Page 1

ÇİZGİ ROMAN, SİNEMA, BİLİM KURGU VE FANTASTİK EDEBİYAT DERGİSİ

Ağustos 2016

sayı 107

Hoşçakal Vargo...


İÇİNDEKİLER 3 Altın Yürekli Adam 4 Varol Gökdamar ya da Vargo 5 Varol Abi’ye... 7 HABER Jack Davis Hayatını Kaybetti 9 HABER ÇR ve Karikatür Fest. Başladı 10 ÖYKÜ Japon (K)Ağıt Katlama Sanatı 16 İNCEMELE Apocalypse no Toride Sayı:

107 www.golgedergi.com golgedergimail@gmail.com Genel Yayın Yönetmeni: Mehmet Kaan SEVİNÇ Editör ve Grafik Tasarım: Mustafa Emre ÖZGEN Yayın Kurulu: Ahmet YÜKSEL, Sadık YEMNİ, Hasan Nadir DERİN, Gülhan SEVİNÇ, Mehmet Berk Yaltırık, Melahat YILMAZ Redaksiyon: Ecehan BİÇEN Kapak: Rıza TÜRKER Arka Kapak: Mehmet Kaan SEVİNÇ

19 ÖYKÜ Kanlı Zırh 25 İNCELEME Pecos Bill 27 ÖYKÜ Kibirli ve Aptal Adam 30 ÇİZGİ ROMAN Deli Dumrul 45 İNCELEME Pokemon GO 47 ÖYKÜ Tefrika IV 52 İNCELEME Yalınayak Gen 57 RÖPORTAJ Can Evrenol 64 ÖYKÜ O Şimdi Mebus 70 İNCELEME Roman Tütün İşçileri 74 ÖYKÜ Tepedeki Bar, Kısım 7 77 İNCELEME Yetenek Sınavı Deneyimlerim 82 HABER “Valerian” Comic Con'da 83 SİNEMA 2015-2016 Sezonu Değerlendirmesi-I 90 FANTASTİK ŞİİR Ağaçların Arasında

http://twitter.com/GolgeDergi http://issuu.com/GolgeDergi http://golgedergi.deviantart.com/

Gölge e-Dergi internetten yayın yapan özgür ve özgün içerikli tam bağımsız bir dergidir.


Editörden Son bir, bir buçuk yıldır ülke olarak sakin tek günümüz geçmedi. Terör saldırıları, siyasi krizler derken az kalsın bir de darbe görecektik! Sokaklarda yüzlerce vatandaş öldü, öldürüldü. Geçen ayki editör yazısında Atatürk Havaalanı saldırısında hayatını kaybedenleri anmıştık. Bu ay da demokrasiye darbe girişiminde hayatını kaybedenleri... Tüm bu kargaşa içinde, hem dergimiz hem de çizimle ilgilenen herkes için önemli bir isim, Varol Gökdamar vefat etti. Gökdamar, Gölge'yi çok severdi. Hatta çevresindeki gençlere dergimizi anlatır, örnek gösterirdi. Sevenleri bu ay Varol Gökdamar'ı yazdılar. Işıklar içinde uyusun. Biraz kafa dağıtmak, biraz rahatlamak ve soluklanmak için, Gölge'deyiz yine. Bizimle olanlar ve gidenlerin anıları ile. Mustafa Emre ÖZGEN


Varol Gökdamar’ın ardından...

ALTIN YÜREKLİ ADAM Osman ÜLKE Sizlere kendi abim gibi gördüğüm değerli bir insanı elimden geldiğince anlatmak istiyorum.

geldiğince aktarmaya çalışırdı. Resme yeni başlayan herkesi elinden geldiğince yüreklendirirdi.

Hatırlarsınız, yakın zamanda Gölge Dergisi'nde bilim kurgu türünde kaliteli bir seri yayınlanmaktaydı. Bu seri özellikle arka plan çizimlerinin kalitesiyle hayretler içerisinde kalmamızda neden oluyordu.Kagan isimli bu eser altın yürekli sanatçı Varol Gökdamar'ın paha biçilmez ellerinden çıkıyordu.

Yağlı boya, çizgi roman, illüstrasyon alanlarında ustaydı. Fakat bu yeteneklerini eğitim almaya ihtiyaç duymaksızın kendi kendine geliştirmişti. En çok imrendiğim özelliği de buydu. Bunlara rağmen çoğu kimse onu tanımıyordu.O bir mücevher olsa da hiçbir zaman hak ettiği gibi sergilenememişti. Aslında Varol abi Gotham'ı kurtardıktan sonra hiçbir teşekkür beklemeden ortadan kaybolan Batman'den çok daha karizmatikti. Para, ün gibi şeyler onun için hiçbir anlam ifade etmezdi. Yaşlı anne ve babasının yanında ömrünü geçirmekten mutluydu.

Varol abi düzenli olarak gittiği bir kafede para kazanmak için genellikle müşterilerin portrelerini çizerdi. Kalan vakitlerinde elinden geldiğince kendi çizgi romanlarıyla uğraşırdı. Kendine özgü bir sanat tarzı vardı. Hayata geçirmek istediği sayısız proje beynine sığmazken sağlık sorunları nedeniyle resme ancak günde üç dört saat vakit ayırabilirdi. Abimizin çocukluğunda yapılan yanlış bir iğne yüzünden belden aşağısı tutmasa da güçlü biriydi. Türlü türlü rahatsızlıkla mücadele ederken gıkı çıkmazdı. İnançlı ve inatçı bir adamdı. Çoğu kişinin aksine ülkenin gündemini takip etmekten hoşlanırdı. Atatürk onun için çok değerli bir siyasi liderdi. Hayvanları sevdiği için ıssız mahallelerde dolaşan sokak kedilerinin resimlerini çekmekten hoşlanırdı.Genç arkadaşlarının sayısı fazlaydı. Dergimizde arada çizimlerini paylaşan Hüseyin Esen'i onun sayesinde tanımıştım. İnsanlarla arasına mesafe koyduğunu göremezdiniz. Diplomaları olmasa da üniversite mezunu kimselerden kültürlüydü. Ayrıca kimseyi kıskanmazdı. Hüseyin ve Mediye gibi genç dostlarına resim konusundaki tecrübelerini elinden

Onun asıl derdi bir sanatçı olarak eserleriyle kendisini tatmin etmekti. Kuşkusuz Varol abi bu niyetini son derece başarılı bir şekilde gerçekleştiriliyordu. Her zaman elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışırdı, parayı umursamazdı. Bazen çabucak sinirlense de Varol abi bir karıncaya dahi zarar vermeyecek kadar ince ruhluydu. Onun gibi insanlara bu ülkede şimdilerde daha çok ihtiyacımız var. Varol abi aylar önce KOAH rahatsızlığı yüzünden yoğun bakımda yaşam mücadelesi vermişti. Kalbi her zaman güçlü olsa da ikinci kez yoğun bakıma girdiğinde artık vücudu yaşamın yükünü kaldıramıyordu. Onun gidişinin ardından hayatım her zamankinden daha tatsızlaştı. İki çocuğun birbirleriyle sohbetinden farksız olan sohbetlerimizi her zaman özleyeceğim. Dilerim Rabbim sevenlerine onunla öteki tarafta buluşmayı nasip eder.

3


VAROL GÖKDAMAR YA DA VARGO Hüseyin ESEN Benim abim, dert arkadaşım, ortak hayallerimizin olduğu dostum, can yoldaşım… Onu kaybettim. Biliyor musun Artık yok. Aşırı gerçeklik, acı, garip hisler topluluğu var. İlk kez gölge e dergi deki Kagan çizgi romanını gördüğümde, ben yeni yeni bu işlere başlamış, neyin ne olduğunu anlama çabasındaydım. Net üzerinden tanıştık. Çarşı kafede onu görene kadar sadece işlerini biliyordum. Onu gördüğümde ilk şokumu yaşadım. Çünkü o adam, ayakları yokken elleriyle koşmaya başlamış. Engelli olmanın sadece zihinde olduğunu bana göstermiş, mühim olanın hayaller olduğunu anlatmış hatta en gerçek haliyle de göstermiş bir üstattır…

hep derdi ki ya bunu (Kagan) artık bitireyim ölsün bu mutlu bitmesin, hatta pek çok yayınlanmamış sayfayı da gözümün önünde çizdi. Devam ediyor aslında, edecekti… Rahatsızlığın ilk safhasında hep derdim “ya bi dur nereye daha bunu basıcaz herkes okuyacak “, işte bunu çok istemişti. ' harbiden olur mu? Bastırabilir miyiz? ' demişti Basılı bi eseri olsun. İmza günleri yapalım insanlarla tanışalım. Neler neler. Hayal ettik sonra devam ettik yine çizdik.

Üzerine son toprağı attığımda pek çok şeyin önemi kalmadı tam bir boşluk… Öyle hissettim. Hayallerimiz vardı yapılacak onca iş duruyordu,

Benim Perker hayranlığımı da iyi bilir. Az başının etini yemedim, şöyle güzel böyle iyi diye, biç gün yine saat beş civarı geldi kefeye önüme Tood kitabını attı.” Bak” dedi gülerek. Kitabın üzerinde “ Sevgili Meslektaşım Varol Gök damar'a Sevgilerle M K Perker “Yazıyordu. Nasıl mutluyuz anlatamam. Nasıl olduğunu az çok tahmin

4


edebiliyorum ama nereden nasıl o kitabı yolladılar bilmiyorum, gerçekten çok mutluydu o gün. Beni mutlu etmek içinde böyle güzel hareketlerde yapardı. Çok fazlasını da yaptı. Bir gün Devrim Kunter üstat 'yurt dışında sergi olacak bize katılır mısın?' diye mesaj atmıştı üstada. Heyecanlı, mutlu, şaşkın birazda ' ne yapalım ne göndereyim bişey de' dedi. “en beğendiğin eseri gönder abi iş görsün millet “ demiştim. Ne günlerdi

ama. Bana çok ustalık etti öğretti, cetvelsiz düz çizgi çektim diye de üstat dedi iyi mi. Hey sen çok yaşa koca çınar. Akşam olunca ver torbanı geç direksiyona derdi, Tekerlekli sandalyesinden tutmamla yağmur çamur demeden koşardık otobüsü kaçırmamak için. Bi de beklerken yakardık sigaramızı. Beyaz Gül den girerdi cümleye âşık olduğu kadın, anlata anlata bitmezdi, biter mi, kaç tabloda resmetmiş gönlünde yer etmiş hatun kişiyi. Eee o işte, olmamış ne o kıyabilmiş sevdiğine ne de kadın varım diyebilmiş bizimkine… Eserleri gözü yaşlıdır. Aşk vardır pek çok işinde. Kağan da günümüzden sonraki yaşayan Canan'dır. Ruhu vardır. Serttir. Hıncını almıştır pek çok sayfa da üstat. Varol abimi özlüyorum. Sanki şuradan çıkıp gelecek, Şakaydı bee amma da yaptınız he diyecek. KOAH olmuştu. Onun hikâyesinin sonu her gün bitiminde bir kez daha yaktığı sigaradan geldi. Yine bir şey öğretti bana. Bak bu gerçekten seni öldürür dedi... Sanırım cenazesinde böylesine her çeşit insanı bir tek o bir araya getirebilirdi. Mekânın Cennet Olsun Üstadım... Yaşarken bilemedik değerini ne yazık ki bize her zaman ki gibi…

5


VAROL ABİ’YE... Mediye Aktaş Çarşı kafe diye bi kafede çalışıyordum. İşi bıraktığım bir gün kafeye gittim ve Varol Abi bana seslendi. Oturdum yanına ve konuştuk. Ne yapıyorsun, okuyor musun diye sordu. Okuduğumu ve çizim yapmakta çok zorlandığımı söyledim. İstersen sana çizim kursu verebilirim dedi. Ben de duyunca çok şaşırmıştım. Bana ücretsiz kurs verdi her gün tam beş saat Çarşı Kafe'de çizim yaptık. Benim de çizim projelerim varken çok yardımcı oldu.

kadar gelirdi. Çok azimli ve güçlü biriydi. Ben Hüseyin Esen ve Varol abiye model durup beni çizmeleri de olmuştur. Benim papatyaları çok sevdiğimi bildiği için bana hep papatya alırdı. Onu en son 3 ay görmüştüm. Bayramın ikinci günü hastaneye ziyaretine yoğun bakıma girdim. Bayramın üçüncü günü vefat ettiğini öğrendim. Evine gidip odasına girip kitaplarına, kalemlerin çizimlerine baktım. Seni çok özleyeceğim, ışıklar için uyu koca yürekli demir adam.

Önceden projelerim bitsin bir daha çizim yapmaya gitmem diye düşünmüştüm ama öyle olmadı. Çizimi çok severdi sadece çizimi değil sanatı... Dünya görüşünü, kısacası her şeyi bana anlatırdı. Benim en büyük destekçilerinden biriydi.. Bir atölyesi olmadığı için bizim atölyemiz Çarşı Kafe olmuştu. Ayrı fikirde olan insanları toplardı. Çizim yapardık her gün. Evden çıkıp hazırlanması saatler alırdı ama gene gelirdi o kafeye. Ben derslerinden geri kalmayayım diye. Hiç eğitim almamış bir kişiye göre mükemmeldi. Çok ince düşünceliydi. Herkesle karşılıksız bilgilerini paylaşmayı severdi. yaptığı portreleri de çok ucuza satılırdı. Kafedeyken hiç bana hesap ödettirmezdi. Olur mu öle şey pıtırcık derdi. Geceleri bile konuşurduk biz. Kafeden çıkışta hızlı hızlı tekerlekli sandalyesini çok eğlenirdik. Ta evden yokuşlardan ara sokaklardan falan geçip kafeye

6


JACK DAVİS HAYATINI KAYBETTİ DERLEYEN:

Meryem YAVUZ ABD'nin Mad Magazine dergisiyle uzun dönem çalışmış olan usta karikatürist Jack Davis, 91 yaşında hayata gözlerini yumdu. The Long Goodbye ve Bananas gibi film posterlerinin de yaratıcısı olan Davis, 1952'de çıkan derginin önde gelen kurucu çizerlerinden biriydi. Dergiye çok uzun yıllar katkıda bulunmuş olan Davis, maskot Alfred E. Neuman'ın da birçok portresini çizmişti. Mad sanat direktörü Sam Viviano, Davis'in “hemen tanınan kendine özgü stilinin” karikatür sanatındabir devrim niteliğinde olduğunu belirtti. “En ustalardan biri” 1952'de yayınlanmaya başlayan derginin temsilcilerinden biri, Davis'in en efsanevi çalışmalarının bir listesinin sayfalarca sürdüğünü ifade etti. “Mad çizgi romanlarının en ikonik parodilerinden birileri de The Lone Ranger ve High Noon'dur.” şeklinde açıklama yapan dergi temsilcisi, “Raiders of the Lost Ark, Gone with the Wind ve M*A*S*H hakkında yapılan espriler derginin en unutulmaz parodileri arasında yer alır.” diye ekledi. Editör John Ficarra, “Jack'in yapamayacağı hiçbir şey yoktu” dedi.

“Kapak çalışmaları, karikatürler, spor sahneleri, canavarlar… Komedi alanında sınır tanımazdı.” “Enerji ve hareketi çizimlerine yansıtma kabiliyeti, tarama ve fırça çalışmaları ve renkleri kullanma konusundaki cömertliği, onu efsanelerin arasına yerleştirdi.” Davis kariyerine kampüs gazetesinin çizerliğini yaptığı Georgia Üniversitesi'nde başlamıştı. Atletik takımları olan Georgia Bulldog'larının tasvirleri hala okulun duvarlarını süslemektedir. Üniversitenin mezunlar derneği üyeleri, Twitter

7


1996'da Ulusal Karikatürcüler Derneğinin Milton Caniff Yaşam Boyu Başarı Ödülü ve 2000'de Reuben Ödülü'nü kazandı. 2003'de de Will Eisner Onur Listesi'ne layık görüldü. Ünlüler ve çizer dostları internet üzerinden Davis için mesajlar yolladılar. The Monkees davulcusu Micky Dolenz Davis'in grupları için çizmiş olduğu bir resmi retweetledi, yazar Neil Gaiman ise Davis'in muhteşem ve efsanevi bir çizer olduğunu yazdı.

sayfalarında Davis'in Bulldog ailesi tarafından özleneceğini ifade ettiler.

Marvel çizgi roman yazarı Brian Michael Bendis Davis'i “yaşamış olan en harika çizerlerden biri” olarak ifade ederken, The Walking Dead çizeri Tony Moore onun“profesyonel bir çizer ve harika bir beyefendi” olduğunu ifade etti. Gremlins yönetmeni Joe Dante ona “Mad çizerlerinin en çılgını” yazdı.

Georgia radyo istasyonu WGAU, Davis'in üniversite sonrası ilk başarısının Coca Cola için bir eğitim kılavuzu çizmek olduğunu ifade etti. Bu, onun için bir araba alıp New York'a gidebilecek kadar para demekti. Oraya gittiğinde, bir süre serbest karikatürist olarak çalıştı, sonra EC Comics şirketinde çalışmaya başladı. Tales From The Crypt ve Incredible Science Fiction gibi eserlere katkıda bulundu.

Davis'in dergi için en son kapağı 1995'te çıkmıştı. Dergi temsilcilerinden biri, dergi maskotu Neuman'ın radyo sunucusu Howard Stern'i bir bir pompayla tuvalet deliğine tıkarkenkitasvirinin hala Mad'in klasikleri arasında yer aldığını ifade etti.

Bu eserlerin editörleri William M Gaines, Albert B Feldstein ve Harvey Kurtzman Mad dergisini kurmaya karar verdiler. Davis de dergiye en başından "Usual Gang of Idiots" (Her Zamanki Ahmaklar Çetesi)'nden biri olarak katkıda bulunmuştu.

Ficarra, Davis'in alaycı mizah anlayışı ve muzip esprileriyle tamamen ters düşen büyüleyici alçakgönüllülüğü ve güneye özgü centilmen tavırlarıyla hatırlanacağını söyledi.

Dergiden ayrı olarak, Davis çeşitli filmlere afişler çizdi ve 1989'da ABD Posta Servisi için bir pul tasarladı. Pulun içine kendi portresini de sıkıştırarak pullarda “yaşayan insanların tasvir edilmemesi” yasasınıçiğnemiş oldu.

Mad ve DC Entertainment'teki herkes Davis'in eşi Dena ve tüm Davis ailesine içten başsağlıklarını gönderdiklerini ifade etti.

8


13. ULUSLARARASI ÇİZGİ ROMAN VE KARİKATÜR FESTİVALİ BAŞLADI

Prizren'in Gazi Mehmet Paşa Hamamı'nda 13. Uluslararası Çizgi Roman ve Karikatür Festivali açılışı (29.07.2016) tarihinde gerçekleşti.

canlı performans sergileyeceğini belirten Sunduri, konuyla ilgili konferanslar da düzenleneceğini belirtti. Türkiye'den festivale katılan Halit Kurtulmuş ve Yaşar Fırat, kaçak göçmenler konulu eserleriyle sergiye katıldıklarını belirtirken Kosova'ya ilk geldiklerini fakat hiçbir yabancılık çekmediklerini belirttiler. 25 yıldır İtalya'da yaşayan Arnavut asıllı karikatürist Agim Sulaj, çok sayıda değerli karikatürist ile birlikte festivalde olmaktan mutlu olduğunu belirtti. Karikatürün her şeye rağmen ayakta kalmaya direndiğine işaret eden Sulaj, Prizren'in kendisini büyülediğini söyledi.

Türkiye, Arnavutluk, İtalya, Almanya, Makedonya ve Kosova'dan karikatür sanatçıları ve az sayıda sanatsever, açılış töreninden sonra karikatür ve çizgi roman sergisini de izleme fırsatı buldu. 31 Temmuz 2016 tarihlerine kadar değişik etkinliklerle sürecek olan 13. Uluslararası Çizgi Roman ve Karikatür Festivali açılışını gerçekleştiren Gani Sunduri, zor şartlar altında 13. Kez bu festivali düzenlemenin tüm zorluklarına katlanmak hazırlığını ifade etti. Sergiler yanı sıra Prizren Şadırvanı'nda festivali ve karikatür ile çizgi romanı daha geniş tanıtmak gayesiyle sanatçıların

www.kosovahaber.net

9


JAPON (K)AĞIT KATLAMA SANATI YAZAN

İLLUSTRASYON

Tuğba TURAN

Mehmet Kaan Sevinç

Previously on Gölge: "...Çünkü bu adalet sisteminde eşeği dürtmek serbest, “eşek dürtüldü” yazmak suçtu. Kör olması gereken adalet sağır ve dilsizdi. Anlaşılan o ki okuma yazma da bilmiyordu. – Kurcalama, dedi Gölge. Sıra onlara da gelecek ama önce annem ve annen gibi kadınlara yardım etmeliyiz..." *** “Ben kim miyim? Adım Gölge. Kimsesizlerin kimsesiziyim, kimsesizim. Yalnızların yalnızıyım, yalnızım. Dertlilerin dertlisiyim, dertliyim. Aşıkların aşkıy__ tamam tamam biraz abartmış olabilirim. Zeki Müren'e de buradan bir rahmet okuyalım. Gerçek şu ki kadınlara kötülük eden herkesin korkulu rüyasıyım ama işimi kanla değil akılla hallederim. Suçluları, ortağım Lisbeth ile kıskıvrak yakalayıp adalete teslim etmek en büyük görevim.” *** Radyolarını yeni açanlar için hikayemizde kim kimdir bir göz atalım: Gölge: Gölge E-Dergi'nin vaftiz babalığını yaptığı ve dergi ile aynı adı taşıyan yarı-kahraman, yarı-gölge, yarı-feminist, yarı-dedektif, yarı-polis, yarı-kaçak, yarı-göçek, tam-adil(olmaya çalışan), tam-kadın. LisbethSalander: StiegLarsson'un kendi yazdığı üç kitap -ilki ve en meşhuru Ejderha Dövmeli Kız- ve yazarın talihsiz ölümünden sonra yazılan serinin dördüncü kitabının kahramanı. Tam-zamanlı hacker, tam-zamanlı soğukkanlı, tam-zamanlı hükümet, anayasa dahil tüm yasalar, para ve kapital sistemi, menkul ve gayrimenkul olan her şey karşıtı. Bir bankadan milyonlarca dolar hackleyebileceği halde kendi ülkesinde illegal yoldan oldukça fazla para kazanmış bir işadamını hackledi. Gölge, bunun İslam dinine göre haram para olduğunu iddia edince şöyle dedi: Lisbeth: Madem bu para yasaktı ya da sizin deyiminizle 'haram'; o zaman ben o adamı bu haram parayı harcamaktan alıkoyarak iyi bir şey yaptım, yani 'sevap' yaptım. Nasıl? Ne diyorsunuz siz; 'bir taşla iki kuş' değil mi? Gölge: Biliyor musun, seninle baş edemem ben! Konuyu değiştiriyorum bak: Madem ağustos ayındayız Türk tarihinin en önemli dönüm noktası olan 26 Ağustos 1922 ve ülkecek nicedir Zafer Bayramı olarak kutla(yama)dığımız 30 Ağustos 1922'ye gidelim diyorum. Lisbeth: Siz Türkler ne kadar bencilsiniz yahu! Sanki dünya sizin etrafınızda dönüyor! 'Biz bitti demeden bitmez'miş! Pabucumun takımı! Gölge: Ne oldu? Ne yaptık gene? Lisbeth: Ağustos ayı geldi diye hayatta kalmayı başardığınız bir savaşı anlatmaya kalkıyorsun. Oysa bir ağustos ayının altıncı ve dokuzuncu günleri koca koca iki şehir ve o şehirlerin insanları tarihten silindi!

