Issuu on Google+

Editörden

“Akılsız köpeği yol kocatırmış.”

Alp Aslan Dünya gerçekten küçük mü? Acaba yaşamlarımız bazen kesişen, bazen de paralel bir şekilde seyreden ve hiçbir zaman kimi hayatlarla temas etmeyen kırık çizgiler gibi mi akıyor? Veya bizden çok uzak kimi hayatlarla kesiştiğimizde acaba bir başka paralel evrende bambaşka bir hayat mı sürdürüyoruz? Hayatlarımızı seçimlerimiz mi belirliyor, yoksa zorunluluklarımız mı? Hayat, hayatın anlamı derken sorular uzayıp gidiyor... Gezenti, bu soruların yanıtlarını ancak hayatın içinde, bambaşka iklimlerde yaşayan insanların geçmişinde ve bugününde bulabileceklerine inanan hayalperestlerin bir araya gelmesiyle ortaya çıktı. İşin başından beri biliyorduk ki dünyadaki milyarlarca insana oranla şanslıydık, zira gezebilmek sadece tercihlere ve cesarete değil, aynı zamanda kişinin olanaklarına bağlı. Bu bilinçle başladığımız dergi projesinin amacı da hayata dair sorularımızı ve bulabildiğimiz yanıtları paylaşmak olarak belirginleşti; çünkü anlamıştık ki paylaşım olmadığında, empati kurulmadığında, gezmek boş ve bencil bir eyleme dönüşüyor. Biz hayalci gezentilere sorarsanız, hayat kendi başına değil, hep birlikte yaşayınca güzelleşiyor. Burada bir tespit yapmak gerekiyor, o da gezmek eyleminin iki farklı türde insan tipi yarattığı: turist ve gezgin (her ne kadar TDK aksini iddia etse de). Turist sözcüğü çoğumuzun zihninde artık sadece tüketim ve kirletme kavramlarını çağrıştırıyor. “Gezgin” ise, basit bir deyişle, daha çok tanıma ve anlama isteğini. Gezmenin ne yazık ki lüks olduğu dünyamızda bu olanağa ve isteğe sahip olmak gezgin olmaya yetmiyor; hayatla ilgili bir derdiniz yoksa görülen diyarlar arkadaşlara gösterilecek fotoğraflar toplamından fazla bir şey ifade etmiyor. Mesele, bir turist gibi tüketerek, sadece eğlenmeye, tüketime odaklanıp kültürel, insani ve de politik etkileşimden uzak durmak yerine, gezilen yerleri bir gezgin gözüyle değerlendirmek, politik ve tarihsel yaşamın tanığı olmak, sadece baskın kültürü de değil aynı zamanda alt-kültürleri, muhalif eğilimleri ve de en önemlisi oradaki sıradan insanları tanımaya, anlamaya çalışmak. Gezgin sadece basit bir gözlemci değil bizim için, hayatın akışına müdahale edebilen, insanlarla içtenlikle kaynaşabilen bir yoldaş. Onun isteği kurulan bu empatiyi hem diğer gezginlerle, hem de gezme imkanı veya fırsatı olmayan insanlarla paylaşmak, daha fazla paylaşabilmek için durmadan, bıkmadan kendisini geliştirmek. Bunu yaparken de insan varoluşunun bir parçası olarak insanı sevmeyi öğrenmek, dünyadaki canlı cansız tüm varlıklara saygı duyabilmek ve nihayetinde, evrenin sonsuzluğunda bir toz zerreciğinden bile küçük olduğunun farkında olarak, her şeyle bir olduğunun da bilincine varabilmek. Gezmek insana bir çok farklı şey kazandırabilse de, önemli olan önyargılardan arınıp kendini akışa vermek, yaşamla uyumlu olabilmek.

Hayatın akışındaki uyuma kendimi bırakmaya çabalarken kimi zaman rahmetli babaannemin benim için söylediği, yazının başında alıntıladığım sözü aklıma gelir. Hatırladığım zaman bazen sadece hafif bir tebessümle geçiştiririm, ama bazen de, derinliğinde kaybolurum. Zira bu alaycı söz muhtemelen, bütün hayatı sadece köy ve tarlalar arasında geçen babaannemin, insan varoluşunu tanımak için gezmenin çok da gerekli olmadığı yönündeki fikrinden kaynaklanıyordu. Hayatı her ne kadar yirmi kilometrekarelik bir alanda geçmiş olsa bile doğayı, doğumu ve ölümü benden çok daha iyi biliyordu. Zaten pek tekrarlamadan anlattığı hikayeleri bunu ispatlayan bir bilgeliğe sahipti. İnsanların hikayelerini dinlemek önemlidir, çünkü hikayeleri yaratan, bu sözünü ettiğim sorulara aranan yanıtlardır çoklukla. Hikayeleri dinledikçe, aslında hep kendi sorduğumuz soruların yanıtlarını arasak da, yeni sorularla da karşılaşmak güzeldir. Bize hüzün veren, herkesin hikayesini dinleyememek, bir yandan da bunun bilincinde olmak. Maksat duyabildiğimiz bütün hikayeleri paylaşmak, paylaşırken de herkese kendi hikayeleri olduğunu ve bu hikayelerin ne kadar önemli olduğunu hatırlatmak. Bu hikayeler bazen farklı gibi görünen bir dünyanın yaşamları ile kesişebilir, şaşkınlık veya merak uyandırabilir, en önemlisi de, kaynaştıkça, paylaştıkça güzelleşir, zenginleşir. Zaten bu değil midir hatırlamak veya öğrenmek istediğimiz? Hepimizin değerli olduğu ve yaşamımıza sahip çıkmamız gerektiği, elbette ki başkalarının yaşamlarına saygı göstererek ve yaşamı severek? Hikayeleri anlatmak da güzeldir. İyi okumalar. alp_asla@yahoo.com FOTOĞRAF: MUSTAFA KARAKOYUN

EPG

GEZENTİ Paralel Evrenler

1


GEZENTİ Paralel Evrenler

İçindekiler

1

Editörden

4

2000’li Yıllar Gezme ya da Yazarlığı

5

Yapım Aşamasında: Bangalore

Alp Aslan

Bora Ercan

Emren Meroğlu

10

Melekler Şehri Los Angeles

13

Şehr-i Universal

Tuğba Beyaz

Zeynep Akçay

2

GEZENTİ Paralel Evrenler

Montriyal - 1. Bölüm Emren Meroğlu

s.

Melekler Şehri Los Angeles Tuğba Beyaz

s.

10 Şehr-i Universal Zeynep Akçay

s.

13

Meksika’dan Bize Kalanlar Pınar Oğuz Ekim - Mehmet Umut Ekim

s.

42

Röportaj: Yolun Akrobatı - Juan Villarino Ozan Keysan

s.

26

14

Emperyal Başağrısı

18

Tekmili Birden: Kopenhag’ta Gazete Dağıtmak

26

Röportaj: Yolun Akrobatı-Juan Villarino

29

Son Ekotopya!

35

Elde Var Bir Ülke: Hindistan

Ahmet Çinici

Serhan Mersin

Ozan Keysan

Can Başkent

Özgür Kınık

53


Tekmili Birden: Kopenhag’da Gazete Dağıtmak Serhan Mersin

s.

18

Kaili ile Gezinti Niyazi Ulaş

s.

45

Yötebori’de Bir Angaralı Aslı Oflaz

Emperyal Başağrısı Ahmet Çinici

s.

s.

38

14 Elde Var Bir Ülke: Hindistan

Son Ekotopya! Sevilla’ya Yolculuk Mehmet Umut Ekim

s.

Can Başkent

s.

Özgür Kınık

29

s.

35

49

Yapım Aşamasında: Bangalore Emren Meroğlu

38

Yötebori’de Bir Angaralı

42

Meksika’dan Bize Kalanlar...

45

Kaili ile Gezinti

49

Sevilla’ya Yolculuk

53

Montriyal - 1. Bölüm: Kim Bu Türk?

Aslı Oflaz

Pınar Oğuz Ekim - Mehmet Umut Ekim

Niyazi Ulaş

Mehmet Umut Ekim

s.

5

56

Bacasız Sanayi Turizm...

58

Paralel Evrenler

61

Kitap/Dergi: Martin Mystére

63

Gezgin Kamera: Stroszek

Ahmet Beyaz

21 Aralık 2008

Alp Aslan

Emren Meroğlu

Emren Meroğlu

GEZENTİ Paralel Evrenler

3


2000’li Yıllar

Gezme ya da Yazarlığı Bora Ercan Şu kapitalizm fiziksel ve kültürel coğrafyayı da pornografik ve kolaycı yöntemler kullanarak insanların hizmetine sundu. Her seferinde daha ne olabilir ki diye düşünürken hep bir sonrasının gelmesini, benim gibi para zekası kıt bir insan için anlaması zor. Türkiye’de, son dönemlerde yayınlanan o mükemmel tasarımlı, güzel resimli, baskı kalitesi yüksek seyahat dergilerine baktıkça bu sonuca ulaştım. Tabii bu dergilere sadece baktım, pek de okuyamadım. Nasıl ki yemek fotoğrafları tadından daha güzel görünüyorsa kuşe kağıtta, ey teknoloji sen nelere kadirsin, doğup büyüdüğüm Alaybey mahallesi bile öyle güzel görünüyor gezi dergilerinde. İnsanın canı baktıkça yemek istiyor, baktıkça gezmek istiyor, hem de daha daha çok... Nasıl ki Kuzey Avrupa’nın işçi sınıfı İspanya kıyılarına yaz aylarında kitlesel bir şekilde akın ederek “Sun, Sea, Sex” olarak tanımlanan bir turizm şeklini oluşturduysa, bembeyaz yakalılar için de farklı tipte seyahatler de artık gündemde. Artık beş yıldızlı oteller yetmiyor. Sürekli başka yerler bulunmalı, yeni mekanlar üretilmeli. Bu yerler olabildiğince steril ve halktan uzak olmalı, hatta o yerlerin halkı da benzer oranda steril olmalı. Böyle dergilerde gördüğüm 48 saatte şu kent, ne zaman ne yapılmalı, nerede ne giyilmeli türü başlıklar, 90 dakikada Freud kitaplarını anımsatır bana. Aslında zaten hedef kitle de alışkın bu tür formüllemelere: karın kaslarınız için şu hareketler şu kadar süreyle yapılmalı, orgazmın sınırlarını aşmanın yolları, neyi neden ve ne zaman yemeli, türü bitmek bilmez yazılarla dolu dergiler.... Diğer bir taraftan da adları İngilizce ama içeriği Türkçe olan bu yayınlarda yer alan yazıların çoğu da çeviri olduğu için ortaya garip okumalar çıkıyor. Böylesi dergilerde yer alan yemek tariflerinde, örneğin ülkemizde bulunmayan bir sürü ürün de yer alıyor. Koca bir saçmalıklar toplamı değil mi? Eskiden sözleyecek sözü olan dergi çıkarırdı. O dergiler, kıt para kaynaklarıyla, ama büyük çabalarla var edilirdi. Örgütler, dernekler,

4

GEZENTİ Paralel Evrenler

kurumlar dergileriyle vardı. Şimdiyse dergiler tüketim toplumunun lokomotifi gibi para kazanma araçlarından sadece biri... Dergi konusuna daha derinlemesine belki başka bir yazıda girilebilir, şimdi biz yol halimize dönelim. Bütün bu yukarıdaki örneklere paralel, ölmeden önce görülmesi gereken yerler listesi saçmalığı da sorgulanabilir. Kim ve nasıl karar verir bu işlere bilinmez. Elbette o yerler de herkes göre göre bir garip yerler olmuştur zaman içinde. Kendileri gitmiş adları kalmıştır kala kala. Çok değil yirmi yıl önce seve seve gittiğimiz Bodrum, Marmaris artık bizim için gidilmemesi gereken yerler listesinde. Bu düşüncelerle artık gittiğim yerler hakkında yazamaz oldum. Eskiden sevdiğim yerlere dostlarımın da gitmesini ister “gidin görün oraların tadına varın,” diye çok da konuşurdum ortalıklarda. Artık keşfettiğim ücra köşeleri ifşa etmeyerek kendime saklamaya karar verdim. Siz de bulun kardeşim! Bencilce bir davranış bu, biliyorum, ancak emeksiz yemek olmaz, bu noktada nasıl turistle gezgini ayırıyorsak anlayış olarak, gezginle de kaşifi ayırmalıyız. Öyle elde “lonely planet” gezmekle kaşiflik olmuyor. Elbette bu çağda nereyi, nasıl keşfedeceksin sorusu yöneltilir insana. İnternetin, cep telefonunun girmediği bir köşe bucak kaldı mı? Burada sözünü etmeye çalıştığım keşif, kimsenin bilmediği bir yeri bulmak, ortaya çıkarmak değil. Gidilen yerin neresi olduğu da ikinci planda. Asıl konu, içimizde o ana kadar bilmediğiniz bir şeyleri keşfetmemiz; yeni sevinçler, tedirginlikler, eskiden kalma, kafada dönüp duran ama bir türlü kendini ortaya koyamayan bir düşüncenin, tasarımın, arzunun tanımlanabilmesi, şekillenebilmesi. Tabii bilgilenmek ve haz duymak bütüncül olarak. İşte, belki de “gezi kitabı diye aldık kitaplarını, gezemesek de gezmiş gibi oluruz ya da bir fırsatını bulur, yollara çıkarız,” diyenlerin kitaplarımı okuduktan ya da yarım bıraktıktan

sonraki hayal kırıklıkları bunun sonucu. Yola çıkan insan kendine daha çok döner ve dünyayı yerleşik olduğundan daha başka algılar. Hala daha kafası evindeyse yola falan çıkmamış demektir. Yoksa aç National Geographic kanalını, binlerce dolar ödeyip safariye katılmana, okyanusların derinliklerinde gezinmeye gerek olmadan evinde karnın tok sırtın pek, gez dur. İşin bir de ideolojik boyutu var tabii. Geçtiğimiz ay Paris sokaklarında bir eyleme rastladım. Malum, solcular eylem yapınca İstanbul’daki turistler bile dayak yer, bizim yediklerimizin haddi hesabı yoktur... Fakat muasır medeniyet seviyesinde eylem yapmanın öncelikle bedendeki hormonal dengeye büyük yararı olduğunu bir kez daha anladım. Eylem, Fransa’daki azınlık haklarıyla ilgili Sarkozy karşıtı bir eylemdi. Bu arada La Haine - Nefret adlı filmi birkaç kez izlemiş, Fransız polisinin, gettolarda, özellikle Kuzey Afrikalılara yaptıkları hakkında fikir sahibi olmuştum. Ama her nasılsa bu eylemde polisler trafiğin akışını düzenleyerek eylemcilere yardımcı oluyorlardı. Paris sokakları boydan boya kimi zaman dans ederek –ki Afrikalılar çoğunluktaydı eylemde ve onlar da geleneksel giysileri ve müzikleriyle oradalardı– kimi zamansa sloganlar atarak geçildi. Fransızca bilmeden bütün sloganları anladım, demek ki solculuk evrenselmiş. Paris’teki birçok turist de şu iki katlı üstü açık otobüslerin üzerinden eylemin fotoğrafını çekti. Eylem bile neredeyse turistik bir malzeme haline geliyordu. Sanıyorum artık gidilen yerin cafelerinden, restoranlarından, otellerinden, ana caddelerinden değil de artık ara sokaklarından, insanlarının yüzlerinden, damarlarımızdaki kanın içimize çekilen havayla renginin değişmesinden, o şehrin zanaatkarlarından, bilemediğimiz yazarlarından, ressamlarından söz edilen yazılar okumak istiyorum. EPG


Yapım Aşamasında

Bangalore

Emren Meroğlu Karnataka Eyaleti – Hindistan Uçağım Bangalore havaalanına indiğinde, bu şehirde ne bulabileceğim konusunda pek de bir fikrim yoktu. Daha önce ne Hindistan’a, ne de Türkiye’nin doğusundaki herhangi bir ülkeye ayak basmış acemi bir “iş gezgini” olarak tek bildiğim, Hindistan’ın ışık hızıyla büyümekte olan bilişim endüstrisinin kalbinin burada attığıydı. Bangalore’a varır varmaz ilk öğrendiğim şey ise şehir yaşamının hemen her boyutunun bu hızdan nasibini almış olduğuydu – ikide bir sıkışan trafik dışında...

GEZENTİ Paralel Evrenler

5


BRIGADE ROAD: BANGALORE’UN İSTİKLAL CADDESİ

Turistik cahilliğim bir yana, önceki üç haftayı tatilde, dünyadan bihaber geçirdiğimden olsa gerek, diğer her konuda da hazırlıksız yakalanmıştım. Havaalanından otele nasıl gidecektim, taksi kaç para tutardı ve o parayı nereden çekerdim, ortalıkta neden tuvalet yoktu gibi sorularımı yöneltecek bir muhatap ararken, çıkıştaki kalabalığın ortasında beni bekleyen meslektaşım Mohan’ı buldum. Neyse ki her şey çoktan düşünülmüş, hatta Mohan’la daha önce tanışmış olmamıza rağmen hemen yanı başında dikilmekte olan taksi şoförünün eline üzerinde ismim yazılı bir kağıt tutuşturulmuştu. Sonraki günlerde sayısız kez aksine şahit olacak olsam da Hintliler üzerine ilk ve en desteksiz saptamamı hemen orada yapıverdim: eşeğini sağlam kazığa bağlayan insanlardı bunlar. Bir haftalık iş takvimimin ve acil durumda aranacak numaraların listesinin üzerinden geçip arabaya atlamamızdan sonra, Mohan hemen Bangalore’a ve genel olarak Hindista’a dair her yabancının bilmesi gerektiğine inanılan binbir gerçeği sıralamaya koyuldu. Öncelikle asla ve asla musluk suyu içmemeli, sokakta satılan her türlü yiyecekten de uzak durmalıydım. Kokoreç ve midye dolma bağımlısı bünyeme gayet ters gelen bu ikinci öneriyi her ne kadar protesto etsem de, Mohan nazikçe açıkladı: “Alışkanlık meselesi. Muhtemelen restoranlardaki yemeklerin baharat oranı bile zorlayacak mideni.” Gönüllü rehberim tam da daha birkaç ay önce hizmete girmiş olan Bangalore’un yeni uluslararası havaalanından ve şehri havaalanına bağlayan gıcır gıcır otoyoldan laf açmıştı ki, bir türlü susmayan korna seslerinin nedenini merak ederek arabanın camından dışarı bir göz atmamla beraber hemen Hint ulusuyla ilgili ikinci (ve de bu sefer gayet geçerli olan) saptamama ulaştım: bu Hintliler Türkler’den bile daha çılgın sürücülerdi. Her ne kadar iki yönde üçer şeritli gayet geniş bir otoyolda seyrediyor olsak da, anlaşılan Bangalore’un şoförlerine koca dünya bile dar geliyordu. Hemen her aracın şerit çizgilerini ortalaması bir yana, önünüzde giden aracı geçmek için tek geçerli yol sözkonusu taşıtın arkasına taciz derecesinde yaklaşıp ısrarlı bir şekilde kornaya asılmaktı. On beş saniye ila bir dakika arasında devam edebilen bu sürecin ardından öndeki sürücü o andaki halet-i ruhiyesine göre ya sağa ya da sola çekiliyor, arkadan gelen araç da duruma göre bazen sağlıyor, bazen solluyordu. Beni gerçekten şaşırtan ise, trafiğin bütün bu agresif hallerine rağmen kimsenin arabaları yol kenarına çekip bagajdan levyeleri çıkartacakmış gibi bir görüntüsü olmamasıydı. Hiçbir şoförün yüzünde bırakın sinirli bir ifadeyi, herhangi bir hırs belirtisi

6

GEZENTİ Paralel Evrenler

bile görmüyordum. Hindistan’dan ayrılmadan muhtelemelen çözülemeyecek muammalar listeme de böylece ilk notu düştüm: bu kadar kaosun ortasında bu denli sakinlik nasıl mümkündü? Otuz kilometrelik yolu iki buçuk saatte kat edip şehir merkezine ulaştığımızda, akşamüstü işe gitmeden önce şehri keşif turuna çıkma hayallerim de suya düşmüştü. Yorgunluktan bayılmak üzereydim ve sanki hepsi sokaklara dökülmüş olan altı küsur milyon nüfusuyla Bangalore pek de insanı dinlendirecek bir yere benzemiyordu. Otele varır varmaz çok da suçluluk duymadan kendimi yatağa attım. Gezmek için daha önümde beş koca gün vardı; ne de olsa işe her gün akşamüstü altıda başlayacak, sabah ikiye kadar çalışacaktım. … Son yıllarda Bangalore çok uluslu şirketlerin gözdesi olduğundan, ofis işlerinde akşamüstü, hatta gece saatlerinde işbaşı yapmak oldukça yaygın. Bu işyerleri genelde yirmi dört saat açık; amaç hem saat farkından yararlanıp Kuzey Amerika ve Avrupa’nın çalışma gününü uzatmak, hem de batıdaki ofislerle aynı saatlerde (yani, Bangalore saatiyle geceyarısında) ama çok daha ucuza çalışmaktan başka bir şansı olmayan kalifiye işgücünü kullanmak. Batılı yatırımcıların Hindistan’a ilgisinin diğer bariz nedenleri de herkesin halihazırda İngilizce bilmesi ve fazla mesai ücretinin neredeyse duyulmamış bir kavram olması. Dışarıdan bakıldığında amansız bir sömürü düzenini andıran bu görüntü, oralı meslektaşlarımı çok da rahatsız etmiyordu. Mohan’a bu konuda ne düşündüğünü sorduğumda, kendisi gibi bir çok genç profesyonel için önceliğin ekonomik kazanımlar olduğunu anlatacaktı. “On beş yıl önce Bangalore’da çoğu insan işsizdi” diyordu. “Aradan geçen zamanda nüfusumuz üç katına çıktı ama şimdi hem çalışmak isteyen herkese iş var, hem de maaşlar katlanarak arttı. Hindistan’ın kalkınmak için bu paraya ihtiyacı var”. Ucu uzun vadede toplumsal refaha ve ekonomik bağımsızlığa çıkacak bir kazanımdan umutluydu. Şehri gezerken hemen her köşede gözüme çarpan yoksulluğa tanık oldukça Mohan’ın bu sözlerini sorgulamadan edemedim. Altı şeritli otoyollar, gösterişli alışveriş merkezleri, ya da şehir GANDİ YOLU’NUN İKİNCİ KATI


merkezinin en işlek caddelerinden birinin tepesine ikinci katı çıkan metro inşaatı Bangalore’a akmakta olan ekonomik refahın toplumun geneline yayıldığının kanıtı sayılabilir miydi? Yoksa karın tokluğuna çalışan çoğunluğun zaten faydalanamayacağı bir kalkınma mıydı bu? Bu soruların cevabını geceleri sözkonusu çok uluslu şirketlerden birinde, gündüzleri de araştırmacı turist kıvamında geçirerekten bulamayacağımı biliyordum. Emekli olur olmaz ilk iş Hindistan’a geri gitmeye karar verdim. Bir de en kısa zamanda emekli olmaya. … İkinci günümün sabahında diğer iş arkadaşım Vivek beni otelden almaya geldiğinde artık şehri doğru dürüst gezmek için sabırsızlanmaktaydım. İlk gün sadece işten önce kısa bir yürüyüşe çıkmış, akşam yemeğinde oldukça lüks bir restorana götürülmüş, iş çıkışında ise otelim on dakikalık yürüme mesafesinde olmasına rağmen binbir türlü ısrarla çalışanları her saatte evlerine bırakan servis araçlarından birine bindirilmiştim. Sabahın ikisinde tek başıma yürümemi istemiyorlardı. Vivek’e derdimi anlatamamış olsam gerek, onun da beni ilk götürdüğü yer şehrin en Avrupai alışveriş merkezlerinden Bangalore Central oldu. Önce kibarca şık İtalyan pabuçlar ve Samsonite marka bavullar için herhangi bir bütçeye ve eğilime sahip olmadığımı anlatmaya çalıştım, ama bugünkü rehberim bana Bangalore’un temiz yüzünü göstermek konusunda ısrarcıydı. Vivek’in gönlünü edip on beş dakika sonra alışveriş merkezinden çıktığımızda, yedi senedir Kanada’da yaşadığımdan alışveriş merkezlerinden gına geldiğini, aslında “gerçek” Bangalore’u görmeyi tercih ettiğimi açıkça belirtmekten başka çare yoktu. “Tabii ki göreceksin,” dedi, “bilim müzesinden başlayabiliriz.” Uysal bir misafir olup konu üzerinde durmamaya karar verdim. MG (Mahatma Gandi) Yolu`na çıkıp müzeye doğru yürümeye başladığımızda şaşkınlık içindeydim: geniş bulvarın ortasına on metrede bir devasa Yunan sütunları inşa ediyorlardı. Vivek sütunların yolun üzerinden geçecek olan hafif raylı sistemi taşıyacağını ve bu yeni metro projesinin şehrin trafik sorununu VİSVESVARAYA MÜZESİ’NDE TEKNOLOJİ TARİHİNİN YAPITAŞLARI GÖZLEM ALTINDA

HİNDİSTAN’DAN BİR OTOYOL KLASİĞİ: YOLU YAPTIRAN POLİTİKACILAR, ONLARA MÜTEŞEKKİR OLAN “KİTLELER” VE DİĞERLERİ PANOLARDA...

biraz olsun hafifleteceğini anlattı; ama neden bu kadar şaşırdığıma bir anlam veremiyordu. Açıklamak için fotoğraf makinemi çıkarıp Assos’taki Athena Tapınağı’nda çektiğim fotoğrafları göstermem yeterli oldu. Maaile ziyaret edilmesi adetten olan Visvesvaraya Endüstri ve Teknoloji Müzesi ve yanıbaşındaki mini kuş cenneti Cubbon Park tüm önyargılarımı yerle bir edip Bangalore’da insanların ne menem bir hayat yaşadığına dair önemli ipuçları verse de, beni günübirlik şehir turumuza asıl ısındıran Vivek’in mahallesine gitmek için bir “oto”ya atlamamız oldu. Uzun ismi “auto rickshaw” olan, scooter’ın biraz hallicesi bu üç tekerlekli taksiler (ya da triportörler) Bangalore yollarının gerçek efendileri. Sürücüleri ortalamanın üzerinde çılgın olmakla birlikte, otolar bunaltıcı sıcakta trafiğe mümkün olduğunca az takılaraktan püfür püfür gezmek için bire birler. Her ana caddede yüzlercesini görebileceğiniz bu minyatür bineklerin yollardaki tek rakibi ise “iki tekerli” tabir edilen bildiğiniz motosikletler. Teker sayısının azlığı sizi yanıltmasın; taksinize makas atıp gözden kaybolan bir Honda’nın üzerinde dört kişilik bir aile seyahat ediyor olabilir. Vivek’in mahallesinde otodan indik ve yolun iki yanındaki rengarenk tezgahları geride bırakıp daracık sokaklarda yürümeye başladık. Semtin ve sokaktaki herkesin mütevazi halleri, iki saattir vaat edilen öğle yemeği konusunda beni umutlandırmaya başlamıştı. Bangalore’un en özgün lokantası bu sokaklarda olmalıydı; dünyanın başka hiçbir yerinde tadamayacağım lezzetlere kavuşmak üzere olduğumdan emindim. Ta ki yolumuzu başka bir ana caddeye çıkaran Vivek’in peşi sıra soluğu Pizza Hut’ın kapısında alana dek. “Benim en sevdiğim pizzayı burası yapıyor,” diyordu Vivek. “Hem de mutfakları çok temiz.” Bu sefer hayalkırıklığına uğramadan Puncap tarzı pizzamı keyifle mideye indirdim. İlk şehir seferimin sonunda nihayet anlamıştım ki, Pizza Hut da “gerçek” Bangalore’un vazgeçilmez bir parçasıydı. … Sonraki günlerde şehrin her köşesini tutmuş olduğunu fark ettiğim Pizza Hut’lar, ya da MG Yolu’nda yan yana dizilmiş beş yıldızlı otel grupları, Hint usülü (post-)moderniteye dair ancak yüzeysel ipuçları veriyor. Her şeyden önce, yüzlerce yılı batılıların sömürgesi olarak geçirmiş bir ülkede batılılaşma ve modernleşme kavramları, toplumsal ilerleme/yozlaşma ikileminin ötesinde bambaşka çağrışımlara sahip. Hintliler

GEZENTİ Paralel Evrenler

7


açıklıyor Stanford mezunu yöneticimiz. “Yoksa tıpkı Afrika’daki gibi her etnik grup birbirini boğazlıyor olurdu bugün.” Mohan’ın ilk günkü uyarısının aksine midem her türlü baharata uyum sağlamış durumda; her gün acı yeme rekorlarımı baştan kırmaktayım. Ama yöneticimizin bu sözlerini sindirmekte zorluk çekiyorum. … Hindistan’daki son günümde Mohan ve Vivek’le beraber arabaya atlayıp Karnataka eyaletinin kültürel başkenti denilen Mysore’a doğru yola çıktığımızda hazırlıklıydım. 150 kilometrelik yolu üç buçuk saatte alacağımız konusunda bilgilendirilmiş, Google canavarı Vivek tarafından işyerinde araştırılıp çıktısı alınmış elli sayfalık bir Mysore tarihçesi ve gezi rehberiyle donatılmıştım. Ama ilk sayfayı okuduktan sonra el yapımı kitapçığımı bir kenara bırakıp yolu izlemeye koyuldum; nasıl olsa Vivek gün boyunca usanmadan görülmesi gereken her yapıyı parmağıyla işaret edecek, takip edeceğimiz güzergahı ise yanında getirdiği defterine defalarca, aklına esen her değişiklikten sonra tekrardan çizecekti. Yön duygusu kuvvetli bir arkadaşa benziyordu. OTOYOL KENARINA KONUŞLANMIŞ AMANSIZ HİNDİSTAN CEVİZİ SATICIMIZ

batılıları zaten çok iyi tanıyorlar ve önceleri dış dayatmanın, şimdiyse daha çok iç dinamiklerin zorunlu kıldığı bu alışılmış değişim süreci karşısında en milliyetçileri bile kendilerini bir tehdit altında hissetmiyorlar. Diğer yandan, değişime ses çıkarmamak, rüzgara kapılıp kimliklerini kaybetmek anlamına da gelmiyor bu toplum için; ne de olsa ilk esen rüzgar bu değil. Şehir her gün yenilenedursun, görünüşe aldanmamak gerekiyor. İpek sarisi motosikletinin arkasında dalgalanan yaşlı teyze, ya da porselen tabaklarda sunulan lüks pilavlara daldırılan parmaklar, başka diyarlarda icat edilmiş modern hayatın özünde geleneksel olan bu topluma birkaç beden bol geldiğinin kanıtı değil. Aksine, bu simgeler, çoğu yönü sürekli değişmekte olan gündelik bir varoluşa karşı istisnai bir duruşun göstergeleri. Bu açıdan baktığınızda açıkça görüyorsunuz ki asıl asimile edilmiş olan Hintliler değil, modernitenin kendisi. Ne Britanyalılar’ın ne de teknoloji bağımlısı hayat tarzının Hint toplumlarını tekdüzeleştirmeyi başaramamasının başta gelen nedenlerinden biri bu topraklardaki binlerce yıllık kültür ve medeniyet birikimiyse eğer, bir diğeri de Hindistan’ın kendine özgü çok kültürlü, çok uluslu modernleşme süreci. Batı eğitimi almış olanların yarı alaycı bir tavırla dillerine doladıkları “bu ülkeyi birlikte tutan tek şey İngilizce” saptaması kulağa klişe gibi gelse de, bin beş yüzden fazla dil ve lehçenin konuşulduğu bu ülkede sembolik bir öneme sahip. Özellikle de Bangalore kadar kozmopolit ve çoğunluğu göçmen olan bir şehirde, tanıştığınız herkesin kökeninde başka bir etnik grup var ve dört, beş dil bilmek sıradan sayılıyor. Ülkenin birinci resmi dili olan Hintçe (ikincisi İngilizce), okullarda zorunlu olarak öğretiliyor olsa da, sadece küçük bir azınlığın ana dili. Peki nedir gerçekten dünya nüfusunun altıda birini barındıran bu ülkeyi bir arada tutan, merak ediyorsunuz. “İngilizler’den geriye kalan tek olumlu miras olan liberal kayıtsızlık,” diye

8

GEZENTİ Paralel Evrenler

Utanç verici gezgin soruları listemde bir numaraya yerleşecek olan tahkikatımı da o sabah gerçekleştirdim: yolun iki yanını çeviren palmiye ağaçları acaba buraların doğal bitki örtüsü müydü? Ne de olsa Güney Hindistan’daydık ve Bangalore’un tropik halleri gözümden kaçmamıştı. Yok, hayır, doğal falan değildi bu örtü, hepsi tarlaydı. Ayrıca, ki bu noktada arka koltuğa başını çevirmiş olan Mohan’ın güneş gözlüğünü bir parmak aşağı çekip dramatik bir mola verdiğini belirtmek isterim, sözkonusu ağaçlar palmiye değil, Hindistan cevizi ağaçlarıydı. Neyse ki tam o anda Vivek yardımıma yetişti: Hindistan cevizi de nihayetinde bir palmiye türüydü. Hemen saha çalışmasına geçmeye karar verdik ve yolun kenarında durup oradaki bir tezgahtan birer taze Hindistan cevizi kaptık. Kamasıyla cevizlerin başını bir hamlede uçuran çevik satıcı, elimize de birer plastik kamış tutuşturdu. Mysore’a varmadan önceki ilk durağımız İngilizler’e karşı direnişiyle ünlü Tipu Sultan’ın idari başkenti Srirangapattana oldu. Bu küçük kasabaya akın etmiş olan kalabalıkla birlikte RANGANATHASWAMY TAPINAĞI


yekvücut gezerken her ne kadar “ben turist değilim aslında, geçerken şöyle bir uğradım” ayağına yatmaya çalışsam da Mohan peşimi bırakmıyor, kah Sultan’ın sarayının bahçesinde bir laleyi koklarken, kah zindanda kendimi prangalarken poz verdirtmek için türlü Bizans oyununa başvuruyordu. Yine de, Sultan’ın camisinin ardından görkemli Ranganathaswamy Tapınağı’na vardığımızda havaya girmiştim. Önünde yaklaşık bir milyon Hindu hacının sıraya girmiş olduğu meşhur Vişnu heykeline ulaşamasam da, bir rahibin “gel gel, kutsal su” diyerek pazarladığı suyu avcuma alıp adet olduğu üzere dudaklarıma sürdüm ve kalanıyla saçlarımı ıslattım. Tapınaktan ayrılmadan önce yere oturup beş dakika soluklandık. Öğrendim ki, ziyaret ettiğimiz eve saygı göstermek anlamına geliyordu bu, tıpkı misafirliğe gittiğin bir yerden bir kahve içmeden ayrılmamak gibi. Her caddesinden insan ve motorlu taşıt seli akan Bangalore’un aksine Mysore, “egzotik ülke Hindistan” konulu televizyon programlarından aşina olduğunuz imgelerle dolu, çok daha küçük ölçekte bir şehirdi. Dört asır boyunca aynı isimle anılan krallığın başkenti olan Mysore’un her sokağı başka bir tarihi tapınağa ya da müzeye çıktığından sadece bir kaç saat içinde tam teşekküllü bir şehir gezisi yapmamızın imkanı yoktu; şehrin ihtişamlı sarayını ve tarihi bölgeye tepeden bakan tapınağıyla meşhur Chamundi tepelerini görmekle yetinecektik. Hindistan gezimin gastronomik golünü ise o gece Mysore’un arka sokaklarından birinde yol soraraktan bulduğumuz salaş lokanta atacaktı. Ben duvardaki “tabakların içinde elinizi yıkamayın” uyarısına anlam vermeye çalışırken, renk renk ampüllerle süslenmiş tanrıça posterlerinin arasından bir garson belirdi ve eliyle tepsisinden tabaklarımıza birer dosa fırlattı. Altı çıtır çıtır üstü kabarık, içi sebzeli bir harçla doldurulmuş, bir nevi cızlak-akıtma-krep karışımı olan bu leziz hamurişi, Güney Hindistan’ın otobur mutfağında özel bir yere sahip; sırf dosa satan lokantalar ya da seyyar tezgahlar her köşede bulunabiliyor. Altı günlük uğraşlarımın sonunda dosamı tamamen elimle ve ortalığa saçmadan yemeyi başardığım için kendimle gurur duysam da Mohan verimlilikten notumu kırdı. Son gecemde MYSORE SARAYI (1912) - İNGİLİZ MİMARİSİ MAHARAJALARIN EMRİNDE

“BANA DOKUNMAYIN” - SARAY BAHÇESİNDE KİTLESEL BAŞKALDIRI

öğrenecektim ki işin püf noktası yemek yerken sadece sağ eli kullanıp sol eli temiz bırakmaktı, ki bardağına su doldurmak için arkaşlarından yardım istemek zorunda kalmayasın. Bangalore’a doğru yola çıkmadan önce Mysore’un yerlisi olan Vivek’i ailesinin evine bıraktık. Sabahleyin Mohan’ın evinde kahvaltı ederken de gözlemlemiş olduğum üzere misafir ağırlamak bu topraklarda gayet ciddiyetle yaklaşılan bir işti. Biz misafirler divanda oturmuş tatlılarımızı yerken Vivek dahil bütün aile bir kenarda ayakta duruyor, başka bir isteğimiz olursa hemen mutfağa koşmak için tetikte bekliyorlardı. Neden sonra Vivek’in bir hayli yaşlı babası izin isteyip karşımıza oturdu. O anda fark ettim ki, sandalye olarak kullandığı gereç üzerine dantel örtüler serilmiş bir motosikletti. Vivek hemen açıkladı: ailenin toplam üç motosikleti vardı ve kendisi başka bir şehirde yaşadığından onun motorunu evin içinde saklıyorlardı. İki gün önce sona ermiş olan, Hindular’ca kutsal Dasara bayramı süresince otobüsünden bisikletine neden bütün taşıtların çiçeklerle süslenmiş olduğunun açıklaması da bunun üzerine geldi. Eski zamanlarda adet sahip olduğun silahları süslemekti, şimdiyse başta gelen hayatta kalma silahı ulaşım araçlarıydı. Mysore-Bangalore rallisinin ikinci ayağında artık nihayet otoyolların kaosuna alışmıştım; Bangalore’a dönene kadar ne kornaları duydum, ne de yolun ortasından başka araçlar gelirken “tamam, bu sefer gireceğiz kafa kafaya” diye panikledim. Bir haftadır Hindistan’da yaşadıklarımı düşünüyordum; daha yola çıkmadan özlemiştim bu ülkeyi. Arabadaki sessizliği kırmak için olsa gerek, Mohan işten söz açtı. Bu gezi için amaçladığım her şeyi gerçekleştirebilmiş miydim, merak ediyordu. “Kesinlikle” dedim, işle ilgili vurguyu duymazdan gelerek. “Daha bile fazlasını gerçekleştirdim. Hindistan’ın en harbi insanlarını tanıdım.” emrenf@gmail.com

EPG

GEZENTİ Paralel Evrenler

9


Melekler Şehri

Los Angeles Tuğba Beyaz Los Angeles’da geçen ‘Melekler Şehri’ (City of Angels, 1998) filminden fotoğraf olarak hatırladığım, iki üç sahne var. Bir tanesinde melek, bir otoyol işaretinin üzerinde oturuyordu, diğerinde bitmemiş bir gökdelenin çelik iskeletinde, oldukça yüksekte. Bir diğerinde ise tüm melekler okyanusa doğru dönmüş güneş batımını sessizce izliyorlardı.

