Gölge e dergi temmuz 2015 sayı 94

Page 1


İÇİNDEKİLER

04-85 Röportaj - Suat YALAZ 86 Pinup

94.

Sayı ile tekrar birlikteyiz. Gölge e-Dergi'ye ulaşmak için http://golgedergi.blogspot.com Genel Yayın Yönetmeni: Mehmet Kaan SEVİNÇ Editör: Mehmet Berk YALTIRIK golgedergimail@gmail.com Yayın Kurulu: Sadık YEMNİ, Ahmet YÜKSEL, Hasan Nadir DERİN, Gülhan D SEVİNÇ, Melahat YILMAZ, Ceren ÇALICI. Grafik Tasarım: Gülhan D SEVİNÇ Redaksiyon: Ceren ÇALICI Kapak: Rıza TÜRKER Pinup: Mehmet Kaan SEVİNÇ Gölge e-Dergi internetten yayın yapan özgür ve özgün içerikli tam bağımsız bir dergidir. http://twitter.com/GolgeDergi http://issuu.com/GolgeDergi http://golgedergi.deviantart.com/


Gölge e-Dergi Temmuz 2015 Sayı 94 yine arşivlik bir sayı oldu,tıpkı bundan önceki 93 sayımız gibi. Gölge e-Dergi Ocak 2012 Sayı 52'de ''Karaoğlan 50 Yaşında'' diye özel bir dosya yapmıştık. (Sonrasında NTV Tarih Dergisi bizim yaptığımız dosyanın suyunun suyunu yaptıydı.) Suat Yalaz ustamızla bir karşılaşmamızda ''Karaoğlan 50 Yaşında'' özel dosya konusu açıldı, Suat usta Gölge e-Dergi'yi ve dosyayı beğenmiş ama içeriğindeki bazı bilgilerin yanlış, bazı bilgilerin de noksan olduğunu söylemişti, haklı olarak. Biz o dosyayı hazırlarken kaynak olarak Suat Yalaz'ı baz almamıştık. Gölge e-Dergi için geniş kapsamlı bir röportaj sözü almıştık ustamızdan, Suat Yalaz efsanesini ilk ağızdan dinlemek için. Gel zaman, git zaman çeşitli aksiliklere rağmen geçen Mayıs ayı içerisinde nihayet Suat Yalaz ustamız ile Ahmet Yüksel, Gülhan Sevinç, Marla ve ben bir araya gelebildik, beş saat süren sohbet ve röportajımızı gerçekleştirdik. Röportaj Temmuz sayımızda yayınlanacaktı ama, röportaj sonrası Ahmet Yüksel ile yaptığımız görüşmelerde kafamızda hala sormadığımız sorular kaldı diye konuşuyorken Suat Yalaz ustamızdan ''haydi gelin o soruları da sorun da, kafanızda sormadığınız soru kalmasın'' diye bir çağrı aldık. Sorularımızı hazırladık ikinci görüşmeye Ahmet Yüksel ve fotoğraf sanatçısı Mustafa Cambaz birlikte gittiler. Yine saatlerce süren sohbet ve sorular, sorulan sorulara Suat Yalaz ustamızın verdiği yanıtlar.Dolu dolu beş kaset daha... Bugün'e kadar Suat Yalaz ile ilgili bir çok röportaj yapılmıştı,kimisi sinemacı kimliği,kimisi ise çizgi romancılığı ile ilgiliydi. Şimdiye kadar yapılmış en kapsamlı röportajı Gölge e-Dergi olarak biz gerçekleştirdik, Gölge e-Dergi Temmuz 2015 Sayı 94 ü tamamen Suat Yalaz ustamıza ayırdık. Genç kuşaklar her yönü ile Suat Yalaz'ı tanısın istedik. Suat Yalaz koca bir çınar 83 senelik hayatının tamamı çektiği filmlerde, çizdiği resimli romanlardaki gibi macera dolu. Aslında bu röportaj bile ustayı anlatmaya yetmedi, daha en az on röportaj yaparız ama nasıl olsa geçmişte olduğu gibi Gölge e-Dergi Sayı 94'ü okuyan birilerinin daha aklına Suat Yalaz ile röportaj yapmak gelecek, soruların birazını da onlara bırakalım dedik. Bir büyük usta, Duayen, Karikatürist, Resimli Romancı, Yönetmen, Senarist, Yayıncı, on parmağında on marifet, bir koltuğa iki değil bir çok karpuz sığdırabilen koca bir çınar, hangi yönü ile anlatsak, nerden başlasak bilemedik, en iyisi Suat Yalaz ustamız kendisi anlatsın ''Suat Yalaz'' efsanesini. İyi okumalar Mehmet Kaan SEVİNÇ

3


SUAT YALAZ

4


G

ölge e-Dergi’de Türkiye’de çizgi romanın altın yıllarına tanıklık eden ustalarla röportajlarımız devam ediyor. Bu sayıda Türkiye’yi yurt dışında da temsil etmiş, hayatının en güzel yıllarını çizgi romanla geçirmiş, kendi deyimi ile “yazmaktan-çizmekten kendi kitabımı okumaya seyretmeye vakit bulamadım” ve yine kendi deyimi ile “Bir transatlantik inşa ettim, her şeysi ile inşaatı tamamlayıp güverteye etrafı seyretmeye çıktığımda, suların çekildiğini, gemimin kumsalda kaldığını gördüm. Gençler önümde sürat motoru ile sörf yapıp bana el sallarken ben transatlantiği yeniden suya indirecek bir güç arıyorum” diyen Türk çizgi romanının büyük ustası Suat YALAZ ile çizgi romanın altın yıllarını konuştuk. Bu röportaj sırasında bana eşlik eden Gülhan SEVİNÇ, Mehmet Kaan SEVİNÇ ve Marla ile keyifli bir gün geçirdik. Suadiye’de İvan pastanesinde her zaman oturduğu masasında bizi ağırlayan Suat YALAZ‘a bu keyifli gün için teşekkür ederiz. Kendisi şu sıralarda anılarını “Bab-ı Âli’den Bir Karaoğlan Geçti” deyip kitaplaştırsa bile yine de yaklaşık sekiz ses kaydının tamamını Suat beyin isteği üzerine kesmedenkırpmadan buraya koyuyorum. İşte “Bizim Viyana’da ne işimiz var Üstadım” diye başlayıp Avrupa’nın ortasında sürdürülen Karaoğlan macerası.

Gölge e-Dergi’DE TÜRKİYE'DE ÇİZGİ ROMANIN ALTIN YILLARINA TANIKLIK EDEN USTALARLA RÖPORTAJLARIMIZ DEVAM EDİYOR..

5


Röportaj GÖLGE: Suat Bey, çizmeye nasıl başladınız? Suat YALAZ: Ben çok küçük yaştan beri çiziyorum. 10 yaşlarındayken bizim eve Cemal Nadir’in karikatürleri girerdi, Cumhuriyet gazetesindeydi. Babam aydın bir devlet memuruydu, mizaha da yatkınlığı

vardı. Ben de Cemal Nadir’in karikatürlerini izlerdim. Ben çizgiye karikatürle başladım. Evde küçük defterlere çizip espriler yazıyordum Cemal Nadir gibi.13-14 yaşlarındaydım, Adana’daydık. Savaş yeni bitmiş Almanya teslim olmuştu. Ben de bununla ilgili bir karikatür çizmiştim Alman sırt üstü yatmış, ayakları havada, nalları dikmiş. Şöyle de bir espri yazmıştım “O yalan, bu yalan, topu attı Alaman”. O ayakları havada esprisini Cemal Nadir’in bir esprisinde görmüştüm. Düşen adamın ayağı havaya kalkmaz, demek ki ondan esinlenip çizmişim. Babam karikatürümü gördü, “harika bu karikatür, hemen ayakkabılarını giy seni Türk Sesi gazetesine götürüyorum” dedi. Yalın ayak dolaşır çok top oynardık o sıralar. Ayakkabıları giydim, temiz kıyafetler falan.

6


Röportaj Türk Sesi Gazetesine gittik. Adam benim bloknotlara baktı, bir karikatür, iki karikatür, üç karikatür… Bir deftere bakıyor, bir bana bakıyor. Bunlar 14 yaşında bir çocuğun çizeceği şeyler değil. Gerçek esprileri olan karikatürler. En son “O yalan, bu yalan topu attı Alaman” karikatürünü gördü. “Bunların hepsi kopya” dedi. Birden tepem attı “Ver o defteri” deyip adamın elinden çektim, alıp ağlayarak dışarı fırladım. “Asıl senin yazdıkların kopya” dedim adama. Adam da gazetenin başyazarıydı. Günlük yazı yazıyor. Gazeteci Aydın Nisari ağabeyimiz rahmetli “Suatcığım gel, o kötü bir şey söylemedi. Seni kırmak için söylemedi” dedi ama ben orada 14 yaşımda ilk çizgi sanatımın kavgasını vermiş oldum. Babam memurdu daha sonra Kayseri’ye gittik ve orada mahalli bir gazeteye karikatür çizmeye başladım. 15- 16 yaşlarındaydım. Babam bana resimli roman dergileri de alıp getiriyordu. 1001 Roman diye bir şey çıkıyordu o sıralarda. Türkiye yayınevi, Tahsin Demiray Türkiye’mize ilk resimli roman dergisini kazandırdı. Çizgi roman diyoruz şimdi. Çizgi roman deyimi bana biraz cılız geliyor. Resimli deyince daha bir olgunlaştır gibi geliyor. Eskiden resimli roman diyorduk. Yeni nesil çizgi roman deyince onlara uyum sağlamak için ben de çizgi roman diyorum ama bazı resimli romanlar var ki sırf çizgiden ibaret değil, tablo gibi yapılmış, onun neresi çizgi; her karesi rengiyle tonuyla bir tablo. Geçenlerde Ali Poyrazoğlu bir televizyon programında “Bugünlerde bol bol resimli roman okuyorum” dedi, “Aferin ulan, resimli roman dedi benim gibi” dedim. Biraz eski toprak olunca resimli roman diyoruz biz. 1001 Roman’ı alıyordum Tarzan, Brick Bradford, Mandrake, İki İzci gibi Amerikalıların bütün dünyayı etkileyen resimli romanları vardı içinde. Tabii her sayı ayrı bir macera her sayıda yeni bir şeyler anlatıyorlar. Ben 10 yaşından beri de sinema hastasıyım. Bütün harçlıklarım sinemaya gidiyor. O zaman sinemalarda macera filmleri oynadığında 36 kısım tekmili birden diye yazarlardı lobi afişine. 3 saatlik filmler. Genelde film makara sayısı 32 oluyordu ama demek ki o zamanlar ek mi yapıyorlarmış ne, 36 kısım yazıyorlardı. Sinemadan çıkmıyordum. Sinema aşkım vardı. Bir yaz günü komşumuz yazlığa giderken “Bizim eve göz kulak olur musunuz? Hırsız filan girmesin.” demişler. Ben de evde karikatür çizmeye oda arıyorum. Bizim ev ufak bir memur evi, komşumuzun evi ise büyük ve bahçeli. Babam da “bizim Suat sizin evi bekler” demiş. Aldım anahtarı gittim evde oturdum, İkizler çiftliği diye ilk çizgi romanımı yaptım. Yaptım ama bana öğreten olmadı. Önce bir kurşun kalemle taslak çizip sonra çini mürekkep ve tarama ucuyla çizmek gibi bir derdim yok. Önce kurşun kalemle çizileceğini filan da bilmiyorum. Gittim Pelikan çini mürekkebi aldım, tarama ucu aldım. Usulen sulu boya fırçalarından kaba fırçalar aldım. Ben hiç kara kalemsiz,

7


Röportaj taslaksız İkizler Çiftliği çizgi romanımı kutulara bölüp çizdim. Portreler, yakın planlar, uzak planlar, çiftlik, ikizler. İstanbul’dan gelen züppe bir kardeş. İkizlerden biri çiftlikte kalmış, arazi ile meşgul olmuş, diğerini babası okusun diye İstanbul’a göndermiş. Çocuk gitar çalan eğlence düşkünü biri olarak dönmüş. İkizlerden biri eğlence düşkünü, diğeri de toprak düşkünü. İki kardeşin arasındaki rekabeti, ilişkileri bir güzel anlatıyorum, çiziyorum, iyi adam-kötü adam, uzak plan-yakın plan. 70 küsur sayfa o yaz bitirdim. İlk yaptığım çizgi roman macerası odur. Hala orijinallerin bir kısmı duruyor. O öyle kaldı, ben de İstanbul’a karikatür gönderiyorum. Amcabey dergisinde, Turhan Selçuk’un çıkarttığı Aydede dergisinde yayınlandı karikatürlerim. 1950 yılında İstanbul’a geldim. Karikatürlerim Hafta dergisinde haftalık olarak yayınlanmaya başladı ve ben bir daha resimli roman düşünmedim. 1951 yılında karikatürlerim Milliyet gazetesinde çıktı. Milliyet o zamanlar gençlerden karikatür alıyordu, birinci sayfasına koyuyordu. Ferruh Doğan’la orada tanıştım ben. Rakım Çalapala diye yazı işleri müdürü vardı Tahsin Demiray’ın müdürlerinden. Türkiye’ye ilk resimli romanı getiren, Mandrake’yi Tarzan’ı bize tanıştıran yayınevinin müdürlerinden Rakım Çalapala. Karikatürleri o seçip yayınlıyordu. Bir gün karikatürümü teslim ettim o da makbuz verecek ve gidip kasadan paramızı alacağız. Bir baktım kırmızı suratlı, kırmızı saçlı, yüzü çiller içinde bir çocuk “Siz Suat Yalaz mısınız?” dedi, “Evet” dedim. Ben taşralı, çekingen mahcup delikanlı o biraz daha delişmen. “ben Ferruh Doğan” dedi tanışıp el sıkıştık. Turhan Selçuk’un Aydede mecmuasında bir karikatür yarışması vardı o yarışmaya göndermiştim bir karikatürümü. Ferruh’un karikatürü birinci oldu, benim karikatürüm ikinci oldu. Ödüller aldık, ufak paralar aldık. Ondan sonra da karikatüristliğe devam ettik. Dolmuş mecmuası, 41,5 (Kırk bir buçuk) mecmuası. Şimdi hatıralarımı yazıyorum “Yeşilçam’dan Bir Karaoğlan Geçti” diye. Lütfi Akad’a asistan oluşumu filan yazdım dün gece. Yanından başka bir yerde asistanlık değil de rejisörlük yapacağım diye ayrıldım. O iş olmayınca da bir daha Lütfi Akad’ın yanına dönemedim. GÖLGE: Hangi filmdi sizin asistanlık yaptığınız film? Suat YALAZ: Ak Altın filmiydi. Beyaz Mendil filmi vardı Lütfi Akad’ın, meşhur, ödüller almış, Çolpan İlhan’lı falan. Onun bir benzerini yaptık, benim önerim üzerine. Çok genç yaşıma rağmen benim önerimdi. Onun da hikâyesi var ama kitabımın sırlarını vermeyeyim sana. Onu da al kitabımdan oku. (Gülüşmeler) Bir gün baş başa konuşurken Lütfi Akad’a dedim ki “Lütfi Bey, Beyaz Mendil iş yaptı değil mi?” “Evet çok iş yaptı” dedi. “Küçük bir bütçeydi değil mi” dedim, “Evet bütçesi küçüktü” dedi. O sırada Lütfi Akad, İlhan Arakon, Aydın Arakon beraber ortaklar. “Çevreniz var. Niye ortaklarınızla görüşüp küçük bütçeyi ayarlayıp açık havada geçen bir film çekmiyorsunuz? Oyuncuların hepsi arkadaşınız, Osman Alyanak, Settar Körmükçü, Hayri Esen. Onlara para vermeseniz de oynarlar” dedim. Lütfi Akad çok fena halde bozuldu “Suat bey, dedi. Ben

8


Röportaj akademili bir asistan istedim, sizden de bir akademili gibi sinema üzerine laflar duymak isterim. Böyle esnafça konuşmalar istemem. Bana son gördüğünüz filmi, son okuduğunuz kitabı anlatın. Böyle küçük bütçeli falan filan laflar duymak istemiyorum” dedi. “Peki, bir daha yapmam. Affedersiniz” dedim. On beş gün sonra önüme bir senaryo attı “Film çekiyoruz, bunu oku hazırlan” dedi “Çok sevindim” dedim. Biz iş olmadığı zamanlar Lütfi Akad’ın bürosunda film bobinlerini sarıp raflara koyuyorduk. Vazifem oydu. Yangın sahnesi, bilmem ne sahnesi diye ayırıyordum. Canım sıkılıyor tabii, biz reji asistanlığı yapacağız diye girdik oraya boyuna bobin sarıp duruyoruz. Vapurda okumaya başladım, aynen kendilerine tavsiye ettiğim gibi Beyaz Mendil’e benzer bir film. Açık havada çekilecek bir film senaryosu attı önüme. Osman Alyanak’lı, Hayri Esen’li Fikret Hakan’lı Ak Altın diye bir senaryo. John Huston’un Sierra Madre Hazineleri diye bir filmi vardı Humphrey Bogart’la çevirmişti. Ortaklar kafa kafaya vermişler, “Suat Yalaz’ın fikri fena fikir değil, biz niye yapmayalım” demişler. Bunu da hatıralarımda yazıyorum. GÖLGE: Karikatürden çizgi romana geçişiniz nasıl oldu? Suat YALAZ: 1959 yılının yazında benim 16 yaşındayken yazıp çizdiğim İkizler Çiftliği, Abdullah

9

İlk Afiş


Röportaj Ziya Kozanoğlu’nun çıkarttığı Demokrat Parti’nin yandaş gazetesi Vatan’a götürdüm. Abdullah Ziya Kozanoğlu o zaman büyük patron, müteahhit, Arena Tiyatrosu’nun sahibi. Bizim gibi gençleri çağırdı “Resimli roman, karikatür ne varsa getirin, resimli olacak” dedi. Gazetenin içinde bol resim, çizgi, karikatür istiyordu. Korka korka götürüp “Benim böyle de bir şeyim vardı” dediğim İkizler Çiftliğini görünce “Aaaaa! Çok güzel hemen yayınlayalım bunu. Çocuklar yer ayırın sayfada” dedi ve benim 16 yaşında kurşun kalemsiz çizdiğim İkizler Çiftliği yayınlandı. Sonradan Akşam Gazetesi’nde Ratıp Tahir güzel, tarihi hikâyeler çiziyor, Kozanoğlu da konu veriyor ona. Kırk Şehitler Kalesi’ni çizdi. Ratıp Tahir yorulmuş, yedekler bitmiş “Genç bir ressamla bir iki aylık bir macera yapalım Hoca dinlensin, yedek yapsın sonra genç adamı gönderir biz yolumuza devam ederiz” diyor. Kozanoğlu’nun aklına gelmiş “Genç bir adam vardı, İkizler Çiftliği diye bir çizgi roman vermişti. Onu bulun bana” demiş. KOZANOĞLU ile ilk Çizgi Roman Gençler benim karikatürcülüğümü bilmezler. 1951’de Milliyet Gazetesinde yayınlanan bir karikatürüm vardı. Benim Kayseri’den İstanbul’a gelip akademiye girişim, zaten Kayseri’de de karikatür çiziyordum. İkizler Çiftliği’ni çizgi roman olarak çizmiştim ama karikatürü daha çok seviyordum. Akademiyi kazanınca İstanbul’a geldim, gazetelere karikatür çizip satmaya başladım. Milliyet gazetesi o zamanlar 1. Sayfada yayınlamak için genç karikatüristlerden karikatür alıyordu. 1951’de 19 yaşındaydım. Gençtim, kıvrak çizgilerim öne çıkıyordu. Turhan Selçuk çizgilerimi çok seviyordu. Dolmuş ve 41 buçuk mecmualarında karikatürlerim yayınlandı. Sonra Akbaba’ya karikatür çizmeye başladım. O zaman İkizler Çiftliği yayınlanmaya başladı Abdullah Ziya Kozanoğlu bana Atilla’nın oğlu Dengiz’in maceralarını çizdirmeye başladı. Sonra o gazete uzun ömürlü olmadı, yarıda kaldı. Akşam gazetesinde Kozanoğlu vaktiyle beraber çalıştığımız için Malik Yolaç’a “Yetenekli bir ressam var, Ratıp Tahir’i dinlendirelim bir iki ay” demiş. Ratıp Tahir’in çizgi romanları o zamanlar çok sükse yapıyordu.

10


Röportaj

Kaan Öncesi Çizgi Romanlar İstanbul’a geldiğim zaman Tercüman gazetesi Beşiktaş’ta çıkıyordu. Gittim müracaat ettim, İkizler Çiftliği’ni gösterdim size resimli roman yapayım dedim. İlk verdiğim resimli roman benim orijinal bir romanımdı Haydutun Kızı diye. Alex Raymon’dan esinlenmiştim. Onun rüzgârıyla Dedektif Nik çizgilerinden esinlenip bir çizgi roman yaptım. O bitince “Devam” dediler. “Ben size Mayk Hammer çizeyim” dedim. O sırada meşhur olmuş, filmleri kitapları patlamış. Bir süre onu çizdim. Sonrasında Jack London hikâyesinden uyarladığım dağdan İnme diye bir resimli roman çizdim.

