Issuu on Google+

1


Uzun bir aradan sonra tekrar merhaba. Bu sefer gerçekten uzun bir ara oldu farkındayız. Aranın bu kez bu kadar uzun sürmesinin sebebi yapmak istediğimiz bazı değişikliklerin olması ve yaptığımız değişikliğin bir türlü içimize sinmemesiydi. Nihayet onuncu sayımızı basmayı başardık. İstediğimiz değişikliklerin tamamını yaptığımızı söyleyemesem de oldukça önemli bir mesafe katettiğimizi düşünüyorum. Bunlardan en önemlisi fanzinin görselleriydi ve Selimcan’ın aramıza katılması ile özgün görselleri olan bir fanzine dönüştük. Çok sesli halimizin tematik hale dönüşmemesi ancak dosya konumuzun da kısır kalmaması için bir takım önlemler aldık. Tüm bunlar küçük şeyler gibi gözükse de hiç kolay olmadı ve oldukça uzun bir süreç yaşamamıza sebep oldu. Şimdi ise sizlere onuncu sayımızı sunuyoruz.Umarım önceki dokuz sayıdan aldığınız tadı onuncu sayımızda da bulabilirsiniz. İyi okumalar.

Levent Üstünbaş

LEVENT ÜSTÜNBAŞ | EMRE SÜZER | ATAKAN BOSTANCIOĞLU | BATUHAN PALA EMİR ŞEKERCİOĞLU | AHMET TÜRKAN | FURKAN ÜSTÜNBAŞ | MUHAMMET YÜCEL GÜNEŞ TORGAY | ESRA GEDİK | MEHMET ŞAMİL DAYANÇ | SALİHA BİÇER | EFE NİĞDELİOĞLU MESUT ‘PROOFHEAD’ ÇİFTÇİ | ENDER ÇOBANOĞLU | BUSE KARAOĞLU | MUSTAFA DUYMUŞ EMRE ÜTÜKLER | SAMET IŞIKAY | CEMAL ÇILDIR | CAN DİRLİK | HASAN UKİL | SEDA DÜLGER SELİMCAN DOĞAN | BÜŞRA KARAKAŞ | MERT KARACA | KÜBRA KILIÇ | AYSUN AKTUNA ÖMER ŞİAR BAYSAL | KEREM YENDİ | SETENAY AKSU | SAMET AYDİLEK | MELİS TATAR

EDİTÖRLER REDAKSİYON GÖRSELLER KAPAK TASARIM/DİZGİ TANITIM TEKNİK İŞLER

LEVENT ÜSTÜNBAŞ | FURKAN ÜSTÜNBAŞ FURKAN ÜSTÜNBAŞ SELİMCAN DOĞAN BÜŞRA KARAKAŞ LEVENT ÜSTÜNBAŞ | SELİMCAN DOĞAN SAMET AYDİLEK | MELİS TATAR KEREM YENDİ | ÖMER ŞİAR BAYSAL

@GetikDergi @getikdergi getikdergi@gmail.com facebook.com/getikfanzin 2

TWITTER INSTAGRAM MAİL FACEBOOK


Mihaly Munkacsy - Jewish Ritual Murder

LEVENT ÜSTÜNBAŞ | EMRE SÜZER | ATAKAN BOSTANCIOĞLU | BATUHAN PALA Levent: Merhaba uzun bir aradan sonra yine birlikteyiz. Konumuz korku ve korkuyla ilişkilendirilebilecek konular olan kara büyü, cinler, periler vb. Yanımda Emre, Atakan ve Batuhan var. Konumuza şöyle başlamak istiyorum. ‘’Bir insana korkmak ister misin ?’’ sorusunu sorduğunuzda alacağınız cevap normal şartlarda ‘’hayır’’ olur. Fakat arkadaşlarınızla otururken elektriklerin kesildiğini düşünelim. Hemen birileri korkunç hikayeler anlatmaya başlar ve korkanlar olsa da ortamdaki diğer insanların da ilgisini çeker anlatılanlar. Belki korku bir ihtiyaç, insanlar yaşamak istiyor ama aynı zamanda güvenli bir ortamda yaşamak istiyor bu hissi.Şöyle de diyebiliriz belki de; insanalr bu cinli, perili, büyülü hikayelerin hiçbirinde direkt olarak özne olmak istemiyor ama dinlemek çok ilgilerini çekiyor. Burada üzerinde duymamız gereken önemli bir nokta da gizem konusu. İşin içinde gizem fenomeni olmayınca ya da eksik olunca insanlar korkuya o kadar da ilgi duymuyor.

için korku yöntemine başvurulur. Bizde daha çok ‘’orası cinli, o adamın cinleri var’’ şeklinde duyulan örnekler Avrupa’ya gidildikçe cadı formuna dönüşür daha çok. Levent: İşin kötü yanıysa, bu hikayelerin bir süre sonra insanların zihninde gerçek olmasıdır. Hikayeleri uyduran dedeler, nineler ölür gider ama korkutulan çocukların zihninde bu olaylar yer eder. O adamın/kadının yaşadığı ev, o muhit gerçekten korkutucu bir imaja sahip olur. Bu konuyla ilgili benim yaşadığım kişisel bir tecrübe vardı mesela. Küçük büyük anneannemin evine gittiğimizde ben banyo yapmak istediğimde bana ‘’gece banyo yaparsan şeytan da senle birlikte yıkanır’’ derlerdi. Ben de gece orada banyo yapmak istemezdim.Sonra yıllar içinde tabi ben bu şeytan hikayesini unuttum fakat geceleri banyo yaparken neredeyse lise çağına kadar hep gergin oldum. Sonra bir gün bu hikayeyi hatırladım. Bana neden böyle bir şey söylediklerini düşündüm. Bana kendi evimde bu ‘’şeytan da senle yıkanır’’ cümlesi hiç kendi evimde kurulmamıştı. Sebep büyük ihtimalle anneanne evindeki tesisattaki bozukluktan dolayı geceleri alt komşuya çok fazla ses gidiyor olmasıydı. Beni engellemek için böyle bir şey uyduruldu. Ben bu hikayeyi unuttum ama korku çok uzun süre devam etti aynı yukarıda bahsettiğim gibi.

Batu: Korkunun sosyolojik bir boyutu da vardır. Korku aynı zamanda bir toplumu düzenleme aracıdır da. Korkutarak insanları bazı şeylerden vazgeçirebilirsiniz. Bunu daha mikro bir örnekle açıklayabiliriz. Hepimizin bildiği anlatılar vardır. ‘’Bir köy yerinde davranışları, yaşayış biçimi vb nedenlerle sevilmeyen bir kadın veya adam vardır ve onu ötekileştirmek için çeşitli yollara başvurulur. O adamdan veya kadından ve ya- Atakan: Bu konuyu makro düzeyde düşündüşadığı muhitten, özellikle çocukları uzak tutmak ğümüzde de özellikle Avrupa tarihinde kilise ile 3


halkın ilişkisinde karşımıza çıkar. Umberto Eco, ‘’kilise, kendini tanrı korkusu üzerine oturtarak sağlamlaştırır’’ der. Korku ve dinler ilişkisini incelemek bize önemli fikirler verebilir. Hıristiyanlığa baktığımızda; şeytan, tanrı ile adeta bir savaş halinde, çok güçlü, altında lejyonları, demonları olan bir varlık. İnsanlara direkt olarak zarar veren, tanrıyı yenmeye çalışan bir konumu var. İslam’da ise böyle bir durum göremiyoruz. Şeytan direkt olarak insanı korkutmaya çalışan bir varlıktan ziyade ona vesvese verip fikirlerini değiştirmeye çalışan, günah sayılan şeyleri yaptırmaya çalışan bir varlık. Fakat kültürler arasındaki tek farkı dinler sayesinde görmüyoruz. Toplumların politik yapısı da bunda çok etkili. Mesela ABD’de, uzay motifi her zaman çok önemlidir ve özellikle Sovyetler ile girilen yarışta bir milli mücadele aracı haline gelmiştir. Fakat uzayla, belki de dünyadaki hala en bilinmeyen konuyla bu derece ilgilenmek tabii ki yanında korkuyu da getirmiştir. Türkiye’de uzaylı konusu insanları korkutan bir şey değilken. ABD’de durum çok farklıdır. 30 Ekim 1938’de Orsel Welles, H.G Wells’in ‘’Dünyalar Savaşı’’ isimli eserinden bir pasajı tiyatral bir biçimde, bir radyo progrmaında okur. Bunun üzerine ABD’nin belli bölgelerinde insanlar paniğe kapılır, sokaklara çıkar ve çeşitli korunma yöntemleri arar.

kalırsınız. Bir de Jack London’ın çok güzel bir anlatısı vardır. Ondan bahsetmek istiyorum. Uykudan düşme hissiyle uyanmak Jack London’ın Adem’den önce kitabında öne sürdüğü fikre göre, atalarımızdan bize kalan bir mirastı. İnsanlar bundan çok çok uzun yılalr önce ağaç tepelerinde uyuyor ve zaman zaman uyurken düşüyorlardı. Bu korku insanların zihninde çok büyük yer etmişti çünkü yere düştüklerinde kurtulmaları vahşi hayvanlardan dolayı çok zordu. Bu korku bize de böylece miras kaldı ve zihnimizde yer etti.

Asıl konumuza gelecek olursak. İslam’a baktığımızda insanları çok korkutmuyor şeytan. Şeytan yerine korku unsuru olarak cin çıkıyor insanların karşısına. Çünkü İslam’da insanın karşısına çıkacak, insanı çarpacak, musallat olacak bir konumu yok. Fakat bunu cinler yapıyor Türkiye’de bu yüzden korku filminde tema olarak daha çok cinler karşımıza çıkıyor şeytanlardan çok. Fakat İslam’daki cin motifi de Hıristiyanlıktaki şeytan kavramı kadar güçlü değil: Cin musallat olduğunda okuman gereken sureler var vs. Bir de İslam’da korku öğeleri daha kişisel. Avrupa’da ‘’perili ev’’’ anlatısına çok sık rastlanırken, İslam coğrafyasında bu tip anlatılarda Levent: Evet çok etkili bir örnek oldu bu. Türkiye cin genelde kişiye musallat oluyor. ‘’Cinli ev’’’ uzay araştırmaları konusunda ABD’ye göre çok anlatısı pek karşımıza çıkmıyor. geride olduğundan, uzaylı kavramı zihinlerimizde korkutucu bir yer etmemiştir. Başka bir geze- Levent: Bir de şöyle bir şeyden de bahsedebiligenden bir canlıyla gerçekten karşılaşşak bile, riz. Olayı ters açıdan da düşünmeliyiz. Bizde nabelki de kimmiş, nereden gelmiş, nasıl varlıklar- sıl uzaylı motifinin hiçbir korkutuculuğu yoksa, mış diye incelemeye başlarız paniklemek yeri- ABD ve Avrupa’da da bizim korku motiflerimizin ne. Emre istersen yeniden İslam ve Hıristiyanlık bir karşılığı yok. ABD sineması özellikle son zaarasındaki farka dönelim söylemek istediklerin manlarda yeni arayışlardan dolayı cin temasına vardır. yöneldi ama çok başarılı filmler ortaya çıkmadı. Korku özellikle günümüzde önemli ölçüde yeEmre: Buna başlamadan önce biraz da içsel korelleşti sanırım. numundan bahsetmek istiyorum. Korkuyla ilgili söylenmiş en güzel söylerden biri ‘’korku sizi haEmre: Korku aslında eskilerden biri biraz yeyatta tutar’’dır. Gece vakti karanlıkta gitmemerel bir durum. Özellikle bu konuda çalışmalar niz gereken bir yere hissettiğiniz korku yüzünyapan oryantalistler cin motifine genelde Hinden gitmezsiniz ve belki de o sayede hayatta distan’da, İran’da, Anadolu’da rastlıyor. Hatta 4


geçtiğimiz günlerde Suriye’de bir duvarda iblis Define arama işleri de, çöllerde değil belki ama isimleri bulundu. kırsal bölgelerde yapılıyor. Definecilerde şöyle bir inanış vardır, toprağın altında çok uzun yıllar Levent: Peki şunu sormak istiyorum. İslam’dan kalan gömü cinlerin himayesine girer. Eğer cini önce cin kavramı var mı ? ikna etmeden kazıya başlar ve gömüyü çıkartırsanız cin size musallat olur. Bu yüzden define Emre: Evet var. Tevrat’ta karşımıza çıkmakla aramaya bir hocayla gidilir, adaklar adanır, dubirlikte, Tevrat’takinden de farklı cin tanımları alar okunur vs. mevcut. Cinler özellikle, çöllerle ilişkilendirili- Bir de şunu sormak istiyorum Emre. Bizim buyor. Bir grubun bir çölde dolaştığını düşünelim, gün bildiğimiz cin çıkartma vs kavramı da o yılo çölde bir vahaya girecekler, orada yaşayan bir larda günümüzden farklı sanırım. toplumla karşılaşacaklar.Onların bölgelerine girecekelr, onlara bir adak adamaları, bir şey Emre: Farklı kelimesi tam karşılamıyor aslınsunmaları gerekiyor. Bir süre sonra bu işi kendi- da. Zira ‘’cin çıkartma’’ diye ritüel haline gelmiş lerinden daha güçlü bir varlığı devreye sokarak bir durum yok. Bu ritüeller The Exorcist filmiyle yapmaları gerekiyor. İnsanlar kendilerini cinlere ortaya çıkıyor. Şimdi şöyle diyenler Çıkacaktır. dayandırarak hareket ediyor. Exorcist’ten önce de ‘’cinci hocalar’’ vs vardı. Fakat ‘’içine cin girmiş’’, ‘’cin var’’, ‘’cini şu şekilde çıBatu: Peki iman eden cinler konusunu nasıl açık- kartmalıyız’’ kalıpları sinema ile oluşuyor. Sİnelayabiliriz ? mada karşımıza çıkan ritüeller de The Exorcist’e dayanıyor. Emre: İman etme durumunu şu şekilde ele alabiliriz aslında. Levent: Peki cadılık konuÇöllerde insanlar suna gelelim. Atakan’ın bu cinlere bazı güçler konuda söyleyecekleri var. atfetse de tanrıOna dönelim. laşma durumuna gelmiyorlar ve onAtakan: Cadılık konusuna ların da bir tanrıya şöyle başlamak istiyorum. iman etmesi geCadı deyince aklınıza ilk gerekiyor. Tanrılar o len imaj nedir ? Kadın. Cadıyüzden konumlalık fenomeni tarihte erkek rını koruyor. Bir de egemen toplumu anlamak cinlerin bu kadar için kullanabileceğimiz en kötü varlıklar olaönemli örneklerdendir. Hırak ifade edilmesi ristiyanlıkta kadın zaten biraz çağdaş bir şeytan tarafından kandırıldurum. Öncesinde maya aşırı müsait bir poziscinlerin bazıları yonda. Fakat durum sadece insanlara çöllerde bununla sınırlı değil. İnsanyardım da ediyor. lar o zamanlar açıklayamaBöyle inanışlar dığı doğal felaketleri cadıda var. Bu yüzden lara dayandırıyor. Bunların cinlerin hepsine yapılmasının sebebi de şu, imansız özelliği hayat Avrupa’da kilise teatfetilemiyor. melli ilerliyor ve kilise, insanların alternatif yollara Levent: Aslında başvurmasını istemiyor. Biri bu adak adama dişi ağrıdığı için kilise dokolayına bugün de toruna gidiyor, ağrıyan dişe rastlıyoruz. Debaba oğul kutsal ruh yazıp finecilik ‘’adak tanrıdan yardım bekleniyor adama’’ halinin en fakat cadılıkla suçlanan kaçok görüldüğü dudınlar deneysel yöntemler rum günümüzde. kullanarak hastalıkları iyi5


leştirmeye çalışıyor. Zaman zaman başarılı da oluyor cadılıkla suçlanan bu kadınlar.Bu da kilisenin meşruluk ve otorite kaybına neden oluyor. Cadı kültü ile kilise arasındaki savaşın temel sebebi de kilisenin güç kaybı aslında. Batuhan: İşin biraz ekonomik yönünden de bahsedebilir miyiz peki ? Şöyle bir anlatı da var çünkü. Antik toplumlarda, Dolunay’ın krala kötü bir etkisi olacağına inanılıyor bu yüzden kralın tahtına, dolunay geçene kadar bir köle geçiyor. Bir şey olursa köleye olsun diye dolunay ya da dolunaya yönlendiren kötü ruh kandırılmaya çalışılıyor. Atakan: Tabii. Ekonomik boyutundan bahsetmek için cadı avı döneminin fenomen bir kitabı olan Malleus Maleficarum ya da Türkçe adıyla Cadıların Çekici’nden bahsedebiliriz Kitap aslında korkunç bir kitap, cadının yargılanmasının nasıl yapılacağı, cadıya nasıl işkence edileceği vs. yazılıyor kitapta. Akla gelmeyecek işkence yöntemleri var gerçekten içinde. Fakat işin ekonomik boyutuna şöyle bir örnek var. Cadıya yapılan işkence sürecinde kullanılan her şey, tüm maddiyat cadının ailesi ve cadı tarafından karşılanıyor. Hatta buna cadının öldürülüşünü izlemek isteyenlerin.içki masrafları bile dahil. Kadının toplum içinde varlıklı olmasına bile tahamül edilemeyor denilebilir.

yor. Çünkü cadıların nasıl ortadan kaldırılacağına dair yazılanlara baktığımızda, ruhunun cadı olarak ortaya çıktığına inanılan kişinin mezarını açıp cesedin göğsüne kazık saplama, kafasını kesip ayaklarının dibine koyma vs. gibi durumlar var. Hatta bu durumla ilgili bir vaka var. Trakya’da rastlanılıyor bu vakaya. Bugün Hıristiyan bölge halkının Müslümanların arasında asimile olmamak için, Müslümanları korkutup kaçırmaya yönelik bir oyun olduğunu inanılıyor. Yöredeki Müslümanlar hortlak gördüklerini iddia etmeye başlıyor. Gayrimüslim birinin hortlak hali bu. Kapısında belirdiği Gayrimüslim evden ölü çıkıyor bir süre sonra. Köylüler bu durumu kadıya iletiyor. Kadıdan bilgi Şeyhülislam Ebussuud Efendi’ye ulaşıyor. Köylüler mezarı açmamız caiz midir diyor. Caizdir cevabı gelince mezarı açıp bakıyorlar ve cesedin bozulmamış, kıpkırmızı olduğunu görüyorlar. Sebep olarak köylülere ‘’bu kişi kabir azabındadır, yaşamında kötülükler yapmıştır’’ deniyor. Fakat hortlak görme vakaları devam ediyor. Cesedi yakma talebi geliyor köylülerden, kesinlikle caiz değildir diyor Ebussuud efendi. Böyle olunca köylüler, göç etmemiz caiz midir diyor. Bu talep karşısında Ebussuud efendi cesedin göğsüne kazık saplayın, başını kesip ayaklarının dibini koyun, sorun çözülmezse yakın diyor. Bu fetva ile çözülüyor sorun.

Levent: Osmanlı konusunu da böylece kapattığımıza göre çok da konuşulmadık bir şey kalmadı aslında. Geriye de pek bir şey kalmıyor. Cinlerin çeşitli dinlerdeki ve eski toplumlardaki yeri, farklı kültürlerdeki korku mitleri, birbirleriyle ilişkileri, cadılık ve cadılığın Avrupa’daki ve Doğu toplumlarındaki görünümünü elimizden Atakan: Tabii ki rastlanıyor. Fakat Osmanlı’daki geldiğince konuştuk. Hepinize iyi okumalar dilicadı algısı Batı’dakinden biraz farklı. Cadı aslın- yoruz... da hortlak-vampir karışımı bir şey için kullanılıLevent:Peki konumuzun başında bahsetmiştik. Toplumlar arasındaki farklardan bahsettik. Fakat hep Doğu’da rastlanan figürlerin Batı���daki durumu üzerinden gittik. Şimdi konuyu tersine çevirelim. Doğu’da cadılığa hiç rastlanıyor mu ?

