Issuu on Google+

Türkiye'nin Dijital-Politik Önemi ve Dijital Derinlik - 1 Türkiye, her fırsatta belirtildiği gibi, genç nüfusa sahip bir ülke? Bilgisayar ve internet kullanım oranlarıyla da giderek artan şekilde yaygınlık kazanıyor. Sadece kişisel bilgisayar kullanımı açısından değil, kurumsal uygulamalarla da geri dönüşü mümkün olmayan şekilde dijitalleşiyoruz. Bu süreç beraberinde bazı sorunları ve sorumlulukları da getiriyor. Türkiye, Facebook'ta en fazla kullanıcıya sahip ülkelerden biri. Twitter kullanımı için de benzer bir durum söz konusu? Socialbakers verilerine göre Türkiye'nin Facebook nüfusu 31 milyona ulaşmış durumda. (Ülke nüfusunun yüzde 40'ı) Özellikle genç nüfus zamanının önemli bir kısmını internet üzerinde geçiriyor, hatta bu durum TV tüketiminin bile önüne geçmiş durumda. Dijital video tüketimi de giderek artıyor ve TV için üretilen içerik internet ortamında tüketiliyor. Tüm bu gerçekler bize Türkiye'nin dijital MR'ını çıkarmamızda yardımcı oluyor. Bu kadar geniş bir kitlenin yer aldığı ortamın elbette politik anlamda da bir değer taşıdığını söylemek mümkündür. Kamuoyu oluşturma veya oluşan kamuoyunu geliştirme anlamında dijital platformlar örgütleyici, yayıcı ve aksiyona geçirici bir işlev üstleniyor. Bu gelişmeleri marjinal gruplarla sınırlamak mümkün değil. Sosyal medya üzerinde örgütlenen kitleler, zayıf bağlara karşın güçlü etkiler oluşturabiliyor. Belki açıklanan hedeflere ulaşmaları her zaman mümkün olmuyor ancak yine de bir baskı grubu oluşturdukları kesin. ABD'nin psikolojik operasyonlarını yürüttüğü Florida'daki Tampa askeri üssünde sahte Arapça, Farsça, Urduca, Peştunca sosyal medya hesaplarının manipülatif olarak kullanıldığını biliyoruz. Bu hesapları yöneten kişilerin bu dillerin konuşulduğu ülkelerin saat dilimine göre bir mesai yürüttükleri de bir gerçek. Tüm bu gerçeklerden sonra sahte sosyal medya hesaplarının sadece fikir özgürlüğünü sağlamak üzere bir perde olduğunu söylemek mümkün mü? Dijital politik işte bu noktalarda ortaya çıkıyor ve bu alanda güçlü olan ülkeler gücünü kendisinden zayıf olanlar üzerinde kullanıyor. Üstelik dijital dünyanın asimetrik bir doğası olduğu için dijital-politik güce sahip olmak çok da zor değil. Enformasyon akışını nizami enformasyon akışına göre tanımlayan ülkelerin bu asimetrik platformda beklemediği yerden saldırılara maruz kalması mukadder. Dijital Hakimiyet Teorisi Dijital dünyanın ağırlığını gösterdiği bu zaman diliminde dijital hakimiyet teorisi de yavaşça şekilleniyor. Nedir bu dijital hakimiyet teorisi? Dijital dünyaya hakim olan veriye hakim olur; veriye hakim olan bilgiye hakim olur; bilgi ise güçtür. Açalım: Google üzerinden yapılan her araştırma sizin kişiliğiniz ve ilgi alanlarınız için bir dijital ayak izi niteliği taşıyor. Bu verileri kullanma imtiyazına sahip olan devletler ise dijital hakimiyeti elinde bulunduruyor demektir. Bunu devletlerle sınırlamamak gerekir. Verileri elde eden şirketlerin giderek devlet üstü imtiyazlara sahip olabileceğini de öngörmek gerekiyor. Nitekim YouTube'da yayınlanan Hz. Muhammed'e (s.a.v.) hakaret içeren videonun yayından kaldırılmaması artık uluslar üstü şirket politikalarıyla şekillenen bir dijital hakimiyet alanına işaret ediyor. Dijital hakimiyetini artırmak isteyen uluslararası (beynelmilel) ve uluslar üstü (fevkalmilel) aktörler dijital derinlik konusunda hızla yol almaya çalışıyor. ABD Dışişleri'nin '21. Yüzyıl Dışişleri Modeli' yaklaşımını bu pencereden okumak yerinde olacaktır. Yine Rusya'nın gelişmiş arama


motoru teknolojisine yatırım yapmasını ve bu alandaki uluslararası çabalarını da bu gözlükle okumak gerekir. Dijital derinlik kavramının mevcut teknolojileri kurmak kadar kendine teknolojileri geliştirmek olduğunu da hatırdan çıkarmamak gerekiyor. Türkiye'nin Dijital-Politik Önemi ve Dijital Derinlik... 2 Dijital-politik kavramını yumuşak güç üst başlığında ele alabiliriz. Bir ülkenin veya ülkeye ait bir şirketin diğer bir ülke üzerindeki dijital hakimiyeti aynı zamanda yumuşak gücünün etkisini de gösteriyor. ABD'nin ezici üstünlüğe sahip olduğu dijital platformlarda birçok ülke kendi varlığını tesis etmek için çalışmalar sürdürüyor. Peki dijital hakimiyetin temelini ne oluşturuyor? Cevap kısa: Büyük veri Türkiye'nin dijital-politik önemini kavramak için geleceğin petrolünün büyük veri olduğunu hatırdan çıkarmamak gerekiyor. Kalabalıkların sergilediği davranışların dijital izlerini kavramayı sağlayan büyük veri, bir ülkenin alışveriş alışkanlıkları, hastane verileri, etkileşimde olduğu kişilerin bilgileri gibi geniş bir alana yayılıyor. Bu verilerden bir kısmını reklam vermek istediğimiz zaman hedef kitle seçiminde yapabiliyoruz. Büyük veri Türkiye'nin ne zaman uyandığını, kendini ne zaman iyi hissettiğini, hangi olaya ne şekilde tepki verdiğini gösteren devasa bir sistem. Facebook dışında diğer sosyal ağlar ve online alışveriş sitelerinin verilerinin büyük veride önemli paya sahip. Bunların aynı zamanda ABD istihbaratı için de ciddi kaynaklar sağladığı ifade ediliyor. Assange, Wikileaks'in gündemi kapladığı dönemde Facebook, Google ve Yahoo'nun ABD istihbaratı için sistemlerinde arka kapılar oluşturduğunu belirtiyordu. Türkiye'nin söz konusu dijital ağlardan tek şikayeti ise vergilerini vermemesi veya kanunlara göre suç sayılan içerikleri yayından kaldırmamasıyla sınırlıydı. Nüfusumuzun yarısının bilgilerinin anlık olarak bir başka devletin istihbarat ağına aktarılması kimsenin ilgisini çekmiyordu ve hala çekmiyor. Yerli arama motoru ve milli e-posta sistemi gibi gerçekle teması sınırlı projeler ise dijital dünyanın yerlileri tarafından tebessümle karşılamıyor. Türkiye'nin dijital politikalarını oluşturmakta isteksiz ve yavaş hareket etmesi, ülkenin dijital derinlik kazanmasının önünde dev bir engel olarak duruyor. Türkiye'nin dijital-politik platformda edilgen olarak yer alması, dünyanın farklı ülkeleri için dijital nüfuz alanı haline gelmesine yol açıyor. Facebook diasporası Bir miktar uzun vadeli planlar gerektiren bu gerçekleri hatırdan çıkarmayarak, kısa vadeli çözümlerle de dijital derinliği artırmak mümkün. Türkiye'nin sahip olduğu dijital potansiyelin en önemli kısmını dünyanın dört bir yanına yayılmış vatandaşlar oluşturuyor. Önceleri gurbetçi olarak tanımlanan ancak giderek uluslar arası Türkler olarak tanımlanabilecek kullanıcı kitlesi Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'nın 31 Aralık 2010 tarihli verilerine göre (daha güncel veri bulunmuyor) 3 milyon 765 bin 175 kişiye ulaşmış durumda.