Mayk Hammer - Kaynak Türkiye'de - Çizgi Roman Levint Cantek

GÖLGE: Böylece Kozanoğlu ile çalışmaya başladınız. Suat YALAZ: Bu anlattığımı daha önce birkaç yerde anlattım ama yine anlatacağım. Benim için Malazgirt savaşı gibi gerçek bir savaşın hikâyesi adeta. Malazgirt’te biliyorsunuz Alparslan kendisinin ordusundan üç kat büyük bir orduyla savaşmış, Bizans’ın yanında Ermeniler, Haçlılar filan. Ve savaşı kazanır. Ben Akşam gazetesine gittim, Malik Yolaç’ın odasında “Abdullah Ziya Kozanoğlu sana konu verecek, onu

11


Röportaj çizeceksin” dediler. O sırada da solcular Dolmabahçe’den 6. Filonun Amerikalı askerlerini denize atıyorlar. Solculuk ön planda. “Amerika Go Home” diyorlar. Taksim’de Türk gençleri Komünistler Moskova’ya diye bağırıyor. Ben de o tandansta solcu bir gencim. Karikatürlerimde zengine karşı fakirden yana çiziyorum. “Neyi çizeceğiz üstadım” dedim Kozanoğluna, “Viyana muhasarası” dedi. “Ben Viyana muhasarasını çizmem” dedim. “Genç adamsın karikatür çizerek ay sonunu zor getiriyorsun sana ayda 2 bin lira vereceğiz “dediler. Ben o dönemde benim gibi çizen karikatürcülerden çok kazanıyordum ama o zamanlar 2 bin lira bu günün 10 bin lirası gibi bir şey. Genç bir adam için çok tatlı bir para. Ayda 2 bin liraya rağmen “Ben Viyana muhasarasını çizmem” diyen ukala genç bir adam. “Neden çizmiyor muşsun” dedi, “Üstadım, emperyalizm. Bizim ne işimiz var Viyana’da? Niye güçlüyüz, kuvvetliyiz diye saldırmışız oraya? O zaman Amerika’ya niye ‘Go Home’ diyoruz?” dedim. Bunların yaptığını vakti ile biz yapmışız. Adam şaşırdı, kızdı. ‘Peki üstadım, çizerim üstadım’ dememi bekliyor ‘çizmem’ diyen bir adam. “Yahu, dedi. Ben sana Türk tarihinin en şanlı sayfasını teklif ediyorum sen hayır diyorsun.” Malik Yolaç’da “Bir de ona soralı, bakalım ne istiyormuş, ne çizmek istiyormuş. Şurada iki günümüz kaldı” dedi. Kozanoğlu bana “Peki neyi çizelim? Ne çizmek istersin?” dedi. Ben “İlk Türkler, Göktürkler, Gök bayrak, Bumin Kağan, Gültekin” dedim. Kozanoğlu “Ben sana Türklerin en muhteşem olduğu dönemi anlatalım diyorum sen bana kalkmış en fakir olduğu dönemi teklif ediyorsun.” Tabii bizde ukalalık devam ediyor “Üstadım, en yoksul ama en soylu oldukları dönem. Dağda bayırda at çobanlığı, keçi çobanlığı, koyun çobanlığı yapan Türkler birleşiyorlar, tek bayrak altında toplanıyorlar, oradan bir Türk devleti kuruyorlar ve bu günlere kadar geliyor.” Kozanoğlu “Peki ama kimse bilmiyor ki o dönemleri, dedi. Malzeme yok ki”. “Üstadım, dedim. Bizim görevimiz ne, siz tarihçisiniz, siz araştırıp yazacaksınız. Ben de araştıracağım, resimleri çizeceğim. Böylece de Türk milleti öğrenecek İlk Türkleri”. ‘La havle’ deyip dolanmaya başladı Kozanoğlu. Malik Bey de “Bırak çocuk ne istiyorsa onu çizsin, bu iş heyecan heves meselesi. Canı istediği bir şey çizerse daha güzel çalışır” dedi. Kozanoğlu gönülsüz gönülsüz Cengizhan İlan “Peki o zaman, benim Cengiz Han’ın Hazineleri diye bir hikâyem var onu vereyim o zaman sana” dedi. Kaan’ın maceraları ile Akşam gazetesinde 1959 Temmuzunda resimli roman maceram başladı. O romanla büyük bir bomba patladı. Türkler öyle bir acıkmışlar ki Orta Asya Türklüğüne. Kozanoğlu’na “Üstadım, ben sizin kitaplarınızla büyüdüm, dedim. Atlıhan, Kızıltuğ, Savcı Bey işte bunları anlatalım” dedim. O zaman günde 3 bin gibi sembolik bir satış rakamı olan Akşam Gazetesi’nin satışı 130 binlere çıktı, büyük gazeteler arasına girdi gazete on sene içerisinde. Çetin Altan’ı da aldılar daha sonra. Malik Yolaç o zaman “Gazetenin iki direği var, Çetin Altan solu temsil ediyor, sen Karaoğlan’la sağı temsil ediyorsun, gazeteyi bırakamazsın” dedi. Sonra Milliyet’e geçtik, sonra Avrupa’ya gittim kariyer yapayım diye. Bu arada Karaoğlan mecmuaları çıktı, müthiş sattı, güzel paralar kazandım. Yayıncı oldum. Beş tane haftalık dergi çıkartıyordum. İçlerinde Salıncak diye erkekler için Playboy gibi resimli bir seks dergisi, bir erkek dergisi vardı. Çok güzel sattı, çok güzel paralar kazandım. O kazandığım paralarla da istediğim gibi

12


13 Galip Bülkat'ın çizdiği Kaan


Röportaj

Karaoğlan filmleri yaptım. Bu arada Ertem Eğilmez “Tef mecmuasını kapatacağım Suat satmıyor” dedi. “O zaman Ertem gel filmcilik yapalım” dedim. “Hiç anlamadığım bir konu” dedi Ertem Eğilmez bana. “Ben anlarım sen yeter ki bir 30 bin lira bul” dedim. Altan Erbulak arkadaşımız, Münir Özkul senin arkadaşın. İkisini oynatacağız. Senaryoyu ben yazacağım, yönetmenliğini ben yapacağım. 30 bin liraya negatif alacağız, ışıkçı tutacağız, iki kız dört oğlan falan filan” dedim. “Nereden bulayım ben 30 bin lirayı, ben Tef’in iadelerini satarak evi geçindiriyorum. 30 bin lira az para mı?” dedi. “Çağlayan yayınlarından Fazıl Ünver senin yayınlarını 1 liraya sattı değil mi?” dedim, “Evet” dedi. “İyi para kazandın değil mi?” dedim, “Evet” dedi. “Git ona, filmcilik yapacağım de 30 bin lira iste” dedim, “Vermez, benim filmci olmadığımı biliyor, vermez” dedi. “Sen, benim sana söylediklerimi söyle” dedim. Gitti, yarım saat sonra geldi, ağzı kulaklarında. “Şimdi 80 bin lira bankada, yarın da 20 bin lira yatıyor, 100 bin liramız var Suat” dedi ve sarıldı. Bunların ayrıntısını kitabımda anlatıyorum. Benim filmci yaptığım adam benim Karaoğlan’ımı çekmedi. Başka şeyler yaptı, battı, çıktı falan. Ben bundan 3 sene sonra dergilerimden kazandığım parayla Kartal Tibet’i Karaoğlan yaptım film piyasasına getirdim, Karaoğlan filmlerini çektim. Büyük sükse. O Karaoğlan filmleri ile Yeşilçam’da Tarihi macera filmleri furyası başladı. Benden Cüneyt Arkın Karaoğlan’ı oynamak istedi olmaz dedim, Ayhan Işık oynamak istedi olmaz dedim. “Sen bıyıklarını kesmezsin Karaoğlan rolü için” Suat Yalaz’ın çizdiği İlk Kaan sayfası dedim. Yılmaz Güney istedi “Yılmazcığım sen Çirkin Kral’sın o dünya güzeli” dedim, Yılmaz Güney küstü. Cüneyt Arkın yalvardı, “ben akrobat adamım, ben tam Karaoğlan’ı oynayacak adamım” diye, “Olmaz Cüneytciğim, sen bir Alain Delon, sen bir Marcello Mastriani kırmasısın. Bana bir Orta Asya Türk’ü lazım” dedim. Karması değil kırması dedim. Yaptığı röportajlarda da “Suat Yalaz bana kırma dedi, karma demedi kırma dedi” diye söyledi. Biliyorlar ki Karaoğlan’ı kim oynarsa star olacak. Ben de karar vermişim filmcilik yapacağım, star olan bir çocuk elimin altında olursa ömür boyu

14


Röportaj bana minnettar kalır, genç adamım, atılgan adamım, ileride bir gün ayağım sürçerse ‘Suat abi her şeyimi sana borçluyum, hiç merak etme, sana bir film iki film yaparım. İlerde borcunu verirsen verirsin, vermezsen vermezsin’ der. Ayhan Işık demez, Cüneyt Arkın ‘ben her şeyimi sana borçluyum’ demez. GÖLGE: Peki aradığınız Karaoğlan’ı nasıl buldunuz? Suat YALAZ: Akşam gazetesine ilan verdim. Manşetin üzerinde kocaman bir “ARANIYOR” yazısı var. Karaoğlan resmi elinde kılıç, altında “Akşam gazetesine müracat edin”. Bütün Anadolu’da dağıtıldı. Afişler yatay 1.70’dir. Ben afişleri uzunlamasına 1.70 koydum. Türkiye’de ilk defa böyle bir afişleme icat etmiş oldum. İnce, uzun, yukarıya kadar. 2 metre boyunda afişler “ARANIYOR” diye. Akşam Gazetesi’ne müracaatlar, resimler geliyor. O sıralarda Kartal Tibet ve eşi de Ankara sokaklarında dolaşıyorlarmış. Eşi demiş ki “Kartal, ne kadar da sana benziyor. Şu yarışmaya gir, mutlaka kazanırsın”. Kartal’da o zamanlar tiyatro kurmuş, borçlanmış, ödeyemiyor. Maddi sıkıntı içerisinde Cengiz Köroğlu ile beraber. Kartal’da “Öyle piyango bize rastlamaz. Onlar çoktan seçtiler, reklam yapıyorlar” demiş. Karaoğlan iyi, güzel de star yapacağımız kişiye bir isim takmamız lazım. Yarışmaya giren çocuklar arasında Abdullah diye bir çocuk vardı, o da Karaoğlan’a epeyce benziyordu, boylu poslu kara bir çocuk. “Abdullah, kazanırsan adını değiştireceğiz. Abdullah adıyla Karaoğlan olmaz” dedim. GÖLGE: Suat Bey, ben oraya takıldım. Abdullah adı ile Karaoğlan olmaz diyorsunuz ama bunu zaten ilk defa Kaan olarak yazan adamın adı Abdullah Ziya Kozanoğlu. Yazarı Abdullah oluyor da oyuncusu neden Abdullah olamıyor? Suat YALAZ : Orta Asya koksun istiyorum. Abdullah Arap ismi. Benim hedefim başka. Ben Orta Asya rüzgârı estirmek istiyorum. Bozkurt, Korkut öyle bir şeyler olsun istiyorum. “Abdullah, adını değiştireceğiz” dedim. “Ben adıma dokundurtmam” dedi. Oysa ben senin adını değil hayatını değiştirecek bir rol teklif ediyorum. Cehalete bak. Gençken gazetelerde okuyordum Kartal Tibet ile bir hanım flört ediyor. “Ne güzel isim” demiştim kendi kendime. Tam da Atlı Han’ı, Kızıl Tuğ’u okuduğum sıralar. “İsme bak, Tibet yaylası, Kartal. Ne güzel isim” demiştim. Abdullah olmaz, Mustafa Olmaz, Süleyman olmaz, Seyfullah olmaz, Selahaddin olmaz. Çağrı bey var, Alpaslan var, Aslan Bey var ben de böyle güzel bir isim arıyorum. “Kartal Tibet diye bir oyuncu vardı, o ne yapıyor?” dedim. Biri “Onun saçı dökük” dedi. Bir başkası “O kısa boyludur” dedi. Ben bir de kendim göreyim dedim. Gittim Ankara’da Akşam Gazetesi muhabiri çocuk “O benim komşum, tam aradığın adam abi” dedi. “Kısa boylu diyorlar” dedim. “Yok abi, benden uzun, 1.85”. “Sen onu bana getir ama Karaoğlan oynayacaksın diye çağırma, beğenmem falan kalbi kırılır. Karaoğlan filminde oynayacak bir tiyatrocu arıyor de” dedim. Yarım saat sonra kartal Tibet ile beraber geldi Akşam gazetesi bürosuna. Baktım

15


16


17


Röportaj

başı neredeyse kapıya değecek. Boylu poslu, tam Tatar suratlı. Saçı maçı biraz eksilmiş ama ben zaten peruk koyacağım oraya. Kartal Tibet’e baktım, “Karaoğlan’ı sen oynayacaksın” dedim. Bembeyaz oldu. Neredeyse düşecekti yere. Beklemediği bir şey. O ‘Karaoğlan filminde 2. derece 3. derece bir rol kapsam. Yeşilçam’a kapağı atsam’ diye düşünüyor. Zaten daha önce gelmiş, Birsel Film, Kemal Film, Erman Film filan dolaşmış. Tecrübe filmlerini çekmişler, onlar da jön arıyor Göksel Arsoy benzeri. Kartal’ı ‘bundan bir şey olmaz’ diye göndermişler. O Suat Yalaz’ın karşısına 2. derece, 3. derece rol için geliyor, Suat Yalaz ona “Karaoğlan’ı sen oynayacaksın” diyor. Ve o çocuk daha sonra benim filmcilik hayatımı sona erdirecek kadar bana nankörlük yaptı. Ben Paris’e gittiğimde; sinemacı yaptığım, filmci yaptığım Ertem Eğilmez ile oyuncu yaptığım Kartal Tibet benim rızam olmadan korsan bir Karaoğlan filmi yaptılar. Yasak. Dava açtık. 5 sene sonra bitti. 5 senede adam kazanacağını kazandı. Sonra da bana sembolik bir tazminat ödediler falan. Yani benim filmci yaptığım Ertem Eğilmez. Ben niye Karaoğlan’ı niye yazdım çizdim; içimde devamlı bir kahramanlık kalıbı, kahramanlık var. İnsan kahraman olmalı, insan cesur olmalı, mert olmalı, dürüst olmalı, öyle bir kahraman yaratmalıyım. Benim şahsımda da vardı o. Çocukluğumda Adana’da 11-12 yaşlarında 4-5 çocuğun dövdüğü bir çocuğu kurtardım meğer çocuk Yahudi’ymiş dövenler de Arap uşağı. Yahudi’yi aralarına almışlar dövüyorlar. Çocuk “Teşekkür ederim, ben Yahudi’yim diye beni dövüyorlar. Senin boynunda kan var” dedi. Meğer boynum kanamış. Bıçaklamışlar beni. Karaoğlanlık içimde var. Karaoğlan benim kafamdaki mert adam, dürüst adam, korkusuz adamdan doğdu. Onun için ben Ertem Eğilmez’den ‘Filmci yaptığım adam bana ihanet etmez’ diye bekliyorum. Kartal Tibet için ‘Hayatını değiştirdiğim adam bana ihanet etmez’ diye düşünüyorum. GÖLGE: Ya Kudret Sabancı? Suat YALAZ: Kudret Sabancı Karaoğlan filmi çekmek için tam 15 sene peşimden koştu. Ben de

18


19


20


Röportaj son Karaoğlan filmi şansımı kullanacağım. 2012 senesi. Kul Bakay’ın Mezarı diye güzel bir hikâyem var. İnsancıl, Ekolojik, Ekonomik, Eğitici bir hikâye. Karaoğlan’ın neden yenilmez, korkusuz olduğunun hikâyesi var içinde. Yapımcı Erol Avcı ile anlaştığımız zaman “Suat Bey bu eğitici hikâyeye okullar sınıflar halinde gelecekler sinemaya. Her yaz bir Karaoğlan macerası çekeceğiz” dedi. “Çok iyi olur” dedim. “Kudret, hemen Şubat tatiline yetiştirelim, hemen yola çıkın” dedi. Hemen yola çıkın dedikleri hikâyemi çok sevdiler, ben Paris’e gittim, iki ay tatil yapıp geldim. “Suat bey, biz senin hikayeni çekmiyoruz” dediler. “Eeee!” dedim. “Biz başka bir hikâye yazdık onu çekiyoruz” dediler. “Ne demek o?” dedim. “İstanbul’un Fethi’ni 6 milyon kişi seyretti, millet savaş filmini seviyor. Biz de Hollanda’dan atlar getirdik, Kanada’dan akrobatlar getirdik 12 Milyon harcıyoruz. Erol bey kesenin ağzını açtı. Savaş filmi çekiyoruz” dedi. Olur mu be kardeşim, Karaoğlan’dan savaş filmi olur mu! Filmi çektiler, 12 Milyon ile birlikte film de battı, Karaoğlan’ın itibarı da zedelendi. Şimdi kiminle Karaoğlan filmi konuşsam “Suat Bey, 12 Milyon harcadılar, Karaoğlan filmi iş yapmadı” diyor. Karaoğlan yok ki o filmin içinde. Suat Yalaz’ın hikâyesi değil ki. 15 sene Karaoğlan filmi çekeceğim diye peşimde dolaşan Kudret, ben yokken verdiğim hikâyeyi bırakıp İstanbul’un Fethi’ne benzer film yapmaya kalkışmış. Yaptı. Şimdi Karaoğlan filmi yapacak yapımcı arıyorum. Adamların önünde çok kötü bir örnek var. Beni severek, bana inanarak gelen bütün adamlardan bir ihanet gördüm. GÖLGE: Yönetmenlik yaparken bir anda kestiniz Karaoğlan filmi yapmayı, neden? Suat YALAZ: Kartal Tibet benim filmcilik hayatımı söndürdü. Dergiler zarar ediyordu, her sene iki Karaoğlan filmi yapıyordum, bir film fazla yaparım zararımı çıkartırım, borcumu öderim dedim, hiç korkmadım. Yüzbaşı Kartal diye ilk Türk James Bond filmini yapmaya karar verdim o sene. Kartal Tibet’le Yüzbaşı Kartal diye. Avanslar aldım herkesten. “Harika proje. Yaşa Suat Bey” diyorlar. Kartal Tibet’e “Hadi Kartal film çekiyoruz, hazır mısın” dedim. “Yok abi! Nisan ayı değil Eylül ayıydı senle anlaşmamız” dedi. Nisan ayını peşin para veren Türker İnanoğlu’na vermiş. Ben bono veriyorum, Türker İnanoğlu demiş ki “Suat Yalaz sana ne kadar veriyor” ben 30 bin lira veriyordum. Çekmecesinden çıkartmış üç paket on binlik “Al sana peşin para, Hülya Koçyiğit ile filme başlıyoruz, yarın gel başla”. Kartal Tibet’in paraya ihtiyacı yok. Filmlere yetişemiyor. Bebek korusunda ev aldı, araba aldı. Suat Yalaz’ı satması için bir sebep yok. Diyebilirdi ki Türker İnanoğlu’na “Teşekkür ederim. Başka birisi olsa hayır diyebilirdim ama ben her şeyimi Suat Yalaz’a borçluyum. Ölürüm de o filmi yaparım” demesi gereken adam üç paket on binliği görünce; Suat Yalaz, ar, namus, yiğitlik her şey ayaklar altında. Alıyor paraları geliyor, bana diyor ki “İki Karaoğlan filminde oynarım ama Yüzbaşı Kartal sonbahara kalırsa oynarım”. “Bir daha bu çocuk bu yazıhaneden içeri giremez, bir daha da Karaoğlan’da filan oynayamaz. Onu Karaoğlanlıktan azlediyorum” dedim. Bir sene sonra Ertem Eğilmez’in

21


22


Röportaj yaptığı Karaoğlan Geliyor diye bir korsan Karaoğlan filminde oynadı. Suat Yalaz’ın maceraları Karaoğlan’ın maceralarından daha hareketli. GÖLGE: Film macerası bittiyse tekrar başa dönelim. Siz Abdullah Ziya Kozanoğlu ile çalışırken senaryoları yazan Kozanoğlu hikâyeleri erotik yazıyormuş, siz de düzeltiyor muşsunuz yazılanları. Kozanoğlu siz hikâyeleri değiştiriyorsunuz diye de sizi kovdurmuş, yerinize Galip Bülkat gelmiş. Karaoğlan zaten erotik, büyükler için. Kozanoğlu mevcut hikâyeden ne kadar daha fazla erotik yazabilir ki? Suat YALAZ: Kozanoğlu o sıralar 59-60 yaşlarında, ben 29-30. Adam benden daha genç düşünüyor, erotik şeylere de düşkün. Çok sevgilileri vardı, zamparaydı. Ben de gencim ama muhafazakâr ve ahlakçıyım. O benden daha avangart. “Karaoğlan’ın saçları yukarı doğru, diken diken olmalı” diyor. Punkçuların saçını tarif ediyor bana. “Güzel dalga dalga saç varken deli miyiz punkçu saçı yapalım” dedim. Durmadan erotik laflar yazıyor ben düzeltiyorum. “Neden değiştiriyorsun yazdıklarımı” diyor. “Üstadım, eve giriyor bu gazete. Yalnız anne baba okumuyor, 13-14 yaşında çocuklar okuyor” diyorum. “Sen ressamsın, ben romancıyım. Düzeltme kardeşim” diyor. “Olur, peki” dedim. Yine gelen yazıları değiştirdim, ertesi gün beni kovdular “Artık çizmiyorsun, yoksun, Kaan’ı başka birisi çiziyor” dediler. Yerime Galip Bülkat’ı getirdiler. Ben Malik Yolaç’a dedim ki “Üstadım bak şimdi yeni çizer senaryoyu değiştirmeyecek, göreceksin neler çıkacak” dedim. Birkaç gün sonra Kozanoğlu Galip Bülkat’a bir senaryo vermiş o da aynen çizmiş ve gazetede yayınlanmış. Kaan kucağına üç güzel kadın oturtmuş “sen balımsın seni yalarım, sen şeyimsin seni emerim, sen bilmem nesin bilmem ne yaparım”. Ben olsam senaryoyu “sen gülümsün, sen karanfilimsin, sen zambağımsın” diye değiştirirdim. Gazetenin telefonları durmadan çalmaya başlamış “Siz ne yapıyorsunuz böyle gazete mi olur, böyle çizgi roman mı olur” diye sürekli tepkiler geliyor. Malik Yolaç “bana hemen Suat Yalaz’ı bulun” demiş. Ben Ankara’da yedek subaylık yapıyorum. “Çabuk dön” diye aradı beni. “Telefonlarım gece yarılarına kadar susmuyor, herkes tenkit için arıyor, telefonu fişten çektim. O ne biçim laflar” dedi. Benden geri dönmemi istedi. Kozanoğlu zaten her zaman tam senaryo vermiyordu ben bazen tamamlıyor bazen de değiştiriyordum. Malik Yolaç’a dedim ki “Üstadım ben sinema meraklısı bir adamım ben biraz daha kısa senaryolarla gidelim istiyorum” demiştim. O da “zaten sayfada yer yok, kısa yazalım senaryoyu” dedi. Kozanoğlu Ratıp Tahir’in resimlerinin altına destan gibi yazmaya alıştığı için, zaten romancı, resimli roman bambaşka bir sanat. Çok az ve öz konuşacaksın. “O zaman sana notlar vereyim sen yaz” dedi. Geri döndükten sonra bana notlar vermeye, ben yazmaya başladım. GÖLGE: Sizin “Erotizmi azaltıyordum” demenize rağmen “Erotik ve Milliyetçi bir İkon: Karaoğlan” diye bir kitap yazıldı. Hiç baktınız mı bu kitaba? Bu kitap hakkında ne düşünüyorsunuz? Suat YALAZ: Okudum. Levent Cantek’in kitabı. O kitabı ben anlayamadım. Harika bir araştırma. Okurken zevkten dört köşe oldum. Ne zaman başlamışım nerede ara vermişim, nerede Galip Bülkat girmiş, Yeni İstanbul’a ne zaman geçmişim. Arkadaş hepsini bir güzel araştırmış, bulmuş, yazmış. Kitap 260 sayfa falan. Türkiye’de bir resimli roman kahramanı için, resimli roman kahramanının yazarı çizeri için yapılmış ilk ve tek kitap. Amerika’da çok. Zorro üzerine kitap var; Zorro’yu anlatıyor, yazarını-çizerini anlatıyor, karakteristiğini anlatıyor. Tarzan üzerine var; Tarzan’ı çizen Hal Foster’i anlatıyor, Burne Hogart üzerine bilgiler var. Orada böyle şeyler var. Türkiye’de ilk ve son kitap Levent Cantek’in yazdığı Oğlak Yayıncılık’ın Raşit Çavaş’ın yazdırdığı, onların ısmarladığı, o sipariş üzerine yazılan bir kitap var. Belki de Levent Cantek teklif etti onlar “iyi olur” deyip yayınladılar. Ben yayınevinin levent Cantek’e ısmarladığı kanısındayım. 260

23


Röportaj

sayfa araştırıyor, yazıyor ve içinde ne diyor biliyor musun; “Zaten Karaoğlan o kadar çok satmadı ki”. Peki Karaoğlan o kadar satmadıysa filmleri ben neden yaptım? Zengin çocuğu diğilim, bir ortağım da yoktu: Karaoğlan’ın satışlarından. Karaoğlan iyi sattığı için ben yayıncı oldum haftalık 5 dergi çıkartan bir editör oldum. Karaoğlan’ın satışları sayesinde. “Zaten Karaoğlan’ın filmleri de o kadar iş yapmadı ki”. Niye o zaman taklitleri çıktı? Niye ben 5 tane 6 tane Karaoğlan çektim art arda? Karaoğlan filmleri iş yapmadıysa insan 2. Filmden sonra yapmaz. Niye ben 7 tane Karaoğlan filmi çektim? Niye Karaoğlan benzeri filmler ortalığı aldı götürdü. Adamda bir rahatsızlık var galiba. Bir kıskançlık mı var?. Levent Cantek ve beni birlikte Bilgi Üniversitesinde bir etkinliğe davet etmişler. Levent Cantek Ankara’dan demiş ki “Suat Yalaz geliyorsa ben gelmem”. Ben de dedim ki “Israr edin gelsin, ben ona bir şey demeyeceğim, ben onu kötülemeyeceğim. Çok değerli bir araştırmacı. Onun olmasında fayda var. Benim aleyhimde yazdığı şeyleri yüzüne vuracak değilim”. Gelmedi. Gelemedi. Bir de ayıbın ayıbı Karaoğlan Kayıp Ülke macerasını Ayhan Başoğlu’nun Malkoçoğlu macerasından esinlenerek yaptı demiş. Ayhan Başoğlu Kayıp Ülke’yi çizerken ben Fransa’daydım. Rahmetli Ayhan Başoğlu arkadaşım ama ben Türk yazar ve çizerlerinden hiç birini hevesle, heyecanla okuyan biri değilim ki. Malkoçoğlu’nun hiçbir macerasını ne okudum ne de baktım. Bakmam. Benden iyisi yok ki ben çizdiklerine bakayım da imreneyim. Başkasını harcamak için söylemiyorum. Bana göre benden iyisi yok ki bakayım. Benden iyisi Fransa’daki TenTen, Blueberry maceraları. Ben Avrupa’ya gittiğim zaman onlardan esinlendim, çizgilerimi düzelttim, onlar gibi sadeleştirdim. Ama Avrupa’da Blueberry’in, başka televizyon dizilerinin yazarı olan adam bana hayran olduğunu söylemedi ama “Sizin westerne çok değişik bir bakış açınız var” dedi.

