Page 1

BENGÜ Türk Dünyası Gençliğinin Sesi

Türk Dünyası

Genç

Yıl:2

Sayı: 4

Şubat 2013

Aylık Siyasi, Sosyal ve Kültürel Gazete “ D i l d e , F i k i r d e v e İ s t e B i r l i k ”

www.gencbengu.org

Karabağ Savaşı sadece Azerbaycan’ın değil, Bulgaristanın da davasıdır

Türk Tezhib Sanatı Vatikan’da

Münevver Üçer, Kaya Üçer ve Reyhan İsen, Vatikan Kültür Bakanlığı’nın daveti üzerine Palazzo Cancelleri’de sergi açtı Türk tezhib sanatı Vatikanda Münevver Üçer, Kaya Üçer ve Reyhan İsen, Vatikan Kültür Bakanlığı’nın daveti üzerine Palazzo Cancelleri ‘de açtıkları sergiyle tezhib sanatımızı Avrupalılarla buluşturdu. Devamı 5’te

Bulgaristan Türkleri Kültür ve Hizmet Derneği (BULTÜRK) ile Türkiye Üniversite Mezunları Derneği’nin ortaklaşa düzenlediği, “Karabağ Savaşında Bilinmeyen Gerçekler” konulu Konferans Bayrampaşa Belediyesi altında bulunan Konferans salonunda yapıldı. Karabağ Savaşı sırasında Ermeni terörist Monte Melkonyan’ı yakalayarak öldüren ünlü Komutan Ibad Huseynov’un misafir olarak yer aldığı konferansa Bultürk Başkanı Rafet Ulutürk ve yönetim kurulu üyeleri, Türkiye Üniversite Mezunları Derneği İçtimai Birliği Baskanı Cengız Bayramov, Azerbayca’nın İstanbul Konsolosu Emma Heydarova, Atilla dergisi temsilcileri, Azeri Sanatçılar Briliant Dadashova, Azeri kızı Günel, İrade İbrahimova; Elyane Ahmedova ve Türkiye’de öğrenim gören Azeri Öğrenciler ile çok sayıda vatandaş katıldı. Saygı duruşu, İstiklal Marşı ve Azerbaycan Milli Marşları okundu. Devamı 12’de

24 Oğuz Boyu… 1. Gün-Alp/Gün-Han: Sembolü şâhin. Oğulları: a) Kayıg/Kayı-Han: “Sağlam, berk” anlamındadır. Üç kıta ve yedi denize altı yüz yıldan fazla hâkim olan Osmanlı sülâlesi bu boydandır. Kayı Bo-

“Ayakta kalmamızı Balkan Türk’üne borçluyuz” Ekrem ABDULLAYEV

Dünya Türk Gençler Birliği

Genel Başkanı Yu s u f Akçura’yı Tanıyalım(1876 - 1935)

Yusuf Akçura 2 Aralık 1876’da doğdu. Türkçülük akımının önde gelen düşünür ve tarihçisidir. Harbiye Mektebi’nde okudu. 1897’de darbe girişimlerine katıldığı için tutuklandı. Taşkışla Divan-ı Harbi kararı ile müebbet kalebentlik cezasına çarptırıldı. Karar sonrasında Padişah fermanı ile Trablusgarp’a sürüldü. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin 1899’da yaptığı girişimler sonucu Trablusgarp kenti içinde serbest dolaşma izni aldı. Devamı 11’de

Yabancı Öğrencilerin Tercihi Türkiye

Balkan Savaşı’nın 100. yılı nedeniyle Frankfurt’ta düzenlenen sempozyumda Balkan Türklerine soykırım yapıldığına dikkat çeken konuşmacılar, bunun Türkiye’de yeteri kadar gündeme gelmemesini eleştirdiler. Sempozyuma katılan Prof. Dr. İlber Ortaylı, Türkiye’de köylerin boşaldığını ve ülkenin bu nedenle göçe ihtiyacı olduğunu söyledi. Almanya‘nın Frankfurt kentinde düzenlenen sempozyumda Balkan Türkleri’nin yaşadığı zorluklar ve Balkan savaşı ele alındı. Avrupa Balkan Rumeli Türkleri Kültür ve Dayanışma Derneği’nin düzenlediği etkinliğe Prof. Dr. İlber Ortaylı, Eski Devlet Bakanı Rifat Serdaroğlu, yazar gazeteci Nevval Sevindi Çalışkan katıldı. Devamı 11’de

yundan Ertuğrul Gâzi ve her biri birer müstesnâ şahsiyete sâhip, çoğu dâhî, cihangir, kumandan, şâir ve sanatkâr olan Osmanlı sultanları, Kayı Han neslinin kıymetini göstermeye kâfidir. Devamı 5‘te

Yurtdışı Genç Liderler

Projesi Başlıyor

T.C Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı, bugün yayınladığı basın bildirisiyle “Yurtdışı Genç Liderler” projesi hakkında bilgi verdi. T.C Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı, bugün yayınladığı basın bildirisiyle “Yurtdışı Genç Liderler” projesi hakkında bilgi verdi. Basın duyurusunda, “Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı, yurtdışında yaşayan gençlerimize yönelik hizmetleri kapsamında yeni bir proje başlatmıştır. Yurtdışı Genç Liderler Projesi, her sene farklı ülkelerden öğrencilerin katılımıyla kültürlerarası iletişim, kişisel gelişim, kültür ve tarih konularında gençlerin bulundukları toplumlarda başarılı bireyler olarak yetişmesini hedeflemektedir. Eğitim programlarından kültür gezilerine, staj programlarından dil kamplarına kadar farklı içeriği ile Genç Liderler programı, yurtdışında yaşayan gençlerimizin sosyal ve kültürel hayatta başarılarını desteklemek maksadıyla hayata geçirilmiştir” denildi. İlgilenenlerin, programın içeriği ve başvuru hakkında http://gelecek.ytb. gov.tr adresinden yararlanabilecekleri gibi, sorularını gelecek@ytb.gov.tr e-mail adresine iletebilecekleri kaydedildi.

Türkiye eğitim konusunda cazibe merkezi olma yolunda hızla ilerliyor. Üniversite sayısı ve eğitim kalitelerinin artmasıyla birlikte Türk üniversiteleri uluslararası alanda her geçen gün daha bilinir hale geliyor. 22 farklı ülkeden öğrencinin tercih ettiği Süleyman Şah Üniversitesi de son yıllarda yıldızı parlayan üniversitelerden. Hedeflerinin 5 yılda 100 farklı ülkeden öğrenciye eğitime vermek olduğunu belirten Süleyman Şah Üniversitesi Kurumsal İletişim Direktörü Serdar Gecü yabancı öğrencilerin Türkiye’yi neden tercih ettiği ile ilgili soruları yanıtladı. İngilizce eğitim kalitesinin yanı sıra, yabancı hocaların sayılarının artması ve mezun olan öğrencilerin olumlu referans vermesi neticesinde Türk üniversitelerinin daha tanınır hale geldiğini belirten Gecü, Türkiye’deki üniversitelerin dünya üniversite olma yolunda adım adım ilerlediğini dile getirdi. EĞİTİM DİLİNİN İNGİLİZCE OLMASI ÖNEMLİ BİR ETKEN Dünyanın farklı yerlerinden öğrencilerin eğitim dili yüzde yüz İngilizce olan üniversiteleri tercih ettiğini kaydeden Gecü şunları söyledi: “Eğitim dilinin yüzde 100 İngilizce olması önemli bir etken. Bunun yanı sıra çeşitli ülkelerden gelen öğrencilerin uygun barındırma imkânı, sosyal ortam-mekan ve yeterli düzeyde eğitim kalitesi ile eğitimlerini sürdürebilmesi, bu noktada olmazsa olmaz bir koşul olarak karşımıza çıkıyor. Ayrıca bununla yetinmemek gerekiyor. Belli oranda yabancı öğretim üyesinin bulunması ve global düzeyde uygun zeminlerin oluşturularak öğrencilerin yurtdışına dönüşümlü eğitime yönlendirilebilmesi ayrıca bir tercih nedeni.

Rus

Roketleri

Kazakistan’da Ölüm Saçıyor

UZMAN GÖRÜŞÜ: YÜZLERCE TON HEPTYL KİMYASAL SALDIRI DEMEKTİR Rusya Tsiolkovskiy Uzay Akademisi üyesi uzman Yuriy Karaş, Proton-M roketinin düşmesinin yol açabileceği sonuçlar hakkında Kommersant gazetesine yaptığı açıklamada, yüzlerce ton heptyl maddesinin Kazakistan toprakları üzerinde serpilmesinin bir ülkeye kimyasal saldırı yapmaya eşdeğer olduğunu söyledi. RUSYA SADECE MADDİ ZARARI DÜŞÜNÜYOR Rusya, olayın maddi tarafını önemserken Kazak halkının maruz kaldığı felaketi görmezden geliyor. Rusya Federasyonuna bağlı kazayı araştırma komitesinin web sitesinde yer alan açıklamada “Devlet büyük zarara uğratıldı. Halen kazanın sebepleri ve suçu olan kişilerin tespit edilmesine yönelik soruşturma yapılıyor” denildi.


2

Türk Tarih ve Kültüründe “At“

Atın Türkler Tarafından Evcilleştirilmesi ve Kullanılması Batılıların Ari ırkın üstünlüğünü kanıtlamağa çalışan İndo-Germen kuramına göre, Hint-Avrupalıların çok eski dönemlerde Çin’in Kansu bölgesine değin bütün Orta Asya’ya yayıldıkları ve aslında göçebe (bozkırlı) oldukları, atın ilk kez onlarca evcilleştirildiği, dünyanın ata binme sanatını onlardan öğrendiği öne sürülür. Bu aslında Batılıları yüceltmeye dayanan köksüz bir kuramdır. Bugünkü Batılıların ataları ne tarım kökenli, ne de göçebe kökenli olmayıp asalak ekonomiye (avcılık ve toplayıcılık) bağlı olduklarından, Batılılar atalarını yüceltmek ve kendilerine daha yüksek bir kültür kökeni sağlamak için bu kuramı icat etmişlerdir. Batılıların atın üzerinde önemle durması, bu hayvanı evcilleştirip binmenin insanlığın kültür geçmişinde çok ileri bir hamle olmasından ileri gelir. Evcil atın kökeninin kuramsal olarak kalıntıları Orta Asya’daki Cungarya’da ortaya çıkarılan kısa kalın bacaklı, büyük ve öne doğru eğik başlı “Equus Przewalsky” olduğu öne sürülmüştür. Ancak, eski çağlarda bir değil birçok türden yaban atı yaşamış olup, bunlar arasında Bozkır Kültürü’ndeki (Türklerin yarattığı kültür) savaşçı çobanlarca binek ve savaş atı olarak kullanılan at, “Przewalsky” cinsi değil, küçük gövdeli, uzun ve ince bacaklı, mağrur bakışlı, sert tırnaklı batı bozkırları cinsidir. Asya Hunları “Przewalsky Atı” nı bilir ama bu atı yalnızca araba ve yük hayvanı olarak kullanırlardı. Kalın bacaklı, hantal gövdeli “Przewalsky Atı” koşu sırasında çeşitli yönlere doğru hızlı dönüş yapmağa elverişli değildi. “Bozkır Atı” nın ise, özellikle savaşlardaki seri ve karmaşık manevra hareketlerine kolayca alışabilen bir gövde yapısı vardı. Asya’daki ilk at kalıntıları, Türk anayurdu bölgesindeki Afanasyevo Kültürü (MÖ 2500-1700) ile onun bir gelişmesi olan, aynı bölgedeki Andronovo Kültürü’nde (MÖ 1700-1200) görülmüş ve Andronovo Kültür Çevresi’ne giren yerlerde hep at kalıntıları ile karşılaşılmıştır. Çeşitli bilginlerin araştırmalarının ortaya koyduğu kanıtlara göre bu iki kültür, Türklerin eski ataları tarafından yaratılmış olup Andronovo ve Afanasyevo kültürlerine ait insan iskeletleri Türk = Turan tipini temsil etmektedir. Başka kültür çevrelerinin kalıntılarında bulunmuş at iskeletlerinin fonksiyonel bir değeri yoktur. Örnek olarak bugünkü Türk toplumunu ve kediyi ele alalım. Bundan binlerce yıl sonra bugünkü Türklerin yaşamış olduğu topraklarda arkeolojik bir inceleme yapılsa, birçok kedi iskeleti ile karşılaşılır. Ama bu iskeletler, kedinin Türkler tarafından evcilleştirildiğini, Türklerin yaşamında kedinin sosyal ve/veya ekonomik bir unsur olduğunu kanıtlamaz. Önemli olan, kedinin Türk yaşamında fonksiyonel bir değer kazanıp kazanmadığıdır. İşte, atın fonksiyonel bir değer kazanması, ancak Türklerin öz ve kendi yarattıkları kültürleri olan “Bozkır Kültürü” nde görülmektedir. Bozkır Kültürü’nde rol onayan baş etken biniciliktir. Binicilik ihtiyacının yerleşik köylü kültürlerde değil, geniş otlakları ve uzak su başlarını hızla dolaşmak zorunda olan Bozkır Kültürü’nde duyulacağı açıktır. Bozkır Kültürü’nde, ilk başta kalabalık sürüleri kollamak gibi bir araç olan binicilik, kısa sürede askerî bir değer kazanarak bozkır savaşçılığının temeli olmuş, at da savaş atı tipine doğru geliştirilmiştir. Andronovo Kültürü’nün yaratıcısı olan savaşçı Proto-Türklerin çevreye egemen olmaya başlaması, dünya savaş tarihinde 3500 yıllık “Savaş Atı Çağı” nı açmıştır. Hun Türkleri, Çin topraklarında atlı savaşın bilinmediği bir zamanda kendi özgün kültürleri ile göründüklerinde, savaş atlarını da yanlarında getirmişlerdi. Böylece savaş atı, doğuya doğru yayılmış ve Orta Asya ile Doğu Asya’da savaş atı yetiştiriciliği ilk olarak Hunların yayıldıkları Şan-Si bölgesinde görülmüştür.

Atın binek hayvanı olarak kullanılması, dünya tarihinde çok önemli bir aşama olup tarıma bağlı hayvancılığın çok üstünde bir kültür atılımıdır. Avcılık yaşamından hayvanları evcilleştirmeğe geçek ilk ırk Türklerdir. At, Türkler tarafından evcilleştirilmiş, Türkler ata binen ilk insanlar olmuştur. Kapanda-Yüs bölgesinde (Afanasyevo-Andronovo kültür çevresi) yapılan kazılarda, MÖ 3. bine tarihlenen mezarlarda ağızlarında demir gem izleri bulunan at iskeletlerine rastlanmıştır. Atın, Ön Asya ve İndo-Germen kavimlerinin tarihinde önemli bir yeri olmadığı gibi Moğollar’da da sonradan yer almıştır. Moğollar aslen bir bozkır kavmi değil, orman kavmi idi. Fakat daha sonraları Bozkır Kültürü’ne katılmışlar, Türklerle birlikte bu kültürün uygulayıcısı olmuşlardır. Dolayısıyla, Moğol yaşamında atın yer edinmesi Türk Kültür Çevresi’ne yani Bozkır Kültürü’ne geçmeleriyle başlar. Bütün bunlara karşılık, en eski çağlardan beri Türklerin siyasal, dinsel, ekonomik ve toplumsal yaşamında at merkezî bir rol oynamaktadır. Türkler, yetiştirdikleri atın etini yerler, sütünden millî içkileri olan kımız’ı yaparlar, onu kurban olarak sunarlar, yabancı ülkelere ihraç ederek gelir sağlarlardı. Özellikle Çin, atı Türk ülkelerinden sağlardı. Çinliler, sadece GökTürk çağında, ayrı adlarla anılan 11 cins Türk atından söz etmişlerdir. Çin belgelerine göre, Hun Türklerinden önce Çin’in kuzey kavimleri atlı savaş yöntemini bilmiyorlardı. Çinliler de atı önceleri yalnızca savaş arabalarında kullanmakta olup MÖ 4. yüzyılda Türklerle ilk karşılaştıkları zamana kadar Atlı Bozkır Kültürü’nü bilmemekteydiler. Çin tarihlerine göre Türkler her yıl at güreşi düzenler, birinci gelen atın soyunu türetirlerdi. Çinliler, Türk atlarının güzelliğine ve gücüne hayrandılar. En güzel Türk atlarına “Kan Terleyen Atlar” adı verilirdi.

G ü r e ş e n A t l a r Bozkır Türk‘ü, yaşamında çok önemli bir yeri olan, özel ad ve sanlar verdiği ve törenle gömdüğü atı zeka sahibi, gökten inmiş, kutsal bir hayvan olarak düşünmüştür. Asya’daki en eski atlı defin, Andronovo Kültürü’nde görülmektedir. Atlı defin törenleri, Andronovo Kültürü’nden dünyaya yayılmış, bu kültürün soyundan gelen Hun ve Avar Türklerince de Germen ve İslav kabilelerine öğretilmiştir. Köl Tigin Yazıtı’nın doğu yüzünün 32-40. satırları ile kuzey yüzünün 2-9. satırlarında GökTürk orduları başkomutanı Köl Tigin’in bindiği atlar, adları ile belirtilir. O çağdan beri Türkçe’de “at” olarak söylenen sözcük, Asya Hunları’nın evcilleştirdiği hayvanlardan söz eden MÖ’ki Çin kaynağı Shi-Ch’i’de Çin ağzına uydurularak- k’utti, k’uai-t’i olarak belirtilmektedir. Çince kaynak bu Hunca sözün anlamını “daima büyük bir güç ile sıçramaya istekli” diye açıklamıştır. Türkçe’de “at” sözcüğünden türemiş atım, atlamak, atılmak, atmak vb sözcüklerde aynı anlam bugün de korunmaktadır. Türkler, Ön Asya ve Anadolu’ya göç edince at kültürlerini de birlikte getirmişlerdir. İlk İslam döneminde Esb-i Türk (Türk Atı) ünlü idi. At, Selçuklular ve Osmanlılar zamanında da Türk kültüründeki müstesna yerini korumuştur. Kastamonu Beyliği’nin yetiştirdiği atlar dünyaca ünlü olup Arap atlarından üstün bulundukları için, her biri bin altından satılıyordu. Türk at kültürü ile birlikte iğdiş, ulak, yam, yamçı, yağız, yılkı vb Öz Türkçe sözcükler Arapça ve Farsça’ya geçmiştir. Kurıkanlar ve Türk At Kültürü GökTürk Yazıtları’nda adları sık sık geçen Kurıkanlar, Baykal gölünün batısında yaşarlardı. Kurıkanlar’dan kalmış kaya resimleri arasında GökTürk yazısı ile yazılmış Türkçe yazıtların bulunması, Kurıkanların bir Türk boyu olduğunu göstermektedir. Kimi araştırmacılarca Oğuz Türklerinin bir boyu sayılan Kurıkanlar, GökTürk döneminde Sahaların (Yakutların) güneyinde,

Türk Dünyasının Sesi

Mustafa Kemal MAHDUM

GökTürklerin de kuzeyinde bulunuyorlardı. Çin kaynakları, Kurıkanların çok büyük ve güçlü olan, boyunları deve boynuna benzeyen atlarının bulunduğunu yazarlar. Kurıkanlar’dan kalmış kaya resimlerinde de uzun boyunlu güzel atların bulunması Çin kaynaklarını desteklemektedir. Kurıkan kaya resimlerinde atların yeleleri tarak ağzına benzer bir biçimde kesilerek süslenmiş, boyunlarına da bir püskül asılmıştır. Bu Türkiye Cumhuriyeti`nde bugün kultarak biçimindeki at yeleleri Altaylardaki Gök Türk, Kırgız çevrelerinde bu- lanılmakta olan alfabeye gelinceye kalunduğu gibi,Hunları temsil eden Çin ka- dar Türklerin alfabelerini birkaç kez bartmalarındaki at yelelerinde de bulunur. değiştirdikleri bilinmekte ve bu koTürkler, atın yelelerine astıkları bu süs- nuda şöyle dörtlü bir dizi yapılmaklere bonçuk, monçuk (boncuk) derlerdi. Kurıkan kaya resimlerindeki kimi atla- tadır: Göktürk, Uygur, Arap, Latin. rın eyerlerinin arka kaşları oldukça yükBöyle bir sıralama gerçeği tümüyle yansektir. Türklerde eyerlerin bu ön ve arka sıtmadığı gibi adlandırmaların “Arap” ve yastıklarına köpçük adı verilirdi. Bazen de öngdünki yalıg, kidinki yalıg, yani “ön “Latin Alfabesi” diye yapılması da bazı eyer kaşı, arka eyer kaşı” diye adlandırı- kavram ve değerlendirme kargaşasına lırdı. Resimlerde, atların bazılarının kuy- yol açmaktadır. Tarih boyunca çok geniş rukları düğümlenmiştir. At kuyruğunu ülkelere yayılan ve çok değişik kültürlerle bağlama geleneği Türklere özgüdür. Alp Arslan da, Malazgirt Meydan Savaşı’nda ilişkiler kuran Türkler bu dört alfabenin dıatının kuyruğunu bağlamıştı. Türkler, şında ,başka alfabeler de kullanmışlardır. at kuyruğunu iple bükme ya da bağla- Gününüzde de söz konusu dört alfabeden maya sırtlamak derlerdi. Harezmşahlar döneminde yazılmış Türkçe sözlük- başka alfabeler kullanan Türkler vardır. Öte yandan, İslamiyet’le birlikte Türklerde “tügdi atnın kuyrugın” şeklinde deyimlere rastlanır. At kuyruğunu bağ- ler arasında yaygınlık kazanan alfabe, salt lama geleneği Kırgızlarda, Hunları tem- Arapların kullandıkları harflerden ibasil eden Ho-Chü-P’ing dikilitaşında, Çin ressamı Han-Kan’ın yapmış olduğu bir ret olmayıp, ona bazı eklemeler de yaHun portresinde ve sair Türk boylarında pılmıştır. Bu nedenle eski yazı ya da da görülür. Bu gelenek daha sonra Mo- Osmanlı alfabesi diye de nitelenen alğollara da geçmiştir. Kurıkan Türklerinin kaya resimlerinde atlara bazen üç ki- fabe, Arap alfabesinin Türkçe`ye uyşinin bindiği görülür. Birden çok kişinin gunluk sağlamasına çalışılan geliştiata binmesi adeti öteki Türk boylarında rilmiş bir biçimi idi. Bu nedenle ona da vardı. Türkler, at üzerine ikinci bir ki- Arap alfabesi değil Arap kökenli alfabe şinin binmesi için ayrılan yere sugarsuk, atın arkasına binene de köçük derlerdi. demek daha doğru bir niteleme olur. MS 983-985 yıllarında Uygur başBunun gibi, Türkiye Cumhuriyeti`nde kentine giden Çinli elçi Wang Yente, kullanılan alfabe de özgün bir Latin alUygur Türklerinde mülkiyetin at renklerine göre düzenlendiğini belirtir. Pe- fabesi olmayıp Latin kaynaklı yeni Türk çenek Türklerinde de benzer biçimde, alfabesidir. Nitekim söz konusu alfaboylar atların renkleriyle vurgulanır. Se- benin kabulünü öngören 1928 tarihli kiz boydan oluşan Peçenekler’in at- yasa “Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki lara bağlı olarak aldıkları adlar şöyledir: 1) Yavdı Erdim: Parlak Erdem. Hakkında Kanun” başlığını taşımaktadır. Türklerin tarih boyunca kullandıkParlak atları olan Erdem boyu. 2) Kürekçi Çor: Gök (Mavi) Çor. ları alfabeleri sırasıyla incelersek: Gök (mavi) atları olan Çor’un boyu. (Görüntülemek istediği3) Kabukşın Yula: Ağaç kabuğu renginde atları olan Yula’nın boyu. niz alfabenin üzerine dokunun.) 4) Suru Kül-Bey: Boz at1. Göktürk Alfabesi ları olan Kül-Bey’in boyu. 2. Uygur Alfabesi 5) Kara Bay: Kara atları olan Bay’ın boyu. 3 . A r a p A lfabesi 6) Boru Tolmaç: Koyu renkli at4. Latin Alfabesi ları olan Dilmaç’ın boyu. 7) Yazı Kaban: Kaban boyu (net değildir). 8) Bula Çoban: Alaca atları olan Çoban’ın boyu. Yukarıda Peçenek boylarının adlarında geçen Çor, Yula, Bay, Dilmaç, Çoban (Çaban) terim- Kıbrıs Rum Kesimi’nde cumhurbaşleri kişi adı değil, unvandır. Mesela kanlığı görevine gelişinin 100’üncü güÇoban, koyun güden anlamında değildir. nünü tamamlayacak olan Nikos Anastasi-

Türkler’in Kullandıkları Alfabeler

Rum lider: Babam Türkler’i EOKA’dan kurtardı

Türk Ordusunda At Hun Türkleri, binicilik ve savaş eğitimlerine daha çocukken başlar; önce koyuna, sonra taya, en sonra da ata binilerek süvarilik öğrenilirdi. 4-6. yüzyıl Roma ve Batı kaynaklarına göre “Daha yeni yürümeğe başlayan Hun çocuğunun yanında eyerlenmiş bir at hazır bulunurdu”, “Hunlar at üstünde yerler, içerler, konuşurlar, alış-veriş yaparlar, uyurlardı”, “At başka kavimleri yalnızca sırtında taşır, ama Hunlar at üstünde ikamet ederlerdi”. 7-10. yüzyıl Bizans kaynaklarına göre “Türkler sanki at üstünde doğmuşlardır, sanki yerde yürümesini bilmezler”. Çin kaynaklarına göre, en iyi at eğiticisi olan Asya Hunları, kimsenin dokunamadığı yaban atlarını yakalayıp evcilleştirirlerdi. Benzeri bilgilere Çin, Roma, Bizans, Rus, Süryani, İslam vb kaynaklarda 14. yüzyıla değin rastlanır. Devamı gelecek sayıda

adis, Milliyet Gazetesi’ne röportaj verdi. Güney Kıbrıs’ta Şubat ayında yapılan seçimlerde cumhurbaşkanı seçilen Anastasiadis’in babası Hrisanthos Anastasiadis’in Limasol’a bağlı Silifke (Silikou) köyünde yaşayan Kıbrıslı Türkleri EOKA’cıların elinden kurtardığı ortaya çıktı. Ada’da 1974 yılında başlayan savaş ile ilgili bir anısının olup olmadığıyla ilgili Anastasiadis babasının yaşadıkarını anlattı. RUM SUBAY BABASI, TÜRKL E R İ E O K A’ D A N K U RTA R M I Ş Gazeteci Uludağ ise, “Hrisantos, yoksul bir ailenin çocuğuymuş. Köyde Kıbrıslı Türklerin yardımları ile büyümüş. Kıbrıslı Türk köylüler, Hrisantos’a yiyecekler verirlermiş. Bu şartlarda büyüyen Hrisantos, polis subayı olduktan sonra bunları unutmamış. EOKA’cılar köyü basmış ve Türk erkekleri toplamak istemiş. Köylüler Hrisantos’u arayınca hemen olay yerine gelmiş ve ‘köylülerin kılına dokunursanız, sizi mahvederim’ demiş. Sonra EOKA’cılar köyden ayrılmış” dedi.


Türk Dünyasının Sesi

Oğuz Kağan’ın TOğuz ü Kağan’ın r k l üTürklük k Duası D ;u a s ı ULU TANRI !