10


11


Gölge: Haklısın ama... Lisbeth: Sen Batman, ben de Robin'mişim gibi davranmayı bırak. Bu hikayede usta ve çırak yok. Cesur kadın ve zeki kadın var. Zaman zaman yer değiştirseler de öyle... Gölge: Anlaşılan uluslararası karasularındayız yine. Taaaa uzak doğuda. Lisbeth: Evet ama kime göre, neye göre uzak? Neyse bu ayrı bir tartışma konusu. Biz Hiroşima ve Nagazaki'ye gideceğiz.Sırasıyla 6 Ağustos ve 9 Ağustos 1945'te, iki basit bomba ile sadece 20 bini asker olan ve sayısı 129 bin ila 246 bin arasında olduğu tahmin edilen insanın -düşünsene ölenlerin sayısı bile net değil!- öldürüldüğü, yok edildiği, kül edildiği yerlere... Şimdi anlıyor musun neden sana bencil dediğimi? Gölge: Bencilim evet ama telafi edebilirim. Bombayı atmasalar? Engel olsak? Yalvarsak gidip Oppenheimer'a? Ya da o gizli Manhattan ekibindeki kadınları falan ikna etmeye çalışsak? Bombanız sadece savaşanları değil masum kadın ve çocukları da öldürecek desek? Lisbeth: Valla "Çocuklar öldürülmesin şeker de yiyebilsinler"i de dinletsen ne fayda! Herkes kendi ülkesinin bekası için en iyi olanı yaptığını düşünüyor/sanıyor o devirde ve aslında her daim. Hitler Avrupa'da yakmadık şehir ve Yahudi bırakmayınca, Amerikalılar da kökten çözmek istiyorlar bu kördüğümü. Ayrıca Oppenheimer'ın da bir Yahudi olduğunu unutuyorsun! Gölge: Ama olan yüz binlerce masum Japon'a oluyor. Lisbeth: Hiç kimse göründüğü kadar masum değildir Gölge! Japon İmparatoru PearlHarbour'ı bombalamasaydı ya da 15 Ağustos 1945'te radyodan yaptığı teslim oluyoruz konulu konuşmasını dokuz gün erken yapsa idi hayatta olacaklardı! Oysa, Gyokuon-hösö ismini verdikleri bu konuşma, Japonca 'mücevher sesli yayın' manasındaydı ve Japon halkının imparatorlarının sesini ilk duyuşlarıydı! Çünkü imparatorun halkla sesiyle dahi bir araya gelmesi yasaktı! Gölge: Halbuki ismi aklımıza telaffuzu ile kazınan 'PörlHarbır' denen yer Amerikan topraklarından ne kadar uzakta… Lisbeth: New York'tan 7884, Washington'dan 4398, Los Angeles'tan tamı tamına 4424 kilometre uzakta! Ama yapılacak bir şey yok. Toprak, topraktır, asker ise asker. Ne demişti sizin lideriniz Atatürk: 'Bir Türk dünyaya bedeldir'! İşte Amerika'nın bu sözü kendine uyarlayarak dünyaya gösterebilmesi için bir anda 166.000 insanın ölmesi gerekti. Gölge: Ne burnu büyüklük! Lisbeth: Sadece burunlar değil her şey büyük Amerika'da. Tabii ki egolar da ama belli ki hepsi değil. Biz en iyisi John Hersey'in gözünden bakalım olaya. Gölge: Yanibiri sonradan vatandaşlığa geçen altı Japon'un,bomba atılmadan biraz önceki sıradan hayatlarıyla birlikte, bombadan sonraki hayatta kalma hikayelerini anlatan –ve The New Yorker'da yayımlanmasının iki ay ardından kitap olarak basılan- 31 bin kelimelik makalenin yazarı olan John Hersey...Ama çok acıklı değil mi o makale? Lisbeth: Var ya sizin ülkecek tek eksiğiniz Zafer Bayramı kutlaması filan değil, tek eksiğiniz empati! Birazcık da olsa EMPATİ! Kimse kendini kimsenin yerine koyamadığı için bu haldesiniz! Hep 'Amaan bana ne canım'cı, 'Neme lazım'cı, 'Ya bırak, başına iş mi alıcan'cı, 'Bana dokunmayan yılan bin

12


yaşasın'cısınız. Bu sözü söyleyen de nasıl bir ata ise artık! Ama Hiroşima'ya gideceğiz evet. Gelecekten gittiğimiz için bomba bizi etkilemeyecek, çünkü aslında o anda orada değiliz. Ben tam-zamanlı soğukkanlı biri iken, senin gibi tam sulugözbir kadınla oraya gitmeyi göze alıyorum düşün! Gölge: Bugün dilin çok sivri senin! Lisbeth: Çünkü bıktım sizin 'Tok acın halinden anlamaz'larınızdan. Aç da acın halinden anlamıyor besbelli! N'oldu bir ay tuttuğunuz oruç? 'Bir lokma bir hırka'cılık? Üç hurma ile açtınız değil mi her akşam orucunuzu? Üç hurma üzerine gelsin kebaplar, gitsin baklavalar! Müslüman ülkeler olarak dünyadaki tüm açları doyurmaya yetecek kadar yiyecek tasarrufu ettiniz sanırım! Gölge: .............. Lisbeth: Cevap yok tabii. Haydi düş önüme! [Gölge: Youaremean! Lisbeth: I'm necessarymean!]* Lisbeth: Rahip Kiyoshi Tanimoto, üç çocuklu dul HatsuyoNakamura, Doktor MasakazuFujii, Alman misyoner Rahip Wilhelm Kleinsorge, Doktor TerufumiSasaki, ve onunla akraba olmayan kalay şirketi

13


çalışanı ToshikoSasaki. Bu altı kişi gibi bombalamadan hayatta kalan insanlara Japonca Hibakusha (patlamadan etkilenmiş kişiler) ismi verilmiş sonradan. Nasıl? Sizin dilinizde var mı böyle bir kelime? Sebepsiz, sadece terör amaçlı bir patlamada ölen sivilleri bile şehitlik mertebesine yükseltmeyi bilirsiniz siz anca! Gölge: ............... Lisbeth: Düşünsene bir saniye önce işinde gücündesin, çocuğunu yıkıyorsun ya da ne bileyim saçını tarıyorsun. Bir saniye sonra hayatta kalanların 'gördüğüm tüm beyazlardan daha beyaz' olarak tanımladıkları bir ışık ve yarı ölüsün... Denmemeli ama deniyor maalesef, ölenler ölüp kurtuluyor ama hayatta kalanlar... Gölge: Bombalama sırasında çok genç yaşlarda olanyirmi beş kadın,Hiroşima Bakireleri diye adlandırılarak, patlamada oluşan korkunç yaralarına estetik yaptırmak için Rahip Tanimoto tarafından 1955'te Amerika'ya götürülmüşler. Lisbeth: Sanki 'Siz bozdunuz, siz düzeltin' der gibi. Zaten Japon hükümeti uzun süre Amerikalıların atom bombası ve bunun halk üzerinde sebep olduğu yıkımla ilgili sorumluluk almayı reddetmiş. Ta ki 1950'de 'Atom Bombası Kurbanları Tıbbi Yardım Yasası' çıkarılıncaya kadar. Gölge: Ne ironi! Ne bekliyorlardı ki! Amerikan hükümetinin özür dileyip tüm kurbanlara GreenCard vermesini mi! Bu yüzden dedin değil mi hiç kimse yüzde yüz masum değildir diye! İtaatkâr bir toplum olan Japonlar bunun bedelini, kendi hataları olmayan, hükümdarları tarafından verilmiş bir kararla 2500 Amerikan askerinin öldürülmesine misilleme olarak atılmış iki atom bombası altında kül olarak ödediler. Hayatta kalanlar ise ölmeyi yeğledi. Lisbeth: Kül olsalardı da kul olmasalardı! Savaştan sonra 1945'te Japon İmparatoru Hirohito, Amerikan işgal yetkilileri tarafından politik tüm güçleri elinden alınmış sembol bir monarşinin başı olarak ülkeye adeta hediye edildi. Ayrıca Hirohito, Japon imparatorlarının, güneş tanrıçası Amaterasu'nun soyundan geldikleri için doğuştan ilahî olduklarına dair Japon inanışını da reddettiğini açıkladı. Sonsuz kibre sahip bir Japon imparatoru için ne zordur kim bilir? Gölge: 'Mutlak hükümdar'lıktan 'anayasal monarşi'ye düşüş! Lisbeth: Halk için bir yükseliş. İtaatten itidale, tebaa olmaktan halk olmaya geçiş. Sonrası, kocaman bir ordu kurması yasaklandığı için savaşmayan ama sevişen bir toplum! Şaka bir yana dünyaya teknoloji ile hükmeden bir nesil! Gölge: Hikayenin sonuna geldik ama… Bomba anına götürmedin beni... Lisbeth: Gerek yoktu ki. Azıcık empati yapman için parçalanmış gövdeler, duvara siluetlerini bırakıp kül olmuş canlar, bir hastane dolusu kan selinde yüzen yaralılar, vücudundan koca koca parçalar koparken amaçsızca oradan oraya yürüyen insanlar, müthiş ışımanın etkisiyle o anda neyin önünde duruyorsa onun fotokopisini bedeninde taşıyan çocuklar, kadınlar görmene gerek var mıydı? Gölge: (Ağlamaktadır.) Lisbeth: Amacım üzüm yemekti, bağcıyı dövmek değil. Hem bırakalım okurlar John Hersey'in makalesini ilk elden okusunlar. Çeviri de yapsak 'spoiler' vereceğiz, hiç gerek yok. Gölge: Sen bilirsin... Hem o an orada olmanın ne anlamı var ki hiç kimseye yardım edemedikten sonra?

14


*** Japon hükümetince, 31 Mart 2009 itibariyle Japonya'da 235.569 Hibakusha yaşadığı ve yaş ortalamalarının 75.92 olduğu bildirilmiştir… *** (Gölge: Bence Ocean's 14 çekilmeliydi. Lisbeth: Saçmalama. Suyu çıkardı o zaman filmin. Gölge: Neden? Fast&Furious'ların suyu mu çıktı yani? Lisbeth: Çıktı elbet, çıkmadı mı? Daha iyi bir fikrim var: Siz yeni bir polis gücü kurun. Adını da Ocean's 155 koyun. Kuş uçurtmazlar lan memleketinizde. Neden? Çünkü hem hırsız hem polis! Ben: Ya arkadaşlar hikaye bitti siz hâlâ lak laklaklak! Ne bu yahu? Sonra 31 bin kelimelik makale yazacağım adamlar yayımlamayacaklar dergide! Lisbeth: Zaten yayımlamıyorlar! Hatırlatayım e-dergi o! Bayanlar-baylarrrr Gölge e-Dergi'nin basımında hiç kağıt ve mürekkep harcanmamıştır, duyurulur! Ben: Şimdi gelirsem yanınıza! Yumurtadan çıkmış da kabuğunu beğenmiyor hanfendi! Sizi dayak paklar sonunda bak demedi demeyin! Editöre şikayet etcem sizi!)

*[ ] içindeki diyalog aşağıdakinden alıntıdır: Dagget: You are pure evil! Bane: I'm necessaryevil. (The Dark Knight Rises, Nolan, 2012)

15


Apocalypse no Toride (Fortress of theApocalypse) Olca KARASOY

Zombiler ile dolu ilgi çekici bir manga: Apocalypse no Toride (Fortress of the Apocalypse) Korku, Shonen, psikolojik ve aksiyon türlerindeki manga, Apocalypse no Toride, yolları ıslah evi ya da Shouran Academy'de kesişen dört gencin hikâyesine odaklanıyor. (Yoshiaki Maeda, Mitsuru Yamanoi, GouIwakura, Masafumi Yoshioka) Yoshiaki Maeda adındaki 16 yaşındaki kahramanımız cinayet ile suçlanır. Bir memur saldırıya uğramış ve birçok yerinden ısırılarak öldürülmüştür. Yoshiaki Maeda'nın aslında o anda orada bulunmaktan başka hiçbir suç yoktur ama

ona inanan olmaz ve sorgulandıktan sonra Shouran Academy'ye gönderilir. Burada üç hücre arkadaşı edinir. Bu arkadaşlar birbirinden gaddar katillerdir. Lakin zombi saldırısı gerçekleştiğinde, bu gaddar dostlar ile tanıştığı için ne kadar şanslı olduğunu anlayacaktır. Yoshiaki Maeda ıslah evine girdikten bir süre sonra zombi türü yaratıklar ortaya çıkar ve tüm dünyayı sararlar. İnsanlara saldırırlar ve onları da zombi haline getirirler. Dünyanın geri kalanının aksine,

16


olanların nasıl öldürüleceğini ilk keşfedenlerden biridir. GouIwakura, 17 yaşındadır. Katılmaya çalıştığı Afrikalı milis grubun liderini öldürme suçundan ıslah evinde yatmaktadır. Sinirlerine hâkim, pratik ve başkalarının yapmak istemediği işleri yapmaya gönüllü biridir. Tehlike derecesini anında anlayıp ona göre pozisyon alabilir. Etrafındakileri korumak için kendisini tehlikeye

evi güvenli bir yerdir. Ancak zombiler hapishaneyi de basar. Hapishanede her şey karışır. Bu arada Maeda annesi ile konuşurken konuşma birden kesilir. Bunun üzerine dört arkadaş şehre giderler ama şehirde yaşayan insan kalmamıştır.

atar.

16 yaşındaki Yoshiaki Maeda, sıradan bir çocuktur. Ürkek ve kavga etmeye cesareti olmayan biridir. Adalet duygusu vardır. Arkadaşlarını arkada bırakmak istemez. Yoshiaki Maeda kısa sürede kendisini zombilerden korumayı öğrenir. Bokor tarafından enfekte edilince ölüme yakın yaralardan iyileşme özelliği kazanır. Enfekte olmuş yaratıklar üzerinde kontrol gücü vardır.

Masafumi Yoshioka 18 yaşındadır. Neden ıslah evine girdiği belli değildir. Dört arkadaş içinde en dost canlısı olandır. Dertsizdir, inatçı ve daima kavgaya hazırdır. Her zaman yanında en az bir bıçak olduğu sanılmaktadır. Sık sık diğerlerini kavgaya girişmeleri için teşvik eder.

Mitsuru Yamanoi, 17 yaşındadır ve cinayetten hüküm giymiştir. Ekibin dâhisidir. Takma adı Noima'dır. Kibirli ve çok akıllıdır. Enfeksiyonun nasıl yayıldığını ve enfekte

17


2011 yılında başlayan, KuraichiYuu'nun yazıp, InabeKazu'nun çizdiği manga; takip edilmesi rahat bir hikâye anlatımına sahip. Karışık bir durum ortaya çıktığında açıklaması çok geçmeden veriliyor. Bu da olayları daha iyi anlayarak hikâyeyi özümsememizi sağlıyor. Hikâyeyi okurken kafanızda soru işaretleri belirmiyor. Gereksiz bilgilere yer verilmiyor. Ana karakterlere hemen alışıyor ve olayları hızlıca kavrayarak olaya dahil oluyoruz. Bence karakterler son derece gerçekçi. Dört karakterimizin de hikayede ayrı ayrı motivasyon kaynakları var. Yan karakterler de ana karakterleri tamamlıyorlar. Aynı şekilde, yan karakterler zaman zaman önemli hale geliyorlar. Kötü karakterler de iyi karakterler de izleyici üzerindeki etkilerini gayet güzel gösteriyorlar. Çizimlerin çok güzel olduğunu düşünüyorum.

Canavarlar korkutucu şekilde başarı ile resmedilmiş. Çizimler ayrıntılı ve özenli. Mangayı açıp resimlerini incelediğinizde bana hak vereceğinizi sanıyorum. O kadar zombili ve canavarlı hikâye varken bu mangayı farklı kılan ne derseniz ana karakterlerin soğukkanlılığı diyebilirim. Karakterler arkadaş mı düşman mı birbirlerini kurtarmaya mı çalışıyorlar yoksa birbirlerini kullanıyorlar mı gibi birçok şüphe ile karşılaşacaksınız. Hikayede genel itibari ile bir gizem hâkim. Çizimler de son derece “sert”, yoğun, kanlı ve korkunç. InabeKazu, korkunç ve dehşet verici canavarlar çizmeye yoğunlaşmış. Hikâyede ecchi türü iri göğüsler gibi şeyler yok. Sanatçılar, hayal dünyasına girebileceğimiz harika bir dünya oluşturmuş. Özellikle kıyamet hikâyelerine meraklıysanız bu mangayı okumanızı şiddetle öneririm.

18


KANLI ZIRH YAZAN

İLLUSTRASYON

Gökçe Mehmet AY Mehmet Kaan Sevinç Hekate'nin karanlık gecesinde, bataklıkların üstünden Timsahın kullandığı mekikle tehlikeye gidiyorduk. Meclis'in diplomatları Hekate'nin yerlilerine kendilerine verdikleri isim olan Xcolet diye hitap etmemizi söyleseler de, iki ayağı üzerinde yürüyen timsah gibi yaratıklara timsah denmesini engelleyememişlerdi. Pilot timsahın yanında timsahların liderinin adamı Yiozi vardı. O ikisinin bu iş için ne kadar eğitimli olduğunu bilmiyordum. Akıncılarımdan ise emindim. Galaksi Meclisi, güçlü zırhları ve yıllar süren eğitimi böyle görevlere çıkalım diye biz Akıncılara veriyordu. Timsahın beyaz pullarından yansıyan kabin ışıkları gözlerindeki kızgınlığı gizlemeye yetmiyordu. Onların yerinde ben de olsam, isyancıların başkentte, gezegenin en üst düzey yöneticisine saldırıp konuklarını kaçırdığı için sinirli olurdum. Oysa benim sinirlenmeye hakkım yoktu. O iki mekiğin peşinden giderken hata yapma görevin kaybedilmesi demekti. Sakin ve zırhımın çeliği gibi sert olmalıydım. Komutanım Yüzbaşı Tekin ve diplomasi ekibini kurtarmanın tek yolu sakin olmaktı. Sakin olmaya çalıştığım için pilot koltuğundaki timsahı kenara itip yönetime geçmiyordum. Hekate'nin üstünde bizi izleyen gemimiz Gayretgah'a bağlandım. "Gayretgah, burası Akıncı 4" "Akıncı 4, Gayretgah H3 devam." "Hedefi tespit edebildiniz mi?" "Bölgenizde yoğun bulut birikimi var. Görüş mesafesi sınırlı. Sadece sizin gönderdiğiniz sinyali takip ediyoruz. Görüntü negatif." Diplomatlar ve Yüzbaşı Tekin kaçırıldığında baloya beraber gittiğimiz Daya Levinson da onlarla beraber gitmişti. Nasıl yaptığını bilmiyordum ama kaçıranların aracının içindeydi. "Anlaşıldı Gayretgah H3, son rota düzeltmelerini zırhıma gönderin. Tamam." "Gönderildi, tamam.” Gayretgah'ın tamir edilmiş iletişim sisteminden zırhıma rota bilgileri gelince pilota düzeltmeleri verdim. Yiozi pilotun yanında duruyor, haritaya bakıyordu. "Nereye gittiklerini düşünüyorsun?" Yiozi kuyruğunu kabine vurdu. Beyaz pullu suratı kabin ışıkları altında daha korkutucu gözüküyordu. "Anlamıyorum, bu rotada devam ederse, güney kutbuna yol alıyor gibi gözüküyor. Orada bir araştırma üssü dışında bir şey yok." Yiozi Baş Sözcü'nün üçüncü sofra yamağı olduğunu söylemişti, ama bir tür iç güvenlik ajanıydı. Bayan Levinson da diplomat olduğunu söylemişti ama o da sanırım casustu. "Eğer İmparatorluk askerleri oraya yerleştilerse onları üsse varmadan durdurmalıyız. Mekikte silah var mı?" “Havadan havaya ve karaya mühimmat var ama onları düşmelerine sebep olmadan durdurabilecek silah yok."

19


20


"Onun için bir yol bulabileceğimize eminim" Yiozi yüzüme baktı. Kaskımı takmamıştım, aradığı neyse galiba gözlerime baktığında buldu ki pilotun yanındaki koltuğa oturdu. Akıncılarımın yanına gittim. Takımım, dört kişilik akıncı ekibim, zırhımı getirmiş ve göreve gönüllü olmuşlardı. Onlara başımla işaret edip kaskımı taktım. Zırh sızdırmazlık sistemi çalıştı ve dışarıdan kimsenin duyamayacağı çipten çipe iletişim kanalını açtı. "Evet takım, düşman mekiği komutan ve büyükelçiyi kaçırıyor. Onları komutana ve diğerlerine zarar vermeden durdurmalıyız. Fikri olan konuşsun." Çipten çipe konuşunca gene ense kökümden ağzımın içine doğru metalik bir tat yayıldı. Çiple ağzımın ilişkisi olmamasına rağmen o tadı her seferinde duyarım. Zoya Onbaşı'nın mesajı gelince tat kayboldu. "Komutanım, eğer motorlarını vurabilirsek, mekiği inmeye zorlayabiliriz." "Zoya, sen onu vurursun da Halil Teğmen kaçırılanlara zarar vermeden durdurmalıyız dedi. İnmeye zorlamaya çalışırken düşürürsen ne olacak." "Kutay Çavuşum, senin patlayıcıların işe yaramaz diye neden benim LR-42'imden şüphe ediyorsun?" "Şüphem senin nişancılığına değil. Doğru yerden vurabilirsin ama mekiğin pilotu yeteneksizse kendini kurtaramaz ve bum. Teğmen birliğin başına geçer." Kutay mesajıyla beraber birkaç patlama görüntüsü de gönderdi. "Evet takım, ben Yüzbaşının bölüğün başında olmasından memnunum ve onun sağ salim kurtarılmasını tercih ediyorum. Jake sen ne diyorsun?" "Komutanım eğer yüzbaşının hangisinde olduğunu anlayabilirsek o mekiği durdurmaya bakabiliriz." "Bulmak için ne tavsiye ediyorsun?" "Bilmiyorum, sinyallerle takip edilebilir ama Gayretgah'ta bu yetenek var mı emin değilim." "Var komutanım." "Emin misin Sezgin?" "Evet komutanım, Gayretgah'ın diskosundayken teknisyenlerin çok iyi olduklarını söylediklerini hatırlıyorum. Gayretgah'ta Luernon yapımı bir iletişim modülü yüklüymüş." "Sezgin, senin Gayretgah tayfası ile kavga etmenin bir işe yaraması için bunu söylemiyorsun değil mi?" "Hayır komutanım. Yani evet komutanım." Güldüm. Hattaki sessizliğe bakılırsa diğerleri de gülüyordu. "Tamam Jake, Gayretgah'a bağlan ve Daya'nın sinyalini kullanarak hangi mekikte olduğunu bulabilirler mi öğren. Eğer hangi mekik olduğunu çözebilirsek onu durdurmak için bir fikrim var." # Akıncıların zırhı şekillenebilir güç kalkanı taşır. O kalkan sayesinde alevden kanatlarla Hekate'ye inebilmiştim. Şimdi kanatlarımı deneyecek bir fırsat daha çıkmıştı. Emir komutayı Sezgin'e bırakıp ayarlamaları yaptım. İçerideki herkesin kemerlerinin bağlı olduğuna emin olunca mekiğin kapısını açtım. Altımızda büyük hızla Hekate'nin bataklık ormanları akıyordu. Pilot bizi bulutların üzerine çıkarttı. Mekiğin yükleme kancasını zırhıma takıp dışarı atladım, planım işe yarar mı emin değildim.

21


Mekikten uzaklaştıktan sonra kanatlarımı açtım. Rüzgar kanatlarımı doldurdu ve yükseldim. Mekiğin peşinde uçurtma gibi süzülüyordum. Kanatlar programa uygun davranmış ve zırhın ağırlığını taşımışlardı. Zırhım Yüzbaşı'nın içinde olduğu mekiğe yeterince yaklaştığımı söyleyince kancayı bıraktım. Kanatlarımı kıstım ve bir şahin gibi mekiğe doğru daldım. Rüzgar ıslık çalarak akıp giderken, korkmuyordum. Avcılara özgü o anın içinde kaybolmuştum. Akıncı zırhı bu manevra için yapılmamıştı ama dayandı. Zırhım önceden programladığım gibi düzeltmeleri yaptı, mekikler altımda gözüktüğünde arkada olana doğru uçtum. Yaklaşınca kanatlarımı açtım, yavaşladım ve mekiğin üstüne kondum. Hız farkından yuvarlanmaya başladım. Zırhın ağırlığı mekiğin gövdesini eğmişti. Düşmek üzereyken eldiven manyetiklerini çalıştırdım. Mekiğin yan kapısının önünde, camların hizasında durmuştum. Ucuz kurtarmıştım, hemen zırhımın bulucusunu çalıştırıp Daya'nın sinyalinin yerini aramaya başladım. İçeride şaşkınlıkla bana bakan timsahlar vardı. Servoların ve kalkanımın tüm gücüyle mekiğe yumruk attım. Elim kapının içine girmişti. Mekikte alarmlar çalmaya başladı. Kapıyı yerinden koparıp attım. Kendini toplayan bir timsah elindeki otomatikle ateş etti. Mermiler güç kalkanıma geldiklerinde durdular. İki adımda timsaha doğru koştum. Öfkeden gözüm dömüştü, zırhlı elimle silahı tutan kolunu çektim. Timsahın kopan kolundan fışkıran kan mekiğin içine yayıldı. Diğer timsahlar da ateş ediyorlardı. Hızlı hareketlerle yanlarına koştum. Soldakinin çenesine bir tekme savurdum. Onun kanlar içinde kalan suratını gören sonuncu timsah şarjörü üzerime boşalttı. Zırh delici iğne plazmayı ona doğru ateşledim. Yüksek güçlü plazma timsahın göğsünde minik bir delik açıp, sırtını patlattı. Pilot koltuğunda korkudan titriyordu. "Hemen geri dönüyoruz." Pilot mekiğin burnunu geri çevirirken Jake'in mesajı çipime ulaştı. "Teğmenim, ikinci mekik saldırmak için üstünüze geliyor. Silahları size kilitlendi." Konsola baktığımda kırmızı ışıkların yanmakta olduğunu gördüm. Düşmanın topları mekiğin gövdesinde delikler açtı. Çipim tercüme ettiği alarmlar timsahların şiirsel dilinde "motor hasarı" diyorlardı. Pilot yalpalamaya başlayan mekiği indirmeye çalışıyordu. Bataklıkta bir açıklığa doğru uçarken düşman mekiğin dönüp tekrar arkamıza takıldığını gördüm. Mekiği kurtarma şansım yoktu. Görevin başarısız olacağını düşünürken bulucu Daya'nın yerini tespit etti. Daya'nın sinyali mekiğin arkasından kargo bölümünden geliyordu. Oraya koştum. Daya Yüzbaşının bileğindeki kelepçeleri mini plazma ile kesiyordu. Yüzbaşı bana baktı. Konuşacak zaman yoktu. "Komutanım, ikinci mekik her an ateş edebilir. Düşmek üzereyiz." Onların yanına koştum. Büyükelçi Ogawa, Daya ve Yüzbaşı'yı zırhımın kollarını açıp kucakladım. "Zırhın güç kalkanıyla sizi korumayı deneyeceğim. Lütfen yanımdan ayrılmayın." Güç kalkanını çalıştırdım ve düşman mekiğinin ateşini bekledim. Mekiğin sarsıntıları artmıştı. Zırhım irtifa kaybettiğimizi söylüyordu. Güvenli bir hızda iniyor muyduk yoksa düşüyor muyduk bilmiyordum. Çipten Sezgin'in ikinci mekikle çatışmaya girdikleri mesajı geldi. Ne olduğuna bakamadan yere çarptık. # Hekate tüm haşmetiyle mekiği kucakladı. Mekik çığlıklar atarak yerde savruldu. Sol kanat bir ağaca çarptı ve kırıldı. Suyun üzerinde bir taş gibi sekiyorduk. Motordan garip sesler geliyordu. Mekiğin burnu bir çıkıntıya çarptı ve yan devrildik. Sonunda durduğunda sol kanadın üstünde yan yatıyorduk. Mekik parçalanmıştı. İçinde enkaz etrafa saçılmıştı. Tek güvenli bölge zırhımın etrafıydı. Güç kalkanı tutmuştu.