10

GEZENTİ Paralel Evrenler


Hollywood film endüstrisinin doğuş yeri olan Los Angeles, Pasifik Okyanusu(1)’nun kıyısından doğu tarafındaki şehir merkezine ve çevresindeki mahallelere uzanan yatay bir bölgedir (LA county). Şehrin merkezinde bir kaç gökdelen varsa da, binaların büyük bir çoğunluğu 2 kat yüksekliğini geçmiyor. İnsanların yüzde yetmişi müstakil evlerde yaşıyor. Şehir bu coğrafyaya uçsuz bucaksız yayılışıyla Amerikan Rüyasının vücut bulmuş ve kontrolden çıkmış hali... Bu bölgenin/şehrin toplar ve atar damarlarını ise ‘freeway(2)’ler - parasız otoyollar- oluşturuyor. Los Angeles bölgesinde yaşamak için bu ‘freeway’ leri el ayanızdaki çizgiler gibi ezberliyorsunuz. Ben Güney Kaliforniya’da, 405, 55, ve 73 ‘freeway’lerinin oluşturduğu üçgenin ortasında Costa Mesa’da yaşadım, gibi. Parasız otoyollar 1950’lerden itibaren federal hükümet tarafından oluşturulmuşlar ve aynı bir damlanın oluşturduğu halkalar gibi, orta-üst gelirli beyazlar, zenci ve hispanik (Hispanik – Meksika ve Latin Amerika’ dan buraya göçenler için kullanılan bir lakap) lerin yerleştiği şehir merkezinden kaçmışlar. Şehir dışında kurulmuş olan müstakil evlerden oluşan - herkesin kendi bahçesinde yaşadığı, önünde veya garajında arabası, ön bahçesinde basket potası, arka bahçesinde havuzu ve haftasonu mangal-barbekü yaptığı yeşil çim bir alanının olduğu - banliyolara... Los Angeles ‘suburbanism’ diye geçen uyduuyku kentlerinin doğuş yeri. Hollywood filmlerinden tüm dünyaya pazarlanan Amerikan rüyası.

LOS ANGELES KÖPRÜSÜ’NÜN AYAĞINDAKİ GRAFFİTİLER

Eğer ki Hollywood aile filmlerinden tanıdık bir sahne ise bu evler, tabi ki namı değer LAPD (Los Angeles Polis Teşkilatı)’nin geçtiği aksiyon filmleri de bir o kadar tanıdık. Filmler genelde gerçek hayattan daha adil ve beyaz bir polisin yanında daima zenci veya hispanik bir polis de var. Her ne kadar uyuşturucularla ortak iş yapan kötü polisler varsa da kahramanımız iyi polisler filmin sonunda bunları enseliyor ve adalete teslim ediyor. Sanki ben haberlerde, polisten kaçan bir arabada, Hispanik bir adamın kucağındaki bir bebeğin kurşunlanarak öldürüldüğünü izlemedim – polisler adamın suçlu olduğunu ve bebeği kendini korumak için kullandığını söylemişlerdi. Filmlerdeyse sanki ‘United Colors of Benetton’ın amblemleri gibi herşey – zencisiyle, Çinlisiyle, Latiniyle, beyazıyla bir bütündür Amerika, tıpkı çocukken çizdiğimiz 23 Nisan resimleri gibi. Ama gerçekte ekonomik olarak güçlü olanlar

Bölgenin/şehrin toplar ve atar damarlarını ‘freeway’ ler - parasız otoyollar - oluşturuyor. Los Angeles bölgesinde yaşamak için bu ‘freeway’leri el ayanızdaki çizgiler gibi ezberliyorsunuz.

ve güçsüz olanlar ile bunların yaşadığı banliyolar ve şehir merkezinde otoyolların arasındaki kendi içine kapalı mahalleler - ‘ghetto’lar, ne yazik ki beniz renkleri ile örtüşüyor. Homeless – evsizler ise ırk ayrımı olmaksızın - beyaz, zenci veya Hispanik, Kaliforniya’yı tercih ediyor. Çünkü orada gece sokakta uyurken donarak ölmüyorlar. Hatta San Francisco’da hep birlikte dergi bile çıkarıyorlar. Los Angeles etnik olarak ‘çok kültürlü’ bir yer – kozmopolit. Seksene yakın dil konuşuluyor bu şehirde. Festivaller düzenleniyor. Sahilleri (sonu ‘Beach’ le biten şehir ve semtler) muhteşem, okyanus kenarı sanki bir cennet. Hava hep 25 derece sıcaklıkta. Evler, sokaklar, kaldırımlar muntazam ve insanlar hiç dertleri yokmuş gibi geziniyorlar. Zenciler ve beyazlar basketbol oynuyor. Kızlar ve erkekler plaj voleybolu. Kızlar etekli, bikinili. Erkekler atletik vücutlu, okyanusun iri dalgalarında sörf yapıyorlar. Müzik var, danslar var ve gün batımı var... Los Angeles’ın içi ise farklı bir alem... Şehir merkezinde gezinirken, öğlen çok küçük ve salaş bir sandviççiye girmiştim. Ankara’da Kızılay’ın arka taraflarında, Sıhhiye’de ya da Ulus’ta görebileceğiniz türden büfe-dükkan tarzı bir yer. Bir duvar boydan boya aynaydı. Önüne de

(1) [Editörün Notu] Pasifik Okyanusu: Ülkemizde yaygın olarak kullanılan adıyla Büyük Okyanus. (2) [Editörün Notu] A.B.D.’nin bir başka (tüketim) kültürünü de yollar oluşturuyor. Freeway, Parkway, Highway gibi, dilimizce karşılık bulmakta zorlanacağımız türlü türlü yollar mevcuttur.

GEZENTİ Paralel Evrenler

11


BIR GEMI GUVERTESINI VE DIREKLERINI ANDIRAN WATTS TOWERS

büfeyi koymuşlar. Üst taraflarda ise elle çizilmiş sandviç resimleri var. Bizim yengen-karışık misali, ekmeği susamlı bir sandviç beğendim. Yalnız yazılar hep İspanyolca ve İngilizce herhangi bir yazı yok. Zaten kasadaki çocuk da İngilizce bilmiyor. Belli ki genç çocuk da arkadaki çalışanlar da Meksika’dan göçmen. Herneyse elimle “1” yapıp sandviç resmini gösterdim. Parayı ödeyeceğim ama fiyat İspanyolca söylenince anlayamadım tabi ki. Elimle kağıda yazın diye gösterdim. Yazdılar. Parayı ödeyip sandviçi aldım çıktım. Sandviç güzeldi.

yok. Bazı parseller bazı çetelere ait. Gençlik ceteleri bunlar. Yaşları 14-21 arası degişiyor. Bir çetenin elemanı, diğer bir çetenin alanına giremiyor. Yoksa öldürülebilir. Watts Towers Sanat Merkezindeki görevlinin anlattığı bir hikaye var. Aileler çocuklarını resim kursuna yayan bir şekilde göndermek istememişler. Otobüsü şart koşmuşlar. Yoksa o civardaki çetenin, çocuklarına saldırabileceğini söylemişler. Bu genç çeteler Los Angeles’ın gerçeği. Watts Bölgesindeki çocukların babalarının yarısı hapiste, yarısı çete çatışmasında ölmüş.

Los Angeles etnik olarak “çok kültürlü” bir yer – kozmopolit. Seksene yakın dil konuşuluyor bu şehirde. Festivaller düzenleniyor. Sahilleri (Sonu ‘Beach’le biten şehir ve semtler) muhteşem, okyanus kenarı gerçekten bir cennet. Mahalleler var Los Angeles’ta; göçmenlere ait mahalleler. Çin Mahallesi, Hispanik Mahallesi, Zenci mahallesi, Ermeni Mahallesi...vb. Bu mahallelerde bazı insanlar hiç İngilizce öğrenmeden yaşayıp gidiyorlar. Yüzde doksanı Hispanik-Latin Amerikalı olan göçmen mahalleleri var. Los Angeles yayvan olduğu ve otoyollarla bölünmüş olduğu için, genelde bu mahallelerin birbiriyle bir ilişkisi veya komşuluğu yok. Zenci mahallesinde bile (Watts Towers cevresi) tam bir birliktelik

12

GEZENTİ Paralel Evrenler

Okyanusu hiç görmemişler. Okuldan atılma oranı da, hapse girme oranı da yüksek. Şaka yok ama ‘graffiti’ var...Her yerde şişme harflerle yazılmış çete isimleri, renk renk. Köprü ve viyadük ayaklarında, duvarlarda. Bir de büyük duvar resimleri var – ‘mural’ lar. Çok güzeller. Martin Luther King gibi liderlerin resimleri. Sahil tarafındaki şehirlerde de ‘mural’lar var ama farklı. Mesela Venice Beach’de paten kayan bir Venüs resmi vardı - sarışın saçları uzun dalgalı bir derya...

Los Angeles’ın içleri bilinmeyen ve fukara ama hiç beklenmedik mucizevi şeyler de var. Watts Towers tek bir kişi tarafından kendi eliyle yapılmış en büyük sanat ve zanaat eseri olarak kabul ediliyor. Los Angeles’ta burayı özellikle ziyarete gelenler oluyor. Ama ben gittiğimde ortam sessizdi ve ben tek yabancıydım. Güzel bir gülümsemesi olan bir zenci çocuk beni gezdirdi. Mekanın tüm tarihini yalayıp yutmuş - anlattı, aynı doğuda rehberlik yapan çocuklar gibi. Watts Towers, 1920’lerde burada yaşayan/ çalışan bir İtalyan göçmeni tarafından tek başına yapılmış. Simon Rodia inşaat işçisiymiş ve boş zamanlarında, işten sonra akşamları ve haftasonları çalışmış, 30 yıl boyunca; bu gemi güvertesini ve direklerini andıran yapıyı tamamlamak için. Yılmamış usanmamış etrafta bulduğu yeşil, mavi, renk renk cam şişe diplerini, beyaz deniz kabuklarını, kırık porselen tabakları toplamış. Tren raylarında kendi büktüğü inşaat demirlerinden kuleler yapıp, harçla ve bu süslerle donatmış. Diğer insanlar onu bir tür deli olarak görseler de otuz sene bunu kendine amaç edinmiş. Bu demirlerden, harçtan ve renkli cam ve deniz kabuklarından oluşan üç kuleden en uzunu otuz metre kadar. Bu yapının kendi kapısı, üstünde kapı numarası ve yanında posta kutusu, süslemeleriyle halen duruyor. Yapı 90’larda korumaya alınmış. TRT de hayal meyal izlediğimi hatırlıyorum. 1992’de Los Angeles’ da polisler iki zenciyi dövmüşlerdi ve bunun üzerine zenci mahalleleri ayaklanmıştı da tozu dumana katmışlardı. Camlar kırılmış, dükkanlar yağmalanmıştı. Watts Riot olarak isimlendirilen bu isyanda bile, LA’da tek zarar verilmemiş – dokunulmamış olan yapı Watts Towers. Çünkü o oraya ait ve onların. Ve halen, bir İtalyan deli göçmenin 30 yılda yaptığı bu sanat eseri, Los Angeles’ın tam göbeğinde, gökyüzüne doğru uzanıyor.

EPG


Şehr-i

Zeynep Akçay Trenimiz yeşillikler arasında şirin bir Meksika kasabasına yaklaşıyor. Kasaba sakinlerinin su ve sosyal ihtiyaçlarını giderdikleri, küçük bir kuyunun bulunduğu meydanın az ötesinde duruyoruz. Belli ki bir nedeni var buradan geçiyor olmamızın. Eller fotoğraf makinalarına uzanıyor, hazırız. Az sonra bardaktan boşanırcasına bir yağmur başlıyor, hemen ardından yokuşun tepesinden koca bir selin trene doğru ilerlemekte olduğunu farkediyoruz. Bir kaç çığlık, patlayan flaşlar, sel kuyuya ulaşıyor... ve planlandığı gibi, trendekilere tek bir damla bile sıçramadan dağılıp kayboluyor... Tren yeniden harekete geçiyor: 1968 yılından beri her gün günde en az 10 kere akan ve hep aynı noktada duran seli geride bırakıp, içinden Jaws’ın fırlayacağı gölete doğru ilerliyoruz. İngilizce turu beklememek için bindiğim İspanyol treninde zaten yabancı bir filmin içine düşmüş gibiyim, üzerine her daim patlayan flaş sesleri Jaws’ın ani çıkışını komik bir çocuk oyununa çeviriyor. New York metrosuna doğru yol alıyoruz, metroda 8,5 büyüklüğündeki suni depremin etkisiyle bir o yana bir bu yana sallanırken yabancılığı da eleştirelliği de bir kenara bırakıp basıyorum çığlığı. Sonradan aklıma geliyor, İzmit Depremi’nde çığlık atmış mıydım? Alman bir göçmenin 1915 yılında kurduğu Universal Şehri Stüdyolarındayız. Şehir derken benzetme icabı değil, Los Angeles şehir yönetimi ile %75 oranında bağlantısını kesmiş özerk bir alandan bahsediyoruz. Tabii vergiden muaf olma gibi mali kaygılar ile.

Universal “Universal Pictures” şirketinin kurucusu Carl Laemmle, Los Angeles’ın pek de rağbet görmeyen kuzey iç kesimlerindeki bu eski çiftliği, western filmlerini rahatlıkla çekebileceği, istediği her atmosferi yaratabileceği geniş bir alan sahibi olma hayaliyle satın aldı. ‘Dünyanın en büyük film seti’ olarak lanse edilen alan faaliyete geçer geçmez turistlerin ziyaretine açıldı. Hatta ilk ziyaretçiler turun sonunda çiftlik ürünlerinden de bedava yararlanabiliyordu. Ekrandaki yıldızların çalışma mekanlarını kendi gözleriyle görmek ve taze çiftlik ürünlerinden tatmak ziyaretçileri ne kadar süreyle tatmin etti bilinmez ama, malumunuz, film ‘işi’ Amerika’da film çekmekle sınırlı değil: Universal Stüdyosu da filmlerin etinden, sütünden ve setinden yararlanma anlayışıyla gelişerek, ayrıca bünyesine bir de eğlence parkı katarak bugünkü bir buçuk kilometrekarelik alanına ulaştı. Hatta işi daha da büyüterek Arap Emirlikleri, Japonya, Singapur gibi ülkelerde toplamda yedi park açma yolunda ilerliyor. Universal Holywood’a dönecek olursak… Eğlence parkında yer alan ‘4 Boyutlu Shrek’ gösterisinde dev ekrandan yüzüme sıçratılan su damlalarını (4. boyut) silerken, az önce bitirdiğimiz stüdyo turu aklımda hala: onca film için kurulmuş onca küçük dünya, efekt, binlerce çalışan, milyonlarca dolar… olayın boyutları karşısında etkilenmemek mümkün değil. Galiba Enis Batur’un alıntıladığı başlık bütün duygularıma tercüman oluyor: “Amerika büyük bir şaka, Sevgili Frank, ama ona ne kadar gülebiliriz?” EPG

GEZENTİ Paralel Evrenler

13


Emperyal Başağrısı Yazı: Ahmet Çinici / Fotoğraflar: Nurdan Kocasoy Çinici

Baş ağrısı… Hiç şüphem kalmadı, kütüphanelerden hoşlanmıyorum. Kaçarcasına kütüphaneden dışarı atıyorum kendimi. Başım çatlayacak sanki. Müzeler için de pek farklı duygular hissetmiyorum. Her iki mekân da bana morgları hatırlatıyor. Vadesini doldurmuş, ölüp gitmiş nesnelerin tozlu raflara, ya da sergi vitrinlerine gömüldüğü ve kurtarıcılarını beklediği yerler. Bir gün bay(an) kurtarıcı gelip morgun kapısını gıcırdatarak açacak ve kısa bir otopsiden sonra kararını açıklayacak: gömün! Başım ağrıyor…

14

GEZENTİ Paralel Evrenler


Sanırım akademik hayatıma devam etmek için yanlış bir seçim oldu arkeoloji. Ama bunu sorgulamak için çok geç. Sonuçta akademik hicretimi Londra’ya yönlendiren büyük ölçüde şanssa, biraz da Londra’nın morgları. Yani British Library ve British Museum başta olmak üzere, sayısız kütüphane ve müze. Gerçekten de büyüleyici bir morg hizmeti var Britanya’da. Bu yüzden olsa gerek bilim insanlarının, özellikle de arkeologların çoğunun yolunun Britanya’dan geçmesi ve morglarda mucizelerini gösterip diriltebilecekleri ölüler araması. Ama sabahın erken saatlerinden beri morgculuk oynamanın akşamüzeri bende yarattığı sonuç şiddetli bir baş ağrısı… Koşarcasına iniyorum kütüphanenin merdivenlerini ve biraz hava almalıyım düşüncesiyle kendimi dışarıya atıyorum. Temiz havadan önce, kapı önünde toplaşıp sigara içenlerin dumanları doluyor ciğerlerime. Duman perdesini

SAĞA BAKINIZ

aralayıp geçiyorum. Henüz saat 15.00 civarı olmasına rağmen, tipik bir Londra kış gününe koşut olarak hava kararmaya başlamış. Güneş görünmüyor, hatta güneşin yerini dahi kestirmek çok zor, ama garip bir gün ışığı dolduruyor her yeri. Gün ışığına tezat, karanlık tuğla binaların sıralandığı sokaktan kaldığım üniversite yurduna gitmek üzere ilerlemeye başlıyorum. Köşe başında gazeteci çocuk karşılıyor beni. 20’li yaşlarda, çikolata renkli bir oğlan. Yüzü asık ve kendi kendine söyleniyor gibi. Beni görünce yüzüne bir gülümseme yerleştirip gazeteyi uzatıyor, iyi akşamlar diliyor. Alıyorum ve teşekkür ediyorum. Biraz ilerideki kâğıt geri dönüşüm

YERİN DERİNLİKLERİNE İNEN, UZUN VE DİK METRO YÜRÜYEN MERDİVENLERİ

kutusuna atıyorum gazeteyi. Zaten sabahtan beri kütüphanede okuyorum ve artık tek kelime bile okumak istemiyorum. Başım ağrıyor… Bu tür birkaç tane gazete var Londra’da. Hafta içi her gün akşama doğru çıkıyor ve bedava dağıtılıyor. Magazin ağırlıklı ve sanırım hepsi aynı elden basılıyor, çünkü haberler de fotoğraflar da büyük oranda aynı. Adım başı da bu gazete dağıtıcılarından var. Çoğu göçmen. Okumayacağım zaman bile alıyorum uzattıkları gazeteyi, hatta bazen başka gazetecilerden de aynı gazeteyi alıyorum, çünkü belli bir sayıda gazete dağıtamazlarsa maaşlarının kesildiğini duymuştum. Köşe başında duruyorum karşıya geçmek için. Yolda “sağa bakınız” yazıyor. Üşenmemişler, her köşe başına yazmışlar böyle. Trafiğin yönünü ve kontrol etmeniz gereken yeri işaret ediyor. Kraliçemin eline sağlık. Güvenlik amaçlı bir önlem bu tabi. Zaten bu güvenlik saplantısı çıldırtıcı boyutlarda. Güvenliğimiz için ayağımızın takılabileceği her taş sarıya boyanmış, merdivenlerin basamakları parlak renklerle işaretlenmiş, her yerde uyarı levhaları, güvenliğimiz için gözetleme kameraları, güvenliğimiz için yasaklar, güvenliğimiz için fişlemeler, her yere girmek için ayrı kimlik kartı, güvenlik görevlileri… çok şükür güvendeyiz. Ben yine de iki yöne de bakıyorum yolu geçmeden. Türkiye’den alışkanlık. Böyle kendimi daha güvende hissediyorum. Başım ağrıyor… Karşı köşede başka bir gazeteci gazete vermek üzere bana hamle yapıyor. Ama diğer yönden gelen daha kalabalık

GEZENTİ Paralel Evrenler

15


bir grubu görünce beni bırakıp onlara doğru yöneliyor. Gazete almadan aradan sıyrılayım derken kendimi elime bir gazete tutuşturulmuş halde buluyorum. Teşekkür edip bir dahaki geri dönüşüm kutusuna atmak üzere cebime koyuyorum. Cetvelle çizilmiş kadar düzgün kaldırım taşlarını takip ederek metro istasyonuna ulaşıyorum. Kapıda orta yaşlı bir adam, çömelmiş oturuyor. Elindeki karton kahve bardağını bana doğru uzatıyor. Bardağın içinde birkaç tane bozuk para var. Üstü başı düzgün birisi. Ama ayakları çıplak. Bana verecek birkaç bozukluğunuz var mı benzeri birşeyler mırıldanıyor. Göz göze gelmemeye çalışarak başımı öne eğip içeri giriyorum. Başım daha bir ağrıyor… Uzun ve dik merdivenlerden inerek turnikelere ulaşıyorum. Komik şapkalı ve her tarafından telsiz benzeri aletler sarkan iki polis; genç, siyah bir oğlanı köşeye çekmişler, ellerindeki deftere FAYDALI ÖĞÜTLER... OKUMADAN GEÇMEYİN

METRO VAGONUNUN İÇİ: GAZETELERE DİKKAT

birşeyler yazıyorlar. Polislerden biri erkek ve çok uzun, diğeri ise kadın ve hem çok kısa hem de oldukça tombul. Komik bir görüntü. Bu tür sorgulamalara çok rastlamaya başladım bu aralar. Nedenini Londra sokaklarında artan çete kavgalarına bağlamak istiyorum. Ama sadece gençleri değil, yaşlı teyzeleri, döpiyesli kadınları da sorguya çektiklerine tanık oldum. Üniversitedeki bir arkadaşın anlattığına göre onu da bir gün iki polis durdurup sorguya çekmek istemiş. Böyle bir yetkiniz yok diyen arkadaşı tehdit edip gitmişler. Beyaz bir Britanya vatandaşıysanız polise kafa tutabilirsiniz belki ama genç ve siyah bir göçmen için bu o kadar kolay olmasa gerek ki söz konusu gencin ne dediğini anlamasam da tek düze ve saygılı bir sesle cevap verdiğini duyuyorum. Bir an gözlerini görüyorum çocuğun. Sadece korku dolu, ya da nefret dolu diye tanımlanamaz o gözler. Tam bir fırtına kopmakta. Bilmiyorum, belki de ben öyle görmek istediğimden. Başım ağrıyor… Turnikeden geçip platforma ulaşıyorum. Vakit mesai çıkışına yaklaştığı için etraf kalabalıklaşmaya başlamış. Takım elbiseli ve bond çantalı ağabeyler, bankacı kılıklı ablalar çoğunlukta. Herkes ellerine tutuşturulmuş bedava gazeteleri okuyor. Bende de bir tane olduğu aklıma geliyor. Çıkarıp sayfaları şöyle bir karıştırsam

16

GEZENTİ Paralel Evrenler

mı diye kısa bir duraksamadan sonra boş bir banka bırakıyorum gazeteyi. Bu gün fazlasıyla okudum ve tek bir kelime daha okumak istemiyorum. – Daha önce söylemiş miydim? – Başım ağrıyor… Yaşlıca, tıknaz ve çikolata renkli bir teyze market poşetleriyle oflaya poflaya gelip benim biraz önce gazeteyi bırakmış olduğum banka kendini atıyor. Torbalarını özenle bankın yanına yerleştirip gazeteyi alıyor, karıştırmaya başlıyor. Gazetenin ön sayfasındaki resme gözüm takılıyor ve farkında olmadan başlığı okumaya başladığımı fark ediyorum. Hemen kendime gelip kafamı başka yöne çeviriyorum. Bu gün daha fazla okumak yok. Ama ne mümkün! Kafamı çevirdiğim yerde bir film afişi, oldukça albenili harflerle donatılmış, oku beni diyor. Kendimi bundan da kurtarıp platform boyunca ilerliyorum. İlerideki başka bir panoda Türkiye’yle ilgili bir reklâm… Gel de bunu okuma şimdi: “Türkiye sizi çağırıyor”. Trenin geldiğini ve güvenliğimiz için platform kenarından uzaklaşmamız gerektiğini bağıran anons duyuluyor. Kendimi trene atıp bu yazı bombardımanından kurtuluyorum. Başım ağrıyor… Tren kalabalık. İnsanlarla dirsek teması içerisinde, kapının bir kenarında dikilmeye başlıyorum. Yine gözlerimde


METRO PLATFORMU VE KARŞI DUVARA SIRA SIRA DİZİLMİŞ İLAN PANOLARI: GEL DE OKUMADAN DUR

yazılar uçuşmaya başlıyor. “Güvenlik freni”, “acil durum talimatnamesi”, “kapılara yaslanmayınız”, “sigara içmek yasak”… İnsanları ite kaka arkamı dönüyorum kapıya. Yanı başımda uzun boylu, gri ceketli bir adam. Çantasını ayaklarının arasına sıkıştırmış, bir eliyle demire tutunuyor, diğer elinde de gazetesi var. Ama bu seferki beleş gazetelerden değil. Kuzey Londra’da dün bıçaklanarak öldürülen 17 yaşında bir gence ayırmışlar gazetenin görüş alanımı kaplayan kısmını. Çete kavgasından şüpheleniyorlarmış ve son üç ayda benzeri olaylardaki artıştan dem vuruyorlar. Ama… bunu yapmayacaktım, okumayacaktım. Neyse ki elektronik ekranda sıradaki istasyonun ineceğim istasyon olduğunu okuyor ve kapı açılır açılmaz kendimi dışarı atıyorum. Kapıdan çıkarken yerde yazan “boşluğa dikkat ediniz” uyarısını okumadan edemiyorum.

koşmaya başlıyor ve kapılar kapanmadan girmeyi başardığıma seviniyorum. Ama tren hemen hareket etmiyor, bir süre daha istasyonda bekliyor. Belki Londra’nın en eski hatlarından biri olduğundan, belki de her istasyonda duran yavaş trenlerden biri olduğundan insanların çoğu bu trene binmeyip bir sonraki transit treni bekliyor. Bu yüzden tren çok kalabalık değil ve bir yer bulup kendimi bırakıveriyorum. Başım zonkluyor… Benimle birlikte bir de temizlik görevlisinin bindiğini fark ediyorum. Üzerindeki sarı, parıldayan yeleğiyle görmemek olanaksız zaten. Gördüğüm

bütün temizlik işçileri gibi çikolata renkli. Kısa boylu, ancak oldukça tombul (hatta şişman) ve rasta saçları sarıya boyanmış. Elindeki uzun saplı, maşaya benzer aletle yerdeki çöpleri bir bir toplayıp elindeki çöp poşetine dolduruyor. O zaman dikkatimi çekiyor, yerler çöp dolu. Karton kahve bardakları, pet şişeler, beleş gazeteler… Beğendiği çöpleri alıp, beğenmediklerini bırakarak (ya da tam tersi) bir sonraki istasyonda inerken, yerini ortanın üzeri yaşta, lacivert takım elbisesini bond çantasıyla tamamlamış bir amcaya bırakıyor. Amca gelip tam karşıma oturuyor ve çantasından çıkardığı gazeteyi okumaya başlıyor. Başım ağrıyor… Kâbus gibi. Gazeteyi okumamak için bakışlarımı bir trenden dışarıya doğru çeviriyorum, bir öte yandaki insanlara. Olmuyor. En sonunda kafamı yukarı kaldırıyorum. Burada da bakışlarımı camların üst kenarı boyunca devam eden reklâm panoları karşılıyor: “En ucuz seyahat sigortası bizde”. Bir an çıldıracağımı hissediyorum. Yerin metrelerce altında okumaktan çıldıran bir genç (genç?) ve yarınki beleş gazetelerde bunu okuyan insanlar. Bir an gülümsetiyor bu düşünce. Başım ağrıyor… ahmet.cinici@gmail.com

“BOŞLUĞA DİKKAT EDİNİZ”

İnsan seline kapılıp, yanından geçtiğim reklâm panolarını okumamak için kendimle mücadele ederek, bir başka trene bineceğim platforma doğru ilerliyorum. Boynuna poşu bağlamış Çinli gençler geçiyor yanımdan. Poşu çok moda bu aralar. Küreselleşme?? Elimde olmadan bilgi panosunu okuyorum. Trenin gelmesine bir dakika olduğunu görerek adımlarımı sıklaştırıyorum. Platforma yaklaşırken trenin orada olduğunu görüp EPG

GEZENTİ Paralel Evrenler

17


Tekmili Birden:

Kopenhag’da Gazete Dağıtmak

18

GEZENTİ Paralel Evrenler

Serhan Mersin

Shakespeare’in en ünlü eseri Hamlet’te geçer “çürümüş bir şeyler var Danimarka Krallığı’nda” repliği. Hamlet, Elsinore (ya da orjinal adıyla Helsingør) şehrindeki Kronborg kalesinin burçlarında babasının hayaletinin peşisıra koştururken, aynı hayaleti gören Marcellus’un Hamlet’in arkasından sarfettiği bu sözler yozlaşmayı, yanlış giden birşeylerin varlığını hatırlatır. Henüz toy ve tanınmazken, o zamanların güçlü Danimarka krallığının merkezi Elsinore kalesini oyununun geçtiği yer olarak seçen Shakespeare, hiç kuşkusuz kalenin ününün eserine olan ilgiyi artıracağını düşünmüştür. Ne var ki, gün olmuş, devran dönmüş ve bu sefer artık eski gücünden uzakta Danimarka krallığının unutulmuş bir köşesindeki Kronborg kalesi, turist çekebilmek için Shakespeare’in ününü kullanmak zorunda kalmıştır.


Evet, kuzeydeki yanlış giden birşeylerin ülkesi, topraklarının büyük çoğunluğunu son yüzyılda yaptığı savaşlarda kaybetmiş, sonuçta da hepsi biraraya geldiğinde nezle olmuş, burnu akan bir insan yüzünü andıran dört ana adaya sıkışıvermiştir. Eski düşmanları diğer İskandinav ülkeleriyle beraber yarattıkları sui generis sosyal devlet anlayışından son yıllarda seçtikleri liberal hükümetlerle vazgeçerken, 11 Eylül sonrası tüm Amerika ve Avrupa’ya yayılan güvenlik toplumu paranoyasını, özellikle göçmenler üzerinde uyguladığı politikalarla sağlamlaştırmıştır. Tüm yabancıları tehdit olarak gören bu anlayış, ülkede hâlâ yanlış giden şeylerin varlığını göstermektedir. Bir mit miydi bu düşmanlık, yoksa gerçek mi? Bilmiyordum, bilemezdim. Yanlış giden ne olursa olsun, benim için durum daha farklıydı zira. Ne göçmenlerin kucak açıp beklenmediği ilgilendiriyordu beni, ne de yükselen yabancı düşmanlığının yarattığı öfke. Önemli olan tek şey gitmekti. Egzos kokusundan, sigara dumanından, asfalttaki delikten, yan dairede bitmek bilmeyen tamirat sesinden, zamanında gelmeyen otobüsten kaçmaktı. Bu kaçıştaki durağım Danimarka Teknik Üniversitesi’nde yüksek lisans yapmak amacıyla, daha önce hiç ayak

gerekiyordu. Çalışmadım diyemem. Pek çok işe girdim, çıktım. Gazete ve reklam dağıtıcılığı, yerel bir televizyonda kameramanlık, okulun İç Mimari bölümünde çalışma ortamlarındaki havanın çalışanlar üzerinde etkisini araştıran öğrenci deneylerinde deneklik, otellerde temizlikçilik, kat görevliliği, restoranlarda garsonluk, bulaşıkçılık, üniversitede asistanlık. İçlerinden en uzun süren ve bu ülkeyi tanımam yolunda gerekli ayrıntıları sağlayan ise gazete dağıtıcılığı olmuştu.