Biz elimizden geldiği kadar büyü, büyücülük, vampirler, cadılar, cinler... ile ilgili konuştuk, bir şeyler söylemeye çalıştık. Eğer konu ilginizi çektiyse Sarıcakaya'da bir hoca var ona gidebilirsiniz. Yok yok şaka yapıyoruz. Eğer bu konulara ilgi duyuyor ve birşeyler okumak istiyorsanız naçizane önerilerimiz: Şeytanın Genel Tarihi-Gerald Messadie Bati Mitolojisi-Joseph Campbell Eski Yunan ve Roma'da Büyü ve Büyücülük / Bölüm 1: Bağlama Büyüleri-Yunan ve Roma Dünyasında Beddua Levhaları ve Voodoo Bebekleri - Ed.Bengt Ankarloo, Stuart Clark OKÜLTİZM, BÜYÜCÜLÜK VE KÜLTÜREL MODALAR-Mircea Eliade Büyünün, Cadılığın ve Okültizmin Tarihi - W.B. Crow 6


GÖRSEL| MERT KARACA

MASKELİ GECE

YAZI| EMİR ŞEKERCİOĞLU

H

ava beni artık şaşırtmayan tabiatıyla birden ve kesin bir biçimde soğumuştu.Hiçbir bulutun yer almadığı, tersine envai çeşit yıldızın rahatça seçilebildiği, hatta Venüs’ün usulca ama azametle göz kırptığı iki gün öncesinin gökyüzünde dahi bu keskin soğuk içime işliyordu. Bu gece ise, yani … senesinin Ekim ayında, kudurtan ve dilimin ucuyla normalden biraz keskin köpek dişimi yoklamama sebep olan parlak dolunay ile onun etrafında kümelenmiş dolgun bulutlarla çevrili gö, hafif ama kendini fısıldayan rüzgar, yaş toprak ve üstümdeki kalın siyah palton kışın gelişini resmen kutluyordu. Bozkırda, heyecanlı bir tay gibi kapıyı çalar soğuk. Çifte yemek istemiyorsanız, adabına göre karşılamalısınız böylesi bir gelişi. ışarıdayım. Şimdi bulutlar ayı tamamen kapatıyor. Bense kendime dolaşmak için fırsat oluşturuyorum gecede. Her ne kadar kendimi büyük işler başardığıma inandırmaya çalışıyor olsam da, lambaların altında parlayan yarısı çıplak ağaçları, yolları, ışıkları sönmüş konakları seyredip yürümekten başka bir şey yapmıyorum. Bu mevsimde kendine dair fazla şey buluyorum. İnsanların genelinin tersine, ben kendimi dışarıda bulurum çünkü kışları. çinde bulunduğum zaman dilimi, işte böylesi genel bir durumun bozulmamış rutinlerinden ibaretti. Şehrin sokaklarında başıboş gezinmenin ardından biraz dinlenmek için kendimi bir parka attım. Banklardan birine oturup paltonun yakalarını birbirine yaklaştırıp karnıma gömüldüm. Birazcık ısınmak adına iyi geliyordu. Bu parkı seviyordum. Dizaynında dekoratif bir zevk kendini gösteriyordu. Bankların her biri aralarında küçük çalılıklarla, bazen bir ağaçla birbirinden ayrılıyordu. Benim adıma, kimseyle konuşmamak ve izole olmak adına kamusal alanda büyük nimetti. Yapraklar çok fazla çiftin öpüme yeri ve de yaşlıların

D İ

uğrak yeri olduğu için pek gelmem. Ama kışın adeta bana aittir bu şairane mekan. ıllar önce bir iş adamı cinayete kurban gitmeseydi, belki daha romantik şeyler söyleyebilirdim. Parkta yeterince tatmin olduktan sonra, dolaşmayı sevdiğim bir başka muhite adım attım. Her ay, sayısı beşi geçmeyen bilimsel seminerlerin verildiği, genel olarak da prestijli İngilizce eğitim merkezi olarak hizmet veren binalardan oluşuyordu. Binalar A’dan G’ye harflendirilmiş, dış cephesi tuğla duvarlardan oluşan, parkta olduğu gibi banklar ve çalılarla, boğucu olmaktan kurtarılmış, son derece estetik yapılardı. Birbirine dönük A ve B binalarından başlayarak merdivenleri inip merkezde yer alan ve sütunlarla desteklenmiş E binasına, oradan da en uçta kalan F ve G binalarına doğru boyuna aşağı inmenin yarattığı hissi severdim. Fakat buraya alışmış olduğum şekliyle ana cadde tarafından değil de, bu sefer park tarafından geldiğim için karşıma önce F-G binaları çıktı. Dolayısıyla şimdilik boyuna inmeyecek, ana caddeye varmak için A-B binalarına doğru çıkacaktım. Gezebileceğim yerleri bir an önce bitirmemek ve heyecanımı diri tutmak adına kendime böyle dolambaçlı, ters rotalar çizmek hoşuma gider. ğır adımlarla bulunduğum eğitim ve kongre merkezinin E binasının önüne gelmiştim. Gözüme en hoş gelen kısım burasıydı. Giriş kapısının, sütunar arasında görünümü ve kuytuda kalmışlığı bende davetkar bir izlenim uyandırıyordu. Seminerlerin verildiği bu salonlarda ben de iki kez dinleyici olarak bulunmuştum. Sonu ‘’-oryum’’ ile biten kelimelere ilgimç bir zaaf var. ‘’Sanatoryum’’, ‘’oditoryum’’ gibi mekanlara içkin olduğum kadar ‘’Maratoryum’’ gibi ekonomik durumları da kapsayabilir. E binasını sevemde, oditoryumun bulunmasının etkisini dışavuran önemsiz bir ayrıntı. 7

Y

A


B

inaya bakan banka oturmuş yeni bir sigara yakmaya hazırlanıyordum. Her şeyim hazırdı, hatırlıyorum; dudağımın kenarına iliştirdiğim sigara, sağ elimde çakmak, sol elim onun üstünde siper ve yakmadan önce kısacık bir an, gözlerimi sağ taraftaki balkona çevirmiştim. Ne kadar süre gördüğüm şey karşısında kilitlenmiş gibi bakakaldığımı ve ne ara sigarayı da, çakmağı da yere düşürmüş olduğumu hatırlamıyorum. Gördüğüm şey ise başlpm camının arkasında kıpırdamadan havada duran,, gözlerinin altında birer leke seçebildiğim beyaz bir maskeydi. Maske gülüyordu. Bir an kendime gelip sigara ve çakmağı yerden aldıktan sonra tekrar maskeye baktım. Maske, yüzünü benden hiç ayırmadan balkon kapısna doğru yöneldi. Küçük bir ‘’tak!’’’ sesiyle kilidin açıldığını duydum. Maskeyi gördüğüm andan itibaren mantıklı düşünmeyi kenara itmiş olduğumu, siyah başlığını başına geçirmiş, kara cübbeli ve beyaz maskeli figür balkona çıktığında anladım. Haliyle orada uçan veya sallandırılan maske yoktu ama mükemmel bir kamuflaj vardı. Bunları düşünmemle mantık dışılığımın ikinci ve daha büyük evresini fark etmem arasında ne kadar zaman geçti, yine bilmiyorum. Bu saatte, bu yerde ve de (en önemlisi) bu kılıkta biri hangi amaçla benim ödümü koparıyordu ? 21. Yüzyıl hayaletlere inanmak için çok ama çok yaşlı fakat her türlü sırrı, korkuyu, vahşeti, hüznü en derinlerde hissetmek için hiçbir çağın kaçamayacağı kadar genç ve çocuk. Karşımda bunun tam anlamıyla yaşayan örneği, hareket eden anıtı duruyordu. Ancak hangi sıfatla ? Bir katil, hırsız, soytarı, deli, eğlenmek için marjinal yollara başvurmuş bir işsiz, hiçbiri ya da hepsi ? Ve hangi arada sigaramı yaktım, i.tim ve söndürdüm ? Bilinçaltım ile bilinçüstümün sık sık yer değiştirdiği bu durumu eylemsizlik pekiştiriyordu. Üstelik balkona çıkmasının ardından bana bakmaya ve hareketsiz kalmaya devam etmek dışında bir şey yapmıyordu bu ‘’şey’’. Ama kararlıyım olduğum yerde kalmakta. Çünkü anı bazan, sessizliğe farklı bir boyut getiren, şovu başlatan oydu. Birimiz sahneyi önce terk edecekti. İlki ben olmayacaktımç İçimde beni bu soğuk kış gecesinde koşturtmadan terletmeyi başaran meçhul kişiye karşı tiksindirici ve hoşuma gitmeyen mizahi bir takdir duygusu yükseldi. Harika ! Midem bulanıyor ! Kendimden tiksindirmeyi de başardı beni… 8

T

am bu sırada sarkastik bir şekilde hıçkırmaya, ağlamaya başladı. Şaşırdığım gördüğündeyse bir anda katıla katıla güldü. Sonra yine ağlamaya başladı ancak bu evreye geçişi fark edilmesi zor cinstendi. Çyle ki tekrar ağlamaya başladığını geç fark ettim. Hakkını vermenin duyguları ve hormonları adamayı gerektirdiği iki hüçlü ve de zıt ruh halini saniyelik geçişlerle mükemmelce yaşıyordu. İyice aptala döndüm. Rol mü yaptığını yoksa gerçekten mi hissederek yaşadığını anlayamıyordum. Benimle dalga mı geçiyordu ya da inanılmaz bir aşırı uçta mıydı ? Sonunda ayağa kalktım ve ona doğru yürümeye başladım. Gözlerimi ondan ayıramıyordum. Kendime göre uygun bulduğum bir noktada durdum ama ona yaklaşmıştım. Kelimelere başvurmanın en yanlış seçenek olşduğunu düşünüyordum. Ne o ne de ben tek kelime etmiştik. Yalnızca beden dillerimiz kendilerince tepkilerini ortaya koymuştu. Bu yolda ilerlemeye devam etmenin makul olacağını düşünmekle beraber tedbiri elden bırakmamam gerektiğini aklımdan çıkarmamıştım. Ona, ,içinde bulunduğum durumda yapabileceğim en masum şekilde yaklaştım. Paltomun düğmelerini çözdüm. Sol ayağımı yarım adım geriye attım,buna karşılık sağ ayağımı bir adım öne attım. Maskenin ardında parlayan bir çift göz göremesem de, gözlerimi maskesinin ardındaki siyah boşluklara diktim. Kollarımı ona doğru uzatıp iki yana birden açtım ve o bir tepki gösterene kadar öyle kalmaya karar verdim. Yaklaşmış olduğumdan boyunun benimkine yakın olduğunu gördüm. Benim de boyum uzun odluğu için karşımdaki haşmeti artmıştı. Bu esnada kulaklarımı neredeyse yırtan bir çığlık attı. Beklemediğim bu tepki karşısında refleksif bir savunmaya geçip kulaklarımı tıkadım ve eğildim. Öncekinden daha güçlü bir şekilde ağlamaya, hıçkırmaya başladı. Aynı zamanda zangır zangır titriyordu karşımnda. Yeniden dehşetli, vahşice, katıla katıla gülme evresine geçti beni şaşırtarak. Bu sefer tıpkı öncekinden daha güçlü ve içten ağlaması gibi, daha kuvvetli ve içten gülüyordu. Ne yapacağımı şaşırdım. Sinirlerim bozulmuştu. İstemsiz geri çekilmeye başladım. Öfkelenmişcesine hırıtılara çıkarıp balkon demirlerine tutundu ve sarsmaya başladı. Ben uzaklaştıkça yaptıklarının şiddeti artıyordu. Nefes alışverişim iyice hızlanmış, kalbimdeki ritim bozukluğunu tetiklemişti. En sonunda dayanamayıp, sinir boşalma-


sı be karşımda dikilmiş tüm bu anlamsızlığıa bir tepki olarak ‘’Yeter !’’ diye haykırdım. Ardından maskeli adam dikildi. Ellerini cübbesinin içinde kavuşturdu. Maskesi bana dönük halde iki geri adım attı. Sonra yavaşça kapıya doğru yöneldi ve içeri girdi. Kapıyı kapattı . Tekrar, onu ilk gördüğüm, camın arkasndaki konumuna döndü. Şimdi havada asılı bir maske gibi duruyordu yeniden. Karşımda teatral bir deli olduğunda şüphem kalmamıştı. Bana yaşattığı şokun etkisi üstümde sabit kaldı. ‘’Kimdi’’, ‘’neyin nesiydi’’, ‘’ne zamandır oradaydı’’, ‘’benden önce onu gören olmuş muydu’’, ‘burada bir tane bile bekçi yok muydu’’, ‘’varsa neredeydi ?’’... Bitmeyen sorular sakinleşmemi önlüyordu. Gecenin ortasında, dolunayın bir kez daha ortaya .çıktığı anda saldırırcasına bağırdım : ‘’Maske demek ! Maske ha ! Saklan baklım arkasına, böylece ister haklı ister haksız, ister deli ister akıllı, her davranışını, en sıradanından en aşırısına kadar vur vurabildiğin kadar gördüğün bu yabancının yüzüne ! Maske demek ! Sen hangi yüzyılda, hangi çağda sıkışmış metaforsun, canisin ya da mazlumsun, söylesen ! Ha, ha önemi yok ! Tak o maskeyi, böylece açılsın önünde tüm absürdlüğün, öngörülemezliğin, ne aklın sınırlarına sığan ne de aklın ötesinde konumu kestirilebilen gizemi, evet, evet !!! Seni eski moda soytarı ! Yaşadığımız çağda senin yerin ancak gardırop anlamıyor musun ? Maskeye gerek mi kaldı ? Yolda yürü, iş yerinde çalış, arkadaşlar edin, büyük aşklar yaşa, birini tanı ya da tanıdığını zannet ! Ve söyle bana karşında gerçek yüzüyle, maskesiz, makyajsız, perdesiz yüzüyle yaşamaya cesaret edebilecek tek bir insan ! İnsanlar maskenin kendisi oldu seni zavallı kaçık, deli ! Satırlarını okuduğum, şimdi ancak tozlu raflardan öğrenebildiğim o eski zamanlarda maskeler takılmayı hak ediyordu. Çünkü lükstü maske, ekstaziydi ama inançtı, ritüeldi, senin gibi ne olduğu belirsiz, anlamsız, içi boş değildi ! Kimlikti maskeler, gayeydi… İimdi çırılçıplak dünya, soyuldu değerler, tacizden başını kaldıramıyor umutlar, her şey aleni… Ama insan yüzleriyle aleni seni soytarı, seni zavallı ! Kimse maske takmıyor artık, çünkü kendi yüzlerinden güzel maskeyi bulamıyor hiç kimse, beni anlıyor musun, hiç kimse !!! ükenmiştim. Neredeyse yere yığılacaktım. Derin bir nefes alıp gözlerimi kapattım. Kendime gelmeye çalıştım. Bu boşalma beni rahatlatmıştı. Ağzımdan bir anda çıkıveren bu sözler benim kabuslarımdı adeta, hatta yarısı bile değildi, ancak ağzımdan planlanmış gibi çıkıvermelerini şaşırmadan edemedim. Bu esnada maskeli figür tekrar balkonun kapısını açtı, aynı ağır adımlarla yaklaşrı ve balkon demirlerine tutundu. İnanmakta zorlanmıştım, çünkü son derece kalın bir sesle ilk defa konuştu:

T

‘’Gerçek delinin kim olduğu böylece ortaya çıktı’’

Yutkundum… Hayır, yutkunmadım ! Anlayamadım: ‘’Ne demek oluyor bu! Neden bu vakte kadar tek kelime bile etmedin ! Tüm o davranışların…’’ ‘’Ne demek oluyor bu ! Neden bu vakte kadar tek kelime bile etmedin ! Tüm o davranışların…’’ ‘’Çünkü prova yapıyordum.’’ ‘’Prova mı ?’’ ‘’Evet, bir hafta sonra bu salonda arkadaşlarımla beraber bir oyun sergiliyor olacağız.Bu salonda prova yapmak için iznimiz de var. Oyunlarımız dönemde iki kez gerçekleşiyor.’’ ‘’Ah ! Ben bunu bilmiyordum’’ ‘’Geçen ay Hamlet’i oynadım. Ancak bu sefer kendi yazdığım bir oyunu oynayacağız ve benim rolümde söz yok. Oyunlarımız ise tam anlamıyla bir tiyatro formatında değil, daha çok psikolojik vakaların bir temsili ve sonrasında analiz. Bu sırada balkon kapısına doğru dönüp seslendi: ‘’Şşt… Hey millet, gelseize yahu!’’ ‘’Millet mi ?!’’ Balkona bir anda 17-18. Yüzyıl kostümleri olarak yorumladığım dönem kostümleri giymiş oyuncular çıktı. Oditoryumun içerisi zifiri karanlık olduğu için hiçbirini görmemiştim. ‘’Ancak hiçbirinizin sesi gelmiyordu !’ ‘’Normal dostum. :Çünkü bazıları uyuyordu ve bazıları da rollerini ezberlemek için canla başla textleri okuyorlardı. Dinle beni, içeride rolüme çalışırken seni gördüm ve hem biraz eğlenmek hem de rolümü test etmek için karşına çıktım. İtiraf etmem gerekirse bir iki hareketimden sonra korkup kaçmanı bekliyordum.’’ ‘’Ben… Ne diyeceğimi bilemiyorum…’’ ‘’Bir şey demene gerek yok, sen gerçekten delisin dostum. Şimdi daha iyi anlıyorum, gecenin bu vaktinde sana yaptığım biraz insafsızlık. Ama meseleyi bu konudan sürreal ve de trajik ele alacağını düşünmemiştim.Sana gülüyordum ya, maske olmasaydı kendimi gerçekten ele verirdim. O surat ifadelerin, hele en son atığın o tirad neydi öyle, arkada millet haykırmamak için kendini zor tuttu. Hepsi bir kenara, sen maskelerin katlettiği bir insanmışsın. Bu açık ve net. Bir uzmandan psikolojik yardım almanı öneririm, seni hiç iyi görmedim. Hem belki senin için, sahteliğinden bu kadar yakınmanın bir tesellesi ya da mükafatı olarak ‘’gerçek’’ bir maske de ayarlarlar !’’ Bu son sözü üzerine hepsi bir ağızdan kahkayı bastılar, evet… Gülmekten birbirlerine yaslanıp, sallanıyorlardı. Kahkahaları zihnimin en ücra köşelerine dek, asla unutmayacağım bir şekilde kazındı. Dolunay bile gülüyordu, öylesi bir parlaklıktı bu... 9


KORKU, BÜYÜ VE ÖLÜM . . ÜZERİNE BİRKAÇ YAZI| AHMET TÜRKAN

L

S O Z

ise 2’de İlkay diye biriyle tanıştım ve üniversitenin ortalarına kadar süren bir arkadaşlığımız oldu. Tematik bir arkadaşlıktı bu, vakit geçirmek ya da eğlenmekten çok belirli bir odağa yönelikti. Şimdilerde bunu söylemeye utanıyorum biraz ancak hayatın anlamını bulmak gibi bir amacımız vardı. Astronomi ve fizikle ilgileniyorduk, bununla ilgili kitaplar okuyup tartışıyorduk. Tabi daha sonra İlkay daha eğlenceli odaklar bulup, üzerine bir de İstanbul’a gidince bu sürecin de sonuna geldik. Ancak bu arkadaşlıktan edindiğim kozmik anlamı kovalama çabam, yıllar içinde, belki de gördüğüm tarih eğitimi ve edebiyata karşı duyduğum yakınlıkla birlikte daha küçük bir ölçeğe doğru çekildi. Düşündüğümüz, konuştuğumuz, üzerine anlamlar kurduğumuz her şey ve bizzat bu yaratı sürecinde kullandığımız tüm araçlar, ne kadar nesnel ya da evrensel olduğunu iddia etsek de, dönüp dolaşıp küçük toplumsal gruplara ve bireye dayanıyordu. Algılar ve algılara yönelik tepkilerin gerçekliğin temelinde bulunduğunu o zamanlarda düşünmeye başlamıştım. İnsan olmanın getirdiği ciddi kaygıların, bir psikolog ya da nörobilimcinin uğraş sınırlarının ötesinde olduğunu toplumbilimcilere özgü bir kibirle varsaydım. Üniversite bitip ileri akademi çalışmalara başladığımda, önümde duran binlerce tarihsel nesne arasında, bir sürü politik, ekonomik ve dinsel sürecin kirliliği içinde, bir o kadar söylenmiş söz, böbürlenme ve aşağılamanın arasında, en başından beri hiç değişmemiş olan tek şeyin, insanın içinde barındırdığı korku ve buna bağlı kaygılar olduğunu, artık meseleye başka açılardan bakmaya çalışan dönemimin meslektaşları gibi fark etmeye başlamıştım. Bu alana yönelirken, bir yandan da tedirgin oluyordum. Bir üçüncü dünya ülkesinde yaşıyordum, etrafım çok somut sorunlarla doluydu. Özgürlükler, 10

adalet, eşitlik, yolsuzluklar, fakirlik… Gündemdeki yerini tarih boyunca kaybetmemiş “kaygı” verici konulardı bunlar. Kriz zamanlarında derinlikli çözümler küçümsenir, bu defa da böyle olacaktı. Tarihte yaşanan her şeyin kaygı ve korkulardan kaynaklandığını söylediğimde bunun karşısına pek çok ekonomik gerçekler ve trajediler koyacaklardı. Onlara tüm arzuların da bunlardan kaynaklandığını önerdiğimde ne olursa olsun p a -

siflikle suçlanacaktım. Böyle gelgitler antik dönem büyüleriyle haşır neşir olmaya başladım. arşılaştığım şeyler bir şekilde toplumun bilinçaltını yansıtıyordu ve içlerinde insanın en ilkel ihtiyaçlarından, bu ihtiyaçlardan kaynaklanan çeşit-