Bunun bir milyon 629 bin 480 kişisi Almanya'da bulunuyor. Facebook verilerine göre ise Almanya'da 433 bin 540 kişi Türkçe konuşan kullanıcı bulunuyor. Diğer bir deyişle Almanya'da yaşayan vatandaşlarımızın dörtte birlik bir kesimine Facebook üzerinden ulaşmak mümkün. Yine Çalışma Bakanlığı verilerine göre ABD'de 250 bin Türk vatandaşı bulunuyor ve bunlardan 120 bini Facebook üzerinde yer alıyor. Tüm bu rakamlar Türkiye'nin dijital-politik sınırlarını ifade ediyor. Türkiye'nin farklı konulardaki tezlerini dünyaya anlatmak için lobiler kiraladığını düşünecek olursak vatandaş diplomasisinin dijital derinlik kazanmada önemli bir enstrüman olacağını düşünebiliriz. Facebook'un ötesi Türkiye'nin dünya kamuoyuna kendisini etkin şekilde tanıtması için dijital dünyanın sunduğu fırsatları etkin olarak kullanmak sadece Facebook'la gerçekleşmez. Aynı zamanda YouTube, Wikipedia gibi kitlesel erişime sahip ve içerikleri kullanıcılar tarafından oluşturulan ağlarda aktif olarak yer almak gerekir. Özellikle Wikipedia'nın dijital derinlik kazanmak için öncelikli bir araç olduğunu vurgulamamız gerekir. Dijital-politik geniş bir oyun alanına sahip ve bu oyunda söz sahibi olmak için dijital derinliğe ihtiyacımız bulunuyor.

Gangnam Diplomasisi 'İnternet Mahir' olarak bilinen bir ünlümüz vardı. Kırık İngilizcesi ve yüksek özgüveniyle kendini I Kiss You sloganıyla internet üzerinden dünyaya takdim ediyordu. İnternetin yeni geliştiği bir zamandı ve dünyanın birçok yerinde hayrana sahip olmuştu. Amacını bu satırlarda anlatmama gerek yok? Sonrasında Borat filmine bile ilham kaynağı oldu. İnternetin bilindik kuralları yıkacağının adeta işaretçisiydi Mahir. Birçok internet ünlüsü gibi dijital folklorun bir parçası olduktan sonra hayatımızdan sessizce çıkıp gitti. Mahir zamanında ne YouTube vardı ne de Google... Yıllar geçti ve Kore dolaylarından Gangnam Style isminde bir parça meşhur oldu. Şu anda YouTube'da 530 milyonun üzerinde izlenerek gelmiş geçmiş en çok erişilen şarkı oldu. Forbes'ta yayınlanan bir makaleye göre kısa sürede bir milyar erişime ulaşması bekleniyor. Kore, yumuşak gücünü zirveye taşımasına yardım eden YouTube'a müteşekkir olmalı. Peki nedir Gangnam? Nedir Gangnam Style? Gangnam, Güney Kore'nin başkenti Seul'ün zengin semtlerinden biri. Aynı zamanda biçimsiz, sonradan görme bir kültürle özdeşleşmiş bir semt. Gangnam Style şarkısı da bu semti orijinal bir dansla hicveden şarkı? Gangnam Style aynı zamanda Güney Kore'nin yükselen yumuşak gücünü tanımlayan sembollerden biri.


Güney Kore, BM Genel Sekreteri'nin de memleketi ve Koreliler kendisiyle gurur duyuyor. Nitekim Gangnam Style'la meşhur olan şarkıcı Psy kendisini kısa süre önce ziyaret etti ve Gangnam dansının inceliklerini ilk elden öğretti. Kore'nin telekomünikasyon, medya ve eğlence sektöründe yaptığı atılımı yumuşak gücüne tahvil etmesi örnek bir başarı hikayesi oluşturuyor. Yumuşak güç kavramının mucidi Joseph S. Nye, Gangnam'dan çok daha önce 2009'da Güney Kore'nin yükselişine dikkat çekiyordu. Devasa Çin'in yanında bir süper güç olması uzak ihtimal olan Güney Kore'nin yumuşak gücü etkin kullanarak, moda, müzik ve mutfak alanında öne çıkmaya başladığını ifade ediyordu. Güney Kore'nin bu başarıya ulaşması elbette tesadüf değil. OECD verilerine göre kablosuz geniş bant internet erişiminde penetrasyon yüzde yüz? Yani Kore nüfusu ile ülkedeki kablosuz ağ eşit sayıda. Bu sayede hızla gelişen içerik üretimi Güney Kore'nin yumuşak gücüne katkı sağlıyor. (Güney Koreli her vatandaş muhabirdir düsturuyla hareket eden Ohmy News'in yurttaş-gazetecilik başarısını da bu kapsamda değerlendirebiliriz.) İçeride bu denli geniş ölçeğe ulaşan içerik üretimi elbette dünyaya da yayılıyor ve Kore markasının gelişmesi için diplomatik bir rol oynuyor. Gangnam Style hiç kuşku yok ki Güney Kore'nin diplomatik çabaları için kapıların açılmasını kolaylaştıracak bir rol oynayacak. Şans kapıyı çaldığında başarıya dönüştürmek için stratejik bakış açısına ihtiyaç var. Yumuşak güç alanında 'I Kiss You Mahir' olmak ya da teknolojiyi dönüştürücü bir güç olarak kullanıp 'Gangnam Diplomasi' sergilemek. Dans etmeye başlamadan önce biraz düşünmekte fayda var. NOT: Düşünmeye başlayacaklar için Yeni Şafak Pazar'da Emeti Saruhan'ın 'Her Türk'ün Gönlünde Bir Koreli Yatıyor' haberini ve Yeni Diplomasi'den Ömer Ötgün'ün 'Yaratıcı Endüstriler ve Dijital Kültürel Diplomasi' araştırmasını öneririm. Mavi Marmara ve Dijital Karartma Mavi Marmara'da yaşanan trajedi İstanbul'daki dava ile Türkiye ve dünya gündemine yeniden taşındı. Uluslar arası hukuk yönünden yapılan değerlendirmeler, diplomatik sonuçlar açısından yapılan analizler medyanın tekrar gündemine geldi. Ancak Mavi Marmara sürecinin değerlendirilmesi gereken bambaşka bir yönü de var: Enformasyon savaşları. Mavi Marmara, Gazze'ye insani yardım taşıyan bir gemi olmanın dışında aynı zamanda televizyon yayınları ve internet bağlantısı anlamında güçlü bir altyapıya sahipti. Gazze'nin yaşadığı ablukayı medya kurumlarının gündemine de taşıyarak gündem oluşturmak ve enformasyon ablukasını da kırmak istiyordu. Gemide yer alan gelişmiş yayın teknolojileri İsrail devletinin medya çarpıtmalarının önüne geçerek gerçekleri yansıtmayı hedefliyordu. Nitekim İsrail donanması gemiye saldırmadan önce ilk iş olarak dijital bir karartma uygulayarak geminin internet ve televizyon yayınlarını kesmeyi denedi ve bunda kısmen başarılı oldu. Ancak gemide yaşananları manipüle etme imkanı büyük ölçüde elinden alındı.