22


Zırhım üçünün de sağlık durumlarının iyi olduğunu gösteriyordu. Yüzbaşı Tekin bana baktı. "İyi iş Halil, şimdi bizi buradan çıkart." "Emredersiniz komutanım." Mekiğin duvarına bir yumruk attım ve zırhımla açılan deliği genişlettim. Bataklığın içinde kuru bir tepeciğe inmiştik. Koca bir ağaç dalı mekiğin kokpitine saplanmıştı. Pilotun şansı olmamıştı. Kafamı yukarı kaldırdığımda mekiklerin gökyüzünde savaştığını gördüm. Bizim mekiğin topları düşmana ateş etti ama düşman pilotu ustaca savuşturdu. Düşman mekiği bize doğru geliyordu. Ne yapacağını anlamıştım. "Komutanım yere yatın" diye bağırdım. Zırhım sesimi tüm bataklığa duyurdu, uzaklarda kuş benzeri hayvanlar havalandılar. Açtığım delikten dışarı çıkmak üzere olan Daya'yı içeri itip Yüzbaşı ve Büyükelçinin üstüne attım. Ben de onların üzerine yatıp zırhımı son güce çıkarttım. Mekiğin topundan çıkan mermiler duvarları delip üzerimize yağıyordu. Güç kalkanım ilk üçünü durdurdu. Sonuncu kalkanı geçti ve patladı. Şarapnel Yüzbaşı'nın bacağına geldi. Yüzbaşı'nın kanamaya başlayan bacağı ile ilgilenecek zamanım yoktu. Hızla Daya'yı yattığı yerden kaldırdım. "Yüzbaşı'ya bak. Ben şu mekiği durduracak bir şey bulmalıyım." Başını salladı. Dışarı çıktım, zırhımdaki plazma tüfeğini çalıştırdım. Düşman mekiği bizimkilerden kaçıp gene üstümüze doğru geliyordu. Roket ateşledi. Toplarla zarar veremeyeceğini fark etmişti. Rokete kilitlenmeye çalıştım. Çok hızlı ve çok küçüktü. Öleceksem en azından şansımı denemek için elle hedeflemeye aldım. Birden bizim mekik roketin önüne çıktı. Roket kuyruğunun yanından mekiği vurdu. Patlamayla alevler mekiği sardı. Dönüyor, alevler saçarak yere düşüyordu. Dumanların arasından cesur akıncılarımı gördüm. Mekikten atlamışlardı. Kanatlarını açmış bize doğru süzülüyorlardı. Onların arkasından da düşman mekiği üzerimize geliyordu. Zırh bilgisayarım mekiğe daha kolay kilitlendi. Plazmayı maksimum enerjiye ayarladım. Tetiğe bastım. Plazma mermileri mekiğe doğru havada beyaz izler bırakarak gittiler. Pilot son dakikada kaçmaya çalıştı ama manevra yapamayacağı kadar alçaktaydı. İlk mermi kokpiti parçaladı. Kalanlar gövdede delikler açtılar. Mermilerin patlama seslerini geceye karıştı. Mekik ağaçların üzerinden yanarak yere çakıldı. Yirmi metre kadar yakında durdu ve patladı. Ağaçlar yıkılmıştı. Yıkıntının arasından metal çığlıklarla kara bir zırh çıktı. # İmparatorluğun en iyi askerlerini ismi sadece fısıltıyla bahsedilen bir gezegene gönderdiği söylenir. O gezegende İmparatorun Kara El'i olmak için eğitilir denir. Sağ kalanlara kara bir zırh verilir. Hekate'nin bataklığında, servosu çığlıklar atarak bana koşan işte o askerlerden biriydi. Plazma tüfeğimde mermi kalmamıştı, dolduracak zamanım da yoktu. Akıncılarım uzakta bir yere inmişlerdi. Yüzbaşıyı ve diğerlerini koruyabilecek tek kişi bendim. Ciğerlerimi parçalarcasına bir nara atıp Kara El'e koştum. Birkaç metre kaldığında zıpladı. Ben de zırhımın tüm gücüyle havaya sıçradım. Yumruklarımız güç kalkanlarına çarptı. Zırhım düşük enerji alarmı vermeye başladı. Kara El'in zırhı benimki gibiydi. Onun da gözleri yoktu ama benimkinden farkı zırhın elleri pençe şeklindeydi. Zırh yakın dövüşünde en önemli silah düşmanının enerjisini harcamasını sağlamaktı. Aynı kitabı okumuş olmalıydı ki kol servolarının verdiği hızla yumruklar atmaya başladı. Kollarımı kaldırıp güç kalkanımı önüme çektim. Her yumruğunda enerji seviyem biraz daha düşüyordu. Güç kalkanlarımız temas ettiğinde ortaya çıkan ozon kokusu,

23


bataklığın çürümüş kokusuna karışıyordu. Sağ ayağı dengesizdi, iki yumruğu arasında sol ayağımla sağına tekme attım. Tökezledi. Geri çekilip kendini korumaya çalıştı. Yumruk sırası bana gelmişti. Eğer güç kalkanını geçebilirsem plazma iğnemle onun işini bitirebilirdim. Yumruklarım güç kalkanına çarpıyor, güç alanlarının etkileşiminden kıvılcımlar çıkıyordu. Kara El bir anlık boşluğumdan yararlanıp saldırımı kesti. Tekme ve yumruklarıyla saldırmaya başladı. Onun enerjisini yok edemezsem işim zordu. Akıncılarım gelinceye kadar sabretmeyi deneyebilirdim. Kara El de bunun farkında olmalıydı ki saldırısını yoğunlaştırdı. Mekiğe doğru yaklaşıyorduk. Güç kalkanlarımızdan saçılan kıvılcımlar mor ile kırmızı arası bir renk almışlardı. O anda kalkanların eşleşebileceğini fark ettim. Zırhımı otomatik korumaya geçirip onun güç kalkanını incelemeye başladım. Ense kökümdeki çip düşünce hızında matematik işlemleri yapmamı sağlıyordu. Güç kalkanım darbeler altında sönerken ben de hesap yapıyordum. Kalkanının eşleşme frekansını bulduğumda enerji seviyem yüzde onun altına inmişti. Ona doğru atıldım. Yumruğu kaskıma geldi. Darbenin etkisi ile zırhım sallandı. Güç kalkanım yüzde sekize düşmüştü, ağzımda kan tadı vardı. Gene de onu hareketimle şaşırtmıştım. Bir an duraksadı. İşte o anda eşleşme programını çalıştırdım. Yumruğumdaki güç kalkanı Kara El'in kalkanıyla aynı frekanstaydı. Kalkanın içine girdiğimde kaskına vurdum ve plazma iğnesini ateşledim. Zırh delici iğne kaskın önünde ufak bir delik açıp içeri girdi. Güç kalkanım yüzde altı gösteriyordu. Kara El'in kaskındaki delikten kan akıyordu. Geri çekildim. Bir tekme ile kara zırhı yere çaldım. Akıncılarım, yanlarında mekikteki timsah dostlarımızla ağaçların arasından geliyorlardı. Eve dönüş zamanı gelmişti. "Gayretgah burası Akıncı 4" "Akıncı 4, ben Gayretgah, dinliyorum." Gayretgah'ın kaptanının sesini duyunca kanım dondu. "Gayretgah, Hekate üssüne haber verir misiniz, mekiğimiz düştü buradan çıkmak için bize araç göndersinler." "Teğmenim Hekate üssü ve Quezlac'da hiçbir yerle bağlantı kuramıyoruz. İsyancılar başkentte sinyal karartması uyguluyorlar." "Başka dost birliklerden yardım isteyebilir misiniz?" "Oğlum, şu anda seviye sekiz bir fırtına size doğru yaklaşıyor. Bu havada kimse size yardıma gelemez." "Anlaşıldı Gayretgah, tamam." "Akıncı 4, şans sizinle olsun. Tamam." Kaptan cevap verince işlerin ters gittiğini anlamıştım. Zırhımdan yaklaşan fırtınaya ve Quezlac'a olan mesafeye baktım. Zırhlarla sıkı bir yürüyüşle bir gün içinde Quezlac'a varabilirdik. Zırhın ve Akıncı eğitiminin hakkını vermenin zamanı gelmişti.

24


Gerçek Bir Efsane,

PECOS BİLL Ahmet Ziya SEKENDİZ Babalarımızın hatta birçoğumuzun dedelerinin çocukluk kahramanı birkaç karakter saymak istesek içlerinden birisi de –hatta belki de birincisihiç kuşkusuz Pecos Bill olurdu. 1949 yılında İtalyan yayınevi Mondadori tarafından yayınlanmaya başlayan ve Guido Martina ileRaffaelePaparella'nın yarattıkları Pecos Bill, 1949-1955 arası yıllara adını altın harflerle yazdırdı.

Pecos Bill, 1830'larda (Bazı versiyonda 1945) Teksas'ta doğar. Bir yolculuk esnasında Pecos Nehri yakınlarından geçerken ailesi küçük Bill'i at arabasından düşürür ama farketmez. Küçük Bill, Kyote'ler(Kır Kurtları) tarafından büyütülür. Hayvanların dilini öğrenir. Daha sonra bir kovboy olur. Seriye birçok sanatçı katkıda bulundu: Guido Martina, RaffaelePaparella, Dino Battaglia, Gino D ' Antonio vePierLorenzo De Vita.

Seri, 1956'da Francisco Gamba'nın çizgileri ile Alpe Yayınevi tarafından yeniden yayınlanmış, 1960 yılında Torelli seriye devam etmiş ve 19641966 arasında da Bonato ve Cimpellin serinin yeni maceralarını hazırlamışlardır. Batı'nın efsanevi kahramanı Pecos Bill'i alıp gerçekçi bir forma sokarak okuyucuya sunan dergi, yayınlandığı yıllarda birçok başka western çizgi romanı da olmasına rağmen onların arasından sıyrılarak baş köşeye oturdu. Üstelik sadece İtalya'da da değil. Aralarında Türkiye'nin de olduğu başka ülkelerde de. Orijinal Pecos Bill, Amerika'nın mitleşmiş kahramanlarından biridir. Hikâyesi Amerikan söylencelerine ve Edward O'Reilly'nin 20. Yüzyılın başlarından yazdığı kısa öykülere dayanır.

Pecos Bill; asla ateşli silah kullanmayan, düşmanlarını öldürmeyen bir kahramandır. Tek silahı ustalıkla fırlattığı kemendidir. Kahramanımız; zayıfların koruyucusu ve dürüstlük abidesi bir karakterdir. Dergide yine vahşi batıdan ödünç alınmış iki karakter daha kahramanımıza eşlik eder: Davi Crockett ve Calamity Jane. (Bu arada Türkiye'de yayınlandığı yıllarda karakterlerin isimlerinin okunduğu gibi yani Deyvi Kroket ve Kalamiti Ceyn diye yazıldığını belirtelim. Pecos Bill de haliyle Pekos Bill) Kahramanımızın bir de sevgilisi vardır: Sue (Türkçe versiyonda: Su) Pecos Bill serisi, Kızılderililerin yaşamını, adetlerini ve kullandıkları eşyaları gerçekçi bir şekilde yansıtır. Bu da serinin sevilmesinin önemli

25


1954 yılına kadar sürdü.

Nitekim çağdaşı olan ve yine birer efsane haline gelmiş Yüzbaşı TomMiks ya da Kinowa serileri ile karşılaştırırsak bu iki EsseGesse çizgi romanında karakterlerin kültürel altyapısının daha yüzeysel şekilde işlendiğini görebiliriz. Aynı şekilde, çizimler sinematik açılarla sunulur.

1957-1959 yılları arasında iki seri halinde Kıral Neşriyat tarafından tekrar yayınlandı. 1962 ve 1966 yıllarında bu kez Pulhan Yayınevi çatısı altında okuyucu ile buluşan dergi 1970 yılında Tay yayınları altındayayınlandı. Tay yayınlarının serisi siyah beyaz, farklı tarz çizim ve hikâyelerden oluşmaktaydı. 1981-1982 yılları arasında Hürriyet yayınları Kıral Neşriyatın yayınladığı tarzda iki sayfa renkli iki sayfa siyah beyaz şeklinde ve büyük boy olarak tekrar yayınladı.

Pecos Bill, batının gerçek hikâyelerini de maceralara yedirerek mistik ve heyecan verici bir atmosfer oluşturdu. Pecos Bill'in dikkat çeken bir özelliği de büyük boy ve iki sayfa renkli ili sayfa siyahbeyaz şekilde hazırlanmış oluşudur. Şahsi kanaatime göre derginin büyük boy olması özellikle hedef kitle olan erkek çocuklarının kendilerini büyümüş hissetmelerine neden oluyordu. Çünkü dergi bu hali ile (her ne kadar o kadar geniş sayfalı olmasa da) büyüklerinin okudukları gazetelere benziyordu. Dergi Türkiye'de 1951 yılında yine Mondadori tarafından yayınlanmaya başlandı. Ancak ikinci sayıdan sonra yayınlar bazı sorunlardan dolayı durdu. Yaklaşık 10 ay sonra yine 1951 yılında bu kez Kıral Neşriyat tarafından yayınına devam edildi. Dergi yukarda da belirttiğimiz gibi iki sayfa renkli iki sayfa siyah beyaz şeklinde 1953 yılına kadar yayınlanmaya devam etti. 1953 yılında “çocuklar için zararlı” olduğu gerekçesi ile yayını devlet tarafından durduruldu. Ertesi hafta dergi “Koca Teks” adı ile yayınına devam etti. Davadan beraat ettikten sonra yayın yine Pekos Bill adı altında

En son 2011 yılında,HozComics, İtalya'da 1964'de yayınlanan serideki maceraları içeren iki sayı yayınlandı. 300 küsür sayfalık albümler siyah beyaz ve küçük boydu. Pecos Bill'in ilk serisi bir gün tekrar yayınlanır mı bilinmez ama derginin Türk çizgi roman okuyucusunun hafızasında derin izler bıraktığı çok büyük bir gerçek.

26


KİBİRLİ ve APTAL ADAM YAZAN

İLLUSTRASYON

Doğukan KANTAROĞLU

Gülhan Sevinç

Yaşlı adam hücresindeki tek kat samanın üzerinde kıvrılmış uyuyordu . Hücreler karanlık ve soğuktu, bir insanın uyuyabilmesi için birçok şeyi yenmesi gerekiyordu. Gürültü ,soğuk ve açlık başta gelenleriydi. Zindanın karanlığını bölen ışık kaynağı - çaprazlamasına duvara asılmış iki meşale- gardiyanların bulunduğu masanın üzerindeydi. Masada her zaman iki gardiyan bulunurdu, sarı saçları tel tel alnına dökülmüş olan cılız vücutlu ve gözleri adeta deli gibi bakan biri ve geniş omuzlu - eskiden orduda görev yaptığı söylenen- çıkık çeneli ve gür sakalları olan ve fazlaca sessiz bir gardiyan daha. Şehrin güneyindeki genelevlerdeki fiyatların pahalılığından ve kadınların son zamanlarda nereden geldiği bilinmez iffetinden yakınarak sohbet açmaya çalışan cılız adam diğerinden bir türlü aradığı karşılığı bulamamıştı " Onlarla baş başa kaldığımda neredeyse mısır tarlasındaki bir korkulukla baş başa kalıyorum gibi. Kesinlikle kazandıkları parayı hak etmiyorlar." dedi son kez ,aynı anda burnunu çekerek . Sohbet çabalarına karşılık almayınca bu sefer bu işi severek yaptığı kısıma geçmişti, mahkumlarla sohbet etmeyi seviyordu. Tabi bu onları gece uykularında sopayla dürtmek veya hücrelerin parmaklıklarına yine aynı sopayla vurup gürültü çıkarmak gibi sapkınca şeylerdi. Hatta bir keresinde mahkumlardan birisi Kont zindanı ziyarete geldiğinde parmaklıkların önünde ayaklarına kapanıp cılız gardiyandan kendisine tecavüz ettiğinden dolayı şikayetçi olduğunu söylemişti . Kont bu durum karşısında mahkumu sakince dinleyip mahkumun gözleri önünde gardiyana bir kese gümüş hediye etmişti. " Azim! Kararlılık! Gözüpeklik! Benim bir adamımda aradığım özelliklerdir baylar ve bir de sakadat!." deyip nutuk çekmişti. Birkaç gece sonra cılızı şikayet eden mahkum sabahleyin hücresinde ölü bulunmuştu . Bütün vücudu lime lime edilmiş parçalara ayrılmıştı. Bazı parçalarını hala kimse bulamamıştı. Cılız Gardiyan her gece yaptığı gibi kılıcını çekmiş hücrelerin parmaklıklarına vuruyordu ve her çınlamada arkasına dönüp devriye arkadaşına bunun ne kadar komik olduğuyla ilgili şeyler söylüyordu . Arkada taburede oturan adam ona onaylar bakışlar attıkça buna cesaret buluyordu . Tüm bu çınlama uzun zamandır psikolojisini alt üst etmişti, artık mahkumlar ne uyku uyuyabiliyor ne de bu olaya bir tepki verecek gücü bulabiliyorlardı . Sessiz adam sakince ayağa kalktı ve cılız olana doğru yaklaştı, cılız gardiyanın sopası tam parmaklığa inecekken sopayı elinden kaptı. " Ne yapıyorsun sen ? Bu ne cürret !" diyerek gürledi çirkin adam. Sakince omzuna vurdu ve parmağıyla susmasını işaret edip " Sopayı yanlış şekilde kullanıyorsun" dedi . Bu zamana kadar kurduğu en uzun cümle buydu ve cılızın gözleri parlamıştı bu adamın eski bir asker olduğu söyleniyordu ve neyin nasıl sallanacağını bilirdi. O ana kadar pek konuşmayan gardiyan sopayı sol eline aldı " İşte böyle yapacaksın!" diye fısıldayarak sopayı savurdu. Sopa havada kısa bir süre fırtına gibi esti ve cılız gardiyanın şakağında patladı. Sopa çarptığı anda çatırdayan kemiğin ve tahtanın sesi bütün zindanda yankılandı. Saniyeler içinde Cılız adam vuruşun etkisiyle bir yaprak gibi savunmasız şekilde parmaklıkların dibinde yatıyordu. Başı bir şekerleme gibi ezilmişti ve başından akan kan yüzünü kırmızıya boyamıştı .

27


Mahkumlar gürültünün etkisiyle pür dikkat kesilmiş ve gardiyana odaklanmışlardı. Yaşlı adam herkesin beklediği o soruyu sormuştu " Sen ne yaptın öyle?". Gardiyanın yüzünde tikler atmaya başlamıştı, o sakin adam halinden eser yoktu . " Ne mi yaptım? O vahşi bir hayvandı ve ben vahşi hayvanları öldürürüm. Ben eski bir Hançer Subayı'yım , mahkumlara böyle davranmak onurlu değil." . " Hem artık kaybedecek bir şeyim yok , tüm ünvanlarım bunun gibi dalkavuklar yüzünden elimden alındı ve ben de sinirimi bu soysuzdan çıkardım." Yaşlı adam duyduklarına şaşırmış olmalıydı . İki kaşını da havaya kaldırmıştı " Öyleyse sen artık bizim gibisin, bir suçlusun. Haydi çıkar bizi buradan biz de seni saklayalım, seni kimsenin bulamayacağına söz veririm. Haydi çocuklar söz verin ona." Yaşlı adam sözlerini el hareketleriyle de destekliyordu . Topluluklara sözünü dinleten bir tavrı vardı hemen herkes onunla hemfikir olmuş hep bir ağızdan " Çıkar bizi , seni saklayalım . Onu gölgelere saklayalım!" diyordu. Birkaç kez bu söz söylendikten sonra ilk kısmını bırakıp " Onu gölgelere saklayalım!" diye tezahürat ediyorlardı. Gardiyan deminki tiklerini üzerinden hafifçe atmış ve korkusu bir anda erimişti. Göğsü gerilmiş , adeta bir kurtarıcı rolü üstlenmiş olan gardiyan elini hava kaldırıp susmalarını istedi . " Pekala , sizi buradan çıkaracağım ve siz de beni saklayacaksınız. Şu andan itibaren ben sizin kurtarıcınızım ." adeta halkına seslenen bir lider gibiydi. Yaşlı adamın kapısına doğru ilerledi ve anahtarı kararmış kilitle buluşturdu . İhtiyar beli bükük biçimde hücreden çıktı ve gülümsedi. Bükük belini kütletti ve doğruldu, doğrulurken

28


çıtırdayan kemik sesleri herkesi güldürdü. Gardiyan durumu garipsemişti " Amma da kütürdedin ihtiyar, bir yerin kırılacak." etrafına bakıp gülücükleri topluyordu . Yaşlı adam yarı dik yarı kambur şekilde kafasını kaldırdı ve elini uzatıp anahtarı aldı. Teker teker her hücrenin kilidini açtığında kıkırdıyordu. Son hücrenin de kilidini açtığında tüm mahkumlar delicesine kahkaha atıyordu. " Şuan bunu tek başıma da yapabilecek gücüm var fakat yoldaşlarım uzun zamandır yemek yemediler." gardiyanın üzerine yürüyordu . Gardiyan direkt olarak kılıcına davrandı ve loş ışıkta çelik parıldıyordu. " Geri zekalı herif! Bağırsaklarını yedirireceğim buradaki herkese!" gardiyanın sözleri sonrasında tüm kahkahalar birden susmuştu. Yaşlı adam yine de ilerlemeye devam etti, gardiyan hiç tereddüt etmeden çeliği yaşlı adamın tam karnına saplamıştı. Yaşlı adam hala gülüyordu , gardiyan bembeyaz kesilmişti . Yaşlı adam parmağıyla karnını işaret edip " Sanırım ölmüyorum." dedi . Kendisinden beklenmeyecek atiklikten önce gardiyanın kollarını tutup kendine çekti ve sonra boğazına saldırıp onu yıktı . Yerde elleri ve ayakları çırpınan geniş göğüslü gardiyan yaşlı bir adamın altında can çekişiyordu . Yaşlı adam elindeki atan kalbi havaya kaldırdı " Kardeşlerim ! Aptal bir adamın bize sağladıklarına bakın! Gelin ve aptalın tadına bakın ve daha sonra tüm aptalların ve cesurların tadına bakacağız!" ağzından oluk oluk kan damlıyordu Yaşlı adam saniyeler içerisinde gençleşiyor gibiydi.Zindandaki son ışık sönmeden önceki manzara neredeyse genç adamın ayak ucunda yatan cesedi paylaşan ve maymunlar gibi çığlık atan canavarlardı.

29


Yazan: Yeliz AYGÜN Çizen: Kürşat ÇETİNER

30


31


32


33


34


35


36


37


38


39


40


41


42


43


En Eğlenceli Taşınabilir Şarj Virali

POKEMON GO Alp BİLGİN İnternetin goygoylu kısmında biraz gezinen herkesin

düzeni çocuklara oyunla anlatacağız” vizyonunun bir

bildiği gibi böcek toplamak ve toplanan böcekleri

parçası.

güreştirmek şanlı bir Japon âdetidir. Lakin dijital eğlencenin gelişmesi, yaşam alanlarının betonlaşması ve sosyal düzenin tehlikelileşmesi ile bu cins fiziksel uğraşların devamlılığı tehlikeye girdi. Pokemon oyununun yapım süreci ise bu deneyimin yeni dijital dünya düzenine uydurulmasıydı. Bizzat yapan abinin beyanından bildiğimiz kadarıyla, kendi çocukluğunda çayır çimende böcek peşinde koşarken yaşadığı macera hissini yeni dünya düzenine uydurup bir dijital oyun olarak sonraki nesillere de aktarmak istemiş. İlki dâhil her Pokemon oyununda sadece oyunu oynayan diğer insanlarla muhatap olarak erişilebilen içerikler olması da tesadüf değil, aynı abinin “Eski cins sosyal

Özetten de anlaşılacağı gibi oyundaki iki temel aktivite çayır çimende gezerken bulduğumuz Pokemonatı (hayvanat gibi ama Pokemonlu) toplamak ve karşımıza çıkan diğer Pokemoncularla Pokemon güreştirmek. Prensipte, işbu güreştirme işini; oyunu oynayan panpalarımızla çok oyunculu olarak da yapabiliyoruz. Ama şöyle bir sorun var ki yeni neslin (Galiba 80 doğumlular ve sonrası) evden çıkmama dürtüsünü çok hafife aldılar. Pokemon oyunlarının gelişimine bakarsanız her nesil oyunda insanları dışarı çıkmaya veya başka oyuncularla muhatap olmaya teşvik edecek yeni bir özellik eklenmiştir. Bildiğimiz kadarıyla insanlar bu özellikleri mümkün olan en az seviyede kullandılar.

45


Ondan gittim kabloyla telefona takılan ek şarj bataryalarından aldım, artık ben de 23 saat dolaşarak oynayabiliyorum. Etrafta çok bariz Pokemon peşinde koşan tiplerin yarısı ek batarya ile geziyor. Eminim ki Pokemon GO çıktığından beri Çin batarya üreticileri meslek odası adeta

Taaaaa ki telefon teknolojisi bugünkü haline gelene kadar. Hem şarj kapasitesi, hem de işlem gücü olarak

bayram yeridir. Telefonun kendi bataryasının

geçen sene çıkan telefonlar GPS ile telefonun nerede

ısınmasına engel olmak için telefonu mavi kompres jeli

olduğunu takip eden ve ona göre içerik sağlayan

ile tutmayı da düşünüyorum ama o alengirli bir işi iyi

oyunları 2-3 saat kesintisiz çalıştıracak güçteler.

düşünmek lazım. Bataryanın çok soğuk durması da iyi

Niantic isimli arttırılmış gerçeklik oyunları firmasının

değil.

Pokemon lisansı ile yaptığı Pokemon GO orijinal

Feysbuk'ta ve teknoloji haberciliği sosyal medyasında

yaratıcının hayalini sonunda gerçekleştirdi. Artık

bir “POKEMANLAR VERİLERİMİZE HALLENİYOR.”

insanlar Pokemon bulmak için sokak sokak dolaşmak

sansasyonu oldu. İtibar etmeyiniz. Almanya'da

zorundalar. Pokemonları oyun ekranında görmek için

olduğumdan resmi versiyonu kurdum, paşa paşa tam

ille de diplerine gitmek gerekiyor. İki Pokemon

olarak neleri kullanacağını listeledi. Karı kız peşinde

arasındaki mesafe de, oyuncunun yoldan bulduğu

ağzınızdan salya akıta akıta kurduğunuz snap cattinder

Pokemon yumurtalarının kuluçka süresinin dolmasına

v.b.'nin yarısı kadar bile mahreminize girmiyor.

yarıyor.

Facebook'tan sakınmadığını Pokemon oyunundan

Pokemon GO kesinlikle rekabetçi bir oyun değil, asıl

sakınacak adam varsa zaten Pokemon GO

amaç insanın günlük hayatta gezerken Pokemonla ve

oynamasın, o eksik kalsa da olur.