24


Röportaj

GÖLGE: Sizin Blueberry’i film yapmak gibi de bir projeniz vardı. Suat YALAZ: Blueberry’in yazarı Jean-Michel Charlier. Ben Blueberry’i bir Türk Fransız ortak yapım yapmak için adamdan opsiyon istedim. Ben Soni Ringo’yu çiziyordum o sırada. Ringo’yu çizerken Kızılderililer Apaçiler Siular, Komançiler var. Ben o sırada Gir’in Blueberry’de çizdiği Kızılderili resimlerinden taklit ederek yapıyorum. Gir 16 yaşından beri western çiziyor. Jije’nin talebesi. Jije’de Jerry Spring’in çizeri, onların hocası. Benim hocam mocam olmadı ki. Ben Fransa’ya gidince Blueberry’i alıp okuyorum, orada müthiş kanyonlar, dağlar falan var. Gir onları toplamış çizmiş. Benim de arşiv yapacak halim yok. Gir’in albümünü alıyorum, dağa bakıyorum, yönünü değiştiriyorum Ringo’yu çiziyorum. Birgün Blueberry’nin yazarı Jean-Michel Charlier’den bir Türk prodüktörü olarak randevu aldım, kitabını film yapmak istediğimi söyledim. Şanzelize’de bir kafede randevulaştık. Beni Dargaud yayınevine bürosuna çağırdı opsiyon anlaşmasını yapmak için. İçeri girdim, muazzam bir salon, uzun bir masa,

25


Röportaj

adamın bürosu bir kat neredeyse. Koltuklar, kanepeler muhteşem. Bir baktım adamın masasının kenarında benim Ringo mecmuaları üst üste sıralanmış duruyor. “Hayrola, benim dergiler ne geziyor orada? Yoksa beni mahkemeye mi vereceksiniz biraz Gir’den manzaralar yürütüyorum diye” dedim. Adam anlayamadı. Karşısında film prodüktörü olarak gelmiş genç bir adam var bir de yanında Ringo’nun mecmuası. Ne alakası var bu adamla resimli romanın diye anlayamadı. Bir tanesinin kapağını açtı, baktı “Öyle ya, Suat Yalaz. Sizsiniz” dedi. “Evet” dedim. “Hiç fark etmedim” dedi. “Niye duruyor bunlar masanızda, mahkemeye vermeyi mi düşünüyorsunuz?” dedim, “Hayır! Sizin westerne çok farklı bir bakış açınız var, oradan dikkatimi çekti” dedi. Çünkü benim westernimi Fransa’nın bir numarası olan Blueberry ile karşılaştırdığımızda benim tekstlerim onun tekstlerinin üçte biri. Blueberry’in balonlarının içinde o kadar çok yazı var ki, benim balonlarımsa çok daha rahat. Blueberry’in metinleri doyurucu ama son derece yorucu, bıktırıcı. Ben o metinleri o kadar hafifletmişim ki Ringolarda, benim Karaoğlanlar da öyle. Metinler kısadır, gerekmedikçe uzatmam, sadece tarihi bilgi vermek için uzatırım, o da olmazsa sayfanın altına dip not olarak eklerim. Benim metinlerim son derece az ama özdür. Büyük efsane adam Jean-Michel Charlier benim anlattığım kadar kısa şekilde anlatamıyor. Adamın oradan dikkatini çekmiş. “Hangi macerayı filme almak istiyorsunuz” dedi bana. Kayıp Alman’ın Hazinesi Fransızcası La mina del Aleman Perdido. “Bunu film yapmak isteyen ikinci prodüktörsünüz” dedi. “Öyle mi, kimmiş o çakal” dedim Fransızca şakal diyorlar. “Kimmiş o çakal. Bu macerayı benden önce keşfeden” dedim. “Sergio Leone” dedi. “Ona verdinizse şimdi benle niye anlaşıyorsunuz?” dedim. “Ona 6 aylık opsiyon vermiştim. 9 ay oldu bir ses seda çıkmadı. Şimdi duydum ki başka bir filme başlamış Amerika Amerika diye. Onunla işimiz bitti. Size 6 ay

26


Röportaj

veremiyeceğim. 3 ay opsiyon. Her şeyi bitirin gelin anlaşmayı imzalayalım.” dedi. “Bana 1 ay bile yeter. Cüneyt Arkın hazır bekliyor” dedim. Cüneyt’in resimlerini gösterdim. “Yakışıklı” dedi. Cüneyt Arkın İtalya’da da Türklere bir kovboy filmi çekmişti o resimler. “Tamam mösyö Yalaz” dedi. 3 aylık opsiyonu aldım. Brigitte Bardot’un rakibesi Mylène Demongeot. Fransızların seksi yıldızı, güzel bir kadın. Georges Simenon’un oğlu Marc Simenon’un karısı. Onların Kanguru Film diye bir şirketleri vardı. Marc Simenon ile konuştuk. Mylène Demongeot ile anlaştık. Bütün Avrupa yayın hakları onların, öteki haklar benim. Demongeot para almayacak ve benim negatif pozitif ve laboratuar masraflarını karşılayacaklardı. Gerisini de ben halledecektim. Marc Simenon’un son filmi iş yapmadı. Babası Georges Simenon’da “Yeter artık, sana para yetiştiremiyorum, para vermiyorum” demiş “Mösyö Yalaz, biz size negatif pozitif vereceğimize, laboratuar

27


Röportaj masrafınızı karşılayacağımıza kameraman versek olmaz mı?” dedi. “Mylène”, dedim. “Türkiye’de en kral kameramanlar var, şunlar var bunlar var. Türkiye’de negatif ve pozitif yok, karaborsada buluyoruz. Türkiye’de laboratuar yok. Sen bana bunları vermedikten sonra niye bütün Avrupa haklarını sana vereyim? Senin kaşeni öderim, oyunculuk paranı öderim Avrupa haklarını da ben alırım” dedim. “Mösyö Yalaz, Cannes festivaline gideceğiz, dönünce bir kere daha görüşelim. Ne olur.”dedi. “Sen bilirsin” dedim. Festivalden sonra da görüşemedik. “Biz bu filmi çekemiyoruz” diye yazılmış bir mektubu da var bende, saklıyorum. Sergio Leone’nin çekemediği filmi ben de çekemedim. Herkes 2 metre atlarken Suat yalaz 3 metre atlıyor, Levent Cantek de kalkıyor koca kitap yazıyor “Karaoğlan dergileri zaten satmadı ki, Karaoğlan filmleri izlenmedi ki” diyor. Peki niye yazdın o 260 sayfalık kitabı? O kitabı yazarken o kitabın konusu olan adamı harcamak ne demek? De ki ‘Çizgisi Avrupa çizgisine göre daha ilkel’ de. Haklısın ama bilmezsin ki sen o farkı. Ben sonradan Avrupa’da öğrendim fazla tarama yapmışım. Gökyüzüne taramalar atmışım. Avrupa’da tarama yaptırmıyorlar, bulut yaptırıyorlar. “Gökyüzünde tarama mı olur, bulut olur” diyorlar. “Dekorun arkasını çizgilerle geçiştirme” neden geçiştiriyorum? Hem bilgisizliğimden hem de hergün bir gazeteye çiziyorum. Benim işim acele öyle arkada dekorla uğraşacak vaktim yok. Bunları bilip de bunları kritik etse Allah razı olsun derim. Ama dergi satmadı, filmler iş yapmadı dersen halt edersin. Niye bana dünyanın paralarını verdiler? Hala neden büyük rakamlar dönüyor ortada? SergioLEONE

Sergio Leone asistanlarından birine My Name İs No Body (Benim adım hiç kimse) diye bir film çektirdi. Trence Hill’i ve Henry Fonda’yı oynattı filminde. Ne kadar gereksiz numara varsa hepsini kullandı filmde. Keskin nişancılık, patlatma, havaya uçurma, boksörlük kavga, karate. Ben, artık hiç kimse western çekemez.

28


Röportaj

Bütün nuaraları tek filmde kullanıp bitirmiş bu adam dedim. Jean-Michel Charlier ile karşılaştık bir yerde. “Ne oldu, gelmediniz” dedi. ben de “Mösyö Charlier, adam My name İs No Body’i çekti westeri dinamitledi. Artık uzun bir süre kimse western çekemez” dedim. “Yoo! O filmin galasına beni de çağırdılar, kimse Sergio Leone’nin elini sıkmadı, ayıpladılar. Henry Fonda kaç kere yarıda bırakıp gitmek istedi. O film başarılı değil ki” dedi. Görüşürüz deyip ayrıldık. GÖLGE: Peki Erotizm olmazsa olmaz mı? Suat YALAZ: Erotizm olmazsa olmaz. Erotizm insanoğlunun dinamosudur. Dinamo çalışmazsa, erotizm olmazsa motor çalışmaz. Erotizm olması lazım. Erotizm olması neden lazım? Ben resimli romanlarımı gazetelere adültlere, ergen insanlara veriyorum. Haftalık çocuk mecmuası değil, Doğan Kardeş değil, Arkadaş mecmuası değil, Tommiks-Teksas değil. Benim çizgi romanımı albaylar, generaller, paşalar, bilmem neler okuyor. Bu insanlar da güzel kadın istiyor, erotik şeyler görmek istiyor. Olsun ama hafif bir şeyler olsun. Baba da kız da okurken baba kızından, kızı babasından utanmasın. Hafifçe gülümsesinler. Ayıp bir şey olmasın. Ben buna çok dikkat ettim. Erotizm şart. Ben Güneş Gazetesi’nde Karaoğlan’a ağırlık verdim Refik Erduran dedi ki “Suatcığım, senin güzel kadınlarına biz meraklıyız. Son maceralarda hiç kadın göremez olduk. Kışlaya döndü Karaoğlan maceraları”. Ben de bunun üzerine İnce Yılan Hanı diye bir maceraya başladım Güneş Gazetesi’nde. O macerada bol bol güzel kadın çizdim. Refik Erduran rahatladı, Güneri Cıvaoğlu’da “Refik’in söylediği doğruymuş, sen güzel kadın çizmeye başladın gazetenin tirajı arttı” dedi. GÖLGE: Fransa’da Suat Yalaz’ın çizmediği Kebir. Suat YALAZ: Bir ara Karaoğlan çok tutulunca Kuzey Afrika Fas Tunus ve Cezayir en büyük müşterimizdi. Bunlar Fransa’nın eski sömürgesi ya, özellikle Cezayir. Bana yayıncı dedi ki “Western’i, Soni Ringo’yu bırak 15 günde bir Karaoğlan çizeceğiz”. 15 günde bir 40 sayfa çizeceğiz. Çabuğuz ama o kadar

29


Röportaj da değil. Yetiştirdim bir süre ama baktılar iş tökezleyecek iki tane İtalyan ressam buldular yedek olarak onların yaptığı Karaoğlan maceraları girdi. Onlar 2-3 macera çizdiler. Türkiye’de yayınlanmadı o maceralar. Sonradan Cezayir’le Fransa’nın arası açılınca Fransa’dan gelen bütün yayınlara ambargo koydular. Bizim Karaoğlan’da ambargo yemiş oldu. O yüzden de fazla bir macera çizmelerine gerek kalmadı. GÖLGE: Kuzey Afrika’ya verdiğiniz yayınlarda Karaoğlan’ın tipini Araplara mı benzettiniz? Suat YALAZ: Benim oradaki yayıncım “En büyük müşterimiz Fas, Tunus, Cezayir” dedi. Ben de Çöl Aslanı diye bir macerayı özellikle Afrika için çizdim, Magreb’de İnsan Avı diye bir macera yaptım. Magreb biliyorsunuz garp. Bir iki tane o piyasayı yakalamak için Arap ağırlıklı macera yazdım çizdim. Bir gün Şanzelize’de dolaşıyorum Al Mustakbal diye Lübnan’lı bir patronun Londra’dan finanse ettiği bizim Akis, Nokta gibi politik dergilerimiz var ya işte onlar gibi politik bir dergi vardı. Onlara Halid bin Velid’in macerasını vermiştim. Arapçaya çevirdiler yayınlıyorlar. Gazete bayisinden bir Al Mustakbal aldım. Genç bir adam yanıma geldi Arapça bir şeyler söyledi. Fransızca olarak “Kusura bakma, Arapça bilmiyorum” dedim. “Neden aldın o zaman bu gazeteyi” dedi. “İçinde benim çizgi romanım var da ondan” dedim. “Hangisi” dedi. ”Halid bin Velid” dedim. Gazeteyi aldı baktı, isme baktı Suat Yalaz. “Kebir’in yazarı çizeri Suat Yalaz siz misiniz?” dedi. “Evet, dedim. Siz nerden biliyorsunuz Kebir’i?” “Ben Cezayirliyim, dedi. Biz bunun hastasıyız” geldi elimi sıktı önce sonra elimi öptü. Ne yapacağını şaşırdı. “Suat Yalaz’la Şanzelize’de karşılaşmayı ummuyordum” dedi heyecanlı heyecanlı. “Bunu kime anlatsan inanmayacaklar” dedi. GÖLGE: Bir de Afrika için Changor diye değiştirdiniz Karaoğlan’ın ismini. Suat YALAZ: Ben yayınevine Kebir’i ucuza vermiştim. Elimde de bir sürü Karaoğlan malzemesi var. Şark kurnazlığına gidip adını değiştirdim. Başka bir yayıncıya verip elime etli butlu bir para geçireyim istedim. Changor diye adını değiştirip, saçlarına rötuş yapıp kısa saçlı yapıp yeni bir kahraman yaptım. Üzerindeki avcı yeleğii siyaha boyadım, avcı yeleği olmadı. Ufak rötuşlar ve başına bir agel geçirdim. Changor böylece biraz Arap oldu. Yayıncım yaşlı bir adamdı, hemen farkına vardı. “Bu yaptığın olmaz” dedi. “Ama ben senin için adını değiştirdim, tipini değiştirdim, iyi maceraları sana seçtim” dedim. Fransa’da yayıncım oranın resimli

30


Röportaj romancılar birliğinin başkanıydı. Buranın Aydın Doğan’ı gibi, o ne derse o olur. Onun için de Afrikalı yayıncım kormuş, bana olmaz diyor. GÖLGE: Sizin Kaan ile başlayan Karaoğlan ile devam eden maceralarınız Orta Asya’da başlıyor ve zaman içinde Anadolu’ya geliyor. Başlangıçta şaman inancı, Gök Tanrı var sayılar ilerledikçe İslam inancına geçiliyor. Oradaki değişim bir gerek miydi? Suat YALAZ: Fazla Orta Asya’da kalmak istemedim. Orta Asya’da anlatacak fazla hikâye yok. Cengiz Han’ı anlattım. Cengiz ile Harzem şahının savaşını anlattım. Çin Duvarlarında Dehşet diye Çin duvarlarını çizdim. Bir de Türkler’in Müslüman olduktan sonra ki Selçuklular devri var. Karaoğlan Asya’dan yavaş yavaş Anadolu’ya girsin istedim. Bizanslı Zorba’da Bizans’a kadar geldi Karaoğlan. Ben Horasan’da ne anlatacağım ki? Maceramız yok orada, ben bir şey bilmiyorum ki. Moğollar var orada, Türkler Anadolu’dan itibaren ön plana çıkıyor. Orta Asya’da Türkleri “Büyük Ulus” diye anlatmak biraz zor. Sayıca çokuz, Türkler kalabalık ama Moğol hâkimiyeti fazla. Cengiz Han’ın babası Yesügey Türk beylerinden birinin emrinde çalışıyor. Cengiz Han çocuk o zaman. Cengiz Han’ın babasını Moğollar, Merkitler zehirlediler cengiz Han’a işkenceler yaptılar. Onlar Moğollar ile cengiz Han arasında yaşananlar, çekişmeler, küçük kabilelerin mücadelesi. O zaman Türkler hakimdi. Cengiz han Türk hakimiyeti altında büyüdü, Türkler vardı etrafında, hepsini ekarte etti, Moğollar’ı topladı sonrasında da Moğol İmparatoru olarak hakimiyet sürdürdü. Ama Türk kültürünü gördü, anasından babasından. Türk adaletini öğrendi. Fakat sonrasında Moğollar çok daha gaddar çok daha kan dökücü olduğu için; Türkleri kaçırdılar. Türkler o kadar gaddar değil. Türkler insancıl bir ırk. Ben de daha çok malzeme bulurum diye Karaoğlan’ı Selçuklularla Anadolu’ya getirdim.

31


Röportaj

GÖLGE: Peki siz senaryolarınızı yazarken ne kadar tarihten yararlanıyorsunuz ne kadarı sizin kurgunuz? Suat YALAZ: Ben tarihten belli bir iki çekirdek alıyorum, sonrasını süslüyorum. Sonrasını ben uyduruyorum. Bizanslı Zorba’da Bizans İmparatorunu anlatırken İmparator’un kim olduğunu söylüyorum, karakteristiğini söylüyorum. Onlar doğru olunca ben de Karaoğlan’ın bu taraflara gelmesini istiyorum. İşte orada benim hikâyeciliğim başlıyor, orada bir macera başlayıp bitiyor. Mesela Banı Çiçek’te Selçuk Bey Söz Verende diye macerada bir kadın kavgası vardır Türkmen ile Bizans tekfuru arasında. Hem Selçuklu’nun Türkmen olmayan uluslara karşı adaletini, hem bir devletin söz verdiğinde sözünü tutma ahlakı, bu arada benim Karaoğlan çapkınlık yapıyor, macera yaşıyor. Bu da bunun sosu. Bunu prensip edindim. Benim okuyucularım çocuklar değil. Tommiks-Teksas’ı okuyanlar en fazla 13-14 yaşlarındadır. 15 bile değil. 15 ise zaten o çocuk kalmıştır. Benim okuyucularım büyüklerdi, çocuklar değil. GÖLGE: Karaoğlan Fransa’da basıldığında kadınlar elbise giymek zorunda kalmış. Suat YALAZ: Benim okuyucularım adült, Fransızcası ergen. Karaoğlan Fransızca’da Kebir adıyla çocuklar için yayınlandı. Orada Karaoğlan’ın bütün kadınlarını giydirdik. Çocuklar için olunca vergiden de muaf oluyor. Küçük cep kitaplarıydı. Gençler okuyordu. Bütün kadınları giydirdik, erotizmden ayıkladık. Türkiye’de de giyinikse soyduk. Karaoğlan’ın fırtına gibi estiği sıralar. Ankara’dan araba ile İstanbul’a geliyordum. Süleyman Demirel’in başbakanlığı zamanında Ankara’da gazete çıkartan besleme basınlardan birinden bir arkadaşım beni meclise götürü. “Gel seni biri ile tanıştıracağım” dedi. Arkadaşın hatırı için gittim oraya. Meclisin lacivert takım elbiseli kodamanları karşımızdan geliyordu. “Bak bu gelen Ali Nail Erdem, dedi arkadaşım. Milli eğitim bakanı”. Ben içimden “Ben ne yapayım milli eğitim bakanını” dedim. Demirelci değil Ecevitçiyim. “Bakın sayın bakanım size kimi tanıştıracağım” dedi. Bakan bana baktı “Suat Yalaz bu” diye tanıştırdı arkadaşım. “Vayyy “ dedi ve yanındaki milletvekili, senatörleri falan bırakıp yanıma geldi. “Üstadım, koleksiyonunuzda eksik