Olayın ardından İsrail devletinin propaganda makinesi çalışmaya başladı. Üretilen videolar YouTube üzerinden dolaşıma alındı ve İsrail tezleri profesyonel bir şekilde anlatılmaya başlandı. Bu videoların milyonlarca defa izlenmesi sağlandı. Dünyanın önde gelen gazetelerinin internet sayfalarında ilgili haberlerin altındaki okur yorumları profesyonel bir şekilde yönetildi. Bu paylaşımlara Türkiye'deki önde gelen gazetelerinin internet sitelerinin okur yorumlarında da sıkça rastlanıyordu. Wikipedia'daki ilgili maddeler İsrail yanlısı görüşleri destekleyecek şekilde kurgulandı. Facebook ve Twitter üzerinde tam zamanlı olarak İsrail yanlısı yorumlar yazan ve tek elden çıkmış paylaşımlar yer almaya başladı. Tüm bunlar dijital bir karartmanın uygulama aşamalarıydı. Ancak konvansiyonel medyadaki karartmaların aksine, İsrail alternatif kanallarda mutlak bir hakimiyet kurmayı ve enformasyon akışını düzenlemeyi tam olarak başaramadı. Mavi Marmara gönüllüleri ve İHH da bu olayla birlikte sosyal medya üzerindeki etkinliği artırarak birden fazla dilde dijital bilgi akışını sağlamaya çalıştı. İHH İnsani Yardım Vakfı'nın internet sitesinin saldırıya uğrayarak devre dışı bırakılmasının ardından sosyal medya üzerinden iletişim kuran kitleler, süreçle ilgili tüm bilgileri vakfın sosyal medya hesapları üzerinden aldılar. Mavi Marmara süreci aynı zamanda Arap Baharı öncesi sosyal medya kullanımının en yaygın örneklerinden birinin yaşandığı zaman dilimiydi. Daha önce belirli lokasyonlarla sınırlanan sosyal medya çalışmaları belki de ilk defa uluslar arası nitelik kazandı. Farklı dillerdeki kullanıcılar süreçte kendi görüşlerinin yayılması için yoğun bir kampanya yürüttüler. Hatta Mavi Marmara baskınına katılan İsrail komandoları Facebook hesapları üzerinden takip edilerek kimlikleri belirlendi. İsrail'in kurulduğu günden bu yana büyük önem vererek sürdürdüğü kamu diplomasisi (hasbara) bu olayla birlikte ciddi bir itibar kaybına uğradı. İsrail tarihi boyunca belki de ilk defa bir PR savaşını kaybetti ve bunu kendi gazetelerindeki yorumlarda açıkça dile getirdi. Tüm bu gerçekler bize dijital karartmaların kısa dönemli başarılar getirse bile orta ve uzun vadede şanslarının olmadığını gösteriyor. Dijital Fırtına ABD Sandy Kasırgası'nın yaralarını kapatmaya çalışırken bir de dijital fırtınaya maruz kaldı: Petraeus olayı David Patreaus Amerikan Merkezi Haberalma Teşkilatı'nın (CIA) başındaki isimdi. Kendisi evlilik dışı ilişkisinin ortaya çıkmasının ardında istifa edrek görevinden ayrıldı. Federal Araştırma Bürosu'nun (FBI) olayı araştırırken ulaştığı elektronik belgeler arasında e-postalar önemli yer tutuyor. Dijital fırtına dememin bir sebebi ise Petraeus olayının internet üzerinde hızla dal budak salması. Kontrol edilemeyen (veya edilemediğini düşündüğümüz) dijital araçlarla gerçekleştirilen enformasyon (ve belki dezenformasyon) süreçleriyle derinlik kazanması. Olayı buradan itibaren geri sarararak dijital ayak izlerini takip etmek bizi ilginç yerlere götürüyor. Bingazi'deki olaylarda ABD Konsolosu dahil olmak üzere can kayıpları yaşanmıştı. Olayların görünürdeki sebebi YouTube üzerinde Hz. Muhammed'e hakaret amacıyla yüklenen bir videoyu protesto etmekti. Dünyanın diğer yerlerinden farklı olarak ABD Konsolosluğu'nun içine kadar giren göstericiler gerilerinde kanlı bir iz bıraktılar. Sonrasında ABD Konsolosluğu'nun aslında gizli CIA merkezi (ve hatta CIA hapishanesi) olduğu iddiaları gündeme geldi. ABD Dışişleri ve CIA'yi bir araya


getiren bu olayın dijital ortamda çekildikten hayli uzun zaman sonra yayılan bir videonun ardından patlak vermesi ilginçlikleri bir araya getirmeye devam ediyor. David Petraeus ve Hillary Clinton, kısa bir süre sonra Bingazi'deki Amerikan Konsolosluğu'na düzenlenen baskınla ilgili ifade vermeye çağrılacaktı. Clinton, Obama'nın seçim sürecinde sonraki dönem Dışişleri Bakanı olmayacağını açıklayarak kendini sessizce geri çekti. Sabık CIA Başkanı'nın geri çekilişi ise bu kadar sessiz olmadı. Tekrar Petraeus olayına dönelim. ABD'de bu kadar önemli bir mevkide bulunan kişinin elektronik yazışmaların izinin sürüldüğü bir süreç sonunda zor duruma düşmesi ironik bir durum. Zira CIA haber alma yöntemlerini güçlendirmek için bir dizi stratejik teknoloji şirketine yatırım yapıyor. Bu yatırımlar In-Q-Tel isminde bir yatırım şirketi üzerinden gerçekleşiyor. In-Q-Tel semantik web girişimlerinden veri depolama çözümlerine kadar birçok girişime yatırımcı olarak destek veriyor. Washington Post'ta yer alan bir ifadeye göre ABD'deki her teknoloji girişimcisi In-Q-Tel'in radarında. Ya bir telefonla kendileriyle iletişim kuruluyor ya da Google'lanarak takip ediliyor. Google demişken 2005 yılına kadar CIA'in dolaylı olarak Google hissedarı olduğunu eklememiz gerekir. Keyhole isimli uydu haritalama yazılımına yatırım yapan CIA, Google'ın bu şirketi Google Earth çözümünde kullanmak için satın almasının ardından bir Google hissedarı oldu. Kasım 2005'te bu hisseler 2.2 milyon dolara satılarak başka yatırımlara doğru yelken açıldı. In-Q-Tel, CIA'in gözbebeği bir kurum. Üst düzey yöneticilerin katılımcı olarak katıldığı In-Q-Tel CEO Toplantısı'na CIA başkanlarının katılması bu durumun bir göstergesi. Mart 2012'de David Petraeus'un In-Q-Tel CEO Toplantısı'ndaki konuşmasını gözden geçirdiğimizde dijital fırtınaya dair ipuçları görüyoruz. Petraeus, dijital ayak izlerinin sağlayacağı bilgilerin internet üzerinden toplanabileceğine dair görüşlerini bunun hem bir fırsat hem de karşı istihbarat açısından bakılarak bir tehdit olduğunu ifade ediyordu. CIA görevlilerinin, göreve başlamamdan önceki bilgilerinin sosyal medya verileriyle toplanmasını da bir tehdit olarak algılıyordu. CIA çalışanlarına sahte dijital ayak izleri oluşturarak nasıl yeni kimlikler oluşturulacağı konusuna da yer veriyordu. David Petraeus karşı istihbarat için radarlarını bu denli açmışken FBI'ın bir araştırmasının radarına girmesini kaderin cilvesi olarak görmek mümkün. CIA Başkanı'nı yerinden edecek denli güçlü esen dijital fırtına başka kimleri, nasıl yerinden oynatabilir? Bunu yaşayıp göreceğiz. CIA'in teknoloji yatırımlarını da göz önünde bulundurarak şöyle bir şey diyebiliriz: Dijital fırtına eken felaket biçer.

Dijital Kubbe çökerken… İsrail'in Bulut Sütunu adını verdiği Filistin saldırısı birçok açıdan yeni gelişmeleri beraberinde getiriyor. Bunlardan en dramatik olanını kuşkusuz yaşanan can kayıpları oluşturuyor. İsrail'in yaptığı propaganda minimum sivil can kaybı ile azami sonuç alınacağını gösteriyordu. Basın merkezi ve ambulansı da içeren saldırılar pek de öyle olmadığını ortaya çıkardı. Diğer taraftan İsrail'in Gazze'den gelecek roket saldırılarına karşı kurduğunu iddia ettiği Demir Kubbe hava savunma hattı bu süreçte ciddi darbe aldı. Hamas tarafından ateşlenen roketler Demir Kubbe'yi


geçerek İsrail yerleşimlerine isabet etti. İsrail'in Arap Baharı'nı test ettiği bu süreç aynı zamanda Demir Kubbe'nin de testi oldu ve ortaya çıkan sonuç pek de başarılı değildi. İhracat kalemleri içinde savunma sistemleri satışı yüksek olan bir ülke için hiç de iç açıcı olmayan bir durum ortaya çıktı. İsrail, bundan sonra satış yapmak isteyeceği ülkelere karşı kendi savunma sisteminde delikler olan bir pozisyonda bulunacak. İsrail'in Bulut Sütunu adlı saldırısında hesaplarının tutmadığı tek örnek bu değildi. Küresel hacker grubu Anonymus, İsrail'e ve destekçilerine ait birçok web sitesine sızarak işlemez hale getirdi. Bunlardan bazılarının Wikileaks benzeri belgeleri içerdiği ifade ediliyor. İsrail'in özellikle virüs ve online koruma sistemleri konusunda birçok internet girişimine ev sahipliği yaptığını ve bu yazılımlardan ciddi ölçüde para kazandığını biliyoruz. Bu örnek İsrail'in kendisi için hayati öneme sahip internet sitelerinin güvenliğini sağlayamadığını ortaya koyuyor. Demir Kubbe'nin dijital dünyadaki izdüşümünün ciddi bir yara aldığını söylemek mümkün. Bugüne dek yaşanan siber savaşlar daha çok Filistin-İsrail arasında vuku bulurken, Bulut Sütunu sürecinde yükselen bir dijital İsrail karşıtlığını kayıtlarımıza geçirebiliriz. İsrail'in dijital kubbesinin zarar görmesine neden olan diğer bir gelişme ise kendi vatandaşlarından geldi. İsrail'deki birçok kişi Gazze'den gelen saldırıları ve verdiği zararı sosyal ağlar üzerinden paylaştı. Facebook, Twitter ve Instagram başta olmak üzere yapılan bu paylaşımlar bir nevi açık istihbarat niteliği taşıdığı için İsrail devleti vatandaşlarını bu tarz paylaşımlar yapmamaları konusunda uyardı. Devletin uygulanmasını istediği bu tedbir bazı İsrailliler tarafından vatandaşlara yöneltilmiş bir sansür olarak algılandı. Sosyal ağlarda yapılan paylaşımlar sadece vatandaşlarla sınırlı değil. İsrail ordusundaki askerler kendilerine ve arkadaşlarına ait görüntüleri sıklıkla sosyal ağlarda paylaşarak tüm dünyaya açık hale getiriyor. İsrail ordusunun dünya kamuoyunu etkilemek üzere Twitter ve blog üzerinden iletişimini sıklaştırdığı süreçte karşılaşılan bu durum aynı zamanda sosyal ağların asimetrik gücüne de işaret ediyor. Sosyal ağlar üzerinden enformasyon beslenmesi yapan kişiler ve bu kişilerin üstlendikleri gönüllü bilgi yayıcılığı İsrail'in canını fena halde sıkıyor. Farklı bilgiler ve bu arada tabii ki İsrail aleyhine olan bilgilerin de medyada sıklıkla yer bulması, varlığını İsrail savunmasına adamış medya imparatoru Rupert Murdoch'ı bile çileden çıkarmış durumda. Murdoch Twitter'daki bir mesajında Yahudi gazetecileri İsrail aleyhine davranmakla suçluyordu. Oysa olan biten sadece tüm gerçeklerin dünya tarafından farklı bakış açılarıyla izlenip değerlendirilmesinden ibaret. Özetleyecek olursak: İsrail, Bulut Sütunu saldırısında füze savunmasında, dijital güvenlikte ve dijital iletişim yönetiminde istediği başarıya ulaşamadı. Dijital kubbeyi oluşturan bu üç saç ayağı, sosyal medya çağının asenkron sürprizleriyle karşılaştı. Ciddi bir analize tabi tutulduğunda tüm bu tehditlerin sadece İsrail için değil, Türkiye için de geçerli olduğunu görüyoruz. Dijital kubbe Türkiye'nin başına geçmeden önlemler almak faydalı olacaktır.

