her zamanki usta işi üslubuyla güzel bir röportaja imza atacaktı. Fakat büyük usta Suat Yalaz’ın rahatsızlığı dolayısı ile bu röportajı gerçekleştiremedik ama ustadan söz aldık, ilk fırsatta bu röportajı gerçekleştirip, önümüzdeki sayılardan birinde yayınlayacağız. Büyük ustaya acil şifalar dileriz. Yeni yılda her şeyin gönlünüzce olsun; mutlu yıllar! İyi okumalar… Mehmet Kaan SEVİNÇ

3


Özel Dosya

Özel Dosya

Karaoğlan 50 yaşında İllüstrasyon: Rıza TÜRKER

Karaoğlan 50 yaşında Karaoğlan’ın ilk defa gazetelerle buluşması 3 Ocak 1952 gününe denk gelir. Akşam Gazetesi’nin iftiharla sunmaya başladığı ilk stripi ile başlar Kaan’dan Karaoğlan’a geçiş. 50 yılda 80 Karaoğlan macerası yazılır-çizilir, dilden dile efsanesi anlatılır ve yaşayan en büyük Türk çizgi roman ustası Suat Yalaz’ın Karaoğlan’ı Fransa’dan Kanada’ya, Cezayir’den Fas’a pek çok ülkede yayınlanır ve sevilir. Gölge e-Dergi’de Karaoğlan çizgi romanının ilk yayınlandığı 3 ocak 1952 gününe saygıyla Büyük usta Suat Yalaz’ın Karaoğlan çizgi romanı için bir dosya hazırladı. Gazeteci-Karikatürist Yener Çakmak Karaoğlan’lı ilk yılları anlattı, Melahat Yılmaz Karaoğlan’ın nasıl Asya Kaplanı olarak anılmaya başladığını yazdı. Ve Sinematik Yeşilçam Blog yazarları Gölge e-Dergi için Karaoğlan filmlerini tek tek incelediler. Genç çizgi romancıların Suat Hocalarına saygı niteliğindeki Karaoğlan İllüstrasyonları ile Gölge e-Dergi 1 Ocak 2012’de masaüstünüzde. Gölge e-Dergi’ye ücretsiz ulaşmak için; Http://GölgeDergi.BlogSpot.Com Http://issuu.com/GolgeDergi

4

5


Özel Dosya

Karaoğlan 50 yaşında

Suat YALAZ

1932 yıında Çiçekdağ'da (Kırşehir) doğdu. Babasının memur olması dolayısıyla Anadolu'nun birçok kentinde bulunduktan sonra 1951 de Istanbul'a geldi, Güzel Sanatlar Akademisinde Resim Bölümüne girdi. Aynı zamanda haftalık dergi ve günlük gazetelere karikatürler çiziyordu. Cemal Nadir sonrası Yeni Dalga Genç Karikatürcülerdendi. 1959 yazında AKŞAM gazetesinde Aptullah Ziya KOZANOĞLU ile başladığı çizgi-roman macerası YALAZ'ın sanat yaşamında bir dönüm noktası oldu. Bir yıl sonra kendi yazıp çizdiği KARAOĞLAN dizisi çok tutunca, önce bu maceraları haftalık dergi olarak yayınladı. 30 yaşında kurduğu yayınevine 2 yıl sonra film şirketini de ekledi. KARAOĞLAN'ın 7 macerasını, yapımcı,senaryo yazarı ve yönetmen olarak sinemaya aktardı, bu filmlerle Türk Sinemasında konusunu tarihimizden alan macera filmleri dönemini başlatmış oldu... 1970 yılında sanat yaşamını Avrupa'da da sürdürmek amacıyla Paris'e gitti.KARAOĞLAN'ın maceraları KEBİR adıyla 7 yıl aralıksız yayınlandı. Paris'e yerleşen YALAZ, Fransa ve Almanya'da en büyük yayınevleriyle çalışmakla beraber Türk Dünyası dışında bir kültüre servis yapmaktan son derece rahatsızdı. Çalışmalarını yeniden Türkiye'ye yöneltti Büyük günlük gazetelere Yakın Tarihimizle ilgili belgesel eserler verdi. 2006 yılında PTT Genel Müdürlüğü, KARAOĞLAN'dan 4 dizilik pul koleksiyonu yaptı. Suat YALAZ, böylece, Cumhuriyet tarihimizde büyük sanatçı Cemal Nadir GÜLER'in Amcabey'i, Turhan SELÇUK'un Abdülcambaz'ından sonra yarattığı çizgi kahramanı pul üstüne taşınarak Devlet tarafından onurlandırılan 3'üncü sanatçımız oldu. 2006 yılında, çizgi-roman kahramanlarından SON OSMANLI-YANDIM ALİ'nin maceralarından ilkinin başarılı bir sinema filmi olmasını sağladı. Son zamanlarda, çalışmalarını sinema yapmak ve eserlerini yayınlamak üzerine yoğunlaştıran YALAZ, evlidir ve yetişkin 2 oğluyla genellikle Paris'te oturmaktadır.

6

KARAOĞLAN Çizgi Roman'ının Başlangıcı Kaan Çizgi Roman Dergisi'nin Kapağı 7


Karaoğlan 50 yaşında

Karaoğlan 50 yaşında

İllüstrasyon: Bayram ARMUTÇI

İllüstrasyon: Yunus KOCATEPE

8

9


Özel Dosya

Özel Dosya

Karaoğlan 50 yaşında

KARAOĞLAN'ın Doğuşu

Karaoğlan'ın doğuş öyküsü, 1925 yılına kadar uzanır. 19 Kanunisani (Ocak) 1341 (1925) yılında yayın hayatına başlayan, Tahsin Demiray'ın sahibi olduğu Resimli Mecmua'da çizer olarak çalışan Aptullah Ziya Kozanoğlu'nun mecmuaya çizdiği bir kapak resmiyle başlar her şey. O günlere şahit olan Rakım Çalapala, bu olayı sahibi olduğu Atlas Kitabevi adına yayınladığı Aptullah Ziya Kozanoğlu'nun 18 romanlık külliyatının ilk sayfalarında şöyle anlatmaktadır; "…İlk yazısı 14 yaşında iken Bizim Mecmua'da çıktı. Bu, Şairle Ekmekçi adlı bir manzume idi. İki buçuk lira yazar hakkı almasına rağmen, kendi yazdığı manzumenin etkisi altında kalmış olacak ki, Aptullah Ziya'nın şairliği de yarım kaldı. İlk romanı Kızıl Tuğ'u Resimli Mecmua'nın kapağına yaptığı bir resmi değerlendirmek için kendisiyle alay eden yazarlara kızarak yazdı. En beğendiği romanları; Battal Gazi Destanı ve Kızıl Kadırga'dır. ‘Okuyucu benim gibi düşünmüyor,’ der. ‘Kızıl Tuğ'u beğeniyor.’ Okuyucular beğendikçe de Kızıl Tuğ baskı sayısında rekoru elde tutuyor."

10

Resimli Mecmua'nın ressamlığını yapmakta olan Aptullah Ziya Kozanoğlu, dergi kapağı için Silahşor Orta Asya Türkü Cengâveri resmi çizer ve dergi yazarlarından resmine uygun bir öykü yazmalarını ister. Ancak dergideki arkadaşları Kozanoğlu ile bu konuda şakalaşırlar ve resme uygun öyküyü kendinin yazmasını söylerler. Çizdiği resimle, arkadaşlarının dalga geçmesine kızan Kozanoğlu, ilk tefrika romanını bu olay nedeniyle yazmaya başlar. Resimli Mecmua'da yayınlanan tefrikası, daha sonraki yıllarda tekrarlayarak yazıp geliştireceği Kızıl Tuğ romanının ilk prototipidir ve okurlar tarafından ilgi ile karşılanır. Eserinin ilgi görmesinden cesaret alan Kozanoğlu, ardından diğer eserlerini yazar ve onlarda da başarı sağlar. Hepsi zamanımıza kadar tekrarlanarak basılır. Bazıları sinemaya adapte edilir. Kozanoğlu'nun sinemaya uyarlanan ilk eseri de Kızıl Tuğ'dur. 1952 yılında Atlas Film tarafından filme alınan eserde Otsukarcı (Yenilmez) rolünü Turhan Seyfioğlu canlandırır. Kızıl Tuğ, Karaoğlan'ın doğduğu romandır. Eserin sonunda Otsukarcı, Şeyhülcebel'in kızı Sabiha ile evlenir. Bu evlilikten Kaan adını verdikleri çocukları doğar ki; bebeklikten itibaren büyüme çağını ailesini tanımadan başka bir aile yanında yetişen genç adam, gerçeği öğrenene kadar isimsiz olduğundan, çevresinde Karaoğlan adıyla tanınır. Suat Yalaz, 1959 yılında Aptullah Ziya Kozanoğlu'nun yazdığı senaryo ile Akşam gazetesine çizdiği ‘Kaan Cengiz Han'ın Hazineleri’ macerasında, ailesini arayan Karaoğlan'ın, nasıl babası Otsukarcı'yı bulup adının Kaan olduğunu öğrendiğini anlatır. Kozanoğlu ile birlikte ‘7 Kaan’ macerasını çizen Suat Yalaz, bu arada macera çizimlerini yaparken, Kozanoğlu'nun yazdığı senaryolarda kendine göre düzeltmeler,

11


Özel Dosya

Özel Dosya

değişiklikler yapar. Ve bu değişikliklerde Kaan'ın adını, çoğu Karaoğlan olarak kullanır. Kozanoğlu, Yalaz'ın sıklıkla Karaoğlan adını kullanmasına da kızar. Bu olaylar sonucu Kozanoğlu ile Yalaz'ın yolları ayrılır. Suat Yalaz, yazarlık işini de üstlenerek yazar–çizer olarak Kaan'da adı konulan Karaoğlan'ı kendi çizgi kahramanı olarak maceradan maceraya koşturmaya başlar. Ancak eserinin ana özelliklerinde Kaan'daki baş karakter tiplemelerini isim değişiklikleri yaparak, aynı rollerde devam ettirir. Kaan, yoluna Karaoğlan olarak devam ederken, babası Otsukarcı, Baybora adını alır, at uşağı Çakır, Çalık olur. Kaan'ın atı Payaza'nın yerini de Yağmur adı verilen alnı beyaz akıtmalı doru at alır. Bunların yanına Balaban ve Bayır Gülü tiplemeleri önemli yan karakterler olarak eklenir. Kaan'ın maceralarının geçtiği dönem 13. yüzyıl Cengiz Han İmparatorluğu dönemidir. Suat Yalaz, Karaoğlan'ın ilk macerası ‘Asya Kaplanı’nı 5. yüzyılda Hun İmparatoru Attila döneminde geçirtir. Ardından gelen ‘Baybora'nın Oğlu’ macerasını da aynı yüzyılda geçirir. Serisinin 3. macerası olan ‘Altay'dan Gelen Yiğit’ macerasının başında yazdığı açıklama ile bundan böyle Karaoğlan maceralarının 13. yüzyılda Cengiz Han döneminde geçeceğini söyler. Ve dediği gibi daha sonraki Karaoğlan maceraları 13. yüzyıl civarında geçer. Akşam gazetesinde yayımlanan Kaan maceralarının ilki; ‘Cengiz Han'ın Hazineleri-Karaoğlan’, 1962 yılında Günşiray Film tarafından Türk Sineması'nın ilk yerli çizgi roman uyarlaması olarak sinemaya uyarlanır. Filmin senaryosunu yazan Suat Yalaz, jenerik resimlerinin ressamlığını da yapar. Filmde Karaoğlan–Kaan rolünü Orhan Günşiray oynar. Yönetmenliğini Atıf Yılmaz Batıbeki yapar. Atıf Yılmaz'ın, Suat Yalaz'ın yazdığı senaryoyu sulandırması sonucu araları açılır. Büyük masraflarla yapılan filmin beklenen hasılatı yapamama nedeni olarak Yalaz, Atıf Yılmaz'ın senaryosunda

12

yaptığı değişikliklerin neden olduğunu söyler. 1963 yılında Atlas Kitabevi sahibi Rakım Çalapala, 15 günde bir yayınladığı albüm serisi ile Akşam gazetesinde çıkan Kaan maceraları albümlerini basar. Beklenenin üstünde ilgi gören albümler, Suat Yalaz'ı da daha sonra yazıp çizdiği Karaoğlan'ı dergi olarak çıkartmaya yöneltir. Eserinin haftalık dergi olarak yayınlanması için o yıllarda Babıali'de en büyük çizgi roman yayıncısı olan Ceylan Yayınları sahibi Erdoğan Egeli'ye giderek teklifte bulunur. Egeli, böyle bir derginin satmayacağını söylemesi üzerine kollarını sıvayan Suat Yalaz, yayıncılık işini de üstlenme kararı alır ve Akşam gazetesi sahibi Malik Yolaç'ın parasal desteği ile 1963 yılında ilk Karaoğlan serisini çıkartır. Dergisinin bir anda yüksek tirajla büyük ilgi görmesi, Suat Yalazı yüreklendirir. İlk seri Karaoğlan'da, 1 Nisan - 22 Temmuz 1963 tarihleri arasında 17 sayıda 4 macera yayınlanır. Eldeki hazır macera stoku tükenince yayına mecburen ara verilir. Bu arada Karaoğlan'ın satış başarısı, diğer yayıncıları aynı türde dergi çıkartmaya iter. Karaoğlan dergisi yayınına, satmaz diye karşı çıkan Erdoğan Egeli, basın ressamı kayınbiraderi Nejat Erhan'a alelacele Akbulut Kaan adlı bir seri hazırlatarak yayınına başlar. Aynı şekilde, Burhan Yayınevi sahibi Burhanettin Şener, senaryosunu Altan Deliorman'a yazdırdığı Bahadır'ın çizerliğini Yücel Köksal'a verir. Daha sonraki yıllarda Web Ofset sahibi Haldun Simavi, Ayhan Başoğlu'nun Malkoçoğlu dergisini çıkartır. 1001 Roman dergisi de Abdullah Turhan'ın yazıp çizdiği Tolga'yı yayınlar. Daha sonraki yıllarda bu kervana Sezgin Burak'ın yazıp çizdiği Tarkan dergisi ve Rahmi Muratoğlu (Turan), Abdullah Turhan ikilisinin Günaydın gazetesinde yayımlanan Kara Murat dergisini çıkartır. Suat Yalaz'ın Karaoğlan dergisinin başarısı, Babıali'de tarihi Türk çizgi romanları çığırını açar. Yener ÇAKMAK

13


Karaoğlan 50 yaşında İllüstrasyon: Devrim KUNTER

14

Karaoğlan 50 yaşında İllüstrasyon: Mustafa DEMİRHAN

15


Özel Dosya

Özel Dosya

Karaoğlan 50 yaşında

Suat Yalaz'ın Asya Kaplanı

KARAOĞLAN Vay uğursuz gecenin dölleri… Karaoğlan, ilk olarak 1 Nisan 1963’de Türkiye’de yayımlanmaya başlayan Suat Yalaz’ın yazıp çizdiği bir tarihi çizgi roman serisidir. Lakin kahramanımızla halkın ilk tanışıklığı bundan da öncesine Akşam Gazetesi’nin iftiharla ilk kez yayımladığı tarih olan 3 Ocak 1962’dir. Karaoğlan’ın gerçek öyküsü 1926’lara dayanır aslında. Abdullah Ziya Kozanoğlu Kızıltuğ adlı öyküsünü Resimli Mecmua’da yayımlatır. Bu öyküden can bulan Otsukarcı ve oğlu Kaan Orta Asya’nın bağrında kılıç sallayan kahramanlardır. Bileklerine ve yüreklerine güvenirler. 1959’da ise Akşam gazetesi Kızıltuğ’un çizgi romana dönüştürülmesini tasarlar ve göreve genç çizer Suat Yalaz getirilir. 19 Ağustos 1959’da başlayan Kızıltuğ büyük bir hayran kitlesi yaratmıştır kendine ve devamı gelmelidir. Böylece Kızıltuğ’un devamı olan ‘’Cengiz Han’ın Hazineleri’’ kahramanı Kaan adı ile çizilir. Kaan Karaoğlan’ın doğum adıdır adeta ve çizer o sahneye düşmeden evvel dokuz adet daha Kaan macerası çizecektir. Bu maceraların sonu geldiğinde asıl kahramanımız Karaoğlan çizeri Suat Yalaz’ın ellerinde hayat bulmaya başlar. ‘’Asya Kaplanı’’ kahramanımızın ilk yolculuğu niteliğindedir. Kaan Karaoğlan’a dönüşümü kolay olmuştur. Kaan’ın yardımcıları da Karaoğlan devreye girince Otsukarcı yerini Baybora’ya Çakır yerini Çalık’a bırakır. Böylece başlar macera kahramanımızın bileğine kuvvet…

16

Karaoğlan zeki, çevik, atletik, onu gören tüm kadın cinsini yerden yere çalan(burada yerden yere kısmı tamamen hayranlık ifadesi olarak kullanılmıştır. Zira kahramanımız hiçbir surette kadına şiddet uygulamaz!), mert bir Uygur genci olarak tanıtılır başlangıçta. Daha minicik bebeyken anasız kalmıştır. Babası yaralı olarak onu bir ormancıya emanet eder ve gözlerini kapatır bu dünyaya. Lakin bir sorun vardır. Karaoğlan erkek çocuklarına törenle isim konulan bir çağda açmıştır gözlerini ve ona isim koyacak bir ailesi kalmamıştır. Ormancı da bu yiğit olacağı belli olan çocuğa saçının karasına hürmet Karaoğlan adını verir. Göçebedir erimiz bir yerde durmaz. Maceraları sürdükçe o kendi coğrafik haritasını da genişletir alabildiğine. Karaoğlan Türk adet ve geleneklerine saygıda kusur etmez asla. Topraklarının dilini dikkatlice kullanır. Aynı zamanda Dede Korkut’tan Pardanyan’lılara oradan Demir Maskeli Adam’a kadar çok geniş bir alt yapıya da sahiptir. Arada maceranın sertliğini almak için mizaha da başvurur yandaşları aracılığıyla. Günün siyasetine göndermeler yapmaktan da vazgeçmez. Asla bebelere masal değildir Karaoğlan. Aynı zamanda erotik dokunuşlarda vardır maceralarında. Kızlar yiğidimizin yakasını pek bırakmazlar. Bu anlamda da bir ilktir. O da rahatsız değildir bu durumdan. Onun maceralarında salt iyilerle kötüler yoktur. Ona misafir olan karakterler zamanla renklerini değiştirirler. İlk sayı 1963’de okuyucularına merhaba diyen derginin yayımcısı bizzat Suat Yalaz’dır. Karaoğlan hayranlarına ilk merhaba dediğinde siyah-beyazdı. Ve bu hali 25 Mayıs 1982’de Güçlü Yayıncılık tarafından eski maceraları renklendirilip yeniden çıkarılana dek devam etti. Sonrasında Karaoğlan’ın yolu 1990’larda Tay yayıncılığa düştü bu kez. Ocak 2000’lerde ise Leman Yayınları tarafından aylık olarak yayımlanmaya başladı. Yine 2000’lerde Lal Kitap tarafından 57 kitaplık bir serisi yayımlandı. 2006’da adına PTT tarafından pul serisi bile basılmıştır. Anlayacağınız Karaoğlan kar dememiş, yağmur dememiş, sıcak dememiş bizi kendi topraklarına ve maceralarına götürmeye devam etmiştir böylece. Ayrıca Karaoğlan öyle büyük bir ilgi görür ki ünü çizeriyle beraber dünyaya da yayılır. Bu açıdan da ilktir. Suat Yalaz 1970 yılında yerleştiği Fransa’da çizgi romanında küçük değişiklikler yaparak Kebir adı altında orada ki okuyucularında beğenisine sunar. Sonrasında devamı gelir. Kanada, Fransa’yla kültürel bağları bulunan Tunus, Cezayir, Fas ve Kuzey Afrika’da çok yoğun bir ilgi görür. Hatta Bağdat’a kadar yayılır ünü. Çizgi roman bir süreliğine Arapça olarak da yayımlanır. Tabi ki Karaoğlan yalnızca sayfalarda var olmadı. Onu beyaz perde de görme imkânı bulduk çoğu

17


Özel Dosya

Özel Dosya

Karaoğlan 50 yaşında

KARAOĞLAN Sinematik Yeşilçam

kez. Suat Yalaz’ın ortaya çıkardığı karakter 1965-1972 yılları arasında tam yedi defa beyaz perdeyle danış olmuştur. Bu filmlerin bir tanesi hariç hepsinin yönetmeni Suat Yalaz başrol oyuncusu ise bir yarışma sonucu seçilen Kartal Tibet’tir. Filmlerde o günlerde halk tarafından çok büyük bir ilgiyle karşılanır. Kartal Tibet’e de şöhretin kapılarını açar. 2002’de de mini dizi halinde televizyon ekranlarında da boy göstermişliği vardır Karaoğlan’ın. O yiğittir. Haklının yanında haksızın karşısındadır. Kendine göre bir espiri anlayışı vardır. Korku bilmez. Yakışıklıdır. Bilekli ve yüreklidir. Kadınları vardır onu pek severler. O Karaoğlan. Erkek ırkının olmak isteyip de çoğu kez olamadığı kahraman. Okumanız, geçmiş hatırlayıp gülümsemeniz dileğiyle… Melahat YILMAZ

Bir süre önce Sinematik Yeşilçam'da bir Karaoğlan yazı dizisine başladık. O dönem aramıza yeni katılan Onur, Karaoğlan üzerine bir yazı hazırlamış Karaoğlan filmlerini incelemişti. Ancak bu yazı dizisinin genişletilmesi gerekliliği ortaya çıktı. Bu konuda Yener Çakmak'ın da cesaretlendirici katkıları oldu. Başta Onur'un yazısını temel alarak genişletmeye başladık ancak sizlerde tahmin edersiniz ki genç dostumuz Onur'un yazısından çok daha farklı ve detaylı bir yazı dizisi halini almaya başladı. Öteki Sinema'dan Masis Üşenmez'in tavsiyesi ile Gölge e-Dergi'nin Karaoğlan'ın çizgi roman olarak yayınlanmaya başlamasının 50. yılı dolayısı ile hazırladığı özel dosya ya Karaoğlan filmleri ile ilgili inceleme yazımızla katkıda bulunmuş olduk ve yazının yeni halini de farklı bir şekilde düzenlememiz için çok güzel bir işbirliği oldu. Biz de çok daha genişletilmiş yazıya bu aydan itibaren sitede yer vermeye başlayacağız. Bu şekilde yazının "gölge dergi versiyonunu" aşağıda bulacaksınız. Gölge e-Dergi'nin Karaoğlan yazısı için Sinematik Yeşilçam yazısına katkıda bulunanlar: Onur Çetincengiz, Yener Çakmak, Gökay Gelgeç ve Utku Uluer

KARAOĞLAN

Suat Yalaz'ın efsanevi kahramanının Yeşilçam serüveni de Tarkan gibi başlamıştır. İlk Karaoğlan'ı Orhan Günşıray oynar. Akbulut Malkoçoğlu ve Karaoğlan’a karşı ve Karaoğlan'ın kardeşi Sargan gibi iki ek film vardır. Karaoğlan serisinde çekilen ve Karaoğlan'ı Kuzey Vargın'ın canlandırdığı film dışında bütün filmler de Karaoğlan'ı Kartal Tibet canlandırmıştır. Karaoğlan Geliyor filmi ise çizgi romanla alakasızdır. Ayrıca Fikret Hakan'ın da oynadığı bir kayıp Karaoğlan filmi olan Şeytan Kafesi'nin çekilip çekilmediği bilgisine rastlayamadık. İlk Atıf Yılmaz'ın çektiği Cengiz Han'ın hazineleri dışında Suat Yalaz yönetmen koltuğundadır. Bir de Suat Yalaz'ın yönetmen olmadığı bir Karaoğlan filmi daha 1972’de çekilir. Burada yine Kartal Tibet Karaoğlan'dır ama bu filmi Suat Yalaz pek sevmez. Bunların yanı sıra Kartal Tibet'in Suat Yalaz'ın yarattığı karaktere benzerliği de şaşırtıcıdır. Filmler dışında 2002 yılında bir de TV dizisi çekilmiştir. Orijinal Karaoğlan Filmleri: Karaoğlan - Cengiz Han'ın Hazineleri 1962, Karaoğlan - Altay'dan Gelen Yiğit 1965, Karaoğlan - Baybora'nın Oğlu 1966, Karaoğlan - Camoka'nın İntikamı 1966, Karaoğlan - Bizanslı Zorba 1967, Karaoğlan - Yeşil Ejder 1967, Karaoğlan - Samara Şeyhin Kızı 1969 Karaoğlan - Geliyor 1972

18

19


Karaoğlan 50 yaşında İllüstrasyon: Nadir KUTLUHAN

20

Karaoğlan 50 yaşında İllüstrasyon: Samim Salur PAÇACIOĞLU

21


Özel Dosya

Özel Dosya

Karaoğlan 50 yaşında

Giriş: Karaoğlan Geliyor! İlk KARAOĞLAN filmi,1962 yılında Günşiray Film adına çekilen "CENGİZ HAN'IN HAZİNELERİ - KARAOĞLAN" filmidir.1959 yılında Akşam gazetesinde senaryosu Abdullah Ziya Kozanoğlu, çizerliği Suat Yalaz tarafından yapılan ve gazetede KAAN adı altında yayınlanan çizgi roman serisinin ilk macerasının sinema uyarlamasıdır. Filmin yönetmeni Atıf Yılmaz Batıbeki, senaristi Suat Yalaz'dır. Baş rol oyuncusu ise filmin yapımcılığını da üstlenen Orhan Günşiray'dır. Bu film aynı zamanda Türk Sineması'nda ilk yerli çizgi roman uyarlaması filmimizdir. Suat Yalaz aynı zamanda filmin jenerik resimlerinin çizeridir. Suat Yalaz bu filmin senaryosunu resimlediği çizgi romandan adapte edip yazarken, hayalinde Hollywood yapıtlarıyla yarışabilecek nitelikte bir film ortaya çıkartmak vardır.Ancak filmin yönetmeni Atıf Yılmaz aynı görüşte değildir. Bu nedenle de Yalaz'ın senaryosu üzerinde oynamalar yapar ve Suat ustanın deyimiyle filmi sululaştırır. Filmin yapımcısı Orhan Günşiray ise filmin yapımında varını yoğunu harcar. Tarihi kostüme film olması maliyeti bir hayli yükseltir. Senaryosu üzerindeki değişiklikler hoşuna gitmeyen Suat Yalaz, filmin çekimleri başladıktan bir süre sonra ekipten ayrılır. Ütopya olarak aklına yerleşmiş olan; her şeyiyle kendi yapımı istediği gibi yapma fikrini ileriki yıllarına bırakır. Suat Yalaz; sinema alanında çalışma yapma idealiyle, İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi yıllarında AR Film'de bulduğu işle başlar. Sinemalara film öncesi gösterilen Türkiye ve Dünya aktüalitesi, haberleri filmlerin dağıtımı konusunda bulur ilk işini. Sonra usta yönetmen Ömer Lütfi Akad'ın "AK ALTIN" filminde asistanlık yapar. Ancak bu çalışma da onu tatmin etmez. TEF mizah dergisinde karikatüristlik yaparken, dergi sahibi Ertem Eğilmez'e, para kazanması için sinema alanına girmesi yönünde tavsiyelerde bulunur. Çünkü, TEF, Demokrat Parti döneminin muhalif dergisidir ve hükümet tarafından kapanması için her türlü devlet baskısı uygulanmaktadır. Dergiye ihtiyacı olan kâğıt verilmez. Basın İlan Kurumu reklam vermeyi keser. Dergiyi dava eder. Bu olaylar o dönemde tüm muhalif yayınlara, iktidarın yaptığı uygulamalardır. Yandaş olan yayınlara ise Devlet desteği her şekilde yapılır. TEF muhalif olması ile örtülü ödenekten de yararlana iktidar yandaşı AKBABA karşısında tirajını her geçen gün daha çok yükseltir. Ancak iktidarın baskısı sonucu pes etmek zorunda kalıp kapanır. 27 Mayıs 1960 ihtilali ile birlikte, Demokrat Parti'nin iktidarı sona erer. Askerlerin kurduğu, Cemal Gürsel önderliğindeki Milli Birlik Komitesi iktidarı ele geçirir. Yeni bir Anayasa yapılır. Cezaevine, muhalif olmaktan ötürü giren gazeteciler ve aydınlar serbest bırakılır. Kapanan muhalif yayınlarla birlikte TEF dergisi yeniden yayına başlar; ancak ihtilal sonrası muhalefet yapamadığı için istediği satış rakamına ulaşamaz. İşte o yıllarda Suat Yalaz, Dolmuş dergisine birlikte mizahi temalı çizgi romanlar hazırladığı senarist Bülent Oran'la birlikte "YAMAN GAZETECİ" adlı bir film senaryosu yazarlar ve filmin yapımcısı olacak olan

22

Ertem Eğilmez'le filmin yönetmenliğini yapması konusunda anlaşırlar. Fakat, yapımcı olarak ilk filmini yapacak olan Ertem Eğilmez, yönetmenlik konusunda hiç bir deneyimi olmayan Suat Yalaz yerine yönetmen olarak Burhan Bolan'ı tercih eder. Bu olay da Suat Yalaz ile Ertem Eğilmez arasında sonraki yıllara da uzanan bir dargınlığa, kırgınlığa yol açar.1961'de çekilen Yaman Gazeteci, senaryo çalışmasında bulunan Suat Yalaz'ı tatmin etmez. Suat Yalaz, her şeyiyle kendinin olan ilk filmi KARAOĞLAN ALTAY'DAN GELEN YİĞİT'i 1965 yılında çeker. Filmin çekimine kadar geçen sürede, Yalaz'ın başından bir dizi ilginç olay geçer. Her şeyin başlangıcı, çizgi romancılığına, yayıncılığını eklemesiyle başlar. İlk haftalık KARAOĞLAN dergisini, Akşam gazetesi sahibi Malik Yolaç'ın yardımı ile çıkartır. Yalaz dergi yayıncılığına girmeden önce, Türkiye'nin önde gelen çizgi roman dergileri yayıncısı, Ceylan Yayınları sahibi Erdoğan Egeli'ye gidip KARAOĞLAN dergisini çıkartmasını teklif etmiş ve olumsuz yanıt almıştır. Bu olumsuzluk onu kamçılamış ve yayınevi sahibi yapmıştır. İlk KARAOĞLAN dergisi serisinin beklenenin üstünde yoğun bir ilgi ile karşılanması Yalaz'ı cesaretlendirir. Eldeki hazır macera stokları tükenince, mecburen yayına ara vermek zorunda kalır. Dergisinin ikinci yayın döneminde KARAOĞLAN filmini çekmeyi de düşündüğünden, dergisinde bir yazar çizer kadrosu kurar.Bir yandan Akşam gazetesine günlük Karaoğlan macerası yazar çizer,öte yandan dergisini yönetir, yeni maceralar hazırlatır; bu arada da ilk Karaoğlan filminin senaryosunu yazar. Filmine, Karaoğlan rolünü oynayacak oyuncuyu bulmak için gazete ve dergisinde açtığı yarışma ile başlar. Aradığı oyuncuyu, açtığı yarışmadan değil, yarışma dışı bir seçimle Ankara Sanat Tiyatrosu'ndan bulur. Bu oyuncu Kartal Tibet'tir ve seyirci de ilk filminde gördüğü Tibet'i Karaoğlan rolüne yakıştırır.Suat Yalaz, ilk Karaoğlan filmi çekimi öncesi de tıpkı dergisinin yayınında olduğu gibi, çeşitli film şirketi ile görüşmüş, hepsinden olumsuz yanıtlar almıştır. Film tarihi kostüme özellik taşıdığından, maliyeti diğer filmlere göre yüksektir. Sinemada Karaoğlan kim olacak yarışması açıldıktan sonra Yalaz'ın Ankara Caddesi, Güncer Han'da bulunan dergi idarehanesine gelenler arasında Yılmaz Güney, Ayhan Işık, Cüneyt Arkın vardır ve Suat Yalaz seçimini sinema dışından yapmayı tercih etmiştir. Filmin çekimi için gerekli parayı, Karaoğlan dergisinin dağıtıcılığını yapan dağıtımcıdan borç alır. Neyse ki, dergi gibi ilk Karaoğlan filmi de büyük bir ilgi ile karşılaşır. Daha önce kapılarını Suat Yalaz'ın yüzüne kapatan film şirketleri, ilk filmin ardından kapılarını Yalaz'a ardına kadar açarlar ama onların bu olayı geç fark etmeleri Yalaz'ı yayıncılıktan sonra, film şirketi sahibi de yapar. Yener ÇAKMAK

23


Özel Dosya

Özel Dosya

Karaoğlan 50 yaşında

Karaoğlan 50 yaşında

Cengiz Han'ın Hazineleri

KARAOĞLAN Altay’dan Gelen Yiğit 1965

Yönetmen : Atıf Yılmaz Karaoğlan : Orhan Günşıray Nuri Altınok (Otsokarcı) Fatma Girik (Çavdar Tarlası) Aysel Tanju (Ateş Parçası) Tülay Akatlar (Tolunay) Atıf Kaptan (Tokta Bey) Sami Hazinses (Kazgagası Çakır) Abdullah Ziya Kozanoğlu'nun yazdığı, Suat Yalaz'ın çizdiği Kızıltuğlu Otsokarcı'nın oğlu Kaan'ın maceraları 19 Ağustos 1959'da Akşam gazetesinde yayınına başlar. Kaan'ın bu ilk macerasının adı Cengiz Han'ın Hazineleridir. Kaan'ı resimlerken Abdullah Ziya Kozanoğlu ile tartışmalar yaşayan Suat Yalaz, Kozanoğlu ayrılınca Kaan'a göre ayakları yere basan ve mantıklı bir tip olan Karaoğlan'ı tek başına yazıp çizmeye başlar. Karaoğlan o kadar başarılı olur ki sonunda haftalık dergiye dönüşür ve haftalık 25 bin adet satmaya başlar. Bu başarı neticesinde Karaoğlan'a öykünen Malkoçoğlu, Tarkan gibi bir çok tarihi çizgi roman kahramanı ortaya çıkar. Karaoğlan'a olan ilginin müthiş bir dereceye geldiğini fark eden Atıf Yılmaz 1962 yılında yapımcılığını Orhan Günşiray'la üstlendiği bir film çeker. Senaryoyu Suat Yalaz yazmasına rağmen, Atıf Yılmaz, Memduh Ün ve Erdoğan Tokatlı'nın denetleyip değiştirmesi ve Orhan Günşiray'ın oyunu Suat Yalaz'da hayal kırıklığı yaratır. Suat Yalaz filmi unutmak istese de ilk Karaoğlan filmi olması nedeniyle bizim için önemi farklı olduğu için biz filmi yine de incelemeye devam edelim. Karaoğlan'ı Orhan Günşiray oynarken Atıf Yılmaz Otsokarcı rolünü Nuri Altınok'a, Çavdar Tarlası rolünü ise Fatma Girik'e verirken müziği Yalçın Tura ve Ruhi Su üstlenir. Filmde ayrıca Aysel Tanju, Öztürk Serengil, Sami Hazinses, Atıf Kaptan ve Mümtaz Ener gibi ünlü ve başarılı oyuncular oynar. Filmin konusuna gelince: Timuçin Cengiz Han ölünce oğullarının bile bilmediği bir yere götürülür. Mezarın olduğu yerde büyük bir hazine olduğu için bir gömü bulma yarışı başlar. Karaoğlan otağda bulunan herkese mezarı bulacağını, ad kazanacağını, buna karşılık Cengiz Han'ın torunu Çağatay Han'ın (Mümtaz Ener) güzeller güzeli kızı Tolunay'ı (Tülay Akatlar) alacağını söyler. Otsokarcı, Oğlu olduğunu bilmediği Karaoğlan'a bu sevdadan vazgeçmesini öğütlese de Karaoğlan fikrinden caymayacaktır. Kazgagası Çakır (Sami Hazinses) ve Çavdar Tarlası (Fatma Girik) ile Cengiz Han'ın hazinelerini aramak için Ötügen ormanlarına doğru yola koyulur. Karaoğlan'ın bu ilk Yeşilçam macerası başarısız olur. Belki Karaoğlan olarak Orhan Günşiray yadırganmış, belki Suat Yalaz'ın senaryosunun değiştirilmesi filmin üstüne bir uğursuzluk gibi çöreklenmiştir. Bu başarısızlığı ve işine karışılmasını hazmedemeyen Suat Yalaz büyük maddi külfetler altına girerek ve ince eleyip sık dokuyarak üç yıl sonra Karaoğlan'a laik "Altay'dan Gelen Yiğit" filmini çeker.