O zamanlar farketmemiştim, daha sonra tekrar düşününce anlıyorum, meğer bahsettiği saatler hep gece saatleriymiş. Saat sekiz, akşam sekizmiş. Zira, ofisi gece açıp sabah erken saatte kapatıyorlarmış. Ben ise en azından öncelikle yüzyüze konuşmamız gerektiğini düşünerek tüm gün açık olduğunu zannettiğim ofise yanlış anladığım saatte gitmeye devam etmişim.

I. Randevu Saati Okulun başladığı daha ilk günlerde diğer yabancı öğrencilerle aynı yurtta kaldığımız için nerelerde yarı zamanlı çalışıp para kazanılabileceği gibi mevzuları konuşuyor, hayatın bu kadar pahalı olduğu bir ülkede burs almadan nasıl ayakta kalabileceğimizi öğrenmeye çalışıyorduk. Sonuçta yeni gelen öğrencilerin hiçbirisi Danca bilmiyordu ve bu yüzden çalışabilecek yer sayısı da fiziksel işler dışında hayli kısıtlıydı. Zaten istesek de yabancılara reva görülen işler dışında çalışamayacağımızı sonradan farkedecektik. Neyse ki, eskilerin de tecrübelerinden yararlanarak cumartesi geceleri gazete dağıtarak en

En yüksek noktası 173 metrelik bir çıkıntı (tepe demeye dilim varmıyor) olan bu düz ülkenin sakin ve vakur yollarının her iki tarafında muntazam uzanan özel yollarında dağıtımı, ulaşımın en önemli araçlarından birisi haline gelmiş olan bisikletle zorlanmadan yapabilecektim. basmadığım, internette İskandinavya’nın en canlı şehri olarak tanıtılan Kopenhag olacaktı. Öyle plansızdı ki herşey, şehir ve üniversite hakkında tüm bilgim internette yazılanlardan oluşuyordu. Zaten bütün başvuruları internet üzerinden halletmiş, vize ve benzeri işler hallolduktan sonra uçağa atlayıp gitmiştim. Bursum yoktu, başvurmamıştım. Türkiye’de veya yurtdışında nereye başvuracağım konusunda zerre fikrim yoktu, ilgilenmemiştim ki. Bu ilgisizliğim yüzünden hayatımı ikame ettirebilmek için dünyanın en pahalı şehirleri listesinde daima ilk ona giren bu şehirde çalışmam

yoktu”. Lafı uzatmadan telefonda işten bahsetti ve doğrudan cumartesi günü gelip başlayabileceğimi, saat 11 gibi gelmemi söyledi. Cumartesi oldu, yine gittim, yine kimse yoktu.

azından yurt ücretini çıkartabilecek kadar para kazanabileceğimi öğrendim. Herkesin yeni bir ülkede yabancı olmasının getirdiği bir dayanışma duygusuyla Çinli öğrencilerden birisinin bana verdiği telefon numarasını aradım hemen. Telefondaki kırık İngilizce konuşan eleman bana saat sekizde gelmemi söyledi. Sabah kalktım gittim. Heyhat, dükkan kapalıydı. Ertesi gün daha önce aradığım elemanla yine konuştum, ofise geldiğimi kimseyi bulamadığımı söyledim. “Nej, sen gelmedin görüşmeye. Biz buradaydık her zamanki gibi.” “Nasıl olur, bana verdiğiniz adrese gittim, kapı kitliydi, kimsecikler

İlk başvurumdaki hayâl kırıklığımı bahsettiğim Pakistanlı arkadaşlardan bir tanesi şehir merkezinde aynı işi yapan başka bir yer daha olduğunu, orada daha kolay iş bulabileceğim söyledi. Bu sefer saatleri doğru olarak anlamış olmalıyım ki burada işe başladım. II. Bisiklet Açık Artırması Gazete dağıtım işi epey kolaydı. Tek ihtiyacım bir bisikletti. En yüksek noktası 173 metrelik bir çıkıntı (tepe demeye dilim varmıyor) olan bu düz ülkenin sakin ve vakur yollarının her iki tarafında muntazam uzanan özel yollarında dağıtımı, ulaşımın en önemli araçlarından birisi haline gelmiş olan bisikletle zorlanmadan yapabilecektim. Hiç kuşkusuz bir kaç ay sonra da kendini bana tanıtacak o mendebur soğuğu ve rüzgarı gözardı etmemem gerektiğini öğrenecektim. Özellikle yüzüme çarptığında içimi donduran, bisikletin pedallarını çevirirken saniyede 16 karelik bir Buster Keaton filmi sahnesini andırırcasına yerimde saymama neden olan rüzgarı. Ancak bunlar, diğer sorunların yanında çalışmamak için bir neden olarak gösterilemeyecek kadar önemsiz konulardandı. Bisikletlerin Danimarka’daki gündelik hayat için ne kadar elzem olduğunu hemen öğrenmiştim. İlk bisikletimi ülkeye geldikten iki gün sonra polis merkezinde çalıntı ve kayıp bisikletler için yapılan açık artırma sırasında satın almıştım. Bu açık artırma olayı da ilginç bir mevzuydu, bahsetmeden geçmek olmaz: Her iki haftada bir Vanløse’deki polis istasyonunda

GEZENTİ Paralel Evrenler

19


şehrin farklı bölgelerinden terk edilmiş olarak bulunan sahipsiz 300 kadar bisiklet toparlanıyor, belki bir o kadar insan da o bisikletleri satın almak için açık artırmaya katılıyordu. İstasyonun içinde bisikletler üst üste istiflenmiş ranzalardan bir mezarlık oluşturmuşçasına farklı boylarda, renklerde karışık vaziyette dizilmişlerdi ama bu bisikletlere dokunmak, bisikletin çalışıp çalışmadığını anlamak için orasıyla burasıyla oynamak yasaktı. Bisikletlere sadece uzaktan bakılabiliyordu. Açık artırma görevlisi sırası gelerek podyuma çıkartılan bisikleti tanıtıyordu, ama küçük bir sorun vardı: Danca. Yani söylediklerinden hiç bir şey anlaşılmadığı gibi, satın aldığın bisikletin elinde patlama olasılığı da vardı. Bisikleti aldın, tamam, güzel de görünüyor ama lastik mi patlak ve yahut zincir mi bozuk bilemiyordun. Belki görevli bahsediyordu defolarından ama tercüme edecek kimse yoktu ki ortalıkta. Allah’tan fiyatlar İngilizce de söyleniyordu da açık artırmada neler döndüğünü, kimin ne fiyat verdiğini anlayabiliyordum. Okulun ilk haftasındaki oryantasyon programına katılan yabancı öğrencilerden bisiklet almak isteyenler için duyuru yapıldığından olacak, benim gibi bisiklet almaya gelen bir dolu Danimarka Teknik Üniversiteli öğrenciyle katıldığımız için muhtemelen görevli İngilizce’yi de katmıştı açık artırmaya. Bir daha oraya hiç gitmediğim için gerçekten de nedenin bu olup olmadığını hiç öğrenemedim ama sonraki yıllarda süpermarketteki görevliden otobüs şoförüne kadar herkesin

SARAYLAR VE KULELER

zaman olduğu gibi karar vermekte zorlandığım için biraz zaman almıştı. Artık kafamın rakamlarla şiştiği bir vakit, kararsızlığımı yenmeye ve eve bisikletsiz dönmemeye karar verdiğimden mavimsi mor rengi hoşuma giden bir bisiklet için açık artırmaya girmeye karar vermiştim. Daha önceki artırmalara ara sıra katılıyor ama işlevim fiyatları artırmaktan başka bir şeye yaramıyordu. Benim satın almayı başardığım bisiklette yabancı olduğu belli kız öğrencilerden birisi sürekli fiyatı yükseltmişti. Bir kızla aynı bisikletten hoşlanmış olmamı sorun etmedim, daha dirençli çıktım. Finlandiyalı olduğunu sonradan öğrendiğim bu kızla, talihin garip bir cilvesi sonucunda daha sonra okulda aynı dersi alıp aynı gruba da düşüp beraber proje bile hazırladık.

Hayli düzenli, genellikle eski, batılı bir ahenkle birarada duran hemen hemen hepsi aynı uzunlukta kiremit renginde taş binalarla dolu, ortasında uzun ince bir gölün olduğu, gölün her iki yanında bankların, koşu parklarının ve bisiklet yollarının kristal beyazlıkta bir gökyüzü altında ağaçlarla beraber oluşturduğu bütünlüğün dinginlik duygusu yarattığı bir semtti burası. İngilizce konuşabildiğini, İngilizcenin neredeyse ikinci dil kabul edildiği bir ülkede bu durumu çok da garipsememek gerektiğini anlayacaktım. Neyse, sonunda bir bisiklet düşürmüştüm, yenisinin dörtte bir fiyatına. Gerçi her

20

GEZENTİ Paralel Evrenler

Açık artırmayı kazandıktan sonra ilk önce bisikletin parasını ödedim, hemen orada yüzde 30 vergi kesiverdiler fiyatın üstüne. Çalıntı bisikletleri satarak onları tekrar vergilendirmek çok akıllıcaydı aslında. Bir nevi, devlet tarafından kara para aklamak işi. Öyle bir kazıklandım. Bisikleti teslim

aldım. Ama bir yanlışlık vardı, arka tekerlek gitmiyordu. “Şansa bak, bozuk bisiklet almışım”, diye düşündüm. Sonra bisikletin fren sistemi falan da yok, bir küfür salladım, kafamı kaldırdım, bisikletin zili bile yok. Uyduruk bir düzenek koymuşlar zil yerine. Neyse ki, açık artırmaya bizimle gelmiş, gönüllü olarak okula gelen yabancı öğrencilere yardımcı olan Dan öğrencilerden birisi polis merkezinde standart olarak bisikletlerin tümünün arka lastiklerine kilit takılmış olduğunu, bu kilidi ise hemen kapının dışında çöreklenen bir herifin kaynakla açtığını söyledi. Gittim bisikletin arka tekerleğini açtırdım. Adama tonla para verdim. Bir de böyle kazıklandım. Tam bir kalpazan sistemi. Evet, artık giden bir bisikletim vardı, ama freni yoktu. Meğer bisiklet kontrpedalmış. Yıllardır bisiklet kullanmadığımdan unutmuşum. Zil sistemini pratik bir şekilde atık parçalardan hallettim. Nihayet cillop gibi bir bisikletim olmuştu. III. Ölü İsveç Kralları Gazete dağıtım işine dönelim tekrar. Gazete dağıtım işinde benden istenen ikinci şey de, beklendiği üzere, bana verilen adres listesine her daire için tercih edilen gazeteyi bırakmaktı. Dağıtım bölgelere ayrılmıştı. Bir bölgeyi bitirdikten sonra tekrar merkeze dönüyor, yeni bölgenin gazetelerini aldıktan tekrar yola koyuluyordum. Benim dağıtım bölgem Kopenhag merkeze yakın Østerport semtindeydi. Østerport kelime anlamıyla doğu kapısı demekti ve ismi gibi şehrin


listesi vardı. Her bölge için bir liste vardı, listede ise kaç gazete dağıtılacağı yazıyordu. En çok Politiken ve Berlingske Tidende oluyordu listelerde. En ağırları, en çok satanlardı. Her bölgede dağıtılacak gazete sayısı ise yaklaşık 50-80 arası değişiyordu. Gerçi verilen bölgede gazete sayısının fazla olması bir bakıma iyiydi, zira dağıttığın gazete başına para alınıyordu, gazete sayısı arttıkça para da artıyordu. Öte taraftan ise liste uzadıkça yapılacak iş ve getireceği yorgunluk artıyordu. ŞEHRİN RENKLİ BİR BÖLGESİ

doğu yakasında bulunuyordu. Hayli düzenli, genellikle eski, batılı bir ahenkle birarada duran hemen hemen hepsi aynı uzunlukta kiremit renginde taş binalarla dolu, ortasında uzun ince bir gölün olduğu, gölün her iki yanında bankların, koşu parklarının ve bisiklet yollarının kristal beyazlıkta bir gökyüzü altında ağaçlarla beraber oluşturduğu bütünlüğün dinginlik duygusu yarattığı bir semtti burası. Aslında ister apartmanlar olsun ister müstakil evler, tüm şehirde gündelik hayatın doğaya karşı duyduğu saygıyı hissedebilirdiniz. Østerport da bundan muaf değildi. Üstelik, şehrin merkezine bisikletle 10 dakika mesafede olduğu için kafe, bar ve restoran açısından da zengindi. Bölgedeki apartmanların içleri ise birbirinden çok farklıydı. Bazıları bir hayli eski oldukları için, apartmanlarda çoğunlukla asansör yoktu; olanlar da eski sistem taşıma usulü asansörlerdi. Dairelerin içlerini görmememe rağmen bakımlı olduklarını tahmin ediyorum, zira Kopenhag şehir merkezindeki kiralar, yeni konut projelerinin sürekli ertelenmesi nedeniyle, oldukça yüksek ve sadece orta üst sınıf diye addedebileceğimiz insanların yaşayabileceği kadar pahalıydı. Ben bu apartmanları seviyordum, hala bozulmamış, eski ama bakımlı oldukları için. Dağıtımların yapıldığı merkez ise bodrum katta büyükçe bir ofisti, gazeteler üst üste dizilmiş, lalettayin yan yana sıralanmışlardı. Politiken, Berlingske Tidende, Jyllands Posten, B.T., Extra

Bladet, ana akımın çok satan gazeteleri ince plastikle sıkıca sarılmış kolilerinde küçük bir tırnak darbesiyle açılmayı, salkım saçak biraraya getirilmeyi ve bisikletlerin mavi çantalarına taşınmayı bekliyorlardı. O zamanlar sadece B.T. ve Extra Bladet tabloid boyutundaydı ve tek gazete olduklarından hafiftiler. Diğer pazar gazeteleri ise ekleriyle beraber epeyce ağır oluyorlardı, bir tanesi neredeyse normal günün 10 gazetesine eşitti. Türkiye’de de pazar gazeteleri normal günlere oranla daha dolu çıkar ama inanın Türkiye’nin en ağır pazar gazetesi, Danimarka’dakinin (sadece Danimarka değil, Avrupa ve Amerika’da ki pazar gazetelerinin) ancak üçte biri kadardır. Her ne kadar keyifli bir Pazar sabahı kahvaltısının olmazsa olmazı addetilseler de okunması mümkün olmayan tüm bu eklerle birlikte pazar gazetesi mefhumu bana kalırsa tam bir kağıt israfıydı. Her konuda bir ek vardı: Emlaktan turizme, kültürden spora, finanstan medyaya kadar bir dolu konu için ayrı bir ek. İçeriklerini fazla bilmiyordum ama bu gazetelerde aslında bol reklamdan başka bir şey göremiyordum. Bu durum, neyseki, en azından benim gibilere yurtdışında yeni bir iş fırsatı yaratmış olduğu için çok da kızamıyordum. Ne diyorduk, evet, merkez ofise gazeteleri kamyonla getiriyorlar, ofisin yerle bitişik olduğu bir açıklıktan kolileri kaydırakla şıpın işi aşağıya atıyorlardı. Ofiste, her hafta bir iki ekleme veya çıkarma dışında hemen hemen hiç değişmeyen, hangi adreste kaç numaralı dairenin hangi gazeteyi istediğini belirten bir dağıtım

Ben dört bölgeyle başladım ve nadiren de olsa ek olarak aldığım bir-iki bölge dışında tamahkârlık yapmayıp bu kadarla kaldım. Bölge dediğime bakmayın, Karl Gustafsgade, Carl Johansgade, Sankt Jacobsgade sokakları ve Østerbrogade caddesinin bir kesimi üzerindeki apartmanlardan bahsediyorum. Karl Gustaf ve Carl Johan ölü İsveç krallarının, Sankt Jacobs ise yine İsveçli bir din adamının adlarıydı. Tarihinin önemli bir bölümü İsveç ile yapılan savaşlarla geçen bu ülkede sokaklara verilen bu isimler nereden geliyordu bilmiyordum ama geçmişle barışma adına o ülkenin genişliğini gösteriyordu mutlaka. IV. Danimarka-Türkiye Karikatürler Savaşı Ben dört bölgede kalırken pek çok Pakistanlı on ya da daha fazla bölgeye gazete dağıtıyordu. İşe ilk başladığı zamandan beri ofiste gördüğüm durmadan çalışan eli yüzü düzgün bir öğrencinin bir senenin sonunda saçının beyazladığını söylersem aslında yaptığımız işin hiç de kolay olmadığı hakkında bir fikir verir sanırım. Zaten çalışanlar da genelde yabancılardı. Ülkeye benim gibi aynı amaçla gelen Çinli, Hindistanlı, Pakistanlı, İspanyol, Portekizli öğrencilerin yanısıra bu işi yaşamak için her sabah yapan uzun saçlı, sakallı, atletik görünümlü Danlar da vardı. Hepsinin yorgun yüzlerinde gecenin bir saatinde aynı işi yapmanın getirdiği kader birliğini okuyabiliyordum. Bir bölgede dağıtıma harcanan süre gazete sayısı kadar gazetenin dağıtıldığı apartmanların da dağılışına göre değişiyordu. Tüm bölgelerde hemen hemen aynı sayıda gazete olduğunu

GEZENTİ Paralel Evrenler

21


ØSTERPORT’TAN ŞEHRE BİR BAKIŞ (FOTOĞRAF: TAYFUN ŞEN)

düşünürsek ve bir sorun da çıkmazsa yaklaşık 40-50 dakikada bir bölgeyi bitirebiliyordum. Tabii bu durum benim dağıtım alanımın apartmanlar bölgesinde olduğu için geçerliydi. Gerçekte, yaşadığım okulun yurdunun olduğu Lyngby bölgesi civarında dağıtım yapan öğrenciler için durum daha zordu. Zira evler ekseriyetle bahçeli villa biçiminde yan yana sıralanmıştı. Bisikletle uzun mesafe gidiyor ve adrese teslim tek bir gazete çıkıyordu çantadan. O yüzden aslında apartman dağıtımı ev dağıtımına oranla çok daha verimliydi. Diyebilirim ki iyi ki ilk görüşmeye gittiğim yerdeki işe başlamamışım, keçiboynuzunun az miktar bir tadı için tüm keçiboynuzunu yemenin gerekliliğinde olduğu gibi, gazete dağıtmak için tüm caddeyi bisikletle katedip tek bir eve teslim yapmak verimsiz olacaktı. Pek tabii ki, özellikle Danlar arasında işin kolayını seçip, bisiklet yerine motosikletle, çok daha kolay bir şekilde dağıtım yapanlar da yok değildi. Bunlar oturduğu motosikletin koltuğundan kalkmadan gazeteleri dağıtırken diğerlerinin yaşadığı sorunlardan muaftılar. Bir gazete dağıtımcısının en büyük hayali palazlandıktan bir süre sonra ikinci el de olsa bir motosiklet almaktı. Dağıtım için ayriyeten apartmanların kapılarını açmak için anahtarlar

22

GEZENTİ Paralel Evrenler

veriliyordu. Apartmanların kapıları doğal olarak kilitliydi ve gecenin veya sabahın bir saatinde içeri girmek için bunlara ihtiyaç vardı. Renk renk çeşit çeşit anahtarlar üzerinde dağıtım listesindeki numaralarıyla duvardaki panoda asılı duruyor, dağıtımı yapılacak bölge için alınmayı bekliyorlardı. Bu anahtarlar önemliydi zira alınması unutulduğunda ofise geri dönüp anahtarı almak gerekiyordu. Ne ki, işin hiç bir sorun çıkmadan 2-3 saatte bittiğini düşünmek safdillik olurdu. Dağıtım bölgesi bitip gazeteleri geri almak için ofise döndüğümde gazete kamyonunun yeni gazeteleri hâlâ getirmemiş olduğunu çok görmüşümdür. Böyle durumlarda tek yapılacak iş beklemekti. Oturup bazen muhabbet ederek, bazen filtre kahve içerek, bazen de tek tük kalmış gazeteler arasında bir kaç pazar gazetesine, çoğu kez de Extra Bladet ve B.T.’ye göz atarak zaman geçirirdim. Türkiye’dekilerle kıyaslandıklarında naif kalan sansasyonel haberlerle dolu ucuz tabloid bu magazin gazetelerinde prens ile prensesin yeni maceralarını, kâh Danca kurslarından öğrendiğim bir kaç kelimeyle kâh da kelimenin Latince kökeninden, çoğunlukla da fotoğraflardan çıkartmaya çalışırdım. Beklemek yine de can sıkıcıydı. İşin bitme süresini uzattığı kadar, terimin

kurumasına ve hamlamama da neden olurdu. Naif desem de Extra Bladet şimdilerde toplumsal bellek kaybı müzesinde yerini alan Türkiye-Danimarka karikatürler savaşında baş aktörlerinden birisiydi. Hatırlarsınız belki, henüz Hz. Muhammed karikatürlerinin Danimarka gazetelerinde boy göstermediği bir kaç yıl öncesinde, bu gazetede Erdoğan’ın basın özgürlüğü yazan tuvalet kağıdı kullandığını gösteren karikatürle Türkiye’deki basın özgürlüğü hicvedilmiş, altta kalmayan Tempo dergisi rövanş duygusuyla Danimarka başbakanı Rasmussen ile Öcalan’ı aynı yatakta çıplak resmetmiş, Hürriyet gazetesi “Sınıfta kaldılar” başlığıyla çıkan haberinde önce Danimarka’daki basın özgürlüğünün ayaklar altında gezindiğini iddia etmiş, kanıt olarak da ülkedeki ırkçı yayınlar yapan neo-nazi radyosu Radio Oasen’in kapatılmasını göstermişti. Bu haberden bir hafta önce Milliyet gazetesinin Sınır Tanımayan Gazeteciler örgütünün raporlarına dayanarak Danimarka’nın tüm Avrupa ülkeleri arasında basın özgürlüğü konusunda en iyisi olduğu açıklaması ise es geçilmişti. Hürriyet’in haberine Politiken ise bıyık altından gülerek verdiği başlıkta “Türkiye Danimarka’nın fikir özgürlüğün test ediyor” diyerek cevap vermişti. Ne de olsa Türkiye’de her şey güllük


gülistanlıktı. Ne 301 vardı, ne karikatür dergilerine savaş açan bir başbakan, ne de hapishanede gazeteci. Dağıtım için verilen listede dikkat edilmesi gereken önemli bir husustan daha bahsetmek gerekiyor. Bazı sakinler gazeteleri doğrudan dairelerinin içine atılmasını istiyorlardı. Pek çok Amerikan filminde gördüğümüz gibi, dairelerin kapılarında uzun ince bir dikdörtgen şeklinde, kapının alt tarafına doğru, üst parçası elinizle ittiğinizde içeri doğru gidip geri gelen bir dil ve böylece postayı doğrudan evin içine atılmasını sağlayan aralıklardı bahsettiğim. Gazetelerini bu ararlıklardan içeri yollamak ise büyük sorundu. Zira, birincisi, tüm aralıklar standart boyutta değildi. İçlerinde bazıları orta boyutlarda bir kitabın geçmesini sağlayacak kalınlıkta olsa da pek çoğunda sadece bir zarfın geçmesinin yetebileceği bir aralık vardı. Ayrıca o kalın pazar gazetelerinin o aralıklardan geçirmek için neredeyse tüm ekleri çıkarmak, beceriksizce bazen teker teker bazen ikisi-üçünü birden içeri tıkmaya çalışmak, bu arada eklerin katlanarak işi daha da zorlaştırmasına göğüs germek gerekiyordu. Bu da önemli bir zaman kaybıydı. Gazeteyi kapının önündeki paspasa atıp hızlı bir şekilde işe devam etmek varken bir de nefes nefese gazeteyi içeri sokmakla uğraşmak gereksizdi.

gazete daha. Tek bir gazete için beş kat birden çıkarken kalbimin atışlarının hızlandığını hissederdim. ABD’deki gökdelenlerde yapılan merdiven çıkma yarışmalarına katıldığımı düşünerek kandırırdım kendimi. “Yok ben aslında ben New York’ta Empire State Building’in tepesine merdivenle çıkma yarışmasına hazırlanıyormuşum da antrenman yapacak zamanım olmadığı için bu işte çalışıyormuşum” gibi. Şimdi geriye baktığımda insanın böylesi anlarda neyin saçma ya da neyin aptalca olduğuna idrak edemediğini farkediyorum. Ne zamanki elimdeki apartmanın listesindeki tüm gazeteleri bitirirdim, artık bisikleti bıraktığım yere, elimde gazeteler yukarı çıkmadan önce ya bir arabanın camına ya da apartmanın duvarına dayadığım bisikletin başına döner, bir sonraki apartman uzaksa eğer bisikleti sürer, yok değilse elimde bisikletle beraber yürürdüm. İş hem çok hem de yüküm ağır olduğu için gazeteleri alıp apartmandan yukarı çıkmadan önce bisikleti her defasında kilitlemek, dönüşte de tekrar açmak zamanla yarıştığımı düşündüğüm için gereksiz gelirdi. Gazete dağıtıcılığında en büyük sorun bisikletin bozulmasıydı. Bisikletler bozulurdu, olağandı, zira, daha önce de dediğim gibi, bisikletin hem önündeki

Zaten çalışanlar da genelde yabancılardı. Ülkeye benim gibi aynı amaçla gelen Çinli, Hindistanlı, Pakistanlı, İspanyol, Portekizli öğrencilerin yanısıra bu işi yaşamak için her sabah yapan uzun saçlı, sakallı, atletik görünümlü Danlar da vardı. Hepsinin yorgun yüzlerinde gecenin bir saatinde aynı işi yapmanın getirdiği kader birliğini okuyabiliyordum. V. Pakistanlılar ve Sarhoş Danlar Gazeteler çok ağır olduğu için ancak apartmanda dağıtım yapacak kadar sayıda gazeteyi elime alır, apartmanın kapısını açtıktan sonra dairelere birer birer çıkardım. Bazen şanslı olurdum, bir apartmanda 10 gazete birden bırakırdım. Bazense şanssız: Birinci kata tek gazete, hop beşinci kata bir

gidonlara asılan hem de arkasındaki oturma yerine bir çengelle tutulan mavi gazete çantaları içleri dolu olduklarında bir hayli ağır olurlardı. Bu çantalarla dengede kalarak bisikleti sürmeyi öğrenmek kesinlikle kolay değildi. Artı bisiklet zaten ikinci eldi, lastikleri yama yamaydı, bu ağırlığa dayanamayabilirdi; zincirleri yağsızdı, atabilirdi; frenin balataları eskimişti, tutmayabilirdi.

ÇALIŞMAK NE KADAR ZOR OLSA DA YAŞAMIN VAZGEÇİLMEZİ (FOTOĞRAF: TAYFUN ŞEN)

Çalışırken, eğer bu sorunların hiç birisi başıma gelmemişse, en büyük mutluluğum her girdiğim apartmandan sonra çantalarda peyderpey azalan gazete sayısıydı. Böylelikle her defasında biraz daha da hafifliyor ve bisikleti daha kolay kullanabiliyordum. Bisikletin bozulmasında daha büyük bir sorun ise çalınmasıydı. Apartmanın içinde gazete dağıtırken diğer gazeteler hala bisikletin üzerinde olduğu için bisikleti çaldırmak pek de kolay değildi. Kimse buna tenezzül etmezdi zaten. Benim hiç başıma gelmedi ama kilitlemediğinizde az da olsa böyle bir ihtimal vardı. Bisikletinizi gecenin bir yarısı üzerinde gazete dolu mavi çantalarla çaldırdıysanız, çöldeki bahtsız bedevi misali şansınıza küsüp merkez ofise dönmeniz gerekirdi. Elden bir şey gelmezdi çünkü. Çalışırken bunun başıma gelebileceğimi hiç tahayyül etmemiştim ama işi bıraktıktan sonra Pakistanlı arkadaşların böyle bir durumla birkaç defa karşı karşıya kaldıklarını öğrenmiştim. Sarhoş Danlar boş buldukları bisikletleri, ihtiyaçları olduğu için değil ekseriyetle ertesi sabah hatırlamayacakları bir eğlencenin eseri olarak çalıp evlerinin yakınında bırakırlardı. Sonradan bulunduklarında ise bu bisikletler polis istasyonunda açık artırmaya çıkartılmak için toplanırlardı. Kimse çekmemiştir sanırım Pakistanlıların

GEZENTİ Paralel Evrenler

23


sarhoş Danlardan çektiği kadar. Evet, belki çalışırken olmadı ama daha henüz ülkeye gelişimin ikinci ayında açık artırmada satın aldığım bisiklet çalındı. Bölümün önünde, ders sırasında, güpegündüz. Yaşadığımı düşündüğüm refah toplumunda, benim gibi öğrencilerin arasında bisikletimin çalınabileceğini, üniversitenin içinde ders arasında gidebileceğini hiç düşünmemiştim. O kadar güveniyordum ki bu ülkeye tüm uyarılara kulak tıkıyor, bisikletimi bazen kilitlemiyordum. Ama oldu. Bisikletim gitti ve ben de bunun üzerine boş bulduğum bisikletleri çalabileceğimi idrak ettim. Büyük bir hayal kırıklığına uğramıştım. Artık ben de temiz kalmayacaktım. Kısasa kısas. İlk iş olarak da bölümün kantininde kahve, sıcak su, çay, yanına bir kaç tane abur cuburluk jelatine sarılmış şeker, taneyle bisküvi alabileceğiniz ve aldıktan sonra da ödemeyi büyükçe bir cam kavanoza para atarak yapabileceğiniz, kimsenin başında durup sizin para verip vermediğinizi denetlemediği, tümüyle iyi niyetle çalışan sisteme içtiğim kahvelerin parasını vermeyerek başlayacaktım. Bisiklete verdiğim parayı çıkartana kadar devam edecektim buna. Aylar sonra bunaltıcı soğuk bir kış günü (evet, soğuk da bunaltır, özellikle hiç bitmeyecekmiş gibi gelmeye başladığı zaman) çiseleyen yağmur nedeniyle yolumu değiştirip kestirmeden gittiğim başka bir yurdun önünde bisikletimi kilitsiz, terkedilmiş bulana kadar devam etti bu. Gözlerime inanamamıştım. Çalınan bisikletim hemen yanıbaşımda 30 metre ötemde başka bir yurdun önündeydi. Biraz hırpalanmış, jantı yamulmuş, lastiği inmişti ama işe yarar haldeydi. Hemen odamın içine aldım, en azından yeni bir kilit bulana kadar gerekli şefkati göstermek, bir daha asla çaldırmamak üzere.

BİSİKLETLER ÇOK ÇALINIR

Københavns Hovedbanegård’da iner, şehir merkezine gider, biraz oyalandıktan sonra ofise giderdim. İlk başladığımda ana ofisten bana gece 04:00’te gelmem söylenmişti. Ben de gece ya arkadaşa ya da bara gider oyalanırım diye düşünmüştüm. Böylelikle bir taşla iki kuş vuracak, hem iş hem eğlence birarada gidebilecekti. O gece genellikle yabancı öğrencilerin gitmeyi sevdiği, salaş, salaşlığı kadar kozmopolitliğiyle ünlü, içerdeki sıkışıklıkta, bazen de zorunluluktan

karıştırmayan, iş zamanı sadece iş, eğlence zamanı ise eğlencenin hakkını veren bir kültürde her ikisini aynı anda yarım yamalak yapmak benim geldiğim kültüre özgüydü. Evet, Danlar içerdi, iyi içerdi, yeknesak yaşamlarından uzaklaşmak için doğum günü, parti, festival gibi nedenleri varsa daha da çok içerdi ama yapacak işleri varken değil, tüm işlerini bitirdikten sonra içer ve içtikleri gecenin sabahında sanki hiç bir şey olmamış gibi ayağa dikilir, sizin başınız ağrıdan çatlamakta, dersi veya

Sarhoş Danlar boş buldukları bisikletleri, ihtiyaçları olduğu için değil ekseriyetle ertesi sabah hatırlamayacakları bir eğlencenin eseri olarak çalıp evlerinin yakınında bırakırlardı. Sonradan bulunduklarında ise bu bisikletler polis istasyonunda açık artırmaya çıkartılmak için toplanırlardı.