Balkanlaşan internet ve dijital savunuculuk İnternet'in Balkanlaşması terimini bundan birkaç yıl önce Google yöneticileri kullanmıştı. Bununla kastettikleri şey her ülkenin kendi internetine sahip olarak küresel ağın varlığının tehlikeye girmesiydi. Bunun somut örnekleri arasında Çin ve İran gibi ülkeler gösteriliyordu. Bu endişe ne kadar gerçek olur


bilinmez ama dünyanın tıpkı günlük hayatta olduğu gibi dijital ortamda da hızlı ayrışmalara gittiğini görüyoruz. Artık her millet kendini dünya kamuoyu nezdinde ifade etmeye önem veriyor. 'Balkanlaşan İnternet' terimini aynı zamanda bazı ülkelerin diğerleri üzerinde dijital kuşatmaları tanımlamak için de kullanabiliriz. Ayrıca dijital alandaki ayak izlerinin dünya kamuoyunu etkilemek için iyi bir araç olduğu da şüphe götürmez bir gerçek. Bundan 20 yıl önce Bosna-Hersek, insanlık tarihinin eşine az rastlanan trajedilerinden birine sahne oldu. Birleşmiş Milletler gözetimi altında adil olmayan şartlarda bir milletin yok edilmeye çalışılmasını tüm dünya izledi. Yaşanan gerçeklere kayıtsız kalmamak, yaşanan gerçekleri dünyanın gündemine taşımak için Bosna Hersek'e giderek gazetecilik yapan Münire Coşkun'u dün Uluslararası Saraybosna Üniversitesi'nde 'Kuşatılmış Şehir' konferansında dinleme imkânı buldum. Aradan geçen zamanı değişen şartları düşündüm. Bosna-Hersek'te yaşanan savaşı sayıları fazla olmayan yürekli gazeteciler dünya gündemine taşımıştı. Onların sayesinde vicdan sahibi insanlar harekete geçerek bu savaşta Boşnakları yalnız bırakmamıştı. O günlerde internetin olmadığını düşünecek olursak orada hayatlarını ortaya koyarak gerçekleri aktaran gazetecilerin neleri başardıklarını daha net görebiliriz. Münire Coşkun'un konuşmasının ardından söz alan Dobrinya bölgesinin savunmasını üstlenen İsmet Haciç'in tespiti çok önemli ve bir o kadar da düşündürücüydü: 'Savaş bitmedi sadece silahlar sustu' diyordu İsmet Haciç. Farklı alanlarda savaşlar sürüyor ve varoluş savaşı sadece ortam değiştiriyor. İnternet üzerindeki savaşlar da bunun bir parçası. Gerçekleri tersyüz ederek, dijital ortamda manipüle etmek, günümüz şartlarında çok da güç değil. İnternet üzerindeki bilgilerle gerçeği olduğundan farklı şekilde aktarmak mümkün ve gerçeğe sadık kişilerin bu konuda dikkatli olması gerekiyor. İnternet her kesimin kendi gerçeklerini ön plana çıkarmak istediği 'Dijital Balkanlaşma' süreci yaşıyor. Artık Wikipedia maddeleri üzerinden, Google aramalarında belirli arama sonuçlarını manipüle ederek bir savaş veriliyor. YouTube videoları, Facebook paylaşımları dijital muharebe alanları olarak kullanılıyor. Dijital hakimiyeti sağlayan toplumlar diğerleri üzerinde psikolojik üstünlük kuruyor ve algı savaşlarında başarı kazanıyor. Türkiye'nin tarihi ve kültürel bağları nedeniyle Balkanlarla ve özellikle Bosna-Hersek ile yakın bağları olduğu herkesin bildiği bir gerçek. Bugün özellikle medya, finans ve eğitim alanında Bosna-Hersek'le yakın ilişkilerin kurulduğunu ve kalıcı adımlar atıldığını söylemek mümkün. Ancak dijital anlamdaki köprüler hiç de sağlam değil. Çok sevdiğimiz Bosna-Hersek'e ait dijital bilgiler yüzeysel kırıntıların ötesinde değil. İngilizce kaynakların çok gerisindeki Türkçe bilgilerle. Oysa Bosna-Hersek'le ilgili birçok kişinin sahip oldukları bilgi ve tecrübeleri bir araya getirerek dijital ortamda güçlü bir savunuculuk ağı oluşturmaları Bosna-Hersek'in geleceği için önem taşıyor. 2011 yılında yapılan bir araştırmanın sonuçlarına göre eski Yugoslavya'nın üzerinde yer alan devletler arasında en düşük internet kullanım oranı Bosna-Hersek'te. Savaşın ve mücadelenin sadece silahlarla olmadığı bir çağdayız ve enformasyon savaşını kazanmak için dijital stratejilere ihtiyacımız var. Geçen ay Saraybosna'daki ABD Büyükelçiliği himayesinde düzenlenen TechCamp, ABD'nin bu konuya kayıtsız kalmadığını gösteriyor. Darısı Türkiye'nin başına…