K


li korkulardan hiç çekinmeden, çırılçıplak bahsediyordu. Toplumun yer altısıydı bu ve bahsettiği şey ilk gençlik sorunlarının küfürler eşliğinde ancak umursamıyormuş gibi davranarak anlatılmasından çok daha fazlasıydı. İnsanın kazanma hırsı, güç arzusu, bencilliği ve zevkleri için nasıl düşkün konuma gelebileceğini, ne kadar ileri gidebileceğini gösteriyordu. Üstelik çoğu 3 – 5. Yüzyıllara ait olan ve Anadolu’nun dahi pek çok yerinde halen daha izlerine rastlanan içerikleri binyılların birikimine sahipti. Köklü, olgun ve saf. Neredeyse kusursuz bir çalışma alanı… Ayrıca korkutucu. Metinlerden ilkinin tercümesini yaptığım zamanı hatırlıyorum. Eskişehir’in güneyinde kalan ve 90’larda göçmenlerin yerleştirildiği, artık viraneye dönmüş olan dairlerden birinde y a l -

nızdım. F a t uraları ö d e y e mediğimden elektrik ve gaz kesilmişti. Bir katalitik soba ve mumlarla birlikte tepenin arkasındaki karanlık ovaya bakan küçük odaya kapamıştım kendimi. Önümdeki metni cümleler bölüp sınıflandırdıktan sonra tercümeye

başladım. “Pek çok amaç için yardımcı bir ‘daimon’ çağırma büyüsü. Uygularken tüm talimatlara uyun ve sakının” “Daimon” denilen varlıklar antik dönemde, yeraltında, gökyüzünde, hatta insanların arasında yaşadıklarına inanılan yarı kutsal varlıklardı. Daha sonra Hıristiyanlıkta demon denilen kötü, şeytani varlıklara olarak dönüştüler. İslam’da da tam olarak bildiğimiz “cin” kavramının karşılığıydı bu kelime. Kısacası tercümesini yaptığım metin bir cin çağırma ayiniydi ve antik dönemin en etkili ve bedeli en ağır büyülerinden biriydi. Önce bir hazırlık evresi vardı. Yedi gün boyunca cinsel ilişkiye girilmeyecek, yıkanılmayacak ve yemek artıkları her gün dualar edilerek bir kapta biriktirilecekti. Tabi bunları anlatırken aralarda sürekli “çok dikkat et” ve “çok dikkatli olman gerekiyor” gibi uyarılar geliyordu. Metni yazanın ciddi ciddi korktuğu apaçık ortadaydı. Birini sürekli uyarırsanız tedirgin olmaya başlar, birine sürekli “dikkatli ol” derseniz, aşırı dikkatten iş göremez hale gelir. Ben de o sıradaki yalnızlığımı düşünerek tedirgin olmaya başlamıştım, itiraf etmeliyim. Hazırlıklar bittikten sonra, yedinci günün gecesinde asıl faaliyet başlıyordu. Daha önce biriktirdiğin yemek artıklarını da alıp dışarı çıkıyorsun. Dorylaion’un kenar mahallelerinden birinde, gece yarısı yalnız başına, elinde içinden iğrenç kokular yükselen bir kapla yürüyorsun. Soğuk bir kasım gecesi, bulutlar ayın önünü kesmiş. Aklında olan şey ve karşılaşabileceklerin yüzünden adım başı ürperiyorsun. Papirüs üzerine yazılmış reçetede bu yemek artıklarını vahşice ölen, öldürülen ya da vakitsizce ölmüş birinin öldüğü ya da yattığı yere dökmen yazıyor. Rahatsız bir ruhun bulunduğu herhangi bir yer, yer altına da en yakın olan yerdir. Bunu evvelden beri sen de biliyorsun. Amfitiyatro bu kadar uzakta olmasaydı, gladyatörlerin dövüştürüldüğü arenaya serpebilirdin bunu. Gerçi orada da nöbetçiler oluyor bu saatte. Bir savaş alanı da olabilirdi ama en son savaşın nerede ne zaman yapıldığını bilmiyorsun. Her yer savaş alanı sonuçta, kim nerede öldü kim bilir… En uygun yerin mezarlık olduğunu 11


düşünüyorsun. Hem tarif edilenlere uyan birkaç mezar da var bildiğin. Hava soğuyor, hiçbir ışık toprağı aydınlatmıyor ve yıllardır maruz kaldığın masallar, tanık oldukların, duydukların, her şey aklına doluşuyor. Ölümden daha korkuncu bir şey varsa o da beklenmedik ölümdür, billiyorsun. Bir de papirüsteki o uyarı var tabi. Baştan beri seni tedirgin eden şey: “O gelmeden önce eve gitmelisin” O gelmeden? Bir adı bile yok, tanımsız. Algılayamadığın, tarif ve tasnif edemediğin her şeyden korkan bir akla sahipsin. Oysa şeklini bırak, adı bile yok. En acımasız tanrıların bile adı vardır, seslenirsin. Bu ise kaybolmuş bir ruh işte; öfkeli, asi, kainat kendi içine çökene kadar yeraltı ile gökyüzü arasında salınıp duracak. Tüm bunlar için değer mi peki? Kazanacağın güç ve iktidar için bu riskler alınır mı? Ama insansın işte ve eğer böyle bir şeyin mümkün olduğuna gerçekten inanıyorsan her şeyi göze alabilirsin. Bu yolda çok kişi trajik çöküşlerle yitip gitti senden önce, senden sonra da gidecek. Kriz anlarında odaklanmak zordur ama o kriz anında korku varsa eğer, sadece ona odaklanırsın. “Ptolemaios kızı Maria burada yatıyor. Kızı Maria’nın doğumu sırasında kaderin tanrıçaları kısalttı ipini ve şimdi Hades’in karanlık sularında ışığı arıyor” undan daha uygununu bulamazdın. Acı çeken bir ruh… Mezar toprağının ortasında küçük bir çukur açıyorsun. Ölüm soğuğu var. Kabın ağzını açıp eşelediğin yere boşaltıp diz çöküyorsun. Sana öğretilen duaları okuyorsun. Acele ettiğin için kelimelerin sonunda nefesin kesiliyor. “O gelmeden önce eve gitmelisin” Duanın son cümlesini hızlı bir mırıltıyla söyleyip koşmaya başlıyorsun. Hayatın boyunca bu kadar hızlı koştuğunu hatırlamıyorsun. Peşinden gelenden kaçıyorsun ancak arkana bakmaya cesaretin yok. Ciğerlerin soğuk havayla doluyor, tam yorulduğunda sırtında hissettiğin bir el daha hızlı koşmana neden oluyor. Ağlamaya başlıyorsun istemsizce, gökyüzünde yer yer gördüğün parıltılar girdiğin günahın alametleri gibi… Evini pencerelerinde yanan iki kandilin titrek ışığından tanıyorsun. Çok yakında ama çok uzakta. “O gelmeden önce eve gitmelisin. Eğer senden önce evine girerse, hiç bilmediğin

B

12

bilmediğin bir dünyada sıkışıp kalacaksın”. İçinde büyüttüğün korku her mesafeyi uzatıyor. Ayağın eşiğe değdiğinde sanki bin mil var gibi eve ulaşmana. Ardında bir ışık büyüyor, kapıyı açıp içeri giriyorsun, kulağına dolan uğultu dayanılmaz hale gelirken can havliyle kapıyı kapatıyorsun. Dizlerin çözülüyor rahatlıktan, en derin nefesini veriyorsun. Vücudunu kaplamış ürpertiye bakarken kapı vuruluyor. Tak tak tak. İşte geldi… Diğer dairelerden birinde kapı sertçe kapandı. Ağzım kurumuştu. İçinde bulunduğum sessizlikte en küçük tıkırtı dahi gürültüye dönüşüyordu. Titreyen mumun ışığında tenimin ürperdiğine tanık oldum o sırada. Pencereden, çok uzaktaki yoldan geçen arabaların ışıklarına bakıp sigara içtim. Ne olursa olsun eskiden olduğu kadar karanlık değildi şehir. İnsanlar uykuları gelmediği sürece aydınlık sokaklarda yürüyor, karanlık sokaklardan sakınıyorlardı. Mezarlıkların bile ışıkları vardı artık ve mezar taşlarında ise sadece iyi dilekler. Derin korkular rahatsız edicidir, yüzeysel olanlar ise aklın boşluklarından ve hayal gücünden doğar, orada büyür. Metni çevirmeyi bitirip o dünyadan çıktığımda bunu düşünmüştüm. u yazıya başlamadan bir iki gün önce tamamladığım başka bir yazı da ölümle ilgiliydi. Cioran ve Canetti’nin bu konu hakkındaki düşüncelerini kıyaslamıştım. Cioran’ın intihara meyilli ve hatta yarı ölü yaşamı seksen yıldan fazla sürmüştü. Ölümü anlamaya çalışan ve ondan açıkça korkan Canetti de hemen hemen o kadar yaşamıştı. İkisinin de buluştukları ortak nokta ölümün belirtileri ve iyileşme hissinin önemli olduğuydu. Ölüme yaklaşan kişiler, sağlıklı olmanın verdiği yanılsamayı kırardı. İşin ilginci ikisi de ölüm korkusundan bahsetmemişti pek. Ölüme methiyeler dizmek, onu lanetlemek ya da ona anlam vermek gösterinin parçasıydı. Sonuçta yazı anlam odakları üzerinde yükselir ve ölüm de bunlardan biridir. Oysa maruz kaldığımız gerçeklik, fiziksel zarar ihtimali, ölüme olan tanıklığımız ve bu algı ve yorumlamaların sürekli tekrarı, insanlığın nesilden nesle aktarılan ciddi bir travması olmuştur. Ölüm, acı ve unutulma korkusu. Böyle keyifle yazarken dahi motivasyonumun bu korkular-

B


dan sağlandığını biliyorum. Reflekslerimin ya da bilinçli eylemlerimin dönüp dolaşıp bu korku ve kaygılara dayandığını da boş vakitlerimde kendi hareketlerim üzerine düşünmeye çalışırken ya da insanların yapıp ettiklerini izlerken anlıyorum. Bilinçlenen insanın ilk fark ettiği şey “ben ve sen”in ayrı olduklarıydı ve “sen”in ölümü yok edilmeyecek bir empati döngüsüne, aynı şeyin önünde sonunda “ben”in de başına geleceğinin fark edilmesine neden olmuştu. Hareketin durması, yapay döngünün son bulması… Koca bir uygarlığı güdüleyen şeyin bu korku olması tuhaf değil. Doğanın bize verdiği izleği takip ediyoruz: Hayatta kal! Bu izleği anlamlandırmak için herhangi bir hareketsizlik ya da sonu engellemek ve o sondan sonra var olacak bir karanlık olasılığını ortadan kaldırmak için somut ve soyut kategoriler inşa ediyoruz. Tepedeki evde okuduğum ve daha sonra okuyacağım pek çok metnin de amacı buydu. Mümkünse ölme ancak illa öleceksen, insanlar seni hatırlasın. Gücünle, mutluluğunla, zenginliğinle, aşkınla, güzelliğinle hatıralarda kal. ktarılan korku ve korkunun ortaklığı, maruz kalınan olaylar, içinde bulunduğun kültür ve bunun üzerine eklenen hayal gücünün bir ürünü gibi. Doğumumdan sonra, annem henüz lohusayken, uykusunda onu belinden kavrayan esrarengiz el ile komşunun bahçesinde, arka kapıya açılan koridorun sonunda beni çağıran beyaz el aynıydı. Anlattıktan bir süre sonra tanık olmuştum buna. En ince ayrıntısına kadar da hatırlıyorum. Herkese de her defasında

A

üstüne biraz daha ayrıntı katarak anlattım. Ancak yine çocukken, neden sokağın köşesindeki boş arsadan yükselen bir öküz başının gece gökyüzünde kaybolduğu bir hikâye uydurup, bundan çok fena korktuğumuzu anlamıyorum. Öküz başı imgesinin ve o arsadan yükselişinin kurban bayramında tanık olduğumuz ölümlerden ve hayvanlardan arta kalanın o arsaya gömülmesinden kaynaklandığını düşünüyorum. Sanırım böyle bir deneyimi uydurmamızın nedeni de ölümden geri gelen herhangi bir şeyin korkunçluğu ve aynı zamanda ölümden geri gelmiş olmasının yarattığı rahatlıktı. Hayaletlerden, karabasanlardan ve cinlerden çok korkup, onlar hakkındaki hikâyeler konusunda ilginç bir meraka sahip olmamızın sebebi de bunların başka bir dünyanın varlığı hakkında bize karanlık bir müjde vermeleri olabilir. Büyü metinlerinden çok şey öğrendim. Daha sonraki süreçte mezar yazıtlarını incelediğimde ve ölümle doğrudan, kalabalık bir temas gerçekleştirdiğimde, diğer tüm korkuların bu tek kelimede toplandığını gördüm. Mors ultima linea rerum est. Ölüm her şeyin sınırıdır, korkuların da. Bazen üçüncü şahısta bazen de ilk ağızdan konuşan mezar taşları, unutulma ve yok olup gitme korkusunun son hali ve ifadesiydi. Tüm kozmik görünümlerin ve tüm anlamların, karnının hemen üstünden dizlerine doğru genişleyen bu tekil korkuda son bulması ne büyük talihsizliktir.

“Ptolemaios kızı Maria burada yatıyor. Kızı Maria’nın

doğumu sırasında kaderin tanrıçaları kısalttı ipini ve şimdi Hades’in karanlık sularında ışığı arıyor

13


GÖRSEL| KÜBRA KILIÇ

MORP ÖYKÜ| MUHAMMET YÜCEL

B

ilincimin gelmeye başladığını hissedebiliyordum. Gözlerim hala kapalıydı. Gözlerimin kenarından süzülen gözyaşları... Sebebi ise her zamanki gibi beynimdeki şiddetli zonklamalar. Sağ kolumdaki keskin uyuşmayı hissediyordum. Gözlerimi açmak istemiyordum, çünkü bu bedene alışma sürecini henüz tamam-

14

layamamıştım. Eğer açmaya kalkarsam muhtemelen kör olurdum çünkü görme duyum hala kim bilir dünyanın diğer ucundaki bedenimdeydi. Sanırım aktarma birkaç dakikaya tamamlanırdı. Bedenin sahibi için üzülüyordum ama yapacak birşey yok. O, sıradaki kurbanım olacak. Bu engellenemez bir şey. O artık yok,


ben varım. Dışarıdan gelen boynuzlu yılan sesleri... bir tanesinin boynuzlarını tavana sabitleye sabitleye adım adım yanıma yanaştığını hissedebiliyorum. Korkmaya başladığımı hissettim -ki bu iyi bir şey.- Bedenin hormonları beni ele geçiriyordu. Sanırım bir erkek bedenindeyim. Gittikçe bedenlebütünleşiyordum…. ve sonunda tahta bir zemin üzerinde olduğumu anlamaya başladım. Dakikalar dakikalar... Artık bedenle bütünleşmiştim. Ama hala gözlerimi açmaya korkuyordum. Derken boynuzlu yılanın sağ kolumu ısırması ile irkildim ve gözlerimi açtım. Işık o kadar sertti ki beynimdeki zonklamalar geri dönmüştü. Acıdan dolayı tuhaf hissetmeye başladım. Ve bilincim tekrar yok oldu... Sanki yanımdaki insanların sesleri suda boğuluyormuş gibiydi. - “hey Xerxe iyi misin?” -”Sanırım” -”Senin için çok endişelendim dostum” Konuşan kişi Hurley olmalıydı. En azından bu beyin öyle düşünüyordu. Gözlerimi açmak için kendimi sıktım ve bir ışık patlamasıyla karşılaştım. Ama çok sorun yaratmadı çünkü giderek yumuşamaya başladı ve Hurley olduğunu gördüm.Bir şifa merkezindeydik sanırım. Bir an kendimi Xerxe gibi hissetim. Ve ona gülümsedim. Ta ki Hurley gözlerimin içine bakana kadar. Hurley’in gözleri fal taşı gibi açıldı. - “ ARKACI!” Elini hızlıca masaya uzattı ve silahı kavradı. Bana doğrulttuğu anda hızlıca sol ayağımla silaha bir tekme attım. Hurley tetiğe bastı ama silah elinden fırladı. Muhtemelen bunu bütün şifa merkezindekiler duydu ve İşte arkacı olmanın en berbat yanı. İnsanları istemsizce öldürüyorduk ve buna engel olamıyorduk. Elimle Hurley’nin boğazını kavradım ve pencerenin önüne fırlattım. -”kişisel birşey değil. “ -”Tanrım yardım et! “ -”Tanrın yardım edemeyecek kadar aciz. “ arnına bir tekme yapıştırdım ve camdan aşağı uçtu. Onun çığlıklarla düşüşünü izlerken ben de kendimi Dik şekilde serbest bıraktım. Havada süzülerek, yere çakılmadan

K

önce Hurley’nin vücudunu yakaladım ve altıma alarak sıkıca kavradım. O ise deli gibi çığlık atmaya devam ediyordu. Yaklaşık bir saniye sonra yere çakıldık. Vücudumda keskin ağrılar oluştu. Yürüyemeyecek gibi hissediyordum. Sağ kolum zaten yılan yüzünden sargılar içindeydi. Ama umrumda değil. Eğer bu sıska bedende çok zorlanırsam kafama sıkarım ve başka bir vücutta hayat bulurum. Aslında zaten bir bedene yerleştiğimde o bedenin fizksel kabiliyetlerinin hepsi üç-dört artıyordu. O yüzden bu beden fena sayılmazdı. Daha aynaya bakma fırsatı bulamamıştım. Tipimi merak Etmeye başladım. Hurley’nin ezilmiş kanlı vücudunun üstünden doğrulurken yerdeki siyah cam parçasını alıp yüzüme baktım. Siyah saçlı ve beyaz tenliydim. Ve tabii ki sarı renk gözler ve kare göz bebekleri. Bir insanın Arkacı olduğu gözlerinin biçiminden anlaşılıyordu. Kare göz bebekleri... Kendimi gizlemem çok zor. Diğer insanlar da bana silah doğrultmak isteyeceklerdi. Tüm bunların sebebi. Bu insanların taptıkları Morp adındaki bir taştı. Dünyanın teknolojisi büyü idi . Ve bütün büyünün Kaynağı Morp’tu. Eğer Morp yok olursa büyü artık etkisiz kalacaktı. Ve tabii ki bizim beden değiştirme lanetimiz de duracaktı. Kendime ait bir beden... Kimseyi istemeden öldürmemek... Her hayatta olduğum gece Morp’un yok olması için hayaller kurardım. Her ne kadar büyünün yok olmasını istesek de zor durumlarda büyü yapmamız gerekebiliyordu.