VI. Çelişkiler İşe gece 01:30-02:00 gibi başlardım. Şehir merkezinde oturmadığım için en büyük sorun gecenin bir yarısı işe gitmekti. Halbuki yakınlarda bir yerde otursam ve işyerine bisikletle gidebilsem işin önemli bir kısmını çözerdim. Ama esas sorun işe gitmek değildi ki. İşten dönüştü. İşe gitmek için gece saat 12:00 gibi olan son treni alır, merkez istasyon

24

GEZENTİ Paralel Evrenler

sürekli birileriyle tanışılan bir bar olan Moose’a gitmiş, Cumartesi gecesinin de kalabalığıyla içtikçe coşmuş, yeni tanıştığım İspanyol öğrencilerle hemen yan taraftaki Tequila Bar’da 10 kronluk tekilaları indirdikten sonra cepteki tüm parayı da bitirmiş, onlar yeni bir eğlenceye geçerken ben yalpalayarak ofise varmıştım. Yaşadığım kültüre tezat oluşturacak bir durumdu bu. İş ile eğlenceyi asla

projeyi unutmuş, ağzınızdan sular akar bir şekilde sızmışken, tekrar yapmaları gereken işin başında olabilirlerdi. Hastalıklı bir sorumluluk duygusu tüm topluma o kadar sinmişti ki, kafalarda çizilen sınırlar tüm hayata sirayet ediyor, onu etkisi altına alıyordu. İlk haftaki sarhoş çalışmanın pek olumlu sonuçlar doğurmadığı düşüncesinden


sonra haliyle iş ve eğlenceyi birleştirme çabasından vazgeçtim. Neyse ki, şehir merkezine ve dağıtım yaptığım ofise yakınlarda oturan bir arkadaşım vardı da sonraki hafta geceyi onda geçirmiş, kalan saati de ofiste oyalanmak üzere saat 03:00’e doğru arkadaş yattıktan sonra işe yollanmıştım. Bir-iki hafta böyle devam etti ve sonrasında aslında 04:00’te gitmemin gerek olmadığını, gazetelerin dağıtım ofisine gece 01:00- 1:30 gibi geldiğini öğrenmiştim. Böylelikle işe daha erken saatlerde başlayabilecektim. İş de erken bitecekti. Hâlbuki, işe gelişin değil de işten gidişin benim için sorun olduğunu anlamaya başlamam çok zaman almamıştı. Tüm gece çalışıp ter içinde kalıp, sabah 06:00 gibi gelen ilk treni beklemek zordu. Trende uyuklayarak durakta inmeyi başarmak ve Lyngby tren istasyonundan yurda kadar süren 10 dakikalık yeni bir bisiklet yolculuğunda tüm bedenin tükenmişken son gayretle bisikletin pedallarını ittirmek ise daha da bir zordu. Ne o, ne bu. Benim için esas içsel çatışma ise başka bir yerdeydi. Dağıtım yaptığım bölgenin ana caddesinde Kopenhag’ın en büyük gece kulüplerinden Park vardı. Ben sabahın erken saatlerinde kıçımda terler akarak bisikletin pedallarına zorla basarken kulüpten en seksi kiyafetleriyle dans etmekten yorgun düşmüş, makyajları akmış, çorapları kaçmış kızlar, alkolden ayakta zor duran erkekler çıkar, kapıda

bir arkadaşım daha katıldı bana. KKTC’deki üniversiteden atıldıktan sonra son bir umutla Danimarka’ya gelip bizim okulun yakınlarında iki senelik bir okulda eğitime gelen arkadaşa yaptığım işten bahsettiğimde “ne iş olsun yaparım abi” havasında olduğu için ilgilenmişti. O da başladı benimle. Tüm bu rezillikleri beraber yapıyorduk ama iki kişi olunca dayanmak biraz daha kolay oluyordu. Rezillikti diyorum çünkü gerçekten de iş bittikten sonraki halimiz berbattı. Bir gün işimizi bitirmiş sabahın ilk trenini beklemek üzere tren istasyonuna gelmiştik. Trenin gelmesine henüz zaman vardı ve bizde yorgunlukla duvarın dibine yıkılmıştık. Ne haldeydik bilmiyorum ama bizden sonra istasyona gelen ve bizimle beraber bekleyen bir Dan kadın bizim halimize mi acıdı ya da gazete dağıtmaktan kararmış ellerimizin, dağınık kıyafetimizin görünüşünden bizi evsiz ya da dilenci mi sandı bilmiyorum ama yerde otururken önümüze para bıraktı. Belki de yapılan bir araştırmaya göre dünyanın en mutlu insanlarının yaşadığı ülke seçilen Danimarka’da, bizim mutluluğa ucundan da olsa ulaşmamız gerektiğini düşünmüştü. Ne olduğunu anlayamadan kadına parayı geri vermiş, gülelim mi ağlayalım mı bilememiştik. Her ne kadar yabancıları fiziksel işlerde çalışmak zorunda bırakan ve öyle de kalmaları amacıyla onlara reva görülen koşullara devlet politikası gözüyle bakılsa

Ben sabahın erken saatlerinde kıçımda terler akarak bisikletin pedallarına zorla basarken kulüpten en seksi kiyafetleriyle dans etmekten yorgun düşmüş, makyajları akmış, çorapları kaçmış kızlar, alkolden ayakta zor duran erkekler çıkar, kapıda benim o gece kazanacağım parayı taksiye vermek üzere bekleşirlerdi. benim o gece kazanacağım parayı taksiye vermek üzere bekleşirlerdi. İçeriden gelen müzik sesini bastıran çığlıklar atarak birbiriyle oynaşan çiftler muhabbet eder, belki yatağa belki de yeni bir bara yelken açarlarken ben arkalarından bakardım. Pedala biraz daha sert basarak. İşe başladıktan birkaç ay sonra Türkiyeli

da, her ne kadar geçmişin hoşgörü toplumunun artık ayaklar altında kalmasına ses çıkarılmasa da, geçmişten yemenin artık bir yaşam tarzı olmasına, farklı kültürlerin birarada değil birbirine baskın çıkmaları yarışmasına göz yumulsa da, birşeylerin ters gittiği bu ülkede, ters giden aslında sizin halinize acıyarak para vererek kendini vicdanen rahatlatmaya

KRONBORG SARAYI’NDA UYUKLAYAN HOLGER DANSKE

gitmek, sorunları halının altına itmekti, sorundan kaçmaktı. Ama zaten sorunun çözümünü kim bilebiliyordu ki? Ülkenin büyük bir tehdit altında olduğunda canlanarak düşmanların üstesinden geleceğine inanılan mitolojik kahraman Holger Danske’ın Kronborg’daki yeraltı mezarında bulunan heykeli bile derin ve deliksiz bir uykunun gazabı altında gibiydi. Oğuz Atay’ın bir sözüdür: Yaşamak aynı zamanda yaşamış olduklarını hatırlamak demektir. Proust’un izinde çıkılan bir bellek yolculuğunda hatırlananlar ne kadar yüzeyselse, yaşamın da o kadar ucundan geçildiğini gösterir bana kalırsa. Bu yüzden farklı bir ülkede yaşananlar ancak sade bir seyirci olarak hatırlananlar olmadığı zaman yaşanıldığı hissini verir. Turist olarak değil; en ufak detayları bile zihnin bir köşesine yazarak. Yazdıkça tekrar tekrar hatırlayarak. Ben çalışırken bunları farkedemezdim belki ama gazete dağıtmak en azından hatırlayabilecek bir şeylerim de olduğunu gösteriyor benim için. serxan@gmail.com

EPG

GEZENTİ Paralel Evrenler

25


Röportaj:

Yolun Akrobatı - Juan Villarino Röportaj: Ozan Keysan Çeviri: Eylem Kuzgun - Orkun Özşahin

Nerelisiniz? Bize kendinizden bahseder misiniz? J.V. - Adım Juan Villarino, gezgin takma adım ise “Acrobat of the Road” (Yolun Akrobatı). Arjantin’de bir deniz kıyısı şehri olan Mar del Plata’da doğdum. Nasıl ve ne zaman seyahat etmeye başladınız? Sizi seyahat etmeye iten nedenler nelerdi? J.V. - İlk kez 1998’de otostopla seyahat ettim. Şehrimden sadece 115 kilometre uzaktaki bir başka deniz kıyısı kasabasına kısa bir geziydi. O zaman, ilk kez tattığım bu şeyin yaşam boyu bir tutkuya dönüşeceğini öngörmek olanaksızdı. 19 yaşındaydım ve hala üniversite ile meşguldüm. Dolayısıyla bunu takip eden

26

GEZENTİ Paralel Evrenler

gezilerim de her zaman umduğumdan daha kısa oldu. İlk olarak Arjantin içinde seyahat ettim ve 2001’de otostopla ilk Avrupa turumu gerçekleştirdim. Bu, İspanya’dan Çek Cumhuriyeti’ne ve İtalya’dan Danimarka’ya on bir ülkede yaklaşık 10000 kilometreyi kapsayan üç aylık bir geziydi. Bu gezi sırasında deneyimlediğim konukseverlik bana insanlığın saklı bir yönünü gösterdi: Televizyonda nadiren görülen bir boyut. Antropolijik bakış açısından konuşursak, seyahat etmek bana insanoğlunu keşfetmek için en mükemmel yol olarak göründü. Açıkça, seyahat etmek daha önce sadece soyut bir biçimde kavranabilen, bu insanlığa aidiyet hissini geliştirme yolu haline geldi. O zaman yazmaya başladım. Seyahat etme ve yazı yazma arasındaki kesişim bugüne kadar olan yaşamımın tamamını açıklayacaktı.


Sizin için seyahat etmenin en zevkli ve ilginç yönü nedir? J.V. - Daha önce de belirttiğim gibi: “Açıkça, seyahat etmek daha önce sadece soyut bir biçimde kavranabilen, bu insanlığa aidiyet hissini geliştirme yolu haline geldi.” Seyahatle geçen geçmiş yıllarda ulaşılan özel bakış açısını hesaba katarak, başka bir düşünceyi de ekleyebilirim. Uzak/güzel/canlı yerleri ziyaret etmenin kendi içinde arzulanabilir bir yan olduğunu inkâr edemem. Ama ben daha ileriye ve özellikle daha derine gitmek istiyorum. Gerçek bir gezgin izlediği rota ile açıklanamaz gerçekten. Bu nedenle, öncelikli olay yolculuğun kendisidir. Zaman gelir ki yolda olduğunuz sürece kendinizi evde ve rahat hissedersiniz. Bu bir kimlik haline gelir, bütün dünya sizin oyun alanınız olur. Türkiye’yi ne zaman ziyaret ettiniz? Türkiye hakkında güzel bir anınızı bizimle paylaşır mısınız? J.V. - Türkiye’ye ilk kez Ekim 2005’te İbrahim adında İstanbullu birisinin kullandığı büyük sarı bir Volvo kamyonla ulaştım. Ramazan ayıydı, bu yüzden Bulgaristan Byala’dan beni bıraktığı İstanbul’a kadar açlıktan öldüm. Tabi ki, bu Türkiye’yle ilgili en güzel anı değil. Ülkeniz daha sonra bana, ziyaret ettiğim en konuksever ülke olduğunu gösterdi. Daha sonra, derin bir konukseverlik anlayışının Türkiye’den Pakistan’a kadar bölgesel bir özellik olduğunu anlayacaktım. Birçok anım var. Bursa çarşısında Kuran satan bir adam beni tezgâhının yanına oturmaya davet etti ve klasik lale biçimli Türk çay fincanında (ç.n. ince belli) çay ikram etti. Bana, muhtemelen din değiştirtmek amacıyla içinde telefon numarasının yazılı olduğu bir Kuran hediye ettikten sonra konuşmasını Almanca olarak sürdürdü. Bu, benim için Türk konukseverliği açısından sevindirici bir durumdu. Kapadokya’da 11. yüzyıldan kalma bir Bizans kilisesinde kamp yaptım. Çok büyülü bir olaydı. İstanbul, Ankara ve bir inşaat alanında kalacak yer ararken asansör boşluğuna düşüp neredeyse bir bacağım kırık halde hastaneye gitmek zorunda kaldığım Adana’da iyi arkadaşlar edindim. Minnettarım ki ev sahibim olan Karabudak ailesi bana iyi baktılar. Bu sürede 3 gün boyunca yürüyemedim, böylece tavla oynamayı ve Efes içmeyi öğrendim… Türkiye’ye gelin, yatağa hapsolup kalsanız bile güzel vakit geçirirsiniz!

Seyahat etmenin en zor yanları neler? Gezilerinizde hiç zor anlarınız oldu mu? Bunlarla nasıl başa çıktınız? J.V. - Tabi ki bir ya da iki yıllığına uzaktayken ailenizi özlüyorsunuz. Ben genellikle eve uğramadan bir buçuk sene geçiriyorum, yani bu herhangi birisi için de bazı sorunlar yaratabilir. Tayland’dan İrlanda’ya 27 aylık otostopum sırasında sadece bir kez Fransa’da ciddi biçimde soyuldum. Çadırım ve uyku tulumum seyahat ettiğim kamyondan çalınmıştı. Türkiye’de asansör boşluğuna düştüm ve Yeni Delhi’nin pis bir sokağında geceleyin bir köpek tarafından ısırıldım. Fakat hiçbirisi gerçekten önemli değil. İki yıl boyunca yoldayken başınıza gelebilecek şeyler, seyahat etmeseniz de, evdeyken başınıza gelebileceklerle tamamen aynı. Yaşadığınız yerde de köpekler tarafından ısırılabilirsiniz veya evinize hırsız girebilir. İnsanlar sadece evlerinden ve arkadaşlarından uzakta olmaya alışık olmadıkları için seyahat etmeye dair tehlikeler bulmaya meyilliler. Fakat Havai’de veya Buenos Aires’teki dünya aynı dünya. Benim için daha sorunlu olan bir başka konu fotoğraflarımı ve yazılarımı güvende tutmak gibi. Hafif bir dizüstü bilgisayar ve bir SLR kamera taşıyorum. Tüm yazdıklarımın ve fotoğraflarımın birer yedeğini tutmak ciddi bir disiplin gerektiriyor. Örneğin; Ukrayna’da çekilmiş tüm fotoğraflarımı kaybettiğimde kendimi çok kötü hissettim.

Otostopla seyahat ediyorsunuz. Otostopta ilginç ne buluyorsunuz?

Çok seyahat ediyorsunuz ve birçok kültürü deneyimlediniz. Dünyanın en çok hangi kısmını sevdiniz?

J.V. - Mütevazı biçimde yapılan her ulaşım yolunu destekliyorum. Otostop, bisiklet, yürüyüş ve hatta motorlu taşıtlarla seyahat edenlere bile sempati duyabilirim, bunları sağlamak yeterince eğlenceli/eski/olağandışı. Kişisel olarak ben her zaman otostopu tercih ettim. Otostopun tasarlanmamış ritmi yolla bir diyalog sağlıyor. Sürprizler var. Hiçbir şey kesin değil. Aksine, bir tren bileti satın almak kesinliklere mahkûm olmak demektir. Bir keresinde Romanya’nın Maramures bölgesinde bir arabaya bindim ve kendimi bir düğünde buldum! Bir başka sefer de, Norveç’te şoförlerim bir mağarayı keşfe gideceklerdi ve beni de partilerine katılmam için çağırdılar. Çoğu zaman sürücüler sana kalacak yer ve onların yaşam tarzlarını anlama şansı sunarlar. Bir yazar olarak, daha iyi bir seçenek bulamam.

J.V. - Ortadoğu konukseverliğini gerçekten beğendim. Türkiye, Suriye, İran ve Afganistan favorilerim arasında. Bu ülkelerin insanlarının kendiliğinden yardım etme isteği Avrupa bencilliği ve hatta Arjantin’in korkak toplumu ile zıt düşüyor. Öyle ki, sadece orada iyi insanlık nasılmış kısa bir bakış yakalayabildim. Tabi ki orada da bireylerin kendi yaşamlarını, çevrelerinin ötesinde belirleme gücünün kısıtlı oluşu gibi bu toplumların da katılmadığım yönleri var. Bu açıdan Türkiye’yi çok beğeniyorum. Ankara’da bazı arkadaşlarım Ramazanda oruç tutarken, diğerleri apartmanlarının duvarlarına “Atheism is a non-profit organization” yazmışlardı. Hoşgörü ve konukseverlik, hala kat edilecek çok yolu olmasına rağmen Türkiye bana her ikisini bir potada eriten cesur bir çaba olarak görünüyor.

GEZENTİ Paralel Evrenler

27


Bize projenizden ve kitabınızdan bahseder misiniz? J.V. - Dünya turunun sıradaki ayağı Arjantin’den Alaska’ya çift katlı bisikletle (double deck bike) seyahat etmeyi içerecek. Yaklaşık 20 ay sürecek uzun bir yolculuk olacak. Üç kişilik bir grubuz. Bu eğlenceli bisikletleri özellikle, insanları güldürmek fakat ayrıca sosyal değişim metaforunu özetlemek için tasarladık. Eğer bir bisiklet bu şekilde gözükebiliyorsa, diğer gelişmeleri hayal edin… Gerçekleştirdiğiniz yolculuklar yaşamınızda bir şeyi değiştirdi mi? Seyahat etmek, diğer kültürleri deneyimlemek, farklı insanlarla tanışmak, bütün bunlar dünyayı algılayışınızı (ya da insan olarak sizi) nasıl değiştirdi?

Şu anda nerede yaşıyorsunuz veya hangi ülkede seyahat ediyorsunuz diye mi sormalıyız? Yaşam giderlerinizi nasıl karşılıyorsunuz? Seyahat parası kazanmak için çalışıyor musunuz? J.V. - Şu anda anavatanım olan Arjantin’deyim ve burada, son aylarda, aile ve arkadaş meselelerini takip edebilmek için bulunuyorum. Ayrıca son kitabım Vagabonding in the Axis of Evil – Rediscovering Irak, Iran and Afghanistan by hitchhiking’i yayınlamaya çok zaman adadım. Kitaplar Arjantin’de kütüphaneden alınabilir ya da herhangi bir yerden internet yoluyla sipariş edilebilir. Kazancım, hemen hemen yalnızca, seyahat ederken uğradığım şehirlerdeki kahvehane, fuar, kültürel olaylar ve benzeri yerlerde sattığım kitaplardan geliyor. Bunlar daha çok fotokopiyle çoğaltılmış daha mütevazı kitaplar oluyor.

JUAN’IN ÇİFT KATLI BİSİKLETİ

J.V. - Evet, seyahat etmeden önce bir yerlere gitmeyi hayal ettim. Önemli olan varılacak yerdi. Şimdi, yaklaşık 4 yıllık seyahat sürecinden sonra, yolculuğun kendisini en önemli şey olarak görüyorum. Gidilecek yer, göz gezdirmeye devam etmek ve sonsuzluğu keşfetmek için bir bahaneden ibaret. Ayrıca, sadece savaşlara, politikaya ve benzerlerine odaklanan medya aygıtları tarafından sansürlenen insanlığın iyi yüzünü öğrendim. Otostop insanlık erdemi konusunda benim doktoram oldu. Gelecek için herhangi seyahat planlarınız var mı? Bize bunlardan bahseder misiniz? J.V. - Yaşam ve seyahat eşanlamlı hale geldiler. Seyahat etmeyi sürdürmeye kesin karar verdim. Bir göçebe oldum. Röportajıyla bize eşlik ettiği için Juan’a teşekkür ederiz. Juan’ın anılarını topladığı “Vagabonding - In the Axis of Evil” adlı bir de kitabı bulunuyor. Kitabı alarak Juan’ın seyahatlerine katkıda bulunabilirsiniz. Kitap siparişi veya Juan’ın seyahatlerini internetten takip etmek için blogunu ziyaret edebilirsiniz: www.acrobatoftheroad.com

EPG

28

GEZENTİ Paralel Evrenler


Son Ekotopya!

Can Başkent Yıllar önce, 2003 yılında, Ukrayna’da yapılan Ekotopya, Karpat Dağları’nın kuzey yamaçlarındaydı ve katıldığım ilk Ekotopya’ydı. Beş gün süren İstanbul-Ekotopya ulaşımımız, alışıldık ve belki de beklenen bir Doğu Avrupa toplu taşıma traji-komedisiydi. Elbet, bu bizim yolların tadını çıkarmamızı, bu beş gün içinde sırasıyla, gemi, otobüs, tren, uçak, tramvay ve taksi gibi neredeyse var olan tüm toplu taşıma araçlarını kullanarak, o meşhur Doğu Avrupa teknolojileriyle (!!?) içli dışlı olmamızı engellemedi. Dönünce, gerek politik gerekse gezi yoldaşım Alp ile, o zamanlar daha da popüler olan bir haftalık dergiye, Yeni Harman’a bir mülakat vermiştik. Kimi kaygılarımız vardı. Bu kaygılarımız bilinsin istedik, bunların üzerine düşünülsün istedik. Biraz naifmişiz.

GEZENTİ Paralel Evrenler

29


Bir eylemlilik, politik hareketlilik ve örgütlenme kampı olması gereken Ekotopya, yıllar içinde, kapitalist bezginlik ve liberal bencilliğin katılımcı bireyler üzerindeki malum yansımalarının birer doğal sonucu olarak belki de, işe yaramaz ve verimsiz bir etkinliğe dönüşmüştü.

EKOTOPYA 2000 - KAMP ALANI

Ertesi sene, bu heveslerle katıldığım 2004 Hollanda Ekotopya ise, bu kaygılarımız zemininde, nispeten rahatlatıcıydı. Doğu Avrupa’nın, Hollanda’yla karşılaştırıldığında yoksunluklar bölgesi olarak belirmesi, hele ki bu durum Ekotopya gibi yarı-ilkelci bir ekolojik kamp zemininde oluşuyorsa, dikkat çekiciydi. Ama dedim ya, tüm bunlara rağmen, Hollanda Ekotopya’sı verimliydi. Günde üçer seans halinde paralel atölye çalışmaları, Batı Avrupa yeşil/ekolojist hareketinin neredeyse uzmanlaşıp profesyonelleşmiş eylemcilerinin katkıları azımsanamazdı. Ama gene kaygılarımız süregitti. Ekotopya, 2008 Ağustos’unda, son olarak Türkiye’de, Sinop yakınlarında Sarıkum’da toplandı. Öyle ya da böyle, bizlerin de dile getirdiği kaygılara benzer gerekçelerle, Ekotopya artık bitiriliyordu neredeyse 20 yıl sonra. Bunun nedenlerini, deneylimli Ekotopyacılarla konuştuğumuzda hissetmemek mümkün değil. Bir eylemlilik, politik hareketlilik ve örgütlenme kampı olması gereken Ekotopya, yıllar içinde, kapitalist bezginlik ve liberal bencilliğin katılımcı bireyler üzerindeki malum yansımalarının birer doğal sonucu olarak belki de, işe yaramaz ve verimsiz bir etkinliğe dönüşmüştü. Bırakın bir politik kampta rastgelmeyi, sıradan bir (politik) “kaave” muhabbetinde bile tartışmaya değer görmeyeceğiniz derecede sıradan, gereksiz ve aptalca konu başlıkları, tartışılır ve

30

GEZENTİ Paralel Evrenler

gündeme taşınır olmuştu Ekotopyalarda. Dahası, ekolojist (ve anarşizan) omuzdaşlık da yitiyor muydu? Yarıuzman, neredeyse-profesyonel mutfak ekiplerinin oluşturulması örneğin, tüm işlerinin paylaşılması diskuruna sahip bir ekolojik ütopyada yer almaması gereken bir durum değil miydi? Katılımcıların temizlik, yemek pişirme gibi günlük rutinlere değil de kirletme ve yemek yeme gibi günlük asalaklıklara daha da artan bir EKOTOPYA 2000 - RESİM ATÖLYESİ

hevesle iştirak etmeleri, ben dahil, bir çok kişi tarafından artık tahammül edilemez bulunmuştu. Ama, gene de bir enerjim ve umudum vardı: Nil desperandum! [asla umutsuzluğa kapılma]. Gauss okurken öğrenmiştim bu sözü. Cebir ne kadar zor olursa olsun (yoksa cebir Arapça ‘zor’ anlamına mı geliyordu?), ne kadar karmaşık gelirse gelsin, umudumu kaybetmemeliydim. Ekotopya umudum, gene de vardı. Yola koyuldum. Az zamanım vardı, kısa zaman diliminde aynı anda birden çok yerde bulunmam


gerekliydi. Hiç gitmemektense, 5-6 günlüğüne gitmeyi tercih ettim ve Sinop’a otobüs biletimi aldım. Ekotopya’nın yer seçimleri, dillere destan olmuştur yıllar içinde. Ücrada, büyük şehirlerden uzak, nadir işleyen toplu taşıma vasıtalarıyla ve hayal mayal anımsanan tariflerle ve krokilerle bulunmaya çalışılan, ama her seferinde de kaybolunmadan bulunan kamp, bu özelliğini bu sene de korudu. Sinop’a yaklaşık 20 km uzaklıktaki “Sarıkum Doğayı Koruma Bölgesi”nde, aynı adlı köyün bir kaç kilometre ötesinde, denizin kıyısında hoş bir kamp alanı bulunmuştu. Sinop karayolunda, sabah altıda otobüsten indim. Kampın sevimli bir tabelası iliştirilmişti indiğim yere. Doğru yerdeydim. Yürümeye başladım. Karadeniz’in sabah serinliği, yol kenarındaki böğürtlen çalılarıyla birleşti. Köye ve ilerisindeki kampa yürümeye başladım. Sırt çantam ağır değildi - yaz gezginliğinin avantajını tekrar sevdim. Neredeyse her siyah böğürtlen beni yoldan çevirdi, beklenen sürenin iki katı sürdü varmam kampa. Sabah erkendi hala, kamp uykudaydı. Kampa gelen bir kaç Doğu Avrupalı ile İranlı

EKOTOPYA 2000

bir yogi ayaktaydı. Tanıştık. Çadırı kuracak yer aradım ve beğendiğim bir yere kurdum. Denize çok yakındık. Geniş, incekumlu bir sahilin hemen berisindeydik. Değindim, kamp alanı nispeten medeniyetten korunabilmiş bir noktadaydı. Ama elbette, vahşi arabalarıyla, memleketin tüm kıyılarını tekrar fethe çıkmış şehirli (ve hatta gurbetçi) güruhu, kampın ötesindeki plajı ve ağaçlık alanı meğer sık sık kullanırmış. EKOTOPYA 2000 - FİNLANDİYA’DA GECEYARISI

Denize gelenler, pikniğe gelenler etrafta eksik olmadı. “Avrupalı gençlee, çadır kurmuş”un ötesine ise geçemedi kampın kendini tanıtması. “Sen bunların çevirmeni misin?” dedi, arabasından inip kampa yürüyen biri. “Yok, biz genelde zaten İngilizce konuşuyoruz kampta” dedim. “Talebe mi bunlaa?” sorusunu ise mecburen geçiştirdim. Kampı izah etmeye çalışırken, utandırıcı indirgemelerle, “çevrecilerin kampı” olarak tarif etmekten başka bir çıkış da bulamadım. Kaldığım kısa süreye dayanarak, elbette tüm kampı değerlendirmeyeceğim. Fakat, gerek kamptayken gerek kamp sonrasındaki iletişimim, aslında, bu değerlendirmelerin çok da abes olmadığını gösterdi. Türkiye’de daha önce katıldığım politik kamplardan belleğimde kalan, belki beklentilerimi hep çok yüksek tutmaktan kaynaklanan, olumsuzlukların bir potansiyel olarak var olduğunun farkındaydım. Özellikle, kamptan bir iki hafta önce EYFA ofisten gelen ve Ekotopya’da atölye çalışması ve sunum için hala yer olduğunu anlatan e-posta canımı sıkmıştı. Aynı anda 3-4 atölye çalışmasının, günde 3 kere yürütüldüğü ekotopyalar aklıma geldi. Evet, biliyorum, bir kampı kamp yapan katılımcılardır. Kampın genel havasını yansıtması minvalinde, bir iki atölye çalışması ve sunumun içeriklerinden söz etmek istiyorum. Yeşiller’den gelen katılımcılar, Sinop’un konumuna da binaen Karadeniz

GEZENTİ Paralel Evrenler

31


Eylemler, kamusallık anlamında çok verimliydi zira Türk medyasında birinci sayfaya çıktı ve başbakanın bile bir yorum yapmasını sağladı. ekolojisi üzerine bir dizi sunum gerçekleştirdiler. Uluslararası hareketler zeminindeyse, “Zapatistalar ve Feminizm” adlı sunum, Zapatistaların militan sosyalizminin şaşırtıcı olmayan bir sonucu olarak belki de, neden ve nasıl feminist olamadıklarını izah etmesi açısından ilgi çekiciydi. Ukraynalı veganlar, ünlü film Earthlings’i (Dünyalılar) gösterdi. Film sarsıcıydı, bir çok insan sonunu getiremedi. Gerçekler acıtıyordu. Benzer minvalde, bendeniz de devrimci bir politika olarak vejetaryenliğe değinip meselenin devrimci feminizmle bağlantılarını inşa etmeye çalıştığım bir sunum gerçekleştirdim. İlgi ve aldığım eleştiriler beni mutlu etti (sunumumun özeti, www.canbaskent.net’te). Kamp esnasında, günler geçtikçe, Avrupalı eylemci arkadaşlarla, bir politik eylemin gerekliliğini konuşmaya başladık. Sabah toplantılarında bu istek, açık bir şekilde dile getirildi defalarca. Nükleer santral yapımına aday olmuş ve nispeten ses çıkarabilen bir hareketi oluşturabilmiş bir kente katkıda bulunmanın ekolojist eylemciler için bir gereklilik olduğunda hemfikirdik. Kampta bir eylem enerjisi vardı, insanların gözlerinde “Artık bir şeyler yapalım” motivasyonu okunuyordu. Olası bir doğrudan eylem için, ünlü bir çevreci organizasyondan bir “şiddetsiz eylem/şiddetten arınmış eylem” antrenörü davet edildi. Eyleme ilişkin hazırlıkları ve tartışmaları daha takip edemeden, kamptan ayrılmak zorunda kaldım. Görünen o ki, Ekotopya, kendinden bekleneni layıkiyle yerine getirmiş ve ses getiren ve hatta medyatik bir eylemle inisiyatifini kullanmıştı. Kampın son gününde, 20 Ağustos’ta, Ekotopya’dan eylemciler, Sinop Valilik’i önünde, şiddetsiz bir eylem yaptılar. “Nükleer öldürür” diskurunu canlandırma üzerine kuruluydu eylem. Polis, bekleneni yaptı ve 6’sı yabancı 11

32

GEZENTİ Paralel Evrenler

EKOTOPYA 2008 - SİNOP

kişiyi gözaltına aldı. Gözaltına alınanlar, kabahatler kanununa göre, 125 YTL civarında bir para cezasına çarptırıldılar. Elbette, bununla beraber, kampa polis ve jandarma baskısı uygulanmaya başladı. Kampın o günlerde yaptığı açıklamadan okuyalım:

kampı kapatarak bu tehdidi bertaraf edebileceklerini düşünmüşlerdi. “Zaten” kampçıların çoğu o günlerde ayrılacaktı kamptan, bu abluka ve tehdit de tüm bunlara mukabil geçiştirildi. Kamp, Eoin’in de dedi��i gibi, en etkili ve hareketli Ekotopya olarak tarihe geçecekti.

“Önce, Sinop’taki Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) önünde 20 Ağustos Çarşamba günü nükleer enerjiyle ilgili olarak haklı bilgilendirmek amacıyla yaptığımız barışçıl bir eylem sırasında 6 yabancı uyruklu, 5 TC vatandaşı, 11 arkadaşımız gözaltına alındı. Ardından bizlere destek olmak için gelen ve yaşadıkları bölgede kurulması düşünülen termik santrale karşı seslerini daha fazla duyurabilmek için bizlerden destek bekleyen Gerze halkı sadece bizimle görüştüğü için jandarmanın baskılarına maruz kaldı. Son olarak da bugün bölge jandarmasından gelen yaklaşık on kişilik grup, hemen kamp alanını terk etmemiz gerektiğini, aksi halde zor kullanarak kampı dağıtacaklarını söylediler. Özetle iznimizin bitmesine iki gün kala etkinliğimiz tehditlerle engellenmeye çalışılmaktadır.”

Dolayısıyla, tüm bu gelişmeler ve olaylar ve tatsızlıklar, Ekotopya Sinop’un misli misli amacına ulaştığını ispatlıyor. Demek ki, “Nil desperandum!”.

Bunu takip eden günlerde, vali imzasıyla gelen belge, kampın izninin 22 Ağustos itibariyle iptal edildiği belirtiliyordu. 23 Ağustos’ta da kamptan gelen haberler, kamp alanının jandarma tarafından çevrildiğini anlatıyordu. Dolayısıyla, eylemin tedirgin ettiği otoriteler, ancak

RÖPORTAJ: EYFA YÜRÜTME KURULU ÜYESİ EOIN KELLY Ecotopia/EYFA’ya ilk nasıl dahil oldun? E.K. - Finlandiya’da, Ekotopya 2000’e katıldım. Kampı, bir kaç ay öncesinde bana ulaşan tesadüfi bir emailden öğrendim. Finlandiya’ya gitmeden önce kamp ya da organizasyon hakkında hiç bir şey bilmiyordum; kafa dengi insanlarla tanışıp çevrecilik hakkında konuşabileceğimiz iyi bir yer gibi görünmüştü kamp bana. EYFA’nın hiyerarşik olmayan örgütlenmesinden ya da anarşistlerin yoğun katılımından hiç haberdar değildim önceden. Ekotopya/EYFA ile şimdiki ilişkin nedir? E.K. - EYFA yürütme kurulundayım, önümüzdeki ay sürem doluyor zira 4


İklim değişikliği karşıtlarının, nükleer enerji karşıtlarının, Rainbow’a benzemeyen, politik motivasyonlu bir eylemci kampı oluşturma isteğinin bir sonucuydu Ekotopya.

EKOTOPYA 2008 - SİNOP

yıldır yürütme kurulundaydım. Yürütme kurulunun iş yükü çok azdır ve sadece EYFA ofisinde çalışan gönüllülere, sadece ve sadece bu gönülllüler sorarsa, tavsiye vermekten ibarettir. Şimdiye dek bir çok Ekotopya’da bulundun. Hangileri favorin? E.K. - Komik ama, Türkiye’de yapılan son Ekotopya favorim. En organizesi değildi, zira o Hollanda’dakiydi; en büyüğü değildi, zira o İrlanda’dakiydi; en egzotiği değildi, zira o Ukrayna’dakiydi. Kamp, bir rainbow kampından çok da farklı olmayan bir kamptan -yani çok az atölye çalışması ve güneş altında ve plajda bol bol takılma-, tüm kampın (vize sorunu olanlar hariç) nükleer santrala karşı bir eylem düzenlediği bir kampa dönüştü. Eylemler, kamusallık anlamında çok verimliydi zira Türk medyasında birinci sayfaya çıktı ve başbakanın bile bir yorum yapmasını sağladı. Ekotopya Sinop’u nasıl buldun? E.K. - Oops! Cevap vermeden önce, tüm soruları okumalıymışım :-) Son sorunun, ‘önceki soruyu yok say’ olacağını söyleme sakın :-) Neyse.. Ekotopya Sinop kesinlikle hoşuma gitti. İngiltere ve Almanya’da düzenlenen iklim değişikliği karşıtı kamplarla karşılaştırıldığında, Ekotopya’nın kesinlikle, tam zamanlı

eylemcileri, dönem dönem etkinleşen eylemcileri veya eylem neredeyse önde olmak isteyenleri bile çekme sorunu yaşadığı görülüyordu. Türkiye’deki kamptaki bir Alman katılımcı, Hamburg’daki Klimakamp’a gitmemesinin nedeninin, sınavları bittikten sonra bir güneşli tatil ihtiyacı olduğunu söylemişti. Yine de, iyi eylemlerin planlanmasından ve yürütülmesinden emin olmak için yeterli sayıda deneyimli eylemci gelmişti. Eylemlerin ötesinde, Türkiye’de yaşadıkları bölgede nükleer santral yapıldığını görmek istemeyen insanların eylemcilerin arkasında olduğu bir yerde olmak iyiydi. Kamptaki atölye çalışmalarının sayısı azdı. Daha önce katıldığım Ekotopya’ların hepsinde günde 5 ila 10 atölye çalışması oluyordu. Jandarma’nın kampa düzenli olarak gelmesi, böyle bir devlet mekanizmasıyla daha önce karşılaşmamış bizlerin ‘gözünü açtı’. Az sayıda atölye çalışması olmasına rağmen, siyaset bilimini yeni bitirmiş ve o bölgeden bir Türk katılımcı, Türk devletinin kuruluşu; Yunanistan, Bulgaristan, Ermenistan ile ilişkisi ve özellikle Kürtler olmak üzere iç azınlıklar üzerine oldukça ufuk açıcı bir atölye çalışması sunmuştu. Eyleme katıldın mı? Tutuklandın mı? E.K. - Evet, ve teknik olarak hayır. Kamp esnasında, ben dahil bazı katılımcılar, bir eylem düzenlemeye karar verdi. Bunu

bağımsız olarak, kamp organizatörlerine danışmadan yaptık. Aslında, şöyle denebilir: aklımızda bir fikir vardı ve nükleere karşıt bazı insanlara katılmak isteyip istemediklerini sorduk. Hep birlikte, Sinop kent merkezinde, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK)’nun önünde nükleer santral yapımını protesto eden kalıcı bir eylem yapmaya karar verdik. Kampın ikinci haftasının salı günü, iki Sinoplu ve 2 yabancıdan oluşan 5 kişilik bir grup TAEK önünde pankart açtı. Polis tarafından dağıtılmadan önce, sadece 15 dakika dayanabildiler. Ben, yaklaşık yarım saat sonraki ikinci gösterideki 5 kişiden biriydim. Bizim de kaderimiz yaklaşık 15 dakika sonra aynı oldu. Eylem, kalabalık bir sokaktaydı ve bir çok insan ne olduğunu görmüştü ve gelişmelerin kentte çabucak yayıldığını tahmin ediyorum (eğer insanların sokaktan toplanması pek yaygın değilse elbette). Neyse, bir kaç saat sonra serbest bırakıldık ve ‘düzeni bozmaktan’ 125 YTL ceza yedik. Söylemeye gerek yok, bu cezaya itiraz ediyoruz. Türk kanunları algımıza göre, yaptıklarımızla bir kanunu çiğnemedik. Polisin bizi oradan uzaklaştırmak gibi bir hakkı olmadığı konusunda epey kendimize güveniyoruz. Kampın sonunda gerçekleştirilen, valilik önünde teatral bir ölümün canlandırıldığı ve 30 kişinin tutuklandığı eylemde yoktum. Katıldığım hiç bir Ekotopya, bu eylemin yaptığı etki kadar bir etkiye sahip olmadı. Çok etkileyiciydi. Umarım, bu, Türkiye’deki [bu konuya dair] son eylem olmaz ve daha önemlisi, [eylemlerimiz] yerel kampanyaya bir katkı sunabilmiştir. EKOTOPYA NEDİR? Bu sene Yeşiller’in oluşturduğu Ekolojik Ütopyalar Derneği’nin, hakkını vererek organize ettiği Ekotopya 19 yıldır, dönüşümlü olarak Batı Avrupa ve Doğu

GEZENTİ Paralel Evrenler

33


Avrupa’da düzenleniyor. Türkiye’de ilk defa bu sene düzenlendi.