Dijital Gözetim Toplumu ve İnternet Özgürlüğü


Uluslararası Telekomünikasyon Birliği'nin (ITU)Dubai'de gerçeleştirdiği toplantıda ele alınan konular dünyada tartışılmaya devam ediyor. Özetleyecek olursak internet çok başıboş kaldığı için dünyanın buna bir çekidüzen vermesini savunanlarla, 'bırak dağınık kalsın' diyenler arasında bir çekişme söz konusu… Son kullanıcıyı ilgilendiren kısmında ise küresel sansür anlamına gelebilecek uygulamalardan söz ediliyor. Birleşmiş Milletler'e bağlı ITU'nun alacağı kararın küresel olarak etkili olabileceğine ihtimal verenlerden değilim. İnternete sansür konusuna gelince, bu sansürü gerçekleştirmek için ITU'den izin almaya veya alınan kararları ITU prensiplerine dayandırmaya hiç gerek yok. Tüm bu çalışmalar havanda su dövmenin ötesine geçmiyor. Peki Google başta olmak üzere internet devlerini havanda su dövmeye sevk eden ve bu çalışmalara karşı kampanya düzenlemeye iten sebep ne? Google internetin açık ve özgür şekilde işlemesini istiyor. Şirket karlılığı ile doğrudan ilgili bir durum olduğu için bu konuda sesini yükseltmekten çekinmiyor. İnternet'in kontrolünün uluslarüstü bir kuruma geçmesi demek Google ve benzeri kurumlar üzerinde ciddi bir kontrol ihtimali anlamına geliyor. Bu nedenle Google, konuyu internet özgürlüğü temelinde ele alarak muhalefet ediyor. İnternet özgürlüğü söz konusu olduğunda Sınır Tanımayan Gazeteciler'den ABD Dışişleri'ne varıncaya kadar birçok kurum sesini yükseltiyor ve raporlar yayınlıyor. Peki madem tüm bu taraflar internet özgürlüğü konusunda hemfikir neden bir araya gelemiyorlar? Karşı çıkılan şey ve yerine ikame edilmesi amaçlananlar arasındaki farklılık internet özgürlükçülerinin aynı çatıda buluşmasını engelliyor. Örneğin ticari çıkarlar söz konusu olduğunda Google pek yakındığı Çin sansürünü pekala sineye çekebiliyor. Müttefik bir ülkenin internet sansürü konusunda ABD'li internet filtreleme şirketlerini kullanması ABD Dışişleri'nin öncelikleri arasına girmiyor. İnternet özgürlüğü konusunda tek bir tanım olmadığı gibi yekvücut bir kamuoyu da bulunmuyor. İşte bu zeminde dijital gözetim toplumuna doğru hızlı adımlar atılıyor. Örneğin CIA'in teknolojik yatırımlarını yöneten In-Q-Tel şirketi ve Google tüm dünyadaki interneti gözleyebilecek teknoloji geliştiren Recorded Future isimli şirkete yatırım yapabiliyor. İnternetin özgürlüğünü isteyen şirketle özgürlüğün baş belası olduğunu düşünen bir gizli servisin aynı sofrada buluşması gerçekten ironik. İnternet özgürlüğünü sadece internete erişim özgürlüğü olarak algılamak eksik bir algı oluşturuyor. İnternetin gerçek anlamda özgürlük sağlaması dijital gözetim toplumuna giden yolları engellemekten geçiyor. Bir yandan gözetimin tüm araçlarını yüksek rakamlarla ülkelere satan kurumlara tanınan sınırsız özgürlükler ve diğer taraftan tüm insanların bilgiye erişimini ve birbirleriyle iletişimini savunan bir doktrin. İkisinin bir arada olması samimiyetle bağdaşmıyor. Bireylerin haklarını ezip geçen dijital gözetim düzeni şirketler ve devletler tarafından desteklenerek semiriyor. Ancak internet özgürlüğü ticari çıkarlara dokununca gözetim toplumunun şeytani yüzü akıllara geliyor. Google ve benzeri internet devlerinin istedikleri, internetin kontrol edilmemesi değil, bu kontrolün kendileri tarafından ve ticari çıkarlarına hizmet edecek şekilde yapılması. Özünde internet özgürlüğü ile ilgili olmayan ve milyarlarca internet kullanıcısının (Google müşterisinin) figüran olarak kullanıldığı bir kayıkçı kavgasından söz ediyoruz. Hangi taraf kazanırsa kazansın internet kullanıcılarının kaybedeceği bir kavga…


THY, YouTube ve 'Türkiye' markası Türk Hava Yolları veya dünyada bilinen ismiyle Turkish Airlines son yıllarda önemli atılımlara imza attı. Birbiri ardına açılan hatlarla Türkiye dünyaya daha yaygın ağlarla bağlandı. Bölgesel güç olma iddiasındaki bir ülkenin hava yolu şirketinin bu denli hızlı gelişim göstermesi elbette önemli. Yumuşak güç dediğimiz aracı kullanmak için ülkelere ve toplumlara gerçek ve mecazi anlamda ulaşmak gerekiyor. Yoksa iddialarınız kendinizi avutacak teselli olmaktan öteye gitmez. Türkiye'nin hava yollarında gösterdiği atılım da da gerçek başarı için gerekli olan altyapıyı hazırlayan araçlardan birisi. Hava yollarıyla ulaşımı sadece insanların değil kültürlerin de birbirleriyle karşılaştıkları bir süreç olarak görmek mümkün. Afrika'dan Uzak Doğu'ya, ABD'den Avrupa'ya kadar birçok noktaya uçan Türk Hava Yolları bir dünya şirketi olma yolunda ilerliyor. Sosyal medya THY'ye bu yolculuğunda eşlik eden araçlar arasında yer alıyor. THY'nin dijital refleksleri oldukça gelişmiş. Bazı hatlarında internet bağlantısı sağlıyor ve müşterilerin sesine sadece uçuş öncesi veya sonrasında değil, uçuş anında da kulak veriyor. Kısa süre önce Los Angeles uçuşunda bir şikâyetini Twitter üzerinden dile getiren yolcuya kısa süre içinde kokpitle iletişim kurularak cevap verildi. Yolcu sunulan servis hizmetinin hızı karşısında şaşkınlık yaşadı. Bu diyalog yine sosyal medya üzerinde kulaktan kulağa yayıldı. Daha iyi reklam olur mu? THY yeni reklam kampanyasında marka yüzü olarak belirlediği iki isme Kobe Bryant ve Leonel Messi'ye yer verdi. Eğlenceli bir konsepte sahip reklam filminde keyif ve kalite vurgusu yapılıyor. Bu satırların yazıldığı anda THY'nin bu yeni reklam filmi 20 milyonun üzerinde YouTube görüntülenmesiyle başarısını ispat etti. Televizyon reklamlarına bağlı kalmadan dünyanın birçok ülkesindeki insanların beğeniyle izledikleri bir reklamdan söz ediyoruz. THY yeni medya çağının bileşenlerini analiz ederek ortaya bir başarı hikâyesi koydu. Bu başarının Türkiye markasına olumlu etkileri olacağını şimdiden söyleyebiliriz. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın ciddi bütçelerle Türkiye'nin tanıtımını yaptığını biliyoruz. Söz konusu kampanyalar THY'nin ortaya koyduğu bu başarılı örnekten ilham alabilir. Deniz, kum, güneş nakaratlarını tekrarlamak yerine viral olarak yaygınlık kazanacak stratejilere yönelmek akılcı görünüyor. Sadece viral olarak yayılacak bir video değil, ünlü yazarların destek vereceği Türkiye bloğu, ünlü fotoğrafçıların kendi bakış açılarını sergileyecekleri Instagram hesabı, kısa filmcilerin destek verecekleri YouTube kanalı ile entegre ve yeni nesil bir ülke markalamasına adım atmak mümkün olabilir. Tanınmış veya tanınmamış isimlere bir haftalık süreyle emanet edilecek Twitter hesabından tıpkı İsveç örneğinde olduğu gibi ülke markalamasına destek vermek masrafsız ve bir o kadar etkili markalama adımları olabilir. THY'nin reklam filminin üçüncü yıldızı bir çocuktu. Uçakta dondurma ikramıyla THY'yi Kobe ve Messi'nin önüne geçiren bir çocuk… Uzak görüşlülük ile çocukların kalbini kazanmak THY reklamının diğer bir artısı… Türkiye'nin de klasik anlayışın dışına çıkarak büyük küçük herkesin etkileneceği hikayelerini anlatması şart. Türkiye'nin marka değerini artırması için kalite vurgusunu gerçekçi bir çerçevede sunması gerekiyor. THY bunu başardı, Türkiye neden başaramasın?


