Page 1


www.millidusunce.org Adres: GMK Bulvarı, Özveren Sokağı Nu: 2/2 Demirtepe Metro Durağı Kızılay/ANKARA Telefon: 0 (312) 231 31 94 Belgeç: 0 (312) 231 31 22


GENCAY

GENCAY Aylık Fikir - Kültür ve Gençlik Dergisi Yıl 3 Sayı 29 - Haziran 2014 Ücretsiz e-dergi www.gencaydergisi.com bilgi@gencaydergisi.com

HOŞGELDİN HATAY! / Aslıhan KAYA 100. YILINDA BÜYÜK SAVAŞ / Çağhan SARI EĞİP BÜKMEDEN EĞİTMEK İDEALİNİN FELSEFİ ARKA PLANI/ Yunus Emre UYAR EMPERYALİZMİN EĞİTİME UZANAN KOLU -2- / Ahmet Afşin KÜÇÜK YENİ ANAYASA VE TÜRKLÜK KAVRAMI / Fatma Özge ÖZDEMİR ODTÜ’YÜ NASIL BİLİRSİNİZ? / Abdullah Nuri SOMUNCUOĞLU KÖŞKÜN HEDEF KİTLESİ / Ahmet KANBUR MİLLİ DÜŞÜNCE MERKEZİ SEMİNERLERİ / Sadi SOMUNCUOĞLU AVARLARDA ‘BAYAN KAĞAN’ DÖNEMİ / Fatih ORTA – Konuk Yazar MEHMET AKİF’TE ‘İNSAN’ / Prof. Dr. Nurullah ÇETİN


GENCAY

HOŞGELDİN HATAY! Aslıhan KAYA Gerek doğal güzellikleri gerek jeopolitik konumu nedeniyle iştah kabartan şehirlerimizden Hatay ülkemiz için stratejik önem arz eder. Hatay’ın jeopolitik konumu onu tarihin birçok evresinde vazgeçilmez bir şehir olmasını sağlamıştır. Kaçınılmaz olarak Hatay bir ticaret merkezidir. Tarihten biliriz ki ticaret yolları üzerinde bulunan tüm şehirler hem sosyoekonomik açıdan çok gelişmişlerdir hem de askeri açıdan korunması gereken yerler olarak görülmüşlerdir. Ayrıca Hatay 19.Yüzyıldan itibaren sanayileşme ile devletlerin hammadde ihtiyaçları karşılayabilen yer olmuştur. Musul’dan çıkan zengin petrol kaynaklarına geçiş sağlamaktadır. Vazgeçilmezlik bununla bitmemektedir. Hatay’ın iklimi ve verimli toprakları da bu şehri oldukça cezbedici kılmaktadır.

görülür. Hatay, Hititlerin mevkiiydi. Hitit İmparatorluğu’nun yıkılışından az önce bu bölgede bağımsız bir Hitit Devleti kuruldu. M. Ö. 6. asırda Perslerin istilasına uğradı. Bilâhare Makedonya Kralı İskender, Anadolu’yu işgal ve Pers Devleti’ni yenerek bu bölgeyi de istilâ etti. İskender’in ölümünden sonra Makedonya İmparatorluğu, generalleri arasında taksim edildi. İskender’in generallerinden Birinci Selevkos Asya İmparatorluğu’nu, Birinci Selevkos’un oğlu Birinci Antiochus, Hatay bölgesinde Antakya şehrini kurdu. Hazret-i Ömer’in halifeliği sırasında 638’de İslâm ordusu Antakya’yı fethetti. 331 sene süren İslâm hâkimiyetinden sonra Bizans İmparatoru Nikeforos Fokas, Müslümanlar arasındaki iç savaşlardan istifade ile şehri geri aldı(969). 115 sene Bizans’ın işgali altında kaldıktan sonra Anadolu fatihi ve Türkiye Selçukluları Devleti hükümdarı Kutalmışoğlu Birinci Süleyman Şah, 1084’te Antakya’yı fethederek, Türk topraklarına kattı. 1086’da Süleyman Şahla Alparslan’ın oğlu Sultan Tutuş (Suriye Selçukluları hükümdarı) arasında çıkan iç savaş sırasında Kutalmışoğlu Süleyman Şahın vefat etmesiyle şehir, Tutuş’un hâkimiyetine geçti. 1071 Malazgirt Zaferi’nin intikamını almak, Türkleri Anadolu’dan atmak, Kudüs’ü ele geçirmek ve İslamiyet’i imha etmek maksadıyla Avrupa Hıristiyanları, Haçlı Seferleri tertiplediler. Bu seferlerden ilki olan Birinci Haçlı Seferi’nde 600.000

Hatay’ın tarihi serüvenine bakıldığında birçok medeniyete ev sahipliği yaptığı 1


GENCAY kişilik bir Haçlı ordusu Anadolu’ya geldi. Bunlardan 500.000’i Türkiye Selçukluları Sultanı Birinci Kılıç Arslan tarafından gerilla savaşları ile imha edildi. Geriye kalan 100.000 kişilik Haçlı ordusu, 21 Ekim 1097’de Antakya önlerine geldi. Şehri Türk komutanı Yağıbasan Bey savunuyordu. Kuşatma 7,5 ay sürdü. Antakyalı birkaç Hıristiyan 5 Haziran 1098’de kale kapılarından birini açarak Haçlı ordusunun gizlice Antakya’ya girmesini sağladılar. Kaleye giren Haçlılar, Müslümanları ve hatta Hıristiyanları kılıçtan geçirdiler. Selçuklu Sultanı, bu mühim şehri geri almak için Kerboğa Bey komutasında büyük bir Türk ordusunu gönderdi. Antakya düşmek üzereyken bir papaz, Hz. İsa’nın bağrına saplanan mızrağı buldum yalanını söyleyerek Hıristiyanları coşturdu ve Antakya’yı Türklerin geri almasını engelledi. Burası merkez olmak üzere bir Haçlı Prensliği kuruldu. Kudüs’e yönelen 100.000’e yakın Haçlı sürüsü, Kudüs’ü işgal edince camilere sığınan Müslümanları katlettiler. Camilerde Haçlı süvarilerinin atlarının karnına ulaşan kan gölü meydana geldi. Kudüs Haçlı Krallığına bağlı olan Antakya Haçlı Prensliği, 170 sene Antakya’ya hâkim oldu. 19 Mayıs 1268’de Türk-Memlûk Sultanı Baybars, Antakya’yı geri alarak 170 sene bu şehre kan kusturan Haçlı Prensliğini ortadan kaldırdı.

Yirminci asrın başlarında 1. Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle Osmanlı, kendini büyük bir felaketin kıyısında buldu. Devletin dört bir yanı ateş içindeydi. Verilen şehitlerin yapılan hataların haddi hesabı yoktu. Gerek kritik mevkideki şahıslar gerekse kritik bölgelerdeki yanlış stratejiler vesilesiyle Cihan İmparatorluğu Osmanlı, tarihinin en büyük yenilgisi ile yüz yüze geldi. 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi ile yeni bir dönem başladı ve 13 Kasım 1918 günü İstanbul’a asker çıkaran İtilâf Devletleri ülkenin önemli bir bölümünü işgal ettiler. I. Dünya Savaşı sırasında yaşanan ağır savaş kayıpları orduyu eritmiş, savaş yıllarında yeni düzenlemeye de gidilememişti. Mondros Mütarekesi imzalandığı tarihte elde 3-4 tümen donatacak kadar silah ile 30-35 bin savaşçıdan oluşan asker gücü kalmıştı. İşe yarar birkaç gemimiz, işgal kuvvetlerinin kontrolündeki limanlara bağlanmış, I. Dünya Savaşı başında Alman desteği ile 300 uçağa ulaşan hava gücünden eser kalmamış, uçabilen birkaç uçağa ise İtilâf Devletleri’nce el konulmuştu. Ülke bu durumdayken önemli şehirlerimiz tek tek işgale maruz kalmaktaydı. Mondros Mütarekesi’nin sağladığı çeşitli ayrıcalık ve sinsilikler neticesiyle işgalciler yurdun her yerindeydiler. Mütarekenin meşhur 7. Maddesi esas alınarak Hatay İngilizler tarafından işgal edildi. İngiltere’nin Hatay işgali sırasında Mustafa Kemal ve ordusu Hatay’da bulunmaktaydı. Ancak İstanbul Hükümeti tarafından işgale direnmeden Mustafa Kemal, İstanbul’a dönme emri aldı. Bu emrin verilmesinin temel nedeni, Osmanlı Devleti’nin ekonomisinin ve askeri

Şam, Halep, Lazkiye, Hama ve Humus ile rekabet edemeyen Antakya, gerilemeye başladı. Osmanlı Sultanı Yavuz Sultan Selim Han, 1516’da Mercidâbık Zaferi ile Suriye ve Hatay’ı Osmanlı Devletine kattı. On yedinci asırda Antakya 5 sancaklı Trablusşam eyâletine (beylerbeyliğine) bağlı bir kaza merkeziydi. 2


GENCAY kaynaklarıyla beraber insan gücünün yıllardır süren savaşlar dolayısıyla tükenmeye başlaması gibi somut ve mantıklı kabul edilebilecek nedenlerin yanı sıra; mevcut hükümetin İngilizlerden çekiniyor olması da etkendir. Ayrıca İngiltere’nin bu tarihlerde Dünyanın en önemli güçlerinden biridir.

ve para birimi olarak da Türk lirası geçerli olacaktır.

Fransa’nın Hatay’ı işgalinden sonra Fransa ile İngiltere flörtü tekrar ortaya çıktı ve bölgede Arap krallığı kuruldu. Arapların halka kötü muamele etmeleri sonucunda, Fransızlar, Suriye’ye girdi. Çünkü Fransız işgalinin yerli halk tarafından direnişe uğrama tehlikesi doğmaktaydı. Fransa ordusu mevcut Arap Krallığı’nın başındaki Faysal’ın ordusunu yenip tüm Suriye’ye sahip olmuştu. “Sancakta” Fransız bayrağı egemen oldu. Halk günlük yaşamına dönerek nispi bir rahatlık yaşadı. Uzun sürmedi, çünkü bu sefer Fransızlar ve Fransız ordusu içindeki Ermeniler halka zulüm etmeye başladılar. Fransızlar sadece Türk halkına değil Suriye halkına da aynı şekilde muamele etmekteydi. Baskı karşısında kaçınılmaz sonuç olarak halk bu davranışlar karşısında örgütlenmeye başladı. Bu örgütler bazen birleşerek bazen de ayrı ayrı direnç gösterdi ve hatta zaman zaman karşı atağa geçti. Bu örgütlerden en başarılısı Tayfur Sökmen başkanlığında kurulan Antakyaİskenderiye ve Havalisini Müdafaa-i Hukuk cemiyetiydi.

Birinci Dünya Savaşı’nda İngiltere ve Fransa’nın flörtü Hatay’ın geleceğini de tayin etmekteydi. İngiltere ile Fransa arasındaki flörtün Hatay üzerindeki yansıması, Birinci Dünya Savaşı sırasında iki devletin gizli olarak imzaladığı Skykes-Picot anlaşmasıydı. Anlaşmaya göre Antakya bölgesi Fransız yönetimine bırakıldı ve buna dayanarak Fransa Hatay’ı işgal etti. Misak-ı Milli sınırlarına dâhil Hatay 20 Ekim 1921 Ankara İtilafnamesi ile Suriye sınırları içerisinde bırakılmak zorunda kalınmış ancak sancağa özel bir yönetim şekli sağlanmıştır. Anlaşma’nın 7. maddesine göre sancak, Suriye sınırları içerisinde kalacak; burada özel bir idare kurulup Türk kültürünü geliştirmek için her türlü kolaylıktan yararlanılacaktır; resmi dil Türkçe olacak

3


GENCAY Fransa’nın mandater devlet olarak Suriye’ye yerleşmesi hayli zaman aldı. Avrupa’da meydana gelen krizler, yeni bir Dünya savaşı tehlikesini gören Fransa, Suriye ve Lübnan ile ilişkilerine yeni bir boyut kazandırarak 1936 Eylülünde Suriye'ye ve 1936 Kasımında da Lübnan'a bağımsızlık verdi. Ancak Suriye'ye bağımsızlık veren ve Suriye ile Fransa arasında ittifak kuran 1936 Eylül Antlaşması'nda İskenderun Sancağı hakkında hiçbir hüküm yoktu. Yani Fransa Suriye'den çekilirken, Sancak üzerindeki yetkilerini Suriye'ye terk etmekteydi. Bu Türk tarafınca kabul edilemezdi ve Türk dış politikasında tüm kaynaklar ve dikkatler Sancak’ın elden çıkmaması için seferber edilmeye başlandı. Sancak kaybedilemez, vazgeçilemez bir topraktı.

bulunmadığını bildirdi. Bundan sonra iki hükümet birbirilerine birer nota daha verdi ancak görüşlerde herhangi bir değişme olmadı. Bu arada Fransa, meselenin Milletler Cemiyeti'ne havalesini teklif etti ve Türkiye de bu teklifi kabul etti. Türkiye ile Fransa arasında bu tartışmalar olurken, bir yandan Türk kamuoyu, öte yandan da İskenderun'daki halk heyecanlanmış ve İskenderun'da halk ile polis arasında çatışmalar olmuştu.

Türk hükümeti Milletler Cemiyeti Konseyi'nin toplantısı sırasında, Eylül ayında Cenevre'de Fransa ile yapılan görüşmeler gelişme göstermeyince 9 Ekim 1936'da Fransa'ya verdiği resmi bir notada, Suriye'ye yapıldığı gibi İskenderun Sancağı'na da bağımsızlık verilmesini istedi.

Atatürk, daha sonra Sökmen’le bir görüşme yaparak, Hatay meselesinde Türkiye ile Hatay’ın birlikte politikalar üreteceğini ve gerekirse Hatay’ın Türkiye’nin dış işleri politikalarına bağlı hareket edeceğini ifade etti. Bu durumun ilk icra-i örneği ise Antakya İskenderun ve Havalisi Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin adı Hatay Egemenlik Cemiyeti olarak değiştirilmiştir. Bunun üzerine Hatay’a her konuda yardımcı olmak için İstanbul, Mersin ve Dörtyol’da cemiyet uzantıları kurulmuştur.

Atatürk de 1 Kasım günü Büyük Millet Meclisi'nin açılış konuşmasında, "Bu sırada milletimizi gece-gündüz meşgul eden başlıca büyük mesele, hakiki sahibi öz Türk olan İskenderun, Antakya ve havalisinin mukadderatıdır. Bunun üzerinde, ciddiyet ve katiyetle durmaya mecburuz" diyordu. Fransız Hükümeti 10 Kasım’da verdiği cevapta, Sancak'a bağımsızlık vermenin Suriye'yi parçalamak demek olacağını ve mandater devlet olarak da buna yetkisi

Bu sıralarda Fransızlara verilen kapitülasyonlar, II. Lozan görüşmeleri sonucunda barışın imzalanması ile 4


GENCAY kaldırıldı. Bundaki temel amaç, ekonomik bağımsızlık hedefidir ayrıca Fransızlar karşısında uluslararası platformda TBMM’nin dış politikaları daha da güçlenmiştir.

Daha sonra sancak anayasasının hazırlanması aşamasında Fransızlar Türklere bazı sorunlar oluşturduysa da 1938 yılında Almanya’nın Avusturya’yı ilhakı Fransa’nın yumuşak politika izlemesini sağladı. Bu anlayış içerisinde iki ülke arasında gerçekleştirilen Askeri Anlaşma ile sancağın statüsü korunurken Hatay sorunun çözümü de kolaylaştı.

Milletler Cemiyeti, bir gözlemci heyetini Hatay’a işte tam da bu sırada ve bu girişimler sonucunda gönderdi. Heyet raporlarına göre halk, Türk yönetimini istiyor; Fransız yönetiminden rahatsızlık duyuyordu.

Bu anlaşma gereğince, Türk ve Fransız askerleri Hatay’da ortak çalışacaklarından, 5 Temmuz 1938’de Albay Şükrü Kanatlı komutasındaki Türk alayı Hatay’a girdi.