Yapım yılı : 1965 Yapımcı: Olcay Prodüksiyon/Eser-Senaryo-Yönetim-Prodüktör: Suat Yalaz Kamera: Hayrettin Işık Kostüm: Niyazi Er-Ahmet Sert OYNAYANLAR Kartal Tibet (Karaoğlan) Mehmet Ali Akpınar (Balaban) Reha Yurdakul (Baybora) Danyal Topatan(Camoka) Tülin Elgin (Ülger) Nüzhet Ataer (Saruca) Yavuz Selekman (Melikcan) Asım İşler (Cengiz Han) Cengiz Han'ın kurduğu Moğol İmparatorluğu içindeki Uygur Türkü bir cengaver olan isimsiz yiğide KARAOĞLAN adı takılmıştır. Gençlik çağına gelen yiğit babasını bulmak için yollara düşerek,babasının hasmı olduğunu öğrendiği Gurhan'ın peşine düşer.Yolda karşılaştığı Cengiz Han'ın Alay Beyi Balaban'ı arkadaş edinir. Karaoğlan filmin başında bozkırdaki bir handa Camoka’yı görür. O an ilk tanışma ve ilk negatif elektrik gerçekleşir. Camoka: ‘’Demek bu ülkede Camoka başbuğu tanımayan varmış. ‘’Kimsin sen?’’ diye sorunca Karaoğlan ‘’ Benim senin gibi süslü adım yok adım Karaoğlan. Ya devlet başa ya kuzgun leşe diye yola çıkmış bir serdengeçtiyim’’ der. Gurhan'ı bulup intikamını alırken, Cengiz Han'ın arkadaşı Camoka'nın adını kullanan eşkıya başıyla da çarpışır. Böylelikle azılı bir düşman kazanmış olur. Cengiz Han'ı zehirlemek isteyen Gurhan'ı öldüren Karaoğlan, babası Baybora'nın Bizans'ta olduğunu öğrenir. Yener ÇAKMAK

Ercan DEMİREL

24

25


Karaoğlan 50 yaşında

Özel Dosya

Hiştt içinizden hanginiz Karaoğlan deyin bana bakayım?

Karaoğlan 50 yaşında

KARAOĞLAN Baybora’nın Oğlu Karaoğlan benim!...

Yazan: Utku Uluer Yapım yılı : 1966 Prodüksiyon/EserSenaryo-Yönetim-Prodüktör: Suat Yalaz

Hımm sağdaki marsık doğru söylüyor galiba…

OYNAYANLAR Kartal Tibet (Karaoğlan) Mehmet Ali Akpınar (Balaban) Emel Turgut (Berenis) Reha Yurdakul (Baybora) Hüseyin Peyda(Portus) Engin İnal (Toro) Sevinç Pekin (İren) Yavuz Selekman (Küçük Sezar) Babasının izindeki Karaoğlan Bizans’tadır. Filmin başındaki pazar yerini oldukça külüstür ama gerçekçi bulurum. Bugün tarihi filmler çekildiğinde devasa çarşılar, çok düzenli ve idealize edilmiş yerler yerine benim kafamda tam da böyle bir Bizans pazarı hep canlanırdı. O yüzden film artı puanla başlar benim için. Konusuna gelecek olursa; Pazar yerinden geçen Karaoğlan nalbanttan babasının yakında olduğunu öğrenip bir tavernaya girer. Tavernada Baybora ve Karaoğlan göz göze gelirler ama birbirlerini tanıyamazlar. İçeri Verenglerin girmesiyle kaçarlar. İren isminde bir kız onları bilinmeze doğru götürürken Baybora'nın üvey oğlu Toro kavga çıkartır. Verengler tekrar gelince de Toro sıvışır. Kavgadan sonra içeri tıkılan iki kafadar (Balaban ve Karaoğlan) ne yapıp ederek sıvışırlar ama yanlış bir pencereden içeri girerler.İiçeride imparator ve sevgilisi sevişmektedir. Sonra içeri oldukça karizmatik bir Doğu Roma askeri olan Hüseyin Peyda girer ki gerçekten karizma 10 numaradır. Kısa bir gerginlikten sonra Karaoğlan ile tanışan imparator Baybora’ya karşı Karaoğlan’ı kullanmak ister. Bu sahneden sonra filmde daha sonraki Tarihi Türk filmlerinde göreceğimiz klişeler de ortaya çıkmaya başlar. Bizans oyunlarının altı çizilirken kadınlar Türk erkeğinin gölgesinden dahi etkilenir. Bu durumu bir de James Bond'ta görürüz zaten. Özellikle Cüneyt Arkın filmlerinde tekrarlayan "babasını tanımadığı için onunla dövüşen oğul" sahnesi Karaoğlan ile Baybora’nın ölümcül dövüşü ile sahne alır. Türk sinemasında bu sahnenin ilk kullanıldığı film sanırım bu. Kavga. Saray oyunlarına göğüs geren Karaoğlan sonunda babasına kavuşacaktır. Zaten bu film kadronun toplanması bakımından önemli bir bölümdür. Bu yüzden bir geçiş bölümüdür. Dönem filmlerinde olduğu gibi Baybora'nın oğlu filminde de bazı klişeler ve tarihi hatalar yer alır. Mesela Kilise ve Saray'ın iç içe geçtiği Doğu Roma'da saraylılar kiliseye çok mesafelidir. Rahibe kıyafeti giymiş kadınlar sevişmeye hazırdır. Doğu ve batı roma arasındaki çekişme de ilginç bir şekilde ele alınır. Bizans içinden erkeklerden bir tane mert yiğit adam çıkmaz. Zaten Baybora filmde kilisenin içinde her şeyi sıralar. Ne de olsa kahpe Bizans’tır. Bu filmle Suat Yalaz ve Kartal Tibet anlaşmazlıklar ve gerginlikler başlamıştır.

26

Hayır asıl karaoğlan benim!...

Karikatür : Mehmet Kaan SEVİNÇ

27


Özel Dosya

Özel Dosya

Karaoğlan 50 yaşında

KARAOĞLAN Camoka’nın İntikamı Yapım yılı : 1966 Prodüksiyon/Eser-Senaryo-Yönetim-Prodüktör: Suat Yalaz OYNAYANLAR Kartal Tibet (Karaoğlan) Mehmet Ali Akpınar (Balaban) Figen Say (Almila) Reha Yurdakul (Baybora) Danyal Topatan(Camoka) Yavuz Selekman (Emircan)

Danyal Topatan, Camoka rolünde sergilediği mükemmel performansıyla kuskusuz filmin en ağır topu. Filmin adını ve senaryonun tüm inşasını üstlenen kahramanımız, Suat Yalaz’ın ufak dokunuşları sayesinde son haddede bir kötü adam olduğunun unutulmamasını adeta öğütlüyor. Camoka sadece hisleriyle hareket eden bir kotu değil, düşmanını tartan onun zayıf yönlerini keşfedebilen, politik olabilen ve psikolojik savaş taktiklerini de uygulayabilen bir karakter. Türk boylarıyla işbirliğine giren, son anda onları da yarı yolda bırakan, Karaoğlan’ın kadın zafiyetini kendi lehine kullanabilen ve hareket alanı içerisinde kötülüğün sınırlarını zorlayan böyle bir adamın tek rakibinin Erol Taş olabileceğini düşünüyorum. Western çizgi romanları ve seriyal filmlerdeki gibi ana karakterin dalgacı yancısı (Çalık) ve hikâyeye sonradan dâhil olan üçüncü iyi şahısların ana karakterle işbirliği içerisinde oluşu ise daha çok Amerikan geleneğine yapılan bir göndermedir. Karaoğlan pek çok macerayı kendi başına üstlenmiş gibi gözükse de, Yavuz Selekman’ın canlandırdığı Emircan karakteri maceraların pozitif yönde sonlandırılmasında önemli bir rol üstlenir. Gökay GELGEÇ

Karaoğlan tarafından çetesiyle beraber darmadağın edilen Camoka, bu sefer daha güçlü ve intikam hırsıyla dolu olarak geri döner. Karaoğlan’ı aşılması güç bir çölün ardındaki inine çekmeyi başaran Camoka, uzun suredir hayalini kurduğu intikam planını harekete geçirir... Karaoğlan filmleri her zaman aklımın bir köşesinde yer almış ancak yıllar önce okuduğum bir albümün etkisiyle bende diğer yerli çizgi romanlardaki (Tarkan) etkiyi bırakmamış olduğundan her zaman rafa kaldırdığım bir proje olmuştur. Camoka’nın İntikamı filmini izlemeye başladığımda en basta belirttiğim üzere bazı kaygılarım bulunuyordu. Ancak filmin ilk çeyreğinden itibaren Suat Yalaz faktörünün görebileceğimiz tüm detaylara yayılması beni gerçekten memnun etti. Öyle ki bir Orta Asya karakterini ele alırken, sinemanın dublajla götürüldüğü yıllarda Bazı öz Türkçe kelimelerin sıkça tekrarlanışı ve Orta Asya köklerine sadık kalmaya çalışan bir filme gösterilmiş emeği takdir etmek gerekir. Film ilerledikçe çizgi romana sadakati ve çizgi romansal olarak anlatımından ziyade içerisindeki sinematik şifreleri çözmeye yöneldim. Çünkü dikkatli gözlerle izlediğinizde 1960'li yıllarda görülebilecek tüm popüler akımların filmde bir şekilde yer aldığını fark edebilirsiniz. Bu akımlar Sandal – Kılıç filmlerinden Spagetti Westernlere kadar geniş bir yelpazeye yayılmakta. Aynı dönemlerde Yalaz'a başvurarak "Senden Karaoğlan olmaz" diye geri çevrilen Cüneyt Arkın'a dolaylı olarak önce Malkoçoğlu ve ardından Battal Gazi olmasının kapısı da böylece aralanmıştır.

28

29


Özel Dosya

Özel Dosya

Karaoğlan 50 yaşında

KARAOĞLAN Bizanslı Zorba Yapım yılı : 1967 Prodüksiyon/Eser-Senaryo-Yönetim-Prodüktör: Suat Yalaz

Karaoğlan ve Baybora cayır cayır yanacakken kadını demir kapıda yakalayıp anahtarı alırlar ve kadınla birlikte kaçarlar. Kadın kendine gelir ve olanları anlatır. Bunu duyan Baybora Karaoğlan’dan önce atına atlar ve doğru Bizans’a giderler. Bizans’ta yakalanıp hapiste giren Karaoğlan en sonun da İmparator ile Arenada karşılaşır ve İmparator’u öldürerek Eleni’nin ve kendi intikamını alır. Bu filmde de Suat Yalaz hemen hemen çizgi romanın aynısını sinemaya aktarmıştır. Kendisi bir röportajda Çizgi Roman oluştururken sanki film çekiyormuş gibi davranmak gerekir demiştir. Onur ÇETİNCENGİZ

OYNAYANLAR Kartal Tibet (Karaoğlan) Mehmet Ali Akpınar (Balaban) Esen Püsküllü (Eleni) Tanju Gürsu (Bizans İmp.) Reha Yurdakul (Baybora) Yavuz Selekman (Berbrikis) Nurhan Nur (Kitya) Bu filmde Karaoğlan hikâyeye biraz geç katılır. Film Gladyatör oyunlarını seven ,güçlü ama kötü bir adam olan Bizans İmparatoru 1. Manuel’in arenada iri ,kıyım gladyatörlerle dövüşürken başlar. Kazandığı savaşta yenilen gladyatörü acımasızca öldüren İmparator akşam onuruna verilen şölende önemli bir olay yaşar. Komutanlarından Yüzbaşı Viktor evlenmek istediğini söyler ve izin ister. İmparator ‘’kim bu şanslı kız’’ deyince papazlardan biri benim kızım Eleni der. İmparator şaşırır. Çünkü papazın kızı olduğunu bilmemektedir. Demek ki İmparatordan sakladığına göre çok güzel bir kızdır. Kızla tanışma isteğinde bulunur İmparator. Kız İmparator ‘a getirildiğinde İmparator hain planlara başlar. Yüzbaşı Viktor Sinop’a yollanır. Kızın babası cüzamlıların adasına gönderilir. Ertesi gün Eleni İmparator’a yalvarmaya gider. İmparator’da Eleni’ye nişanlısının artık hiçbir yere gitmeyeceğini söyler. Ve yanındaki tepsinin kapağını kaldırır. Tepside Yüzbaşı Viktor’un kesik başı vardır. Eleni birden çığlıklar atmaya başlar ve hızla sarayı terk eder. Kahramanlarımız Baybora ve Karaoğlan ise bir ağaç altında yatarken ilk defa bize gözükürler. Atlarına binip harekete geçen kahramanlarımız, yağmur başlayınca saklanacak bir yer ararlar. Bir mağaraya girdiklerinde kahkahalar garip sesler duymaya başlarlar. Karaoğlan ve Baybora birbirlerine bakarken karşılarına, kapüşonlu elbisesi, boş bakışları ve beyazlamış saçları ile Eleni ile karşılarlar. Eleni’yi görünce kahramanlarımız çekinirler. Hatta Karaoğlan babasına “Biz ki Azrail’e meydan okumuşuz, bu kadından nasıl çekindik’’ der. Karaoğlan ve Baybora’yı içeri alan kadın sizi nişanlımla tanıştıracağım deyip kaybolur. Geldiğinde ise elinde Bizans Subayı gibi giyinmiş, başı olmayan bir korkuluk ile gelir. Bakın nişanlım der. Baybora ve Karaoğlan birbirlerine bakarlar ve sorarlar’’ başı nerde sevgilinin’’ Eleni’nin cevabı “Sarayda İmparatorda” olur. Karaoğlan ve Baybora sıkılıp çıkmak istediklerinde ise çok geçtir. Eleni onları demir kapıya kilitleyip ateşe veriri ortalığı.

30

31


Özel Dosya

Özel Dosya

Karaoğlan 50 yaşında

Karaoğlan 50 yaşında

KARAOĞLAN Yeşil Ejder

KARAOĞLAN Baybora’nın Oğlu Türk-Lübnan-Mısır ortak yapımı Yapım yılı:1969 Türk Yapımcı: Olcay Prodüksiyon-Suat Yalaz Türk Prodüktör-Yönetmen-Senaryo: Suat Yalaz Görüntü Yönetmeni: Mahmut Demir

Yapım yılı : 1967 Prodüksiyon: Suat Yalaz Prodüktör-Senaryo-Yönetmen: Suat Yalaz Görüntü Yönetmeni: Mustafa Yılmaz OYNAYANLAR : Kartal Tibet (Karaoğlan) Yağmur (Karaoğlan'ın atı) Recep Filiz (Çalık) Tülay Erdeniz (Yeşil Ejder-Çin Prensesi Sung) Senih Orkan (Prensesin yaveri) Behçet Nacar (Yeşil Ejder'in adamı Yumin) Süleyman Turan (Ming Tien) Buket Sokollu(Obadan Bige) Çin Prensesi yeşil gözlü dilber Sung, başına geçirdiği maske ile erkek gibi giyinerek çevresine topladığı çete ile Türk obalarını basıp yağma eder. Bir yağma sonrası, Obadan kaçırdıkları güzel Türk kızıyla eğleşen Yeşil Ejder çetesi, o handa bulunan Karaoğlan'ın olaya el koymasına yol açar. Kızı kurtaran Karaoğlan, Yeşil Ejder'in gözünü korkutur. Karaoğlan hayalleri kâbus gibi hayallerine girer. Yeşil Ejder'in peşinden Çin Sarayı'na giren Karaoğlan'la Çin Prensesi Sung, iki rakipken, sevgili olurlar. Prensesin nişanlısı Ming Tien, bu durumu sezince, nişanlısını kıskanır. Sarayda iktidar kavgası başlar. Suat Yalaz yapımı Karaoğlan filmleri içinde "kayıp film" olarak yer almaktadır. Filmin sahibi Suat Yalaz, bu filminin bir kopyasını çok aramasına rağmen bulamamıştır. Bulmayı çok istemektedir.

OYNAYANLAR Kuzey Vargın(Karaoğlan) Semira Tevfik(Şeyhin kızı Samara) İmad Hamdi (Şeyh Hişam) Altan Günbay(Emirin Kumandanı Mercan) Oya Peri (Emirin karısı Kutül Kulüp) Hasan Ceylan (Mercan'ın sadık adamı Abbas) Seyyit Moughrabi (Abdo) Amira (Azize) Mehmet Ali Akpınar (Hasan Sabbah) Kaan Yalaz (Çocuk) Mine Soley (Enise) Gamze Öz (Dansöz Şematulayz) Aynur Akarsu (Kabile kızlarından biri) Mehmet Ali Akpınar (Gurap/Aynı filmde 2. rolü) Suat Yalaz'ın renkli çektiği ilk Karaoğlan filmi Çekimleri Türkiye-Lübnan ve Mısır'da yapıldı. Filmin sahiplerinden Suat Yalaz, bir konuşmamızda bana bu filmini Fransa'da bulunduğu sıcak bir yaz gününde Paris'te tesadüf eseri seyrettiğini. Filmi gördüğü sinemada çok az sayıda seyirci olduğunu söyledi. Ben bu filmi maalesef göremedim. Bu filmi Karaoğlan ve Suat Yalaz konusunda uzman olan arkadaşım Arslan Eroğlu, galiba Samsun'da görmüş. Filmin konusu hakkında bilgileri ondan dinlemiştim.. Suat Yalaz'ın Lübnan ve Mısırlı filmcilerle ortak yaptığı bu renkli KARAOĞLAN filmi, bütçe olarak diğerlerinden üstün olmasına karşılık diğerlerinden aşağı seviyede olduğu söylendi.

Yener ÇAKMAK

32

33


Özel Dosya

Özel Dosya

Karaoğlan 50 yaşında

Karaoğlan 50 yaşında

KARAOĞLAN Geliyor Cengiz Han’ın Hazineleri

KARAOĞLAN'ın en önemli Dostları

Yapım yılı: 1972 Yönetmen: Mehmet Aslan Karaoğlan: Kartal Tibet Ahmet Mekin (Otsokarcı) Meral Zeren (Çavdar Tarlası) Suphi Tekniker (Torka) Ceyda Karahan (Tolunay) Kazım Kartal (Tokta Bey) Cemil Can Bıçakçı (Kubilay) Serpil Gül (Sabiha Hatun) Zeki Alasya (Çalık) Atıf Kaptan (Şaman) Karaoğlan’ın bu macerasında Yönetmen Mehmet Aslan Suat Yalaz’ın Kahraman’ı Karaoğlan’ı kullanmış fakat diğer karakterleri Abdullah Ziya Kozanoğlu’nun Kaan macerasından almıştır. Karaoğlan’ın babası filmde Otsukarcı’dır. Yani bu Karaoğlan isim olarak Karaoğlan’dır ama Suat Yalaz’ın Karaoğlan’ı değildir. Bu film yüzünden Kartal Tibet'le büyük kavgalar çıktığı basında yazılıp çizilir. Cengiz Han ölümünden sonra kendisinin gömülmesi ve mezarının kimse tarafından bilinmemesi görevini en sevdiği iki komutanı Tokta Bey ve Otsukarcı’ya verir. Otsukarcı’nın bir oğlu olur bu sırada. Aradan geçen kısa bir süreden sonra güvercinle haber gelir Otsukarcı’ya. Cengiz Han ölmüş ve görev onu beklemektedir. Obasını Kazgagası’na emanet edip Kutsal görevi için yola çıkar. Yolda Tokta Bey kalleş planlar yapar ve Cengiz Han ile beraber gömülecek hazineleri ele geçirip kaçar. Tokta bey için zaman intikam arar. Baskın yapar. Karaoğlan kaçar ve yetiştirilir. Çeşitli badirelerden sonra Kazgagası Karaoğlan’ı kurtarır. Karaoğlan’a aslında kim olduğunu gerçek anasının ve babasının akıbetini anlatır. Ayrıca ona kılıç kullanmayı, ok atmayı öğretir. Karaoğlan büyüyünce Cengiz Han’ın hazineleri bulmak ve kızıyla evlenmek için bir yarışmaya girer. Sonunda hazinelerin olduğu yere gelir ve babası Otsukarcıyı bulur. Bu filmde Death Rides In Horse filmine benzer sahneler vardır. Karaoğlan anasının katilini o filmdekine benzer sahnelerden tanır. Ayrıca ilk Karaoğlan’da oynayan Atıf Kaptan bu filmde de yer alır. İlk renkli çekilen Karaoğlan filmidir. Ancak filmdeki özellikle tarihi mantık hataları nedeniyle epey eleştiri almıştır. Karaoğlan bu filmden sonra beyazperdeye veda eder. Onur ÇETİNCENGİZ/ Utku ULUER

34

Baybora

Karaoğlan'ın babası. Yiğit ve gözü pek olan Baybora, Cengiz Han’ın en sevdiği komutanlardan birisiyken Kaşgarlı Gurhan’ın eşini öldürmesi üzerinoğlu Karaoğlan’ı alarak obasını yaralı olarak terk eder. Karaoğlan’ı bir ormancıya bırakıp sırra kadem basan Baybora oğluyla yıllar sonra "Bizansta kavga" romanında ile birbirlerini bulurlar.

Bayırgülü

Sevimli ve güzel sempatik Bayırgülü Karaoğlan’ın sevgililerinden en çok görünen ve bilinenidir. Ayrıca birazcık eli uzundu. Filmlerde gözükmemiştir ama dizi filmde yer almıştır.

35


Özel Dosya

Karaoğlan 50 yaşında İllüstrasyon: Mehmet Kaan SEVİNÇ

Balaban

Karaoğlan’ı at uşağı yapmak isterken Karaoğlan’a can yoldaşı olan, boğazına düşkün yaşlı kurt. Karaoğlan için yeri geldiğinde ölüme bile gider. Bazen uğraşa Karaoğlan’dan önce hazırlanır.

Çalık

Zayıf, çelimsiz ve çirkin ama Karaoğlan’ı oğlu gibi seven, onu gözeten şakacı ve zeki adam. Saz çalar, şarkı söyler ve Karaoğlan’ı hiç yalnız bırakmaz.

Yağmur

Karaoğlan’ın canından öte tuttuğu sevgili atı. "Demir Maske" macerasında Yağmur için ölüme giden Karaoğlan, "Mor Kâküllü Şehzade" macerasında bataklığa düşen camışı Boğaç Han ile zorlanarak da olsa çıkarırlar. Boğaç, Karaoğlan’ın atını görünce kızar ve "Neden beni yolumdan ettin de atınla çıkarmadın camışı" deyince, Karaoğlan "Sen neden atını kullanmadın da geldin? Atının ayakları şişmesin, canı yanması diye değil mi? Ben atımı canımdan öte tutarım’’ der.

36

37


Özel Dosya

Özel Dosya

Karaoğlan 50 yaşında

KARAOĞLAN'lı Bir Anı...

Geçmiş zaman olur ki diye başlardı eskiler... Babı-ali’nin Babı-ali olduğu dönemler yani o günlerdeki efsane Cağaloğlu, yazılı basının merkezi bütün gazeteler ve dergiler orda neşredilirdi (yayınlanırdı). Meşhur Cağaloğlu yokuşunu tırmanmaya başlayalı belli bir süre geçmiş orada burada çizgilerimiz yayınlanır olmuş, kıyısından köşesinden de olsa Cağaloğlu’nun emektarlarından olma yolundaki ilk adımlarımızı atmıştık. Günlerden bir gün, Cağaloğlu’nda Güneş adında yeni bir gazete yayınlanmaya başladı. Yazar kadrosu bir yana, Bedri Koraman, Necdet Şen başta olmak üzere birçok meşhur çizerin de yer aldığı bir gazeteydi Güneş. Ama hepsinden öte efsane Karaoğlan’ın gün be gün yeni maceralarının da yayınlanacağı bir gazeteydi. Büyük usta Suat Yalaz, Paris’ten Cağaloğlu’na geri dönmüş, Güneş Gazetesi’ne transfer olmuş, Karaoğlan’ın yeni maceralarının çizimlerine başlamıştı. Masal değil gerçektir, o dönemlerde Karaoğlan, Tarkan, Kara Murat vb. çizgi romanlar gazetelere tiraj aldırır, gazetelerin satışını artırırdı. Karaoğlan’ın yeni maceralarının Güneş Gazetesi’nin tirajını arttırması dolayısı ile ayrıca haftalık Karaoğlan Dergisi de yayınlanmaya başlamıştı gazete bünyesinde. Yine o zamanın da, bu zamanın da imza sahibi usta çizerlerinden bir ağabeyimiz haftalık Karaoğlan Dergisi’nin çizimlerine katkıda bulunuyordu. Suat Yalaz Usta’nın haftalık dergi için asistan çizerler aradığını söylemişti, biz de o dönemde birkaç çizer olarak çete halinde dolanıyorduk Cağaloğlu sokaklarında. Beş çömez çizer (bu beş çizerden ben dâhil üçü çizerlik yapıyor hali hazırda, diğer iki çizer arkadaşımız ile irtibatımız koptu, nerededirler ne iş yaparlar bilmiyorum, diğer dört arkadaşım belki isimlerinin bu yazıda geçmesini istemeyebilirler, bu konu ile ilgili olarak izinlerini almadığım için isimleri bende saklıdır) olarak

38

gittik Suat Yalaz Usta ile tanıştık. Usta, çizgilerimizi beğendi ve biz çömez çizerler olarak Güneş Gazetesi’nin ustaya tahsis ettiği Cağaloğlu’ndaki bir iş hanının üçüncü katındaki stüdyosunda işe başladık. Bilenler bilir, yazarın çizerin günü gecesi, cumartesi pazarı, bayramı seyranı yoktur, yirmi dört saat işi ile yaşar. Günlerden pazar, Suat Yalaz Usta’nın stüdyosundayız, haftalık dergi için çalışıyoruz, işler bitti, gün akşam oldu, bize ayrılan arka odadan dışarıya çıktık ki stüdyoda in cin bile top oynamıyor, herkes çıkıp gitmiş. Ne Suat Usta, ne sekreter, ne ofis boy, ortalarda kimsecikler yok. Asıl sürpriz bundan sonra… Stüdyonun kapısını çektik, kapıyı kilitledik, aşağıya indik, amanın o ne? Hanın camlı giriş kapısının kapalı olması bir yana, bir metre ilerideki ilk girişteki demirlerde çekilmiş ve handa bir Allah’ın kulu yok! Hanın kapıcısı da bütün kapıları üstümüze kapatıp, gitmiş… Tekrar stüdyoya çıktık Güneş Gazetesi’ni santralini aradık, telefonlar sağır, kimse açmıyor; Eyvah eyvah ki ne eyvah… Yemek yok, içecek yok, sigara yok hani Ramazan olsa oruç tutar sevap kazanırız ama işin kötüsü ısınacak bir şey yok sabaha buzdan adam olarak bulurlar bizi; mevsim sonbahardan kışa meyil vermekte… Ne yaparız, ne ederiz diye derun, derun düşünür iken üçüncü katın arka penceresinin tek katlı bir binanın çatısına açıldığını keşfettik. Olurdu olmazdı derken macera yaşamaya karar verdik, ne de olsa hayali de olsa, kıyısından köşesinden de olsak, maceradan maceraya koşan kale burçlarından atlayıp, çatılardan zıplayan efsane Karaoğlan çizgilerinin çıraklarıydık. Bismillah deyu atladık çatıya, başladık çatıdan çatıya dolaşmaya, kiremitlerin üzerinde cambazlık yapmaya… O zamanlarda Cağaloğlu’nda gazete ve dergilerin yanı sıra sürüsüyle trikotaj atölyesi vardı, çeşitli binalarda ve katlarda. Biz beş kafadar çatılarda çıkış ve iniş yolu ararken bu trikotaj atölyelerinden bizi gören vardiya işçileri başladılar hep bir ağızdan ünlemeye “Hırkız vaaarrrrr” deyu!... Aman Allah, bismillah, iş yerinde mahsur kaldığımıza mı yanarsın, çatılardan düştük düşeceğiz, çıkış ve iniş yolumu ararsın, yetmezmiş gibi hırsız olarak damgalandığımıza mı yanarsın, ne halt edeceğimizi bilemeden deli dana gibi dolaşır dururuz çatı tepelerinde. Döne dolana Güneş Gazetesi’nin binasının olduğu Molla Fenari Sokak’ta Güneş Gazetesi’nin bitişiğindeki duvarın üstünde bulduk kendimizi. Geçmiş zamanların Ramazan eğlencelerinin menşur ismi Cambaz Boncuk gibi duvar üstünde düşmeden şaşmadan ilerlemeye çalışanda, duvar bitti. Güneş Gazetesi’nin binasına yapıştık kaldık, vakit oldu gece yarısı. Sair zamanlarda mahşer zamanını anımsatır vaziyette oluk oluk insanların geçtiği sokakta Allah’ın kulu yok ilaç için yardım isteyecek. Eyvah ki ne eyvah… Duvar çok yüksek bir duvar, sokağa bakan taraftan atlasak çok yüksek, bahçeye bakan tarafta çok yüksek, üstüne üstlük her şeyi göze alıp bahçeye atlasak çıkış kapısı var mı, yok mu belli değil. Dışarıda kalacağız sabaha kadar, donup kuyruğu titretmek var serde… Lan ne halt edeceğiz bilemeden, titreyip duruyoruz duvar üstünde, bir yandan soğuktan, bir yandan korkudan… O kadar çatıyı tekrar dan dolanıp, trikotaj işçilerinin ‘’hırkız vaar’’ ünlemeleri arasında stüdyoya geri dönmeyi de gözümüz yemiyor… Allah’ın sevgili kullarıymışız ki tam o sırada bulunduğumuz duvarın hemen altına bir kâğıt kamyonu yanaştı. Şoför kamyondan çıkanda bizler tek tek kamyonun branda tentesinin üstüne atlayıp, tenteden de yere sıçrayıp olanca hızımızla Yerebatan Caddesi’ne doğru seyirttik. Ne de olsa trikotaj işçilerinin şehadetinde ‘hırkız’ olarak ihbar edilmiştik… Karaoğlan’ın yaşadığı dönemlerden çooooooook sonraki dönemlerde de olsa, kâğıt üzerinde yaşanan maceraların bir benzerini bire bir yaşamıştık efsane Karaoğlan’ın çömez çizerleri olarak. Bu hikâye ayniyle vakidir, Allah şahidimizdir. Mehmet Kaan SEVİNÇ

39


Haberler

Haberler

Büyülü Rüzgar Yeni Yerinde Çizgi Roman müdavimlerinin yakından tanıdığı ve vazgeçilmez mabedlerinden, İlyas Erkul’un sahibi olduğu Büyülü Rüzgar yeni yerine taşındı. Uzun yıllardır Kadıköy Pasajı’ndaki alt kattaki dükkandan yine aynı sokak üzerindeki yeni ve daha büyük bir dükkana taşındı, yani çizgi roman artık yer altından yer üstüne çıkmış oldu. Büyülü Rüzgar eski dükkana oranla daha geniş, daha modern,daha çok çizgi roman dolu yeni yerinde çizgi roman sevenlere hizmete devam edecek. Çizgi Roman camiası’nın bir çok tanınmış ismi de bu açılışta yer aldı. Ersin Burak,Yener Çakmak, Agah Özgüç, Ay Barka, Ayşe Karsel Zaimoğlu ve Bahadır Zaimoğlu, Raşit Çavaş, Ege Görgün, Haşim Öz, Esra Akkaya, Ümit Kireççi, Erdem Aydoğan, İlhan Yılmaz,K oray Kuranel, Behzat Taş, Nemci Yalçın, Tayyar Özkan, Bülent Taşkın, Melih Murtazaoğlu ve sayamadığımız daha bir çok isim açılışta bulundu. Ve tabiki Gölge e-Dergi ekibi olarak bizde bu açılışta yer aldık. Mehmet Kaan Sevinç, İlke Keskin, Tunç Pekmen, Devrim Kunter, Hakan Tunga Kalkan, Nadir Kutluhan Gölge e-Dergi ekibinden açılışa katılan arkadaşlarımızdı. Çizer arkadaşımız Yıldıray Çınar’da kitaplarını imzalayarak açılışa damgasını vurdu. Büyülü Rüzgar’ın yeni yerinde çok uzun yıllar çizgi romanları çizgi roman severler ile buluşturmasını dileriz. Gölge e-Dergi.

“Kahramanlar Burada” ile kahramanlar bir tık uzağında! Çizgi karakterler çocukluğumuzdan itibaren hayatımızın içerisinde yer almaktadırlar. Çok farklı ürünler ile karşımıza çıkan çizgi kahramanlar artık “Kahramanlar Burada” online satış platformunda sizleri bekliyor. “Kahramanlar Burada” sayfası altı ay süren ön hazırlık sürecinden sonra Kasım 2011’de internet dünyasına “Merhaba” dedi. İnternet ve yazılım sektörlerinden Kahramanlar Sinemada sayfası ve AB Yazılım Hizmetleri’nin ortak çalışması olan “Kahramanlar Burada” sayfasının ürün yelpazesini sadece çizgi karakter ürünleri oluşturmaktadır. Giyim, çizgi roman, film, oyuncak ve aksesuar gibi çok farklı kategoriler altında lisanslı ürünler kahramanlarburada.com adresinde bir araya geliyor. “Kahramanlar Burada” sayfası, ziyaretçilerinin çok sayıda kategoride kolay ürün araması yapabileği bir tasarıma sahiptir. İsterseniz ürün bazında, isterseniz çizgi karakter bazında aradığınız ürüne kolayca ulaşabilirsiniz. Her yaştan çizgi karakter sevenlerin ilk adresi olmayı amaçlayan “Kahramanlar Burada” sayfası Türkiye çapında tüm illere kargo hizmeti vermektedir. 12 aya kadar taksitli alışveriş imkanı ile artık sevdiğiniz kahramanın tshirtüne, çizgi romanına veya oyuncağına tek bir alışverişte kavuşabileceksiniz.

Örümcek Adam, Superman ve Batman artık aynı adreste buluştular... Facebook sayfası: http://www.facebook.com/KahramanlarBurada Twitter adresi: http://twitter.com/kahramanmerkezi Üyelik adresi: http://www.kahramanlarburada.com/yeniuye.asp (Sayfaya üye olarak yeni ürünler ve fırsatları ilk öğrenen siz olabilirsiniz.) İletişim: AB Yazılım Hizmetleri 0212 225 00 33 http://www.kahramanlarburada.com

4 milyon liralık çizgi roman! Aman ha siz siz olun Çizgi Roman’larınızı kimseye vermeyin… Action Comics’in ilk baskılarından biri 2,16 milyon dolara satıldı. Eski Amerikan çizgi-roman şirketi Action Comics’in ilk yayınının nadir ve bozulmamış bir kopyası açık artırmada 2,16 milyon dolara (yaklaşık 3,97 milyon TL) satıldı. 1938 basımı kitap, ilk kez 2 milyon dolar sınırını geçti. Kitabı satanın ve alanın isimleri açıklanmadı.

40

41


ÇizgiRoman

Kitaplık

İnceleme

‘Muhteşem Yüzyıl’ şimdi de çizgi roman

Son dönem televizyonların en çok izlenen dizilerinden olan “Muhteşem Yüzyıl” şimdi de çizgi roman versiyonuyla karşımızda

“Muhteşem Yüzyıl” dizisi için Microsoft Türkiye ve Türkiye’nin en büyük dijital ajanslarından biri olan 41? 29!’un ortak çalışmasıyla ortaya çıkan; internet explorer 9 için hazırlanan çizgi roman, www.zaferyolunda.com adresinden izlenebiliyor. “Muhteşem Yüzyıl: Zafer Yolunda” adlı çizgi roman için dizinin yapımcısı TİMS’ten de onay alınarak hareket edildi. Dizinin Mohaç Savaşı bölümünün kullanıldığı çizgi romandaki karakterler de dizideki oyunculara benzetildi. Çizer Koray Kuranel ile çalışılan projede dizinin müzikleri de kullanıldı. Çizgi romanın yapım aşamasında tarihçi Yiğit Değer Bengi, 41? 29!’a danışmanlık yaptı. www. zaferyolunda.com adresine girildiğinde çizgi roman soldan sağa doğru kayarak ilerliyor; öte yandan çizgi romanda ilerledikçe hareketli efektlerle karşılaşılıyor. “Muhteşem Yüzyıl: Zafer Yolunda”nın önümüzdeki günlerde İngilizceye de çevrilmesi planlanıyor.