Değişim ve Devrimsizlik Devrim deyince aklımıza gürültü patırtı koparan ve yüklüce cana mal olan bir tablo gelir. Sözlüklerdeki ansiklopedilerdeki tanımlar da bunu destekler mahiyette. Devrim kelimesi eski haşmetini sergileyemiyor. Olur olmaz şeylere devrim diyerek bu kelimenin tedavülde kalmasını sağlıyoruz. Her yeniliğe devrim diyerek de bu kelimenin içi de boşaltıyoruz. Ancak devrimlerin yaşanmaması değişime engel değil. Dünyanın her ülkesi değişimlerden nasibini alıyor. Buna en küçük ülkelerden Vatikan ve en büyük ülkelerden ABD de dahil. Arap Baharı olarak adlandırılan süreçlerin klasik anlamdaki devrim tanımlarına uymadığı vakıa ama sadece değişim demek de gelişmeleri tam olarak anlatmaktan uzak duruyor. Devrimle değişim arasında bir kelimeye duyulan ihtiyaç artıyor. Teknoloji ve sosyal değişimin keskin karışımı dünyayı adeta laboratuvara çevirdi. Bilgi teknolojilerinde yaşanan gelişmeler her toplum üzerinde farklı etkiler oluşturuyor. Öncül devrimler arasında sayabileceğimiz Endüstri Devrimi ve Fransız Devrimi, kopyalandığı ülkelerde yerel farklılıklar göstermekle birlikte benzer sonuçları sağlamışlardı. Endüstrisini kuran ülkelerin ardında ulusdevletlerini kuran toplumlar bu devrim trenlerine eklenen vagonlar oldular. Enformasyon devrimi olarak öngörülen ve iletişim teknolojileriyle toplumları ve dünyayı dönüştürme macerası ise devrim niteliklerine uymuyor. İşin içinde geniş toplum kitleleri olmasına karşın devrimden çok yenilik talepleri dile getiriliyor. Arap ülkelerinde yaşanan toplumsal gelişmelerde halk işin içinde olmasına rağmen yeni bir düzenin gelişindeki sıkıntılar nedeniyle kimse ağzını doldura doldura devrim diyemiyor. Devrim yapmaya yeter nitelikteki fikir yayma araçlarına herkesin sahip olması beraberinde ironik olarak devrimsizlik getiriyor. İletişim teknolojilerinin işin içine girmesi kitlelere yayılmayı sağlarken köklü değişiklikleri de engelliyor. Sosyal medya özü itibariyle rahata alıştırdığı toplumları devrim yerine evrime yönlendiriyor. Kullanılan dilin veya ortaya konulan retoriğin ne kadar keskin olduğunun bu aşamada pek bir önemi kalmıyor. Papa 16. Benedikt'in Twitter dünyasına giriş yapmasını da devrimlerden pek hoşlanmayan ve kendisi devrimlere maruz kalan Vatikan'ın bakışını simgeleyen güzel bir örnek. Hristiyan Twitter'cılar kutsandığına göre doğrudan mesajlarla günah çıkarma aşaması da yakın olsa gerek. Değişimin devrimi zorladığı günümüzde ya değişimin ya da devrimin tanımını değiştirmemiz gerekiyor. Arka kapılarını CIA'e açmış Twitter ve Facebook gibi sosyal medya araçlarına internet sansürcülüğü ile nam salmış Çin'de geliştirilen WeChat gibi uygulamalar ekleniyor. Diğer yandan Suudi Arabistan'da Twitter takipçileri milyonları bulan din adamları değişimi farklı bir alanda zorluyor. Madalyonun iki yüzü arasındaki farklılıklar dikkatlerden kaçmıyor. Devrimsiz bir çağın içinden geçerken dijital araçların bize bunu sağlayacağını düşünmek yanılgısına düşmememiz gerekiyor. Devrimlerin araçlarının devrimlerden fazla söz edildiği bir ortamda gerçek bir devrimden söz etmek gerçekçi olmaz. Eğer gerçek bir 'devrim' arıyorsak, bunun için Endüstri Devrimi örneğinde olduğu gibi tüketicilerden ziyade üreticilerin sahip olduğu araçlara bakmamız yerinde olacaktır. İki yıl önce Tunus'ta başlayan ve Arap dünyasını sarsan değişim taleplerinin yaşadığı sancılara bir defa da devrimsizlik parantezinden bakmamız yerinde olacaktır.


2012: Dijital diplomasinin kayıp yılı Bu yılın başında Digital Age Dergisi için 2011 yılını dijital diplomasi açısından değerlendirmiş ve milat olarak nitelendirerek fırsatlara dikkat çekmiştim. Türkiye açısından baktığımızda 2012 yılının dijital diplomasi için kayıp bir yıl olduğunu görüyoruz. 2011 yılı atılan somut adımlarla ümit vermişti ancak 2012'deki uygulamalar ilerleme yerine bir gerileme yaşandığını gösteriyor. Sosyal medya araçlarının yetersiz kullanımının yanı sıra Türkiye halen bir dijital diplomasi stratejisine sahip değil. Birkaç diplomatımızı tenzih edersek Dışişleri'nde dijital strateji eksikliğinin de hissedildiğini de zannetmiyorum. Bu sene içindeki bir etkinlikte dijital diplomaside Twitter kullanımı için ideal ölçülde 30-30-30 olarak ifade edilmişti. Tweet içeriklerinizin yüzde 30 iletmek istediğiniz mesajlar, yüzde 30 başkalarının yazdıklarını aktarma (retweet) ve yüzde 30 da başkalarının yazdıklarına cevaplar oluşturmalıydı. Türk Dışişleri'nde dijital dünyaya karşı yanlış bir bakış açısı geliştiğini düşündüren ipuçları bulunuyor. Twitter üzerinden yapılan paylaşımlar daha çok kurumun veya kişilerin kendilerini ifade etmesi şeklinde gerçekleşiyor. Türkiye'de dijital diplomasi kanallarından yapılan yayınlar Türkiye kamuoyunu bilgilendirmeye veya ikna etmeye yönelik. İngilizce olarak da önemli toplantıların canlı yayınları tweet olarak geçiliyor. Dinlemek ve diyaloğa geçmek neredeyse hiç gerçekleşmiyor. Durum böyle olunca etkileşimden uzak ve soğuk bir dijital iletişim sergilenmiş oluyor. Bakanlık açıklamalarının aktarılmasıyla yetinilen hesaplar ne yazık ki dijital diplomasinin kötü uygulamalarına örnek verilecek nitelikler taşıyor. Facebook'ta da elçilik etkinliklerinin fotoğrafları ve eski günlere ait nostaljik resimler etrafa adeta naftalin kokusu yayıyor. Diğer dijital araçların, örneğin kaliteli içeriğin yer aldığı blogları görmek ise mümkün değil. Elbette zaman meselesi, elbette ekip meselesi… Ancak bu bakış açısıyla Türkiye'nin dijital diplomasi alanında başarı sergilemesini beklemek hayal olur. Dijital diplomasinin olmaması biraz da zamanın ruhunu doğru olarak okuyamamakla ilgili olabilir. Osmanlı döneminde yapılan bir köprüyü tamir etmek kadar dijital köprüler kurmak da önemlidir. Zamanın ruhu bunu gerektirir. Gökhan Yücel'le 2012 yılı başında YeniDiplomasi.com adresinde dijital diplomasiye yönelik başlattığımız çalışmalarla konuyu gündemde tutmaya çalıştık. Bu çalışmalarımız internet yayınlarının ötesine geçerek yurtiçi ve yurtdışında bir miktar ilgi gördü. Yeni Diplomasi ekibine katılan Sernur Yassıkaya'nın Farklı TV ve radyo programlarında, üniversite konferanslarında ve yurtdışındaki etkinliklerde hep bu konuyu anlattık. Türk Dışişleri'nin konuya yönelik strateji yoksunluğunun tersine uluslararası ilişkiler alanında öğrenim gören gençler parlak fikirleriyle bizimle birlikte oldular. Bu ilginin 2013 yılında ciddi projelere evrileceğini düşünüyorum. Dijital diplomasi alanındaki ekip eksikliğini üniversitelerle işbirliği yaparak gidermek, zamanın ruhuna uygun olarak dijital refleksleri hızlı biçimde gösterme yolunda fayda sağlayabilir.


Dijital diplomasinin kare ası: Britanya, ABD, İsrail ve Kosova • Britanya Dışişleri 2012 yılında önemli atılımlar yaptı ve dijital diplomasi dünyasının yıldızı oldu. Yenilenen web sitesi ve dijital başarı hikâyeleriyle Britanya Dışişleri dünyanın birçok ülkesinin vatandaşıyla doğrudan iletişim kurmak için gayret gösteriyor. Diplomatik olarak sıkıntı yaşadığı İran'a yönelik çalışmaları bunların başında yer alıyor. • ABD ise hızlı başladığı yılda Dışişleri Bakanı Hillary Clinton'ın görevi bırakma sürecinin de etkisiyle vites düşürdü. Dijital diplomasi çabalarını sivil toplumla ilişki kurma stratejisine çeviren ABD'nin önümüzdeki dönemde neler yapacağını birlikte göreceğiz. • İsrail ise Gazze'ye saldırısından önce Facebook üzerinde Arapça yayınlarla dijital kamu diplomasisi yürütmeye başlamıştı. İsrail'in bu çabaları Bulut Sütunu saldırısında İsrail Ordusu'nun Twitter üzerinde yaptığı paylaşımlarla anlamsız hale geldi. Şu sıralarda da yine ileri bir adımla Arapça kamu diplomasisi birimi ve Arapça Twitter hesabı gibi açılımlarla yeni denemelerde bulunuyorlar. • Kosova, dijital diplomasi alanında en aktif ülkelerden biri. Ülkenin uluslararası alandaki tanınma çabaları dijital stratejilerle destekleniyor ve coşkulu diaspora desteğiyle sımsıcak bir dijital diplomasi örneği sergileniyor. Dijital uçuruma yuvarlanırken ABD bugünlerde finansal uçurumla ilgili kararlar üzerine yoğunlaşmış durumda. Alınacak kararlarla ülkenin yarınlara güçlü biçimde girmesi hedefleniyor. Bir de tüm dünyanın gündeminde olan dijital uçurum var. Bu tamlama yarının dünyasını şekillendirecek bilgi teknolojilerine erişim ve bilgi teknolojileri araçlarıyla katma değer üretme temelinde ülkeler ve toplumlar arasındaki farklılıkları niteliyor. Farklı bir pencereden bakacak olursak buna dijital üretim toplumu olmakla dijital pazar olmak arasındaki tercih de diyebiliriz. Türkiye genç nüfusuyla gurur duymaya devam ediyor ancak bu genç nüfus dijital tüketiciler olarak yetişiyor. Sosyal medya ortamlarında içerik üreterek dünyanın önde gelen şirketlerine yeni petrol olan verileri oluk oluk akıtıyoruz. Dijital barajlar kurulmadığı için kaynaklar boşa akıp gidiyor ya da başka barajlara doğru yönleniyor. Dijital uçurum başka ülkelerle ülkemiz arasındaki bilgi teknolojileri arasındaki farktır. Dijital uçurum aynı araçlarla farklı kademelerde katma değer üretmenin ve zararlı çıkmanın izahıdır. Türkiye'nin gelişmiş ülkelerle arasındaki farkı sadece bilgisayar okuryazarlığına bağlamak temel bir yanılgıdır. Esas olan teknolojiyi özümseyerek Türkiye'nin menfaatleri doğrultusunda tabana yayacak bir kesimin eksikliğidir. Bugün internet girişimleri dediğimizde ilk sıralarda hep e-ticaret siteleri geliyor. Bu bile tek başına internet ortamındaki sağlıksız gelişmelerin bir göstergesi sayılabilir.