GÜZEL TANRI ! GÖK TANRI ! Sen TÜRK’ü TÜRK yurtlarını koru ! Düşman şerrinden sakla ! TÜRK’ü yiğitlikte daim et ! TÜRK’ü erlik davasıyla yaşat ! TÜRK’ü gerçekçi yap ! TÜRK’ün gönlüne herşeyden önce, hatta kursağına ekmek koymadan evvel TÜRK’lük sevgisini koy ! TÜRK’ü ideal ile yaşat ve ideali hakikat yapmaya çalışsınlar ! Törelerini canları gibi saklat ! TÜRK’e zevk ve rahat verme ! Bilakis zahmete alıştır ! Zahmetle yürekleri, bedenleri demir olsun ! Bu sayede onlara yüksek çalışma kudreti verirsin ! TÜRK’ü faal, cevval edersin. TÜRK’e değişmez bir seciye ver ! Zamanla seciyesi değişmesin, sade tekemmülle tadilat görsün ! U L U T A N R I ! Milli kuvvet, namus, ahlak, azim , sebat, ideal, TÜRKÇÜLÜK ruhu, yurtseverlik, ilim, sanat teşkilatı, intizam, beden kuvveti ve zenginlik ile hasıl olduğundan; TÜRK’e bunları ver ! TÜRK’ten hırsız, namuzsuz türerse hemen kahret ! TÜRK’e benlik, hem de yüksek bir benlik ver ! TÜRK nefsine itimat sahibi olsun ! TÜRK’ü muhakemeli, ciddi adam olarak yarat ! Hissiyatına kapılıp, öfke ile ayaklanmasın ! Birden barut gibi parlamasın ! Daima soğuk kanlı olsun ! TÜRK’ü her milletten cesur yarat ! Öç almayı TÜRK asla unutmasın ! U L U T A N R I ! Namuzsuz bir tek TÜRK yaratacağına, dünyayı yık daha iyi ! Ne kadar korkak TÜRK varsa hepsini helak et ! TÜRK herşeyi mukayese etsin ! Yalnız akıl ve mantık denen şeylere bırakma onu ! Sabırlı, derde dayanıklı olsun ! İradesi çelik gibi olsun ! Dönek TÜRK yaratma ! TÜRK’leri maymun iştahlı yapma ! TÜRK daima ihtiyatla adım atsın ! Kimsenin tatlı diline inanmasın ! Kimseye emniyet olmasın ! Çalışma zekâdan üstün bir kıymet olduğundan, TANRI, sen TÜRK’ü çalışkan et ! TÜRK’ün ömrü çalışma ile geçsin ! Ona daima çalışma aşkı ver ! Hele elbirliği ile çalışmayı alet etsin ! Tembel TÜRK’ü hemen öldür ! TÜRK’e her milletinkinden üstün zeka ver ! Zeka ve çalışma ; ikisi bir arada olunca TÜRK’ün önünde durulmaz ! Milli büyüklüğün tek şartı yüksek ideal, buna alışmak için de yüksek ahlak, fedakarlık ve sebat lazım olduğundan TÜRK’leri ahlaklı, sebatlı ve fedai kıl ! TANRI , TÜRK’leri sen kendi elinle birleştir ve herşeyden evvel ruhları birleşsin ! Onları tek bir kafa gibi birleştirici kültür sahibi et ! TÜRK’ü töresine sadık kıl, Tanrı ! TÜRK budunu : Biliniz ki atalar töresi asırların tecrübesi ile husule gelmiş büyük bir hikmettir. Tanrı beni töreye dokunmaktan ve dokundurmaktan sakladı ve saklasın ! U L U T A N R I ! Türk milletini lafçı değil, elinden iş gelir insanlar et ! Bir şey söylemek vazife yapmak değildir. Onu fiilen yapmak ve yaptırmanın vazife olduğunu beyinlere sok ! G Ü Z E L T A N R I ! Sana hepsinden çok yalvardığım şudur : TÜRK’ü dalkavukluktan kurtar ! Dalkavukluk ve emsali vasıtalara zengin olmaktan koru ! TÜRK’e kötü para hırsı verme ! Dalkavukları yok et ! A M A N T A N R I ! TÜRK aile, töre ve disiplinini her şeyden evvel koru ! TÜRK toprağında hürler yaşasın. Adaletten başka bir şey hüküm sürmesin ! Sen TÜRK’e tabii şeylere tabiata karşı sevgi ver ! TÜRK yurdunda yoksulluk o kadar azalsın ki fakirlik suç sayılsın ! A C U N U ( D Ü N YAY I ) YA R ATA N YÜCE TA N R I ! TÜRK’e insaniyetten evvel TÜRK milletini düşündür. İnsanların insaniyet dedikleri şey, göz boyamak için icat edilmiş bir boyadır. İnsaniyet maskesi taşıyan öyle milletler vardır ki maskelerinin altında canavarlar yaşar. İnsaniyeti gören olmadı. TANRI , TÜRK’e sağlam, sürekli irade ver ! Güçlüklerde, sabrını, tahammülünü aynı zamanda gayretini arttır ! Ona esas seciye olarak vazife muhabbeti ve mesuliyet duygusu ver ! Mesuliyeti TÜRK yurdundan eksik etme ! En büyük kuvvetinTÜRKLÜK aşı olduğunu TÜRK’e öğret ! TANRI ! TÜRKÇE konuşulan, TÜRK’e yurtluk etmiş olan yerleri kıyamete kadar TÜRK’ün hükmü altında bırak ! YÜCE ALLAH TÜRKÜ KORUSUN

3

Sayın Azerbaycan Konsolos Yetkilileri, SayınDünya Türk Gençler Birliği İstanbul Koordinatörü İşte dünyada ikiyüzlü Avrupa, Rusya Bayrampaşa Belediye Bakanım, B.Paşa Parti yönev.s. bunların hepsi de Ermenistan’da ticileri, Sayın STK Yöneticileri, Değerli katılımcılar, bir asker ölse pireden deve yapıTürk Dünyasının Şah Damarı Bakü’den ülyorlar. Sormak isterim nerede insan kemize gelen Azerbaycan Milli Kahramanıhakları, nerede Birleşmiş Milletler. mız Sn.İbad HÜSEYİNOV, Değerli CenMaalesef dünyada hak güçlü giz Kardeşim ve beraberindeki Muhterem olanın olmuş, çünkü bu gün küMisafirlerimiz, bu gün sizlerle birlikte olmaktan K O N F E R A N S TA resel güçler KÜRESEL ADAçok mutlu olduğumuzu ifade etmek isterim. DerLETİ uygulamamakta ısneğimiz adına sizleri saygıyla selamlıyor, Hepi- KONUŞMA METNİ rarcı ve düşünülmüyor bile. niz Hoş geldiniz, Sefalar getirdiniz, Şeref verdiniz. Bu da Türkler dünya yönetiminAzerbaycan’ın Karabağ savaşı ile ilgili tüm konuların ele alı- den gittiklerinden beri hep böyle devam etmekteler. İşte bu gün şunu iyi nacağı bu Konferansta bizlerin de Azerbaycanlı kardeşlerimi- anladık ki, Türk Dünyası artık birleşmeli, çünkü Birleşmiş bir Türk Birzin bu haklı oldukları davalarında seslerini duyurmakta bir nebze de liği oluşturulana kadar bu olaylar, bu adaletsizlikler devam edecektir. olsun katkımız olması için bu gün bu konferansı yapmaktayız. Ayrıca Ka- İşte bunun için Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Cumhuriyetleri tekrar bir rabağ savaşı sadece Azerbaycan’ın değil, tüm Türk Dünyasının davasıdır. araya gelerek dünyada söz sahibi olmaları ne kadar gerektiğini tüm dünBöyle bir konferans tertipliyor olmaktan ve Azerbaycanlı kardeşlerimizin yada yaşayan Türkler bunu çok iyi görmeleri gerekir. Ancak böyle dünyanında yer almaktan duyduğum memnuniyeti sizlerle paylaşmak isterim. yaya adalet dağıtabilir, dünya ancak o zaman adaletli yönetime kavuşabilir. Azerbaycan’daki kardeşlerimizi en iyi anlayanlar Balkan Türkleridir - yaşa- Türkler Küresel Güç olduklarında Küresel adaleti de gerekdıkları sürgünler, dramlar ve soykırımlarla. Bu nedenle biz Azerbaycan’ın tiği gibi uygulayacaktır dünya ve insanlık bundan emin olsun... Karabağ ve işgal altındaki vatan toprakları meselesinde en önde gelen des- Son olarak “İşgal altındaki Dağlık Karabağ sadece Azerbaycan’ın değil, tekçilerinden ve dünyanın neresinde olursa olsun bu haklı davanın takipçile- tüm Türk Dünyasının sorunudur” Bu sorunun çözümü için bizler el ele, omuz rinden olacağız ve olmalıyız. Bu konuda nasıl bir fedakârlık yapmamız ge- omuza olmalı; bu uğurda Türk Dünyası olarak birbirimize kenetlenmeliyiz. rekiyorsa onu gözümüzü kıpmadan hazır olduğumuzu belirtmek isteriz. Başta büyük Türk Dünyası’na, bütün İslâm âlemine sesleniyoruz: Değerli dava arkaAzerbaycan halkının haklı davasında kenetlenelim... daşlarım, Biz Balkan Türkleri ve de özellikle Bulgaristan Türkleri zalimin zulmüBundan birkaç ay önce nün ne olduğunu çok iyi biliriz. Yirminci yüzyılda bütün insanlığın karbende Azerbaycan’a gi- şısında alınlarımıza silah dayayarak adımızı değiştirdiler ve zorla Hıristiderek bizzat ermeni iş- yan yapmaya çalıştılar. Böyle zulümler ancak ortaçağda görülmektedir. galini ve kardeşlerimizin Bu nedenle Azerbaycanlı kardeşlerimizin halini anlayabilenler bizleçektikleri çileleri ve sı- riz ve de onlara elimizden gelen desteği esirgememeliyiz. Hepimikıntıları yerinde görme zin yapabileceği bir şeyler mutlaka vardır. Bulgaristan’da ve Balkanimkânım olduğu gibi sınır larda kamuoyu oluşturabiliriz ve de bunu mutlaka yapmalıyız. bölgelerini de gezdik ve Bizler Balkan dernekleri olarak ilk defa böylesi nitelikli bir kongreyi gördük. Açık yüreklilikle organize ederek Balkanlardaki STK’lar ile Azerbaycan STK’larının şunu belirtmek isterim ki, bir araya gelerek bir ilke imza attık ve bu yolu açmış olduk. orada olup bitenlerden A r t ı k T ü r k D ü n y a s ı n ı n b i r l e ş m e s i k o n u dünyada insanlık utanç sunda bizim gibi STK’lara çok iş düşmektedir. duymalıdır ve dünya me- Yaşanangelişmeninvebirbirimizitanımavehalklarımızıbirleştirmekonusunda deniyeti sınıfta kalmıştır. sivil toplum örgütleri üzerinde de ne kadar olumlu etki yaptığını göstermiştir. Katıldığımız konferans A y r ı c a buradan 2 önerim olacak; ve gezinin asıl amacı 1. Bulgaristan’da 1950-60 yılları arasında komünizmi yaymak üzere KoAzerbaycan halkının sıkıntılarını, haklı oldukları Dağlık Karabağ soru- münist Rusya tarafından Bulgaristan’a Azerbaycanlı öğretmenler gönnunu ilk önce Azerbaycan dışında yaşayan Türklere ve ardından tüm acı derilmiş, fakat kısa sürede bunların Türkçülük yaptığının ve yaydığıgerçekliği ile dünya gündemine taşımaktı. Öncelikle bizler Türk Dün- nın farkına varınca apar topar rejim tarafından geri gönderilmişlerdir. yası olarak birbirimizi iyi anlamalıyız, birleşmeliyiz ve kenetlenebilmemiz İşte bu gün Bulgaristan’da Türkçülüğe hizmet eden bu öğretmenleriiçin projeler üretmeliyiz. Böyle bir proje adına, Balkanlar’dan Altaylar’a; mizden hala sağ olanları araştırıp bulalım ve Bulgaristan’da sağ olanTürkmenistan’dan Sibirya’ya; Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar, Türklerin larla tekrar buluşturalım. Gerek Bulgaristan’da gerek Azerbaycan’da yaşadığı her coğrafyadan gelen Türk Yazarları bir araya geldiler. “Dilde, Fi- bir araya getirelim, böylece Azerbaycan Türkü ile Bulgariskirde ve İşte Birlik” şiarını hayata geçirmek için bu toplantıya iştirak ettiler. tan Türkü’nün kaynaşmasında büyük bir adım atılmış olacaktır. Sonuç olarak Ermeni işgalinin yarattığı sorunların Türk Dünya- 2. İkinci önerim de 09.09.1982 yılında Asala teröristleri tarafından vusına ne kadar pahalıya mal olduğunu yerinde inceledik ve gördük. rulan Burgaz da görevi başında şehit düşen Türkiye’nin Burgaz BaşBu işgal sonucu bir milyon yüz bin kişi göç etmek zo- konsolosluğu İdari Ataşesi Bora SÜELKAN’ı unutturmamalıyız. Bu runda kalmış, 20 bine yakın insan katledilmiş, 50 bin insan sa- şehidimizin adına Bulgaristan’ın Burgaz şehrinde bir anıt yaptıkat kalmıştır, 5 bin insandan bugün halen haber alınamamaktadır. rılması hususunda girişimlerde bulunulması gerektiğini düşünüyoruz. Ermeni işgalinin birde ekonomik ve sosyal boyutu vardır. Maddi Buradan tüm Türk Dünyası’nın analarına sesleniyorum; boyutu bugünkü değeri ile Azerbaycan`a maliyeti 60 milyar dolar- “Çocuklarınızı yetiştirirken onları Dünyayı yönetebilecek bilgi, bedır. 21. yılına girdiğimiz bu trajedinin ekonomik, sosyal, insani bo- ceri, birikim ve ahlakla donatarak yetiştiriniz. Biz bu ağır işin altınyutunu tahmin etmek herhalde zor olmasa gerek. İşte bu zor dö- dan kalkamasak da, sizin büyüttüğünüz gelecek kuşaklar bu ağır nemlerde Azerbaycan hem bağımsızlığını korumaya çalışıyor, hem yükü bulunması gerektiği olan yüksekliklere rahatlıkla taşıyacaklardır. de toprakları işgal olmuş, mecburi göçe zorlanan insanlara bakmak, Türk Birliğine Dünyanın ihtiyacı vardır; bunu herkes idrak etmeli, dünyada doyurmak, okutmak, sağlığını korumak için çaba sarf etmektedir. kim adaletin hâkim olmasını isterse, bu birliğe destek olup sahip çıkmalıdır.” Dolayısıyla Ermeni işgaline maruz kalan toprakların yeniden ülkenin Son olarak da işgal altındaki Dağlık Karabağ, sadece Azerbaycan Türklerikontrolüne geçmesini sağlanmalı ve 21 yıldır işgal edilmiş haklarının elde nin sorunu değil, bu sorun tüm Türk Dünyası’nın hatta insanlığın sorunudur” ederken tazminat hakkı da istenmelidir. Bu konuda da tüm Türk DünBULTÜRK olarak bu konferansa ev sahipliği yapmakyası bu haklı davasında Azerbaycan’ın yanında olmalıdır. Ermeni çetele- tan ve Azerbaycan ile Balkan Türklerinin arasındaki işbirliğirinin Azerbaycanlı kardeşlerimize musallat olması dünkü mesele değildir. nin temel taşlarını atmaktan son derece mutlu ve bahtiyarız. Birinci Dünya Savaşının sonlarında yani 15 Eylül 1918 tarihinde Bu organizasyonumuzda bize destek veren öncelikle Azerbaycan’da Mehmet Emin Resulzade tarafından kurulan Milli Azerbaycan B.Paşa Bld. Bşk. Sn. Atila AYDINER ve Bld.Bşk.Yrd. hemşerimiz Sn. Cumhuriyeti’nin varlığını kabul edemeyen Kızıl ordu güdümündeki Ermeni çe- Ahmet TÜFEKÇİ Beyefendiye huzurunuzda teşekkür ediyor ve buraya teleri başta Bakü olmak üzere Karabağ bölgesini tedrici olarak işgal etmişlerdi. gelen tüm katılımcılara Kurumumuz adına huzurlarınızda teşekkür eder, Bu işgal ve katliamlar karşısında sıkıntı yasayan kardeş Azerbaycan Cumhuri- böylesine önemli çalışmalarının artarak devam etmesini de temenni ederiz. yeti yöneticileri Osmanlı yönetiminden acil yârdim talebinde bulunur. Osmanlı Te k r a r h o ş g e l d i n i z v e s e f a l a r g e t i r d i n i z . yönetimi aldığı kararla, Genel Kurmay Başkan Vekili Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Paşa komutasındaki Türk İslam Ordusunun Azerbaycan’a gönderir. Nuri Pasa komutasındaki Türk Ordusu 15 Eylül 1918 tarihinde kardeş Azerbaycan’a girer. İşgalci güçlerle yapılan çatışmalar sonrası, Agsu, Göyçay, Kürdemir ve Samahi gibi bölgeler kurtarılır. İki aylık süren çatışmalar ve ilerlemelerle Ağustos başında Türkİslam ordusu Bakü’ye girmeyi başarır ve Bakü düşman işgalinden kurtarılır. 1990’lı yıllardaAzerbaycan topraklarını işgal ederken Ermenilerin kardeşlerimize yaptıkları mezalimi hepiniz iyi bilmektesiniz. Bugün ateşkese rağmen Ermenistan Silahlı Kuvvetleri’nin 1300 kez ateşkesi bozmuş ve sivil insanları, özelliklekadınları,çocukları,yaşlılarıvurmuşlardırvevurmayadevametmektedirler.. İnsanlarımızın kendi avlusunda, bahçesinde, evlerinin önünde, tarlasında ve köylerinde de, neredeyse her yerde Rus keskin nişancıların hedef olması gibi, hiçbir kurala sığmayan vahşet eylemleri hakkında bilgiler alırken şaşkınlığımızı gizleyemedik. Tanık olduğumuz manzaralardan sarsıldık, Azerbaycan gerçeklerinin bu kadar trajik olduğunu inanın düşünemedik bile. Maalesef bunlar hepsi gerçek.

Rafet ULUTÜRK

BULTÜRK Genel Başkanı


4

Türkçenin (Muharrem Ergin) E s k i T ü r k ç e Türk yazı dilinin ele geçen ilk örnekleri Orhun Âbidelerinin metinleridir. Fakat bu metinler şüphesiz Türk yazı dilinin ilk örnekleri değildir. Çünkü Orhun Âbidelerindeki dil yeni teşekkül etmiş bir yazı dili olarak değil, çok işlenmiş bir yazı dili olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bakımdan, Türk yazı dilinin başlangıcını ele geçen bu ilk metinlerden çok daha öncelere çıkarmak gerekir. Türk yazı dilinin sekizinci asırdan sonraki gelişmesi ile mukayese edilerek bir tahmin yürütülürse, Orhun abidelerindeki yazı dilinde hiç değilse bir kaç asırlık bir gelişme mevcut olduğuna kolaylıkla hükmolunabilir. Buna göre Türk yazı dilinin başlangıcını Milâdın ilk asırlarına, hiç olmazsa Orhun âbidelerinden bir kaç asır önceye çıkarmak doğru olur. Fakat Orhun kitabelerinden daha eski bir metin ele geçmediği için bu yazı dilini ancak sekizinci asırdan itibaren takip edebilmekteyiz. İşte nazarî olarak Milâdın ilk asırlarında başladığını kabul ettiğimiz ve ilk ele geçen metinleri sekizinci asra ait olan bu yazı dili 12 – 13. asra kadar devam etmiş olup, bu devre Türk yazı dilinin ilk devresini teşkil etmektedir. Bu ilk yazı dili devresi ayni zamanda müşterek bir yazı dili devresidir. Yani bu yazı dili bütün Türklüğün tek yazı dili olarak kullanılmış, Orta Asya’da geniş bir sahayı kaplayan Türklük âlemi asırlar boyunca hep ayni dille okuyup yazmıştır. O devirden kalma eserlerde görülen ufak tefek farklar ise saha ve zaman farklarından ileri gelen normal ayrılıklar olup tek bir yazı dilinin hudutlarını aşacak mahiyette değildir. Kâşgarlı’nın en çok beğendiği ve şivelerle karşılaştırırken “Türkçe” diye adlandırdığı, Hakaniye Türkçe’si, yahut başka eserlerde Kâşgar dili, Kâşgar Türkçe’si adı ile anılan dil hep bu ilk Türk yazı dilidir. Bu yazı dili devresinden gelen eserlerin büyük bir kısmı Uygur yazısı ile yazılmış olduğu için bu devreye Uygur devresi, bu yazı diline de Uygurca denilebilir. Fakat Türkoloji öğretiminde Türkçe’nin bu ilk devresi için bugün en uygun isim olarak “Eski Türkçe” tâbirini kullanmaktayız. Türkçe’nin ondan sonraki çeşitli gelişmelerinin kaynağı hep bu devreye çıkmakla, bugün geniş sahalarda ayrı kollara ayrılmış bulunan Türkçe’nin bütün şekillerinin menşei bu devrede bulunmakta, kısacası, Türkçe’nin bütün yapısı bu devre ile izah edilebilmektedir. Demek ki bu devre Türkçe’nin ana Türkçe devresi, ilk devresi, eski devresidir. Onun için bu devreyi “Eski Türkçe” diye adlandırmak çok yerindedir. Bu kitapta biz de bu ismi kullanacağız. O hâlde Türk yazı dilinin ilk devresi Eski Türkçe’dir. Eski Türkçeden daha önceki devir ise Türkçe’nin karanlık devridir. O devir artık Eski Türkçe’nin Çuvaşça ve Yakutça ile, bunların da daha ileride Moğolca ile birleştikleri devirdir. Türkçe tarih boyunca iki gramer yapısına sahip olmuştur. Eski Türkçe devresi Türkçe’nin eski gramer yapısını temsil eder. Ondan sonraki devreler Türkçe’nin yeni gramer yapısına sahip olan devrelerdir. Kuzey-doğu Türkçe’si, Batı Türkçe’si Eski Türkçeden sonraki devre gelince, bu devirde Türkçe karşımıza birden fazla yazı dili ile çıkmaktadır. Eski Türkçe’nin sonlarında Orta Asya’daki Türklük âleminin parçalanarak büyük kütleler hâlinde Hazar Denizinin güney ve kuzeyinden kuzeye ve batıya yayılması, yeni kültür merkezlerinin meydana gelmesi, İslâm kültürünün Türkler arasına gittikçe kuvvetli bir şekilde yerleşmesi, yeni mefhumlarla birlikte yeni bir yazının kabulü gibi çeşitli dış sebeplerle beraber Türkçe’nin içinde bir müddetten beri kendisini hissettiren tabiî gelişmeler neticesinde ortaya çıkan büyük değişiklikler yazı dili birliğini parçalayarak Eski Türkçe’nin ömrünü tamamlamış ve ayrılan Türklük kollarının yeni kültür merkezleri etrafında kendi şivelerine dayanan yazı dilleri meydana getirmeleri birden fazla yeni yazı dilinin doğmasına ve gelişmeğe başlamasına sebep olmuştur. Böylece 12-13. asırdan sonra biri Kuzey-doğu Türkçe’si, diğeri Batı Türkçe’si olmak üzere iki Türk yazı dili meydana geldiğini görmekteyiz. Kuzey Türkçe’si, Doğu Türkçe’si

Tarihi

Bunlardan Kuzey-doğu Türkçe’si önce 13 ve 14. asırlarda, bir müddet, Eski Türkçe’nin tabiî ve yeni bir devamı olarak eski ve yeni arasında köprü vazifesi gören bir geçiş devresi hâlinde devam etmiş, sonra 15. asırdan itibaren Kuzey Türkçe’si ve Doğu Türkçe’si olarak iki yeni yazı diline ayrılmıştır. Son zamanlara kadar devam eden bu yazı dillerinden Kuzey Türkçe’si, Kıpçak Türkçe’sidir. Doğu Türkçe’si ise Çağatayca gibi yanlış bir isimle anılan ve Timur devrinde başlayarak 15. ve 16. asırlarda kuvvetli bir edebiyat meydana getirmek suretiyle en parlak çağını yaşadıktan sonra son zamanda yerini modern Özbekçe’ye bırakan yazı dilidir. B a t ı T ü r k ç e s i Batı Türkçesi’ne gelince, bu yazı dili 12. asrın ikinci yarısı ile 13. asrın ilk yarısında teşekküle başladığı anlaşılan, 13. asrın ikinci yarısından itibaren de metinlerini günümüze kadar aralıksız bir şekilde takip ettiğimiz yazı dilidir. Selçuklulardan başlayarak bugüne kadar gelen ve devam etmekte olan bu yazı dili, Türklüğün en büyük ve en verimli yazı dili durumundadır. Batı Türkçesinin esasını Oğuz şivesi teşkil eder. Onun için bu yazı diline Oğuz Türkçe’si de denilebilir. Oğuz şivesi Hazar Denizinden Balkanlara kadar uzanan sahaya yayılmış bulunan Türkçe’dir. Bu saha ise batı Türklerinin yaşadığı sahadır. Onun için Oğuz yazı diline, Oğuz Türkçe’sine umumî olarak Batı Türkçe’si adını vermekteyiz. Türkolojide Batı Türkçe’si için bazen Cenup Türkçe’si veya Cenup Şivesi adı da kullanılmaktadır. Fakat bu Şimal Türkçe’sine göre verilen bir addır ve şüphesiz Batı Türkçe’si kadar uygun değildir. Azeri Türkçesi, Osmanlı Türkçesi Batı Türkçesinin içinde saha bakımından zamanla iki daire meydana gelmiştir. Bunlardan biri Azeri ve Doğu Anadolu sahasını içine alan doğu Oğuzcası, diğeri Osmanlı sahasını içine alan batı Oğuzcasıdır. Doğu ve batı Oğuzcaları arasında ilk asırlarda çok küçük saha farkları dışında bir ayrılık mevcut olmamış, bu saha farkları yavaş yavaş genişleyerek ancak 17. asırdan sonra doğu ve batı Oğuzca dairelerini meydana getirmiştir. Bununla beraber arada yine iki yazı dili olacak kadar fark mevcut değildir ve her ikisi de ayni şiveye, yani Oğuz şivesine dayandıkları için Azeri ve Osmanlı Türkçeleri ancak tek bir yazı dilinin kardeş iki dairesi sayılabilirler. Esasen doğu ve batı Oğuzcası arasındaki farklar daha çok şivede yani konuşma dilinde kalmış, devamlı olarak Osmanlı kültür ve edebiyatının tesiri altında kalan Azeri sahasında yazı dili, Osmanlı Türkçe’sinden konuşma dilindeki ile mukayese edilemeyecek kadar az bir ayrılık göstermiştir. Azeri ve Osmanlı Türkçeleri arasında, daha çok şivede kalan bu ayrılığın sebeplerini doğu Oğuzcasına Oğuz dışı Türk şivelerinin, bilhassa zaman zaman kuzeyden gelen Kıpçak unsurlarının yaptığı tesir ile İlhanlılardan kalan bazı Moğol izlerinde aramak lâzımdır. Bunlardan birincisi doğu Oğuzcasını batı Oğuzcasından bazı şekiller bakımından biraz farklı yapmış, ikincisi ise Azeri Türkçe’sinde bazı Moğol asıllı kelimeler bırakmıştır. Bilhassa konuşma dili bakımından birbirinden farklı olan Azeri ve Osmanlı Türkçe’si arasındaki başlıca ayrılıklar, kelime başındaki b-m, kelime içindeki q-ġ, h, ilk hecedeki e-i, kelime başındaki t-d ile akkuzatif ve bazı fiil çekim şekilleri etrafında toplanır. Bu ayrılıklar daha çok konuşma dilinde kaldığı, yazı diline aksedenlerin ise ancak son devir Azeri Türkçe’sinde görülebildiği, Azeri sahasında yetişen başlıca edebî şahsiyetlerin bulunduğu 17. asırdan önce de doğu ve batı Oğuzcaları arasında kayda değer bir ayrılık bulunmadığı için bu iki Oğuz Türkçe’si yazı dili olarak Batı Türkçe’si adı altında bir bütün teşkil ederler. Batı Türkçesinin Gelişmesi Batı Türkçesinin yedi asırlık uzun hayatında bazı merhaleler vardır. Bu merhaleler onun iç ve dış gelişme seyri içinde görülen çeşitli safhalardır. Gerçekten Batı Türkçe’si uzun gelişme seyri içinde bugüne kadar iç ve dış yapısı bakımından muhtelif gelişmeler ve değişiklikler göstermiştir. İç yapı bakımından gösterdiği değişiklikler, Türkçe kök ve eklerde görülen bazı ses ve şekil değişiklikleri olup, doğrudan doğruya Türkçe’nin

Türk Dünyasının Sesi

Gelişimi

tabiî gelişmesi ile ilgilidir. Dış yapı bakımından Batı Türkçe’sinde görülen çeşitli safhalar ise, Türkçe’nin bünyesi ile ilgili olmayıp, onun, içine karışan yabancı unsurlara göre aldığı değişik görünüşlerden ibarettir. Demek ki Batı Türkçe’sinde Türkçe’den başka bir de yabancı unsurlar vardır. Bu unsurlarçeşitliArapça ve Farsça kelime ve terkiplerdir. Türklerin İslam kültürü çerçevesine girmeleri dolayısıyla Türkçe’ye sokulan Arapça ve Farsça unsurlar, Türkçe’yi Eski Türkçeden sonra, yeni yazı dilleri devresinde istilâya başlamış, bu istilâ bilhassa Batı Türkçe’sinde korkunç bir gelişme göstererek bir kaç asır içinde Türkçe’yi âdeta tanınmaz bir hâle getirmiştir. Arapça ve Farsça unsurların Batı Türkçe’si içindeki durumu yedi asır boyunca hep ayni olmamış ve çeşitli safhalar göstermiştir. Bu sebeple Batı Türkçe’si içinde hem Türkçe bakımından, hem de yabancı unsurlarbakımından birbirinden farklı bir kaç devre var demektir. İşte 13. asırdan günümüze kadar Batı Türklerinin yazı dili ola gelmiş bulunan Batı Türkçe’si iç ve dış gelişme ve değişiklikler bakımından şu üç devreye ayrılır: 1. Eski Anadolu Türkçe’si 2 . O s m a n l ı c a 3. Türkiye Türkçe’si

Eski Anadolu Türkçesi Eski Anadolu Türkçe’si 13, 14 ve 15. asırlardaki Türkçe’dir. Batı Türkçesinin ilk devrini teşkil eden bu EskiAnadolu Türkçe’si bilhassa Türkçe bakımından kendisinden sonraki iki devreden çok farklıdır. Bu devreye Batı Türkçesinin bir oluş, bir kuruluş devresi olarak bakmak yerinde olur. Batı Türkçesini Eski Türkçe’ye bağlayan birçok bağlar bu devrede henüz kendisini iyice hissettirmektedir. Bu devreden sonraki Türkçe’de gördüğümüz birçok yeni şekiller bu devrede henüz Eski Türkçedeki eski şekillerinin izlerini taşımaktadırlar. Eski Anadolu Türkçe’si bir taraftan böylece Eski Türkçe’nin izlerini taşırken diğer taraftan köklerde ve eklerde bazı ses ve şekil ayrılıkları göstermek suretiyle Osmanlıca ve Türkiye Türkçe’sinden biraz farklı bir durum arzeder. Öyle ki Batı Türkçe’si içinde Türkçe bakımından mevcut başlıca değişiklikler bu devre ile bundan sonraki iki devre arasındaki değişikliklerdir. Yani Batı Türkçesini yalnız Türkçe bakımından devrelere ayırırsak Eski Anadolu Türkçe’si ve Osmanlıca – Türkiye Türkçe’si diye ikiye ayırmamız icap eder. Osmanlıca ile Türkiye Türkçe’si arasında Türkçe bakımından, Eski Anadolu Türkçe’sinden Osmanlıcanın ilk devirlerine taşan bir kaç şekil dışında, bariz bir ayrılık yoktur. Eski Anadolu Türkçe’si yabancı unsurlar bakımından denilebilir ki Batı Türkçesinin en temiz devridir. Bu devirde Türkçe’ye Arapça ve Farsça unsurlar girmeğe başlamıştır. Fakat bu unsurlar kesifliğini yavaş yavaş arttırmış ve ancak devrenin sonlarında geniş bir istilâ başlangıcı hâlini alarak Osmanlıcanın doğuşunu hazırlamıştır. Eski Anadolu metinlerinde görülen Arapça ve Farsça kelimeler henüz çok fazla olmadığı gibi devrenin sonlarına doğru artan terkipler de henüz açık ve basit bir durumdadır. Yabancı unsurlar bakımından bu devirde manzum ve mensur metinler arasında da oldukça fark vardır. Gittikçe artan yabancı kelime ve terkipler daha çok nazım dilinde görülür. Nesir dili ise çok temiz ve duru bir Türkçe olarak devrenin sonunda bile Arapça ve Farsça kelimeler ve bilhassa terkiplerden mümkün olduğu kadar uzak kalmıştır. 15. asrın ortalarına doğru ikinci Murat devrinde geniş bir kültür hamlesinin ifadesi olarak meydana getirilen telif ve tercüme pek çok Türkçe eserin dili bunu açıkça göstermektedir. Nazım dilinde ise, şiirin Fars taklitçiliği üzerine kurulması ve vezin, şekil zaruretleri yüzünden duruluk çok muhafaza edilememiş ve Türkçe’deki gelişmeler bakımından devre daha bitmeden, 15. asırda, basit de olsa terkipler ve yabancı kelimeler adam akıllı çoğalmış ve Türkçe’yi sarmıştır. Bu yüzden asrın ikinci yarısı Osmanlıcanın temelini atan, onun başlangıcını teşkil eden bir devir olmuş, Eski Anadolu Türkçe’si Türkçe hususiyetleri bakımından devrini ancak Osmanlıcanın başlarında tamamlamıştır.