42

43


Kitaplık

Kitaplık

19 Numaralı

Sunuş Hayal Perdesi Kitaplığı’nın yedinci kitabı olan elinizdeki çalışma, Türkiye basınında en uzun süre yazan sinema eleştirmenlerinden Giovanni Scognamillo’nun gazete ve dergilerde yazdığı tanıtım ve eleştiri yazılarını, makalelerini ve vermiş olduğu söyleşileri içeriyor. Yönetmen serisi kitaplarından sonra, sinema eleştirmenlerinin yazılarının derleneceği Türk sineması araştırmaları serisinin ilk kitabı olan Giovanni Scognamillo’nun Gözüyle Yeşilçam, Scognamillo’nun yazarlık serüvenini ifade ettiği gibi 1960’lardan günümüze değin Türk sinemasının tarihini de açıklıyor. Sinemamızın “altın yılları” olan 1960’larda sinema eleştirmenliğine başlayan ve yaklaşık elli yıldır da çeşitli gazete ve dergilerde yazan Giovanni Scognamillo, sinemaya olan ilgisini şu cümlelerle ifade ediyor: “Film izlemeyi ben seçmedim, içinde doğduğum, büyüdüğüm ortamın doğal bir sonucu, olmazsa olmaz bir zorunluluğu oldu. Şikâyet etmiyorum, aksine kendimi şanslı, hatta çok şanslı sayıyorum…” Sinemacı bir ailede doğan, çocukluğundan beri sinemayla haşır neşir olan Scognamillo’nun yarım asrı aşan sinema serüvenini özetleyen bu cümleler, aynı zamanda bir dönemin sinemayla irtibatına da ışık tutuyor. 60’larda yetişen sinemacıların motivasyonlarını, sinemayla olan organik bağlarını ve ruh hallerini özetliyor adeta. Nijat Özön’ün sınıflandırmasıyla“sinemacılar dönemi”nde yazmaya başlayan Scognamillo’nun yazıları, bu açıdan bakıldığında sinemamızın değişim ve dönüşüm sürecini ortaya koyarken; öte yanıyla eleştirmenlik mesleğini ve aynı dönemde yazan eleştirmenlerin gelişimini de kronolojik bir şekilde takip ediyor. Kitapta yer alan yazılardan, 60’lar ve 70’lerde film eleştirisinin konumunu, film eleştirmenleriyle yönetmenler arasındaki ilişkiyi, Sinematek döneminde yaşananları ve geçmişten günümüze yerli sinemanın ve Türkiye’deki filmciliğin gelişimini izlemek mümkün. Giovanni Scognamillo’nun 1961-2004 yılları arasında Akşam, Hey, Yedinci Sanat, Yeni Sinema, Beyazperde, Milliyet Sanat gibi gazete ve dergilerde yazdığı eleştiri yazıları ve makalelerin derlendiği kitapta, bunlara ek olarak özellikle 1990’lardan sonra Nokta, Yeni İnsan Yeni Sinema ve Yeni Film dergilerinde yayımlanmış röportajlar da bulunuyor. Bu sayede, yazarın bağımsız yönetmenlerin önderliğinde şekillenen son dönem Türkiye sineması ve yeni dönemde film eleştirisinin işlevi hakkındaki görüşlerine de ulaşmak mümkün. Tabii bu noktada, kitabın hazırlanış aşamasında yazarın bütün yazılarının kitapta yer almadığını, fazlalığından dolayı yazılar ve röportajlarda bir derlemeye gidildiğini ve yeniden redaksiyondan geçtiğini de ifade etmek gerekiyor. Türkiye’deki sinema eleştirilerinin genellikle beğeni ve tanıtım yazıları üzerine yoğunlaşması, üretilen eserlerin bir türlü eleştirel bir gözle değerlendirilememesi ve belki de 1980 sonrasının travmasının toplumsal hayatta olduğu gibi basın-yayın dünyasında da sürmesi, Türkiye sinemasının anlaşılmasını da büyük ölçüde engelliyor. Scognamillo’nun eleştiri yazıları bu yönüyle, bugün eksikliği hissedilen “kriterli eleştiri”nin geçmişteki örneklerini sunması açısından bütün sinemaseverlere örnek teşkil ediyor. Barış SAYDAM

44

Koltuk

Yaklaşık 10 yılı aşkın süredir Ntv’de Ses Operatörü olan Erol Çelik, boş zamanlarında yaptığı sanatsal aktivitelere bir yenisini daha ekledi. Çektiği kısa metrajlı filmler ve çıkardığı kitaplarla, sanat camiasında adından söz ettirmeye başlayan Çelik, üçüncü kitabı ”19 Numaralı Koltuk’u çıkardı.

İÇİNDEKİLER Darbe....................................... 7 Karanlık Pencere.......................33 19 Numaralı Koltuk..................61 Aydınlık Avcıları.....................145 Bu Sefer Sınavı Kaybetme......187 Derinlik Sarhoşluğu.................217 Cennete Açılan Çiçekler..........263 Korkak................................... 285 Ölüm Kısa Bir Ayrılıktır ........329 Yeşil Yılan...............................339 Aptal Kral............................... 381 19 Numaralı Koltuk 1. Basım Kasım 2011 Avrupa Yakası Yayınları 400 sayfa 11 Gerilim öyküsü 6 Aralık itibariyle tüm kitapçılarda.

Kitabını: ” Gerçeklerle Yüzleşmeye Ne Kadar Hazırsınız? ” sorusundan yola çıkarak hazırladığını belirten Erol Çelik’in tüm Kitaplarına ve Sanatsal çalışmalarına kendisine ait www.erolcelik.net adresinden ulaşılabilir. Medyamuhabiri olarak bizde medya yoğunluğu içerisinde bu çalışmalarından dolayı Erol Çelik’i tebrik eder başarılarının devamını dileriz….

45


Kitaplık

Kitaplık "Şöyle düşün, bizler düş üretmekle cezalandırıldık ama onları yaşayarak ödüllendirildik..." İnsanların en basit korkularından ve gerçekliğinden yola çıkan, 11 kısa öykünün bir araya geldiği "19 Numaralı Koltuk" isimli son kitabım; ilk iki kitabım "Heyula" ile "Satranç ve Şövalye"den farklı olarak, günlük hayatta karşılaşabileceğimiz gerçekliği ve içinde barındırdığı gizemli korkuları irdelemiştir. Her ne kadar bazı hikâyelerim, ilk iki kitabımdakilere benzer gerçeküstü olayların tadını hatırlatsa da genel olarak; yaşamın kıyısında nefes alan hikâyelerimde, soğuk, karanlık, yalnız ve gerçek hayattan kesitlere rastlayacaksınız. Her öyküde kendinize ait mutlaka bir şeyler bulacağınız, cesaretinizle mantığınız arasında size gelgitler yaşatacak gerilim tarzı hikâyelerimin yer aldığı bu son kitabımda, kendinizi başkarakterin koltuğunda bulacak ve gerçekliğin gün gibi açık olduğu bir karmaşanın içinde, dayanma gücünüzün sınırlarını öğreneceksiniz. Vampir ve kurt adam efsanelerinin artık bayağılaşarak tüm dünyayı esaret altına aldığı toplumumuzda, günlük yaşam gerçeğinin karanlık ve soğuk yüzünü size tekrar hatırlatacağım. 19 Numaralı Koltuk'ta yer alan hikâyeleri belki zaman içinde unutacaksınız. Ancak gündelik hayatın hareketliliğinde kim bilir, ıssız bir sokakta çocuğunuzun ellerini sıkı sıkı tutarak koşar adımla yürürken o karanlık köşede ya da sizi sıkı sıkı saran kalın yorganınızın altında en masum halinizle mışıl mışıl uyurken, soğuk ve keskin çeliğin acısını boynunuzda hissederek uyandığınızda, ben geleceğim aklınıza. Ve sessiz üç kelime dudaklarımda; "Asıl gerçeklerden kork!" Gerçeklerle yüzleşmeye ne kadar hazırsınız? Eğer bu dünyaya ait olmayan bir tat arıyorsanız ya da o tadın bu dünyaya ait olmadığını zannediyorsanız, yaşamı ve ölümü aynı anda arzuluyorsanız, bu yolculukta siz de kendinize bir koltuk kapın…

Erol Çelik Öykücülüğü “Ne oldu, gerçekler size çok mu basit geldi?” Ben, öykücülüğümü bu cümleyle özetleyebilirim. Hem sert bir cümle, hem sorgulayan bir cümle, hem de anlamı sarsıcı bir cümle. Peşinden koştuğumuz hayat ve ya yaşamak zorunda kaldığımız hayat arasında bir solukluk fark var aslında ama bu basit gerçeği anlamak bile insana o kadar ağır geliyor ki, yaşantılarını çekilmez hale getiriyorlar. Ben tam bu noktadaki geçişleri yakalamaya çalışıyorum. İnsanların bocaladığı, kontrolünü kaybettiği ve cinnet geçirdiği anı. Gerçi son kitabım “19 Numaralı Koltuk” da başka tatlar da aramadım değil. Sadece insanları korkutmak veya germekten başka, okuyucuyu baskı altında tutma girişimlerim oldu.

46

Burada ki amaç, eğer başarabilirsem, okuyucuyu öyküler bittikten sonra da germek. Belki akıllarda şu soruyu bırakırsam hedefime ulaşmış olurum: acaba gerçekten böyle bir şey olursa? Bunu bu kitapta tam anlamıyla başaramasam da ileride bu etki peşinde koşturacağım. Son birkaç yıldır yazdığım öykülerden birkaçını senaryo haline getirdim. Daha sonra bu senaryolarda kısa filmler çektik. Sonra arkama baktığımda 7 tane kısa film 3 tane öykü kitabı olduğunu gördüm. Bu iki öğenin birbirini beslediğini rahatlıkla söyleyebilirim. İyi bir film çekmenin iyi bir senaryoyla başladığını, iyi bir senaryo için sağlam bir öyküye ihtiyaç olduğunu öğrendim. Sonuçta gerçeklerin basit olduğunu, öğrenmenin sonsuz olduğunu kabul etmeye başladığım an, kendimi geliştirmeye ve daha fazla ürünler vermeye çabalayacağım. 19 Numaralı Koltuk, diğer kitaplarım, kısa filmlerim ve kendim hakkında daha fazla bilgi için www.erolcelik.net sitemi ziyaret edebilirsiniz. Teşekkür ederim. Erol ÇELİK

Arka Kapak Yazısı Arka kapıyı açtı ve iki çıplak vücuda baktı. Kızların yüzünde hiçbir utanma, hiçbir kutsallık, hiçbir amaç yoktu. Bunlar için bir adam öldürdüğüne inanamayarak araçtan içeri girdi. (Yeşil Yılan) Çöken moralinin, bozulan ruh halinin ve kaybettiği ayağının neresi hayattı? Aklındaki tek şey, ömrünün bundan sonraki sınavıyla ilgiliydi. (Bu Sefer Sınavı Kaybetme) Sorgusuz, bir silah temin edildi. Volkan Hasanoğlu öyküsünü bitirdi ve teslim etti. Dört bini aşkın ayrı ordu, darbe girişiminde bulundu. Çok kan döküldü. (Darbe) Hangi koltukta uyanacağına aldırmadı. Hiçbir hayat, şu an yaşadığı hayattan daha kötü olamazdı. Annesinin yanında ölmek bile. (19 Numaralı Koltuk) Levrek ona gülüyor gibiydi. Havası bitti, canı feci yanıyordu ama kendini rahatlamış hissetti. Rahatlamış, mutlu ve hafif. (Derinlik Sarhoşluğu) Özür dilerim aşkım... Ölüm kısa bir ayrılıktır... Seni orada mutlu bir hayatta bekliyorum... Şimdilik hoşça kal... (Ölüm Kısa Bir Ayrılıktır) (Heyula), (Satranç Ve Şövalye) kitaplarının yazarından. Erol ÇELİK

47


Kitaplık

Kitaplık

Pelin Saydam Gölgeler Serisi’ni Yazma Serüvenini Anlatıyor

Cem baştan beri cinsiyeti olmadan ortada gezinen Seçilmiş’ti. Evet, baştan beri vardı, ama kimin kardeşi ya da kuzeni ya da arkadaşı olacağı çok sonra şekillendi aklımda. Fikir aklıma ilk geldiğinde kız mı erkek mi olacağı bile kesin değildi, ama bunun dışında karakter özellikleri değişmedi. Çalışkan, zeki, gözüpek, karşılıksız seven ve tabii dostlarına bağlı biri. Defterle kalemi her elime alışımda başka karakterler geldi. Bazen ikinci kitapta geçecek karakteri buluyordum, bazen geçen bölümdeki kişinin karakteriyle oynuyordum. Ama tek bildiğim, o kalem elimdeyken planladığım gibi gitmiyordu hiçbir şey. Aynı normal yaşamdaki gibi, bir anda başka bir şey oluyor ve çizdiğim yoldan sapıp başka yola giriyordum. Bende onlarla birlikte yaşıyordum. Bazen yazarken ağladığım bile oluyordu. Devam eden süre zarfında birçok değişiklikten geçti metin. Bir anı bir anını tutmadı. Sonunda 580 sayfalık kitap ikiye bölündü ve iki kitap formatını aldı. Bu kitaba başlamadan önce iki kitap daha bitirmiştim. Ama nasılsa bu bana başka bir tat vermişti. Her kitabımdan aldığım tat farklıydı, ama Gölgeler Serisi hâlâ yazarken bana başka bir tat vermekte. Pelin Saydam

Ben yazmaya on yaşımda başladım. Hiçbir destek yoktu arkamda. Öğretmenlerim, “Bu kız okumaz,” demişti. Arkadaşlarım yazdıklarımla alay etmişti. Ama ailemin verdiği destekle yazmaya devam ettim. Liseye geçtiğimde ilk defa karşıma benzersiz bir öğretmen çıktı. O kabul etmese de, ben Ufuk Öğretmen sayesinde Gölgeler Serisi’ne başladım. Çünkü yazma tutkumu fark edip, bana arka çıkan oydu. Seriye başlama kararını da işte o yıllarda, yani yaklaşık beş yıl önce aldım. Serideki karakterler hazırdı. Karakter yapıları ve görünüşleri de. Ama bu karakterlerin neyin uğruna savaşacağı karakter tasarımlarından sonra ortaya çıktı. Uzun düşünme aşamalarından sonra karakterlerin savaşma amacını buldum. Bu uzun süreci sonlandıran 'Vampirle Görüşme' adlı film oldu. Kararımı vermiştim: Kahramanlarım vampirlerle savaşacaktı. Avcı olacaklardı. Vampir avcıları. Uzun bir bilgi edinme sürecinden sonra elimde tez hazırlayacak kadar bilgi olunca defteri kalemi aldım ve yazmaya başladım. Biz zaman sonra hayatımda sadece onlar olmuştu. Yatıp kalkıp kitap hakkında fikir üretiyordum. Bazen baştan aşağı okuyup yeni yerler ekliyor, yeni bölümler buluyordum. Karakterlere gelince, başta Nina şekil aldı. Nina en çok bağ kurduğum karakterimdi. Hem biraz bana benzemesi, hem de belki bayan oluşu Nina’yla aramda bağ oluşmasına neden oldu. Sonra Evren geldi. Nina’yla kavgaları ve aralarında eskiden kalma, bitmeyen bir aşk olması. Aşkın yanı sıra dostluklarının da benzersizliği tabii. Evren serseri, asi, gruba emirler yağdıran ama Garfield kadar da tembel biri. Onu tamamlayan özellikler bunlar. Ergenlikten çıkamamış biri gibi biraz da. Çapkın olması eskiden aldığı kalp yarasının sebebi belki de.

48

Gölgeler Serisi'nin ilk kitabı olan Vampir Gölgesi şu an satışta, Kitapevi raflarında siz okurlarını bekliyor. Yayıncı: BU Yayınevi (www.buyayinevi.com) Yayın Tarihi: Kasım 2011 Sayfa Sayısı: 248 Kapak: Rıza Türker Editör: Aşkın Güngör

49


Kitaplık

Kitaplık

Yitik Öyküler Önce Yemin ve Öç, şimdi de Yitik Öyküler Kitabı… Bu kitaplar benim mi, bunları gerçekten de ben mi yazdım? Bu soruları hala soruyorum kendime. Oysa çok değil sadece birkaç yıl öncesine kadar ne hikâye yazmışlığım vardı ne de başka bir şey. Evet, kendi çapımda kısa mizah yazıları yazıyordum, çizdiğim çizgiromanlar da vardı ama bunlar hep gülüp eğlenmek için yaptığım şeylerdi. Hiçbirini profesyonel anlamda kaleme almamıştım. Kitap çıkarma fikri ise tatlı ve ulaşılamaz bir hayaldi benim için. Peki, ne oldu da bu noktaya gelebildim? Vallahi ben de bilmiyorum. Her şey oldukça sıradan bir gecede başladı. Zaten hep öyle olmaz mı? Evde oturmuş, günün yorgunluğunu üzerimden atmaya çalışırken bulanık zihnimin derinliklerinde bir öykü fikri canlanıverdi. Öyle aniden ve birdenbire… Konuşan bir kılıç, emekli bir şövalye ve bir cadı hakkında biraz komik biraz fantastik bir maceraydı aklımda şekillenen. İçine serpiştirebileceğim esprileri düşünürken bile keyifle sırıtmaktan kendimi alamıyordum. Hevesle yerimden kalktım, bilgisayarımın başına geçtim ve bugün “Cesur ve Geveze” olarak bilinen hikâyenin ilk satırlarını yazmaya başladım. Garip bir şekilde, kendimi de hayretler içerisinde bırakarak yazdıkça yazıyordum. Hikâyeyi tamamladım,

blog sayfamda yayınladım ardından heyecanla yorumları beklemeye başladım. İlk gelen tepkiler oldukça olumluydu ve okuyan herkes daha fazlasını yazmam için beni teşvik ediyordu. Sevmiştim bu işi. Derken günlerden bir gün “Aykırı Çağrışım” isimli güzide blog sayfasını keşfettim. Kendisi de çok yetenekli bir yazar olan Fırtınakıran’a aitti bu sayfa. Aynı zamanda Kayıp Rıhtım’ın yöneticilerindendir kendisi. Neyse efendim, Aykırı Çağrışım’ın sayfalarında gezinirken küçük bir ilan çekti dikkatimi. “Aylık Öykü Seçkisi” düzenleniyordu Kayıp Rıhtım’da ve henüz ikinci ayındaydı bu etkinlik. Ben de katılayım dedim ve oturup uzun bir hikâye yazdım seçki için. Böylece “Ölüm Kulesi” isimli öykü doğmuş oldu. Çok heyecanlıydım. Bu işi gerçekten bilen ve fantastik edebiyat okumaktan keyif alan kişiler tarafından okunacaktı çünkü bu kez yazdıklarım. Sonuç yine gayet başarılıydı. Sevgili Rıhtım ekibi de kalemimi daha fazla çalıştırmam için beni teşvik ediyor, aksi takdirde zindanlarında ne kadar lanetli yaratık varsa üzerime salmak gibi sevgi dolu tehditler savuruyorlardı. Böylece yazdım ve yazdım ve yazdım. Sonunda iki yılı devirdim seçkiyle beraber. Bu esnada hem Aylık Öykü Seçkisi’nde, hem Gölge E-Dergi’de, hem blog sayfamda, hem de Kayıp Rıhtım forumlarında onlarca hikâyem dolaşmaya başladı. Yorumlar geldi, tavsiyeler verildi, dostluk köprüleri kuruldu ve macera devam etti. Derken Aşkın Güngör’den, çok kıymetli yazarlarımızdan biri olan ve benden desteğini hiçbir zaman esirgemeyen o değerli şahsiyetten bir e-mail aldım bir gün. “Senin şu hikâyeleri toplayıp kitaplaştırsak diyorum. Ne dersin?” diyordu mesajında. Cevabım gayet net ve bir o kadar da amatörceydi: “Ne mi derim? Allah derim!” Önce Yemin ve Öç’ün çizer kadrosunu oluşturan, Gölge’de de sürekli çizimleri yayınlanan A. Gökhan Gültekin ve Celalettin Ceylan’ı tekrar bir araya getirdik. Sonra da aralarına sevgili Devrim Kunter’i de kattık ve Voltran’ı oluşturmuş olduk. Ardından Aşkın Güngör’ün sevgi dolu darbeleri altında gece gündüz demeden hikâyeleri düzenlenmeye ve çizimleri yapmaya başladık. Sonra sıra geldi kitabın adını koymaya. “Kayıp Öyküler Kitabı olsun.” dedim, Kayıp Rıhtım’a bir teşekkür ve bir gönderme babında… Ama olamadı çünkü bu ismin daha önce başka bir yazar tarafından (Önemli biri değil canım, Tolkien…) kullanıldığını keşfettik. Böylece “Kayıp” kayboldu, yerine “Yitik” geldi ve Yitik Öyküler Kitabı da (Aşkın ağabeyin deyimiyle YÖK) böylece doğmuş oldu.

50

51


Öykü

Kitaplık Kitabın içinde dokuz farklı hikâyem var. Kimisi bizim dünyamıza ve zamanımıza yakın yerlerde geçerken kimiyse geçmişe ya da geleceğe, apayrı dünyalara uzanıyor. Çoğu fantastik öyküler ama arada iki bilim-kurgu hikâyesi de mevcut. Şövalyeler, cadılar, iblisler, nükleer felaket sonrası bir İstanbul, Mısır’ın engin çölleri ve çok daha fazlası bu sayfalar arasında yer alıyor. Kitap, daha önce hiçbir yerde yayınlanmamış “Nazik bir iş” adlı öykümü de bünyesinde barındırıyor. Hepsi de kimi zaman gülmeyi, kimi zaman heyecanlanmayı, ama en önemlisi de farklı serüvenlerde kaybolmayı seven okurlarla buluşmayı bekliyor. Tıpkı benim gibi… Şimdiden keyifli okumalar dilerim. M.İhsan TATARİ

Kitap Adı: Yitik Öyküler Kitabı Yazar: M. İhsan Tatari Basım Yılı: Ekim 2011 Türü: Fantastik Öykü Sayfa Sayısı: 184 Editör: Aşkın Güngör Kapak: Rıza Türker İç Resimler: Celalettin Ceylan, Devrim Kunter, A. Gökhan Gültekin Yayıncı: BU Yayınevi

52

Yarın Olacak Akşam işten geldiğimde magnetronda dünden kalan makarnayı ısıtıp yedim. İki buçuk yıldır karım, bir yıla yakındır sevgilim, üç aydır da sevgili kedim artık burada değiller. Karım boşandı. Sevgilim başka birini buldu. Kedim de öldü. Yaşlılıktan. Yirmi bir yaşındaydı. Arada tıkırtılarını duyduğum, ama kendisiyle henüz müşerref olmadığım bir fındık faresiyle evi paylaşmaktayım. Yatana kadar zaman geçirmek için bilgisayarın arkasına geçtim. Bilgisayarla meşgulken televizyon izlerken olduğundan daha az sigara içmekteydim. Tuşlarda parmakları meşgul etmek bu işe de yaramaktaydı. Bana yollanmış maillerin arasında daha önce hiç bilmediğim biri vardı. Kendisine ‘Yarın Olacak’ adına vermişti. Bu tür mailleri anında silerim, ama bunun tehlikeli olabilecek bir iletisi yoktu. Metin çok basitti. Sevgili Nedim Bakırcı, Yarın ne olacağını bilmek istersen bu adrese boş bir mail at. Mümkün olan hızla cevabınızı alacaksın. Şu An şansın pırıl pırıl parlıyor. Adımı ve elektronik adresimi bir yerden bulmak bu zamanda iş değildi. Söylenenler mavaldı. Boş zamanı bol olan kimselerin tanımadıkları insanlara uyguladığı standart E-tacizdi. Yine de satırlarda merak ettiren bir cazibe vardı. Siz diyerek tavlamaya kalkmıyordu. Sen de bu amaçla kullanılabilirdi tabii. 21 Aralık akşamıydı. Yılın en uzun gecesi. Belki bunun da bir etkisi oldu. O adrese boş bir mail attım. Beş dakika kadar sonra cevap geldi. Bir fotoğraftan ibaretti. Üzerinde adım yazılı olan kalın bir zarfın fotoğrafıydı. Zarf Paris’ten yollanmıştı. Organize bir şaka gibi gelmişti. Ben bir lise öğretmeniyim. Yüzlerce öğrencisi olan biri olarak sık sık bu tür salvolara maruz kalmaktaydım. Öğrencilerim bin bir çeşit dümenle beni faka bastırıp gülünç duruma düşürmeye çabalamaktaydı. Diğer yandan Charles De Gaulle’ün resmi olan üç pul ve üzerlerindeki mühür gerçek gibiydi, ama bu zamanda fotoshop işi bile olabilirdi. Sıradan yaşantıma heyecan getiren bu şaka hoşuma gitmişti. Akşamım eğlenceli geçmişti. Yatana kadar o taraftan başka bir mail almadım. Nasıl olsa yakında kokusu çıkardı. Ertesi gün lisede üçüncü sınıflara organik kimya dersi verdim. Boş zamanda yazılı kağıtlarını okudum. Arkadaşlarla üç beş bozdurdum. O zarfın fotoğrafını unutmuştum. Akşama doğru eve geldim. Posta kutumdaki sarımsı kahverengi zarf nedeniyle şoke oldum. Dün bana yollanan fotoğraftaki zarfın tıpa tıp aynısıydı. Paris’teki eski bir çocukluk arkadaşım Mert aylar önce sözünü ettiği kayıp Mu medeniyetiyle ilgili kitabı yollamıştı. Laf arasında sözü tek bir kez geçtiği için bunu tamamen unutmuştum. Zarfın üstündeki pul ve damga fotoğraftakinin tıpa tıp aynıydı. Bu bir organize şakaydı ve ancak postanede çalışan biri kanalıyla yapılabilirdi. Kaliteli şaka keyfimi yerine getirmişti. Bunu kimlerin yapabileceğini düşündüm. Psikoloji hocası Hilmi bu tür şeylere düşkündü. İyi görüşürdük. O da karısından yeni boşanmıştı. ‘bekârlık en yeni hobimiz’ diye takılırdı bana. Telefon edip ağzını aradım. Hiçbir kumpas sinyali alamadım. Birkaç zanlıya daha telefon edecektim ki, ‘Yarın Olacak’dan bir fotoğraf daha geldi. Siyah saçlı, ince çerçeveli gözlüklü, kırk yaşlarında bir kadındı. Ayakta duruyordu. Kendisine yakışan lacivert bir anorak giymişti. Ciddi bakışlı, hoş yüzlü biriydi. Çehresini hiçbir yerden hatırlamıyordum. Çok meraklanmıştım. Sabahı zor ettim. Gece üç defa uyanıp sabah oldu mu diye saate baktım. Sabah okula gidince yine yoğun iş sarmalına yuvarlandım. Öğle tatilinde bahçede sandviçimin son lokmasını çiğnerken o kadını gördüm. Yanımdan bana bakmadan geçti gitti. Acayip heyecanlanmıştım.

53


Öykü

Öykü

Arkasından içeri girdim. Kadın öğrencilerden biriyle konuşuyordu. Velisiydi besbelli. Bir şey yapıyormuş gibi yanlarından geçtim. Kadın yüzüme bile bakmadı. O andan itibaren teyakkuza geçtim. Bu şaka işi ciddi bir meseleydi. Akşamı sabırsızlıkla bekledim. Bilgisayarın başından ayrılmıyordum. Sonunda 22.02’de ‘Yarın Olacak’ dan bir fotoğraf daha yollanmıştı. Siyah beyaz lekeli bir kedi kaldırımda durmuş yalanmaktaydı. Bana kedim Sarman’ı hatırlattı. Oturup şakayı yapan mercie bir mektup döktürdüm ve amacını sordum. Maili yolladıktan iki dakika sonra gelen mesajda bir sistem hatası nedeniyle E-postamın yerine gitmediği bildirilmekteydi. Sabahı beklemekten başka çare yoktu yani. Ertesi gün okul yakınlarında minibüsten indim. Hava kapalı ve soğuktu. Birisi sağ arkamdan haykırınca o tarafa döndüm. Yaşlıca iki kadın bir taksiye bakıyordu. Kadınlardan biri bana eliyle kaldırımı işaret etti. “Kedi ezilecekti az kalsın.” Dedi. Karşı kaldırımda bütün olan bitenlere aldırışsız tüylerinde pire ayıklayan kediye bakakaldım. Bütün bunlar normal değildi. O anda kararımı verdim. Cep telefonumla bu tür vakaların fotoğrafını çekecek ve sonra bazı tanıdıklarıma meseleyi açacaktım. Sırf sözle anlatırsam kafayı yedim zannederlerdi haklı olarak. Kediyi ve o yaşlı kadını yürürken görüntüledim hemen. O akşam gelen fotoğrafta ben de vardım. Bir marketten çıkıyordum. Elimde bir naylon poşet vardı. Hemen önümde yeşil pardösülü bir adam durmuştu. Caddeye bakıyordu. Herhalde taksiye binecekti. Marketi tanımıştım. Evime yakındı. En çok oraya giderdim. Ertesi gün okul çıkışı marketin önünden geçtim, ama kasıtlı olarak içeri girmedim. Ortalıkta yeşil pardösülü adam yoktu. Kaldırımda yürüdüm. Bir ara arkama baktım. Marketin önü normal hareketliliğindeydi. Önüme dönerken birine tosladım. Yeşil pardösülü, iri yarı bir adamdı. Nazikçe gülümsedi ve kendi kabahati olduğu için özür diledi. Taksiye bakınırken benim geldiğimi görmemişti. Adam taksiye binerken ona belli etmeden fotoğrafını çektim. Evde o akşam yeni fotoğrafın gelmesini nasıl iple çektiğimi tahmin edersiniz. Bu arada bütün deliller bir arada birlikte hangi arkadaşlarıma brifing vereceğimin planını yapmaktaydım. Bir powerpoint düzeneği ile iki üç yakın arkadaşıma işi açacak ve sonra ne olacağına bakacaktım. Öğretmen olduğum için medyanın ağzına sakız olmak istemezdim, ama bu olasılığı da düşünecektim. Eskiden unutmayı istemediğim şeyleri sarı, beyaz, kırmızı renkli mika saplı iğneciklerle yapıştırdığım mantar yüzeyli bir pano vardı. Son zamanlarda elektronik randevu defteri nedeniyle kullanmıyordum. Onu bulup duvara astım. Postadan çıkan zarfı, lacivert anoraklı kadını, yeşil pardösülü adamı ve kedi seven yaşlı kadına ait görüntüleri renkli basıcıda kâğıt üzerine çıkardım. 1, 2, 3, 4 şeklinde sıraladım. Bir ara koltukta otururken başım ağırlaştı. Uykum gelmişti. Zamana hızla ip atlatacak olan bu nedene hevesle sarıldım. Kendimi uykunun hafifletici kollarına bıraktım. Bir ara gözlerimi araladığımda hemen saatime baktım. Tam sekiz dakika uyumuştum. Daha fotoğraf yollanmasına saatler vardı. Bir şeyi çok hevesle bekleyince zaman yavaşlar ya, öyleydi. Saniyeleri hızlandırmak için biraz ev işi yapmaya karar verdim. Mutfakta bulaşıklar yığılmıştı. Sanki üç beş kişilik misafir ağırlamış gibiydim. Bardaklar, on kadar tabak. Çok dağınık biri değilimdir. Bu karımın bende az sayıda beğendiği özelliklerden biriydi. Şikâyet listesine almazdı hiç. Bir nokta çok garipti. Belleğim eve geldiğimde bu kadar bulaşığın yığılmış olduğunu hatırlamadığını iddia ediyordu. Mutfakta kendime hazır köfte pişirmiş ve havuç salatasıyla birlikte yemiştim. Bir tava, iki tabak, bir bardak kullanmıştım yani. Bu dev bulaşık neyin necisiydi peki? Bunları düşünerek bulaşığı yıkadım. Karım taşınırken bulaşık makinesini beraberinde götürmüştü. Tek başıma olduğum için yeni bir

makine almamıştım. Sevgilim bulaşık işini neredeyse tümüyle bana devrettiği için onun da böyle bir talebi olmamıştı. Oturma odasına döndüm. Gözüm bilgisayarın ekranında durmayayım diye televizyonu açtım. Bir kanaldan diğerine geçerek oyalandım. Bu arada belleğimde garip dirilmeler yaşamaktaydım. Çok cılız, çok kenarda kalan ayrıntılardan söz etmekteydi. Ne olduklarını anlayamıyordum. Televizyonla vakit geçmiyordu. Beni sık sık arayarak boşandığı karısıyla yaptığı son tartışmayı anlatan meslektaşım Hilmi’yi aramaya karar verdim. Numarayı çevirirken durakladım. Bir sezgi itmesiyle bilgisayara doğru yürüdüm. Ekran kendini karartmaya almıştı. Bir tuşa dokundum. Ekran aydınlanınca kalbim sevinçle iki katı hacme genişledi adeta. Beklenen mail gelmişti. Üzerine tıklayıverdim. En yeni fotoğraf ekranda beliriverdi. Bu az önce duvara astığım bellek tazeletici panoydu. Üzerinde yedi adet basıcı çıkışlı fotoğraf asılıydı. 1 - Paris’ten gelen zarf 2 - Lacivert anoraklı kadın 3 - Yeşil pardösülü adam 4 - Kedi ve o yaşlı kadın. 5 - Sarı bir arabadan inen kumral bir kadın. 6 - Bir yerde, caminin önü olmalı, evet öyle, bekleşen bir grup insan. Aralarında ilk beş fotoğrafta olan kimseler de var. 7 - 5’deki kadın, yeşil pardösülü adam, lacivert anoraklı kadın, kedi seven yaşlı kadın bir masada oturmuşlar. Masanın üstünde o kalın zarf duruyor. Burası, oturma odamda çekilmişti fotoğraf. Üzerinde dört adet fotoğraf olan panoya baktım. Ekrandaki panonun üzerinde fazladan üç adet fotoğraf vardı. Bu arada belleğim tekinsiz çıkarsamalarda bulunmaktaydı. Sarı arabadan inen kadın karımdı. O’ydu. Yeşil pardösülü adam en yakın arkadaşım Hilmi’ydi. Nasıl da hatırlayamamıştım. Kedi seven kadın annemdi. Lacivert anoraklı kadın da kız kardeşim Ceyda. Niye hemen tanıyamamıştım onları? Sabık sevgilim niye yoktu peki fotoğraflarda? Ağzımda paslı bir tat belirmişti. Kalbim deli gibi atıyordu. Ne demek oluyordu bütün bunlar? Cami önünde duranlar cenaze için giyinmişlerdi. Kıyafetleri de, yüz ifadeleri de buna uygundu. Ben yoktum o fotoğraflarda. Fotoğrafları çeken kimse olduğum için belki. Sonra annem, eski karım, kız kardeşim ve Hilmi buraya gelip yemiş içmişlerdi. Fotoğraflarını kim çekmişti? Benden başka kim olabilirdi? Tekrar cenaze fotoğrafına baktım. Yakınlarıma odaklı bir fotoğraf olduğu için diğer ayrıntıları göremiyordum. Yaslı yüzlü öğrenciler ve öğretmen arkadaşlar türünden ayrıntılar. Bundan korkan yanımla, deli gibi merak eden damar çarpışmaktaydı. Aklıma gelen şey nedeniyle ellerime baktım. O kadar bulaşığı eldivensiz yıkadığım için derim azıcık buruşmuştu. Demek ki az önce fizik bir eylemde bulunmuştum. Sağdım yani. Yerimden doğruldum. Camı açıp dışarıya, dışarıdaki hayata bakacaktım. Sonra sırasıyla tanıdıklara telefon etmeye karar vermiştim. İlk olarak anneme. Ama önce... Ama önce aklıma şu anda bir kızıl çığ gibi inen şeyi yapmalıyım. Tekinsizlik motorunu durduracağım. Parmağım STARTEN’la uğraşamayacak kadar sabırsızdı. Bilgisayarı kapatan tuşa bastım direkt olarak. Birkaç saniye içinde ekran karardı. Bu karanlığın sirayet hassası bayağı güçlüydü. Zihnimi bile sessizleştiren bir güçtü.

54

55


Öykü

*

*

*

Yatana kadar zaman geçirmek için bilgisayarın arkasına geçtim. Bilgisayarla meşgulken televizyon izlerken olduğundan daha az sigara içmekteydim. Tuşlarda parmakları meşgul etmek bunu bu işe de yaramaktaydı. Bana yollanmış maillerin arasında daha önce hiç bilmediğim biri vardı. Kendisine ‘Yarın Olacak’ adına vermişti. Bu tür mailleri anında silerim, ama bunun tehlikeli olabilecek bir iletisi yoktu. Metin çok basitti.