Bu rapor sonucunda Milletler Cemiyeti de Türkiye’nin tezlerini haklı buldu ve Sander Raporu’nu yayınlayarak (27.01.1937) Hatay’a tamamen özerklik verilmesini istedi. Konsey, 27 Ocak 1937'de Sancak için bir statü kabul etti. Bu statüye göre İskenderun Sancağı, içişlerinde tamamen bağımsız, dışişlerinde Suriye'ye bağlı, kendine özgü bir anayasa ile idare edilen "ayrı bir varlık" (entité distincte) olacaktı. Burası Milletler Cemiyeti'nin gözetimi altına konacak ve bu gözetim bir Fransız vasıtasıyla yürütülecekti. Fransa ile Türkiye bir anlaşma yaparak, Sancak'ın toprak bütünlüğünü birlikte garanti altına alacaklardı. Bundan sonra Sancak, Hatay adını alacaktı. 29 Mayıs 1937 günü imzalanan anlaşma ile bahsedilen hususlar garanti altına alındı. Bu anlaşma ile Türkiye - Suriye sınırı çizildi.

Hatay Anayasası, 29 Kasım 1937'de yürürlüğe girecekti ve ilk iş olarak seçimlerin yapılması gerekiyordu. Ancak bu şartlar içinde seçimler yapılamadı. Diğer yandan seçim sistemi meselesinde Türkiye ile Fransa arasında görüş ayrılığı çıktı. Bunun üzerine Milletler Cemiyeti'nin kurduğu bir komite, Türkiye'nin de itirazlarını göz önünde tutarak bir seçim tüzüğü hazırladı. Yeniden seçim hazırlıklarına başlandı. 6 Temmuz 1938’de de Hatay’da sıkıyönetim ilân olundu. Seçmen tespit işleri 1 Ağustos 1938’de bitti. Seçimlerde 22 Türk, 9 Alevî, 5 Ermeni, 2 Arap, 2 Ortodoks olarak 40 mebus seçilecekti. Anayasa oy kullanma hakkını yalnızca Hataylılara verdiğinden Gaziantep doğumlu Tayfur Sökmen Hatay’ın Kırıkhan nüfusuna geçirildi. Seçilen mebuslar ilk toplantılarını Hatay Gündüz Sineması’nda yaptılar.

Kurulan yeni devletin yönetim şekli Cumhuriyet oldu. Resmi dili Türkçe ve para birimi Türk lirası idi. Bayrakları Türk bayrağının benzeriydi, yıldızın içi boştu. Hatay Cumhuriyeti bu semboller ile Türkiye’ye bağlılık niyetini bir kez daha açık etmişti.

Hatay Millet Meclisi’nin Başkanlığı’na tek aday olan Tayfur Sökmen oy birliği ile seçildi. Böylece, 21 Ağustos’ta seçilen ve ilk toplantılarını 2 Eylül 1938’de yaparak 5


GENCAY devlet başkanlarını seçen Hataylılar artık müstakil olarak Türkiye’ye katılma mücadelesini sürdürmeye başladılar. Aynı gün, Tayfur Sökmen Hatay Devleti’nin bayrağını göndere çekmişti. Başvekil Celâl Bayar, olayları titizlikle izleyen Atatürk, 2 Eylül 1938’de kurulma işi tamamlanınca Cumhuriyet Hükûmeti’nin başarısını kutlayan telgrafı çekti. Ayrıca, Tayfur Sökmen’e de bir telgraf çekerek kendisini kutladı. Beş kişilik Vekiller Heyeti’nin teşkilinden sonra, Başvekil Abdurrahman Melek, 6.9.1938’de programı okuyarak “Programımızın ruhu ve esası Atatürkçü Rejimi ve bütün icabetidir.” demekle Türkiye Cumhuriyeti’ne ve Atatürk’e bağlılığını belirtmiş oluyordu.

Bunun yanında, Hatay idarecileri, devamlı olarak Türkiye'ye katılmak arzusunda bulundular. Türkiye de bu isteği sempati ile karşıladı. Fakat 29 Mayıs 1937 Antlaşması ile Hatay, Türkiye ile Fransa'nın ortak garantisi altında bulunuyordu. Bu sebeple, Hataylıların anavatana katılma istekleri iki devlet arasında yeniden mesele oldu. Fakat 1939 Martından itibaren Avrupa'da yaşanan olayların savaşa doğru bir yön olması, Türk-İngiliz ittifakının ilk adımlarının atılması ve Batılıların Barış Cephesi çabaları dolayısıyla, Fransa, Türkiye'nin ve Hataylıların isteklerini kabul etmek zorunda kaldı. 23 Haziran 1939'da iki devlet arasında yapılan bir anlaşma ile Fransa, Hatay'ın Türkiye'ye katılmasını kabul etti. Buna karşılık Türkiye de Suriye'nin bağımsızlık ve toprak bütünlüğüne saygı gösterecekti. Meclis oy birliği ile Türkiye’ye katılma kararı aldı. Temmuz ayında da Hatay, Türkiye sınırları içine katıldı.

Ağustos ayında yapılan meclis seçimlerinde Türkler, 40 milletvekilliğinden 22'sini kazandılar. Meclis, 2 Eylül 1938'de ilk toplantısını yaptı ve bağımsız devlet için Hatay Cumhuriyeti adını kabul etti. Yeni devletin resmi dili Türkçe ve Arapça olduğu halde, bütün milletvekilleri Türkçe yemin etmişlerdir.

Misak-ı Milli sınırlarına geç de olsa dâhil olan Hatay, Türk milleti için önemli şeyler anlatmaktaydı. Gerek Musul gerekse Kerkük üzerinde oynanan çirkin oyunların avucuna düşmeyen Hatay, bugün dahi bahsi geçtiğinde milli duygularımızı kabartır. Bu diplomatik bir zaferdir. Zaferlerin en güzeli, en temizidir.

Hatay Devleti'yle Türkiye arasında gayet yakın temas ve bağlar kuruldu. Hatay Meclisi, 1939 Ocak ayında Türk Medeni Kanunu ile Türk Ceza Kanunu'nu kabul etti. Türkiye'den mali müşavirler getirtti.

Bu zaferde büyük payı olan büyük insanlardan ilki Atatürk’tür. Atatürk’ün öncelikli ve önemli konularından ilki Hatay sorunuydu. Konu hassastı ve mevzu bahis vatan toprağıydı; terk edilemezdi. Adana'ya geldiğinde, yol kenarında 6


GENCAY Antakya ve İskenderun'u sembolize eden iki genç kızın hıçkırıklar arasında, “Bizi de kurtar!” feryadına karşılık, “Kırk asırlık Türk yurdu ecnebi elinde kalamaz!” demişti. Yaşamımın ilerleyen zamanlarında ve bilhassa hastalığının en ağır dönemlerinde Hatay sorunu için uykusuz kaldığı geceler olmuştur; yapılması icap eden tüm gezilerin ve toplantıların hepsinde bulunmuş, sağlığından fedakârlık ederek çözümler aramıştı. Hatay’ın Anavatana katılmasını göremese de onun icraat ve fikir dünyasından mahrum olan bir milletin Hatay’ı göremeyecek kadar büyük sorunlarla bir ömür cebelleşmesi işten bile değildir.

cezası alan Sökmen’in kararlılığı, hayatının son demlerindeki Atatürk’ün fedakârlığındadır ülkü... Öyle ki milli mücadelenin her cephesinde olduğu gibi Hatay da başlı başına koca bir serüvendir. Öyle bir gurur kaynağıdır ki “Yine bölemedin!” diye gülesi geliyor insanın. Yeni toprakları vatan yapmanın duygusu çok başkadır elbet, lâkin kaybettiğimiz, gözyaşlarıyla yaslar tuttuğumuz şehirlerimizi, köylerimizi tekrar kazanmak tarifsizdir. Bir derstir Hatay, bir nasihatçidir. Darısı Kerkük’e…

Hatay’ın büyük zaferi hususunda yadsınamayacak ikinci isim Tayfur Sökmen’dir. Devletin ilk ve son Cumhurbaşkanı Sökmen, İskenderun sancağındaki Fransız işgaline karşı direniş hareketinin örgütlenmesine ön ayak oldu. Ölüm cezasında çarptırılmışsa da ülkü uğruna yapılacakları gösterdi. Kişi amacı, ülküsü kadardır. Hedefi ne denli büyükse o kadar insandır. Aksi halde insan sadece nefes alıp veren bir canlı halinde kalır. Hedefi bırakmayan insan zamanla nitelik elde ettiği gibi kendini tanıma fırsatı da bulur. Bir izi sürerken cesareti öğrenir; korkaklığını bilir. Bu millet asla ülküsüz kalmamıştır. Gerek savaştır ülkü, gerek barış... Gerek aşktır, gerek vatan toprağı... Hedefi yitirmemeli insan; ki en güzel örnek Hatay’dadır. Ölüm

7


GENCAY

100. YILINDA BÜYÜK SAVAŞ Çağhan SARI Saraybosna'da takvim 28 Haziran 1914'ü gösterdiğinde Gavrilo Princip ismindeki Sırp milliyetçisi, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Veliaht Prensi Franz Ferdinand'ı öldürdü. İlk başta iki devlet arasında harp çıkaracak bir krizdi. Ancak malum sebepler ile yıllarca birbirlerine bilenen ittifaklar savaşa tutuştu. Almanya ve Avusturya-Macaristan karşısına Rusya, İngiltere, Fransa ve Belçika'yı aldı. Sonra Osmanlı İmparatorluğu ile Çanakkale savaşlarından ardından Bulgaristan İttifak grubuna, Yunanistan, İtalya, Japonya ve nihayet ABD, İtilaf grubuna katıldı. 1918'in 11 Kasım'ında ise Almanya, müttefiklerinin tesliminden sonra dayanamadı ve ateşkes istedi. İkincisi çıkana kadar kıyametlerin en büyüğü olan Büyük Savaş sona erdi.

Savaş ile ilgili bilgileri tekrarlamak niyetinde değiliz. Savaşa ülkelerin özellikle Osmanlı İmparatorluğu'nungirmeleri, maksatları da yazımızın kapsamı dışında. Savaşın sonunda imzalanan anlaşmaların isabetsizliği de İkinci Dünya Savaşı'nın çıkmasından belli olduğu için bu noktaya da değinmeyeceğiz. Gayemiz savaşın bir kaç hususunu aktarmaya çalışarak dikkatleri bu savaşın izlerine çekmektir. İlk olarak şunu belirtmeliyiz ki bugün ordular dışında da cereyan etmesi ve şehirlere sirayet etmesi Birinci Dünya Savaşı ile başlamıştır. Yüzyıllar boyunca bir meydanda harbe tutuşan ordular, kale ve şehir kuşatmalarında belli savaş ritüellerine göre yağma yapmakta idiler. Bazen ise bu talan hareketleri için ufacık sebepler yetiyordu. Zira IV. Haçlı Seferleri'nde Latinlerin, Konstantinopolis'i yağmalaması ritüellerin dışında olmuştur. Kısaca ordular belli bölgelerde karşı karşıya gelmekte ve şehirleri tahrip etmemekte idiler. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra ise düşman ülkenin savaş direncini, savunma gücünü kırmak için şehirlere saldırılmıştır. Daha sonra ki savaşlarda da bu anlayış gelişmiştir. Netice olarak sivil savunma teşkilatları ilk kez bu savaşla gündeme gelmiştir.

8


GENCAY devletlerinin topladığı yaklaşık bin uçaklık bir filo savaş tarihinin ilk büyük hava saldırısını gerçekleştirse de etkili olmadı. Savaş boyunca uçaklar keşif harekatlarında kullanıldılar.

20. yüzyıl boyunca ve bu yüzyılın başında olduğumuz evresinde sıkça gündeme gelen askeri hususlardan biri de kimyasal silahlardır. Kimyasal silahların kullanılması Birinci Dünya Savaşı sırasında başlamış, Hardal gazı gibi öldürücü gazlar düşman siperlerine atılmıştır. Gaz konusunda bir anekdota değinelim. Çanakkale Cephesi'nde Alman subaylar tarafından Hardal gazının kullanılması komutanlığa teklif edilmiş, Osmanlı komutanları bu fikri savaş ahlakının da ötesinde insanlığa aykırı bularak reddetmişlerdir. Özellikle Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra kimyasal silahların insanlığa karşı suç olduğu hususunda ülkeler hem fikir olmuşlar ve bazı anlaşmalar ile bu tür silahların yapılmaması için irade ortaya koymuşlardır.

Ancak ilerleyen dönemde avcı ve bombardıman olarak iki sınıfa ayrılan uçaklar saldırı ve savunma prensiplerini temelden değiştirdi. Uçaksavarı olmayan gemiler, yüzen birer hedeften öteye gitmedi. Karada ise hava desteği olmadıkça mevzi savunmanın da mevzilere saldırmanın da etkisizliği görüldü. Tanklara gelince büyük savaşa damgasını vuran bu icadı ses getiren şekilde geliştiren günümüzdeki otomotiv devi Renault oldu. Renault'un ürettiği tanklar 1948'deki Arap İsrail savaşında dahi kullanıldı. Birinci Dünya Savaşı'nda bir top ile donatılan zırhlı araç anlayışı ile ortaya çıkan tanklar, daha sonra o kadar geliştirildi ki 20. yüzyılın süvarileri oldu.

Teknolojinin insanlığın sorunlarını ortadan kaldırmasından önce insanlığa sorun olarak tezahür etmesi sorunu da ilk olarak Birinci Dünya Savaşı'nda görülen bir hadisedir. Özellikle makineli tüfeklerin geliştirilmesi ile başlayan furyaya damgasını vuran uçak ve tanklardır. İtalya ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki Trablusgarp savaşında ilk kez uçak kullanılmasından henüz bir kaç yıl geçtikten sonra büyük harpte uçaklar tekrar sahne aldı. 1918 yılında İtilaf

Günümüzde ülkelerin savaşı meşrulaştırma çabası olarak da nitelendirilebilecek bir araç olan propaganda ilk olarak Büyük Savaş'ta devreye girdi. İngiltere, özellikle ABD'yi Almanya karşısında savaşa sokmak için propaganda büroları kurdu, broşürler, 9


GENCAY filmler, afişler hazırlattı. Almanların bilhassa Belçika'daki işgal bölgelerindeki sert uygulamaları bu propagandalar inanılmaz fırsat oldu. Almanların hazırladığı film ve broşürler ise etkili olmadı.

çıkarmaları bambaşka bir durumu da gözler önüne sermekte idi. Bu savaşla beraber artık savaş endüstrisi için, daha çok para için, daha çok imtiyaz için savaş devri başlıyordu. Birinci Dünya Savaşı'nda teknoloji, propaganda, saldırı yöntemleri gibi hususlardaki değişimi gördüğümüz zaman 100. yılına geldiğimiz savaşın nasıl tarihsel etkisi olduğunu daha iyi anlayabiliriz. Bu savaşın insanlığa olan tahribi ve sadece ordular üzerinde değil hayatlar üzerindeki değişimine baktığımız zaman 'Almanlar yenildi diye yenik sayıldık' ifadesinden fazlasını bilmek, en azından merak etmek gerektiğini vurguluyoruz. Sürç-i lisan ettiysek affola…

Savaşın sonunda gerçekleşen imparatorluklar tasfiyesine de bakalım. Orta Doğu, Doğu Avrupa ve Balkan haritalarının bugüne doğru ilk büyük değişimi göstermesi gizli anlaşmalar çerçevesinde olmuştu ve savaş öncesi ya da savaş sırasında müttefiklerin müzakere edip toprak paylaşımına girmesi büyük savaşla ortaya çıkmıştı. Savaş sırasında ABD'nin bağımsızlığı sırasında ABD borsasında yatırımcıların savaş üzerine oynayabilmesi, silah şirketlerinin kâğıt

10


GENCAY

EĞİP BÜKMEDEN EĞİTİLMEK İDEALİNİN FELSEFİ ARKA PLANI Yunus Emre UYAR OMÜ İlahiyat Fakültesi’nin öğretim üyelerinden Hasan Aydın, 2013 yılının güz dönemindeki bir dersinin son bölümünde öğrencilerine “Eğip bükmeden eğitmek” fikrini söz konusu eden bir metin okumuştu. Bir süre sonra da “Eğip Bükmeden Eğitmek: Ama Nasıl?” başlıklı bir metin yayınlayarak bu fikri işledi. Eğip bükmeden eğitmek ideali, yurdun mevcut öğretim programlarına Yapılandırmacı felsefenin egemen olduğu ancak bunun yeterince uygulamaya geçirilemediğine dair yakınmaların da yoğun yaşandığı bir dönemde eğitim felsefesinin en önemli meselelerinden olan ‘öğrenci’ ya da eski deyimiyle ‘talebe’ (talep eden, isteyen) unsurunu odak noktası belirleyip ona yönelik bir tavrı şekillendirme amacına sahip olmasından ötürü oldukça dikkate değer. O hâlde böyle bir idealin anlatıldığı metinlerden hareketle bunun hangi felsefî düzlemde oluşturulduğunu saptamak gerekir. Bu, söz konusu idealin daha sağlıklı bir okumaya konu olması için epey işe yarar.