Devamı gelecek sayıda

Düşünceler

Dr.Müjgan DENİZ

Divan-ı Lügati’t Türk

Divanü Lügat-it Türk nasıl bir kitaptır? N i ç i n Ya z ı l m ı ş t ı r ? Hicretin üçüncü asrından, onuncu asrın ortalarına değin, Türklüğün altın devri idi; bu devirde Türkler bir yandan Çin sınırlarından - Pekin yakınlarından- Macaristan’a ve Avrupa ortalarına, bir yandan da Kuzey Buze Denizleri’nden Hindin ve Arabistan’ın sıcak denizlerine, Südan’a ve Büyük Okyanus’a dek taşmışlar, hemen her yerde kuvvetli egemenlikler kurmuşlardı. Kendilerini her yerde saydırmışlar, her yerde efendi tanıtmışlardı. Türklüğün hükmü yürüdüğü bu geniş bölgelerde Türk dilinin de üstün tutulacağına, kendileri gibi dillerinin dahi sayılacağına şüphe yoktur. Birçok kimselerin Türkçe öğrenmeye uğraştıkları içindir ki bu devirlerde bir hayli kitap yazılmıştır. Her ne kadar Gaznelilerle Salçık Oğulları Türkçeye büyük bir önem vermeyerek Farsçaya daha çok düşkünlük göstermişlerse de öbür Türkler ve Türk büyükleri ulusal dile değer vermişlerdir. Bizim gördüğümüz eserler arasında her yönden en önemli, her bakımdan en değerli eserDivan-u Lügati’t Türk‘tür. Bu dönemde yazılan eserlerin sahiplerinden bir takımlarının Divandan faydalanmış olmaları gerekir. Divanü Lûgat-it Türk, Türk dilleri Kamusu demektir, bu kitap paha biçilemeyecek kadar değerlidir; bilgi dünyası bu kitaba çok önem vermekte ve kitabı çok beğenmektedir. Hemen her medeni milletin üniversitesinde ve Türkiyatçıları arasında bu kitap eşsiz sayılmaktadır. Eski eserlerden hiç biri bu eser kadar önem kazanmamıştır. Divanü Lügatte, bugün ölmüş birçok güzel kelimeler bulunduğu gibi, o vakitki kültürün ve medeni varlığın yüksekliğini gösterir bir hayli tanık ta vardır. HeleTürk fiillerinin yapısını gösteren kısımlar pek değerlidir; kitapta yer yer, dil üzerine önemli kurallar söylenmiş; ses değişimleri, gramer halleri, diyelek ayırdları açık olarak gösterilmiştir. Bundan başka saymış olduğum şeyleri tanıklamak için bol ve zengin örnekler dahi vermiştir. İşbu örneklerin birçokları cümle halinde olduğu için büyük bir anlama, değerli bir çözümleme kolaylığı göstermektedir. Örnekler, kelime, cümle, sav, beyit, parça gibi şeylerdir. Biz bu örneklerden yalnız o vaktin dil durumunu öğrenmekle kalmıyoruz:; Türk‘ün eski tarihini, edebiyatını, yaşayışını, düşünüşünü de birlikte öğreniyoruz. Bu faydalardan başka o vakitki coğrafi durum üzerine de doğru bilgiler elde ediyoruz. Şimdiye değin eskiTürk Dili ve eski Türk varlığı üzerine bunun kadar işe yarar, bunun kadar elverişli bir eser görülmemşitir; bu eser, tektir, tek kalacaktır. Türk dünyası Kaşgarlı Mahmud’un adını her zaman saygıyla anacaktır. Biz bu eşsiz kitaptan eski Türklerin (900) yıl önceki dillerini, düşünüşlerini, durumlarını öğrendiğimiz gibi kitapta medeniyet dünyasına karşı her zaman göğsümüzü kabartacak olan birçok öğünç ve kıvanç kaynakları dahi buluyoruz; (900) yıl önce atalarımızın ipek mendil taşıdıklarını, elbise kırışıklıklarını yatıştırmak için ütü kullandıklarını da görüyoruz; hele yeryüzünün efendisi olan Türk askerlerinin o vakitler bile kuru bir derintiden ibaret olmayıp, her erin adını, sanını, aylık olgularını gösterir bir defterin bulunduğunu öğrenmemiz dünyaya değer bir faydadır. Bundan başka Türklerin kadınlara ve çocuklara ve düşkünlere gösterdikleri saygı izlerini de orada buluyoruz. Divan dikkatle gözden geçirilirse daha bu gibi birçok öğünmeye yarar şeyler görülecektir. Divanın yazma nüshası bir tanedir; şimdiye değin bir ikincisi bulunmamıştır. Eldeki yazma nüsha büyük bir cilt ve (319) yapraklıdır. Kağıdı vaktiyle Doğu memleketlerinde yapılmış olan sağlam ve kalın bir kağıttır. Kibabın bazı yerleri yaşlık görerek kararmış ise de bozulmamış ve çürümemiştir. Birkaç kelime dış olmak üzere her tarafı iyice okunabilmekte, bundan kitabın iyi korunmuş olduğu anlaşılmaktadır.


Türk Dünyasının Sesi

5

Türk Tezhib Türk Adının 24 Oğuz Boyu… Sanatı Vatikan’da Anlamı... b) Bayat: “Devletli, nîmeti bol” anlamındadır. Maraş ve çevresine hâkim olan Dulkadiroğulları, İran’da Kaçarlar, Horasan’da Kara Türk Milleti’nin tarihi insanlık tarihi Bayatlar, Maku ve Doğubeyazıt hanları, KerTürkmenlerinin çoğu, bu boydandır. Dede kadar eskidir. “Türk” sözü tarihin en kük Korkut kitabını 1480’de Hicaz’da yazan Tebeski çağlarından beri kullanılıyordu rizli Hasan ve meşhûr şâir Fuzûlî bu boydandır.

ve belirli bir kavmin yada kavimler birliğinin adı olarak mevcuttu. Türkler’in köklü ve çok zengin bir tarihe ve kültüre sahip olması nedeniyle birçok bilim adamı “Türk” adının nereden geldiği hakkında araştırmalar yapmış, bu araştırmalar neticeside Türk adı ilk defa MÖ. XIV. yy’da “Tik” vveya “Tikler” adıyla geçmeye başlamıştır. Diğer bir görüşe göre ise Türk adı MÖ. XIV. yy’dan öncede varolduğudur. Zira Türk ırkının tarihi insanlığın tarihi kadar eskidir. Bu gerçeği kavmi ve milli mitolojilerde ve tarihi oluşumlarda izaheden eski kayıtlarda görmek mümkün olmaktadır. Türk ırkının çok eski olması nedeniyle Türk adının nerden geldiği hakkında birçok iddia ve görüşler ileriye sürmüşlerdir. Buna göre, -Heredotos’un doğıu kavimleri arasında zikrettiği TARGİTAB‘lar. -İskit topraklarında doğdukları söylenen TYRKAE‘ler -Tevratta adı geçen Togarma‘lar. -Eski Hint kaynaklarında tesadüf edilen TURUKHA‘lar veya THRAK‘lar -Esiki Ön Asya çivili metinleride görülen TURUKKU‘lar. -Çin Kaynaklarında MÖ. I.yy’da rol oynadıkları belirtilen TİK veya Dİ‘ler Bizzat “Türk” adını taşıyan Türk kavimleri olarak gösterilmektedir. İslam kaynaklarında yer alan İran menşeli “Zend – Avesta” rivayetleri ile İsrail menşeli “Tevrat” rivatetleride Nuh Peygamber’in torunu olanYafes’in oğlu “Türk” ile İran rivayetlerideki Feridun’un oğlu “Türac” veya “Tur”un soyu Türk adını taşıyan ilk kavim olarak gösterilmek istenmiştir. “Avesta”da yer alan “Ebül Beşer”den (1) ,Cemil ve oğu Ferdiun’dan bahsedilmektedir. “Ferdidun ülkesi Salm, Irak ve Turak (Türk) ismindeki üç oğlu arasında pay etmiştir. Salma!a bugünkü İran ve havalisi, Irak’a bugünkü Irak ve havalisi ,Turak’a ise Orta Asya ve Çin havvalisi düşmüştür. Feridun ölünce Irak, Salm’a saldırarak İran ve havalisini almış,dahasonra Turak’a saldırmıştır. Irak, Turak’ı yenememiş, savaş bunların torunlarına uzanan dek senelerce sürmüştür. Sonunda Turak’ın torunu “Afrasyap”(2) Irak torunun “Muncihir”i mağlup ederek Ceyhun nehri sınır kabul edilen bir anlaşma yapmıştır. Bu tarihten sonra ceyhun nehri doğusunda “TURAN”, batısına da “İRAN” denmiştir. Tevrat rivayetleride ise Nuh tufanından sonra Nuh peygamber dünyayı üç oğlu arasında pay etmiş.Yafes’e Orta Asya ve Çin ülkeleri düşmüş,Yafes ölürken tahtını sekiz oğullarından biri olan “TÜRK” e bırakmıştır. Görülmektedirki Hz. Adem devrina yakın zamanlarda Turak(Türk)‘den İran-Turan savaşlarından ve Alp Er Tunga gibi büyük bir Türk Başbuğunndan ve Saka İmparatorluğu Kağa’nından bahsedilmektedir. Yukarıda mitoloji ve tarihi kayıtlar içerisinde yer alan “Türk” kelimelerinden ,Türk adının ne kadar eski olduğu ortaya çıkmaktadır. Devamı Gelecek Sayıda

c) Alka-Bölük/Alka-Evli: “Nereye varsa başarı gösterir” anlamındadır. Türkiye ve Âzerbaycan’daki Alaca, Alacalılar adı taşıyan yerler bu boyun hatırasıdır. d) Kara-Bölük/Kara-Evli: “Kara otağlı (çadırlı)” anlamındadır. Karalar ve karalı gibi coğrafî yer adları bunlardan kalmadır. 2. Ay-Alp/Ay-Han: Sembolü kartal. Oğulları: a) Yazgur/Yazır: “Çok ülkeye hâkim” anlamındadır. Ab-Yabgu devrindeki Yenibent Yabguları, Batı Türkistan’daki Cend Emirleri, KaraDaş denilen Horasan Yazırları, Ahıska’dan aşağı Kür boyundaki Azgur-Et (Azgur Yurdu) Kalesi, Kürmanç Kürtlerinin Azan Boyu, Toroslardaki Gündüzoğulları Hanedanı bu boydandır. b) Tokar/Töker/Döğer: “Dürüp toplar” anlamındadır. Yenikentli Vezir Ayıdur, HarputDiyarbakır-Mardin hâkimleri, Artuklular, SincarSiverek, Suruç arasında hâkim eski Caber Beyleri, Memluklar devrinde Halep Döğeriyle Hama Döğerleri, bugünkü Mardin-Urfa arasında yirmi dört oymaklı Kürt Döğerleri, Hazar Denizi doğusundaki Saka Boyu Takharlar; Şavşat’taki Ören kale, To-Kharis ve Malatya’nın Tokharis bucağı, Dağıstan’daki Digor ve Kars ve Arpaçay sağındaki Digor kazası bu boydan hatıradır. c) Totırka/Dodurga/Dödürge: “Ülke almak ve hanlık yapmak” anlamındadır. Sivas doğusundaki Tödürgeler bu boydandır. d) Yaparlı: “Misk kokulu” anlamındadır. Zaza Çarekliler ve misk ticareti yapan Yaparı Oymağı bu boydandır. Yaparı Oymağının Akkoyunlu ve Giraylı camilerinin mihrap duvar harcına bu güzel ıtriyattan kattıklarından hâlâ hoş kokmaktadır. Diyarbakır ve Kırım’da hatıraları vardır. 3. Yıldız-Alp/Yıldız Han: Sembolü tavşancıl. Oğulları: a) Avşar/Afşar: “Çevik ve vahşî hayvan avına hevesli” anlamındadır. Hazistan Beyleri, Konya’daki Karamanoğulları, İran’daki Avşarlı Nâdir Şah ve hanedanı, Ürmiye ve Horasan Afşarları bu boydandır. b) Kızık: “Yasakta pek ciddi ve kuvvetli” anlamındadır. Gaziantep, Halep ve Ankara çevresindeki Kızıklar, Doğu Gürcistan’da ve Şirvan batısındaki ovaya Kızık adını verenler bu boydandır. c) Beğdili: “Ulular gibi aziz” anlamındadır. Harezmşahlar, Bozok/Yozgat-Raka/Halep çevresindeki Beğdililer, Kürmanç Badılları bu boydandır. d) Karkın/Kargın: “Taşkın ve doyurucu” anlamındadır. Akkoyunlu-Dulkadiroğlu ve HalepHatay bölgesindeki Kargunlar, Doğu Anadolu ve Âzerbaycan’daki ilkbaharda eriyen karların suları ile kopan sel ve su kabarmasına da Kargın/Korkhun denilmesi bu boyun adındandır. Üç-Oklar: İç Oğuzlar da den i l i p , s o l k o l u t e ş k i l e d e r l e r. 1. Gök-Alp/Gök Han: Sembolü sungur. Oğulları: a) Bayundur/Bayındır: “Her zaman nîmetle dolu yer” anlamındadır. Akkoyunlular sülâlesi, İzmir’den Âzerbaycan’daki Gence’ye kadar Bayındır adlı yerler bu boydan gelir. b) Beçene/Beçenek/Peçenek: “İyi çalışkan, gayretli” anlamındadır. Karadeniz kuzeyi ile Balkan Yarımadasına göçen ve 1071 Malazgirt ile 1176 Miryokefalon Meydan Muhârebelerinde Bizanslılardan ayrılarak Selçuklular safına geçen Peçenekler, Dicle Kürmançlarının iki ana kolundan güneydeki Beçene Kolu, AnkaraÇukurova Halep bölgelerindeki Türkmen oymaklarından Peçenekler bu boydandır. c) Çavuldur/Çavındır: “Ünlü, şerefli, cavlı” anlamındadır. Türkmenistan’da Mangışlak Çavuldurları, Çorum çevresindeki Çavuldur ve Anadolu’daki Çavdar Türkmen oymakları, Erzurum ve çevresindeki Çoğundur adlı köyler bu boyun adından gelmektedir. d) Çepni: “Düşmanı nerede görse savaşıp hemen çarpan, vuran ve hızlı savaşan” anlamındadır. Rize-Sinop arasındaki çok usta demirci Çepniler ve Çebiler, Kırşehir, Manisa-Balıkesir

çevresindeki ve Kars ile Van bölgelerinde Türkmen Oymağı Çepniler bulunmaktadır.

2. Dağ-Alp/Dağ Han: Sembolü uçkuş. Oğulları:

a) Salgur/Salur: “Vardığı yerde kılıç ve çomağı ile iş görür” anlamındadır. Kars ve Erzurum hâkimi Salur Kazan Han Sülâlesi, Sivas-Kayseri hükümdarı âlim ve şair Kadı Burhâneddin Ahmed ve Devleti, Fars Atabegleri, Salgurlular, Horasan’daki Teke-Yomurt ve Sarık adlı Türkmenlerin çoğu bu boydandır. b) Eymür/Imır/İmir: “Pek iyi ve zengin” anlamındadır. Akkoyunlu, Dulkadirli ve Halep Türkmenleri içindeki Eymürlü/İmirlü oymakları, Çıldır ve Tiflis’teki iyi halıcı ve keçeci Terekeme Oymağı bu boydandır. c) Ala-Yontlup/Ala-Yundlu: “Alaca atlı, hayvanları iyi” anlamındadır. Yonca kelimesi bu boyun hatırasıdır. d) Yüregir/Üregir: “Daima iyi iş ve düzen kurucu” anlamındadır. Orta Toros ve Çukurova Üç-Oklu Türkmenlerinin çoğu, Adana’daki Ramazanoğulları bu boydandır. 3. Deniz Alp/Deniz Han: Sembolü çakır. Oğulları: a) Iğdır/Yiğdir/İğdir: “Yiğitlik, büyüklük” anlamındadır. İçel’in Bozdoğanlı Oymağı, Anadolu’da yüzlerce yer adı bırakan İğdirler, İran’da büyük Kaşkay-Eli içindeki İğdirler ve Iğdır adı, bu boyun hâtırasıdır. b) Beğduz/Bügdüz/Böğdüz: “Herkese tevâzu gösterir ve hizmet eder anlamındadır. Dicle Kürtleri ilbeği olup, Hazret-i Peygamber’e elçi giden (622-623 yılları arasında Medîne’ye varan), Bogduz-Aman Hanedanı temsilcisi ve Kürmanç’ın iki ana kolundan Bokhlular/Botanlar, Yenikent-Yabgularından onuncu yüzyıldaki Şahmelik’in Atabegi Kuzulu, Halep Türkmenlerinden Büğdüzler bu boydandır. c) Yıva/Iva: “Derecesi hepsinden üstün” anlamındadır. Büyük Selçuklu Sultanı Melikşâh (1072-1092) devrinde Suriye ve Filistin’i feth eden Atsız Beğ, 12. yüzyılda Hemedân batısında Cebel bölgesi hâkimleri Berçemeoğulları, Haçlıları Halep çevresinde yenen Yaruk Beg, GüneyÂzerbaycan’daki Kaçarlu-Yıva Oymağı bu boydandır. Ankara’da çok makbul yuva kavunu bu boyun yerleştiği ve adları ile anılan köylerde yetişir. d) Kınık: “Her yerde aziz, muhterem” anlamındadır. Büyük ve Anadolu Selçuklu devletleri, Orta Toroslardaki Üçoklu Türkmenler, Halep-Ankara ve Aydın’daki Kınık Oymakları bu boydandır. Türkçe, Edebiyat, Türk Oğuzlarla ilgili diğer bilgiler: Oğuzlar, Oğuz Boyu Bugün; Türkiye, Balkanlar, Azerbaycan, İran, Irak ve Türkmenistan’da yaşayan Türklerin ataları olan büyük bir Türk boyu. Oğuzlara, Türkmenler de denir. Oğuz kelimesinin türeyişiyle ilgili çeşitli fikirler ileri sürülmüştür. Kelimenin boy, kabile mânâsına gelen “Ok” ve çokluk eki olan “z”nin birleşmesinden “Ok-uz” (oklar, koylar) anlamında olduğu ileri sürüldüğü gibi, oyrat (haşarı, yaramaz) kelimesinin eş anlamlısı olduğunu iddiâ edenler de vardır. Ancak kelime, Anadolu ağızlarında “halim selim, ağırbaşlı” mânâlarına da kullanılmaktadır. Arap kaynaklarında ise “guz” veya “uz” şeklinde geçmektedir. İlk zamanlar Üçok ve Bozok adlarıyla iki ana kola ayrılmış olan Oğuzlar, daha sonraki devirlerde, Dokuz Oğuz, Altı Oğuz, Üç Oğuz adlarında boylara da ayrıldılar. Oğuzlar, yirmi dört boydan meydana gelmişti. Bunlardan on ikisi Bozok, on ikisi Üçok koluna bağlıydı. Tarihçiler, hazırladıkları cetvellerde Oğuz boylarının adlarını, sembollerini ve ongunlarını (armalarını) göstermişlerdir. Buna göre, Bozoklar; Kayı, Bayat, Alka Evli, Kara Evli, Yazır, Dodurga, Döğer, Yaparlu, Afşar, Begdili, Kızık, Kargın; Üçoklar ise; Bayındır, Peçenek, Çavuldur, Çepnî, Salur, Eymur, Ala Yundlu, Yüreğir, İğdir, Büğdüz, Yıva, Kınık boylarına ayrılmışlardı. Bugün Türkiye’de yirmi dört Oğuz boyuna ait işaret ve yer adlarına çok rastlanmaktadır. Oğuz adına ilk defa Yenisey Kitabelerinde rastlanmaktadır. Barlık Irmağı yöresinde bulunan bu kitabelerde; “Altı Oğuz budunda” sözü yer almaktadır. Öz Yiğen Alp Turan adlı bir beye ait olan bu kitabelerin yazıldığı devirde, Oğuzlar, Göktürkler’in hakimiyeti altında altı boy hâlinde Barlık Irmağı kıyılarında yaşamakta idiler.

Sergi 23 Haziran’a kadar açık kalacak. Osmanlı tezhib sanatı çağdaş teknik ve yorumlarla Avrupa’da görücüye çıktı. Vatikan’da gerçekleştirilen “Kutsal Kelam’ın Taneleri” isimli sergide üç Türk sanatçının eserleri yer alıyor. 06-23 Haziran 2013 tarihleri arasında Vatikan’da ziyarete açık olan “Kutsal K e l a m ’ ı n Ta n e l e r i ” i s i m l i s e r gide üç Türk sanatçının eserleri yer alıyor. Yüzyıllar içinden süre gelen Türk Tezhib Sanatının çağdaş yorumlarının yer aldığı sergi, Vatikan Büyükelçisi Prof. Kenan Gürsoy’un h i m a y e s i n d e “ Va t i k a n P a l a z z o Cancelleri-Cancelleri Sarayı” sergi salonunda gerçekleştiriliyor. “Gelenek Gelecektir” felsefesiyle kurallarına sıkı sıkıya bağlı olduğu Tezhip sanatına çağdaş bir yaklaşım getiren sanatçı MSGSÜ Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Münevver Üçer, yine Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nden Kalemişi sanatının temsilcisi Yrd. Doç. Dr. Kaya Üçer ve Yapraklar üzerine yaptığı tezhip ve minyatür çalışmalarıyla tanınan sanatçı Reyhan İsen’in birbirinden değerli eserleri Vatikan’da sanatseverlerle buluştu. S e r g i i l e i l g i l i açıklamalarda bulunan Yrd. Doç. Dr. Münevver Üçer, 2009 ve 2011 yıllarında Floransa’da katıldıkları sanat bienallerinde kazandıkları ö d ü l l e r, Av r u p a s a n a t o t o r i t e l e rinin geleneksel tezhip sanatımıza ilgisini artırdığını v e Va t i kan Kültür Bakanlığı’ndan sergi daveti aldıklarını belirtti. Yrd. Doç. Dr. Üçer tezhip sanatıyla ilgili şunları söyledi: “Altınlamak anlamına gelen tezhip kelimesi, eski yazıların kenar süslemesi olarak yüzyıllar boyunca uygulanmış ve el yazması eserlerin süsleme unsuru olarak doğup gelişmiştir. Hüsn-i hattın elbisesi de diyebiliriz. Tezhibe yaklaşımımda sanat prensibimin ana fikrini; yüzyıllardır süregelen geleneksel kurallara sadık kalarak, çağdaş sanat kuramı içinde sanatı yeniden yorumlamak ve eserler vücuda getirmek oluşturuyor. Klasik kuralları korurken yenilikçi yaklaşımlarla evrenselliği yakalamanın, kültürü müzü her platformda temsil edeceğine inanıyorum. 16. yüzyılda ekol olmuş Kara Memi, Şahkulu; 18. yüzyılda Ali Üsküdari gibi üstad sanatçılarımızın yenilik ve arayış mantığının izlerinden gitmeye çalışıyorum. Çağdaş sanat anlayışıyla evrensel bir dil yakalamayı çok önemsiyorum.” diye konuştu. T ü r k i y e ’ n i n Va t i k a n Büyükelçisi Prof. Kenan Gürsoy himayesinde Vatikan Palazzo Cancelleri Sarayı Sergi Salonu’nda açılan sergide, 3 Türk tezhip sanatçısının e s e r l e r i g ö r ü l e b i l i y o r. M ü n e v ver Üçer, tezhip sanatının unsurlarından yola çıkarak bir ekip çalışmasıyla tezhip heykellerini vücuda getirerek, bu anlamda bir ilke imza attı. Tezhip çalışmalarında kâğıt yüzey üzerine çalışan sanatçı, bu geleneksel malzemenin yanı sıra ahşap yüzey üzerinde altın ve su bazlı boyalarla yaptığı tezhip çalışmalarını bu sergide ilk kez sanatseverlerin beğenisine sunuyor. Sergide, sanatçının 2 0 e s e r i g ö r ü l e b i l i y o r. R e y han İsen’in Cumhurbaşkanlığı seralarında yetiştirilenbitkilerinyapraklarınıkurutarakeldeettiğiçalışma yüzeylerine yaptığı kendine has tezhip ve minyatür çalışmaları ise serginin bir diğer bölümünü oluşturuyor. Sanatçının, altın, su bazlı boyalarkullanılarakyapılan7eseri,aynışekildekâğıtçalışma yüzeylerindeki uygulamalarıyla sanatseverlerle buluştu. Sergide 3 eseri ile yer alacak Kaya Üçer ise yıllardır süre gelen kalemişi sanatının restorasyon ve tasarım uygulamalarının yorumlarını çağdaş konsept tasarımıylaLaledevrininsüslemeunsuruolan“eklektik”tarz bezemelerle ziyaretçilerin karşısında . Altın varak uygulamaları, ahşap, tuval üstü çalışmaları ve kağıt yüzey değerlendirmeleriyle sanatçı, yenilikçitarzınısanatseverlerinbeğenisinesunuyor.Sergi,23 Haziran’a kadar ziyarete açık kalacak. GELENEK GELECEKTİR “ G e l e n e k Gelecektir” felsefesiyle kurallarına sıkı sıkıya bağlı olduğu Tezhip sanatına çağdaş bir yaklaşım getiren sanatçı Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Münevver Üçer (ortada), Yrd. D o ç . D r. K a y a Ü ç e r v e R e y han İsen’in birbirinden değerli eserleri Vatikan’da sanatseverlerle buluştu.