32


Röportaj

varsa benimkilerden tamamlayabilirsiniz” dedi. Sonra oturup bir yemek yedik İstanbul’a gelişinde. Ali Nail Erdem bana dedi ki “Üstadım, sizde hayran olduğum taraf; Karaoğlan ile babası her türlü haltı yiyorlar, beraber zamparalık yapıyorlar. Yine de baba oğul arasındaki mesafe hiç kapanmıyor, hiç laubali olmuyorlar. Çocuk daima babasını sayıyor, babası daima çocuğuna karşı şefkatli, hâkim. O havayı nasıl muhafaza ediyorsunuz hayret ediyorum.“ dedi. Bir başka maceram daha var Ankara’da. İsmail Cem’in TRT Genel müdürlüğü zamanında beni Karaoğlan’ı dizi yapmak için Ankara’ya çağırdı. Sonradan o orada fazla kalamayınca genel müdürlükte bizim proje de yattı. O görüşmenin ardından Ankara’dan İstanbul’a geliyorum. Ankara çıkışında trafik kontrolünde polis beni de kenara çekti bekletiyor, herkese ceza yazıyorlar. Benden öncekilerin işi bitti, benden sonrakilere de ceza yazmaya başladılar, beni hala bekletiyorlar. Epeyce beklettiler. Söylene söylene polis minibüsüne gittim oturdum. “Neyse cezam yazın da gideyim” dedim. “Suat bey, kusura bakmayın sizi beklettik. Biz sizin hayranınızız, Karaoğlan’ı da çok seviyoruz. Sizinle tanışmak istedik” Sevineyim mi üzüleyim mi? “Sağ farınızda bir ampul yanmış, o ampulü değiştirin, Allah korusun kaza filan yaparsınız” dedi. Hatta çantamda kitap vardı, onları da imzalattılar bana. Beni büyükler okuyor diyorum ya işte öyle bir anekdot. Pasaportumu yenilemeye gitmiştim. Emniyet pasaport dairesine gittim. Fransa’da oturma iznim var. Çalışma iznim var. Paramı ödeyeceğim, kaşesini basacak ve pasaportumu beş sene uzatacak. Önümde sıra bitti, benden sonra gelenleri almaya başladılar, beni almıyor pasaport şube müdürü. Epeyce beklettiler. Saat beşe doğru herkes gittikten sonra müdür beni içeri çağırdı. “Suat bey, kusura bakmayın sizi beklettik” dedi. “Estağfurullah” dedim. “Söyler misiniz Elveda Mekke ve Medine macerası sabah gazetesinde yarıda kaldı. Ne zaman devam edecek?” dedi. Ben pasaportuma damga vurulmasını beklerken Yandım Ali’nin Elveda Mekke ve Medine macerasını soruyor. “Okuyor muydunuz?” dedim. Elini alt çekmeceye götürdü, bir tomar kupür çıkarttı. Yandım Ali’nin maceralarını kesip biriktirmiş. “Ben hastasıyım. Bütün maceraları kestim sakladım. Bunları cilt yaptırıp kütüphaneme koyuyorum. Bu yarım kaldı. Ne zaman devam edecek” dedi. “Allah aşkına, hepsi tamam mı onun” dedim. “Tamam”dedi. “ben Fransa’da yaşıyorum, kesip saklayamıyorum. Kız kardeşime rica ediyorum, yeğenlerime rica ediyorum yine de toplanmıyor. Onu bana verir misiniz, bir fotokopi çektirip iade edeyim” dedim. “Veremem” dedi. Suat Yalaz alıp gidecek bir daha da geri getirmeyecek. Namus sözü, şeref sözü verdim. Size de bir tane beyaz kağıda yaptıracağım dedim çok zor ikna ettim. Pasaportumu imzaladı, damgaladı. Komiser Dr. Ahmet bilmem ne yazıyor. Hukuk doktorası yapmış komiser. Ben onu bir güzel kopya ettirdim, cilt ettirdim, imzaladım adama götürüp verdim. İşte buradan biliyorum benim okuyucularım büyükler. Albay, general, vali, öğretmen falan filan. GÖLGE: Peki Elveda Mekke ve Medine neden yarım kaldı? Suat YALAZ: Sabah Gazetesi’den beni aradılar, “Suat Yalaz senin resimli romanını gazeteden gazetenin ilavesine alıyoruz. Daha renkli, daha güzel”, “Anlamadım! Sabah Gazetesi’nin eki eğlencelik. Orada yemek nasıl yapılır, bugün ne pişirilir, yıldız falınız, bilmem ne var. Onların arasında mı Yandım Ali’nin maceraları yayınlanacak?” dedim. “Ben Fahrettin Paşa’nın muhasara altında, Medine’yi müdafaa ederken çekirge yediğini anlatıyorum. Benim okuyucum General, Paşa, bakan. Bir bakan karısına ‘İlaveyi ver de ben Yandım Ali’nin macerasını okuyacağım’ der mi?” Adam gazeteyi açar haberleri okur, Çetin Altan’ı okur, bir de 6.sayfayı çevirir Yandım Ali’yi okur. İlaveye kadın bakar. Yemek tarifine, fala, cildinize havuç yapıştırın sayfalarına kadın bakar. Orada Yandım Ali’nin ne işi var? “Suat Bey, Dinç Bilgin ısrar ediyor” dediler. “Dinç Bilgin karışmaz mizanpaja, siz ısrar ediyorsunuz. Yandım Ali’nin macerası ilaveye alınırsa keserim” dedim. O sırada çok da güzel bir aylık alıyorum. Ertesi gün ergun Babahan geldi, “Suat Bey, Dinç Bilgin ısrar ediyor Yandım Ali artık ilavede” dedi. “Peki, iki gün bana müsaade edin” dedim. İki günde Yandım Ali Teşkilat-ı Mahsusa subayları ile beraber

33


34


Röportaj Medine’ye giden trenin içerisinde. Alman subaylar da var, O zaman Osmanlı Ordusunun başında hep Alman subaylar var Filistin’de Mekke’de. Lawrence tren yoluna dinamit koymuş, havaya uçuracak, maceranın en heyecanlı yeri. Tam bomba patlayacak, tren tünele girerken “Tren karanlık tünele doğru girdi, kayboldu gitti” dedim ve 1.bölümün sonu. Lawrence treni havaya uçurdu mu, tren patladı mı,… Macera orada kaldı. Sabah Gazetesi’nin verdiği o güzel paraya rağmen işi bıraktım. Bir sene işsiz kaldım. Bir sene sonra Sabah Gazetesinde kadro değişti, Ergun Babahan ayrıldı. “Bu sefer Elveda Mekke Medine’den başlama” dediler. Ben de oraya Orient Ekspres diye yeni bir maceraya başladım Orient ekspres bittiği zaman da “Suat Yalaz işgal ediyor sayfayı, ona bir sürü para ödüyoruz. Onun yerine Coca Cola reklamı alırız, Fruko reklamı alırız, hem para kazanırız hem de Suat Yalaz’ın aylığından tasarruf ederiz” diye düşündüler. Macerayı bir gün koyup bir gün koymamaya, sayfaya reklam almaya başladılar. Baktım işin haysiyeti maysiyeti kalmadı, bıraktım. GÖLGE: Sezgin Burak sizden sonra başladı Tarkan’a, sanırım onunla da bir tanışıklığınız, bir dostluğunuz vardı? Suat YALAZ: Milano’ya gittim arabayla, onların evinde kaldık. Eşi beni oradaki yayıncılarla tanıştırdı. Sezgin ile bir kardeş yakınlığı vardı.

35


Röportaj GÖLGE: Peki Sezgin Burak Tarkan’ı yaratırken hiç size danıştı mı? Bir çizimlerine bakıp da “bunu bugün güzel çizmiş, şu perspektife oturtturmuş, şuraya güzel şey yapmış” diyerek hiç Tarkan’ı okudunuz mu? Hiç Tarkan’a baktınız mı? İlla bir rakip olarak görmenize gerek yok orada yine bir Türk çiziyor, güzel bir şeyler çizmeye çalışıyor.

Suat YALAZ: Sezgin çok kabiliyetli bir çocuktu. Hatta ben Ankara’dayken bana yardım için geldi, Karaoğlan’ın bir sayfasını çizmeye mürekkeplemeye başladı. “Sezgin, dedim. Çok tarama yaptın, beni gazeteden kovduracaksın” dedim. “Aaaa! Yapma be Suatcığım” dedi. Sezgin fazla tarama yapıyordu. Çizgi çizgi çizgi çizgi. Ben durulaştırmaya çalışıyorum o taramalar yapıyordu. Bunu da burada ilk defa söylüyorum; Sezgin’i Hürriyet gazetesine tavsiye eden benim. Bana Kemal Biselman geldi. Hürriyet gazetesinde yayınlanan Fatoş’un filan bantlarının balonlarının yazarı Kemal Biselman. Ben o sırada Karaoğlan dergisini çıkartıyorum. “Suatcığım, Hürriyet adına geliyorum, sana teklifimiz var. Hürriyet gazetesinde bir bant çizeceksin” dedi. “Kemalciğim, ben beş tane haftalık dergi çıkartıyorum, ben büyük yayınevi sahibi olma hayalleri peşindeyim. Hürriyet’te aylıkla çalışacak adam değilim” dedim. “Suatcığım, sen deli misin, Hürriyet’ten teklif getiriyorum sen Hürriyet’i refüze ediyorsun” dedi. Benim film yapmak gibi hedeflerim olmasa ek bir kazanç için çizerdim. “Sana birisini tavsiye edeceğim, Sezgin Burak, dedim. O realist de çizebiliyor karikatür de. Sezgin’i bul, ona teklif et” dedim. Sezgin Burak daha önce çizimlerini bana göstermişti oradan biliyorum. Sonradan o çizimleri Haldun Simavi’ye de götürmüş. Haldun Simavi “Bırak bu çizimleri de Suat Yalaz’ın Karaoğlan’ı gibi bir şey çiz” demiş. Sezgin Burak benim referansımla gittiği Hürriyet’te ilk önce Kemal Biselman’ın yazdığı Hüdaverdi’yi çizerek başlamıştı. Şimdi 83 yaşındayım, Allah ne kadar ömür verdi bilmiyorum. Yeşilçam’dan bir Karaoğlan geçti diye anılarımı yazıyorum. Ardından Bab-ı Alî’den bir Karaoğlan geçti deyip yokuşun maceralarını anlatacağım. Orada da anılarımda Kozanoğlu’nu anlatacağım, Sezgin Burak’ı anlatacağım, Kemal Biselman’ı anlatacağım. İstiyorum ki bunlar Gölge gibi uzun ömürlü dergilerin içeriğinde de olsun. Sezgin Burak’ı

36


Röportaj Hürriyet Gazetesi’ne tavsiye eden benim. Arzu Film Ertem Eğilmez’i Hababam Sınıfı’nın yönetmenini filmci yapan benim. Kartal Tibet’i Karaoğlan yapıp Yeşilçam’a getiren benim. Ben bunları söyleyerek kimseden bir şey istemiyorum, bir yerlerde bulunsun diye Suat Yalaz’ın ağzından anlatıyorum bunları. GÖLGE: Bugün Karaoğlan’ı, diğer eserlerinizi neden değerlendirmiyorlar? Suat YALAZ: Hayatım boyunca çalıştım, hiç tatil yapmadım. Koca bir gemi yaptım, Titanik gibi bir transatlantik yaptım. Daha kumsalda, kızakta. İçini bir güzel döşedim. İçine sinema salonu koydum, içine tenis kortu koydum, tiyatro salonu koydum, kütüphane koydum. Suat Yalaz’ın gemisi olarak Yalaz Prodüksiyonu yaptım. Sular yavaş yavaş çekiliyor, kaldı gemiyi suya indirmek. Kumsalda kaldı benim transatlantik. 10 senedir bu espriyi yapıyorum. Kardeşim bir Allah’ın kulu da omuz verse de şu gemiyi suya indirsek ya. Yaptım bitirdim hepsini, İslam Tarihi, İslami kitaplar, yakın tarihimiz, Atatürk’e suikastlar, Çerkez Ethem, Enver Paşa, Topal Osman. Bunlar yakın tarihimizin en merak edilen şeyleri. Ben bunları film yapar gibi, filme çeker gibi resimledim. Suat Yalaz resimlemiş kardeşim. İslam Tarihi’ni Muhammed’den Önce- Muhammed’den sonra diye başlayıp Atatürk’e kadar getiriyorum. Bu kadar kıymetli eser sular çekildi ve kumsalda kaldı. Gölge e-Dergi gibi dijital dünyanın yeni dergilerini neye benzetiyorum biliyor musun, Benim transatlantik kumsalda duruyor, onlar son model sürat tekneleri ile sörf yapıyorlar, tur atıyorlar. Ben Suat Yalaz olarak geminin küpeştesinde onlara bakıyorum. “Üstadım, senin kitaplarınla büyüdük, denizciliği senden öğrendik” diyorlar. Ben “Aferin, devam edin” diyorum. Arkadan bir yat geliyor, Gölge e-Dergi geliyor Mehmet Sevinç “8. Senemiz hocam, senin verdiğin heyecanla yayınımızı sürdürüyoruz” diyor. Benim transatlantik kumsalın üzerinde. Mesela Fatih Altaylı, benimle üç buçuk saatlik TekeTek özel yaptı. Bir o soruyor bir Murat Bardakçı soruyor. “Üstadım merak ettim, bu kadar güzel işler yapmışsınız. Neden bir kurum çıkıp da bu güzel eserleri yeniden canlandırmamış, ona hayret ediyorum” diyor. Fatih Altaylı o zamanlar HaberTürk gazetesinin, televizyonunun tek otoritesi. Dilimin ucuna geldi “Sen kurum değil misin Ciner grubu. Ciner gurubunun film şirketi de var, televizyonu da var, gazetesi de var”. Yayınevleri yayıncılar “Üstadım senin eserlerinle büyüdük deyip” etrafımdan geçip gidiyorlar. Ben kumsalda koca transatlantik. Yolcu da taşırız, dergi de çıkar, film de yapılır, çizgi film de yapılır. Artık 83 yaşındayım, bununla da ben uğraşmayayım. BİR DELİKANLI ÇIKSIN “Suat bey ben bu transatlantiği suya indiririm” desin. Yoksa bu dijital yayın dünyasında benim transatlantiğim kaybolup gidecek. GÖLGE: Sizin çocuğunuzun Karaoğlan ile arası nasıl? Suat YALAZ: Benim oğlum da meraklı değil. Bir tek Karaoğlan macerası bilir onu da renklendirdi, albüm yaptı diye. O da Bozkaşi. Bir tane de Yandım Ali macerası biliyor, filmi yapıldı çünkü.

37


38


Evet. Resimli Roman’ın yalnız resimlerini çizmekle kalmayıp balon ve kutu yazılarını da ben düzenlediğim için, ayrıca, filmin yapılması için Atıf Yılmaz'a ben çok ısrar ettiğim için filmin senaryosunu yazma işi de bana verilmişti. Beni, Kilyos'ta bir otele kapattılar, zaman zaman, Memduh ÜN'le birlikte gelen Atıf Yılmaz'ın katılımıyla senaryonun son şeklini veriyorduk.

39


40


Röportaj GÖLGE: Fransa’ya neden gittiniz? Suat YALAZ: Oldum olası Dünya’yı dolaşma isteği vardı bende. Daha gencecik bir karikatüristken Altan Erbulak benimle bir röportaj yapmıştı “En büyük hayalin ne?” diye sormuştu. Dedim ki “En büyük hayalim prodüktör, rejisör olmak ve Dünya’yı dolaşmak”. Film çekiyorken karikatürist Öktemer Köksal geldi kulağıma “Şimdi kaldı geriye Dünya’yı dolaşmak” dedi. Film setinde “Ne alakası var?” dedim. “Demiştin ya Altan Erbulak’a hayalim prodüktör, rejisör olmak ve Dünya’yı dolaşmak diye” dedi. Evlenmeden önceki tek hayalim kocaman bir motosiklet alıp Dünya’yı dolaşmaktı. Ben yapamadım ama şimdilerde Penguen’in karikatüristi Erdil Yaşaroğlu motosikletiyle Dünya’yı dolaşıyormuş. Benim de hayalim arkada heybe, burunda çini mürekkep, fırça mırça tarama ucu, resim sayfaları. Türkiye’de her istediğimi yaptım. Dergi çıkarttım. Futbol takımında gol kralısın, şampiyonsun falan ama Milan takımında oynayabilir misin acaba? Chelsea’da ne yapabilirsin acaba? Avrupa’da ben ne yapabilirim acaba dedim. Gittim yayınevleri ile flört ettim, görüştüm. Aklım Avrupa’da ama Türkiye’de herşey iyi gidiyor. Mecmua çıkartıyorum tutuyor, film yapıyorum tutuyor. Kartal Tibet Yüzbaşı kartal filminde oynamam deyince, ben bölge işletmelerine rezil olunca… Adamlardan en yüksek tarifeden avans aldım. Kartal Tibet’li film vereceğim sana dedim. Adı da Yüzbaşı Kartal dedim. Adamlar sinemaları kiraladılar, benden film bekliyorlar. Kartal’da Türker İnanoğlu peşin para veriyor diye sen git filmi çekeceğimiz ayı ona ver, paraları cebine koy. Bana da birisi ile haber gönder “Ben Nisan ayında gelemiyorum, Eylül ayında ancak çekeriz Yüzbaşı Kartal filmini” diye. Daha o zamanlar James Bond filmleri de yeni çıkıyordu o yıllarda, Dr. No falan. Ben de James Bond tarzı bir film yapacaktım. Kartal Tibet’i Karaoğlanlıktan azlettim, Yüzbaşı Kartal yerine de başka film verdim. Borçlarım 400 bin liraydı. Kartal Tibet’siz Lübnan, Mısır, Türk ortak yapımı son Karaoğlan filmini çektik. Oradan çok güzel bir para kazanıp borçlarımı ödedim “Bir süre filmcilik yapmayacağım” dedim. Soğumuştum Türkiye’den, insanlardan gördüğüm ihanetten soğudum. Tiksindim insanlardan, arabanın içinde levye ile dolaşıyordum. Kırmızı lambalar yeni gelmiş, duruyorum, arkamdan biri klakson çalıyor “yürüsene” diye. “görmüyor musun kırmızı yanıyor” diyorum, arkadaki şoför bana “Züppeliğin alemi yok” diyor. Züppelik yapma, kırmızıda durma diyor bana. Ne yapayım ben bu adama. Sonunda düşündüm taşındım “yahu, ya ben katil olacağım ya da birisi beni bıçaklayacak, vuracak, öldürecek” dedim. İsim vermeden söyleyeyim, bir ressamı yetiştirdim, ev-araba sahibi yaptım. Ressam evime haciz arabası gönderdi. Çünkü kendisine verdiğim senetler için “Ben bunları nasıl tahsil edeyim Suat’tan” demiş, arkadaşı da “Ver bana, ben tahsil ederim. Evi var mı bu adamın, yazıhanesi var mı, telefonu var mı. Ben alırım” demiş. Ev sahibi, araba sahibi, meslek sahibi yaptığım adam cehaletten evime haciz kamyonu gönderdi evden eşya kaldırmak için.

41


42


43


Röportaj Kartal Tibet “Oynamıyorum” diyor, Ertem Eğilmez “Filmlerini ben işletiyorum” diyor. Hayatını kurtardığım adam bunlar. “Sen hakkını aldığını mı zannediyorsun? ” diyor Ertem. “Ne demek o?” diyorum. “Biz sana gönlümüzden kopan bir rakam veriyoruz, sen de alıp gidiyorsun. Senin Karaoğlan filminin kazancı İstanbul bölgesinde 120 bin lira ise biz 70 bin üzerinden hesaplıyoruz, sen de onun içinden hakkın neyse alıp gidiyorsun” diyor. “Ben sana itimat ettim” diyorum Ertem’e. “Benim ortağım öyle karar veriyor, benden de çalıyor” diyor. Ne yapayım ben bu adamları? Aldım filmleri ondan Hulki Saner’e verdim. “Suatcığım, Avrupa Avrupa diyordun ya, işte tam zamanı” dedim. GÖLGE: Siz Türkiye’de Suat Yalaz’sınız ama Avrupa’da tanınmıyorsunuz. Nasıl kabul ettirdiniz kendinizi Avrupa’ya? Suat YALAZ: Ben Türkiye’de gol kralıyım. Fransa 2. Liginden takımlarda rahatlıkla iş bulurum diye gidiyorum. Görüştüğüm 3. Yayınevi Karaoğlan’a alıcı oldu. Gittiğim ilk yayınevinde adam “patron tatilde” dedi, diğeri “patron Amerika’da” dedi. 3. Yayınevinde adam baktı “Bunlardan ne kadar var?” diye sordu. “6 Bin sayfa var” dedim. Adam “Bundan dizi albüm çıkar mı çıkmaz mı, her ay bir sayı yayınlanır mı?” diye merak ediyor. “Nasıl oluyor 6 Bin sayfa?” dedi. “Türkiye’de bu günlük gazetede yayınlanıyor, her gün yayınlanıyor, ayda 30 sayfa yayınlanıyor” dedim. “bana şu sayfaların bir tercümesini getir” dedi, orada Cumhuriyet Gazetesi temsilcisi arkadaşım vardı, çeviri verdi. Bir Yudum Su macerası. Delice’nin Dört Kızı adı ile Milliyet gazetesinde de yayınlanmıştı. Derebeyi ile olan bir su kavgasını anlatır. Derebeyi ile köylüler su için kavga eder, Karaoğlan köylülerden yana çıkar, derebeyine kafa tutar köylüleri suya kavuşturur. Yayınevinin sahibi okuduktan sonra “Tamam, alıyorum, dedi. Ama resimler güzel diye almıyorum, hikâyeler çok güzel” dedi. Bana en düşük tarifeden sayfa başı ücret ödedi. Bende epeyce stok olduğu için ben onlara her ay 70 sayfa verdim. 70 sayfa da ayda 4-5 bin

44


Röportaj

frank gibi güzel bir para yapıyordu. Çizmeye çalışsan çizemezsin. Başka yayıncılara da iş yaptım o sırada, Türkiye’ye de iş yapıyordum. Milliyet’e çizmeye devam ediyordum. En güzel tarafı neydi biliyor musunuz; Fransa’da ilk gittiğimde, otele yerleştim sonra yürüyüşe çıktım Şanzelize’de dört şerit gidiş dört şerit dönüş bulvarda sadece motor hırıltısı var hiç klakson sesi yok. Yağmur gibi, sel gibi insanlar geçiyor ama bir tek bağırarak konuşan yok. Yanımdan bir erkek geçiyor, mis gibi kolonya kokuyor, losyon kokuyor. İşte be Suat Yalaz dedim kendi kendime. Arabada levye ile dolaşmak yerine şu güzelliğe bak dedim. Çok mutlu oldum. O günlerde de Türkiye’ de terör almış başını gitmiş, sağcılar solcuları, solcular sağcıları öldürüp duruyordu. Türkiye’de kalsaydım solcular bana sen sağcısın Karaoğlancısın diye düşman olacaktı, sağcılar hep sol hikâyeler anlatıyorum diye beni sevmeyecekti. Ben bir yerden bulaşacaktım bu işe ve ya vuracaklardı ya da kötü bir şey olacaktı. Fransa’da kaldığım süre içinde de Türkiye ile bağlantılarım koptu. Koparsa kopsun canım, bu kadar verimsiz bir ülke. Beş verdim bir alamadım. GÖLGE: Zaman gazetesinde bir röportajınızı gördüm. “Bugün çizsem Karaoğlan camiye giderdi” diye de sizin sözünüzü manşet yapmışlar. Ne demek istediniz bu sözünüzde? Biz nasıl anlayalım bunu?

Suat YALAZ: Kardeşim, Zaman gazetesi röportajı yapan. Fethullah Gülen’in gazetesi. Riyakârlık yaptım. Karaoğlan’ı istesem camiye de sokardım ama bende hiç cami kültürü yok ki. Ben besmeleyi zor çekiyorum. İlgilenirdim, Karaoğlan camiye girer iki rekât namaz kılıp imamın arkasındaki haini bulup bir namaz macerası yapardım. Bende İslam’ın genel kültürü var da ibadet camii falan… Bir de orada halen sponsor arıyorum. Olta sallıyorum. Camii demek zorundayım, malımı satacağım.