Pokemoncuyla muhatap olması. Oyunun %99'u

İçinde yaşadığımız çağın paradigması gereği, oyunun

ortalıkta dolaşıp Pokemon toplamakla geçiyor. Önemli

yeni özellikleri zaman içinde taksit taksit eklenecek.

binaların koordinatlarına yerleştirilmiş Pokemon spor

Oyunun tamamlanması 6 ay sürebilir, çünkü yapımcı

salonları var ve başka oyuncuların spor salonlarına

firma oyunun bu kadar popi olmasını beklemiyormuş.

bıraktığı Pokemonlara kendi Pokemonlarımızla

(Artık nasıl bir gaflet içinde yaşıyorlarsa?) Şu anki

saldırabiliyoruz. Ama spor salonu tutmanın oyun içi

haliyle çok da para verip de özel eşya almaya değecek

getirisi öyle çok abartı da değil. İnsanlar genelde

bir deneyim sunmuyor; ama şimdiden her gün yarım

mahalleye şov yapmak için spor salonu kasıyorlar.

saat Pokemon toplamaya başlarsanız oyun çok aşırı

Sorun şu ki oyun HAYVAN EVLADI gibi şarj yiyor, öyle

eğlenceli olduğunda rahat rahat katılım gösterirsiniz,

böyle değil lityum iyon bataryayı ağlatıyor. Benim 3

benden söylemesi.

yıllık telefonumla oyun en fazla 45 dakika oynanıyor.

46


TEFRİKA BÖLÜM IV YAZAN

İLLUSTRASYON

Yasin YAVUZ

Hamide AYDIN

İlk izlenimin verdiği şaşkınlık. Mete Yaman gözlerini açtığında daha önce hiç gelmediği bir yerde uyandı. Etrafına baktı. Nerede olduğunu anlamaya çalıştı. Simsiyah duvarların çepeçevre kuşattığı, alçak tavanlı, kutu gibi bir yerde, radyo cızıltısı arasında sıkışıp kalmıştı. “Neler oluyor? diye sordu kendi kendine. Mete çıplak olduğunu fark etmişti. Bilinci çok karışıktı. En son hatırladığı şey, lösemili çocuklar için yaptığı yardım sonrası gazetecilere verdiği röportajdı. Sonra aracına binmişti ve evine doğru gidiyordu. Tek hatırladığı buydu. Bir tıkırtı duydu. Önce karanlığın derininden gelen bir gölge olarak gördü onu. Yaklaşıkça daha fazla hissedilir oluyordu. Adam yüzünde bir tebessümle yanaştı yanına. - Bana ne yapacaksın? Mete adamın elindeki skalpeli görmüştü. “Bana ne yapacaksın?” diye tekrar sordu. Adam yanıt vermiyor, ağır hareketlerle yaklaşıyordu. Ona yaklaşmasına üç adım kala durdu ve korkunç bir tonda fısıldadı: - Maskeler kalkıyor! - BANA NE YAPACAKSIN PİSLİK HERİF? Mete'nin takındığı cesur tavır, sert üslup adamı rahatsız etmişti. Diğer kurbanları gibi tir tir titremek, korkudan konuşamamak şöyle dursun, bir de hakaret ediyordu. Öncekilere yaptığını bu adama da yapmayı planlamıyordu. Onun işini burada bitirecekti ve öylece bırakacaktı. En azından, öyle görünüyordu… Adam elindeki skalpeli gösterdi. - Seni korkutmasın. Canın çok yanmayacak. Biraz oynayacağım seninle. - Kim olduğum hakkında bir fikrin var mı? diye güçlükle sordu. - Hayır, yok! diye karşılık verdi adam. Kimsin? - Mete Yaman. Eğer buradan kurtulursam seni mahvedecek olan adamım ben. Adam güldü: - Buradan kurtulabileceğine inanıyor musun? Mete de güldü: - Ne derler bilirsin: “Kural olarak, insan olmasını umduğu şeye inanır.”

47


- Buraya gelenlerle kıyaslarsam, fazla iyimsersin. Hatta içlerindeki en iyimser kişi sensin. - Seni orospu çocuğu! diye haykırdı Mete. Yeni bir hakaret. Bir küfür. Bu adam onurlu bir ölümü hak etmiyordu. Özensiz üslubunda sofistike yaşamının izleri vardı; kaba bir ağız. Adam eylemlerine ara verip, onun için ne yapabileceğini düşündü. Onun için en uygunu, ONU ÖLDÜRMEK. Bu fikir, zihnini esir alan çılgınlığın ötesinde, daha da derinlerinde bir yerde dehşet verici öfke ve kıvılcımla ışıdı. ÖLDÜR ONU! ÖLDÜR ONU! ÖLDÜR ONU! ÖLDÜR ONU! Mete Yaman bugüne kadar hiç görmediği bir korkunçlukla karşı karşıya kaldı. Gözleri yuvalarından çıkacak gibi oldu. Gözlerini açtığından beri, ilk defa gerçek anlamda korkmuştu. Yalvarmak istedi, ama ağzından tek bir kelime bile çıkmadı. *** Araf. Doğru kelime buydu. Kain, SamiraMemmedova'nın evinden çıktığında onunla ilgili bir takım fikirler arasında kararsız kalmıştı. Onun duygusal yanını görebiliyordu. Ancak mesleği bu konuda peşin kararlar vermemesi gerektiğini öğretecek birçok olayla karşı karşıya getirmişti onu. Arabasının tavanında patırtılar çıkartan yağmur damlaları düşüncelerini bölüyor, doğru karar vermesini güçleştiriyordu. Telefonu çaldı. Arayan Ahmet'ti, yardımcısı. - Alo? - Seni dinliyorum. - İkinci kurbanın iş yerinden çıktıktan sonra, ilk kurbanın yakınıyla bir daha konuştum. - Ee? - Beni görünce panikledi. Bir şeyler sakladığını anladım.

48


Kain heyecandan duramıyordu: - Kısa kes! - Bir dönem mahkemelik olmuş. Olay tam olarak… Kain cümlenin geri kalanını dinlemedi. Ahmet'in cümlesinden kendisi için gerekli olan kısmı ayıklamıştı. Yardımcısının söyledikleri üzerinde yeniden yoğunlaştı: - … gerçekleşmiş. Ahmet, anlatacaklarını anlatmış, söylediklerine karşın bir yanıt bekliyordu. Kain umursamadı bunu ve bir emir verdi: - İkisinin de avukatlarının kim olduklarını bul. Ahizenin diğer ucundan gelen bir kıkırdama işitildi. Kain heyecanla sordu: - Buldun mu? - Çoktan. - O halde, söyle çabuk. - “Tomris Hukuk Bürosu”nda görevli bir avukat. - Adı ne? - Soner. Soner Ergün. - Adres? - Mesaj atıyorum. Evin üç yüz metre aşağısında bir sapak var. Orada buluşalım. - Pekâlâ, mesajını bekliyorum. Kısa bir tereddüt oldu. - Bir şey daha var, dedi Ahmet. - Ne? - Mete Yaman adlı bir iş adamı kaçırıldı. Kain bu ismi bir yerden duyduğunu anımsadı. Nereden duymuş olabileceğini düşündü ve anımsamasıyla birlikte korkunç bir gerçeği ayrımsadı. - Onu sergileyecek, dedi Kain soluk soluğa. Akşam olmasını bekliyor. Diğerleri gibi onu da sergileyecek. - Ne? diye sordu Ahmet. - Boş ver. Sen adresi mesaj at! Acele et! *** Alp Kain ve Ahmet Ersoy ile birlikte ekiplerin de olay yerine ulaşması bir saati bulmuştu. Soner Ergün'ün evi kırmızı renkli kayınların arasında saklanmıştı; görüntü çok güzel ve dingindi ama içeride işlenen suçlar bütün bu güzelliğe gölge düşürüyordu. İçeride dışarıda duyulmayan, hiç kimsenin tahayyül bile edemeyeceği bir şiddet vardı. Ama kesin bir sessizlik de. Çöken sessizlik normal bir

49


sessizlik değil, bu huzur yuvası gibi görünen güzel ev, sanki karabasanla mücadele ediyormuş gibiydi. Dışarıda yağmur yağmıyordu ama ışık çok koyu olmayan boz renginde hafif bir ışıktı. Bu kasvetli görüntünün kendisini ele geçirmek üzereydi. Onu yanıltacaktı. Çok kısa, sadece bir anlığına, yanlış yerde olduğuna dair kuşkuya düştü fakat hemen toparladı. Buna ihtimal vermedi, her şey tersini gösteriyordu. - Kimse emirlerimin dışına çıkmasın! Aradığımız herif burada olabilir ve çok tehlikeli. Onun için, kimseden kahramanlık beklemiyorum; herkes üstüne düşeni yapsın! Alp Kain her biri üç kişiden oluşan beş tane grup çıkardı. Emir erlerinin karşısına geçti ve kelimeleri olabildiğince sert bir şekilde telaffuz etti: - Sizler gizlice evin etrafını saracaksınız. Ben işaret vermeden sakın ateş etmeyin! Anladınız mı? Emir erleri aynı anda kafalarıyla onayladılar Kain'i. - Güzel. O halde, başlayabiliriz! Seri adımlar ve birkaç dakika içinde evin etrafı sarılmıştı. Kain evini içini görmek için dikkatlice baktı ama kalın perdeleri vardı. İki eliyle kavramıştı silahını; sağ elinin işaret parmağı tetikteydi. Eve yaklaşmışlardı ama içeriden bir ses gelmiyordu hâlâ. Kain, yanılma payını ilk kez hesapladı: yüzde bir! Katilin burada olduğunu hissediyordu. Kain'in botları ıslak çimende vıcık vıcık ses çıkartıyordu; bu ses orada bir devinim olduğunun tek göstergesiydi. Kain ve Ersoy kapının hemen önündeydiler ve birlikte kapıya sert bir omuz attılar. İçeri attıkları ilk adımda birlikte onları karşılayan manzara korkunçtu; sessiz ve aydınlığın yittiği karanlık bir yerdi. Girdikleri yer, iki katlı eski bir dağ evine benziyordu. Kain ışığı yakmak için elektrik anahtarını aradı. Bir tane buldu ama bastığında ışık yanmadı. İçten içe bindiren ince bir korkuyla irkildi. Bize bir oyun oynuyor. Yardımcısıyla birlikte alt kattaki tüm odalara göz attılar. Hiç kimse yoktu. Yavaş yavaş yukarı çıkmaya başladılar. Sarmal merdiveni tırmanıp, en üst basamağa geldiklerinde bir kapının altından sızan cılız ışığı fark etti Kain. Kain, telsizden emir erlerine usulca eve girmelerini söyledi ve kapıya sert bir tekme atıp, Ersoy ile birlikte odanın içine daldılar. Bir ışık halkası, tıpkı tiyatro sahnesinde olduğu gibi, Kain'in Mete olduğunu tahmin ettiği bir adam üzerinde toplanmıştı. Aynı ritüel. Kırıklar. Işık. Kesikler. Her şey. Kain adamın ölmüş olduğunu düşündüğü anda, dudaklarının kıpırdadığını fark etti. Ona doğru eğildi ve içten, kısık sesinden ne dediğini anlamaya çalıştı: - Burada! Mete'yi anladığında bedenini artık düpedüz kendisini hissettiren bir korku sarmıştı. Arkasını döndü ve, - O burada! diye bağırdı Ersoy'a. Dikkat et ve ilk yardım ekibi gelsin! Ersoy bu buyruklara yanıt vermedi. Kain, Mete'yi aydınlatan ışıkla odayı taradığında Ahmet'in

50


parçalanmış bedenini gördü ve bir korku alevi boğazını yaktı; tüm kelimeler kül olup aldığı cılız solukla uçuştu. Işığıyla kendine güvenli bir köşe buldu ve oraya sinip, etrafı taradı. Bir gölge, önünde hızla geçti. Onun peşi sıra ışığı tuttu ama bir şey göremedi. Silahını, Smith &Wesson 686'sını, kavradı. Karanlıktan bir ses, ona seslendi: - Beni vuramazsın! Sessin geldiği yöne doğru döndü. Silahı doğrulttu ama çok güçlü bir el onu tuttuğu gibi yerle bir etti. Kain ne olduğunu anlayamadı bile. Adamın hareketleri hızlı ve sessizdi. Üstelik, bu küçük odayı çok iyi tanıyordu. Kain yere sert bir şekilde düştü ve sağ bileği incindi. Daha başını yerden kaldırmadan bir kuvvet başını, saçından tutup, beton zemine vurdu. Burnu kırıldı ve hızlı bir şekilde kanamaya başladı. Soner Kain'in kolunu tuttu ve ters açıyla büktü. Acıyla inledi Kain. Soner projektörü yüzüne tuttu. Kain titriyordu. Yine de, bütün gücünü topladı ve inler gibi konuştu: - Bütün bunlar niye? - Her şey, olması gerektiği gibi oluyor. - Onlar, öldürdüğün insanlar, suçlu muydu? - Bunun büyük bir sürpriz olduğunu sanmıyorum. Hepsi, daha önce en az bir cinayet işlemiştiler. Dünya böyle insanlarla dolu ve dışarıdan bakıldığında, iyi görünüyorlar; bu insanlar hakkında, bunun ötesinde başka hiçbir fikriniz yok. Kain son bir soru daha sormak istedi; zaman kazanmaktan çok bazı şeyleri netleştirmek için. - Savunmalarını sen yaptın, değil mi? - Ben yaptım, evet. İşledikleri cinayetlerin tüm ayrıntılarını, soğukkanlılıkla anlattılar. Masum olmadıklarını biliyordum. Bu korkunç bir şey. Kain kendi kaderini merak etmeyi ancak akıl etti: - Ben ne olacağım? Soner başını salladı, umutsuzca: - Biraz daha fazla adalet için, fedakarlık yapacaksın! Sonra bir patlama küçük odanın içinde yankılandı. Şiddetli bir gürültü yankılandı kulaklarında. Sonra, kesin bir sessizlik. Kain'in yüzü kan olmuştu. Başını kaldırdı ve onu gördü. Kapının eşiğinde dikilen emir erini… Başını yere koydu, solukları düzelmeye başladı. Bir kez daha dua etti, ona bağışlanan hayat için.

51


YALINAYAK GEN Olca KARASOY

Ateş böceklerinin mezarını izlemeyen kaldı mı? Peki, atom bombasının yarattığı mahşeri bilmeyen var mı? Sanırım hepimiz bir nebzede olsa kıyametin uçurumuna sürüklenen halkın yaşadığı büyük vahşeti duyduk, okuduk belki de izledik. Şimdi size atom bombasının etkilerini bir çocuğun gözünden anlatacağım. Orijinal adı Hadashi no Gen olan 1983 yapımı anime, kendisi de Hiroşima'ya atılan atom bombasından kurtulmuş bir insan olan MangakaKeijiNakazawa'nın bir mangasına dayanıyor. KeijiNakazawa eserinde kendi yaşadıklarından yola çıkmış. Anime'den önce 1976, 1977 ve 1980 yıllarında üç liveaction film çekilmiş. Uyarlanan iki animenin tarihleri ise 1983 ve 1986 İlk animenin yönetmeni Mori Masaki. Bir devam filmi olan ikinci anime ise ToshioHirata tarafından yönetilmiş. Ben bu yazıda daha çok ilk anime

filminden bahsedeceğim. Herkes sığınaklara girmiş, aç bir şekilde savaş uçaklarının geçmesini beklemektedir. Günlerdir doğru düzgün bir şey yememişlerdir ama ölüm korkusu, açlığın önüne geçmiştir. Gen Nakaoka, yedi yaşlarındadır. Kardeşi Shinji, ablası Eiko, babası Daikichi ve hamile annesi Kimie ile ikinci dünya savaşının etkilerinden dolayı yoksulluk içinde yaşam mücadelesi vermektedirler. Sürekli savaş uçaklarının bombalama tehlikesi yüzünden sığınaklarda saklanırlar. Animemizde bu sahne ile başlar. Uçakların geçmesi ile sığınaklara gizlenmiş insanlar dışarı çıkar. Gen ve erkek kardeşi tarlalara doğru koşarken babaları da peşlerinden gelir. Gen, buğdayları ne zaman yiyeceklerini sorar. “Buğdaylar yaşama senenin en soğuk zamanında başlıyor. Yağmur dövüyor, rüzgâr sallıyor, insanların ayakları altında eziliyor ama buğdaylar yine ayakta kalıyor.” Diyerek cevap

52


beslenememektedir. Baba Daikichi'yi rahatsız eden başka bir konu daha vardır. Düşman her yeri bombalamıştır ve Japonyaharabeye dönmüştür. Lakin Hiroşima'ya bir saldırı düzenlenmemiştir. Uçaklar sadece bölgeden geçmekte ve saldırı yapmadan gitmektedirler. Bütün Japonya'da saldırılar düzenlenirken niçin Hiroşima göz ardı edilir bunu düşünür ve anlam veremez. verir babası Gen'e. Bu etkileyici sözlerle Gen'i buğdaylarınki gibi zorlu bir hayatın beklediğini anlarız.Yalınayakları ile Gen, buğday tarlasına doğru koşar ve zıplar işte tam o anda animenin adı çıkar. Güzel bir sahne ile başlayan anime hiç de güzel bir finalle bitmeyecektir ama… Erzak pulu ile insanlar yemek almaya çalışır. Erzak pulu bulmak, kazanmak da pek kolay değildir. Gen ve kardeşi aç bir şekilde eve giderler ve son tatlı patatesi yemek için boğuşurlar lakin ablaları hamile annelerinin aç olduğunu, tatlı patatesi onun yemesi gerektiği söyler ve tatlı patates kavgası bitmiş olur. Doğuma az bir süre kalmıştır lakin anne, yemek bulamadıkları içinbırakın sağlıklı beslenmeyi,hiç

Açlıktan tırtıl yemeye başlayan Gen ve Shinji,buldukları tırtılları annelerinede yedirme derdindedirler. Ama ona zarar vereceklerinden korktukları için başka yollar aramaya başlarlar.Komşularının göletinden balık çalmak gibi. Lakin bu eylemleribaşarılı olmaz.Yakalanırlar. Kıtlıktan dolayı yiyeceğini paylaşmak istemeyen komşu oldukça sinirlenir ve Gen'i dövmeye başlar, kardeşini suya iter. İşte tam o anda belkide anime tarihinin en etkileyici sahnelerinden birisi başlar. Gen adama yalvarır “Beni istediğiniz kadar dövün ama balığı almamıza izin veririn”. Sudan çıkan kardeşi de Gen'e destek verir tabii. Adam şaşkına döner ve sakinleşip,balığı niçin bu kadar çok

53


istediklerini sorar. Aslında bu soru manidardır. Büyük bir kıtlık ve açlık vardır, çocukların balığı istemesi kadar normal bir şey yoktur.Lakin yinede seyircide merak eder “niçin”? Gelen cevapyürek burkucu olur: “Hamile annemiz hasta.Doktor iyi beslenemediğini söyledi.Onun karnını doyurmamız lazım” İkna olan komşuları balığı alıp hemen gitmelerini söyler. Balığı görüp şaşıran aile, çocukların hırsızlık yaptığını düşünerek kızar ama daha sonra çalmadıklarını söyleyen çocuklarına güvenirler. Balık pişer ve annenin önüne gelir. Ev halkı günlerdir yemek yememiştir ve annenin önünde bir balık durmaktadır. Balığı yemek zorundadır ki karnındaki çocuğu sağlıklı kalabilsin. Ama işte o anda olabilecek en kötü şey olur.Shinji annesinin kulağına eğilir ve “Anne, balığı yedikten sonra kemiklerini emmem için bana verir misin?” diye sorar. Anne ile birlikte seyircininde ağlamaması imkânsızdır. Bütün samimiyetimle söyleyebilirim ki anime tarihinde hiçbir sahne bu kadar duygulu ve içten olmamıştır. Baba Daikichi savaş karşıtıdır. Zalim Japon hükümetinin, Japonya'nın ordusu olmadığı halde savaşa devam ettiğini ve halkı ölüme attığını söyler. Ama bunu dile getirmesi bile ölümcül bir tehlike taşır. Bir devlet savaşta ise savaş karşıtı olmak düşman olmak demektir. 6 Ağustos 1945günü Japon halkı için bir dönüm noktası olacaktır. Sabah güneşi yeni umutlar değil büyük bir felaket getirecektir. Keşif uçakları havanın bombalamak için müsait olduğunu “EnolaGay” adlı B–29 uçağına bildirir. EnolaGay'in pilot koltuğunda Paul Tibbets oturmaktadır. Büyük

bir soğukkanlılıkla saat sekizi çeyrek geçe “Little Boy” adlı atom bombasını şehrin üzerine bırakır.Elinde balonla sokakta duran bir kız çocuğunun bir anda cesede dönüşmesine şahit oluruz. Gen, etrafındaki duvarlar sayesinden bombadan etkilenmemiştir. Herkesin birer cesede dönüşmesine tanık olan Gen, kendisini bir kâbusun içinde sanır. Özellikle insanların dönüşüm sahneleri kesinlikle mükemmel şekilde çizilmiş. CGI kullanılarak yapılsa bu kadar iyi sonuçlar elde edilemezdi.

Bombanın etkisi ile şehir yok olmuş, her yerde yangınlar çıkmıştır. Gen'in tek bir derdi vardır: Ailesine ulaşmak. Gen, ailesinin yanın gittiğinde felaket onun için de başlar. Babası, kız ve erkek kardeşi evin enkazın altında sıkışmışlardır.Anneleri onları çıkarmak için çabalasada başaramaz. Gen, annesi ile onları kurtarmak için elinden geleni yapar lakin büyüyen yangın oradan kaçmazlarsa kendilerini de yakacaktır. “Kurtarın bizi!” diye bağıran erkek kardeşinin sesinin arasından babasını duyar, Gen… “Anneni al. Ona sahip çık. Gidin buradan”. Gen'in hamile annesi ile oradan ayrılmaktan başka şansı yoktur. Annesini çekerek uzaklaştırır. Ailesi gözlerinin önünde yok olmuştur artık ve o hiçbir

54


şey yapamamıştır. Bütün bu felaketten sonra annesinin doğumu başlar. Doktor bulamadıkları için doğumu Gen yapmak zorunda kalır. Evet, anlattıklarım belki absürt gelebilir lakin ailenizden sadece annenizin hayatta kaldığını bütün şehrinizin cesetler ile dolduğunu, acı çığlıklar içerisinde annenizin doğuma başlamış olduğunu düşünün… Gen,yedi yaşlarında bir çocuk olmasına rağmen annesinin yönlendirmeleri ile doğuma yardım eder. İşin en acı tarafı ise bütün bu anlattıklarımın bir anime senaryosu olmasına rağmen benzer olayların gerçekten yaşanmış olması. Animeyi son derece dramatize edilmiş bulanlarda mutlaka vardır. Ama benim görüşüm bu yapımın tarihteki ki en iyi animelerden biri olduğu. Bir savaş bırakın animeyi, bir belgeselle bile bu kadar dokunaklı ve açık bir şekilde anlatılamazdı. Yalınayak Gen, bize sadece savaş öncesini değil aynı zamanda savaş sonrasını da göstermekte. Yaralı halkın daha büyük bir açlıkla başa çıkmaya çalışmasını, aç kalan bebeklerin ölmüş annelerinin sütünü emmeye uğraşmalarını, askerlerin cesetleri birer çöp torbası gibi kamyonlara yığmalarını ve daha nice acı gerçekleri… Teknik imkânsızlıklardan dolayı eski animeler de karakterlerin mimikleri genellikle çok doğal olmamaktadır. Ama yalınayak Gen'deki mimiklerin,animenin yapıldığı dönem göz önüne alınırsa son derece başarılı olduğunu söyleyebilirim. Müzikler ise özellikle dram duygusunu daha derinden hissettiriyor. Müziklerin bestecisi Kentaro Haneda. 2007 yılında aramızdan ayrılan müzisyen, The Super Dimension Fortress

Macross, Metal Armor Dragonar ve Doraemon: Nobitaand the Legend of the Sun King gibianim lerle birlikte oyun müziklerine de imza atmış. Anime boyunca Gen ile sevinip Gen ile üzülüyoruz. Lakin bombadan sonra Japonya teslim olsa bile savaş bitmiyor ve etkisi yıllarca sürecek radyasyon yıkımlara devam ediyor. İnsanların bir kısmı susuzluktan ölürken bir kısmıda su içtiği için ölüyor. Çünkü radyasyon her şeyi etkilemiş durumda. Gende radyasyonun etkileri yüzünden saçlarını kaybediyor. Saçlarının dökülmeye başladığını gördüğümüzde Gen'in öleceğini düşünüyoruz. Ama Gen ölmüyorve ikinci filmde tekrar karsımıza çıkıyor. Animenin kendi içinde bazı eksikleride tabii ki mevcut.Biraz önce bahsettiğim gibi Gen'in ilk filmde radyasyondan büyük ölçüde etkilenmesi ve dolayısı ile tüm saçlarının dökülerek öleceğinin düşündürülmeye çalışılmasıama devam filminde saçları çıkmış bir Gen ile karşılaşmamız. Onun dışında Ryuta isimli tüm ailesi ölmüş bir çocuğun Gen ve annesi tarafından yanlarına alınması her ne kadar etkileyici olsada Ryuta isimli çocuğun aynı Gen'in ölen kardeşi gibi olması biraz abartı ve gereksizdi. Savaştan sonra çalıştıklarıişlerde de Gen bizlere hayat dersleri vermeye devam eder. Mesaj nettir: “Ne olursa olsa devam etmelisin!” Yeni doğan kardeşi de ölür, Gen'in. Savaş Gen'den üç

55


kardeşini ve babasını almıştır ama karşılığında aynı kandan olmasada bir kardeş vermiştir. Bütün zorluklara rağmen hayat mücadelesine devam eden Gen ve Ryuta yeşeren buğday filizlerini görürler. Evet… Artık yeni umutlar yeşermektedir. Gen, tahtadan oyarak yaptığı oyuncak gemiyi ailesi ile birliktenehre bırakır. Gemi, Gen ve ailesinin umutları ile yola çıkar ve anime başladığı yerde son bulur. Animenin yönetmeni Yönetmen Mori Masaki, filmde çok başarılı bir iş çıkarmış. Natsu e no tobira (1981), Haguregumo (1982), Toki no tabibito (1986)yönetmenin diğer filmleri. Mori Masaki aynı zamanda birçok mangaya da imza atmış bir mangaka, ressam ve yazar. Ancak 1990'lardan sonra Mori Masaki'nin manga ve animelerine rastlamıyoruz. İkinci film, ilk filmin devamı şeklinde. Bu kez yönetmen ToshioHirata. Gen büyümüş, anneleri

yaşlanmış ve savaş sonrası hayatta kalma mücadeleleri devam etmekte. Lakin ilk filmin etkisi, ikinci filmde yok. Hatta ilk filme nazaran oldukça sönük kalmış. Kendi içinde değerlendirildiğinde her ne kadar iyi bir film olsada harika bir ilk filmden sonra hayal kırıklığı yaratıyor. İkinci filmde atom bombasının etkilerinin devamı anlatılmış. Hastalıktan ölen insanlar dışında açlık hâlâ devam etmektedir. İlk film çok başarılı olunca ikinci filmin çıkması normal olsada keşke hiç çıkmasaydı diye düşünüyorum.Çünkü ilk filme kesinlikle yakışmayan bir yapım olmuş. Ateş böceklerinin mezarını severler, eminim bu filme hayran kalacaklardır. Kesin olarak söyleyebilirim ki yapılmış en iyi animelerden. Atom bombasının dehşeti altında büyüyen Gen'in olgunlaşma hikâyesi mutlaka izlenmesi gereken bir anime.