BAŞLANGIÇ

Sevgili Nedim Bakırcı, Yarın ne olacağını bilmek istersen bu adrese boş bir mail at. Mümkün olan hızla cevabınızı alacaksın. Şu An şansın pırıl pırıl parlıyor. Adımı ve elektronik adresimi bir yerden bulmak bu zamanda iş değildi. Söylenenler mavaldı. Boş zamanı bol olan kimselerin tanımadıkları insanlara uyguladığı standart E-tacizdi. Yine de satırlarda merak ettiren bir cazibe vardı. Siz diyerek tavlamaya kalkmıyordu. Sen de bu amaçla kullanılabilirdi tabii. 21 Aralık akşamıydı. Yılın en uzun gecesi. Belki bunun da bir etkisi oldu. O adrese boş bir mail attım. Öykü: Sadık YEMNİ

56

57


ÇizgiRoman

Fazla Tanınmayan Ustalar

Dean Yeagle

Dünya yüzeyinde bazı kişiler vardır ki, aslında çok önemli işler yaptıkları halde başka birinin gölgesinde kaldıklarından dolayı çok fazla tanınmazlar. Buzz Aldrin’in en büyük hatası aya ilk değil ikinci ayak basan kişi olmasıdır. Bu yüzden hep Neil Armstrong’un arkasında kalmıştır. Şu anda bile hala tam anlaşılamayan bir sürü icadın patent sahibi olan Tesla, Edison’un yüzünden bir türlü ışıldayamamıştır. Bazı insanlarsa, gerçekten yetenekli olmalarına rağmen, artık şansları mı yaver gitmez ya da piyasaya mı ayak uyduramazlar, takdirini size bırakıyorum bir türlü hakkettikleri yerlere gelemezler. Bu yüzden bundan sonra ara sıra çok fazla tanınmayan ama gerçekten çok iyi işler çıkartmış bazı ustaları tanıtmaya karar verdim.

Bu ayki ustamız Dean Yeagle Dean Yeagle 1947 yılında doğar ve küçük yaşta Mickey Mouse ile tanışır. Mickey’i gördüğü anda kararını verir, yaratıcısı Walt Disney’in izinden gidecektir ve bir animatör olacaktır. Henüz 10 yaşındayken kendi yaşındaki çocuklar asker, polis veya itfaiyeci olmak isterken o bulabildiği her yere Walt Disney kahramanları çizmeye çalışmaktadır ve ona büyüyünce ne olacağını soranlara ne istediğini bilen bir sesle cevap vermektedir. “Animatör olacağım” Gitiği okuldan mezun olduktan sonra, bir sanat okuluna katılır, fakat orada fazla barınamaz ve sadece bir sene sonra oradan ayrılır. Daha sonra küçük bir animasyon stüdyosunda çalışmaya başlar. Vietnam savaşı onu çok sevdiği kahramanlarından dört sene ayırır, fakat savaş bitince Zander Animasyon Stüdyosuna kapak atmayı başarır. Zander Animasyon Stüdyosunun sahibi, o zamanın en meşhur animasyonu olan Tom ve Jerry’nin çizerlerinden Jack Zander’dir. Yeagle burada çaylak yıllarını geçirir. Kalem ucu açmaktan, kareleme yapmaya kadar ve çizerlerin işlerini baskıya götürmekten renklendirme yapmaya kadar, stüdyonun her bölümünde bulunur ve bulabildiği her bilgiyi sünger gibi emer. 7 sene burada çalıştıktan sonra stüdyodan ayrılır ve free-lance olarak çalışmaya başlar. Bu zaman diliminde bir sürü farklı yerlerde çizim yapar. Reklamlardan, çizgi filmlere, kısa animasyonlardan mısır gevreği kutuları resimlerine kadar, bulduğu hiç bir işe butun kıvırmaz. 1986 yılında Nancy Beiman adlı başka bir çizerle beraber “Caged Beagle” adlı bağımsız animasyon stüdyosunu açar ve burada bazı çizgi filmler ve bazı projelere imza atar.

58

59


ÇizgiRoman

ÇizgiRoman

Yeagle’ın Amerika'da parlaması ve birden tanınması 2000 yılında olur. 53 yaşındaki ihtiyar delikanlıyı, başka bir ihtiyar delikanlı olan Playboy’un sahibi Hugh Heffner işe alır ve ondan erotik karikatürler ve kısa hikayeler ister. Yeagle bunda o kadar başarılı olur ki, 2002 yılında ondan bu tarz çizmeyi anlatan bir video-kitap istenir. Bu kitap için daha evvel Playboy’da çizdiği sapsarı saçlarını iki yandan toplayan, hafif saf bir kızı ana model olarak kullanmaya karar verir. Bu karakteri biraz değiştirir ve sonrada karaktere bir isim verir. Mandy. Mandy o kadar popüler olur ki, Playboy istek yağmuruna tutulur. Yeagle gelen bu ilgiye çok şaşırır ve ondan sonra sürekli Mandy çizimleri yapmaya başlar. 2011 yılına kadar 8 tane Mandy kitabı çıkartır. (Bunlar “Karalamalar 1-5”, “Mandy’nin şortları”, “Mandy ile bir sabah” ve “Godiva Mandy” olur) Özellikle Mandy ile bir sabah, içinde yer yer karalamalar, yer yer kurukalem skeçler olmasıyla, ara ara renkli çalışmalar içermesiyle çok ilgi toplar. Yeagle’in animasyondan gelen akıcı çizim tecrübesi burada zirve noktasına erişir. Mandy’nin sabah sporu yaparken ki, esneme ve gerinme hareketlerindeki gerçekçilik ve rahatlık amatör ve profesyonel tüm çizerleri büyüler. Bu kitap çizerler ve animatörler arasında bir nevi incil kabul edilir. Üstad Yeagle, birden popüler olmasına rağmen her zamanki alçak gönüllü tavrını bozmaz ve bir sürü röportaj verir. Resimlerinin dijital ortamda bedavaya paylaşılmasından rahatsız olmadığını da belirtir. Usta Yeagle'i sadece Mandy'den ibaret sanmayın, portföyü oldukça kalabalıktır. Şu ana kadar Disney, MGM, Warner Bros gibi meşhur animasyon stüdyolarında iş yaptığı gibi, Marvel ve bağımsız bazı çizgi roman dergilerinde de çizimler yapmıştır. Üstad ilerlemiş yaşına rağmen hiç hız kesmeden yoluna devam etmektedir. Kendisini buradan saygıyla selamlıyorum. Onunla ilgili daha fazla çizime ulaşmak için kendi web sayfası olan www.deanyeagle.com u ziyaret edebilirsiniz. Not : Bu yazım yayınlandıktan sonra tahmin ettiğim bazı isimler beni arayıp bu usta'nın kitaplarının bende olup olmadığını soracaklar. Maalesef yok, ama dijital ortamdan isteyen herkesle paylaşmaya hazırım... Tunç Pekmen www.uzunjohn.com

60

61


Tarihte

Tarihte

Bu Ay

Bu Ay

Tarihte Bu Ay Ocak ayınızın iyi geçemesi ve yenice merhabalaştığımız bu yılın ilklerinin en kısa sürede sizi bulması dileğiyle tarihte bu ay sinema ve edebiyat adına keyifli bir gezi vaat ediyor sizlere. Evinizin sıcaklığında okumanız dileğiyle…

Federico FELLİNİ (20 Ocak 1920- 31 Ekim 1993)

‘’ Sinema rüyanın dillerini kullandığından beri rüyalar hakkında konuşmak filmler hakkında konuşmak gibi; yıllar saniyeler içinde geçebilir ve kendinizi bir anda başka bir yerde bulabilirsiniz. Bu görüntülerden oluşmuş bir dil. Ve gerçek sinemada, her nesne ve her ışığın aynı rüyada olduğu gibi bir anlamı vardır.’’ Federico Fellini Dahi-deli Fellini 20 Ocak 1920’de dünyaya gözlerini İtalya’nın şirin bir kasabası olan Rimini’de açtı. Kendini bildi bileli nefret ettiği iki şey vardı. Sabahın köründe yataktan kalkmak suretiyle gittiği dini okulu ve faşizim… Hayatta sevdiği iki şey vardı. Resim ve sinema… Rimini ikinci dünya savaşının etkisiyle sarsılmış ve yıkım yüzünden okunurken birçok yönetmene mekân olarak ilham kaynağı olmuştu. Fakat durum Fellini için biraz farklıydı. O mekâna anlam yüklemeyi başaran mecazın en ince ayrıntılarını kullanarak hayatına renk ve yön veren bu kasabayı soluyan, ağlayan, gülen, seven ve nefret eden bir birey haline dönüştürmeyi başaran tek yönetmendi. Fellini okuduğu okuldan o kadar nefret ediyordu ki o cendereden çıkmanın tek yolunun kaçmak olduğunu ilk kez on yaşındayken keşfetti. Okuldan kaçıp bir sirkin renkli kucağına sığındı. Çalışan eve ekmek getiren anlayışlı bir babanın ve tam bir ev hanımı olan annesinin doktor veya avukat olma düşlerine sonuna kadar karşı çıkmak da bu kaçışın bir göstergesiydi aslında. Hayır, o ne olacağını da ne olamayacağını da çok iyi biliyordu. Resim yapmalıydı. İnsanları güldürmenin bir yolunu bulmalıydı.

62

Onlara kendi rüyalarını, korkularını onları sıkmadan anlatmanın, hayatlarına davetsiz bir misafir gibi girmenin bir yolunu bulmalıydı. Kendinin de dediği gibi o bir yalancı olarak doğmuştu ve yalanlarına kendiyle birlikte inanacak insanlara sahip olmalıydı. Gençliği İtalyan faşizmin en yüksek perdeden bağırdığı zamanlara rastlamıştı. Birçok meslekle uğraştı. Bunların arasında gazetecilik, polislik ve karikatüristlik de vardı. 1938’de üniversiteye kaydını yaptırdı fakat okula devam etmek yerine mizah dergisi 420 ve resimli roman dergisi Avventurosa için çalışmaya başladı. 1939’da Roma’nın yolunu tuttu amaç karikatürist olarak çalışmaktı. Her ne kadar yönetmen olarak şan şöhret denen gösterişli kadını

63


Tarihte

Tarihte

Bu Ay

Bu Ay

kucaklasa da onu zirvenin ilk basamaklarına taşıyan bir filmin afişi olmuştu. Mussolini’nin faşist rejimi sırasında avangard tarzını çekinmeden ortaya koyabiliyordu. 1940 yılına kadar radyo oyunları ve filmler için espriler yazdı. Yazdığı radyo oyunlarından biri olan Cicco ve Pallina’da bir ses duydu. Bu ses onun evleneceği kadına aitti. 1943’de hayatını iyi, kötü, çapkın olarak geçireceği eşi Giulietta Masina ile evlendi. Birçok filmde birlikte çalıştılar. En son Oscar’ını alırken titreyen elleriyle mikrofonu kavrayıp ona şöyle seslenmişti; ‘’Hadi ama Giulietta ağlamayı kes artık!’’ İlk senaryolarını Alleanza Cinematografica İtaliana’da bulunduğu süre zarfında yazdı. Burada çalışırken Roberto Rosselini ve İngmar Bergman ile tanışma fırsatı buldu ve Rosselini ile birlikte 1944’de Roma Citta Apperta adlı filmin senaryosu üzerine çalıştı. Roma’da Mussolini’nin düşüşünden sonra çizimlerini satmak üzere bir dükkân açtı. Dükkânın adı Funny Face Shop idi. Ve soranlara ilham kaynağı olarak her daim Goethe’yi işaret etti. 1946-1952 yılları arasında senaryo yazarı ve yönetmen yardımcısı olarak Rosselini, Alberto Lattuada ve Pietro Germi ile yoluna devam etti. ‘’Ben sanatçı için bütün bir özgürlüğün olduğuna inanmıyorum! Kendine kalsa istediği her şeyi yapmak için özgür, ancak genelde hiç bir şey yapmaz. Eğer sanatçı için ilham beklerken tehlikeli bir şey varsa o da hayatındaki bu özgürlüğünün sorunudur.’’ 1950 yılına gelindiğinde Fellini ilk filmini çekmişti artık. Çizmişti, yazmıştı ama hayatta ki özgürlük sorununun çözümünü beyaz perde de bulacaktı. Onun bu çıkmazdan kurtulmasını sağlayan ilk yapımının adı ise Luci Del Varieta( Varyete Işıkları) olacaktı. Filmi Alberto Lattuada ile birlikte yönetti. Senaryosunu da kendisi kaleme almıştı. Fakat yapım seyirci tarafından beklenen ilgiyi görmemişti ne yazık ki! Tek başına çektiği ilk filmi ise 1952 tarihli Lo Sceicco Bianco(Beyaz Şeyh) olacaktı. Film yeni gerçekçilik akımının çok dışında tamamen düşsel bir dünyanın renklerini taşıyordu. İçinde kara mizah, fantezi ve buruk bir acı vardı. Seyirci tarafından anlaşılamayan yapım eleştirmenlerden de iyi not alamamıştı. Fellini ise yılmadan ve eleştirilere takılmadan yoluna devam etti. Eleştirmenler hakkında şu sözü söylemeyi ihmal etmeden; ‘’Hiçbir film eleştirmeninin yazdıkları filmden fazlasını söylemez, ancak eleştirmenler ellerinden geleni yaparak bizim aksini düşünmemizi sağlamaya çalışıyorlar!’’ Onun için son yoktu, başlangıç yoktu sadece hayatın sonsuz tutkusu vardı. Fellini ilk filmini yönetirken ne yapması gerektiğini biliyordu. Bir yap-boz yapacaktı filmleriyle. Bu yap-boz bittiğinde kareler kendi hayatını anlatıyor olacaktı, hayallerinin eşliğinde… Fellini, İtalyan yeni gerçekçilik akımının en önemli yönetmenlerinden biri olarak değerlendirildi. Abartılı, çoşkulu bir resimdi filmleri. Müzikle akıp giden sıradan hayatlar vardı o resimde. İzleyeni kendi hayal gücünün penceresine terk ediyordu çoğu zaman. Filmde yer almayan kareleri izlerken kendinizin monte ettiğinden bile habersizdiniz. Bu akışı onun dehası sağlıyordu her zaman. Anlatmak istediklerini simgelerle dillendirmeyi sevdi. Yönetmenlik kariyerinin ilerleyen yıllarında ise yine o düşsel, akıp giden rüyalarına döndü. İnsanlara hayallerinin kapılarını açtı bu kez.

Fellini’nin kadınları vardı filmlerinde. Koca popolu ve koca göğüslü… Anaç ve çekici kadınlardı onlar. Filmlerinin her karesinde yer alıp bize günümüze dek uzanan şu tanımlamayı armağan eden hanımlar; Fellini’nin kadınları… Fellini’nin karikatür gibi karakterleri vardı. Nerede komik, nerde acıklı olacağını tahmin edemeden dalıp gittiğiniz tiplemeleri. Hayatın tam içindendi onun kareleri. Kızan, işkence gören, gülen, okuldan kaçan, hocalarından nefret eden, ilk heyecanlarını yaşayan ya da son demlerinde ben kadın istiyorum diye ağaca tırmanan, garip din adamları vardı gülsek mi ağlasak mı karıştırdığımız… O hayatı öyle bir kucaklamıştı ki hayalle gerçeği ayırt etme derdine düşmeden onun karelerinin içinde kaybolup gitme lüksünü başka hiçbir yönetmen yaşatamadı bize. Kendi sinemamızda da etkilerini, gördük dâhinin. Ertem Eğilmez, Atıf Yılmaz gibi sinemamıza adını altın harflerle kazıyan yönetmenlerimiz ona olan hayranlıklarını belirtirlerdi zaman zaman. Onun filmlerinden bir kaçını kısaca hatırlatalım yeri gelmişken; La Strada(1954): Fellini’ni ilk yönetmenlik başarısını I Vitelloni(Aylaklar) ile kazandıktan sonra kendini depresyonun kıyısına getiren ve intihar girişimine sebep olan Sonsuz Sokaklar adı altında çevirdiğimiz bu filmi çeker. Acımasız bir sirk çalışanı olan Zampano’nun saf bir kız olan Gelsomino’yu işe almasıyla başlayan acı yüklü bir ilişki yumağını konu alır yapım. Zampano bu kıza yapmadığını bırakmaz. Filmde Fellini yaşadığı mutsuzluğu ve anlaşılamamanın verdiği acıyı bu iki zıt karakter eşliğinde anlatmaya çabalar. En iyi yabancı film Oscar’ını aldığı filmdir aynı zamanda. La Dolce Vita(Tatlı Hayat,1959): Fellini İtalyan ekonomik mucizesinden ve zenginliğin insanı ne denli çıldırtabileceğinden dem vurur sansasyonel bir gazete de çalışmak zorunda olan bir yazarın gözünden. Yitirilen insani değerleri güçlü bir tokat etkisinde sunar seyirciye. Atlamadan ve boyamadan… Dante’den zekice dokundurmalar vardır filmde. Ve Vatikan başta olmak üzere birçok oku üzerine çeker dahi adam. Film yönetmene bir Oscar daha getirecektir. Saytricon(1969): film İtalya- Fransa ortak yapımı fantastik bir filmidir. Senaryosunu Felini’nin yazdığı yapım Roma’lı satirik yazar Petronius’un Saytricon adlı ünlü eserinin oldukça serbest bir uyarlamasıdır. Fellini’nin toplum düzenine getirdiği eleştirilerin yansıtıldığı en sert yapımlardan biri olarak bilinir. Biz Türkler içinse en önemli özelliği filmde geçen bir yemek meclisinde dudaklardan dökülen Orhan Veli Kanık dizeleri olacaktır; Denizlerimiz var, güneş içinde Ağaçlarımız var, yaprak içinde Sabah akşam gider gider, geliriz Denizlerimiz, ağaçlarımız arasında yokluk içinde… Giulietta Degli Spiriti(Ruhların Giulietta’sı,1965): ilk renkli filmi olarak bilinir. Amarcord(1973): yabancı film Oscar’ı alan yapımlarındandır. Kara mizahın en güzel halini yansıtan film yönetmenin çocukluğundan ve gençliğinde hayal, gerçek bir takım kesitler sunması açısından da büyük önem taşır. Hayatı boyunca 27 film yönetmiş, yedi kez Oscar’a aday gösterilmiş ve üç kez bu ödülü almaya hak kazanmıştı. 1993’de bir kalp kriziyle aramızdan ayrılana dek vazgeçmedi anlatmaktan. Aslında onunla ilgili yazmak, yazmak, yazmak gerek. Sayfalara sığmayacak bir hayaldi Fellini gerçek hayatın tezahüründe.‘’ Benim için tek gerçek kişi hayalperest olandır. Çünkü o kendi gerçekliğinin tanığıdır.’’ Derdi Fellini. Huzurla uyu usta…

64

65


Tarihte

Tarihte

Bu Ay

Bu Ay

J. R. R. TOLKİEN

(3 Ocak 1892- 2 Eylül 1973) 31 Ağustos 1938’de yayımcısı Allen& Unwin’e yazdığı mektup; ‘’Yeniden Hobbit’in devamını yazmaya başladımYüzüklerin Efendisi. Şimdilik oldukça akıcı gidiyor ve hızlı bir şekilde kontrolümden çıkıyor. Aşağı yukarı yedinci bölüme ulaştı ve tahmin edilemeyen hedeflere doğru gidiyor. Belirtmem gerekir ki birçok yönden önceki kitaptan daha iyi. Fakat bu kitabın daha kolay ya da okuyucuları tarafından daha rahat anlaşılır olduğunu söylediğim anlamına gelmiyor. Öncelikle o sanki kendi çocuğummuş gibi lakin daha yaşlı. Eğer hava iki hafta daha böyle yağışlı devam ederse hikâyeyi daha da ileriye götürme şansımız olabilir. Fakat bu bir masal değil!’’ John Ronald Reuel Tolkien İngiliz yazar, şair, dilbilimci ve akademisyen. İngiliz sömürgesi olan Güney Afrika’nın Bloemfontein şehrinde doğdu. Ama hayatının hayallerine kapı açan mekânı İngiltere’de yaşadığı ve bizim Hobbit köyü olarak bileceğimiz Sarehole’dür. Orada hobbitlerle ilk tanışıklığını yaşayacak sonrasında Shire ile orayı defalarca ziyaret edecekti arkasına milyonlarca okurunu da alarak. Sonradan taşındıkları Birmingham onun büyüdüğü yer olacaktı. Ronald okul çağı geldiğinde Birmingham’da ki King Edward’s okulana başladı. Burada dillere olan merakı ön plana çıktı. Öyle ki öğrendiklerinin yanına kendisinin tasarladığı bir dili de ekledi. Biz onu yine sonrasında Elf dili olarak bilecektik. Çocukluktan delikanlılığa geçerken yazarın etkilendiği ve hayal gücünü tetikleyen iki büyük yapı vardı oturdukları Birmingham kentinde. 29 metrelik Perrotss Folly kulesi ve onun hemen karşısındaki başka bir kule. Tolkien Yüzüklerin Efendisi serisini tasarlarken bu iki kule de bizi serinin içine çeken kitaplardan ikincisinin adı ve esin kaynağı olacaktı. Ayrıca yazar Gamgee ismiyle de o yıllar da tanışacaktı. İsim yerel bir pamuk markasının

66

adıyken Frodo’nun sadık dostu Sam’in soyadına dönüşecekti. Ronald hayallerine mekânlar, diller ve isimler yakıştırırken 16 yaşına geldiğinde hayatının dönüm noktasıyla burun buruna geldi. Aşk bu genç adamında kapısını çalmıştı. O yıllarda ilk ve tek gerçek aşkı Edith ile tanıştı. Fakat gençlerin görüşmesi yasaklandı ve Tolkien sevdasını bir müddet kalbine gömmek zorunda kaldı. Klasik diller eğitimi almak için gittiği Exeter Kolejinde de sevgilisine olan aşkı taptaze duruyordu. 21 yaşını doldurduğunda ise Ediht’i buldu ve 22 Mart 1916’da evlendiler. Üstelik Tolkien onu ikinci kez bulduğunda Edith nişanlıydı. Bu arada patlak veren 1. Dünya Savaşı tüm dünyayı kasıp kavurmaya devam ediyordu. Bu savaştan Tolkien’de nasibini aldı. Savaşa Fransa cephesinde katılan genç adam birçok arkadaşını kaybetmekle kalmayacak hayatında da onulmaz izler taşıyacaktı. Söylediği şu söz onda ki yaraların bir göstergesidir adeta; ‘’ Barış zamanında çocuklar babalarını, savaş zamanında babalar çocuklarını toprağa verir!’’ Çok yakınında patlayan bir bombadan sonra İngiltere’ye geri dönen Tolkien Oxford English Dictionary’de işe başladı ve savaşı kendi lisanında yazmak için Orta Dünya’sını yaratmaya devam etti. İlk kitabı bir çeviri olan ‘’ Sir Gawain and the Green Kinght’’ yayınlandı. Arkasından Bewulf: the Monsters and the Ciritics geldi. Entelektüel bir grup olan İnkling’i arkadaşı C. S Lewis ile birlikte kurdu ve 1937 yılında Hobbit’i yayınladı. Bu masal aslında çocukları için yazdığı bir eserdir. Kitap iyi eleştirilerin yanında kötü eleştirilere de maruz kalır. Herkes Oxford’da profesör olan bir adamın nasıl olup da bir masal kitabı yazabileceğini sorar kulislerde. Ama bu kitabın başarısını gölge düşürmez ve kitap kısa sürede kendi hayran kitlesini oluşturur. Hobbit aslında Yüzüklerin Efendisi serisinin ısınma turlarıdır. Orta dünyaya akın edecek milyonlar ilk kez bu kitapta o dünyayı gezintiye çıkarlar. Kitap Bilbo Baggins ve başından geçen maceraları konu almaktadır. Tolkien bu arada kendini Yüzüklerin Efendisi serisine hazırlamaktadır. Biblo’nun hiç beklemediği bir anda evine gelen 13 cüce ile değişen hayatı, diyarı sonuna kadar etkileyecek o tek yüzüğün bulunuşu, ulu ejder Smaug’un öldürülüşü ve kadim cüce Erebor’un kurtuluşu anlatılmaktadır. Yüzüklerin Efendisi serisi tamamlandığında ise insanoğlu daha önce görmediği bir diyarın içlerine girecek ve bu diyarda tıpkı kendi dünyasında olduğu gibi iyiyle kötünün mücadelesine kıran kırana şahit olacaktı. Bu mücadele hırs, zayıflıklar ve cesaret şerbetiyle katılacak bazı durumlarda iyi ile kötünün rengi birbirine karışacaktı. O Tek yüzük için, onun içinde barındırdığı kötücül güç için ırklar birbirleriyle delice bir savaşın içine sürükleneceklerdi. Bu savaş etrafındaki her şeyi yakıp yıkacak, doğanın dengesi akla sahip olduğunu düşünen yaratıklar tarafından tüm iyi erdemlerle beraber yerle bir edilecekti. Aslında Tolkien’in yarattığı Orta Dünya’nın bizim yaşadığımız dünyadan bir farkı yoktu. Onlarda gelgeç heveslerin peşinde, hırsa ve güce köle olan kule tepesindeki insanlar yüzünden yaşamayı sevdikleri her şeyi kaybetme noktasına geleceklerdi. Bedenin ya da boyutun cesaretle eş değer tutulamayacağını, en karanlık anın aslında güneş

67


Tarihte

Öykü

Bu Ay

doğmadan hemen önceki an olduğunu bize bu diyarda ufacık bir beden Tolkien’in tabiriyle Shire’lı Frodo gösterecekti. Yanılacak, ağlayacak, hata yapacak ama asla amacından vazgeçmeyecekti. Eninde sonunda iyiler kazanmalıydı. Denge buydu. Tolkien bize akışı sağlayacak kadar büyü vermişti serisinde. Ama içine kendi dünyasının siyasal, dinsel çekişmelerini, tarikatlarını, yanlışlarını da katmayı unutmadan… Aslında kendi çocukluğundan başlattığı bu kara masal da nasıl ki Frodo hiç istemediği bir yükle büyümüş ve öğrenmişse o da zamanında hiç istemediği bir yükle yükümlü olmuştu. Savaş ve sonrasıyla, tıpkı herkes gibi… Tolkien eserinde çeşitli mitolojilerden de yararlanacaktı. Yunan ve Roma mitolojileri, İskandinav kültürü ve mitleri onu en çok etkileyen öğelerdendi. Ve tabi ki birde çocuklara masal anlatma isteği. Ama o bu kez büyüyen ve iyi değerlerini yitiren çocukları seçecekti. Onlara tekrar ışığı ve büyüyü verebilmek için. Tolkien bir hayranından gelen övgü dolu mektuba şu yanıtı verecekti sonrasında; ‘’ Yüzüklerin Efendisi’ni beğenmenizden ve yaptığınız eleştirilerden dolayı size çok minnettarım. Yapılan bunca övgüye sadece ‘’teşekkür ederim’’ demek beni kibirli ve ilgisiz gösterecekti. Ayrıca bu kadar övgüyü hak etmek için ne yaptığımı da merak etmeme neden oldunuz. Tabi ki kitabı farklı kademelerde kendimi mutlu etmek için, uzun hikâye anlatımı sanatında bir deney olarak ve ‘’ikinci inanışı’’ tetiklemek adına yazdım. Yavaşça yazıldı ve ince ayrıntılarına kadar düşünülmesi sonucunda kusursuz bir resim çıktı ortaya. Tarihten kısa bir kesit ve Orta-Dünya’mızın ufak bir kısmı, zaman ve mekânın sınırsız uzantılarını pırıltıları ile çevrili bir arayış ışığı gibiydi.’’ Tolkien geçirdiği bir hastalık sonucu öldüğünde tarih 2 Ekim 1973’tü. Oğlu Christoper ondan yarım kalanları toparlayıp yaslı okuyucularına sunmak ve son görevini yerine getirebilmek adına 30 yıl süren bir çalışma yaptı ve onun eserlerini tamamlamayı başardı. Yazarın bazı önemli eserlerini şöyle sıralayabiliriz; 1937- Hobbit 1954- Yüzüklerin Efendisi(Yüzük Kardeşliği) 1954- Yüzüklerin Efendisi(İki Kule) 1955- Yüzüklerin Efendisi(Kralın Dönüşü) Ölümünden Sonra yayımlananlar ise; 1977- The Silmarillion 1981- The Letters of J. R. R Tolkien 2007- Children of Hurin ‘’Eğer kişisel bir Tanrı’ya inanmıyorsanız; hayatın amacı ne, sorusu sorulamaz ve yanıtlanamaz olacaktır.’’ Tolkien böyle demişti. Onun inancı vardı. Kötülüğün yenilebileceğine dair… Güç illa ki büyük olanda değildi ona göre. Güç inanan ve tökezlese de yoluna devam edene aitti. Yıllar önce bu ayda doğan bu usta kaleme bıraktıklarıyla nice yıllara… ‘’Bir deliyle benim aramda tek fark var. Deli aklının yerinde olduğunu sanır ben ise deli olduğumu biliyorum.’’ Der ünlü ressam Dali. Bizde bu ayı dehalarının ve deliliklerinin farkında olan bu iki ustaya ayırmak istedik. Kim olduğunun ve neler yapabileceğinin farkında olan bu iki insana. Saygılarımızla… Hazırlayan: Melahat YILMAZ

68

KADİM ÖYKÜLERDEN: İlham Perisi Bu öykü dilden dile dolaşır tüm dünyada. Her kültürde kulaktan kulağa anlatılır. Her nesil bilir bu öyküyü. Anlatılır, anlatılır da pek yazmaya cesaret eden olmaz. Bazı yaşlı yazarlar son öyküleri niyetine yazarlar, emeklilik öncesi son iş gözüyle bazı yazar çırağı gençler de bu anlatının gerçekliğini çürütmek için deli cesaretiyle sarılırlar kaleme ve adları asla duyulmaz. Lanetlidir bu anlatı, yazanın katlanması gereken ağır sonuçlar vardır. Ne gibi mi? Bir yazar ya da yazar olmak isteyen biri için en büyük ceza yaratıcılığının baltalanmasıdır. Bu nedenledir ki bu anlatı “ilham perisinin hikâyesi” olarak da bilinir. Asırlar önce iki kardeş varmış yazarak geçimini sağlayan. İkisi de çok hevesliymişler bu işe demeyi çok isterdik ama bizim hikâyemizin başı dahi mutlu başlamıyor maalesef. Bu kardeşlerden birisi yazmayı çok seviyormuş, dünyadaki her şeyin önüne koyacak kadar çok. Diğer kardeş ise neredeyse nefret ediyormuş yazmaktan ama geçinecek başka da bir iş gelmiyormuş elinden, mecbur tahammül ediyormuş yazmaya. İki kardeşin arasında sadece iki sene varmış, iki yaş. Eski zaman olduğundan aileleri birlikte eğitim aldırmışlar kardeşlere. Baba sarayda kâtip olduğundan aldıkları eğitim de iyi olmuş küçüklüklerinde ama ergenliklerinde sarayda yaşamak istememişler. Kırsalda babaannelerinin yanına taşınmışlar. Bazı günler, özellikle saraya önemli konuklar geldiğinde düzenlenen eğlencelere davet edilirmişler; yazdıkları şiirleri, öyküleri okusunlar diye. Kardeşlerden biri koşarak gidermiş bu davetlere, diğeri babasının işine zeval gelir diye kerhen. Gel zaman git zaman iki kardeş de âşık olmuşlar yirmili yaşlarının başlarında ama ikisi de aynı kıza. Saraydan bir elçinin kızı -en azından kendini öyle tanıtmış bir kız- ki çok seviyor şiir ve hikâye okumayı da dinlemeyi de. Demiş ki bir hafta bana gözükmeyin ve yazabildiğiniz en iyi şiirle, en iyi öyküyle çıkın karşıma. Kimin yazdığını beğenirsem onunla evleneceğim. Kardeşlerin ikisi de heyecanlanmış, ikisi de sevinmiş ve ikisi de isteyerek -bir terslik yok mu sizce- yazmaya başlamış. Ve o kahırlı gün gelmiş çatmış. İki kardeş de bir hafta boyunca gecesini gündüzüne katmış, gününü arzusuna isteğine çıra yapmış, kalemini, kelamını dünya işinden sakınmış ve yazmış da yazmış. Yazmayı seven kardeş neşeli, yazmaktan nefret eden de kederli yazmış, ikisi de isteyerek yazabileceklerinin en iyisini, azmederek yazmış. Gün gelmiş çatmış ve kız, kardeşlere demiş ki en güzel şiirinizi ve en güzel hikâyenizi bana verin ve gidin. Bu gece sarayda kalın, söyleyin babanız size oda hazırlatsın. Kapınızı kilitlemeyin ki bunları okuduktan sonra gece seçtiğimin odasına geleyim. Kardeşler heyecanlanmış, babalarına demişler sarayda kalalım bu gece, ayarlamışlar odalarını. Saniyenin daha keşfedilmediği bir zaman diliminde onlarca sonsuz an beklemişler ta ki seher vaktine kadar lakin kimse gelmemiş. Tabi kardeşler kendi odasında, durumdan habersiz. Yazmayı sevmeyen kardeş lanet olsun böyle kadere adam severek yazıyor tabi benden iyisini yazmıştır ama bilse, bilse benim onu ölesiye sevdiğimi, ömrümü vereceğimi beni seçerdi diye dellenmiş. Üzüntüsü, kahrı, içi içini yemiş bakmak istememiş kardeşinin yüzüne. Kardeşimin yüzüne yaşayan ölü gibi bakmaktansa kendimi gerçekten öldürmeliyim diye düşünmüş, sadece düşünmekle de kalmamış ve eyleme geçirmiş. Çarşafları eklemiş birbirine, odanın süs kemerlerinden birine dolamış, geçirmiş boynuna ve kıymış canına. Yazmayı seven kardeş çok üzülmüş kendisini seçmediğine, seçilmediğini sanmış. Kalkıp da kardeşinin odasına muhtemelen seviştiği anda parazit yapamamış. Zaten bana gelmediyse ona gitmiştir diye düşünen