45


Röportaj

GÖLGE: Ama siz İslam tarihi yazıp çizdiniz, Halid bin Velid yazıp çizdiniz. Belgesel çizgi romanlar yaptınız. Suat YALAZ: Siz gördünüz mü İslam tarihini? Fotoğraf değil, hafif bir ekolin boyayla renklendirme. Abartısız. Bizim Ankaralı Ramazan Türkmen bana renkli çalışmalarını gönderdi, çok güzel çalışmalardı, çok ağır bir çalışma. Çizgi romandaki renklendirmenin başka bir şey olması lazım. Sen afiş yapar gibi çizgi roman renklendirmeye kalkarsan olmaz. Nitekim Malazgirt kitabını bastırmış 10 bin tane. “Suat abi, son kısmı renksiz, siyah beyaz basıldı maalesef” diyor. Bunu bana daha önce söylediği zaman “Ramazancığım, demiştim. Renksiz çıkmaz. Sana bir formül söyleyeyim. Geçeceksin sayfanın başına, alacaksın eline ekolini, resimlerin üzerine şlap şlap atacaksın şurası mavi, şurası sarı, şurası yeşil diye. Bir ressamın fırçasının değmesi

46


47


Röportaj yeter. Yeter ki renkli olsun. Gökyüzüne bir mavi, arka fona bir sarı, pat pat geçeceksin”. “Abi, dediğin gibi güzel yapacağım” dedi ama sonrasında “Ne oldu?” diye sordum “Abi, maalesef yetiştiremedik, renksiz çıktı” dedi. Ben yarım gazete sayfası işi her gün yaptım. Her gün araştırdım, yazdım, çizdim, renklendirdim. Her gün nasıl yaptım? Dediğim gibi o hafif renklendirme metodu ile. GÖLGE: Karaoğlan’dan başka bir kahramanınız daha var Yandım Ali. Bize yandım Ali nasıl ortaya çıktı onun da hikâyesini anlatır mısınız? Suat YALAZ: Karaoğlan ile Orta Asya’dan başladık. Selçuklularla Anadolu’ya geldik ve uzun süre kaldık orada. Güneş gazetesi çıktı, beni çağırdılar. “Size Karaoğlan çizmeyeyim, dedim. Anlatacaklarımı anlattım, herkes okuyacağı kadar okudu ama bir de yakın tarihimizi yazıp çizeyim. Milli mücadeleyi, işgal altındaki İstanbul’u anlatayım. Size yeni bir kahraman çıkartayım” dedim. Avrupa’nın bana verdiği sayısız kazançlardan birisi Fransızların işgal altındaki Paris’te bir kahramanları var, yaşamış bir adam. Jean Moulin diye biri. Jean Moulin büyük işkencelere rağmen direnişçilerin adreslerini vermeyen bir direnişçi. Sonradan Alain Delon, Belmando Paris Yanıyor MU? diye bir film çekip canlandırdılar. “İstanbul işgal altındayken bizim de bir sürü Jean Moulin’imiz vardı herhalde. Sonra değişik dergileri, gazeteleri okuduğumuzda görüyoruz, Atatürk’ün gizli gönderdiği haberciler, telgrafçılar var. Telgrafçıları kurtarmak diye bir şey var. İşgal altında telgrafçılar Atatürk ile bağlantı kuruyorlar. Bunları anlatmamız lazım” dedim. 80 tane Karaoğlan macerası var. Hiç yakın tarihimizi anlatmadık. Yandım Ali İstanbul’un işgalinden önce Mekke ve Medine’ye gitti. Yandım Ali filmde de söylüyor “Bizim Arap çöllerinde, Mekke’de Medine’de çekmediğimiz çile kalmadı. Ben sevgilimle Viyana’ya gidep sakin bir hayat süreceğim, Türkiye’yi ben kurtaracak değilim” diyor. Sonra Türk köylülerine silah veriyorlar. Köylüler kağnılarla silah kaçırırken Yandım Ali görüyor. Topal bir adam kağnıyı itiyor, ufak bir çocuk kucağında mermi taşıyor. Bunun da cebinde parası var Viyana’ya gidip sevgilisi ile dalga geçecek. “Ben milletimi bu durumda bırakamam. Ben yeni bir sevgili buldum” diyor, kalkıp gidiyor. Anadolu yeni sevgilisi. Böyle şeyler anlatmak istediğimi söyledim. Güneş’ten ayrılıp sabah’a geçtiğim zaman ‘da Kut zaferi var, Osmanlı’nın son zaferi, Kut-ül Amara diye bir yer var. Osmanlı’nın İngilizleri esir aldığı savaş. Enver paşa Rauf Orbay’a Pakistan’a git diyor, Afganistan’a git oradaki Türkleri ayaklandır diyor, biz burada kaybediyoruz, İngilizleri orada Hindistan’dan atalım diyor. Rauf Orbay’ın tarihi bir lafı var “Afganistan’ın haritası bile yok ki elimizde, nasıl gidilir Afganistan’a” onu anlattım Kuhi Baba Destanı diye. İsmailiye Mezhebi’nin Atatürk’e yolladığı bir para var, Afgan dağlarında kaybolmuş. Yandım Ali başka bir sebeple gidiyor, Rauf Orbay yanında Çerkez Ethem onun fedaisi, korumalarından biri. Rauf Orbay Afganistan dağlarında çetelerle metelerle başa çıkamıyor, dönüyor. Yandım Ali kalıyor orada. Kanal Seferi kitabını yaptım. Kanal Seferi’nde Kürt bir albayın divanı harbi vardır. Türk askerleri Erzurumlu, Erzincanlı çocuklar yüzme bilmiyor. Bellerine can simidi yerine su kabağı bağlayıp yüzmeye, su üstünde kalmaya çalışıyorlar. Ellerinde tüfeği, bilmem nesi. Kanalı geçip yukarıda bekleyen İngilizleri öldürecekler. İngiliz oraya çoktan mitralyözünü koymuş. Büyük bir hezimet. O sırada bir Alman subayı Türk zabitine “Geri çekil deme, hücum de” diyor. Türk zabit “Ölüyoruz, çocuklar ölüyor” diyor. Bunu gören Yandım Ali Alman subayın yanına koşuyor, kıçına bir tekme, herif düşüp ölüyor. Orada olayı gören bir başka Alman subayı “Bu adam bir Alman subayının ölümüne sebep oldu” diyor. Yakalanıyor Yandım Ali, idam mangasının karşısına çıkacak. Kürt Albay’ın o zamana kadar daha idam kararı vermediği bir davası yok. Savaş esnasında bir üste tekme atıp ölümüne sebep olmak. Yandım Ali ile Kürt albayın bir konuşması var. Ankara’dan gelen Ramazan

48


Röportaj

Türkmen ve İstanbul’dan çocuklarla oturduk, konuştuk. Bu da Suat Yalaz’ın kariyeri için çok önemli bir şey. Ben araştırıp yazıp çizmekten yaptığım romanları tadını çıkarta çıkarta okuyamadım. Ben o macerayı hatırlamıyorum. Okuma fırsatı bulamadım, tadını çıkartamadım. Orada çocuklara dedim ki “Şu Kürt Albayın Divan-I Harp konuşmasını bir okuyalım” dedim. Yandım Ali Kürt Albay’ın karşısına çıkıyor. Albay “Sen İngilizlerle beraber çalışırken yakalanmışsın Kahire’de. Üzerinde İngiliz pantolonu, İngiliz kol saati ile yakalanmışsın”. Yandım Ali “Albayım, ben orada esirdim Lawrence’in esiriydim. Kurtulup Kanal Savaşı’na katılmak için bu tarafa geçtim”. Albay “Ulan, götünde İngiliz donu ile yakalanmışsın. Kolunda İngiliz kol saatiyle yakalanmışsın. Bir de utanmadan yalan söylüyorsun”. Yandım Ali “İngiliz donunu hastaneden kaçarken dövdüğüm İngiliz’den aldım, Kol saatini de arabasına bindiğim bir İngiliz onu öldürmediğim için hediye etti”. Albay “Lawrence’in elinden kaçıyosun, İngilizleri dövüp üniformasını alıyorsun, öldürmediğin için bir İngiliz sana kol saati hediye ediyor. İngilizlerle bir nikâhlanmadığın kalmış.” Yandım Ali “Ben Cemal Paşa’nın emri ile katıldım Kanal seferine. “ “Albay”. Delirtme beni ulan! Niye bu kadar güzel İngilizce konuşuyorsun? Yandım Ali “Efendim Rauf Orbay ile birlikte Liverpool’dan Türk gemilerini almaya gittiğimizde ben güverte zabitiydim. Limanda öğrendim İngilizceyi, argolarını.” Albay “Sen Hüseyin Rauf beyle Liverpool’a mı gittin? Ulan, neredeyse Enver Paşa’nın yaveriyim diyeceksin, amma yalancısın.”

49


Röportaj

Ben tüm bunları unutmuşum. Çocuk okuyor ben gülüyorum. Albay “Peki, Alman subayı tekmeleyip öldürdüğün doğru mu?” Yandım Ali “Efendim bizim Türk zabitini öldürmek için alnına tabancayı dayamıştı. Ben de tekme vurdum düştü öldü.” Kürt Albay yerinden kalkıp yanına geliyor, tabancasını çekiyor. Adam itiraf etti, bekliyorsun vuracak. O gün oraya “devamı yarın” yazmışız. Ertesi gün Kürt Nevzat Albay geliyor, gözü dolmuş, tabancayı uzatıyor Yandım Ali’ye “Oğlum biz askerlik boyunca hep şu Alman’ın götüne bir tekme atmayı hayal ettik ama yapamadık. Sen yapmışsın. Bu tabancayı taşımak bizim değil senin hakkın” deyip tabancayı Yandım Ali’ye veriyor. Odada olaya şahit olan Alman subayı “Bu bir skandal” falan filan derken Kürt Albay Yandım Ali’ye sarılıp şapır şapır ağlıyor. Ben Türk Kürt kardeşliğini falan birlikteliğini anlatıyorum. Bir gelirim olsa her şeyi bir kenara bırakıp kendi transatlantiğimi kendim suya indirip hepsini yeni baştan okuyacağım. Tüm eserlerimi yeniden okuyacağım. GÖLGE: Amerikan çizgi romanında süper kahramanlar var. İtalyanlar western hikayelerini çizdiler çizdiler çizdiler. Türk çizgi romanına baktığımızda da tarihi çizgi roman yapımız mı var demek lazım, milliyetçi bir çizgi romanımız mı var demek lazım? Suat YALAZ: Çizgi romanda böyle bir sınıflandırma olmaz. Milliyetçi bir çizgi roman da, bilmem ne de diye. Çizgi roman başlı başına bir sanattır sinema gibi.

50


Röportaj GÖLGE: Sizden önce tarihi, milliyetçi çizgi romanlar çizilmiş birkaç tane. Siz başlıyorsunuz Karaoğlan’la arkanızdan Tarkan geliyor, Kara Murat geliyor, Malkoçoğlu geliyor, sel gibi geliyorlar. Çocuk dergilerine bakıyorsunuz yerli üretim Tengiz filan hepsi milliyetçi-tarihi çizgi romanlar. Yüzbaşı Volkan bile milliyetçi. Suat YALAZ: Milliyetçiliği körüklemek için yapılmış çizgi romanlar var Yüzbaşı Volkan falan. Ama Tarkan’a Türk milliyetçisi filan diyemeyiz, o Hun. Ne kadarı Türk ne kadarı Moğol bilmiyoruz. Türkler Türkmen. Milliyetçiliği Türk çizgi romanı için bir kaba koyamıyorum. Ben resimli roman sanatını icra ederek Enver Paşa’yı anlattım, milliyetçi mi bu? Tarihi. Suat YALAZ’a milliyetçi resimli romancı denir mi? Denmez. Ben bir Türk kahramanı yarattım “Biz Türkler 20 düşmana bedeliz” diye de laflar etmedim. Karaoğlan sıkıştığı zaman zayıflık alametleri gösterdi. Kozanoğlu ile anlaşamadığımız noktalardan biri de buydu. Kaan “Hah ha geliyorlar bakalım 200 kişiler. Gelsinler bakalım, hepsini tahta kurusu gibi ezeceğim” diyor. Ben o teksti değiştiriyorum “Eyvah geliyorlar. Bu sefer ayvayı yedik. Kaan saklanacak yer ara kendine” diye değiştiriyorum. Kozanoğlu ertesi gün diyor ki “Niye değiştirdin” “Yahu hocam, 5 kişiyi döver 10 kişiyi döver de 200 kişi gelirse ‘gelsinler bakalım ha ha’ o zaman işin süspensi kalmıyor. Bu adam 200 kişiyi de dövüyorsa ben niye merak edeyim o kavganın sonunu? Bir mantığı yok” Ben bu soruyu cevaplandıramıyorum. Beni aşıyor. Sanat sanattır. GÖLGE: Mehmet Sevinç’in özellikle merak ettiği bir soruyu sorayım şimdi de. Uderzo’nun Asteriks’ini yeni nesil çizerler çizmeye, yeni nesil yazarlar yazmaya başladı. Karaoğlan için de bir yazar gelip size “Ben bunu yazmak istiyorum” bir çizer gelip size “Ben bunu çizmek istiyorum” dese buna müsaade eder misiniz? Suat YALAZ: Etmem, çünkü böyle bir okul yok Türkiye’de. Orada var. Orada Red Kit’i yapan Morris’in talebeleri var. Okuyucuları var. Çizgi roman 100 senelik, 200 senelik bir olay orada. Türkiye’de çizgi roman nerede ise Suat Yalaz ile başladı. Benden önce çizgi roman diye bir sorun yoktu. Benim çizdiğim 82 tane Karaoğlan macerası var. Suat Yalaz çizmiş. Onları renklendirsinler, baskı kalitesini yükseltsinler yine basalım. Kul Bakay’ın mezarının hangi genç benden iyi çizecek, hengi genç benden daha iyi bu hikâyeyi anlatacak? Mor Kâküllü Şehzade; Dede Korkut’tan uyarladım. Suat Yalaz’ın bütün ustalığını koyduğu harika bir hikâyedir. Ben orijinallerimi sıralamak için gözüm gördüğünde oturuyordum, sıralarken bazen kendimi kaptırıp okumaya başlıyordum. Kendi yazdığım şeyi bile merak edip sonuna kadar okuyordum. Shakespare’nin Tolstoy’un kitapları neden yeniden yeniden basılıyor da Suat Yalaz’ın kitapları tekrar basılamıyor? Bir İnce Yılan hanı macerası vardır, Türk Ermeni kardeşliğini anlatır. Kilikya, Adana taraflarında Haçlılar gelip Ermeni prense “Bizimle birlikte ol, Türkleri Anadolu’dan atalım” der. Ermeni prens Aram da der ki “Biz Türklerle burada yüzlerce yıldır birlikte oturuyoruz. Siz gelip bizim huzurumuzu bozdunuz” der haçlılara. “Sen yarın yine memleketine karının koynuna gideceksin biz burada Türklerle koyun koyuna yaşayacağız”. Suat Yalaz hikayede anlatıyor. İnce Yılan Hanından daha iyi bir Karaoğlan macerasını kim yazacak, kim resimleyecek? Niye tekrar yayınlanmıyor İnce Yılan Hanı? Hatta benim kendimin renklendirdiği bir macera vardı, o da aranıp bulunmalı. Siz inanıyor musunuz daha iyi çizen bir genç gelip Suat Yalaz’ın Karaoğlan’ını çizecek. Daha iyisi var mı, bulabilir miyiz ki? Suat Yalaz’dan önce Ratıp Tahir’in yaptığı resimlenmiş hikâyeler vardı. Amerikan tarzı resimli roman benim Kaan’la, Karaoğlan’la başladı. 1960 yılında. Daha öncesinde Tahsin Demiray’ın Çocuk Haftası diye bir çizgi roman dergisi çıkıyordu. Orada resimli roman denemeleri vardı. Benim getirdiğim Mandrake tarzı, Flash Gordon tarzı Amerikan tarzı modern çizgi roman değildi onlar. Resimlenmiş yazılardı. Zaten ratıp

51


52


Röportaj

Tahir’den sonra ben yepyeni bir anlayışla balonlar içerisine konuşmaları koydum. Ratıp Tahir’de yoktu böyle bir şey. Amerikan tarzı modern çizgi romanın Comics’in getirdiği şablonu ilk uygulayan ben oldum. Benden sonra da Sezgin’di şuydu, buydu. Ayhan Başoğlu ve Şahap Ayhan benden önce de çizgi romancıydılar. Mesela bu Şahap Ayhan ve Ayhan Erer ilk Tarkan’ı birlikte çizdiler 1950’den önce Çocuk Haftası Dergisi’nde. İkisi de benden yaşça da büyüktür. Onlar Tarkan’ı çizdiler ama altında yazı vardı, balon malon yoktu. GÖLGE: Sizin Tarkan dediğiniz Sezgin Burak’ın Tarkan’ından önce bir başka Tarkan değil mi? Suat YALAZ: Çocuk haftası dergisinde Şahap Ayhan ve Ayhan Erer beraber çizdiler. Bir Tarkan çizdiler. İçeriğini hatırlamıyorum ama Hunlu munlu birşeydi. Belki de Sezgin çocukluğunda filan görmüş benimsemiş sonradan yapmış olabilir. Yine Kozanoğlu’nun yarattığı kahramandır Alpago ben de yaptım, başkaları da yaptı şu da oldu, bu da oldu. İsim babası aslında Kozanoğlu’dur ama ben de yaptığım için Kolsuz Kahraman’ı oradan Alpago’yu aldım, geliştirdim, fantastik şeylere soktum. GÖLGE: Sizin Hal Foster’in Prens Valiant’ından çok etkilendiğiniz söyleniyor. Sizin için ne ifade eliyor, nedir Prens Valiant? Suat YALAZ: Beni karikatüristlikten resimli romancılığa atlamamı sağlayan ressamdır Hal Foster. Çünkü o zaman elimizde Hal Foster’in Prens Valiant’ından yani Kahraman Prens’den başka çizgi roman yoktu. Hal Foster Tarzan’ı çizen kişi. İskoçyalı. Çizgi roman tarihinde Tarzan’ın yeri çok önemli. Onun çizgi romanlarını Almanya’daki Fransa’daki dostlarımdan istiyordum, onlar getiriyordu. O güne kadar karikatüristtim. Birden bire çizgi roman isteniyor benden. Baktım onun dağlarının tepelerinin çizimlerine. Onun çizimlerinin benim çizgi romancı olmamda çok faydası oldu. Resimli romanın ilk derslerini oradan aldım. Şöyle yapmak lazım böyle yapmak lazım, atlar böyle çizilir, gökyüzü şöyle çizilir. Yakın plan uzak plan yukardan kuşbakışı falan filan diye. Çok önemi var benim çizgi romancılığımda. Avrupa’ya gittiğimde Hugo Pratt’tan çok etkilendim. Hugo Pratt benim gibi kendi öykülerini resimleyen bir sanatçı. Bir Angouleme Dünya Resimli Romancılar Festivali’nde Hugo Pratt, D’argout yayınevinden bir çizer ve Victor de la Fuente ile tanıştım. Dünya çapında büyük idol. Ben de yanlarına yaklaştım. Karaoğlan Kebir adıyla 15 günde bir yayınlanıyor o sırada. Yanımda Kebir’in iki renkli baskıları var, oturdum yanlarına. Koydum masanın üzerine çizgi romanlarımı “Nasıl buluyorsunuz” dedim. Victor de la Fuente baktı sonra Hugo Pratt aldı eline sayfalarına baktı. “Bunları siz mi

53


Röportaj çiziyorsunuz” dedi Pratt. “ben çiziyorum” dedim. “On beş günde bir mi yayınlanıyor” dedi. “Evet” dedim. “yazılarını kim veriyor?” dedi. “ben” dedim. “Efendim” dedi. “Ben yazıyorum senaryolarını” dedim. “Hem yazıyorsunuz hem çiziyorsunuz on beş günde bir” dedi. Adam pat diye attı masaya çizgi romanları “bunu ben yapamam” dedi. Büyük, devasa adam “bunu ben yapamam” dedi. Pratt’da yazıyor çiziyor ama o bir albümü bitirdikten sonra iki sene kayboluyor. O güzel tatlı bir para aldığı için o para onu iki sene idare ediyor. Her yeni baskıda yeniden telif ücreti alıyor. Adam da rahat rahat çalışıyor, yazıyor, çiziyor. Canı istediği zaman çizmiyor. Ben yazıyorum, çiziyorum, parayı alıp ay sonunu zor getiriyorum. Gir western Blueberry’i çiziyor, yazarı Jean-Michel Charlier. Yazar başka çizer başka. Ret Kid’i çizen Morris kendisi yazıp kendisi çiziyordu bir de Ten Ten’i Herge kendisi yazıp kendisi çiziyordu. Morris’in Ret Kid,i Herge’in Ten Ten’i, Hugo Pratt’ın Corto Maltese’i bir de Suat Yalaz’ın Karaoğlan’ı Kebir’i ve Soni Ringo’su var. Üzüntüm Türk çizgi romanına, Türk sinemasına bu kadar güzellikler getirmiş bir adam… Bunca yıldır tatil yapmadan, denize girmeden çalıştım. Ben deniz hastasıyım, tekne hastasıyım. Bir şair demiş ya şiirinde: Hep rıhtımda ufuklara bakıp büyük büyük gemilere binip açık denizlere gitmek isterdi. Rıhtımda öldü. Beni anlatıyor şiir. Hep resim masasında yüzmeye gidemeden öldü diyecekler. Ben çocukluğumda yüzme şampiyonuydum. Su kuşu derlerdi bana. Sabah girer akşama kadar yüzerdim. Ak Altın filminde Akçakoca’da set arasında denize atlayıp uzun uzun yüzüyordum. Yemek saatine kadar yüzüyorum. 1 kilometre gittim geldim, uzun kulaçlar atıyorum. Yemek salonuna girince Çolpan ilhan “Suat o ileride yüzen sen miydin, ne kadar güzel yüzdün tebrik ederim” dedi. GÖLGE: Soni Ringo hakkında bir şeyler söylemek ister misiniz Suat YALAZ: Fransa’da Kebir yayınlanırken piyasada küçük cep kitabı westernler var. İtalyan yayınları. Yayıncım “Bize bir western yapar mısın?” dedi. “yaparım” dedim. “Çizgilerin tamam ama bir yazar bulmak lazım” dedi. “Ben yazarım” dedim. “Sen de her şeye ben yaparım diyorsun” dedi. “Ben 8 film çekmiş adamım, onların senaryosunu, diyaloglarını yazmış adamım. Elbette yaparım, çocuk oyuncağı” dedim.