56


“Korku Filmi, Düzeni Eleştiren, Ona Saldıran Filmdir” Röportaj:

Hasan Nadir DERİN, Ahmet YÜKSEL Son yıllarda birbirine benzer yerli korku filmlerinin vizyonu doldurmuş durumda. Tam bu ortamda gösterime giren Baskın filmi hem eleştirmenlerden, hem de türün meraklılarından övgüler almıştı. Filmin DVD'si piyasaya çıkmak üzereyken fırsat bu fırsat dedik, yönetmen Can Evrenol'la bir söyleşi gerçekleştirdik.

Uzun süredir kısa filmlerinizi takip ettiğimiz ve uzun filminizi beklediğimiz bir yönetmensiniz. 2016 başında gösterime giren ilk uzun metrajlı filminiz Baskın, birbirine benzer yerli korku filmlerinin arasında, farklılığı ile heyecanla karşılandı. Öncelikle sizden Can Evrenol kimdir, korku filmi çekmeye nasıl başlamıştır, bunu öğrenmek isteriz. Ortaokul, liseden beri bir gün ilerde çok param olursa,kȃr amacı gütmeden istediğim gibi bir film çekebilmek en büyük hayalimdi. Ama sinema okumayı düşünmüyordum açıkçası. Sonra üniversitede uluslararası finans okurken baktım ki bir şey öğrenmeden sırf sınıfı geçmek için çalışıyorum, o zaman en sevdiğim şeyi okuyayım, mezun olayım, ondan sonra bakarız dedim. En sevdim şey nedir? Sinema diye düşündüm. İngiltere'de o sıralar bir kız arkadaşım vardı. Onun yanına gidip Kent Üniversitesi'nde sinema okumaya başladım. “Film studies” okudum, buraya

geldiğimde “sinema-tv” diyordum sorulduğunda ama teorik bir bölümdü. Mezun olduğumda henüz elime kamera almışlığım yoktu. Bilim-kurgu sineması, fantastik sinema ve sanat tarihi üzerine yazılar yazarak mezun oldum. Ondan sonra bir kısa film çekeyim dedim. Vidalar adlı o kısa film ödül kazandı. Sonra tam istediğim gibi bir şey çekeyim dedim. Sandık yurt dışında korku filmi festivallerine yolladığımda bir sürü yere kabul edildi. O ara tanıştığım insanlarla bir tane daha, bir tane daha derken “To My Mother and Father”a geldik. O filmin setinde şöyle dediğimi hatırlıyorum. Kocaman set, ilk defa asistanım var. Artık yönetmen diyebilirim kendime dedim. İspanya'da bir film festivalinde Reha Erdem'le tanışınca o beni buraya reklam çekmeye çağırdı. Burada reklam yönetmenliğinden para kazanmaya başladım. Ondan sonra burada reklam sektöründen tanıştığım insanlarla Baskın'ın önce kısasını, sonra uzununu çektik. Son yıllarda yurtdışında ilk filmlerini çeken yönetmenlerin kendi kısa filmlerinden yola çıkarak uzun film çektiklerine sıklıkla tanık oluyoruz. Siz de Baskın'ı kendi kısa filminizden uyarladınız. Kısa film ve uzun film arasında bir fark var mı sizce? Kısa film olunca biçim açısından işin her şeyini yapmaya alışıyorsunuz. Hem yapımcı, hem senarist, hem montajcı, hem asistan hepsi aslında biraz siz oluyorsunuz. Öyle bir tavırdan sonra

57


uzuna geçince, 28 günlük çekim süreci, insanın gözünü korkutuyordu biraz. Ama ben bu filmi çekerken herhangi bir stüdyoya karşı sorumlu olmadığım için yine kısadaki gibi keyifli bir arkadaş ortamı kurup sette kendi kendimize eğlendikten sonra üçüncü günden sonra alıştık. İlk başta gözümü korkutan o çekim süresi çok keyifli geçti. Onun için aslında benim için çok da fark olmadı. Filmin girişinde en sevdiğim kısa filmlerinizden To My MotherandFather filmine bir gönderme hissettim. Sizin de böyle bir niyetiniz var mıydı? Doğruysa, Baskın'ın içinde diğer kısa filmlerinizden de izler bulabilir miyiz? Biz kısayı nasıl uzatsak diye düşünürken kafamızda bir dünya vardı ama bunu nasıl bir senaryo haline getiririz diye düşünürken ben özüme dönüp To My MotherandFather gibi nasıl yaparım derken filmin başı öyle çıktı. Filmin başındaki küçük çocuk, ailesi seks yaparken ona muhatap olması ve sonra çocuğun hayal görüp bir yerlere gitmesi göndermeden öte, benim To My MotherandFather'ın dünyasına dönmek istediğim içindi. Oyuncu seçimleri gayet başarılı. Özellikle Mehmet Cerrahoğlu, hem görüntüsü ile ilk anda dikkat çekiyor, hem de rolünün gerektirdiği tedirginlik hissini yaratıyor. Kendisini önceden tanıyor muydunuz, film için oyuncu ararken mi karşınıza çıktı? Mehmet Abi'nin hikâyesi çok bomba. Mehmet Abi Pendik'te otopark görevlisi. Zamanında Pendik belediye başkanına gidiyor. Başkanım, benim elim

kolum tutuyor, kafam çalışıyor, görüntüm yüzünden bana iş vermiyorlar diyor. Belediye Başkanı da uzaylı gibi adamsın, ben seni medyaya çıkarayım diyor. Mehmet abi, Pendik'te uzaylı diye gazetelere çıkıyor. Kulağa biraz sömürü hikâyesi gibi gelebilir ama aslında Mehmet abi için çok iyi oluyor. Samsun'dan kız buluyorlar, otoparkta iş buluyorlar. Pendik'te kendince medyatik oluyor. Zeki bir adam oluğu için o sırada bir kast ajansına yazılıyor. 10 yıl sonra benim kast yönetmenim Fazlı Korkmaz, ben farklı ve korkunç bir tip isteyince Mehmet abiyi buluyor. Bana çok korkunç gözükmedi ama çok farklı bir tip, bir tanışayım diyorum. Kısada ufacık bir yerde gözüküyor. Sonra aramızdaki diyalog gelişince Baba rolünü ona vermeye karar veriyorum. Benim için de büyük bir risk aslında. Belki de hayatta tek atımlık bir kurşunum var, onun da en önemli rolünü oyuncu olmayan birine veriyorum. Ama Mehmet abi bana defalarca ne kadar kendini adayacağını göstermişti. Bu benim için çok önemliydi.

58


Filmin yapım sürecinden kısaca bahsedebilir misiniz? Filmi ne zaman, nasıl çektiniz? 26 gecede çektik filmi. Sadece gece çekimi yaptık, gündüz eve gidip uyuduk, akşam sete geldik. Bir ay boyunca sadece Pazarları ara verdik. Çoğunluğu dış mekânlarda çekim yaptık. Çekimler 2014'ün Aralık ayındaydı, hava soğuktu. Ama çok güzel bir set ekibimiz vardı. Haziran 2015'de dünya galasını yaptı. Ocak 2016'da Türkiye galasını yaptı. Sonra Mart'ta Amerika, İngiltere derken 20 ülkede vizyona girdi.

oyuncular bir yerlere zincirlenecek, daha önce bizim ekibin hiç yapmadığı plastik makyajlar. Her gün bir zorluk vardı ama her gün de farklı bir şekilde yaklaştık. Efektler için reklam setlerinin efsanesi Derya abi vardı. Üç gün getirebildik onu sete, paramız o kadar yetti. Çıplak vahşiler için genelde LGBT çevresinden, performans sanatçısı ve daha deneysel oyunculuk yapmak isteyen ve bu konuda tecrübesi olan arkadaşlarımla ekibi kurduk. Onların sete getirdiği ayrı bir kafa oldu. Bir süre sonra yaramaz öğrencilerle dolu bir okul minibüsü gibi bir haldeydik. Sette çok eğlendik.

Çekimler nerelerde yapıldı? “Baskın ve Sarmaşık uzaktan kuzen filmler” Filmde 4 ana mekân vardı. Nehre düşen arabanın olduğu yer Ağava. Girdikleri bina, şehrin göbeğinde, Kadıköy'de. Haydarpaşa'nın kullanılmayan garı ve tarihi eser sayılabilecek olan o fabrika. Sete giderken her gün bir dağ vardı karşımda. Her gün, o güne kadar set ekibinin hiç karşılaşmadığı bir şey vardı. Ya arabayı atmak, ya o güne kadar hiç oyunculuk tecrübesi olmayan bir insan tirad verecek, ya çıplak insanlar, ya

Baskın, olayların neredeyse bir kâbus atmosferine dönüştüğü anlara varıncaya kadar polislerin kendi aralarındaki diyalogların sahiciliği ile de dikkat çekiyor. Her ne kadar farklı kulvarlarda olan filmler olsalar da erkekler arasında geçen diyaloglar Baskın ile yakın zamanlarda gösterime giren Sarmaşık'ı da hatırlattı bana. Bu kısımlarda oyuncular

59


kendilerinden bir şeyler katarak doğaçlama yaptılar mı? Ben Tolga Karaçelik'e de bence Baskın ve Sarmaşık uzaktan kuzen filmler dedim. Çünkü ikisinde de beş o yolun yolcusu olmayan zoraki olarak bir araya gelmiş arkadaş, beş maço, ataerkil, nispeten eğitimsiz tipler ve gittikçe deliren bir film var. Birinde kurbağalar, diğerinde salyangozlar var. Ve gittikçe bozulan bir otorite var. Her iki film de içinden çıkılamayan bir kâbusa sürükleniyor. Her ikisinde de kapalı bir ortamdalar. Çok paralellikler olan iki film ve bu yüzden Sarmaşık'ı izleyince çok şaşırdım. Sarmaşık bu tür filmler içinde, yabancı filmler de dâhil, en keyif aldığım filmlerden biri. Hatta Baskın'ın DVD'sinin arka kapağına Tolga Karaçelik'in Baskın ile ilgili bir sözünü koydum. Çekimlerde 5'er tekrar aldıysam bunların 2-3 tanesinde oyuncuları serbest bıraktım. Birçok muhabbet oradan çıktı. Birçoğu da senaryoda vardı. Yarı yarıya diyebiliriz. Senaryoda birçok ağır küfür olması baştan beri istediğimiz bir şeydi. Tarantino'vari bir şekilde olsun istedim. Filmi izlerken korku sineması ve hatta korku edebiyatına ilgi duyan bir elden çıktığı hissediliyor. Esin kaynaklarınız arasında sayacağınız isimler var mı? Esin kaynakları çok geniş aslında. Dönem dönem Cronenberg, David Lynch, Paul Verhoeven, Brian de Palma, John Carpenter gibi isimlerden çok etkilenmişimdir. Onun dışında Lovecraft, StephenKing, Preacher'ın yazarı GarthEnnis ve daha bir çok başka yazardan, Rönesans ressamlarından, yeni dönem konsept sanatçılarından Louise Bourgeois, Damien Hirst, gibi çok farklı yerlerden ilham almışımdır. Bu film özelinde o kadar çok var ki. Evil Deadremake'inden, Hellraiser'a kadar pek çok film. Mehmet abinin rolü için Apocalypse Now'da MarlonBrando'nun oynadığı Albay Kurtz'e baktık biraz. Polislerin bazı sahneleri için Goodfellas'a

baktık. Tarantino'dan biraz aldık. Son 15 senedeki Frontière(s), Martyrs, Inside (À l'intérieur) gibi çok sert Fransız filmlerine baktık. Böyle çok geniş bir ağdan söz etmek mümkün. Bu kadar geniş bir ağdan beslenen bir filmin yine de çok özgün olduğunu da belirtmeliyiz. Bir kopyalama değil yapılan. Teşekkür ederim. Madem Gölge, çizgi romana özel bir önem veriyor, Preacher'ın benim gelmiş geçmiş en sevdiğim çizgi roman olduğunu da söyleyeyim. Benim için çok büyük ilham kaynağıdır. Birebir almak olmasa da hissiyat olarak çocukluğumdaki Conan'dan Uzay ŞövalyesiRom'dan da etkilenmişimdir. Mesela TomyMotherandFather, Rom'dur benim için. İnsanların arasında insan suretinde yaşayan yaratıklar vardır örneğin.Baskın'ın başında da o küçük çocuğun raflarında RedKit'i görürüz. Bunlar beslendiğim yerlerdir. Zaten senaryo yazarlarından biri de genç çizgi romancılardan Cem Özüduru. Cem'le hem filmi beraber yazdık, hem storyboardlarımı çizdi, hem de konsept dizaynlarımı çizdi. Yerli sinemada çok alışık değiliz ama Baskın filmindeki karakterlerin figürleri ve kamera arkasını anlatan bir kitap da satışa sunuldu. Bu fikir nasıl gelişti ve umduğunuz geri dönüşü alabildiniz mi? Ben filmi o kitabı yapmak için yaptım diyebilirim. Ben o artbook'ları o kadar severim ki, filmi yaparken de o filmin kamera arkasını çeker gibi, fotoğraf çekip, insanlarla röportajlar yapıp bir kitap haline getirmek kafamda vardı. O kitaba grafik tasarımcı arkadaşımla beraber kapandık ve bir kısa filme harcadığım vakti harcadım ona. Bütün festivallerde yanımda birer ikişer kopya götürüp insanlara hediye ettim. Yönetmen arkadaşlarıma da verdim. Filme genel yaklaşımımı da filme harcanan emeği de gösteren bir kitaptır.

60


“Baskın, henüz esas izleyicisine ulaşmadı” Baskın, farklı konusu ve anlatımı ile bizim de içinde bulunduğumuz bir kesimce coşkuyla karşılandı. Ancak seyirci sayısı 70 binden biraz az bir rakamda kaldı. Bu seyirci sizi tatmin etti mi, ev sinemasında daha büyük bir seyirciye ulaşmayı bekliyor musunuz? Film yurtdışı ve yurtiçinde 50'den fazla festivalde gösterildi. 20'den fazla ülkeye de satmış durumdayız. Onun için tahminimden de büyük bir kitleyle buluştu film. Türkiye'de 45 ilde gösterime girmesi çıkmış olması da enteresandır. Ben Türkiye'de sansür ile sorun yaşayabiliriz diye bile düşünmüştüm. Bu nedenle beklediğimizin üzerinde oldu. Toronto gibi bir festivalde açılmak, Almanya'da 17 şehirde gösterime girmesi epey yüksekti. Bundan sonra DVD ve muhtemelen korsan ile daha büyük bir kitleye de ulaşacağız. Ben yine de hȃlȃ Türkiye'deki esas izleyicisine ulaşmadığını düşünüyorum. Baskın vizyona girdiğinde gördüm ki, benim arkadaşlarım, eski 80'lerin 90'ların gerçek sinema izleyicisi artık sinemaya gitmiyor. Ya İnternet'ten izliyor, ya DVD'sini alıyor. Çok farklı bir kesimle buluştu aslında Baskın. Cin filmi izlemeye alışkın, çok sinema kültürü, adabı, son 15-20 yıl içindeki yozlaşmış filmler dışına çıkmayan bir sinema izleyicine ulaştı. Hepsi değil tabii ama %70-80 diyebiliriz. Onların çoğunda da şok etkisi yarattı. Filme bayağı küfürlü saldırılar oldu. Hatta onlardan 1-2 tanesini DVD'nin arkasına da koydum. Ama seyircide bir şok etkisi yaratması da benim istediğim bir şeydi, güzel oldu. Filmin yan unsurlarına önem verdiğinize göre DVD ekstralarında farklı şeyler görebiliriz diye umuyorum. Bize farklı sürprizler hazırladınız mı bu alanda? Film aynı film. 20 dakikalık bir kamera arkası belgeseli var. Kısa film var. Alternatif, yeni bir kapak var ve için 6 sayfalık ufak bir kitapçığımız var. 10 numara oldu.

Öteki Sinema sitesinde zaman zaman yazılarınızı görüyoruz. Sinema yazarı kimliğinizle Türkiye Sineması'nın korku filmleri türünde şu anda bulunduğu noktayı nasıl görüyorsunuz. Türkiye'de korku sinemasından çok belli tarz cin filmlerinden söz etmek mümkün. Korku sineması yok aslında Türkiye'de. Dabbe'nin yarattığı müthiş bir başarı ve müthiş bir sosyal/popüler kültür fenomeninin arkasından giden, benzer şekilde bir şey yapıp ya para kazanma kafasında ya da gerçekten oradaki bazı hissiyatları ve başarıları tekrarlamak isteyen filmler yapılıyor. Genel olarak baktığımızda, edebiyat ve sanat birikiminden yoksun, çok sığ, sömürü filmleri yapılıyor. Bence korku filmi demek, var olan düzene karşı sivri, oraya saldıran bir filmdir. Var olan düzen derken bu politik düzen olmak zorunda değil. Bu insanın evindeki düzen de olabilir, mahallendeki düzen de

61


olabilir, kafandaki bir düzen de olabilir. Öyle olmalı ki seni düşündürsün, provake etsin, rahatsız etsin ve düşündürsün. Benim alıştığım bu güzel düzen, fantastik bir şey de olsa bir gün bozulabilir, mahvolabilir dedirtmeli. Bizim korku filmlerimizde bunun tam tersi, senden büyük Allah var deyip, bilim bir yere kadar, bir yerden sonra din temasını çok da sığ bir şekilde işleniyor. Aslında bu da çok güzel işlenebilir. Ama belli bir gustodan uzak, televizyon ışıklandırmalarının kullanıldığı, kendini tekrar eden filmler görüyoruz genellikle. Son olarak sıradaki projenizle ilgili bize kısa bir bilgi ya da ipuçları verebilir misiniz? Bir tane daha benzer bir korku filmi var yaptığımız. Bu sefer İngilizce. Bir de Kültür Bakanlığı'ndan destek aldığımız, Cem'in Perihan isimli kendi çizgi romanından uyarlama fantastik bir çocuk filmimiz var. Peki bu filmin ana fikrini tek kelimeyle anlatabilir misiniz? Bunu İngilizce de sordular. “Madness” cevabını vermiştim. Delilik, dehşet ve biraz da paranoya diyebiliriz. Ben genelde bir filmi yaparken hep bir özet ve tema kelimesi seçip herhangi bir soru olduğunda, bunu sette bir oyuncu da sorabilir,

kıyafetle ilgili bir soru da olabilir, hep o tema kelimeyi aklıma getirip onun üzerinden cevap vermeye çalışırım. Baskın için bu kelime hep “madness” idi ve bir festival filmi gibi başlayıp onu bir Alacakaranlık Kuşağı'na çarptırmaktı yapmak istediğimiz. Genelde filmler sonradan televizyonda gösterilir ama Baskın için bu biraz zor görünüyor. Çok fazla küfür var. Ne kadar sansürüydü izlemedim ama D-Smart'ta gösterildi. Belki 10 sene sonra normal bir kanalda da gösterilebilir. Şu anda içinde olduğumuz durumda biraz zor. Filmin sürpriz bir sonu var. O sahne insanı düşündürüyor. Bu konuda farklı yorumlar var. Ben o yorumları yapıp seyircinin elinden kendi hayalini çalmayayım. Bu konuda Metin Erksan'ın bir lafı vardır. Filmi yorumlarsam size haksızlık etmiş olurum der. Onu Obivan Kenobi'nin DarthVader'la savaşırken kendini yok edip, tüm gücünü Luke'a vermesi gibi de anlatabilirim ben onu, Picasso'nun balık resmine bir kadının balık bunun neresinde sorusuna, o bir balık değil, o bir resim demesi gibi de anlatabilirim. İki şekilde yaklaşabiliriz konuya.

62


kurallarıyla kurulu dünyaları ile tanışmış oldum. Benim kafamda bir Rönesans açtı. Mesela benim sinema yapmaya başlamamın sebebi Zeki Demirkubuzve Fulci'dir. Çünkü Demirkubuz'da da Fulchi'de de çok çıplak ve dar bir bütçeyle bir tanesinde çok gerçekçi bir hissiyat, diğerinde ise çok saçma sapan ve uçuk bir dünya vardır. Neredeyse filmi izlerken, filmin yapılışını, kamera arkasını görürsünüz. Ama böyle yaparak da dehşet duygusunu verebilir.

“Sinema yapmaya başlamamın sebebi Demirkubuz ve Fulci'dir.” Son olarak size Metin Demirhan'ı sormak istiyorum. Metih Demirhan biz Gölge'yi kurduğumuzda vefat etti. Dergide olmasını çok isterdik ama ömrü vefa etmedi. Ama biz Gölge'nin Metin Demirhan'ın seveceği bir dergi olmasını istedik. Metin Demirhan'la ilgili ne söylemek istersiniz? Ben ilk korku kısa filmim olan Sandık'ı Metin Demirhan'a ithaf etmiştim. Plato Kısa Film Ödülleri'nde, onu kaç kişi tanıyordu bilmiyorum ama sahnede de bunu söylemiştim. Filmin kendisinde yazmıyor ama IMDB'de de yer alır. Metin Demirhan'ın benim hayatımda önemli bir yeri var. Annemden ve babamdan büyük bir sinema ve sanat kültürüyle büyüdüm. Ama bunlar hep Fellini, Kubrick gibi yüksek sanat ürünleriydi. Carpenter, Fulci ya da Romero gibi isimlerin yaptıklarına da sanat olarak bakma hissiyatını da aslında ailemden almıştım. Mesela çizgi roman okumamı teşvik ederlerdi, Conan okurken bu da ne demezlerdi. Ama sinema olarak odama Texas Chainsaw Massacre posterini astığımda babam bu filmde ne buluyorsun, ben anlamıyorum demişti. Ben Metin Demirhan'dan B sinemasına ve alt kültüre bu şekilde bakmayı öğrendim. Çünkü ailemden aldığım sinema kültürü üzerine televizyonda izlediklerim, VHS dönemi, Cine 5 ve vizyondaki filmlerdi benim kaynağım. Metin Demirhan ile karşılaşınca yavaş yavaş Gaspar Noe'nin Haneke'nin ekstrem filmlerinden Cannibal Holocost'a, Cronenberg'e, Fulci'ye, çöp filmler ve B filmlerin dünyasına ve onların kendi içindeki dinamiklere ve kendi içindeki manyak/garip

Ayrıca onun dükkânı Türk fantastik sinemasını da erotik sinemasını da akademik bir şekilde değerlendirildiği bir yerdi. Mesela bir defa kredi kartı geçiyor mu demiştim, oğlum yeraltında kredi kartı geçer mi demişti. Yeri geldiğinde hafif de terslerdi, pis şakalar yapardı. Müthiş bir karakterdi. Yeşim Tabak'ın dediği gibi keşke yaşlansaydı da hem çok tatlı, hem de pis bir dede olsaydı. O kültürü benimsemiş, çok özel bir adamdı. Ayırdığınız zaman için teşekkür ederiz. Konuşmadığımız, eklemek istediğiniz bir şey kaldı mı? Final cümlesi olarak şunu söyleyeyim. Ben bu filmi, her ne kadar Hasan Karacadağ'a çılgın bir yönetmen olarak saygım, sevgim olsa da kütüphanenizde Dabbe'ler ve cin filmlerindense, Küçük Kıyamet, Sarmaşık ve Sen Aydınlatırsın Geceyi gibi filmlerle yan yana durmasını istediğim bir film olsun diye yaptım. Fransız vahşet filmleriyle, Belçika'dan gelen art house ve korkunun iç içe geçtiği Calvaire gibi filmlerin yanına koymak için yaptım bu filmi. Siz de filmin DVD'sini bu ay sonunda alır ve kütüphanenizde bu tarz filmlerin yanına koyarsanız sevinirim.