İ

nsanların hepsi bize doğru bakıyordu ve birkaç adalet bekçisinin yaklaştığını gördüm. Sanırım şu an zorunda kaldığım anlardan birisi. Bu bedenle büyü yapabilir miyim hiç bilmiyorum ama denemekten başka şansım yok, aksi takdirde çok felaket bir acı, saatler süren ölüm uykusu ve ne olacağı belirsiz bir beden kazanacaktım. Neyse, hemen dikkatimi toparladım. Kendimi ve kıyafetlerimi düşündüm. Beynimi zorladım. Vücudumda oluşan büyülü basıncı hissediyordum. Şimdi ise bulunmak istediğim yeri düşünmeliydim. düşün düşün... Ruhumdaki bütün sihir akışını serbest bıraktım. Sihir tüm vücuduma sarılmaya başladı. Artık 15


hiçbir şey duymuyor, görmüyor, işitmiyordum. Tek hissettiğim şey beynimde patlayan yüzlerce yıldız ve hepsinin tozlarının vücuduma yayılması... ve birden yok olduğumu hissettim. Yok olmak. Hiçlik. Hiçbir şey. Ama çok uzun sürmedi ve gözlerimi açtım. Bir mağazadaydım. Birden karnımdaki o berbat sancıyı hissettim. Sanırım büyüyü yaparken bir adalet bekçisi beni karnımdan vurmuştu Çığlık ?atmak istedim ama dikkat çekmek istemiyordum. Dikkatimi acı üzerine toplamak istemiyordum. Başka duygular üzerine yoğunlaştım. Üzüntü. Yıllardır hiç arkadaşım olmamıştı. Aslında hiç kimseyi öldürmek istemiyorum ama içgüdüsel olarak bunu engelleyemiyordum. Diğer insanlar tarafından sosyapat sadist varlıklar olarak tanınıyorduk ama aslında öyle değil. Ya da öyle olmaması lazım. Aman Allahım kendimi yeterince tanımıyordum bile. Ben bile kendimden nefret ederken başka insanlar beni nasıl sevebilirdi ki. Belki de insanlar beni sevebilse ben de kendimi sevebilirdim. Neler saçmalıyorum ben Onlar bizim doğal düşmanımız olan Morp’a tapıyorlar. Benim böyle olma sebebim bu. Onların sevgisine ihtiyacım yok. Eğer Morp’u yok etmeyi başarabilirsek Dünyadaki tüm sihir akışı duracak ve bir daha beden değiştirmeyecektik ve üzerimizdeki sihirli etkiler kalkacaktı -”Hanımefendi, iyi misiniz?” Sanırım dakikalardır taş kesilmiştim. Gözlerim kapalıydı açmak istemiyordum ve ergen bir kızın vücündaydım. Belki de bu kadar saçma düşüncelere kapılmamın sebebi bir ergenin vücünda olamanın değişken ve karmaşık ruh halinden dolayıdır. -”Yüce Morp adına ! Sen vurulmuşsun.” İstemsizce sol kolumla kadının karnına sert bir darbe indirdim. Kadın tamamen nefessiz kaldığı için bağıramıyordu. Daha sonra tuhaf gözlerimi açıp gözlerine dik dik baktım. Gözlerindeki korkuyu görebiliyordum. Gözlerimi kısarak “Benden nefret ediyorsun öyle değil mi ?” dedim.

16

Yüzüne sertçe kafa attım ve bayıldı... Ne yaptım ben! Korkunç hissediyorum. Gerçekten çok korkunç... Birisinin beni durduk yere öldürmesi hiç de hoş olmazdı. Neden bunu engelleyemiyorum! Neden bir seçim hakkım yok!.. Daha önce hiç empati yapmamıştım. Büyü akışında gerçekten bir problem olmalıydı. Belki de Morp’ta bir sorun vardır. Ve birden tüm ruh halim değişti. Yine de tedbirli olmalıydım. Kadının kıyafetlerini çıkardım. Daha sonra onları kendi üstüme giydim tam o sırada birilerinin üst kata geldiğini hissettim (sanırım 1. Kattaydım) kadının vücudunu kıyafet reyonun altına ittim. Ve vücudu gizledim. Kesinlikle yakalanacaktım. Yerdeki kan izini belli etmemek için tam üstünde duruyordum. Ama kan yine de kendini belli ediyordu. - “Yardımcı olabilir miyim? “ diye sordu. “Ah tabii ki” dedim ve arkamı dönüp daha önceden sakladığım silahı adama doğrulttum. “Sakın sesini çıkarma blöf yapmıyorum.” şaşkınlıkla bakakaldı. “Evet bir arkacıyım.” dedim. Adamın gözleri faltaşı gibi açıldı. Avazım çıktığı kadar bağırarak “Hiç seçemediğin bir şey yüzünden yüzünden öldürüldün mü?! Ben tam elli yedi kere öldürüldüm!” yanağımdan göz yaşları süzülüyordu. Şu an resmen duygu patlaması yaşıyordum. Sanırım birileri Morp üzerinde oynama yapıyordu. Bunu hangi insan yapardı ki ? Büyü zamanımızın teknolojisiydi ve bunu bizim için yok edemezlerdi. Bunu yapsa yapsa arkacılar yapardı. Başardılar. an Ağzımdan kan geldi. Sanırım Morp yok olmuştu. Bunu kalbimde hissedebiliyordum. yavaş yavaş yok oluyordum. Hepsi yalanmış. Hiç kendimize ait bir hayatımız olmayacak. Yere yığıldım. Ve etrafın kararışını izledim.

O


.

.

CINLI PERİLİ

YAZI YAZI| FURKAN ÜSTÜNBAŞ

Ü

lkede neredeyse her gün cin-büyü-kara büyü temalı yeni bir korku filmi vizyona giriyor. Bu korku filmleri birçok yönden eleştirilse ve bu olumsuz eleştirilerin birçoğunu hak etseler de filmerde sürekli aynı temanın (cin) kullanılıyor olmasına yönelik yapılan eleştirileri çok yerinde bulmuyorum. Zira her kültürde insanları neyin korkuttuğu az çok bellidir. ABD ya da Avrupa çıkışlı korku filmlerinden, o filmlerin dayandığı kültüre hiç aşina olmayan kırk yaş üstü kesimin filmin kalitesinden bağımsız olarak korkmuyor oluşlarının sebebi de budur. ‘’Üç harfliler’’, ‘’cin’’, ‘’karabasan’’ anlatılarıyla büyümüş bir nesil, kurt adam, zombi (aslında hortlak inancından dolayı bunu dışarda tutabiliriz ama çok benzeşmiyor) temalı filmlerden normal olarak korkmuyor. Peki son yıllarda iyice revaçta olan bu ‘’cin’’ teması belleğimize nasıl yerleşti ? Nereden geliyor ? Bu yazıda elimden geldiğince açıklamaya çalışacağım. ‘’Cin’’ kelimesini etimolojik açıdan incelediğimizde Arapça’daki ‘’cnn’’ köküken geldiğini görüyoruz. ‘’Canna’’ kelimesi, gizledi, sakladı anlamına gelir. ‘’Cinn’’ kelimesi ise, bizim de aşina olduğumuz ‘’bir tür görünmez varlık’’ ve aynı zamanda ‘’gece karanlığı’’ demektir. Kelimenin kökeninden de anlayabileceğimiz gibi ‘’cin’’ asıl olarak ‘’bilinmeyen’’, ‘’gizli’’ anlamını karşılamaktadır. Kur’an’da veya İslam çevresinde kabul görmüş hadislerde de cinlerin görünüşüne dair, Türkiye’de kafalarda oluşmuş cin görüntüsüne özdeş bir bilgiye rastlanmamaktadır. (Ters ayaklı, çok kısa boylu, çok hızlı hareket eden, kırmızı gözlü, uzun kulaklı, vb.)

T

ahmin edebileceğiniz gibi, Türkiye’deki bu cin tasvirleri İslam öncesi Türk inançlarına dayanmaktadır. Türkler İslam öncesinde varlığına inandıkları çeşitli yaratıklarda bulunan özellikler İslam’a geçerken cinlere aktarmışlardır.

T

ürkiye’deki cin tasvirlerini etkileyen yaratıklar arasında ilk olarak ‘’Arçura’’ ya da ‘’Arçuri’’den bahsedeceğim, Arçura’ya Türk-Çuvaş mitolojisinde rastlanır. Upuzun saçları, kara bir vücudu, kızıl gözleriyle tasvir edilir. Rahatsız edilmekten hoşlanmaz ve kurbanlarını gıdıklayarak öldürdüğüne dair inanışlar da vardır. Bir çeşit orman cinidir. Ortodoks Hıristiyan bir Türk halkı olan Çuvaşlarda ‘’Arçura’’nın varlığına dair inanç bugün değişime uğramış bir biçimde de olsa kendisini göstermeye devam etmektedir. Hıristiyanlıktan sonra Arçura kötü ruh olarak kabul edilmeye başlanmıştır. ürkiye’de ‘’cin’’ anlayışında görülen değişimin bir benzeri Çuvaşistan’da ‘’Arçura’’ inanışında ortaya çıkmaktadır.

T T

ürkiye’deki cin inanışına dair önemli bir noktada cinlerin kılık değiştirebiliyor olmasıdır. Hatta bu durumu son zamanlarda çekilen sinema filmlerinin bazılarında görmekteyiz. Sinemada cin öğesi bu kadar kullanılmaya başlanmadan önce de anlatılan cin hikayelerinde ‘’annesi/babası/ kardeşi/teyzesi kılığında görünmüş ama aslında cinmiş’’ şeklindeki cümlelere çok fazla rastlanırdı. İslam dünyasında tartışmalı olan bu inanış, Türklerde ise toplumda büyük kabul görmektedir. Cinlerdeki bu özellik de, Elazığ-Fırat nehri çevresinde yaşadığına inanılan ‘’Hırtık’’ isimli 17


varlıkla örtüşür. Hırtık, ayakları ters, bedeninin üst kısmı insan alt tarafı hayvan, vücudu kıllarla kaplı bir su cinidir. ‘’Hırtık’’, İslamiyet öncesi Türk mitolojisinde suyun akışına hükmedebilecek kadar güçlü olan ‘’Arank’’ denen varlıkların bugün belli yörelerde hala varlığına inanılan bir formudur.

B

ilimsel ismi ‘’uyku felci’’ olan durum da Türklerde kötücül ruhlarla-cinlerle yakından ilişkilendirilir ve ‘’karabasan’’ olarak anılır. Karabasan inancınının Türklere büyük oranda Asur mitolojisinden geçtiği düşünülmektedir. Rüyada insanları korkutan, tepelerine bindiği söylenen varlığa ‘’karakura’’ denmiştir. Asur mitolojisinden geldiğinin düşünülmesinin nedeni, Asurlar’da varlığına inanılan ‘’Kamos’’ ile neredeyse aynı özelliklere sahip olmasıdır.

İ

slam öncesi Türk inancının bugün neredeyse her Türk yapımı korku filminde gördüğümüz cin tasvirine etkisini bu şekilde özetleyebiliriz. Fakat, tahmin edebileceğiniz gibi bu geçiş bir anda oluşan bir durum değil, bir süreç. Cin ve büyü konularına Osmanlı’da da rastlıyoruz. Cin ve büyü temalı en önemli yapı Uzun Firdevsi tarafından XV. Yüzyıl’da yazılmış Davetname isimli kitap. Kitap Boğaizçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden Fatma Büyükkarcı tarafından transkribe edilmiştir. Davetname’yi incelediğimizde, çeşitli büyüler ve tılsımları kullanarak doğaüstü varlıklarla iletişime geçmenin, onları çağırmanın yollarının anlatıldığını görüyoruz. Kitapta karşımıza çıkacak örnekler arasında, kadınları muhabbet ile ram etmek isteyen erkeklere yardımcı olan bir müvekkel melek, çocukların sancıları, ağrıları tuttuğunda onların şifa bulmasını sağlayan Hinan ismindeki varlıklar olsa da, günlük işlerden daha uzak hedefler için de tılsımlar ve büyüler bulunmakta. Bunlardan biri de bir şehri, kaleyi fethetmek ya da harap etmek isteyenler tarafından kullanılabilecek tılsım. Büyü, ay hedef seçilen

18

şehirde görünür durumdayken tılsımın yazılı olduğu kağıdın şehrin hamamlarının su yoluna bırakılmasıyla işler duruma geliyor. Karşımıza çıkan bir diğer ilginç büyüyse, kuşçular için hazırlanmış izlenimi vermekte. Aktalin ismi verilen kuşu, tılsım için kullanılacak kağıda çizip üzerinde taşıyan kişinin karşısına gün içinde bol bol kuş geldiğine inanılıyor. Eğer, kağıdı üzerinde taşımak yerine güvercin kümesi eşiğine gömmek tercih edilirse güvercin sayısı sürekli artıyor.

O

smanlı döneminden karşımıza büyü ile ilgili çıkacak verilerin bir kısmı da, içinde sık sık rastlanılan abartılı anlatımlara rağmen, yazıldığı döneme dair, ülkenin çok çeşitli bölgelerinden bilgiler vermesiyle önemli bir eser olma özelliğini hala korumakta olan. Evliya Çelebi Seyahatname’si. Evliya Çelebi, Seyahatname’de ilginç bir cadı hikayesinden bahsediyor. Küçük bir Çerkez yerleşim yeri olan Pedsi isimli köyde, gökyüzünde cadıların savaş tutuştuğunu anlatıyor. Evliya Çelebi şaşırmış ve korkmuş biçimde bu olayın anlamını çevresindekilere sorunca ‘’vallahi yılda bir defa böyle karakoncolos gecesi olur, Çerkez oburları (cadıları) ile Abaza oburları göklere uçup ceng-i azim eder, vuruşurlar” cevabını alır. Türk ve Bulgar mitolojisinde de rastlanılan Karakancolos korkunç bir görünteye sahip ve kara renktedir. Korkunç görüntüsünün aksine insanlara pek fazla zararı dokunmaz fakat çocukları korkutmak için kullanılır. Bu hikayede, Çerkez kültüründe Karakancolos adlı varlığa Türk-Bulgar mitolojisinden daha farklı, biraz daha Avrupa’daki ‘’cadı’’ formuna yakın bir rol biçildiğine şahit oluyoruz.

Y

ine Evliya Çelebi’nin anlatımlarına göre, Hatukay Çerkez diyarında karşısına çıkan cadılar, bizim vampirlerden alışık olduğumuz bir özelliğe de sahip. Tahmin edebileceğiniz gibi, kan içiyorlar. Cadıların kavgaya tutuştuğu geceler olan bu Karakoncolos gecelerinde ortaya çıkan diğer cadılar insanların kanını içer. Anlatıya göre, eğer cadının kanını içtiği kişinin kimsesi yoksa, kişi hemen


ölür. Eğer akrabaları varsa, akrabalarıyla birlikte bir cadıcı hoca bulunur ve cadının çıktığı mezar tespit edilmeye çalışılır. Toprağı eşilmiş bir mezar bulunursa, mezar açılır. Eğer mezarın içindeki mevta cadıysa, insanın kanı içtiği için gözleri kan çanağı gibi kıpkırmızı olmuştur ve pörtlek denecek derecede açıktır. Bu durumda cadı, mezarından çıkarılır ve yine vampir filmlerinden aşina olduğumuz şekilde göbeğine bir kazık çakılır. Başka bir cadının ruhunun bu bedene geçmemesi için de bedeni yakılır. Bu ritüelden sonra cadı tarafından kanı emilen insan şifa bulur.

Y

ine Evliya Çelebi’nin anlatımına göre cadılar sadece ölü bedenlerle sınırlı değildir. Canlı olarak halkın arasında fark edilmeden dolaşan, kan emen cadılar da vardır. Cadılar tarafından kanı emilen insanlar arttığında, aynı ölü cadının mezarının tespit edillmesi gibi, bir cadı üstadı tarafından canlı cadı tespit edilmeye çalışılır. Sokaklarda gözlerinde kan miktarına göre cadı aranır. Cadı, cadı üstadı tarafından yakalandığında zincire vurulur, üç gün üç gece içinde cadı olduğunu itiraf eder. İtiraftan sonra, aynı ölü bedenini ele geçirmiş cadılara yapıldığı gibi onun da göbeğine bir kazık çakılır, göbeği deşildikten sonra çıkan kan hastanın suratına sürülür ve kanı cadı tarafından emilmiş hasta iyileşir. Cadının bedeni de yakılır.

ÖYKÜ| GÜNEŞ TORGAY

B

İ

slam öncesi, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti dönemindeki hikayelere baktığımızda, İslam öncesi Türk inanışlarının bugünkü inanışlara, ritüellere etkisiyle birlikte, farklı kültürler arasındaki benzerliği-etkileşimi de görüyoruz. Kökenleri Babil’den gelse de, asıl ilgi görüp insanları korkutmaya başladığı dönem Avrupa’nın Ortaçağı olan vampir hikayelerinin benzerlerini Osmanlı’da nasıl karşımıza çıktığını görüyoruz. Üzerinde durmamız gereken önemli bir nokta da, Evliya Çelebi’nin hikayelerinde, karşımıza çıkan küçük cadı avı örneklerinin Osmanlı’da büyük bir dalga halinde görülmemesi. Bunun sebebini kilisenin merkezi yapısıyla açıklayabiliriz. Özellikle Ortaçağ’da, yani kilise gücünün zirvesindeyken, merkezi yapısı sebebiyle kendisini ilgilendiren olaylara sert ve anında müdahale edebiliyordu. Bu yüzden, yok etmek istediğiniz bir düşmanınız hakkında ‘’cadı’’ suçlaması yaymaya çalışmak onu yok etmek için oldukça etkili bir yöntemdi. Fakat özellikle Osmanlı’nın kuruluş yıllarında etkili olmuş, heterodoks-senkretik İslam formunda böyle bir cadı avını sağlayacak kurum-kuruluş bulunmamış cadı avları yaşanmamıştır. Uzun zaman sonra okuyucuyla buluşan yazıyı bitirirken temennim cadı avlarının bugün de yaşanmamasıdır. Keyifli okumalar.

.

LANETLI ORMAN

ir gün iki kız ve üç erkek kampa gideceklermiş. Kampa gelince çadırlarını koymuşlar ve kamp yapmaya başlamışlar. Ormandan garip garip sesler gelmeye başlamış. Sonra çevre sislenmeye başlamış ve birden herkes kaybolmuş. Sislerin arasından elinde balta başında bere olan bir oduncu belirmiş. Tek bir adam kalmış diğer herkes kaybolmuş. Adam oduncuya arkadaşlarım nerede demiş. Oduncu cevap vermemiş. Adam yine sormuş. Oduncu BURDALAAAAR diye bağırmış ve baltasının sopasıyla adama vurup adamı bayıltmış. Sonra adam ayılmış bir de bakmış oduncu adamı bağlamış. Adam ipleri çözüp kaçmış. Çadır koydukları yere gitmiş ve dehşete kapılıp korkmuş ve üzülmüş. Çünkü oduncu arkadaşlarını öldürüp üstüste koymuş. Sonra adam oduncunun kırmızı pikap arabasına binip kaçmış ve arkasından siyah dumanlar çıkartmış araba. 19


ANew England Folktale YAZI| EMRE SÜZER

B

u ay ilk gösterimini 2015 Sundance Film Festivali’nde yapan The Witch filminden bahsetmek istedim. Tabii ki ben ve ekibim festivale giderek filmi izledik ve çıkışta yorumlarımızı yaptık. Son yıllarda her anlamda iyi bir korku filmi izlemek gerçekten zor. 2015 yılı bu zorlukta imdadımıza yetişip bize güzel bağımsız korku filmleri sundu. Bunların arasında en takdire şayan olan ise The Witch, filmin konusunu kısaca özetlersek 1630’lu yıllarda New England’da geçen The Witch bağlı olduğu koloniden kovulan bir çiftçi ailesinin cadılar tarafından kontrol edildiği söylenen bir ormanın kıyısındaki ücra alana yerleşmesiyle başlıyor. Filme baktığımız zaman sağlam bir Kuzey Amerika korku öyküsüyle karşı karşıya kalıyoruz. Filmin başlamasıyla birlikte ortada büyük bir emeğin olduğu çok belli oluyor, karşımızda dört yıl üzerinde çalışılmış ve işledikleri konuyla ilgili derin bir araştırılma yapılmış bir film var. Diyalogların dönemin gerçek belgelerinden hazırlandığını görüyoruz. Bana göre filmin en büyük artıları, olayların, anlatılan zamanın ruhunu, dilini yakalaması ve gerek oyunculuk gerek kamera yönetiminin çok üst seviyede olması. Bunun yanında filmin doğaüstü bir korku filmine göre, atmosferin gerçekçiliğini bize oldukça iyi hissettirmesi, kullanılan silahtan yapılan eve, ahıra kadar basitliği20

ni koruması yine filmin güçlü yönlerini oluşturuyor. Film bunun yanında güzel bir fikirle ortaya çıkıyor; yeni bir dünya, yeni bir dünyaya yerleşim, o yeni dünyanın yabancılaşması. Film bunları yaparken aynı zamanda hikayesiyle korkutan bir eser ortaya çıkarınca gerçekçiliğin payı filmde bu kadar önemli bir noktaya yükseliyor. Gidilen yeni bir dünya, inançlar arasında çarpışma, doğaya karşı ve yeni bir dünyaya karşı mücadele bunun yanında geleneklerini ve inançları korumak... Film, bu yoldan gelenek inanç ve aile konusunda eleştirilerini güzel yönlere çekip anlatabiliyor. Belki de bu konuların tartışılmaya açılması için film bir çatışmayla; dini görüş farklılıkları yüzünden kovulan bir aileyle başlıyor ve kavramları sorgulatan konuma geliyor günahları ve günahkar doğmayı, şehveti yalanı hırsızlığı kıskançlığı seyircinin yüzüne vuruyor. Bu eleştirileri bir aile ve onun iki yüzlü üyelerinden anlatması filmi daha iyi bir konuma getiriyor. Bütün bu eleştirilere rağmen dışarıdaki düşmanı ise göz ardı etmeyip uyarılarını sürdürüyor Özetlersek film benim için kadının değişimini anlatan gelenekten ayrılıp ötekiye yaklaştıran ve bunu din ve aile üzerinden anlatan bir korku filmi. kesinlikle vakit ayrılıp izlenilmeye ve üzerinde düşünülmeye değer buldum görüşmek üzere