54


Röportaj

Şefle patron konuşuyorlar “Çocuk oyuncağı diyor” dedi. “Hadi bakalım” dediler. Orada bir Türkiye Yahudisi kız vardı Lali diye. Ben Türkçe yazdım o Fransızcaya çevirdi. Soni Ringo başladı. Hem ekstra bir para kazanmak için başladım hem de zaten Karaoğlan’ın Türkiye’deki çizdiğim maceraları yayınlanıyordu. Ringo çok iyi gitti fakat sonra Cezayir fazladan Kebir istedi. Fas Tunus Cezayir’de çok tuttu Kebir. Patron dedi ki “Ringo’yu keselim sen 15 günde bir Karaoğlan daha yaz çiz bana”. Böylece Soni Ringo’yu bıraktım. Orada Eli Wallace’yi

Hugo Pratt,

55

D’argout yayınevinden bir çizer ve Victor de la Fuente


56


57


Röportaj çiziyordum, Clint Eastwood’u çiziyordum, Charles Bronson’u çiziyordum. Bir İngiliz yayıncı geldi, patronla ringo’yu konuşuyorduk. İngiliz yayıncı “Kebir’i alamam İngiltere için ama Soni Ringo’yu alabilirim o ilginç. Orada da şöyle bir sakınca var, siz Charles Bronson’u çiziyorsunuz ama Warner Bross izin vermeyebilir bunun yayınına“ dedi. Patron bana bakıyor, cevap bekliyor. Ben de “Ben Charles Bronson’u çizmiyorum, ben dayımı çiziyorum. Ama dayım öyle bir adam ki tipi aynen Charles Bronson’a benziyor” dedim, gülüştük. Ratip Tahir BURAK Ratip Tahir ile benim fazla bir hatıram yok. Ratip Tahir çok usta bir çizerdi ama eski ekol, Osmanlı rüzgârı vardı her tarafında. Modern Amerikan resimli romanının etkisi yoktu Ratip Tahir’de. Az çizgili sinema kareleri gibi çizgisi yoktu Ratip Tahir’in. Bol taramalı, bol işlemeli işleri vardı. Kırk Şehitler Kalesi gibi, pehlivan hikâyeleri gibi yüzlerde falan bol tarama vardı. Amerikan çizgi romanında az çizgi var, balonlar var Ratip Tahir Burak hiçbir zaman balonlu çizgi roman yapmadı. Üstte resim altında yazı vardı. Benim resimli roman anlayışıma uzak bir ustaydı. Ratıp Tahir yoruldu, bir genç çizer Akşam gazetesinde bir şeyler çizsin hocayı dinlendirsin dediler ama ben hiç Ratip Tahir’i görmedim. Bizim çizgi roman serisi tuttu, Ratip Tahir’in köşesinde yayınlandı, Ratip Tahir bir daha o köşeye dönemedi. Bir gün gazetede karşılaştık “Suatçığım, senin resimli roman çok tuttu” dedi. Ben de “Eeee! Hocamız kim?” dedim. Hoşuna gitti tabii ama o benim hocam değildi, zaten tarzı da bana uygun benim sevdiğim beğendiğim bir tarz değildi. Ratip Tahir’i taklit ederek bir şeyler yapmayı aklımın ucundan bile geçirmedim. Ama Amerikalı Alex Raymond’a bayılıyordum. Onun gibi el kol arka plan çizmeye çalışıyordum. Alex Raymond’du benim ilk hayran olduğum ressam. Ratip Tahir hoca ile bir kere karşılaşmışlığımız var orada da “beni yerimden ettin kerata” der gibi “Senin roman çok tuttu” dedi, ben de “Hocamız kim” dedim. Abdullah Ziya KOZANOĞLU Kozanoğlu benim çocukluğumun idolü, ben onun kitaplarını okuyarak Orta Asyacı oldum. Atlı Han vardı mesela Olcayto Salancı vardı onun kahramanı, ilk doğan oğlumun adını Olcayto koydum ondan esinlenerek. Oğlum doğduğu zaman Havadis gazetesinde karikatür çiziyordum, günlük karikatürler. Gazetenin yöneticisi Bahadır Dülger “Adı ne bunun” dedi, “Olcayto” dedim. “Salancı’sı da var mı?” dedi. Kızıltuğ, Atlı Han, Savcı Bey, Sarı Benizli Adam hepsini okumuşum, idolüm. Bugün bir futbolcu için Messi nasıl ulaşılamaz bir idolse Kozanoğlu da benim için ulaşılamaz bir idol. Beni çağırdı gittim. İki metrelik boyu iri yarı, gür sesli. Tam bir “Babayiğit”ti. Çok becerikli bir adamdı. Adana’nın gençlik Parkının girişinde girişinde heykeller vardır, o parkın heykellerini yapan Abdullah Ziya Kozanoğlu, heykeltıraş,

58


59


Röportaj

mimar, romancı. Böyle bir insanla tanıştığım için çok keyif almıştım fakat Akşam gazetesine girdiğimde ilk çekişmeyi de onunla yaşadım. Sonrasında Kaan’ı bırakıp Karaoğlan ile yola devam ettim, onun diğer kahramanlarını çizmek de istemedim, öyle bir vaktim de olmadı, filmlerle Karaoğlan ile geçirmek istedim vaktimi. Kozanoğlu’da basından elini ayağını çekip Arena tiyatrosunun sahibi oldu İstiklal Caddesi Sıraselviler tarafında. Beni çağırıp denize atan, kahraman yapan o. Hiçbir zaman onun bana yaptığı iyiliği unutmadım. Filmlerimi yaptığım zaman hiç ihmal etmedim, galalarına çağırdım her zaman. Geldi, keyifle seyretti, tebrik etti. Onun da yapmak isteyip yapamadığı şeyleri talebesinin yapmış olması çok hoşuna gidiyordu tabii. Benim filmlerimi yapan adam Kudret Sabancı filmin afişinde adımı koymuyor kardeşim. On beş sene peşimde koşup da “Suat abi Karaoğlan filmi çekeceğim” diyen adam. 29-30 yaşlarından beri, beni tanıyan adam. Karaoğlan arşivi var, Karaoğlanları listelemek için bendeki arşiv yeterli gelmedi bendekinden çok Karaoğlan var evinde. O kadar Karaoğlan hastası, Karaoğlan filmi çekme fırsatı çıktı o ne yaptı, filmin afişinde şaha kalkmış bir at üzerinde Karaoğlan var. Afişin üzerinde Yönetmen Kudret Sabancı altta yapımcı TMC. Suat Yalaz’sız Karaoğlan olur mu? Ian Fleming’siz James Bond olur mu? James Bond filmi yapacaksan bir köşeye Ian Fleming diye de yazacaksın. Adam Suat Yalaz’ı siliyor, çıkartıyor afişten. Seyirci de baktı film Karaoğlan ama Suat Yalaz yok. Suat Yalaz’ın olmadığı bir yerde de Karaoğlan ya kaçaktır, ya korsandır ya da hırsızlamadır diye gitmedi filme. Cengiz Semercioğlu bir program yaptı tam 36 dakika sürdü. Herkes kendinden ve filmden bahsetti, 36 dakika boyunca kimse Suat Yalaz demedi. Tam program bitecekti ki Cengiz Semercioğlu bir soru sordu, Kudret Sabancı tuzağa düştü. Semercioğlu: Kudret Karaoğlan milliyetçi, Orta Asyacı, Türkçü ama Karaoğlan kafatasçı değil. Başka milletlere karşı düşmanca bir tutumu yok, insancıl. Bunu neye dayandırıyorsun? dedi. Kudret de tuzağa düşüp “Suat Yalaz’ın duruşu” dedi. 36 dakikalık programda Suat Yalaz’ın duruşu 1 saniye bile sürmüyor. Ben devamlı vefa duygusunu anlatıyorum. Şimdiki çocuklarda, şimdiki sanatçılarda yok böyle bir şey. Ben elli senedir yaşatıyorum Karaoğlan’ı. Karaoğlan devamlı yayınlanıp yaşatılması lazım, moda şeyler değil onlar. Karaoğlansız Karaoğlan filmi Kartal Tibet’i Karaoğlanlıktan azlettikten sonra Camoka’nın Dönüşü diye bir film yaptım. Filmciyim, yazıhane var, çalışanlar var, ekmek teknesinin yüzmesi lazım. Kartal’ı Karaoğlanlıktan azlettiktim ve sonra acilen bir Karaoğlan filmi çekmem lazım. Danyal Topatan Camoka’yı oynamaya hazır. Ben de çizgi romana Milliyet’te devam ediyorum. Camoka’nın Dönüşü Kartal Tibet’in vefasızlığı üzerine kurulmuş bir hikâyedir. Milliyet’te çizdim. Kartal Tibet benim Karaoğlan’dan önce Yeşilçam’ı denemiş fotoğraflarını çekmişler, denemişler ama olmamış. İçinde ukde olarak kalmış. Arkadaşı Çetin Köroğlu ile Ankara’da tiyatro kurmuş ama işler yürümüyor. İstanbul’dan bir gazeteci gitmiş, çizgi romancı gitmiş, filmci bile olmayan bir adam Kartal’a “Sen Karaoğlansın” demiş. Kartal’ı aktör yapmış. Adından dolayı, “Altay’dan gelen Kartal Tibet yaylası üzerinde süzülüyor” diye düşündüm. Karaoğlan’ı seçmek için yarışma bile açtım. Kartal Tibet’siz Karaoğlan filmleri Benim haftalık 5-6 dergim vardı. Hem film yönetiyorum hem dergi çıkartıyorum. Dergimi yönetenler kötü yönetmiş, benim en pahalı dergim Salıncak dergisiydi. Erkekler için Erkekçe gibi Playboy gibi bir dergi. Onun satışı çok iyiydi, pahalı kuşe kâğıt bir dergi. Polis topluyormuş dergiyi. “nasıl gidiyor satışlar” diyorum “Bir tek iade yok Suat Bey” diyorlar. “O zaman baskıyı 2 bin arttırın” diyorum. Sonra “Nasıl durum” diyorum yine “Hiç iade yok Suat Bey” diyorlar. “O zaman 5 bin artırın” diyorum. Film bitiyor dönüyorum, masanın

60


Röportaj üzerinde ödenmesini bekleyen bonolar var. Ne oldu diye soruyorum “Polis topladı da, falan da”, “Bana neden iade yok diyorsunuz, söyleseydiniz ya zamanında” “Ama Suat Bey moraliniz bozulacaktı orada dağda canınız sıkılsın istemedik.” Kardeşim o zaman söyleseniz 40 bin liralık moralim bozulacaktı, şimdi 400 bin liralık bozuldu. 40 bin lira ödenir de yarım milyonu nasıl ödeyeceğiz? Ama hiç ödeyemem diye korkmadım. Nasıl olsa Kartal var nasıl olsa 2 Karaoğlan çekiyorum her sene, bir sene de 3 film çekerim borcumu öderim diye düşünüyorum. Zaten benim Yeşilçam’da ünsüz birini bulup Karaoğlan yapmamın sebebi bu, adam bana şükran duyar. Benim sıkıntıya düştüğümü duyan Kartal başka filmcilerle görüşüyor. Zaten film çekmeye yetişemiyor. Ben de Kartal’a Bu yaz Yüzbaşı Kartal diye bir James Bond türü film çevireceğiz, sen MİT’te yüzbaşı rütbeli sivil bir ajan olacaksın İsviçre’deki bir mafya liderini yakalayıp getireceksin. Ben kartal’la anlaşma filan yapmıyordum, tamam abi diyordu. Nisan ayına sözleştik ama Nisan ayında bana “Nisan ayı değildi abi, Eylül’de Karaoğlan ile iç içe çekecektik ya” dedi. Atlı Orta Asya’da geçen Karaoğlan filmi ile İsviçre’de geçen spor arabalı mitralyözlü James Bond’u iç içe çekecekmişiz. Sen Suat Yalaz’ın iç içe iki film çektiğini gördün mü hiç? Herkes bir ayda film çekerken ben 2 ayda çekiyorum. Herkes 1500 metre negatifle film çekerken ben 3000 metre negatifle film çekiyorum. Suat Yalaz film konusunda çok titiz. Kem küm etti Kartal. “Söyle bakalım ne yaptın?” dedim, “O ayı Türker’e verdim” dedi. Ben Kartal’ın hayatını sadece onu Karaoğlan yaparak kurtarmadım. Ben onu film çekilirken Alanya’da denizde de boğulmaktan kurtardım. Karaoğlan Baybora’nın oğlu filmi, ikinci film. Karaoğlan’ın Alanya kalesine çıkması lazım. Deniz gelip kayalara vuruyor, dağlar köpükten bembeyaz oluyor. Dalgalar çekildiğinde deniz okyanus gibi kabarıyor. “Kartal şuradan yüzerek kayalıklara kadar gidebilir misin, dedim. Oradan da kaleye tırmanacaksın. Akşam üstü deniz kabarmış, yapamam dersen yarın geliriz, daha erken geliriz, deniz daha sakin

Kartal'ın kaleye çıkmak için yüzmeye başlaması..

61


Kartal'ı dalgalar almış götürmüş

Kartal'ı bulup kayaya tutunmasını sağladıktan sonra; - Sen nerden çıktın! dediği an..

62


Kartal'ı kurtarmak için yüzdüğüm an..

Korkudan, yapıştığı kayadan ayrılmak istemeyen Kartal'ı yukarı çıkarmak için elimi uzattığım an...

63


Röportaj

olur ama bu resmi yakalayamayız” düşündü ben tekrar söyledim “Mecbur değilsin” diye. O “Yüzerim” dedi. Kurbağalama yüzerek tekneden uzaklaştı. Yanımda Balaban var, Danyal Topatan var, kameraman var, onlar da seyrediyor. Baktım Karaoğlan’ın sırtında siyah deri ceket var, uzaklaştıkça ufaldı, batmaya başladı Kartal. Kayalıklara yaklaşırken “Bu gidemeyecek, batıyor” dedim. Hemen gömleği ayakkabıları çıkarttım yüzerek şlap şlap şlap… Resimlerde var, kol saati ile yüzüyorum. Eski yüzücülüğümüz de var. Gittim baktım yok Kartal, gitmiş, dalgalar almış götürmüş. Ben arıyorum “Burada olması lazım, buradaydı” diye. Dalga çekildi, Kartal’ı aşağıda çukurda gördüm batmış. Hemen üzerine kulaçladım, ensesinden yakaladım, dalga yeniden geldi ikimizi de vurdu kayalara, ben tuttum, onu da tutturdum kayaya. Dalga geçince döndü bana baktı “Sen nereden çıktın” dedi. “Anladım gidemeyeceksin, dalgalar geliyor, atladım çektim çıkarttım.” Resimleri bile var kollarım kan içerisinde. Hastaneye gittik yattığı yerden “Teşekkür ederim” dedi. Karısı bir dirsek attı “Boynuna sarılsana” dedi. Arkadaş ‘lütfen’ doğrulup boynuma sarıldı. Hastanede Balaban geldi “Suat abi sen bizi rezil ettin” dedi. “Estağfurullah Mehmet Ali neden” dedim. “Abi, biz Kürdüz, biz cesuruz, biz korkusuzuz diye geçiniriz. Daha biz ne olduğunu anlamadan sen gittin Kartal’ı kurtardın. Benim denize atlayıp kurtarmam lazımdı sen yaptın” dedi. “Kardeşim benim onu yapmamın sebebi kahramanlık falan değil, filmin patronuyum. Bütün sorumluluk bana ait bir kaza olursa düşünmem lazım. Tahmin ettim onun gidemeyeceğini” dedim. Bir insan nasıl parayı görünce kendisine bu kadar iyilik yapan bir adamı unutur. Türker’le anlaşıp beni yüzüstü bırakınca “O bir daha bu yazıhaneden bir daha giremez” dedim. Karaoğlan’ı değiştiremeyeceğimi düşündü. “Karaoğlan filminde oynarım” diye haber yollamış. “Çekmiyorum bu sene Karaoğlan filmi” dedim. Çekersem de başkaları ile çekeceğim. Acele bir Karaoğlan filmi çekmem lazımdı. Camoka’nın dönüşü. Camoka’nın dönüşünün hikâyesini Kartal’ın bu davranışı ilham etti bana. Camoka bir savaştan sonra sadık adamları tarafından ölümcül bir halde bulunur. Alıp bir mağaradaki otacıya hekime götürürler. Aksakallı bir dedeye. Otacının mağarasının içinde kaynayan bir çamur vardır. Şifalı çamur. İki de adamı vardır Camoka’nın. Camoka’nın da tüm adamları mağaradan uzakta bekliyorlar o otacı dede Camoka’nın elini kolunu bağlayıp bir sedye içinde çamurun içine sokuyor. Camoka bağırıyor “Çıkarsam seni öldürecem, elini kolunu doğrayacağım” Aksakallı dede “Sallayın” diyor çamurun içine. Birkaç banyodan sonra yaralar kapanıyor, Camoka kendine geliyor. Teşekkür etmesi lazım dedeye ama diyor ki “Beni kurtardın ama beni hayata senin döndürdüğünü kimse bilemeyecek” diyor. “Dede“ne demek istiyorsun” diyor. Camoka dedeyi tuttuğu gibi kaynar çamur kuyusuna atıyor. Kendisini hayata döndüren adamı “dede kurtardı onu, yoksa kendisi yapamazdı” demesinler diye dedeyi çamura atıyor. Camoka’nın iki adamı hayretle bakıyor “Camoka ne yaptın, hayatını kurtaran adamı çamura attın. Şimdi herkes hayatını kurtaran adamı öldürdü diyecek” diyorlar. Camoka “Kimse öyle bir şey diyemeyecek, çünkü kimse bilmeyecek” deyip iki adamını da çamur kuyusuna atıyor. Sonra mağaranın kapısına çıkıyor adamları onu görünce bağırıyorlar “Camoka! Ölümsüz Camoka!” diye. Kartal Tibet’te “Beni genç bir gazeteci aldı da meşhur yaptı” olayını kendine yediremediği için bunu yaptı. Camoka’nın dönüşünü bunun ilhamı ile yapıp borcumun bir kısmını ödedim. Bu sırada Mısır Lübnan ortaklığı bir film teklifi geldi. Türklerle bir film yapmak istiyorlarmış. Herkes “En güvenilir, en dürüst adam Suat Yalaz. Filmleri de çok iş yapıyor. “ Onlar da bana geldi, “Bir ortak Karaoğlan filmi yapalım. Sevgilisini de bizim ses sanatçısı yıldız Semira Tewfik oynayacak”. “Tamam” dedim. Karaoğlan: Şeyhin Kızı Samara’da şeyhin kızı Samira Tewfik oldu, çektik, çok güzel para kazandım. Bizim filmcilikte en maliyetli şey negatif, pozitif ve laboratuvardı. Mısır’dan aktörler geldi, Lübnan’da laboratuvara girdi. Oradan çok güzel bir para kazanıp borçlerımın hepsini temizledim.

64


65


66


67


Röportaj Kuzey VARGIN, Karaoğlan’ı kim oynayacak? Abdullah, Şehabettin, Hüsamettin, Selahattin falan olmaz. Kuzgun, Bora falan olması lazım. Mesela dedim Kuzey Vargın. Çocuklara “kuzey Vargın’ın resmi var mı?” dedim, getirdiler. “Bu sarışın mavi gözlü” dediler. “Bu sefer o kadar kusur olsun” dedim. Başına peruk geçecek siyah olacak. Gözü de mavi olsun dedim. Kuzey Vargın’ı o sırada kimse aramıyor. Evinde işsiz güçsüz oturuyor. Biraz da uyuşturucu alışkanlığı var. Geçimsiz, kavgacı. Kuzey Vargın’a “gel bakalım, Karaoğlan’ı oynayacaksın sen” dediğimde bana “Allah mısın sen” dedi. “Tövbe tövbe, dedim. Neden öyle söylüyorsun?”. “Abi iki senedir telefonum çalmıyordu ve sen beni çağırıp Karaoğlan oynayacaksın, dedin. Şimdi telefonlarım susmuyor”. Giydirdik bunu, boylu poslu yakıştı, onla da bir takım ilginç çekişmelerimiz oldu ama anlatmaya değmez. Kayıp Film Araplar Lübnan’da kopya edip sana göndereceğiz dediler ama o Araplar Favaz Brothers diye karanlık işlerden dolayı kapandı ya da dağıldı. Ben de Kartal Tibet’in ihanetinden dolayı rahat bir durumda olmadığım için Lübnan’a gidip de arayamadım. Filmler zaten Türkiye’de gösterildi kopyaları vardı ama sonradan ben kopya aradım bulamadım. Lübnan’dan gider alırım dedim o da olmadı. Orada da şansımız yaver gitmedi. Şeytan Kafesi

68


69


Röportaj Ben 7 Karaoğlan filmi çektim, sekizinci filmim Şeytan Kafesi diye bir polisiyeydi. Yüzbaşı Kartal’ı çekemeyince sinemacılar benden bir film bekliyordu. Bir film borcum vardı. Ben filmcilik bilgime ve pratik zekâma güvenerek “Ben Kartalsız bir filmi nasıl çekerim, nasıl doldururum kastı” diye baktım ve Orhan Günşıray işsiz, Fikret Hakan da işsiz. İkisini bir araya getirdim, biri haydut biri iyi adam. Şeytan kafesi filminin adını da asistanım Yücel Uçanoğlu verdi, çok severim onu. Şeytan Kafesi Alanya’da bir motelde geçiyor. Ekonomik, küçük bütçeli bir filmdi. Filmi tamamlayıp da sinemacılara verince teşekkür ettiler. Yüzbaşı Kartal’ı yapmadım ama öyle güzel bir film verdim ki olay oldu. İşsiz oturan Orhan Günşıray’ı oynattım, kimsenin iş vermediği Fikret’i çağırdım. İkisi bir araya geldiği zaman olay oluyor. Fikret’in meşhur olduğu yıllar önce Lejyon Dönüşü filminde Fikret başrolde, Orhan Günşıray küçücük bir rolde. Ben Lejyon dönüşü filminin iki aktörünü yeniden buluşturuyorum. Gazeteler Orhan Günşıray’ın dönüşü diye yazdılar. Kuzey Vargın’ı evinden alıp yeniden sinemacı yaptığımda bana teşekkür edeceğine bir takım saygısızlıklar yaptı ama Orhan Günşıray “Sana nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum, kimse aramazken senin nereden aklına geldim” dedi. Orhan Günşıray o filmden kazandığı para ile üstü açık bir araba aldı. Kuzey’de filmimden kazandığı parayla üstü açık araba almıştı. Ben Alanya’da film çektiğim sırada dahi herkes rakı balık yaparken odama çıkıp resmimi çiziyordum. Herkes benden Karaoğlan bekliyordu. Gazeteye günlük çizim yapıyordum. Orhan Günşıray’la atlayıp arabaya Adana’ya gidip akşam gazetesi bürosuna teslim ediyordum. Onlar da havaalanına uçağa verip İstanbul’a gazeteye yetiştiriyorlardı. GÖLGE: Kartal Tibet sizin filmlerden sonra Tarkan filmlerinde oynadı. Bu konuda düşünceleriniz ne? Suat YALAZ: Bir şey söylemem gerekmez. Kartal Tibet mektepli bir aktör, yetenekli. Benim Karaoğlanlarda atletik kabiliyetini gösterdi. Macera filmlerini de sevdi. GÖLGE: Muhtar Yavaşça’ya Yayınların Devri Suat YALAZ: Galip Yavaşça “Oğluma bir iş istiyorum” dedi. Bana da mali müşavirler “Suat Bey senin filmler de iş yapıyor, yayınlar da iş yapıyor ama siz yetişemiyorsunuz, kasayı kontrol edemiyorsunuz, adamları kontrol edemiyorsunuz, çok yalnızsın. Ya yayınları bırakıp filmcilik yapacaksın ya da filmleri bırakıp yayıncı olacaksın” dediler. Ben sinema hastası olduğum için yayınları devretmeye karar verdim. Salıncak, Karaoğlan, Davy Kroket, Diskotek’i Galip Yavaşça’ya sattım. Onlar devam ettiler. Benim yayıncılıkta kullandığım o ince gazeteciliği uygulayamadılar. Galip Yavaşça yayınlarına bakarsanız içinde acayip reklamlar vardır, çok anlamsız yerlerde bitiyorlardır. GÖLGE: Korku’yu da Mehmet Kemal Benli’ye devretmişsiniz. Suat YALAZ: Mehmet kemal ben Turhan Selçukları tanıdığımdan beri arkadaşımdır yakın dostum, onların da akrabası. Benim yayınların bir süre genel müdürlüğünü de yaptı. Benden birkaç yaş büyük ve halen dostluğumuz devam ediyor. Korku benim yayınların içindeydi, Galip Yavaşça’ya devrederken dedim ki “Mehmet Kemal Benli’ye sözüm var”. Biraz mırın kırın etti. Büyük bir satış parası vardı o parayı risk ederek “Korku Mehmet Benli’de kalmazsa anlaşmayı kabul etmem” dedim. Kabul etti ve dergi Mehmet Benli’de kaldı.

70


Röportaj Korku Creppy ve Eeire diye Amerikan korku dergileri vardı. Onları Türkçe’ye çevirip yayınladık. O titrek yazılı Korku başlığı da benim yazımdır.