UKRAYNA EKOTOPYA RÖPORTAJI Batur Özdinç - Can Başkent - Alp Aslan

Ekotopya’nın çıkış nedeni, 80’lerde nükleerin güçlenmesiyle, nispeten sesi kısılan ekolojik harekete yeni bir ivme kazandırmaktı. İklim değişikliği karşıtlarının, nükleer enerji karşıtlarının, Rainbow’a benzemeyen, politik motivasyonlu bir eylemci kampı oluşturma isteğinin bir sonucuydu Ekotopya. bu hareketlerin bilindik organizasyonlarından EYFA (European Youth For(est) Action / Avrupa Eylemci Gençliği/Ormanı) tarafından büyük eforlarla düzenlenegeldi. Anarşist gruplardan tutun da, özellikle Doğu Avrupa’da düzenlendiğinde sıkı sosyalist ve/veya komünistlerin de sunumlarıyla hareketlendirdiği bir atmosferdi Ekotopya. Konsensüs karar almanın, mükemmele yakın bir netlikle uygulandığı ender etkinliklerden biriydi kamp. Benzer şekilde, bana kalırsa her ekolojistin takip etmesi gereken vegan diyet, kampın diskuruydu. Keza, kompost tuvaletler, aşırı tasarruflu duşlar ve ekolojik deterjanlar da, aslında ekolojik hayatın ne kadar da rahat bir hayat olduğunu ispatlıyordu. Ekokur denen, kampın zaten cüzi olan katılım payının, katılımcıların ülkelerinin gelir düzeyine göre orantılanarak “zenginden çok, fakirden az” paranın alındığı bir kamptı. Sunum yapanlar, bütçesi yetişmeyenler de büyük ihtimalle zaten yol paralarının çoğunu EYFA’dan geri alabiliyorlardı. Gerek katılımcılara mali destek sağlama ihtiyacı, gerek yüzlerce kişinin geldiği kampın beklenen giderleri nedeniyle, ciddi bir bütçe gerekliliği, genellikle Avrupa Birliği ya da Avrupa Komisyonu’ndan alınan paralarla sağlanmaya çalışılıyordu. Kamp, genel ilkeleri itibariyle, dayanışmanın, konsensüs karar almanın, doğal ve ekolojik hayatın pratiğe döküldüğü bir yaşam alanıydı. EYFA’nın Ekotopya 2008 - Sinop basın açıklaması için: http://eyfa.org/eyfa_newsletter/ecotopia_ roundup

Batur - Ekotopya bahsedildiği gibi “çiçek gibi” bir uluslararası etkinlik mi? Başarılı mıydı, yoksa “fason” tarafları da var mı? Yani, gezdik gördük eğlendik havası mı hakimdi, politik bir yönü de var mıydı? Can - Bence hiç bir uluslararası organizasyon, eğer küçük bir ilgi grubu (affinity group) tarafından yapılmıyorsa, “çiçek gibi” olamaz. Kaldı ki 15 yıllık bir tarihi olan Avrupa’nın en büyük aktivist gençlik kampından söz ediyorsanız, bu çiçeklik biraz kaktüse benziyor. Aynı şekilde politik kaygı da bu minvalde, fasondu. Düşünsene Avrupa’nın her yerinden gelen gençlerle ortaklaşabilmek hangi zeminde mümkün olabilir? Elbette, bir çok güzel insanla tanıştık, tanışmakla kalmayıp beraber yedik içtik, türkiye kafilesi olarak (kampa ayrı ayrı gelmiş olsak da), ekotopya 2003’ün en güzel yemeğini yaptık vs.. Bir çok atölye çalışması yaptık, bir çok grupla bağlantı kurduk. Ama inan bana, artık bu tarz Avrupai aktivizm tripleri iğrenç görünüyor. ODTÜ’de hala hayvan deneyleri yapılıyorken, ben kalkıp Fin Vegan Derneği’nin dergisine Türkiye’de vejeteryanlığın ve veganlığın durumunu yazarken içim sızlıyor (bu yazı, www. canbaskent.net adresinde). Fransız ATTAC ilk yıllarda antiglobalizasyon hareketlerini başlattığında, sanırım Klein’ın bir tespitiydi aktivist turizmi... Gel zaman git zaman, 2003 itibariyle memleketimizden bir sürü uluslararası aktivist toplantısına katılan insan çıkıyor. Neden? Çünkü avrupada eylemler rahat. Gel Türkiye’de yap! Bu fikirlerim bilhassa Brüksel’de 2002’de NATO’yu bloke ettikten sonra şekillendi. Zira memleketimde Genelkurmay’ın önünde iki dakika dikilemzsin bile, bırak blokajı.. Alp - Daha önce Finlandiya 2000 Ekotopyası’na gittiğim için bir

karşılaştırma yapma şansım var. Ukrayna 2003 genel olarak tam bir felaketti. Bir çok insan neden orada olduğundan bile habersizdi. Politik kimlikleri yoktu, olanların ise şaibeliydi. Finlandiya’dakine hem katılım fazlaydı hem de orada eylem örgütlenmeleri (Prag gibi) yapılıyordu. Batur - Ukrayna nasıl bir ülke? Başka ülkelerden farklı yanı var mı? Can - Ukrayna gayet yeşillik, şirin bir ülke.. Sovyetlerden koptuktan sonra epey fakirleşmiş: Sovyerler döneminde Ukrayna, Sovyetlerin ekmek sepeti olarak adlandırılıyormuş; zira ekonomisi bütünüyle tahıl tarımına dayanıyormuş. Bir de benim gördüğüm kentlerde bütünüyle Sovyet olduğu belli oluyordu. Geniş bulvarlar, kızıl yıldızlı garlar vs.. Bir de konuştuğumuz bir çok insan da bizi teyit etti: Ukrayna dünyanın en kötü toplu taşıma sistemine sahip.. Ama en güzel tarafı: Ucuz.. 2-3 liraya votka içmek gibisi var mı.. Alp - İnsanları genelde çok iyi, sıcakkanlı. Bize söylenenin aksine pek bir tehlikesi yok. Tek korkman gereken her zaman olduğu gibi asker-polis tayfası. Pasaportunu isterler geri almak için de para ödemek durumunda kalırsın. Bu tip vakalarla karşılaştığımdan daha önceleri Doğu bloku ülkelerinde, işi anlamazlığa vurup pasaportu vermemek en iyisi, otelde bıraktım vs. demek gibi. Sovyet egemenliğinden sonra bile hala özellikle devlette sovyet etkilerini görmek mümkün. Lenin heykelleri hala bir yerleri işaret etmeye devam ediyor (bu bazen traji-komik bir şekilde Mc Donalds olabiliyor). En çok üzüldüğüm noktalardan biri de genelde büyük kentlerde Ukraynalılar kendi aralarında Rusça konuşuyor. Ukrayna dili Rusça’dan oldukça farklı ve bize göre Rusça’dan telaffuzu daha kolay. İnsanların kendi anadillerini konuş(a)mamaları ise ayrı bir trajedi. Bir de insanlar dillerini çat pat bilmemize karşın jestlerimizi anlıyorlardı ve rahatça anlaşıyorduk. Onlar pek fazla jest kullanmıyor ama her fakir halk gibi yani bizim gibi ameleler. can@canbaskent.net http://www.canbaskent.net EPG

34

GEZENTİ Paralel Evrenler


“Yol, iki yer arası değildir. Yer, iki yol arasıdır.” Oruç Aruoba

Elde Var Bir Ülke:

HİN DİS TAN Özgür Kınık

Yol’a tayin hakkı verilerek ve ‘‘bilmediğin yerlerde olmamaya dikkat et!’’ lafını unutarak çıkılan Hindistan yolculuğundan artakalanlardır anlatmaya çalışacaklarım. Herşeyin öncesinde, etraflıca planlanmış yolculukların, ‘‘yabancılaşmak’’ özleminin belini kırdığını bildiğimden, bilmem gerekenlerin listemde kapladığı yer yeterince ‘‘eksik’’ olmalıydı; yani ‘‘tam’’: Sınır kapılarının isimleri, bu kapılara nasıl ulaşılacağı, Hindistan’a varıncaya kadar üstünden geçeğim şehirler, yeterliydi.

GEZENTİ Paralel Evrenler

35


Pakistan’ın Lahore kenti yakınlarındaki Wagah sınır kapısı bir rahim niteliğindedir gezginler için; çünkü birazdan yeni bir hayata, Hindistan’a doğulacaktır. Wagah sınır kapısının bir başka özelliğiyse, burası dünyanın başka hiçbir yerinde görülemeyecek sınır kapatma töreninin yaşandığı yerdir. Her akşam gün batarken iki ülkenin halkları binlercesiyle bu sınır kapısına gelip, kendi taraflarına inşaa edilen mini stadyumlara yerleşir. Sonrasında en afilli kıyafetlerini giymiş, en gösterişli silahlarını kuşanmış askerler birbirlerini en tersten süzerek bayraklarını indirir, kapıyı birbirlerinin suratlarına çarparcasına kapatıp, kilitler. Tüm bunlar yaşanırken haremlik selamlık konumlandırılmış Pakistan tarafı tekbirlerle, renk cümbüşü haliyle panayır yerini andıran Hindistan tarafı ise, kendinden geçmiş amigolarının pompaladığı marşlar eşliğinde yaşanan bu gövde gösterisine katkıda bulunur. İlginçtir. Gezerken dahi kurulu hayatın dışına çıkamayan, baştan sona etrafını belirlenmişlikle kuşatan, bunu aylar öncesinden gideceği yerdeki kalacağı otele kadar, bineceği trene kadar rezerve ederek başaran alternatifsiz turistlere inat, ‘‘şaşırmak’’, ‘‘başka türlü mümkün’’ diyen gezenciller için önemlidir. Ben böyle uzun cümlelere inanırken, Hindistan ilk dakkadan golünü atmıştı: Siz hiç bir ülke polisinin sloganın ‘‘lütfen her zaman gülün!’’ olduğunu düşlediniz mi? Sınır kapısını geçtikten sonraki ilk şehir olan, çoğunluğunu Sih dinine mensup insanların oluşturduğu Amritsar’daki güvenlik noktaları böyle diyordu. Hindistan genelinde geçerli olan yazılı olmayan kurallar hakimiyeti Amritsar için de geçerli. Bu şehirde Sih dini inancına ters düştüğü için tütün kullanımı pek makbul değil; ama bu

36

GEZENTİ Paralel Evrenler

tutum IV. Murat tavrı aksine insanlar arası bir uzlaşmadan ileri geliyor. Amritsar’ı tanımlayan unsurlardan en önemlisi Golden Temple(Altın Tapınak). Golden Temple hiç kesmedikleri saçlarını türban içinde saklayan, İslam-Hinduizm sentezi barışçıl, içine kapanık bir dine mensup olan sihlerin kutsal mekanı. Golden Temple gün boyu şehrin insanları için ücretsiz yemek pişirilen, evsizler için yurtlar barındıran, güleryüzlü sihlerin kendi başlarına çekip çevirdiği komünal bir Kâbe. Gezinin bir sonraki durağı başkent Delhi. Dünyanın en kalabalık şehirlerinden birisi olan Delhi genel bir Hindistan tasviri sanki. Farklı dillerin, farklı dinlerin, farklı kimliklerin zenginlikten yoksulluğa herşeyde benzer olduğu bu şehre inildiğinde yapılması gereken ilk iş, en yakın rikşacıyla anlaşıp istasyona çok yakın olan oteller bölgesine, Paharganj’a gitmek. Çünkü uzun, ucuz, konforsuz tren yolculuğunuzun yorgunluğu bu şehrin dinamikliğine ilk anda uyum sağlayamaz. Delhi istasyonu çıkışında dikkat edilmesi gereken en önemli husus ise, sizi istasyon içinden uzak tutup, yakınlara serpiştirilmiş turizm acentalarına sevk etmeye çalışan sansarlardan uzak durmak. Delhi sokakları satıcıların, rikşacıların, boş gezenlerin, yemekçilerin, turistlerin, ineklerin, farelerin himayesi altındadır. Şehre baştan sona ağır bir koku hakimdir. Yol kenarlarındaki yemekçilerin şehrin tarihi kadar eskiymiş gibi yağlar kullanması, yeri geldiğinde insan aklına ‘‘bu kazanlarda yemek mi

yapılıyor yoksa büyü mü?’’ sorusunu getirebiliyor. Şehir birbirinin tezatı iki kısımdan oluşmuş: Old Delhi ve New Delhi. New Delhi’nin düzgün, açık ve geniş caddelerinin aksine Old Delhi, bir ucunda Jama Masjid (Cuma Camisi) diğer ucunda Red Fort (Kızıl Kale) olan ana caddesi Chandi Chowk’la, 24 saat süren müthiş kalabalığı, düzensizliği, Jain Tapınağın’da çıplak gezen rahipleri ve kaosu ile Hindistan’ın yeraltı edebiyatı gibidir. Size geneli itibariyle çıkarsız bir saygıyla, hoşgörüyle yaklaşılan Delhi’de tanık olunabilecek en sıkıcı, sinir bozucu manzara ise, geneli Avrupalı’lardan oluşan


defolu gezginlerin 50 Hindistan rupisi (yaklaşık 1 dolar) için yolcuları bir nevi sırtında taşıyan rikşacılarla tartışması, rikşaya binmekten vazgeçmesi ya da buna benzer ticari ilişkilerde uyanık geçinmek adına boş bir kazıklanmamak ezberi üzerinden halkı madur etmesidir. Bu defolu gezginler kazık yediği inancına kapıldığı 50 rupiyle ülkesinde sakız bile alamazken, o para burdaki insanlar için anlam ifade etmektedir. Bu yüzden yolu Hindistan’a düşeceklerin ‘‘aklınızda bulunsun önerisi,’’ sokaktaki insanıyla elden geldiğince pazarlık yapmaktan kaçınınız, dilenen ücreti verinizdir. Hindistan demiryolları, sahip olduğu geniş ağ örgüsüyle, farklı konforlardaki trenleriyle, şaşırtıcı denebilecek zamanlamasıyla dünyanın önde gelen demiryollarından birisidir. Delhi’den ayrılırken tercih ettiğim ‘‘general’’ türü tren ise, bu büyük karaparçasında

insanların ücretsiz olarak kullandığı, değil oturmak ayakta yer bulmanın bile güç olduğu, katar biçimindeki küçük hindistanın adıdır. Bu trenin beni getirdiği, bir sonraki durağım, eski adı Benares yeni adı Varanassi: Dünyanın sonundaki şehir. -Sevgili okur bu iddaalı nitelemenin bendeki gerçekliğini size tam olarak enjekte edemeyeceğimi biliyorum; dahi birgün yolunuz düşerse anlaşabileceğimizi de.- Varanasi, tarihçilere göre hiç deprem görmediği için, bir hinduya göre ise Shiva’nın (Hinduizmde yıkım tanrısı) silahının üstünde durduğu için dünyanın en eski kentidir. Varanasi, bilimsel veriler eşliğinde dünyanın en kirli su kütlesi olan; bir hinduya göreyse, çocukları ne kadar kötü olsa da onlara asla zarar vermeyen Ganj’ın kıyısına kurulmuş kutsal şehirdir. Anne Ganj ve yamacındaki Varanasi insanların yaşamak için değil ölmek için tercih ettikleri ikilidir. Ganj

etrafında yer alan 100 e yakın ghatın (suyla temas sağlanılan, merdivenlerle inilen platformlar) büyük bir kısmında hindular günlük temizlenme ve ibadet ritüellerini gerçekleştirirken, bazılarında da ölen insanlarını yakarlar. Ölen insanların yakıldığı bu ghatlara burning ghat denir. Bir hindu için cesedinin bu ghatlarda yakılıp Ganj’a savrulması; ruhun tekrar dünyaya dönmesinin engellenmesi, özgürlüğüne kavuşması demektir. Varanasi yıllar önceden yaşadığı kenti terk eden, ölüme teşne fanilerin sokaklarında dolaşıp, kediler gibi Ganj’ı seyrettiği tuhaf bir ‘‘son’’ şehirdir. Son durağımızdan ayrılmadan önceyse, ‘‘Varanasi’nin labirent biçimindeki dar sokaklarında kaybolmayı unutmayın’’ gibisinden öykülenmiş bir tavsiyede bulunmayı isterdim; ama siz siz olun uymayın: heryer başıboş köpeklerle dolu, sıkıntı yaratabilir. ‘‘Gezi ekonomisi’’ bölümünü, ‘‘Neden Hindistan?’’ sorusunun öncelikli cevabı olduğuna inanmadığımdan yazının sonuna bırakmak istedim sevgili okur. Ama tabi Hindistan ucuzdur. Yeri geldiğinde Türkiye’de öğrenci evlerinde hayatta kalma mücadelesi veren, “survivor” oynayan bir öğrenci için bile komik denecek kadar ucuzdur. Hindistan’a eğer karayolundan gidilecek olursa 100 ile 150 dolar arası bir bütçeyle yaklaşık bir haftada, İran ve Pakistan üzerinden varılabilir. Eğer havayolundan gitmek istenirse de, El Arabia gibi charter bir firmayla 250 dolara ulaşılabilir. Yaklaşık 20 dolar kadar bir parayla da yeme, içme, yatma gibi ihtiyaçların karşılandığı günler yaşatır Hindistan sizlere. Finaline geldiğim yazıda, kişisel gezicilik tarihine milad arayanlar için şunu söyleyebilirim: Hindistan’a tek kelimeyle gidilmelidir, iki kelimeyle mutlaka gidilmelidir. EPG

GEZENTİ Paralel Evrenler

37


Yötebori’de

Bir Angaralı Yazı: Aslı Oflaz Çizimler: Gökhan Aslan

“bırak beni dünya daha öte dünyalara” İlhan Berk

0 noktası, doğduğum kent, güneş ışınlarının büyük açıyla düştüğü bir gün: “gittiler gittiler gittiler gittiler gittiler gittiler gittiler gittiler dönecekler dönecekler dediler dönecek, gelmediler sokaklar boş, kapıları kapalı gittiler bunu, bunu söyleyeceğim dönecekler dönecekler dönecekler.” (Süryani türküsü)

38

GEZENTİ Paralel Evrenler


Doğduğum, kendimi bildim bileli yaşadığım şehir boşalıyor. Kimse artık dayanamıyor biraz daha kalmaya. Herkes nereye gidiyor böyle? Neden gidiyorlar? Neden herşeyi bırakıp gidiyorlar? Eksik olan ne? Burada olmayıp oralarda olan ne? Farklı olan ne? Gitmek... Baş edemediğin sorumluluklardan kaçmak. Yeni bir alan, nefes alabilecek kadar yeni bir mekan. Kirletilmemiş yerlere, yapılan tek üretim olan dışkılama için yeni mekan bulma zorunluluğu. Gelinen yeni mekana alışmaya çalışılan sürede, kafayı başka yerlere vermek. Böylece dert ve tasalardan bir süreliğine de olsa kurtulmak. Kaybedilen umudu ya da inancı, başka diyarlarda aramak. Yeniden başlamak her zaman daha kolay, mücadele etmekten. Gitmeli... Bilinmeyeni daha fazla büyütmeden ya da ondan korkmamak için, üzerine gitmeli. Gözlerinle görüp, yaşamalı, cevabını öğrenmeli. Gitmeliyim ben de. Ya herkes giderse, tüm sevdiklerim? En son kalan olmak, şehri bekleyen olmak, otobüse el sallayan olmak. Gitmek eşittir hareket, durmamak, yaşamak belki de. Dünyaya bakış açını genişletebilmek. Anlayamıyorum. Burada dururken, kaçırdığım birşeyler olduğu hissi sürekli rahatsız ediyor. Gitmesine gidiyorlar ama dönmüyorlar, dönmek istemiyorlar. Onları burada tutmayı neden beceremiyorum? Neden buna gücüm yetmiyor? Kalmak için bir tek sebep yetmez mi? İnsan, doğduğu, yaşadığı yeri, sevdiklerini nasıl böyle kolay bırakıp gider? Memnun olmadıklarını değiştirmeye çalışmayı bile denemeden, nasıl gider? Nasıl yenilgiyi böyle kolay kabul eder? Gitmeli ama nereye? Uzağa çok uzağa ama istenildiğinde dönülebilecek kadar uzağa.

10368000 sn sonra, çok ama çok kuzeyde bir kent, dünyanın güneşe en yakın olduğu ama bunun ısıtmaya yetmediği bir gün: “evren yanlızlıktan da küçükmüş düşlermiş asıl sonsuz olan” (Ahmet Telli) Çok sevgili İsveçli, Ne yazık ki kayboldum. Hayallerimde kayboldum. Umutlarımda kayboldum. Beklentilerimde kayboldum. Tonlarca ağırlığının altında ezildiğim o kara bulutlarda kayboldum. Ve bu bulutlardan yüzünü bana bir türlü gösteremeyen floresan renkli güneşin bana ulaşamayan ışınlarında kayboldum. Grinin her tonuna sahip gökyüzünüzde ve bunu yansıtmayı görev bilen, daha önceleri turkuaz iken tanıştığım kurşun renkli denizinizde kayboldum. Dövüp dövüp beni aptal eden rüzgarınızın yüzünden uçmayayım diye ceplerime koyduğum üzerinde buzulların izlerini taşıyan o taşlarda kayboldum. Sevmediysem az biraz beklediğim ama sevdiysem de hiç bitmesin istediğim, üşenmeden kat kat giyinip, marul gibi soyunduğum, işte o değişken havada kayboldum. Bir sabah yağmurla uyanıp, her sabah bastığım yerlere beyaz benekli kırmızı mantarlar serpiştiren o sisli ormanda kayboldum. Ve birden bana bakarken bulduğum o geyiğin gözlerinde kayboldum.

“may the sun be with you”

Bırak devlet kurumları, dükkanlar, hastahaneler, postahaneler, marketler, neredeyse tüm İsveç’te yaşayanların, yurtdaşlık bilinciyle, tüm kişisel bilgilerini vererek kaydolduğu, herşeyi elle koymuş gibi bulma hissi veren, o mükemmel İsveç arama motorunda (http://www.eniro.se/) kayboldum. Sokaklarınızın uydu görüntülü haritalarında kayboldum. Her otobüs durağında bulunduğum yerin adı yazılıydı ama ben gene de kayboldum.

Bugün tüm mürettebat çok şaşkın, hatta mürettebattan biri, saçındaki ısı yükselimini göstermek için üşenmeden kaptan köşküne kadar geldi. Renginin pembeye döndüğünü gören doktor D, hemen “ısı eşitleme odasına” bu kişiyi götürüp, dengeleme işlemini gerçekleştirdi. Neyse ki, vücudunda herhangi bir tahribat olmadan tekrar rengini maviye döndürmeyi başardı. Uzun zamandır hissetmediğimiz bu ısının, tahminen Samanyolu Gökadası’na ait “Güneş” denilen yıldız kaynaklı olduğunu düşünmekteyiz. Doktor D, bu iş ile bizzat ilgilenmesi için görevlendirildi. Anladığım kadarıyla, iklim değişiklikleri ile ilgili olan çalışmalarımızı bir an önce hızlandırmalıyız. Mürettabatın bir kısmı, güverteye çıkıp, üzerlerindeki hayteknoloji izolasyon malzemelerini çıkartıp, yüzlerini gökyüzünde aniden beliren sarı renkli cisime döndüler. Bu sırada yüz kaslarında oluşan ve gün boyu süren, tebessüm denilen ani gerilimden ötürü, Serotonin ve Noradrenalin hormonlarını arttırıcı ilaçlarını almayı reddettiler.

Azıcık bir yağmur çiselediğinde, küçücük bir otobüs durağına sığmaya çalışan, sıkıca birbirine sokulmuş, bundan rahatsızlık duymayan, diğer bir kişi dışarıda kalmasın diye yoktan yer açan, geldiğim yerdeki insanları düşündüm. Ve bu ucu bucağı görünmeyen otobüs durağında, bardaktan sular boşalırken, bekleyen insanların, bu kadar uzak durmasının nedenini bulmaya çalışırken kayboldum. Birazcık insan nefesiyle ısınırım sanarak gittiğim bu otobüs durağında, 3 sn. sonra geleceğini öğrendiğim gps ile çalışan ışıklı tabelaların, zaman çizelgelerinin içerisinde kayboldum. Otobüste otururken yanımda asla dolmayan o boşlukta kayboldum. Ve bir gün birinin yanına oturduğumda yanımda hissettiğiniz huzursuzlukta kayboldum. “Metro” gazetesinden kafanızı kaldırarak dikkatinizi çekmeyi başardığım, bitmiş otobüs kartımın çıkardığı “bipppp” sesinde kayboldum. Bu sesi durdurmak için ne yapmam gerektiğini sorduğumda muhattabımı bulamadım ve sessizliğinizde kayboldum.

Gitmeli... 1296000 sn sonra, 57º 42’ K ve 11º 59’ D, sıradışı bir İskandinav günü:

GEZENTİ Paralel Evrenler

39


Nereye baktığınızı bulmaya çalışırken, gözlerinizi odakladığınız sonsuzlukta kayboldum. Tüm bildiğim dillerde size ulaşmaya çalıştım. Kaybolduğumu bahane ederek yol sordum. Haritada bana bulunduğum yeri işaretlemek için yanyana durduğumuzda, “bir kaç dakikalığına da olsa, yakınlaşıyor muyuz acaba?” diye daha kendime soramadan, çarpı işaretinin haritama konmasıyla, gözlerinizi tekrar odakladığınız o noktada gene kayboldum. Konuşurken aramıza koyduğunuz (psikoloji literatüründe normalde 45 cm olan uzaklık(1)) binlerce ışık yılı kadar olan mesafede kayboldum. Fika zamanı, (öğleden sonra bir İsveçli’nin nadir sosyal aktivtelerinden biri olan kahve molalarına verilen ad) ortama hakim ve en iyi sohbet olan, Pepparkakor (tarçın ve zencefilli, İngilizcede Gingerbread denilen incecik kurabiye) ile kahvenin derin muhabbetinde kayboldum. Geceniz kadar karanlık koyu kahvenizin telvesinde kayboldum. Sizi göreyim diye kahve makinasının önünde oyalandığım anlarda kayboldum. İçimi ısıtacak bir dost ararken tek bulduğumun glögg (İsveç sıcak şarabı) olduğunu farketmemle tekrar kayboldum. Dondurulmuş sebze raflarından kaçtım dondurucu soğuğa yakalandım ama ben o donuk suratlarda kayboldum. Alışverişin sonunda kasiyerle iki çift laf ederim diye girdiğim markette büyük bir heyecanla sorduğum “nasılsın?” sorusuna yanıt olarak aldığım, bir İsveçli’nin en sık (belki de tek) olarak kullandığı kelime olan “tack” (teşekkürler) demesiyle sarsılan beynimin, içinden gelen “tak, tak, tak...” diye çıkan seslerde kayboldum. Gün içinde görebildiğim tek hareketli şey olan, denizin ortasında bile dönen, yel değirmenlerinin pervanelerinde kayboldum. İki ağaç gördünüz mü hemen gerdiğiniz ipte gösterdiğiniz cambazlığa borçlu olduğunuz dengeli hayatınızdaki iplere dolanıp kayboldum. Esen rüzgar , yağan yağmur, sıçrayan çamur, kaydıran buz demeden eteğini giyip, bir elinde şemsiye, bir elinde bisikletin gidonu, bisiklet üzerindeki o güzel kızın heykelsi duruşunda kayboldum. Daha bebekken anne-babanızın bisikletinin arkasında seyahat ettiğiniz bebek oturağına baktım ve bizden çalınan bisiklet yollarında kayboldum. Yerlere bakmaktan kendimi alamayıp sürekli hangi kısıma ait olduğumu bulmaya çalıştığım, yaya, bisiklet ve taşıt yolu amblemlerinde kayboldum.

“haydi içelim!” şeklinde sözleri ve ilkokul şarkısı gibi melodileri olan, kısa şarkı) söylerken yitirdiğiniz karizmanızı gördükten sonra neyin gerçek haliniz olduğunu anlamaya çalışırken kayboldum. Refahı geniş kitlelere yayabilmiş bu toplumda, yayılan o noktayı bulamadım, refah seviyenize erişemedim, erişemedik, gene kayboldum. Her geri dönmeyi düşündüğümde, “medeni bir ülkeye kapağı attığımı ve kendimi kurtardığımı düşünen” ve aileme “gözün aydına” gelen, eş-dost-akraba ziyaretlerinin üzerimde yaptığı baskıda kayboldum. Derdin, tasanın, kederin yüzümde bıraktığı çizgiler ile yüzlerinize yansıyan neden bilmem belki de ulusal refahınızın verdiği rahatlığın sebep olduğu boş ifadeniz-lagom(2) çehreniz arasında gidip gelirken kayboldum. Milliyetçiliğin ille de maç, bayram beklemeden, evlerinizin önünde sürekli dalgalanan bayrak ile daha iyi “temsil edildiğini” anladığım, ama nerede olduğunu bir türlü bulamadığım “dünya vatandaşlarını” ısrarcı bir şekilde umutsuz arayışımda kayboldum. Fiziksel çöküntü ve sefalet unsurlarından tamamen uzak, konut kalitesinin yüksek olduğu ama merkezin en dışına konumlandırdığınız, ancak otobanda yol alırken gözünüze çarpabilecek azınlık bölgelerinde kayboldum. “Azınlık”lara önem vermekle övündüğünüz bakış açınızın sadece “Türkiye sınırları içindeki sadece Kürt azınlığının hakları’’ ile sınırlı kalmasında kayboldum. Kötü birşey olduğunda bunun sorumlularının mutlaka göçmenler olduğunu düşünen önyargınızın sağlamlığında kayboldum. Kıramadığım o önyargılarda kayboldum. Gelişmiş silah endüstriniz bir yanda dururken, yaptığınız “barış” konulu ağır eleştiriler içeren tartışmalardaki tezatta kayboldum. Ödediğim vergiler ile kendimi bir İsveç vatandaşı gibi hissettiren, fakat bürokratik işlemlerde karşıma çıkan AB ülkesi olmayan “pasaportülkemin” yarattığı yüksek fiyat farkına neden olan “eşit?” haklarımda kayboldum.

Çocuğunuzun 12. yaşgününü, kuzeninizin 9. evlenme yıldönümünü kutlamak için gazetelere verdiğiniz ilanlardaki aile sıcaklığında kayboldum.

Bana acilen almamı önerdiğiniz “refleks”leri (genelde giysilerin üzerinde taşınan üzerine ışık düşmesiyle “Zarar verme bana!” mesajı veren, şekilli reflektörler) üzerime takmamın anlamsızlığı ile karanlıktan birden karşıma çıkan bisikletin beni korkutması ile bu fosforlu şeylere ihtiyacım olduğunu düşünmem arasındaki kararsızlıkta kayboldum.

Bir snaps (saf alkole yakın İsveç içkisi)’ten sonra kazandığınız “sosyalliği?”, snapvisa (snaps içmeden önce söylenen, genelde

Her “isveçdışıpasaport”un sahibini, “potansiyel göçmen” olarak algılamanızda kayboldum.

(1) [Editörün Notu] Freud bunu kirpileri gözlemlerken bulmuş. Kirpiler soğukta, ısılarını paylaşmak için birbirlerine yanaşıyorlar ama okları birbirlerine zarar vermesin diye de belirli bir mesafeyi de koruyorlar. (2) Lagom: ne az, ne de çok, her şey kararınca; diye çevrilebilecek ve özetle, sıradan İsveçli günlük yaşantısının her alanına hakim, İsveçli ruhunu tutsak eden, içinde zaman zaman gizli ırkçılığı da taşıyan, binlerce kalıp, davranış, tavır ve duruşun nedeni olan hayat felsefesinin adı.

40

GEZENTİ Paralel Evrenler


Ayrımcılık yada dışlanmaya maruz kalan değil, içe kapanan dediğiniz, getto değil, diasporik grupların yaşadığı diye tanımladığınız; yaşarken belki de farkına bile varılmayan, bütünleşme (integration), uyum (adaptation) ve emilme (assimilation) kavramları arasındaki kargaşada kayboldum. Göçmenlere karşı sıkça kullandığınız “Swartskalle” (karabaş) sözünü söylerken sesinizdeki aşağılama tonunda kayboldum. Ve ispanyol komşumun buraya yerleşir yerleşmez sarıya boyattığı kapkara kafasındaki saç telleri arasında kayboldum. Her fırsatta sanki “pasaportülkemin” bir temsilcisiymiş gibi davrandığınız, oraya ne zaman döneceğimi öğrenmeye çalışmanız, hiç bir zaman beni oralı olarak görmeyeceğinizi bildiğim her lafınızın altında saklı olan gizli ırkçılığınızda kayboldum. Saniyeler bana yıllar gibi gelirken, zaman algımı nasıl hızlandıracağımı bulmaya çalışırken, akreple yelkovan arasında kayboldum. Gündüz bir türlü gelmek, gece bitmek bilmezken, penceremden içeri zorla sızan karanlığınızda kayboldum. Güneş çıktı sanarken, gözüme giren ışığın, araba kontağına bağlı farlarınızdan geldiğini anladığım o karanlıkta kayboldum. Işığı çoğaltmak için odamın farklı köşelerine koyduğum aynalardan yansıyan yalnızlığımda kayboldum. Kayboldum ve düştüğümü hissediyorum. Düşüyorum. Ayakta durmak için aşırı derecede güç sarfeden bu bedenin içinde, ben sadece düşüyorum. Ve bu düşme bir türlü bitmiyor. Ve düşerken içimden birşeyler kopuyor. Bu kopan parçaları tutmaya çalışıyor fakat beceremiyorum. Benden daha hızlı düştüğü için, daha az bir süre bu düşme olayına maruz kalacak olan, bu parçaları kıskanıyorum. Yere daha sağlam basmaya çalıştıkça düştüğümü daha çok hissediyorum. Düştüğümü anlamasınlar diye gözlerimi kapıyor ve sıkı sıkı bir yerlere tutunuyorum. Bir el uzatın da çekin beni aydınlıklara. Ben de sizin gibi yaşama karışmak istiyorum. Sesim uğultunun bir parçası olsun istiyorum. Mum ışığının parıltısına kapılıp saatlerce ona doğru kanat çırpmak istiyorum. Bana bakan, baktığını sandığım gözlerde, gözlerimin içini görmek istiyorum. Kollarımı sallayarak yürüdüğümde, başkalarının kollarının kollarıma değmesini istiyorum. Her çarpan kolun benden özür dilemek yerine dansa davet etmesini istiyorum. Şaşkın şaşkın “ben neredeyim, ne yapıyorum” diye endişeli gözlerle etrafa bakınırken, birinin panikle bana gelip, “kayboldum, yardım eder misiniz?” demesini istiyorum. Karanlığı delip geçmeyi, ışığımı görenlerin bir daha karanlıkta kalmamak için beni çağırmalarını istiyorum. Girdiğim evlerde tek tek lambaları söndürmek istiyorum. Söndürecek kadar ferahlık istiyorum. Nefes almak, daha da almak istiyorum. O kadar havayı sokacak kadar büyük bir ciğer istiyorum. Aldıkça alayım nefesimi ama nasıl bıraktığımın farkına bile varmayayım istiyorum. Nefesimi verdiğimin kimse farkına varamasın istiyorum. Verdiğim nefes, trompetimden çıkan hoş bir melodi olsun istiyorum. Yolda yürürken gökyüzüne bakmaktan, herkes

birbirine çarpsın istiyorum. Birbirine çarpınca söylenen özürler yerine, herkes bir yıldızın ismini birbirine söylesin istiyorum. Amann, bilmem ki, bir fırsat bulsam, kimbilir daha neler istiyorum? Mesela şuradan başlasak, evim neredeydi unuttum. Neresi benim evimdi? Siz bana evim nereye düşüyordu bir tarif etseniz, evimi bulana dek beni kendi evinize götürseniz, şu üşüyen elerimden tutsanız, bir kap sıcak çorbayı benle paylaşsanız, bu sessizlikte beni yanlız bırakmasanız. Ha, ne dersiniz sayın İsveçli? 10393200 sn sonra, ev: “ağladı... ilk düşen damlada, ne insanlar, ne kendisi vardı ilk düşen damlada güneş vardı.” (Can Yücel) Evimin nere olduğunu hatırladığım gün, Artık gecenin, sinsi sinsi günü kemirmeyi bitirdiği gün, Yötebori’nin en güzel olduğu gün, Gökyüzüne değilse bile içime güneşin doğduğu gün, Yazdığım mektubu burada bırakıp kendimi evime postaladığım gün, Angara’ya döndüğüm gün. kaptanhaddock@gmail.com EPG

GEZENTİ Paralel Evrenler

41


Meksika’dan Bize Kalanlar... Başka bir dünya arayışı ile çıktığımız Meksika rüyamız kötü bitse de, Meksika ve Meksika’da yaşadıklarımız kalbimizde sıcaklık yüzümüzde tebessüm bıraktı. Pınar Oğuz Ekim / Mehmet Umut Ekim

Mexico City Mexico City’i uçaktan gördüğümde bir an gözlerime inanamadım. O ne berrak, mavi gökyüzü, o ne beyaz bulutlar, o ne insanı kendinden alıp götüren yeşil ve bunlara tezat o ne uçsuz bucaksız şehir. Uçaktan indiğim an yeni bir kıtaya geldiğimi hatırlatırcasına ağır bir kimyon kokusu.