YAZI| ESRA GEDİK

B

ÖLÜ SESLERİ

ir gece vakti miydi, bir kulübenin gölgesi miydi bilmiyorum. Devranın orta yerinde, bir süre beklemiştim. Dikenli bir zamanı iyice giyinip, kendime bir yer ayırmıştım. Ama bir gece vakti miydi, bir kulübenin gölgesi miydi bilmiyorum. Bazı misaller vermekte hesap yapıyorum fakat her şey çok açık seçik değildi. Bulanık sular gibiydi. Çok uzun bir gün gibiydi, çok kısa bir gün gibiydi. Bir evsizin gözlerindeki endişe gibiydi. Endişe işte o zaman bir duyu gibiydi, bir organ gibiydi. Sonra penceremin önünden ölüler geçmiş gibiydi. Birkaç kişinin sesini duydum. Bir asır süren bu bilinçte, ölü sesleri olduğunu hazmetmiş ve bu rüyayı yerinde tetkik etmiştim. Otoriter ve aynı zamanda liberal sembolik değer taşıyan bu trajik ölü sesleri, irtifa kaybederse, kendimi inkâr sürecinin başlangıcında bulabilirdim. htiyatlı konuşayım. Yaşamın, süreçle bir ilintisi var. Zafiyetle iç içe, dehşetli bir tecrübeyi idrak

İ

ediyorum. Boş vermişliğin imkânı yok. Meselenin ehemmiyeti ortada. Bu heyecanı bir tarafa dizginleyerek, ölü seslerini ziyadesiyle hissedeceğim. İnsanların bu hadiseyi bir bilinç olarak algılaması, sema ve kâinatta bir ruh gibi dolaşması gerektiği kanaatindeyim. Yeni bir usul ortaya koymuş gibi değil, tehlikeyi teğet geçerek, rehavetten kurtulma çabasındayım. İnsaflı olmam lazım. Aksi halde, ölülerin alasına ihanet etmiş olurum. Devletin çıkarlarına ters düşen ölülere. Tevbe-i istiğfar etmek gerek. İtibari çoğunlukta ölü sesinin ardından, vicdan-ı muhakeme ve muhasebe izahtan varestedir. erekli normlar manzumesi, modern değerleri hazmetmelidir ve bilinmeli ki, zorluk, süreç içerir. Umuyorum ve bekliyorum. Toplumun belli bir kısmının hezimeti ve itibari konuşuyorum. ’’Zulüm ile abad olmaz.’’ Umutlar, yol haritamız olsun.

G

21


“YÜKSEK ÖKÇELER”DE

IDEOLOJININ GÖRÜNÜRLÜĞÜ

YAZI| MEHMET ŞAMİL DAYANÇ

K

ökleri Marx ve Engels’e dayandırılabilecek Plehanov’la birlikte kuram hâline bürünmeye başlayan Marksist estetik uzun süre yansıtma kavramından hareketle tarihsel materyalizmin akışı içinde hangi konumda olunduğu belirlemeye çalışır. Edebiyata bir yansıtma olarak değil de üretim olarak bakılması edebiyata yaklaşımı da değiştirir. Edebiyat yansıtıcı bir ayna olmaktan ziyâde bir üretimdir; bu üretim de ideolojiyi görünür kıldırır (Moran 60). 60’larda özellikle Althusser’in ideoloji kavramına yaklaşımı Marksist eleştirinin temel kavramlarından olan alt yapı- üst yapı arasındaki ilişkiye farklı bir bakış açısı sunar. Murat Belge’nin aktardığı üzere ideoloji, klasik Marksist anlayışta olduğu gibi alt yapının yani ekonomik ilişkilerin bir uzantısı değil –son kertede ekonomik pratikle belirlenmekle birlikte- kendi özerk belirleyicisi olan maddî bir pratiktir (9). İdeoloji de bir bakıma maddîdir; Althusser’in deyimiyle DİA [Devletin İdeolojik Aygıtları] ideolojiye tümüyle öncelik vererek işlerler (37). DİA’lar Althusser’in deyimiyle aileler, kiliseler, siyasal partiler, bankaların, tüccarların güçlü loncaları (40) olarak örneklendirilirler. Bu kurumlar aracılığıyla 22

ideoloji yeniden üretilir, bu “hayalî” ilişkileri toplum doğal ve zorunlu olarak görür. Bu noktada edebiyat ideolojiden farklıdır; Berna Moran bu durumu, “edebiyat var olanı yansıtmakla kalmaz aynı zaman onu dışarıdan göstererek görünürlük kazandırır. Edebiyatı yansıtıcı bir ideoloji olarak görmek yanlıştır; edebiyat bir üretimdir ve ürettiği de ‘dönüştürülmüş’, görünürlük kazanmış ve dolayısıyla kendini ele vermiş ideolojidir” (60) şeklinde yorumlar. Bu noktadan hareketle Ömer Seyfettin’in “Yüksek Ökçeler” (1919) hikâyesi, edebiyatın sağladığı “görünür kılma” yahut “dönüştürülmüş gerçeklik” kavramlarından hareketle Hatice Hanım’ın erken yaşta evlendirilmesi ve ökçeli ayakkabı-iktidar ilişkisi bağlamında incelenecektir. Yüksek Ökçeler” pek genç yaşta dul kalmış zengin bir “hanımcağız” (Hatice Hanım) ile bu hanımın hizmetçisi (Eleni), evlatlığı (Gülter) ve aşçısı (Mehmet) arasındaki ilişkiye odaklanan bir hikâyedir. Hatice Hanım on üç yaşındayken atmış yaşında biriyle evlendiğinden ötürü “izdivaç” denen şeyden nefret eder. Hatice Hanım’ın zihnindeki erkek tasavvuru romatizma, balgam, pamuk, tertürdiyot gibi “heyula”lardan bağımsız


düşünülemez. Bu noktada “söylenmemişlerin gerekliliği” olarak Hatice Hanım’ın genç yaşta evliliği üzerinde durulması gerekir. On üç yaşında bir kızın atmış yaşında bir adamla evlenmesi, bu kızın özgür iradesini ne derece kullandığı, zihinsel olgunluğunu tamamlayıp tamamlamadığı sorunsalını akla getirir. Bununla birlikte özgür irade ile zihinsel olgunluk kavramlarını birbirinden bağımsız olarak düşünmemek gerekir. Hikâyede belirtildiği üzere Hatice Hanım’ın bu evlilikten sonra “izdivaç” denen şeyden de nefret ettiğinin altı çizilmelidir. Evlilikten sonra “izdivaç”tan nefret etme durumu, ya Hatice Hanım’ın zihinsel olgunluğa ulaş(a)madan yanlış bir karar verdiğini ya da özgür iradesini kullanamadığı yorumunu da olası kılar. Hatice Hanım’ın erken yaşta dul kalma durumu yaşadığı köşkte iktidarı elinde bulundurmasını da beraberinde getirir. Eleni, Gülter ve Mehmet üstünde iktidar kurarak kendini gerçekleştirir. Bu noktada ökçe, muktedir olmanın, üstten bakmanın bir metaforu olarak düşünülebilir. Yüksek ökçelerin takırtısı, Hatice Hanım’ın çalışanlarını istediği gibi görmesini sağlarken çalışanlar da bu sayede hanımlarının makbul tanımına (temizlik ve namuslu olma) uyuyormuş gibi görünürler. Hatice Hanım’ın kullandığı ökçeler bir süre sonra baş dönmesine sebep olunca Hatice Hanım doktorun tavsiyesiyle yünden bir terlik giyer; fakat bu durum iktidarının sarsılmasına neden olur. Eskiden yüksek ökçelerin takırtısından hanımlarının çıkardığı sesi duyabilen çalışanlar, hanımlarının yünden terlik giymesiyle birlikte bu avantajlarını yitirirler ve hanımlarına “uygunsuz” bir şekilde yakalanırlar. Hatice Hanım bu durumun iktidarının sarsılmasıyla sonuçlandığını görünce tekrar ökçeli ayakkabılarını giymeye başlar. Ökçe bu noktada herkesi “gerçek” konumuna geri döndürür. Sınıfsal farklılıkları belirginleştiren ökçe metaforu muktedirin de çalışanın da eleştirisini yapmaya imkân sağlar. Ne muktedir iktidar sağlayabilmekte ne de çalışan görevini yerine getirmektedir. Ortada sınıfsal farklılık olmakla birlikte bu mevcut sınıflar görevini yerine getirememektedir. Bununla birlikte yalan söyleyen ve “ahlaksız”lığa düşen tarafın

evin çalışanları olduğu düşünüldüğünde eleştirinin büyük kısmının çalışanlara yapıldığını söylemek daha doğru olacaktır. Hatice Hanım’ın eleştirildiği nokta muktedir olma durumunu hakkıyla yerine getirememekken, çalışanlar bir iktidarın olmadığı, nispeten “özgür” bir ortamda aykırılıklarıyla var olurlar. İktidarın görünür olmaması bir kaos ortamına neden olur. Hikâyenin 1919’da, yani savaş yıllarında, iktidarın ve halkın görevini yerine getiremediği (örneğin millî mücadeleye karşı çıkanların olması) yıllarda yayımlandığı göz önünde bulundurulduğunda, ökçeli ayakkabının yeniden giyilmesi iktidarı zâhiren de olsa yeniden ele geçirme isteğinin metaforu olarak düşünülebilir. Metinden hareketle iktidar-ökçeli ayakkabı arasında bir analoji yapılacak olunursa her ne kadar ökçeli ayakkabı giyildiğinde -yani başta bir iktidar varken- halk kendisi gibi davranmayıp muktedire karşı “mış gibi” yapsa da, bir iktidarsızlık durumundan daha düzenli yahut yaşanabilir bir ortam olduğu sonucuna varılacaktır. Bu noktada geçmiş dönem iktidarlarının da görevlerini tam olarak yerine getiremediği fakat içinde bulunulan zor şartlardan ötürü iktidarsızlıktansa görevini tam olarak yerine getiremeyen bir iktidarın dahi daha iyi olacağı sonucuna varılabilir. agleton’ın belirttiği üzere “eleştirinin işlevi metnin tamamlanmamışlığı içine yerleşerek metni teorize etmek, metnin kimliğinin asıl ilkesini meydana getiren bu ‘söylenmemişlerin’in ideolojik gerekliliğini açıklamaktır” (aktaran Moran 63). Bu yazıda da Hatice Hanım’ın erken yaşta evlenme durumu, çalışanlarıyla arasındaki ilişkisi, ökçenin sağladığı “iktidar” başlıkları görünmeyeni görünür kıldırması bakımından hikâyede önemli işlevlere sahiptir. Hatice Hanım’ın erken yaşta evlenmesi –yahut evlendirilmesi mi?- ataerkil zihniyetin etkinliğini gözler önüne sererken, ökçeli ayakkabı aracılığıyla çalışanlarıyla kurduğu ilişki üzerinden iktidarsız kalmaktansa pek de mahir olmayan bir iktidarın varlığının kabul edilmesi durumu hikâyeden hareketle ulaşılabilecek sonuçlardandır.

E

Kaynakça Belge, Murat. “Önsöz”. İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları. İstanbul: İletişim Yayınları, 2000. Louis, Althusser. İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları. İstanbul: İletişim Yayınları, 2000. Moran, Berna. Edebiyat Kuramları ve Eleştiri. İstanbul: Cem Yayınevi, 1994. 23


istas yon insan ları

YAZI| SALİHA BİÇER

İ

stasyonlar çoğu insanda ipil ipil bir keder uyandırır keza benim içinde öyle.Yaşamın koşuş“Şurada bir sandalyenin üzerinde gırtlağıma kadar kendi yaşamıma gömülmüş oturuyor ve hiçbir şeye turmasından sıkıldığımda ayaklarımın beni o doğrultuda götürdüğünü fark ediyorum kimi zaman. inanmıyorum”… Sanki orada küflenmiş bir elem kokusu sinmiş aroluşçuluk felsefesinin en büyük temsilcisi yolcuların elbiselerine. Kendi yaşamına gömülmüş olarak kabul edilen, Jean Paul Sartre’nin bu olan insanların yorgunluğu yavaş yavaş sirayet etsatırları oluşturmasına sebep olan olgular meye başlar bana . Bir fırsat bulup sıyrıldığım o elbette ki tartışılır. Aradan bir asırdan fazla zaman duygu bambaşka bir boyut kazanır o an benligeçmesine rağmen, içinde bulunduğumuz yüzyılda ğimde. Kavuşan çiftler sarılırken bana da dokunur insanoğlu hala Sartre’nin dediği gibi kendi ya- sanki , yada uzun yolculuktan sonra her hangi bir şamına gömülmüş durumda. Akıllara durgunluk karşılayanı olmayan teyzenin hüznü bir parça verecek keşif ve icatların yanında, insan bir yer etmiştir mutlaka göğüs kafesime… ömüldüğün yerden çık ve bedenini en yakın muamma olmaktan kurtulamaz halde. Her şeyin istasyon noktasına taşı, birçok yeri seyrekaşifi olabiliyor fakat kendini keşfetmekten aciz debileceğin bir koltuğa otur. “Bittiği sanılan yerde kalıyor çoğu zaman. endi yaşamımıza gömüldüğümüzü hissettiği- başlayan hikayeler vardır. El sıkışıp ayrılınan yerde miz ve bir fırsatını bulup o duygudan sıyrılma- öyle bir deprem olur ki bazen, fark edebilen heryı başardığımız bir an, gidecek bir yerimiz olmasa kesin kalbini ve ruhunu sarsar. Ve ne acıdır ki, da yahut bir beklediğimiz , günün en yoğun saat- bunu oracıkta kalakalan, gidenin arkasından bakıp, lerinde oturun boş bir istasyon koltuğuna. Orada ağlamak ya da bir sigara daha yakmak dışında hiçotururken mekanın içinde mekanı , tekrar eden bir seçeneği olmayan o zavallı mağrur mağluptan ve sanki hiç akmıyormuş gibi geçen zamanı, farklı başka kimse bilmez…” Ali Lidar’ın kimse bilmez bedenlere bürünmüş ama aynı eylemleri gerçek- diye nitelendirdiği duygulara git ve ortak ol. leştiren kişilerin olduğunu görmen çok uzun sür- İstasyonun en izbe köşesine çekilmiş ve ağlamamez dikkatli olursan eğer. Zamanın çığırtkanları mak için bir sigara daha yakmayı seçmiş kişinin gibi sürekli tekrar eden anonslar, elinde kendinden ateşiyle yak sigaranı. Ve unutma ki gidende terk eder büyük bavulu ile vagonuna yetişmeye çalışan ka- kalan da... Fark edersin ki gitmek de kalmak da birdir dınlar , gelen yolcusunu karşılamak için telaşla orada. Bedenini ve ruhunu tatmin ettiysen şimdi gitve heyecanla bekleyen adamlar günü her anında me zamanı…Bülent Ortaçgil’den İstasyon İnsanları’nı dinleyerek kalabalığın içinden sıyrılma zamanı…. mevcuttur orada. 24

V

G

K


YAŞAMIN AMACI ÜZERINE CANLILIK DENEN FENOMENE UFAK BİR BAKIŞ

YAZI| EFE NİĞDELİOĞLU

E

vrende en ilginç fenomen canlılıktır, canlılık hem evrene içkindir hem de evreni, gözlemlenebilir ve anlaşılabilir kılmıştır. Metafizik olgulardan kaçınmak adına, canlılığı pozitivist bir yaklaşım ile inceleyeceğim. Önce kısaca bir canlı tanımı yapalım, yazımın devamında canlıdan biyosistem diye söz edeceğim. Biyosistem dediğimiz şey atomların organize olmuş halidir, tabii ki bir taşın atomları da organize haldedir ama biyosistemlerdeki organizasyon, atomların; oluşturduğu biyosistemin bütünlüğünü korumak adına sanki bir bilinci varmış gibi davranmasıdır. 1- Termodinamiğin bize söylediklerine bakarsak sadece biyosistemler değil her türlü madde sönümlenecektir, tabii biyosistemler biyolojik olmayan sistemlere göre çok daha hızlı sönümlenir. Örneğin; bir insan ömrü ile bir yıldızın ömrünü veya bir taşın ömrünü kıyaslayacak olursak aradaki farkı görürüz. Temel sorulardan bir tanesi şudur; biyosistemler neden bu kadar hızlı sönümlenir ? Bu soruyu, fizik dahilinde uzun uzadıya düşünebiliriz ama konumuz bu değil. iğer bir soru ise; Biyosistemlerin bir amacı var mıdır? Maddeye bir amaç atamak, bizi tanrı fikrine götürebilir ama tanrı ile şimdilik bir işimiz yok. Hepimizin gözlemlediği üzere tüm biyosistemler, biyosistem olma özelliğini korumaya çalışır; yani canlı kalmaya çalışır. Bazı tek hücreliler, geliştirdikleri 2- Konjugasyon denen muhteşem bir üreme tekniği ile genlerini birbirleriyle paylaşarak dış tehditlere karşı bağışıklık geliştirebilirler. Biyosistemin bütünlüğünü tehlikeye sokan çevre koşullarında, bazı bakterilerin 3- Endospor formuna geçerek milyonlarca yıl yaşayabilmesi,

D

biyosistemlerin yaşamda kalmak adına geliştirdikleri tekniklerden en ilgi çekici olanlarından birisidir. Daha kompleks yapıları ele alacak olursak, örneğin; Animalia (hayvanlar) alemine gidelim. Bu kümedeki canlılarında geliştirmiş ve geliştirmekte oldukları vücut yapıları, varsa tüylerinin renkleri vs. hepsi üremeye, kendini savunmaya, besin bulmaya ve az enerji harcamaya yatkın olacak şekildedir. Biyosistemler, bu yönde kendilerini optime etmeye çalışarak evrimleşirler. Tabii bu iddia Lamarckçı evrim kuramına atıf yapıyormuşum gibi algılanabilir, nitekim Lamarck’ın bazı noktalarda yanıldığı deneylerle gösterilmiştir. Evrim hakkındaki kuramları da ayrıntılı düşünebiliriz ama konumuzun dışında çıkmış oluruz. Son olarak, primatları da ele aldığımızda, kolayca onların da fizyolojik ve psikolojik durumlarını üreme, kendini savunma, besin bulma, az enerji harcamaya yatkın olacak şekilde geliştirmeye çalıştıklarını görebiliriz. Tüm bu amaçları, bir tek kelimeye indirgeyelim buna da ‘’Yaşamda kalmaya çalışmak’’ diyelim. Yaşamda kalmaya çalışmak: Üreme, kendini savunma, besin bulma, az enerji harcamaya yatkın olma gibi bütün amaçları barındıran bir kümedir. Öyleyse her canlının amacı için, yaşamda kalmaya çalışmaktır diyebiliriz.Böylelikle görüldüğü üzere: yaşamın amacı yaşamda kalmaktır her canlı yaşamını sürdürebilmeye çalışır her şey bu uğurda anlam bulur. Demem o ki yaşamaya devam, onurlu bir şekilde mücadele ederek yaşamaya devam, doğa hem var olmamızın sebebi, hem de düşmanımız. Hem doğa için, hem de doğaya inat yaşamaya devam. (1) https://tr.wikipedia.org/wiki/Entropi (2) https://tr.wikipedia.org/wiki/Bakteriyel_konjugasyon (3) https://tr.wikipedia.org/wiki/Endospor