63


O ŞİMDİ MEBUS YAZAN

Atilla BİLGEN Aralık duran perdeden içeri sızan güneş ışıkları uyanmasına neden oldu. Başında ağrı, ağzında alkol ve nikotinin vermiş olduğu kötü bir tat vardı. Nerede olduğunu hatırlamak istercesine etrafına baktı; sıradan bir otel odasına benziyordu. Buraya nasıl geldiğini anımsayabilmek için ellerini başının altına koydu ve gözlerini tavana dikip düşündü. Akşam Maşallah ile beraber pavyona gitmişlerdi. Gecenin ilerleyen saatlerinde de masalarına iki kadın istemişlerdi. Sarışın olana Maşallah el koyunca mecburen esmer ona kalmıştı. Pavyondan hep birlikte çıkmışlardı. Buraya kadar her şey netti; ama sonrasını hatırlamıyordu. Gözlerini yumup zihnini zorlaması bir işe yaramadı. Küfrederek gözlerini açtı ve kendi kendine söylendi. “Ulan Veli, hiçbir şeyi tadında bırakmayı bilmiyorsun. İllaki dibine düşeceksin. Ne vardı bu kadar içecek? Bir de o kafayla pavyondan karı çıkartıyorsun... “ Çişi gelmesine karşın tuvalete gitmeyip yatağın kenarına oturup odaya bakındı. Ortalıkta ne kadın ne de ona ait bir eşya vardı. Kıvırcık ve dağınık saçlarını kaşırken, “Karıları gezdirmek için pavyondan çıkartmadık ya… Otele atacaktık ama anlaşılan atılan ben olmuşum… Ulan sakın Maşallah sakın beni… Yok canım daha neler. Adidir ama o kadar da değildir. Umarım!” diye içinden geçirdi. İyice sıkışmıştı. Ayağa kalkıp banyoya gitti. Uzun uzun işerken aklı hâlâ gecedeydi. “Tek başıma uyandığıma göre ya kadın sabaha karşı gitti, ya da Maşallah ikisini birden götürdü. Dur bir dakika. Ya Maşallah'ın bir şeyden haberi yoksa ve karı sabahın köründe sessizce tüydüyse. O zaman…” Aklına gelen bu düşünceyle “Ananı…” diye haykırıp odaya koştu. Heyecanla pantolonunu alıp arka cebinden cüzdanını çıkarttı. Kimlik haricinde içinde hiçbir şey yoktu. O sinirle cüzdanı da pantolonu da yere fırlattı. Ne yapacağını bilmez bir şekilde odanın içinde dolanırken pantolonundaki gizli cebi anımsadı. Birkaç ay önce Maşallah ile beraber terziye gitmiş ve özel olarak eklettirmişlerdi. İçinde zor günler için ayırdığı dövizleri vardı. Duraklayıp yerdeki pantolonuna kuşkuyla baktı. “Daha neler” diye mırıldandı kendi kendine, “Orospu nereden bulacak onu?” Telaşla pantolonu yokladı. Eline bir şey gelmedi. Parçalarcasına her tarafına baktı. Yoktu. “Allah kahretsin.” diye haykırdı. Ter içinde kalmıştı. Vahşi hayvanlar gibi hırlayarak telefonunu aradı. Koltuğun üzerinde görünce şaşırdı. İçinde “Orospu bunu neden almamış acaba?” diye geçirip Maşallah'ı aradı. Açmadı. Bir daha aradı. Ardından bir daha. Tam umudunu yitiriyordu ki Maşallah'ın uykulu sesini duydu. “Maşallah! “ “Ne var oğlum? Sabah sabah rüyanda mı gördün?” “Bana bak biz pavyondaki karıları otele getirdik mi?” “Yok. Sokak ortasında işlerini bitirdik… Elbette getirdik.” “Senin sarışın yanında mı hala?” “Nerdeeee. Bok varmış gibi sabah erkenden kalkıp gitti. Yoksa seninki hâlâ odada mı? Ulan ne ballı adamsın!” “Ne demezsin… Oğlum karı soydu beni.”

64


“Soyunmadan o iş olmaz oğlum!” “Soydu diyorum soydu. Tüm paramı alıp tüymüş.” “Deme yahu. Hemen geliyorum yanına.” Telefonu kapatıp yatağın üstüne fırlattığında eli ayağı titriyordu. Sinirden duvarları tekmeledi. Hırsını alamayınca yumrukladı. Ardından komodinin üstündeki paketten bir sigara çıkarıp yaktı. Emercesine derin bir nefes çekti. Üçüncü nefesinde sigarası bitmişti. Bir tane daha yakmayı düşündüğü sırada kapı çalındı. Kalkıp açtı. Rüzgâr gibi içeriye dalan Maşallah “Anlat bakalım neler oldu?” diye sordu. “Ne anlatayım? Sabah uyandığımda odada yalnızdım. Kuşkulanıp cüzdanıma baktım; bomboş. Ona üzülmeme fırsat kalmadan aklıma pantolonumdaki cep geldi.” “Ona bakmana hiç gerek yoktu. Orası şeytanın bile aklına gelmez.” “Ama onun gelmiş.” “Deme… Bak sen şu orospuya. Eee sonra?” “Sonrası ne olacak? Paralarla beraber kaçıp gitmiş. Sende durum nedir?” “Sen söyleyince kontrol ettim, her şey yerli yerinde duruyor. Nasıl çok para var mıydı?” “Cüzdandaki önemli değildi ama cepte hayli vardı. Daha dün bankadan çekmiştim. Zaten orada da pek bir şey kalmadı. ” “Yuh… Ne çabuk bitirdin onca parayı? “Bitirmedim. Bitirdik. Elin cebine hiç girmiyor. Bütün harcamaları ben yapıyorum.” “Doğru. Harcamıyorum. Neden? Çünkü paramla ikimiz adına yatırım yapacağım.” “Yatırım mı? Ulan Maşallah sakın bir kazık da sen atma, anam avradım olsun ki yanına bırakmam.” “Ben. Arkadaşımı satacağım! Yazıklar olsun sana Veli. Gerçekten kırıldım.” “Sinirden aklım başımda değil Maşallah. Kusura bakma.” “Uzatma. Çişli donunla karşımda dolaşıp durma. Git üstüne bir şeyler geçir gidip kahvaltımızı yapalım. Sarışın sabaha kadar iliğimi kuruttu. Sahi senin esmer nasıldı?” “Bilmem.” “Nasıl bilmem?” “Hiçbir şey hatırlamıyorum ki.” “Ne yani tüm gece kardeş kardeş mi yattınız?” “İnan onu bile hatırlamıyorum. Hatta bu otele nasıl geldik, ondan bile haberim yok.” “Bu mereti nerenle içiyorsun anlamıyorum ki? Orospuyu zorla suça teşvik etmişsin. Neyse ben indim.” dedi ve odadan çıkıp gitti. Kıvırcık dağınık saçlarını kaşıyarak bir süre arkasından baktı, ardından banyoya girdi. Eline geçirdiği bir havluyla üstünü kuruladıktan sonra elbiselerini giydi. Aşağı inerken yaşadıklarını bir kez daha gözden geçirdi.

65


“İkimiz adına yatırım yaptım derken ciddi miydi acaba? Neden yalan söylesin ki? Maşallah olmasaydı ne Leb-i Cennet projesi olurdu, ne de bu kadar para kazanabilirdin.” Yemek salonuna girdiğinde kafasındaki soru işaretlerinin tümü kaybolmuştu. Durup etrafına baktı. Maşallah'ın kahvaltı ettiğini görünce yanına gitmekten vazgeçip büfeye yöneldi. Tabağına bir dilim ekmek, ufak bir parça beyaz peynir, üç dört tane zeytin koyup demli bir çay aldı. Masaya gittiğinde Maşallah ekmeğini yumurtasına banmış ağzına atıyordu. Karşısındaki sandalyeye otururken, “Hani beni bekleyecektin.” diye sitem etti. “Ne yapayım oğlum bir türlü gelmedin. Bekle bekle nereye kadar? Elindekiler ne öyle? Kuş mu besliyorsun?” “Orospu bende iştah mı bıraktı? Bunlar da sigara altlığı işte.” Yumurtaya bulanmış ekmeği ağzına atıp bir lokmada mideye indirdikten sonra patavatsızca geğirdi ve “Allah'a şükür. Aklımda öyle bir proje var ki bir tutarsa yırtarız. Dün gece çaldırdığın parayı garsonlara bahşiş niyetine verirsin.” dedi. “Deme. Yine cennetten arsa mı satacağız? ” “Aynı yemeği millete bir kere yedirebilirsin Veliciğim. İkinci kez denemeye kalkarsan hapı yutarsın.” “Ne yapacağız peki?” “Hele bir karnımızı doyuralım anlatırım.” Kahvaltıdan sonra dışarı çıkıp birer kahve söylediler. Veli sigarasını yakıp derin bir nefes çekti ve “Neler geçiyor kafandan? Anlatsana artık.” diye sordu. Soru kendisine yöneltilmemişçesine kahvesinden bir yudum içti. Fincanı masaya bırakırken “ Biliyorsun son çevirdiğimiz işten sonra polis her tarafta seni arıyor.” dedi. “İkimizi de” dedi Veli. “Yanılıyorsun sadece seni. Ben sadece millete öğüt verdim, hepsi o kadar. Parayı toplayan da kaçan da sensin.” “Orası öyle ama senin planındı.” “Bunu kim biliyor? Yakalanırsak ellerinde beni suçlayacak hiçbir kanıt yok.” “Ama…” “Aması filan yok. “Leb-i Cennet” olayının tek faili sensin. Bu yüzden seni ele ihbar edeceğim Veliciğim. Hiç kusura bakma.” “İhbar mı edeceksin? Neler saçmalıyorsun?” dedi ve öfkeyle ayağa fırladı. Veli'nin bu tepkisine karşın Maşallah'ın kılı kıpırdamamıştı. Gülerek ona baktı ve “Bırak celallenmeyi de otur yerine.” dedi. Kendinden emin bir şekilde konuşması üzerine uslu bir çocuk gibi dediğini yaptı. Sinirden her tarafı oynuyordu. Sigarasını küllükte bıraktığını anımsamadan yenisini yaktı. “Bak koçum eninde sonunda yakalanmayacak mısın?” diye sordu Maşallah. “Belki.” “Belki değil kesinlikle. Sadece zamanı belli değil. Ama seni ben yakalatırsam hitap ettiğimiz kesimin yeniden güvenini kazanırım.”

66


“Eee” “O zaman da arkalarına geçip iki puanı alırım!” “Nasıl olacak bu iş.” “Seni yakalattıktan sonra karşılarına çıkıp “Veli'nin böyle adi bir adam olduğunu inanın bilmiyordum. Kaçınca sizler gibi bende şok oldum ama gördüğünüz gibi bu işin peşini bırakmayıp izini sürdüm ve sonunda yakaladım. Biliyorum paranız geri gelmeyecek ama hiç değilse uzun yıllar hapiste çürüyecek.” diyeceğim. “Bak burası çok doğru. Çürüyeceğim.” “Saçmalama oğlum. Onu da araştırdım. Seninki dolandırıcılığa girmiyor. Nakit paraya sıkıştın. Müşterilerini mağdur etmemek için tefeciden borç aldın. Ödeyemeyince de battın ve o telaşla kaçtın.” “Öyle mi oldu?” “Kesinlikle. Bu yüzden bir seneye kalmaz çıkarsın. Bu arada hiç meraklanma ülkenin en iyi avukatını da tutacağım.” “Sen ne yapacaksın?” “İşte tam burada ben devreye giriyor ve mümin kardeşlerime “Helal Home Hotel” projemi pazarlıyorum.” “Ne yani ben hapse girince homolara helal otel mi yapacaksın? Manyak mısın oğlum? İbnelerle dolu oteli kim ne yapsın?” “Odun geldin odun gideceksin bu dünyadan. homo değil home, yani ev ev…” “Uzatma. Ne işe yarayacak bu ev?” “En iyisi işi en başından anlatayım. “Leb-i Cennet” projesinden payıma düşen parayla bir arsa kapattım. Buraya yapacağım(!) Helal Home Hotel'i dini bütün ailelere, “Otelin lüksü evin konforuyla birleşti.” sloganıyla satacağım ve onlara beş yıldızlı otel hizmeti sunacağım. İçinde spor salonlarından yaşam merkezlerine kadar her şey olacak. Buradan ev alanlar sadece giysilerini getirecekler. Geri kalan tüm eşyaları ben tedarik edeceğim. Sitedeki çarşılardan elde edilen gelirlerle tüm masraflar karşılanacak. Sonsuza kadar ne aidat ne de onarım paraları ödeyecekler. Üstelik su, elektrik, ısıtma, soğutma da ölünceye dek bedava. Yemek yapma dertleri de olmayacak. Zira yiyecek ve içecekler yüzde elli indirimli. Böyle bir yerden ev almaz mısın Veli?” “Dinlerken bile ağzımın suyu aktı. Kesinlikle alırım. Ama işin başında sen olunca iki defa düşünür sonra da vazgeçerim.” “Ha ha ha… Allah'tan onlar beni tanımıyor. Neyse söyleyeceklerim daha bitmedi. Burada her şey helal olacak. Bekârlara ve homoseksüellere kesinlikle daire satılmayacak. Havuzlarda zemzem suyu kullanılacak. Çift olarak gelen misafirlerimize oda verilmeden önce kesinlikle evlilik cüzdanı sorulacak. Olmayanlara imam nikâhı kıyılacak. Birinci derecede yakın akraba olmayanların aynı daire içinde yaşamalarına kesinlikle müsaade etmeyeceğim. Her odada Kuran-ı Kerim, seccade, tespih ve namaz saatlerini bildiren takvim bulunacak. Tuvaletler asla ve kata kıbleye dönük olmayacak. Lokantalarda helal kapsamı dışında hiçbir gıda maddesi satılmayacak. Hem misafirler, hem de personel dekolte olmayan, İslami ölçülere uygun elbiseler giyecekler. Uygunsuz kıyafetli misafirler tesise kabul edilmeden önce kapatılacak. Karşı çıkanlar içeri alınmayacak. Düğün veya konferans gibi etkinliklerde de helal

67


prensiplerden taviz verilmeyecek. Erkek-kadın yan yana eğlenmelerine asla müsaade edilmeyecek. Böyle bir mal satılmaz mı Veliciğim?” “Ağzından bal damlıyor be Maşallah. Bunlar peynir ekmek gibi satılır. Peynir ekmek…” “Böyle bir yer için hapse girmeye değmez mi?” “Değmez olur mu? Ama sonunda kelek atmak yok. Hapiste beni unutursan çıktığımda o koca göbeğini eleğe çeviririm. Şimdi aç telefonu ihbar et beni.” “Şuraya bak. İçinde hâlâ bana karşı şüphe var. Bu şartlar altında seninle çalışamam.” “Kusura bakma. Tüm suç o orospu karıda. Bu yüzden ikircikliyim.” “Yine de şevkim kaçtı.” “Ulan illaki önünde diz çöküp yalvarayım mı? İhbar et de bitirelim şu işi.” “Offfff. Madem bu kadar ısrar ediyorsun yapalım bari. Yalnız bir sorun var. Tüm paramı arsaya yatırdığımdan meteliksizim. Hapse girdiğinde masraflarımı kim karşılayacak?” “Düşündüğün şeye bak. Bankada az da olsa hâlâ biraz param var. Bir miktarını sana veririm. Geri kalanı beni hapiste idare eder.” “Madem öyle diyorsun hayırlı olsun diyelim. Yalnız kahvaltı bağırsaklarımı acayip çalıştırdı. Ben bir tuvalete gideyim. Gelince önce bankaya ardından karakola gideriz.” dedi ve ayağa kalkıp yanından ayrıldı. Maşallah lavabo yerine dosdoğru odasına gitti. Sarışın ve esmer kadınlar hâlâ uyuyorlardı. Cüzdanından çıkarttığı parayı komodinin üstüne bıraktıktan sonra esmer olanını omuzlarından dürterek uyandırdı ve “Ben gidiyorum güzelim. Paranız hemen şurada. Beni kırmayıp Veli'nin içkisine ilaç koyduğun için fazla fazla bıraktım.” dedi. Bankada Veli'nin kalan parasının yarısını cebe indirdikten sonra, önde gelen gazetelere telefon açtı ve “Leb-i Cennet” projesiyle değerli halkımızı dolandıran, Maşallah Karayılan gibi sadece onuru için yaşayan bir adamın ismini lekeleyen, müteahhit Veli Dal'ı, uzun araştırmalarım sonunda yakaladım. Allah'ın izniyle bugün saat ikide emniyet müdürlüğüne teslim edeceğim. Siz değerli basın mensupları da orada olur ve değerli halkımıza bu mutlu haberi ulaştırırsa bahtiyar olacağım.” dedi. Ertesi günkü gazetelerin hemen hemen tümünde, Maşallah Karayılan'ın fotoğrafı, üstünde de “Onurlu adam” “Haysiyetimi kaybedeceğime canımı kaybederim.”, “Müjde: İnsanlık can çekişse de hâlâ ölmemiş.” türünde başlıklar vardı. Maşallah Karayılan medya sayesinde birkaç gün içinde ülkenin en çok konuşulan adamlarından biri oldu. PİAR araştırma şirketinin yaptığı anketlerde de TSK'dan sonra halkın en çok güvendiği ikinci isim çıktı. Bu güven dalgasını arkasına alan Maşallah Hoca hiç vakit kaybetmeden soluğu “Leb-i Cennet” mağdurlarının yanında aldı. Orada alkışlar eşliğinde sahneye çıkıp “Esselamü aleyküm” diyerek söze başladı. Ardından, “Kuran'ı Kerim'deki bir ayet “Her zorluğun arkasında bir ferahlık vardır” der. Sevgili mümin kardeşlerim bu hikmetin en kısa zamanda tecelli edeceğine olan inancımı bugüne dek hiç yitirmedim ve bu inanç sayesinde iblis Veli Dal'ı yakalayıp feraha ulaştım. Gönül, paranızı da kurtarmayı isterdi ama maalesef iblis hepsini yemiş. Hapislerde sürüm sürüm sürünmesi için bu ülkenin en kuvvetli avukatlarını tutacağım.” “Yaşaaaa. Maşallah Hoca sen bizim her şeyimizsin...”

68


“Vur de vuralım öl de ölelim…” “Estağfurullah. Ben naçizane bir hizmetkârınızım hepsi o kadar. Mağdur olmanızda benim de günahım var. Bu yüzden kendimi hiç affetmeyeceğim. Bu yüzden her şeyine kefil olduğum “Helal Home Hotel” projesine aranızdan katılmak isteyen olursa, onlara kaptırdıkları para kadar indirim yapacağım. Bu öyle bir proje ki…”diye söze başladı ve bir saat boyunca hiç susmadı. Kürsüden indiğinde etrafı Helal Home Hotel'den ev almak isteyenlerle dolmuştu. Normal ücretin beş katını söylediğinden yaptığı indirim devede kulak kalmıştı. Bir ay sonra görkemli bir temel atma töreni düzenledi. Halkın gözünde iyilik meleği konumuna yükseldiğinden, daire fiyatlarına sürekli yaptığı zamlar satışları hiç etkilemedi. Bu projeden kazandığı paranın büyük bir bölümünü siyasi bir partiye bağışladı ve ilk seçimde milletvekili adayı oldu. Veli Dal ise iflastan değil dolandırıcılıktan yargılandı ve on beş yıl ceza aldı. İçeri girdiği günden sonra Maşallah Hoca'yı ne gördü ne de bir haber alabildi. Maşallah Hoca şimdi milletvekili! Tüm mesaisini memleket meselelerine ayırdığından(!) Helal Home Hotel inşaatına bir türlü başlayamadı.

69


ROMAN TÜTÜN İŞÇİLERİ Aynur KULAK Romanların komşum olabilecekleri hiç aklıma gelmezdi. Aynı mahallede oturacağımız, günlük hayatlarına şahit olacağım, nasıl para kazandıklarını öğreneceğim, eğlencelerine - düğünlerine katılacağım ve tek başına yaşadığım bu hayatta yalnız hissetmememi sağlayacakları hiç aklıma gelmezdi. Romanların düğününe gittiniz mi hiç? Tek kelimeyle; müthiş. Romanlar diğer insanlar gibi (yani bizim gibi) çoğu şeyi dört duvar arasında yaşamıyorlar, hatta hiçbir şeyi dört duvar arasında yaşamıyorlar. Kendilerine dair ne varsa sokakta; sevinçleri kavgaları, cenazeleri, düğünleri… Sokaktan para kazanıyorlar (Kâğıt toplayıcılığı, demircilik, eskicilik, çiçekçilik, hamal, plastik kapkacak satma) ve sokakta yiyorlar ne yiyeceklerse; o gün hem de hiçbir şeyi biriktirmeden. Haklarında hiçbir şey bilmeden taşındığım bu semtte haklarında daha çok şey öğrenmek isterken karşıma çıkan Roman Tütün İşçileri kitabı bana gönderilen bir hediye oldu Ayrıntı Yayınları tarafından. Ve ben yazının giriş paragrafını yazmış olmama rağmen, ilk olarak şunu yazmak istiyorum giriş cümlesi olarak: Romanlar hakkında hiçbir şey bilmiyoruz. Ne hakkında tam olarak bilgi sahibiyiz ki? Ya hiçbir şey bilmiyoruz ya da bildiğimizi zannediyoruz ya da hiçbir şey bilmememize rağmen mutlaka fikir sahibi oluyoruz. 1980'li yıllar, darbeler, sol devrim, sağ devrim, işçilik, haklar… Ne biliyoruz, bize ne öğretildi? Bu ülkenin 'temel' siyasi yapısı nedir, 'temel' devlet yapılanması ne üzerine kuruludur? Bize aslında ne öğretilmez ve gösterilmezken, ne öğretilmek ve gösterilmek isteniyor; doğru öğretildiğini sandığımız kaç yanlış bilginin sahibiyiz? Roman tütün işçileri üzerine hiçbir şey bilmiyormuşuz ne olacak ki; zaten neyi biliyoruz ki? ...Diye bir soru cümlesiyle tamamlayabilirim paragrafı rahatlıkla. Fakat zaten temelde olanı, temelden geleni, yaşanılan tarihsel süreçlerin

oluşumunu (Yazmak istediğim 'başlangıç' noktası değil kesinlikle) bilmiyoruz. Çünkü mesele tam da orada. Oluşumlarda. Günü kurtaran bir devlet politikası ve şimdiye kadar gelen hükümetlerin kendi kadrolarını oluşturmanın dışına çıkmak istemedikleri vizyonsuzluk siyasi yapısıyla bizler her şey hakkında hiçbir şey bilmiyoruz. Romanlar bilmediklerimizle ilgili en dışta kalanı, en dışa itelediklerimiz. Dolayısıyla Romanlar hakkında bilmediklerimiz bildiğimizi zannettiğimiz birkaç

70


mimlenmeleri anlatılmak istenen konunun nirengi noktasını oluşturuyor.

özelliklerinden daha fazla. Bütün bu kanaatlere giriş bölümünü okur okumaz varıyorum. Çünkü tam içimizde, şehrin merkezi semtlerinde yaşayıp, şehrin ana arterlerinde para kazanmalarına rağmen tarihini ve yaşayışını hiç bilmediğimiz bir toplum var. Egemen Yılgür Roman Tütün İşçileri kitabında aslında 'var olan' fakat 'varlığı' toplum için bir şey ifade etmeyen, toplumun en dış katmanına itelediğimiz Romanları işte bu iz üzerinden anlatmaya başlıyor.

Çünkü toplumda Roman istihdamı ve yapılanması üzerinden 'solcu' yapılanması oluşmaya başlıyor ve 1980'de indirilen darbe sonrası tükenişe kadar da sürüyor bu yapılanma. Kitabın sayfaları arasında ilerledikçe ikinci oluşan kanaatim birinci oluşan kanaatimin merak unsurlarının da üzerine çıkacak nitelikte oluyor: Romanlar Türkiye solunun temel yapı taşıdır.

Romanlar Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi yıllarında Selanik civarından Türkiye'ye geldikten sonra daha çok büyük şehirleri tercih edip bu şehirlerde ücretli olarak tütün işçiliğinde istihdam edilirler. Türkiye'de işçi sınıfının oluşumunda Romanların nasıl tarihsel bir rol üstlendiği, sendikal haklar konusundaki deneyimlerinin ve politik duruşlarının seksenli yıllardaki solcu-devrimci oluşumunu nasıl etkilediğini Egemen Yılgür en doğru kaynaklar vasıtasıyla bizlere aktarıyor. Sadece aktarmakla da kalmayıp bu aktarımı o kadar ince detaylardan geçiriyor ki; Romanların Türkiye'ye göçünden sonra daha çok hangi şehirlere dağıldıkları, aşağı yukarı kaç kişi oldukları, bu şehirlerin bazı mevkilerinde başlarına ne geldiği (Uzunçayır mevkiinde Kıpti bir çocuğun bir arabanın çarpması sonucu ölmesi) ayrıntılı bilgileriyle de anlatımını güçlendiriyor. Fakat Romanların bütün bu tarihsel rollerine rağmen Roman ve Çingene sıfatlarıyla küçümsenerek amele ve komünist olarak

Türkiye – Yunanistan mübadele yıllarının 1923'te başlayıp (Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulduğu yıl) 1930'da tamamlandığını düşünürsek 1980 darbesine kadar olan elli yedi yıllık bir süreçten bahsediliyor. Türkiye Cumhuriyeti'nin yarı yaşı demektir bu. Aynı zamanda şu da demek oluyor ki; Roman Tütün İşçileri kitabı mübadele yıllarından itibaren Türkiye'de yaşayan nesiller; işçilerin kendileri, çocukları, torunları ve bu topluluğa nesilleri boyu temas etmiş kişilerin de şahitliğiyle (Roman olmayanlar) Türkiye'nin sol ve işçi tarihi konusunda aydınlanmamızı sağlayan kapsamlı yazılı bir kaynak incelemesi oluyor. Kitap boyunca verilen ayrıntılar aynı zamanda isimlerine aşina olduğumuz kişiler üzerinden de anlatılıyor. Mesela Aziz Nesin, Mihri Belli, Nazım Hikmet, Orhan Suda, Hikmet Çetin gibi isimlerin Roman tütün işçileriyle birlikte mücadele ettiğini hatta Romanların bazı yazarlarla-aydınlarla hapis yattıklarını satır aralarında öğreniyoruz.