42

GEZENTİ Paralel Evrenler


Mexico City’de ilk gecemiz saat farkına alışamamamız yüzünden otelin penceresinden şehri izleyerek geçiyor. Neredeyse hiç uyumayan bu şehirde gecenin her saatinde yoğun bir trafik var. Ama ertesi gün, Mexico City’i gezme heyecanı ile uykusuzluğu unutup şehrin karmaşasına atıyoruz kendimizi. Mexico City’de ilk durağımız Palacio de Bella Artes (Güzel Sanatlar Sarayı) civarı.. Palacio de Bella Artes’in içinden çok dışı, yaşam bizim ilgimizi çekiyor. Hemen yakınında kocaman ama gerçekten kocaman Zocalo Meydanı. Artık o meydanda yatan mı, gösteri yapan mı, ne ararsanız. Meydanın çevresindeki binaları, insanları izlerken bir grup insanın sıraya girmiş bir şeyleri beklediğini fark ediyoruz. Yerli oldukları anlaşılan birkaç adam Aztek inancına göre ellerindeki naneye benzeyen bitki ve içinden duman tüten kaseleri ile insanların kalplerini temizliyorlar. Biz de mi temizletsek acaba diye düşünüp sonra zaten kalbimizin temiz olduğunu varsayarak gerek görmüyoruz. Bir süre sonra turistik bölgeden uzaklaşarak şehri daha iyi anlayabilmek için ara sokaklara giriyoruz. Ara sokak dediysek çok da küçük, dar sokaklar değildi. Bir ara kulağımıza bağrışmalar geliyor. Sese doğru ilerleyince çok kalabalık olmayan bir grubun ellerinde pankartlar olduğu halde bir sokağı kapatmaya çalıştığını görüyoruz. İnsan haklarının fazla önemsenmediğini düşündüğümüz Meksika’da bile polisin yaklaşık 50 kişilik bir grubun sokağı kapatmasına müdahale etmemesi hemen aklımıza Yüksel caddesinde yapılan eylemlere polisin gösterdiği tepkiyi getiriyor. Meksika’da görülmesi gereken çok önemli 2 müze var. Bunlardan birincisi Chapultepec Park’taki Meksika’nın yakın geçmişini anlatan ve adından da anlaşılacağı gibi resmi tarih ile ilgili olan Museo Nacional de Historia. Şehir merkezinde bir tepeye kurulmuş olan Museo Nacional de Historia’da daha çok İspanyollar’ın Meksika’yı işgalinden sonra devlet yönetiminde yer almış kişilerin eşyaları sergileniyor. Müzenin en iyi yanı ise şehri kuşbakışı izleyebilmek. Bizi en çok şaşırtan ise hep hayallerimizde

ZOCALO MEYDANI - KALP TEMİZLEME TÖRENİ

kurak bir yer olarak düşlediğimiz Mexico City’nin şu ana kadar gördüğümüz en yeşil şehir olması. Kültür insanı modumuzdaki o günde bir müzeden çıkıp diğerine koşuyoruz. Aslında sıradaki müzeye girerken çok heyecanlıyız çünkü dünyanın belki de en önemli antropoloji müzesine gireceğiz. Fakat müze maalesef beklediğimiz gibi çıkmıyor. Sunumlar ve müzecilik çok güzel olsa da özellikle ilkel yaşam ile ilgili sergiler oldukça yetersizdi. Aztekler’e dair bir hayli bilgi vardı. Bunların içinde en çok dikkatimizi çeken oynadıkları bir oyundu. Aslında kendisi oyun olsa da sonucu pek oyun değil, çünkü yenilen taraf tanrılara kurban ediliyor. Büyük dikdörtgen bir alanda yere dik olarak

konulmuş çemberler ve bir önceki maçta kurban edilmiş oyuncunun kafasını temsil eden yaklaşık bir insan kafası ağırlığı ve büyüklüğünde kauçuk bir de top. Topa el ve ayak dışında her yeriniz ile vurabiliyorsunuz. Genellikle kalçayla yapılan vuruşların olduğu çizimler çoğunluktaydı. Müzeden ve okuduğumuz kaynaklardan anladığımız kadarıyla Aztek kuralları çok katı ve kurban etme ritüelleri oldukça korkutucu. Buna rağmen açıkça söyleyebiliriz ki; Aztekler doğayla beraber yaşayan, birbirlerine karşı saygılı, sevgili, adaletli ve bilge bir toplum. Mexico City Türkiye kadar pahalı. Sokakta çok fakir var. Sokakları evleri olarak benimsemiş bu insanların çok büyük bir kısmını güneyden gelen yerliler

GEZENTİ Paralel Evrenler

43


oluşturuyor. İnsanlar üçe ayrılmış: Beyaz olanlar (Avrupa ve Amerika kökenliler), paranın ve her şeyin sahibi; İspanyol–yerli karışmış olanlar, daha çok yönetici pozisyonundalar; ve yerli olanlar, düşünebildiğiniz en kötü işlerde çalışanlar. İnsanların ekonomik koşulları renkleri koyulaştıkça kötüleşiyor.

Celaya Mexico City’den sonra önümüzdeki bir kaç sene boyunca yaşayacağımızı düşündüğümüz Mexico City’nin 300 km kuzeyindeki Celaya isimli şehre geçiyoruz. Mexico City dışında Meksika’nın genelinde olduğu gibi burası da müstakil evlerden oluşan bir şehir ve yine diğer Meksika şehirleri gibi merkezinde bir meydan ve bu meydanda devamlı bir hareketlilik. İnsanlar, özelikle de yaşlılar hafta içi akşam saatlerinde hafta sonları ise gün boyu dans ediyor, palyaçolar gösteri yapıyorlar. Günün 24 saati ise devamlı yemek yeme halindeler. Düşündükçe ağzım sulanıyor: tortiya denilen mısır unundan yapılmış 10 cm çapındaki ekmeklerin içine ne isterseniz dolduruyorsunuz ve oluyor size taco. Bir başladınız mı zaten 5-6 taneyi rahatlıkla yiyebilirsiniz. Hele de Meksikalılar’ın acıya olan düşkünlüklerini de göz önüne alırsak 5-6 büyük bir ihtimalle yeterli olmuyor ve taco’cudan çıkıp tabi ki mısır almaya gidiyorsunuz. Ama öyle haşlayıp kuru kuru yemek yok, mayonez ve peynire bulandırıp üstüne de pul biber. Ve tabi ki her derde deva tekila. Ne tür ağrı çekerseniz çekin (baş, diş, kalp) hemen tekila. Hatta hastalıklarda bile. Grip mi oldunuz? Hemen tekila, tuz ve limon, ve 3 üncü bardağın ardından güzel bir uyku. Tecrübeyle sabittir. Mescal adındaki kurtlu içki de yine tekila gibi bir çeşit kaktüsten yapılıyor. Fakat mescal Meksikalılar için tekiladan tamamen farklı. Ayrıca bilinenin aksine içindeki kurtçuğu da şişenin dibini bulunca yemiyorlar. İçine kurt konulmasının amacı mescalin tadını hafifletmek. Celaya’yı ilk görüşte köhne bir kent olarak düşünmüştük. Ama ev ararken gezdiğimiz yerler işin iç yüzünü bütün çıplaklığı ile gösterdi. Zengin ve fakir ayrımının büyük uçurumuyla ilk defa böyle burun buruna

geliyorduk. Öyle lüks ve korunaklı yerlere girip çıktık ki! Zenginler 5 metre yüksekliğinde duvarlar ve demir tellerle çevrelenmiş, içinde golf sahaları bulunan çok lüks evlerde yaşıyorlar ve buralara girip çıkmak bile bir sorun. Tabi böyle bir zenginlik sadece çalışarak olmuyor: öğrendiğimiz kadarıyla o evlerde oturanlar ya uyuşturucu kaçakçısı ya da politikacı. İnsanlar çok rahat ve sıcak kanlı. Ama bu sıcak kanlılık ve rahatlık her zaman aradığınız mutluluğu size sunmuyor. Buluşmaya gittiğinizde belki bir saat bekliyorsunuz ama karşı taraftan ne arama ne mesaj. Zaten telefonu pek kullanmıyorlar. Daha doğrusu iletişim için kullanmıyorlar. Artık siz de yeterince beklediğinize kanaat getirdikten sonra olay mahallinden ayrılıyorsunuz. Çalışma alışkanlıkları bizden tamamen farklı. Meksika’da bulunduğumuz 2 aylık süre boyunca özellikle çalışma saatlerine alışamadık. Mutlaka açık olması gerektiğini düşündüğünüz saatlerde gittiğiniz bir yerden elleriniz boş dönme ihtimaliniz çok yüksek. Veya 2 saatlik iş dediğiniz bir tamiratı 2 gün boyunca evinize gelip giden tamirciler bitiremeyebilirler. Ama bu çalışma şeklinden ne kadar sıkılsak da aslında çalışanların haklarını düşündüğümüz zaman mantıklı geliyordu. Kaldı ki Meksika işçi haklarının çok korunduğu bir ülke de değildi. Sömürgenler sömürdükleri bölgenin yerli halkının elinden her şeylerini alıp kültürlerini toz duman ettikten sonra onlara toplumların afyonu olan dini bırakıyorlar. Bu, Meksika’da da böyleydi. Neredeyse bütün Aztek ve Maya uygarlıkları tahrip edilmiş, bütün altınları ve kıymetlileri aşırılmış, halk köleleştirilmiş. Ve şimdi görüyoruz ki, günümüzde, özellikle pazar günleri insanlar kiliselerden taşıyor ve hayatlarının her döneminde dinsel rutinleri yapmak konusunda çok dikkatliler. Meksika çok büyük ve güzel bir ülke. Biz ancak bu kadarına nail olabildik. Umarım siz bizim adımıza Pasifik’i ve Acapulco’yu

görürsünüz. Ve Zapatistalar’ın yaşadığı güneye inersiniz. Biz nispeten Meksika’nın orta bölgesinde dolandık. Güneyi ve kuzeyi eminiz ki daha başka resimler çizecektir.

Meksika Mutfağı Bir kültürü tanımanın en kolay ve en özel yolu; yemekleri ve yemeklerinin yapılış biçimi. Bu sayede kolaylıkla yaşam biçimlerini, hayata dair tutkularını öğrenebilirsiniz. Bir gün arkadaşımla Celaya’nın ucuz pazarlarını öğrenmek için çıkmıştık. Alışverişin ardından birkaç Meksika usulü yemek yaptık. İşte tarifler, belki size Meksikalılar hakkında biraz daha fikir verebilir. Avokado salatası: Domatesi, soğanı ve dilerseniz acı, dilerseniz tatlı yeşil biberi çok ince şekilde doğruyorsunuz, ezdiğiniz avokadonun içine tuz ve limonla birlikte karıştırıyorsunuz. Eğer salatayı çok yaptıysanız ve yiyemeyecekseniz avokadonun çekirdeğini salatanın içinde bırakıyorsunuz, böylece kararmasını önlüyorsunuz. Biber dolması gibi bir şey: Büyük etli biberleri ocakta közler gibi yapın. Başını koparmadan yandan karnını yarın. Biberlerin içine soğanla kavurduğunuz kıymayı doldurun. Buraya kadar büyük bir keyifle bu yemeği yapmıştım ve ağzım sulanıyordu. Ama sonrası pek benim tarzım olmadı. Şöyle ki; bir kenarda yumurtaları çırpın (köpük kıvamına gelsin). İçini doldurduğunuz biberleri yumurtaya bulayın ve yağda kızartın. Tortiya: Biz hamuru bir fırından almıştık ama su, mısır unu ve tuzu karıştırarak kulak memesi kıvamındaki hamuru siz de evde elde edebilirsiniz. Daha sonra demirden 2 kare şeklinde parçası olan bir aletin içine 5 cm çapındaki hamur toplarını koyup sıkıştırınca dümdüz ve yuvarlak ekmekleri elde ettik. Ekmeklerin arasına naylon koyup dolaba kaldırdık, bir kısmını da yağsız tavada pişirdik. pinoguz@yahoo.com EPG

44

GEZENTİ Paralel Evrenler


Kaili ile Gezinti

Niyazi Ulaş

Soğuktu ve kar çiseliyordu. -17 derecede de çiselese çiselese kar çiselerdi zaten. Gelmesine daha bir saat var. Rautatientori(1)’deyim. Kapalı mekana geçmek gerek. Ne de olsa kar, kış.

GEZENTİ Paralel Evrenler

45


Meydan Helsinki’nin, hatta Finlandiya’nın kalbi gibi. Şehir içi ve ülke içi ulaşım araçlarının yollarının kesiştiği meydan. Şehrin en çok uğranılan mekanı. Metronun en işlek istasyonu, banliyö trenlerinin ve şehir içi ulaşımı sağlayan otobüslerin son durağı, birçok tramvayın geçiş güzergahı üzerinde. Bölgenin çok yakınında Kamppi’de de şehirler arası otobüsler konuşlanmakta. Bir çok merkez meydanda olduğu gibi bu meydanda da saat kulesi bulunuyor. Kule istasyon binasının sağ köşesinden yükseliyor. Binanın ön cephe ana girişinde ise Kivimiehet(2) ellerinde birer ışık topu tutuyorlar. Neyi sembolize ediyor bilemiyorum. Ne önemi var ki? Taştan adamlar ışık saçan top taşıyor. Ne güzel bir kompozisyon. Meydan beyaz otobüslerle dolu alabildiğine. Bizde nasıl otobüsler kırmızı ağırlıklı ise; ki günümüzde yeşil hakimiyet kazanıyor, Fin diyarında ise beyaz renk hakim otobüslere. Kolay binilir kolay inilir kılınmış otobüsler. Yolcu bineceği zaman eğiliyor yolcu tarafına. Koltuklar konforlu, yollar otobüs öncelikli veya otobüslere özel şeritler var ki otobüs durağına zamanında ulaşabilsin. Herkesin elinde bir tarife kitapçığı otobüslerin ve tramvayların dakika bazında kalkış saatlerini bildiriyor. Şaşmaz tarife. Hele bir şaşsın, otobüs şoförüne ağır yaptırımlar var. Sen vatandaşı soğukta nasıl bekletirsin diyip bir temiz sopa çalıyorlar gecikirse. Otobüslerin arasından geçiyorum istasyona doğru. Ana giriş kapısından içeri giriyorum. Bizim ayyaş çingene girişe karşı bankta uyukluyor. Hızla geçiyorum yanından, biliyorum ki beni görürse para isteyecek. Çingeneler Finlandiya’da işsizlik parası ile geçiniyorlar. İşsizlik parası ile geçimlerini sağlamakta zorlanıyor olsalar da çalışmaktan yana pek istekli davranmıyorlar. Onlarda da bizim fakir kesimdeki gibi bir dayanışma söz konusu. Finlandiya halkı çingeneleri sevmediği kadar onlardan korkuyor da. Korkmakta belki de haklılar. Çingenelerde ne kadar dayanışma var ise, Finlilerde de bir o kadar uzaklaşma var. RAUTATIENTORI - MERKEZ TREN İSTASYONU

KIVIMIEHET - TAŞ ADAMLAR

İçerdeyim ya artık. Sıcak. Ama bir kahveye hayır demem. Ne yana gitsem kahve içebilecek bir yer bulabileceğimi biliyorum. Benim ne yöne gideceğimin bir önemi yok, zira dolaşıp vakit geçirmekle meşgulüm. Alt geçitten karşıya Kamppi’ye doğru gidiyorum. Mis gibi Paulig(3) kahvesinden içmeye Kahvila(4)’ya yöneliyorum. İçerisine gerçek bir mimar eli değmiş olduğu besbelli bir mekan. Zaten bu diyarlarda bütün kafeler, restoranlar ve vatandaşa hizmet veren diğer bütün mekanlar, düzenlemeleri ile üst düzey bir konfor sunuyor. Kahveyi içerken saate bakıyorum, gelmesine az kalmış. ‘Garson! Hesap.’ diye seslenmeye ne hacet. Burada her şey self-servis. Önce ödüyorsun sonra içiyorsun. Garson masrafından kurtarıyorsun. Neden sonra kalkıyorum. Bekletmeyelim bizimkini. “Turku’dan gelen otobüs nerede duracak?” diye soruyorum görevliye. “Aha şurası” diye cevaplıyor. Bir bakıyorum ki otobüs gelmiş bile. Hemen şaşkın ördekler gibi sağa sola bakınıyorum. Adrenalin yükselmesinden bayılacağım. Sanki ne var heyecanlanacak? Az ileride benden daha fazla şaşkınca bakınan O’nu görüyorum. Resimdekinden daha uzun, daha güzel ve ihtişamlı. Acaba o da benim için aynı şeyleri düşünecek mi? Resimdekinden daha uzun olmadığım kesin. Yanına yaklaşıyorum. Hemen tanıyor beni, çok zeki. Beni gördüğüne seviniyor. Ve sarılıyoruz birbirimize. Centilmen biri olarak hemen çantasını alıyorum. Derdim hemen eve gitmek olduğu için Otaniemi otobüsünün durağına doğru yönlendiriyorum ikimizi. Yol uzun. Ne de olsa bir şehirden diğerine gideceğiz.

(1) Rutatientori : Merkez tren istasyonu (2) Kivimiehet : Taş adamlar (3) Paulig : Kahve üreticisi firma (4) Kahvila : Kafe

46

GEZENTİ Paralel Evrenler


Helsinki’den Espoo-Otaniemi’ye gidiyoruz. 13 dakikalık yolculuğumuz çoklukla otobanda geçiyor. Lauttasaari adasından köprü üzerinden geçiyoruz. Köprü gidiş-geliş ayrı ayrı inşaa edilmiş ve iki yönde de ayrıca bisiklet yolu için birer minik köprü daha yapılmış. Bu ilginç durumu konu edip lafa gireyim diyorum. ‘Yaza da artık bisikletlerimizle seyahat ederiz!’ Olumlu cevap veriyor. Ama ben bakışlarından pek öyle anlamadım. Olsun; zaten benim de bisikletim yok. Eve yaklaştık iyice. Ev Otaniemi’de. Bir öğrenci yurdu aslında, ama bizdeki kredi yurtlar kurumu yurtlarından biraz farklı tabii. Bildiğin ev. Mekanda her öğrenciye ait bir oda ve evin ortak kullanımında olan mutfak, banyo mevcut. Oda kapıları köy evlerinde olduğu gibi salona açılıyor. Salon aslında mutfak aynı zamanda. Finlilerin tereyağlı ekmeklerini çıtırlaştırdıkları fırın, benim sahanda yumurta yaptığım ocak, alkollerimizi ve tereyağımızı sakladığımız buzdolabı ve ortada sehpa tarzında kahvaltı masasından ibaret. Eve ulaşır ulaşmaz alkol alalım da rahatlayalım diyorum. Kokteyl olsun istiyor. Hafif olsun ki kontrolü elinde olsun. O da cin. Tokuşturuyoruz kadehleri. Benim gözüm onun üzerinde, onunki ise dışarıda. Çıkıp gezmek istiyor. Gezip de ne yapacağız diyemiyorum, ben de çok istekli görünüyorum gezmeye. Dışarıdayız. Kış vakti, saat akşamın on biri. Gökyüzüne bakıyorum bir hoş. Açık gri, koyu beyaz arası. Bilmiyorum bilimsel açıklamasını. Belki de yanılgı. Kuzeyde kış vakti akşam saatinde hava zifiri karanlık olur diye bekliyor insan. Belki de şehrin ışıkları karlardan yansıyıp gökyüzüne çıkıyor. Oradan tekrar yeryüzüne iniyor gözümün içine kadar. Gökyüzü yoğun bulutla kaplı olduğu için yukarıdan yansımada sorun yaşamıyor ışık. Gezmeye çıktık ama saat olmuş on bir. Evin yamacında deniz donmuş halde, etraf ağaçlık, uzun uzun ağaçlar. Çam mı desem gürgen mi, ama bizim oraların kavağı değil o kesin. Yani bir yanda loş bir karanlık bir yanda git gidebildiğin kadar deniz. Öteki taraf orman. Ne yana gitsek diye düşünüyoruz. Eğlenen insan sesleri duyuyoruz uzaklardan. Sesler Rantasauna(5)’dan geliyor olmalı. Soluk benizliler +70 derecedeki saunadan çıkıp -17 derecedeki havayı aşıp denizin üzerindeki buz tabakasını kırarak mutlak sıfır değil ama mutlak soğuk suyun içine atlıyorlar. Seslere doğru gitmiyoruz elbette ki. Kıyıdaki sazlıkların arasından geçip denize doğru yöneliyoruz. Denizin üstü buz, buzun üstü kar. Karlanmama işlevini tam yerine getiremeyen “no frost” buzdolaplarındaki karlanmayı andırıyor.

OTANIEMI

Kaymıyor yüzey. Tabii efendi olursan. Biz efendiyiz şimdilik. Kibar kibar yürüyoruz denizin ortasında. Kime ne zararımız var ki. Korkuyorum ben. Bu ilk. Denizin üzerinde yürümek yani. Güzel tarafı hiç eğim yok. Ne yokuş ne iniş. Kötü tarafı ise korkuma vesile olan gerçek: ya çökerse? O yüzden cinlik yapıyorum, önden yolluyorum Kaili’yi. İyi yüzerim aslında, ama su buz. İnce ise buz katmanı ve kırılırsa altımızdaki buz, suyun içinden çıkmaya çalışırken buz katmanı kırılmaya devam eder. Kolunu atarsın yüzeye çıkmaya çalışırsın, kollarına güç verirsin çıkmak için, Buz tekrar kırılır. Zayıflamıştır buz tabakası. Yani kırmayacaksın buzu. Buzun sağlamlığından artık eminim. Denizin üzerindeki ilerlememiz de durdu. Ve artık anın tadını çıkarma vakti. Ortasında olduğumuz denizin gerçekten de tam ortasındayız. Baltığın, Fin’in karasına koy olduğu bir noktadayız. Koy, ortasına kadar elele yürüme mesafesi kadar küçük. Ortadan etrafa baktığımızda iki ayrı yerleşim bölgesi; öğrenci köyü ve uzaklarda Otaniemi’nin rengârenk ışıkları, diğer yanda Espoo-Helsinki karayolu ve üzerindeki yelkenliyi andıran köprüsü görülmekte. Denizin üzerinde yürümek romantizm yaşamak için ucuz ama etkili bir yöntem. Kayığa gerek olmadan denizin ortasında üstelik böylesine dört bir yanda ayrı manzara. Benim derdim manzara değil, ama ne yapalım izliyoruz. Otoyola doğru dönüp küçüklüğümüzde oynadığımız bir oyunu oynamaya başlıyoruz. Aha bu arabadan sonra geçen ilk araba benim olsun oyunu. Oyun Fin diyarında eğlenceli olmuyor. Geçen arabalar arasında külüstür olanı pek yok, oyunun da heyecanı. Zaten Kaili pek anlamıyor oyunu. “O zaman bu yat benim olsun oyununa ne dersin?” diyorum. Yatlar, tekneler, kayıklar az ileride kıyıda duruyor. Biraz uzakta ama yeterince yaklaştıktan sonra başlıyor oyun. “Aha su beyaz olan…” ama zaten hepsi beyaz. Bu ülkede otobüsler beyaz, yatlar beyaz, insanlar beyaz, zambaklar beyaz. Olsun, ben en güzelini

(5) Rantasauna : Sahil Saunası

GEZENTİ Paralel Evrenler

47


seçiyorum kendime. Büyükçe bir yelkenli. Yaza çıkarız baltık turuna diyorum, gülüyor. Kıyıya doğru yaklaşıyoruz artık. Karaya doğru bir rampa var denizden. Belli ki arabaların denize geçişini sağlamak amaç. Hem karada hem denizde gidebilen araca ne hacet. Zaten adalar arası ulaşım için kışın en ideal yöntem otomobil. Karayollarındaki gibi çift şeritli yollar açılıyor denizin üzerine. Esasen 10 santim buz kalınlığı araçların buz üzerinde seyretmesi için yeterli ancak karayolu olarak kullanılması için 20 santim derinlik gerekiyor ki bu derinlik de küresel ısınmama durumunda kışın en az dört aylık dönemde mevcut. Nazlanıyor Kaili eve girmeye. Dışarısı çok güzel gezelim tozalım havasında. Biz de devam ediyoruz gezmeye. Dipoli’ye yöneliyoruz. Reima Pietila tarafından 1966’da tasarlanmış, mimarisi benim de beğenimi kazanan bir yapı. Konferans salonu olarak kullanılmakta. Bina dış duvarları kaya ile başlayıp ahşap ile devam ediyor. Tipik Finlandiya mimarisindeki gibi büyük hatta kocaman cam pencerelerle kaplı bina. İçerisi daha göz alıcı. Mimarlık harikası demekten ziyade mühendislik harikası demek daha makbul bu yapıya. Çelik ile bile inşaası zor olan geometriye sahip yapıda taşıyıcı sistem ahşap. Binaya mühendis gözüyle bakmak ayrı bir tat veriyor bakana. Bakıyorsun ama çekemiyorsun. İçeride fotoğraf çekilmesine yasak koymuşlar taklidinden sakınıla diye. O kadar kıymet veriyorlar Dipoli’ye.

DİPOLİ

DİPOLİ’NİN PENCERELERİ

Ulaştık Dipoli’ye. Gece yarısı ışıklandırması ile ayrı bir havası var Dipoli’nin. Sanki ışıklar içeriden dışarıyı aydınlatıyor. Zanten bu diyarlarda ışık çok kıymetli oduğu için kullanımında uzmanlaşılmış. Dipolinin de tadına vardıktan sonra eve dönme vakti geldi artık. Ulaştık da ne oldu. Gecenin bir yarısı olmuş kışın ortasında, gelmişiz Dipoli’ye. Kuytu da yok ki etrafta. Dipoli’nin güvenlik kameralarının görmediği bir kuytu. En güzeli eve gitmek. Dönüş yolunda orman patikasını tercih ediyorum. Sessiz ve loş karanlık. Hiçbir orman hayvanının ürkütücü sesi yok ormanda. Kışın soğuğunda uyuyorlar sessiz sessiz. Bizim de uyuma vaktimiz geldi. Uyuduk uyandık büyü bozulmadı. Sabah güneşini görene kadar yataktan çıkmak istemediğimiz için de yataktan hiç çıkmadık. Zira bu diyarlarda kış vakti güneş geç doğar, doğsa da kalın bulutlardan süzülüp odamıza giremez. girse de biz halimizden memnunuz. Ne yani kalkıp gene mi gezelim? Gez gez nereye kadar! niyaziulas@msn.com

EPG

48

GEZENTİ Paralel Evrenler


Sevilla’ya Yolculuk

Mehmet Umut Ekim

Portekiz’e gelmeden önce arkadaşlarım oradan futbol ülkesi İspanya’ya sık sık kaçmam konusunda yeterli gazı vermişlerdi. Pınar’da bu gezme, bende de bu futbol aşkı olduktan sonra kimse engelleyemezdi gitmemizi maça. Ama gelin görün ki ihtiyacımız olan para nereden baksanız 300 avroyu buluyordu. Sevilla ne kadar yakın olsa da yaşam standartları Türkiye gibi düşük olan Portekiz’de ulaşımın birçok şeyin aksine oldukça pahalı olması bizi yıldıramamıştı ve maddi bütün imkânsızlıkları ve Sevilla’da iki gün boyunca kalacak yer konusundaki belirsizlikleri göze aldıktan sonra yola çıkmaya karar verdik.

GEZENTİ Paralel Evrenler

49


Yolculuk planımızı Cuma akşamı yapmıştık bile. Pazar günü yola çıkacak, Portekiz’in güneyinde Portekiz’e gelen turistlerin uğramadan geçmediği Faro’da bir arkadaşımızla buluşacak, Faro’yu gezdikten sonra Pazar akşamı Sevilla’da olacak, Pazartesi ve Salı şehri gezecek ve maçtan hemen sonra Lizbon’a dönecektik. Biz bu planı yaparken Faro’da buluşacağımız arkadaştan sürpriz bir haber aldık. Kuzeni İstanbul’dan maça gelecek ve gelirken bizim biletlerimizi de getirecekti. Yani bilet parası ödememize gerek yoktu. Kabul edip etmemeyi biraz düşündükten sonra en ucuz tren biletlerini araştırmaya başladık. Çok fazla şansımız olmadığı için Pazar sabahı 8:40 trenine binmeye karar verdik. 2 Mart Pazar sabahı erkenden kalkıp sandviçlerimizi hazırladık ve tren garına doğru yola çıktık. Bu arada dün öğlenden beri Faro’da buluşacağımız arkadaşımızdan bütün çabalarımıza rağmen haber alamamıştık. Biraz moralimiz bozulsa da yola çıkmanın ve Portekizliler’in hızlı tren dediği ama her 5 dakikada bir durduğu için asla

50

GEZENTİ Paralel Evrenler

hızlanamayan trende Lizbon’a hayat veren Tejo Nehri’nin üstünden geçmenin verdiği heyecanla yolculuğumuza başlamıştık. Artık maç Pınar’ın umurunda değildi. Onun amacı yola çıkmak ve Sevilla’yı görmekti. Ama Faro’daki arkadaşımızdan Cuma’dan beri haber alamamış olmamız benim içimi bir kuşku ile kaplamıştı. Ya arkadaşla buluşamazsak ve kuzeninin getireceği biletleri alamazsak? Tamam önemli olan yolculuk yapmak, yeni şehirler yeni insanlar görmekti ama maç da çok önemliydi benim için ve içimden bir ses bu sefer Fener’in Endülüs’te galip geleceğini söylüyordu. Bunu kaçıramazdım. Ben bunları düşünürken tren Faro garına girmişti. Dünden beri ulaşamadığımız arkadaşımızı gar çevresinde biraz arayıp göremeyince canımız sıkılsa da umutlarımızı yitirmemiştik. Arkadaşın gelme olasılığının yüksek olduğu tren saatini öğrendikten sonra Faro’da dolaşmaya başladık. Dolaşmaya başlamıştık ama benim hala aklım biletlerdeydi. Bu yüzden iki saat boyunca dolaştığımız şehirden aklımda kalan tek bilgi adını Harun ismindeki Arap bir komutandan aldığı ve İngilizler tarafından

yağmalanmış olduğu idi. Şehrin benim için en güzel yanı ise kokusu bütün şehri kaplamış olan portakal ağaçlarındaki çiçeklerdi. İki saat sonra Pınar’ın içindeki gezme isteğini döverek öldürdükten sonra gara geri dönmeye ikna ettim. Büyük bir heyecanla beklediğimiz arkadaş öğleden sonra iki sularında sırıtarak trenden inmişti. Kendisi dün gece alkolü fazla kaçırdıktan sonra içinde cep telefonu ve fotoğraf makinesi olan çantasını kaybetmişti. Bu sefer de arkadaş gelmişti ama biletlere ulaşmamız için mutlaka kuzeninin telefon numarasına ihtiyacımız vardı. Ayrıca Faro’da yaşayan bir arkadaşı olduğunu, onun da maça kendi arabası ile gideceğini söyledi. Bu demek oluyordu ki biz de onunla Sevilla’ya gidebilecek hatta maçtan sonra Faro’ya dönebilecektik. Bu durum çok sevindirici gibi görünse de arkadaşımız telefonunu kaybettiği için hiç kimseye ulaşamıyorduk. Bir şeyler yemek ve açık bir internet kafe bulabilmek umuduyla tekrar şehir merkezine doğru yürümeye başladık. Günlerden Pazar olduğu ve Portekiz’de bulunduğumuz için açık bir internet kafe bulabilme olasılığımız oldukça düşüktü. Bu düşünceler içinde yürürken birden arkadaşımızın başka biriyle Türkçe konuşmaya başlaması bizi dumura uğratsa da Faro’da yaşayan ve bizi Sevilla’ya arabayla götürebilecek kişiyle konuştuğunu anlamamız çok uzun sürmedi. Bir yandan yüzümüzde güller açarken diğer yandan şimdi sırada biletlere ulaşma stresinin başladığını düşünüyorduk ki Sevilla’ya gidecek kişinin ancak Salı günü yola çıkabileceğini öğrendik. İçimizi tekrar bir karamsarlığın kaplamasına fırsat olmadı çünkü sürprizler devam ediyordu. Bu sefer de onun yanında aslında Sevilla’da yaşayan ama Faro’ya sadece o gün için gelmiş başka bir Türkiyeli’nin olması yeniden şansımızı çevirmişti. Neler olduğunu biz bile anlayamıyorduk. Önce bu ekonomik sıkıntının içinde maça gitmeye karar vermiştik. Sonra Faro’da yaşayan arkadaşımızın kuzeninin bize beleş bilet


getireceğini öğrenmiştik. Sonra yine Faro’da yaşayan bir kişinin bizi Pazar günü Sevilla’ya götürebileceği ihtimali ile umutlanmıştık ki umutlarımız boşa çıkmıştı. Ama her nasılsa aynı gün aynı yerde bulunan bir başka kişinin sadece o gün için Faro’ya gelmiş olması ve bizi akşam Sevilla’ya götürecek olması paralel hayatların insan yaşamındaki önemini bir kez daha bize hatırlatmıştı. Sanki Guy Ritchie’nin yönettiği Snatch(1)’ten bir sahnede gibiydik. İçim kısmen de olsa rahatladığı için Faro’yu daha rahat gezmeye başlamıştım ve gördüklerim beni çok şaşırtmamıştı. Avrupa Birliği’nin Türkiye’si konumundaki Portekiz’in belki de en turistik yeri olan Faro’da 1300’lü yıllardaki İngiliz işgali hala devam ediyor gibiydi. Bütün restoran, kafe ve barlardaki yazılar İngilizceydi. Nasıl 2004

yılında Fethiye’de, Türkiye’nin, adını hatırlamadığım bir ülke ile yapacağı milli maçı, bütün maç yayınlayan yerlerde İngiltere’nin maçı yayınladığı için bulamadıysak, Faro’da da Portekiz klüp takımları yerine İngiliz klüp takımlarının maçlarının yayınlanacağı yazıyordu. Akşam oluncaya kadar 5 kişi Faro’da dolandıktan sonra gece 11:00 gibi araba ile Sevilla’ya geldik ve hemen hostel(2) aramaya başladık. Biraz dolaştıktan sonra kişi başı en iyi fiyatın 15 avro olduğunu anladık. Birkaç yer daha dolaştık ve yerde de yatabileceğimizi söyledik, fakat çalışanlar isteğimize korku dolu gözlerle bakarak kabul etmediler. Biz de mecburen 15 avro vermek zorunda kaldık. Çok yorgun olduğumuz ve pazartesi günü yani ertesi gün şehri gezeceğimiz için hemen yattık.