özetlendiğinde ilkin bunun bir eleştirel eğitim felsefesi ürünü olduğu olasılığı ile karşılaşılır. Ahmet Cevizci’nin saptamasına göre eleştirel eğitim felsefesinde esasen klasik eğitim felsefesinin ve analitik felsefenin bir sentezini görmek mümkündür. O, bir yönüyle “analitik felsefenin kavram analizine benzer bir şekilde bulanıklıkları ve belirsizlikleri gidermeye çalışır” bir yönüyle de “mevcut eğitimin yerine ikame edilecek eğitimin nasıl olması gerektiğini söyler.” Hasan Aydın yukarıda sözü edilen çalışmasında bir önceki paragrafta sözü edilen her iki pozisyona da girmiş görünür. Yazar, metinde önce belli bir belirginleştirme kaygısıyla etimolojik bir çaba gösterir ve dil bilimin verilerinden yararlanarak ‘eğit-‘ eylemini irdeler. Böyle bir bilimsel temelden hareketle de bu sözcüğün yüklendiği kavramsal varlığa ilişkin çıkarımlarını sunar. (Nitekim düşüncenin temelini oluşturan kavramların dildeki veya iletme düzlemindeki karşılığı sözcüklerdir. Bu yüzden analitik felsefede tüm dikkatler dil ve sözcüklere yönelir.) Ardından “dil bilimin yoksul akrabası” diye nitelenen anlam bilim temelli bir analoji çözümlemesine başvurur. Ele aldığı ana malzeme ‘Ağaç yaşken eğilir’ kalıp sözüdür. Sonraki adımsa öncekilere eklemlenme suretiyle onları varsıllaştıracak ve destekleyecek biçimde yurdun önde gelen eğitim bilimcilerinin

Eğip bükmeden eğitmek idealinin oturduğu felsefî zeminin ana hatları 11


GENCAY eğitim kavramına yükledikleri anlamın çözümlenip onlardaki ‘biçimlendirme’ hususunun gözler önüne serilmesinden ibarettir. Buraya kadar öne çıkarılanlar eleştirel eğitim felsefesinin sözü edilen ilk yönünü oluşturan belirginleştirmeye hizmet eder. Görüldüğü gibi filozof, “yürürlükteki eğitim anlayışının hem gerçek yüzünü hem de arka planını, dayanaklarını gözler önüne serme” işini görmüştür.

insan tipi tasarlamaktadır. Bunu oldukça açık ve net ifadelerle dile getirmiştir. Bu, aynı zamanda önerdiği tipin üzerine tartışma başlatma potansiyeline fazlasıyla sahip olmakla birlikte okurları özellikle postmodernizmin öznelliği esas alan algısının literatürde çokça dolaştığı bir ortamda nesnellik-öznellik meselesi üzerinde konuşmaya kışkırtır. Ancak böyle bir konuşma ya da yazı metnin başlığından taşacaktır. Ancak yine de metin dışı okumalar için Hasan Aydın’ın bu tür meseleleri tartıştığı ve bir sentez önerdiği metni olan ‘Felsefî Temelleri Işığında Yapılandırmacılık’ adlı yapıtı önerilebilir.

Filozof, eğip bükmeden eğitmek idealini anlatırken eleştirel eğitim felsefesinin yine karakteristik bir özelliği olan normatiflikten nasiplenme durumuna örnek teşkil etmiştir. Bilindiği gibi normatif duyarlılık aslında klasik eğitim felsefelerinin ana hatlarını oluşturur. Realizm, İdealizm, Spiritüalizm gibi klasik felsefeler eğitimin nasıl olması gerektiğine ilişkin söylemler üretir. Eleştirel felsefe de her ne kadar bunların çok dışında yürüme iddiası taşısa da bir yönüyle olması gereken üzerine konuşmaktan uzak kalamamıştır. Bir eleştirel felsefe örneği olarak ele alınan metinde de bu durumu görmek mümkündür. Filozofun önerisinin kilit noktaları şunlardır: “…kanımca eğip bükmeden eğitmek için, gözden asla ırak tutulmaması gereken birkaç temel ilke bulunmaktadır ve bu ilkeler, eğip bükmeden eğitmek için zorunludur. Bunlar, nesnellik, bilimsellik, laiklik, demokratiklik, evrensellik, eleştirellik, sürekli aydınlanmacılık ve hümanizmdir.” “Nesnel olmak gerekir; çünkü nesnel olmak bir şeyin kendisini açmasına, sergilemesine, ona hiç müdahale etmeksizin izin vermek ve onu kendiliğindenliği içinde gözlemlemektir.” Açıkça görülür ki yazar, bir Aydınlanmacı

Burada, metnin başlığı dahilinde öncelikle sorgulanması gereken olasılıklar şunlardır: 1. Hasan Aydın, eğip bükmeden eğitmek idealini anlatırken gerçekten hem klasik algının normatifliğinden bir şeyler alıp hem analitik düşünceden etkilenerek bir eleştirel felsefe zemini üzerinde yürüyor. 2. Hasan Aydın aslında klasik eğitim felsefesi dairesinden çıkamayan bir Aydınlanmacı olarak spiritüalist, realist ve idealist eğitim felsefelerine yönelik itirazlarını eleştirel bir söylemle temalaştırıyor. Çalışmanın başında ilkin birinci olasılıkla karşılaşıldığı söylenmişti. Bu bölümden sonra da ikinci olasılık üzerinde durmak gerekir. Hangi olasılığın doğru olduğu sorusu oldukça karmaşıktır. Çünkü klasik eğitim felsefesi eleştirel eğitim felsefesinin önemli bir besleyicisidir. Böyle bir sorunun çözümü için metin dışı okumalara başvurmak gerekir. Bunun için eğitim felsefesine ilişkin metinleri gözden geçirildiğinde şöyle iki sonuca varmak mümkündür: Hasan Aydın bir Aydınlanma 12


GENCAY filozofu olarak yaftalanabilir. Bu, onun Hilmi Yavuz’un da söylediği gibi aklı dogmalaştırdığını iddia etmek anlamına gelir. Hâl böyle olunca Hasan Aydın’ın aklı dogmatikleştiren klasik bir Aydınlanmacı olarak, aydınlanma haricinde kalan klasik eğitim felsefelerini eleştirerek kendi normatifliğini öncelemeye çalışan bir klasik eğitim felsefecisi olduğu söylenebilir.

gelişimi moral gelişim ve uygun bir karakter formasyonuyla tamamlamaya çalışır.” Daha önce eğip bükmeden eğitimin sözü edilen anahtar kavramları (nesnellik, bilimsellik, laiklik, demokratiklik, evrensellik, eleştirellik, sürekli aydınlanmacılık ve hümanizm) ağırlıklı olarak Aydınlanmacı eğitim kullanımının bilişsel gelişmeden çok daha fazlası hedefleyen duyarlılığıyla büyük bir örtüşme içindedir. Nitekim parantez içinde zikredilen bu kavramlar doğrudan insan duyuşuna hitap etmektedir. Aynı zamanda bu değerler eğitimin birincil amaçlarını öncelemeyi de beraberinde getirir.

İkinci olarak Hasan Aydın’ın aklı dogmalaştıran ilkel/klasik bir Aydınlanmacı olmayıp hür bir felsefeci olduğu kabul edilerek asıl kaygısının mevcut eğitim felsefelerinin eleştirisi olduğu söylenebilir. Bu arada eleştiri kültürünün üçüncü ögesi olan öneri getirme kısmını da ihmal etmemiştir denebilir. Bu da onun eğip bükmeden eğitmek idealini salt bir eleştirel eğitim uğraşısı olarak görmeyi gerektirir.

Aydınlanmacı kullanımın bilişsel olanın haricindekilere vurgusu değerler eğitimiyle olan ilişkisini de düşündürür. Çok şeyden önce büyük ölçüde duyuşsal olanın ürünü ve kökeni olan değerleri önceleyen böyle bir kullanım değerler eğitimi söz konusu olduğunda da göz önüne alınmalıdır.

‘Eğitim’ kavramının felsefe alanyaıznında türlü kullanımlarına rastlanır. Eğip bükmeden eğitmek idealinin sözünü ettiği eğitim kavramını aydınlanmaya dayalı kullanıma dahil etmek mümkündür. Bu kullanımda “vurgu artık eğitimin sosyalleştiren ya da okullarda hayata geçirilen boyutuna değildir.” Eğitimin aydınlanmaya dayalı kullanımı onun sosyalleştirme, dönüştürme vb. kullanımlarını elbette dışlamaz ancak ona yeni boyutlar ekler. Bu kullanım “bilgiye dayalı zihinsel gelişimle yetinmeyip tarihsel Aydınlanmaya dönük Rousseaucu veya romantik eleştiriden iham alarak ya da günümüz problemlerinin bir bilgi probleminden ziyade bir değer problemi olduğu inancından hareket ederek, bilgisel

Özetle eğip bükmeden eğitmek ideali ciddi bir eğitsel eleştiri ürünü olarak görülüp oturduğu felsefî zemini saptadıktan sonra üzerinde verimli tartışmaların yapılabileceği bir kavram olarak görünmektedir. Görüldüğü üzere bu çalışmada söz konusu idealin eleştirel eğitim felsefesi ürünü olarak mı yoksa klasik eğitim felsefesinin bir ürünü olarak mı okunması gerektiği konusunda net bir karara varılamamakla birlikte birinci olasılık lehine bir sezdirimde bulunulmuştur.

13


GENCAY

EMPERYALİZMİN EĞİTİME UZANAN KOLU: YABANCI DİLLE EĞİTİM -2Ahmet Afşin KÜÇÜK 1992’de Hızlı bilimsel ve teknolojik ilerlemeye ayak uyduramayan, tembel ve dilini zenginleştirmeyen bir ulus kalıcı olamaz. Diğer bir deyişle dilimiz için şu atasözümüzü anımsamalıyız: “İşleyen demir ışıldar.” Yabancı terimler ancak Türkçe dil kurallarına uyan ve yeni türetilen sözcüklerle dilimize alınmalı ve dil zenginleştirilmelidir. Yabancı sözcükler moda, özenti, bilgiçlik taslama, tembellik, ihmal, anlaşılmazlığın getirmesi beklenilen saygınlık, zorunluluk adına bilim dilimize girmektedir. Zorunlu sözcüklere karşı Türkçelerini bulmayı görev edinerek ve anadilimize güvenerek onu zenginleştirmeli, saygı, sevgi ve doğrulukla kullanmalıyız.

bilim çevrelerinin ileri sürdüğü gibi İngilizce, kesinlikle evrensel bilim dili değildir. İngilizceye değin ilk yazılı belgelerin 7. yüzyıla, Türkçeye değin ise MÖ 2 bin yıla dönük olmasına karşın 1980 basımı sözlüklerde İngilizcede 700 000 Türkçede ise ancak 70 000 sözcük bulunmaktadır. İlkokulu bitiren çocukların belleğine İngilizce konuşanlarda 70 000, Türkçe konuşanlarda ise ancak 7 000 sözcük yerleştirilebilmektedir. Türkçe ad ve eylem tabanları ile yapım işlevli ekler kullanılarak iki milyona yakın (teorik olarak sonsuza kadar) sözcük türetilmesinin olanaklı olduğu saptanmıştır. Anadilimizin bunca ihmali artık sona ermelidir!

Bilimle uğraşan, “ben konuşurum, yazarım; anlayan anlar” demek hakkına sahip değildir. Çalışmalarını özenle Türk dilini kullanarak, öncelikle halkına anlatabilmelidir. Dil yalnız bir araç değil kültürü de yaratan bir etkinlik olduğundan, dilimize sızan her yabancı sözcüğün, ait bulunduğu kültürü de taşıyarak gelmekte olduğunun bilinci içinde olmalıyız. Basın ve yayınımızda yer alan fal-astroloji, medyum kirlenmesinden basının üyeleri ve kendini aydın, okumuş kabul edenler kadar bilim insanları da sorumludur.

İngilizcenin sözcük sayısına bakarak en zengin dil olduğunu savunmak, ülkelerin bilime katkılarını yalnız yayın sayıları ile değerlendirmekle aynıdır. Bilim insanının görevi yabancı dillere teslim olmak, onlardan sözcük çalmak değildir. Sözcük bilgisi sınırlarının aynı zamanda düşüncenin de sınırları olduğu bilincine vararak, gerekli sözcüklerin üretilmesine

İngilizcenin dilimizi işgal etmesi evrensel niteliğinden çok ekonomik ve siyasal nedenledir. Yoksa Türkiye’deki bazı 14


GENCAY katkıda bulunmak, ana dilimizde düşünsel ortamda üretebilmeyi sağlayacak zenginliği kazandırmaya çalışmaktır.

Atatürk dil devrimiyle işte bu en önemli aydınlanma adımının da öncülüğünü yapmıştır. Toplumsal dille bireysel dili bir araya getirmiş, dahası Arap abecesi yerine Türkçeye daha uygun Latin abecesini getirerek okuma-yazma devrimini gerçekleştirmiştir. Dil olmadan birey olunamayacağını, okuma-yazmanın da dilsel gelişmenin itici gücü olduğunu bilen Atatürk, günümüzde din toplumunun yerine gelmiş bulunan sanayileşmiş ve bilgi toplumu ismi verilen küreselleşmenin pençesindeki Amerikan egemenliğindeki teknoloji ve pazar ekonomisinin sömürgesi haline dönüşmekte olan Türkiye’ye çok önemli ilkeler bırakmıştır. Kendi yaşamının son yıllarında, Alman baskısından kaçan Yahudi kökenli biliminsanlarının Türkiye’ye kabul etmemekle kalmamış, onların bu ülkede görevli oldukları üçüncü yıldan itibaren derslerini Türkçe olarak vermelerini zorunlu kılmıştır.

Aydınlanma; insanın tebaa olmaktan, kul olmaktan vatandaş olmaya, birey olmaya yöneldiği süreçtir. Başkasının diliyle düşünmeye çalışmak, doğrudan o başkasının düşünce çerçevesini ve altyapısını benimsemek anlamına gelir. Bağımsız düşünce, bağımsız dil olmadan olmaz. Bağımsız düşünce bireyin aklıyla doğruyu aramasıdır. Bireyin kendi kendini oluşturmasıdır. Dil düşüncenin altyapısıdır. Günümüzde Kur’an’ın Türkçeleştirilmesine karşı çıkanlar, insanların dini kendi akıllarıyla yorumlamasına, anlamasına karşı çıkanlardır. Bilim dilini de anadilinde anlamayan bilim-insanı ve halk sırlarına ulaşamadığı bir bilimle sonuç getiremeyecek bir ilişkiye girer; yapabileceği sadece başkalarının keşif ve icatlarını taklit etmekten ve kavramaya çalışmaktan öte değildir. Bir bilim-insanı için yabancı dille araştırma yapmak, beynin bir yarısını kullandığı o yabancı ülkenin insanlarına kiralamak ve kendi insanına yararlandırmamak anlamına gelmektedir. Bu nedenle ülkemizin bilim dünyasına pek de katkısı olamamaktadır.

Yetkili kişilerimiz demeçlerine, günlük konuşmalarına sıkıştırdıkları İngilizce sözcüklerle küreselleştiklerini kanıtlamak çabasındadırlar. Ortaçağ engizisyonunun yerini çağdaş İngilizce almış ve tüm dünyayı kaplamaya çalışmaktadır. Türkiye IMF güdümüyle, Televole basitliği ile bilimsel etkinliklerimiz, üçüncü sınıf taklitçilikten (aşırmacılıktan) öteye gidemeyecektir. Akademik yükseltmelerde öne alınan; “Science Citation Index (SCI)” ve “Social Science Citation Index (SSCI)”te adı geçen dergilerde yayın yapmayı öngörenlerin, “bilim evrenseldir” diyerek, aslında ülkemizin stratejik bilgilerinin yurtdışına

15


GENCAY hem de bedavaya kaçırılmasına hizmet ettiklerini fark etmiyoruz?