6

Türk Dünyasının Sesi

Onlarca Bilim Adamı Can Verdi Bu Kitap Nerede Yazılmış (Divan-ı Lügati’t Türk) Dünya üzerinde bir kitap, basımı için bu kadar Kitapta, bu eserin nerede yazıldığını gösterir hiççok sayıda bilim adamının can vermesine sebep olmamıştır. Bu kitabın ismi; Divanü Lügati’t Türk, bir yazı, biçbir işaret yoksa da, Bağdat’ta Halife’ye sunulmuş olduğuna bakılırsa, Bağdat’ta yazılmış olyazarı da büyük bilgin Kaşgarlı Mahmud… Bu sene 1000’nci doğum yılı kutlanan ve 2008 ması ihtimali kuvvetlidir. Kitabın Kaşgar’da veyahut yılı da kendi yılı ilan edilen Kaşgarlı Mahmud’un başka bir yerde yazılarak Bağdat’a getirilmiş olması Türkçe’nin ilk büyük sözlüğü ve ilk Türk ansiklo- düşünülebilirse de burası çok zayıfır; çünkü Kaşpedisi olan Divanü Lügati’t Türk, tam 800 yıl bo- garlı Mahmut‘un birçok Türk boylarını, Türk şehirleyunca ortada yoktu; tıpkı bir diğer kitabı Kitab’ül rini ve köylerini gezip dolaştıktan ve birçok notlar aldıktan sonra yazmış olması şüphesiz bulunduğuna Cevahir gibi… Divan-ı Lügat’it Türk, geçtiğimiz yüzyılın ba- göre Divan-ü Lügat‘it Türk‘ü Bağdat’a yerleşerek şında, Ali Emiri tarafından bulundu.Avrasya Ya- orada yazıp bitirmiş olması daha kuvvetli görünür. Bağdat’ta yazılmış olmasına kuvvetli bir tanık da o zarlar Birliği Genel Başkanı Yakup Deliömeroğlu, asırda Bağdat’ın bayağı bir Türk şehri hâline gelmiş bukitabın bulunuşunu şöyle anlatıyor: lunması, Irak’ta Türk nüfuzunun son derece ilerlemiş ol“Kitabı sahaflarda Ali Emiri Efendi buldu. Ali masıdır. Şurası muhakkaktır ki Mahmut kitabını geçici Emiri Efendi, kitabı satın aldığında duyduğu se- bir heves üzerine yazmış değildir. Bunu yazabilmek için vincini şu şekilde dile getirir: ‘Bu kitabı aldım; bizim sayın Kaşgarlı çok emekler çekmiş, birçok üzüntüeve geldim. Yemeği içmeği unuttum... Bu kitabı lere katlanmıştır. Uzun bir hazırlama devresi geçirdikten sahaf Burhan 33 liraya sattı. Fakat ben bunu bir- sonra bu büyük eserin vücuda getirilmiş olduğunda şüphe kaç misli ağırlığındaki elmaslara, zümrütlere de- yoktur. Çünkü böyle bir eseri yazmak kolay değildir. ğişmem.’ Kitabın Ya z ı l d ı ğ ı Ta r i h Büyük bir coşku içinde olan Ali Emiri Efendi (Divan-ı Lügati’t Türk) kitabını kimseye göstermek istemedi. Hem kitabı Kaşgarlının kitabının sonunda 464 senesinin kıskanıyor ve hem de kaybolmasından endişe edi- Cemaziyülevvelinin gurresinde yazmaya başlandı: yordu. Devrin ünlü simaları Ziya Gökalp ve Fuad “Dört gözden geçirdikten ve iyice süzdükten sonra Köprülü gibi şahıslar, Ali Emiri Efendi’nin Di- ′466da bitti.” demiş olmasına bakılırsa ve 464 Hicri vanü Lügati’t Türk’ü bulduğunu işitmiş ve gör- ve 1068 Miladide başlanmış, iki sene üzerinde mek istemişlerse de Ali Emiri Efendi onları kitaba çalışıldıktan sonra 4566 Hicri ve ′1072de bitirmiş yanaştırmamıştı; Kitabı sadece çok güvendiği Ki- olduğu anlaşılıyor ise de, cilt 3, sahife 116 “biz bu lisli Rıfat Efendi’ye gösteriyordu. kitabı yazdığımızda sene 690 idi” demesi işi karıştırıyor. Ali Emiri Efendi satın aldığında, kitap hırpalanBana kalırsa Divanın sonundaki yazı pek açıktır; bu, mış ve yıpranmış bir vaziyetteydi. Şirazeleri çö- doğru olmalıdır. Gerek cilt 1, sahife ′890daki tarih ve zülmüş, formaları dağılmış, sayfaları birbirine ka- gerek kırmızı mürekkeple yazma nüshanın kenarına rışmış ve numaraları da yoktu. Bu sebeple kitabın yapılmış olan düzeltme yanlış olsa gerekir; tercümemiz eksik mi, tam mı olduğu belli değildi. Ali Emiri okunacak olursa yazma nüshanın bu gibi hataları yaptığı Efendi bunun tespitini Kilisli Rıfat Efendi’ye yap- çok görülecektir, hele kırmızı mürekkeple yapılmış tırdı. Kilisli Rıfat Efendi, iki ay müddetle kitabı üç olan düzeltmelere hiç güvenmemelidir; yine bunun kere okudu, karışmış sayfaları yerli yerine koydu gibi, cilt 3, sahife ′116daki tarih dahi yanlış olacaktır. ve numaralandırdı. Daha sonra da kitap Matbaa-i Divan ′466da bitmiş olduğuna göre, ′467de Halife Amire’de üç yıl süren bir maceranın ardından ba- olan Muktedi’ye sunulmuş olabilir.Divan, Türk, Divanı Lügatit Türk, Kaşgarlı Mahmut, Divan-u Lügati’t Türk sıldı.” Divandaki bu tarih karışıklığı hakkında sayın Yakup Deliömeroğlu, kitabı kendi dillerine tercüme etmek isteyen çok sayıda Türk bilim ada- bilgin Bay Zeki Velidi’nin “Adsız” mecmuasının 16. mının da bu yolda Rus ve Çinliler tarafından şehit sayısında bir yazısı vardır; bu yolda genişçe bilgi elde edildiğini söylüyor. İşte Rus ve Çinliler tarafından etmek isteyenler oraya baksınlar. Yine bu iş üzerine Bay Kilisli’nin Türkiyat Mecmuası’nda bir yazısı çıkmıştır. katledilen Türk bilim adamları… K i t a b ı Ya z a n Z a t Dîvân ü Lügati’t Türk’ün Türk Dünyasında ilk ( D i v a n ı L ü g a t i ’ t T ü rk) tercüme girişimi, Azerbaycan’da oldu. Sovyet BiKitabı yazan zatın adının Mahmut, babasının adının limler Akademisi’nin Azerbaycan Şubesi, bu iş için Halid Said Hocayev’i görevlendirir. Hoca- Hüseyin, büyük babasının da Mehemet olduğunu yev, 1935-37 yıllarında bu görevi tamamlar. Fa- kendi kitabından öğreniyoruz. Kaşgarlı olduğu kat Hocayev ve yardımcılarının başarısının müka- anlaşılıyorsa da Barsgan şehrini anlatırken “(…)” demesi kendisinin Kaşgar’da doğmuş olduğunu, fatı, ölüm olur. 1937 yılında bu kez meşhur Uygur şairi Kutluk babasının Barsganlı bulunduğunu gösteriyor. Kitap sahibi her zaman, kendisinden bahsederken Şevki ve eğitimci şair Muhammed Ali Dîvân ü Mahmut demektedir: Bunun içindir ki Mahmudun Lügati’t Türk’ü Uygurcaya tercüme ettikleri için babasının Barsganlı olduğuna hükmediyoruz. katledilirler ve bütün çalışmaları yakılır. Kutluk Kaşgarlı Mahmut eserini Irak’ta yazmış olması Şevki, hac yolculuğu sırasında uğradığı İstanbul’ ihtimaline göre Kaşgar’dan Irak’a göç etmiş olmalıdır. dan Kilisli baskısını alarak ülkesine götürmüştür. O sıralarda Irak bölgesi İslam dünyasının özeği idi; Bilim dünyasına hizmet için giriştikleri iş, kendi siyasal işlere karışmak ve bir külah kapmak isteyenlerin sonlarını hazırlar. Bağdat’a ve Mısır’a koştukları gibi, bilgi işleriyle Uygurlar, 1944 yılında Şarki Türkistan Devle- uğraşmak dileyenlerin dahi buralara geldikleri bellidir. tini kurduklarında, ilk iş olarak Dîvân ü Lügati’t Bağdat’tan başka Buhara, Kaşgar, Kahire, Şam gibi Türk’ün tercümesi işine girişirler. Bu iş için meş- daha bir takım yerler var idise de bunlar Bağdat kadar hur alim İsmail Damollam görevlendirilir. Birinci önemli değildir. Türk ülkelerinin her bucağından birçok cildin tercümesi tamamlanmıştır ki. Rusya ile Çin bilginlerin tâli aramak arzusiyle Bağdat’a ve Mısır’a anlaşarak Şarki Türkistan Devleti ortadan kaldırı- akın akın geldikleri sıralarda bir hayli bilgi adamlarının lır ve İsmail Damollam öldürülür. Şarki Türkistanın Kızıl Çin tarafından işgal edilmesinden sonra Uygur bölgesinde Sinjang Özerk Yönetimi kurulur. Kaşgar bölgesinin Valisi Seyfulla Seyfullin, maddi kaynak da ayırarak taBilinen en eski Türk lûgatı Dîvân ü Lûgât-it nınmış şair ve tarihçi Ahmed Ziyaî’yi Dîvân ü Lügati’t Türk’ün tercümesi için resmen görevlen- Türk‘de külliyetli miktarda ata sözü … bulunduğu, dirir. 1952-54 yılları arasında Divanın tercümesi bunların ise türlerinin günümüze ulaşmış belki en tamamlanır ve Pekin’ e basılması için gönderilir. Baskının giderleri de Kaşgar valiliği bütçesin- eski numûneleri olduğu malûmdur. Dîvan’daki den ayrılmıştır. Ancak Pekin “karşı devrimcilik ve bu ata sözlerinin … misâl getirilmek üzere milliyetçilik” suçlamaları ile Ahmet Ziyaî’yi 20 kullanıldıkları da bilinen bir gerçektir. yıl ağır hapse mahkum eder ve Ziyaî cezaevinde Dîvân ü Lûgât-it Türk‘de Türkçe, kelime olarak işkence altında can verir, divanın bütün tercümelûgatte, müellifince kurulan cümleler içinde ve leri de yakılır. Yılmayan Uygurların bir başka girişimi, 1960-63 misâlen getirilen ata sözlerinde, dörtlüklerde ve yıllarında, Çin İlimler Akademisi Şincang Bö- beytlerde kullanılmıştır. Türkçe kelimeleri lûgat lümü Müdür Yardımcısı Uygur Sayrami tarafından hayata geçirilir. Fakat hem Sayrani yardım- yapmak, eser müellifinin zâten asıl maksadıdır. cılarıyla birlikte öldürülür hem de tercümenin Yine müellifin bu lûgatleri açıklamak için kurduğu metinleri yakılır. alelâde cümlelerde kullanılan Türkçe ise kendisine Uygurların Divan’a merakı bütün bu olanlara rağmen azalmamakta aksine artmaktadır. Halkın âittir. Bu kelimeler ve alelâde cümleler kelime morve aydınların yoğun isteği ile Dîvân ü Lügati’t folojisi veyâ gramer kâidexleri açısından ehemmiTürk İbrahim Muti’in yönetiminde Abdusselam yeti hâiz olabilirlerse de yine misâl getirmek için Abbas, Abdurrahim Ötkür, Abdurra¬him Habibulla, Abdulreşit Kerim Sait, Abdulhamit Yusufi, Kaşgarlı Mahmud Beğ’in eserinde kullandığı ata söHalim Salih, Hacı Nur Hacı, Osman Muham- zleri, …, Türkçe’nin anoxnim kültür, san’at ve edemed Niyaz, Emin Tursun, Sabit Ruzi, Muham- bîyât ürünleridirler. Bu bakımdan bu önemli edebimet Emin ve Mirsultan Osmanov’dan oluşan 12 yat unsuxrunu bir arada görebilmek maksadıyla, kişilik komisyon tarafından tercüme edilir. Bu tercüme ile Divan, 1981-84 yıllarında Urimçi’de 3 daha önce derlenmiş olmalarına rağmen, bu ata sözlerini bir kere daha derlemeyi uygun bulduk. cilt halinde ve 10 bin nüsha basılır. Divan’ül Lügüt’it Türk, Kazakistan ve Burada şunu da belirtelim ki bu derlemeyi yapan Azerbaycan’da ise SSCB’nin yıkılışından sonra kişinin görüşü, bâzı Türk ata sözlerindeki açık veyâ yayınlanabildi.

Bağdat’ta toplanmış olduklarını biliyoruz. Türklüğün bu altın devirlerinde İslam dünyasının hemen her yanındaTürkler’in sözü geçer, hatırları sayılır olmuştu; bu hâl kendilerine bir durum yaratıyordu. Bağdat’taki Arap makamları, Bağdat’taki halife sarayı Türklerin nüfuzları altına girmişti. Yıkılmak üzere bulunan halifeliği Türkler tutuyor, halifeleri kendi dilekleri uğrunda kukla gibi kullanıyorlardı. Büsbütün gevşeyen Arap alemine yeni bir hız, yeni bir kudret veriyorlar, İslam medeniyetini yeni baştan diriltiyorlar ve ayakta tutuyorlardı. Bundan başka bütün siyasal işler hep Türklerin elinde idi. Vilayetlere ancak Türk olan valiler gönderilebiliyordu; böylelikle Türklere yanaşmak, Türklerle iyi geçinmek isteyenlerin Türkçe öğrenmeleri bir ihtiyaç halini almıştı. İşte, Divanü Lügat-it Türk bu ihtiyaçtan doğmuş olmalıdır.Divan, Türk, Divanı Lügatit Türk, Kaşgarlı Mahmut, Divan-u Lügati’t Türk Türkçeyi öğrenmek isteyenlere bu dili öğretmen için yazılan işbu eserin, o asırda bilgi ve siyaset dili olmuş bulunan Arapçanın Türkçeden yüksek bir dil olmadığı, Türkçenin Arapça ile atbaşı beraber yürüdüğü gösterilmek ve tanıklanmak üzere meydana getirildiği de anlaşılmaktadır . Türkçeyi ve Türkçenin diyeleklerini pek iyi bilen Mahmut Arapçayı da çok iyi biliyormuş; yalnız eski Türkçeyi değil, Arapçayı da öğrenmek isteyenler için bu kitap güzel bir kılavuzdur. Bu kadar büyük bir bilginin nasıl olup da İslam dünyasında ün almadığına şaşmamak elde değildir. İşte derin bir bilgin, iyi gören bir dilci olan bizim Kaşgarlı Mahmud‘un Türkistan Beyleri neslinden olduğunu yine kendi eserinden öğreniyoruz. Cilt 1, sahife ′102de “Bizim atalarımız olan Beyler emir kelimesine Xamir derler. Çünkü Oğuzlar emir diyemezler Xamir derler; Saman Oğullarından Türkistan’ı almış olan atalarımız Beye Xamir tekin adı verirler.” demekte olduğuna bakılırsa Mahmud’un Beylerden ve asker neslinden gelmiş olduğu meydana çıkar. Yalnız burada göz önüne alınacak bir şey vardır; Kaşgarlı her zaman Oğuzları Türklerden ayırır; burada “Atalarımız olan Beyler Emir kelimesini Xamir diye söylerler; çünkü Oğuzlar Emir diyemezler, Xamir derler.” demesini bilmem nasıl anlamalı? Mahmut burada Oğuzları kendi atalarıyla karıştırmış olmuyor mu? Aşağıya doğru birçok yerlerde görüleceği üzere burada da Arapça ibarede bir eksiklik olmalıdır. “Atalarımız Emir kelimesini Xamir diye söylerler: Nasıl ki Oğuzlar da elifi “‫ ”ﺥ‬ya çevirerek Xamir derler.” demek istemiş olsa gerekir. Her ne ise… Bizim Mahmut hem yüksek bir bilgin, hem de yiğit bir askermiş. “Ben iyi silah kullanırım” dediğinden anlaşılan da budur. Acınacak bir haldir ki Mahmud’un kaç yıl yaşadığını, nerede öldüğünü bilmek kabil olamadı. İslam bilginlerinin (hal ve tercümesine) kütük bilgisine çok önem verdiklerini hepimiz biliriz; bununla beraber Kaşgarlı Mahmut hakkında bir şey yazmamaları şaşılacak şeydir. Kaşgar’dan kalkarak Türk ülkelerini birer birer dolaşmış olması, oralarını iyice incelemiş bulunması, bu büyük eserini yazması gibi şeyler bize gösteriyor ki Mahmut hem yaşça, hem bilgice olgun bir zatmış; her halde genç yaşında ölmemiş.

Mesut UĞURLU

Divanü Lügat-it Türk nasıl bir kitaptır? N i ç i n Ya z ı l m ı ş t ı r ? (Divan-ı Lügati’t Türk) Hicretin üçüncü asrından, onuncu asrın ortalarına değin, Türklüğün altın devri idi; bu devirde Türkler bir yandan Çin sınırlarından – Pekin yakınlarından- Macaristan’a ve Avrupa ortalarına, bir yandan da Kuzey Buze Denizleri’nden Hindin ve Arabistan’ın sıcak denizlerine, Südan’a ve Büyük Okyanus’a dek taşmışlar, hemen her yerde kuvvetli egemenlikler kurmuşlardı. Kendilerini her yerde saydırmışlar, her yerde efendi tanıtmışlardı. Türklüğün hükmü yürüdüğü bu geniş bölgelerde Türk dilinin de üstün tutulacağına, kendileri gibi dillerinin dahi sayılacağına şüphe yoktur. Birçok kimselerin Türkçe öğrenmeye uğraştıkları içindir ki bu devirlerde bir hayli kitap yazılmıştır. Her ne kadar Gaznelilerle Salçık Oğulları Türkçeye büyük bir önem vermeyerek Farsçaya daha çok düşkünlük göstermişlerse de öbür Türkler ve Türk büyükleri ulusal dile değer vermişlerdir. Bizim gördüğümüz eserler arasında her yönden en önemli, her bakımdan en değerli eser Divan-u Lügati’t Türk‘tür. Bu dönemde yazılan eserlerin sahiplerinden bir takımlarının Divandan faydalanmış olmaları gerekir. Divanü Lûgat-it Türk, Türk dilleri Kamusu demektir, bu kitap paha biçilemeyecek kadar değerlidir; bilgi dünyası bu kitaba çok önem vermekte ve kitabı çok beğenmektedir. Hemen her medeni milletin üniversitesinde ve Türkiyatçıları arasında bu kitap eşsiz sayılmaktadır. Eski eserlerden hiç biri bu eser kadar önem kazanmamıştır. Divanü Lügatte, bugün ölmüş birçok güzel kelimeler bulunduğu gibi, o vakitki kültürün ve medeni varlığın yüksekliğini gösterir bir hayli tanık ta vardır.Divan, Türk, Divanı Lügatit Türk, Kaşgarlı Mahmut, Divan-u Lügati’t Türk Hele Türk fiillerinin yapısını gösteren kısımlar pek değerlidir; kitapta yer yer, dil üzerine önemli kurallar söylenmiş; ses değişimleri, gramer halleri, diyelek ayırdları açık olarak gösterilmiştir. Bundan başka saymış olduğum şeyleri tanıklamak için bol ve zengin örnekler dahi vermiştir. İşbu örneklerin birçokları cümle halinde olduğu için büyük bir anlama, değerli bir çözümleme kolaylığı göstermektedir. Örnekler, kelime, cümle, sav, beyit, parça gibi şeylerdir. Biz bu örneklerden yalnız o vaktin dil durumunu öğrenmekle kalmıyoruz:; Türk‘ün eski tarihini, edebiyatını, yaşayışını, düşünüşünü de birlikte öğreniyoruz. Bu faydalardan başka o vakitki coğrafi durum üzerine de doğru bilgiler elde ediyoruz. Şimdiye değin eski Türk Dili ve eski Türk varlığı üzerine bunun kadar işe yarar, bunun kadar elverişli bir eser görülmemşitir; bu eser, tektir, tek kalaxaktır. Türk dünyası Kaşgarlı Mahmud’un adını her zaman saygıyla anacaktır. Biz bu eşsiz kitaptan eski Türklerin (900) yıl önceki dillerini, düşünüşlerini, durumlarını öğrendiğimiz gibi kitapta medeniyet dünyasına karşı her zaman göğsümüzü kabartacak olan birçok öğünç ve kıvanç kaynakları dahi buluyoruz; (900) yıl önce atalarımızın ipek mendil taşıdıklarını, elbise kırışıklıklarını yatıştırmak için ütü kullandıklarını da görüyoruz; hele yeryüzünün efendisi olan Türk askerlerinin o vakitler bile kuru bir derintiden ibaret olmayıp, her erin adını, sanını, aylık olgularını gösterir bir defterin bulunduğunu öğrenmemiz dünyaya değer bir faydadır. Bundan başka Türklerin kadınlara ve çocuklara ve düşkünlere gösterdikleri saygı izlerini de orada buluyoruz. Divan dikkatle gözden geçirilirse daha bu gibi birçok öğünmeye yarar şeyler görülecektir. Divanın yazma nüshası bir tanedir; şimdiye değin bir ikincisi bulunmamıştır. Eldeki yazma nüsha büyük bir cilt ve (319) yapraklıdır. Kağıdı vaktiyle Doğu memleketlerinde yapılmış olan sağlam ve kalın bir kağıttır. Kibabın bazı yerleri yaşlık görerek kararmış ise de bozulmamış ve çürümemiştir. Birkaç kelime dış olmak üzere her tarafı iyice okunabilmekte, bundan kitabın iyi korunmuş olduğu anlaşılmaktadır.

Divan-ı Lügati’t Türk’teki Atasözleri kapalı anlatımlar, sanki Türk Töresi’nin maddelerini muhtevîdirler.Divan, Türk, Divanı Lügatit Türk, Kaşgarlı Mahmut, Divan-u Lügati’t Türk Dîvân ü Lûgât-it Türk‘de 1. ciltte 163, 2. ciltte 51 ve 3. ciltte 104 adet olmak üzere toplam 318 adet “Sab” denilen ata sözü vardır. Bunların 3 adedi, kendilerine “ata sözü” denilmesine rağmen, lûgatte geçen bâzı kelimelerin cümle içindeki kullanılışını göstermek için kurulmuş basit misâl cümleleridir. 1. cilt, 369’daki “0l keçişni sub iletti” yâni “O keçisini suya götürdü” ile 1. cilt 386’daki “Ol kulın tepik tepdi” yâni “O adamını tekmeledi” cümlelerinin ata sözü oldukları söylenemez. 1. cilt 244’deki “Oñay irpeldi iş” ise düzeltilerek “Oñay iş irpeldi”, yâni “Kolay iş biçildi, bitirildi” hâline sokulsa bile, bu sözün ata sözü ile bir ilişkisi yoktur. Bu bakımdan ata sözü denilen 318 adet deyişten 315 adedi gerçek ata sözüdür. Bu 315 adet ata sözünün 3′ü 3 defâ, 26′sı da 2 defâ, ya aynen veya çok az farklılıklarla mükerreren kullanılmışlardır. Böylece ziyâde olanlarının adedi 32′dir ve 315’ten tenzil edildiklerinde ata sözlerinin sayısı 283′e iner. Maamâfih bu takdimde, ziyâde geçen bu ata sö-

zlerinin “DLT Tercümesi”ndeki yerleri de belirtildi ve farklı olanların içlerinden akla en yakın olanı yazıldı. Ayrıca, yemîn etmek için kullanılan bir mesel de ata sözü gibi kabûl ile yukarıda ta’dâdı yapılan 28 sayısının içine bu dahî dâhil edildi. Ata sözleri, sözün ilk kelimesinin baş harfine göre abaça düzeni ile dizildi. Yanına “Tercüme”deki yeri işâretlendi. Bu işâretlerde Romen rakamı ile cildi, Latin raxkamı ile de sahifesi gösterildi. Ayrıca ata sözünün altında, sözün yaşayan Istanbul Türkçesi’ne çevirisi verildi. Divan’daki Atasözlerinden Örnekler (Görüntülemek istediğiniz başlığa dokunun.) (A Harfi); (B-Ç Harfi); (E Harfi); (I-İ Harfi) (K Harfi) ;(M-N-O-Ö Harfi); (S Harfi) (T Harfi); (U-Ü Harfi); (Y Harfi) |» “Divan-ı Lügati’t Türk” Sayfasına Dön! « | Not: İçerik, internetten alıntılanarak derlenmiştir. Divan, Türk, Divanı Lügatit Türk, Kaşgarlı Mahmut, Divan-u Lügati’t Türk


Türk Dünyasının Sesi

Türk Edebiyatının Dönemleri (Sözlü Edebiyat) Sözlü Edebiyat, Türklerin henüz yazıyı kullanmadıkları dönemdeki edebiyattır. Bu dönem edebiyatı sözlü olarak üretilmiş ve kulaktan kulağa yayılarak varlığını sürdürmüştür. Bu dönemde edebiyatımızı Şamanizm, Maniheizm, Budizm gibi dinler etkilemiştir. İslamiyet öncesi Türk edebiyatı, M.Ö. 4000′li 3000′li yıllardan başlayarak Türklerin İslamiyeti kabul ettiği XI. yüzyıl ortalarına kadar sürer. Bu uzun dönemin KökTürkler’e ait yazılı anıtların ortaya konduğu M.S. VI. yüzyıla kadar olan bölümü sözlü edebiyat dönemi olarak adlandırılır. Bilindiği gibi söz yazıdan öncedir. Böyle olunca da yazılı edebiyat ürünlerinden önce, sözlü edebiyat ürünlerinin oluştuğu ortadadır. Bütün ulusların edebiyatında olduğu gibi Türklerin edebiyatında da sözlü edebiyatın doğuşu dinsel temellere dayanır. Sözlü edebiyat ürünleri, daha yazının bulunmadığı dönemlerde, dinsel törenlerde üretilmeye başlanmış, kuşaktan kuşağa aktarılarak yaşatılmıştır. Edebiyat türleri içinde ilk doğan tür olan şiir, sözlü edebiyatın anlatımında önemli bir rol oynar. İslamiyet öncesi Türk edebiyatında da şiirin önemli bir yeri vardır. Bu bölümden tam yararlanmak için aşağıdaki sayfalar size yardımcı olabilir: » Orhun Abideleri » Türk Destanları » Destan Sözlü Dönemin Özellikleri 1. “Kopuz” adı verilen sazla dile getirilmiştir. 2. Ölçü olarak ulusal ölçümüz olan “hece ölçüsü” kullanılmıştır. 3. Nazım birimi “dörtlük“tür. 4. Dönemine göre arı bir dili vardır. 5. Dizelere genel olarak yarım uyak hakimdir. 6. Daha çok doğa,aşk ve ölüm konuları işlenmiştir. 7. Bu döneme yönelik elimizdeki en eski kaynak Kaşgarlı Mahmut’un “Divan-ı Lügat-it Türk” adlı eseridir. Dönemin Ürünleri 1. Koşuk: Sığır denilen sürek avlarında söylenen şirlerdir.Konusu daha çok doğa,aşk,şavaş ve yiğitliktir.Bu tür daha sonra halk edebiyatında koşma adıyla anılmıştır. 2. Sav: Dönemin özlü sözleridir.Bugünkü atasözlerinin ilk biçimi niteliğindedir. 3. Sagu: “Yuğ” adı verilen ölüm törenlerinde ölen kişinin erdemlerini ve onun ölümünden duyulan hüznü dile getiren şiirlerdir. 4. Destan: Toplumu derinden etkileyen olaylar sonucunda halk arasında kendiliğinden oluşan uzun nazım türüdür. Eski Türk Şiiri İslamiyet öncesi Türk şiiri hece ölçüsüyle yazılmıştır. Yedili, sekizli, onikili ölçülere çok rastlanır. Kafiye önemlidir, dize başlarında da kafiye yapılır. Nazım birimi dörtlüktür. İslamiyet öncesi Türk şiirinin dili Öz Türkçedir. Şiirler, Türklerin o çağdaki dünya görüşlerini, yaşantılarını, duygularını, düşüncelerini doğal bir dille anlatırlar. Şiirlerde doğa, aşk, kahramanlık, cesaret, binicilik, at sevgisi, askerlik, ölüm en çok işlenen konulardır. Çin kaynaklarında M.Ö. II. yüzyıla ait eski Türk şiir çevirilerine rastlanmaktadır. İlk Türk Şairleri İslamiyet öncesindeki Türklerde şairlere baksı, kam, ozan gibi adlar verilirdi. Kaşgarlı Mahmud’un Divânü Lûgati’t Türk adlı eserinde ve Turfan kazılarında ele geçirilen metinlerde adlarına ve şiirlerine rastlanan ilk Türk şairleri Aprın Çor Tigin, Çuçu, Ki-ki, Kül Tarkan, Asıg Tutung, Pratyaya Şiri, Kalun Kayşı, Çisuya Tutung’dur. İlk Türk Şiiri İslamiyet öncesi Türk şiirinin, şairi bilinen ilk örneklerini Uygurlar’da bulmaktayız. Aprın Çor Tigin’in yazdığı “Bir Aşk Şiiri” adlı ilk Türk şiirinin son parçasının aslı ve çevirisi şöyledir:

Eski Türkçe İle Türkiye Türkçesi İle

Yaruk tengriler yarlıkazun Yavaşım birle Yakışıpan adrılmalım Küçlüg biriştiler küç birzün Közi karam birle Külüşügin oluralım… Nurlu tanrılar buyursun Yumuşak huylum ile Birleşip bir daha ayrılmayalım Güçlü peygamberler güç versin Kara gözlüm ile Gülüşerek yaşayalım… Destan (Epope) (Türk Destanları sayfasına gitmek için “buraya” dokunun!) Destanlar ulusların yazı öncesi çağlarında oluşmuş olağanüstü olaylarla, doğaüstü kahramanlarla ve kahramanlıklarla yüklü, öyküleyici özellikler taşıyan uzun şiirlerdir. Destanlar, eski çağlarda ezgiye eşlik etmeye en uygun biçimde, çoğunlukla nazımla düzenlenmiştir. Epik şiirin en güzel örnekleri olan destanlarda olağanüstü olayların, doğaüstü kahramanların, tanrıların savaşlarının yanı sıra; eski çağ insanlarının inanışları, yaratılış ve varoluş konusundaki düşünceleri; ulusların özlemleri ve düşleri de dile getirilir. Destanlar insanların olayları dinleme ve anlatma gereksiniminden dolayı kuşaktan kuşağa yayılmıştır. - Destanların Doğuşu İnsanlar ilk çağlarda toplum ve doğa olaylarını anlamakta güçlük çektiler. Her olay onlara önce Tanrıyı düşündürdü: Gök gürlemesi Tanrının hiddetiydi. Yıldırımlar, kasırgalar, susuzluklar Tanrının insanlara verdiği cezalardı. İnsanlar her doğa olayını korkuyla karışık bir hayranlıkla izledi. Zengin bir hayal dünyası olan ilk insanlar, önemli gördükleri her olayı, olağanüstü olay ve hayallerle süsleyerek birbirlerine anlattılar. Yeni olaylarla zenginleşen destanlar, halk arasında yayılarak ortak bir eser haline geldi. Destanları anlatan her yeni ağız destanlara yalnız bir olay değil, dil ve söyleyiş güzelliği de kattı. Destanlar, başlangıçta manzum oldukları, ezgiyle söylendikleri için halk dilinde uzun süre yaşayabildi. Özkırımlı’nın (1995) Tarih İçinde Türk Edebiyatı adlı yapıtında da belirttiği gibi: “Denilebilir ki, doğayla savaşımın ve toplum biçiminin, yine toplumun ortak düş gücüyle insanın zihninde sanatsal bir biçimde yoğrulması destanları doğurmuş; insanlar toplumun oluşumuna, doğanın gizlerine destan kahramanlarının serüvenleriyle yanıt vermişlerdir.” Destanlar, birçok doğa olayının çözüme ulaştığı dönemlerde bile yer yer önemini koruyarak köklü bir destan geleneğinin oluşmasını sağlamıştır. Zamanla, destan gelenekleri zenginleşen ulusların, destan şairleri yetişmiştir. Sözlü dönem destanlarının özellikleri 1. Toplumun ortak görüşleri yansıtılmıştır. 2. Olağanüstü özellikler bulunmaktadır. 3. Önemli kişiler han, kral gibi seçkin kişilerden veya toplumun kabullendiği bir kahramandan ibarettir. 4. Söyleyiş milli dil tarzındadır. 5. Oldukça uzun yazılardır. 6. Milli nazım ölçüsü kullanılmıştır. 7. Konuları bakımından savaş,deprem,yangın,mizah,ünlü kişilerin yaşamları şeklinde gruplandırma yapmak mümkündür. - Türk Destanları Bir ulusun destan sahibi olabilmesi için: • O ulusun halkının hayal gücünün en eski çağlarda bile, efsaneler, destanlaryaratmaya elverişli olması, • O ulusun tarihinde unutulmaz doğa olayları, büyük savaşlar, güçler, baskınlar, değişik coğrafi çevrelere dağılmalar gibi halkının gönlünde ve kafasında nesiller boyu yaşayacak önemli olayların yaşanmış olması gerekir. Destanların oluşumu için gerekli olan bu

şartlar, Türk tarihinde fazlasıyla görülür. Seyit Kemal Karaalioğlu Türk Edebiyat Tarihi adlı yapıtında: “Türk tarihine, Türk destanları ile girebiliriz, Türk tarihinin kökenine ilk Türk destanları ile inebiliriz” derken, Türk tarihinin destanlarla, destanlaşmış kahramanlarla dolu olduğunu da vurgular. Ne yazık ki, Türk destanlarının asıl metinleri elimizde değildir. Çok zengin olduğu bilinen Türk destanları ile ilgili bilgiler Arap, İran ve Çin kaynaklarından elde edilmektedir. Türk destanlarının bir kısmı Türk ve yabancı araştırmacılar tarafından halk ağzından derlenmiştir. Bir kısmına Arap, İran ve Çin kaynaklarında rastlanmaktadır. Bir kısmına Batılı kaynaklarda rastlanırken bir kısmı da Türk aydın ve yazarları tarafından çeşitli dönemlerde, çeşitli nedenlerle, çeşitli dil ve yazılarla kaleme alınmıştır. Destanlarımızın büyük bir kısmı yazıya oldukça geç geçirilmiş, sözlü edebiyattaki şekliyle de tamamen yazıya aktarılamamışlardır. Ancak yüzyıllar içinde yaşayıp yeni olaylarla zenginleşmiş Türkün duygu, düşünce ve anılarıyla değer kazanmışlardır. Araştırmacılar Eski İran ve Yunan destanları ile Türk destanları arasındaki benzerliklere dikkat çekerler. Destan devri yaşayan uluslar arasındaki bu tür alışverişler doğaldır.

7

Türk Edebiyatının Yazılı Edebiyatı ( Ya z ı l ı Edebiyat) İslamiyet Öncesi Yazılı Türk Edebiyatı Yazılı Edebiyat, Türkler arasında yazının kullanıldığı devirlerde başlayan bir edebiyattır. Eldeki en eski ürünler 5. ve 6. yüzyıllarda yazıldığı tahmin edilen Yenisey Krıgızlarına ait balbal ‘adı verilen mezar taşlarıdır. Ancak bu yazıtlr, adlar ve birkaç sözcükten oluşan Türkçe sözlerden ibarettir. Bu yazıtlardaki alfabe daha sonraki dönemlerde kullanılan GökTürk alfabesine göre ilkel bir nitelik taşır. Yazılı edebiyata ait en önemli örnekler 8.yüzyılda dikilen ve günümüze dek ulaşan GökTürk Kitabeleri’dir. Bu yazıtlara bugün Moğolistan’da bulunan GökTürk Kitabeleri, Orhun Irmağı’nın eski yatağı üzerinde bulunduğu için Orhun Yazıtları (Anıtları/Kitabeleri) denmiştir. GökTürk Kitabeleri’deYeniseyYazıtları gibi dikili taşlar üzerine GökTürk alfabesiyle yazılmıştır.