GÖLGE: Karaoğlan’ın içinde tek sayfalık maceralar vardı yabancı kaynaklı, Radyolu Polisler ve Dinozorus. Suat YALAZ: “Bunlar İngiliz çizgi romanları. Radyolu Polisler’in ve Dinozorus’un bir ajansı geldi ve bana Bu yayınların hakları bende, devam edemezsin” dedi ve yayınlamayı bıraktık. Ben yayınladığım zaman sahibini bilmiyordum. Sonradan öğrendik sahibini. GÖLGE: Suat YALAZ Stüdyolar Suat YALAZ: Genelde hep tek başıma çalıştım ama Karaoğlan dergilerini çıkartmaya başladığımızda Cağaloğlu’nda Güncer Han’da yola bakan 2 odalı bir daire tutmuştum. Güncer Han’da dergi yayınlamaya başladığımda da idealim Walt Disney gibi bir stüdyo kurmaktı. 5-6 ressam olsun, benim çizgilerimi çok iyi taklit etsinler. Ben olmadığım zaman dergiyi alsın götürsünler diye düşündüm. Resimli roman çizmeye fazla tutkun değilim. Aklım fikrim sinemada. Ben diyorum ki biri gelsin alsın benden bu yazmayı çizmeyi, ben de sinemayla vakit geçireyim. Abdullah Turhan çok iyi bir ressamdı. O yardım etti bana Karaoğlan dergilerinde. Benim kurşunkalemlerimi tarama ucu kullanma stilimi yakaladı. Onun asistanları oldu. Şimdi isimlerini hatırlamıyorum. Onun asistanları arka dekoru çalıştılar ormanlar, atlar falan. Karaoğlan’ın yüzünü, kafasını, saçını hep ben çiziyordum yine de. Geri kalanını Abdullah’a bırakıyordum. Sadece Abdullah’ın baş ressamlığında Türkiye’de çalışmam var onun haricinde bir atölye çalışmam olmadı. Yandım Alileri tek başıma yaptım, yapayalnız yaptım. Fransa’ya gittiğim zaman da bir atölye kurup bütün Avrupa’ya istedikleri gibi çizgi roman yapalım istedim. Almanlar vampir hikayeleri seviyor, onlara vampir yapalım. Belçika’ya başka, İtalya’ya başka. Orada da şansım yaver gitti bir İspanyol, Zorro çizgi romanları çizen bir ressam yardım etti bana. Türkiye’ye yaptığım

71


72


Röportaj gazete çizgi romanlarını onunla yaptım. Yine Avrupa’ya çalışırken onun fırçasına teslim ettim işleri. Türkiye olunca yine yüzleri benim çizmem gerekiyordu. Juan çok iyi bir ressamdı ama kendi kendine çizemiyordu, bir hikâye vermek gerekiyordu. Benden önce güzel karton kapaklı kitaplar yapmış, çizgi romanlar yapmış. Sonra uzun bir süre işsiz kalmış, kendine itimadını kaybetmiş. Benle çalışmaya başlayınca da “senin sayende ben yeniden resim yapmaya başladım. Resmi senden öğrendim” dedi bana. Küçük cep kitapları da yapıyorduk orada. Ben kurşun kalem çiziyordum. Hiç hatasız, silgi kullanmadan yapıyorum. İşi basite indirmişim. Küçük sayfalar zaten. Adam benim yaşımda beni hayranlıkla izliyordu. Hiç alıştırma yapmadan, hiç silgi kullanmadan nasıl yapıyorsun diye sorardı. Bir gün bir genç ressam geldi, Juan’ın çinilemesi için biriktirdiğim kurşun kalem çalışmalarına baktı. “Bu senin yaptığın çok iyi bir metot” dedi. “Neymiş o metot” dedim. “Çalışmalarını camlı masada kopya çekmişsin. Kurşun kalem hatalarını almamış, gerekli çizgilerin üzerinden geçmişsin” dedi. “Yoo” dedim. “Nasıl Yoo” dedi. İnanmadı, yıllar önce Bedri Koraman’ın inanmadığı gibi inanmadı. “İzle o zaman, tepemde dur, nasıl yaptığımı görürsün” dedim. Aldım önüme kâğıdı kalemi, hikâyeye devam ediyorum. Bir gümüş saçlı Capitaine Rene. Kaptan Rene, Kır Saçlı Adam. Bir kaptan Afrika’da korsanlarla mücadele ediyor. John Huston’un çektiği Humprey Bogart’ın oynadığı Afrika Kraliçesi filminde Humprey Bogart Afrika’da yaşayan bir Avrupalıyı, Amerikalıyı oynar. O kahramanı ben beyaz saçlı Mike Hammer’e benzer bir adam olarak yaptım. Kaptan Rene’yi Gümüş Saçlı Adam olarak çiziyorum. GÖLGE: Fransada ki günlerinizde Gi­Toro, Jimmy Toro ve Kimm müstehar isimleri ile çizdiğiniz kimi erotik,kimi korku ve bilim kurgu çizgi romanlarınız var, bunlardan biraz bahseder misiniz... Suat YALAZ: Bunlar cep kitaplarının ressamı. Erotik olunca adımı, Suat Yalazı böyle seksüel şeylere bulaştırmak istemedim. Karaoğlan ile bağdaştırılsın istemedim. Porno değil Seks aletleri görünürse, adiliğe kaçarsa o zaman porno olur. Bu çizilenler erotik. Erotik pornonun zarif olanı. Mesela Manara diye büyük bir çizgi romancı var. Bu adam safi erotik çizgi roman yapmış. Güzel kızlar, yatak falan. Göstermeden yatakta sevişen ve pozisyonlar yapan Manara’nın kızları. Bunlar erotik. Meşhur çizgi romancı Victor de la Fuente’yle telefonla konuşurken “İşler kesat, erotik şeyler yapmak zorunda kalıyoruz” dedim. “Ben de yaptım zamanında” dedi. Onun Mortimer diye kovboy dizisi vardı cep kitabı olarak orada da sürekli yatak sahneleri şunlar bunlar. Playboy dergisinde Erotizim ve Karaoğlan diye bir yazı yayınlandı. Orada Karaoğlan dergilerindeki kızların çıplak görüntüleri. İki kız alt alta, üst üste kavga sahnesi. Türkiye’de meme göstermiyoruz ama tam limitte elbise. Güzel kadın bacakları. Bunlar insanın dinamosu. Erotizim insanı hızlandıran dürtüdür. Erotizm olmadan yaprak kımıldamaz. GÖLGE: Birde asıl adı Lucky Luke olan ve bizde Red Kit olarak Bilinen çizgi roman karakterinin çizgi filmi için RedKit çizimleri yapmışsınız, bu konudan bahseder misiniz? Suat YALAZ: Fransa’ya ilk gittiğimde hep çizmek, kervana katılmak istiyorum. Dargaud yayınevi var, büyük, dev yayınevi. Morris’in Red Kit’ini çizgi film yapıyorlar. Ben de iş arıyorum. Belki oradan Karaoğlan’ı isterler kitabını basarlar, albüm yaparlar diye düşünüyorum. Goscinny Red Kit’in senaristi ve

73


Röportaj aynı zamanda Dargaud’un genel müdürü. Onunla tanıştık. Resimlerimi Karaoğlan’ı kapakları gösterdi. “Tamam, ama bir Red Kit çalışması yapın da Morris’in çizgisini taklit edebiliyor musunuz ona bir bakalım. Bize Red Kit’i çizebilecek Morris’i taklit edebilecek bir çizer lazım”. “Olur” dedim bana bir sürü Red Kit mecmuası verdi. Sağdan soldan yukarıdan aşağıdan atıydı matıydı. Fırça darbelerine bakacaklar. Hafta sonu çalıştım, bir sayfaya onun değişi gibi Red Kit’i sağdan soldan çizdim ayrı bir sayfaya da Daltonları çizdim. O benden Daltonlar istemedi. Bir de espri koydum red Kit elinde tabancası, ağzında sigara, Daltonlar da suya girmişler. Jo Dalton, en küçük olan onun ağzı suyun içinde kalmış Glug glug yapıyor. Onun yanında sırayla diğer kardeşleri. Aldım espriyi de götürdüm, Goscinny baktı güldü “Morris buna çok şaşıracak” dedi. Hemen düğmeye bastı, aşağıdaki animasyon stüdyosunun müdürü geldi. “Mösyö yalaz bizimle Lucky Luck animasyonunda çalışacak hemen yer gösterin” dedi. Beni alıp götürdüler stüdyoya, baktım ben Fransa’ya film prodüktörü olarak gitmişim, patron olarak gitmişim. Ben Fransa’da bir masaya oturup da ekmek parası için resim çizecek adam değilim. Benim Red Kit çizgi filmi yapmak gibi bir hayalim yok ki, benim çizgi film yapmak gibi bir hayalim yok. Büyük şeyler düşünüyorum. Bana “Yarın gelin başlayın, burası da sizin masanız” dediler. Oradan çıktım, bir daha da uğramadım. GÖLGE: Fransa’da Karaoğlan, Kebir, Soni Ringo, Changor haricinde çizgi romanınız var mıydı? Suat YALAZ: Pat Magnum vardı, küçük cep boy erotik kitap. Zampara, çapkın bir polis, Gümüş saçlı adam Capitain Rene, bir de Emma diye motorsikletci bir kız çizdim. Güzel kadın çiziyoruz, mini pantolonlu. O zaman erotik kitaplar yayılmış Avrupaya. İtalyanlar bayağı porno çizgi romanlar yapıyor. Juan Aranz geldi bana, o sırada yanımda çalışan arkadaş. “Bana bir yayın evi böyle bir şey çizer misin?”diye sordu” dedi. “Eeee! Tamam” dedim. “Ama hikayeyi de benim yazmamı istiyorlar, hikayecileri yokmuş, ben de hikaye olmadan olmaz dedim”. “Juan, kaçırılır mı bu fırsat! Dedim. Bak iş yok, Almanya’dan iş istiyoruz, Belçika’dan iş istiyoruz. Bende hikâye bol” dedim “Yazacak mısın” dedi. “sen benden hikâye iste, ben yazarım” dedim. Gitti adama yaparız dedi. Ben kurşun kalem çizdim Juan mürekkepledi. Önce Emma’yı çizdik. 6-7 ay sürdü.

74


Röportaj Kul BAKAY’ın Mezarı Hollywood’da Karaoğlan’ın Kul Bakay’ın Mezarı hikâyesini Antony Hopkins ve Alec Baldwin oynadılar. Hikâye olduğu gibi Kul Bakay’ın Mezarı hikâyemin değiştirilmiş şekli. İyi adamı Anthony Hopkins oynuyor, kötü adamı da Alec Baldwin oynuyor. Benim romanımda iyi adam Karaoğlan, Kul Bakay’da haydut. Benimkinde Kul Bakay ormanı tabiatı iyi biliyor onun bilgisi sayesinde ornamdan sağ çıkıyorlar. Anthony Hopkins’in filminde o ormanı çok iyi biliyor, botanikçi ve Alec Baldwin’de fotoğrafçı. Bu hikâye Fransa’da da yayınlandı. Hollywood’un bir senaryo avcıları var konu arıyorlar. Çöplerden senaryo arıyorlar. Bu hikâyenin Fransa’da yayınlanmasından 10 sene sonra ben burada The Edge (Av) diye seyrettim. Bir final sahnesi var benim romanımda Kul Bakay kötü adam kolu kırılıp kangren oluyor, orada Alec Baldwin kötü adam ayağı kırılıp kangren oluyor. Filmin sonunda Anthony Hopkins Bacağı kangren olup ölen Alec Baldwin’e diyor ki “Kurtulduk Alec kurtulduk, bak uçak, bizi gördüler.” Dönüyor bakıyor Alec Baldwin ölmüş. Benim romanımda Karaoğlan “Kurtulduk Kul Bakay kurtuduk bak bizi gördüler” diye Karaoğlan atlılara sesleniyor, Anthony Hopkins uçağa sesleniyor. Benim romanımda kurtarmaya gelen atlılar “Bu kim” diyorlar Karaoğlan’a “O bir kahraman, beni ormanda haydutların elinden kaçırdı, ormandan geçirdi kendini feda etti ve öldü“ diyor. Filmde Anthony Hopkins’e soruyorlar bu kim diye “O bir kahraman” diyor. Bu Kudret Sabancı’nın çekeceğim deyip çekmediği öykü. A be çocuk, sen ne zaman senaryo yazmayı öğrendin, ne zaman senaryo yazdın da tuttu. Bu Karaoğlan’ın sinemada sonu oldu. AMCABEY

Benim karikatür kökenime bir vefa bu. Ben eski büyük ustalara vefa duygumu yaşatmak istedim. Vefasızlık bizim hastalığımız. Hemen unutuveriyoruz. Cemal Nadir Cumhuriyet tarihinin en büyük karikatüristi, en verimlisi. Verdiği ürünler yarattığı tipler. Hem günlük gazeteye Cumhuriyete karikatür çiziyor, hem haftalık dergi Amca Bey’i çıkartıyor. Hem haftalık ilavelere çiziyor. Müthiş bir duygu. Bunu unutmamamız lazımdı. Önce yarattığı bir Amca Bey tipi vardı, sonra Amca Bey dergisini çıkarttı. Benim Cemal Nadir’i yaşatmak için bir şeyler yapmam lazımdı. Ben Cemal Nadir’in karikatürünü tanıdığım zaman

75


Röportaj 14 yaşında 15 yaşında falandım. Eve Cumhuriyet girerdi. Babam “Cemal Nadir’in karikatürlerini kes, bir deftere yapıştır” diye beni görevlendirmişti. Oradan başladı tanışıklığım. Dinç Bilgin Sabah Gazetesi’ni çıkartmaya başlayınca Karaoğlan istediler benden. “Karaoğlan’ı çizeyim ama bir de 2.sayfada en yukarıda her gün Amcabey çizeyim” dedim. Sayfanın sağında ‘Cemal Nadir Güler’in anısına’ AMCABEY solunda Suat Yalaz yazıyordu. Bu Suat Yalaz Cemal Nadir’in Amca Bey’ini yaşatıyor demekti. Güngör Mengi İzmir’de Yeni Asır gazetesinin yazarı yayın yönetmeni ve Dinç Bilgin’in de çocukluk arkadaşı. İkisi de İzmirli. İzmir’deki Yeni Asır’ı istanbul’da günlük gazete yapalım dediler ama İzmir’in Yeni Asır gazetesi İstanbul’da tutmadı. Dinç Bilgin de Sabah’ın ismini aldı, Sabah gazetesini çıkartmaya başladı. Birgün beni çağırdılar Odada Dinç Bilgin ve Güngör Mengi var ama Güngör Mengi ile konuşuyoruz, yayın yönetmeni o. “Güngörcüğüm, dedim. Cemal Nadir’in günlük olayları hicveden Amcabey adlı bir karakteri vardı, biz de Amcabey’i yapalım. Hem olayları hicvetmiş oluruz hem de Cemal Nadir’i yaşatmış kahramanını tanıtmış oluruz” dedim. Ben o sırada Paris’ten geldim, bir otel odasında Örnek Amcabey sayfaları çizdim., hazırladım getirdim. “Suatcığım”, dedi. “Bunlar çok entelektüel işi, aydın işi. Cemal Nadir’in Amcabey’i Cumhuriyet gazetesinde olur, Milliyette olur. Biz bulvar gazetesi yapıyoruz, oraya ağır gelir” dediler. Tamam deselerdi bugün Amcabey yeniden tanınmış olacaktı, Cemal Nadir Suat Yalaz tarafından yeniden yaşatılmış olacaktı. Ramazan Çizgi Romanları Çalıştığın gazete’de patron resimli roman okuruysa sana yer açıyor, önem veriyor sahip çıkıyor ama resimli roman okuyucusu değilse pamuk ipliğine bağlı gazete ile ilişkilerin. Mesela Elveda Mekke Medine çizgi romanını yapıyorum. Paris’ten gönderiyorum. Ramazan gelecek ben yeni bir çizgi romana Ramazan’da başlayayım diyorum. Biraz uzattım. Ramazan’ın uhrevi havasına uygu bir hikaye anlatmam lazım. Yandım Ali ramazan’da çapkınlık yapıyor, barda dolaşıyor, adam öldürüyor olmaz. Ben bekledim tam ramazan gelirken hazırlık yapıyorum. Resimli roman sadece eğlendirici değildir, eğlendiriciliği de var ama ben eğlence için çizgi roman yapmamdım. Biraz da eğitmen gibi çalışıyorum. Ta Paris’ten Türkiye’deki Ramazan’ı kolluyorum. Yandım Ali Ramazan’a uygun bir macera yaşamalı diyorum. Düşündüm taşındım Medine muhafızı Fahrettin Paşa’nın Medine’yi savunma olayı var. Muhasara altındaki askerlerinin açlıktan ölmemek için çekirge yedikleri bir dönemi anlatacağım. Sabah gazetesinde ramazan ayında bir çizgi roman başlıyor. Romanın adı Elveda Mekke Medine. Paris’te bunu bir haftalık hazırlayıp gazeteye uçakla gönderdim. Diyorum ki İstanbul’daki Genel yayın müdürü Zafer Mutlu, yazı işleri müdürü Ergun Babahan, Güngör Mengi diyecekler ki “Suat Yalaz’a bak, Ramazan’da verdiği Yandım Ali vuran kıran barda dolaşan çapkın adam. Ramazazan’da Elveda Mekke Medine, helal olsun tam profesyonel adam” birisi de der “Adam bu kadar güzel çizgi roman yaptıktan sonra, düşündükten sonra baş sayfadan vereceğimiz renkli bir şey yapsaydı da biz de onu birinci sayfadan patlatsaydık” der dedim. Sanki Afiş gibi Elveda Mekke Medine diye At üstünde bir subay, güneş batıyor, atın yanında bir siluet, siluetin altında da Elveda Mekke Medine yazıyor hurma ağaçları arasında. Onu da çizip gönderdim. Baldızlarıma telefonla soruyorum “Sabah’ta benim çizgi romanın ilanı var mı?” bekliyorum ki Suat abi üç gün yayınlandı diyecekler. “Yooo” ertesi gün yine arıyorum “Yayınlandı mı?” “Yooo” küçük baldızım diyor ki “Suat abi içeride siyah beyaz olarak bir gün çıktı. Bugün de roman başladı” Benim gönderdiğim renkli afiş ilk sayfada çıkmadı. Ben ne düşünüyorum adamlar ne yapıyor. Bu kadar güzel, ince düşünülmüş Elveda Mekke

76


Röportaj Medine için yapılmış renkli afiş birinci sayfadan yayınlanmaz mı kardeşim? Ben gazeteciyim, ben patronluk yapmışım. Gazetede de genel yayın yönetmeni gibi düşünüyorum gazetenin politikasını düşünüyorum ama onlar Suat Yalaz’ın gönderdiği afiş gibi resmi koymadılar. Romanın ortasında da genel yayın yönetmeni “Sizin çizgi romanı ilaveye alıyoruz, renkli olarak basılacak” dedi. Benim çizgi romanımı asıl gazeteden çıkartıp eke mi koyacaksınız? “Bana üç gün müsaade edin” dedim. Üç gün içinde de en heyecanlı yerinde bitirdim. Sonuna da 1. Bölümün sonu yazdım. Ben bekliyorum ki ertesi gün “Suat Beyciğim yapma gözünü seveyim, ilaveden vazgeçtik içeride kalacaksın” diyecekler. Yok, ertesi gün Michelin lastikleri reklamı benim Yandım Ali’nin yerinde. Benim eski ve yakın dostum Namık Kemal Zeybek ile görüştük hemen sonrasında. “Siz demişsiniz ki hamaset ölüyor. Ben yıllardır hamasi eserler veriyorum bunlar kestiler benim çizgi romanımı hamaseti öldürüyorlar.” “Benden ne istiyorsun Suatcığım” dedi. “Bir arasanız, okuyorduk, 1. Bölümün sonu deyip bitirdiler, devamı ne zaman gelecek diye sorsanız”. “Suatcığım beni basınla muhatap etme gözünü seveyim” dedi. Yapacağı şey basın danışmanına aratıp “biz okuyorduk ne oldu” diye sordurmak. Hamaset ölüyor diyen adam bana sahip çıkmadı. Ben de bıraktım, bir sene işsiz kaldım. Yüksek ücret alıyorum herkes vermez. Bir sene sonra beni tekrar aradılar yeni bir hamle yapıyorlarmış. Zaten beni ya yeni çıkan gazete arar okur tutmak için ya da atılım yapmak isteyen gazete arar okurunu artırmak için. Elimde fotokopilerden kesilmiş bir kitapçığı var, neden kesildi, neden devamı olmadı, devam etse hikâye nasıl olacaktı. Fahrettin Paşa bırakmam Medine’yi diyor. Anlaşma yapılmış, bırakılması lazım. Yandım Ali gidip zorla Fahrettin Paşa’yı getirecek. Kitap olarak yayınladığım zaman hepsi yayınlansın diye Dinç Bilgin ne dedi, Ergun Babahan ne dedi, Güngör Mengi ne dedi, zafer Mutlu ne dedi diye de tek tek yazdım. GÖLGE: Alman yayıncı Bastei için çizdiğiniz ‘Küçük Vampir’ serisi Suat Yalaz’ın yarattığı bir karaktermiydi, Almanya’nın haricinde başka ülkelerde de yayınlandı mı... Küçük Vampirin haricinde çocuklar için başka karakter ve çizgi romanlar yaptınız mı? Suat YALAZ: Paris’te seçkin bir mahallede oturuyorum. Pahalı bir yaşamım var. Çarkın dönmesi lazım. Türkiye’den gelecek para beni kurtarmaz, burada bir şeyler yapmam lazım. Soni Ringo’yu da yayıncı kebir yapalım diye durdurdu ya. Almanya’dan bir yayınevi Bastei. Bonzai diye bir western mecmuası çıkartıyordu. Gidip onlara bir western çizgi roman teklif edeyim, dedim. İstanbul’dan Paris’e giderken nasıl olsa yol üzerinde bir telefon edeyim dedim. Telefon ettim yayın evine. Fransızca bilen biri var mı orada dedim, bağladılar. “Ben Fransa’da oturuyorum. Size bir öneride bulunacağım gelebilir miyim” dedim. “Gel” dediler. Arabayı Fransa yerine Almanya Köln’e sürdüm. Gittim yayınevine, adam Fransızca konuşuyor. “”Tamam, da biz Bonsai’yi uzun zaman önce bıraktık. Bizim şimdi tutmuş başka bir dizimiz var. Ona çizerseniz çalışabiliriz” dedi. “nedir o” dedim. Genç kızlar için bir dergi çıkartıyorlarmış. “Olur, yaparım, benim çizgim her şeye uyar” dedim. Bana resimli romanın birkaç sayısını verdiler. Çalış bize çizdiklerini yolla, çizgiler tutarsa birlikte çalışırız” dediler. Yıllar önce çok meşhur bir kadın ressam bir stil tutturmuş ve o kadın ressamın tutturduğu sitilde devam ettirmek lazım. “Olur, problem değil” dedim yaptım, gönderdim. “Tamam, çalışabiliriz” dediler. Sonra “Şu kadar ödeyeceğiz” dediler. 10 bin mark ödeyecekler. 30 bin frank ediyor bu da. Ben ayda 10 bin frankla geçiniyorum. Adamlar tamam dedi. Güzel para kazanıyorum. O sırada Fransız karikatür mecmuası Herrison var haftalık. Karikatüristliğimi de devam ettirmek istiyorum. Bir karikatür verdim, adam aldı,