Karar mercilerinin başında olan kişiler dijital dünya ile iletişimlerini sınırlı tuttukları için ülkenin tümünü bu şekilde görüyorlar ve dijital uçurumu ciddi bir tehdit olarak görmüyorlar. Türkiye toprakları belki petrol zengini değil ancak yeni yüzyılın petrolü veri ve biz kendi verilerimizin kontrolünü elimizde tutamıyoruz. Dijital uçurum sadece ülkeler arasında değil. Kişiler arasında da dijital uçurumlar artıyor. Önyargı obezi toplumlar ve veriyi bilgiye dönüştürebilen form tutmuş toplumlar birbirlerinden giderek farklılaşıyor. Bu şartlarda nasıl dijital uçurumu kapatabiliriz? Mesele bir imkan meselesi olmaktan çok ötede, dijital körlüğe tutulan kurumlar maalesef doğru bakış açılarına sahip olmaktan çok uzak. Dijital bilgiye erişim kaynaklarını sübvanse ederek dijital uçurumun kapatılmasına katkı sağlayabiliriz. Dünyadaki ülkelerin önemli bir kısmı mobil internet bağlantısı üzerinden Wikipedia erişimini ücretsiz olarak vatandaşlarına sağlıyor. Bilgiye rahat erişim dijital uçurumu kapatmanın yollarından biridir. Teknoloji geliştirebiliriz. Ancak teknoparklar yenilik üreten yerler yerine ucuz kira ve vergi indirimi sunan serbest bölgeler olarak görülüyor. Teknoparklardan çıkan ve nihai kullanıcıya ulaşmış icatların sayısı maalesef çok az. Örneklendirelim… Okul kitaplarının ücretsiz olduğu ülkede internet lüks tüketim kabul edilerek vergilendiriliyor. Vergi tahsilatı için kullanılan OGS ve KGS gibi sistemlerin tıkır tıkır işlediği bir ülkede içinde bulunduğumuz zamanın elektriği olan internet yüksek hızda sağlanamıyor. Mobil internet kullanımının hızla arttığı bir ülkede mobil teknoloji ürünlerinin içindeki yerlilik oranı sıfıra yakın. 90'ların ortasında vizyona giren La Haine filminde 'Önemli olan düşüş değil yere çarpıştır' diye bir replik yer alıyordu. Dijital uçuruma yuvarlanırken bu lafı aklımızda tutmakta fayda var.

Diplomasi öldü, yaşasın yeni diplomasi! Önceleri krallar için söylenen 'kral öldü yaşasın yeni kral' sözü bugün birçok alanda tekrarlanır oldu. 20. yüzyıla ait veya 20. Yüzyılda altın çağını yaşamış birçok kavram 21. Yüzyıla başında yeni kelimesiyle giriş yapıyor. Bu bir anlamda tıkanıklığın, diğer anlamda ise akışkanlığın, dinamizmin bir göstergesi…


Diplomasi özellikle 2. Dünya Savaşı'nın ardından altın çağını yaşadı. Soğuk Savaş ikliminde güç diplomasideydi. Askerlerin çözemediği sorunları üstün bir akılla çözüyorlar ve savaşın maliyetine girmeden istenilen sonuca barışla ulaşılıyordu. Ya da en azından öyle olması umuluyordu. Ancak istisnalar zamanla kural olmaya başladı ve hikaye farklı bir hal aldı. 'Diplomasinin öldü' tezini New York Times yazarlarından Roger Cohen dünkü yazısında işledi. Aslında yeni de sayılmaz, 2011'de yazdığı 'Diplomasinin Ölümü' başlıklı yazısıyla bu düşüncenin işaret fişeğini atmıştı. Değişen güç dengeleriyle paralel olarak diplomasi de biçim değiştiriyor. Önümüzdeki dönemde dijital diplomasinin, vatandaş diplomasisinin ve diğer yeni diplomasi çeşitlerinin daha fazla gündeme geleceği bir dönem olacak. B��yük şirketlerin ağırlığının hissedildiği kurumsal diplomasinin güçlenmesinin izlerine Google CEO'su Eric Schmidt'in Kuzey Kore gezisinde rastladık. Artık kümelenen gruplar da kendi diplomatik enstrümanlarını geliştirmeye devam edecek. Küresel ticaretin artması artık ülkeler arasındaki bağları toplumlar ve gruplar düzeyine taşımış durumda. Menfaat gruplarının geliştirdikleri diplomasi kültürüne sivil toplum da kayıtsız kalmıyor ve kendi diplomatik araçlarını geliştiriyor. İHH İnsani Yardım Vakfı'nın öncülüğünü yaptığı 'insani diplomasi' olarak tanımladığı kavram bunun öncü örneklerinden biri… Cohen yazısında ABD'nin eski Venezuela Büyükelçisi William Luers'in ilginç bir tespitine yer veriyor: ABD'nin Ortadoğu politikasının şoför koltuğunda Ordu ve CIA oturuyor. İletişimin hızla geliştiği bir dönemde bunun izahı çok kolay değil. Diplomasinin iletişimin gerisine düşmesi de yine yeni diplomasinin gerekliliğini ortaya koyuyor. Yeni diplomasi derken neleri anlamamız gerekiyor. Devletlerin diplomasi için yeni enstrümanları kullanması kadar devlet dışı unsurların diplomaside var olmasını anlamamız gerekiyor. Devletlerin Superman olmadıkları, Superman'i oynamadıkları bir dönemi anlamak gerekiyor. İletişim ağlarının yeni paradigmaları beraberinde getirdiklerini anlamak gerekiyor. Yeni diplomasi derken dijital dünyayı yeni durumun temel bileşenlerinden biri olarak algılamak gerekiyor. Yeni diplomasi kültürel ve sosyal çalışmaların toplumlar arasında köprüler kuracağını öngörmek demektir. Yeni diplomasi de uluslararası (devletler arası) ilişkiler kadar milletler arası ilişkiler de giderek daha fazla önem kazanacak.


Parlamentolar arası dostluk gruplarından daha fazlasını halklar arası dostluk grupları sağlayacak. Ülkeler arasındaki iletişim sıkıcı ve son kullanım tarihi belirsiz analizlerle değil güncel veri setleriyle gerçekleşecek. ABD başta olmak üzere devletler büyük ölçüde kendi tekellerinde tutuyor ve ancak yetersiz kaldıklarını hissettikleri anda sivil toplumla işbirliği geliştirme ihtiyacı hissediyor. Bu da ortaya verimsiz ve sürdürülemez bir işbirliği süreci çıkarıyor. Oysa küresel ticari kartellere karşı devletleri ve halkları savunmanın yolu diplomasiyi demokratikleştirmekten geçiyor. Diplomasi biçim değiştirirken devletlerin kendi rollerini yeniden tanımlamaları ve yapılandırmaları gerekiyor. İşe bir ucunda başlamak lazım. Türkiye'nin Sosyal Medya Ufku ve @cbabdullahgul

Twitter şimdilerde sosyal medya kelimesiyle nerdeyse eş değerde.

Facebook'u atlamış olmak istemem ama sosyal medyayı salladı denilen çoğu hadisenin vuku bulduğu yer Twitter…

Kimi gerçekçi kimi acil yargılar içeren Twitter değerlendirmeleri devam edip gidiyor. Bazı yazarlar kahvehane diye küçümsese de herkesin kendine bir sandalye çekip sohbete kulak kabartacağı cazip bir kahvehane…

İnsanların renkleri Twitter'da da kendini gösteriyor ve renkli bir ortam meydana geliyor. Kendi hesabıma şikayetim yok. Değişik profillerdeki kişilerle tanışmak ve diyalog kurmak insanı zenginleştiriyor.

