Page 34

Sinema

Sinema

hakkında olan filmlerden bir diğeri. Ancak bu kez ne Amour, ne de dün izlediğimiz Hayuta ve Berl kadar ağırlıklı bir filmdi. Karşımızda popüler sinemaya çok daha yakın bir film var. Hem duygusallığı, hem de eğlencesi yerli yerinde. Marion (Vanessa Redgrave) çevresine neşe saçan bir kişilikken, kocası Arthur (Terence Stamp) ise tam bir aksi ihtiyar. Bölgede yaşlılar tarafından oluşturulmuş bir müzik grubuna katılan Marion, hayatının son günlerinde hem kendisini, hem çevresini mutlu etmek istiyor. Özellikle müzik grubunun çalışmaları ve performansları filmin en eğlenceli sahneleri arasında (filmde “Let’s Talk About Sex” şarkısı daha öne çıksa da bence bu gruptan “Ace of Spades”i dinlemek daha keyifliydi). Filmin The Full Monty, Brassed Off ve Calendar Girls gibi İngiliz filmlerinin izinden gittiği söylenebilir. Filmin senaryosu çok beklendik gidiyor. Bir tek müzik öğretmeni Elizabeth’in (Gemma Arterton) Marion’un oğlu ile bir aşk yaşamasını beklemiştim, o olmadı. Ama filmin en büyük kozu Stamp ve Redgrave zaten. Her ikisi de sadece varlıklarıyla bile filme öyle bir yaşanmışlık duygusu ve derinlik katıyorlar ki sadece bu bile izlemek için yeterli oluyor. 14:45 – Popüler (Populaire) de başrol oyuncularının uyumu sayesinde yükselen bir film. Yakışıklı bir patron ve onun sekreteri arasında filizlenen aşkı anlatan film, sekreterin çok hızlı daktilo yazdığı için katıldığı yarışma çevresinde şekilleniyor. Romantik komedi kalıplarının çok dışına çıkmıyor aslında. Ama Romain Duris’deki şeytan tüyü ve Déborah François ile uyumları filmi izlenir kılıyor. Filmin gittiği yönü bilseniz de keyifle izliyorsunuz. Yönetmenin dinamik kurgu anlayışı da daktiloda yazı yazma yarışması gibi modası geçmiş hatta belki de bugünden bakınca eleştirel yaklaşılması gereken bir olayı Rocky’deki boks müsabakası tadında heyecanla izlettirmemeyi başarıyor. Ayrıca filmin geçtiği yıllara (50’lerin sonları, 60’ların başları) ait atmosfer, kostümler, davranış kalıpları da genellikle filmi eğlenceli bir hale getirmek için kullanılmış ve bunda da başarılı oluyor. Sonuç olarak sinema adına çok şey beklenmese de keyifli bir film izlemek için ideal bir seçim. Gösterime girme ihtimali de var bu arada. 17:45 – Bu seans için sinema değiştirdim ve tekrar Avşar Optimum’a geçtim. Bu sırada yağan delice yağmur sırasında neyse ki arabanın içindeydim. Seçtiğim film Uyum Dersleri (Uroki Garmonii / Harmony Lessons) idi. Belki içine girmesi biraz zor bir film ama biraz sabredip filme kapılırsanız karşılığını fazlasıyla veriyor. Bir okulda sürekli aşağılanan Aslan adlı çocuğun hikâyesi yavaş yavaş gelişiyor, geliştikçe de insanın içine işliyor. Kazak yönetmen Emir Baigazin, gençler arasında yaşananlar, çeteler, polisler ve doğa ile kurduğu bağlantılar ile şiddetin iliklerine kadar işlediği bir toplum portresi çizmiş. Asıl önemlisi Darwin’in güçlü olan yaşar teorisini hiç beklemediğimiz bir şekilde somutlaştırıyor. Filmin başındaki koyun kesme sahnesinden itibaren defalarca gücü elinde bulunduranın uyguladığı fiziksel

66

ve psikolojik şiddeti görüyoruz. Ama unutmayalım ki gücü elinde bulunduran her zaman tahmin ettiğimiz kişi olmayabilir. Film sadece teması ile değil çok başarılı görüntü çalışması ve profesyonel olmayan oyuncularının başarısı ile de dikkat çekiyor. Çok mu iddialı olur, arada bir şeyleri atlar mıyım bilmiyorum ama Uyum Dersleri izlediğim en iyi Kazak filmi olabilir. 20:30 – Günün son filmi olarak seçtiğim Kız Evlat (I Kori / The Daughter) ismini görünce cinsiyet rolleri üzerine bir şeyler söyleyecek bir film gibi duruyordu ama değilmiş. Ana karakter bir erkek çocuğu da olabilirdi rahatlıkla. Kaybolan babasını bulmak için bundan sorumlu olduğuna inandığı ailenin küçük çocuğunu kaçırmak, onu tehdit etmek bir kız çocuğuna daha zor yakıştırılabilen bir davranış sadece. Ama bunun dışında filmin asıl derdi Yunanistan’da yaşanan kriz ve sokak gösterilerinin nedenleri zaten. Filmde bu gösteriler çok kısa bir süre gözükse de nedenleri atmosfere sinmiş durumda. Zaten bu da filmi farklı bir boyuta getiriyor. Yine de filmin tam bir başarı olduğunu söylemek zor. Hikâye biraz daha derli toplu olabilirdi, özellikle de finali. Bu arada otele gidince e2’de Breaking Bad’in yeni bölümünü izleyerek günü o gün izlediğin dört filmden de daha iyi bir yapımla bitirdiğimi düşündüğümü de eklemeliyim. Bir kez daha tv dizisi dediğimiz şeyin ne kadar iyi bir noktaya geldiğini düşündürdü. 18 Eylül 2013 Çarşamba: 12:15 – Haftanın ortasına geldiğimizde sinemadan sinemaya geçişi pek sevmediğim için günün filmlerini Arıplex’den seçtim. İlk film olan Suları Kesen Adam (Menatek Ha-maim / The Cutoff Man) filminden pek ümidim yoktu aslında. Bu da tek bir kişinin hikâyesi üzerinden bir toplumun portresini çizmeye çalışan filmlerden biri. İsrail’in yoksul mahallelerini ele alan filmde Gaby, kendisi gibi insanların, bazen arkadaşlarının suyunu kesmekle görevlendiriliyor. Bunu yaparken de kimse bu adamın işi de bu diye bakmıyor ve bin bir türlü hakaretle karşılaşıyor. Ancak film neredeyse tümüyle Gaby’nin işini yaparken uğradığı aşağılanmalar ile geçtiği için çok çabuk tekrara düşüyor. Seçim dönemlerinde su kesintilerinin durması gibi birkaç ayrıntı ve başroldeki Moshe Ivgy’nin doğal oyunu dışında film çok ilgi çekici değilmiş gerçekten. 15:00 – Görünen o ki hemen her ülkenin 68 kuşağı ile ilgili bambaşka hikâyeleri var. Bana Anlatılan Anılar (A Memória que me Contam / Memories They Told Me), Brezilya’da o günlerde yaşananlara bugünden bir bakış. Otobiyografik özellikler de taşıdığı belli olan filmde dönemin aktif isimlerinden biri hastalanınca tüm eski arkadaşları toplanıyorlar. Hasta olan Ana karakterini

67

Profile for Gölge e-Dergi

Gölge e dergi ekim 2013 sayı 73  

Gölge e-Dergi Ekim 2013 Sayı 73

Gölge e dergi ekim 2013 sayı 73  

Gölge e-Dergi Ekim 2013 Sayı 73

Advertisement