Bir ülkede etik değerlerin oluşup kök salmasında birinci derecede etken, o ülkenin dili ve eğitim düzeyidir. Diğer bir deyişle; “Dil bir ulusun namusudur.” Ana diline saygıyı böylesine yitiren ülkemiz, Atatürk devrimleriyle öne çıkartılan dilin önemini unutmuş gözükmektedir.

TÜRKÇENİN GÜCÜ İnsan iletişim için dili yaratmıştır. Her dilin yaşayabilme yetisi, etkenliği, edilgenliği vardır. İnsanın bireysel ve toplumsal gelişmesinde dil büyük öneme sahiptir. Yeryüzünde var olan altı-bin kadar dilden biri, her 14 günde bir kaybolmaktadır. Anadilimiz; Türkçe binlerce yıldır varlığını sürdürebilmiş saygın bir dildir. Ekonomik, siyasal, coğrafi, tarihsel nedenlerle, geniş bir coğrafî alana yayılmasına rağmen, zamanla yalnız halk kitlesinin konuştuğu, yönetimdekilerin pek de hoş görmediği bir dil haline dönüşmüştür.

Türkçe ne kadar bilim dili olarak kullanılırsa, kültür, müzik, edebiyat, sözlü ve yazılı, görüntülü yayın olarak güçlü ve etkili bir dil olursa; Türk kültür varlığı olan dil de o kadar uzun korunur ve yaşar. Türk dili kollarının kayboluş ve yok oluş sürecini engellemek için Türkçe’ sözlük varlığı genişletilmelidir. Anayasanın 42. maddesinde “Türkçe’den başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez” hükmü yer almaktadır. Günlük kullanılan dilimiz olduğu kadar bilim dilimizin Türkçeleştirilmesinde de biliminsanlarımıza, önemli bir algılama, sahiplenme ve görevlenme bilinci oluşması gerekmektedir.

Çin ve Moğolistan sınırlarından Balkanlara, Hindistan’dan Beyaz Rusya’ya kadar yayılmış Türkçe lehçelerinin fonetiği, morfolojisi ve sentaksı, yabancı dillerin etkileriyle ve içine giren değişik anlamları ifade eden terimlerin kaotik yapısı yüzünden bilimsel bir temele oturtulamamıştır. UNESCO raporlarına göre; Türkçe dünya dilleri arasında beşinci sırada yerini almıştır. İki-yüz milyondan fazla nüfus 12 milyon kilometre kare alanda Türkçe konuşmaktadır.

Aşağıda sıraladığım her cümle üzerinde yeterince düşünülmeli ve ona göre eyleme geçilmelidir: 16


GENCAY

  

 

Güçlülerin haklı göründüğü, adına çağdaş ve küresel denilen garip bir dönemi yaşıyoruz! Eğitimin ikinci plana itilmesi ülkede düşüşü başlatmıştır! Dilini kaybeden ülke kimliğini ve geleceğini de kaybedecektir! Düşünen ve sorgulayan kişiler yetiştirmek, beyin destekleyici bir eğitim hayaldir! Türkçe’nin zenginliğine güvenin! Her yerde her zaman Türkçe konuşalım, yazalım, yazdıralım, öğretelim! Türkçe, mutlaka Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler dillerinden biri durumuna getirilmelidir! Dilde özensizlik, dilde yozlaşma anadiline sahip çıkmamakla gerçekleşmektedir. Türkçenin bilim dili olmadığını öne sürmek kendi dilini inkar ve açıkça tembelliktir! YÖK yanlış hedef seçmiştir. Akademik yükseltmelerde SCI

(Science Citation Index) ya da SCCI (Social Science Citation Index) neden seçilmiştir? Neden Türkçe yayınlanan bilimsel eserlere gereken önem verilmemekte ve üstelik küçümsenmektedir? Bilimsel eserde gereken nitelik ve içerik midir? Yoksa çok ve anlamsız, yararsız ürünler mi? Bunca palavra ve dünyada insanları hiçbir şekilde etkilemeyecek üretim yerine keşke sağlam birkaç yeniliğe, devrime, icat ve keşfe ulaşabilsek! Başkasının diliyle düşünmeye çalışmak, doğrudan o başkasının düşünce çerçevesini ve altyapısını benimsemek anlamına gelir! Bağımsız düşünce, bağımsız dil olmadan olmaz! Binlerce yıllık kültür ve özelliklerinden vazgeçme yoluna girmiş bulunan Türk bilim-insanı, bunu çağdaşlaşmak ve çağdaş uygarlıkların üstüne çıkabilmek için mi yapmaktadır?

KAYNAKÇA Prof.Dr. İsmail Haluk Gökçora, Bilim Dili Olarak Türkçe;Bilim, Eğitim ve Düşünce Dergisi; Haziran 2004, Cilt 4, Sayı 2

17


GENCAY

18


GENCAY

21. YY. TÜRK MİLLİYETÇİLERİNE GÖRE YENİ ANAYASA VE TÜRKLÜK KAVRAMI Fatma Özge ÖZDEMİR ‘’Fransa, Almanya, İspanya ve Yunanistan Anayasalarında bu devletlerin Fransız, Alman, İspanyol ve Elen devletleri olduğu belirtilmektedir. Buna karşılık Türkiye’de yeni bir anayasa ile devletin tarifinden Türk kelimesinin tamamen çıkarılması talep edilmekte, ‘Türk’ün Avrupa milletleri gibi bir millet değil, bir etnik grup olduğu ve ‘dikdörtgen Anadolu mozaiğinde Türk’ten başka ona eşdeğer düzinelerce etnisitenin yaşadığı ileri sürülmektedir. Bu heterojen etnik mozaik devletinin sınırlarının nasıl çizileceği belirsizdir. Bu sınırlar muhtemelen plastiktir. Siyasi açıdan bu yapıda bir coğrafya bir imparatorluğa tabi bir bölge olarak da tarif edilebilir.’’

Anayasa, devletin temelini oluşturan bir yapıdır. Herhangi bir belirsizlik ve içinden çıkılamaz bir durumda, devletin açıp bakabileceği yazılı bir kaynaktır. Devletin temel kanunudur. Vatandaşların temel hak ve özgürlüklerini bildiren yazılı bir metindir.

İskender ÖKSÜZ

Anayasa, yasal bir metin olmakla beraber, bu anayasa metinlerinin toplumsal, tarihi ve kültürel karşılıkları bulunması gereklidir. Eğer, bir anayasanın zihniyetini toplum belirlemiyorsa, yazılan anayasal metinlerin uygulanma kabiliyetleri sınırlıdır. Gelişmiş ülkelerdeki anayasa, o devletin tarihi şartları, felsefi ve ideolojik değerlerini, ileriye dönük hedeflerini yansıtan özelliklere sahip anayasalardır. Bu bağlamda, mükemmel anayasa; tarihi, kültürel, felsefi ve ideolojik hedeflerin belirtildiği, belli hedefler çizgisinde, vatandaşın temel hak ve özgürlüğünü kapsayan ve toplum-devlet ilişkilerini

Anayasa Nedir? Anayasa, devletin meşrutiyet kaynağını, kimliğini, kuruluş esaslarını, temel amaç ve görevleri ile yönetim biçimini belirleyen; bireylerin hak, özgürlük ve yükümlülüklerini gösteren, kişilerin birbirleriyle, toplumla ve devletle ilişkilerini düzenleyen temel siyasi yasadır. Anayasa üstün hukuk normudur. Demokratik hukuk devletinde ana yapı, yasama, yürütme yargı organlarından oluşmaktadır. 19


GENCAY düzenleyen, devletin temelini oluşturan yazılı bir kaynaktır.

padişahı indirerek, anayasada değişiklik yapılmıştır. Bu anayasa değişikliği bağlamında;

Türklerin Kullandığı Anayasalar  Bugüne kadar Türkler, 136 yıl zarfında 5 adet yeni anayasa yapmıştır. Ve hazırlanan her bir anayasa döneminde, ülkemiz çetin sorunlarla mücadele etmiştir.

 

1)KANUNU ESASİ: 23 Aralık 1876’da Sultan II. Abdülhamit tarafından bir ferman ile ilan edilmiştir. Bu döneme Birinci Meşrutiyet Dönemi de denmektedir. Anayasanın belli başlı özellikleri;

Parti kurma hakkı getirilerek çok partili hayata geçilmiştir. Kanun çıkarmak için padişahtan izin alma yetkisi kaldırılmıştır. Gerçek anlamda basın özgürlüğü getirilmiştir.

Kanun-i Esasi’nin 1909’da yapılan anayasa maddesi değişimlerinde, devletin resmi dilinde ve yönetim biçiminde herhangi bir değişiklik yapılmaması gözden kaçmamaktadır. Sadece 1909 anayasasında, yeni anayasal düzene uymak için gerekli maddeler değiştirilmiş; devletin otoritesini sarsacak ve milleti asimilasyona uğratacak düzenlemelerden kaçınılmıştır.

• Türk tarihinin ilk anayasasıdır. • Resmi dil Türkçe olarak yer almıştır. • İlk sert anayasamızdır ve ibarelerde Osmanlı Devleti’nin Monarşi ile yürütüldüğü belirtilmiştir. • Bireylere temel hak ve hürriyetler konusunda önemli güvenceler getirmiştir: Vatandaşlık Hakkı, Kişi Özgürlüğü, Kişi Güvenliği, Dilekçe Hakkı başta olmak üzere ayrıntılı bir takım temel haklar ve hürriyetler listesi vardır.

2) 1921 TEŞKİLAT-I ESASİYE KANUNU: 20 Ocak 1921’de, Kanun-i Esasiye Kanunu henüz ortadan kaldırılmış sayılmadığı için kısa bir metin olarak yani çerçeve anayasası şeklinde kaleme alınmıştır. 1921 Anayasası’nın belli başlı özellikleri; 

   

Kanuni Esasi’de, 1909 yılında bir anayasa değişikliği öngörülmüştür. Hareket Ordusu 31 Mart Vakası’nı bastırdıktan sonra 20

Anayasanın en önemli kuralı ‘’Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.’’ ilkesidir. Anayasa bir meclis hükümeti sistemi kurmaktadır. Yumuşak bir anayasa olmasıyla bilinmektedir. 1921 Anayasası laik bir anayasa değildir. Günümüze kadar oluşturulan anayasalar arasında en kısa olan anayasamızdır.


GENCAY 

 

değişikliğiyle, Anayasa Öztürkçeye çevrilmiş ve 1952 yılında yapılan değişiklikle tekrar Öztürkçeden Osmanlıcaya geri çevrilmiştir.

1921 Anayasası’nda 29 Ekim 1923 tarihinde çok önemli değişiklikler yapılmıştır. Bu yapılan değişikliklerle; Cumhuriyet ilan edilmiştir. Cumhurbaşkanlığı makamı oluşturulmuş ve hükümet kurulma usulü de değiştirilmiştir. Ayrıca devletin dininin İslam, başkentinin Ankara ve resmi dilinin Türkçe olduğu hükmü bu değişikliklerle tekrar getirilmiştir.

4) 1961 ANAYASASI: 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesinin ardından yeni bir anayasa oluşturulmak için Kurucu Meclis(Milli Birlik Komitesi+ Temsilciler Meclisi) oluşturularak yazılmış bir anayasadır. Kurucu Meclisin hazırlamış olduğu anayasa 9 Temmuz 1961 tarihinde yapılan referandumda halk tarafından %61.7 oy oranıyla kabul edilmiştir. 1961 Anayasası’nın belli başlı özellikleri;

3) 1924 ANAYASASI: 1876 Kanun-i Esasi’ni ve 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nu yürürlükten kaldıran 1924 Anayasası, ikinci dönem TBMM tarafından 20 Nisan 1924 günü kabul edilmiştir. Anayasanın belli başlı özellikleri;      

 

Katı bir anayasadır. Devlet şekli Cumhuriyettir ve bu hükmün değişimi yasaklanmıştır. Milli egemenlik ilkesi bu anayasada da kabul edilmiştir. Karma bir hükümet sistemi benimsenmiştir. Güçler birliği ve görev ayrılığı ilkesi benimsenmiştir. 1921 Anayasası’na göre daha kapsamlıdır ve en uzun süre yürürlükte kalan anayasamızdır.

 

1924 Anayasası’nda 1927, 1928, 1930, 1933, 1934, 1937, 1945, 1946 yıllarında bir takım değişiklikler yapılmıştır. Fakat bu yapılan değişiklikler genelde anayasayı geliştirici değişikliklerdir. Anayasada Türklüğe ve herhangi etnik kimliğe zarar verecek yasalara dokunulmamıştır. Hatta 1945 yılında yapılan Anayasa 21

Kazuistik ve sert bir anayasadır. İlk kez güçler ayrılığı ve parlamenter hükümet sistemi kabul edilmiştir. İlk kez sosyal devlet ilkesine yer verilmiştir. İlk kez anayasa mahkemesi kurulmuştur. Türkiye Cumhuriyeti’nin insan haklarına dayanan, milli, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olduğunu kabul etmektedir. Altı ilkeden halkçılık, devletçilik ve inkılapçılık dışarıda bırakılmış, ‘’ milliyetçilik’’ ilkesi ise milli devlet şeklinde kabul edilmiştir.


GENCAY edilmiştir.1982 özellikleri;

belli

• Kazuistik ve katı bir anayasadır. • Anayasal düzen içinde devleti, devlet içinde yürütmeyi, yürütme içinde de Cumhurbaşkanını güçlendirmiştir. • Otorite-hürriyet dengesindeki tercih otoriteye ağırlık vermek olmuştur. 1982 Anayasası’nda da diğer anayasalarda olduğu gibi değişiklikler yapılmıştır. Bu değişiklikler; 1987 yılından 2010 referandum sürecine kadar belli aralıklarla ve ihtiyaç dahilinde yapılmış değişikliklerdir. 1995 yılı değişikliklerinde (1980 askeri müdahalesinin meşruluğunu savunan cümleler Anayasadan çıkarılmıştır.) 1999 yılındaki değişikliklerle özelleştirmenin önü açılmıştır.2001 değişikliklerinde, temel haklara ilişkin, siyasi haklara ilişkin, hukuk devletine yönelik ve sivil- askeri otorite arasındaki ilişkiyi düzenleyen değişiklikler yapılmıştır. 2004 yılındaki anayasa değişikliğiyle ölüm cezası kaldırılmış ve 2006 yılında yapılan değişiklikle milletvekili seçilme yaşı 30’dan 25’e indirilmiştir. 2007 yılındaki değişiklikte, Cumhurbaşkanının halk tarafından seçileceği benimsenmiş ve Cumhurbaşkanı’nın görev süresi 5 yıla indirgenerek, seçilen Cumhurbaşkanı’nın bir kez daha seçilebileceği yapılan düzenlemeler arasındadır.

1961 Anayasası’nda 1971-1973 yılları arasında bir takım değişiklikler yapılmıştır. Bunlar; 

Anayasası’nın

Bakanlar Kurulu’na Kanun Hükmünde Kararname çıkarma yetkisi tanınarak, yürütmenin güçlendirilmesi sağlanmıştır. Devlet memurlarının sendika kurma hakları kaldırılarak, temel hak ve hürriyetler sınırlandırılmıştır. DGM kurulması, tabi yargı yerine kanuni yargı yolunun getirilmesi ve Anayasa Mahkemesi’ne sadece şekil yönünden anayasa değişikliklerinin denetlenme yetkisi verilmesiyle, yargı denetimine sınırlama getirilmiştir.