Bunda yazar-çizer takımının Twitter'ı benimsemesinin, aktif kullanmasının etkisi büyük elbette. Bu kadar meşhur olunca kayıtsız kalınması mümkün değil. Cumhurbaşkanı ve vatandaşı 140 karakterde buluşturan bir ortam. Twitter, aynı zamanda Cumhurbaşkanı'nın sofrasına temsilcilerini konuk ettiği bir sosyal kesimi ifade ediyor.

Twitter'da herkes öğrenci ve herkes öğretmen. Nitekim Sayın Cumhurbaşkanı da sofrasına davet ettiği kişilerden çok şeyler öğrendiğini ifade ediyor. Yemeğe davet ettiği kişileri Twitter'da da takip etse eminim bu öğrenme süreci hızlanacaktır.


Twitter'ı kullanan bir cumhurbaşkanına sahip olmakla iftihar edebiliriz. Ancak bazı tuhaflıklar göze çarpıyor. Çankaya Köşkü'nde ağırlama nezaketi gösterdiği isimleri Twitter üzerinden takip etmemesini bulunduğu konumla açıklıyor. Kendi tercihleridir elbette. Ancak sosyal medya balkonundan halkın selamlandığı dijital bir bina değil. Herkese cevap yazmak elbette güç olabilir ama herkesi Çankaya'da ağırlamak da öyledir. Nasıl ki belirli kriterlere göre yemeğe davet etmek mümkün oluyorsa bazı kişilerle de sosyal medya üzerinden diyalog kurmak mümkün olacaktır.

Sadece Türkiye ile de değil, tüm dünyayla…

Cumhurbaşkanlığı makamı ülkemizi temsil ettiği için özellikle İngilizce hesap üzerinden dijital diplomasi faaliyetlerinde bulunulması faydalı olabilir. Sayın Cumhurbaşkanı dünyada en fazla takipçiye sahip liderler arasında yer alıyor.

Konuyu sadece Cumhurbaşkanı'nın diyalog kurmasına indirgemek başka şeyleri ıskalamayı beraberinde getirir.

Sosyal medyada belirli süreçlerin bir parçası olmak, olmazsa olmazlar arasında. Biliyoruz ki Cumhurbaşkanlığı bazı toplumsal projeleri himaye ediyor. Himaye edilen bu sosyal projeler için oluşturulacak etiketlerle (hashtag) 2 milyon 750 binin üzerindeki Twitter takipçisini bu süreçlere dahil edebilir. Instagram'ı iyi kullanan kişileri Türkiye'nin tanıtımı için birer elçi olarak kullanabilir. Tüm bunlar bir yemek masasına sığmayacak uzun konular ve eminim birçok değerli isim katkı sunmak için gönüllü olacaklardır.

Bunun için sofra daveti beklemeye de gerek yok. Her hafta bir etiket etrafında sosyal medya ve Türkiye'yi tartışmaya açsın. Örneğin #sosyalsağlık ile sosyal medya ve sağlık ilişkisi ele alınabilir. Eğitim için de #sosyaleğitim uygun olabilir. Bu konuda birikimi olan insanlar Cumhurbaşkanı'nın himayesinde ve elde edilen görüşlerden istifade edileceğinin rahatlığı içinde yepyeni fikirler sunabilir.

Zamanın ruhu her zaman ve her yerden etkileşime geçmeyi icap ettiriyor. Twitter'ı dijital bir günlük olarak kullanmak da güzeldir ama akıllıca hareketlerle izlenecek stratejiler eminim devletin birçok kurumu için yol gösterici, ilham verici bir nitelik taşıyacaktır. Bunun Cumhurbaşkanı'nın tweetlerini kendinin yazmasından çok daha önemli olduğu kanaatindeyim.


Cumhurbaşkanı, Çankaya Sofrası'nı tertip etmeseydi belki bu yazı ve içerdiği öneriler meydana çıkmayacaktı. Bu vesileyle kendilerine bu konuyu gündeme taşıdıkları için teşekkür ederim.

Dijital ekosistem ve avuç içindeki diplomasi

Teknoloji alanındaki gelişmeler sadece süreçleri hızlandırmakla kalmıyor. Aynı zamanda işlerin yapılma biçimine de köklü değişiklikler getiriyor. Dijital diplomasi bunlardan birisi… Diplomasi köklü geleneklere sahip bir alan ve değişimin görece olarak yavaş yansıması bir noktaya kadar anlaşılabiliyor. Dijital diplomasi dalgası başladığında temkinli davranan ülkeler birer ikişer bu alanda varlık göstermeye başladılar ve stratejilerini ortaya koydular. Daha önce sadece Twitter ve Facebook sayfalarından kurulan kısa vadeli iletişimin yerini orta ve uzun vadeli stratejik hedeflere bıraktığını görüyoruz. Dijital diplomasiden beklentiler farklılaştıkça kullanılan araçlar da çeşitleniyor. Dijital diplomasi klasik yaklaşımla mevcut diplomatik tezlerin konuların dijital ortamdaki muhataplara aktarılarak kalplerin ve zihinlerin kazanılması üzerinden ilerliyor. Bu bakış açısıyla her harici temsilciliğe paralel dijital izdüşüm olduğunda dijital diplomasi faaliyetleri yerine getiriliyor denebilir. Bu tanım yanlış olmamakla birlikte gerçeği tam olarak ifade etmekten uzak kalıyor. Diplomasi söz konusu olduğunda farklı araçları kullanmak gerekiyor. Bunu tam olarak hayata geçirmek de dijital ekosistemi kurmak ve yeşertmekle mümkün. Dijital ekosistem neyi kapsıyor? Diplomasinin asli aktörleri diplomatlar olmakla birlikte bugün ciddi bir paradigma değişikliği yaşanıyor. Artık farklı alanlardaki uzmanlar veya ilgili kişiler diplomasinin aktörleri haline geliyor. Artan ticaretle işadamları, küreselleşen medya iklimiyle gazeteciler, hızlı bilgi alışverişiyle akademisyenler ve dünyaya kulağını açan üniversite öğrencileri… Tüm bu aktörler yeni nesil diplomasinin ekosisteminde kendilerine yer buluyor. Nitekim ABD Dışişleri bu ekosistemi dijital araçlarla yönetmek üzere bir mobil uygulama geliştirdi. Diplomasi çalışmalarına dahil olmak isteyen kişilere adım adım rehberlik yapan bu avuç içi bilgisayar uygulaması sadece teknolojik bir kolaylaştırıcı olarak görmek yanılgı olur. Kadroya dahil olmak isteyen hevesli öğrencilerden gönüllü olarak çalışmalara destek vermek isteyen vatandaşlara kadar herkesi diplomasi sürecine dahil etmek isteyen bir çalışmayla karşı karşıyayız. Diplomasi artık sadece bir 'ürün' sunan bir 'sektör' olmaktan çok 'platform sağlayıcı' konumuna geçiş yapıyor. Türkiye'nin de bu geçiş sürecini dijital araçlarla yönetmek için gerekli hem teknik hem de insan altyapısı bulunuyor. Gerekli olan, potansiyeli enerjiye çevirecek dijital diplomasi sinir sistemini kurmak ve başarılı örneklerle bu sistemi beslemek. Bu sistemin kurulması ülkenin en parlak beyinlerini en özgün düşüncelerini Türkiye markasına destek vermek üzere bir araya getirecektir. Üzgünüm, sadece sosyal medyada var olmak artık dijital diplomasi için yeterli değil. Sürükleyici bir kurgunuz ve makro hedefleriniz yoksa sosyal medya seviyesi gittikçe düşen bir forum alanı olmanın ötesine geçemiyor. Altyapı kurmadan yapılacak tüm çalışmalar gecekondu mantığının bir yansıması olacak ve kısa bir süre sonra çözümün değil sorunun bir parçası olacaktır. Diplomasiyi avuç içine


almak sadece akıllı telefonlara uygulama yüklemek değil çözümü hızlandırmak ve günümüz dünyasının diliyle konuşmak anlamına da geliyor. Türkiye'nin kendi gücünü ve enerjisini dijital diplomasi alanına taşıması ancak uzun vadeli bakış açısı ve stratejilerle mümkün olacaktır. Türkiye geçirdiği dönüşümü dijital hızda anlatamadığı sürece dönüşüm öncesinin bakış açısıyla değerlendirilmeye mahkumdur ve bu da hak etmediği bir karşılıktır.


Bahçeşehir Üniversitesi IL5805 Dersi Notları 3