25


GÖRSEL| AYSUN AKTUNA

HERKEZ PASTANESİ ÖYKÜ| MESUT ‘PROOFHEAD’ ÇİFTÇİ ENDER ÇOBANOĞLU

B

ir yıldan biraz fazla zamandır bu sokakta oturuyorum. Şehrin bu kısmı, nispeten daha sakindir. Burada insanları, akşamları kapı önlerinde otururken, bir camdan diğerine laf atarken görebilirsiniz. Önceki akşam kavga eden iki komşu, ertesi sabah kol kola semt pazarına gider. Sadece benim oturduğum sokakta değil, tüm mahallede insanlar birbirini tanır, yüzler hep aşinadır. Kapı önünde oturup, gelip geçtiğinizde sizi tepeden tırnağa süzen, elinizdeki torbaların içindekileri dahi görmeye çalışan teyzeleri saymazsak, burada oturmaktan keyif alacağınızı bile söyleyebilirim. Buraya taşındığım ilk sabah henüz kolileri açmadığımdan, simit çay peynir kahvaltısı yapmak istedi canım. Sokağın hemen köşesindeki pastaneye, Herkez Pastanesi’ne gittim. Koskoca tabela yaptırıyorsun ve dükkânının adını yanlış yazdırıyorsun be adam! Neyse, içeriye girdim, 26

asık suratlı pastaneciye “Simit alabilir miyim?” diye sordum. Adam tiksinmiş gibi yüzüme baktı, “Simit yok” dedi. Adamın bu tuhaf tavrını görünce ısrar ettim: “Nereden alabilirim peki?” Adam bu sefer öfkeyle yineledi: “Simit yok!” O günden sonra bu asık suratlı pastacıyı göz hapsine aldım. Gelip geçerken çaktırmadan bakıyordum. O, benim ona baktığımı fark etmiyordu ama ben yavaş yavaş bunu bir takıntı haline getirmiştim. Artık dükkânın içini bile ezbere biliyordum. Hangi rafta hangi pasta var gözü kapalı söyleyebilirdim. Giderek garipleşen durum da buydu zaten. Bir senedir, pastanenin rafındaki hiçbir şeyin yeri ya da sayısı değişmemişti. Dükkâna pek fazla müşteri uğradığını da görmüyordum zaten. Günler böyle gelip geçerken bir gece, kaldığım evin arkasındaki apartmanda büyük bir gürültü koptu. Ben en üst dairede oturuyordum. Gecenin bir köründe karşı apartmandan bağırış


çağırış sesleri yükselince, meraklı komşularla birlikte ben de pencereye yöneldim. Ancak diğer dairelerin hepsi daha alt katlarda kaldığından, bağrışmalardan başka bir şey duymuyor ve görmüyorlardı. Ancak ben, gözlerim fal taşı gibi açık olduğu halde, pencerenin kenarından karşı daireyi izliyordum. Yarı çıplak bir kadın, elinde kemerle biri adama vurmaya çalışıyordu. Kadının çıplak vücudunda da kemer izleri belli belirsiz görünüyordu. Anlaşılan bu kavga birden bire yön değiştirmiş, kemer kadının eline geçmişti. Arkası dönük adam yüzünü korumaya çalışırken kadın bir hışımla kemeri savurdu. Ancak geri dönen kemer tokası çıplak vücuduna çarpınca bir çığlık attı. İşte bu esnada adam kadını saçından yakalayıverdi. Ancak kadının saçları peruk olmalıydı ki saçlar adamın elinde kaldı. Kadın can havliyle ağlamaya başladı. Pencerenin kenarında donakalmıştım. İşte, Herkez Pastanesi’nin asık suratlı pastacısı karşı apartmanda kimseye aldırmadan, kadını dövüyordu. Adam bir ara kafasını kaldıracak gibi oldu, hemen perdeyi kapattım ve ne yapacağımı bilmez halde içeri odaya geçtim. Bir süre bekledikten sonra polisi aradım. Bulunduğum binanın karşısında birilerinin şiddet uyguladığını söyledim. Telefonu kapatıp beklemeye başladım. Mahalle karakolu beş dakika mesafedeydi. Çok önceleri bir kavgaya karıştığımda, burada nezarette kalmıştım, oradan biliyordum. Gerçekten de beş dakika sonra, karşı apartmanın önünde bir polis aracı durdu. Beyaz Doblo’dan iki memur indi. Sivil giyimlilerdi. Üst kata çıkmış olmalıydılar ki bir anda karşı dairede sesler kesildi. Işıklar söndü. O gece başka bir olay olmadı. Ertesi sabah işe gittim. Akşam gelirken yine alışkanlıkla Herkez Pastanesi’ne baktım güneş gözlüklerimin altından, çaktırmadan. Suratsız herif içeride oturuyordu. Sanki dün gece o kadını çırılçıplak soyup döven o değildi. Oydu. Gözlerimle görmüştüm. Derken bir şey dikkatimi çekti: Birkaç aydır boş olan bitişikteki dükkânda bir çalışma, bir temizlik almış başını gidiyordu. İçimden “Buraya da bunun gibi biri taşınırsa, artık tadından yenmez olurlar” diye geçirdim. Caddeyi dönüp sokağa saptım. Buradan, oturduğum evin balkonu görünüyordu. Ancak evimin balkonundan ziyade, karşı apartmandaki daire-

nin gazeteyle kapatılmış penceresindeki “Kiralık” ilanına bakıyordum. “Ne çabuk!”, dedim. Daha dün gece kavga oldu, siz ne ara evi boşalttınız da, kiraya çıkardınız? Hafta sonunu ailemin yanında geçirdikten sonra sokağıma dönmek bana çok iyi gelmişti doğrusu. Sabah uyanıp işe giderken Herkez Pastanesi’nin yanındaki dükkânın camında asılı şirin tabelayı gördüm: “ÇELEN BUTİK”. Mahallede hep bakkal, hep manav sıkılmıştım. Butik de olsun bari dedim ve gülümsedim. Ancak o akşam o dükkânın önünden geçerken göreceğim şeyin beni nasıl sarsacağını bilmiyordum. İş yerinde tüm günü, raflardaki eski ansiklopedileri taşıyarak tamamladıktan sonra ayaklarımı sürüye sürüye eve yollandım. Herkez Pastanesi’ne birkaç adım kala, yandaki yeni açılan dükkândan, neredeyse benim boyumda, simsiyah saçlı, beyaz tenli bir kadın çıktı. Yüzünü gördüğümde terlediğimi hissettim. Elindeki birkaç kutuyu kapının kenarına bırakırken bakışlarını benim geldiğim yöne çevirdi. Güneş gözlüğüm olmasa, gözlerine kilitlenmiş halde ona bakarak yürümeye çalıştığımı anlardı. Hiç bozuntuya vermedim ve yoluma devam ettim. O akşamı bir başıma, hayaller kurarak geçirdim. Kimdi? Müşteri miydi? Çalışan mıydı? Tesadüf müydü? Yoksa hep görecek miydim artık? Ertesi sabah işe gittim ve akşam mesai bitimini dört gözle beklemeye başladım. Planımı yapmıştım. Yeni açılmış o butiğe gidecek, bir şeylere bakınacak, içeride mi diye gözleyecektim. Yoksa kim olduğunu soracaktım. Ama eğer oradaysa? Elim ayağıma dolaşmayacak mıydı o zaman? Yürümedim, koşar adım gittim. Butiğe yaklaşınca üstüme başıma bir çeki düzen verip girdim içeriye. Bu dükkân biraz daha genişti ve arkaya doğru uzanıyordu. Vitrinde ve raflarda birbirinden renkli kazaklar, eldivenler, şallar, ceketler, pantolonlar, adına ne denildiğini bilmediğim o kısacık montlar, bir köşede şirin mi şirin oyuncak figürler… Bir erkek buradan ne alabilirdi ki? Yanıma şişmanca bir kız yaklaştı ve “Hoş geldiniz” dedi. “Ne bakmıştınız?’’ İçimden bir anda “Ben dün gördüğüm o güzel kadına bakmıştım” demek geldi. Ama tuttum kendimi. Ne diyeceğimi de bilemedim. Aklıma bir anda 27


yüzlerce, binlerce sözcük hücum etti. “Şömiz” diyebildim. Şişman kız “Efendim?” diye şaşalayınca tekrar ettim “Şömiz”. Kız “Bir saniye bekler misiniz?” diye sorduktan sonra cevabı beklemeden başını geriye çevirerek seslendi: “Çelen Abla bakar mısın? Bizde şömrüz var mı?” Nefesim kesildi, ellerim buz gibi oldu. Terlemeye başladım. Kızın “şömizi” “şömrüz” diye telaffuz etmesine mi güleyim, ortamla en alakasız şey olan “şömiz”in aklıma gelmesine mi güleyim? Hayır, gülemedim bile. Sadece aptalca bir sırıtma vardı yüzümde. İşte kızın “Çelen ablası” geliyordu. Dün gördüğüm o muhteşem kadın! Demek adın Çelen’miş. Çelen, dünden mi hatırladı beni ne oldu anlayamadım, yüzünde büyük bir tebessüm belirdi. Gamzeleri varmış! “Hoş geldiniz, siz bizim ilk erkek müşterimizsiniz. İki gündür ilk defa bir erkek müşterimiz oluyor!” O anda Çelen, elime ne tutuştursa hiç tereddüt etmeden alırdım. “Siz ne istemiştiniz”, diye sordu. “Ben, şey, annem için bir şal alayım”, dedim. Çelen, gülümseyerek şallar ve renkleri hakkında bir şeyler anlatmaya başladı. Dünya etrafımda dönüyordu.

28

Çelen’in gözleri kocaman kocaman oluyordu. Dudaklarının kıvrımlarında gizleniyordum herkesten ve her şeyden. Nihayet bir şal seçti ve hediye paketi yaparak bana uzattı. Kredi kartı çıktısına bir göz atıp bana uzattı. “İyi akşamlar Çelen”, diyebildim. İsmini söylediğimden olacak bir an duraksadı, gülümsedi ve bana adımla seslendi: … sana da iyi akşamlar. Eğer Çelen o kadar başımı döndürmeseydi, eğer dükkândan çıkarken Herkez Pastanesi’nin suratsız pastacısını fark edebilseydim, hayatım cehenneme dönmeyecekti.

-devamı getik.org’da-

NOT: Görselleri orijinal renkleriyle görüntüleyebilmek için kare kodu akıllı cihazınıza okutunuz.


BİR DAYIM VAR VEFALI

YAZI| BUSE KARAOĞLU

“Büyüdün diyorlar ve biraz daha aynılaşıyor her şey cüretle. “Artık yeryüzünün de bir farkı kalmaherkes. Büyümedim biliyorum. Büyüsem değişmez- mış” dedim... Başarmıştı aslında. Artık daha iyi di bir şey. “ Düşünüyordum daldığımı farketmiş anlıyordum onu. “O zaman bir hata edip aşık ol

olacak ki konuşmaya başladı.

çocuk.” dedi. Bu nasıl bir ironiydi. Hani büyümüş-

-”Hayat bazen uçurtma uçurtmak gibi hür güneşi tüm. Artık anlıyordum hani onu ? O gün dedim ki solumak gibi keyifli ve toprak kadar temiz değilmiş. yeterince büyümemişim. Belki de yeterince büyüZaten yeryüzü de toprağa aşıkmış ama gökyüzü çok müşümdür. Aşık oldum çünkü. O kadim bir bilge kirliymiş...”

edasıyla bahsetmişti aşktan, hata et demişti. Hala Sıçradım. Daldığım noktadan boş bir bakışla çekanlamıyordum. Bunun neresi hata. Tutsak kalplerin tim gözlerimi. Boş bakıyordum. Çünkü onu anlayaiçindeki bir suskunluktum ben. Suskunluğu bozan mıyordum. Giderdi köşelerde ağlardı “Hoşçakalın o çığlıksa o. Ben buna nasıl hayır diyebilirdim ? Üç anılarımı bıraktığım , mutluluğu için dövüştüğün beş adımlık voltalarda gözlerine koşmanın verdiği insanlar” derdi. Aslında çok da uzağa değil yan mutluluğa ben nasıl karşı koyabilirdim... Yanına odaya giderdi... Ağlardı. Ağladığını sakladığını dü- gittim. “Kârın neresinden dönersen hatadır?” deşünürdüm çoğu zaman. Yanına gittim. Ne olduğu- dim. Ukalaydım. Kendimi beğenmedim. Bana baknu, niye ağladığını anlamadan aslında bu kadar içli tı. İçinde boğulacağım bir cümle bekliyordum. Sadece ağlamanın ne olduğunu da bilmeden ona baktım. “bağlanma” dedi. Bu sefer ben güldüm. “Alışacaksın” Kırışıklıklarını küçük gözlerini sakallarını yeni yeni dedi... kırlaşan saçlarını inceledim. Güldü. “Ağlamadığıyla “Artık alışmış olman lazım.” dediler. Alışmadım övünen hayatlar aslında diğerlerini ölümüne ağlatanbiliyorum alışsam aynı gelmezdi renkler. Susma lardır çocuk” dedi. Ben onun cümlelerinin karşısında derdi bana. “Hüzün biraz da her hale şükretmeezim ezim ezilir soru soramazdım. Günde yüzlerce soru soran merak eden ben onu sadece dinlerdim. nin adıdır.” Üstü kapalı isyan çağrısıydı aslında bu. Aslında uzak değildik. Hatta aynı evde oturuyor Artık anlıyor gibiydim. Yanına gittim. Yan odaya sayılırdık. Ama ben bir türlü yaklaşamazdım ona. gitmesine rağmen hiçbir şey yapmadan gözleri daldığında aslında çok uzaklara gittiğini o gün öğOnun apaçık ortada olan sırları vardı... “Bir insan rendim. ”Bana neden anlatmadın?” dedim. hiçbir şey yapmadan öylece uzaklara dalıyorsa “Anlatamazdım” dedi. “Küçüktün.” “Büyüsık sık, ne düşünüyordur?” dedim. Bu cümdüm’ dedim. Ama bir hata edip büyütmedim leyi düşünmüştüm. Onun gibi anlaşılmaz içimi.’ Güldü. Ama bu sefer alaycı değildi. olmalıydı ki beni ciddiye alsın. Güldü. Aslında bu gülüşler beni rencide ediyordu. Ona ne söylesem komik gelecek sanıyordum. “Sakın bir hata edip

büyüme çocuk. Büyüyünce her şey seninle birlikte büyüyor.” dedi. Ona

kızmıştım. Büyümek istiyordum... Büyüdün dediler. Ve biraz daha aynılaştı herkes her şey. Biliyorum büyüsem değişmezdi bir şey. Büyümek istemiyordum. Artık sokağın bütün haylazlığını gizlice yapmak yoktu. Artık en yakın arkadaşımla sokağın vahşi bahçesinde buluşmak yoktu. Artık hiçbir şey yoktu... Artık renkler çok soluktu, hareketler çok yavaş, gökyüzü daha karanlıktı. ‘’Büyüdün’’ dediler. Onun köşesine gittim. Ona yıllarca kızgın kalmama rağmen büyük bir

“Bir gün anlayacaktın dedi. Bu hırçınlığımın sebebini, umursamazlığımın altında yatan asıl gerçeği, ağlayışlarımın nedenini. A’dan Z’ye kapalı defterlere nakşettiğim her şeyi öğrenecektin. Tabii sen bunları öğrendiğinde ruhumla bedenim arasında duvarlar ören acılarımda boğuluyor olacaktım. Sen de kulaç at istedim.” “Sayende artık yüzebilirim”

“Yaşa...’’ O konuşmadan sonra öğrendim büyüdüğümü. Büyümeyi. Beklentiler büyüdükçe karşılıksız çıkabilmekte. ‘Bir dedem vardı vefalı’ diyor Haydar Ergülen. Benim de bir dayım var vefalı. Keşke onu dinleyebilseydim. Büyümeseydim. “Yaşam acı bir tütün gibi genzimi yakıyor” sahiden. Ne yazık ki büyüyorum...

29


YAZI| MUSTAFA DUYMUŞ

K

endi

doğrularımla yaşamayı göze aldığım ilk günden beri bir başımaydım. Bu tercihin böyle bir sonuç doğuracağından kesinlikle haberim yoktu. Bu doğruları yaratmadan önce de kimseye ihtiyacım olduğunu düşünmez ve kendi kendime yetebildiğimi bilir bir haldeydim. İnsanın evinde bir başına yaşamasıyla ilgili bir takım pürüzlerin farkındaydım. Bunun için gerekli gördüğüm önlemlerimi de almıştım. Banyonun ıslak fayansları için her zaman evde plastik terlik bulundurmayı ve kullanmayı öğrenmiştim. Ölüm denilen ihtiyar beni ıslak bir zeminde avlayabilirdi. Bu böylesine bir ölümden korku duyduğum için değildi. Aksine ölümü Neşet Ertaş’ın ağzından ve sazından çıkma bir Kendim Ettim Kendim Buldum türküsü gibi müthiş görüyordum. Yatağımın baş ucundaki komodinin üzerinde ve banyomun, duş aldığım esnada bile en rahat ulaşabileceğim yerinde ciddi zararlar verebileceğine inandığım bıçaklar dururdu. Anahtar daima kapının üstündeydi ve zaman kazandıracağına inandığım emniyet kilidi daima kapalıydı. Buradan ne kadar paranoyak hatta hasta biri olduğum üzerinde çıkarımlar yapılabilirdi. Fakat bu düşünceden ziyade, yaşadığım hayattan aldığım ilhamlar dolayısıyla böylesine bir hal içerisinde olduğum göz önünde bulundurulmalıydı. Gri bir gökyüzünde işinden müthiş bir yorgunlukla evine döndüğünde, çıplak ayaklarla duş alan birisinin kapı çalındığında kayıp kafasını klozete vurması ardından küçük kanamalarla kapıyı açması ve evinin üç kuruşluk beyne sahip insanlar tarafından basılması ve korkutulmaya çalışılması... Böyle bir hikayeye sahip herhangi bir insan tanımadıysanız eğer tanımak üzeresiniz. Herhangi bir şeyin beni öldürmesinden korkmuyordum çünkü her şey beni öldürebilirdi. Ve eğer evde dolu bir şişem varsa yemek yemek çok da mühim bir şey değildi. Alkol karnımı doyurmaya yeterdi. Besin insanlar tarafından günde şu kadar, bu kadar tüketilmesi gerekli diye uydurulmuş en karmaşık ihtiyaçtı. Günde bir öğün insanı yaşanılan hayata karşı ayakta tutmaya yeterliydi ve alkol tüketimi de gerekli değildi bunun için. En ciddi sorun ise müziğin olmadığı günlerdi. Bu durum için elimden gelen her önlemi almayı denesem de çok başarılı olamamıştım. Çünkü şunun da farkındaydım; dört duvar içerisinde müziksiz kaldığım her an düşüncelerin beynime birer çivi gibi çakılmasını katlayıp 30

daha beter bir hal almasına sebebiyet vermişti ve bu bir 'haz' dı. Herhangi bir insanın kendine yaptığı herhangi bir kötülükten zevk alması ya da katlanılabilir bir acıyı benimsemesi gibi bir şey olarak görmüştüm bu durumu. Hayattaki hiçbir şeyin zorunluluk olduğuna inanmıyordum. En fazlası kendi küçük aklımızla yarattığımız gereklilik ya da yoksunluk hayalleriydi. Bedenin ve zihnin beslenebileceği her şey hayatta mevcuttu. Üstünü ve altını bizler yaratmıştık. Herhangi birinin herhangi bir bağımlılığı olduğuna inanmak zor gelirdi bana. Bağımlılık, zihnin oynadığı büyük ve ciddi bir oyun olarak belirirdi aklımda. İnsan yaşadığı zaman içerisindeki her şeye, geçmişte var olmuş ve hatta gelecekte var olacağına inandığı ya da arzuladığı her şeye bağımlı olabilirdi çünkü bu oyunu oynamak bize bağlıydı. Fakat bağımlılık tanrılar tarafından herkese sunulmuş bir şey değildi. Buna şu şekilde yaklaşmam sizi belki de rahatsız edecektir lakin bağımlılık bir yetenekti. Bir kadına bağımlı olan adam yetenek sahibiydi. Bir erkeğe bağımlı olan kadın yetenek sahibiydi. İhtiyaca göre ve ihtiyacı yarattığına inanılan paraya bağımlı olmak yetenek istiyordu. İnsan akla gelebilecek ya da gelemeyecek her ama her şeye bağımlı olabilirdi yeter ki yeteneği olsun. Benim kendimce kendimi avutmak için kullandığım bir cümle ise '’en azından kadın ya da insan bağımlısı değilim'’ idi. Bir canlıya duyulan bağımlılığın, bağımlılık duyan canlıya hiçbir yararı olmadığını öğrenmiştim yaşamayı denediğim hayatta. Bir canlının bir canlıya bağımlılık duyabileceğine inanabildiğim tek durum kendisine olan bağımlılığıydı. Bu maddeci olmamla alakalı değildi. Çünkü hiçbir zaman maddeci olmamıştım. Paraya ve ihtiyaca olan bağımlılık ise dünya üzerinde soyu tükensin diye arzuladığım lanetli insanlar için boşa kurduğum bir bağımlılık tanımıydı. Lakin mesele bir başınalık, yoksunluk, açlık ve umursamazlık ise cümlelerime kulak vermeseniz bile bir göz atın isterim.