5)1982 ANAYASASI: 12 Eylül 1980 tarihinde Türk Silahlı Kuvvetlerinin yönetime el koymasıyla, yani darbeyle yapılmış bir anayasadır. 29 Haziran 1981 tarihli bir kanunla yeni anayasa hazırlamakla görevli bir ‘’ Kurucu Meclis’’ kurularak, 18 Ekim 1982 tarihinde Milli Güvenlik Konseyi tarafından kabul edilen anayasa tasarısı, 7 Kasım 1982 tarihinde halkoylamasına sunulmuş ve kullanılan geçerli oyların % 91.3’ünü alarak kabul

2010 yılında yapılan referandumla beraber 1982 Anayasası’nda kadın, çocuk, yaşlı, özürlüler, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul ve gazilere pozitif ayrımcılık getirilmiştir. Anayasa Mahkemeleriyle alakalı çeşitli düzenlemeler getirilmiş ve Anayasa 22


GENCAY Mahkemesi’nin üye sayısı ve seçimi değiştirilmiştir. Ayrıca 12 Eylül darbesini yapanların yargılanmasını engelleyen geçici 15. Madde 1982 Anayasası’ndan kaldırılmıştır.

1982 Anayasası ‘Başlangıçta Belirtilen İlkeler’ ve ‘Değiştirilmeyecek Hükümler’ olarak iki başlık altında incelenmektedir.         

Başlangıç Bölümünde Belirtilen İlkeler: Atatürk milliyetçiliğine bağlılık Atatürk İlke ve İnkılaplarına bağlılık Çağdaş medeniyet düzeyine ulaşma azmi Ulusal egemenlik anlayışı Anayasanın ve hukukun üstünlüğü Kuvvetler ayrılığı Türk varlığının devleti ve ülkesiyle bölünmez bütünlüğü Her Türk’ün maddi ve manevi varlığını geliştirme hakkıdır.

al bayraktır. Milli marşı ‘’ İstiklal Marşı’’ dır. Başkent’i Ankara’dır. Madde 4- Anayasanın birinci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 ncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.

Yeni Anayasaya İhtiyaç Var Mı? Anayasa değişikliğiyle alakalı Habertürk Gazetesi’nin Konsensus Şirketi’ne yaptırmış olduğu ankette, ‘’Sizce Türkiye’nin yeni bir Anayasa’ya ihtiyacı var mı?’’ sorusuna “Evet, var’’ diyenlerin oranı yüzde 61 çıkarken, “Hayır, yok’’ diyenler yüzde 39’da kaldı. ‘’Yeni Anayasa’da güvence altına alınması gereken ilk beş madde hangileri olmalı?’’ anketinde ise, ankete katılanlara göre yeni Anayasa’da güvence altına alınması gereken ilk madde yüzde 30.1 ile ‘’Demokrasi’’, ikinci sırada yüzde 24.5 ile ‘Laiklik’, üçüncü sırada ise yüzde 20.8 ile ‘Türkiye Cumhuriyeti Bayrağı’ yer alıyor. ‘’Peki, Yeni Anayasa çalışmaları sonucuna ulaşacak mı?’ sorusuna “Evet, ulaşacak’’ diyenlerin oranı yüzde 65.7 çıkarken,

Değiştirilemeyecek Hükümler:  Madde 1- Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.  Madde 2- Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk Milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.  Madde 3- Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir. Bayrağı, şekli kanunda belirtilen, beyaz ay yıldızlı

23


GENCAY sonuca ulaşamayacağını oranı yüzde 34.3 oldu.

düşünenlerin

Sivil anayasanın gereklilikleri böyle vurgulanırken, unutulmaması gereken bir durum da söz konusu ‘’İnsan fıtratının ruhu olan adaleti ve güvenliği esas almayan devlet yapısı da aciz kalmaya mahkumdur’’. Bu aciziyeti meydana getiren de bizleriz, bu aciziyetten şikayet edip olmaması gerektiğini vurgulayanlarda yine bizleriz. Nihayetinde, ‘Adalet mülkün temelidir!’, diyoruz. Egemenlik üzerine inşa edilmiş binanın temellerinin sarsılması durumunda; demokrasi, özgürlük, insan hakları gibi değerlerin hiçbir anlamı kalmamakla birlikte istismarı da söz konusudur. Daha derin olarak olaylara baktığımızda, bizler belli bir kesimin dayattığı çerçevede anayasal değişikliğe gidip, anayasamızı onların istediği şartlarda değiştirmeyi planlıyoruz. Bu planlar dahilinde egemenliğimizden ve daha önemli problemlerimizden feragat etmiş, anayasanın değişimiyle tüm problemlerimizin çözüm bulacağı fikriyatına kapılmış oluyoruz. Toplum iradesinin sakatlandığı ve bu ortamda yapılacak anayasanın hiçbir şekilde toplumdan onay görmeyeceği, bu düzeninde Türkiye’nin egemenlik ve demokrasi sorununu çözemeyeceğini göz ardı ediyoruz.

Hal böyleyken; 1808 Sened-i İttifaktan beri anayasayı tartıştığımızı unutup, daha acil çözüm bekleyen meselelerimizin farkına varamadan, çareyi devleti ve milleti biçimlendirmede arıyoruz. Değişimin sürekli olarak iyi geleceğini vurguluyor, düzeltmek yerine değiştirmeyi tercih ediyoruz. 1982 Anayasası maddeleri son 30 yılda tam olarak 136 defa değiştirildi. Sanki tarih tekerrür etti ve ‘’anayasanın ruhu’’ dedikleri Türk Milletinin ve Devletinin kimliği hedef alınarak, anayasanın sivilleştirilmesi gündeme geldi. Nedir sivil anayasa? Sivil anayasa; bağımsız yargı çerçevesinde anayasanın kurallar bütünü dahilinde, hiçbir fikirden etkilenmeyen dil, din, ırk, cinsiyet gözetmeden, tüm toplumu eşit haklar içinde yaşaması için oluşturulan kurallar bütünüdür. Almanya’nın önde gelen Türkiye uzmanlarından Dr. Heinz Kramer ile yapılan bir röportajda ‘’ Türkiye’nin ihtiyacı olan yeni bir anayasa mı?’’ sorusuna Sayın Kramer: ‘’ Türkiye'nin ivedilikle yeni bir Anayasa'ya ihtiyacı var. AKP'nin isteği üzerine Prof. Dr. Ergun Özbudun ve meslektaşları tarafından 2007 yılında hazırlanan anayasa taslağını zemin alan bir anayasa Türkiye'nin demokratik gelişmesinin teminatı olur. Çünkü bu taslak, Avrupa'da da olduğu gibi açıkça liberal demokratik Avrupa ilkelerine ve Avrupa İnsan Hakları Şartı'na ve Avrupalılık anlayışa dayanıyor.’’ diyor. Ve mutlaka sivil anayasanın temellerinin atılması gerektiğini vurguluyor.

Yeni anayasa dahilinde tüm söylemler, milletimizin birliği, bütünlüğü ve üniter yapısı üzerine odaklanmış vaziyettedir. Bu tarz söylemler bölücü terör örgütünü muhatap almak demektir. Sürekli anayasa değişiminde söz edilmekte olup, yeni anayasaya ihtiyaç olup olmadığı tartışılmamaktadır. Yeni anayasadan beklentilerimiz arasında 1982 Anayasası’nın ıslah edilmesi akıllara dahi 24


GENCAY sokulmamakta, köklü bir değişimin şart olduğu sürekli vurgulanmaktadır.

anayasal rejim, demokratikleşme adı altında, çetrefilli çözümler ortaya konularak ülkenin yapısının tamamen değiştirilmesi demektir. 1982 Anayasası içinde yapılan her değişiklik iç tutarsızlığı arttıracak, anayasa çığırtkanlarının yeni devlet, yeni rejim modeline zemin hazırlayacaktır. Oysa bir anayasa özgürlükleri güvence altına almak ve yönetim çerçevesi oluşturmakla sorumludur. Ve anayasa değişikliği kapsamında en çok telaffuz edilen “anayasa devlet odaklı değil, birey ve insan odaklı bir felsefeyle kaleme alınmalıdır” sözü bu bağlamda hiçbir anlam ifade etmemektedir. Değişimde vurgulanan gibi anayasanın merkezinde devlet olamayacağı gibi bireyde bulunmamalıdır. Bir anayasa evrensel değerlerle zenginleştirilmeli ve ülkeyi çağdaşlaştırmalıdır.

‘’ İşlevi devletin temel yapısını belirlemek, hak ve özgürlükleri güvence altına almak olan anayasalar, savaş ve darbe gibi olağanüstü dönemler dışında yenisiyle değiştirilmek üzere hedefe oturtuluyorsa aklımıza şu soru geliyor: Daha güvenceli bir hukuk sistemi oluşturabilmek ve demokratik parlamenter rejimi tahkim etmek için mi yeni bir anayasa istiyoruz, yoksa farklı bir zihniyetin kuşatacağı yeni bir rejimin hukukunu ve bu hukuka göre örgütlenecek yeni bir devlet ve toplum modelini yaratmak için mi yeni anayasayı konuşuyoruz? Daha çok demokrasi, daha çok özgürlük, daha iyi yönetilen bir siyasal sistem, daha fazla refah, iyi işleyen bir ekonomi ve bunların kurumsal güvenceleri, toplumlar için meşru ve makul taleplerdir. Ama bunlar, mükemmel bir anayasa ile karşılanabilecek talepler veya ulaşılacak hedefler değildir. Bunlar ancak siyasal toplumun hedefi olabilir ve anayasalar da bu hedefin niyet belgesi olabilirler. Bunun için de öncelikle anayasacılık ilke ve hedeflerine uygun bir güçler ve kurumlar dengesinin bir anayasa ile nasıl kurulabileceğini konuşmalıyız.’)(Prof. Dr. Meltem CANİKOĞLU-İzmir Ekonomi Üniversitesi, Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi ve21.yy Türkiye Enstitüsü Anayasal Düzen, Hukuk, Adalet Araştırmaları Merkezi Bilimsel Danışmanı)

Geçmişimizden ders almalı, yeni anayasa değişikliği konusunda daha ciddi saha araştırmaları yapmalı ve geçmişte yapılan hataları tekrarlamamak için ciddi bir komisyon kurularak, araştırmalar derinleştirilmelidir. 1961’de ihtilalciler, “sıfırdan” yeni anayasa yapmaya kalktıklarında, rahmetli Ord. Prof. Dr. Ali Fuat BAŞGİL mealen şu tavsiyede bulunmuştur: “1924 anayasasını çöpe atmayın. Bünyemize ve ihtiyaçlarımıza uyduğu görülen maddelerini muhafaza edip, yetersiz veya eksik olan yönlerini geliştirin, değiştirin. Yeni bir anayasa yapılırsa, ideal planda çok iyi olabilir, ama toplumun ihtiyaçlarına ve yapısına ne kadar uyacağı, nelerle karşılaşılacağı bu günden bilinemez. Endişe ederim ki,

Yeni anayasa tasarısı ile mevcut anayasal yapı sökülecek, sonra yeni bir anayasa gömleği bu ülkeye giydirilecektir. Zaten 2010 yılında yapılan referandum sonrasında büyük sarsıntı yaşayan 25


GENCAY uygulamada çok büyük sıkıntılara sebep olabilir.”

Sünni’nin, azınlıkların yani 74 milyonun anayasası olsun’’. Sayın Başbakan’ın 16 Haziran 2012 tarihinde yapmış olduğu bu balkon konuşmasıyla başladı ‘’Anayasadan Türklük Kavramının’’ kaldırılması konusu ve Türklük kavramının birçok kesimi rahatsız ettiği bu söylem sonucu ortaya çıkmıştır. İktidar partisi adına anayasa çalışmaları yapan Prof. Dr. Ergun ÖZBUDUN diyor ki; ‘’Renksiz anayasa doğru, bir ideolojiye bağlı anayasa yanlış olur’’ ; Prof. Dr. Zafer ÜSKÜL ise; ‘’ Milliyetçilik farklı anlaşıldığı için anayasaya girmemeli’’ diyor. Bu sözlere Milli Düşünce Merkezi Başkanı Sadi SOMUNCUOĞLU’nun bir cümlesiyle cevap vermek gerektiğini düşünüyorum.

Büyüklerimizin bu tarz tavsiyelerine uyulmayıp, 1924 Anayasası çöpe atılmış ve aynı durum 1961 Anayasası’nda da yaşanmıştır. Zaten 1987 den itibaren bu anayasanın maddeleri kademe kademe değiştirilip, 1924 ve 1961 anayasalarında yapılan hatalar yinelenmek istenmektedir. Ve en önemlisi ve acısı; darbecilerin dahi düşünmedikleri 1876 Anayasası’ndan beri korunan devletin Türk Milletine ait olduğunu gösteren maddelerin değişimi söz konusu olmaktadır. Yeni anayasayla daha fazla refah düzeyine sahip olacağımızı vurgulayanlar aslında ülkemizi bölünmenin eşiğine sürüklemektedirler.

‘’Milliyetçilik, Türk Milleti, milli kültür, milli-üniter devlet, Atatürk’ün dünya görüşü, kurucu felsefe, devletin kuruluş esasları gibi kavramların farklı algılanması normaldir. Hangi sosyal ve siyasi terim kullanılırsa kullanılsın durum değişmez. Sosyal ve siyasi nitelikli kavramların şablonları, tek tip anlamları yoktur. Nereden bakıldığına göre değişir. Ama “bizi’’ tarif ettiği için çok önemlidirler.’’ 1982 Anayasası'nın 66'ncı maddesi vatandaşlık ile ilgili düzenlemeler içeriyor. Bu maddede yer alan, "Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk'tür" hükmü yıllardır tartışılıyor. Düzenlemeye özellikle Kürt kökenli vatandaşlar karşı çıkıyor. AK Parti'nin vatandaşlık ile ilgili maddesi ise kısa birkaç fıkradan oluşuyor. Bu madde 'Vatandaşlık bir haktır. Vatandaşlığa kabul ve kaybetmeye ilişkin hususlar kanunla düzenlenir' şeklinde düzenleniyor. Böylece

Yeni Anayasa Ve Türklük Kavramı ‘’Devletlerin rengi, ideolojisi ve kimliği vardır ve her devletin farklıdır. Kurucu olan, milletin özelliklerini taşır.’’ Sadi SOMUNCUOĞLU ‘’Bu anayasa Türk’ün, Kürt’ün, Zaza’nın, Arap’ın, Çerkez’in, Laz’ın, Gürcü’nün, Roman’ın, Türkmen’in, Alevi’nin, 26


GENCAY AK Parti, mevcut anayasadaki 'Türklük' tanımını kaldırıyor.

yeni anayasada kesinlikle yer almaması vurgulanmaktadır. Milli kimliğimizin yer almadığı şekilsiz, renksiz bir anayasa bizi çağdaşlaşma yolunda ilerletecek, Türkiye halkının milli kimliğini daha çabuk unutması yolunda emin adımlar atacaktır.

Türklük kavramı olmayan bir anayasaya doğru temeller atılırken, TESEV yeni anayasanın ‘’Türk Kavramı’’ çizgilerini raporunda şöyle belirtmektedir:

‘’Türk Milleti’’ yerine ‘’Türkiye Milleti’’ tabirlerinin yeni anayasada yer almasını isteyenler de var. Bu görüşlerin baz alınmasında, Türk Milleti’nin sosyolojik mahiyeti göz ardı edilmiş, Türklüğün ise sıradan bir etnik unsur konumuna indirgenmesi sağlanmıştır. Fakat Türkiye, bazılarının iddia edip, hayal ettikleri gibi birbirinden kompartımanlarla ayrılan, çok kültürlü bir etnik mozaik değildir-ya da şimdiye kadar değildi-. Irk ya da etnik hiçbir atıf yapılmayan, sadece vatandaşlık tanımının yer aldığı bir anayasa içi boş, renksiz ve kültürel mirastan yoksun bir anayasadır. Anayasadaki Türklük ve milletimin ebedi varlığı, Türk Devleti’nin bölünmez bütünlüğü gibi kavramlardan, Türk kelimesini çıkardığımız anda korkunç bir boşluk oluşacaktır. Bu boşluğu ‘’Türkiyelilik’’ kavramı ile doldurmak mümkün değildir. Ve anayasanın başlangıç kısmında bulunan Türklüğün tarihi ve manevi değerleri kavramları da Türk kelimesinin kaldırılmasıyla anlamsızlaşacak, tarihi kökenlerimiz yok edilecektir.