69


Öykü

Öykü kardeş, dağıtmak istemiş ortalığı, öldürmek istemiş herkesi, yıkmak istemiş dünyayı ama becerememiş. -Burada aşkın gözü kördür metaforuna mı sığınmalıyız, yoksa diğer ihtimali hesaba katamayan gençlerin kızın hiç kimsenin odasına gelmeme ihtimalini göz ardı etmesini nasıl açıklayabiliriz?.- Çıkmamış odasından. Aklına en sevdiği silahını kullanmak gelmiş, utandırmak istemiş kardeşini de onu seçen şırfıntıyı da -kendisini seçse bir melek olacaktı, aşk böyle nankör işte-. Sevgisini, hasretini, özlemini, ihaneti kurgulamış kafasında ve ikindi vaktine kadar aralıksız yazmış. Yazmış, yazmış, kendinden geçmiş, zaman onu es geçmiş ama bir müddet sonra sendelemiş zira ortalık feryat figan kesilmiş. Kapısı çalınmadan açılmış alelacele, muhafızlardan biri bir şeyler demiş, ilk başta yazmaya fazla kaptırdığından anlamamış sözleri ama telaşla aynı şeyleri tekrarlayan muhafızın ne dediğini anladığında ise şaşkınlığından kımıldayamamış. Elinde kalemi ayağa kalkabilmiş. Şaşkınlığın şiddetini üzerinden attıktan sonra ve gelin beyim kardeşiniz kendisini asmış sözünü sindirmeye çalışan algısından fırsat bulduğunda nasıl, nasıl diyerek girmiş kardeşinin odasına. Tavanda kendisini astığı bez parçası, hareketsizce durmakta, kardeşini indirmişler yere, çenesini bağlamışlar, göğsü şişmesin diye konan bıçak. Kardeşini böyle görünce dizlerinin bağı çözülen diğer kardeş de bayılmış. Yere düşmüş, düşerken kafasını çarpmış bir tabureye, bilinci gitmiş, eli avucu açılmış, elindeki kalem de yerde kalmış onu oradan alıp götürdüklerinde. Ve zaman birazca akmış… Gözlerini açtığında ilk sözleri anlamsızca dökülmüş dudaklarından, sonrasında mantıklı cümleler kurmaya başlamış ve ne olduğunu sormuş, başındaki görevlilerden biri çoktan babasına haber vermiş ve babası geldiğinde şefkatle yüzünü avuçlamış, yanı başına oturmuş ve anlatmış durumu. Kardeşin canına kıymış, onu odada ölü bulmuşlar, sana haber vermişler, durumu görüp bayılmışsın. Üç gün oldu yataktasın, kardeşini kabre koyduk. Kıza ne oldu dedi yazmayı seven kardeş, -3.ihtimalin hâlâ görülememesi aşkın hastalık olduğunun kanıtı mı acaba- baba anlamadı, ne kızı diye sordu. Kardeşimi seçen kız diyecekti ki aklına kızın ikisini de aldatmış olabileceği dank etti, kendisinden utandı ve babasına durumu izah etti. Baba durumu görünce kızın kim olduğunu araştırmaya başladı, adamlarını görevlendirdi, tüm elçilerle görüştü, sordu soruşturdu ama oğlunun bahsettiği gibi bir kızdan kimsenin haberi yoktu. Ne saraydan birinin tanıdığıydı, ne ziyaretçi listesinde, ne misafir listesinde ne civardaki köylerde yoktu, yoktu ve yoktu. Tüm cevaplar yazmayı seven kardeşe o gece gelecekti aslında. Öfkesini ve aşkını silah gibi kullandığı kalemiyle yazmaya başladığı hikâyesine göz gezdirdi, başlarına gelen bu talihsizliği anlamamıştı ama kendisinden de utanıyordu. Nasıl olur da kızın ikimize de gelmeme ihtimalini es geçtik diye hayıflandı. Hadi ben duygusalım ama kardeşim benden daha mı çok sevdi ki bu kızı canına kıydı diye sordu kendine. Ey Tanrı’m aklımı nasıl felaha çıkartacağım diye debelenirken şuuru, özür dilerim diye bir ses işitti, ben de emir kuluyum özür dilerim dedi aynı ses, kafasını kaldırdığında o kızı gördü, boğazlamak, öldürmek istedi ama nutku tutulmuştu sanki bir güç onu oturduğu yere mıhlamıştı, kımıldayamıyordu. Kız konuştu, beni Hızır gönderdi, biliyordu bana âşık olacağınızı, benden sizin yazmanızı istememi emretti, size vaat edeceğim şeyi o buyurdu ve sonra ortadan kaybolmam gerektiğini de. Kardeşin kendini astığından beri ben de çok üzgün olduğumdan sana görünmeme izin verdi en sonunda kendisi. Senin daha güçlü yazman içinmiş bu olanlar öyle dedi, ilahi sırra erecek değilmişiz ve kader deyip felaha ulaştırmalıymışız aklımızı. Ancak böylece daha da güçlenerek, onun için, kardeşin için de yazarak dünyadaki görevini tamamlaman gerekiyormuş. Tekrar özür dilerim, keşke daha farklı olabilseydi ama sende çok iyi biliyorsun ki ben aslında kız da değilim zira meleklerin cinsiyeti de olmaz, izinsiz keşke demek için iradeleri de diyen kız, gözlerinin önünde ışık huzmesi olup, havaya dağılan toz zerrecikleri gibi ayrıştı, yok oldu. Sabah kuşluk vakti, yazmayı seven kardeşin kapısına gelen muhafızlar gördükleri manzarayı hemen babasına iletti. Baba koşarak geldi odaya ve oğlunu gözlerini karşı duvara dikmiş sallanarak, kendinden geçmiş, yazdığı kâğıda bakmadan, elde kalem yazarken bulmuş. Yazdığı deftere baktı önce ve yazdıklarının

70

71


Öykü

düzgün, gramerli cümleler olduğunu gördü, nasıl yazabiliyor böyle dedi içinden, korkmuştu. Yazmayı kesti, yazmayı seven kardeş. Kalemi iki eliyle tutup kırdı, parçaları fırlattı. Ağzından tek kelime çıktı allahaısmarladık. Ne babası ne de odadaki kimse anlamadı ilk başta ne olduğunu ama oğlunun kayıtsız bakışları, aklının bedeninden çıkarken şuurunun son vedasını yaptığını anladılar gelen günlerde. Yazdıklarına baktılar hepsi bir hikâye içinde kurgulanmış bir küfürdü kadere ve ilişiğindekilere. Özrün kabul edilmedi diye de yazmıştı son satıra 3 kere ve “yazmak ha” demiş bırakmıştı sonunda üç noktayla… Neler olduğunu genç bir âlim anladı yazdıklarına bakıp, olanları dinleyince üç beş sene sonra. Duruma açıklık geldiğinde baba kahırlandı, dinen yasaktı kendi canına kıymak ve küfürdü, dinden çıkarırdı kadere sövmek. İki oğlu da bu yollardan geçmişti ve işin ilginci ilahi kudretin bir şekilde tecellisiydi bu. O gün bu gündür bu hikâyeyi yazarak anlatanların ömürlerinin geri kalanında yazmakla ilgisinin kalmadığı söylenir. Ben yazmıştım diyen bir yazar da hiç görülmez; ben de bir cahil cesaretiyle belki de ben yazmıştım demek istiyorum bundan on sene, elli sene sonra. Çünkü ben biliyorum yazmayı, biliyorum Hızır’ın asıl derdini! Öykü: Sait GÜLSOY İllüstrasyon: İlker YATI

72

73


Çizgiroman

74

75


76

77


78

79


Sinema

Mary And Max (2009)

Avustralyalı 8 yaşındaki Mary alkolik bir anne ve tüm hayatı yolda bulduğu ölü kuşları doldurmak olan bir babanın sessiz, yalnız ve kahverengi doğum lekeli kızıdır. Küçük horozu ve kendi imalatı olan noblet koleksiyonu hariç hayatta kimsesi yoktur. Ve bir gün karar verir. Bir mektup arkadaşı bulacaktır. Aslında bu karar merak ettiği bir sorunun etkisiyle alınmıştır. Bebekler nereden gelir? Avustralya’da bira bardağının içinden çıktığına dair asılsız bir bilgi vardır elinde ama acaba Amerika’da nereden çıkarlar?

80

81


Sinema

Sinema

Max ise asperger sendromundan muzdarip, hayatın karmaşasını kendi rutininde boğmaya çalışan 44 yaşında bir Amerikalıdır. Ateisttir ve gençliğinde komünist olduğunu rivayet eder. Rakamlarla arası iyidir lakin iş duygulara gelince çuvallamaktadır. En sevdiği yiyecek ekmek arası çikolatadır. Doktoru ve yaşlı, gözü neredeyse görmeyen komşusu hariç hiç dostu yoktur. Derken bir gün eline bir mektup geçer Avustralyalı küçük bir kızdan gelmiştir. Mary and Max 2009 yapımı başarılı bir animasyon. Stopmotion tekniğiyle yönetmeni ve senaristi olan Adam Elliot’un ellerinden çıkıp bize yansıyan bir dostluk hikâyesi. Aynı zaman da onun ilk uzun metrajı. Daha öncesinde kendini çektiği kısa metrajları ile pişirip bir de 2004’de en iyi kısa animasyon Oscar’ını Harvie Krumpet’le alan yönetmen bu yapımla artık hazırım diyor izleyicisine. Beş yılda tamamlanan animasyon doyurucu ve sade bir dile sahip. Çekimlerinin on üç ay sürdüğü yapım için hafta başına 2,5 dakikalık stopmotion görüntüler çekilmiş ve bence harcanan onca emeğe değmiş. 2009’da Sundance film festivalinin de açılış filmi olduğunu belirtmekte de fayda var.

82

Samimiyetinden hiçbir şey kaybetmeden, abartmadan sakince dillendiriyor derdini animasyon, kahramanlarının gözünden. Yer yer kullanılan renkler haricinde siyah beyaz bir tondan yansıyor bize anlatım. Karanlık bir havası var. Bu açıdan bakıldığında Tim Burton hayranlarını da kendine çekmişe benzer. Keyif veriyor bazen, bazen de gözümüzde bir damla yaşla bırakıyor. Burnumuzu çekerken gülümsüyoruz Mary ve Max’in hallerine. Dünyanın gürültülü ve kötü kokularla dolu olduğunu düşünen Max’e gülümsüyoruz o konuşurken. Aşkı anlayamayan, duyguların insan yüzüne yansıyan ifadelerini algılayamayan Max için üzülsek mi yoksa onları anlayamadığı için sevinsek mi bilemiyoruz. Dünyanın gün be gün kirletilmesine olan kızgınlığını takdir ediyoruz yeri gelince. Mary’nin yalnızlığına bakıp iç çekiyoruz bir taraftan da. İçindeki boşluğu mektup arkadaşıyla dolduran bu küçük kızın büyüme serüvenini görüyoruz. Alkolik bir anne ve doldurulmuş hayvanlarından başkasına sevgi besleyemeyen bir babanın arasında kendi yolunu, sevgiyi, dostluğu ve aşkı arayan dünyayı anlamaya çalışan bir kız çocuğu var karşımızda. Anlamaya çalışan fakat anlatanı olmadığı için anlayamayan bir kız çocuğu… Dünyanın farklı köşelerinde yaşayan farklı sınıflara ve yaşam biçimlerine sahip, tek ortak noktaları yalnızlıkları olan iki insan görüyoruz yapımda. Ağır aksak ilerlemesine rağmen samimiyeti ve doğallığıyla seyircisini beyaz perdeye bağlamayı bilen bir yapım.

83


Gezici Festival

Sinema Hepimiz yalnızlığımızı ve başımıza gelen kötülükleri çaresizce bir şeylere bağlarız bazen. Doğum lekemize, dünyaya fakir bir ailenin çocuğu olarak gelmeye, dost görünüp arkamızdan vuranlar dediğimiz bir grup insana, şansımızın yaver gitmediğine… Hepimiz yalnızlığımızı bir şeylerle bastırırız bazen. Çikolata, yemek, kaçmak, bağırmak, kavga etmek, hiç tanımadığımız bir adamın/kadının kollarına atlamak, susmak… Hepimiz hayatımız da bize yön veren birilerine ihtiyaç duyarız. Bize güzel olduğumuzu, iyi olduğumuzu, akıllı olduğumuzu ya da duymak istediğimiz her ne ise onu söyleyen birinin varlığına. Yokluğunda yönümüzü kaybedeceğimizi bilsek bile varlığını çaresizce istediğimiz birine. Lakin ailemizi seçemeyiz. Nerede, ne şartlarda doğacağımızı da öyle… Kendimizi seçemeyiz. Nasıl göründüğümüzü, ten rengimizi, zekâmızı ve yeteneklerimizin boyutunu… Seçebileceğimiz çok az şey vardır hayatta. Bunlardan biridir dostlar. Şansımız yaver giderse eğer hayatları hayatlarımıza görünmez bağlarla bağlanır. Tıpkı Mary ve Max gibi. İyi seyirler… Dostlukla… Melahat YILMAZ www.otekisinema.com

84

85


Gezici Festival

Gezici Festival

Gezici Festival Günlüğü 2011 Gölge e-Dergi’de bir festival günlüğüyle daha karşınızdayım. Bu yıl 17.si düzenlenen festivalin Ankara ayağında bakalım neler yaşadık: 2 Aralık Cuma Festivallerde her ne hikmetse açılış ve kapanış törenlerine katıldığım çok ender oluyor. Ya başka bir filmle çakışıyor ya da bir şekilde programıma uyduramıyorum. Bu yıl da 1 Aralık’ta gerçekleşen ve Entelköy Efeköy’e Karşı filminin gösterildiği Gezici Festival’in Ankara ayağının açılışına yine katılamayarak festivale 2 Aralık’ta başlangıç yapıyordum. 12:30 – İlk günün ilk seansı Kısa İyidir 1 başlıklı kısa film seçkisi idi. Gezici Festival’in kısa film seçkilerini beğendiğimi hep belirtiyorum. Az ama öz filmler seçiyorlar. Bu yılki festivalin bu ilk kısa film seçkisinde de gayet güzel filmler vardı. Bazılarını daha önceki festivallerde görüp beğenmiştik. Örneğin bence bu bölümün en iyi filmi olan Savaş Nedeni (Casus Belli), Mart ayındaki Ankara Film Festivali’nde de izlediğimiz bir kısa filmdi. Yunanistan’dan gelen bu filmde farklı mekanlarda sıra bekleyen insanları görüyoruz ama bu sıralar bir şekilde birbirine bağlanıyor. Zekice ve eğlenceli bir film. Büyük Yarış (La Gran Carrera / The Great Race) de daha önce izlediğimiz, 1910’larda geçen bir at yarışına farklı bir açıdan bakan bir filmdi. Yeni izlediğimiz filmlerden Altın Madeni (La Mina De Ora / The Gold Mine), İnternet’ten aşkı bulanlara dair yine zekice kurulmuş bir filmdi. Filmde sürekli bir tekinsizlik seziyor ama ne olduğunu anlayamıyordunuz. Sonunda ise her şey yerli yerine oturuyordu. Kısa film seçkilerinin olmazsa olmazlarından biri de deneysel filmlerdir. Bu seçkide yer alan Tırmanış (Stick Climbing) ve Yok Edici (Liquidator) bu türün örnekleriydi. Genellikle herkese göre olmayan bu filmler zaman zaman ilgi çekici olabiliyor. Açıkçası Tırmanış’ı çok sevmediğimi söyleyebilirim ama Yok Edici, 1922’den kalan bir sessiz filmin görüntüleri ile oynayarak ve arkaya farklı sesler katarak oluşturulmuş ilgi çekici bir denemeydi. 9 filmden oluşan bu seçkiden dikkatimi çeken filmler bunlardı. Ancak seçkinin son filmi olan Las Palmas’ı diğer filme yetişmek için izleyemediğimi belirtmeliyim. 14:15 – Alman Kültür’den Büyülü Fener Sineması’na hızlı bir yürüyüş temposuyla yetiştikten sonra Onun Geldiği Gün (Book Chon Bang Hyang / The Day He Arrives) filmini izlemeye koyuldım. Güney Kore yapımı bu siyahbeyaz film, bir yönetmenin arkadaşı ile buluşmak üzere gittiği şehirde geçirdiği bir günü anlatıyor. Yönetmen bu günde arkadaşı ile buluşmadan önce eskiden tanıdığı bir kadın oyuncu, sinema öğrencileri ve eski sevgilisi ile buluşuyor. Arkadaşı ile buluştuğunda ise onun yanında eski sevgilisine son derece benzeyen başka bir kadın buluyor. Gün, yönetmenin bu karakterlere tekrar karşılaşmaları, oturup uzun uzun konuşmaları ile devam ediyor.

86

Doğrusu bu basit özetin bir noktası tartışmaya açık. Tüm bu olanların aynı gün mü olup bittiği, yönetmenin aynı günü farklı şekillerde defalarca mı yaşadığı (bkz. Groundhog Day) belirsiz. Tüm olanların birbirini takip eden bir kaç güne yayıldığı da söylenebilir. Filmin zamanla ilgili bu meselesi dışında fena halde kişisel bir film olarak gördüm. Zaten ana karakterin yönetmen olarak seçilmiş olması hemen akla yönetmenin bir alter-egosu olduğunu getiriyor. Bu ne kadar doğrudur bilinmez ama bir bunalım anında sinema öğrencilerine “beni taklit etmeyin” şeklinde bağırması bu düşüncemi güçlendiriyordu (filmde aslında yönetmenin sigara içmesini taklit etmekten bahsediliyor ama farklı bir bağlantı kurmak elbet mümkün). Yönetmenin fazlaca kendi dertlerini anlatması filmi çok kişisel kılmış. Görsel olarak hemen her sahnede kullandığı zoom olayı dışında fazla çekici bir yapısı olmayınca festivalin çok iz bırakan filmlerinden biri olmadı benim için. 16:30 – Bu yıl Gezici Festival’in en dikkat çekici bölümlerinden biri, Zeki Demirkubuz’un “Kıskandığım Amerikan Filmleri” başlığı altında seçtiği filmlerdi. Bu bölümün ilk filmi Geceyarısı Kovboyu (Midnight Cowboy) idi. John Schlesinger’in 1969 yapımı bu filmi daha önce izlemiş olsam da yine beni etkileyen bir film oldu. Jon Voight’un New York’da jigolo olarak paraya para demeyeceğini düşündüğü taşralı bir genci, Dustin Hoffman’ın ise büyük şehrin hayatına uyum sağlamış Ratso’yu canlandırdığı film, şehrin arka sokaklarında takılıp kalmış bu iki karakterin zamanla oluşan dostluğu çerçevesinde şehirdeki sınıfsal ayrımı insanın canını acıtacak bir hikayeyle anlatıyordu. Geceyarısı Kovboyu’nu bir kez daha izlemek, klasik olmuş filmlerin neden bu başlığı hak ettiklerini, defalarca izlemekle değerlerinden hiç bir şey kaybetmeyeceklerini bir kez daha gösteriyordu. Bu kısa alan, bu filmden hakkıyla söz etmek için pek dar. Festival öncesinde yazdığımı tekrarlayayım. Eğer festivalin uğradığı şehirlerden birinde değilseniz ve bu filmi hala izlemediyseniz bu yazıyı okumayı bir yana bırakın ve bir şekilde bu filmi bulup izleyin (çıkıp DVD’sini alın demek isterdim ama ne yazık ki bu filmin DVD’si ülkemizde çıkmamış). 21:00 – Bir saatlik bir uykudan sonra Volkan (Eldfjall / Volcano) filmi ile ilk günü noktalıyordum. İzlanda’dan gelen hüzünlü bir film olan Volkan, İzlanda’daki volkan patlamasının arşiv görüntüleri ile başlıyor. Bu patlama yüzünden halkın büyük kısmı farklı yerlere yerleşmek zorunda kalmışlardır. Film bu şekilde açılıyor, adı da Volkan ama filmin devamında bu patlamaya değinilmediğini söyleyebiliriz. Ama filmin atmosferine bu patlamanın sonuçlarının sinmiş olduğu söylemek yanlış olmaz. Filmimizin ana karakteri Hannes, bir okulda uzun yıllar hademelik yaptıktan sonra emekli oluyor. Her ne kadar Hannes’in işinde ne kadar mutlu olduğu tartışılır bir durum olsa da emekli olup evde kalmak zorunda olunca karısıyla ve çocuklarıyla olan sorunları daha fazla göze batmaya başlıyor. Film Hannes’in emekli olduğunda düştüğü boşluğu, dışardan aksi ihtiyar klişesine gayet uymasına rağmen aslında karısına duyduğu sevgiyi başarılı bir şekilde anlatmış.

87


Gezici Festival

Gezici Festival

Hannes’in karısı Anna’nın hastalanması filmi farklı bir boyuta taşıyor. Filmin geri kalan kısmında Anna’nın hastalığı ve Hannes’in ona bakma çabasını izliyoruz ve film, karakterleri tanıyınca şaşırtıcı olmayan bir sonuca doğru ilerliyor. Filmin finalinde Hannes’in yaptığı seçim kimi seyirciler tarafından çok olumsuz bir şekilde yorumlansa da bence hem karaktere son derece uygundu hem de bunu sevgiden dolayı yaptığı çok açıktı. Volkan, karakterlerini detaylı bir şekilde tanıtan, onları seyirci ile özdeşleştirmese de yaşadıklarını anlamamızı sağlayan ve sakin ama tutarlı bir sinema anlayışına sahip bir filmdi. Yine de filmin ikinci yarısındaki hastalık meselesi, özellikle böyle bir deneyimi yaşamış seyirciler açısından izlemesi oldukça rahatsızlık verici sahneler içeriyordu. 3 Aralık Cumartesi 12:30 – Festivalin ikinci gününe de kısa filmlerle başlangıç yapıyordum. 8 filmden oluşan bu seçkide yine güzel filmler izledik. Seçkinin en eğlenceli filmi Trafik Lambası (Ampelmann / Lights) idi. Küçük bir kasabada kendisine hiç iş düşmediği için kendisini kötü hisseden bir polisin trafik lambasına uymayanları takibe almasını anlatan film, kısa film mantığına son derece uygun bir yapımdı. Kedi ve Fareler (Kattenkwaad / Cat and Mice) de kayıp kedileri bularak hayatını kazanan bir adamın başına gelenleri anlatan, sonu ile dikkat çeken bir filmdi. Taze Açan Nilüferler (Vannliljer I Blomst / Water Lilies in Bloom), tüm bir senkronize yüzme takımının ölümüne sebep olan koçlarının tekniklerini kilo vermek isteyen kadınlar üzerinde kullanmasını anlatan ve Isaac Newton’un yerçekimi teorisine karşı bir film olarak dikkat çekiyordu. Son olarak bu seçkide yer alan deneysel filmlerden bahsetmek gerek. Striptiz (Strips), ilk günkü seçkide yer alan Yok Edici gibi, eski bir filmin görüntü ve ses kaydı ile oynayarak oluşturulmuş ilgi çekici bir yapımdı. Pek Yakında Çekim Alanında (Coming Attractions) ise hem sinema tarihine hem de reklamcılığa göndermeler yapan bir yapımdı. Ancak doğruyu söylemek gerekirse ne kadar ilgi çekici olursa olsun deneysel filmlerin uzun olması fazlasıyla zorlayıcı oluyor. Bu film de 25 dakikalık süresi ile bir kısa film için oldukça uzundu. Film sırasında salonu terkedenler oldukça fazlaydı. Bittiğinde ise tam da yanımda oturan ve festival müdavimlerinden biri olan bir seyirciden “nihayet bitti” nidaları duydum. 14:30 – Bir ülkenin farklı dönemlerden gelen kısa filmlerine yer veren seçkiler genellikle o ülkenin en iyi kısa filmlerinden oluştuğu için izlenmeye değer oluyor. Finlandiya kısa filmlerine ayrılmış olan bu seansta Finlandiya’dan gelen ve 1981-2010 yılları arasına yayılmış 8 kısa film vardı. Doğrusunu söylemek gerekirse bu seçkideki filmlerden beklediğim kadar memnun kalmadım. Yine de sevdiğim filmler de oldu elbette. Elsa adlı kısa film sadece 5 dakika sürmesine rağmen seçkinin en iyisiydi. Son anına kadar doğal yaşam üzerine bir belgeselmiş gibi gözükürken son saniyelerinde bombasını patlatıyordu.

88

Bunun dışında Tutku Pizzası (Pizza Passionata) şehir yaşamının yalnızlaştırdığı insan üzerine başarılı bir animasyon, Pyongyang Robogirl ise Kuzey Kore’de trafik polisliği yapan kadınlar üzerine hoş bir deneysel filmdi. Boş Havuz (Telakka / The Dry Dock) filminin de bir yılı sadece 11 dakikaya sığdıran yapısı ile adını anmadan geçmeyelim. Belgesel türüne dahil edebileceğimiz bu film, Helsinki’de bir gemi havuzunun doğal olaylar karşısında yaşadığı değişimi hızlı bir çekimle anlatıyordu. 16:30 – Bu seans için Nana filmini izlemek üzere Büyülü Fener’e gittiğimde bir sürpriz ile karşılaştım. Bu filmin süresi kısa diye başına bir kısa film koymuşlar. Bu kısa film de dün bir filmden diğerine yetişmek için kaçırdığım Las Palmas imiş. Sanki festival yönetimi benim zihnimi okumuş da acaba nasıl izlerim dediğim filmi benim için bu seansa koymuşlar (aslında bu durum program kitapçığında yazıyormuş ama ben fark etmemişim). Las Palmas tatil yöresindeki bir barda yaşananları kuklalarla anlatıyor. Ama bu kısa filmin başrol oyuncusu sadece bir yaşında bir kız çocuğu. Bu kız çocuğunun sevimliliği de filmin son derece keyifli olmasını sağlıyor zaten. Gelelim Nana filmine. Aslında Las Palmas ile bir ortak noktaları var. Nasıl o filmin başrolünde bir yaşında bir kız çocuğu varsa, Nana’nın da başrolünde dört yaşında bir kız çocuğu var. Yönetmen Valérie Massadian’ın öncelikli başarısı da bu kız çocuğunu başarıyla oynatabilmesi aslında. Filmin hemen hemen her dakikasında kamera karşısında olan bu çocuk o kadar doğal oynuyor ki abartarak oynamanın iyi oyunculuk olduğunu düşünen bazı yetişkin aktörlerin bundan ders alması gerekebilir. Ayrıca bir an bile bize bir filmde oynuyor olduğu hissini vermiyor. Aslında filmin konusu da oyunculukları kadar doğal. Annesi ve dedesi ile yaşayan bir kız çocuğunun doğayla iç içe yaşadıklarını anlatıyor film. Bu arada bu küçük kız çocuğunun yavaş yavaş büyümesine de tanıklık ediyoruz. Doğayla iç içe yaşam ve filmin içinde karşımıza çıkan ölüm teması, geçtiğimiz sezon izlediğimiz Belma Baş’ın Zefir filmini hatırlattı bana. Aslında Zefir, bu temaları çok daha derinlikli işleyen ve daha fazla sinema duygusu barındıran bir filmdi ama Nana da izlenmeye değer bir film olarak dikkat çekiyordu. 21:00 – Yine ufak bir uykudan sonra Lars von Trier’in Melankoli (Melancholia) filmine hazırdım. Trier’in filmleri hemen her zaman seyirciyi de eleştirmenleri de ikiye bölmüştür. Belli ki bu durum onun da pek sevdiği bir şey. Melankoli de farklı olmadı. Cannes’da filmin basın toplantısında Trier’in söylediklerinin yarattığı fırtına bir yana, sadece film olarak bakıldığında da karşıt fikirler var. Baştan söylemeli, Trier seven biri olarak Melankoli’den de gayet memnun ayrıldım ben. Trier fazlasıyla ego sahibi, tartışma yaratmayı seven bir yönetmen olabilir ama gerçek bir sinema duygusuna sahip olduğu da unutulmamalı.

89


Gezici Festival

Sinema

4 Aralık Pazar 12:15 – Pazar sabahına gayet eğlenceli bir filmle başlangıç yapıyordum. Usta bir oyuncu olarak tanıdığımız Tuncel Kurtiz’in yönettiği unutulmaya yüz tutmuş bir filmi var. Gezici Festival sayesinde bu filmi izleme fırsatı bulduk. Gül Hasan (Lyckliga Vi…) adlı bu filmde Kurtiz, yönetmen olmanın yanısıra filmin senaryo yazarlarından da biri aynı zamanda. Bu görevleri üstlenmek onu oyunculuktan da geri bırakmamış. Filmin başrolünde de o var. İsveç’te çekilen bu filmde (ki kaynaklarda İsveç filmi olarak geçiyor zaten) İsveç’te yaşayan düzenbaz bir ekibin, filmde oynayacaksınız diyerek vatandaşlarımızı dolandırması konu ediliyor. Dolandırıcı ekibin başındaki yönetmeni Tuncel Kurtiz canlandırırken, yapımcı rolünde de Müjdat Gezen var. Aslında bu

grubun içinde gerçekten sinema yapmak isteyenler de var. Filmin bu tarafı Kurtiz’in sinema dünyasının belli bir kısmına kızgınlığını da dile getiriyor adeta. Onlara dolandırıcı dediğini söylemek doğru olmaz belki ama sinemadan kazandığı paraları başka işlerde harcayanlara, yapımcının sevgilisini filmlerinde oynatanlara ya da çok büyük, çok sanatsal filmler çektiklerini sanıp havalara giren sinemacılara bolca dokundurma yapıyor. Filmin diğer bir yanı da göçmenlerle ilgili. İsveç’teki Türk işçilerinin neden oraya gittikleri, oradaki durumları üzerine de önemli şeyler söylüyor Gül Hasan. Özellikle bu konuda günün politik söylemine göre şekillenen sahneler var. Bu sahnelerin biraz fazla mesaj yüklü olduğu söylenebilir ama filmin 1979 yapımı olduğu düşünülürse politik söylemin öne çıkması anlaşılabilir. Zaten filmin tümü düşünüldüğünde çok abartılı sayılmaz. Gül Hasan, değindiği konuların ağırlığı bir yana dediğim gibi gayet eğlenceli bir film aslında. Kimi karakterlerin abartılı olarak çizilmesi gibi sorunları var. Ayrıca bazı karakterleri de bir yerden sonra unutuyor adeta. Yine de izlenmesi gereken bir film. Bu filmden sonra Alman Kültür’de Ceylan Özçelik söyleşisine katılmak programıma uyuyordu aslında. Ama akşama kadar üst üste filmler izleyeceğim için bir kez daha eve gidip birazcık kestirmeyi tercih ettim. Bakıyorum da bu festivalde film aralarına epeyce bir uyku saati yerleştirmişim. Eh üst üste 4-5 film izleyince arada birinde uyuklama durumu oluyordu. Böylesi daha güzel oldu. Yine de uyku yerine Ceylan Özçelik’in söyleyeceklerini dinlese miydim diye de içimde kalmadı değil. 16:30 – Bir süre dinlendikten sonra tercih ettiğim film Pier Paolo Pasolini’nin Öfke (La Rabbia) filmi idi. Aslında geçmişte bu filmi izleyip izlemediğimden çok emin değildim. Ama hafızamda çok iz bırakmadığına göre demek ki izlemiş olsam da yeniden izlemeliyim dedim. Film sırasında anladım ki evet, daha önce izlemişim. Biliyoruz ki Pasolini İtalyan sinemasının iz bırakan isimlerindendi. Ama sadece sinemanın değil İtalyan kültür hayatının ve politik yaşamının da önemli isimlerinden olduğunu söylemek lazım. Aynı zamanda bir şairdi elbette. İşte Öfke onun tüm bu özelliklerini bir araya topladığı söylenebilecek bir belgesel. 1963 yapımı Öfke, o günün gerçek görüntülerinin farklı bir kurgusu ve üzerine Pasolini’nin yaptığı yorumlardan oluşuyor. Aslında 1963 yılında aynı filmin ilk kısmını sol kanattan Pasolini’nin, ikinci kısmını ise sağ kanattan Giovanni Guareschi’nin yönettiği bir film olarak

90

91

Trier, Melankoli’de dünyanın sonunu kendi bakış açısından anlatıyor. Melancholia gezegeni Dünya’ya yaklaşmaktadır ve pek çok kişi bu yakınlaşmanın iki gezegenin birbirine çarpması ile sonuçlanacağını düşünmektedir. Film de böyle bir dönemde iki kızkardeşin yaşadıklarına odaklanıyor. Filmin açılışı Trier’in bir önceki filmi Antichrist’ı anımsatıyor fena halde. Yine bir klasik müzik parçası eşliğinde yavaş çekimde gösterilen bir bölüm izliyoruz. Antichrist’ın tersine bu kez izlediklerimiz kendi başına bir hikaye anlatmıyor, filmin devamında göreceklerimizin bir önizlemesi oluyor adeta. Ağzımız açık izlediğimiz bu bölüm yine kendi başına bir kısa film olabilecek kadar güçlü. Filmin geri kalan kısmı ise iki bölüme ayrılmış durumda. Her iki bölüm de kızkardeşlerden birinin adını taşıyor. Justine adını taşıyan bölümde Kirsten Dunst’ın canlandırdığı Justine’in düğün gecesini izliyoruz. Bu bölüm aslında dünyanın yokolması teması ile çok da ilgili değil. Çoğunlukla bir ailenin biraraya gelip mutlu mesut bir gece geçirmeyi planlarken aile içi çatışmaların gün yüzüne çıktığı yapımları anımsatıyor. Özellikle de Trier’in dogma dönemindeki kankası Thomas Vinterberg’in Festen filmini. Belli ki bu bölüm küçük burjuvanın bir türlü mutlu olamaması üzerine çekilmiş bir bölüm. İkinci bölüm ise Charlotte Gainsbourg’ün canlandırdığı Claire karakterinin adını taşıyor. Burada ilk bölümde işaretleri hissedilen Melancholia gezegeninin artık iyiden iyiye Dünya’ya yaklaştığını görüyoruz ve başta Claire’in olmak üzere tüm ailenin bu olaya nasıl tepki gösterdiklerini izliyoruz. İki bölüm arasındaki temel farkın filmin gerçekçiliği olduğunu söylemek mümkün. İlk bölüm son derece gerçekçi bir havada ilerlerken ikinci bölüm benzer tarzda çekilmiş olsa da dünyanın sonu yaklaştığında karakterlerden gerçekte beklenenden daha farklı tepkiler alıyor ve gerçeklikten uzaklaşıyor. Ama belli ki bu bölümde Trier’in esas meselesi dünyanın sonundan çok, karakterlerin kriz anında verdikleri tepkilere odaklanmak. Bu krizi daha küçük bir boyuta taşırsak karakterlerin tepkileri daha inandırıcı oluyor. Son bir söz de oyunculuklar için. Cannes’da en iyi kadın oyuncu ödülü alan Kirsten Dunst, en başta sadece yüzünde yapmacık bir gülümsemeyle ve aynı yapmacıklıkta bir vücut diliyle oynuyor gibi gözüküyordu. Ama film ilerledikçe o gülümsenin ve vücut dilinin zaten yapmacık olması gerektiği, karakterin belki kendi kendine bile mutluluk yalanını söylediği ortaya çıktı. Bu nedenle Dunst’ın bu oyunculuğu yerli yerine oturdu. Charlotte Gainsbourg bu filmde Antichrist’a göre biraz daha geride kalsa da yine başarılıydı. Ufak rollerde karşımıza çıkan pek çok önemli oyuncu da film içinde hiç sırıtmıyordu. Özellikle nicedir Jack Bauer rolü dışında karşımıza çıkmayan Kiefer Sutherland aksi koca rolünde gerçekten başarılıydı. Ülkemizde 13 Ocak 2012’de gösterime girmesi planlanan Melankoli’yi büyük ekranda izlemek gerek. Özellikle giriş ve final bölümlerini. Bu nedenle seyircilerin bu filmi sinemada izleyip kendi yorumlarını yapmasını umuyorum.


Gezici Festival

Sinema

tasarlanmış. Ama bizim festivalde izlediğimiz kopya sadece Pasolini’nin çektiği kısımdı. Belki de bugün yaşasaydı onun isteği de bu olurdu. Bu filmde Pasolini, yakın tarihin Kore savaşı, Kongo devrimi, Cezayir savaşı, atom bombası gibi önemli politik olaylarını arka arkaya sıralarken bir yandan da İngiltere kraliçesinin taç giyme töreni, Marilyn Monroe’nun ölümü (ki benim filmi hatırlamama neden olan en belirgin kısım burasıydı) gibi popüler kültürün çok önemli olaylarına da değinmeden geçmiyor. Ama bunu yaparken bildik bir belgeseldeki gibi bir dış sesle olayları anlatmaktan ziyade şair kimliğini ön plana çıkarıyor ve tüm film boyunca dış sesin (ki Pasolini’nin sesi zaten) adeta bir şiir okuduğunu görüyoruz. Bu farklı belgeselin adı Öfke belki ama Pasolini’nin çektiği film öfkeden çok hüzün içeriyor. İşin asıl düşündürücü ve üzücü tarafı Pasolini bugün yaşasa ve benzer bir film yapmak isteseydi daha güncel görüntüler üzerine hemen hemen aynı metni kullanabilirdi. Aradan geçen neredeyse 50 yılda belki pek çok teknolojik gelişme yaşandı, dünyanın dengeleri değişti ama Pasolini’nin söyledikleri büyük ölçüde geçerli hala. Filmi izledikten sonra insan kendini bunları düşünürken buluyor. Doğrudan filmle ilgili değil ama filmi izlerken Alman Kültür’ün tıklım tıklım dolu olduğunu da belirtmeli. Bu ilgi güzeldi elbette de Alman Kültür’ün salonu eğimli olarak tasarlanmadığı için bu kalabalık altyazıları okumayı epey zorlaştırdı. 19:00 – Bu yıl Gezici Festival’de Dardenne kardeşlerin filmlerinin toplu gösterisi vardı. Bu filmler arasında daha önce izlemediğim tek film, en yeni filmleri olan Bisikletli Çocuk (Le Gamin Au Vélo / The Kid with a Bike) idi. Bu filmlerinde Dardenne kardeşler, filmin isminden de rahatça anlaşılabileceği gibi daha önce pek çok kez yaptıkları gibi hikayenin merkezine bir çocuğu yerleştiriyorlar. Cyril adındaki bu çocuk bir yetiştirme yurdunda kalmakta ve babasının bir gün gelip onu oradan alacağı umuduyla yaşamaktadır. Ancak film ilerledikçe anlarız ki babası oğlunu bırakıp yeni bir hayat kurma peşindedir. Bu dönemde Cyril tutunacak bir liman aramaktadır. Karşısına da onu koruyup kollamak isteyen kuaför bir kadınla, onu soygunlarda kullanmak isteyen mahallenin çetesi çıkar. Dardenne kardeşlerin filmleri çoğunlukla karakterlerini katı bir gerçekliğin içine yerleştirip karamsar bir tablo çizer. Omuz kamerası da değişmez özelliklerinden biridir. Doğruyu söylemek gerekirse bu filmde bu iki özelliğin de biraz törpülendiği söylenebilir. Karakterlerimiz yine bir gerçekliğin içindeler ama özellikle kuaför Samantha, böyle bir gerçeklik için fazlasıyla iyi, karşılıksız veren bir karakter. Çocuğu ilk gördüğü anda benimsiyor, tüm yaptıklarına rağmen ondan vazgeçmiyor ve onun uğruna erkek arkadaşından bile ayrılmayı göze alıyor. Filmde onun bu davranışlarının arkasındaki neden de hiç bir şekilde belirtilmiyor. En basit açıklama olarak akla hemen çocuk sahibi olmasının mümkün olmadığı ya da çocuğunu kaybettiği geliyor ama filmle ilgili biraz araştırma yapınca Dardenne’lerin filmi bir peri masalı olarak kurduklarını, Samatha’nın da çocuğa yardım eden peri olduğunu söylediklerini görüyoruz. Tam da bundan dolayı Bisikletli Çocuk için Dardenne’lerin en iyimser filmi demek mümkün. Final yine de gerçek hayatta olduğumuzu hatırlatsa da izleyenler görecektir, film çok daha karamsar bir şekilde bitebilecekken son anda dönüyor.