Yazıtlarda Doğu GökTürklerin tarihinden, komşularıyla olan ilişkilerinden savaşlarından ve yönetiminden söz etmektedir. Canlı bir söylev dili ve üs- Destan Kültürünün Önemi Destanlar; tarih, düşünce ve sanat bakı- lubu vardır. Bu yazıtlar, Türk dili tamından büyük değer taşırlar. Tarihi aydınlatır, rihi açısından önemli belge niteliği taşır. düşünce ve sanata kaynak oluştururlar. Bilimsel tarih araştırmaları yanında, tarihi olaylar karşısında halkın duygu ve düşüncelerini yansıtırlar. Banarlı’nın (1971) Resimli Türk Edebiyatı adlı yapıtında da belirttiği gibi: “Destanlar halk gözüyle görülen, halk ruhuyla duyulan ve halk hayalinde masallaştırılan tarihlerdir.” Destan kahramanlarının doğaüstü özellikler göstermesi, olayların olağanüstülüklerle anlatılması destanların gerçeklerden uzak olduğunu göstermez. Destanlar, anlatımlarındaki olağanüstü özellikler ayıklandığında ulusların tarihini aydınlatan en önemli kaynaklardır. Yüzyıllar boyunca Türklerin duyuş, düşünüş, inanış ve hayallerini; güzel sanatlarını; aşk, aile, vatan, ulus ve devlet anlayışlarını Türk destanlarında görebiliriz. Sav Sav, İslamiyet öncesi Türk edebiyatında atasözünün karşılığıdır. Bir düşünceyi, bir deneyimi, bir öğüdü, en az sözcükle kısaca anlatan kalıplardır. Biçim olarak bir düz yazı tümcesi veya bir şiir dizesi gibi olabilirler. İslamiyet öncesi Türk edebiyatına ait savların kimileri küçük ses değişiklikleriyle, Türkçede bugün de yaşamaktadır. Eski Türkçe İle Türkiye Türkçesi İle 1. Aç ne yimes, tok ne times. 2. Alın arslan tutar, küçin sıçgan tutmas. 3. Bir karga birle kış kelmes. 4. Böri koşnısın yimes. 5. Ermegüke bulıt yük bolır. 6. Efdeki buzagı öküz bolmas. 7. İt ısırmaz, at tepmes time. 8. Tag taga kavuşmas, kiş kişike kavuşur. 9. Yılan kendi egrisin bilmes, tefi boynın eğri tir. 10. Kanıg kan bile yumas. 1. Aç ne yemez, tok ne demez. 2. Al (Hile) ile aslan tutulur, güç ile sıçan tutulmaz. 3. Bir karga ile kış gelmez. 4. Kurt komşusunu yemez. 5. Tembele bulut yük olur. 6. Evdeki buzağı öküz olmaz. 7. İt ısırmaz, at tepmez deme. 8. Dağ dağa kavuşmaz, kişi kişiye kavuşur. 9. Yılan kendi eğrisini bilmez, deve boynun eğri der. 10. Kanı kanla yıkamazlar İslamiyet öncesi Türk edebiyatına ait en güzel savları XI. yüzyılda Kaşgarlı Mahmud’un yazdığı Divânü Lûgati’t Türk adlı eserde görüyoruz. Devamı Gelecek Sayıda

Bu bölümden tam yararlanmak için aşağıdaki sayfalar size yardımcı olabilir: » leri

Orhun Abide» Divan-ı Lügati’t Türk

Ya z ı l ı * *

Dönem

Orhun Uygur

Ürünleri

kitabeleri Metinleri

Orhun kitabeleri:Çinlilere karşı bağımsızlık savaşı yapan, Türk bütünlüğünü yeniden kurmak için içte ve dışta savaşan KökTürklerin hikayesi anlatılır bu yazıtlarda.Bu abideler 38 harfli olan KökTürk alfabesiyle yazılmıştır. Bunlardan en önemli olanları 3 tanedir. 1. Bilge tonyukuk yazıtı: Dört bakana vezirlik etmiş olan Tonyukuk tarafından yazılmıştır.Daha çok Çinlilerle yapılan savaşlar anlatılmaktadır. 2. Kül tiğin yazıtı: KökTürk hakanı Bilge Kağan’ın kardeşi Kül Tiğin’in ölümü üzerine Bilge Kağan tarafından dikilmiştir. 3. Bilge Kağan Yazıtı: GökTürk hakanı Bilge Kağan’ın ölümünden sonra yazdırılmış bir abidedir.Son iki yazar daha çok dönemin olaylarından, törelerden ve Bilge Kağan’ın ulusuna dilediği iyi dileklerden söz eder. * “Türk adının geçtiği ilk yazılı belge ve Türk Edebiyatı’nın ilk yazılı örnekleri olan KökTürk abidelerinde yazılar Prof. Thomsen ve Radloff tarafından okunmuştur. İslamiyetten önceki yazılı edebiyatımızın ve bugünkü Türk Dilinin – Edebiyatının temelini oluşturan “Orhun Abideleri” hakkında daha ayrıntılı bilgi almak için, buraya dokunun… Uygur Dönemi Eserleri: KökTürk devletinin yıkılmasından sonra kurulan uygur hanlıklarından kalma eserlerdir.Daha çok Buddha ve Mani dininin esaslarını anlatan metinlerdir.Bunlar turfan yöresinde yapılan kazılarda ortaya çıkarılmıştır.Uygurların kâğıda kitap basma tekniğini bildikleri anlaşılmaktadır.Dönemden kalma birçok hikâyenin yanında *”kökünç” denilen bir ilkel tiyatro eserleri de vardır.Uygurlar bu eserleri 14 harfli uygur alfabesiyle yazmışlardır.


8

Bilgilendirme

ÇUVAŞLAR’IN ve ÇUVAŞ ADININ MENŞEİ Олег Цыпленков

Çuvaşlar’ın 18. yüzyıla gelinceye kadar bir alfabelerinin bulunmaması sebebiyle kendileri için “Çuvaş” adını ne zamandan itibaren kullandıkları hakkında herhangi bir bilgi yoktur. Bunun için “Çuvaş” adını diğer kaynaklarda aramamız gerekmektedir. Rusların Kazan’ı işgal ettiği (1551-1552) dönemlerde yazılan Rus kaynaklarında “Çuvaş” adının geçtiğini görüyoruz. Çuvaş adı Ruslar’ın Kazan’ı işgallerinden önce de bazı kaynaklarda kaydedilmiştir. 1548 yılında Moskova Knezi, Ar nehrinden Vat’ka’ya geçerken Karin Tatarlarına yazdığı yarlıklarda “Çuvaş” adı da geçmektedir. 1526 yılında Alman Gerbenştayn Moskova’yı ikinci ziyaretinde gördüklerini kaleme alır. Onun Latince yazdığı “Moskova Notları” isimli kitabı, 1549 yılında yayımlanmıştır. Bu kitapta Gerbenştayn, Kazan Hanlığı’ndan da bahsetmektedir. Kazan Hanlığı’nın otuz bin askeri içerisinde Çuvaş ve Çeremişler’in en iyi nişancılar olduğunu ve kendilerine has kıyafetlerle dolaştıklarını kaydeder. Rus tarihî kaynaklarında 1524 yılında Çeremişler’le Çuvaşlar’ın İdil boylarında Ruslarla çarpışmaları anlatılmaktadır.1692 yılında Lıslov Kazan’da eski bir Tatar belgesi bularak okur ve bu belgeyi “Skifskaya İstoriya” adlı eserinde kaydeder. Bu belgede 1508 yılında Tatar bayramı olduğu, Kazan Hanı’nın bütün tebaasını bayrama davet ettiği ve Çuvaşların du bu bayrama katıldıkları yazılmaktadır. 1469 yılında Kazan Hanı İbrahim Han, Hanlıkta yaşayan halkları ve Hanlığın coğrafyasını kaydettirmiştir. Bu çalışmada Çuvaşlar, Çeremişler, Mıkşılar, Mişerler ve Tatarlar yukarı halk olarak kaydedilmiştir. Böylece Çuvaş adı 1469 yılından itibaren belgelerde karşımıza çıkmaya başlamıştır. 1469 yılından itibaren resmî belgelerde görülmeğe başlayan Çuvaş adı bu tarihlerden önce de kullanılmış olmalıdır. Prof. İ. N. Sminov’un kaydettiğine göre Vat’ka köprüsü yanında “Çuvaş” adlı dokuz köy vardır. Bugün bu köylerde Ruslar ve Votyaklar yaşamaktadır. Belli ki burada yaşayan Çuvaşlar zamanla asimile olmuşlar ya da bölgeden göç etmişlerdir. 1580-1582 yıllarında işgal edilen Sibir Hanlığı’nın başkentinin yanında Çuvaş adlı bir dağın varlığından bahsedilmektedir. Hatta Sibir Hanı Küçüm’ün, savaşı da bu dağdan izlediği kaydedilmektedir. Bu dağ bugünkü Tobolsk şehri yakınındadır. Kırım’a girişte sol tarafta Azak Denizinden uzanan koya burada yaşayanlar “Çuvaş” demektedirler. Kitaplara ise “Sivaş” şeklinde girmiştir. Bu koyun yakınında, toplanan vergilerin konulduğu bir yer vardır. Buranın adının da “Çuvaş” şeklinde olduğu kaydedilmektedir. Bütün bu yer adlarına bakıldığında “Çuvaş” adının çok daha eskilere çıktığı anlaşılmaktadır. Çuvaşların köklerini araştıran N. İ. Aşmarin’e göre “Çivaş” adı eskiden daha değişik şekillerde söylenmiş olmalıdır. “Çivaş”, yerine “şıvaş”, “şıvaş”, “şavas”, “Savaş”, “Savaş” gibi. Çeremişler bunun için Tatarlar’a “Süyas” demektedirler. Şirşilli denizinin diğer bir adının da “Sivaş” ve ş’irpü’deki Çuvaş Köyünün “şavaş’” olması bunun delilleridir. Çeremişler’in Tatarlar’a “Süyas” demesinin sebebi ise, bu halkın Tatarlar gelene kadar bölgeyi bu adla tanımış olmalarındandır. Çeremişler (Mariler) Kazan Tatarları’na bugün de “Çıvaş” demektedirler. Tatarlar bu bölgeye 1236 yılından başlayarak geldiklerine göre, demek ki, Çuvaş adı 1236 yılından önce de kullanılmaktaydı. 922 yılında Bulgar Devleti’ni ziyaret eden Abbasi elçileri arasında kâtip sıfatıyla bulunan İbn Fadlan Bulgar ahalisine “Suvas” ya da “Savas” dendiğini zikreder. Bu “Suvas” veya “Savas” kelimeleri “Suvar” kelimesinden başka bir şey değildir. Kaşgarlı Mahmud’un “Divan ü Lügat-it Türk’te Suvarın diyerek verdiği kelimeler ve hatta bir cümle genellikle z’li kelimelerdir. Türk lehçelerinin bazılarında r(rotasizm) ile kullanılan bazı kelimeler diğerlerinde z(zetasizm) ile kullanılmaktadır. Hatta birtakım kelimeler hem r’li, hem de z’li şekilleriyle aynı lehçe içerisinde de kullanılabilmektedir. Türkiye Türkçesi’ndeki semir- ve semiz; Çuvaş Türkçesi’ndeki yigir ve ikis (ikiz) ve mar (değil)/ ET. emes ve mas (olumsuzluk) şekilleri bu konuyu daha iyi aydınlatacaktır. Devamı gelecek sayıda

Divan-ı Lügati’t Türk

( G e n e l B i l g i ) Divân-ı Lügati’t-Türk, Kaşgarlı Mahmut tarafından Bağdat’ta 1072-1074 yılları arasında yazılan TürkçeArapça sözlüktür. Türkçe’nin bilinen en eski sözlüğü olup, Orta Asya yazı Türkçesi hakkında varolan en kapsamlı ve önemli dil anıtıdır. El yazması nüshası 638 sayfadır ve yaklaşık 9000 Türkçe kelimenin oldukça ayrıntılı Arapça açıklamasını içerir. Ayrıca Türklerin tarihine, coğrafi yayılımına, boylarına, lehçelerine ve yaşam tarzlarına ilişkin kısa bir önsöz ve metin içine serpiştirilmiş bilgiler mevcuttur. Klasik Arap leksikografisinin ilkelerine göre hazırlanmış olan sözlük, Kaşgarlı Mahmut’un Türk boyları hakkındaki etraflı bilgisinin yanısıra, Arap filolojisi konusunda da esaslı bir eğitim görmüş olduğunu gösterir. Sözlüğün elde bulunan tek yazma nüshası 1266′da Şam’da temize çekilmiş ve 1915′te İstanbul’da Ali Emiri Efendi (1857-1923) tarafından tesadüfen bulunmuştur. (Ancak daha önceki yüzyıllarda Antepli Aynî ve Kâtip Çelebi de Divân‘dan söz ederler.) Ali Emiri yazması 1917′de Talat Paşa’nın (1874-1921) teşviki ile Kilisli Rıfat Bilge’nin (1873-1953) gözetiminde basılmış hemen bütün dünya Türkologlarının ilgisini çekmiştir. 1928 yılında Türkolog Carl Brockelmann, ayrıntılı notlarla sözlüğün Almanca çevirisini yayımlamıştır. Besim Atalay’ın modern Türkçe çevirisi 1940′ta Türk Dil Kurumu tarafından basılmıştır. Son yıllarda Dankoff’un Divan-ı Lügat-it Türk çevirisi, yeni bilgiler ışığında önemli yorum değişikliklerine yol açmıştır.Divan, Türk, Divanı Lügatit Türk, Kaşgarlı Mahmut, Divan-u Lügati’t Türk Divân-ı Lügati’t-Türk Kitabının önsözü Tanrı‘nın, devlet güneşini Türk burçlarından doğurmuş olduğunu ve Türklerin ülkesi üzerinde göklerin bütün dairelerini döndürmüş olduğunu gördüm. Tanrı onlara Türk adını verdi. Ve yer yüzüne hakim kıldı. Cihan imparatorları Türk ırkından çıktı. Dünya milletlerinin yuları Türkler’in eline verildi. Türkler Tanrı tarafından bütün kavimlere üstün kılındı. Haktan ayrılmayan Türkler, Tanrı tarafından hak üzerine kuvvetlendirildi. Türkler ile birlikte olan kavimler aziz oldu. Böyle kavimler, Türkler tarafından her arzularına eriştirildi. Türkler, himayelerine aldıkları milletleri, kötülerin şerrinden korudular. Cihan hakimi olan Türkler’e herkes muhtaçtır, onlara derdini dinletmek, bu suretle her türlü arzuya nail olabilmek için Türkçe öğrenmek gerekir. Divân-ı Lügati’t-Türk: Tarihin Türklere Ve r d i ğ i En Önemli Miras Türkçe’nin neden öğrenilmesi gerektiğini şöyle anlatır: “And içerek söylüyorum, ben Buhara’nın, sözüne güvenilir imamlarından birinden ve başkaca Nişabur’lu bir imamdan işittim. İkisi de senetleri ile bildiriyorlar ki, Yalvacımız (Peygamber), kıyamet belgelerine, ahir zaman karışıklıklarını ve Oğuz Türkleri’nin ortaya çıkacaklarını söylediği sırada, Türk dilini öğreniniz, çünkü onlar için uzun sürecek egemenlik vardır buyurmuştu. Bu söz (hadis) doğru ise sorguları kendilerinin üzerine olsun Türk dilini öğrenmek çok gerekli bir iş olur. Bu doğru değil ise, akıl bunu emreder. Tanrı devlet güneşini Türk burçlarını yükseltmiş ve onların mülkleri üzerinde felekleri döndürmüştür. Tanrı onlara Türk adını vermiş ve yeryüzüne ilbay kılmış, hakanları onlardan çıkartmıştır. Dünya uluslarının yularların onlar eline vermiş, herkese üstün kılmıştır. Onlarla birlikte çalışanları aziz kılmış ve Türkler onları her dileklerini ulaştırmış, kötülerin şerrinden korumuştur. Onlara hedef olmaktan korunabilmek için, aklı olana düşen şey, onların yolunu tutmak, derdini dinletebilmek gönüllerini alabilmek için dilleriyle konuşmaktır.” Türk adı altında da şu bilgileri verir: “Bir ad olarak Türk adını Tanrı vermiştir, dedik. Çünkü bize Kaşgarlı Halefoğlu Şeyh Hüseyin ona da İbn ül-Gurkî denilen kimse İbn üd-Dünya demekle tanılan Şeyh Ebû Bekr il-Müfid ül-Cürcanî’nin Ahır zaman üzerine yazmış olduğu kitabında Ulu Yalvac’a tanık varan bir hadis yazmıştır. Hadis şöyledir, ‘ Yüce Tanrı‘ -Benim bir ordum vardır. Ona Türk adını verdim. Onları Doğuda yerleştirdim. Bir ulusa kızarsam Türkleri o ulus üzerine musallat kılarım, diyor. İşte bu,Türkler için bütün insanlara karşı bir üstünlüktür. Çünkü , Tanrı onlara ad vermeyi kendi üzerine almıştır. Onları yeryüzünün en yüksek yerinde, havası en temiz ülkelerine yerleştirmiş ve onlara ‘Kendi ordum demiştir. Bununla beraber Türkler güzellik, sevimlilik, tatlılık, edep, büyükleri ağırlamak, sözünü yerine getirmek, sadelik, övünmemek, yiğitlik, mertlik gibi öğülmeye değer sayısız iyiliklerle görülmektedirler.”Divan, Türk, Divanı Lügatit Türk, Kaşgarlı Mahmut, Divan-u Lügati’t Türk Kaşgârlı Mahmud’un 11. Yüzyılda Balasagun’u merkez alarak çizdiği Dünya Haritası o dönem Türklerinin yaşadıkları bölgeleri ve dağılımlarını göstermesi bakımından dikkate şayandır. Mahmud Divân‘da şöyle demektedir: “Rum ülkesinden Maçine dek Türk illerinin hep-

Türk Dünyasının Sesi Tarihi Bilgi

Dr. Nedim BİRİNCİ

Kitap Nasıl Bulundu ve Nasıl Basıldı?

sinin boyu beşbin ,eni sekizbin fersah eder. İyice bilinmek için bunların hepsi, yeryüzü biçiminde daire şeklinde gösterilmiştir.” Türklerin bulunduğu bölgeleri göstermek amacıyla çizilmiştir. Daire şeklinde olan haritanın çevresinde Doğu, Batı, Kuzey, Güney yönleri belirtilmiş, bazı deniz ve ırmaklar gösterilmiştir. Batıda işaret edilen yerler İtil boylarına, yani Kıpçakların ve Frenklerin oturdukları bölgelere kadar uzanır. Güney-Batıda Habeşistan’a , Güneyde Hint, Sint, Doğuda Çin ve Japonya’ya işaret edilmiştir. Ortada Yarkent, Kaşgar, Barsgan, Balasagun, Yifruç, İkiöküz, Asbuâli, Kumri, Talas v.s. gibi daha birçok Türk kentleri yer almıştır. Asya’nın batısı, kuzeyi ve güneyi çizilmeden bırakılmış, bir plan olarak bile pekçok hatalarla dolu olmasına karşılık, Doğu bölgelerine ilişkin verdiği bilgiler gerçeğe uymaktadır. Haritasında Çin Seddi’ni göstermiş, bu seddin ayrıca yüksek dağların ve denizin Yecüc ve Mecüc’lerin dillerinin öğrenilmesini engellediğini bildirmiştir. Japonya’ya gelince; onu haritasının Doğusunda bir ada olarak göstermiş ve denizin onların dillerini öğrenilmesine olanak vermediğine işaret etmiştir. Yukarda görüldüğü gibi, ilk Japon haritası bir Japon tarafından 14.yüzyılda çizilmiş, bir Dünya haritasında yer alması ise 15.yüzyılda olmuştur. Bütün bu bilgilerin ışığı altında, bir plan biçiminde olsa, yanlışlarla dolu da olsa ilk Japon haritasının 11.yüzyılda Kaşgârlı Mahmud tarafından çizilmiştir. Kaşgarlı Mahmud’un ünlü eserinin tam adı: Kitabu Dîvânü Lugati’t-Türk’tür. Araplar’a Türkçe’yi öğretmek ve Türkçe’nin Arapça kadar zengin bir dil olduğunu göstermek amacıyla yazılmıştır. Kitap için çok kısa bir tanım yapmak gerekirse; Ansiklopedik Sözlük denilmesi uygun olur. Orijinalinin nerede olduğu bilinmiyor. Bu gün elimizde bulunan Şamlı Mehmed bin Ebu Bekir’in, 1266 yılında kopya ettiği bir nüshası vardır. Bu nüsha, İstanbul Fatih’teki Millet Kütüphânesi’ndedir. Türk Dil Kurumu tarafından 1941’de, Kültür Bakanlığı tarafından 1990’da tıpkı basımı yapılmıştır. Eser ilk defa Kilisli Rıfat Bilge denetiminde 1915 – 1917 yılları arasında tercüme edildi. Üç cilt olarak basılması düşünüldü ise de, düşünce gerçekleşmedi. Besim Atalay’ın tercüme ettiği kitap, 4 cilt halinde 1939 – 1943 yılları arasında birinci, 1985 – 1986 yılları arasında ikinci defa basıldı. Arapça olarak da yayınlandı. Dîvânü Lugati’t-Türk; bir sözlük olmakla birlikte, Türk Milleti’nin yüceliğini de anlatan bir âbide eserdir. Sekiz bölümden oluşur. Bölümler ve sıralamalar Arap alfabesindeki harflere göredir. Kitapta yaklaşık 8.000 kelime vardır. Kelimelerin anlamlarının iyi anlaşılması için deyimlerden, atasözlerinden ve şiirlerden, hattâ bâzı Âyet ve Hadis-i Şerif’lerden örnekler verilmiştir. Bu yönüyle eser, bir kültür hâzinesi değerine kavuşturulmuştur. Eserde yer alan harita ise, Türk Dünyası ile ilgili olarak yayınlanan ilk haritadır. Haritada; dağlar kırmızı, denizler yeşil, ırmaklar mâvi, kumluk alanlar sarı renkle gösterilmiştir. Türkler’in oturdukları bölgeler ve komşularının isimleri özenle belirtilmiştir. Eser, güneşle birlikte, kültürün de doğudan dünyayı sardığının önemli bir göstergesidir. Dîvânü Lugati’t-Türk, Türk Milleti’nin yalnız savaş meydanlarında değil, kültürel alanlarda da önder, öncü ve örnek olduğunu gösteren bir âbidedir.

Çuvaşların

(Divan-ı Lügati’t Türk) Kitabın nasıl bulunmuş olduğunu Bay Kilisli, rahmetli Ali Emiri dilinden bize yazdığı bir mektupta şöyle anlatıyor: “Meşrutiyetin ilk senelerinde Emrullah Efendi’nin Maarif Nazırlığı zamanında eski Maliye Nazırlarından Vanı Oğullarından Nazif Paşa’nın hısımı bulunan bir kadın, Sahaflar çarşısında kitapçı Bürhan Efendi’ye satılık bir kitap getirmiş. Bürhan Efendi, kitabı satmak üzere Maarif Nezareti’ne götürmüş, Nezaret, kitaba istenilen 30 sarı lirayı çok görerek almamış. Bunu üzerine Bürhan Efendi kitabı Ali Emiri’ye göstermiş, Emiri kitabın değerini tanıyarak hemen 30 liraya almış, 3 lira da Bürhan Efendi’ye komisyon vermiştir. Rahmetli Emiri kitabı aldığına çok sevinmiş. Herkese bu Kitabın ehemmiyetinden bahsedermiş; fakat kimseye göstermezmiş. Kitabın yaprakları dağınık imiş, bunları Kilisli’ye düzelttirmiş.Divan, Türk, Divanı Lügatit Türk, Kaşgarlı Mahmut, Divan-u Lügati’t Türk Ziya Gökalp bu Kitabı görmek için hemşehrisi Emiri Efendi’ye çok rica etmişse de ona bile göstermemiş. Kitabın basılması düşünülmüş, Ali Emiri Efendi “Kitaba bir şey olur korkusuylabuna yanaşmak istemiyormuş. Nihayet Sadrıazam Talat Paşa’nın işa karışmasıyla Emiri Efendi – Kilisli’nin basım işlerine bakması şartıyla- razı olmuş. Birçok sıkıntılardan sonra Kitabın basım işi tamamlanmış. Böylelikle bu eşsiz eser de kaybolmaktan kurtarılmış. Kitabun Rahmetli Emiri Efendi gibi kıymet bilen bir adamın eline geçmesi, Bay Rifat gibi sayın bir zatın eliyle bastırılması, Türklük için bir nimet olmuştur. Her iki zatın da himmetleri unutulmayacak kadar büyüktür. Kitabın basımında bazı yanlışlıklar yapılmıştır; bunlar o vakitki durumun – büyük savaşın – gerekli kıldığı bir takım haller yüzünden, biraz da acele etmekten ileri gelmiş şeylerdir; işin büyüklüğü ve yolun çetinliği yanında bu gibi şeyler her zaman bağışlanabilir.

Giysileri


Türk Dünyasının Sesi

9

Devletlerimiz Uyursa Bilge KAĞAN - Bengu Taşının Türkçe Çevirisi Nurgali JUSİPBAY Alma Ata-Kazakistan

Biz de devletlerimiz gibi rüyalar, düşler görürüz. Bazen, uçtuğumuz da oluyor, kalkar kalkmaz tıpkı rüyamızda olduğu gibi uçabileceğimizi sanıp, ellerimizi bir kuşun kanadı gibi ne kadar çırpsak da, hatta, birkaç kez zıplamayı denesek de uçamayacağımızı anladığımız anda gördüğümüz rüya bizi ne kadar üzüyor ve hayal kırıklığına uğratıyorsa; bazen de terler içinde gördüğümüz kabustan çığlık atarak uyandığımızda, gördüğümüzün gerçeklerden uzak sadece bir rüya, sadece bir düş olması sevindiriyor bizi. Ama, korkunç olanı, devletlerimizin gördükleri rüyasını gerçek sanmasıdır, daha beteri, gördükleri kabusu uyandığında da görmeye, yaşamaya ve yaşatmaya devam etmeye mahkum kalmasıdır. Devletlerimiz rüyasında uçtuğundan uyanıkken de uçabileceğini sanan bir çocuk gibi, ellerini kanat sanıp, çırpıp, hop hop zıplayıp duruyor. Uykudadırlar çünkü hala. Kimilerinin gördüğü rüyanın adı: Moskova merkezli Gümrük Birliğidir. Yeni başlayıp da, senelerce devam edecek olan, sürükleyici, bir kurgu filmi gibi başdöndürücü bir rüya. Olayların gelişmesi başkahramanın isteği dışında olan kabus gibi rüya işte. Öyle ki, rüyanda ölmen gerçekte de ölmen demektir. Uyanınca rahatlatan kabusa falan benzemez. O yüzden, artık, uykudakiler uyanabilir diye, Kremlin saatinin çan sesleri duyulmayacaktır. Biz uyanmak istemedikçe... Kimilerin rüyasının adı AB’dir. Senelerce devam eden, derin, cıvıl cıvıl, tatlı ve rengarenk bir rüya. Her insanın rüyası birbirinden farklıdır. Kendileri gibi. Devletlerin de öyledir. Bu yüzden bizimkilerin gördükleri Amerikan Rüyasına hiç benzemez. Çünkü, o Amerikalılar içindir. Oysa, Kızılderililer için bir kabustu o. * * * Devletler de bazen insanlar gibi derin uyukulara dalabiliyor, tatlı rüyalar, korkunç kabuslar görebiliyor. Ama, gördükleri kabuslardan daha da korkunç olanı rüyasında gördüklerini gerçek sanması, gördüğü kabusu yaşamaya ve yaşatmaya devam etmesidir. Daha beteri ise, hastalandığında tedavi edecek tabibin bulunmayışı gibi, uykuya daldığında uyandıracak kimsenin olmayışı ve kimselerin ruh ve yüreğindeki çalar saatinin çalmayışıdır: uyanmak için. Çünkü, devletlerimiz için u y k u ö l ü m ü n y a r ı s ı e d e r. Uyandırmak için uyanalım. Saatlerimiz çalışsın. Kremlin ve Big Ben’e göre değil, Bizim için, bize doğru ve bize göre. Almatı. 2 4 . 1

K A Z A K İ S TA N 0 . 2 0 1 2

Konya'da Doğu Türkistan yürüyüşü

3. yüz. (Güney yüzü)

1- ... Çin atlı ordusunun onyedibin erini ilk gün öldürdüm. Yayan ordusunu ikinci gün hep öldürdüm. Bi... gelip vard... . 2- ..... yol ordu saldım. Otuzsekiz yaşımda kışın Kıtayn üstüne ordu saldım. ..... . Otuzdokuz yaşımda yazın Tatabı üstüne ordu saldım. 3- ...ben öldürdüm. Oğlunu, karısını, at sürüsünü, varlığını ...ar ko.... . 4- bodun(unu), (kağanını, oğlunu) karısını yok ettim. 5- yor.... . 6- savaştım. ..... . ..... . üçin [(için), (üçünü)] 7- verdim. Alp erini öldürüp balbal kılı verdim. Elli yaşımda (iken) Tatabı bodunu Kıtayndan ayrıl... . ...ka... Töñüker dağına 8- Kuğ Paşa buyruğunda kırkbin er geldi. Töñüker dağında karşılaşıp dokundum. Otuzbin eri öldürdüm. Onbinini ... ise ... yola getirdim. Tatabı .... 9- öldürdü. Büyük oğlum ağrılanıp yok olunca Kuğ Paşa’yı balbal (olarak) diki verdim. Ben ondokuz yıl şad (olarak) oturdum. Ondokuz yıl kağan (olarak) oturdum. İl tuttum. Otuzbir...