“Anayasa’nın Başlangıç bölümü dâhil olmak üzere bütününde, Türk etnik kimliğine vurgu hâkimdir. Bu vurgu, metin boyunca sıkça tekrarlanan ‘Türk vatanı ve milleti’, ‘yüce Türk devleti’, ‘Türk milleti’, ‘Türk toplumu’, ‘her Türk’, ‘Türk vatandaşı’, ‘Türk dili’, ‘Türk kültürü’, ‘Türk tarihi’ gibi ifadelerle kendisini göstermektedir. Bu dil, farklı etnik kökene mensup insanlardan oluşan Türkiye toplumunun çoğulcu yapısıyla bağdaşmamaktadır. Bu nedenle, hazırlanacak yeni Anayasa’da herhangi bir etnik kimliğe bu ve benzeri göndermeler yapılmamalıdır. Gerek Anayasa’nın birçok maddesinde, gerekse çeşitli yasalarda yer alan ‘Türk milleti’ ifadesi ‘Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları’ ifadesiyle değiştirilmelidir. Bazı hukukçulara göre ise, kolaylığı nedeniyle sadece ‘millet’ sözcüğünün kullanılması yeterli olacaktır. Bu düzenlemeler ışığında, 6, 7 ve 9. Maddeler başta olmak üzere, Anayasa’da yer alan ‘Türk milleti’ ifadeleri, ‘Türkiye vatandaşları’ ibaresiyle değiştirilmelidir. Benzer bir düzenleme, yasalar, yönetmelikler, genelgeler ve tüzüklerde, yani mevzuatın genelinde de yapılmalıdır.” Hazırlanan yeni anayasa çerçevesinde hiçbir etnik unsura öncelik verilmemesi gerektiği, ‘’egemenlik’’ kelimesinin kullanılmaması ve ‘’Türk’’ kelimesinin diğer etnik grupları kapsadığının göz ardı edilmesiyle birlikte, ‘’Türk’’ kelimesinin 27


GENCAY 19. YY’dan beri Türkiye diye adlandırılan Batılılar, bununla bir ırkı değil, bu topraklarda ezelden ebede var olan, kültür medeniyeti oluşturan bir milleti kastediyorlardı. Ve Türk Millet; Fransız, Alman, Yunan milletlerine benzemez. Kendine ait kriterleri ve kendine has bir yaşam biçimi vardır. Baz aldığı Avrupa Ülkeleri anayasalarında, hiçbir ülke kendi ırkını red etmemiş, aksine anayasalarında mutlaka vurgu yapmışlardır. Fransız Anayasa’sı başlangıcında; ‘’Fransız Halkı’’ diye ilan edilmiş, ‘’Fransa Halkı’’ gibi bir söylem söz konusu dahi olmamıştır. Yunan Anayasa’sı aynı şekildedir, sadece Elenler için yazılmıştır. Vatandaşların kanun önünde eşitliğinden ziyade, Elenler’in kanun önündeki eşitliğinden bahsedilmiştir.

SONUÇ ‘’Birlikte olmayı kabul eden birey ve toplumlar için anayasa yapılır. Ayrılıkları ve farklılıkları derinleştiren anayasalar, birlikte yaşama arzu ve iradesini yok eder. Dolayısıyla yinelenmiş bir anayasada, esas düzenlemeler birlikteliği pekiştirecek, eşitliği ve özgürlüğü derinleştirecek hususlar üzerine olmalıdır. Eşit bireylere en geniş temel hak ve özgürlüklerin verilmesi, bu birlikteliği daha da kuvvetlendirecektir.’’ (Türk Ocakları Genel Merkezi Anayasa Değişikliğine İlişkin Görüş Ve Düşünceler) Uzun bir dönemdir gündemde bulunan anayasa tartışmalarından, yeni anayasanın gerekliliğini vurgulayanların temel gerekçesi; 12 Eylül askeri darbesinden sonra yapılan anayasayı ortadan kaldırıp, sivil anayasa kavramını ortaya çıkarmaktır. Fakat ‘’ileri demokrasi’’ söylemi altında Türkiye’yi yarı hegomanik bir siyasi rejime, otoriter bir devlet yapısına doğru sürüklemektedir. Şu an anayasa değişikliği, ülke yapısı itibariyle olmazsa olmaz bir durumda değildir. Sadece BDP ve PKK ile masaya oturulup, onların isteklerine onay verdiğimizi belirtmek adına gündeme getirilmiştir.

Örnek aldığımız çağdaş anayasaya sahip milletler dahi, anayasalarında kendi milli söylemlerini kaleme alırken; bizim ‘’daha güzel bir geleceğe’’ sahip olmak için değiştireceğimiz anayasamızda Türklük kavramı niçin yer almamaktadır? Bunu da şöyle izah edebiliriz ki; Türkiye bir fikir savaşıyla karşı karşıyadır. Savaşın karşı tarafında bulunan saldırganlar ise, uzun zamandır sabır ve titizlikle Türkler’in aslında bir millet değil de, etnisite olduğunu beyinlere kazımışlardır. Hal böyle olunca; anayasamızın millet odaklı değil birey odaklı olduğu meydana çıkmış ve bu durumun yanlış olduğu vurgulanmamıştır.

Medeni dünya ile Avrupa’yı özdeşleştirdiğimiz bu günlerde, anaysa değişikliği ile hukuk sistemi sil baştan hazırlanacak ve ‘’başkanlık sistemi’’ ile son nokta konulacaktır. Üniter devlet yapısındaki değişimi öngören yeni anayasa, diktatörlüğe yol açacak bir başkanlık sistemi, bölünmeyi getiren yerel özerklik dayatması ve federal bir Türkiye 28


GENCAY amaçlamaktadır. Bu durum silahsız darbe demektir.

Yeni anayasa tam bağımsız Türkiye’yi küresel güçlerin emrine verecektir. Ulus devlet tarihten silinecek ve ‘’Türklük’’ bilinci hafızalardan tamamen yok edilecektir. Daha çağdaş bir anayasa sloganıyla, ülkemiz bölünmenin eşiğine getirilecektir.

Anayasa isteyen herkesin değiştirip, tekrar yazabileceği kanunlardan değildir. Aynı zamanda içerdiği hak ve özgürlüklerle, devletin kullanımına ilişkin düzenlemeleriyle siyasi iktidarın oyuncağı da olmamalıdır. Anayasa değişikliği kapsamında hukuk devletinden uzaklaşıp, yargı ve özgürlük konusunda endişeye kapılıyorsak ve kendimizi anayasal kaynaklara rahat hissetmiyorsak, anayasayı değiştirmekle bir şey elde edemeyiz.

KAYNAKLAR: 1. Yeni anayasanın şifreleri Prof. Dr. Meltem CANİKOĞLU/Prof. Dr. İskender ÖKSÜZ/Milli Düşünce Merkezi Başkanı Sadi Somuncuoğlu 2. “Kürt Sorunu’nun Çözümüne Doğru: Anayasal ve Yasal Öneriler”, Dilek Kurban, Yılmaz Ensaroğlu, TESEV Yayınları, 2010. Tam metin

‘’Umulur ve temenni edilir ki, aklın yolu seçilir; devletin ve milletin kimliğiyle uğraşmak gibi, hiçbir iktidarın üzerine vazife olmayan tehlikeli yanlışlardan vazgeçilir ve masum milletimizin gerçek ihtiyaçlarının karşılanması esas alınır. Eğer milli bütünlüğümüzün sağlamlaştırılmasına ihtiyaç varsa, ayrımcılığı, bölücülüğü, ırkçılığı ve siyasi etnikçiliği reddeden, milliüniter yapımızı daha da güçlendirici bir anayasa yapılır.

3.http://www.bloomberght.com/haberler /haber/1160989-anket-yeni-anayasayaihtiyacimiz-var 4.http://www.milligazete.com.tr/makale/ yeni-anayasaya-nicin-ihtiyac-var237635.html 5.http://www.turkiyeavrupavakfi.org/ind ex.php/arastirmayorum/roportajlar/1873 -anayasa.html

Bu anayasa mutlaka “adalet mülkün temelidir” ilkesi üzerine inşa edilir. O durumda; DEMOKRASİ, ÖZGÜRLÜK, BİREYLERİN EŞİTLİĞİ, KALKINMA, HUZUR, KARDEŞLİK ve İNSAN TEMEL HAK VE HÜRRİYETLERİNİN ancak bu yapı içinde gerçekleşebileceği görülür.’’ Sadi Somuncuoğlu

6.http://www.demokratakademi.com/doc -dr-faruk-bilir/389--yeni-bir-anayasagereklilii-.html 7.http://www.siyasiforum.net/viewtopic. php?f=1&t=18758

29


GENCAY

30


GENCAY

ODTÜ’YÜ NASIL BİLİRSİNİZ? Abdullah Nuri SOMUNCUOĞLU Önümüzdeki iki hafta sonu üniversite sınavları yapılacak. Bazı ülkelerin nüfuslarından daha fazla sayıda öğrenci, geleceklerini şekillendirecek olan sınavlara büyük bir heyecan ile girecekler. Bu sınavlardan alacakları neticelere göre de üniversite tercihlerini yapacaklar. Öğrenciler tercihlerini yaparken büyük ölçüde neye göre karar verirler? Üniversiteleri yüksek puanlı (daha çok tercih edilen) yapan nedir?

Başlıktan da anlaşılacağı üzere bu yazımın konusu mensubu olduğum Orta Doğu Teknik Üniversitesi, kısaca ODTÜ. Biraz sizlere ODTÜ’nün imajından ve gerçeklerden bahsetmek istedim. Buna ihtiyaç duymamın sebebi de şu oldu; geçtiğimiz hafta Cuma günü Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Öğretim Üyesi, pek kıymetli hocamız Prof. Dr. Nurullah ÇETİN’in evinde Milli Düşünce Merkezi gençleri olarak yemek davetinde idik. Tabii hocalarımızın yemek sofraları da Gâzi Mustafa Kemal Atatürk’ün Çankaya Sofraları gibi akıl, düşünce ve bilim dolu oluyor. Bir taraftan bedenimizi doyururken ruhumuzu da asla ihmal etmiyor, birbiri ardına açılan meselelere birlikte kafa yoruyoruz. Bunlardan birinde de hocamız bir anekdot anlattı. (Nurullah hocam dur durak dinlemeden Türkiye’nin dört bir yanını dolaşarak milli konularda konferanslar veriyor. Bu sayede de çok kişi ile temas etme imkânı oluyor.) Bir gün bir telefon geliyor tanış olduğu birinden. Özetle; “Nurullah hocam, sizinle Erzurum’da verdiğiniz konferansta tanışmıştık. Benim kız üniversite sınavına girdi, sizin orayı, Ankara DTCF’yi istiyor. Ben de televizyonda çıkan haberleri görünce (DTCF’de terör örgütü sempatizanları eylemler yapmaktadır.) göndermek istemiyorum, ne yapayım diye size danışmak üzere aradım.” Hocam da cevap veriyor. “Hiçbir şekilde aklınız kalmasın gönderin. Gerçek durum göründüğü gibi değil...”

Doktorasını Amerika’daki ünlü Yale Üniversitesinde yapmış olan Prof. Dr. İskender ÖKSÜZ hocamla Gencay Dergisi için yaptığımız bir röportajda bu konuya da değinmiştik. Hocamın bu soruya verdiği cevap çok güzeldi; “Gelenek. Evet, gelenek. Amerika’da da bir hoca başka üniversitelerden alacağı ücretin yarısına razı olarak Harvard’da çalışmayı ister. Bu bir marka işidir.” Hocamın temas ettiği nokta çok önemlidir. Üniversitenin puanlarını onu tercih eden öğrenciler belirlerler. Yüksek puanlı öğrenciler o üniversiteyi tercih ettikleri için giriş puanı yükselir. Öğrencilerin orayı tercih etmesinin sebebi de üniversitenin markası yani imajıdır.

31


GENCAY Bunun üzerine çok benzer olduğu için ben de insanlardaki ODTÜ’ye ilişkin algıdan ve sebeplerinden bahsettim:

ülkenin doğusu gitmiş” şeklinde kurmuyorduk. Kaynak, hem Diyarbakır’a sürekli gidip gelen ve olayları çözümleyen tanıdıklarımız. Hem de Prof. Dr. Ümit ÖZDAĞ hocamızın başında olduğu 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsünün uzmanlarının gezerek yaptığı gözlem ve araştırmalar... Olay şu; Doğu’da çok ciddi oyunlar oynanıyor. Sadece bir sokakta bütün hadise gerçekleşiyor, diğer sokaklarda hayat normal bir şekilde devam ediyor. Televizyonlar göstermese yerli vatandaşların bundan haberi bile olmuyor. Biraz derinlemesine düşünürsek zaten aksinin mümkün olmadığını da anlarız. Öyle bir hayat nasıl sürebilir ki? (Not: O zaman için durum böyleydi. Bugünlerde durum çok ağırlaştı. Ancak TV’ler olayı yine olduğu gibi göstermiyorlar.)

2012’nin sonları... ODTÜ gündemde, sebep Göktürk 2’nin fırlatılışı sırasında çıkan hadiseler… Tabii bütün medya çullanıyor üniversiteye ve ODTÜ bu olay ile ülkenin gündemine oturuyor. Ben de o sıralarda çeşitli yerlerden okula giderken taksi kullanmak durumunda oluyordum ve istisnasız her bindiğim taksici nereye gideceğimi öğrendikten sonra benimle bu konuları konuşmak istiyordu.

Ben de konunun bir benzerini daha önceden bildiğim için hemen bir anlatım geliştirdim ve onlara anlattım. Benzer konu şu: Bundan 2 – 3 sene öncesine kadar her akşam ana haber bültenlerinde Diyarbakır’dan bir sahne izletiliyordu bizlere... Sahne aşağı yukarı hep şöyle gerçekleşiyordu; güvenlik kuvvetlerinin bir aracı, TOMA vb. bölücü terör örgütü üyelerine etrafı yakıp yıktıkları için su sıkıyor sonra arkasından TOMA’ya saldırı gerçekleşiyor ve devletin, milletin TOMA’sı kaçarak oradan uzaklaşmak durumunda kalıyor... Bunu izleyen herkes de haliyle “yahu ülkenin doğusu gitmiş” psikolojisine giriyor... Ancak biz bilgi alma imkânı buluğumuz için sonuç cümlesini “yahu

Gelelim bu örnekle bağlantılı olan ODTÜ’nün meselesine. ODTÜ’de şuan 30.000’e yakın öğrenci eğitim görmektedir. Bunların içinde şüphesiz her türlü düşünce yapısına sahip insan bulunmaktadır. Ve maalesef bunların içinde oldukça düşük sayıda da olsa terör örgütü sempatizanları ve etki sahalarına girmiş bilinçsiz kişiler de vardır. Ancak oranlarsak 30.000 kişinin içinde bu kişilerin sayısı 200’ü bulmaz. Peki, neden bütün ODTÜ öyleymiş gibi görünüyor? Cevabı çok basit. Çünkü o sayıca az olan grup organize eylem yapıyor, etrafa kâğıt 32


GENCAY dağıtıyor ve yapıştırıyor, yürüyüş yapıyor, konferans düzenliyor.

Bana bu konuyu soran taksicilere en son hep şu sözü söyledim: Türkiye’de ODTÜ gibi dünya sıralamalarına giren ve gerçekten bilimin yapıldığı bir yer olacak ve Türk Milleti’nin düşmanları burası ile uğraşmayacak. Mümkün mü?

Bunun yanında olayların kamuoyuna yansıması bölümüne özellikle değinmemiz lazım. Orta Doğu Teknik Üniversitesi Türkiye’de bulunan üniversiteler arasında, dünyada yapılan çeşitli başarı kıstaslarına göre sıralamalara girebilen neredeyse tek üniversite. Bu özelliği ile gerçekten ülkemizin ve milletimizin yüz akıdır. Ancak televizyonlarda bunların haberlerini göremezsiniz. ODTÜ şu alanda dünyada ilk şu kadar üniversitenin arasına girdi, şu alanda Avrupa ve Amerika’daki birçok üniversiteye fark attı haberlerini ancak ODTÜ’nün kendi internet sayfasında veya az sayıda gazete köşelerinde görebilirisiniz. Buna karşın TV haberlerinde günlerce şunları görürsünüz; ODTÜ’de terör örgütü sempatizanları şöyle eylem yaptı böyle polisle çatışmaya girdi... Aynı yukarıda Diyarbakır sahnesinde anlattığımız gibi vatandaşın kafasında olan ODTÜ bir bilim yuvası değil bir terör yuvası imajına büründürülmektedir.