Dardenne’lerin diğer özelliği olan omuz kamerasının da bu filmde önceki filmlerine göre daha az kullanıldığını söyleyebiliriz. Özellikle Söz (La Promesse) ve Rosetta filmlerindeki omuz kamerası kullanımı tüm filme yayılmış durumda idi. Bu kullanım seyri zorlaştırıyordu bir miktar ama filmin atmosferine de çok uygundu. Burada daha dengeli bir kullanım var. Bu nedenle daha seyirci dostu bir film. Ama benim için halen en iyi filmleri Söz ve Rosetta olarak görülüyor. Ülkemizde bir kaç festivalde gösterilen bu film aynı zamanda 16 Aralık 2011 tarihinde vizyona da girdi. Festivallerde izleme fırsatı olmayanlar vizyonda kaçırmasın ve kendi kararlarını versinler derim. Filmde Cyril’in babasını canlandıran Jérémie Renier’in Söz filminin başrolündeki çocuk olduğunu da bir not olarak belirtmiş olayım. Zaten Dardenne kardeşlerin hemen her filminde karşımıza çıkan bir isim Renier. Filmde dikkatimi çeken bir nokta da Assassin’s Creed ve Resident Evil göndermeleri. Biri 60, diğeri 57 yaşındaki bu iki kardeşin yazıkları senaryoda Bu ayrıntının olmasını takdir ettim doğrusu. Pazar akşamı olması itibariyle programımı uydurup günü Behzat Ç.’nin yeni bölümü ile kaparken bir sonraki güne hazırlık yapıyordum.

92

93

5 Aralık Pazartesi 12:30 – Festivalin Arap Baharı olarak adlandırılan olaylarla ilgili yapımlara ayırdığı Bahar İsyancıdır bölümünün ilk seçkisinde bir kısa film ve bir belgesel vardı. Duvar (Le Mur / The Wall) adlı yapım, duvara çizilen bir resimden yola çıkarak 5 dakikalık süresinde Tunus’daki olayları özetleyen orta karar bir kısa filmdi. Tahrir: Özgürlük Meydanı (Tahrir Liberation Square) ise Mısır’da, Tahrir meydanında yaşanan olayları anlatan bir belgesel. Mısır’daki olayların merkezi ve simgesi olan Tahrir meydanında yaşananları bir kaç kişiyi takip ederek tam da olayların içinden anlatan belgesel, olaylara tanıklık eden bir yapım olarak başarılı. Meydanda toplanan halkın düşündüklerini, belki de orada birbirlerinden aldıkları güçle nasıl ilerlediklerini, aynı amaç için birleşen bu kalabalık topluluğun içinde aslında Mısır’ın geleceği ile ilgili farklı farklı fikirlerde olan insanları görüyoruz. Ancak belgeselin eksik kaldığı nokta, olayların asıl nedenini irdelemek, yıllar içinde ne şekilde bu noktaya gelindiğini göstermek oluyor. Daha da önemlisi olaylar çok yeni olduğu için sonrasında nelerin olduğu doğal olarak eksik kalmış. Yine de belgeselin sonunda Mübarek’in devrilmesi ile her şeyin bitmediği vurgulanmış. Döneme öncesiyle ve sonrasıyla daha bütünlüklü bir bakış için bir kaç sene daha beklemek uygun olacak sanırım. 14:30 – Güne Bahar İsyancıdır bölümünün ikinci seçkisi ile devam ediyordum. Bu seçkide bir kısa film ve iki belgesel yer alıyordu. Gençlerin Devrimi (Revolution of Youth) adlı kısa film, Mısır’daki olayların bir gününü bir ailenin üç kuşağı üzerinden anlatan eğlenceli bir kısa filmdi. Filmde, baba devrimi televizyondan izlemeyi tercih ederken, dede ve torun sokaklardaydı.


Gezici Festival

Gezici Festival

Kahire Merkez (Cairo Downtown) ve Devrim Görüntüleri (Images of Revolution) için birbirini tamamlayan iki belgesel denebilir. Her ikisi de Arap Baharı’nda çokça sözü edilen İnternet’in olaylardaki rolüne eğiliyor. İlki blog yazarlarının özgürce her istediklerini yazarak muhalif bir sesi duyurduklarından bahsederken bizleri de farklı blog yazarları ile tanıştırıyor. İkincisi ise olaya daha çok Facebook ve Twitter gibi sosyal medya ortamları üzerinden yaklaşıyor. Çoğunlukla da günümüzde herkesin cep telefonları ve dijital fotoğraf makineleri ile kayıt yapabilmesinin ve bunları İnternet’ten rahatça paylaşabilmesinin getirdiği etkiler üzerinde duruyor. Tutuklanan bir kişi polislerin onu almaya geldiklerini son ana kadar Twitter’dan duyurabilirken masum ve silahsız bir göstericinin öldürülmesi çok da politik tarafı olmayan iki genç kız tarafından kayda alınıp İnternet’ten paylaşılabiliyor ve önemli bir yankı uyandırabiliyor. Elbette Tunus ve Mısır’da gelişen olayların tek nedeni olarak İnternet ve sosyal medyayı göstermek abartılı bir yorum olur ama bunun süreci hızlandırdığı ve kolaylaştırdığı, insanların örgütlenmesini kolaylaştırdığı da görülüyor. İlk seçki için yaptığım yoruma benzer şekilde bu konuda da daha sağlıklı bir değerlendirme için yine üzerinden biraz zaman geçmesi gerekiyor gibi gözüktüğünü söyleyebilirim. 16:30 – Zeki Demirkubuz’un seçtiği filmlerin bir diğeri John Huston’un Uygunsuzlar filmi idi. Film öncesinde Demirkubuz’ın bir sunum konuşması oldu. Bu sunumda öncelikle bizim vizyonda çoğunlukla Amerikan sinemasının en ticari ve kötü örneklerini gördüğümüzü ama aslında Amerikan sinemasının bir derya olduğunu, sinema tarihinin en önemli filmlerinden bir kısmının da bu sinemadan çıktığını vurguladı. Sonra da Uygunsuzlar’ı kendisinin de her filminde anlatmaya çalıştığı insan doğasını başarılı bir şekilde anlattığı için sevdiğinden bahsederken, sadece Clark Gable’in filmin finaline doğru gerçekleşen at yakalama sahnesinin bile filmi unutulmazlar arasına sokabileceğini belirtti. Uygunsuzlar, Arthur Miller’ın şahane senaryosu ile bir grup kaybeden karakter üzerinden Amerika’nın kaybolan değerlerine hüzünlü bir veda adeta. Filmin ana karakterleri Clark Gable’ın canlandırdığı yaşlı kovboy Gay Langland, Montgomery Clift’in canlandırdığı daha genç ve dinamik kovboy Perce Howland ve Marilyn Monroe’nun canlandırdığı yeni boşanmış ve erkeklerin ilgisini üzerinde toplayan Roslyn Taber. Her ne kadar yan karakterler olarak görünse de Eli Wallach ve Thelma Ritter’ın canlandırdığı karakterleri de yabana atmamalıyız. Bu 5 karakter de farklı farklı nedenlerden dolayı hayatın darbesini yemiş, gelişen dünyaya ayak uyduramamış ya da ayak uydurmamayı seçmiş karakterler, bir anlamda Uygunsuzlar (filmde bu terim aslında uçsuz bucaksız doğada, özgürce koşan atlar için kullanılıyor ama aynı zamanda bu beş kişilik grubu da nitelediği çok açık).

Film karakterleri tanıdığımız giriş bölümünde biraz yavan ilerliyor gibi görünse de özellikle rodeo sonrası geçirilen ve herkesin biraz alkollü olduğu geceden itibaren asıl kıvamını buluyor. Özellikle o gece yapılan konuşmalar Miller’ın yeteneğini bir kez daha gösteriyor. Demirkubuz’un değindiği final ise hem perdede görünenler hem de ifade ettikleri açısından gerçekten çok etkili. Uygunsuzlar daha önce de bir kaç kez izlediğim bir filmdi, en iyi hatırladığım kısmı da bahse konu olan finaliydi ama yine de beyazperdede izlemek insanın tüylerini tekrar diken diken etmeye yetiyordu. Bu film için de izlemeyen sinemasever kalmasın diyeceğim. 19:00 – Bu yıl Antalya’da Çiğdem Vitrinel’e en iyi yönetmen ödülünü kazandıran Geriye Kalan, Gezici Festival’in merak ettiğim filmlerinden biriydi. En baştan şunu söylemeliyim, filmi izleme süreci bir hayal kırıklığı oldu. Ama hayal kırıklığı filmle ilgili değil, filmi çok kötü bir kopyayla izlediğimiz içindi. Belli ki festivalin elinde filmin 35mm kopyası yoktu ama gösterilen hdcam kopya o kadar kalitesizdi ki renkler birbirine giriyor, pek çok ayrıntı seçilmiyordu. Pek çok festivalin DVD’den gösterdiği kısa filmleri bile mutlaka 35mm kopyadan gösteren Gezici Festival’e yakışmadı doğrusu. İlla 35mm olması gerekmiyor ama en azından daha kaliteli bir kopya olsaydı keşke. Açık söyleyeyim, filmin yönetmeni olsam filmimin bu şekilde gösterilmesini kabul etmezdim. Filme gelecek olursak, aslında belki de yüzyıllardır anlatılan üçlü bir aşk hikayesinin konu olarak seçildiğini görüyoruz. İyi-kötü bir evlilik sürdürmekte olan bir karı-koca ve diğer kadın. Genel olarak hikayenin kuruluşunda çok fazla bir farklılık yok aslında ama bu tip filmlerde ikinci kadının ya fettan, evliliği yıkıcı bir kadın olduğunu ya da her ne kadar daha ender olsa da adama çok daha uygun, gerçek aşkı yaşadığı kişi olduğunu görürüz. Burada iki yola da sapılmıyor. Kadının aslında adamın evliliğini yıkmak, onu elde etmek gibi bir derdi yok. Yaşadıklarının çoğunlukla cinsellik temelli olduğu görülüyor. Aslında her ikisi de birbirlerine aşık değil. Belki adamın bir saplantısı var ama ona da aşktan ziyade aşırı bir sahiplenme duygusu denebilir. Aslında filmdeki diğer ilişki olan karı-koca ilişkisi de bir aşk ilişkisi değil. Adam zaten karısını daha önce de bırakmak istemiş ama zorunluluklardan beraber olmaya devam ediyor, kadın ise belli ki bir erkeğe ihtiyaç duyduğu için onunla birlikte. Film üç karakteri de başarılı bir şekilde çizmiş ama yönetmenlik tarafı ödül alacak kadar sağlam gelmedi bana. Bu anlamda filmin senaryosunu yönetmenliğinden daha iyi buldum. Geriye Kalan aynı zamanda Antalya’da en iyi kadın oyuncu ödülünü de almıştı. Evlilik dışı ilişkideki kadını canlandıran Devin Özgün Çınar, ödül aldığı bu rolde başarılıydı aslında ama takıntılı ve içe kapanık Sevda rolünde Şebnem Hassanisoughi daha zor bir rolde daha başarılı bir oyunculuk sergiliyordu bence. Yine de film hakkındaki görüşlerim daha iyi bir kopyadan izlediğim takdirde değişebilir. Bu yüzden gösterime girdiğinde fırsat yaratabilirsem tekrar izlemeyi düşünüyorum.

94

95


Gezici Festival

Gezici Festival

Film sonrasında filmin yapımcısı ve senaryo yazarlarından biri olan Şebnem Vitrinel ile bir söyleşi yapıldı (aynı zamanda filmin yönetmeni olan Çiğdem Vitrinel’in ablası kendisi). Söyleşi için çok fazla vakit yoktu aslında. Vitrinel seyircilerin karakterler ile ilgili sorularını cevapladı. Filmdeki aldatma olayını herhangi bir karakterin suçu gibi göstermek istemediklerini belirtti. Bir erkek seyircinin kadın kocasının onu aldattığını çok kolayca anlıyor, inandırıcı gelmedi şeklindeki görüşüne de katıldığı gösterimlerde genelde erkek seyircilerden bu yorumu aldığını ama kadınların gerçekten de aldatıldıklarını bu kadar kolay anladıklarını söyleyerek cevap verdi. 6 Aralık Salı 12:15 – Yeni güne Polonyalı yönetmen Greg Zglinski’nin Cesaret (Wymyk / Courage) filmi ile başlıyordum. Film, birbirinden çok farklı iki kardeşin hikayesini getiriyor karşımıza. Filmin başında kardeşlerden biri görünüşte çok daha cesur, gözünü budaktan sakınmayan bir karakterken, diğeri ise daha pasif ve çekingen biri olarak gözüküyordu. Ancak günün birinde metroda bir grup gencin tacizine uğradığını gördükleri genç bir kadını kurtarmak için daha pasif gibi görünen kardeş kendini tehlikeye atarken diğeri ise hiç bir şey yapamadan donar kalır. Bu olay sonucunda kardeşlerden biri hastanelik olurken diğeri de kendisi ile başbaşa kalır ve kardeşinin başına gelenlerin kendi suçu olduğunu düşünmeye başlar. Çevresine olayları farklı aktarsa da bir süre sonra olayın videosu İnternet’e düşer ve herkes gerçekleri öğrenmeye başlar. Cesaret aslında gayet basit bir konu üzerinden giderek insan psikolojisini detaylı bir şekilde irdeleyen bir film olmayı başarıyor. Bunu yaparken sadece cesaret/korkaklık duyguları etrafında dolaşmıyor, bir insanın vicdan muhasebesi, karısıyla, anne ve babasıyla ve hatta çevresiyle ilişkilerinin bu olaydan etkilenişi üzerinde de duruyor. Yönetmen bunları anlatırken gayet dengeli ve etkileyici bir sinema dili tutturmuş ve oyuncuların yüksek performansından da destek almış. Benim için festivalin en keyif verici keşiflerinden biri olan Cesaret’in yönetmeni Greg Zglinski’nin adını bir köşeye yazdım. Festival kataloğunda Kieslowski’nin öğrencisi olarak da anılan Zglinski, daha önce çoğunlukla televizyon dizileri yönetmiş ama bu performansı devam ederse ilerde adını çokça duyabiliriz. 14:30 – Bu seansta Bahar İsyancıdır bölümünden iki belgesel yer alıyordu. Bu belgesellerden ilki olan Cuma Hareketi (Friday of Departure), bir önceki gün izlediğimiz Tahrir: Özgürlük Meydanı filmini akla getiriyordu. Film, aynı yerde yaşanan olayları biraz daha farklı bir açıdan ele alıyor, daha çok medyanın olaylara yaklaşımı üzerinde duruyordu. Yine de diğer filmin üzerine çok şey koyduğunu söylemek pek mümkün değil. Diğer belgesel, İnşallah Laik Olacağız! (Laïcité, Inch’Allah! / Neither Allah, Nor Master!) ise seçkideki belgeseller içinde farklı bir yerde duruyordu. Bu film doğrudan olaylara odaklanmak yerine müslüman ülkelerde dinin hayata etkisi üzerinde duruyordu. Çoğunlukla Ramazan’da

çekilen filmde gördüğümüz şey müslüman sayılan kişilerin dini kurallara uygun yaşaması zorlanırken yabancıların ya da müslüman olmadığı düşünülen kişilerin daha serbest olması. Mesela bir lokantada geçen bir bölüm var ki Ramazan’da müslümanlara servis yapılmadığı ama yabancıların istedikleri gibi yemek yiyebildikleri bir yer olarak iyi bir örnekti. Üniversitede gençlerle yapılan bir söyleşide de büyük bir kısmının dinin yaşama etkisi konusunda kafasının karışık olduğunu görüyorduk. Aslında çoğunlukla gördüğümüz, insanların zorunluluktan “miş gibi” yapıyor oldukları idi. Evde ya da farklı ortamlarda dini kurallara uygun davranmayanlar, dışarıya çıktıklarında farklı davranmak zorunda kalabiliyorlardı. Film de Arap Baharı adı altında yaşananların bu durumu değiştirip değiştiremeyeceğini sorguluyordu zaten. Şimdilik bir şey söylemek için erken ama bu filmin yönetmeni Nadia El Fani’nin filmin gösterimi sonrası televizyona verdiği bir söyleşide açıkça ateist olduğunu söyleyebilmesi bir şeylerin değiştiğinin işareti gibi. 16:30 – Festivallerde günde 4-5 film izleyince zaman zaman dikkatinizi toplamakta zorlandığınız ve içine giremediğiniz filmler olabiliyor. Başka zaman olsa keyifle izleyebileceğiniz bir film, o yoğunlukta güme gidebiliyor. Hollandalı akademisyen, eleştirmen ve sinemacı Mieke Bal’ın Deliliğin Uzun Tarihi (A Long History of Madness) adlı filmi de bu filmlerden oldu benim için. Aslında enteresan bir çıkış noktası var filmin. Bir psikanalistin hastalarından birinin ölmesi üzerine kendini suçlu hissetmesi ile başlayan film, çok farklı noktalara gidiyor. Bir noktadan sonra o kadar farklı şeyden bahsediyor ve o kadar dallanıp budaklanıyor ki takip etmesi zorlaşıyor. Filmin beş ülkede çekilmesi, hikayesinin altı asıra yayılması ve filmde 12 farklı dilin kullanılması izlemeden önce merak uyandırmıştı ama izlerken bu fazla bilgi bombardımanı fazla geldi doğrusu. Bir de işin tuzu biberi olarak bir önceki seansla birlikte 4 saate varan bir süre Alman Kültür’ün pek rahatsız sandalyelerinde oturunca bir süre sonra kazığa oturtulmuş hissiyatı gelmesi eklenince keyifli bir seyir olmadı doğrusu. Yine de filmi izlerken dikkatim fazlasıyla dağıldığı için yapacağım yorumlar çok sağlıklı olmayabilir. O yüzden ilgisini çekenler filme bir şans verebilirler diyelim sadece. 21:00 – Bu seans öncesi eve gidip uyuduğumu bir kez daha eklemeli miyim bilmiyorum. Ne kadar uykucu olduğum ortaya çıkacak sanırım. Ama bir önceki filmden sonra uyku olmasa da fiziksel bir dinlenmeye ihtiyacım vardı. Günün son filmi olan Akasyalar (Las Acacias) için sadece saf bir yol filmi demek mümkün. Film, bir kamyon şoförünün biraz da gönülsüzce göçmen bir kadını ve bebeğini Buenos Aires’e götürmesini anlatıyor. Ama gerçekten de sadece bunu anlatıyor. Üç insan, kamyon ve yol. Filmin temel unsurları bunlar. Yan karakterler bile filmde neredeyse hiç görünmüyor, çok da önemli değiller zaten.

96

97


Gezici Festival

Gezici Festival

Filmin bu kadar sade yapıda olması seyircilerden bir kısmı için sıkıcı oldu belki. Kendi adıma da her zaman bu kadar sade yapıda olan filmleri sevmediğimi söyleyebilirim. Ama bu kez karşımızda gerçekten başarılı bir film vardı. Filmin bu yapısı iki insan arasındaki ilişkinin yavaş yavaş oturmasına, onlar birbirini tanırken bizim de seyirci olarak bu sıradan insanların katmanlarını tek tek aralayarak içlerine girmemizi sağlıyordu. Farklı bir film (özellikle bir Amerikan filmi) bu iki karakteri ilk görüşte aşık eder, ilk mola yerinde sevişmelerini sağlar, yolun geri kalanında da karşılarına kötü adamlar çıkarırdı. Burada ise karakterler arası ilişki tam da gerçek hayatta olabileceği şekilde ilerliyor ve filmin sonunda ancak birbirlerine açılabiliyorlar. Ki o da son derece kısıtlı oluyor zaten. Herkese göre olmasa da bu tip filmleri severim diyenlerin mutlaka izlemesi gereken bir film. Sürekli festival seyircilerinden bir kısmının bu yılki festivalin en iyisi olarak niteledikleri bir filmdi Akasyalar. 7 Aralık Çarşamba 16:30 – Festival Ankara’daki son günlerine yaklaşırken bugünün programında erken saatte yer alan filmleri daha önce izlediğim için güne biraz geç başlıyordum Aslında Köpekler (Straw Dogs) filmini de epeyce izlemişliğim vardı ama bir kez de sinema salonunda izlemenin cazibesine karşı koyamadım. Sam Peckinpah’ın 1971 yapımı bu filmi için onun başyapıtlarından biri demek yanlış olmaz sanırım. Zaten filmin yapım tarihi yönetmenin en verimli olduğu döneme denk geliyor. Filmde, sessiz sakin matematikçi David (Dustin Hoffman) ve karısı Amy (Susan George) huzurlu bir yerde yaşamak ve David’in bilimsel çalışmalarına zaman ayırabilmek için Amerikan’dan İngiltere’ye, karısının doğup büyüdüğü kasabaya giderler. Kasabalılar özellikle David’e tam bir yabancı gibi davranırlar. Amy ise güzelliği ve rahat tavırları ile kasabalı erkeklerin dikkatini çekmektedir. Çift Amy’nin ailesinin eski evine yerleşir ama evde tamirat gerekmektedir. Amy’nin gençlik yıllarındaki sevgilisi de tamirat için tutulan grubun içinde yer almaktadır. Hikayenin kasabalı grubunun çiftimize saldırısı ve onların kendilerini koruma çabaları ile devam edeceğini tahmin etmek zor değil. Bu şekilde bir özet Köpekler’in sıradan bir gerilim filmi olduğu izlenimi verebilir. Ne de olsa 1971’den bu yana bu tip pek çok film izledik. Hatta bu filmin 2011 yapımı yeniden çevrimi de muhtemelen öyle bir film (henüz izleme fırsatı bulamadım, önyargılı bir yorum bu biraz). Ama işte burada Peckinpah’ın hem senaryo yazarı hem de yönetmen olarak ustalığı ortaya çıkıyor. Her ne kadar Peckinpah şiddetin sinemacısı olarak bilinse de, bu film döneminde aşırı şiddet içerdiği yönünde eleştirilere konu olsa da, hatta bazı sahneleri kesilmek zorunda kalınsa da görünür anlamdaki şiddet filmin neredeyse son yarım saatine kadar ortaya çıkmıyor. O noktaya kadar karakterleri, aralarındaki ilişkileri yavaş yavaş tanıyarak olayların neden şiddetin tepe noktası yaptığı hale geldiğini daha iyi anlıyoruz. Elbette şiddet sadece fiziksel olmak zorunda değil. Bu bakış açısı ile baktığımızda filmin tümüne yayılmış gizli bir şiddetin olduğunu da söylemek mümkün. Köpekler, Zeki Demirkubuz’un Gezici Festival için seçtiği filmlerden bir diğeri idi. Filmin gösterimi öncesinde yine bir sunum konuşması yapan Demirkubuz, filmin öneminden bahsederken her zaman olduğu gibi insan doğası üzerine önemli şeyler söylediğini vurguladı ve filmin belli yerlerine kadın karakter üzerinden bakılmasının ilginç olabileceği şeklinde yorumladığım cümleler kurdu. Köpekler’i daha önceki

izleyişlerimde çoğunlukla erkek karakter David tarafından bakmıştım hikayeye. Sürekli pasif durumda olan bir karakterin hangi noktada içindeki canavarı ortaya çıkarabileceği, hepimiz için böyle bir sınır noktasının olup olmadığı sorusu hep ilginç gelmiştir. Ama bu kez Demirkubuz’un da etkisiyle hikayeye kadın karakter Amy açısından bakmaya çalıştım. Gerçekten de onun film içinde geldiği nokta ve değişimi David’den aşağı kalır değil hatta belki daha da komplike. Özellikle Demirkubuz’un da bahsettiği tecavüz sahnesindeki durumu, farklı hisleri gerçekten dikkat çekici. Zaten bu sahne filmin de zamanında en tartışma yaratan sahnelerinden biriydi. Sahnenin şiddetinden çok kadının tecavüzden zevk alıyor olabileceği imasını taşıyan anlar tartışma yaratıcıydı. Hatta 1984-2002 yılları arasında filmin İngiltere’de ev sinemasında piyasaya sürülmesinin yasak olduğunu da ekleyelim. Bu arada bizim festivalde izlediğimiz kopya da ikinci tecavüzün bir kısmının kesilmiş olduğu bir kopyaydı. Köpekler de üzerine çok şey söylenebilecek hatta hemen her sahnesinin karakterlerin psikolojileri içindeki yerinin irdelenebileceği bir film. Yine Gezici Festival’de izlediğimiz Geceyarısı Kovboyu ile beraber düşündüğümüzde Dustin Hoffman’ın oyuncu olarak ne kadar geniş bir alanda güçlü performanslar verebildiğini de gösteriyor. Bu filmin kesintisiz halinin DVD’si ülkemizde de piyasaya çıkmış durumda. İzlememiş olanların kaçırmaması gerek. Eğer dil sorununuz yoksa her ne kadar artık piyasada olmasa da ebay’de falan bulunabilecek Criterion baskısını çok daha fazla tavsiye ederim. 19:00 – Muzaffer Özdemir’i Nuri Bilge Ceylan’ın ilk dönem filmlerinin oyuncusu olarak tanıyoruz. Yurt filmi ile yönetmen kimliği ile de karşımıza çıktı. Ayrıca filmin senaryosunu da yazan Özdemir ufak bir rolde de oynuyor bu filmde. Yurt, İstanbul’da mimarlık yapmakta olan Doğan’ın psikoloğunun tavsiyesi üzerine büyükşehirden uzaklaşıp Karadeniz’deki memleketinde doğayla iç içe geçirdiği bir kaç güne götürüyor bizi. Filmin temel derdi belli ki HES’ler ile hesaplaşmak. Zaten film sonrasında yapılan söyleşide de Özdemir filmi biraz da küfür etmek için çektiğini söyledi. Ama bunun sessiz sakin bir küfür olduğunu söylemek lazım. Film HES’lere karşı çıkarken bunu bağırarak değil, doğanın güzelliklerini göstererek, HES projeleri devam ederse günün birinde tüm bunların kaybolacağını göstererek yapıyor aslında. Film bir yandan da ana karakterinin karşısına bölgeden farklı karakterler de çıkarıyor. Define arayıcıları, onu yabancı biri olarak görüp kimliğini isteyen askerler ve İstanbul’da bir projede yanında çalışmış ama şimdi hiç hatırlamadığı ustabaşı bunlardan bazıları. Doğruyu söylemek gerekirse bu karakterler ile yaşananlar ana hikayeye pek fazla bir şey katmayan, kopuk kopuk anekdotlar gibi kalmış. Bu sahnelerde galiba yörenin insanları oyuncu olarak kullanılmış. Bu nedenle bu sahnelerdeki oyunculuk da biraz zayıf gözüktü bana. Film sonrasındaki söyleşide seyircilerin büyük çoğunluğunun filmi epey sevdiğini gözledim (benim şansıma yanımda oturan abla filmden nefret etti ve söyleşi sırasında bana sürekli bunu vurguladı). Her ne kadar Özdemir sürekli olarak kendisine soru sorulmasını istese de genellikle övgü cümleleri duyduk. Gelen bir kaç soru filmde yöre halkının HES’lere karşı tepkisizliğinin vurgulanmasına yönelik idi. Halbuki HES’lere karşı yapılan pek çok eylem görmüş, çeşitli belgesellerde izlemiştik. Özdemir ise bölgeden yetişmiş bir sinemacı olarak yöre insanının aslında konuya o kadar da duyarlı olmadığını, kendi bölgesindeki durum

98

99


Gezici Festival

Gezici Festival

düzeldiğinde karşı köydeki durumu pek de önemsemeyeceğini belirtti. Yurt az sayıda salonda da olsa gösterime de girecek. Aslında salonda heyecanla daha fazla salonda gösterilmesini ve daha fazla seyirciye ulaşmasını isteyenler vardı. Ama Özdemir’in de söylediği gibi iyi bir film olsa da çok seyirci çekecek bir film olmadığı açık. Umarım festivalde gördüğü ilginin bir kısmını vizyonda da görür diyelim. 21:00 – Bu seansta yer alan Ödül (El Premio / The Prize) yönetmen Paula Markovitch’in ilk filmi. Bu filmde Markovitch çoğunlukla özyaşamsal bir öykü anlatmış. Film annesi ile birlikte yaşayan yedi yaşındaki Ceci’nin gözünden Arjantin’deki askeri yönetim dönemini anlatıyor. Filmin başında anladığımız kadarıyla annekız sık sık seyahat etmekteler ve sakladıkları bir şeyler var. Özellikle anne sürekli tedirgin durumda, kızını okula göndermekten bile çekiniyor, göndermeye karar verdiğinde ise ona babasını sorarlarsa ne diyeceğini tek tek tembihliyor. Zamanla anlıyoruz ki Ceci’nin babası tutsak edilmiş, ailesinden öldürülenler olmuş, annesi ve o ise kaçmak zorunda. Günün birinde okulda bir kompozisyon yarışması düzenleniyor ve çocukların ordu hakkında bir kompozisyon yazmaları isteniyor. Birinci olan kompozisyona büyük bir ödül verilecek ve kalabalık bir topluluk önünde okunacak. Ceci de annesi bu konuda kendisine bir öğüt vermediği için ordu hakkında düşündüklerini açık açık yazıyor ve olaylar gelişiyor. Aslında Ödül anne ve kızın yalnızlıklarını ve bekleyişlerini vermesiyle, yarattığı atmosferle ve hatta fondaki müziğiyle bile özenli ve güzel bir çalışma (müzik kulağı benden daha iyi olan bir arkadaş film boyunca arkadaki müziğin akortsuz olmasına takıldığını söyledi, aslında filmin sonunda anlaşılıyor ki müziğin akortsuz olmasının bir anlamı varmış). Ancak filmin hikayesi ve nereye doğru gittiği çok belli idi ve bir yerden sonra tekrara düşüyordu. Bu yüzden filmin 115 dakikalık süresi hikaye için biraz fazla gibi gözüktü. Hatta belki de kısa ya da orta metrajlı bir film olsaydı daha vurucu olabilirdi. 8 Aralık Perşembe 12:15 – Geldik festivalin Ankara’daki son gününe. Çoğunlukla Kalpazanlar filminin başrol oyuncusu olarak tanıdığımız Karl Markovics’in ilk filmi Nefes (Atmen / Breathing), son günün ilk filmiydi. Nefes, işlediği suçlardan dolayı ıslahevinde kalan bir gencin yaşamına götürüyor bizi. Daha bebekken annesi tarafından terkedilen Roman, dışarıda bulduğu işlerde çalışarak para kazanma şansına sahip. Ama bir türlü bir işte dikiş tutturamıyor. Günün birinde Viyana şehir morgunda bir iş buluyor ve ölülerle ilgilenmeye başlıyor. Daha ilk günlerde karşısına kendi soyadını taşıyan bir kadın geliyor ve onun annesi olup olmadığı sorusu ile yüzyüze kalıyor. Sonradan olmadığı anlaşılınca annesini arama çabasına girişiyor. Nefes için, genç bir insanın annesi ile beraber kendisini de bulma çabasını anlatıyor da denebilir. Markovics bu konuya mesafeli bir bakışla yaklaşmış. Film, ölüm gibi gayet duygusal olabilecek bir

mesele ile yoğrulurken, anne-oğulun yıllar sonra tekrar karşılaşması gibi göz pınarlarına yönelik sahneler içerebilecekken bu yollara hiç sapmıyor. Su altındaki bir kaç sahne dışında görsel açıdan gösterişli sahneler de içermiyor. Gayet temiz bir film. Senaryonun da gayet incelikli yazılmış olduğu filmin adındaki “nefes” kelimesinin filmde kullanıldığı yerlere bakıldığında hissediliyor. Yüzmeyi çok seven Roman’ın dalarken nefesini uzun süre tutmak zorunda olması, morgda da benzer bir durumu yaşaması bir yana, finale doğru bebekliğinde annesinin onu bırakmasına neden olan olaya ve gençliğinde işlediği suçun nedenine baktığımızda karşımıza yine “nefes” ile ilgili olaylar çıkıyor. Bu yıl Avusturya’nın en iyi yabancı film Oscar’ı için gönderdiği film olan Nefes gizemlerini yavaş yavaş açık eden başarılı bir yapım. Oscar için çekiştiği rakipleri epey güçlü, o yüzden ilk beşe kalması çok zor ama Markovics açısından yönetmenliğe başarılı bir ilk adım olduğu söylenebilir. 14:15 – İşte bu yılın Oscar’larında adını bolca duyacağımız bir film. Artist (The Artist) bir Fransız filmi. Ama eleştirmenlerin yanında genelde yabancı filmleri çok da sevmeyen Amerikan seyircisinin de beğenisini toplamış gibi gözüküyor (elbette öyle gişe rekorlarından bahsetmiyorum, bu tip bir film için iyi bir seyirci sayısına ulaştı sadece). Bunun nedenlerinden biri, altyazı okumayı sevmeyen Amerikan seyircisinin bu filmde böyle bir mecburiyetinin olmaması. Çünkü Artist sessiz bir film. Sessiz filmlerde gördüğümüz aralardaki yazılar ise İngilizce hazırlanmış. Her iki başrol oyuncusu da Fransız olmasına rağmen yardımcı rollerde John Goodman ve James Cromwell gibi Amerikalı seyircinin sevdiği isimler var. Zaten film de Amerika’da çekilmiş. Ama tüm bunlar filmin Amerika’da sevilmesinin ancak yan unsurları olabilir. Asıl neden sessiz sinemanın tamamen Amerika ile özdeşleşmiş bir dönemine saygı duruşunda bulunması ve tümüyle Amerika (ya da Hollywood diyelim) işi bir hikaye anlatması. Aslında filmin hikayesi çok basit. Temel yapı ilki 1937′de olmak üzere 3 kez sinemaya aktarılmış olan Bir Yıldız Doğuyor filminin hikayesi olan unutulmakta olan erkek yıldız ile yükselişte olan kadın yıldız adayının aşkı üzerine kurulmuş. Bu filmlerde hep olduğu gibi hikayenin başında erkek şöhretli, kız ise henüz piyasaya yeni girmekte olan bir isimken filmin ikinci yarısında erkek herkesin unuttuğu, kız ise artık herkesin tanıdığı biri haline geliyor. Bu genel yapı bir yandan da Singing in the Rain’de konu edilen sessiz sinemadan sesli sinemaya geçiş dönemi üzerine oturtulunca ortaya çok özgün olmasa da her zaman etkili bir hikaye çıkıyor. Artist’in asıl özelliği sessiz sinema dönemini anlatırken filmin de o yılların teknik özelliklerine göre çekilmiş olması. Karşımızdaki siyah-beyaz ve sessiz bir film (biri şahane çekilmiş bir kabus sahnesi olmak üzere iki yerde ses işin içine giriyor yine de). Hatta filmin görüntü formatı bile artık hiç rastlamadığımız 1.33:1 formatı. Yönetmen Michel Hazanavicius belli ki ele aldığı dönemi hem teknik, hem senaryo yapısı hem de oyunculuk tekniği açısından son derece iyi etüd etmiş ve ortaya o dönem için kusursuz denebilecek bir film çıkarmış. Oyunculuk tekniği denince bu yıl başroldeki Jean Dujardin’in adını da anmadan geçmemeli elbette. Bu yıl Cannes’da bu rolü ile en iyi erkek oyuncu ödülünü almıştı. Fransız popüler sinemasının son dönem başarılı oyuncularından olan Dujardin bu rolü ile sırayla pek çok ödüle de aday olmakta. Oscar adaylığına