3- Ersin’e kadar ordu saldım. Tibet’e geçip ulaşmadım. Batı’da İnci ırmağı...(nı) geçip Demirkapı’ya kadar ordu saldım. Kuzey’de Yir Bayırku yerine kadar ordu saldım. Bunca yer(ler) e kadar yürüttüm. Ötüken ormanı en yeğ(i), en iyi(si) imiş. İl tutulacak yer Ötüken ormanı imiş. Bu yerde oturup Çin bodunu ile anlaştım. Altunu, gümüşü, işlenmiş

düzenledim, yarattım. ...i... kıldım. Ben Türgiş kağanına kızımı çok ulu (bir) tören ile alı verdim. Türgiş kağanının 10- kızını çok ulu törenle oğluma alı verdim. ... çok ulu törenle alı verdim. Ya.. ..t erdirdim. Başlıya baş eğdirttim. Dizliye diz çöktürttüm. Üstte Teñri, altta yer (öyle) istediği için 11- gözün görmediği, kulağın işitmediği bodunumu, Doğu’da gün doğusuna, ...ka, Güney’de ....., Batı’da ... . Sarı altununu, ak gümüşünü, işlenmiş ipeğini, ipek bezini, binek atını, aygırını, kara samurunu, 12- kök sincabını Türk’üme bodunuma kazanı verdim, edi verdim. ... sıkıntısız kıldım. .... ...rdi. Erkli ... onca tümen (onbinlerce) oğlu ...ya al-

10- Türk’üme, bodunuma iyisini öylece kazanı verdim. Bunca kazanıp babam kağan it yılının onuncu ayının yirmialtısında ölü verdi. Lağzın yılının beşinci ayının yirmiyedisinde yoğ (töreni) yaptırdım. Bukağ buyrukçu ..... 11- babası Lisün Tay Paşa başta, beşyüz eriyle geldi. Kokuluk ö... , altun, gümüş gereğinden artık getirdi. Yoğ (töreni) kokusu getirip diki verdi. Sandal ağacı getirip kendi yaraş... 12- Bunca bodun saçını, kulağını, ya(nağını) biçti. Kendisinin iyi atını, kara samurunu, kök sincabını sayısız olarak getirip hep bıraktı. 13- Teñri gibi Teñri yaratmış Türk Bilge Kağan, sözüm: Babam Türk Bilge Kağan oturduğunda Türk’ün şimdiki beğlerinden başka Tarduş beğleri, Köl Çor başta olarak, şadpıt beğleri, önünde Tölis beğleri, Apa Tarkan 14- başta olarak şadpıt beğleri, bu... Taman Tarkan, Tonyukuk Boyla Bağa Tarkan ile buyruk ...çı buyruğu Sebig Köl İrkin başta olarak buyruk(çu) bunca beğler babam kağanı çok 15- çok de, yüceltti(ler). (Babam kağan da) Türk beğlerini, bodununu çok de, yüceltti, övdü. ...Babam kağan ...ça ağır taşı kalınlaştırmış. Türk beğleri, bodunu ...irdi. Kendime bunca... 4. yüz. (Kuzey yüzü)

Çin'in Doğu Türkistan' da yaptığı zulüm ve soykırım girişimi Konya'daki sivil toplum kuruluşları tarafından gösteri yürüyüşüyle protesto edildi. Doğu Türkistan'da Son olarak Hoten vilayetinde cuma günü namaz çıkışındaki olaylar ve bölgeyle iletişimin kesilmesi, Hoten'deki Hanırık Cami'ne cuma namazı kılmak için giden Doğu Türkistanlı Müslümanlara cami girişinde Çin polisi tarafından kimlik sorulması, 18-25 arasındaki kızların zorunlu olarak direniş bölgelerine götürülerek gayri ahlaki yerlerde çalıştırılması, Sakal bırakan erkeklerin sakalları sorgu odalarında kesilmesi, başörtüsü takan hanımların başörtüleri zorla başlarından alınmaları Gökbayrak Dergisi Konya İl Temsilciliğinin organizesinde sivil toplum örgütleri tarafından kınandı. Konya Merkez Camlı Köşk civarında toplanan bir grup gösterici yürüyüş yaptıktan sonra Gökbayrak Dergisi Konya İl Temsilci Musa Serdar YILDIRIM açıkladığı basın bildirisinde "5 Temmuz Urumçi katliamında binlerce Doğu Türkistanlı şehit edilmiştir. On binlerceyaralıvardır.Yuvalaryıkılmış,gözyaşlarıselolupakmıştır.” “Ne acı bir tesadüf ki bugün aynı zulmü maalesef Doğu Türkistan da ki Türk soydaşlarımız yeniden yaşamaktadırlar. Kızıl Çin hükümetinin ahlaksızca, iğrenç istekleri maalesef gün geçtikçe daha da yoğunlaşmaktadır.” “17-20 yaş arası Müslüman Türk kızlarını çinin iç kısımlarına zorla götürüp genel evlerin de çalıştırılma isteklerine karşı çıkan Müslüman Türk kardeşlerimize Çin polisinin açmış olduğu ateş sonucu onlarca kişi şehit edilmişlerdir.” “Eymilletim,eyhükümetimbirJaponhalkıvehükümetikadarduyarlılığınız yok mudur? Bu kadar sessiz kalmanızın sebebi nedir?” “Yüce Peygamberimiz buyurmaktadır! Zulüm, kıyamet gününde zalime zifiri karanlık olacaktır! İmanımız tamdır! Katil Çin kendi namlusunda boğulacaktır! Kutlu sedamız, dilsiz şeytanların kulaklarında yankılanacaktır!" dedi.

2- doğusuna, Güney’de gün ortasına, Batı’da gün batısına, Kuzey’de gece ortasına, onların içindeki bodun(lar) hep bana (iş) görür. Bunca bodunu hep düzenledim. Şimdi onun gibisi yok. Türk kağanı Ötüken ormanında oturursa ilde tasa yok (olmaz). Doğu’da Şantuñ ovasına kadar ordu saldım. Taluy’a geçip ulaşmadım. Güney’de Dokuz

1- Teñri gibi Teñride olmuş Türk Bilge kağan bu çağda oturdum. Sözümü iyice işit. En çok kardeş yeğenim, oğlum, bütün soyum, bodunum, Güney’deki şadpıt beğleri, Kuzey’deki tarkat buyruk beğleri, Otuz Tatar, Dokuz Oğuz beğleri, bodunu bu sözümü iyice işit. Katıca dinle. Doğu’da gün

4- ipeği tasasız (karşı koymadan) verir. Çin bodununun sözü tatlı, ipeği yumuşak imiş. Tatlı sözü, yumuşak ipeği ile aldatıp, uzak bodunu iyice yaklaştırır imiş. Yaklaştırıp kondurduktan sonra kötü bilgilerini o çağda düşünür imiş. İyi bilgili kişiyi, iyi alp kişiyi yürütmez imiş. Bir kişi yanılsa soyuna, bodununa, çocuklarına kadar barındırmaz 5- imiş. Tatlı sözüne, yumuşak ipeğine aldanıp çok Türk bodunu, öldün. Türk bodunu öleceksin. Güney’de Çoğay ormanına, Tögültün ovasına konayım dersen, Türk bodunu öleceksin. Orada kötü kişi şöyle öğretir imiş : “Uzak(ta) isen kötü ipek verir, yakın(da) isen iyi ipek verir.” deyip, öyle öğretir imiş. Bilgi 6- bilmez kişi o sözü alıp (inanıp) yakın(ın)a gidip çok kişi öldün(üz). O yerlere gidersen, Türk bodunu öleceksin. Ötüken yerinde oturup katar, gezgin gönderirsen, hiç tasan yok (olmaz). Ötüken ormanını sonsuz il tutarak oturacaksın. Türk bodunu, toksan açlığı, tokluğu düşünmezsin. Bir doyarsan açlığı düşünmezsin. Öyle olduğun için düzenlemiş kağanının 7- sözünü almadan her yere gittin. Hep oralarda yittin, yok oldun. Orada kalanlar her yere hep incelerek, ölerek yürüyor idiler. Teñri buyurduğu için, kendimin kutu var olduğu için kağan oturdum. Kağan oturunca yok yoksul bodunu hep toplattım. Yoksul bodunu varlıklı kıldım. Az bodunu çok kıldım. Yoksa bu 8- sözümde yalan var mı? Türk beğleri, bodunu, bunu işitin : Türk bodununu toplayıp il tutacağını burada söyledim. Yanılıp öleceğini yine burada yazdım. Nice nice sözüm varsa sonsuz taşa yazdım. Onu görüp bilin. Türk’ün şimdiki bodunu, beğleri, bu çağda buyruğumdaki beğler (olarak) mi yanılacaksınız? Babam 9- kağan, amcam kağan oturduğunda dört yandaki bodunu öylece düzenlemiş. ... Teñri istediği için kendim oturduğumda dört yandaki bodunu

mın? ...ün beğleri, bodununa ..... 13- yine besleyip, üzmeden, incitmeden oturdum. Türk beğleri, Türk bodunuma ... at verdim, ..ü.. . Şimdiki taşı ..ür.. kazanıp, yücelten, Türk bodunu, bu kağanından, bu beğlerinden, suyundan ayrılmazsan, Türk bodununda ... 14- özünde iyilik göreceksin. Evine girebileceksin. Sıkıntısız olacaksın. Ondan sonra Çin kağanından süsleyiciyi hep getirttim. Benim sözümü kırmadı. Kendisinin süsleyicisi idi. Ona görülmemiş anıt yaptırttım. İçine dışına görülmemiş süs vurdurttum. Taş yazdırttım. Gönüldeki sözümü vurdurttum. 15- On Ok oğluna, yabancılara kadar bunu görüp bilin. Sonsuz taş işlettim. ... işlettim, yazdırdım. O taş anıtını ... 5. yüz. (Batı yüzü) 1- ...üstte... 2- Bilge Kağan uçup gitti. 3- yaz olsa, üstte Teñri 4- davulu öter gibi, öylece dahi 5- dağda yaban geyiği ötse, öylece 6- üzülüyorum. Babam kağan 7- taşını kendim kağan ... 8- ..... 9- ..... 6. yüz. (Güneybatı yüzü) ... Bilge Kağan’ın (bu) yazısını (ben) Yoluğ Tigin yazdım. Bunca anıtı, süsü, bezemeyi ... kağanın yeğeni Yoluğ Tigin , ben, (bir) ay, dört gün oturup yazdım, süsledim. Yağ...


10

Türk Dünyasının Sesi

Türkçülük Ziya GÖKALP ile Başlar Ziya Gökalp (1876-1924) öncelikle Türkiye’yi Sosyoloji ile tanıştıran kişiydi ve ateşli bir Türk Milliyetçisi olarak sosyolojiyi entellektüel bir temel oluşturmada esas aldı. Mahallî,resmî bir gazetede mesul müdür bir memurun oğlu olan Mehmet Ziya (daha sonra Gökalp) Diyarbakır’da doğdu, orada laik okullara devam etti ve aynı zamanda islam hukukuna vakıf olan amcasından geleneksel islam ilimlerini öğrendi. 18 yaşında intihara teşebbüs etti. Yine de, bir sonraki yıl İstanbul’a gidebildi ve Baytar Mektebine (Veterinary College) kaydını yaptırdı. Daha önce Jön Türklerin (Young Turks) fikirlerinden etkilenen Gökalp, 1985 yılında İstanbul’da gizli bir örgüt olan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin (Union and Progress) üyesi oldu. 1898′de tutuklandı; bir yıllık mahpusluk devresinden sonra bütün zamanını çalışmalarına adadığı doğduğu şehre sürgün edildi. O yıllarda Paris’te sürgünde olan Jön Türkler Fransız sosyolojisinden çok yoğun olarak etkilenmişti.İçlerinde Le Play hayranı olan Prens Sabahattin, Osmanlıların sadece sosyolojik çalışmalar yoluyla sosyal değişmeyi anlayabileceklerini daha sonra bu görüş Gökalp tarafından da desteklenmişti ve imparatorluğu bir arada tutan çeşitli unsurlar arasında uzlaşma sağlama yolunu bulabileceklerini (28 Ağustos, 1099 tarihli Peyman gazetesinin ilk sayısında) beyan etmişti. Jön Türk devriminden sonra, 1908′de Gökalp İttihat ve Terakki Fırkası’nın Diyarbakır’daki temsilcisi oldu. Bir yıl sonra, fırkanın Selanik’teki merkez heyetine üye seçildi ve kendisine parti doktrinini anlatma ve genç insanları parti saflarına çekme görevi verildi. 1910 yılında Selanikte sosyoloji öğretimini esas alan bir göreve atandı. Türkiye’de ilk defa gerçekleşen böyle bir atamadan beş yıl sonra da İstanbul Üniversitesi’nde ilk sosyoloji profesörü oldu. O, İstanbul’u Türkiye’deki sosyoloji çalışmaları için bir merkez haline getirirken, bu faaliyeti 1919′a kadar Edebiyat Fakültesinde sürdürdü. 1. Dünya Savaşı sonrasında Malta’ya sürgüne gönderilen Gökalp, yürekli bir Atatürk taraftarı olarak 1921′de Diyarbekir’e geri döndü ve milli liderlere yol göstermek amacıyla sosyolojik makale serileri hazırladığı küçük mecmua’nın sorumlu müdürü oldu. 1922′de (Ministry of Public Deparmant of the Education) un Ankara’daki Kültürel Yayınlar Dairesine müdür olarak atandı ve orada ünlü eseri “Türkçülüğün Esasları” yayınlandı. Gökalp JönTürklerin gerçekleştireceği siyasi devrimin, iktisat aile, güzel sanatlar, ahlak ve hukuk gibi alanlarda “Yeni Hayat” ortaya çıkaracak sosyal bir devrimle tamamlanmaya ihtiyaç gösterdiğine inanmıştı. Yeni bir Türk medeniyeti sadece Türkiye’nin gerçek milli değerlerinin kazanılmasıyla yaratabilirdi. 1911′e kadar Gökalp, değerlerin hiçbir şey ifade etmediğine,”fikirkuvvet”(idees forces)’un felsefesi öneme haiz olduğuna inanmıştı. Fakat 1912′den sonra Durkheim’in değerlerle ilgili yorumunu (collective represantations) kollektif temsiller olarak kabul etti. (Gökalp, Durkheim’i en önemli sosyolog ve sosyolojinin kurucusu olarak düşünüyordu.) Gökalp’e göre tam olarak ifade edildiklerinde idealler olarak adlandırılan kollektif temsiller (collective reprasantations). kollektif şuurdaki gerçeklerdir. Değerlerin tek kaynağı toplumun kendisidir, ve bireylerce elde edilen kollektif duygu ve bilgi birikimi kollektif şuuru oluşturur. (1911-1923) 1959, s.62-64) Balkan savaşı yenilgisinden sonra, Türkiye için kritik bir dönem başladı. Reformlar üzerindeki tartışmalara İslâmcılık, Batıcılık ve Türkçülük arasındaki çatışmalar öncülük etti. 1912′de İstanbul’a gelen Gökalp, bu çatışmaların daha geniş bir bakışla ele alınarak, giderilmesi gerektiğini hissetti. Gökalp, insanın her biri kendi değer

sistemine sahip olan kültür gruplarının ve evrensel kabul ve kültürel yayılma kaabiliyeti olan kural ve tekniklerin bileşimi olduğunu tartıştı. ([1911-1923] 1959, s.97-101) Türklerin aynı anda; Türk Milletine, İslâm ümmetine ve Avrupa medeniyetine ait olduğu sosyolojik bir vakaydı. (Gökalp [19111923] 1959, s.71-76; Heyd 1950, s. 149-15]) Gökalp, milliyetçiliğin, modern çağın en güçlü ideali, milletlerin ise, kültür grupları skalasında en üst seviyede gelişmemiş türler olduğunu, yoğunluğu gittikçe artan bir şekilde vurguladı. Millet kavramı içinde, Türk kültürünü, İslâmı ve Batı teknolojisini bir araya getirmenin mümkün olduğunu düşündü. Gökalp, daha sonra, kollektif temsilleri millî âdetlerle bir tutma gerektiği noktasına geldi ve ……” bir milletin kültürünü ait olduğu medeniyetten ayırma çalışmaları yapan disipline kültürel sosyoloji adı verildiğini” öne sürdü. ([1911-1923] 1959, s.172-173) Bir sosyoloğun görevinin millî kültür unsurlarını ortaya çıkarmak (keşfetmek) olduğu inancını takiben, Türk ailesinin evrimi ile (pre-islamic) İslâm-öncesi Türk dini ve devlet üzerine bir dizi çalışmaya girişti. Gökalp’ın modernleşmiş islâm düşüncesine ait teorisi ilahi kaynaklı olmasından ziyade, sosyal kaynaklı uzlaşma dayanan ve bundan dolayı seküler değişimi parelel olarak değişebilen İslamın kurallarının bir kısmına yönelikti. ([1911-1923]1959, s.193-196) Bir devletin seküler olması gerektiğine inanmıştı ve eğitim ve ekonominin millî olması gerektiğinin ısrarlı savunucusuydu. Eğitim ve ve hukuku sekülerleştirme ve kadınlar için eşit haklar teklif etme üzerindeki programları kısmen 1917 - 1918 yıllarında uygulamaya konuldu. Gökalp üzerindeki fikirler ikiye ayrılır. Gökalp, bizzat kendisi, çalışmalarını özgün hale getiren şeyin, Durkheim’ın sosyolojik metodu üzerindeki denemelerini Türk medeniyetine uygulamak olduğunu düşünüyordu. Destekleyicileri ise; onun kültür ve millet yapısı üzerindeki kavramsallaştırmalarının özgün olduğu ve çalışmalarının, Durkheim geleneğindeki bilimsel sosyolojiyi temsil ettiği konusunda hemfikirdiler; ayrıca, muhalifleri, Gökalp’ın baskın kollektivist fikirlerle, dogmatik tümden ve gelimci bir zihin yapısına sahip olduğunu vurgularlar. Bunların ötesinde, Gökalp, ateşli bir milliyetçiydi ve öğretilerinin Türkiye’nin modernleşmesi yolunda fikrî bir kaynak sağladığına şüphe yoktur. Ziya Gökalp Türkçülüğün Esasları adlı eserinde Türkçülüğün Tarihi’ni şöyle anlatıyor ; Türkçülüğün yurdumuzda ortaya çıkmasından önce Avrupa’da Türklükle ilgili iki hareket oluştu. Bulardan birincisi Fransızca, Turquerte denilen, Türk hayranlığı’dır. Türkiye’de yapılan ipekli ve yün dokumalar, halılar, kilimler, çiniler, demirci ve marangoz işleri, ciltçilerin, tezhipçilerin yaptıkları ciltler ve tezhipler, mangallar, şamdanla, vb. Gibi Türk sanat eserleri çoktan Avrupa’daki sanat severlerin dikkatini çekmişti. Bunlar, Türklerin eseri olan bu güzel şeyleri binlerce lira vererek toplarlar ve evlerinde bir Türk salonu veya Türk odası oluştururlardı. Bazıları da bunları başka milletlere ait güzel şeylerle birlikte, bibloları arasında sergilerdi. Avrupalı ressamların Türk hayatıyla ilgili yaptıkları tablolar ile, şairlerin ve filozofların Türk ahlakını nitelemek amacıyla yazdıkları kitaplar da Turquerie’nin içine girerdi. Lamartine’in, Auguste Comte’un Pierre Laffite’in, Ali Paşa’nın özel sekreterleri olan Mismer’in, Pierre Loti’nin, Farrere’in Türklerle ilgili dostça yazıları bunların örneklerindendir. Avrupa’daki bu hareket tamamen Türkiye’deki Türklerin güzel sanatlardaki ve ahlaktaki yüksekliklerinin bir sonucudur. Avrupa’da otaya çıkan ikinci harekete de Türkiyat (Türkoloji) adı verilir. Rusya’da, Almanya’da, Macaristan’da,

Danimarka’da, Fransa’da, İngiltere’de, birçok bilim adamları eski Türklere, Hunlara ve Moğollara ait tarihi ve arkeolojik araştırmalar yapmaya başladılar. Türklerin eski bir millet olduğunu oldukça geniş bir alanda yayılmış bulunduğunu ve çeşitli zamanlarda dünya egemenliğine yaraşır devletler ve yüksek medeniyetler kurduğunu meydana koydular. Gerçi bu sonuncu araştırmaların konusu Türkiye değil, eski Doğu Türkleri idi. Fakat, birinci hareket gibi, bu ikinci hareket de yurdumuzdaki bir takım fikir adamlarının ruhuna etkisiz kalmıyordu. Özellikle Fransız tarihçilerinden Deuignes’nin Türkler Hunlar ve Moğollara ait yazılmış olduğu büyük tarihle; İngiliz bilim adamlarından Sir Davids Lumley’in Üçüncü Selime ithaf ettiği Kitab-ı İlmü’n Nafi (yaralı bilim kitabı) adındaki genel Türk grameri, aydınlarımızın ruhunda büyük etkiler yaptı. Bu ikinci eser, yazarı tarafından İngilizce yazılmıştı. Bir süre sonra annesi bu kitabı Fransızca’ya çevirerek Sultan Mahmut’a ithaf etti. Bu eserde, Türkçe‘nin çeşitli dallarından başak, Türk medeniyetinden, Türk etnografyasından ve tarihinden söz ediliyordu. Sultan Abdülaziz’in son dönemi ile Sultan Abdülhamid’in ilk devirlerinde, İstanbul’da büyü bir düşünce hareketi görüldü. Burada hem bir Encümen-i Daniş (akademi) oluşmaya başlamış, hem de bir Darülfünun (üniversite) kurulmuştu. Bundan başak askeri okullar yeni bir ruhla yükselmeğe başlamıştı. O zaman bu Darülfünün’da Tarih Felsefesi profesörü Ahmet Vefik Paşa’ydı. Ahmet Vefik paşa, Şecere-i Türkiye’yi (Türklerin soy kütüğü) Doğu Türkçe’si’nden İstanbul Türkçesi’ne çevirdi. Bundan başak, Lehçe-i Osmani (Osmanlı lehçesi) Türk lugati hazırlayacak Türkiye’deki/ Türkçe‘nin genel ve büyük Türkçe‘nin bir lehçesi olduğunu ve bundan başka Türk lehçeleri bulunduğunu aralarında da karşılaştıralar yaparak meydana koydu. Ahmet Vefik Paşa’nın bu bilimsel Türkçülükten başka, bir de sanat Türkçülüğü vardı. Evinin bütün fertlerinin mobilyaları, kendisinin ve ailesi fertlerinin elbiseleri genellikle Türk ürünüydü. Hatta, çok sevdiği kızı Avrupa modeli bir terlik almak için çok ısrar ettiği halde, “Evine Türk ürünlerinden başka bir şey giremez” diyerek bu arzusuna engel oldu. Ahmet Vefik Paşa’nın başka bir orijinalitesi de, Moliere’in komedilerini Türk geleneklerine adapte etmesi ve şahısların adlarını ve kimliklerini Türkleştirerek Türkçe‘ye aktarması ve milli bir sahneden oynatması idi. Darülfünün’un bir profesörü Türkçülüğün bu ilk esaslarını kurarken, askerî okullardan sorumlu bakan olan Şıpka Kahramanı Süleyman Paşa da Türkçülüğü askeri okullara sokmağa çalışıyordu. Süleyman Paşa’nın Türkçülüğünde, Deguignes’in tarihi etkili olmuştur, diyebiliriz. Çünkü yurdumuzda ilk defa olarak Çin kaynaklarına dayanarak Türk tarihi yazan Süleyman Paşa, bu eserde, özellikle Değuignes’i kaynak almıştır. Süleyman Paşa Tarih-i Alem (Dünya Tarihi) adlı eserinin başında, bu kitabı niçin yazmağa başladığını anlatırken diyor ki: “Askeri okulların başına geçince, bu okullara gerekli olan kitapların dilimize çevrilmesini uzmanlara bıraktım. Fakat sıra tarihe gelince, bunun çeviri yoluyla yazdırılamayacağını düşündüm. Avrupa’da yazılan bütün tarih kitapları ya dinimize, veya milliyetimize (Türklüğümüze) ait karalamalarla doludur. Kitaplardan hiç birisi dilimize çevirtilip de okullarımızda okutturulamaz. Bu nedenledir ki, okullarımızda okunacak tarih kitabının yazılması işini ben üzerime aldım. Yazmış olduğum bu kitapta gerçeğe ters hiç bir söze rastlamayacağı gibi, dinimize ve milliyetimize ters düşecek hiç bir sözle karşılaşmak imkanı da yoktur.” Devamı gelecek sayıda

İbrahim SOYTÜRK

İsmail GAZPİRAL

İsmail Gaspıralı (1851 - 1914) Türk dünyasının büyük düşünce adamlarından ve reformistlerinden biri olan Gaspıralı İsmail Bey, Kırım Harbi (1853-1856) bütün şiddetiyle devam ederken, Bahçesaray’a iki saat mesafedeki Avcıköy’de dünyaya geldi. Babasının doğduğu köye nisbetle Gaspirinski (Gaspıralı) lâkabını alan İsmail Bey’in çocukluğu, Kırım Türk kültürünün beşiği olan Bahçesaray’da geçmiş ve bu şehir, onun ruhunda, sokakları, camileri, evleri ve özellikle Hansarayı ile, silinmez İzler bırakmıştır. Henüz on yaşındayken Akmescit lisesine gönderilen İsmail, orada İki sene kaldıktan sonra Varonej şehrindeki askerî okula nakledildi. Daha sonra Moskova Askerî İdadisi’ne gitti. Gaspralı bu dönemde en çok etkisinde kaldığı olay Ruslar’ın özellikle Türk karşıtlığından beslenen Panslavizm politikalarıdır. Genç İsmail buna karşı tepki koymak istemektedir. Bu yüzden okuldan ayrılmıştır. Okuldan ayrılan Gaspralı Zincirli Medresesi’nde Rusça öğretmeni olarak göreve başladı. Bîr buçuk yıl kadar süren bu görevi sırasında, bol bol okuyarak Rus edebiyatı ve fikir akımları hakkında esaslı bilgiler edinen İsmail Bey, bir yandan da Rus basınını takip ederek politik gelişmeleri ve Rusya’nın içte dışta izlediği politikayı daha İyi kavramaya çalıştı. İleride kafasını çok meşgul edecek olan “sosyalizm” hakkında da hayatının bu döneminde epeyce bilgi edinen Gaspıralı, 1869 yılında maaşı 600 rubleye çıkarılarak Yalla’da Dereköy mektebine tayin edildi, burada da iki yıl kaldıktan sonra, Bahçesaray’a dönerek yeniden Zincirli Medresesi’nde Rusça dersleri vermeye başladı. Gaspıralı, o zamana kadar kafasında teşekkül eden “yenilikçi” fikîrleri ilk olarak Zincirli Medresesi’nde uygulamaya çalıştı, talebelerine, asıl görevi dışında “usul-ü cedid” (yeni metod)’le Türkçe dersleri verdiği gibi, medreselerde uygulanan “skolastik” eğitim tarzını da eleştirmeye başladı. Fakat bu metod ilk başlarda tepkiyle karşılandı. Gaspralı’nın en büyük hedeflerinden biri İstanbul’a gitmekti. İstanbul’a giderek zabit olmayı istiyor fakat yarıda bıraktığı eğitimin buna engel olacağını düşünüyordu. Bu sebepten dolayı da 1871 yılında Paris’e giderek yarıda kalan eğitimini tamamladı. Gaspıralı, 1874 sonlarına kadar Paris’te kaldı. İsmail Bey, Paris’ten İstanbul’a gitmiş fakat bir türlü ideali olan memuriyeti yapma fırsatı bulamamıştı. Yazarlık hayatı da bu dönemde başladı. Zabitlik hayalinin gerçekleşemeyeceğini anlayınca, 1875 kışında Kırım’a dönen Gaspıralı, 1878’de Bahçesaray belediye başkanlığına seçilinceye kadar başka hiç bir işle uğraşmadı, sadece okudu ve milletinin hayatını inceledi. Gaspıralı İsmail Bey, 1878 yılında Bahçesaray belediye başkanlığına seçildi; bu görev sayesinde düşündüğü bazı yenilikleri gerçekleştirebileceğini zannediyordu, ne var ki önüne yine bazı engeller çıktı. Belediye başkanı olarak görevlerini -bütün imkânsızlıklara rağmen-yerine getirmeye çalışırken, aslı misyonunu da hiç unutmayan Gaspıralı, 1879 yılında, bir gazete çıkarmak için Rus hükümetine müracaat ettiyse de, bu müracaatı reddedildi. Fakat o, mutlaka yayın yoluyla milletine hizmet etmek istiyordu. 1881 yılında, “Genç Molla” müstear adı ile, ileride kitap olarak da yayınlanacak olan “Russkoe Musulmanstovo” (Rusya Müslümanları) başlıklı makalelerini yazarak Akmescit’te çıkan “Tavrida” gazetesinde yayınlandı. Gaspıralı, izin alamamasına rağmen, gazete çıkarma fikrinden asla vazgeçmemiştir. Bunun için, zemin yoklamak amacıyla, 1881 yılından başlayarak “Tonguç”, “Ay”, “Güneş”, “Yıldız”, “Mir’at-i Cedid” gibi çeşitli adlarla küçük risaleler yayınlamaya başladı. Ne var ki, Rus sansürü, bu risalelerin

yayınını, adlan başka olsa da gazete hüviyeti taşıdıkları gerekçesiyle çok geçmeden yasaklayacaktır. “ T E R C Ü M A N ” Gaspıralı, bir gazete çıkarabilmek için tam dört yıl mücadele verdi, defalarca Petesburg’a giderek müracaatlarda bulundu ve nihayet 1883 yılında, Türkçe kısmı aynen Rusçaya da tercüme edilmek şartıyla “Tercüman-ı Ahval-i Zaman”ı yayınlama iznini kopardı. Adını Şfnasi’nin İstaNbul’da çıkardığı “Tercütman-ı Ahval”dan alan bu gazetenin Rusça adı da “Perevotcik” olacaktı. Zühre Hanım’ın ziynet eşyalarını ve annesinden kalan kıymetli elbiseleri satarak elde ettiği paraya, 300 ruble kadar abone parasını da ilave ederek eski bir makine ve bir miktar hurufat alan Gaspıralı, ilk nüshayı 10 Nisan 1883’te çıkardı. Türcüman,Rusya’da çıkan ilk Türk gazetesi değildi, ama yaygınlığı ve oynadığı rol bakımından en önemlisiydi. 1903 yılına kadar haftalık, 1903-1912 arasında haftada bazan iki, bazan üç defa, Eylül 1912’den sonra da günlük olarak tam 33 yıl yaşadı ve 1916 yılında kapandı. Küçük boyda dört sayfa olarak çıkmaya başlayan Tercüman çok geçmeden, devrin şartlarına ve okur yazarlık oranına göre çok yüksek sayılabilecek tirajlara ulaştı. Kafkasya, Kazan, Sibirya, Türkistan, Çin, hatta İran ve Mısır’da satılan Tercüman’ın büyük başarısı, Gaspıralı’nın sadece Rusya Türklerinin değil, bütün müslümanların meseleleriyle yakında ilgileniyordu. Bu aynı zamanda Dilde birlik fikrinin hayata geçmesi aynı dilin kullanılmasında önemli bir misyon yerine getirilmesi anlamına geliyordu. 1905 bunalımından sonra Kazan’da, Kafkasya’da, Türkistan’da ve Kırım ‘da yayınlanan 35’ten fazla gazete ve dergide, çok sayıda hikâye ve romanda “Gaspıralı dili” kullanılmıştır. MÜSLÜMAN İTTİFAKI Tercüman gazetesi sayesinde geçmişte hayali olan Dilde birlik fikrinin yanısıra usu-ü Cedid okulunu da oluşturan ve yaygınlaştıran Gaspıralı İsmail Bey’in 1905 İhtilali’nden sonra Rusya Müslümanlarının ittifakı gayesiyle toplanan üç kongrede de önemli roller oynadı. Eğitim meselesinin ağırlıklı olarak ele alındığı III. Kongre’de “dil birliği” ile ilgili görüşlerini bütün Rusya Müslümanlarına resmen kabul ettirdi. (1906). “Usul-ü cedid” hareketinin başarısı ve Ekim Manifestosu ‘ndan sonra müslümanların kazandığı hürriyet, öte yandan “Müslüman İttifakı” için yapılan kongreler Gaspıralı’nın cesaretini arttırdı. Gerçekte, yaptığı bütün faaliyetler, onun Türk birliğinin daha ileri bir merhalesi olarak İslâm birliğini hedeflediğini, fikrî yapısının Türkçü olduğu kadar, İslamcı bir nitelik de taşıdığını göstermektedir. Nitekim 1907’de, Kahire’de bir “İslâm Kongresi” toplayabilmek için büyük gayret sarf etti. 1910’da ise Hindistan’a gitti ve Bombay’daki “Encümen-i İslamiye”nin toplantılarına katılarak görüşlerini anlattı. Meşrutiyet’in ilanından sonra İstanbul’a gelmiş ve büyük bir heyecanla karşılanmıştır (1909). Türkiye Türklüğüne büyük bir ilgi duyan Gaspıralı, Kırım’da da Rus basınına karşı Türkiye’yi savunmaktan, aleyhteki yazılara cevap vermekten asla çekinmemişti. Birinci Dünya Savaşı arifesinde İstanbul’a tekrar gelerek Türkiye’yi savaşa girmemesi hususunda uyarmaya çalışan Gaspıralı, Türk dünyasının yetiştirdiği nadir zekalardan biriydi, büyük bir mücadele adamı ve gerçekten inanmış bir idealistti. Gaspıralı İsmail Bey, 11 Eylül 1914 Cuma günü Bahcesaray’da vefat etti. Ertesi gün muhteşem bir cenaze töreniyle, Mengligiray Han türbesi civarında toprağa verilen büyük idealistin ölümü, bütün İslâm dünyasında çok büyük bir teessür uyandırdı.