Bir de son olarak ODTÜ’nün en son gündeme geliş olayı ile ilgili bilgi vereyim. ODTÜ’nün kenarından büyük bir otoyol geçti. Bu otoyolun izni ODTÜ tarafından 1993 yılında zaten verilmişti ve oraya ağaç dikilmiyordu. Ancak aradan geçen 20 yıldan fazla sürede ormanlık arazi olduğu için ağaçlar orada da sürgün vermiş ve bir şekilde büyümüştü. İnsanların kızdığı şey, Kurban Bayramında bir gece belediye kamyonlarının oraya yığılması ve oradaki bitki örtüsünün hunharca katledilmesi suretiyle bu işin yapılmasıydı. Sadece şunu düşünmenizi isterim. Şöyle bir haber duysanız nasıl karşılardınız? “Harvard Üniversitesi’nin kenarından geçecek dev otoyol için Paskalya Bayramı gecesi Boston Belediyesi 300 kamyon ve 100 iş makinesi ile üniversite ormanına girdi, bitki örtüsünü yok etti ve yolu açtı.” Nasıl? Size de garip geldi değil mi?

http://www.metu.edu.tr/tr/duyuru/odtudunyanin-en-saygin-universiteleriarasinda-tek-turk-universitesi http://www.metu.edu.tr/tr/duyuru/odtu9-alanda-dunyanin-en-iyi-200universitesi-arasinda

33


GENCAY

KÖŞKÜN HEDEF KİTLESİ Ahmet KANBUR büyük devlet adamını seçerken bir hayli temkinli davranmaya çalışmaktadır. Aksini düşünmek saçma olurdu zaten. Temsil erkini elinde bulundurmak isteyen insanları seçme ayrıcalığı size verilmişse, bu ayrıcalığı en doğru şekilde kullanmak en tabî hakkınızdır. Bu hakkı kullanırken karşıda hali hazırda bir aday olmadığı için aday olabilecek insanların özelliklerinin nasıl olması gerektiği düşüncesi daha ağır basmaktadır. Yukarıda da ifade ettiğim gibi yayım organlarının aradığı ‘’ Nasıl bir reis?‘’ sorusuna aranan cevap da budur.

Son zamanlarda gündemi en çok meşgul eden konuların başında hiç şüphesiz cumhurbaşkanlığı seçimleri gelmektedir. Yaklaşan seçimler için siyasi partiler bir yandan olanca titizlikleriyle hareket ederken, diğer yandan da toplumun beklentilerine göre bir yol haritası belirlemeye çalışıyorlar.

Vatandaş ‘’Benim için en doğru aday şu özelliklerde olmalıdır.‘’ dedikçe, siyasi partilerin manevralarında da paralel değişiklikler meydana gelmektedir. Öyle ki bu manevralar yerini her geçen gün siyasi çekişmelere doğru bırakırken, siyasi partiler de meseleyi devlet başkanı seçmekten öte adeta partiler yarışı haline getirmişlerdir. Bu çekişme, birleştirici olması gereken cumhurbaşkanlığı makamının vatandaşın zihninde ayrıştırıcı bir niteliğe bürünmesine yol açar mı, onu zaman gösterecek. Ancak, partilerin bu yaklaşımının, vatandaşı olumlu yöne sevk etmediği muhakkak... Zaten birlikte yaşama alışkanlığını her geçen gün kaybeden bir milletimiz var; bir de böylesi birleştirici nitelik taşıyan makamlarımız halkın gözünde ayrıştırıcı bir hale bürünürse, vay halimize… İnandığımız milli ve manevi bütün değerlerimizin politize edildiği bir dönemde en çok ihtiyaç duyduğumuz şey birlik duygusu. Dolayısıyla siyasi çekişmelerin uzağında

Bundan önce yapılan seçimlerin aksine, meclis yerine vatandaşın seçeceği Reis-i Cumhur’un kim olacağı konusu toplumun zihninde önemli bir yer tutarken, en az onun kadar önemli olan; seçilecek Reis-i Cumhur’un nasıl bir politika izleyeceği/izlemesi gerektiği konusudur. Caddede, sokakta, kahvehanede, çay sohbetlerinde, ulusal hatta uluslararası yayım organlarında enine boyuna tartışılan öncelikli konu da bu konudur. Daha da ileri gidilerek, Yaygın ve Sosyal Medya’da aday tespit çalışmaları hız kazanmıştır. Görülüyor ki yapılacak iş çok ciddi ve bir o kadar da hayatî. Vatandaş ise haklı olarak kendini uluslararası ortamlarda temsil edecek en 34


GENCAY bir seçim bizim için en kârlı seçenek gibi görülüyor.

İlk başta göze hitap eden bir hareket olarak algılandı. ÇATI kelimesiyle de altında yaşayan herkesi kucaklayabilecek bir anlamla çıktılar karşımıza.

Yukarıdaki gibi bir çekişmenin sonucunda karşılaşacağımız olumsuz sonuçların en önemlilerinde bir tanesi de cumhurbaşkanlığı makamının görev akdi içerisindeki hizmet çevresidir. Her ne kadar Reis’i halk seçecek olsa da adayı siyasi partiler belirleyeceği için genel seçim havasına benzer bir ortam bizi bekliyor. Bana sorarsanız, siyasi partiler bu işe pek müdahil olmamalı. Madem kararı vatandaş verecek, bırakalım aday olmak isteyen kimse çıksın ‘’Ben de adayım!‘’ desin. Meclis de adayı incelesin sonra onay versin ya da reddetsin. Çıkan sonuca göre vatandaş beğendiği adayına oy versin. Fakat günümüzdeki gibi siyasi partiler ‘’Biz de adayımızı çıkaracağız.‘’ derlerse, bize de ‘’Ne anladık bu işten?‘’ ya da ‘’Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu? ‘’ demek kalır.

Fikirde doğru uygulamada?

bir

projeydi,

peki

Uygulamada başarılı olabileceği konusu tartışmalı; çünkü muhalefet de ‘’Benim adayım sizi en iyi kucaklayacak adaydır.‘’ diyerek meydana çıkıyor. Esasında muhalefet, “ ‘ÇATI’ kelimesiyle bütünleşen birliktelik olgusunu ben oluşturuyorum.” diyor. Bu durumdan rahatsız olan iktidar cephesi de aksi bir söylemle ‘’Ben güçlüyüm ve adayımı ben belirlerim!‘’ diyor. Hatta iktidar bu konuda daha da iddialı; çünkü kazanma şansını –yani, adayının- daha yüksek görüyor. Şöyle baştan konuyu tekrar incelersek; yeni olan, farklılık meydana getiren ya da yenilik getirdi denebilecek hiçbir şey girmemiş hayatımıza. Bu seçim halkın kaderi olacak, ülke demokrasisi sınıf atlayacak falan gibi söylemler maalesef içi boş söylemler. Görülüyor ki biz genel seçimleri tekrar ediyoruz ve meydana getirdiğimiz bir değişiklik yok (vatandaşın oy kullanması dışında…). 50 milyon üzerinde insanın oy kullanmasından doğacak maddi zarar da cabası! Peki, Köşk’ün sahibi nasıl biri olmalı? Şimdi tek tek cümleleri sıralamaya lüzum görmüyorum. Yok, kucaklayıcı olunmalı, yok birleştirici olunmalı, yok herkese eşit mesafede olunmalı, yok demokratik olunmalı falan… Bu cümlelerin hepsi televizyonlardaki reklamlara benzer.

Muhalefet partilerinin ortaya attıkları bir ‘ÇATI ADAY’ vardı malum. Bu çerçevede sivil toplum kuruluşlarıyla, sendikalarla ve diğer siyasi partilerle görüşmeler yaptılar. 35


GENCAY Fayda az; gösterişi fazla! Zaten bu sayılan ve sayılacak olan istekleri yerine getirmekle mükellef olan bir meclis var. İkinci kez aynı istekleri başka bir makamdan istemek yersiz…

her bir yıldızın temsil ettiği büyük Türk Devletleri’nin başlarında bulunan kağanlarının şanına yakışır bir kudrette olacak. Ve sevdiğim güzel bir söz:

Buradaki olmalı:

beklenen

özellikler

şuanlar Türk Devleti’nin önemli kademelerinde görev alacak kişilerin asil kandan olmasına dikkat ediniz…” M. K. ATATÜRK

Türk Töresi’nin her bir olgusunu içerisinde barındıran cumhuriyetimizin kuruluş felsefesini her daim muhafaza edecek, Türk Milleti’nin sahip olduğu milli ve manevi bütün değerlerinin her şartta savunucusu olacak, dünya üzerinde bulunan ve büyük Türk Milleti ailesine mensup her bir vatandaşımızı eşit kabul edecek ve Cumhurbaşkanlığı forsundaki

Bu yazı vesilesiyle, geçtiğimiz günlerde Soma’da yaşanan feci maden kazasında hayatını kaybeden 301 madencimize Cenab-ı Allah’tan rahmet, geride kalan kederli ailelerine sabır diliyorum. Türk Milletinin Başı Sağ olsun…

youtube.com/millikanal 36


GENCAY

MİLLİ DÜŞÜNCE MERKEZİ GENÇLİK SEMİNERLERİ 22 Şubat 2014 Konu: Avrupa Birliği’nden Bütünlüğümüze Yapılan Saldırılar ve Yöntemleri Hoca: Sadi SOMUNCUOĞLU Derleyen: Açelya OĞUZ

1)

2) Türkiye- AB İlişkileri Türkiye 1959 yılında Avrupa Ekonomik Topluluğuna ortaklık başvurusu yaptı. 1963 yılında Ankara Anlaşması ile başvurusu kabul edildi. 1987 yılında tam üyelik başvurusunda bulundu. Bu süreç içerisinde SSCB’yi tehdit olarak gören AB, Türkiye’ye karşı tutumunu içinde saklayıp Türkiye’nin ağzına bir tutam bal çalmış, SSCB’nin yıkılmasından sonra Türkiye üzerinde yaptırımlarda bulunmaya çalışmıştır. 1996 yılında Türkiye Gümrük Birliğine girdi. Bu hamle Türkiye tarafından lehte bir karar olarak algılanmıştır.

Avrupa Birliği Nasıl Ortaya Çıktı?

II. Dünya Savaşından sonra 1951 yılında Avrupa Kömür ve Çelik topluluğu adıyla altı ülkenin kendi aralarında yaptıkları anlaşma ile bugünkü Avrupa Birliği’nin ilk şekli oluşturulmuştur. I. ve II. Dünya Savaşları büyük yıkımlara sebep olmuştur. Rusya ve Amerika’nın gelişimi karşısında Avrupalılar güçlerini birleştirmek, birliklerini toparlamak ve üretimi hızlandırmak amacıyla bu birliği ekonomik ortaklığa dönüştürüldü. 1957 yılında gümrük birliğini sağlamak amacıyla Euratom kuruldu. 1967 yılında Brüksel Antlaşmasıyla bu topluluk Avrupa Topluluğu adı altında birleştirildi.

3) Gümrük Birliği Nedir? Avrupa Birliği, dünya ülkeleriyle olan ticari ilişkilerinde uygulanacak kotayı belirler. Kendi ekonomik yapısını dikkate alarak kendi ticari alt yapısına göre belirler bu kotayı. Türkiye ekonomik çıkarlarına uymamakla birlikte bu yaptırımlara uymak zorundadır. AB kurallarına göre bir ülke önce AB’ye kabul edilir daha sonra Gümrük birliğine alınır. Türkiye bu durumun tek istisnasıdır. Neden istisnadır? Bu sorunun cevabı Türk piyasasında aranmalıdır. Gümrük Birliği ile Avrupalılar Türkiye’nin piyasasında daha fazla söz sahibi olabilmek için bankalar, fabrikalar satın aldılar. Otomobil fabrikaları ise yine Türkiye’de kuruldu. 37


GENCAY Görünüşte bu Türk insanı için yeni bir iş alanıydı. Görünmeyen yüzü ise Avrupalının ucuz iş gücünü ve ham maddeyi kullanarak büyük kâr elde etmesidir. Elde edilen kâr sıcak para olarak yurt dışına aktarıldı. Bu durum ülkenin ekonomisine zarar vermekle kalmayıp doğada sindirilemeyen fabrika atıklarıyla çevre kirliliğine sebep oldu.

d) Nüfusunun kalabalık oluşu (Ülkeyi bölerek soruna çözüm bulma politikası) AB ülkelerinin yaptırımları bununla da sınırlı kalmadı. Hiçbir topluluk bir ülkenin iç işlerine karışamaz. Ege bölgesinde kıta sahanlığı meselesi, Kıbrıs dayatması, ülkedeki etnik gruplara azınlık imajı vererek ülkeyi parçalama idealleri hiç şüphesiz akıllara Haçlı birliklerinin ideallerini getiriyor. Devletler etnik gruplardan müteşekkildir. Bu etnik grupların üst kimliği ise o ülkenin ana dilidir. Bir ülke göç eden başka ülkenin vatandaşları göç ettikleri ülkenin vatandaşı kabul edilmezler. Bunun haricinde bir devletin bayrağı altında yaşayan etnik gruplar ülkenin bir parçası olarak değerlendirilir. AB’nin yaptığı işte tam bu noktada uluslararası sözleşmelerle uyuşmuyor. Türkiye’nin güney topraklarında yapılan çalışmalar parçalama temayülünün bir neticesidir.

4) 21. Yüzyılın Haçlı Seferleri 1989 yılında AB Türkiye’nin üyeliğe kabul edilmeme sebeplerini dört başlık altında topladı. Bu sebeple AB’nin amacını açığa vurduğunun göstergelerindendir. a) Coğrafyasının büyüklüğü (Küçültme politikaları) b) Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik sıkıntılar c) Kültür farkı (dininden, ırkından, geleneğinden soyutlama politikası)

38


GENCAY

AVARLARDA ‘BAYAN KAĞAN’ DÖNEMİ Fatih ORTA / Konuk Yazar işlere imza atmışlar ve bilhassa Bizans için çok önemli bir rakip olmuştur. Avarlar Bayan Kağan zamanında en ihtişamlı yıllarını yaşamışlardır.

Giriş Türk tarihinde ve tarihçiliğinde Avarlar bahsi ehemmiyete haiz bir mevzu olsa da esasında pekte incelenmemiş veya üzerinde durulmamıştır. Keza aynı şekilde Avarlara en parlak devrini yaşatan Bayan Kağan ve dönemi de pek fazla incelemeye tabi tutulmamıştır. Bunda belki devrin kaynaklarının azlığı veya o kaynaklara ulaşma zorluğu olabilir. Bununla birlikte tarihimizi sadece belli başlı konular üzerinden anlatmak ve sadece belirli kişi ve dönemlerin anlatımını yapmak ise büyük bir yanlıştır. İşte bu sebepten ötürü tarihimizi yazanları ve milletimize hizmet edenleri unutmamak adına sürekli aynı şahıs ve konular üzerinde vakit geçirmemeliyiz. Bayan Kağan çok önemli bir sima olmasına rağmen ona hak ettiği değer verilmemiştir.

Bayan adı Moğolcadan Türkçeye geçtiği söylenmektedir. Adın Türkçe anlamı zengin demektir. Bununla birlikte Osman Fikri Sertkaya bayan kelimesinin Türkçenin hiçbir devresinde kullanılmadığını ve Türkçe bay kelimesine Moğolca –an ekinin eklenmesiyle türediğini belirtmektedir. Bayan kelimesinin Türkçeden ziyade Moğolcaya benzemesiyle ilgili olarak Akdes Nimet Kurat Bayan Kağan ve sülâlesinin Moğol menşeli olabileceğini ifade etmiştir. Avarlar Slavları uzun müddet hâkimiyetleri altında tuttukları için onları bilhassa askeri ve idarî yönlerden tesirleri altında bırakmış oldukları gibi dilsel olarakta etkilemişlerdir. Bayan kelimesi başta Hırvatça olmak üzere İslav dillerine ve Macarcaya da geçerek “Bán” şeklini almıştır. Bayan Kağan’ın Avar tahtına çıkış tarihi ve tahtta kalış süresi hakkında muhtelif görüşler mevcuttur. T.Lewiczki’ye göre Bayan Kağan 565–602 yılları arasında, G.Moravcsik’e göre 568–582 yılları arasında tahtta kalmışken, I.Artamanov’a göre 630 yılına kadar tahtta kalmıştır. Bununla birlikte Zeki Veli Togan ise, Bayan Kağan’ın 626 yılında Sasanilerle müşterek İstanbul’u kuşattığı belirmiştir. Bayan Kağan’ın Avar tahtına ne zaman, nasıl çıktığı ve ne zaman tahttan indiği

1. Bayan Kağan ve Dönemi Bayan Kağan devri Avarların en şaşalı, en parlak ve en güçlü oldukları dönemdir. Bu dönemde Avarlar Avrupa’da çok önemli 39


GENCAY bilinmemektedir. Malûm olan cihet, Avarları Avrupa’da büyük bir devlet haline getiren zat O’dur. Tahminimizce Bayan Kağan Avar tahtına 560’lı yılların başında geçmiş ve 600 yılların başlarına değin takriben 60–65 yıl tahtta kalmış olup İstanbul’u ise onun kuşattığı kanaatinde değiliz.