100

101


Gezici Festival da kesin gözüyle bakabiliriz. Kazanma şansı da hiç az değil. Tüm filmi tek kelime etmeden sürükleyen ve sessiz sinema dönemi oyunculuğunu başarılı bir şekilde tekrar eden performansı gerçekten başarılı. Filmin geneli için de söylenebilecek şey bu aslında. Sessiz sinema dönemine şahane bir saygı duruşu ve izlemesi son derece keyifli bir film. Ama son tahlilde sessiz sinema döneminden popüler bir filmin o zamanki teknik özelliklerle yeniden çekilmesinden de çok farklı değil. O yüzden yılın en iyilerinden biri saymak bana biraz abartılı geliyor. Üstelik sinema tarihine saygı duruşunda bulunan bir film aranıyorsa ortada Hugo var ki Artist’ten çok daha iyi bir film. Ama bu keyifli film kesinlikle izlenmeyi hak ediyor. 27 Ocak 2012’de gösterime girecek bu filmi festivallerde kaçıranlar vizyonda kaçırmasın derim. 16:30 – İşte benim için festivalin son filmi. Sydney Pollack’ın yönettiği Yakuza, Gezici Festival için Zeki Demirkubuz’un seçtiği filmlerden bir diğeri. 1974 yapımı film, yönetmeni Pollack, senaryo yazarları Paul Schrader (Taxi Driver) ve Robert Towne (Chinatown) olmasına rağmen bugün çok da adı duyulmayan filmlerden biri. Demirkubuz sunum konuşmasında filmdeki kadınlık ve erkeklik duygusuna ve filmin sonunda gerçekleşen olaya dikkat çekti. Hoş filmi daha önce izlememiş olanları düşünerek o son sahneyi açık açık söylemese daha iyiydi ya neyse. Yakuza, zamanında Japonya’da bulunan ve orada bir sevgilisi olan Amerikalı bir adamın Japon mafyası (Yakuza) ile sorunları olan bir arkadaşına yardım etmek için yıllar sonra Japonya’ya geri dönmesi sonrasında yaşanan olayları anlatıyor. Burada eski sevgilisi ve onun erkek kardeşi ile karşılaşması kaçınılmaz elbette. Bu arada arkadaşı ile Yakuza arasındaki ilişkinin ilk bakışta görünenden daha farklı olduğunun farkına varıyor. Aynı zamanda sevgilisi ve kardeşi ile ilgili bilmediği şeyler olduğunu da öğreniyor. Yakuza iki kültürden iki adamın biraraya gelerek yasadışı adamlara karşı mücadele ettiği filmlerin bir örneği. Doğrusu en sonda Demirkubuz’un da bahsettiği sahnenin etkisi dışında filmin çok fazla bir özelliğini göremediğimi söyleyebilirim kendi adıma. Elbette bir de Robert Mitchum’u sinema perdesinde görmenin keyfi var. Bizim kuşağın yakalayabildiği bir şans değil bu (kendi adıma bir tek Scorsese’nin Cape Fear’ında bu fırsatı yakalamıştım). Bu özelliği ile seyre değerdi ama özellikle Demirkubuz’un seçkisi içinde en hafif kalan film olduğu da bir gerçek. Bu filmden sonra aslında festivalin kapanış filmi olarak Yangın Var filmi vardı ama bir hafta boyunca epey yorulduğum ve Yangın Var’ı vizyonda da izleyebileceğim için günü üç film ile kapatıyor, pek sevdiğim Gezici Festival ekibine Sinop ve İzmir’de kolaylıklar diliyordum. Sonradan duyduğuma göre Sinop fena geçmemiş ama İzmir’de bazı sorunlar olmuş. İzmir ayağı hakkındaki bir değerlendirme yazısı da ilerleyen sayfalarda. Hasan Nadir Derin http://sinemamanyaklari.com/

102

103


Gezici Festival

Gezici Festival

Sinema Aşkıyla: Herşeye Rağmen Gezici Festival 17 yıldır uğradığı şehirlere dünyanın dört bir yanından özenle seçtiği filmlerle sinema sevgisini dağıtan Gezici Festival bu yıl Ankara ve Sinop ardından son durak olarak İzmir’de yolculuğunu tamamladı. İzmir Sinema ve Görsel Sanatlar Derneği’nin yoğun katkılarıyla 6 yıldır uğrayamadığı İzmir’de festivalinin havasını tekrar solumak oldukça güzeldi. Festival dışında bir diğer güzellik ise 2 yıldır kapalı olan tarihi Konak sinemasının İzmir Sinema ve Görsel Sanatlar Derneği ve Konak Belediyesi’nin katkılarıyla tekrar açılmış olması. Alışveriş merkez konseptinden farklı olarak gişe filmleri dışında vizyona alternatif filmler de oynatacağının haberini almak en az festival kadar heyecan uyandıran bir gelişmeydi. Tüm bu iyi niyetli çabalara rağmen maalesef ki Gezici Festival, İzmir yolculuğuna aksiliklerle başladı. Son ana kadar bitmesi öngörülen tadilatın sürmesi dolayısıyla ilk gün film gösterimleri sadece tek salonda akşam seanslarında yapılabildi. Ek gösterimlerle telafi edilmeye çalışılsa da maalesef festivalin bazı filmlerini izleme şansımız olmadı. Türlü aksaklıklar da olsa en azından festivale olan ilgi gelecek dönemler için umut vericiydi. Tuncel Kurtiz’in galada yaptığı duygusal konuşmadan çıkarılacağı gibi; zor koşullarda bile olsa sinema topluma ışık tutma görevini aksatmadan devam etmektedir.

Can acıtan gerçeklik: Luc Dardenne-Jean-Pierre Dardenne Gezici Festival’in bu yılki seçkisinin en göze çarpan bölümü tüm sinefiller için bir armağan değerinde olan Luc Dardenne-Jean-Pierre Dardenne kardeşlerin beş filmlik toplu gösterimiydi. Son 15 senenin en etkileyici minimalist yönetmenlerinden Dardenne kardeşler filmlerine konu ettikleri göçmen işçi sorunu, işsizlik, gelir dağılımındaki adaletsizlik, vicdan ve sosyal sorunların toplumun üzerine getirdiği travmatik etkileri olabildiğince gerçekçi, tüm fazlalıklarından arındırılmış bir sinema diliyle anlatmayı tercih ediyorlar. Uzun yıllar belgesel çekmelerinin getirdiği bir refleksle toplumsal gerçekliğinin keskin virajlarını hiç sarsılmadan ve ufuk açıcı bir şekilde alıyorlar. Toplu gösterimde izlediğimiz La Promesse (Söz, 1996) Afrikalı göçmenlerin başka bir ülkede hayatta kalma savaşına dikkat çekerken, ona sözde yardım eden insanların ikiyüzlü çıkarcılıkları bizlere gösteriyorlar. Kendilerine Altın Palmiye getiren Rosetta (1999) ise işsizlik, iş bulma zorluğu ve çalışma koşullarından arka planında; içine doğmuş olduğu yoksulluktan kurtulamayan bir genç kızın çırpınışlarını anlatan, can acıtıcı ancak bir o kadar da gerçekçi bir karakter draması. Usta bir marangozun, oğlunun ölümüne sebep olması dolayısıyla ıslahevinde kalmış bir çocuğu çırak olarak yanına almasıyla birlikte yaşadığı duygusal açmazları anlatan Le Fils’de (Oğul, 2002) vicdan ve insanlık açmazlarını toplumun sosyal sınıfları arka planında anlatmayı tercih ediyor. Dardenne Kardeşlerin, Belçika’da vatandaşlık hakkı kazanmak için uyuşturucu bağımlısı biriyle sahte bir evlilik yapan, bu hakkı kazandıktan sonra yine Belçika vatandaşlığı elde etmeye çalışan bir Rus’la para karşılığı evlenmeyi planlayan bir kadının içine düştüğü ahlaki çıkmazlarını anlatan Le Silence de Lorna (Lorna’nın Sessizliği, 2008) ile Cannes Film Festivali’nde en iyi senaryo ödülünü almışlardı. Yine Gezici Festival programında izlediğimiz Cannes festivalinden bu kez de Jüri Özel ödülü aldıkları La Gamin au Velo (Bisikletli Çocuk, 2011) ise kendisini yetimhaneye bırakan babasını bulmaya çalışan 12 yaşındaki Cyrill’in hayatla yüzleşmesi ve zorunlu büyüme hikayesini anlatıyor. Dardenne Kardeşlerin seçkisinde her film kendi başına farklı sorunları ele alsa da aslında ortak bir payda

104

da buluşuyorlar: Toplumsal gerçekçilik. Karakterlerini işçilerden, göçmenlerden ya da yaşadığı toplumla derdi olan insanlardan seçen yönetmenler bu karakterleri tüm zaaflarıyla çizmekte beis görmüyor. Söz’de kaçak göçmenler üzerinden para kazanan baba-oğul örneğini ele aldığımızda tek dertlerinin ev almak ya da biraz para biriktirmek olduğunu görüyoruz. Her ne kadar paraya ulaşma yöntemleri başkalarını sömürmek olsa bile sistemin küçük parçası olduğunu her daim bize anımsatıyorlar. Öyle ki Rosetta iş için en yakın arkadaşına ihanet edebiliyor ya da Lorna vatandaşlık uğruna birinin ölmesine göz yumabiliyor. Dışarıdan bakıldığında oldukça antipatik gelen bu karakterler filmin gerçekçilik yapısı üzerinde yapıbozumcu bir yaklaşım sağlıyor. Empati kurabileceğimiz bir kahraman yaratmaktan imtina eden yönetmenler bizden karakterlerin dramına ortak olmamızı istemedikleri gibi onları açıkça yargılatıyor. Bu sayede genel resim hakkında düşünmemizi istiyorlar. Bir tarafta Bisikletli Çocuk’ta olduğu gibi toplumun ayakta kalma çabasını bir çocuğun ya da Oğul’da olduğu gibi toplumun vicdanını bir işçinin özelinde ele alıyorlar. İki filminde kendi iç hesaplaşmaları bittiğinde sonlanmasını toplumsal değişimin bireylerden geçtiğini hissettiriyor. Diğer taraftan da adaletsiz gelir dağılımın sebep olduğu haksızlıkların, sefaletin ve çaresizliğin filmin tüm karakterleri üzerine sirayet ettiğini görüyoruz. Bir yandan yaşama sıkı sıkı sarılan bireyler diğer taraftan ne yapacaklarını bilemiyorlar, toparlanmaya çalıştıkça parçalanıyor. Hem düşüncel, hem tematik olarak birbirini tamamlayan filmler Dardenne kardeşlerin sinemasının derinlikli yapısını gözler önüne seriyor.

Öteki Türkler Gezici Festival sayesinde izleme şansı bulduğumuz Türk filmleri seçkisinin bu yıl nitelik olarak oldukça tatminkar olduğunu söylemek gerekiyor. Tuncel Kurtiz ülkemizde görmezden gelinen 1979 yapımı Gül Hasan ile yurtdışında göçmenleri filmlerinde oynatmak bahanesiyle dolandıran bir yönetmenin öyküsünü anlatıyor. Kurtiz’in “Parasız, emeklerimizi verdiğimiz bir yeraltı sineması” olarak adlandırıldığı Gül Hasan, Türk sinemasının ilginç örneklerinden biri olmasının dışında göçmen sorununa trajikomik bir perspektiften bakıyor. Özcan Alper’in Sonbahar sonrası merakla beklenen filmi Gelecek Uzun Sürer toplumsal hafıza, şiddet ve gelecek hakkında oldukça etkili sözler söylüyor. Kürt sorunu ajite etmeden, boyundan büyük işlere kalkışmadan aktarmaya çalışan Alper seyircinin bildiği ama unutmaya çalıştığı acılara odaklanıyor. Sumru acıların ağıtlarını toplarken bir taraftan da yaşanan şiddetin nasıl kanıksandığını, tarafların yaşadıkları bu akıl tutulmasını anlamlandırmaya çalışıyor, olayın köklerinde birbirini dinlememek olduğunun altını çiziyor. İşte tam da bu nedenle filmde “ses” de önemli bir yer tutuyor. Dış seslerin yardımıyla kurulan işitsel görsellik ile etkili görsel kadrajlara tezat röportajlar filmin dokusunu belirliyor. Çiğdem Vitrinel’in ilk yönetmenliği Geriye Kalan ise oldukça ilginç bir filmdi. Yönetmenin feminist bir bakış açısıyla yorumladığı filmin öteki kavramını ele alışı bakımından oldukça cüretkar olduğunu söyleyebiliriz. Evli olan Sevda ve Cezmi’nin ile hayatlarına giren Zuhal arasında bir aşk üçgeni şeklinde başlayan ancak bambaşka bir şekilde devam eden film, iki kadını da incelikli bir şekilde detaylandırıyor. Nasıl ki elinden kocası çalınarak mahremiyetine girildiyse Sevda da Zuhal’in evine fütursuzca girebiliyor mesela. İşin tuhaf tarafı her iki kadının da statü olarak erkekle aynı konumda olmaması. Kadın ve erkek arasındaki eşitsizliğin olduğu bir yerden mutlu

105


Gezici Festival

Gezici Festival

bir aile çıkmaz diyen Vitrinel, rutin bir alışkanlığın sürdürülmesi olarak nitelendirdiği aile kurumunu topa tutuyor. Aile kurumuyla derdi olan bir diğer film ise Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi. İşlenen bir cinayeti sırf aile bekasına zarar gelmesin diye örten aile bireyleri, koruduklarını sandıkları kurumu içten içe oymaya devam ediyorlar. Çoktan kaybetmiş oldukları “aile” vasıflarını sadece toplumda elde etmiş oldukları statü ile var sayıyorlar. Cumhuriyet Türkiye’sinin önerdiği aile modelinin eskimiş köhne yapısından dem vuran film ikiyüzlü ahlakı da gözler önüne seriyor. Sadece aile olmayı bilmiş ama neden birlikte oldukları konusunda hiçbir fikirleri olamayan Celal Tan ve ailesinin hikayesinin isminin aksine en azından kendileri için neredeyse mutlu sonla bitmesi, yozlaşmış bir toplumun en küçük yapı taşının geldiği son durumu gözler önüne seriyor. Belki de Onur Ünlü’nün filmi türlü absürtlüklerle örmesinin sebebi gerçeği kaldıramayacak kadar güçsüz olmamızdır.

Demirkubuz’un kıskandıkları Zeki Demirkubuz’un “Kıskandığım Amerikan Filmleri” adıyla festival programına dahil edilen 4 filmlik seçkisi ayrı türlerde görünse de şiddete bakış açıları, erkeklik kavramı ya da kenarda köşede kalmış kahramanlarıyla tematik olarak bir bütünlük içeriyor. Sıradan bir adamın uğradığı şiddet sonucunda kontrolü kaybetmesi ve aynı vahşetle karşılık vermesini anlatan Sam Peckinpah’ın Straw Dogs (Köpekler, 1971) filmi yönetmenin özellikle kadına bakış açısı ve bastırılmış erkeklik üzerine seçtiğini düşünüyorum. Sidney Pollack’ın erkek dünyasında geçen western kırması suç filmi Yakuza (1974) yükümlülük ve sorumluluk kavramlarını yine erkeklik özelinde ele alıyor. Her iki filmin de kadın karakterinin tüm erkekler için sebep/ arzu nesnesi olması manidar. Yine bir arzu nesnesi kadının merkezinde bir erkeklik hikayesi olan John Huston’un yönettiği The Misfits (Uygunsuzlar, 1979) kolu kanadı kırık ama karizmatik kahramanların yer aldığı bir yol filmi. Seçkinin son filmi John Schlesinger’in yönettiği Midnight Cowboy (Geceyarısı Kovboyu, 1969) ise narsis bir kovboy ancak amatör bir jigolo olan Joe Buck ile tam bir kaybeden Ricco’nun dostluğunu anlatır. Bunu yaparken Amerikan sinemasının o gösterişli erkek figürünü yerle bir eder. Diğer üç filmden biraz farklı görünse de yönetmenin seçtiği dört film de başka başka durumlarda erkek olmakla ilişkilendirilebilir. Dünya erkeklik gücünün elinde bulunduranın sözünün geçtiği bir yerden ibarettir. Güç iktidarla ya da ekonomik sebeplerle Yakuza’daki gibi kılıçla da olabilir, Straw Dogs’taki gibi öfke patlamasının getirdiği bir cinnetle de, ya da en naifi geleneksel maço bir tavır takınan Misfits’in kenar mahalle kovboylarında. Ancak eğer güç yoksa Joe ve Ricco gibi kaybetmeye mahkumdurlar.

gözünden darbe ve baskı dönemlerini anlatan Paula Markovitch’in filmi Berlin film festivalinde Gümüş ayı ödülünü kazanmıştı. İki filmin de gerek anlatım tarzı, gerekse görsel tercihlerinin yerinde olduğunu belirmemiz gerekiyor. Festivalin en ilgi çeken filmlerinden biri de Michel Hazanavicius’un yönettiği The Artist (Artist) idi. 1920’lerin Hollywood’una ve sinemaya bir saygı duruşunda bulunan film sessiz sinemanın gücünü tekrar anımsatması açısından da eşsizdi. Büyük Buhran sonrası sessiz sinema prodüktörlerinin yavaş yavaş sesli filme geçmeleri ile sessiz sinemanın yıldızların George Valentin’in düşüş hikayesi paralel anlatan Artist teknik, kostüm, sinematografi ve oyunculuk olarak üst düzeyde, dönemin ruhunu yakalama konusunda ise kusursuz bir sinemasal serüvendi. Lars Von Trier’in son filmi Melankolia (Melankoli) da festivalde izlediğimiz bir film oldu. Düğün, ölüm ve dünyanın sonuyla ilgili bir film olan Melankoli festivalin izlenmesi en zor ancak en etkili filmlerinden biriydi. Justine ve Claire adındaki iki bölümden oluşan film, yönetmenin kendi varoluş sorunlarını yine karanlık bir öngörüyle perdeye aktarmıştı. Yönetmenin imzası haline gelen herşeyi Melankoli’de bulmak mümkündü. Gezici festivalin İzmir kısa film gösterimlerine ilgi büyüktü. Seçkinin oldukça tatminkar olduğunu söyleyebilirim. 2011 yılındaki Arap dünyasındaki demokrasi talebiyle başlayan dönüşümün sinemacıların bakış açısını gösteren filmler ve Arap Baharı paneli de oldukça etkiliydi. Ayrıca festival kitaplığının arşivine bu yıl “Sınıf İlişkileri: Sureti Soldurulmuş Bir Resim mi?” eklendi. Toparlamak gerekirse Film Ekimi ardından türlü aksilikler rağmen uzun yıllar sonra Gezici Festival’in havasını solumak güzeldi. Artık her yıl kendilerini ağırlamaktan mutluluk duyacağız. Gökhan Gök

Dünya sineması / Avrupa filmleri Gezici Festival’in Dünya sineması bölümünde ilginç örnekler mevcuttu. Cannes film festivalinde Altın Kamera ödülü alan Arjantin filmi Akasyalar, Paraguay’dan Buenos Aires’e doğru yapılan bir kamyon yolculuğunu anlatıyor. İş bulmak için babası olmayan bebeğiyle yola koyulan bir kadın ile yalnız bir adamın yol boyunca birbirlerine alışmaları, yönetmen Paplo Giogelli’nin yaratıcı kamera açılarıyla etkileyici bir ilk film. Meksika yapımı El Premio (Ödül) ise özellikle görüntü yönetimiyle öne çıkan güçlü bir film. Çocuk

106

107


Oyun

Oyun

İnceleme

İnceleme

Neden FRP Oynamalısınız?

“Mutlu yıllar sanaaaaaaaa! Mutlu yıllar sanaaaaaaaaaaaaaaaaaaa!” diyerek başlayalım yazımıza. Kıyamet artık çok yakın. Yıl oldu 2012! Son çok yakın… Nıhahahahahahahha! Neyse felaket tellalı olmayayım. Zaten Mayalar söylemiş zamanında. Hep beraber göreceğiz. Uzun süredir fantastik diyarlardan bahsediyoruz, devam da edeceğiz ama bu sefer bir ara verelim ve neden FRP oynamanız gerektiğini irdeleyelim dedik. Hatta çevrenizde de buna karşı çıkanlar varsa onlara da bu yazıyı okutun istedik. :) FRP oyunları ile ilgili -genelde ailelerin- pek hoş olmayan görüşleri mevcut. "Kaç yaşına geldin, hâlâ oyun mu oynuyorsun?", "O kadar kişi buluşup zamanınızı boş şeylerle mi geçiriyorsunuz, ders çalışın biraz!", "Aman dikkat et, satanist falan olma!", "Çık artık şu hayal dünyasından!" gibi örnekler daha uzar da gider. Genelde toplum olarak anlamadığımız şeyleri kötülemeye pek bir bayılırız. İşin sadece kötü yanı olduğunu düşünenler bir de iyi yönünden baksınlar. İşte size FRP oynamak için en iyi 10 sebep;

108

1) Birlikte Çalışmanızı Sağlar: FRP oyunları birlikte çalışma ve dayanışma gerektiren maceralardır. Bu maceralarda en çok ihtiyaç duyduğunuz şeylerden biri de sizin arkanızı kollayacak güvenilir dostlarınızdır. Bu dostlar genelde masada yanınızda oturan kişidir ve sizin için o an canını vermeye hazırdır. 2) Problem Çözmenizi Kolaylaştırır: Arkadaşlarınızla birlikte bir macera yaşarken pek çok sorunla karşılaşabilirsiniz. Bazen sorunlara efektif ve anlık çözümler üretmeniz gerekir. Bütün çözümler sizi harika bir yola sürüklemez belki ama yaptığınız kötü seçimlerden de ders çıkarmanızı sağlar. Sonuçta FRP, çözüm üretmenizi gerektiren ve sizi düşünmeye zorlayan etkilerle doludur. Bu durum da sizi hayatta karşılaşabileceğiniz problemlere hazırlar. Ayrıca maceralar içinde hazırlanmış bilmeceler ve bulmacalar da sizi farklı düşünmeye zorlayarak çok yönlü düşünmenizi sağlar. 3) Yeni Dostlar Edinmenize ve İletişim Halinde Olmanıza Olanak Sağlar: FRP oyunu sosyal bir oyun olduğu için arkadaşlarınız ile iletişim halinde olmanız gerekir. Ayrıca oyununuza yeni katılan insanlar ile sosyal çevrenizi de geliştirmeniz oldukça mümkün. FRP oynayan insanların içine kapanık oldukları ve hayal dünyasında yaşadıklarını düşünenlere bundan daha sosyal bir oyun olmadığını söylemekten gurur duyarım. Böylece FRP oynayarak çevrenizi geliştirebilir ve sosyal bir dünya yaratabilirsiniz. Yıllarca süren oyunlar olduğunu ve bu oyunlarda oluşan dostlukların bir ömür boyu sürebildiğini unutmayın. 4) Matematiğinizi Geliştirir: FRP oyunlarında genelde karakterinizin değerleri sayısal değerlerle belirlenir. Özellikle D&D oyunlarında çok ilginç toplama, çıkarma ve çarpma gibi işlemlere sık sık rastlanır. Bir dövüş esnasında sahneler genelde hızlı ve teatral bir biçimde sergilenir, bu nedenle matematiksel

109


Oyun

Öykü

İnceleme işlemlerin de hızlı yapılması gerekir. Bu durumda çok hızlı bir şekilde işlemleri kafadan yapmanız lazımdır. Bu süreç içerisinde de farkında olmadan çarpım tablosu bile ezberleyebilirsiniz. 5) Okuma Alışkanlığı Sağlar: FRP oyunları köken olarak fantastik edebiyata dayanır. FRP oyununda geçen karakterler, mekânlar ve kurgular fantastik romanlarda çok detaylıca anlatılır. FRP oyuncusu olan hemen hemen her insan bir anda bir fantastik edebiyat tutkunu olur. Pek çok seri, pek çok roman derken farkında olmadan okuma aşkıyla yanıp tutuşmuş bir halde bulursunuz kendinizi. Çevrenize bir baktığınızda FRP oynayan pek çok kişinin iyi bir kitaplığa sahip olduğunu göreceksiniz. 6) Hayal gücünüzü Geliştirir: Oyun sırasında oyun yöneticisi size pek çok şey tasvir eder. Bazen bir han, bazen bir manzara, bazen bir yaratık ve bazen de bütünüyle bir macera. Bunları görmeniz mümkün olmasa da hayal ederek kendinizi orada bulabilirsiniz. Bu da sizin hayal gücünüzü geliştirmeye çok fazla yardımcı olur. Tamamen hayallerinizde geçen bir oyuna saatlerinizi, günlerinizi ve hatta aylarınızı ayırdığınızı düşünün; hayal gücünüzün gelişmemesine imkân var mı ki! Hem Einstein ne demiş, "Hayal gücü bilgiden daha önemlidir!" Bence hayal gücünü küçümsemeyin ve ne kadar inanılmaz olduğunu keşfedin. 7) Kendinizi Eğitmenize Yardımcı Olur: İyi bir oyun yöneticisi her şeyden önce iyi bir hayal gücüne ve iyi bir yaratıcılığa sahip olmalıdır. Bu da oyun yöneticisinin çok yönlü bir birey olmasını sağlar. Oyunlara pek çok açıdan derinlik katmak için fantastikten fazlasına ihtiyacınız da olur. Böylece bir anda kendinizi sosyoloji, tarih, coğrafya, siyaset, mimari, mitoloji, psikoloji kitapları içinde bulabilirsiniz. Bu tür kitaplar okuyarak daha derin ve etkileyici oyunlar sunarken kendinizi de pek çok yönde geliştirebilirsiniz. Ve inanın, bu kitapları okurken bir ders kitabı olarak okumaktan daha keyifli olacağını göreceksiniz. 8) Kaçış: Birçoğumuz hayatın monotonluğundan, sıkıcılığından ve sorunlarından kaçmak için çeşitli yöntemler deneriz. Kimisi kahveye gider, kimisi televizyon izler, kimisi sinemaya gider, kimisi oyun oynar. FRP de kafanızı dağıtmak ve kendinizi sıkıntılardan kurtarmak için harika bir yöntemdir. Bambaşka bir dünyada farklı bir karakter ile maceralar yaşamak sizleri hayatın stresinden de uzak tutacaktır ve sağlıklı bir yaşam sürmenize yardımcı olacaktır. Ayrıca sosyal bir çevre ve eğlenceli saatler de cabası. 9) Yaratıcılığınızı Geliştirir: FRP oynarken yepyeni evrenlerle karşılaşırsınız ve zamanı geldiğinde siz de kendi evreninizi tüm kuralları ve tüm yaşamıyla yaratırsınız. Yeni ırklar yaratmak, yeni fizik kanunları üretmek, yeni coğrafyalar oluşturmak ve kendinize ait yepyeni bir dünyayı yaratmak tamamen sizin yaratıcılığınızdır. Üstelik yarattığınız bu hayali evreni tüm arkadaşlarınıza sunmak ve onların da bu dünyayı şekillendirdiklerini görmek size harika bir haz verecektir. Kafanızda var olan bir hayali yaşayan bir evrene dönüştürmek gerçekten görülmeye değer. 10) Eğlenmenizi Sağlar: FRP, en nihayetinde bir oyundur ve her oyun gibi asıl amacı sizin eğlenceli zaman geçirmenizi sağlamaktır. Bu bağlamda FRP, tüm bu yukarıdakileri yaşarken eğlenmenizi de sağlayacaktır. Bazen öyle maceralara atılırsınız ki zamanın nasıl geçtiğini anlamazsınız. Bazen hayatınızda hiç eğlenmediğiniz kadar eğlenmenize yardımcı olur. En güzel yanı da her zaman anlatabileceğiniz ama asla yaşayamayacağınız anılarınız olacak olmasıdır. Umarım bu yazdığım yazı ile FRP'ye karşı olan inançları bir nebze olsun kırabiliriz. Herkese iyi oyunlar! :) Kayra Keri KÜPÇÜ www.FRPNET.net

110

Bozkırın Ejderhası (Türk Söylence Sözlüğü’nden ilham alınarak yazılmıştır.) (M.Ö.207 – Orta Asya)

Han’ım hey! Koca şamanlar ve kopuzcular anlatır, Çin Maçin vakanüvisleri yazar tarihin kadiminde, Asya bozkırlarının yücesinde atlıları ve sürüleriyle bir nice ok tutan kavmi bir araya getiren Hsiung’nular hüküm sürmekteydi. Hsiung’nuları derleyen toplayan ve atlı okçularıyla Çin Maçin ülkesine sayısız akın düzenleyen Tumen Yabgu’nun hâkimiyet çağında, rivayetlere göre hatununun tesirinde kalan Tumen Yabgu’nun oğlu Motun’u ülkesinin batısındaki Yüeshilere rehin gönderildiği sırada oldukça tuhaf bir olay gerçekleşmiş ve hiçbir kopuzcunun ve tarihçinin aktaramadığı bu olay masallara ve efsanelere karışmıştı. Çin müverrihlerinin yazdığına göre, Motun Yüeshi ülkesinde rehin tutulurken babası Tumen Yabgu rivayete göre onun ölmesini sağlamak için Yüeshi ülkesine saldırmak için ordusuyla yürüyüşe geçmiş, Motun ise bu harekâtı haber alarak babasının ordusu gelmeden Yüeshi ülkesinden çevresindeki birkaç sadık adamıyla birlikte kaçmayı başarmış, sonra da babası bu cesaretini takdir ederek onun emrine bir ordu tahsis etmiş. İşte yukarıda zikredilen garip olay, bu noktada insanlara hayal gelmiş, yalan gelmiş unutmuşlar öyle ki en deli düşleri görebilmiş şamanlarla en akıl edilmez ilhamları hisseden kopuzcular bile hikâyenin bu noktasını atlamışlar veya başka hikâyelere, rivayetlere ekleyerek anlatmışlardır. Rivayet edilir ki, Motun ve onunla birlikte at süren silah arkadaşları Yüeshi ülkesinde bir ovaya konmuşlar, adı çoktan unutulmuş bir Yüeshi teginiyle birlikte ava çıkmışlar. Ne geyikler kaçabilmiş ne kuşlar uçabilmiş, Ay Ata’nın eşi Gün Ana batmaya yüz tutanda ateşler yakılmış, geyikler nar gibi kızarmaya, neredeyse altına ve yeşim taşına eş değerde kara bağlardan toplanma üzümlerden çıkma kızılca şarapla, bozkırın güneşinde kavrulmuş kısrakların sütlerinde yapılma kımızlar nehir gibi akmış. Sırtında tirkeş tirkeş oklar ile yayları, bellerinde dağ ocaklar��nda dövülme kısa kılıçları, sırtlarında işlemeli kaftanları yahut abaları, kimi başına bez bağlar kimi keçe külah takar, kiminin kulağında küpesi kimin pazılarında dövmesi çeşit çeşit yiğitler, Parth ve Çin diyarından gelme saki güzellerinden ellerinden içtikleri badelerle kâh cenk anılarını kâh av anılarını anlatıp şenlenmekteydiler. Kara haber tez yayılır derler, Ay Ata’nın göğe çıktığı vakit gün doğusu yanından kara bir atlı gelmiş otağlarına varmış. At çatlamış yere çökmüş, atlı bir yana savrulmuş. Beti benzi atmış, soluk soluğa kalmış, sanırlar kurganından dışarı uğramış hortlak görmüş. Ateş başında kendine gelip, cana gelince nereden geldiğini, neden kaçtığını sormuşlar. Öyle ya at hırsızı olur, yoldaşlarından ayrı düşmüş harami olur, baskına uğramış oba erlerinden olur bozkırın türlü hali var diye hazır durmuşlar. Atlı onlara Ordos nehri boylarından geldiğini, sürü güder çobanlardan olduğunu, ne olup bittiğini anlamadan yerin sarsılıp göğün karardığını, korkunç böğürtülerle ağzından duman saça saça, kara kanatlarını savurup koca gövdesiyle kıvrıla sürüne büyük bir bükenin veyahut ebrenin (ejderha) ortaya çıkıp sürüye saldırdığını, doymayıp insanlara saldırdığını söylemiş. Düş gördüğünü demişler, yüzüne gülmüşler ama yüzü korkudan sararmış çoban Umay ana, Ayzıt sözüne yeminler ederek yalan söylemediğini demiş. Kimi Yüeshi, kimi Hsiungnu, birkaç tanesi çeşitli yerlerden gelmez bozkır yiğitleri şaşakalmışlar. Ömrü boyunca ne kendileri bir ebren görmüş, ne de dedelerinden atalarından ebren görenin sözünü işitmişler. Ancak şamanların anlatıp kopuzcuların söylediği, çok eski devirlerde geçen efsanelerde,

111


Öykü

Öykü

destanlarda işitmişlikleri varmış. Her birinin kafasından bir ses çıkmış, o civardan bir er almış sözü: “Bu olsa olsa bükedir. Derler ki yılana benzer, sırtı pulludur, kara kanatlarıyla göklere erebilir, ağzından ateş harlar dişi ve kuyruğu zehir saçar o zehir ki kalkanı temir donu (Zırh) eritir.” Altay dağları tarafından gelme bir yiğit almış: “Çoban böyle korktuysa, hem sürünür hem uçar diyorsa kesin Ebren’dir bu! Ya yeraltı mağaralarında yahut derindeki kağan kurganlarının hazinelerini bekler bu, Ordos halkı hazinelere el uzattığı için Ebren uğramıştır!” Tunguz ellerinden gelme bir er almış sözü: “Ben hayatımda ebren görmedim. Bizim ulularımız Andalma Mogus diye bir büke anlatırlar ama derler ki bu büke denizlerde yaşar, kocaman dilini çıkararak insanı öyle yutar. Ondan başka bir de Kara Mangıs diye bir ebreni hikâye ederler. Çölde gezinir dev yılana benzer Olgoy Korkoy’u anlatırlar. Ben bunları da işittim gözle gören yoktur!” Tunguz illerinin güneyinden gelme birisi almış: “Bizi balalık çağında Mangaday’la korkuturlardı. Sayılmaz kadar çoktur başı, boyu cüssesi dağlardan büyüktür derlerdi. Ama sanmam ki varsa bile buralara uğrasın bize ataların sözüdür Mangaday’lar dünyanın ta öbür ucunda yaşarlar derlerdi.” Bir başka yiğit almış: “Badraç diyeceğim ama çok başlı demedi çoban, yedi başı bulunur kara suret bir uğursuz ebrendir. Çobanın anlattığına benzemez.” Otağda bulunan şamanlardan biri aldı sözü: “Dünya karıştı, dirlik bozuldu, insan soyu yoldan çıktı. Bizi yola getirmek için yerin dokuzuncu katından elinde sarı bakır değnek ile kara ebren suretinde Şaru Han çıkmıştır! Ebrenlerin efendisi ve babası, en büyüğü Şaru Han yeryüzünde çıkmıştır.” Kopuzcunun biri almış: “Bre yaşlı şaman ne tengrisinden bahsedersin? Bilmez misiniz ki bulutların arasında dolaşan kasırga iyesi Sazakan’ı! Ebrene benzer, kocamandır gövdesi dallı budaklıdır boynuzu. Çoban ağzıyla dedi hava karardı, gök gürledi diye, aniden tipi çıksa, kar yağsa veya fırtına vursa demez misiniz “Sazakan oyun eder” diye? Yerin altına girer bazen, bazen evleri yıkar ağaç devirir, yolunu şaşırmış Ordos’a inmiştir.” Bir başka kopuzcu aldı: “Bre bilgisiz kavat! Sazakan dediğin insan yer mi? Bükeler, ebrenler yeryüzünde ne zamandır görülür olmuş? Bu olsa olsa Yelbeğendir (dev). Yeraltında Yelbeğenlerin efendisi Yalpağan Han’ın oğullarından biri olsa gerektir. Dağlar kadar derler, kara suretli diye anlatırlar ve derler ki dev analarıyla birlikte dağlarda, ormanlarda oturur insan ve koyun yerler diye! Ebren değildir yelbeğendir!” Aldı Altay tarafından gelme bir şaman: “Sazakan insan yemez doğru ama yelbeğen’de kara suretli ve korkunç olsa da yılan suretinde değildir. Gelirlerken yeri göğü sallayıp bulutlarla havayı kapatırlar, gök gürler ama yılan gibi uça sürüne gelmezler! Bu insana saldırdığına ve ejder donlu olduğuna göre Yuvhadır Yuvha! Kökü bükeye dayanır! Kırk yıl yaşayan yılan, bükeye döner, kırk yıl yaşayan büke de yuvhaya döner, kimisi de bin senedir bu ömür der insanı kandırmak için güzel kız suretinde dolaşır ancak göbek deliği olmadığından kendini ele verir! Doyacak kadar su içmezse yaşayamaz, ırmakları kurutur ve kurban almadıkça suyu bırakmaz.” Böyle böyle her biri bir fikir atmış. Kimi yerin dokuz kat dibinde gezinir, yılan suretinde, dört ayaklı, çatal kuyruklu Yutpa’dır dedi. Ama koca fili bile bir lokmada yutabilir büyük çenesini ve ak göğsünü söylemeyince çoban onun olmadığına kanaat getirdiler. Üstelik öyle aklına estikçe yeryüzüne çıkamazdı, yeraltının efendisi Erlik Han’ın demirden sarayını beklemekle görevlendirilmişti. Kimi de yeraltındaki büyük denizden çıkma timsaha benzeyen, ayakları kızıl, gözleri bakır, görene korku salan ve dağlardan da büyük olan Abra’dır, o da yılandır dedi. Ama o da Erlik’in sarayının öbür bekçisiydi. Kimisi yeraltının ölüm balığı Arat’tır, ya Baykal gölünde ya da yeraltı denizinde durur, zaman olur yeryüzü insanlarından kurban ister, ağzı gırtlağının altında, gözü ensesinde, bel kemiği ters olur, zincirlenmiştir bir muhkem yere ki başını ve vücudunu oynatanda yeryüzünde depremler olur, tufanlar çıkar derler. Ker Balık derler ki onun yuttuğu karnında yaşar, balığın midesi bir ayrı alemdir içinde dururlar Dünya Dağının altındaki sulara zincirlenmiştir durulsun diye söylemişler. Ama çobanın tarifine uymayınca bundan da vazgeçmişler.