Doğumumdan

itibaren hatırlayabildiğim her an başına buyruk ve kontrol edilemez biriydim. Ne zaman bir dayatma ile karşılaşsam ya onunla savaşır ya da kabullenmiş gibi görünüp içten içe ona karşı ayaklanır, ağzımı küfürlerle doldururdum. Yasaklanmış olanları arar ne pahasına olursa olsun bulur ve tadına bakardım. Bu her zaman iyi bir tat bırakmazdı ağzımda ama geceleri bu nahoş tatla perdeyi


aralayıp pürüzsüz gökyüzüne baktığımda, yaptığım şeyden dolayı katıksız bir his kaplardı içimi. Bu şekilde başlamıştı her şey. Karşıydım. Kontrolsüz ve karşı konulamaz bir şekilde her şeye karşıydım. Kendime bile. İçimden her şeyi yakıp yıkmak geçerdi ve bunu da yapardım. Kötü biriydim. Ucuz şaraplar gibi görüyordum kendimi ve tadım felaketti. İçerken insanın yüzünde anlamsız ve biçimsiz bir ifade yaratan ama içtikçe neredeyse hiçbir şeyle kıyaslanamayacak bir kafa yaşatan ucuz şaraplar gibi.

Dövüşçü

olarak doğmamdan kaynaklanıyordu her şeye karşı olmam. Aklınıza ne geliyorsa karşıydım. Karşı olmak zorundaymış gibi. Bu halime karşın insanların hikayelerini, başından geçenlerini, hüzne, mutluluğa, acıya karşı olan tutumlarını ve neredeyse her şeylerini dinlerdim; saatlerce, günlerce, aylarca. İyi hatta çok iyi bir dinleyiciydim. Bunu neden yaptığım konusunda herhangi bir fikir üretemez ve yaşadığım yere döndüğümde adeta hiçbir şey dinlememiş gibi kendi kendimin muhakemesini yapar bir halde olurdum ve kendimi bu insan çukurunda en altta bulurdum. Bu çukurda hareket edebilmem, kendimi yukarıya çekebilmem için ilk önce geriye kalan bütün insanların kımıldaması gerekliydi. Büyük bir kalabalık vardı ve hiçbir şey ilgimi çekmezdi. Hiçbir şey çaba harcanacak gibi gelmezdi bana. Geceleri kendimle başbaşa kaldığımda bardağın içindeki şarabın rengini gökyüzünde görür, kendi tadımı şarabın tadına benzetmek gibi düşüncelerle boğulurdum. Bu boğulma bana haz verirdi. Gökyüzü bana haz verirdi. Şarap bana haz verirdi. Her şeyin başı, ortası, ucu ya da herhangi bir yeri benim için özgürlüğe dayanıyordu. Biçimlendirdiğim zaman sonuç hep bağımsızlığa olan düşkünlüğüme dayanıyordu. Kimseye ihtiyaç duymuyordum ve karşılığında kimse bana ihtiyaç duymuyordu. Kafamın içinde derinlerde bir yerde hiçbir zaman ulaşamayacağım bir tanrı var gibiydi. Bu tanrı sandığım şey belki de bir yanılsamaydı fakat orada ihtiyaç sahibi olmayan bir benliğin ölümsüzlüğü yatıyormuş gibi hissederdim. Benden istenilen ya da beklenilen şeyler var olurdu zaman zaman. Ve ben ne zaman bunlarla karşılaşsam içimde müthiş bir karamsarlık oluşurdu. Çünkü kimse ciddi bir boyutta umrumda değildi. 'Ciddi bir boyut' kavramı kimseyi kendim kadar umursayamayışımdan meydana gelmişti. Disiplinli bir bakış açısı ile baktığımda ise kendim bile umrumda değildim. Özgürdüm ve kimsenin onayına, takdirine ya da varlığına ihtiyacım yoktu. Bireyin yaşadığı ölümsüzlük mabedinin içinde kendi ölümsüzlüğümü gördükçe çaba sarfetmenin ve işe yarar hale gelmenin anlamsızlığını keşfetmem kendimce müthiş şeyler hissettiyordu bana. Başarı ilgimi çekmiyordu. Aksine başarılı olan insanlar yaşam enerjimi ve yaşama olan ilgimi azaltıyordu, bir yandan da onlara olan acıma duygumu yüceltiyorlardı. Sanki onlarla beraberken kırmızı ve pembe renge sahip olan çiçekler soluyor, dünyada sadece baldıran otlarının büyüdüğü

hissine kapılıyordum. Bu başarısız biri olduğum için kurduğum cümleler değildi. Başarılı biri olarak dile getirilsem bile ben daima kendi içimdeki başarısızlık hazzıma inanırdım..

Buradan

varılacağı gibi umursamaz haylazın hatta bencil herifin tekiydim. İnsanın varlığının, özgürlüğünün ve hakimiyetinin gerçeklerini yerine getirmem beni bencil yapıyorsa şayet, en sağlam yumruklara sahip bencillerden biri olmam beni rahatsız etmeyecektir. Çünkü yumruklarımı her zaman kendi suratıma patlatır, kendi kanımı akıtırdım. Varlığımı oluşturan karışımın içinde büyük bir çelişki vardı, her insanın özünde hatta kainatın özünde olduğu gibi. Tek fark ise ben bütün çelişkilerimi bir evlat gibi sahiplenir, üzerine gider ve onları eğitirdim. Böylesine davranışlar beni eğlendirir hatta zamana ve zamansız ölümlere karşı hayatta tutardı.

Hiç

mi birini sevmedin, aşık olmadın? derseniz. Evet birine aşık oldum fakat aşkın çok ama çok fazla sevgiyle meydana geldiğine kanaat getirdim ve etrafımda kısa bir süre sonra kimsenin olmadığını gördüm. Aşkın içinde bir başımaydım. Yarattığım sevginin büyüklüğüne aklımın eremediği bir durumda, bunun içinde bir başıma kalmıştım. Terkedilmiştim ve bu yeni bir şey değildi ama bunun bütün dünyada gerçekleşen büyük bir deprem olduğunu ve benimle beraber herkesin yıkıldığını düşünürdüm. Herkes yıkılmıştı ve acı içerisindeydi sanki. Büyük yaralar meydana gelmişti belki de. Ama bunu bile yeterince umursayamadım. Bu bir kadın tarafından üretilmiş küçük bir yalandı, her ne kadar benim tarafımdan gerçek ve büyük sanılsa da buna kendimi bırakamamıştım. Yalanlarla yaşamak yerine gerçeğin acımasız elleri tarafından bir böcek gibi ezilmek ruhumu azaptan kurtarırdı. Aşk bana bir yalanla gelmişti ve yalanla gitmesi gerekirdi. Öyle de oldu. Bu kadar çok gerçeği savunup yalanı savurup atmam belki de gerçeğe sıkı yalanlar söyleyebilmemden kaynaklanıyordu. Bunu hiçbir zaman öğrenemeyecektim..

Benliğimin

meydana getirdiği o karmakarışık umursamazlığın, özgürlüğün ve 'benci'liğin içinde yaşamak iyi bir histi. Bu his ölümün beni arzuladığı gerçeğini sunardı bana. Ölüm için burada bir şeyler yazıyor ve onun beni alıp çok uzaklara götüreceği gün için yaşıyordum. Buna olan mükemmel bağımlılığımın bende yarattığı her his bütün bir dünyada, bütün bir insanlık adına yaşanıyordu sanki ama bunu hissederken hep bir başımaydım. Ve evet bağımlılığım buydu çünkü yetenekliydim. Ve kimsenin hatta kendimin bile bunu yalanlaması umrumda değildi. Çünkü ben bir bağımlıydım. Buna bütün bir insanlığın karamsarlığına ve neşesine inat gerçekten inanıyordum. Sonu ne olursa olsun, ben buydum. Fazlası olmakta niyetim yoktu. Hiç olmamıştı. 31


GÜZELİM YAZI...

YAZI| EMRE ÜTÜKLER

Ö

fke büyüyor. Durmadan büyüyor. Korkarak büyüyor. Korkutarak büyüyor. Yıkımla büyüyor, yıkımla sürüyor. Öfkede eriyoruz. Öfkede yok oluyor ve yok ediyoruz. Öfke kontrol edilmedikçe cinnete doğru yol alıyor, cinnetse bilinci ve yaşamı yok ediyor. Belki de bilinç bize ağır geliyor, yaşam bize ağır geliyor. Duygular, hisler bize ağır geliyor. Anılar, öyküler bize ağır geliyor. Bir tuğlada biz koyuyoruz duvarımıza, bir duvar da biz örüyoruz zindanımıza.

İ

nsan acıdan korkar, acı çekmekten korkar. Durmadan acılarla karşılaştığımız bu günlerde hissetmekten korkar. Acıdan kaçar, hissetmekten kaçar. Eşyanın kölesi olduğunun farkında olsa dahi sahte hedonizmden vazgeçmeyi düşünmez. Vazgeçerse acıyla kuşanacağını bilmektedir çünkü. Bunu göze alamaz. Acı duyacak kadar hissiyata sahip olmak istemez. Acı duysa bile acısından ilk fırsatta kurtulmak ister. Acısının git gide artacağını öngörür ve acısının altında yok olmaktan korkar. Görmek, duymak, bilmek istemez. Acı32

dan kurtulmak içinse öfkesine sarılır. Öfke ise korku, yıkım ve nefretten başka bir şey barınmasına müsaade etmez yürekte. Bağırır insan, usul usul konuşamaz hale gelir. Hiddet, şiddet sarar sözcüklerini. Ağız dolusu küfreder, sıfatlara ve ünlemlere sarılır. Tanımlar da tanımlar… Suçlar da suçlar… Zalimle savaştığını düşündüğünden sevmekten dahi korkar. Sevemeyen insanları, anısız insanları suçlayarak kendini rahatlatır. Belki böylelikle sevemediğini unutur. Sözcükler uzaklaşır, sözcüklerle birlikte yaşam da… nsan bilemiyor. Ne yapacağını bilemiyor. Yaşam nerede bilemiyor. Yaşam nasıl geliyor ve bizi nasıl terk ediyor bilemiyor. Hem bombalara, paramparça cesetlere tepki gösteremediğimizde ölüyoruz. Hem de hayata tepkiden başka gösterecek bir şeyimiz kalmadığında ölüyoruz. Ardı ardına patlayan, sürekli hale gelen bombalar karşısında, olağanlaşan felaketler karşısında hem acımıza hem de mutluluğumuza sahip çıkmak zorundayız. Hem mutluluğumuzu, neşemizi hem de ağıdımızı beslemek zorundayız. Öykümüzü,

İ


anımızı, aşkımızı, şarkımızı yazmalı. Onları çoğaltmalıyız. Yaşam büyümeli her evde, her sokakta, her şehirde… Elden ele aktarmalı yaşamı. Gönülden gönüle sunmalı. Sözcükleri, yazıları anılara oyalamalı. üzeli yazmalı. Güzelin doğumunu yazmalı. Yiten, kaybettiğimiz güzelinse ağıdını yakmalı. Güzeli bulmalı. Patlayan bir incirin balında, Ege’de arsa olması için yakılan bir ormanın içinde yaşama tutunmaya çalışan delice zeytinin meyvesinde, bir arı kovanında, çiçeğe durmuş bir kiraz ağacında… Güzeli koklamalı, mevsimi olduğunda nergis çiçeğinde, mevsimi olmadığında kağıda geçirilmiş, dile düşmüş “nergis” sözcüğünde. Sözcüklerde, çiçeklerde koklamalı güzeli. Güzeli tatmalı. Güzelliği de öyle… Gözle tatmalı, kulakla, burunla, dille, elle… itip gitmesine müsaade etmemeli renklerin. Gökkuşağında binlerce renk görebilmeli. Yedi notaya hapsetmemeli sesleri. Kurtulmalı halk plajlarından. En mahrem yerlerine gitmeli denizin. Erimeli denizde.

G

Y

Birçok kere yitirdim denizde kendimi Yeni kesilmiş çiçeklerle dolu kulaklarım Dilim sevgiyle, acıyla dolu. Birçok kere yitirdim denizde kendimi Bazı çocukların kalbinde yitirdiğim gibi. Federico Garcia Lorca- Kaçışa Gazel

E

rimeli aşkla. Erimeli aşkta. Çiçeklerin, mevsimlerin, renklerin içinde yitmeli. Ezgilere, nağmelere uğultulara karışmalı. Yoksa tüm bunlar demek olan kadının içinde yitebilir mi insan? Yoksa tanrısıyla sevişip, tanrısının içinde eriyebilir mi insan? Harflerle silinir, sözcüklerle dokunur, cümlelerle bezeniriz güzelin el yazısında. Söylenmemiş aşkın güzelliğiyledir Kağıtlarda yarım bırakılmış şiir

D

iyordu Dıranas. Söylenmemiş aşkın ve yarım bırakılmış şiirin içinde eriyordu. Dünyada tüm değerlerin çöktüğü, kandan ve yıkımdan başka hiçbir şeyin görülmediği bir dönemde yaşayan Lorca’da inadına güzeli söylüyor ve onun içinde eriyordu. Doğacaktır, doğacaktır, doğacaktır güzel. Sözcükler süt dişleri, bulutlar giysileri, gülümsemeler beşiği, gökkuşağı oyuncağı

olacakmış doğacak olanın. Gök emzirecekmiş, “güneşin sofrasında” yıldızlar arkadaşlık edecekmiş. Bize ne mi olacak? Erimedik mi doğacak olan için? Güzele karışmadık mı daha?

22

Temmuz gecesi bunları yazmışım günlüğüme. Günlük ki en bireysel edebiyat türlerinden biridir. Kişinin kendinden rahatça söz edebildiği, kendinle rahatça yüzleşebildiği bir türdür. Bakıyorum da bir kere bile “ben” kelimesini kullanmamışım. Fiillere bir kez bile birinci tekil şahısa ait çekim eklerini eklememişim. En bireysel yazımda bile büyüyen, azalan, yok olan, her yeri kaplayan duyguları özne bellemişim. Ani bir kıvrılışla “biz” öznesine sarılmışım. “İnsan”ı kendimce tanımlayıp, o özneyi anlatmaya çabalamışım. “İnsan”dan aniden “biz”e geçmişim. Biz mi acaba insan dediklerim? Ya ötekileri yok sayışıma ne demeli? Gereklilik kipiyle cümleler kurmuşum. Ben mi kurmuşum? Biz mi kurmuş? İnsanlar mı kurmuş? Okuduğum kitaplar mı kurmuş? Bugünlerde günlüğünde bile yalnız kalmak istemiyor insan. (Bak yine geldi insan!) Cesaret edemiyor tek başına yola çıkmaya. “-meli, -malı” ekleriyle biten cümleler kuruyor, insanı tanımlıyor, kendisine kitaplardan tanıklar buluyor, biz olmak istiyor. Bunu yaparken de unutuyor bütünlüğü, bazen özneler bazen “ben” bazen “insan” olabiliyor. Bazense duygular oluyor özne. Edilgenlikten etkenliğe, acıdan mutluluğa bir arayışı seziliyor öznenin. Ama bu arayış da gereklilik kipiyle ne yazık ki yavanlaşıyor. Bir slogana, bir vaaza dönüşebiliyor. Yazı yarılıyor, yazı parçalanıyor. Günlüğümü okuduğumda bunları hissettim. Dönüp günlüğüme yazdığım satırları düzelteyim, yeni bağlantılar kurarak boşlukları yok edeyim istedim. Dönüp dönüp düzeltilebilecek şey midir günlük? Bir günün sonunda yaşadıklarımıza başka bir günün müdahalesi ne kadar doğrudur? “Ben” erimiş yazının içinde, “ben” erimiş günlük kargaşanın içinde. “Ben” erimiş günlüğün içinde. “Ben” erimiş kitapların içinde. Böyle mi erimeliydi “ben”? Oğuz Atay, Demiryolu Hikayecileri’nde sormuştu: “Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?” diye. Şimdi de ben soruyorum: “Siz buradasınız sevgili okur, ben neredeyim acaba?” 33


ÖYKÜ| SAMET IŞIKAY

İ

lkokulda öğretmenimizin istediği ile günlük tutmaya başlamıştık. Fakat bu günlük maceram çok uzun sürmemişti. Çünkü yazarken çok sıkılıyordum. O vakitler günlükten anladığım; gün içerisinde ne yaptıysam onu yazmaktı. Başlardım; uyandım, kahvaltı yaptım, dişlerimi fırçaladım, derse girdim, dersten çıktım. Sonu gelmeyen sıkıcı yazılar. Ardından uzun yıllar günlük tutmak için kalem almadım elime, bundan dört yıl öncesine kadar. Dört yıl önce pembe kapaklı bir defter edinmiştim. Çizgisiz, saman kâğıttan oluşan bir defterdi. Günlük adı altında karalamaya başlamıştım. Çocukluk yıllarımdaki gibi günü gününe yazmıyordum, yalnızca bazı geceler döküyordum içimi. Yazmanın boyutu da değişmişti. Günlük hayat rutinleri bir kenara, daha çok onların yarattığı boşluğu yazmaya başladım. Bazen ise duygusal boşalmalar, patlamalar bununla birlikte gelen hayaller ve kırıklıkları. Şimdi size anlatacağım gecenin sabahında pembe kapaklı defter elime geçti yıllar sonra. Aldım, tarifsiz duygular içinde okumaya başladım. Bir sayfa dikkatimi çekti. Sayfanın tam ortasında üretemiyorum yazıyordu. Gülümsedim. Sayfayı çevirdiğimde aradan geçen üç günün sonunda tekrar aynı şeyi yazdığımı gördüm. Kalemimim mürekkebini akıtamadığı vakitler. Aradan geçen yılların ardından bugünlerde yaşadığım bizzat buydu. Zihnim bir karışıklık içerisinde, yalnız zihnim değil bedenim, arkadaşlarım, ailem hatta vatan dediğimiz şu dikdörtgen karışıklık içersinde. Alarmdan iki dakika önce uyandığım zamanların çok uzağındayım. Sabahları uyandığımda yeryüzüyle ilişkimi he34

men kuramam. Dün geceyi sindirmem, nesnelere alışmam zaman alır. Bunun için öncellikle bir sigara ihtiyaç duyarım. Uyandığıma gözüme çarpan ilk şey, penceremde hiçbir zaman duruşundan ödün vermeyen duvar olur. Ardından masama ilişir gözlerim. Küllük dün gecenin ağırlığı izmaritleri tüm gücüyle hala taşıyor olur. Sağa sola serpilmiş kitaplar, tozlu klavye, hesap makinesi göz göze geldiğim ilk nesneler olur. Sigaramı içerken onlarla göz göze gelir alışmaya çalışırım. Yeryüzü her sabah yeniden inşa edilir sanki. Sigaram bittikten sonra usulca kalkar, giyinir ve günlük rutinimi gerçekleştirmek üzere harekete geçerim. Bu sabah ise pembe kapaklı defter benim için gerçekten bir renk oldu. Ardından uzun uzun anlatmaya değer bulmadığım, dolmuş – okul – ev üçgeni. Ardından gelen yorucu bir iş günü, bir yerde garsonluk yapıyorsanız mutlaka anlatmak istediğiniz bir şeyler olur. Birçok insan gelir, sizden su çay kahve bira ya da yiyecek bir şeyler isterler. Birçok insanın gözlerinin içine bakarsınız. Çok güzel kadınlar da olur, çok naif adamlar da. Bunun yanında kaba insanları da gözlemleme vaktin olur. O gün de birçok acıkan insan vardı, daha fazlası ise boğazının kuruluğunu gidermek için çeşitli sıvılar tüketti. Onlara hizmet ederken insanlarda yakaladığım tebessüm beni çok mutlu eder. Gülen insan nasıl güzelleşiyor fark ediyorsunuz değil mi? İşten çıktığımda kendimi keyifli hissediyor ve eve doğru gidiyordum. Canımı sıkan bir şey oldu. Çakmak! Çakmak dünya üzerindeki en büyük sorunsal olabilir. Bundan iki ay önce çakmağın yokluğu sakallarıma mâl olmuştu. Eve doğru ko-