71


Egemen Yılgür Roman Tütün İşçileri kitabında şimdiye kadar çok fazla telaffuz edilmemiş fakat aslında Türkiye siyasi ve sosyal tarihinde çok önemli bir rolü olan Romanları yazarak bizlere çok önemli bir kaynak kitap sunuyor. Henüz 34 yaşında olan Yılgür'ün böyle bir kitabı yazdığına okuyarak şahitlik etmenin mutluluğunu yaşarken Türkiye'de maalesef bu türde kitapların seyrek basıldığını düşünürsek Egemen Yılgür ile beraber bu kitabın oluşumunda Yılgür'e destek olan profesörlere, doçentlere, yardımcı doçentlere ve doktorlara da ayrıca verdikleri destekten dolayı teşekkür etmek gerekiyor kesinlikle. Ve tabii ki Roman Tütün İşçileri'ni Schola Dizisinden çıkaran Ayrıntı Yayınları'nın ayrıntılı kitaplara ne kadar önem verdiğine bir kez daha şahitlik ediyoruz.

pencere demirlerini boyuyorlar bir de dış kapılarını. Ekmeklerini sokaktan çıkarıyorlar ve sizin dert ettiğiniz gündelik meseleleri dert etmeyecek kadar seviyorlar hayatı. Hâlâ çok fena solcular. Hâlâ bu toplumun işçileri onlar. Bile bile cahilleştirilmiş ve kendisi de cahil kalmak istemiş böyle köhne bir toplumun içine girmeyip dışarıda kalmayı kendileri tercih ediyorlar. Roman Tütün İşçileri Yazar: Egemen Yılgür Yayınevi: Ayrıntı Yayınları Türü: İnceleme Yayın Tarihi: Mayıs 2016 Sayfa: 335

Romanlar bahar geldiğinde gecekondu evlerini çivit mavisine boyuyorlar. Ya da boyaları azsa sadece

72


TEPEDEKİ BAR 7. Kısım YAZAN

İLLUSTRASYON

Mehmet Berk Yaltırık

Mehmet Kaan Sevinç

(Her zaman Gölge'de onsuz bir eksik kalacağımız Varol Gökdamar'ın anısına) (1909) “Geliyorlar paşa hazretleri! Hareket ordusu! Resneli Niyazi'yle fedaileri geliyor!” Konağın eli tüfekli ayvazlarından birinin kendisine böyle hitap etmesi Bekir'i kısa bir anlığına geçmişe sürüklemişti. Paşa hazretleri… Paşa… Paşa damadı olduktan sonra Beyoğlu'nu kasıp kavurduğu, daha da yükseklere temas ettikten sonra Hürriyetçi takiplerine başladığı günleri düşündü. An gelince o da Sultan Abdülhamid Han'ın göğsü madalyalı kabadayılıktan gelme paşaları arasına karışıvermişti. Hareket Ordusu kapıya dayanınca şehirdeki ayaklanmadan mesul tutulan kimselerden görülüp evvela teslim olmasını isteyen birkaç zabit, ardından da Resneli Niyazi Bey'in adamları konağa gönderilince Bekir Paşa'nın saltanat günleri de böylece sona ermişti. Bekir Paşa kendine gelince merdivenlerden kendini seyretmek olan bir zamanlar hizmetçiliğini yaptığı konağın hanımı olan Peymanzer'le göz göze geldi.Peymanzer'in yanı sıra iki oğlu da annelerinin yanında beklemekteydi. Az bir zaman sonra her biri tüfeklerle tabancalarla konağın girişindeki salonda toplanmakta olan hizmetçilerle, kapısındaki kabadayıların patırtısı nedeniyle Peymanzer'e de fazla bakamadı. “Herkes silahlanıp toplandı mı more?” “Eşref Ağa'nın takımı hariç buradayız paşam. Yükte hafif pahada ağır eşyayı da yanımıza aldık.” “Eşref nerededır?” “Emrettiğiniz gibi bahçenin girişinde Hürriyetçilerle müsademeye tutuştu. Konağa varmalarını geciktiriyor…” “Tamam. Söyleyesın ona vuruşa vuruşa çekilsın arka tarafa. Biz dahi oradan yarıp çıkacaz. Deryaya varana dek kaybederler izimizi.” “Paşa hazretleri?” “Ne var more? Ne dikilirsın hala burada?” “O… O şey ne olacak paşam?” Ayvaz parmağıyla konağın mahzenlerini işaret etmişti. Bekir'in aklından nasıl çıkmıştı sahi? Paşa'nın vefatından sonra duvarı yıktırıp halletmeyi düşünmemişti bile. Gece olduğu vakit insanın dayanması güç boğuk çığlıklar konağın duvarları arasında çınlamış durmuştu yıllarca. Yıllar içerisinde de konak ahalisince alışılmıştı. Üstelik Bekir Paşa'nın pek de işine yaramıştı. Konağını ziyaret eden hasımları perilerin cinlerin musallat olduğu böylesine bir evde hiçbir şeyden korkmadan yaşayan çatal yürek bu paşadan ziyadesiyle çekinmişlerdi.

74


Tüfek patırtıları ve naralar yakınlaşmaya başlayınca Bekir Paşa yine dalıp gittiğigeçmişten sıyrıldı. Yüzünde hain bir sırıtma peyda oldu: “Konak zaten benim more, ya bana ya evladıma… Mahzendekı da kalsın alanın başına!” Paşa karısını ve çocuklarını yanına çağırarak arka kapıya seğirttiği vakit ayvaz da ön kapıdan çıkıp Resneli Niyazi'nin fedaileriyle birbirlerine kurşun yağdırmakta olan Eşref Ağa'nın yanına koşturdu. Eşref Ağa'nın takımı birer, ikişer kayıp verip ormanlık alana doğru savuştuğu sıra Resneli'nin adamları da konağa girmeye muvaffak oldu. Konağı tepeden tırnağa elde kamayla tüfekle arayıp bir şey bulamayınca beş kişiyi konağın bahçesindeki ardiyede, beşini de konağın içinde nöbetçi bırakarak ormanda takibi sürdüren diğer fedailere katıldılar. Nöbetleri güneş batana kadar sakin geçti. Ardiyedeki fedailer akşam karanlığında köşkten koştura koştura inen diğer nöbetçileri görünce ilkin Bekir Paşa'nın adamlarının baskına geldiğini sandılar. Nöbetçiler bütün konağı didik didik aradıkları halde duvarlardan çınlayan tuhaf bir sesten bahsediyorlardı. Namlularını konağa doğrultup içeriye girdiklerinde nöbetçilerin yeminler ederek duyduklarını söyledikleri o acayip sesi kendileri de işittiler. Bir kadın çığlığıydı. Kesik kesik yükselen, hançereyi yırtarcasına çıkan dünya dışı bir böğürtü… İnsanın kalbini yerinden oynatan korkunç bir feryat… Nöbetçi bırakılanlar Resneli'nin ardından İstanbul'a gelmiş, çoğu Makedonya'nın Arnavutluk'un dağlarından gelme kimselerdi. Çocuklukları sayısız dinlence ve efsaneyle geçmişti. Konakta yükselen kaynağı meçhul çığlık seslerini işittiklerinde bir daha oraya geri girmemek üzere terk edip hep birlikte ardiyeye indiler. Sabah olunca da haberci gelmesini beklemeden kışlaya döndüler. Vakanın üzerinden yıllar geçti, konak köhnedi ancak çığlıklar kesilmedi. (2010'lar) Kenan binanın mutfak kısmındaki sigorta kutusunu kurcalarken Vedat da elindeki telefon ışığını kutuya doğru tutuyordu. Vedat sıkkın bir şekilde söylendi: “Halledebilcek misin?” Kenan gözlerini kutudan ayırmadan konuştu: “Sanmam. Sigortalarda bi'şey yok. Bu civarda arıza olmuştur, sigortalık değil gibi.” “Hay anasını satayım. Koduğumunjeneratörcüsüne elli kere gel hallet şu tesisatı dedim, bugün iş çıktı abi, yarın iş var abi diye diye savdı. Sıçacam ağzına. Şimdi burası açık olsa, elektrikler kesilse n'olacak?” Mutfak kapısından bir anda kafasını uzatan bir siluet görür görmez Vedat'ın yüreği ağzına geldi. Telefonun ışığında yüzü hayaleti andıran Pelin'den başkası değildi. Elindeki sigarayı uzatarak: “Ateş var mı?” diye sordu. Vedat telefonu öbür eline alıp çakmakla Pelin'in sigarasını yaktığı sırada yanaklarına akmış simsiyah gözyaşlarını fark etti. Pelin: “Yukardayım ben” diyerek çekilip gidince hiçbir şey soramadı. Hışımla Kenan'a baktı: “Ne söyledin lan kıza?” “Ne söyleyeyim? Açık hava sinirlerini gevşetmiştir.” “Kafasını kertmedin di mi lan kızın?” Kenan içinden yükselen öfkeyi ve küfürleri bastırarak sinir bozucu bir sırıtmayla Vedat'a döndü: “Ya salla

75


birader hatun milleti işte. Hallenmiştir, olmuştur bi'şeyler.” “Ben senin ruhunu bilirim lan. Yine dangıl dungul konuşup canını sıkmışsındır kızın kesin. Git konuş şunla.” “Ne konuşayım anasını satayım?” “Sakinleştir işte ne bileyim. O kadar iş planlıyoz, bok edeceksin şimdi. Git gönlünü al kızın. Ben de inip bizim hayvana bakayım. Duvarı yık dedik sesi soluğu kesildi. Kaytarıyor mu ne bok yiyorsa artık…” “Kör karanlığın içinde nereden bulayım kızı şimdi?” “Lan oğlum Çırağan Sarayı sanki. Benim odadadır. Üçüncü katta merdivenin hemen karşısındaki oda.” Vedat'ın “benim odam” demesi ve böylesine detaylıca tarif etmesi içindeki öfkeyi hayli kızıştırsa da Kenan sakinliğini korudu. Bitmiş bir ilişkiydi. Paraya ihtiyacı vardı. Hatun meselesi yüzünden hiçbir şeyi bok etmek istemiyordu. Söylene söylene mutfaktan çıkıp merdivenlere yöneldi. Vedat bodruma inmeden önce anlayacakmış gibi beyhude yere sigorta kutusunu seyretti. Kenan ahşap merdivenlerden takıla takıla çıkarak ve zerre ışık yakmayarak üçüncü kata geldiğinde ardına kadar açık kapıyla yüz yüze geldi. Ay ışığı odayı aydınlatıyordu. İçeriye girdiğinde Pelin'i camın kenarında oturmuş vaziyette gördü. Bir an sinirle Kenan'a baktıktan sonra yeniden pencereye döndü. Kenan söze gireceği sırada odanın kırmızı ipek kumaşlı yatak takımını ve kırmızı mobilyalarla döşenmiş halini görünce duraksadı. İçindeki öfkeyi zapt edemiyordu. Şeytan kulağına cinayet tasarıları üflüyordu. Cebindeki paranın miktarını anımsayınca öfkesi yine duruldu ancak dizginleyemedi: “Ben giderken bile ağlamadın da şu lavuk için mi döktün bunca gözyaşını şimdi?” Simsiyah yaşlar Pelin'in yanaklarından aşağıya süzülürken, Kenan'a aşağılar gibi baktı. “Sen iflah olmayacaksın. Herkesi kendin gibi bencil zannedeceksin…” deyiverdi. O esnada Vedat söylene söylene binanın bodrumuna iniyordu. Telefonunun ışığını ileriye tutarak kel badigardın olduğu yere yürüdüğü sırada, kirli, beyaz elbiseli bir kadınla badigardı sarmaş dolaş gördü. Kadının siyah saçları soluk ışığın altında kuzgun tüyleri gibi parıldıyordu. Birden, sinir patlamasıyla gürledi Vedat: “Ulan mekana nere ara karı attın lan? İş yap dedik, sinemaya gelmiş gibi cıvırla yiyişiyor öküz!” Vedat'ın öfkeli yüz ifadesi yerini kısa bir süre sonra korkuya bıraktı. Zira kadın kafasını kaldırıp ona doğru baktığında badigardın cansız gözleriyle parçalanmış boğazını, kadının kedi gözleri misali ışıldayan gözleri ve kanlı ağzıyla birlikte görmüştü. Kadının dudaklarından süzülen kanların elbisesine akıp kırmızı lekeler bırakmış o hali parmaklarıyla kabir tahtalarını kazarken elleri parçalanmış huzursuz ölülerin kefenlerini andırıyordu. İfadesiz zift karası gözleriyle Vedat'a bakarak çarpık çurpuk sivri dişlerini sırıtırcasına sergiledi. Devam Edecek

76


Çizgi Fim, Animasyon Öğrencisi Olmak

YETENEK SINAVI DENEYİMLERİM Meryem YAVUZ Türkiye'de çizgi roman çizeri olmak, büyük ölçüde otodidakt (kendi kendini eğitmiş) olmaya, çeşitli zorluklar ve önyargılarla, belki de ekonomik sıkıntılarla mücadele ederek tam anlamıyla kendini bu işe adamaya bakıyor. Çünkü maalesef ülkemizde “Çizgi roman çizerek hayatımı kazanmak istiyorum” dediğinizde karşılaşacağınız tepkiler: “Bırak bu işleri allasen, gerçi iyi para var geleceğin mesleği, ama bırak bu işleri allasen” tadında seyrediyor. Ailenizin ve tanıdıklarınızın önyargılarını bir şekilde savuşturup hayallerinizi gerçekleştirmek için kollarınızı sıvadığınızda ise bu bölüm üzerine özel lisans ve doktora programlarının olmadığını görüyorsunuz. En azından büyük şehirlerimizde kısa süreli atölyeler dışında, formal ve kapsamlı bir şekilde Çizgi Roman eğitimi veren bir kurum olmadığını net bir şekilde söyleyebiliriz. Bu sebepledir ki çizgi roman çizeri olmak isteyen amatörler, kendilerini geliştirmek için bu kulvara en yakın seçeneklerden

olan Çizgi Film Animasyon veya Grafik Tasarım gibi bölümler okuyorlar. Ben bu yazıda Çizgi Film Animasyon bölümünü nasıl kazandığımı anlatacağım. Bu bölümden 4 yıllık lisans eğitimini almak isteyen arkadaşlarla kendi yetenek sınavı deneyimlerimi paylaşarak elimden geldiğince faydalı olabilmeyi amaçlıyorum. Öncelikle, Türkiye'de lisans seviyesinde animasyon eğitimi veren 9 üniversite var: 1) Eskişehir – Anadolu Üniversitesi Çizgi Film Animasyon Bölümü 2) İstanbul – Maltepe Üniversitesi Çizgi Film Animasyon Bölümü 3) İstanbul – Aydın Üniversitesi Çizgi Film Animasyon Bölümü 4) İstanbul – Kültür Üniversitesi Çizgi Film Animasyon Bölümü 5) Kütahya – Dumlupınar Üniversitesi Çizgi

77


Film Animasyon Bölümü 7) İzmir – Dokuz Eylül Üniversitesi Canlandırma Filmi Tasarımı Bölümü 8) İzmir – Yaşar Üniversitesi Animasyon Bölümü 9) Ankara – Başkent Üniversitesi Çizgi Film Animasyon Bölümü Bunlar da özel durumlarından dolayı ayrı başlık altında vermek istediğim üniversiteler: 1)İstanbul – Marmara Üniversitesi

Canlandırma Film Bölümü: Websitesinde YÖK tarafından onaylandığı belirtilen ve açılması için çalışmaların devam ettiği söylenen fakat yıllardır açılamamış bir bölüm. 2)Ankara – İpek (Altın Koza) Üniversitesi

Animasyon Bölümü:

biriydi. İlk önce evraklarımızı alıp bizi bir sınıfa yerleştirdiler. Sonra her sayfada ayrı soru olan 810 soruluk bir fasikül verdiler, kağıtların boyutları birbirinden farklıydı ve zımbalıydı. Sorular şunlardı:

1) Animasyon nedir? Kısaca tanımlayınız.Çizgi film animasyon istiyorum çünkü... Aklıma gelen filmler:

Darbe Girişimi sonrası bağlı bulunduğu vakıftan dolayı kapatılan üniversitenin animasyon bölümü. Bu okulun devlet üniversitesine dönüştürülüp dönüştürülmeyeceği, bu olsa bile halihazırdaki bölümlerin sabit kalıp kalmayacağı hakkında şu an net bir bilgi yok.

Aklıma gelen yönetmenler:

3) Giresun – Giresun Üniversitesi Çizgi Film Animasyon Bölümü:

karışık bir şekilde numarasız halde verdiler, doğru şekilde numara sırasına koymamızı istediler.

Aklıma gelen karakterler: 2) Şişman karakter verip yanına zayıf kardeşini

çizmemiz istendi. 3) Aşağıdaki Mickey Mouse koşma animasyonunu

Websitesinde Giresun Üniversitesi Görele GSF bölümü olduğu belirtilmiş, fakat hiçbir giriş/açıklama yapılmamış bölüm. Yeni açılmış/açılacak olması muhtemel. Ben İstanbul'da yaşadığım için sadece buradaki özel okulların sınavlarına girdim. Şimdi deneyimlerimi maddeler halinde sizlerle paylaşmak istiyorum. Maltepe Üniversitesi: İlk hedefim Maltepe Üniversitesi'ydi. Sınavları en eğlenceli ama aynı zamanda kazanma stresiyle en çok gerilerek girdiğim sınavlardan

78


4) Aşağıdaki çizgi film kahramanlarını tanıyor

ve marker ile yapılmış karakter tasarımı, bu

musunuz? İsimlerini yazınız. (Fineas ve Förb,

karakterlerin ifade çalışmaları ve yürüme

Naruto, Adventure Time, Miyazaki'nin Princess

animasyonları vardı. (Karakter tasarımı, yürüme

Kaguya'sı, Marvel süper kahramanları vs. vardı) 5) Bir kafe ortamında hararetle konuşan iki erkek ve sıkılan bir kız çizmemiz istendi. Konuşma balonu kullanımını serbest bıraktılar. 6) Bir kadının taksiye binmesi ama taksicinin mesafeyi beğenmemesi ile ilgili 6/8 kareden oluşan bir storyboard çizmemizi istediler.

animasyonları, hatta defterle yapılmış flipbook

(Bu soruda önemli olan hikayeyi seyirciye

tarzı animasyon çalışmaları mülakatlarda çok

aktarabilmek, çizime çok fazla detay verip zaman

yararlı olacaktır, tavsiye ederim.)

kaybetmemeniz gerekiyor.)

Çalışmalarımı beğendiklerini söylediler ama sınav

7) Kamyona bir kutu yükleyen bir karakter

kağıdımdaki eksikleri de yüzüme vurmaktan

çizmemizi istediler. Kamyon ve kutu verilmişti.

çekinmediler tabii. Bir hoca çok pozitif yaklaşırken bir hoca çok sert eleştirdiğinden ne düşündüklerini

8) Hayalgücü ölçme sorusu: Denize olta atmış

anlayamıyorsunuz ve çıktığınızda biraz

bekleyen bir karakter ve denizi işaret eden başka

afallıyorsunuz. Nitekim bu sınav sonucumla biraz

bir karakter gösterip oltanın ucunu

hayal kırıklığına uğradım. %75 bursla giriş hakkı

tamamlamamızı ve işaret edilen şeyi çizmemizi

kazandım. Çevremdekiler bunun da fena

istediler.

olmadığını söyleyip hemen kayıt yaptırmamı

Süremiz 2 saatti. Sınavın bu kısmı bittikten sonra

tavsiye etseler de pes etmedim ve bir sonraki

bir ara verildi. Öğleden sonra da 2. kısım olan

sınava kaydımı yaptırdım.

mülakata başlandı. Hepimize en beğendiğimiz 10

Aydın Üniversitesi

çalışmayı hazırlamamızı ve sunmak üzere düzenlememizi söylediler. Ve kağıdını ilk verenden

Bu okulun yetenek sınavı sadece 1 kısımdan

başlayarak herkesi teker teker içeri aldılar.

oluşuyordu: Desen. (Sıkıcı.) Şahsi fikrim,

Ben içeri girdiğimde bölümden olduğunu tahmin ettiğim 4 tane öğretmen vardı. Bana neden bu bölümü istediğimi ve burs beklentimi sordular, o sırada çalışmalarıma baktılar. Bu noktada ne

animasyon öğrencilerinin bu şekilde seçilmesinin pek tutarlı olmadığı yönünde. Ama tabii ki iyi bir çizgi romancı/çizer olmak için deseninizin de iyi olması gerekiyor, bunu kabul etmek zorundayız.

kadar istekli ve kendinizi geliştirmeye hevesli

Önümüze bir erkek tors heykeli ve bir de karton

olduğunuzu net bir şekilde belirtmeniz gerekiyor.

kutu içinde top koyup belli bir sürede bunları

Burası biraz sosyal becerilerinize de bakıyor ama

kağıda aktarmamızı istediler. Desenden inanılmaz

tabii ki en önemli şey sınav kağıdınız ve

sıkıldığım ve zaten kendimi bu konuda pek yeterli

çalışmalarınız.

bulmadığım için %100 kazanamayacağımdan

Çalışmalarım arasında çizdiğim çizgi romanlardan sayfalar, grafik tablet çizimlerim, 2 tane suluboya

neredeyse emindim. Nitekim öyle de oldu. Sınava katılan herkes %50 burs kazandı.

79


Kültür Üniversitesi Çiçeği burnunda animasyon bölümüyle Kültür Üniversitesinin ilk yetenek sınavına girdim. Gayet eğlenceli ve hayal gücünü zorlayan bir sınavdı. Bize rüzgar gülleri verdiler ve 35x50 kağıda istediğimiz tarzda bir karakter çizerek bu rüzgar gülleriyle ilişkilendirmemizi istediler. Ben havada asılı duran yarı insan yarı bir kedi kızı 3 kaçışlı perspektifle çizdim. Kuyruğu, pençeleri ve bıyıkları vardı. Rüzgar güllerini de kızın kıyafetine tutturdum, sanki onu çekip uçuruyorlarmış gibi bir görüntü verdim. Bu sınavdan %100 burslu öğrenim hakkı kazandım. Büyük bir sevinçle kaydımı yaptırmaya gittim. Ta ki… Maltepe Üniversitesi 2. kez Maltepe'ye girmeden pes etmek istememiştim. Sorular benzerdi, Mickey Mouse sorusunu yürüme animasyonunu çizerek tamamlama ile değiştirmişlerdi. Kafe ortamı yerine evlenme teklifi edecek gergin erkekli akşam yemeği konusu verdiler. Hayal gücü sorusunu taşın üzerine kompozisyon tamamlama ile değiştirdiler. Storyboard ise bir kadın caddede yürürken yağmur yağmaya başlaması ve bir arabanın ıslatmasıyla

ilgili 9 kareydi. Çok gergindim, zaten hocalar sınavın başında da, mülakatta da kayıt yaptırmadığım için bir güzel payladılar. Ama 1 hafta sonra sonuçlar açıklandığında buradan da %100 burs kazandığımı gördüm. Kaydımı da tabii ki buraya aldırdım. Mutlu son.

80


Çalışma Prensibim: Mülakatta harika çizen, aylar boyunca günde 2 portre 2 obje çalışmış ve kendini çok geliştirmiş olan adaylarla tanıştım. Güzel sanatlarda herhangi bir bölümü hedefleyen öğrencilere de böyle olmalarını tavsiye ederim, ama ben çok istesem de maalesef böyle idealist bir öğrenci olamadım, 2 haftada 1 deseni zor bitirip atölye hocamdan azar işittim genelde. Ama çizmekten keyif aldığım şeyleri sürekli çizdim, karakter tasarımları yaptım, eskiz defterleri tuttum. Benimki pek akademik ve güzel sanatlar öğrencilerine yakışan bir çalışma tarzı değildi, daha serbest ve deneyseldi. Yanlış anlamayın o klasik “Gezdim tozdum, sinemama da gittim dersime de çalıştım” geyiğini yapmayacağım. Haftaiçi çalışıp haftasonu atölyeye gittim, bayağı sıkıcıydı yani. En önemli tavsiyem deneysellik diyebilirim. Bol bol skeçleyin, eskiz defterleri tutun, kuruboya, suluboya, marker deneyin. Karakter tasarımları ve ifade çalışın. Mülakata gittiğinizde elinizde karakalem masa, sandalye etüdünden daha orijinal işler olsun.

tasarımcılarını twitter, tumblr, instagram gibi sosyal ağlar üzerinden takip etmeniz. İnanın bu size çok ilham verecek, yeni tarzlar denemenize, yeni şeyler öğrenmenize çok yardımcı olacaktır. Tabletiniz varsa oradan çizip A4'lere bastırın. Renkleri kullanmaktan çekinmeyin. Bazen çizmek istemediğiniz günler olabilir. Modunuz düşük olabilir. Ödevimi yapamadım, x'e çalışamadım diye vicdan azabıyla kendinize işkence etmeyin. Rahatlayın, keyiflenin ve elinize kalemi o zaman alın. Bir de ilk dakikalar her zaman ısınma çizimleridir, kötü olsa bile yılmayın. Isındıktan sonrakiler çok daha güzel olacak. Kendim uygulayamadığım ama herkese önerdiğim son tavsiyem de usta çizer Mehmet Kaan Sevinç'ten geliyor: Kaleminiz elinizde 6. Parmak olsun. Her yerde çizin, sürekli çizin. Bakarak çizin, hayalden çizin ama çizin. Umarım hedefinde bu bölüm olan aday öğrencilere biraz da olsa faydam dokunmuştur. Şimdiden başarılar diliyorum. Umarım hayalleriniz gerçek olur.