Türk Dünyasının Sesi

… T u r a n İ l l e r i … “Ayakta kalmamızı

Azerbaycan Kazakistan Kırgızistan KKTC Özbekistan Türkmenistan

FEDERE TÜRK DEVLETLERİ Altay Cumhuriyeti Başkurdistan Cumhuriyeti Tataristan Cumhuriyeti Çuvaşistan Cumhuriyeti Dağıstan Cumhuriyeti Hakas Cumhuriyeti Tiva – Tuva Cumhuriyeti Kabartay Balkar Cumhuriyeti Karaçay Cumhuriyeti Yakutistan Cumhuriyeti ÖZERK TÜRK BÖLGELERİ Doğu Türkistan Özerk Bölgesi Gagauz Özerk Bölgesi Karakalpak Özerk Yönetimi Kırım – Tatar Özerk Yönetimi TÜRK TOPLULUKLARI Suriye Türkleri Nogay Türkleri Makedonya Türkleri İran Türkleri Bulgaristan Türkleri Batı Avrupa Türkleri A. B. D. Türkleri Afganistan Türkleri Romanya Türkleri Moğolistan Türkleri Kosova Türkleri Irak Türkleri Yunanistan Türkleri Avustralya Türkleri Ahıska Türkleri

Balkan Türk’üne borçluyuz”

Çok sayıda dinleyicinin takip ettiği sempozyumda, Balkanlarda yaşanan acının Türkiye’de gündeme getirilmemesi eleştirildi. Türkiye’nin göçe ihtiyacı var Prof. Dr. Ortaylı, Türkiye’de köylerin boşaldığını ve ülkenin bu nedenle göçe ihtiyacı olduğunu belirterek şunları söyledi: “Bugüne kadar ayakta kalmamızı ve gelişmemizi Balkan Türk’üne borçluyuz. Bu kaynak kurumuştur. Başka yerlere bakmamız gerekiyor. Muhtemelen ÇinTürkistanı’na. Çünkü onlar için bir istikbal yok orda. Kimse Çin‘in yapacağı nüfus değişikliklerine sesini çıkaramaz. Gaz çıktı diye Sincan bölgesine gelip yerleşecekler. Bu nedenle oradan nüfus getirmeyi düşünmeliyiz. Ve tabiki Asya dünyasından. Fakat benim gördüğüm kadarıyla hükümetlerin bu tür eğilimleri yok. Bu yanlış. Düzeltmeleri, politikaları gözden geçirmeleri gerekiyor.” Ülke için savaştılar Serdaroğlu konuşmasında, Balkan insanının cesur, çalışkan, mücadeleci ve değişime açık olduğunu söylerken, bu bölgeden gelenlerin Tür-

kiye Cumhuriyeti’nin kurulması için savaştığını, ülke siyasetine önemli isimler kazandırırken aynı zamanda da daima olumlu etki bıraktığını vurguladı. Nevval Sevindi Çalışkan, Balkanlarda yaşanan zulümlerden, yaşanan çaresizliklerden örnekler verirken, Türkler’e yönelik soykırım yapıldığına dikkat çekti. Sevindi Çalışkan “Biz bu bölgeye 500 yıl boyunca medeniyet verdik. Ancak camiler yıkıldı, insanlar öldürüldü. Türkler anıları hariç herşeyini geride bırakarak doğdukları topraklardan ayrılmak zorunda kaldı. Bölgede yaşanan aynı zamanda kültürel bir soykırımdır” diye konuştu. Neden gündeme gelmiyor? Pehlivanoğlu, Balkan Türkleri’ne yapılanların bugün Türkiye’de gündeme gelmemesini eleştirdi. Çobanoğlu ise tarihte verilen tavizlerin ve yapılan hataların Balkanlar’da toprak kaybına neden olduğunu, bu nedenle tarihten ders alınması gerektiğini söyledi. Çobanoğlu ayrıca, Balkanlardaki askeri başarısızlığa neden olarak emir komuta zaafiyeti ve strateji hatalarını gösterdi.

“Osmanlı Edirne’nin Ötesinde Dönüşü Bıraktıklarımız Vizyonu”nun Sözkonusu Türk-İslam kuşağı, Soğuk Savaş

Türklerde

1912’deki Balkan Savaşı’na dek, İstanbul’dan yola çıkıp, Adriyatik denizine kadar Devlet-i Ali Osmaniye’nin sınırları içinde gitmek mümkündü. Tüm Batı Trakya, Makedonya, Arnavutluk, hatta bugünkü Yugoslavya’nın sınırları içinde yer alan Kosova ve Sancak bile Osmanlı egemenliği altındaydı. Dahası, sözkonusu “Rumeli” toprakları üzerinde yaşayan ahalinin de çoğunluğu Türk ya da Müslümandı. Edirne’den geride kalanlar Devlet-i Ali Osmaniye’nin mirasını, ya da bir başka deyişle Türkiye’nin “hayat sahasını”, muhafaza ettiler. Bu uzun vadeli stratejik gözle Balkanlar’a bakıldığında, Türkiye’nin doğal sınırlarının Edirne’den çok daha ötelere uzandığı görülür. 1912’deki Balkan Savaşı’na dek, İstanbul’dan

Tarihte hiçbir devlete nasip olmayacak kadar uzun ömürlü devletler kuran Türkler, sınırları Asya. Afrika ve Avrupa’ya kadar uzanan ihtişamlı imparatorluklar kurmuş ve idaresi altındaki 30’dan fazla ırk ve dine mensup insana adeletli ve hoşgörülü davranmıştır. Türk Milleti tarihinde hiçbir zaman devletsiz yaşamamıştır. Tarihte hiçbir devlete nasip olmayacak kadar uzun ömürlü devletler kuran Türkler, sınırları Asya. Afrika ve Avrupa’ya kadar uzanan ihtişamlı imparatorluklar kurmuş ve idaresi altındaki çeşitli ırk ve dinden insanlara adeletli ve hoşgörülü davranmıştır. Özellikle Osmanlı İmparatorluğu, sınırları içerisinde çeşitli dinlerden 30’u aşkın ırkın mensubu huzur ve güven içerisinde yaşamış kimsenin inanç ve geleneklerine karışılmamıştır. Osmanlı sınırları içerisinde bulunan hiçbir millet sömürge muamelesi görmemiş, her milllete Osmanlı kültür ve medeniyeti götürülmüş, ekonomik ve sosyal yönden gelişmelerine zemin hazırlanmıştır. Ta r i h i n D ö n ü m N o k t a s ı Türklerin islam dinini kabul etmeleri aslında dünya tarihinin en önemli dönüm noktalarından biri olmuştur. İslam dinini kabul ederek millet olma sürecini tamamlayan Türkler, islam dünyasının önderliği görevini üstlendikten sonraislam ümmeti içerisindeki asırlardır devam eden halifelik, kabile ve mezhep kavgalarına son vermiş, islamın yayılması ve güçlenmesine büyük ölçüde katkıda bulunmuşlardır. 11. asırda tamamen müslümanlığı kabul eden Türkler islam dininin yayılmasında islam dünyasına yeni bir ruh ve soluk kazandırmış, özellikle başta Hint alt kıtası olmak üzere dünyanın dört bir yanına islammedeniyetini götürmüşlerdir.

yola çıkıp, Adriyatik denizine kadar Devlet-i Ali Osmaniye’nin sınırları içinde gitmek mümkündü. Tüm Batı Trakya, Makedonya, Arnavutluk, hatta bugünkü Yugoslavya’nın sınırları içinde yer alan Kosova ve Sancak bile Osmanlı egemenliği altındaydı. Selanik, İmparatorluğun ikinci büyük kentiydi. Dahası, sözkonusu “Rumeli” toprakları üzerinde yaşayan ahalinin de çoğunluğu Türk ya da Müslümandı: Batı Trakya ve Makedonya’da zamanında Anadolu’dan göçmüş olan Türkler, Müslüman Pomaklar, hatta Müslüman Slavlardan oluşan bir Türk -İslam, ağırlığı oluşturuyordu. Arnavutluk, Kosova ve Batı Makedonya’da yaşayan Arnavutlar da, Müslüman olmaları hasebiyle, Devlet-i Ali’nin “has” tebasından sayılıyordu. Ama İttihatçıların hataları ile Rusya’nın desteklediği Pan-Slavik Balkan ittifakı aynı zaman diliminde çakıştı ve 1912’de tüm bu topraklar Devlet-i Ali’nin elinden çıktı. O tarihten sonra da, anavatana büyük göçler yaşandı. Türk-İslam ahalinin önemli bir bölümü, Sırp, Bulgar ya da Yunan egemenliği altında yaşamak yerine “exodus”ü tercih etti. Geride kalanlar, büyük zorluklarla karşılaşmışlar, asimilasyona zorlanmışlar, hatta kimi zaman katledilmişlerdi. Ama, farkında olarak ya da olmayarak, büyük bir misyonu sürdürdüler. Devlet-i Ali Osmaniye’nin mirasını, ya da bir başka deyişle Türkiye’nin “hayat sahasını”, muhafaza ettiler.

Adalet ve Hoşgörü

11

döneminde adeta uykuya yatmıştı. Öncelikle, bu kuşağın geçtiği ülkelerin neredeyse tümüYunanistan hariç hepsi-komünist rejimlerin egemenliğindeydiler. Dahası, Soğuk Savaş’ın durgun ve sabit atmosferi, Balkanlar’ı da dondurmuştu, bölgede hiç bir “manevra alanı” bırakmamıştı. Osmanlı İmparatorluğu’nun bakiyesi olan Türkiye’nin Balkanlarda önemli bir “hayat sahası” vardır. Ancak, Soğuk Savaş bitti ve tarih yeni bir döneme girdi. Balkanlar’da rejim, hatta harita değişiklikleri yaşandı. Bölgedeki Türk-İslam varlığı ise bu köklü değişimin tam merkezinde yer alıyordu. Bosna’daki savaş, bu kuşağın en batıdaki temsilcisi olan Bosnalı Müslümanlar’a yönelen Sırp saldırganlığının bir sonucuydu. Balkanların “barut fıçısı” sayılan diğer bölgeler de aynı kuşağın parçası ya da akrabasıdırlar; Kosova, Sancak ve Makedonya... Bu durum kuşkusuz Türkiye’yi çok yakından ilgilendirmektedir. Çünkü Osmanlı’nın mirasına o sahiptir. Bu gerçek ise, Türkiye’ye hem yeni stratejik ufuklar, hem de politik ve ahlaki sorumluluklar getirmektedir. Yunan siyaset bilimci Thanos Veremis, “Osmanlı faktörü”nün bu “geri dönüş”ünü ve Türkiye ile olan ilişkisini şöyle yorumluyor: Balkanlar’ı potansiyel olarak destablize edecek ve bölebilecek faktörlerin başında “Osmanlı faktörü”nün yeniden ortaya çıkışı gelir. Osmanlılar’ın bölgeden çekilmesinden bu yana, Türkiye’nin Balkanlar’daki Müslümanlara yönelik ciddi bir ilgisi olmamıştı. Ancak Doğu Avrupa’da komünizmin çöküşüyle birlikte, Türkiye’nin Balkan Müslümanları ile olan ilgisi de önem kazandı.... Bulgar, Türk, Sırp, Hırvat ve Arnavut gibi farklı etnik kökenlerden gelen 5.5 milyon Balkan Müslümanı , Karadeniz’den Adriyatik’e kadar uzanan bir coğrafi kuşak oluşturmaktadırlar. Türkiye’nin, bu Balkan Müslümanlarının koruyuculuğunu üstlenerek bölgedeki etkisini büyütmesi, muhtemel bir gelişmedir. Ayrıca, Veremis’in yine aynı makalede vurguladığı gibi, bu kuşağın çok önemli bir stratejik özelliği daha vardır: Yunanistan ile onun kuzeydeki Ortodoks müttefikleri, özellikle de Sırbistan arasında bir duvar oluşturmaktadır. Türkiye eğer bu duvarı güçlendirebilirse, Sırbistan ile Yunanistan’ı-ki gerek Bosna-Hersek yönetimi, gerekse Türk-İslam kuşağın diğer üyeleri için en büyük tehlike bu iki müttefik Ortodoks güçten gelmektedirbirbirinden ayıran bir doğal engel yaratabilir.

Kısa bir süre sonra da Fransa’ya kaçarak, Paris’teki Jön Türkler’e katıldı; burada Siyasal Bilgiler yüksekokuluna devam etti. 1903’te “Osmanlı Devleti Kurumlarının tarihi Üstüne Bir Deneme” adlı teziyle okulu bitirerek Rusya’ya döndü. Kazan’da öğretmenlik yaptı. Bu dönemde Mısır’da çıkan Şüra-yı Ümmet ve Türk gazetelerinde çok sayıda imzasız makalesi yayımlandı. Bunlar içinde, 1904’te Türk Gazetesinde çıkan “Üç Tarz-ı Siyaset” başlıklı dizi makale özel önem taşır. Bu makalede imparatorluğun önündeki seçeneklerin “Osmanlıcılık”, “Panislavizm” ve “ırk esasına müstenit Türk Milliyetçiliği” olduğu, bunlardan en uygununun da sonuncusu olduğunu belirtiliyordu. Akçura, II. Meşrutiyet’ten sonra İstanbul’a geldi. Çeşitli okullarda öğretmenlik yaptı. Darülfünun’da ve Mülkiye Mektebinde siyasal tarih dersleri verdi. Türkçülük akımına daha çok düşünce düzeyinde katıldı. Türk Derneği ve Türk Ocağı’nın kurucuları arasında yer aldı. Türk Yurdu’nun başyazarı ve editörü oldu. Akçura, Osmanlı Türkleri ile Osmanlı Devleti dışındaki Türklerin yalnız dil ve tarih alanındaki ortak geçmişlerine dayanarak bir birlik yaratamayacaklarını savundu. Önemli eserleri arasında; “Üç Tarz-ı Siyaset”, “Ali Kemal” ve “Ahmed Ferid” beyleri cevaplarıyla birlikte (1907; yb 1976), “Şark Meselesine Dair tarih-i Siyasi Notları”(1920), “Muasır Avrupa’da Siyasi ve İçtimai Fikirler Cereyanlar”(1923), “Siyaset ve İktisat hakkında Birkaç Hitabe ve Makale” (1924), “Osmanlı İmparatorluğunun Dağılma Devri”sayılabilir. Ayrıca Türk Yılı(1928) adlı derlemesi Türkçülük hareketinin kaynaklarını ve gelişimini inceleyen kapsamlı bir çalışmadır. Mevkufiyet hatıraları ise (1914) Rusya’daki etkinlikleri ve tutukluluğu üzerine bilgi verir. Hakkında en önemli yapıt, François Georgeon’un Aux Origines du Nationalisme Turc; Yusuf Akçura (1980) adlı kitabıdır. Yusuf Akçura 12 Mart 1935’de İstanbul’da öldü.


Türk Genç Yazarları Bakü’de Buluştu

Rafet ULUTÜRK 12

Türk Dünyasının Sesi

Bilim Dünyası Karabağ Savaşı Sadece Azerbaycan’ın Değil, Bulgaristanın da Davasıdır Türk İçin Dev İşbirliği +

Dünya Türk Genç Yazarları Türk Dünyasının Şah Damarı Bakü’de “Geldik Gördük, Yazdık” adlı proje çerçevesinde bir araya geldiler Bakü’de Dünya Türk Genç Yazarlar Birliği (DTGYB) Azerbaycan Cumhuriyeti Gençlik ve Ardından, kalabalığayanında konuşan Bultürk Başkanı Ulutürk, Azer- Uluslararası Araştırmalar Enstitüsünün de desteği Spor Bakanlığı Gençlik Fonu ve Avrasya baycanlı kardeşlerimizin haklı oldukları davalarında seslerini duile hayata geçirdiği, “Geldik, Gördük, Yazdık” yurmakta katkı sağlamak için bu konferansı yaptıklarını ifade Projesi kapsamında bir araya geldiler. ederek Karabağ Savaşının sadece Azerbaycan’ın değil,katılan tüm Türk Türk her yerinden Dünyasının davasıDünyası’nın olduğunu belirtti.Azerbaycan’a katıldıkları birTürk yazarlar kendi aralarında kültürel yakınlaşma, bütünleşme ve işbirliği yapmak, geliştirmek ve pekiştirmek amaçlı “Geldik Gördük, Yazdık” adlı konferans ve gezinin asıl amacının Azerbaycan halkının sıkıntılarını, haklı oldukları Dağlık Karabağ sorununu ilk önce Azerbayprojenin 05 – 11 Kasım 2012 tarihleri arasında Azerbaycan’ın Bakü kentinde temelleri atıldı. Burada can Türklere vehalkının ardından tüm acı gerçekliği ilehaklı oldukları Dağlık Karabağ sorununu ilk önce asıldışında amaçyaşayan Azerbaycan sıkıntılarını, dünya gündemine taşımak olduğunu ifade eden Ulutürk; DünAzerbaycan dışında yaşayan Türklere ardından tüm acı gerçekliği ile dünya gündemine yada hakkın güçlü olanın olduğunu, bunun da Türklervedünya taşımaktır. gittiklerinden beri hep böyle devam ettiğini, buyönetiminden nun için Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Cumhuriyetleri tekrar bir Bu proje Türkmenistan’dan Sibirya’ya; Adriyatik’ten Çin Seddi’ne2013 Türk Dünyası Kültür Başkenti Ajansı, araya gelerekadına, dünyadaBalkanlar’dan söz sahibi olmalarıAltaylar’a; gerektiğini vurguladı. çok önemli bir akademik işbirliğinin altına kadar, yaşadığı her coğrafyadan gelen Türk Genç Yazarları bir araya geldiler. "Dilde, BalkanTürklerin Türkleri ve de özellikle Bulgaristan Türkattı. Ajans ile Türkiye Bilimler Akaleri zalimin zulmünün ne olduğunu iyi bilFikirde ve İşte Birlik" şiarını hayata çok geçirmek için 12 devletten 18 delege bu toplantıya iştirak etti. imza demisi (TÜBA) arasında, işbirliği protokolü diğini belirten Ulutürk:”Böyle zulümlerin ancak ortaçağda gö- Güvenlik Konseyi kararlarına Avrupa Konseyi Parlamenter Mec+ imzalandı. rülmektedir.” Dedi ve organizsayona destek veren Belediye lisi kararlarına Avrupa Birliğinin kararların, AGİT’in kararlarına Azerbaycan devletiAhmet dünya standartlarında Başkanı Aydıner’e, yardımcısı Tüfekçi’ye teşekkür etti. rağmen Ermenistan işgalden vazgeçmiyor. Ama daha acısı bugün Vali Dr. Kadir Koçdemir ve TÜBA Başkanı Prof. Dr. Ahmet Cevat Acar, imza töreninde TürkiyeBen Üniversite Mezunları Atatürk Derneği İçtimai Birliği Baş- bir milyon insan yurtlarından sürülmüş durumda. Ermenistan etnik yaptıkları konuşmalarda Kültür Başkentliğide İstanbul havaalanından AZEL hava yolları ile yola çıktım. Azerbaycan kanı Cengiz Bayramov, bir Azeri Türkü olarak kendilerinin politika yürütmekte. 20 yıldır bu bir milyon insan evlerine dönenin Eskişehir adına ne kadar önemli bir kazauçakları da kalite ve hizmet Yolları’na eriştiklerini gördüm. Teknolojinin son de bütün Türklerin sorunlarını kendihususunda sorunları gibiTürk kabul Hava et- miyor. Anne-babalarının, çoluk-çocuklarını mezarını göremiyorlar nım olduğuna vurgu yaptılar. Koçdemir şuntiklerini, aynı milletin ve ırktın evlatları Karabağ’da ürünleri kullanıldığına tanık olarak oldum ve çokyamemnun kaldım. Ayni Lahey’den zamanda burada Azerbaycan bu insanlar. Bütün dünyaya sesleniyoruz. Bu insanla- ları söyledi: şayan Türklerin sorununun bütün Dünya Türklerinin sorunu devletinin dünya standartlarına ayak uydurduğunu Hosteslerde çok saygılı rın acısınıgörüyorsunuz. görün. Bir milyon insan evine dönemiyor ise bunu görün ve “TÜBA olarak, Başkentlik sürecinden olduğuna degindi. “Azerbaycan Ordusu büyük Türk ordusu-neredeyse ve durdurmaya çalışın. iz Çünkü bu en büyükYani insan hakları ihlalidir. bilgilendiriciydiler, bu kısa zamanda eskiden hiçbir kalmamış. dünyaya ayak sonra devam edecek kalıcı bilimsel faaliyetnun bir parçasıdır” diyen Cengiz, Azerbaycan’ın Ulusal Are- Eğer dünyada huzur yok ise herkes bu huzursuzluktan nasibini alır.’ lerde hem maddi, ondan çok daha önemlisi uydurmada Azerbaycanlı kardeşlerimizi zirveye çıktıklarını görebilirsiniz. nada barıştan yana bir millet olduğunu ve dünyaya adalet getirUluslararası örgütlerin Ermenistan’a baskı yapması gerekti- akademik olarak bize destek verecekler. Türk mek için gönderilmiş şanlı ırkın evlatları olduklarının altını çizdi. ğini ifade eden Paşayeva, ‘AGİT bu baskıyı yapabilir. Kendi aldıkkültür mirasının yaşadığı coğrafyadaki bilimUçak yolculuğunda üzerine yüksekliğe çıktığında bulutlar kendi esrarlı yerini Bayrampaşa Belediye Başkanı Atila bulutların Aydıner, Başkan Türk dün-o ları kararların uygulanması için baskı yapsınlar yeter. BM Libya sel faaliyetlerin koordine edilmesinde, işbirkaybetmeye başlarlar. Ulaşılmaz olmalarından bir hayranlığımız vardır bulutlara karşı yasında Azerbaycan’ın yeri bambaşka olduğunu ve Karabağ’ınkaynaklanan ile ilgili karar aldı ve 5 ila 6 gün geçmeden uyguladı. Ama 20 yıl liği yapılmasında, bazı sivil toplum kuruluşAzerbaycan’ın topraklardan olduğunu fakat şimdi vazgeçemeyeceği bulutların üzerinde dans birisi etmiş bir şövalye olarak, bulutların insandan dahakonuştu. yüce bir önce aldığınız karar için baskı öyle yapın diyoruz.’ şeklinde larının kuruluşunda önderlik edecekler. ifade eden Aydıner, 1988 de başlayıp 1994’te sona eren Karabağ şeyler olmadığı hissine kapılıyor insan. Ayrıca kuşlarında uçabilmelerinden başka, K A R A B A istediği Ğ S O Ryöne UNU NUN ÇÖZÜM Ü İşbirliği Eskişehir’i Araştırma Merkezi Yasavaşı içinde dinsel ,etnik veya siyasi nedenlerle bir gruba karşı İ Ç İ N S AVA Ş G İ B İ B İ R D Ü Ş Ü N C E M İ Z Y O K pacak uçağa binen insanlardan daha hür olduklarına inanmazsınız artık. Uçaktan inseniz de hürriyet bıçakla yapılan şiddet hareketlerini ve sivil katliamlarını barındıran yakın Azerbaycan Milletvekili Adil Aliyev ise bu tür programlakesilir gibi kesilmez, tekrar havalanacağını bilmek ediyor insanı. Ama her şeye rağmen yine de Bu çalışmalarda da bizim Kültür Başkenttarihimizin en kanlı savaşlardan biri olduğunu hatırlattı ve Ak Parti rınteselli Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ sorununu gündeme getir- liğimizi bir zemin olarak değerlendirecekHükümetinin “Ermenistan Azerbaycan topraklarından çekilmeuçaktan inmek her şey için yeni bir başlangıçtır. mesinde Dilerimönemli her uçağa binişim de bu başlangıçların yer teşkil ettiğini söyledi. Aliyev, ‘Bu soru- iyi Tabi bu bizim faaliyetlerimize ayrı bir dikçe, Türkiyeile Ermenistan’a karşı olumlu bir adım atamaz” diyerek nun çözümü için Azerbaycan bütün kurumları ile yoğun bir ler. meyveleri sonuçlanmış olur. zenginlik ve kıymet katacaktır. İnşallah üniErmenistan ile ilgili tavrını net olarak ortaya koyduğunu söyledi. versite; bilim şehri dediğimiz ve önümüz-

+

Azerbaycan Devleti nereden nereye geldiği net olarak görünmektedir. İlk-1, 2 ve son 3 numarada

Azerbaycan’ın İstanbul Konsolosu Emma Heydarova Konferansı düzenleyenlere çok teşekkür ederek, Karabağ’ın geri alındığı zamanda böyle bir kalabalıkta tekrar beraber olmayı arzuladıklarını belirtti. Ünlü Komutan Ibad Huseynov yaptığı konuşmasında burada olmaktan dolayı çok mutlu olduğunu ifade etti.”Türk olduğumdan çok gurur duyuyorum” diyerek salonda alkış tufanı koparken, damarlarında dolaşan kanın Türk kanı olduğunu ve Türk birliğinin korunması gerektiğini söyledi. Konuşmaların ardından Azeri Sanatçılar kürsüde kısaca düşüncelerini belirttikten sonra birer şarkı seslendirerek salondakilere hoş bir vakit yaşattılar.. Plaket töreninin ardından toplu hatıra fotoğrafı çekilmesiyle program son buldu. Azerbaycanlı Kardeşlerimize BULTURK Derneğinin faaliyetine katılımlarından dolayı kendilerine teşekkürlerimizi ve şukranlarımızı sunuyoruz. Briliant DADASHOVA, Azeri kızı GÜNEL, İrade İBRAHİMOVA; Elyane AHMEDOVA. Davetimize teşriflerinden bizleri onurlandımalrından dolayı kendilerine teşekkür ediyoruz. Hollanda’nın Lahey şehrinde 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü dolayısıyla Karabağ sorunu ele alındı. Etkinliğe Azerbaycanlı milletvekilleri Ganire Paşayeva ve Adil Aliyev konuşmacı olarak katıldı. Hocalı soykırımı ile ilgili belgeselin gösterildiği programda Ermeni işgalinde hayatlarını kaybeden binlerce şehit için saygı duruşunda bulunuldu. Programın ev sahipliğini yapan Dialooghuis Başkanı Yadin Karabulut Azerbaycan’ın Karabağ bölgesinde yapılan haksızlığı Lahey’den tüm dünyaya tanıtmak ve dertlerine ortak olmak için bu programı düzenlediklerini söyledi. Karabağlı bir milyon insanın 20 yılı aşkın süredir evlerinden uzak göçebe hayatı yaşadığını vurgulayan Karabulut, ‘Dünyanın bu duruma seyirci kalmasını asla kabul etmiyoruz. Azerbaycan halkının, haklı davasında her zaman yanında yer alacağız.’ dedi. E R M E N İ S TA N T Ü M K A R A R L A R A R A Ğ MEN İŞGALDEN VA Z G E Ç M İ Y O R Azerbaycan Milletvekili Ganire Paşayeva, Hollanda’nın dahil olduğu Avrupa sınırları içerisinde 20 yıl önce tüm dünyanın gözü önünde Avrupa Konseyi üyesi Ermenistan’ın, konseyin diğer üyesi olan Azerbaycan topraklarının yüzde 20’sini işgal ettiğini ifade etti. Paşayeva, şöyle devam etti: ‘Bu işgal halen de devam ediyor. BM

çaba göstermekte. Uluslararası camianın, AGİT’in buna kayıtsız kalması bizi çok üzüyor. Biz bu sorunun barış yolu ile çözülmesi için çaba gösteriyoruz. Bu çabamız devam edecek. Karabağ sorununun çözümü için savaş gibi bir düşüncemiz yok. Hollanda’nın bu soruna duyarsız kalmamasını ve bu sorunun çözümünde de aktif rol almasını istiyoruz.’ ifadelerini kullandı.

deki dönemde yeni üniversitelerle bu niteliği pekişecek olan ilimiz, bu işbirliği ile Türk Dünyasının Türk Kültür Mirası ile ilgili bir araştırma merkezi haline gelecektir. Bunun temelleri şu anda atılmaktadır. Bu niyetimize ilk desteği ve çok kıymetli desteği TÜBA vermiştir.” Başkentlik Unvanı Büyük Şeref, Önemli Fırsattır TÜBA Başkanı Prof. Dr. Ahmet Cevat Acar da konuşmasında, başında bulunduğu kurumun bünyesinde Türkiye’nin seçkin bilim insanlarını bulunduran ulusal bir kuruluşu olduğunu hatırlattı. TÜBA’nın en önemli faaliyetinin bilimsel anlayışı, bilimsel yaklaşımı yaygınlaştırmak ve geliştirmek olduğunu dile getiren Acar, şöyle konuştu: “Faaliyet ve programlarımızın hepsinin amacı, Türkiye’nin daha güçlü, daha müref1 bir ülke olmasına bilim insanları olarak feh bizim de katkımızı sağlamak. Türk Dünyası Kültür Başkentliği 2013 yılı için Eskişehir ilimize tevdi edildi. Bu çok büyük bir şeref, aynı zamanda önemli bir fırsat diye düşünüyorum. TÜBA Başkanı olarak Sayın Valimizle daha önce yaptığımız görüşmelerde, bu etkinliğe akademi olarak elimizden gelen desteği vereceğimizi gayet açıklıkla ifade ettim. Ayrıca Kültür Başkentliği, Türk Dünyası açısından önemli bir faaliyettir. 2013, 2023 Diyoruz, Belki Yarın 2071 Diyeceğiz Türkiye biliyorsunuz şu anda ekonomik büyüklük açısından dünyanın ilk 20’si arasında. Yine öyle görünüyor ki Türkiye’miz, daha güçlenecek. Bazı zorluklarımız yok değil, ama bunları el birliğiyle, farklılıkları zenginlik addeden bir anlayışla aşacağımızı düşünüyorum. Bunu gerçekleştirmede bilimsel çalışmaların, yine kendi kültürümüze, tarihimize ve varlığımıza sahip çıkmanın hayati bir öneme sahip olduğunu düşünüyorum. Bu bağlamda Türkiye Bilimler Akademisi olarak Türk Dünyasının insanlığa, bilim hayatına, kültür hayatına, sanat hayatına katkılarının ortaya çıkarılması gibi bir görevimiz olduğunun da bilincindeyiz. Ve yine güçlü bir Türkiye’nin her bakımdan bilim, sanat, sanayi, ticaret ve diğer faaliyet alanları açısından güçlü bir ülke olmak zorunda olduğunu bilerek; ancak gerçekleştirebileceğini düşünüyorum. Şimdi 2013, 2023 diyoruz, belki yarın 2071 diyeceğiz. Daha güçlü bir Türkiye’nin olması için hep beraber elbirliği ile çalışmamız gerektiği inancıyla faaliyetlere sevinçle ve hevesle katkıda bulunmaya hazır olduğumuzu ve bunun için elimizden gelen her türlü desteği huzurunuzda bir kez daha ifade ediyorum.”