Yiğitlerin bilinmezliğin korkusuyla sarmalandığı ve doğudan kaçan ahalinin sayısının artıp, beti benzi atmış insanların sürülerle geçtiği o dar vakitte Motun’un silah arkadaşlarından Tomrul nam yiğit almış sözü. Her ne kadar ok atar kılıç çeker bir yiğit olsa da, baba tarafından kadim dönemde Turan’a hükmeden Şu Hakan’ın soyundan gelse de, anası ruhlardan sual eder kam olduğundan arpağcılıktan albıslara bir nice tekinsiz meseleyi diğer yiğitlerden daha iyi bilmekteymiş. Tomrul yiğit almış: “-Bu çıkan yelbeğen midir büke midir bilmem. Ama çobanın demesine göre yılan soyundan gelmektedir. Yılan soyunu da en iyi yılanlar bilir. Yerin altında anacığımın öğrettiğine göre Erbükeler ile Eşbükeler yaşar. Bellerinden altı yılan üstü insandır. Onların başında Yılan Ata ile Yılan Ana bulunur, tüm yılanlar onlardan türemiştir, bilirse onlar bilir.” Damarlarındaki erlik kabaran yiğitler atlanıp pusatlanıp sonradan Büyük İskender’in ağzından Farslıların rivayet ettiği “Türkmanend” oymaklarından gelme Tomrul yiğitin ardına düşmüşler. Bir nice yol gidip dağların yücesinde bir mağaraya varmışlar. Mağaranın ağzından ellerinde meşalelerle geçerek yeraltına inen korkunç tünellere sapmışlar. Kadim dönemlerde yeryüzünde insandan önce hükmeden Çıvıların (cinlerin) zamanından kalma harabeleri, yine kadimden kalma dev yelbeğenlerle kıvrım kıvrım ebrenlerin, bükelerin dağlar biçiminde kemiklerinin altından üstünden geçerek er suret Erbükelerle, dişi suretli Eşbükelerin yurduna varmışlar. Tomrul yanında getirdiği bir ak kuzuyla bir kara kuzuyu atalarına analarına hediye getirdiğini söyleyerek o tuhaf görünüşlü yılan insanların eşliğinde yürümüşler. Çok eski devirlerde gökten inerek Sangal ismiyle maruf dünyaya musallat olan bir başka devasa ebrenin, Bükrek namlı meleklerden iyi insana hürmet eden devlerden ulu ebrenle savaşmalarının ardından Sangal kaybetmiş, kötülük yenilmiş ve Erbükeler ile Eşbükeler göklerden düşüp yeraltının cehennem surlarına cesedi çakılan Sangal’ın kemiklerinden anaları ve ataları için yüce bir saray yapmışlar. Motun ve yoldaşları silahlarını sarayın girişinde çıkarıp saraya girdiklerinde yüreklerine korkuyla karışık bir saygı düşmüş. Sol yanda yılanların atası, kara suret, her derde deva olup hekimlerin kamların önderi, tek boynuzlu koca bir yılan suretinde gezinir Yılan Ata durmaktaymış. Sağ yanda ise Farslıların “Şahmaran” dediği, yarı belden yukarı kara saçlı gök gözlü görçek kız, belden aşağısı beyazlı yeşilli, altınlı sırmalı pullarla yılan suretinde görülür, yılanların annesi ve yılan ordusunun başında kıyamete yakın dünyayı istila edeceği söylenen Yılan Ana durmaktaymış. Tomrul yiğit kuzuları sunduktan sonra dünyayı karanlığa boğan ebrenin sırrını sormuş. Bir çok şeyi bilen, karnı sıvazlanırsa bu bilgiye erdiren Yılan Ana almış: “Yeryüzünde bir zamanlar ebren de büke de çoktu, ama büyük büyük krallar, melikler, hanlar ve padişahlar nam salmak veya köklerini kurutmak gayesiyle buldukları ebrenleri bükeleri katlettiler. Yeraltında görevlendirilenler, kral mezarlarını koruyanlar, hazineleri bekleyenler ve bizlerin haricinde yeryüzünde bir tanesi bile kalmadı. Son ebren kalmıştır o da bu tarafa denk düşmüştür. Dağlardan uludur, gökleri inletir sizin hiç birinizin gücü ona yetmez. Artık yeryüzünde namı göklere ermiş, ejderlerle devlerle cenk eden kahramanlarda kalmamıştır. Sizi bu ebrenden kurtarsa kurtarsa Bükrek kurtarır. Bükrek dünyaya bekçi edilmiştir, bin senedir bir yeryüzüne iner. En son yine dünyaya böyle musallat olan Sangal nam ebrenin tozunu havaya savurup ölüsünü yere sermişti. Denize doğru sürün atlarınızı, büyük denizin kıyısına gidin onun güzel sesini dünyanın bir ucundan da işitirsiniz takip edin. Kanatları yoktur, sürünerek gezer boynu dağların yücesinden de uzundur, pençelerinin her biri keskin dağ zirvelerine benzer. Onu bulun, o size çıkar yol bulacaktır.” Erbükelerin yurdundan Yılan Ana’nın öğüdüyle çıkan yiğitler bu kez atlarını dünyanın sonundaki Büyük Deniz’e doğru sürmüşler. Doğu’ya gittikçe ebrenin bastığı kentlerden kaçan beti benzi atmış insanları, dağılmış sürüleri ve yıkılmış şehirleri görmektelermiş. Büyük denize vardıklarında Bükrek’in sesini duymuşlar, kayalardan atlaya atlaya takip etmişler ve o dev ebreni bulmuşlar. Huzuruna çıkıp yardım dilemişler, aman etmişler, müşküllerini anlatmışlar. Bükrek onlara

112

113


Öykü

hüküm zamanı gelmeden yeryüzüne gelemeyeceğini söylemiş, ama kuyruğundaki zehirli iğnelerden birinin kesilip mızrak yapılmasına gönlü razı gelmiş. O iğneyle ebrenin göğsündeki zırhının altına vurulursa onu yok edebileceklerini söylemiş. Orada ateş yakıp Bükrek’in kuyruğundaki iğneyi dövüp mızrak yapan yiğitler bunu en iyi kargı kullanan yiğitlerden Motun’un eline vererek onu ebrenin üstüne sürmeye karar vermişleri. Atlılar denizden dönüp yeryüzüne vardıklarında Yüeshi memleketine saldırmaya başlamış ebrenin peşine düşmüşler. Yiğitler attıkları oklarla, kargılarla ebreni oyunla kandırdıkları sırada Motun gelerek tek mızrak vuruşunda o kara suretli ebreni vurmayı başarmış, ölüsünü yere sermiş. İşte bugün Farslıların Efrasiyab, Turanlıların Tonga Alp Er dediği Oğuz Han’ın hikâyesine atfedilip Oğuzname’de geçen ejderha avlayan kağan Motun’dur ki bu büyük cesaretli olayı ne bir kopuzcu ne bir şaman anlatabilmiş, hayal saymış, masal bilmişler. Dediklerine göre Motun uzun süre dayanıp bir süre sonra kaybolmalarına karşın oldukça sağlam olduğunu duyduğu ejder derisinin namını işitince bu ejderin pullarından ve zırhından kendine ve seçme yiğitlerine tolgalar, zırhlar yaptırmış, süslü elbiseler etmiş. Ejderin en sağlam tarafında, kalbinin önündeki kemikli zırhı olan parçayı da daha seçme bir zırh haline getirip kendilerini müşkülden kurtaran Tomrul yiğide armağan etmiş. Ejder derisi sağlamdır ve sihirlidir, ne ok işler ne beddua lakin yıllar geçtikçe ufalanır, dağılır parçalanır tılsımı olan ejderhanın alevi kaybolunca o da zamanla zayi olur. O zırhlardan tolgalardan geriye bir tek Tomrul yiğidin zırhındaki en sağlam parça kalmıştır ki elden ele geçip kağanların Alplerinin zırhlarına, kalkanlarına işlendiği rivayet olunur. Öykü: Mehmet Berk YALTIRIK

114

115


116

117


118

119


120

121


122

123


124

125


126

127


128

129


130

131


132

133


Öykü

Öykü

TK2818 Sınıfta yerime oturmuş sabırsızlıkla sıranın bana gelmesini bekliyordum. Ön sırada oturan öğrencilere verilen sınav kâğıtları elden ele geçirilerek dağıtılıyordu. Bu sınavı da verirsem sonunda okuldan mezun olacaktım. İşi şansa bırakmak istemediğim için günlerdir deliler gibi çalışmıştım Bana uzatılan tomardan kendi kâğıdımı alıp gerisini arkaya uzattığımda heyecanım artık son haddine ulaşmıştı. Ter içindeydim ve ellerimin titremesine engel olamıyordum. Hızla sorulara göz attım, çoğunluğunu biliyordum ve bu da geçmeme yeterdi. Bir anda rahatlamıştım. Yanıtlamak için kalemi elime alıp öne doğru eğildiğim sırada, birden zihnim boşalıverdi. Elimde kalem öylece kalakalmıştım. Soruların yanıtını bilmeme rağmen, aklıma hiç bir şey gelmiyordu. Çaresizce etrafıma bakındım; benim haricimde herkes bir şeyler yapmak için çabalıyordu. Bu durum daha çok paniklememe sebep oldu. Boş oturduğum belli olmasın diye yazıyormuş gibi yaptım. Bu davranışım sadece görüntüyü kurtarmıştı, içim hala acıyordu. Az önce masmavi olan gökyüzü yüreğimin daralmasına eşlik ediyormuşçasına, önce ışığını yitirmeye başladı, sonra da tamamen karardı. Gözetmenin ağır hareketlerle yerinden kalkıp duvardaki elektrik düğmesine dokunmasının, üzerime karabasan gibi çöken kasvete hiçbir yararı olmadı. Bu arada kalemim ve silgim arasında anlamsız bir didişme başlamıştı. Yılgınlık içinde aklıma gelen ilk düşünceyi önümdeki sınav kâğıdına yazıyor, ardından telaşla siliyordum. Parmaklarım yazmaktan yorulmuş, kâğıt silinmekten aşınmaya başlamıştı. Sıkıntıyla başımı yana doğru çevirip pencereye doğru baktım; dışarıda yağmur başlamıştı. Hava bir şekilde kendini rahatlatmayı becermişti; ama ben hala umutsuzca çırpınıyordum. Bir an her şeyi boş verip kendimi dışarıya atmayı ve nereye gittiğime dikkat etmeden sokaklarda başıboş bir şekilde dolanmayı aklımdan geçirdim. Böyle düşünmeme karşın yerimden kımıldayamadım. Masasının kenarına hafifçe ağırlığını vermiş bir şekilde bizi izleyen gözetmenin, “Son beş dakika.” demesiyle birlikte birden zihnim aydınlandı ve yanıtları anımsadım. Silinmekten delinmeye başlayan cevap kâğıdımı hızla doldurmaya başladım. Deliler gibi yazıyordum. Birinci soruyu henüz bitirmiştim ki otoriter bir sesle “Süre doldu.” dedi. Yarıda bırakamazdım. Sağa sola bakmadan hızla yazmaya devam ederken başucuma geldi. Bedenimle kâğıdımın üzerine kapandım ve “Daha bitirmedim. Lütfen biraz daha zaman tanıyın. “ dedim. Üzgün olmayan bir ses tonuyla, “Üzgünüm, duyduğun gibi zil çaldı.” dedi. Ellerimle kulaklarımı kapatıp “Ama ben duymuyorum.” diye haykırırken önümdeki kâğıdı çekip aldı. Zilin kulakları tırmalarcasına sürekli olarak çalması, bir kadının öfkeyle “Kapat artık şunu.” diye bağırmasına sebep oldu Haykırmanın kimden çıktığını görmek için etrafıma bakındım, ama sınıfta benden başka kimse yoktu. Ürktüğümü belli etmemeye çalışarak, “Sanırım ses dışarıdan geliyor.” diye kendimi sakinleştirmeye çalışırken tüm bedenim birden sarsılmaya başladı. Korkuyla yerimden sıçrayıp gözlerimi açtım; yataktaydım ve eşim omuzlarımdan beni sarsıyordu. Şaşkınlıkla ona doğru bakarken, “Ne olursun kapat artık şu saatin alarmını.” dedi. “Saat mi? Ne saati?” Diye sordum. Sıkıntıyla bir iç geçirdi, ardından sol yanımdaki komodine doğru zorlukla uzanıp alarmı kapattı ve “İşte bunu.” dedi. “Söylesene seni bu kadar sersemletecek ne rüya gördün?”. “Sınavdaydım.” “Ve her zamanki gibi ne boş verip dışarı çıkabildin, ne de soruları çözebildin, öyle değil mi?” “Pek sayılmaz, bu sefer tam yapıyordum; ama süre yetmedi.” “Ben dinlemekten bıktım, sen bu rüyayı görmekten bıkmadın. Neyse ben biraz daha yatacağım.” Dedi ve yorganı burnunun ucuna kadar çektikten sonra sırtını dönüp uyumaya devam etti. Yavaşça dokunup,“İşe

gitmeyecek misin?” diye sordum. “Bugün izinliyim.” Sersem gibiydim. Bir an her şeyi boş verip bende uyumaya devam etmek istedim, ama düşümde sınıftan çıkmayı beceremediğim gibi bunu da yapamadım. Çaresizce yerimden kalkıp duşa girdim. Sıcak suyu sonuna kadar açarak kendime gelmeyi bekledim. Tras olup dişlerimi fırçaladım. Giyinmek için yatak odasına gittiğimde eşim yeniden derin bir uykuya dalmıştı. Sessizce giyindim ve işe gitmek üzere evden dışarı çıktım. Her geçen gün biraz daha yoğunlaşan trafiğin içinde arabamla ilerlemeye çalışırken, yıllardır aynı yollardan geçerek aynı işyerine gitmenin yılgınlığına daha ne kadar süre dayanabileceğimi düşünüyordum. Etrafıma bakındığımda gördüğüm insanlar bile neredeyse aynıydı ve eskiden aldırmadığım bu monotonluk artık beni rahatsız ediyordu. Kendimden başka kimseyi suçlayamazdım, zira dünyanın bir noktasında gönüllü olarak durmuş, etrafıma ev ve işyerimden oluşan küçük bir daire çizmiştim. Kendi yarattığım bu fasit çemberden bir gün sıkılıp dışarı çıkmak isteyebileceğimi hiç düşünmediğimden herhangi bir yerine kapı koymak da hiç aklıma gelmemişti. Şimdi bu çemberin duvarlarını çaresizce yumruklarken, giderek daha çok dibe vurduğumu hissediyordum. İşyerine girdiğimde düşünmekten başım çatlarcasına ağrıyordu. Üzerimdeki gerginlik yüz ifademe de yansımıştı; kaslarım çatılmış, alnımdaki kırışıklıklar daha çok derinleşmişti. Gün yeni başlıyor olmasına rağmen kendimi son derece halsiz hissediyordum. Odama gireceğim sırada sekreterim gülen gözlerle ayağa kalkıp neşe dolu bir ses tonuyla “Günaydın.” dedi. Bu kadar enerji dolu olmasını kıskanmıştım. Zoraki bir şekilde gülümsemeye çalıştım; ama bu çabam yüz ifademi daha da biçimsiz bir hale getirmiş olmalı ki tebessümü dudaklarından silindi. Ürkek bir şekilde “İyi misiniz?” diye sordu. “Biraz başım ağrıyor hepsi o kadar.” “Sevindim.” “Sevindin mi?” “Tabi ki başınızın ağrımasına değil, önemli bir derdinizin olmadığına, zira bugün doğum gününüz. Mutlu yıllar.” “Doğum günüm mü?” “Otuz kasım değil miydi?” “Haklısın; ama tamamen unutmuşum. Benim yaşıma gelince insan ne hale geliyor gör.” “Kaç yaşına girdiniz ki?” “Altmış birli olduğuma göre elli.” “Doğrusunu söylemek gerekirse hiç göstermiyorsunuz.” “Kim patronuna yaşınızdan büyük görünüyorsunuz diyebilir ki? Yine de teşekkürler, haydi şimdi bana sade bir kahve yap da kendime geleyim Ceketimi çıkartıp koltuğuma oturduğumda elli yaşın ne ifade ettiğini düşünüyordum. On sekiz yaş büyümenin belirtisiyse, elli yaş da ihtiyarlamanın olmalıydı. Çocukken bu yaşlardaki insanlara ihtiyar gözüyle bakıp “Yaşadığı kadar yaşamış, artık ölse de olur.” diye aklımdan geçirirken, şimdi durumun böyle olmadığını açıkça görüyordum. Kim bilir, belki seksenli yaşlarda da aynı duyguları hissedecektim. Ama şurası bir gerçek ki, ilk elli yıl hep mücadeleyle geçmişti ve bu zaman zarfında hayallerimi sürekli erteleyip durmuştum. Oysa yaşamla aramda bir sözleşme yoktu. Bunu bilmeme rağmen, “Hep gelecekte” demiştim “gelecekte tüm işlerimi bırakıp kendime zaman ayıracağım.” Bugün elli yaşına girmiştim ve henüz hiçbir hayalimi gerçekleştirememiştim. Artık önümde muhtemelen kısa bir ömür kalmıştı ve ben hala nasıl davranacağımı bilemiyordum.

134

135


Öykü

Öykü Sekreterimin getirdiği kahveden bir yudum aldıktan sonra koltuğa sırtımı yaslayıp gözlerimi kapattım. Arkamda elli sene bırakmış olmama rağmen henüz istediğim hayatı yaşamadığımı hissediyordum ve bu gerçek, karanlık bir boşluk gibi beni ürkütüyordu. Tutunacak bir dal bulmanın umuduyla geride bıraktığım yılları düşünmeye başladım. Mutlu bir evliliğim ve maddi bakımdan beni tatmin eden iyi bir işim vardı; ama tüm bunlar şu an için bir şey ifade etmiyordu. Bugün ölecek olsam gözüm açık gidecekti. Bu sıkıntıyla kahvemi bir yudumda bitirip ayağa kalktım ve odamda dolaşmaya başladım. Bir yandan da kendi kendime konuşuyordum. “Birazdan kalp krizi geçirip ölsem en çok neyi gerçekleştiremediğime üzülürüm? Galiba hiç özgür olamadığıma, zira hayatım boyunca hep bir yerlere bağlı kaldım; aileme, okula, işe evlenince de eşime. Ancak bunu tam olarak isteyip istemediğimi de bilmiyorum. Gerçekleştirdiğimde belki de yine mutsuz olup bugünlerimi arayacağım; ama en azından içimde ukde olarak kalmayacak. Ölmeden önce bunu kesinlikle denemek zorundayım. Bugün de iyi taktım ölüme. Kolay değil tam elli yaşındayım, bir ayağım çukurda sayılır artık… O zaman neden hala çalışıyorum? Hiç değilse bugün dışarı çıkıp özgürce dolaşabilmeliyim. Akşama da illaki bir kutlama vardır ona katılırım. Eşim ne planladı acaba? Herhalde tüm arkadaşlarımı eve toplayıp sürpriz bir parti yapar. Eve girdiğimde ortam sessizdir. Eşim bir kösede oturmuş televizyon izliyordur. Sonra herkes saklandıkları yerden çıkıp bir ağızdan yeni yaşımı kutlarlar, yeni yaşımdan mutlu olup olmadığımı bilmeden. Evet, böyle yapacağından eminim, öyle olmasaydı senelerdir yaptığı gibi sabah uyanır uyanmaz kutlardı. Doğum günü benim değil mi, o zaman ne istediğimi neden bana sormuyor? Belki ben böyle bir parti yerine evde baş başa bir kutlamayı tercih edeceğim… İyice saçmalamaya başladım, en iyisi bugün çalışmamak. Önce biraz dolaşır ardından deniz manzaralı bir yerde birkaç duble içerim, akşama da eşim ne planlamışsa onu yaparım.” Düşümde sınavı yarıda bırakamadığım gibi, işyerinden de çıkmayı beceremedim. . Tüm randevularımı iptal etmesi için sekreterimi çağırdığımda; bir müvekkilin beklediğini ve ısrarla benimle görüşmek istediğini söyledi. Çaresizce baktım. Sonra biri daha geldi, ardından biri daha ve film koptu. Akşam beşe kadar aralıksız çalıştım. İşten çıktığımda; yorgun, bıkkın ve halsizdim. Bu yüzden en büyük isteğim eşimin doğum günümü unutmasıydı. Bu ihtiyar bedenim bu saatten sonra ne parti kaldırabilirdi, ne de romantik bir yemek. Aklımdaki tek düşünce bir an önce eve gidip bir şeyler atıştırmak, ardından da erkenden uyumaktı. Kolay değil artık elli yaşındaydım ve sağlığıma her zamankinden fazla dikkat etmeliydim. Sürpriz parti planlarını bozmak istediğimden, zili çalmak yerine anahtarımı kullanmayı tercih ettim. Ev terkedilmişçesine sessizdi. Eşime seslendiysem de, bir yanıt alamadım. Ayakkabılarımı çıkarıp tüm odalara baktım, kimse yoktu. Kötü olmuştum. Tamam, parti filan istemiyordum; ama en azından bu akşam beni yalnız bırakmaması gerekirdi. Kendi kendime, “Aman sende” dedim “böylesi çok daha iyi, ayaklarımı uzatıp bir güzel dinlenirim.” Salondaki koltuğa uzanıp gözlerimi kapatmam bir işe yaramadı, zira aklım eşimin nerede olduğuna takılmıştı. Onca merakıma rağmen gururum telefonla aramamı da engellemişti. Oturduğum yerden kalkıp evin içinde bir süre amaçsızca dolandım, ardından pencereden dışarıyı seyrettim. Vakit bir türlü geçmiyordu. Mutfağa gidip buzdolabından şarap şişesini çıkartıp kendime bir bardak şarap doldurdum ve yeniden salona geçip koltuğa oturdum. Kadehimi kaldırıp kendime mutlu yıllar diledim, sonra da içmeye başladım. İçkimi bitirdiğimde aradan yarım saat geçmişti ve hala bir haber yoktu. Şarabımı tazelemek için yerimden kalktığım sırada kapı açıldı ve eşim içeriye girdi. “Merhaba hayatım, geciktim kusura bakma. Gülay ile beraberdik. Önce alışveriş sonra kahve derken, zaman nasıl geçti anlayamadık. Umarım merak etmemişindir. “ “Telefon edebilirdin.” “Haklısın, ama sen de edebilirdin.”. “Geç kalan ben değildim ki...”

Yüzüme bir süre baktı. Bu bakışın ardından fırtınanın kopacağını bilecek kadar eşimi iyi tanıyordum. Önce eski defterleri açıp yıllar içinde yaptığım hataları sayacak, sonra da özür diletene kadar benimle konuşmayacaktı. Ama bu sefer ben haklıydım ve asla geri adım atmayacaktım. “Açsındır hemen bir şeyler hazırlayayım.” Böyle konuşmasını beklemediğim için şaşırmıştım. Yine de belli etmemeye çalıştım ve kırgın bir ses tonuyla, “Aç değilim.” dedim. “Elindeki kadehe bakılırsa yalnızca aç değil aynı zamanda içkilisinde. Hayırdır kendi kendine neyi kutladın? “Bir şey yok, sadece canım istedi.” “Güzel, sen içerken bende üstümü değiştireyim bari.”. “Bu kadar mı? Başka bir şey demeyecek misin? “Ne dememi istiyorsun? “Bilmem.” “Bu akşam bir hoşsun doğrusunu, neyse rahat bir şeyler giyeyim sonra ağzında ne gevelediğini nasılsa öğrenirim.” Ardından yanıt vermemi beklemeden hızla yanımdan ayrılıp yatak odasına gitti. İşyerinden gelirken arzuladığım gibi yine yalnız kalmıştım, ama nedense bundan da mutlu değildim. “Şuraya bak daha ne istediğimi bile bilmiyorum, bu durumda nasıl hayattan zevk alabilirim ki?” Diye mırıldanarak mutfağa gittim ve boşalan bardağımı yeniden doldurdum. Salondaki koltuğuma oturup şarabımı içmeye başlamıştım ki yanıma geldi. Bakışlarımı ona doğru yöneltince bir şaşkınlık daha yaşadım. Üstünü değiştirmesine değiştirmişti, ama giydikleri alışık olduğum ev kıyafetlerinden çok farklıydı. Bir partiye katılacakmışçasına şık giyinmiş ve makyaj yapmıştı. Bardağımı sehpaya bıraktıktan sonra “Hayırdır bir yere mi gidiyorsun?” diye sordum. “Evet. Dışarıya.” “Bu saatte mi?” “Saatin nesi var? Gece daha yeni başlıyor, alınma ama senin için çökmüş. Hem tek başıma değil beraber çıkıyoruz.” “Hiç halim yok kendi halime bırak beni.” “Benimle geleceksin tartışma istemem.” “Lütfen ısrar etme, yoğun bir gün geçirdim ve çok yorgunum zaten birazdan yatacağım.” “Hem de bu gece, hayatta izin vermem.” “Bu gecenin ne özelliği var ki?” “Bu gecenin ne özelliği mi var? Bu gece benim canım doğdu, mutlu yıllar bir tanem.” “…” “Unuttum sanmıştın değil mi? “Bilmem, hiç düşünmedim.” “Nasıl avukatsın sen öyle, hiç yalan söyleyemiyorsun? Boğazda çok güzel bir yer buldum ve hemen yer ayırttım, haydi üstünü değiştir de bir an önce çıkalım.” Çağırdığımız taksiye bindiğimizde saat sekize geliyordu. O gece trafik alışılmışın aksine hiç yoğun değildi. Restoranın bulunduğu yerin karşı tarafında taksiden indiğimizde, aradan henüz on beş dakika geçmişti. Karşıya geçmek için adımımı attığım sırada, ayağım birden kaldırımın kenarına takıldı ve caddeye doğru yüzükoyun bir şekilde düştüm. Önce eşimin çığlığını, ardından sert bir fren sesi duydum. Başımı yerden kaldırdığımda, gözümün tam önünde bir araba lastiği duruyordu. Aramızda on santim bile yoktu.

136

137


Öykü

Öykü Ne olduğunu anlamaya çalışırken arabasından inen şoför “ Dikkat etsene be kardeşim, neredeyse başımı belaya sokuyordun.” diye bağırmaya başladı. Başımıza toplanan insanların bir kısım beni yerden kaldırmaya çalışırken, bir kısmı da şoförü sakinleştirmeye çalışıyordu. Bu arada eşim sinir krizi geçirircesine ağlıyordu. Ayağa kalkıp şoförden özür dilediğimde hala olayın ciddiyetini anlamış değildim Restorana girdiğimizde eşim, sürekli olarak hıçkırıyor ve “Hiç dikkat etmiyorsun, neredeyse ölüyordun.”diyordu. Garsonun eşliğinde masamıza vardığımızda tüm arkadaşlarımın orada olduğunu gördüm. Görünümümüz pek normal olmamalıydı ki, daha selamlaşmadan kötü bir olay olup olmadığını sordular. Eşim gözyaşları eşliğinde olup biteni anlatınca; “Oğlum resmen ölümden dönmüşsün, şu andan itibaren ikinci hayatını yaşıyorsun.” dediler. İşte o an birden kendime geldim ve geçirdiğim tehlikenin farkına vardım. Artık ne tek kelime duyabiliyordum ne de kimseye yanıt verebiliyordum. Koca restoranda tek başıma gibiydim ve sürekli olarak o anı düşünüyordum. “Bu gece ölümden dönmüşsem- ki döndüm bunun tek anlamı bana yeni bir hayatın armağan edilmesidir. Bundan böyle hayallerimi gerçekleştirmek için beklemek anlamsız, elli yıllık eski hayatım az önce bitti. Geçmiş hayatımın her anısı artık bir başkasına ait. Sınavı boş verip bir an önce sınıftan çıkmalı ve yeni bir yaşama başlamalıyım. Güzel düşünce; ama uygulaması çok zor. Her şeyden önce sorumluluklarım var. Peki ya hayatım? Hemen şimdi bir karar vermeliyim, ertelersem bir daha başaramam.” Ani bir kararla ayağa kalktım ve eşime, “Tuvalete gidiyorum.” diyerek dışarı çıktım. Önüme çıkan ilk taksiye bindiğimde nereye gideceğime dair hiçbir fikrim yoktu. Şoför, “Nereye Abi?” diye sorduğunda aklıma gelen ilk düşünceyi söyledim; “Havaalanına.” Taksiden indiğim sırada telefonum çaldı, arayan eşimdi. Onu yalnız bıraktığımdan dolayı zaten vicdan azabı çekiyordum, araması bu duygumu arttırmaktan başka bir işe yaramamıştı. “Neden bu kadar çok üzülüyorum ki, az önce ölmüş olsaydım yine bir başına kalacaktı. Eğer beni gerçekten seviyorsa bu kararımdan dolayı mutlu olması gerekir.” Diye düşünerek telefonu açtım. “Neredesin?” “Sonunda sınıftan çıkmaya karar verdim.” “Ne diyorsun, hiç anlamıyorum seni.” “Bu son şansım. Bunu değerlendirmem lazım.” “İyi değilsin, nerede olduğunu söyle hemen geleyim.” “Boşuna uğraşma zira gidiyorum.” “Nereye? Neden? “ Yanıt vermeden kapattım ve cep telefonumu polis kontrolünden geçtiğim noktada bıraktım Bilet satılan bankoya gidip ilk uçağın ne zaman kalkacağını sordum. “Nereye olan uçak?” “Nereye olursa olsun.” “Yirmi iki elli beş Samsun uçağı var.” “Samsun mu? Neden olmasın.” “Uçuş numaranız TK 2818, kapı numaranız 404, iyi uçuşlar.” Yarım saat sonra uçaktaki koltuğuma oturmuş, Samsun’a doğru uçuyordum. Uçaktan oldum olası korkardım, bu yüzden ancak havalanıp ikaz lambaları söndükten sonra gözlerimi açabildim. Yanımda, otuz beş kırk yaşlarında bir adam oturuyordu. Siyah takım elbisesinin içine yine siyah renkte bir kazak giymişti. Arkaya doğru taranmış saçları, tıpkı giysileri gibi simsiyahtı. Yan yana oturmamıza karşı, başı benimkinden neredeyse iki karış daha yukarıdaydı. Bacaklarının orta yerinde bir defter, elinde de kalem vardı. Ona doğru baktığımı hissedince bana doğru dönüp gülümsedi. Dişleri kıskanılacak ölçüde beyaz ve düzgündü. “Korkuyorsunuz galiba.” dedi. Olumlu anlamda başımı salladım. Bir süre daha bana baktıktan sonra önündeki defterle ilgilenmeye başladı. İster istemez benim de bakışlarım o yöne kaydı. Sayfa baştan aşağıya isimlerle

doluydu ve en alttaki isim haricinde hepsinin üstü çizilmişti. Dikkatle hepsini kontrol ettikten sonra bana dönüp, “Şenol Günaydın öyle değil mi?” diye sordu. İsmimle hitap etmesine şaşırmıştım, yüzüne dikkatlice baktım, kesinlikle tanımıyordum. Uçuş anketi yaptığını düşünerek “Evet.” dedim. Onaylamam üzerine en alttaki ismin üzerini de çizdi ve “Gelmeyeceksiniz diye çok korkmuştum.” dedi. Yerimden hafifçe doğrularak, “Tanışıyor muyuz?” diye sordum. “Şahsen değil; ama inanın beni çok iyi tanıyorsunuz. İşimi bir seferde halletmek için listemdeki tüm insanları türlü bahanelerle bu uçağa topladım, bir sizin gelip gelmeyeceğinizden emin değildim.” “Ben de son dakikada karar verdim.” “Biliyorum. Ve inanın buna çok sevindim. Yoksa geri dönüp bir de sizinle ayrıca uğraşmak zorunda kalacaktım. Doğrusunu söylemek gerekirse bu pek işime gelmezdi, artık eskisi gibi genç değilim, çabuk yoruluyorum.” “Söylediklerinizden hiçbir şey anlayamadım, kimsiniz? “Kim miyim? Hangi birini söyleyeyim, zira insanoğlunun bana taktığı çok isim var, ama galiba en yaygını olanı Azrail.” “Azrail mi? Delisiniz?” “Haklısınız. Bu işi binlerce yıldır yapıyorum ve inanın bana akıllı bir meleğin yapacağı iş değil. Sizden ne istediğime gelince; bu dünyadaki vadeniz maalesef yirmi üç otuz itibarıyla doluyor. Ama siz daha bir saat öncesine kadar restoranda oturmuş arkadaşlarınızla doğum gününüzü kutluyordunuz ve uçağa binmeye hiç niyetiniz yoktu. Bu durumda uçağı düşürdükten sonra özel olarak sizin için geriye dönecektim, bu da benim için çok yorucu olacaktı. ” Aceleyle saatime baktım, yirmi üçü yirmi beş geçiyordu. Bu durumda sadece beş dakikalık bir ömrüm kalmıştı. İnanmasam bile huzursuz olmuştum. “Saçmalıyorsunuz.” “Olabilir, ama ya değilse? Bence sorgulayacağınıza önünüzde kalan son beş dakikanızın keyfini çıkartın.” Dedi ve gözlerini kapattı. Adamın yalancı olduğunu hissetmeme rağmen yine de huzursuz olmuştum. Önlenemez bir şekilde sürekli olarak saatimi kontrol etmeye başladım, bir yandan da bu kadar saf olduğum için kendime kızıyordum. Saat yirmi üç otuz olduğunda nefesimi tutup etrafıma bakındım, her şey normal gözüküyordu. Birkaç saniye daha bekledim, değişen bir şey olmadı. Yanıldığını söylemek için Azrail olduğunu iddia eden adama döndüğüm sırada, önce kulakları sağır eden bir patlama sesi duydum ardından her taraf zifiri bir karanlığa gömüldü. “Şenol Bey... Şenol Bey… Beni duyuyorsanız lütfen gözlerinizi açın.” “Bakın bakın sonunda gözünü açtı.” “Nasılsınız?” Diye sordu başucumdaki beyaz önlüklü bir adam. Şaşkınlıkla etrafıma bakınırken eşimin ve arkadaşlarımın da yanımda olduklarını gördüm. “Onlarda mı öldüler?” Diye düşündüğüm sırada eşim; “Allaha şükürler olsun kendine geldin hayatım. Restoranda birden kendinden geçtin. Tüm çabalarımıza karşın seni ayıltamayınca apar topar hastaneye getirdik. Doktor; korkulacak bir şey olmadığını, travmaya bağlı bir beyin sarsıntısı geçirdiğini söyledi. Ancak kontrol maksadıyla birkaç gün hastanede kalman gerekliymiş.” dedi.

138

139

Öykü: Atilla Bilgen


Rıza TÜRKER

Pin-up

140


Golge e-Dergi Sayi 52