İkinci en önemli tavsiyem de yabancı çizgi roman çizerlerini, animasyoncuları ve karakter

81


Luc Besson'un “Valerian”ı, Comic Con'da Görücüye Çıktı Meryem YAVUZ Lucy, 5. Element, Leon gibi başarılı filmlerin yazarı ve yönetmeni LucBesson, Comic Con'a dönüşünü Valerian ile yaptı. Fakat geçen senekinden farklı olarak bu yıl Valerian Comic Con'da çok daha büyük bir alana sahipti ve ön gösterimde çok daha fazla sahne sergilendi. Europecorp kurucusu Besson, bu yıl H koridorunda Dane DeHaan, Cara Delevingne gibi oyuncularla, çok yakında vizyona girecek olan bilim kurgu efsanesinden özel kareler gösterecek. Comic Con katılımcısı olan bütün hayranların da bileceği gibi H salonunda gösterime girmek, büyük ligde olduğunuzu gösterir. Valerian'ın paneli, San Diego Comic Con 2016'nın açıldığı gün olan 21 Temmuz'da saat 13:00'te binlerce kişilik H salonunda gerçekleştirildi. SDCC özel gösterimi için Cine Europe'dagerçekleşmemiş olan bu gösterim, 21 Temmuz 2017'de gösterime

girecek olan 180 milyon dolarlık 3D efsanesinden tam 1 yıl önce gerçekleştirilmiş oldu. Valerian, Pierre Christin ve JeanClaude Mézières tarafından 1967'de yayımlanmış Fransız grafik roman serisinden esinlenerek yapıldı. 2 hafta önce yönetmen LucBessonTwitter'a şunları yazdı: “Düzenleme bitti! 2 saat 12 dakika 47 saniye. Şimdi sıra VFX'te. 2734 çekim ve 300 gün kaldı! #valerian” Valerian'da Laurieline'i Cara Delevingne canlandıracak. Orijinal grafik roman, bir uzay ajanı çiftin 28. Yüzyıldaki ütopik dünya gezegeni ve komşu gezegenlerini korumasını konu ediyor. Zaman yolculuğu temalarının da işlendiği filmde Olive Owen, Rihanna ve Ethan Hawke gibi oyuncular da konuk olacak

Kaynak: http://deadline.com

82


2015-2016 Sezonu Değerlendirmesi - I Hasan Nadir DERİN Gölge e-Dergi okurları yıl ortasında, son 12 ayda gösterime girmiş filmlerin bir değerlendirmesini yapmamıza artık alışmış olmalılar. Pek çok yayın organı bunu yıl sonunda yapsa da o günlerde festival nöbeti tuttuğumuz için, yıl ortasında hem vizyon filmlerinin azalmasını, hem de festivallerin ara vermesini fırsat bilip geçtiğimiz sezonun filmlerine göz atıyor ve sinemada kaçırmış olan okuyucularımıza, bu filmleri ev sinemasında yakalayabileceklerini hatırlatıyoruz. Her zaman olduğu gibi bakacağımız dönem Haziran 2015Mayıs 2016 arası. Görelim bakalım bu dönemde neler olmuş.

salonlar açılmaya devam etse de birkaç yıl öncesinin hızlı artışı devam etmiyor. Zaten artış olursa da yeni Avm sinemalarının açılması ile oluyor. Semt sinemalarının ayakta kalmaları ise iyice zorlaşmaya başladı. Bunların nedenleri ve nasıl aşılabileceği ayrı ve uzun bir tartışma konusu diyerek sezon filmlerine türlerine göre göz atmaya başlayalım. Öncelikle tür filmleri. Cinler, cinler, cinler ve diğerleri: Her zaman olduğu gibi korku filmleri ile başlayalım. Bu yıl da korku filmleri sinemalarımızda en fazla

Sezona genel olarak baktığımızda aslında son birkaç yıldır devam eden trendlerin değişmediğini görüyoruz. Yerli sinemada birbirine çok benzeyen korku filmleri ve komedi filmleri salonları doldururken, yabancı sinemada da yeniden yapımlar, devam filmleri ve elbette çizgi roman uyarlamaları salonlarımızdan eksik olmadı. Her iki tarafta da bağımsız filmler de karşımıza çıktı elbette ama bu filmlerin nitelikleri iyi olsa da kısıtlı sayıda seyirci ile buluştular ne yazık ki. Haziran 2015-Mayıs 2016 döneminde gösterime giren film sayısına baktığımızda ise 382 sayısını görüyoruz. Geçen yılın aynı döneminde bu rakam 386 olduğuna göre çok büyük bir değişiklik olmamış. Bir kez daha 365 sayısını geçtiğimizi görüyoruz ki, bu da günde 1 film ortalamasını aştığımızı gösteriyor. Ancak bu 382 filmin önemli bir kısmının çok az salonda ve çok kısa süreli olarak gösterime girdiğini de gözden kaçırmamalıyız. Sinema ve salon sayısının belli bir doygunluğa eriştiğini düşünebiliriz. Halen yeni

83


gördüğümüz tür filmlerinden biri oldu. Doğrudan korku filmi olarak niteleyebileceğimiz filmlerin sayısının 60'a yakın olduğunu düşünürsek, sinemalarda her zaman en az bir korku filminin yer aldığını söyleyebiliriz. İşin içine korku unsurlarını aksiyon ya da komedi ile birleştiren filmleri de katarsak bu sayı daha da artıyor. Sinemalarda gösterime giren korku filmlerinin önemli bir kısmı yerli yapımlardı. Bir zamanlar, korku filmlerine çok uygun bir kültürümüz olduğu halde neden sinemamızdan çok az korku filmi çıkıyor diye yakınırken gelinen nokta sayısal olarak sevindirici. Hatta giderek devam filmleri de ortaya çıkmaya başladı. Bu da sevindirici ancak bu filmlerin niteliklerine baktığımızda ne yazık ki o kadar tatmin edici sonuçlara ulaşamıyoruz. Yerli korku filmlerinin büyük bir çoğunluğu cinleri konu alıyor ve korkutmak için birbirlerine çok benzer yöntemleri kullanıyorlar. Böyle olunca bir süre sonra, hangi film hangisiydi, karıştırmaya başlıyorsunuz. Ayrıca tam olarak ismini anlayamadığımız filmler trendi de devam ediyor. Bu kapsamda Şeytan-ı Racim 2: İfrit, Hannâs: Karanlıkta Saklanan, Al Karısı: Cinnet, Deccal, Üç Harfliler 2: Hablis, Vesvese: Cin Tuzağı, Kü'fa: Cin Kapanı, Cin Kuyusu, Hüddam, Ceberrut, Azazil 2: Büyü, Azem 3: Cin Tohumu, Kabr-i Cin: Mühür, Cinnia: İfrit'in Diyeti gibi filmler, haklarında hemen hemen aynı yorumları yapabileceğimiz yapımlar. Bu filmlerin önünü açan Dabbe serisinin yönetmeni Hasan Karacadağ'ın da iki filmini izledik geçtiğimiz sezon. Bunlardan biri serinin altıncı filmi olan dab6e, diğeri ise Karacadağ'ın uluslararası bir kadro ile çalıştığı Magi idi. Her iki film de Karacadağ'ın tarzını yansıtsa da bundan önceki 12 filminin yanına yaklaşamıyordu. Türün ülkemizdeki iyi yönetmenlerinden sayabileceğimiz Alper Mestçi'ninSiccin 2'si ise temelde benzer filmlerden çok farklı bir yerde durmasa da karakter gelişimine önem verme çabası ile dikkat çekiyordu. Yerli korku filmlerinin en iyisi ise Baskın'dı. Kısa

filmleri ile tanıdığımız ve uzun metrajını beklediğimiz Can Evrenol'un filmi hem kurduğu dünya, hem alt metinleri, hem de sağlam sinema duygusu ile ülkemizde çekilen korku filmlerinin çoğundan birkaç gömlek üstündü. Hikayesinin cinlerle hiç ilgisi olmaması bile olumlu bir unsurdu. Yerli filmleri bir kenara koyalım, yabancı korku filmlerini işin içine kattığımızda bile Baskın'ın bu sezonun türde en iyi filmlerinden biri olduğunu söylemek mümkün. Yabancı korku filmlerine geldiğimizde Ölüm Ormanı (Backcountry), Kanlı Tatil (Indigenous), Vahşet Geçidi (Lemon Tree Passage), Ölüm Treni (Backtrack), 7. Gün (The Offering) gibi filmlerin türün geleceğe kalmayacak örneklerinden olduğunu söyleyebiliriz. Neyse ki yabancı korku filmleri arasında iyi örnekler de vardı. Korkudan çok, mutlu aileye dışarıdan gelen tehdit teması ile gerilimini oluşturan Geçmişten Gelen (The Gift), başarılı senaryosu ile dikkati çekiyordu. Çok benzer bir Türkçe isimle gösterime giren Geçmişin Laneti (Visions) ise yine geçmişin günahları temasını işlerken lanetli ev konseptini belli ölçüde yenileyen bir yapı kuruyordu. Ancak lanetli ev filmleri arasında yılın en iyisi, Venezüella'nın ilk korku filmi olarak lanse edilen Araftaki Ev (La Casa Del Fin de Los Tiempos) idi. Ülkemizde birkaç yıl gecikmeli olarak gösterime giren bu film, düşük bütçe ile çekildiği belirgin bir yapım olsa da çok başarılı senaryosu ile eksiklerini kapatıyordu. Hatta bu yapısıyla yerli korku filmlerine de örnek olmalıydı. Bir oyuncu adayının kariyerinde yükselmek isterken yaşadıklarını anlatan Şeytanın Gözleri (Starry Eyes) de çok adı duyulmasa da alt metni ve bol kanlı sahneleri ile türü sevenlerin favorileri arasına giriyordu. Ünlü bir film yıldızının öldükten sonra bile hala bir arzu nesnesi olabilmesi fikrinden yola çıkan Ölüm ve Ötesi (El Cadaver de AnnaFritz), tek bir mekânda geçen bir gerilim havasında giderken bir

84


anda tür değiştiren Cloverfield Yolu No: 10 (10 Cloverfield Lane), bir estetik ameliyattan sonra eve dönen annelerinin gerçek anneleri olmadığından şüphelenen ikiz kardeşler üzerinden ilerleyen Ölümcül Oyun (Goodnight Mommy) da yılın iyi korku filmleri arasındaydı. Her ne kadar genel olarak çok övgü almasa da Guillermo del Toro'nun her zamanki sinema tutkusunu her anında hissettiren Kızıl Tepe (Crimson Peak) de benim için yılın en iyi korku/gerilim filmleri arasındaydı. Bunun yanında korku filmi unsurlarını farklı türlerle birleştiren filmler de vardı. Örneğin Victor Frankenstein, bildiğimiz hikâyenin bir çeşitlemesi olsa da çoğunlukla bir aksiyon filmiydi. Jane Austen'ın meşhur eserini zombilerle birleştiren Aşk ve Gurur + Zombiler (Prideand Prejudice and Zombies) ise aksiyonun yanına komediyi de katıyor ve her ne kadar çok sevilmese de garip bir çekicilik de taşıyordu. Bunların yanına Drakula'dan kurt adama, Frankenstein'in canavarından görünmez adama kadar pek çok korku filmi karakterini bir çocuk filmine taşıyan Otel Transilvanya 2'yi(Hotel Transylvania 2) de taşıyabiliriz.

İyi Bilim-Kurgu, İyi Sinemadır: Bilim-kurgu filmleri ile ilgili olarak bu başlıktan vazgeçemiyorum. Çünkü gerçekten de iyi bilimkurgu iyi sinemadır. Keyifli bir seyir deneyimi sunarken günümüze de ışık tutar, hatta bazen alt metinlerde çok sağlam mesajlar da verir. Son birkaç yılda olduğu gibi, bilim-kurgu filmlerinin önemli bir kısmını gençlik romanlarından yapılan uyarlamalar oluşturuyordu. Uzaylılara karşı savaşan bir genç kızı anlatan 5. Dalga (The 5th Wave), başrole genç kuşağın sevilen ve yetenekli isimlerinden Chloë Grace Moretz'i yerleştirse de türün orta karar örneklerinden biri olarak kalıyordu. Geçtiğimiz yıllarda ilk iki filmini izlediğimiz Uyumsuz Serisi: Yandaş (The Divergent Series: Allegiant) ise en baştaki başarısını devam ettiremiyordu ve sıkıcı bir hale dönüşüyordu. Zaten şu sıralarda serinin son filminin sinemalara çıkmama ve doğrudan Tv filmi olma ihtimali konuşuluyor. Labirent: Alev Deneyleri (The Maze Runner: The Scorch Trials) de belki ilk filmin gerisindeydi ama niye de devamı için umut vermeye devam ediyordu. Gençlik romanlarından yapılan uyarlamaların en iyisi ise halen Açlık

85


Oyunları: Alaycı Kuş Bölüm 2 (Hunger Games: MockingjayPart 2) idi. Serinin son filminde yine otoriteye kafa tutan KatnissEverdeen karakteri ile Jennifer Lawrence bu rol için ne kadar doğru bir tercih olduğunu bir kez daha gösteriyordu.

kendi başına fena bir film değildi belki ama Jurassic Park serisinin özellikle ilk filmi ile boy ölçüşmesi çok zordu. Yine de o nostalji hissini çok iyi kullanarak tüm dünyada çok iyi bir hasılata ulaşmayı başardı.

Türün en iyi örneklerinden bazılarına imza atan Ridley Scott'ınMarslı (TheMartian) filmi, son yıllarda sıkça karşımıza çıkan uzayda tek başına kalan karakter hikâyesi ile bir tekrar duygusu uyandırsa da iyi bir sinema örneği idi. Scott'ın son derece depresif bir şekilde anlatılabilecek bir hikâyeyi komedi kalıpları ile anlatması da filmin geniş bir seyirci kitlesi ile buluşmasını kolaylaştırmıştı.

Sezonun en merakla beklenen filmi ise hiç kuşkusuz Star Wars: Güç Uyanıyor (Star Wars: The Force Awakens) idi. George Lucas'ın serinin haklarını Disney'e satmasından sonra seriyi devam ettirmek gibi çok ağır bir yükün altına giren J.J.Abrams'ın nasıl bir iş çıkaracağı merakla bekleniyordu. Gördük ki Abrams, fanların neleri sevip neleri sevmediklerini çok iyi analiz etmiş ve buna uygun bir film ortaya çıkarmış. İzlerken çok keyif aldık ama risk almayan bir film olduğunu da itiraf etmeliyiz. Hatta ilk filmin (yani Bölüm 4'ün) bir yeniden çevrimi olduğunu söylemek abartı olmayacaktır.

Geçtiğimiz sezon bilim-kurgu filmleri arasında en önemli payı ise nostalji hissini kullanan, bir kesimin çocukluklarında önemli yer oynayan filmlerin devam filmleri alıyordu. Bunlardan Terminatör: Genisys (Terminator: Genisys), eli yüzü düzgün bir film olsa da serinin en iyi filmleri arasına adını yazdıramıyordu. Jurassic World de benzer şekilde

İçinde uzaylılar, dinozorlar ya da cani robotlar barındırmasa da alternatif bir gelecekte geçmesi ile bilim-kurgu türüne dâhil edebileceğimiz TheLobster

86


ise sezonun en özgün filmlerinden biriydi. Yorgos Lanthimos'un Yunanistan dışında çektiği bu ilk filmin ana temasının bekâr kalan insanların belli bir süre sonrasında hayvana dönüştürülmesi olduğunu söylemek bile özgünlüğünü anlatmaya yetecektir. Bunun yanında günümüz dünyasına da pek çok gönderme yaparken politik bir alt metin de içeriyordu. Fantastik dünyalar: Aslında bu sezon fantastik filmler adı altında bir bölüm açacak sayıda ve kalitede film yoktu ama geleneği bozmayalım dedik. Son Cadı Avcısı (The Last Witch Hunter), Vin Diesel'in karizmasını kullanmaya çalışan ama başka da bir özelliği olmayan bir filmdi. Mısır Tanrıları (Gods of Egypt) ise yönetmeninin Alex Proyas olduğunu bir an önce unutmak istediğimiz bir yapımdı. Avcı: Kış Savaşı (The Huntsman: Winter's War), en azından başarılı ve karizmatik oyuncuları ile yarınlara kalacak olmasa da keyifle izlenen bir filmdi. Bol bol aksiyon: Elbette aksiyon filmlerinin diğer türlerle kesiştiği çok fazla nokta var. Komedi filmleri içinde de polisiyelerde de ve tabii ki çizgi roman uyarlamalarında da aksiyon filmi kategorisine alınabilecek pek çok film var. Burada daha çok aksiyon ağırlığı daha fazla olan filmlerden bahsedeceğiz.

Her yıl olduğu gibi bazı aksiyon filmleri, dünyanın lideri Amerika mesajını altını kalın çizgilerle çiziyorlardı. Kaçış Yok (No Escape) ve Kod Adı: Londra (London Has Fallen) gibi filmler Amerikalı kahramanımız kurtulsun, gerisi de umurumuzda değil mesajını veriyorlardı. Hatta ikincisi basbayağı ırkçı bir filmdi. İşin bu kısmını bir kenara bırakmayı başarsak bile bu filmlerin aksiyon tarafı da başarılı değildi. Tam olarak aksiyon diyemesek de sağlam bir politik alt metni olan bir film olarak Ölüm Emri (Eye in theSky) ise çok daha başarılı ve seyircisini düşündürerek bir terör eylemini önlemek için küçük ve masum bir çocuk feda edilebilir mi sorusunu sorduruyordu. Aksiyon filmleri içinde de tıpkı diğer türlerde olduğu gibi çok sayıda yeniden yapım ve devam filmi vardı. Bunlardan Hitman: Ajan 47 (Hitman: Agent 47), Taşıyıcı: Son Hız (TheTransporter: Refuled) türün sıradan örnekleri arasındaydı. Point Break de orijinal filmin çekiciliğinden çok uzak bir yapım olarak unutulmaya mahkûmdu. Bir televizyon dizisi uyarlaması olan Kod Adı: U.N.C.L.E. (The Man From U.N.C.L.E.), sıkıntıları olsa da Guy Ritchie'nin yönetmenliği ile izlenebilir bir seviyeye çıkıyordu. Yine bir televizyon dizisi uyarlaması olarak başlayan ama sinema filmi olarak da beşinci filmi bulan Mission: Impossible – RogueNation ise artık biraz bıktırmaya başlasa da yine de yılın en iyi aksiyon filmlerinden biriydi. Ajan filmi dediğimizde elbette James Bond'un da adını anmadan geçemeyiz. Sam Mendes'in bir kez daha kamera arkasına geçtiği Spectre, Skyfall kadar sağlam değildi belki ama yine de izlemeye değer aksiyon sahneleri sunuyordu, özellikle giriş

87


olarak düşünüldüğünü ama sonra vazgeçildiğini öğrendiğimizde iyi ki olmamış demiştik. Bir başka eski toprak, KevinCostner'ınSuçlu (Criminal) filmi de beklentileri karşılamayan bir yapımdı. Türün en iyi filmlerinden Gözlerindeki Sır'ın Hollywood tarafından yeniden yapımı olan Gizemli Gerçek (Secret in TheirEyes) ise orijinalinin neden iyi bir film olduğunu tekrar hatırlatmaktan başka bir şey yapamıyordu. Sezonun ilk aylarında gösterime giren ve çocukluğunda yaşadığı korkunç bir olayın peşine düşen bir kadını anlatan Karanlık Yerler (Dark Places) sezonun iyilerinden biriydi. Sinema ve edebiyat dünyasının belki de en ünlü dedektifi Sherlock Holmes'u epeyce yaşlanmış bir halde karşımıza getiren Mr. Holmes ve Müthiş Sırrı (Mr. Holmes) ise sadece polisiye hikâyeyi değil, yaşlılık meselesini de işin içine katarak bu yıl türün en iyisi buydu diyebileceğimiz bir noktaya geliyordu. Çizgi Roman Uyarlamaları:

sahnesinde. İlk anda bir Uzakdoğu dövüş sanatları filmi gibi görünen ama dövüş sanatlarını sadece hikâyesini anlatmak için bir araç olarak kullanan Suikastçi (The Assassin) ise yetenekli bir yönetmenin, her tür içine kendi damgasını vurabileceğini gösteriyordu. Polisler, Dedektifler ve Diğerleri: Her zaman dediğimiz gibi polisiyeler, özellikle günümüzde aksiyon filmleri ile fazlasıyla iç içe geçen bir tür. Bu bölümde işin aksiyon yönüne çok yüklenmeyen polisiyelere yer vereceğiz. Ne yazık ki geçen sezon bu türde çok iyi film izlememişiz. Geçmiş yıllarda türün en önemli örneklerinden bir kaçında yer alan Anthony Hopkins'in oynadığı Solace ve Hesaplaşma (Misconduct) gerçekten de kötü filmlerdi. Hele Solace'ın proje aşamasında Se7en'ın devam filmi

Sezon değerlendirmemizin ilk bölümünün sonuna gelirken her zaman olduğu gibi çizgi roman uyarlamalarına ayrı bir yer ayırıyoruz. İlerde 2010'lar için muhtemelen çizgi roman uyarlamalarının altın çağı diyeceğiz. Marvel ve DC dünyasından en kıyıda köşede kalmış karakterlerin bile filmleri yavaş yavaş karşımıza çıkmaya başlıyor. Ama bunlara geçmeden önce kendi içimizden çıkan uyarlamalara bir göz atalım. Çizgi roman uyarlamaları bu kadar popülerken bizim sinemamızda tarihi kahramanlar dışında çok fazla örnek göremiyoruz. Bu sezon, bu türde iki örnek görmek sevindirici idi. Gürcan Yurt'un kendi çizgi romanını uyarlarken senaryo yazarı ve yönetmen kimliklerini de üstlendiği Robinson Crusoe & Cuma, her ne kadar olayı Robinson ve Cuma, Kız Peşinde konseptine indirgese de özellikle görsel açıdan çizgi romana yakın bir dünya çizmesi ile kısmi bir başarı yakalıyordu. Serhat Kılıç'ın Robinson tiplemesi de fena sayılmazdı. Aslında gelecek ay animasyonlar kısmında da yer verebileceğimiz Kötü Kedi

88


Şerafettin ise çok iyi bir çizgi roman uyarlaması

çevirdiği bir film olarak Marvel'in ve Fox'un unutmak

olmasının yanında yerli sinemada da yılın dikkat

istediği bir yapım olarak kaldı. Neyse ki Fox,

çeken filmlerinden biriydi. Her şeyden önce,

elindeki diğer Marvel grubu ile daha iyi işler

yapımcılar bir animasyon yapıyoruz, bu çocuk filmi

çıkarıyor. Yeni X-Men filmi Apocalypse, her ne

olmalı diye düşünmeyerek çizgi romanın ruhunu

kadar önceki filmlerin bazı unsurlarını tekrarlasa da

korumuş ve karşımıza ağzı bozuk, arıza bir

yine de kamera arkasında Bryan Singer gibi iyi bir

Şerafettin getirmişlerdi. Ayrıca animasyon kalitesi

yönetmenin olduğunu hissettiriyordu. Sezonun en

olarak da hiç tartışmasız, şimdiye kadar ülkemizde

eğlenceli çizgi roman uyarlaması ise hiç kuşkusuz

yapılan en iyi filmdi.

Deadpool idi. X-Men ile aynı evrende yer alsa da

Marvel ve DC cephesine baktığımızda ise Marvel'in son derece başarılı bir şekilde kurduğu sinematik

ana karakterleri ile yolları kesişmeyen ama sürekli olarak onlara ve diğer süper kahramanlara referans veren film her türlü klişeyi

evrenin bir benzerini kurma

kullanırken onlarla dalga

çabasının DC'de de hızlı

geçmeyi de başarıyordu.

adımlarla devam ettiğini görüyoruz. Belki de biraz

Sürekli olarak yeni

fazla hızlı. Marvel gibi önce

karakterlerle zenginleşen

tek tek solo filmlerle

Marvel sinematik evreninin

başlayıp zamanla

bu sezonki yeni üyesi Ant-

karakterleri yan yana

Man idi. Deadpool

getirmek yerine bir

gelmeseydi sezonun en

Superman filmi sonrası, bu

eğlenceli uyarlaması

sezon Batman v Superman:

tanımlamasını hak edecek

Adaletin Şafağı (Batman v

olan bu film, Marvel

Superman: Dawn of Justice)

evreninin iyi filmlerinden

filmi karşımıza geldi. Çizgi

biriydi. Sezon sonuna doğru

roman dünyasının en fazla

izlediğimiz Kaptan Amerika:

tanınan kahramanlarının

Kahramanların Savaşı

karşı karşıya gelmesi bir

(Captain America: CivilWar)

efsane olmalıydı ama ne

ise kahramanları

yazık ki ne sinemaseverler

çarpıştıracakları zaman ne

ne de çizgi roman fanları

yapmaları gerektiği

filmden memnun kalmadılar.

hakkında Marvel'in DC'ye

Umalım ki sıradaki JusticeLeague ve Wonder

dersi gibiydi. Yan karakterlerin motivasyonları

Woman filmleri daha başarılı olurlar.

hakkında soru işaretleri olsa toplamda çizgi roman

Marvel tarafında öncelikle henüz Marvel sinematik evrenine dâhil olamamış, farklı stüdyoların elinde olan kahramanlara bakalım. Çizgi roman

fanlarından geçer not alan film, çizgi roman filmlerinin henüz tıkanma noktasına gelmediğini de gösteriyordu.

dünyasında Marvel'in ağır toplarından olan ama

Böylece 2015-2016 sezonu filmlerinin

sinema uyarlamalarında bir türlü makûs talihini

değerlendirmesinin ilk bölümünün sonuna geldik.

kıramayan Fantastik Dörtlü, yeni filminde yine

Gelecek ay, komediler, aşk filmleri, animasyonlar,

sınıfta kaldı. Yeni Fantastik Dörtlü(Fant4stic) filmi

gerçek yaşam öyküleri ve diğerleri ile buluşmak

yılın en kötü eleştirilerini alan, seyircinin de sırt

üzere.

89


AĞAÇLARIN ARASINDA Depresif Vampirin Ağıdı Burada kadim ve çaresiz yalnızlığımla Bakarken kaderime üzülerek dolunaya Merak içinde ve biraz da ısrarla Soruyorum; “Ne çare olacak lanetli yaşama?” Burada, solduğum yerde, ağaçların arasında

Hangi beceriksiz avcıyı taktılarsa peşime Can verdi sonunda kanlı pençelerimde Korkunç gücüm söylentilerim gezdi ülkelerce Şimdi burada hüküm sürüyorum, lanetimle Burada, ağaçların arasında, öldüğüm yerde

Burada, ağaçların arasında, lanetlendiğim yerde Sonsuz yaşam ve birtakım güçlerle Ölümlüleri avlayacağım, şikâyet etsem de Üzgün, sel vampirik arzu ve dehşetimle Hüküm sürdüm nice geceler, dolunayla birlikte

Yüzyıl sonra dirilirim şayet beni öldürseler de Faniler sırrımı bilmez, güçleri bana yetmez Buradayım her şeyin başlayıp bittiği yerde Ağaçların arasında, kızıl zırhımla, şatomun içinde Asaletle otururum, tahtımın üstünde

Birileri geliyor elinde meşalelerle Mazereti var saklayıp gömdüğüm maktullerle Şatom donuk bir siluettir ormanın içinde Kafatasları ışıldar koridorların içinde Ölüm gelir, hangi diyara gitsem peşime

Şatomun dehlizinde yankılandı nice çığlık, biçare Öldürmek kaçınılmaz olarak kaderimse Eski ölümlü yaşamımı isterdim Canavar bilinci ve özel güçler yerine Lanet ederim her gece dirildiğim o meşum güne Sadece üzgün ve suçlu olmak istemezdim yine de Ölümsüzlükle lanetlenmiş depresif düşleri de Yusuf GÜRKAN

90


Gölge e dergi 107  

Gölge e-Dergi Ağustos sayısı.

Gölge e dergi 107  

Gölge e-Dergi Ağustos sayısı.

Advertisement