3 Mart Sabah kahvaltısını marketten aldığımız peynir ekmekle yaptıktan sonra ortalıkta gezinmeye başladık. Bu arada hala bizim biletlerden net bir haber yoktu. Şehir merkezi yavaş yavaş sarı lacivert renklerle dolmaya başlamıştı ki beklediğimiz haber geldi, arkadaşın kuzeni Sevilla’daydı ve biletlerimizi getirmişti. Artık gönül rahatlığı ile dolaşabilirdik, gerçi Pınar’ın gönlü zaten rahattı, çünkü maçı düşünen bir tek bendim. Sevilla çok küçük ve kesinlikle herhangi bir ulaşım aracına gerek yok. Ayrıca belirli yerlere kilitlenmiş, ilk 30 dakikası ücretsiz, haftalık da 5 avro ödeyerek kiralayabildiğiniz bisikletlerden kullanmak mümkün. Şehrin merkezi eski ve Arap mimarisinin ince işlenmiş binalarından oluşuyor. Ara sokaklar ise

(1) [Editörün Notu] Türkiye’de “Kapışma” adıyla gösterilen 2000 yapımı film. (2) [Editörün Notu] Hostel: Avrupa’da yaygın olan ve genelde gençler tarafından tercih edilen (Youth -gençlik- Hostel’i olarak da bilinir), geceliği 25 TL’den başlayan fiyatlara sahip bir çeşit pansiyon.

GEZENTİ Paralel Evrenler

51


oldukça dar. Adını karşılıklı iki evin balkonlarından öpüşebilen sevgililerden alan Aşıklar Sokağı bu dar sokakların nasıl avantaja dönüştürülebileceğini gösteriyor.. Benim aklım maçta olduğu için ve normalde de gezdiğim yerlerdeki tarihi eserleri çok önemsemediğim için çevre ile çok ilgilenmiyorum. Tek ilgimi çeken şehrin ortasından geçen ırmak fakat o da pis olduğu için balık tutulmuyor. Balık tutulamayan ırmağı ben ne yapayım. Yavaş yavaş akşam oluyor ve üstümüze yorgunluk çöküyor. İlk önce gece kaldığımız hosteli beğenmediğimiz için hosteli değiştiriyoruz. Beğenmeme sebebimiz hostelde genel kullanıma açık mutfak olmaması. Yeni hostelimizde biraz dinlenip makarna yedikten sonra flamenko gecelerine akmak için tekrar dışarı çıkıyoruz. Daha önceden çok iyi olduğunu öğrendiğimiz ve girişin ücretsiz olduğunu bildiğimiz La Carboneria adındaki bara gidiyoruz. Sevilla’ya gidilip de uğranmadan dönülmemesi gereken bar olarak gönül rahatlığıyla önerebilirim. Genelde dünyanın çeşitli yerlerinden gelmiş insanların uğradığı, girişin ücretsiz olmasına rağmen Flamenko’nun anavatanı Sevilla’da yörenin en iyi sanatçılarını izleme imkanı veren bu bar iki kısımdan oluşuyor Bir tarafta Flamenko diğer tarafta rock müzik yapılıyor. La Carboneria’da içki fiyatları da oldukça uygun olduğu için alkolü biraz fazla kaçırdık. Hatta gecenin ilerleyen saatlerinde yine ayni barda flamenko gösterisi bittikten sonra geçtiğimiz diğer odada Pinar yavaş yavaş sarhoş olmaya başlamıştı. En son canlı müzik yapan gruptan kit Ispanyolca’sı ile ilk çaldıkları parçayı tekrar istemeye gidip derdini anlatamayınca hostele geri dönmemiz gerektiğini anlamıştık. Hostele varınca 8 kişilik odamızda direk yatağa girip uyuduk. Benim için büyük gün yaklaşmıştı.

Salı günü saban 10 gibi kalkıp önce banyo, daha sonra da hostelin terasında kahvaltı yaptık. Gündüz oldukça sıcak olmasına rağmen sabahları biraz serindi. Ama tekrar sokağa çıkıp dolaşmaya başlayınca havadaki serinlik benim için yerini maçın sıcaklığına bırakmaya başlamıştı. Pinar ve Merve şehirde dolaşmak istedikçe ben de şehrin merkezinde Fenerbahçe taraftarının arasına karışıp kanımdaki alkol oranını artırarak kafa olarak maça hazırlanmak istiyordum. En son dayanamayarak öğleden sonra 3 gibi onlardan ayrıldım. Bir marketten bira alıp şehrin diğer takimi Real Betis lehine tezahürat yaparak Sevilla taraftarlarını sinirlendiren ekibin içine katıldım. Aldığım 2 bira su gibi gidince markete dönüp 2 bira daha aldım. Onları da bitirip tekrar markete yönelmiştim ki Pınar buluşmak için aradı. Saate baktım, 6’yı geçmişti. Bir şeyler yiyip stada gitme vakti gelmişti. Önce hostele gittik, yemek yiyip hemen çıktık. Saat yedi buçuk gibi stadın yanındaki kalabalığa karıştık. Hangi kapıdan gireceğimizi ararken birden yanımızda Sevilla’lı taraftarlarla Fenerliler arasında kavga cıktı. Biz ne oluyor demeye kalmadan atlı polisler araya girerek kavgayı ayırdı. Kanım iyice ısınmaya başlamıştı. Fener taraftarı maça erkenden geldiği için girişte kuyruk

oluşmuştu. Yaklaşık yarım saat sonra içerdeydik. Tribünlerde bir tek Fener taraftarının sesi çıkıyordu, zaten Sevilla taraftarı henüz gelmemişti. Biz acaba bunlar “nasıl olsa turu geçtik maça ne gideceğiz” mi diye düşünüyorlardır derken maça birkaç dakika kala stat bir anda doldu. Sevilla maça hızlı başlayıp 2-0 öne geçince demek ki buraya kadarmış dedim. Ama sonra işler düzeldi ve penaltılar sonunda Fener turu geçmeyi başardı. Büyük bir coşku ile stattan çıktık. Çıkışta bizi Faro’ya geri götürecek arkadaş ile de karsılaşmıştık. Çok yorgun olduğumuz için bir an önce Faro’ya dönmek istiyorduk. Zaten hostele verecek paramız da kalmamıştı. Bir yerlerde birer bira içip yemek yedikten sonra (stat çıkışında maalesef köfte-ekmek yapmıyorlar) yola çıktık ve gece geç saatte yeni tanıştığımız arkadaşın Faro’daki evine geldik. Ertesi gün bu sefer otobüs ile Lizbon’a dönüş başlamıştı. Hiçbir hizmetin sunulmadığı otobüsle 4 saatlik yolculuğun ardından önce Lizbon otobüs garına daha sonra da metro ile eve ulaştığımızda Pınar’ın yüzünde gezmenin benim yüzümde galibiyetin mutluluğu vardı. mehmetumute@yahoo.com EPG

52

GEZENTİ Paralel Evrenler


Kurmaca Evrenler

Montriyal Birinci Bölüm:

Kim bu Türk?

Yazı: Emren Meroğlu İllüstrasyon: Zeynep Akçay

Rivayet böyleydi. Ville-Emard mahallesindeki çocuk parkında bir Türk, gecenin bir yarısı salıncakta rakı içerken hızını alamayıp salıncakla beraber takla atmıştı. Bütün gazeteler yazdı bu haberi ertesi gün. Hiçbir sansasyonu kaçırmayan Fransız gazetesi, kendisini aldattığı için Lübnanlı karısını iki çöp torbasıyla paketledikten sonra çim biçme makinesinin altına yatırıp boğazını kesen garson Marion’un haberiyle Türk delikanlısının vesikalık fotoğrafını yan yana koymuştu. Ben Marion’la aynı restoranda çalışıyordum. Ama mevzubahis Türk’le o gün tanıştım; daha doğrusu ben onu o gün tanıdım, onun henüz benden haberi yoktu. Habere göre olay biraz karmaşıktı. Türk genci salıncakla Montreal semalarına doğru ilerlerken kadehin dibindeki son yudumunu varabileceği en yüksek noktada fondiplemeye karar vermiş, ancak

kadehe bakmakta olduğundan ne kadar yükseldiğinin farkına varmamıştı. Salıncakla beraber takla atmaya başladığında ise artık yeterince içtiğinden başının dönmeye başladığına kanaat getirmiş, durumu ciddiye almamıştı. Ne yazık ki son yudum havada kısmet olmuş, soluk borusuna kaçıp yerdeki çimlere iki büklüm kaplama olan Türk delikanlısını böğürttürmesi yetmezmiş gibi, rakı bardağı da ağzına çarpıp iki ön dişini birden kırmıştı. Patron Jamie gazeteye bakıp ‘Tabarnak!’ dedi, ‘iyi bi herifti, ama dengesizdi. O yüzden kovdum zaten.’ Jamie tabii ki önceki hafta kovduğu Marion’dan bahsediyordu. ‘Boşuna söyleyip durmuyorum, kadın milletine güvenmeyeceksin. Ben ilk kez boynuzlandığımda on dört yaşındaydım.’ Görünüşe göre Jamie o günden sonra çok boynuzlanmıştı. ‘Artık takmıyorum,’ dedi, ‘tabarnak.’

GEZENTİ Paralel Evrenler

53


Jamie doğma büyüme Quebecli’ydi ve buralı Fransızlar’ın bir çoğu gibi duygusal anlara özel kelime haznesinin kapsamı yaklaşık üç ünlemle sınırlıydı. Haksızlık etmeyeyim, bir keresinde o kadar keyif içinde ne yediğini sorduğumda hiç duraksamadan ve küfür etmeden ‘şiş taouk’ cevabını vermeyi başarmıştı. Yediği şey aslında pide arası tavuk ızgaraydı ama bu onun suçu değildi, çünkü diğer Arap restoranları gibi bizim komşu da her türlü tavuk yemeğinin önüne ‘şiş’ kelimesini koymakta bir sakınca görmüyordu. Diğer taraftaki komşumuz olan Maraşlı pizzacının bu konuda meslektaşını uyarıp uyarmadığını o sırada bilmiyordum. Tek bildiğim Jamie’nin ‘tabarnak’tan sonra en çok kullandığı iki kelimenin ‘esti’ ve ‘koalis’ olduğu, bu üç kelimenin de aslında kiliselerde Pazar günü dağıtılan İsa mamülleriyle ilişkili olduğuydu. Hangisinin ekmek hangisinin şarap olduğunu bir türlü ezberleyememiştim ama zaten bunun pek de bir önemi yoktu; hepsi küfürdü ve Fransızca konuşan Quebecliler aralarında böyle anlaşıyorlardı. Yorucu bir pazar gününün sonuydu. Pazar günleri hep yorucuydu zaten, çünkü kimse kiliseye gitmiyordu. Onun yerine bizim tavuk ve yumurta dekorlu restorana gelip ailece kahvaltı ediyorlardı. Hemen belirteyim, sadece kahvaltı veren bir restoranda çalışmanın tek iyi tarafı diğer insanlara göre işten daha erken çıkmaktır. İşten çıkana kadar hayatta kalabilmeniz için ise midenizin sağlam olması gerekir. İnsanlar yeni uyandıklarından mıdır, yoksa eşofmanlı Kuzey Amerika hayatının gevşekliğine kapıldıklarından mıdır, bu toplumun en sereserpe beslenme halini kahvaltı ederlerken görebilirsiniz. Masadan kalktıklarında, kremaya bulanmış meyve salataları boydan boya masanın üzerine saçılmış, ıspanaklı omletleri de kahveye banmaktan sıkıldıktan sonra olduğu gibi fincana doldurulmuş olabilir. Bunlar pazar günleri için sıradan manzaralardı, ama nedense o gün bana her şey dayanılmaz geliyordu. Yerdeki son sosisi de çöpe attıktan sonra paspası bitirdim ve gazeteyi çantama koyup Jamie’ye hoşçakal dedim. ‘Tabarnak’ dedi, ‘kız arkadaşına dikkat et.’ Kız arkadaşım yoktu. Jamie’nin gizli sevgilim olduğunu iddia ettiği Evrim ile paylaştığım evime geldikten sonra gazeteyi çıkarıp salıncaktan düşen Türk’le ilgili haberi birkaç kez daha okudum; ama Fransızca’yı daha yeni sökmüştüm ve bu yüzden bazı ayrıntıları çözemiyordum. Sonunda anlamadığım

54

GEZENTİ Paralel Evrenler

yerleri eve geldiğinde Evrim’e sormaya karar verdim. Yine de bir konuda yanılıyor olamazdım: esmer Türk gencinin fotoğrafının altında Marie-Andrée B. yazıyordu. Bu isim Fransızca’ydı. Dahası, bu bir kadın ismiydi. Daha önce buralara geldikten sonra ismini değiştiren Türkler’le tanışmıştım. Genellikle okunuşu aynı ya da benzer olan isimleri seçiyorlardı; ‘Can’ ismi ‘Jean’, ‘Suzan’ da ‘Suzanne’ olabiliyordu, ama bir erkek için Marie-Andrée biraz tuhaftı. Konu üzerine biraz kafa yorduktan sonra pes ettim; çünkü aklıma gelen tek benzer okunuşlu Türkçe isim ‘Merih Ender’ olmuştu, o da pek benzer sayılmazdı. Göbeğimin üzerinde gazeteyle kanapede uyuklama vaziyetine geçmiştim ki kapının açıldığını duydum. Gelen Evrim’di, zaten başkası da olamazdı. Kapıya doğru ‘naber?’ diye seslendim. ‘Tabarnak’ dedi, ‘berbat bir gündü. İngilizler’in şımarık çocuklarından nefret ediyorum.’ Evrim, bize rakip olan restoranlar zinciri Cora’nın herhangi bir restoranında benimle aynı işi yapıyordu, tabii ki yerleri paspaslamak dışında. Onların işlerinin neden hep daha iyi olduğunu bizim patron Jamie bir türlü anlayamıyordu, çünkü ne de olsa Cora’nın menüsünü orada yıllarca aşçılık yaptıktan sonra bizzat kopyalamış, hatta menüye takla attırıp bambaşka bir hava vermiş, fiyatlarda da ellişer sent indirim yapmıştı. Bu durumda Cora’nın bizden daha iyi iş yapması kesin olarak akıl almaz bir durumdu. En azından Jamie öyle düşünüyordu. Evrim’e gazeteyi uzattım. Boş gözlerle bir süre haberi süzdükten sonra anlamsız bir ifadeyle suratıma baktı. ‘Kadına üzüldüm tabi’ dedi, ‘ama Fransızca’nı geliştirmek için bu salak gazeteden başka birşey bulamadın mı?’ O da yanlış haberle ilgilenmişti. Ama haksız sayılmazdı çünkü Marion’un cinayeti afilli bir düğün fotoğrafı ve insanın gözüne giren ‘Orta Sınıf Evinde Vahşi Kıyım’ manşetiyle süslenmiş, salıncaktan düşen vatandaşımıza ise sadece cılız bir sütun ayrılmıştı. Evrim gazeteyi bana doğru fırlattı ve arkasını dönüp gitti. Anlaşılan keyfi yoktu. Keyifleri olmadığında kadınlara ikinci bir sorunun sorulmaması gerektiğini bilebilecek kadar deneyimliydim. En azından ben öyle düşünüyordum. Haberde yazanların hepsini anlayabilmek için dışarı çıkıp İngilizce bir gazete almaya karar verdim. Eve en yakın market dört sokak ilerideki ana caddedeydi, onun biraz daha uzağında da ara sıra gittiğimiz Sri-Lankalı bir bakkal vardı. Parkın yanından yürüyebilmek

için her zamanki rotamı değiştirip bizim evin solundaki sokağa saptım; böylece bakkalın tam karşısına çıkacaktım. Biz Ville-Emard’da oturuyorduk, kafayı takmış olduğum talihsiz kaza da tabii ki evimizin hemen dibindeki bu küçük parkta gerçekleşmişti. Salıncaklara bakarken birdenbire kafamda bir ışık yandı: o gece, yani Cuma gecesi, ben de parktaydım ve salıncakların hemen yanındaki beyzbol sahasında spor tarihinin en katlanılmaz maçını izliyordum. VilleEmard’ın amatör takımı kendi sahasında Lasalle’in takımını ağırlıyordu. Biraları kimin getirdiğini çıkaramamıştım ama yedek oyuncular kenarda Budweiser tokuşturup sigara içtiklerine göre bu gerçek anlamda bir davet olmalıydı. Aslında son iki yıldır, yani buz-şehir Montreal’e geldiğimden beri, en sıkıcı sporlar sıralamamda buz hokeyi ilk sırayı almıştı, ama o gece fikrimi değiştirdim. Kim olsa değiştirirdi. Şalvar-tayt kırması garip pantalonlar giymiş olan adamlar dakikalarca oldukları yerde pinekleyip, sonra durup dururken birkaç saniyeliğine koşmaya ya da bağırmaya karar veriyorladı. Olayın özü buydu. Bir de sopalı adam vardı tabii. O en azından biraz hareket ediyordu ve tespitlerime göre bu mertebeye ulaşabilmek için atletik yapılı ve yayvan suratlı olmanın yanı sıra hınç dolu bir kişiliğe sahip olmak da zorunluydu. Bu eli sopalı adama duyduğum saygı bir yana, genel olarak İstanbul’da Büyükşehir Belediyesi’nin herhangi bir kazı çalışmasını izlemekten daha fazla haz aldığımı belirtmekle yetineyim. Zaten Amerika sınırına iki saat uzaklıkta olan bu garip şehirde mahalle takımları dışında kimse beyzbolla ilgilenmiyordu. Hatta bu spora gıcık oldukları bile söylenebilirdi; şehrin dört senedir tek bir maç bile kazanamamış olan tek profesyonel beyzbol takımını gelecek sene Amerika’da bilmem ne şehrine satma fikri oldukça popülerdi. Buradaki Türkler’den birine göre bu durum Kuzey Amerikalılar’ın milli haysiyet gibi bir duyguları olmadığını kanıtlıyordu, dolayısıyla Quebecli kadınların neden genç yaşta çocuk sahibi olup sonra hemen erkekleri başlarından savdıkları da ortadaydı. Bana kalırsa Jamie ve akrabaları en azından bir konuda doğru düşünüyorlardı. Parkın yanından yürürken o gece gördüğüm tipleri gözümün önünden geçirmeye çalıştım ama onuncu dakikadan sonra beyzbol maçını boşverip insanları izlemeye daldığımdan gözden geçirileceklerin listesi bayağı uzundu. Hem zaten ben parkta taş çatlasın bir saat kalmıştım, anlayabildiğim kadarıyla gazetede de olayın saat kaçta


gerçekleştiği yazmıyordu. Ama VilleEmard’da oturan, en azından buralara takılan bu Türk kimdi? Mahallede tanıdığım tek ihtimal anacaddede dükkanı olan Denizlili bir saatçiydi, onun da gazetedeki fotoğrafla uzaktan yakından alakası yoktu. Bunları düşünürken bakkala gelmiş, hatta fark etmeden içeriye bile girmiştim; bilinçsizliğim birkaç saniye daha sürse bakkalın beni görür görmez şartlı refleks halinde raftan çekip uzattığı uluslararası telefon kartına ihtiyacım olmadığı halde on dolar bayılmam da ihtimal dahilindeydi. ‘Teşekkür ederim,’ dedim, ‘kart istemiyorum.’ Sri-Lankalı bakkal biraz sıkıcı olmakla beraber kafa bir adamdı, klasik göçmen geyiklerinden çevirmişliğimiz de yok değildi. Türk olduğumu öğrendiği günden beri beni her gördüğünde ‘inçallah’ deyip gülümsüyor, her zaman aldığım telefon kartını uzattıktan sonra yeni çıkan ve daha avantajlı olan kartları tanıtıp keyfi yerindeyse Müslümanlar’la Katolikler’in aslında düşman olmadıkları konusunda kısa bir nutuk atıyordu. Muhabbetimiz genellikle beraberce Kanada’ya ve Kanadalılar’a çamur atma faslıyla son buluyordu. Türkiye’nin neden sırtını bir türlü doğrultamadığı ya da Sri-Lanka’da neden iç savaş olduğu çok açıktı: oralarda hava iyiydi. Bu soğuk ülkenin neden tek bir düşmanı bile olmadığı da belliydi zaten. Millet burayı işgal edip de ne yapsındı? İngilizce bir gazete bulup bakkala parayı uzattım. Asık bir suratla paranın üstünü verip zoraki bir gülümsemeyle ‘inçallah’ dedi ve başka bir şeyle ilgilenmeye koyuldu. Anlaşılan onun da keyfi yoktu. Bir Sri-Lankalı’nın keyfi olmadığında ne yapılması gerektiği konusunda hiçbir fikrim yoktu ama açıkçası bu durum işime gelmişti çünkü aynı konuda bilmem kaçıncı kez geyik çevirebilecek enerjiye ve isteğe kesinlikle sahip değildim. İyi niyetlerimi sunup dükkandan çıktım ve eve geri giderken gazeteyi karıştırmaya başladım. Toplam dokuz ekten oluşan gazete insanı ifrit ediyordu. Haberi en sonunda kültür-sanat ekinde, Filistinli bir kemancının vereceği konserle ilgili haberin altında buldum. Resim aynıydı, haberin başlığı da salıncaktan düşen kişinin ‘maceracı’ bir Türk olduğunu onaylıyordu. Tek fark fotoğrafın altındaki isimdeydi, o da çok farklı sayılmazdı. Fransız gazetesinin karakaşlı Türk gencine layık gördüğü ismin biraz daha erkeksi hali olan Marc-André’yi seçmişti bu gazete de. Haberin içeriği diğer gazeteyle hemen hemen aynıydı. Görünüşe göre Fransızca haberdeki anlamadığım bölümler de pek önemli değildi:

bir türlü sırrını çözemediğim yazı yazma meselesi, dişleri kırılmış olan kazazedenin konuşamadığı için olan biteni hastane görevlilerine yazıyla anlatmasından ibaretti. En azından salıncaktan düşen Türk’ün neden polise ifade verip sonra da para cezasına çarptırıldığını anlayabilmiştim: açık alanlarda içki içmek yasaktı ve vatandaşımız bu yasağı ihlal etmişti. Haberin sonunda ufak bir not da vardı. Sanırım gözden kaçmaması için daha koyu harflerle ‘Türkler bunu hep yapıyor’ yazıyor, bunun altında ise birtakım çarpıcı istatistikler yer alıyordu. Sayıca önemsiz bir azınlık olmamıza rağmen Montreal’de son beş yıldır görülen benzer vakaların yarısından çoğunun faili Türk’tü. Gurur tablosuna ancak yüzde yirmi oranıyla ikinci sıradan girebilen kalleş Yunanlılar’a da en sonunda gereken cevabı vermiştik. Barbekünün mangal, üzerinde pişirilen şeyin de suvlaki değil kebap olduğunu artık anlamaları gerekiyordu, tabii ki bu kutsal geleneğin Olimpos dağında değil Orta Asya yaylalarında ortaya çıktığını da. En azından Hüseyin öyle düşünüyordu. Ne yazık ki haberi o da görmüş ve bir anda göğsü kabarıp telefona sarılmıştı. ‘İşte böyle abicim’ diyordu, ‘bizim gibi içen millet yok. Uzo bi naneye benzemiyo zaten, arak dedikleri de rakının kötüsü.’ Beşinci dakikanın sonunda Hüseyin’e kapıdan henüz girdiğimi ve tuvalete gitmem gerektiğini anlatmaya çalıştımsa da sonuç alamadım. Çoşmuştu bir kere. Deneyimlerime göre bu nevi duygu yüklü gurbetçiler-arası telefon görüşmeleri ortalama kırkbeş dakika ila bir saat arasında sürüyordu. Bu temel varsayıma bir de Hüseyin’in dört yıldır Türkiye’ye gitmemesi ve bu süre içinde sevdiği kızın başkasıyla evlenmesi faktörleri de katılınca tuvaletin bana en az doksan dakika uzaklıkta olduğu ortadaydı. Tam başa gelen çekilir diyerek uyuklamalı dinleme pozisyonuna geçmiştim ki Hüseyin az sonra işe gideceğini, bu yüzden kısa kesmesi gerektiğini belirtip özür dileyerek asıl konuya gelmeye karar verdi. Artık yaz geldiğine göre bizim de biraz eğlenmemiz, yani mangal falan yapmamız gerekiyordu; fakat hepimizin bildiği gibi buraların kayış gibi dana etini kuşsütüne yatırıp bekletsen de bana mısın demiyor, insanı yediğine yiyeceğine pişman ediyordu. Hayır, Hüseyin onların mahalledeki Arap bakkaldan aldığımız kuzu pirzolasını da beğenmemişti; herif pirzolayı donmuş etten yaptığı gibi doğru dürüst işlemeyi de bilmiyordu. Neyse ki kendisinin dahiyene bir fikri vardı. Ertesi gün yerli kasabası Kahnawake’ye gidip nedense orada bir dükkan açmış olan

Özbek şarküteriden kuzu alacaktık. Sadece pirzola mı? Hayır canım, kuzunun hepsini alacaktık. Kasaplıktan her yönüyle anlayan ırktaşımız arka bahçeye ‘kendin pişir kendin ye, hatta istersen kendin de kesebilirsin’ ortamı kurmuş olmakla beraber gayet uygun fiyatlarla hizmet vermekteydi. Hüseyin’in de kurban kesmişliği vardı tabi ama pirzolayı heba etmek istemiyordu. O kadar eti ne yapacağımız konusundaki soruma ise ‘sizin dipfirize atarız, noolcak ki’ cevabını alınca söylenebilecek çok şey olmasına rağmen susmayı tercih ettim, zira Hüseyin’i biraz tanıyorsam artık dananın kuyruğu kopmuştu ve hayatta hiçbir kuvvet onu fikrinden vazgeçiremezdi. Zaten bütün bunları kutsal bir görev şevkiyle anlatırken işe gitmek falan gibi dünyevi konulardan bir süredir kopmuştu; tuvalete gitmek istiyorsam gıkımı çıkarmamalı, ‘hani donmuş et iyi olmuyodu’ gibisinden mazeretler öne sürmemeliydim. ‘Okey’ dedim, ‘o zaman yarın beni ararsın. İşe geç kalıcaksın.’ ‘Tamam moruk’ dedi, ‘uyandırırım ama’. Hüseyin’in geceyarısına kadar evlere pizza servisi yapmasına rağmen söz konusu mangal keyfi olunca sabah sekizde kesinlikle hazır ve nazır olacağını bildiğimden tuvalete doğru koşarken o gece erken yatmamın iyi olacağını düşünüyordum. Bilincime yeniden kavuştuğumda ise gece yatarken telefonun fişini çekmeye karar verdim. Bu herkes için daha hayırlı olacaktı. İki aydır ilk defa bir Pazar akşamı işten sonra bütün gece ders çalışmam gerekmiyordu, çünkü okul geçen hafta kapanmış ve Pazartesi günkü dersim de nihayete ermişti. Bütün gece sağa sola yayılıp ertesi sabah da uyumaktan yorulana dek yatmak niyetindeydim. Evrim akşamüstü uykusundan kalkıp yanıma geldiğinde iki gün önceden kararlılıkla depoladığım biralardan birini açıp balkonda gevşemeye başlamıştım bile. Neyse ki keyfi yerine gelmişti; önce biraya, sonra bana bakıp ‘dikkat et çarpar’ bakışı atmasından belliydi. Yanıma oturup uzun uzun gerindikten sonra aklına çok önemli bir şey geldiğinde hep yaptığı gibi birdenbire kaşlarını kaldırıp suratıma baktı. ‘Ya biliyo musun, bugün gazetede gördüm inanamadım. Bizim bu park var ya, burda bi Türk salıncaktan düşmüş. Hem de rakı içerken!’ emrenf@gmail.com *Arkası gelecek sayıda. “İkinci bölüm: Kahnawake’nin Özbek Kasabı” EPG

GEZENTİ Paralel Evrenler

55


Bacasız Sanayi Turizm

Baca Kimin Neresinde? Ahmet Beyaz

Ülkeye turistler geldiğinde halkımızda bir sevinç bir sevinç. Doluluk yüzde yüze yaklaştığında bu sevince hayıflanma da ekleniyor. Yatak kapasitemizi arttırmadığımıza üzülüyoruz. Bacasız sanayi denilen turizm sanki tanrının bir nimeti. Bunları yazarken bile bunların doğru kabul edileceği bir ortam olabileceğine inanmakta zorluk çekiyorum. Ama bu ülkede tekstil sektörü gibi bir kölelik düzeni olması, hatta tersanelerde katledilen işçilere kayıp malmış gibi bakan patronlar ve politikacılar olmasını da garipsiyorum. Açık internet ansiklopedisi Vikipedya’ya göre turizm, dinlenmek, eğlenmek, görmek ve tanımak gibi amaçlarla yapılan geziler ve bir ülkeye veya bir bölgeye gezmen çekmek için alınan ekonomik, kültürel, teknik önlemlerin, yapılan çalışmaların tümüdür. Yazdığına göre “Turistik gezi, insanların sadece bir yerden bir yere gitmesi değil kültürel, ekonomik ve toplumsal olarak da iletişim içinde olmalarıdır. Turizm sayesinde insanlar hem diğer ülkelerin güzelliklerini görmüş bilgi edinmiş olurlar hemde gittikleri ülkeye gördükleri yerler karşılığından para kazandırırlar. Yani turizm ziyaret edilen ülkenin ekonomisine de büyük katkı sağlar.”(1) Bize göre turizm, gezmek etkinliğinin tüketim kültürüne izdüşümüdür.

56

GEZENTİ Paralel Evrenler


Turizmin ne olduğunu ilk sezmem lise yıllarında memleketin “turistik” güney yörelerinde gezerken oldu. Bunu en iyi Nihat Genç’in başından geçen bir olay anlatır. Hatırladığım kadarıyla, Nihat Genç Ölüdeniz’de akşam üzeri bir balık lokantasında balık yemek ister. Kapıda duran adama balık fiyatını sorar. Sonra da pazarlık yapmak ister. Bunun üzerine küfür yer ve kovulur. Olay yerinden ayrılırken aynı lokantaya gelen turistlere aynı görevlinin kendisine verdiğinin neredeyse yarısı kadar fiyatı güle oynaya verdiğini görür. Seneler içinde turizmin tek kötülüğünün anlatılan bu olayın veya öykünün yansıttığı insani yozlaşma olmadığını anladım. Aşağıda diğer kötülüklerden de kısaca bahsediyoruz. Turizm sektöründe yıllardır konuşulan bir konu, kalifiye eleman yetersizliğidir. Kalifiye eleman bulunamamasının sebebi turizmin kölelik düzeni oluşturmada tekstille yarışmasıdır. Bu sektörde çalışanlar çok düşük ücretlere çok uzun saatler çalışan mevsimlik işçilerdir. Yani yılın yarısı asgari ücrete günde en az 18 saat çalıştıktan sonra işsiz kalırlar. Sigortasız çalıştırmaya sıkça rastlanır. Bugünlerde kalifiye olmayanların sektördeki durumu bu. Kalifiye elemanların sayısı çoğalırsa onların başına gelecek olan da budur. Uzun lafın kısası turizm emek sömürüsünün en yoğun yaşandığı sektörlerden birisidir. Gezi etkinliğinin tüketim kültürüne izdüşümü turizmdir. Burada turist ve turizmci, doğrudan veya dolaylı bir tüketimin öznesidirler. Dolaylı tüketim, turist turizm etkinliğine başlamadan önce olandır. Batının tüketim alışkanlıkları olduğu varsayılan turistin rahatı ve lüksü için, doğal kaynaklar (kıyılar, plajlar, dağlar, ovalar) gözden çıkarılır ve oteller, pansiyonlar, alışveriş merkezleri, eğlence merkezleri ile doldurulur. Türkiye’de benim hatırladığım ilk örnek Pamukkale’de sıcak kaynak sularının travertenlerden alınıp otellere yönlendirilmesi ve bunun sonucunda travertenlerin kararması olayıdır. Son zamanlarda takip edemeyeceğim derecede artan bu olayların bir örneği

MNG Holding’in tatil köyü yapmak için denizi betonla doldurup dipteki mercanları yoketmesi oldu. Yangında yokolan ormanların turizmcilere tahsis edilmesi de devletin yağmadaki rolünü gösteriyor. “Recep İvedik” filmini seyrederken beni güldüren bir sahneyi sizinle paylaşayım. Recep, beş yıldızlı bir tatil köyünün yemekhanesine gelip bakar ki herkesin elinde bir tabak, doldurdukça dolduruyorlar. Yaptığı yorum çok komiktir: “Noluyo len burda? Aşevi mi len bura?”. Aşevi olmadığı kesin, zira orada bulunanların çoğunun aşevine gitmeye ihtiyaçları yok. Burası tatil köyünün yemekhanesi ve orada bulunmalarının sebebi satın aldıkları paket tatili simit parasına getirebilmek için açık büfeyi sömürmeye çalışmaktır. Akşama kadar havuzun yanında, güneşin altında yatan fok balıkları gibi serilip hap gibi sunulan animasyonlarla eğlendikten sonra yemekhaneye akan güruh akşam yemeğinde tıka basa tıkınıp başka animasyonlarla hazır eğlenceye atlamaya hazırlanıyor. Burada sözünü ettiğim, yukarıda lafı geçen doğrudan tüketimin en açık örneği. Paket tatil alınmasa bile turizm, gezilen yerin (kaldıysa) organik dokusuna hiç bulaşmadan para harcanan tüketilen bir etkinliktir. Alternatif turizm alternatif tüketim teknikleri uygulanan turizmdir. Eskiden kimsenin uğramadığı dağ başlarında yaşanan kalıcı turistik kamplar ve kirlilikleri alternatif turizmin ne olduğunu göz önüne koyar. Ayrıca Himayalalardaki şerpalar örneğinde olduğu gibi emek sömürüsü alternatif turizmde de devam eder. Başlangıçta Nihat Genç’in bir anısıyla vermeye çalıştığımız turizm edilen yerin yerlilerinin yozlaşması bacasız sanayinin toplumsal bedellerinden biridir. Yozlaşmanın adını daha belirgin koymak gerekirse, bu kapitalistleşmedir. Turizmden önce alçakgönüllü bir yaşam süren bölgekasaba-köy insanı, para kazandıkça ruhunu şeytana satar. Geleneksel misafirperverlik duyguları ile turistleri yolunacak kaz

görme arasında kalır. Yaşadığı yerin kalkınmasıyla birlikte hem yabancılaşmaya karşı koymak için hem de bir zamanlar kendisinin hissettiği yerde daha çok söz sahibi olabilmek için çeteleşmeye bile başvurabilir. Turizmin bir diğer toplumsal bedeli de turistik yerlerin, memleket insanının çoğunluğunu oluşturan dar gelirliye kapanmasıdır. Üç tarafı denizlerle çevrili Türkiye’de deniz görmemiş, ya da Akdeniz’i görmemiş çok insan vardır. Turizmin son yıllarda patlatılan emlak piyasasıyla olan ilişkisine bu yazıda yervermiyorum ama bu ilişkinin derinliğini bilmek güzel olurdu. Bütün bu bedellere karşı turizmin getirisi olarak döviz girdisi, bölgenin kalkınması, istihdamda artış gösterilebilir mi? Değer mi? Tabii ki değmez. Bugün genel kabul gören ekonomik modelde götürüler sadece finansal olarak hesaplanıyor. Yukarıda değinilen bedellerin finansal karşılığı hesaplanmadığından bunlar finansal çözümlemelerde gözönünde bulundurulmaz. Bu ekonomik modele göre mesela parasız kalan bir adamın anasını satılığa çıkarması sırasında olayın ahlaki boyutu belirleyici bir etken değildir. Aynı şekilde ana dediğimiz tabiatı turizm adına yokederken de olayın sosyal ve ahlaki boyutları hesaba katılmıyor. İnsanlar, işadamları ve devlet üç kuruş için nesillerce yaşadıkları memleketlerini didik didik edip satışa çıkarıyorlar. Paranın yanında gelen yabancılaşma da yanlarına kar kalıyor. Ama her alanda yozlaşmanın yaşandığı bir ülkede bunu ne kadar garipsemeliyiz, bilmiyorum. Yine de buradan bir öneride bulunmak istiyorum. Eğer yeterince kazanıp onurlu bir hayat yaşamak istiyorsak bunun yolu ruhumuz ve bedenimiz dahil elimize geçen herşeyi satmak değil, ülkedeki milyoner sayısını sıfıra indirmektir. (1)

http://tr.wikipedia.org/wiki/Turizm

EPG

GEZENTİ Paralel Evrenler

57


Paralel Evrenler

Jim Jarmusch “Dünyada Bir Gece*” filminde beş farklı kent ve dört farklı ülkedeki taksi hikayelerini anlatır. Hikayelerde bir sürü insanın o anki halet-i ruhiyelerinden kendilerini tanıma fırsatı buluruz. Ancak filmde özellikle, paralel hayatlarda kesişen yaşamları da görebiliriz, birbirine paralel seyreden hayatları da. Nihayetinde seyirciyizdir ama bu hikayeler içimizi ısıtır, kendimizden bir şeyler buluruz. Ve en önemlisi filmden sonra arkadaşlarımızı, aile fertlerimizi düşünmeye başlarız. Acaba şu an kim ne yapıyor, ne hissediyor, neler yaşıyor? Bu minvalden yola çıkarak hem dergi tayfasının belirli bir gününü mercek altına alalım, hayatlarımız ne derece kesişiyor, ne derece paralel akıyor görelim istedik. Bu çaba kişisel olarak algılanabilir ama şunu unutmayın, belki bir gün hayatlarımız kesişebilir. Belki de çoktan kesişmiştir bile. Sürç-ü lisan ettiysek affola.