77


Röportaj

karikatürüme güldü. “Mösyö Yalaz, bu kadar güzel çizgileriniz vardı, neden siz bugüne kadar bizim sirkümizin (dolaşımımızın) dışında kaldınız?” dedi. ”Ben çizgi romancıyım, Almanlara çizgi roman yapıyorum” dedim. “Ne kazanıyorsunuz” diye sordu “Ayda 10 bin mark” deyince “Sizin burada ne işiniz var, biz her ay 15-20 arkadaş ayda 5 bin frank alacağız diye uğraşıyoruz” dedi. Benden önce o hikâyelerini 5 ressam çiziyormuş ama yetiştiremiyorlarmış. Baktılar ötekiler kadar ben de iş veriyorum. Yayıncı bana “Bizim Küçük Vampir diye bir hikâyemiz var. 25 ülkede kitapları basılıyor. Biz onu resimli roman yapmak istiyoruz, bizim için yapabilir misin” dedi. Der Kleine Vampir diye bir kitap. Onun da orijinal ressamın yaptığı resimleri verdiler. Ben de o iş başlayınca Fransa’yı tamamen bıraktım, Almanlara Küçük Vampir’i çizdim Her ay 30 sayfa. Orada da bir anım var, bana hikâyeyi veriyorlar ben de hikâyeyi resimliyorum. Hikâyeyi yazan kadın sinemacı değil. Sürprizi hemen veriyor. Ben de çizerken sürprizi sona saklıyorum. Bir gün gittim Köln’e yayınevine. Odaya güzel bir kadın girdi, Hülya Avşar’a benzeyen birisi. Yazı işleri müdürü bizi tanıştırdı. “Bu senaristimiz” diye. “Memnun oldum” dedim. Bana Almanca olarak “Mösyö Yalaz neden sürekli benim hikâyelerimi değiştiriyorsunuz” dedi. Yazı işleri müdürü bana tercüme ediyor onun da yanında yayınevinin bütün basım işlerinden sorumlu prodüktörü var. Kadın beni haşlayınca benim ne diyeceğimi merak ediyorlar. Kadına döndüm “Kötü karakter” dedim. Yani huyum kurusun karakterim böyle değiştiriyorum. Demek istedim. Herkes kahkaha attı. Gülmekten kadına tercüme edemediler. Kadın “Değiştirmeyin” dedi. Meğer kadın yazı işleri müdürünün de metresiymiş. “tamam” dedim. Paris’e döndüm. Yeni hikâye var elimde. Vampirler içinde bir kız bir de erkek vampir var. Senarist yazmış “aynaya bakarak saçını tarar” diye. Telefon açtım yayınevine “Ben şimdi değiştirmeyeceğim ama vampirler aynaya bakamazlar. Çünkü vampirler aynada görünmez. Sizin senarist aynaya bakarak saçını taratıyor vampire. Bunu değiştireyim mi değiştir meyeyim mi?” dedim. “Değiştirme, sakın değiştirme” dedi. Metresinin tepkisinden korkuyor. Ben çizmeye başladım Küçük Vampir aynaya bakarak saçını tarıyor. Yarım saat sonra bir telefon Köln’den “Mösyö Yalaz değiştir, değiştir” dedi. Vampir hikâyelerinde bir kişinin vampir olup olmadığını anlamak için ayna tutarlar ona doğru. Aynada aksi varsa insan yoksa vampirdir. Sinema kültürümüz var, yazarlığımız var. Süspensi ayarlama yeteneğimiz var. Kadın diyor ki romanın başında “kavanozlara çilek reçellerini doldururdu, küvete doldurur, oraya doldurur buraya doldurur” sonra da sonunda “insanlar bakarlar ki kan zannettikleri şey çilek reçeliymiş”. Ulan başta anlattın, kan değil bu reçel dedin ya. Ben kırmızıyı görünce neden kan diye heyecanlanayım ki, sen zaten reçel dedin. Ben onları düzelttim, onun için bana kızgınmış. Güneri Cıvaoğlu ve Ahmet Kozanoğlu beni aradı Güneş gazetesine çağırdı. Ahmet Kozanoğlu Abdullah Ziya Kozanoğlu’nun oğlu. Dedim ki “Ahmetciğim ben buradan çok güzel para alıyorum, beni çağırma” dedim. Almanlardan güzel para alıyorum ama orada bütün para trafiği banka üzerinden gidiyor. Ben daha parayı almadan yüzde 18 vergisini kesiyorlar. Kesilmezse vergi kaçakçısı oluyorsun. “Suatcığım geleceksin, orada ne alıyorsan biz aynısını vereceğiz bir de vergiyi biz ödeyeceğiz” dedi. Benim için ballı börek. “Sen dergiler çıkarttın başarılı oldun. Yanında iyi adamların olmadığı için hesap bilmediğin için olmadı o iş. Film yaptın başarılı oldun ama yanında yine adamın yoktu. Gel buraya dergi mi yapacaksın, film mi yapacaksın ne istersen yap”. Libya’da inşaat işine girip başarılı olan Kozanoğlu o paraları savuruyordu Türkiye’de. Bana hesap bilmiyorsun dediler bir senede batırdılar Türkiye’de bütün işlerini. Biz ortada kaldık. Sonra Asil Nadir devraldı gazeteyi, sonra Mehmet Ali Yılmaz aldı. Ne bizim anlaştığımız para kaldı ortada ne de saygı.

78


Röportaj Turhan SELÇUK Turhan Selçuk Aydede diye haftalık mizah dergisi çıkartıyordu. Ben de Kayseri’deydim, Aydede’ye karikatür gönderdim. Yarışmaya girdim. Yarışma sonunda Ferruh Doğan birinci ben ikinci oldum. Oradan Turhan Selçuk beni tanımış. İstanbul’a geldiğimde hafta dergisine karikatür verdim, Akbaba’da Hafta dergisinde çizdim. Turhan Selçuk Dolmuş dergisini çıkarttığı zaman gidip başvurdum. “Suatcığım, ben seni tanıyorum, senin ilk karikatürünü ben yayınladım, dedi. Aydede’de bir yarışmaya girmiştin senin karikatürünü o yarışmada ben seçtim, yarışmaya ben koydum”. “Aaaa! Öyle mi” dedim. Turhan Selçuk Muğla doğumlu ama Adana’da büyümüş bir sanatçı. Benim de çocukluğum Adana’da geçti. O da taşralı ben de taşralıyım. İstanbul’da biraz çekingen kalıyoruz. İki Anadolu çizeri kaynaştık. “Suatçığım, Dolmuş’ta devamlı çalışır mısın?” dedi. “Zaten senin resimlerini her hafta dergi için seçiyorum, devamlı kadroda ol, düzenli para al” dedi. Kardeşi İlhan Selçuk’da yanındaydı, ikisi de vefat etti Allah rahmet eylesin. Türkiye için çok faydalı iki kardeştiler. “Olur” dedim, Cağaloğlu’ndaydı yayınevi. Beni gelen amatör karikatürleri dergiye seçmekle görevlendirdiler. Hatta rahmetli Cafer Zorlu’da karikatür getiriyordu dergiye ve benden de birkaç yaş büyüktü o. Ben de Cafer Zorlu’nun karikatürlerini beğenip dergi için seçiyordum. Bir gün İlhan’a dedim ki Cafer’in yanında, “İlhancığım, Cafer çok güzel karikatürler çiziyor, artık onun çizdiği karikatürleri amatör sayfasına koymayalım. Ona ödeme yaparak karikatürlerini alalım” dedim. “Öyle mi Suatcığım, peki” dedi İlhan’da. Bundan sonra cafer Zorlu ile her karşılaşmamızda “Bana ilk parayı ödeten sensin Suatcığım” derdi. Çok popüler oldu, çok meşhur oldu. Çekingen bir mizacı vardı, bir türlü hak ettiği büyük paralara kavuşamadı. Ben Allah vergisini iyi kullandım herhalde yayıncı oldum, dergiler çıkarttım. GÖLGE: Türkiye’de çizgi romanın ilk yıllarında yerli iki büyük kahraman var biri Turhan Selçuk’un Abdülcanbaz’ı diğeri Suat Yalaz’ın Karaoğlan’ı. İkiniz de yetişkin çizgi romanı yapıyorsunuz, hiç birbirinizi etkilediğiniz oldu mu? Siz ‘Turhan Selçuk gibi karikatürden çizgi romana geçeyim’ dediniz mi ya da o ‘çok güzel yapmışsın’ dedi mi? Suat YALAZ: Turhan Selçuk’un çizgi romanı Abdülcanbaz benim Karaoğlan’ımdan bir sene önce başladı Milliyet’te. Aziz Nesin ile birlikte yaptı.

79


Röportaj

Esprileri konuyu Aziz Nesin veriyor, Turhan Selçuk çiziyordu. Aziz Nesin ayrılınca Turhan “Hem yazarım, hem çizerim” dedi ve öyle devam etti. Turhan Selçuk çoğu sanatçı dostlarımız gibi çocukluğundan beri çiziyor. Çizgi roman merakı onda ne zaman başladı bilmiyorum. Bende çizgi roman merakı 13-14 yaşında kurşun kalem yapmayı bilmeden bloknot üzerine yaptığım karikatürler vardı. 1945’de Almanlar yenildiğinde “O’yalan, bu yalan topu attı Alaman” diye karikatür yapmışım… Bütün çizerler, biz “kendimi bildiğimden beri” deriz, Turhan Selçuk’ta kendini bildiğinden beri çiziyor olabilir. Ben İkizler Çiftliği çizgi romanımı 16 yaşında kurşun kalem kullanmayı bilmeden, eskiz yapmadan hokkaya tarama ucunu batırıp yaptım. At yaptım, üstüne adam yaptım, balon yaptım, içine diyalog yazdım. Ben Turhan Selçuk’un Abdülcanbaz’dan önce yaptığı bir resimli romana rastlamadım. Bu durumda ben Turhan Selçuk’tan önce resimli roman yapmış oluyorum. Milliyet’te “Bir hiciv dizisi yapalım” dedikleri zaman bunlar Aziz Nesin ile birlikte Abdülcanbaz’a başladılar. Ben de bir sene sonra Malik Yolaç’ın Akşam gazetesine Kozanoğlu tarafından çizmek için davet edildim. Ben sinema hastasıyım, Turhan Selçuk sinema hastası değildi, genel kültür olarak sinemayla ilgiliydi elbette. Ben yönetmen olmak istiyorum, ben filmci olmak istiyorum. Anadolu’dan İstanbul’a mektuplar yazıyorum, film eleştiriyorum. Turgut Demirağ’ın Bir Dağ masalı filmini tenkit etmişim, “Kadri Eroğan denen kameraman neden yandan çekiyor, adamın hamile gibi göbeği var” diye yazmışım. O zaman 16-17 yaşındayım. Sinema hastasıyım, bir an önce asistan olmak, yönetmen olmak istiyorum. İstanbul’a geldikten birkaç yıl sonra Lütfi Akad’a asistan oldum 21-22 yaşlarındaydım. Havalara uçtum sevincimden. Turhan Selçuk devamlı çizgi ile yaşadı. Ben devamlı çizmek için yaşamadım, ben devamlı ekmek parası için çizdim. Aklım fikrim sinemada, prodüktör olmaktaydı, rejisör olmaktaydı. Onun için benim çizgi romancılıkta Turhan’dan sonra başlamamın nedeni, ille de bir yerde çizeyim diye hevesim olmamasından Turhan Selçuk gece gündüz yemez içmez çizerdi. Ben zaten sinemaya olan tutkumdan dolayı çizgiye o kadar bağlanmadım. Jön Yarışması 1953’de Tahsin Demiray’ın Hafta dergisi vardı. Tahsin Demiray Türk basınına ilk resimli romanı, ilk çizgi romanı tanıtan adam Mandrake’yi, Tarzan’ı falan yayınlayan adam. Onların hafta dergisi vardı, karikatür de yayınlıyordu, ben de oraya karikatür veriyordum. Gencim, o yaşın verdiği tazelik var, ağzı gözJü düzgün bir adamız diye bana dediler ki “Artis yarışmasına neden girmiyorsun, gir” falan dediler. Resim filan istediler. Sinema yazarı Sezai Solelli ilgileniyordu o işlerle. Beni emrivaki ile soktular. Yarışmanın sonunda Ekrem Bora, o zaman soyadı Uçak’dı. Ekrem Uçak ile Hikmet Andaç ile birlikte beni de yarışma birincisi ilan ettiler. Hikmet Andaç ile de arasıra selamlaşıyoruz. Nedim Otyam vardı organizasyonun içinde. Onun film şirketi de

80


Röportaj vardı “Seni Ekrem ile birlikte bir filmde oynatacağım” dedi. Yarışmada derece alanlara Nedim Otyam’ın bir filminde oynayacağı vaat edilmişti. Nedim Otyam “Senin İkizler Çiftliği’ni filme çekeceğim, Ekrem Bora ile birlikte iki kardeşi oynayacaksınız” dedi. İki kardeş vardı İkizler Çiftliğinde kardeşlerden biri Avrupa kafalı, İstanbul’da büyümüş, popçu, rakçı falan. Diğer kardeş de Anadolu’da kalmış muhafazakâr, milliyetçi, köylü, çiftçi. Akademideyken benim zaten aklım fikrim sinemadaydı. Hiç jön olmayı düşünmedim aklım fikrim rejisörlükte, prodüktörlükteydi. Ayhan IŞIK Ayhan Işık Babıali’de dergi ressamıydı. Çok güzel resim yapardı. Nebioğlu yayınevinin ressamıydı. Benden bir iki yaş büyüktür. Bern de Nebioğlu yayınevinin Bütün Dünya diye bir dergisi çıkıyordu, orada yardımcı ressamlık yapıyordum. Resim teslim ettikçe on lira yirmi lira para alıyordum. Ayhan Işık ile orada tanıştık. Ayhan bir jön yarışmasına katıldı, birinci geldi. Yakışıklı, boylu posluydu zaten. Ben de Ayhan Işık’ın birinci olduğunu yazan dergiye bir mektup yollamıştım. “Ayhan Işık birinci oldu diye bir resim koymuşsunuz derginize. Resim simsiyah çıkmış. Sadece yanağında şakağında biraz ışık var. Başka bir resmini koyamaz mıydınız” diye yazmıştım. Daha sonra tanıştığımızda Ayhan Işık’a “ben dergiye senin için bir mektup yazmıştım” dedim. “Sen miydin o. Biz o mektubu çok konuştuk” dedi. “Görünmüyordu ki kaşın gözün, yandan bir ışık vurmuş. Kötü bir resim” dedim. Güzel Sanatlar Akademisine gider gelirdi. Sonradan sinemaya başladıktan sonra devam etmedi. Filmci yazıhanesinde karşılaştığımızda “Suatcığım, Karaoğlan için herhalde Ayhan kardeşini düşünüyorsun değil mi” dedi. Ben filmimde star istemiyordum, benim starım zaten var; Karaoğlan. Karaoğlan’ı kim oynarsa biliyorum zaten star olacak.

81


82


Röportaj

Marlon BRANDO Ressam Faruk Geç vardı rahmetli oldu. Onun evinde çocuklara bakan bir kadın vardı. Ben Faruk’a gittiğimde o bakıcı kapıyı açar, koşup Faruk’a “Marlon Brando’ya benzeyen adam geldi, Marlon Brando’ya benzeyen adam geldi” derdi. Faruk’da “Bu seni Marlon Brando’ya benzetiyor” diye takılırdı. Çok beğendiğim bir oyuncuydu, tabii bana benziyor diye seviyor değildim. Ben kendime benzemek isterim, o benim gibi resim yapamıyordu zaten. (Gülüşmeler) Duydum ki Marlon Brando İstanbul’a gelmiş, gazetecilerle kahve içecekmiş. Ben sadece yayınevi sahibi değil aynı zamanda gazeteciyim. Gösterdim basın kartımı girdim içeri. Sonrasında Marlon Brando geldi, hep birlikte oturduk, yanındaki tercüman kız da bizim ne dediğimizi ona onun ne dediğini bize tercüme ediyor. Soru sorma sırası bana geldi “Mister Brando burada ne işiniz var?” dedim. Kahire’deydim UNİCEF’in daveti üzerine İstanbul’da da çok sevdiğim bir yazar arkadaşım var James Baldwin, onu görmeye geldim. Buradan da Pakistan’a geçeceğim. Sonradan öğrendik ki James Baldwin İstanbul’da Engin Cezzar, Gülriz Sururi’nin çok yakın arkadaşı. Marlon Brando’yu da onlar gezdirdi. “Peki, UNİCEF ile ilginiz nereden kaynaklanıyor. Siz çok önemli bir aktörsünüz ve UNİCEF kimsesiz çocukların sponsoru olan bir dernek. Sizin kimsesiz çocuklara ilginiz neden? Çocukluğunuzda kötü bir çocukluk mu geçirdiniz yoksa entelektüel yapınız mı çocuklarla ilgilenmenizi gerektiğini size söylüyor” dedim. Baktı, gülümsedi. “Türk basınına çok teşekkür ederim. Bu güne kadar kırk yerde basın toplantısı yaptım, bana ayakkabı numaramdan başlayıp bir sürü gereksiz soru sordular. Sevgilim kim, gizli mi geliyorum, evlenecek miyim diye bir sürü gereksiz soru. Bana ilk defa doğru dürüst bir soruyu arkadaşınız sordu, tebrik ediyorum” dedi. Bana dedi ki “Çocukluğum çok rahat geçmedi, çok sıkıntılı da geçmedi. Amerika’da Kızılderililerle de ilgileniyorum, kimsesiz yoksul çocuklarla da” dedi. Herkes fotoğraf çekiyor ama ben duyduğum gibi geldiğim, eve uğrayıp fotoğraf makinesi alamadığım için Hürriyet Gazetesi foto muhabiri Şeref Köylübay’a fotoğrafımızı çekmesini rica ettim. Ne kadarsa ücreti vereceğimi söyledim. Bir makara fotoğrafımızı çekti. Bizi birbirimize benzetiyorlar zaten, Salıncak dergisinde haberi patlatacağız. Marlon Brando herkesle el sıkıştı, benimle de sağ eli ile el sıkışırken sol eli ile de kafama dokundu “Bu kafanın içindekinin kıymetini bil” dedi. Ayrıldık Şeref fotoğraflarımızı çekti. Ben dergiye geldim, şeref’i aradım. “Şeref ne oldu resimler” dedim. “Ben o resimleri gazeteye verdim, yazı işlerine verdim”. “Şeref çiğim hani bana verecektin”. “Abi ben oradan alır sana veririm” dedi ama yazı işlerindekiler “O kendi dergisinde yayınlar, önce biz yayınlayalım, ona vermeyelim” demişler. Bir fıkra vardır iyi bir adam ölünce cennete gitmiş. Cennette her şey güzelmiş ama bir gün cehenneme gidip orayı da görmek istemiş. İsteğini kabul etmişler. Cehenneme gittiğinde her yerde dev, yüksek kaynar kazanlar, içinde yanan insanlar ve her bir kazanın başında zebaniler varmış. Bir kazanın başına gelmiş ve başındaki zebaniye sormuş. “Neden burada bekliyorsun. Burada yananlar kim? “ Zebani: “Bu Amerikalıların kazanı. Üst üste çıkıp kaçmaya çalışıyorlar. Bende buradan çıkmaya çalışanı engelliyorum.” Başka bir kazana daha gitmiş. Başındaki zebaniye aynı soruyu sormuş. “Burası İngilizlerin kazanı. Birlik olup tırmanmaya, kaçmaya uğraşıyorlar, onları bekliyorum”. Böylece birkaç kazan daha görmüş ama bir kazan ilgisini çekmiş. İçinde insanlar varmış ama başında zebani falan yokmuş. Merak edip sormuş. “Neden bu kazanı kimse beklemiyor.” Cevap vermiş başka bir zebani: “Haa o mu? Orası Türklerin kazanı. Onlardan biri yükseldiği zaman diğerleri bacağından tutup çekiyor zaten”

83


Röportaj

Ben de aradım Hürriyet’i bulamadılar. Sonra İslam Tarihi çizerken bastırdım “Mutlaka Marlon Brando klasöründe vardır” dedim. “Baktık, yok kardeşim” dediler. Öylece kaldı. GÖLGE: Genç çizerler için Suat Yalaz’dan ‘Altın Öğütler’ dersek genç çizgi roman çizeri arkadaşlarımıza neler söylemek istersiniz? Suat YALAZ: Bu iş bir güzel sanat, şiir gibi. Genç bir çocuk bana gelip de ben çok güzel şiir yazıyorum dediği zaman “Valla kardeşim şiirlerin güzel ama sen buradan ekmek yiyemezsin” dedim. Ama şiir yazma demem. Genç bir çizer geldiğinde de çizme demem. “Oğlum güzel yap, şunları şunları yap, şunlara dikkat et ama bu işin piyasası yok. Bu işten ekmek yiyemezsin” derim. Piyasası olsa Mehmet’in dergisi yapsın, gençler alsın bu işi. Şimdi size vakit ayırabiliyorsam bir filmim çekilmiyor, benden bir senaryo beklenmiyor olmasından. Benim bir sürü film projem var birisine başlarsam sana ancak “Yanaklarından öperim” diyebilirim. Kimseye böyle üç saat filan ayıramam. Hele gençlere “benim şu resimlerime bak” derse “kusura bakma” derim. Ama şimdi Gölge e-Dergi vasıtası ile gençlere söyleyeceklerim var. Önce güzel bir hikâye bulsunlar. O güzel hikâyeyi resimlesinler. İlle de Karaoğlan gibi beli kılıçlı bir kahraman yapacağım diye düşünmesinler. Öyle

84


Röportaj

olması gerekmez. Bir açlık hikâyesini, bir aşk hikayesini anlatabilirler. O Henry’nin bir hikâyesi vardır kız saçlarını keser, sevgilisine Noel’de bir köstekli saat almak için. Oğlan gider köstekli saatini satar kıza bir tarak alır. Buluştukları zaman kız saçlarını kesmiştir, oğlanın saati gitmiştir. Çok güzel bir hikâyedir. Böyle hikâyeleri oturup resimlesinler. İlban Ertem’in Puslu Kıtalar Atlası satış rekorları kırmış. Ama çizimi uzun sürmüş, boyutuna göre ucuz bir kitap. Doyurmaz ama İlban Ertem çok güzel bir şey yapmış.Nuri Kurtcebe Kuva-i Milliye’yi anlattı. İlla beli kılıçlı bir şey çizmek gerekmez. O Henry’yi başka hikâyeleri resimlesinler. Her ay yeni birşeyler yapsınlar, üretsinler. Çizer kendini bir film yönetmeni gibi görmeli. Yakın plan nasıl alırım, nerede uzak plan, nerede silüetler yapayım. Tam sayfada siyah dağılımı nasıl olsun, renkler nasıl yerleştirilsin. Bunları Yönetmen gibi düşünmesi lazım. Salla fırça olmaz. Bu sektör bütün dünyada bitmek üzere. Çok küçüldü. Sadece güzel işler çıkartanlar, sadece güzel işler yapanlar bu işi meslek olarak yapabilecekleri yer bulabilir. Ahmetçiğim, ben şunu istiyorum. Ben artık yaşlandım, bundan sonra Suat Yalaz’la ilgili araştırma yapanlar Gölge e-Dergi’ye başvursunlar. Suat Yalaz kimdir, nedir tanısınlar. Bunun için de röportajda hiçbir şeyi kesme, hiçbir şeyi atma, arkadaşlara da yardımcı ol. Gölge’de Karaoğlan 50 yaşında diye bir dosyanız var, orada araştırmacı arkadaş Yener Çakmak “Suat Yalaz bayiden borç para alarak film yaptı” diye yazmış. Şunu da bilsinler ki o Ertem Eğilmez. Bunun da doğrusunu burada anlattım. Yandım Ali Macera Listesi - 7 DÜVELE KARŞI - KURTULUŞ SAVAŞINDA(sabah gazetesi-1994) -DEMİRCİ EFENİN HAZİNESİ(sabah) - ARAP LAWRENCE’YE KARŞI(sabah) - KANAL SEFERİ(sabah) - ELVEDA MEKKE VE MEDİNE(sabah) - KUT ZAFERİ-1(sabah) - KUT ZAFERİ-2(sabah) - AKREP LAWRENCE(sabah) - KUH-İ BABA DESTANI-1(sabah) - KUH-İ BABA DESTANI-2(sabah) - ORİENT EXPRESS (sabah-2001) Röportaj: Ahmet YÜKSEL Suat Yalaz Mehmet Kaan Sevinç Gülhan Sevinç Fatih Okta Mustafa Cambaz’a Teşekkürlerimle.

85


Pin-up

86