Türk Dünyasının Sesi

Hocalı Katliamı nasıl ve neden olmuştur? “10 bin nüfuslu Hocalı’da olaylar sırasında yaklaşık 3.000 Azeri bulunmaktaydı. Saldırıda ölenler hakkında verilen resmi rakam 613 kişi olmakla birlikte, katledilen toplam Azeri sayısının 1.300 kişi olduğu söylenmektedir. Saldırılar sırasında Hocalı’da yaşayan Ahıska Türkleri de evlerinde yakılarak öldürülmüştür. Kadın, çocuk ve yaşlılar da dahil olmak üzere siviller katledilmiştir. Katliamın ilk gecesinde sekiz aile bütün fertleriyle öldürülmüş, 700’den fazla çocuk anne ya da babasını kaybetmiştir. Yaralılar ise 1.000’in üzerindedir...” Hocalı, Dağlık Karabağ bölgesinin en önemli tepelerinden birinde bulunan bir kasabadır. Bu nedenle stratejik önemi vardır. Bu bölge yıllardır Azerbaycan ile Ermenistan arasında sorunun yaşanmasına nede olmuş, Ermenistan’ın bölgeye defalarca saldırı ve işgallerine maruz kalmıştır. 1991 Yılında Sovyetler Birliği dağılınca Dağlık Karabağ bölgesi Parlamentosu bağımsızlığını ilan etmiştir. Öte yandan 1988 yılından beri Azerbaycan ile Ermenistan arasında süren çatışmalar sonucu bir milyona yakın Azeri kendi topraklarında göçmen durumunda yaşamak zorunda kaldı. Azerbaycan topraklarının % 20’si işgal edildi. İşgal, Birleşmiş Milletler tarafından alınan kararlarda da onaylandı. Bu kararlarda Ermeni kuvvetlerinin Yukarı Karabağ’daki işgale son vermeleri istendi. Ancak Amerika, Rusya gibi devletlerin BM kararlarında çekimser kalmaları, işgalin ortadan kalkmasını engelleyen en önemli faktör oldu. 1990 yılının Ağustos ve Eylül aylarında Ermeniler saldırılarını doğrudan Azerilere yöneltmeye başlamışlar, otobüs baskınları, yol kesme gibi terör eylemlerine kalkışmışlardır. 1990 yılı başlarında yaklaşık 186 bin Azeri, Ermenistan’dan Azerbaycan’a gitmeye zorlanmıştır. Ekim 1991’de ilk Azeri köyü Ermenilerce ele geçirilmiştir. Hocalı Katliamı, Rus askerlerinin desteğiyle 25–26 Şubat 1992’de Hocalı’ya ulaşan Ermeni kuvvetlerince gerçekleştirilmiştir. Rusya olaylarla ilgisinin olmadığını iddia etse de, Rus ordusuna ait 366. alayın 1991’in sonbaharından beri Ermenilerin safında savaştığı, alaydan kaçan askerlerce doğrulanmıştır. Katliam sonrası cesetler üzerinde yapılan incelemelerde cesetlerin birçoğunun yakıldığı, gözlerinin oyulduğu, başları kesildiği görülmüştür. Hamile kadınlar ve çocukların da maruz kaldığı tespit edilmiştir. Katliam esnasında birliklere komutanlık yapsınlar diye eski ASALA eylemcilerinin de kullanıldığı açıkça bilinmektedir. 1994 yılında iki taraf arasında ateşkes ilan edilmiştir. Savaş sonrası çözüme kavuşturulamayan bir diğer sorun da, ülke içerisinde yerinden edilen ya da sığınmacı durumuna düşen bir milyon civarı Azeri’dir. Bunların büyük bir çoğunluğu Azerbaycan sınırları dahilinde yaşa-

maktadırlar. Azerbaycan nüfusunun %10’undan fazlası ülke içinde yerinden edilmiş sığınmacılardan oluşmaktadır ki bu, kişi başına dünyada yerinden edilmiş en büyük nüfus hareketlerinden biri anlamına gelmektedir. Bu insanlar hâlâ Ermenilerce işgal edilen topraklarda bulunan evlerine geri dönmeyi beklemektedirler. Azerbaycan Cumhuriyeti’nde yaşadığı yeri terk etmek zorunda kalan veya başka ülkelerden Azerbaycan’a gelen Azerbaycan vatandaşları, Azerbaycan hükümeti tarafından “göçkün” olarak adlandırılmaktadır. Sorunlarına hâlâ kalıcı çözümler bulunamayan göçkünler; mesken, iş, yiyecek, sağlık, eğitim ve can güvenliği gibi birçok sorunla karşı karşıyadırlar. Bu kişiler Bakü ve çevresinde, zor koşullar altında çadırlarda, barakalarda, okul ve yurtlarda, pansiyonlarda, dükkanlarda, yük vagonlarında, hatta yol kenarlarında yaşam mücadelesi vermektedirler. İnsan Hakları İzleme Örgütü olayı Dağlık Karabağ Savaşı içerisinde yapılan en büyük katliam olarak nitelemiştir. Azerbaycan Parlamentosu 1994’te Hocalı’da yaşanan katliamı “soykırım” olduğunu ilan etti. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin 30 üyesi (12 Türkiye, 8 Azerbaycan, 3 Birleşik Krallık, 2 Arnavutluk, 1 Bulgaristan, 1 Lüksemburg, 1 Yugoslavya Federal Cumhuriyeti, 1 Makedonya Cumhuriyeti, 1 Norveç, 1 Polonya) tarafından imzalanan, “Ermenistan tüm Hocalıları öldürdüler ve tüm şehri harap ettiler” ifadesinin de yer alan ve 19. yüzyılın başlarından beri Ermenistan tarafından Azerilere karşı işlenen soykırım olarak tanınmaya adım atılması gerektiğini bütün parlamento üyelere söyleyen 324 nolu bildiri yayımladı. 51 ülkenin parlamenterlerinden oluşan “İslam İşbirliği Teşkilatı Parlamentolar Birliği” olayları soykırım olarak tanımıştır.

13

DTGB - Çuvaş Temsilcisi

Ç U V A Ş T Ü R KÇ E S İ Çuvaş Türkçesi, Çuvaşistan bölgesinde Çuvaşlar tarafından konUşulan Türk lehçesidir. Türkçe’nin iki ana lehçesinden biridir. Günümüzde öbür Türk Lehçelerine en uzak lehçe olan Çuvaş Lehçesi’nin önemli ses değişimleri vardır: Ş>L dönüşümü: “Taş” sözcüğündeki ş, “l” harfine dönüşmüştür: çul (burada ayrıca t>ç ve a>u değişimleri de vardır.) Gümüş sözcüğünün Çuvaşçası “kamal” şeklindedir. A>U dönüşümü: Örneğin “at” sözcüğü Çuvaş Lehçesinde ut şeklindedir. Z>R dönüşümü: Örneğin “biz” kişi zamiri Çuvaşça’da ebir şeklindedir. ‘Örnekler: Türkiye Türkçesi “sekiz”, Çuvaşça’da sagár. “Siz” kişi zamiri Çuvaşça’da “ezir”. “Buzağı” sözcüğü Çuvaşça’da “páru” D>R dönüşümü: Örnekler: “ayak” sözcüğünün eski Türkçesi “adak” şeklindedir. Çuvaşça’da ayak sözcüğü a’nın u’ya, d’nin y’ye ve k harfinin yumuşak g’ye dönüşmesiyle şöyle bir gelişme izlemiştir: adak>urak>urağ>ura. Çuvaşça’da “ura” ayak anlamındadır. Koymak sözcüğünün eski Türkçesi (kod-) şeklindedir. Bugünkü Çuvaşça’da o’nun u’ya, k’nin de sert h (x)’ye dönüşmesiyle (xur-) şeklindedir. T>Ç dönüşümü: Bazı sözcüklerde olmayabilir. Bu değişime şu örneği verebiliriz: “taş” sözcüğünün Çuvaşçası çul şeklindedir. Bazı fiillerde bu tip değişmelere rastlamayabiliriz; dolmak fiilinin Çuvaşçası (tul-) şeklindedir. K>Y dönüşümü: k>ğ>y şeklinde gelişmiştir. Bazı sözcüklerde vardır: “kan” sözcüğünün Çuvaşçası “yun” şeklindedir. Çuvaş Türkleri oldukça değişik bir Kiril alfabesinde okuyup yazarlar.

KARACORGA - BAKSI OYUNU DTGB - Чылтыс Таннагашева

İlkel Şamanizm’de, şaman ile tabibin aynı şahıs olduğu kabul görür. Doğu Türkistan Türkleri, Yakutlar, erkek şamana oyun derler. Kırgız-Kazaklar’da şaman yerini tutan ve onun ödevlerini uygulayan kişiye baksı (görücü, gören, bakan) ya da bahşı denir. Günümüzde hâlâ yaşayan ve çok eski zamanlardan beri Türk kültüründe özenle yaşatılan bir örnek, Kazak, Kırgız, ve Altay Türklerinde `Baksı Dansı`, `Karacorga` olarak bilinen bir çeşit müzik - hareket terapi şeklidir. Bu seansı yöneten Baksı (görücü, gören, bakan) Ata ruhunun seçtiği ve görevlendirdiği bir kişi olarak toplumca kabul edilmiş, terapi seanslarındaki isabetli uygulamaları sebebiyle kendisine saygı duyulan bir kimsedir. Baksı önce dua ile `Ata-ruhu`na iltica eder ve yavaş yavaş ilk bağlantıyı kurduğu yerden ayağa kalkarken diaresel şeklindeki el-kol hareketleriyle ruhsal enerjiye konsantre olup, o enerjinin kollarında oluşmasına çalışır. Bu sırada Dombra , Kılkopuz, Şangobız, adlı enstrümanlar ve su sesi ile müzisyenler kendisine eşlik eder. İkinci safhada adı geçen enerji omuzlara yöneltilir ve omuz hareketleri ile birlikte ritim ve melodi değişir. Fizik bedendeki son durak olan baş hareketi başladığında müzisyenler ritmi ve melodiyi uygun şekilde icra ederler. Sonraki bölüm seansın en önemli yeri olup; Baksı, bu bölümde serbest ritim ve melodi ile sezgilerine yönelir ve doğaçlama dans ile trans (vecd, istiğrak, duyguların yücelmesi) haline girer. Trans sırasında hasta için neler yapılması gerektiğine ait bilgileri, sezgileri ile algılar ve uygular. Bu bölüm sonsuzluk ve ölümsüzlük, değişmeyen bilgi ile bir olma bölümü olarak tarif edilir. Daha sonra dönüş başlar, baş, omuz ve kol hareketleri sıra ile uygulanıp yer bağlantısı sonucu oturularak seansa son verilir. Süreyi genellikle Baksı tayin eder.


14

Türk Dünyasının Sesi

Bilgilendirme Türkmenistan ile Afganistan Türk Dünyasını Balkanlardan Orta Arasında doğalgaz anlaşması Yaşatan Ezgiler Asya’ya Müziğin Her Rengi Bilgilendirme

Eskişehir’de

Osmangazi Üniversitesi Kongre ve Kültür Merkezi’nde 30 Ocak Çarşamba Saat 20.00’da gerçekleşecek konser, ücretsiz ve halka açık olacak. Kendi Sazlarını İmal Ediyorlar Topluluk sanatçıları, Anadolu klasik ve halk çalgılarının yanı sıra, dombıra, dutar, kılkopuz, rübab, tar, garmon, gıcek, morinhur, santur, bızançi, cetigen, sıbızgı, şankopuz, çeng gibi Orta Asya Türklerinin çalgılarını da kullanıyorlar. Bu çalgıların birçoğu, topluluğun bünyesinde yer alan çalgı yapım atölyesinde imal ediliyor. Türk Dünyasının ortak kültürel değerleri içerisinde çok önemli yer tutan geleneksel müziğin popüler müzik kültürü içerisinde eriyip yok olmadan korunmasına ve yaşatılmasına gayret gösteren Türk Dünyası Müzik Topluluğu, yöresel müzik icralarındaki üslup ve lehçeyi tahrip etmeden yansıtırken, düzenleme ve stili ile de çağdaş bir çizgi yakalama yolunda çalışmalarını sürdürüyor. Bu çalışma, Türk Dünyasının zengin müzik kültürünü hem dünyaya, hem de farklı coğrafyalarda yaşayan Türk Topluluklarına tanıtma yolunda atılmış önemli bir adım olarak nitelendiriliyor.

Doğalgaz zengini Türkmenistan, Güney Türkistan toprakları üzerinde yerleşen, 12 milyon Türk’ü yaşadığı yakın komşusu Afganistan ile gaz alım-satım anlaşması imzaladı. Türkmen gazını Afganistan üzerinden Pakistan ve Hindistan’a taşıyacak olan TAPI boru hattı projesi kapsamında iki ülke arasında doğalgaz anlaşması imzalandı. Aşkabat’ta projeye taraf ülkelerin bakanlarının katıldığı 17. toplantıda konsorsiyum kurulması kararı alındı. Toplantıda TAPI LTD Konsorsiyumu kurulması yönünde protokol imzalandı. Türkmenistan söz konusu anlaşmayı daha önce de Pakistan ve Hindistan ile imzalamıştı.TAPI toplantısı için Aşkabat’ta bulunan Hindistan Petrol ve Doğalgaz Bakanı Marpadi Veerappa Moily ile Pakistan’ın petrol ve tabii kaynaklardan sorumlu Devlet Bakanı Jam Kamal Khan, Devlet Başkanı Gurbanguli Berdimuhamedov tarafından kabul edildi.

1993 yılında başlayan Türkmen gazının Güney Asya’ya ulaşmasını öngören proje, son birkaç yıl içinde hızlandırıldı. Projeye katılan ülke bakanları düzeyinde yapılan görüşmeler,sonucundaprojedeönemligelişmelereldeedildi. 2013 TDKB Ajansı tarafından düzenABD’ninChevron,ExxonMobil,İngiltere’ninBritishPet- lenen konserde sahne alan Kültür ve rolium, BG Group, Almanya’nın RWE ve Malezya’nın Turizm Bakanlığı Ankara Türk Dünyası Petronas şirketleri bu projere yer almak istediği açıklandı.

Atatürk Kültür Merkezi’nin, en önemli etkinliklerinden biri olan Uluslararası Türk Kültürü Kongresi’nin 2013 yılı konusu “Kültürel Miras” olarak belirlendi. Kongre 24-27 Ekim 2013 tarihleri arasında “2013 Türk Dünyası Kültür Başkenti” ve “Somut Olmayan Kültürel Miras Dünya Başkenti” ilan edilen Eskişehir’de yapılacak. 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, iletişim teknolojilerindeki baş döndürücü gelişmeler ve tüm dünyayı etkisi altına alan küreselleşme süreci, toplumların kültürleri üzerinde hızlı ve köklü dönüşümlere yol açmıştır. Bu sürecin, bir taraftan kültürel gelişimin önünü açarken bir taraftan da kültürel renklerin birer birer yok olmasına ve tek bir kitle kültürünün oluşmasına doğru gitmesi, kültürel mirası yaşatmaya yönelik milli ve milletler arası çabaları artırmıştır. Türk kültür coğrafyasında kültür emanetlerinin korunması, her tür tahribatın engellenmesi ve Türk kültür değerlerinin uluslararası kamuoyuna tanıtılması, yaşatılması, araştırılması konusundaki tarihi ve gün-

cel tecrübeyi tartışarak günümüze ve geleceğe ışık tutmak amacıyla tertiplenen Kongre, Türk Dünyası Kültür Başkentliğinin en önemli faaliyetlerinden biri olacak. Kongrede yeni bilgi ve yorumlar içeren, özgün, bilimsel bildirilere, çağrılı uzmanların konferanslarına, panel ve poster sunumlarına yer verilecektir. Katılmak isteyenler bildiri, panel ve sunum özetlerini Atatürk Kültür Merkezi’nin akmkongre@gmail.com adresine, 15 Aralık 2012 tarihine kadar e-posta yoluyla iletebilirler. Bildiri konularının ana başlıkları; Kültürel ve Doğal Miras, Kültür Politikaları ve Yönetimi, Kültürel Miras ve Kimlik, Kültürel Mirasın Korunması, Hayata Kazandırılması ve Tanıtılması, Kültür Ekonomisi ve Endüstrisi’nden oluşmaktadır. 15 Aralık 2012 tarihine kadar gönderilecek bildiri özetlerinden kabul edilenler 15 Ocak 2013 tarihinde açıklanacak. Katılımcıların 31 Ağustos 2013 tarihine kadar bildirilerini göndermesinin ardından sempozyum programı 15 Eylül 2013 tarihinde belirlenecek.

Eskişehir ile Kırım Özer Cumhuriyeti’nin Rus Çarlığı tarafından ismi değiştirilmeyen tek kenti olan Bahçesaray şehri arasında ‘kardeş şehir ve kültürel işbirliği’ anlaşması imzalandı. Anlaşma nedeniyle Türk dünyası birliği fikrini ilk gündeme getiren Kırım’ın efsanevi kültür adamlarından İsmail Gaspralı’nın Bahçesaray Şehri’ndeki ev’inde imza töreni düzenlendi. Gaspralı’nın Tercüman Gazetesi’ni 35 yıl boyunca hazırlayıp dünyanın dört bir yanındaki Türk devletlerine gönderdiği evindeki törene 2013 Eskişehir Türk Dünyası Kültür Başkenti Ajansı Yönetim Kurulu Başkanı ve Eskişehir Valisi Dr. Kadir Koçdemir, Eskişehir Milletvekilleri Ülker Can, Ruhsar Demirel, Kazım Kurt ve Türkiye’nin Odesa Başkonsolosu Hüseyin Ergani katıldı. Törende konuşan Bahçesaray Valisi İlmi Umuref, Kırım Türklerinin 150 yıl önce Eskişehir’e göçtüğünü hatırlattı. Bu bağlamda Eskişehir halkı ile Bahçesaray halkının tam 150 yıldır sağlam temelle oturmuş bir kardeşliğinin olduğunu kaydeden Vali Umuref, İsmail Gaspralı’nın Kırım için önemli olduğun da iki şehir arasındaki anlaşmayı da burada yaptıklarını belirtti. Eskişehir Valisi Dr. Kadir Koçdemir’de, söz ko-

nusu anlaşma ile iki şehir arasında güzel işlerin, ilişkilerin başlangıcının adımlarının atıldığını vurguladı. Bu anlaşmanın daha iyi faydalarını iki şehir halkının torunlarının göreceğinin altını çizen Vali Koçdemir, “ 2013 Kültür Başkenti seçilen Eskişehir’den Kırım Türklerine selam getirdik. Kültür başkentliği projesi ile İsmail Gaspralı’nın meşhur Türk dünyası birliği düşüncesini de hayata geçireceğiz.” diye konuştu. Bahçesaray Belediye Başkanı Valentina Kıreşgina ise anlaşmadan dolayı mutlu olduklarını ifade ederek, Eskişehir’de Kırım Türkleri için yapılan çalışmalardan dolayı büyük memnuniyet duyduklarını dile getirdi. Yapılan konuşmaların ardından Eskişehir Valisi Koçdemir ile Bahçesaray Valisi Umuref, iki şehir arasındaki ‘kardeş şehir ve kültürel işbirliği’ protokolünü imzaladı. Anlaşma çerçevesinde bundan böyle Bahçesaray ile Eskişehir arasında, sosyal, kültürel ve ekonomik alanda çeşitli projeler üretilerek yerine getirilecek. Anlaşma töreni sonunda, her iki vali birbirlerine günün anlamına binaen çeşitli hediyeler takdim etti.

Türk Kültürü Kongresi

Bahçesaray ile Kardeş Olduk

BENGÜ Türk Dünyasının Sesi

www.gencbengu.org/rafetuluturk@gmail.com Tel:0090 212 511 63 47 İmtiyaz Sahibi - DTGB Genel BaşkanEkrem Abdullayev Yazı İşleri Müdürü Abidin HACİEV Yazı İşleri Müd.Yrd.

İsmail ERDEM Semiha AHMET Genel Yayın Yönetmeni

Rafet ULUTÜRK

Genel Yayın Müdürü Semra HÜSEYİN

Yayın DanıSmanları:

Prof. Dr. Hayati DURMAZ Dr. Ganira PAŞAYEVA Dr. Mustafa KAHRAMAN Prof. Dr. Emin ÇARIKÇI Prof. Dr. Ahmet ÇOLAK Yakub DELİÖMEROĞLU Doc..Dr..Kutluk KaanSÜMER Mustafa K.MAHDUM Dr.Nedim BİRİNCİ Aygun HASANOĞLU

Haber Sorumlusu: Hukuk Danışmanı: Ekonomi Müdürü: İstihbarat Müdürü: Eğitim Sorumlusu: Görsel Yönetmen: Kültür-Sanat: Spor Müdürü: Art Direktör: İnternet Müdürü: Halkla İlişkiler: Reklam Müdürü:

Nafiye YILMAZ Seniha MERT Mujgan DENİZ Elşat ABDULLAYEV M.ustafa K.MAHDUM Nedim BİRİNCİN Murat TOYLUİ İbrahim SOYTÜRK Samet ERDEM Murat ULUTÜRK Neriman ERALP Nihat KAHRAMAN

İrtibat Bürosu: (500 Evler) Yıldırım Mh. Şehit Kamil Balkan cad. No: 114 / A 500 Evler - Bayrampaşa / İST. Bayrampaşa - Adaparkın üstü - Palmyalar durağın altı Tel: 0212 581 78 08 // 511 63 47 - Fax:0212 511 33 91 rafetuluturk@gmail.com Star Medya Yayıncılık A.Ş. Teknik Hazırlık: Murat ULUTÜRK

Bu gazete basın yayın ilkelerine uymayı taahhüt eder. Yazarlar yazılarından sorumludur.

www.genbengu.org

Müzik Topluluğu, seslendirdiği şarkılarla izleyenleri Balkanların yeşilinden Orta Asya’nın bozkırlarına uzanan bir gönül yolculuğuna çıkardı. Osmangazi Üniversitesi Kongre ve Kültür Merkezindeki konsere Vali ve 2013 TDKB Ajansı Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Kadir Koçdemir, 1. Hava Kuvveti ve Garnizon Komutanı Korgeneral Abidin Ünal, Cumhuriyet Başsavcı Vekili Turhan Turunç, ESOGÜ Rektörü Prof. Dr. Hasan Gönen, İl Genel Meclisi Başkanı Ahmet Yapıcı, İl Özel İdaresi Genel Sekreteri Yusuf Balcı ile çok sayıda davetli katıldı. Gönül Birliğinin Sesleri Sahneye şef İrfan Gürdal Yönetiminde çıkan Türk Dünyası Müzik Topluluğu, Azerbaycan’ın mahnılarından Kırım türkülerine, Tuva’nın halk türkülerinden Kırgızistan’ın ‘ır’ına kadar Türk Dünyasının gönül birliğini bu defa da ezgilerle gözler önüne serdi. Seslendirdikleri son şarkı ile birlikte topluluk, izleyiciler tarafından uzun süre alkışlandı. Vali Dr. Kadir Koçdemir programın sonunda, Topluluk Müdür Şengül Kafalı Karasu ile Şef İrfan Gürdal’a birer çikek takdim ederek teşekkür etti.

DTGB - DÜNYA’DAKİ TEMSİLCİLERİMİZ

Romanya Dincer Geafer Amerika-New York:Terken HACALOĞLU Kırgısistan Edil Marlis Uulu KazakistanDosay Kenjetay Afganistan: Mustafa K.MAHDUM Ahıska Türkleri: Paşali Seferoğlu Altay: Katya Tıdıkova Avrupa: Orhan KutluI Azerbaycan: Akber Yolçiyev (Qoşalı) Balkarya: Alim Hubolov Başkurtistan: Florid Bagayev Batı Trakya: Cemil Kapza Bayır-Bucak: Sami Yıldırım Bulgaristan: Semra Hüseyin Cuvaşistan(Rusya) :Oleg Tcyplenkov Doğu Türkistan: Erkin Emet Fin-Ugor: Vasili Petrov Gagauzya: Oleg Federovich Garizan Hakasya: Lev Nerbışev Hollanda: Serdar Can Karacay: Hasan Halkkoç Kırım: Eskender Bariyev Sibirya Omsk Altınay Junusova Şor (Rusya) Cıltıs Tannagasheva Nogay (Rusya) Yangurchi Adzhiev KKTC Ercan Arıklı Tataristan (Rusya) Bulat Gatin Türkmenistan Murat Toylyyev

İsmail Gaspıralı Gençlik Teşkilâtı ....................................................................... Kırgız Gençleri Birliği Dünya Genç Türk Bilimadamları Birliği Cümbüş-İ Milli İslami Gençlik Teşkilatıist. Vatan Cemiyeti Kan-Kerede Altay Gençler Birliği Avrupa Türk Federasyonu Gençlik Teşkilatları Millî Şurası Ant Gençler Teşkilatı Başkurt Gençleri İttifakı Gümülcine Türk Gençler Birliği Bayır Bucak Türkmenleri Derneği Ufuk Vakfı - Sofya Suvar Çuvaş Gençleri Birliği Dünya Uygur Kurultayı Mofun - FİN-UGOR Anadili Gençler Cemiyeti Tun Gençlik Teşkilati Türk Evi Karaçay Vakfı Qardaşlık Kırım Tatar Gençleri Birliği Vahdet Türk Gençleri Teşkilatı Şor Millî Kültür Merkezi Birlik Nogay Gençleri Teşkilati Türk-Bir Derneği Azatlik Tatar Gençleri Birliği Mahtumkuli Düşünce Topluluğu


Türk Dünyasının Sesi

15

BULTÜRK Derneğinin Türk Dünyasından Faaliyetleri

Azerbaycanı Türk Dünyasından Koparmak


BENGÜ Türk Dünyasının Sesi

GENÇ

8 Köşeli Türk Yıldızı’nın Anlamı.

1900’ler... Bestav bölgesinde

Atatürk ve Türklerin Saklı Tarihi Bildiklerinizi unutmaya ve geçmişi “özgürce” yeniden düşünmeye hazır mısınız? • Atatürk’ün “şaşırtan” tarih bilgisinin “sırrı” nedir? • Atatürk, Türk Tarih Tezi’ni neden ve nasıl geliştirmiştir? • Türk Tarih Tezi’nin “gizlenen” kaynakları nelerdir? • Türk Tarih Tezi, “ırkçı mıdır?” “antidemokratik midir?” “bilim dışı mıdır?” • Türk Tarih Tezi’yleAtatürk Milliyetçiliği arasında nasıl bir ilişki vardır? • Orta Asya Türkleri gerçekten de “göçebe” ve “yağmacı” topluluklar mıdır? • Türkler Anadolu’ya 1071’de mi gelmiştir? • Hattiler, Hititler, Frigler, Hurriler ve Urartular, Türk müdür? • Hakkâri Taşları’nın Sırrı Nedir? • Tarih kitaplarında neden Turukku Devleti ve Turki Krallığı’ndan hiç söz edilmez? • Sümerler Türk müdür? Bu tezin bilinmeyen kaynakları nelerdir? • Antik kaynaklarda ve kutsal kitaplarda “Türk” adı geçer mi? • Emperyalizm, ırkçılık ve Batı merkezli tarih arasında nasıl bir ilişki vardır? • Atatürk, Batı merkezli tarihe neden ve nasıl başkaldırmıştır? • Güneş Dil Teorisi’nin bilinmeyenleri nelerdir?

• Atatürk, “kafatası ölçümleri”, “kan grubu” ve “parmak izi” tahlilleri yaptırmış mıdır? • Mimar Sinan’ın mezarı neden açılmıştır? • Türk Tarih Tezi, neden ve nasıl ortadan kaldırılmıştır? Ve daha pek çok sorunun cevabı Atatürk ve Türklerin Saklı Tarihi’nde... “Türk milleti! Sen Anadolu denilen yurda sonradan gelme değil, ilk yerleşip medeniyet kuranların çocuklarısın.” Mustafa Kemal ATATÜRK

2013 Türk Dünyası Kültür Başkenti Ajansı Yönetim Kurulu yeni yılın ilk toplantısını, Dr. Vali Kadir Koçdemir başkanlığındaAnadolu Üniversitesi Rektörlük Toplantı Salonunda gerçekleştirdi. Toplantıya Koçdemir’in yanı sıra Anadolu Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Davut Aydın, Osmangazi Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Hasan Gönen, Sanayi Odası Başkanı Savaş Özaydemir, İl Genel Meclisi Başkanı Ahmet Yapıcı, Odunpazarı Belediye Başkanı Burhan Sakallı, ESOGÜ eski Rektörü Prof. Dr. Fazıl Tekin, Esnaf ve Sanatkârlar Odaları Birliği Başkanı Ekrem Birsen ile Vali Yardımcısı ve Ajans Genel Sekreteri Azmi Çelik katıldı. Vali Koçdemir toplantının açılışında, bugüne kadar yapılan çalışmalar hakkında Yönetim Kurulu Üyelerine bilgi verdi. Nevruzla birlikte; Mart ayının sonunda yapılması planlanan açılış töreni için yürütülen teknik hazırlıkları aktaran Koçdemir, Kültür ve Turizm Bakanlığı,

TİKA ve Yunus Emre Enstitüsü gibi ilgili kurum ve kuruluşlarla yıl boyunca ortaklaşa hayata geçirilebilecek çalışma taslaklarını da gündeme getirdi. UNESCO ile Koordinasyon Toplantıda bu yıl Mayıs ayında gerçekleşecek Yunus Emre Kültür ve Sanat Haftası etkinliklerinin Türk Dünyası Kültür Başkentliği kapsamında yapılması ve Somut Olmayan Kültürel Miras Başkentliği çalışmalarının da UNESCO ile koordinasyon içinde yürütülmesi karara bağlandı.

Türk Dünyası Mahallesi İçin İlk Adım Nogaylar... Nogayçayı (Kendi deyimleri ile ayakşay ‘’ayak= tas demek ‘’) yapıyorlar...Nogay çayı çeşitli Türk yurtlarında ‘’akçay, katıkçay, tatarçayı’’ gibi adlandırmalarla günü-

müze gelmiş süt,tuz ,çay,karabiber, tuz,tereyağı ve karanfil ile yapılan bir tür Türk çayıdır. Ayrıca aynı çaya Tuva’da Han Çay deniliyor. Янгурчи Аджиев Yangurçi Adjiev

Altınorda tamgası ile Tataristan Bayrağı !

Göktañrı, beñgü yurda güç vér!

Genç Bengü Gazetesi 4.Sayı  

Türk Dünyası Gençliğinin Sesi Gazete'sinin 4.sayısı

Advertisement