21 Aralık 2008 Dünya Gezegeninde Bir Pazar Günü Saat 00:00. En çok görmek istediğiniz insanlardan 20 kadarının bir odaya doluştuğunu, su gibi içtiğini, baca gibi tüttürdüğünü düşünün. Her köşe başında başka bir ses başka bir muhabbet. İnanamıyorum, bana mı düşecekti Amerikalıları savunmak! Saat 06:30. Artık uyumamız gerektiğine karar verdiğimiz için masalcı nine bize “Uykusuzluk Adası”nı okumaya başladı. İlk dört cümlede Ursula ablayı yine takdir etmiştim ki altıncı cümlede horlamaya başlamışım yerde yatarken. Saat 11:30. Kafamda mengeneyle uyandım. Giden gitmiş, kalan sağlar bizimdir. Gece yorumları ve suyla mengene açıldıktan sonra kaçınılmaz olan pazar kahvaltısı tabii ki. Beşiktaş’ın gözünü seveyim, her köşe başında kahvaltıcı. Saat 14:30. Gurbetçinin dayanılmaz hasret duygusu adamı kapı kapı dolaştırıyor. Bir kapı önü sohbeti, bir kahve içimi artık ana ocağına dönme vakti. Ama önce karşıya geçmek, geçerken de vapurda çayla keyiflenmek gerek. Saat 18:30. Gebze. Aile nüfusu ve yemek çeşitliliği/bolluğu yine tavan yapmış. Hastasıyım yeğenlerin, kuzenlerin, teyzelerin, eniştelerin... Anlatacak çok şeyim olsa da, bu en uzun gecede uykuya bile zaman var.

Evren Samur Beşiktaş - Ihlamurdere Caddesi / İstanbul O gün saat 10’da meşgul bir insan olarak kalktım. Birgün önceki sınavdan okumam gereken 780 kağıt vardı. Karımın hazırladığı zeytinyağlı fasülye, beyaz peynir, haşlanmış yumurta ve armuttan oluşan kumanyamı alıp 12’ye doğru yola düştüm. Biraz daha dursam dayanamayıp kahvaltıya kalacaktım, işim çok aksayacaktı. Sonra matematik bölümündeki odamda kağıt okudum, okudum, okudum. Saat 16 gibi Gökhan geldi. Serhan’ı da çağırdık. Dergi üzerinde çalışacaktık. Ben eski resimlere daldım. Pek çalışmadım. Sonradan beklenmedik şekilde bize katılan Ozan kumanyanın bir kısmını hüpletti. Bir takım kararlar aldık, işbölümü yaptık. Sonra saat 8’e doğru Serhan’ı evine bırakıp eve gittim. Ertesi günkü dersler için hazırlık yaptım. TV’de bir tartışma programı yakaladım, biraz baktım. Eskiden bir arkadaşım vardı, televizyonda karşılıklı konuşan iki adam görünce dayanamazdı seyrederdi. Onu hatırladım, sonra kendi halime gülümsedim. Aslında hala arkadaşız ama artık pek televizyon seyretmiyormuş. Bir ara “Azerbeycan Devlet Televiziyası”na baktım. Matris filmi oynuyordu. Saat 11’e doğru kafamda okunması gereken 400 kağıtla birlikte yattım.

Ahmet Beyaz Kavaklıdere - ODTÜ / Ankara * Orjinal adı: Night on Earth, 1991, Yönetmen Jim Jarmusch

58

GEZENTİ Paralel Evrenler

21 Aralık’a cumartesiden gittiğim arkadaşımın evinde sade (aile ortamına göre-ailemle yaşıyorum hala) bi pazar kahvaltısıyla başladım. Arkadaşımla geceden kalan muhabbetimizi ve kahvaltımızı bitirdikten sonra İncirli’den Kızılay’a doğru harekete geçtim, hemen eve gitmeyeceğimi bilerek. Çalışanlarını tanıdığım bi kafede kısa pazar sohbeti ve çay-sigara molasının ardından eve geçtim. Pazar akşamının sıkıcılığından biraz olsun kurtulmak için aylardır toplamayı düşündüğüm odamın dağınık bi köşesinde buldum kendimi. Omo kokusu gelmese de, artık Bir Kelime Bir İşlem’i Sezai Aydın sunmasa da Pazartesi’nin geleceğini Pazar akşamından çok net bir biçimde görmek mümkündü ve duşumu alıp traşımı da olduktan sonra tamamen rutine bırakmış oldum kendimi. Kitap okurken uyumuşum.

Bülent Yenilmez Ankara İki haftalık tatilim yorgunluk hissiyatıyla son buluyordu yine. Dışarıda iki gündür dinmeyen yağmura iç sıkıntısı da eklenince kahvaltıdan pek keyif alamıyorum. Duş aldıktan sonra biraz ferhalıyorum ancak. Bavuluma son bir kez çeki düzen verip kapatıyorum. Havaalanı ve sıkıcı işlemler, uçakta okunan gazeteler, çözmeye çalıştığım Pazar bulmacaları. Bu yolculuk da oldukça sıkıcı geçiyor. Bu evrenden diğer bir paralel evrene geçiyorum. Şimdi yine geldiğim bu ülkede beni bambaşka bir yaşam bekliyor. Zamanı öldürüp paraya çevirme vakti.

Alp Aslan Emirgan / İstanbul - Doha / Katar Erken kalktım. Aklıma kötü düşünceler geldi, oyalanmak için bilgisayardaki işlerimi hallettim. Gazeteyi kapının önünden aldım. Portakal suyu ve kakaolu gevrekten mamül kahvaltımı yerken, “Death Note” adlı anime diziyi izledim. Anime çok uzadığı için, konsantrasyonum dağıldı. Gazetede evlilik ilanlarını okudum. Reklamlara baktım. Eski bir İngiliz dışişleri bakanının yazısını yayınlamalarına bozuldum. Kentin meydanında kurulan, hediyelik eşya tezgahlarıyla ilgili yazıyı sevdim. Aklıma dün Almanya’da salıverilen “Kızıl Ordu Fraksiyonu” üyesi mahkumun varlığını da gazeteden öğrendiğim geldi. Utku’ya bir mektup yazdım. Mektubun içeriği oldukça tuhaftı. Yazarken zorlandım. Sonra, biraz daha bilgisayarla uğraştım. Linux dünyası bitlerinde gezenti olmak hoşuma gitti. Sonra da, uyumaya çalıştım.

Can Başkent Brooklyn / NewYork


Soğuktu. Biraz daha yanaştım, onun sıcaklığına sığınmak amacıyla. Yüzüme düşen saçlarını tek tek topladım, kokusunu içime çekerek yastığın üzerine bıraktım. Göz kapaklarımı serbest bırakıp, kendi ağırlıklarıyla yavaş yavaş kapanmalarına izin vermek ve sıcacık uykuma devam etmek üzereydim ki aslında kendiliğimden uyanmamış olduğumu fark ettim. İstanbul’da, bir arkadaş evinin tıka basa eşya dolu bir odasındaki tek kişilik bir yataktaydık. Odanın, çerçevesi mora boyalı cam kapısı tıklatılmakta ve “daha kalkmıyor musunuz?” diye ince bir ses duyulmaktaydı. Önceki gece yapmış olduğumuz plan zihnimin derinliklerinden ağır ağır ortaya çıkarken, kendimi kalkmam gerektiğine ikna ettim. Saat 11’e gelmekte ve plana sadık kalıp zamanında gelen diğer bir arkadaş, Kadıköy keşmekeşinde park yeri bulamamış, arabasında bizi beklemekteydi. Uyku mahmurluğu ve önceki gecenin dumanlı kafalarıyla elimizden geldiği kadar hızlı bir biçimde hazırlanıp yola çıktık. Adını unuttuğum, fakat merak edip sormadığım bir yere kahvaltıya gittik. Bahçede, tatlı tatlı yağan yağmurun altında toprağı koklayarak kahvaltı yapmak isteyen bir tek ben olduğum için, içeriye, iki katlı minik binanın üst katındaki uzun bir masaya yerleştik. Büyük bir kahvaltı tabağı, menemen, sınırsız filtre kahve ve bol muhabbetle tıka basa doyduk. İki saati geçen Pazar kahvaltımızın ardından, işe gitmesi gereken arkadaşlarla vedalaşıp eve geri döndük. Zamanın daraldığını görerek aceleyle eşyalarımızı topladık ve Sabiha Gökçen Havaalanı’na doğru, yağmur altında yol almaya başladık. Yolumuzun üzerindeki alış veriş merkezlerinin otoparklarındaki araç yoğunluğuyla hayrete düştük. Güvenlik kontrolüne, hava alanındaki fiyatlara, vizelere ve yurt dışı çıkış harcına küfür ettik, ama fazla da üzerinde durmadık. Korkarım ki bunlar da zamanla kanıksadığımız şeyler arasına girecekti. Londra yolcularına son çağrı yapılırken, kısa bir kucaklaşmanın ardından o, bir sürü üniformalının arasından geçip gözden kayboldu. Garip ve alışık olmadığım bir duyguydu bu. Nedense giden hep ben olurdum. Şimdi ise geride kalan olmak, ağzımda garip bir tat bırakmıştı. Bira ve tuzlu fıstık istiyordum. Zaten gecenin geri kalanı da televizyonun karşısında, arkadaşların beni bira ve tuzlu fıstıkla avutmaya çalışmalarıyla geçti.

Ahmet Çinici İstanbul 19:00 - Hissedilen sıcaklık (!) eksi yirmi beş derece. İki gündür evden çıkmadık. Cuma akşamından beri sırasıyla şehriyeli pilav, sarımsaklı tavuk, avokadolu çılbır, limon suyunda balık pilaki ve sebze çorbası pişirdim. İki gündür yedik, içtik ve yan gelip yattık. Ben buralara gelmeden önce, 1999 yılında, Montreal’i esir alan efsanevi buz fırtınası geldi aklıma. Bütün ulaşım bir hafta boyunca felç olmuş ve elektrik günlerce kesik kalmış. Kendi başına oturan birçok yaşlı soğuktan ölmüş. Ben şu anda, yani dışarıda çıplak derinin donma süresi otuz dakika civarında seyrederken, elektrikle ısınan evimde şortla oturmuş, melankolik hallerde pencerenin öte tarafına yağan kara bakmaktayım. Düşünüyorum. Bu yaşlıların çocukları yok muydu?

Emren Meroğlu Montreal / Kanada

Bugün bari geç kalkmak istiyorum. Ama bir kere alışmışım gene kalkıyorum Portekiz saati ile 8 de. Saat 10 a kadar kahvaltı ve kedilerle geçiriyorum zamanı. Oyunları, her ikisinin de kendine özgü davranışları beni baştan çıkarıyor. Beyaz olanı çok tatlı, öğrenme güçlüğü çekse de çok hareketli acayip bir şey haspa... Siyah olan ise tam bir ruh hastası, galiba barınaktan almadan önce kötü bir dönem geçirmiş. Sabah sabah gene bizden kaçıyor ama biliyorum akşam olunca gene körükleyerek kucağıma çıkmaya çalışacak, burnunu beni sevin dercesine elime sürtecek, öyle sevgiyle dolacak ki kucağımda bir o yana bir bu yana dönecek, yanağımı ısıracak.. Saat 11 gibi arkadaşımla Benfica’da buluşup Monsanto Parkı’na belediyenin parasız kullanıma açtığı yapay duvarlara tırmanmaya gidiyoruz. Bu 5 aydan sonra ilk tırmanışım olacağı için biraz stresliyim. Bu stresin üstüne aldığım kilolardan dolayı hamle yaparken kolum ve bacağım arasına sıkışan etleri hissedince iyice bir sinir oluyorum. Saat 15 gibi evdeyim. Evde Umut hala arkadaşları ile yeni projeler peşinde. Ben de uzun süredir (yaklaşık bir yıldır) planladığım turşu işini eyleme koyuyorum. Ve bir saat boyunca beyaz lahana, salatalık, havuç ve karnabahardan oluşan 5 kiloluk bir turşu yapıyorum. Eğer şanslıysam belki yılbaşı akşamına yiyebiliriz. Umut ve arkadaşları evden maça çıkmak için ayrılıyorlar. Ne yapsam? Biraz “embedded submanifold” mu “adaptive control” mu çalışsam? Bu düşünceyle ürküyorum. Yoksa!!! Ben de çalışmayı bir araçtan çok amaç haline getirenlerden mi olmaya başladım? Neyse en iyi seçenek Türkiye’den her ay yollattığımız Express dergisini, James Galway’in flütü eşliğinde okumak. Günü Umut’ la beraber “24 Hours Party People” adlı bir film izleyerek bitirmeye niyetleniyoruz. Ama film benim gibi iyi kötü her şeyi izleyebilme kapasitesinde olan birine bile yeter gayrı dedirtecek türden. Bakıyorum Umut her zaman ki büyümeye ihtiyacı olan çocuk edasıyla erkenden sızmış. Ben de aklımda yarın neler yapacağım sorularıyla kendimi uykuya bırakıyorum.

Pınar Oğuz Ekim Portekiz Sabah 7 gibi kalktım. Pınar hala uyuyordu. Çürümeye başladığını farkettigim patatesler ziyan olmasın diye eskiden kalma alışkanlıkla patatesli yumurta yaptım. Kahvaltıdan sonra iddaa oynadım ve eve gelecek olan arkadaşlarımı beklemeye başladım. Yurtdışındaki birçok insan gibi proje peşindeydim. Kafamdan geçen projeleri düşündükçe benim için dönerci olmakla şirket sahibi olmak arasında bir fark olmadığını fark ettim.Arkadaşlarla bir kaç saat konuştuktan sonra dışarı yemek yemeye çıktık. Yemek sonrası halısahaya maç yapmaya gittik. Çok sıkıcı bir maçtan sonra eve döndüm. Aksam Sırp arkadaşlarımıza yemeğe gidecektik fakat iptal olmuştu. Film izlemek için bilgisayarin karşısına geçtim. Bu arada bir anlık gazla Mart’ta Türkiye’ye gitmeye karar verip, kendi kendime sevindim.

Mehmet Umut Ekim Portekiz

GEZENTİ Paralel Evrenler

59


Gün 00:00’dan sonra mı başlar, yoksa uyanınca mı? Eğer şimdi başladıysa bu gün çok uzun süreceğe benzer. Bu günün başrollerinde şiş ve yumak var, figüranlarsa zaten hep aynı ekip. İlk atılan ilmek hep ikilidir, sonra teker teker eklenir. Bir ilmek, bir ilmek daha... İp ilmeklerin arasından geçtikçe, düşünceler de beynimin hücrelerinden ipe geçer ve böylece bir sonraki sırada o ip de ilmeklerin arasından geçerek düşünceleri birer birer siler. Bir ilmek, bir ilmek daha... Örgü uzadıkça uzar, dertler azaldıkça azalır. Bir ilmek, bir ilmek daha... Yoksa, şimdi boynumu sıcacık saran, önce boğazımı sıkan, nefes aldırmayan düşünceler değil midir?

Aslı Oflaz Ankara

Uyanmak kütük gibi tek ve hür, ve bir yorganla kardeşçesine… Kardeşim yorgan bu sabah pek ağır, akşamdan kalmış sanki ya da boğucu bir Pazar sabahının tüm ağırlığını emmiş de serilmiş üstüme. Sabah demek de çok doğru değil aslında hafiften öğleye çalıyor. İlk işim Pazar sabahı kahvaltısı için verilen sözleri telafi etmek için telefona sarılmak. Karşı tarafın da zaten oralı olmamasının verdiği rahatlık ile doyuruyorum karnımı. Bugün birileri ile buluşacağım. Dışarıda. Pek alışık değilim bu aralar. Hava ideal bir Pazar günü havası değil ama bir önceki haftadan sıcak ve eğer meteoroloji yanılmıyorsa bir sonrakine göre de oldukça iyi. Biraz gri ama olsun, en azından haletiruhiyem ile uyumlu. İlk buluşmam eski bir arkadaşımla, şehir dışından gelmiş. Biraz muhabbet birkaç bardak çay. O geldiği şehrin yolcusu ben küçük ama aydınlık bir odada rahat bir kanepenin. Muhabbet ve de eskimeye yüz tutmayan fotoğraflar ile bilgisayar klavyesi eşliğinde nostalji. Akşam olmuş, evlere dağılma vakti. Şehrin en büyük kavşaklarından birinde inip dolmuş duraklarına doğru yürüyorum. Sokaklar bomboş, sanki yarın herkes bir sınava girecekmiş de erkenden evlerine çekilmişler gibi. Yarı uykulu eve varıyorum. Bugün neler oldu acaba dışarıda? Bu gece çok uzun sürecek gibi geliyor, uyumalı mı uyumamalı mı? Ufak tefek işlerle uğraşıyorum vakit çabuk geçiyor. Kardeşim yorgan çoktan dalıp gitmiş uykuya, kıvrılıveriyorum yanına…

Gökhan Aslan Ankara

Karadeniz’deydim, dalgaların kıyıya hınçla dövüşünü seyrettim, yeşil yemyeşil yaylalarda yağmurun kokusunu içime çektim, bir annenin uzak zaman sonra dönen oğlunu katıksız, karşılıksız Hemşince sevişini, taşradaki can sıkıntısını, dağ köyündeki canlılığı, hayata tutsak insanların hiç farkına varmadan içinde bulundukları hapishaneyi, bir hapishaneden çıkıp diğerine geçişlerini, ölümü bekleyen dili düğümlü genci, F tipi cehennemini gördüm. İçimden dışarı taşan duygu mide ağrıma değdi geçti, ötekisini bastırdı. Sonbahar’dan kışa geçerken derin nefes aldım çıkar çıkmaz, önümde yürüyen sigara içenlerin dumanlarından kaçtım bir süre. Aldığım nefesi temiz tutmak istedim. ODTÜ’ye gittim, Matematik bölümündeki bir odada derginin tasarımı için Beyaz, Gökhan ve sonradan uğrayan Ozan’ı gördüm, bize eşlik eden zeytinyağlı fasulye, Trabzon ekmeği ve çay eşliğinde aksiliklerle boğuştum. Eve gittim, Paul Wollen’in Sinemada Göstergeler ve Anlam kitabından auteur kuramı üzerine olan bölümüne başladım, Alper Canıgüz’ün son kitabı Gizliajans’a devam ettim. Televizyon’da İstanbul oligarklarının altta kalanını canı çıksın derbisinin gollerine baktım, yattım.

Serhan Mersin Ankara / Kış

9 gibi uyandım... Pazar gününün keyfiyle yatakta ısınmaya çalışarak biraz uyur gibi yaptım. Kalktım. Aklımda derginin kapağı ile ilgili fikirler dönüp dolaşıyordu. Kapaktaki bisikleti yazı ile yapsam diye düşündüm. Cumartesi 3 günlük bir diyete başlamıştım. Pazar günü için sabah kahvaltısı-yumurta ile öğlen yemeği-lor peynirini birleştirip, brunch yapmaya karar verdim. Dünden kalma yeşil fasulyeyi eşime kumanya yaptım - okula gidip sınav kağıdı okuyacaktı. Ben de onunla gidecektim - vazgeçtim. Bu haftasonu verimli çalışayım istiyordum. Kendi yazımla ilgili yorumları bastım. Kapağı da bastım. CD çalara CD leri yerleştirdim, müziğimi açtım. Aldım eskiz kağıdı rulomu yanıma. Toplantı notlarından gezi yerleri listesine baktım. Oradaki sıraya göre – kapaktaki bisiklet üstünden eskize yerleri yazdım. Yorum yazıları ile tekerleği oluşturdum. Taradım, yolladım. Kurduğum telefon alarmı çaldı ‘Ne yapıyosun?’ saat 16:00 da. Ezginin Günlüğü dinliyordum. Eşim daha çalışıyordu. Ben de oturdum – yazımdaki imla hatalarımı düzelttim, bazı yerleri yorumlara göre açmaya çalıştım. Eşim geldi. Akşam için dana etinin yanına brokoli haşladım - limon, zeytinyağı ile süsledim. Havuç rendeledim taze taze. Üstüne sade dondurma yedik (diyete göre). Televizyon izledik. Yazımı 3-4 defa daha okudum. Foto yükleyemedim, geç oldu. Eşim ben okuldan gönderirim dedi, yattık. Yarın erken kalkıcaz.

Tuğba Beyaz Çankaya Muhiti / Ankara EPG

60

GEZENTİ Paralel Evrenler


Martin Mystére

Kitap/Dergi

Alp Aslan Kitap/Dergi tanıtımı bölümümüzde ülkemizde ilk olarak 1984 yılında Tay yayınlar tarafından Atlantis adıyla yayın hayatına başlayan ve son yıllarda Lal Kitap tarafından orijinal adı ile anılan Martin Mystére’den bahsetmek istiyorum. Tabi ki neden gezi ile ilgili bir kitap değil de bir dergi, üstelik çizgi roman diyenler olacaktır. Öncelikle bunu açmakta fayda var.

Amerika Birleşik Devletleri’nden ithal ettiğimiz birçok ilginç politik fikrin arasında Dr. Fredric Wertham(1)’ın öncülük ettiği ve komünizm artı cinsellik propagandası yaptığı gerekçesiyle ülkemizde de hortlatılan “çizgi roman okuma fobisi” arada kaynayarak çok göze batmamasına rağmen yaydığı negatif elektrik ne yazık ki günümüzde bile etkisini sürdürmektedir.

GEZENTİ Paralel Evrenler

61


Sadece muhafazakar ve statükocu değil açık fikirli görünen bir çok insanın bile şüpheyle veya en hafif tabiriyle burun kıvırarak, küçümseyerek yaklaştığı bir alandır çizgi roman. Ancak kişisel olarak, bendeki gezme ve tanıma tutkusunun veya entelektüel birikimimin alt yapısının çizgi romanlardan geldiğini açık yüreklilikle söylemek isterim. Şöyle ki, özellikle tanıtımını yaptığımız Martin Mystére’in kimi sayıları entellektüel düzeyi ortalamanın üzerindeki insanları bile oldukça zorlayacak niteliktedir. O zamana dek, Bonelli Editore tarafından yayınlanan Zagor, Mr. No gibi çizgi romanlarda bile, sanılanın aksine, oldukça yüklü antropolojik, sosyopolitik gözlemler olsa da Martin Mystére okuyucuya tam bir kültür bombardımanı yaptığı için çizgi roman dünyasında bir devrim yaratmıştır denebilir. Alfredo Castelli tarafından 1982 yılında yaratılan Martin Mystére Niyork’ta yaşayan, aslen bir antropolog olmasına karşın arkeoloji ve sanat tarihinde de uzmanlaşmış bir profesördür. Antik Mısır ve Yunan dillerinin yanı sıra günümüz İtalyancasını, Fransızcasını çok iyi konuşmaktadır. Dizi, temelinde, bilimin reddettiği kimi teorileri veya örnekleri irdeleyerek “gerçeğin göründüğü gibi olamayabileceğini” işler. Özellikle soğuk savaş yıllarında, kayıp iki uygarlık olan Atlantis(2) ve Mu(3) arasında geçmiş olduğu ileri sürülen ve dünyayı yıkıma götüren büyük savaşı betimleyerek soğuk savaş günlerinin nükleer savaş gerilimini yansıtır ve her şeye karşın başka bir çözüm olabileceğini söyler. Zira aslında tarih “olması gerektiği” gibi yazılmamıştır. “Kara Adamlar” denilen ve bin yıllardır varolan bir örgütün tarihi gerçekleri saklayarak kendilerinin istediği gibi yazdığını iddia eder, çünkü bu örgüt insanlığın, daha önce Mu ile Atlantis zamanında yaşanan ve çılgın bir silahlanmanın sonucunda dünyayı karanlığa sürükleyen o korkunç savaşı tekrarlamaması için çabalamaktadır. Kara Adam örgütü bu düşünceden yola çıkarak geçmiş

uygarlıkların gelişmiş bilgilerini (ve elbette ki hala ortaya çıkarılabilecek korkunç silahlarını) yok etmeyi amaç edinmişlerdir (Bkz. üstteki resim, alıntı Lal Kitap tarafından yayınlanan Martin Mystére serisinden). Soğuk savaşın bitmesine müteakip Atlantis ve Mu konusunun işlenmesi oldukça azalmıştır ama buna karşın konu zenginliği artmıştır. Dizinin kahramanlarını bir gün Belize’de Maya uygarlğı araştırması yaparken diğer bir gün Papua-Yeni Gine’de kayıp bir kabilenin izini sürerken bulabilirsiniz. Coğrafyalar oldukça detaylı bir şekilde ansiklopedik bilgiler eşliğinde tanımlanır. Böylece belki de asla gezemeyeceğimiz Angkor Wat veya La Sagrada Familia artık bizim için o kadar uzakta değildir. Bir yandan Tupi-Guarani’lerin yaşantıları hakkında bilgi sahibi olurken diğer tarafta “beyaz adamın”, uygarlığı ile beraber birçok topluluğa yıkım getirdiği gerçeği de anlatılır.

Gerçek bilgiler ve olaylar Erich von Danikenvari(4) hipotezler eşliğinde sunulurken, okuyucu hayal dünyasında gezinirken bile düşünmeye ve araştırmaya yönlendirilir. Bazı maceralarda paralel boyutlar işlenirken referans olarak kuantum fiziğine başvurmak gerekirken, bazı maceraların anlaşılması için Faucolt Sarkacı’nın okunması şart olmuştur. Dolayısıyla maceraları büyük bir heyecanla okurken bir yandan da referans bilgilerini gözden geçirmekte fayda oluyor. Tabii bir de dizide gördüğümüz yerleri not alıp bir sonraki gezimizi o bölgeye yapmak için hayal kurmak da cabası. Not: Çektikleri tüm zorluklara rağmen inatla çizgi roman yayıncılığını devam ettiren ve bizleri tüm o güzel maceralardan mahrum bırakmayan Lal Kitap’a da teşekkürü borç biliyoruz. EPG

(1) Yazdığı “Seduction of the Innocent” (Masumiyetin Korunması) isimli kitabında çocukların neden çizgi roman okumaması gerektiğini sıralar. (2) Atlantis ilk kez Platon’un Timaios ve Kritias adlı eserlerinde göze çarpar. (3) Mu uygarlığı ile ilgili kitapların yazarı James Churchward, Mustafa Kemal Atatürk’ün yakın ilgisi ile karşılaşmıştır ve Atatürk hayattayken bu kitaplar dilimize kazandırılmıştır. Yakınlarda bu kitapların yeni baskıları yapılmıştır. (4) Bir zamanlar ülkemizde Tanrıların Arabaları kitabı ile oldukça ünlü olan Erich von Daniken. http://www-en.sergiobonellieditore.it/auto/cpers_index?pers=martin http://www.lalkitap.com/

62

GEZENTİ Paralel Evrenler


Gezgin Kamera

Eski Dünyalıların Wisconsin Çıkarması:

Stroszek

Emren Meroğlu

“Amerika” kavramı iki saatte özetlenebilir mi? Hem içeri girip hem de dışarıdan bakma ayrıcalığına sahip bir Avrupalı iseniz, bir de Yeni Alman Sineması’nı efsane mertebesine çıkartan dehalardan biriyseniz, her şey mümkün. Werner Herzog’un anti-Amerikan rüyası Stroszek’e hoşgeldiniz. Stroszek bir yol filmi. Ama çoğu yolda geçen bir film değil. Almanya’da başlayıp Amerika’nın kuzeyinde, Wisconsin’de sona eren hikayenin kahramanları Berlin’in tutunamayanları: hayatının yarısını

ıslah evlerinde, bir kısmını da hapiste geçirmiş olan sokak çalgıcısı ve bira-sever Bruno (Strozsek), hep yanlış adamların peşinden giden yarı-zamanlı fahişe Eva, ve Bruno’nun komşusu yetmişlik Scheitz. Herzog, filmin ilk yarısında bu tuhaf üçlünün “eski dünya”daki varoluş hallerine bakıyor. Eva Türk işçilere hizmet götürüp iki günde bir pezevenklerinden dayak yemekle meşgul, Bruno apartman avlularında akordiyon çalmak ve Berlin sokaklarında itilip kakılmakla. Scheitz ise Wisconsin’deki “yeğeninin” yanına göçme planları yapmakta. Sonrası malum: ver elini özgürlüklerin ülkesi Amerika...

GEZENTİ Paralel Evrenler

63


Bu yüzden, her ne kadar yazının başından beri bu filmin özünde Avrupalılar’ın gözünden Amerika’ya dair bir film olduğunu iddia etmiş olsam da, Stroszek aslında yalın anlamıyla “gitmek” üzerine de bir öykü anlatıyor – ya da “gidememek” üzerine. Çünkü Herzog için kendine rağmen özgürlük, sırf yer değiştirmeyle gerçekleştirilemeyecek bir rüya; Amerika rüyasının çok uzaklarında. Her gezgine tavsiye edilir. Elbette, yeni dünyanın tavuğu eski kıtaya kaz görünmekte. Bruno, Eva ve Scheitz’ın başına gelenler, Amerikalılar için prefabrike evlerinin bir tırın arkasında getirildiği gibi alınıp götürülmesiyle sonuçlanan bir başarısızlık hikayesi. Bruno’ya sorarsanız, eski tas eski hamam. “Burası Almanya’dan daha bile kötü,” diye çıkışıyor Eva’ya işler ters gitmeye başlayınca. “Burada suratlarında bir gülümsemeyle hırpalıyorlar insanı.”

Stroszek 1977 / 115’ / Almanya / İngilizce-Almanca Yönetmen/Senaryo: Werner Herzog Oyuncular: Bruno S., Eva Mattes, Clemens Scheitz

Filmin Amerika çözümlemesi aslında üç Alman’ın kıtaya ayak basmasının hemen ardından, yine Bruno’nun sorduğu bir soruyla başlıyor: “Bu nasıl bir ülke?” Herzog’un Amerika’sını anlatmaya bozuk para karşılığında kafesindeki müzik kutusunu gagasıyla çalıştırıp şevkle dans eden bir tavuktan başlayabiliriz. Ya da tavuğun işvereni olan turistik işletmeye yol kenarında müşteri çeviren tam teçhizatlı kızılderilinin bakışları arasında, bir elinde tüfek diğerinde dondurulmuş hindisiyle, tepeye çıkan bir teleferiğe atlayıp kendi Amerikan rüyasına son veren Bruno’dan. Sinema tarihinin belki de en anlamlı Şükran Günü parodisini sunan bu kızılderili-tüfek-hindi üçlemesi bir yana, filmin geri kalanını da benzer dahiyene yeni dünya imgeleriyle dolduruyor Herzog. Hikayenin merkezindeki çelişki, sosyal hayatta tutunamamış olsalar da, bir kere yerleşik şehir kültürünü tatmış olan Berlinliler’in, her şeyin geçici ve “taşınabilir” olduğu bu tüketim coğrafyasındaki bocalamaları üzerine kurulu. Bu yerini yadırgamanın en önemli öğelerinden biri de Avrupa (= şehir) ve Amerika (= kır) fikirleri üzerinden oluşturulan mekansal kıyaslama. Diğer bir Alman usta Wim Wenders gibi Herzog için de Amerika, gitmekle bitmeyen uçsuz bucaksız bir keşif alanı. Gel gör ki klostrofobik Berlin’den kültür bakiri Wisconsin’e geçiş, her şeye yeniden başlamaya yetmiyor. Çünkü, basmakalıp bir deyişle, insan nereye giderse gitsin kendini de götürüyor. EPG

Gezgin Kamera her ay derdi “gitmek” olan dünya filmlerini gezecek. Serbest programın tek sabit motifi “yol” olacak, bazen “giden”, bazen de “kalan” filmler üzerinden; artık yol ne tarafa çıkarsa. Gelecek sayı mı? Hazır hem Almanlar’dan hem de Amerika’dan söz açılmışken, tabii ki Wim Wenders. Heyecanla bekleyiniz.

64

GEZENTİ Paralel Evrenler


Gezenti Paralel Evrenler