yulduğumda gece yarısını geçeli iki saat olmuştu. Sokaklar boştu. Gözüme uzun bir yürüyüşün sonunda bir çift ve öncesinde yanımdan hızla geçen araba dışında hiçbir şey çarpmamıştı. Bir müddet daha yürüdükten sonra bir ara sokağın dibine sessizce sokulurken ben, bir adam arkamdan ‘’Bakar mısın?’’ diye bağırdı. Dönüp baktığımda bana doğru yavaşça yaklaşan bir bisiklet üzerinde benim yaşlarımda bir çocuk gördüm. Sarhoştu. Bir elinde yarısını muhtemelen yere döktüğü ve hala içmeye çalıştığı bir birası vardı. Göz göze geldiğimiz ilk anda: ‘’Sigaran var mı?’’ diye sordu. Gözleri ağlamaktan kızarmış, yüz çizgileri kaybolmuş, yüzüne gömdüğü acıyla ağlamasını sürdürüyordu. ‘’Çakmağın var mı?’’ diye sordum. Cevap vermedi. Yalpalarken bir denge tutturmaya çalışıyordu. Elini cebine soktu ve çakmağını aramaya başladı. O çakmağını ararken ben paketimden iki sigara çıkarmış onu bekliyordum. Çakmağını bulduktan sonra bisikleti üzerinden bana doğru eğilip sigaramı yaktı. Ardından ona verdiğim sigarayı yaktı. Bir iki saniye bekledikten sonra ‘’Eyvallah’’ diyerek bir iki hamleyle bisikletini hareket ettirmeyi başardı. Bu esnada sırtına avuç içimle bir kere vurarak; ‘’kendine dikkat et.’’ diyebildim. Ona kurmak istediğim birkaç cümle daha vardı fakat hiç beklemedi. Nereye gideceğini bilmeyen insanlar hızlı yürür ya, o da hızla sağa sola savrularak uzaklaştı. Yüzüne gömdüğü sızı, eve gidene kadar bana eşlik etti. Acısına sahip çıkabilen insanların yüzünde görebildiğim bir tabloydu, o yüzünde gördüğüm ifade. Belki empati belki de gördüğüm tablo gereği onu anladığımı düşünmekti yaptığım şey. ‘’Bir adam niçin ağlar?’’ bunu sordum kendime yol boyunca. Aklıma iki şey geliyordu. Birincisi kadındı. Kafamda türlü senaryolar kurmadan, bir kadının verebileceği saf acıyı düşünüyordum. İkincisi ise anneydi. Dedim ya empati diye, annem yüzünden ağladığım vakitlerim vardır. Annemin beni

dövdüğünü hayal edenleriniz varsa, tabii ki yanılıyorsunuz. Teorik olarak ‘’anne’’ de bir kadındı. Nihayetinde dokunduğumuz ilk kadın annelerimiz olmuştur. Dokunduğumuz ilk kadın memesi, annelerimizin değil miydi? Kısacası benim kurduğum denklemde sonuç ‘’kadın’’ çıkıyordu. Onunla geçirdiğim kısa süreye dayanarak, kesinlikle denklemimde yanıldığımı düşünmüyorum. Eve girdiğimde hala çakmağım yoktu. Demiştim, çok büyük bir sorunsal. Ocakta yaktığım bir mumu masama koydum. Mum gece boyunca bana ateşiyle eşlik etti. Yaktığım her sigarada ateşi biraz daha coşuyordu. Henüz okumadığım bir kitap geçti elime, arka kapaktaki pasajı okudum, şöyle diyordu. ‘’Onu çeken, insanların mutsuzlukları içinde halleriydi, insanın kendileri değildi, mutsuzluklarıydı ve insanın olduğu her yerde buna rastlıyordu, diye düşündüm, insankolikti o, çünkü mutsuzluk özlemi çekiyordu. İnsan mutsuzluktur, dedi hep.’’* Bunun üzerine düşünürken rastgele açtığım bir sayfada gözüme ilişen ilk cümle: ‘’İnsan mutsuzluktur.’’ Okuduğum pasajı yüz elli sayfalık kitapta tesadüfen bulmak heyecanlandırmıştı beni. Peki bu bir tesadüf müydü? Bu gece ağlayan adam bir tesadüf müydü? Sorularım artmıştı gecenin ilerleyen saatlerinde. Sorularım çok fazla. Cevaplayabileceğim bir ömür de karşımda, az ya da çok bir ömür tam karşımda. O gece güzel bir uyku çektikten sonra, sabah uyandığımda penceremin karşındaki duvar hala bana bakıyor, küllük ise yükünü zor kaldırıyor gibiydi. Yeryüzü ile günlük rutinimiz; birbirimize alışma faslını geçtikten sonra, bu okuduklarınızı pembe kapaklı deftere yazdım. Anladım ki benim güzel defterim mürekkebe çok susamış.

*Thomas Bernhard - Bitik Adam

35


YÖNETMEN

CEMAL ÇILDIR İLE Y E N İ F İ L M İ

ÜNSİYET H A K K I N D A K O N U Ş T U K RÖPORTAJ| ESRA GEDİK Cemal Çıldır kimdir? Bize biraz kendinden bahseder misin? 20 Ağustos 1993 yılında Eskişehir’de doğdum. Bütün öğrenim hayatımı Eskişehir’de geçirdim. 3 yıl boyunca Kütahya’da Tarih eğitimi aldım. 4. Senemde Eskişehir’de Osmangazi Üniversitesi’nde Edebiyat bölümüne geçtim. Çocukluktan beri gelişen her pazar aile kahvaltılarında izlediğim Western ve Yeşilçam filmleri ile sinemaya merak duymaya başladım. Lise hayatım boyunca kendimi geliştirmeye ve amatör olarak kısa filmler çekmeye başladım. Üniversite hayatımın başlangıcı ile belli şirketlere tanıtım filmler çekmeye başladım. 2015 yılının başında, Odunpazarı Belediyesi ile beraber farkındalık projesi olan, ‘’Fark Et, Park Etme’’yi hayata geçirdim. 2016’nın ilk yıllarında ise, kısa metrajlı film olan Fırtına filmim ile birlikte çeşitli yerlerde gösterim yapma imkânı buldum. Şimdi ise biraz daha toplumsal sorunlara eğilmek amacı ile üstüne konuşacağımız Ünsiyet filmini çektim. Böyle bir kısa film çekmeye sizi iten şey nedir? Çocukluktan beri ailem sayesinde bir şeylerin farkında olarak büyüdüğümü düşünüyorum. Üç kardeşiz, ama her zaman en yakın arkadaşım abim Hakan olmuştur. Onlarında öğretileri sayesinde, şuan ülkemizde eksik olan kadına saygı konusunda bilinçlendim. Gördüğüm kadarı ile ülkemizde eksik olan bu durumu eleştirmek ve biraz da olsa kendi çapımda toplumu bilinçlendirmek amacı ile seçtim. Şahit olduğunuz bir taciz veya istismar var mı, varsa nasıl tepki verirdiniz? Şahit olduğum bir taciz olayı yok fakat gün36

dem sayesinde duyduğum olaylar var. Tabiki yapılması gerekeni yapardım örgütlerle ve polislerle iletişime geçerek olayın yakından takipçisi olurdum. Bu konu ile ilgili başka projeler içinde bulundunuz mu, bulunmayı düşünüyor musunuz? Şuana kadar bulunamadım. Aslında bu film, üçleme tarzı olacak. 2. ayağında, çocuk istismarı konusunu ele almayı düşünüyoruz. Bunun dışında uzun metrajlı bir projem var. Filme nasıl tepkiler aldınız? Şu zamana kadar izleyenlerden olumlu tepkiler aldım ama tabii eleştirilerek en iyi hale geleceğimi düşünüyorum. Çünkü ben, kadının bu konuda bakış açısını çok önemsiyorum ve onların hissettirdikleri bana yol gösterecek. Umarım olur.. Ünsiyet ne demek, size ne çağrıştırıyor bu kavram? Projeyi başlattığımızdan beri isim düşünmemiştik. Bittikten sonra, post-productıon aşamasında isim koymayı unuttuğumuzu hatırladık. Yaptığımız araştırmalar sonucunda Arapça’da ‘’Ünsiyet’’ kelimesinin anlamının, alışmak ve kanıksamak olduğunu öğrendik. Zaten parmak basmak istediğimiz nokta kanıksamaktı.. Sanatın böyle durumlarda, aktif bir mücadele ya da direniş aracı olarak kullanılması aklınızda arzuladığınız katkıyı sağlayabiliyor mu? Sanat bazı zamanlarda katkıyı sağlayamıyor çünkü birazcık bireysellik hâkim. Ve topluma çok fazla sinema ile ilgilenmediğini düşünürsek bu konulara sinemaya aktarmak sağlıklı olmuyor. Genellikle izleyici kitlesi, prime time


ve öğlen kuşağı programları izlediğini düşünerek, etkisiz kalıyor diyebilirim. Yazında veya sinema da görülen bireyselleşme yine sanatın toplumu ve toplum içindeki problemleri ele alma konusunda kendi etkinliğini azaltır mı, aşındırır mı? Evet. Çünkü bireyselleşme ve toplumsallaşmayı dengede tutmak önemli. Sadece birey olarak hareket etmek de veya aidiyet duygusu ile hareket etmek bana göre sağlıksız. Toplumun kanayan yaralarına parmak basan birçok sanatçı bu uğurda can vermişken özellikle.. Çekim aşamasında, nasıl bir hazırlık yaptınız, oyuncular zorlandı mı? Çekim aşamasında yaşadığımız zorluklar sadece trafikti,İstanbul’un bir ucundan diğer ucuna gitmek zorunda kaldık bu konuyu aslında en iyi Hakan abi anlatır benim yüzümden 6 saat trafikte kaldı bu projenin en büyük mimarı kendisidir aslında Arka Sokaklar’da görüntü yönetmenliği yapmakta tek repo gününde bu proje için sabahladık Hakan Körezli’ye ne kadar teşekkür etsem azdır.Eylül ayının başında, projeyi tamamladık ve oyuncu seçimlerine başladık. Yaptığımız oyuncu seçimleri çok doğru kararlardı. Ve hepsi senaryoyu okumadan kabul etti. Minibüs sahnesinde oynayan Hande, çekime hazırlanırken gece geç saatte minibüse tek başına bindi mesela. Ve tüm oyuncuların duyguyu tam anlamıyla verdiklerini düşünüyorum. Planlama süreci nasıldı ve karanfil sembolü sizin için ne ifade ediyor? Şubat ayında Fırtına filminin çekimlerine devam ederken, Bağdat Caddesi’nde yaşayan olayı duyduk. Bununla ilgili bir şeyler yapmamız gerektiğini hissettik. Yapmalıydık. Projenin ilk temellerini attık. Karanfil sembolü ise Taksim’de yaşanan patlamada Ali Ağaloğlu’nun açıklamasına bir göndermeydi. Umarım anlaşılır. Sinemada bir rol modelin var mı? Kendisi sinemacı olmasa da babam diyebilirim. Müzik ve sinema kültürün temellerini babam

atmıştır. Bu konuda onun sayesinde fazlaca bilinçlendim. Ama sinemacı olarak en sevdiğim film olan ‘’Geleceğe Dönüş’’ serisi ve Forrest Gump’ın yönetmeni Robert Zemeckis. Kadın örgütleri ve mücadeleleri hakkında ne düşünüyorsun? Birkaç örgüt ile iletişime geçtim. Filmi izlemeleri ve eleştirmeleri için sabırsızlanıyorum. Uzun yıllardır verdikleri haklı mücadeleyi takip ve takdir ediyorum. Kadın cinayetleri, insan hakları ve istismar konusunda sinema yeterince özen gösteriyor mu? Yeşilçam filmlerini severek izliyoruz ama bu filmlerde bize daha çok, kadının ikinci planda olduğu ve ötekileştirildiği, gösteriliyordu. Cinsiyetçi küfürler kullanılıyor ve küçük yaşta evlilik konusu işleniyor fazlaca. Aslında bu durum bizim yüzümüze çarpılıyor ama biz insanlar bunu yanlış anlıyor sanırım. Türk Sineması’nda son zamanlarda 2015 yılında yapılan Mustang ve Çekmeceler filmi bu konulara fazlaca eğiliyor. Toplum bilinçlenmesine sinema katkıda bulunabilir mi, bulunabilirse nasıl ve sence ne yapılmalı? Bu konulara daha fazla eğilmek ve topluma indirgemek gerek. Sanatçıların daha duyarlı olması ve daha fazla çalışması gerektiğini düşünüyorum. Yani insanı, insana insanca anlatma sanatı mantığı ile bakmak gerekir. Özelikle toplumun vicdanına dokunan ve duyulan cinayetleri ele alma sebebin nedir? Türk halkının geleneksel alt yapısı maalesef kadına bakış açısını değiştiriyor. Duyulmayan cinayet ve istismarlarla risk almak yerine kurgu gibi gözükmemesi için halkın yas tuttuğu ve gündemde olan cinayetlerle bilinçlenme konusunda daha fazla şey yapabiliriz diye düşündük. Asıl amacımız farkındalık yaratmak ve bu acıları insanların suratına çarpmak. Filmi izlediğiniz için ve bu sayıda bana yer ayırdığınız için çok teşekkür ederim. 37


YAZI| CAN DİRLİK

‘’F

utbol asla sadece futbol değildir’’ demiş Simon Kuper. Son derece de haklı. Öyle örnekler var ki futbolun içinde, aslında futbol hayatın ta kendisi. Futbol başarı/başarısızlık öyküleriyle, muhteşem geri dönüşlerle, hayal kırıklıklarıyla, şansızlıklarla ama en çokta mücadele öyküleriyle dolu. Şimdi anlatmak istediğim öykü ise Manchester United’ın tarihinden küçük bir bölüm. Yukarda saydıklarımın hepsinden birazcık barındırıyor. Matt Busby 2. Dünya Savaşı sonrası Manchester United’ın başına geçmeden önce United’ın en son kazandığı başarı 1911 yılından kalmadır. Takım birinci ligle ikinci lig arasında kendisine kalıcı bir yer bulamaz haldedir. Manchester United Busby ile birlikte 1947,1948,1949 ve 1951 yıllarında ezeli rakipleri Liverpool’un ardında ligi ikinci bitirir. Bu arada 1948 yılında bir de İngiltere kupası(FA Cup) kazanırlar. Nihayet beklenen şampiyonluk 1952 yılında gelir ancak takım yaşlanmıştır ve değişime ihtiyaç duyar. Herkesin beklentisinin aksine büyük paralar harcayıp büyük oyuncular almak yerine Busby, yaşları 16-17 civarında Manchester sokaklarında top oynayan, kalpleri şehrin takımı için atan gençlerden kurulu bir takım oluşturur. Futbolcuların yaşları küçük olduğu için takıma Busby’nin Bebekleri deniyordu. 1955-56 senesine gelirken Busby’nin Bebekleri artık büyüyor ve ilk lig şampiyonluklarını kazanıyorlardı. Bir sonraki sene de ligi yine birinci sırada bitirip artık gelecek yılların şimdiden şampiyonu ilan ediliyordu. 57-58 senesine başlarken Manchester United ilk kez Avrupa kupalarına katılan İngiliz takımı oluyordu. Dönemin futbol federasyonu İngiliz kulüplerinin Avrupa kupalarına katılmasını yasaklamasına rağmen Busby’nin bebekleri bu yasağı deliyor ve Avrupa’da da fırtına gibi esiyor, şimdiki adıyla Şampiyonlar Liginde çeyrek finalde Yugoslav ekibi Kızıl Yıldız’ı eleyip yarı finale kalan takım Evleri Manchester’a dönmek için yola çıkıyorlardı. 38

6 Şubat 1958 günü Münih’den kalkış yapmak isteyen uçak 3 denemenin ardından saat 03.04 de pisti çevreleyen tellere ve evlere çarparak duruyordu. O kazada 23 kişi hayatını kaybetti. Hayatını kaybedenlerden 8’i Busby’nin bebeklerindendi. 7 futbolcu kaza yerinde, ‘’Yaşasaydı Pele yerine onun ismi konuşulacaktı’’ denen genç yetenek Duncan Edwards ise kazadan 15 gün sonra ölümcül yaraları nedeniyle hastanede hayatını kaybetti. Kazadan sonra Kulüp başkanı Manchester United’ı kapatmayı, Old Trafford’a kilit vurmayı önerir. Kazadan yaralı kurtulan Busby tedavisi yüzünden takımın başında olmasa bile bu öneriyi reddeder ve sahaya çıkabilecek bir takım oluşturmak için yine Manchester sokaklarına döner. Dayanışma amaçlı takıma gelen futbolcularla birlikte, Manchester United sezonun geriye kalan maçlarına çıkmayı başarır. 1960’lı yıllarda Busby önderliğinde genç oyuncularla tekrar inşa edilen takım, 1963 yılında FA Cup’ı kazanırken, kazadan 8 yıl sonra 1964-65 sezonunda şampiyon olmayı başarır. Ardından 1967 senesinde bir şampiyonluk daha yaşayan takım, Münih’teki uçak kazasından tam 10 yıl sonra 1968 yılında Şampiyonlar Ligini kazanarak adeta kupayı Busby’nin Bebeklerine armağan eder. Matt Busby 1945 yılında geldiği Manchester United’a 1971 yılında paha biçilemez anılarla veda eder. Ve arka fona Bob Marley’den ‘’Get Up Stand Up Don’t Give Up the Fight’’ hiç de fena gitmez. (2010 yılına kadar bir takımda en uzun süre çalışma rekorunu elinde tutan Busby, Bu rekoru yine Manchester United’dan Alex Ferguson’a kaptırır.) Bu oyun böyle öykülerle hafızalara kazınır benzer hikâyelerle eşsizleşir. Bu oyuna gönül veren milyonlarca insanın isteği, rekor bonservis ücretleriyle yapılan transferler, uçsuz bucaksız paralarla kurulan kadrolar değil. Milyar dolarlık yayın hakları bu insanları hiç ilgilendirmiyor. İnsanların görmek istediği yeşil sahadaki mücadele, hırs,inat, sevinç, hüzün,hüsran… Kısacası kendi hayatında ne varsa, ne yaşıyorsa o!


ŞİİR| HASAN UKİL Seninde yara bandı sarılmış umutların vardı, gördüm Buna rağmen açardı yüzünde gonca güller. Gülüşün, kırık dökük sevinçlerin yorgunu Ceplerinde mavi düşler. Ve ceplerimizde mavi düşlerle, yürüsek beraber. Yürüsek, dar sokaklarında bu şehrin, Kaybolsak, ama yanyana olsak Yeniden renklesin diye griye çalmış gökyüzü, Penceresiz vagonlarda çiçekler büyütsek

ŞİİR| SEDA DÜLGER Mavi saklar dertleri, dalga dalga kolları Uzaklardan kıyıya umut umut sarılır Saçları yosun yosun... Tuzlu nefesi rüzgâra karışır. Her nefesi birbirine düğümlenirken Solumak ne güzel şey maviden. Kumsalda kaybolan ayak izleri gibi Bırak kaybolsun kederi! Kıyıdan topladığın taşlar dökülsün kalpten, Sadece renkler kalsın avuçlarında Derin bir nefes çek maviden. İçine özgürlük, huzur, deniz dolsun. Düşüncelerin derinleşip dururken bakışında Boğma kendini kalbin yorgun atışında. Bırak kederi, derin bir nefes çek maviden. Bir nefes daha çek, bir nefes daha… Maviye karış, deniz ol en sonunda!

39


Hallerin tam karşısında duran o büyük beyaz otelin sokağına girdiğinizde koskoca sokağın bir tanecik ağacını göreceksiniz. İşte hemen o ağacın altındayız. Çayımız var, tostumuz var ve Anton’un çeşitli tarifleri var. Biz Getikçiler mütemadiyen buradayız. Sizleri de bekleriz.

eskibağlar mh. Oğuz sk. no:6/A Arus Otel Karşısı (sokaktaki tek ağacın altı)


Getik Fanzin 10.Sayı