Kuşatmanın gerçekleşmesi maksadıyla da nehre köprü inşa ettirildi. Netice itibarîyle Sirmium ele geçirildi (582). Sirmium’un Avarlarca işgal edilmesinin ardından Bizans İmparatoru Tiberius öldü. Yeni İmparator Mauirkios(582–602) Avarlara yıllık haraç ödemeyi de içeren bir barış imzalasa da artık Sirmium’un düşmesinden sonra, balkanların istilâsı için kapı açılmıştı. 584 yılında Singidunum (Belgrat) alındıktan sonra balkanlar AvarSlav istilâsına büsbütün açıldı. Bu Bizans serhat şehirlerinin işgali Avarlara Balkanlarda rahatça hareket etme imkânı sağlamıştır.

Bayan Kağan’ın sevk ve idaresinde Avarlar, Orta Avrupa ve Balkanlarda geniş fütuhata giriştiler. Frank Kralı Sigibert’i 562 ve 566 iki kez yenerek şöhretini ve gücünü artırmıştır. Bayan 562’de İmparator Justinian’a bir elçi göndererek, Avarların Bizans arazisinde yerleşmelerini istedi. Bizans İmparatoru ise bu teklifi reddetti. Pannonya’ya gitmelerini tavsiye etti. Fakat Avar kağanı Bizans İmparatorunun bu tavsiyesini kabul etmedi. Esasen, Avarlar Sirmium şehrini Gepidlerin yerleşim yeri olduğu ve Bizans’ın burasını işgal etmesi üzerine kendilerine tahsis edilmesini istemişlerdir. Fakat, Bizans bunu kabul etmemiş ve Avar Kağanı Bayan’a Pannonia bölgesine gitmelerini tavsiye etmiştir. Her iki tarafta savaş moduna geçmiş fakat savaşı Bizans kaybetmiştir. 570 yılına gelindiğinde Bizans-Avar barışı sağlanmış ve taraflar şu maddeler de mutabık kalmışlardır; Sirmium Bizans’ta kalacak, Aşağı Pannonia Avarlara bırakılacak ve Bizans Avarlara 80 bin nümizma vergi vermeyi taahhüt ediyordu.

Avarlar yanlarına katmış oldukları Slavlar ve Germenlerle büyük istilâ hareketlerine yenilerini de ekleyerek Bizans’ı tedirgin ediyordu. Balkanların Avarların eline geçmesi ise Bizans’ın sonu olması demektir. Avar hakanı Bayan 597’de Konstantinopolis’te dehşet uyandırdı. Don Nehrinden Atlas Okyanusu kıyısındaki Gallia ülkesine, İslavlarla sakin kuzey bölgesinden İtalya’ya kadar olan geniş sahalar Avar askeri faaliyetine sahne oldu. Bayan Kağan’ın ne zaman öldüğü ise tam olarak bilinmese de VII. asrın başlarında vefat ettiği ve Sasanilerle ortaklaşa düzenlenen İstanbul muhasarasını göremediği kanısındayız. Esasında 11 oğlu olan Bayan Kağan evlâtlarının tümünü muhtelif şekillerde (hastalıktan ve savaşlardan) kaybetmiştir. Kendisinden sonra gelenler onun emanetine sahip çıkamamış ve Avar Kağanlığı kısa süreli bir bocalama dönemine girmiştir. Fakat daha sonra toparlanılarak 626 yılında Sasanilerle iş birliği içersinde Konstantinopol (=İstanbul) muhasara

580’e kadar devam eden barış dönemi, Bizans’ın vermesi gereken vergiyi vermemesi üzerine tekrardan sona erdi. Bayan Kağan filolarını Tuna Nehrine çıkardı ve hem karadan hem de nehirden Sirmium’u kuşatma altına aldı. 40


GENCAY edilir fakat başarı sağlanamaz. Bunun üzerine kendilerine bağlı olan kavimler isyan ederler ve istiklâllerini kazanmış oldular.

2. Bayan Kağan’ın Şahsiyeti Bayan, Etil (Attila) ayarında büyük şahsiyet değildi. Attila’daki büyük çapta siyasî hedefi olmadığı gibi, alelâde seviye üstüne yükselen kültür duygusundan da mahrumdu. Buna karşılık Bayan Kağan da siyasî kurnazlık ve dehanın mevcut olduğu Bizans’ın harici politikalarda sürekli Avarlara mağlûp olmasından da anlaşılabilir.

Bayan Kağan, oldukça dinamik, muktedir, heyecanlı ve şövalye ruhlu bir yapıya sahiptir. Bununla birlikte Avarlar o zaman hem sayıca azlar hem de kültürel seviye olarak pekte üst seviyede değillerdi. Bayan Kağan, Balkanlarda büyük fütuhata girişirken aynı zamanda Avaraları da büyük bir mertebeye çıkarıyordu. Bayan, yarı teşekkül halinde bulunan bir milletin ve kültürü olukça küçük seviyede bulunan bir kavmin teşkilâtçısıydı. Halefleri yüzünden, kavmi üzerinde ve Avrupa tarihinde siyasî yönden derin izler bırakamamıştır. Kağanın o sıralar birbirine gevşek bağlarla bağlanmış olan boyların bir araya getirilmesini sağlaması, güçlü bir merkezi idareyi oluşturması, bu otoriteyi geniş bir sahaya yayması kavmini Doğu Avrupa’nın efendisi haline getirmesi ve iktidarını Orta Tuna Havzası’nda asırlarca sürecek kadar güçlendirmesi kağanın “derinliğini” gözler önüne sermektedir.

Bayan Kağan, teşkilâtçı ve fütuhatçı bir lider olmasının yanında aynı zaman da teknik/mühendislik bilgileri de üst seviyede olan biriydi. Buna en güzel misali ise Sirmium’u kuşattığı esnada Tuna Nehri üzerine inşa ettirdiği köprü üzerinden verebiliriz. Dehada Attila’nın tertiplerini aşan Bayan, Romalıların istilâlara karşı tabi bir istihkâm olarak gördükleri nehrin iki yakasını birleştirmek gibi cüretli bir tasarıya başlamıştı. Tuna üzerine bir köprü kurmak demek, bu sudan mutlu duvarın mevcudiyetini gereksiz hale sokmak, kavimlerin istilâsını kolaylaştırmak ve Avrupa’yı Asya’nın 41


GENCAY isteklerine terk etmek demekti. Avarlar bu köprü sayesinde Sirmium’u işgal etmişler ve Balkanlarda büyük bir fütuhata başlamışlardır.

Kaynakça 1 László Rásonyi, Tuna Köprüleri, TKAE, Ankara, 1984, s.8 2 Osman Fikri Sertkaya, “Bay, Bayan, Bayin, Sayın Kelimeleri Üzerine”, Türk Dili, , S.705, 2010, ,s.196–197 3 Akdes Nimet Kurat, “Avarlar”, Haz: S.Acar, Tarih İncelemeleri Dergisi, C.XXVI, S.1, 2011, s.87 4 Abdülkadir Donuk, Eski Türk Devletlerinde İdarî-Askeri Unvan ve Terimler, TDAV, İstanbul, 1988, s.4 5 Thérèse Olajos, “La Chronologie De La Dynastie Avare De Baïan”, Revue Des Études Byzantines, Tome 34, Paris, 1976, s.151 6 Zeki Velidi Togan, Umumî Türk Tarihine Giriş, 3.Baskı, İstanbul, 1981, s.155 7 Akdes Nimet Kurat, “Avarlar”, s.87 8 Akdes Nimet Kurat, IV-XVIII. Yüzyıllarda Karadeniz Kuzeyindeki Türk Kavimleri ve Devletleri, 3.Baskı, Ankara, 2002, s.28 9 Osman Karatay, “Doğu Avrupa Türk Tarihinin Ana Hatları”, Karadeniz Araştırmaları Dergisi, S.3, 2004, s.32 10 László Rásonyi, Tarihte Türklük, TKAE, Ankara, 1971, s.80 11 László Rásonyi, Tuna Köprüleri, s.11 12 İsmail Mangaltepe, “Avarlar”, Doğu Avrupa Türk Tarihi, Ed: O. Karatay, S.Acar, İstanbul, 2013, s.238 13 László Rásonyi, Tarihte Türklük, s.80 14 Marcel Brion, Asya ve Avrupa’da Hunlar, Çev: Reşat Uzmen, İstanbul, 2005, s.152–153 15 Bahaeddin Ögel, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, TDAV, 4.Baskı, İstanbul, 2001, s.156

Avarlar ve Bayan Kağan Hıristiyan değillerdi. Fakat bu dine ve muhtelif dinlere mensup olanları hürmetle karşılıyorlar hatta onlara zor durumlarında dahi yardım ediyorlardı. Buna bir misal gösterecek olursak; “Bayan Kağan 600 senesinde, Dalmaçya’da bir şehri kuşatırken, şehirdeki halk aç ve susuz kalmış ve bunun içinde dini yortularını kutlayamamışlardır. Bayan Kağan bunu duyunca, şehre hemen arabalarla yiyecekler göndermiş ve yortunun sonuna kadar Hıristiyanların bayramlarını kutlamalarına müsaade etmişti.” Netice Atilla’nın, Bilge Kağan’ın veya Kurum Han’ın Türk tarihinde bilhassa Doğu Avrupa Türk tarihinde pek mühim mevkileri vardır. Fakat Bayan Kağan da mezkûr idarecilerin arasındaki yerini muhakkak almalıdır. Tahta çıkış tarihi ve kaç yıl tahtta kaldığı bilinmeyen Bayan Kağan Avarları askeri-siyasî açılardan yükseltmesinin yanında medeniyeten de yükselmesini sağlamıştır. Teknik bilgisi, askerlik bilgi ve deneyimi üst seviyede olan ve engin bir hoşgörüye de sahip olan Bayan Kağan aynı zamanda siyaseti de çok iyi bilen bir liderdi. Avar tarihinde ve dahi Doğu Avrupa Türk tarihinde yaptıkları göz önüne alındığında Bayan Kağan’ın yerinin anlaşılması ancak ondan sonra gelenlerin icraatlarına bakılarak anlaşılabilir.

42


GENCAY

MEHMET AKİF’TE ‘İNSAN’ MERKEZLİ İSLAM TASAVVURU Prof. Dr. Nurullah ÇETİN Mehmet Akif Ersoy, çok yönlü bir Müslüman Türk aydınıdır. Aydın olmanın temel özelliklerinden biri, ontolojik (varoluşsal sorunlar), epistemolojik (bilgi meselesi), etik (ahlak meselesi) ve estetik (güzel duyusal değerler) alanlarda insanı, toplumu, hayatı ve varlığı bir bütün olarak algılamak, yorumlamak ve insanlık için doğru, iyi, güzel, faydalı değerler üretmektir.

Akif, toplumsal, siyasi, felsefi, dinî, ekonomik, askerî, hemen her alanda kafa yormuş ve mensubiyetinden onur duyduğu Müslüman Türk milletini aydınlatmaya, yol ve yön göstermeye çalışmıştır. Akif’in çok önemli bir tarafı da modern çağın getirdiği pek çok sorunla hesaplaşmasıdır. O, hayatı boyunca İslam karşıtı modern sapmalarla hesaplaşmış bir Müslüman Türk aydınıdır. Bu bağlamda onun modernizmin getirdiği yanlış ve çarpık insan felsefesine karşı İslam kaynaklı sahih, doğru ve sağlam bir insan felsefesi ortaya koyduğunu görüyoruz. Akif’in ilahî din vahyinden kopuk salt beşer kaynaklı yanlış insan algısına karşı, İslam vahyi kaynaklı doğru bir insan algısını ele alıp yorumladığı çok önemli bir şiiri var: “İnsan”.

Bu bağlamda Mehmet Akif’in hayatı ve eserleri incelendiğinde o, hem insanın, varlığın, dünyanın, mekânın ve zamanın varoluşsal sorunlarıyla ilgilenmiş, hem bilginin asıl kaynağı nedir, bilgi ne işe yarar, bilginin sahihliği nedir gibi konularla ilgilenmiş, hem insanın kendisine, topluma, varlığa, dünyaya, kâinata, diğer canlılara karşı sorumluluğu nedir, yani ahlak meselesi ile ilgilenmiş, hem de insanın kendisiyle ve kendi dışındaki dünyayla ilişkilerinde estetik değer yani zarafet, nezaket, saygı, sevgi ilişkisi, her sözü, her davranışı, her duruşu güzel kılmaya çalışan bir çaba içinde olmuştur.

Biz burada “İnsan” şiirinden hareketle Mehmet Akif’in modernizmin seküler insan anlayışıyla nasıl hesaplaştığını ve İslam medeniyeti kaynaklı insan tasavvurunu nasıl ortaya koyduğunu göstermeye çalışacağız.

43


GENCAY İnsanın Manevi Özünün Kutsallığı

ışığında bu iki karşılaştıracağız.

aykırı

yaklaşımı

Akif’in şiiri şu beytle başlar: Allah kâinatı insan için yarattı. Kâinatın bütün düzeni, insana göre ayarlanmıştır. Allah insanı merkeze alan bir varlık, dünya, kâinat tasarımı ortaya koymuştur. İnsan, bütün varlıkların efendisi konumundadır. Her şeyin farkına varma yetisi olan bilinç, sadece insanda var. Fark etme, fark ettiğini ifadeye dönüştürme, isteme, istekleri doğrultusunda iş üretme, yaratılıştan güzel olan kâinata sanat anlamında değer üreterek daha da güzelleştirme, hayatı ve varlığı anlamlı hâle getirme kabiliyeti sadece insanda vardır.

“Haberdâr olmamışsın kendi zâtından da hâlâ sen, “Muhakkar bir vücûdum!” dersin ey insân, fakat bilsen…” (Ey insan; sen hâlâ kendi varlığından, özünden ve kişiliğinden haberdar olmamışsın da “ben hor hakir, düşük, zavallı görülen bir varlığım” dersin. Fakat bilsen,) Akif, bu şiirinin başına epigraf olarak Hz. Ali’nin çok önemli bir sözünü koyuyor ve şiirinin içeriğini de bu söz üzerine temellendiriyor. Hz. Ali’nin sözü şöyle:

İnsan âdeta kâinatın özü ve başlıca amacıdır. Ama insan, bunu anlayamamakta ve hemcinsi olan diğer insanların değerini bilmemektedir. Bugün insan, kirli ihtiraslar uğruna harcanmakta, savaşlarda kitlesel anlamda katliamlara tabi tutulmakta, ezilmekte, süründürülmekte, horlanmakta, itilip kakılmakta ve yok sayılmaktadır.

“Ve tez'umu enneke cirmun sağîrun, ve fîke’n-tave’l-âlemu’l-ekberu” (İmam Ali) (Sen küçük bir cisim olduğunu sanırsın ama, en büyük âlem senin içinde gizlidir.) Şair burada bazı kişi ve grupların insanı hakir, küçük, zavallı, aciz görmelerine bir tepki göstermiştir. Bunlar ana hatlarıyla bazı Batılılar ve ve İslam’ı yanlış anlayan Müslümanlardır. İslam medeniyetinde insan, kâinatın, bütün varlıkların efendisidir. Allah kâinatı insan için yaratmıştır. Her varlık, insana hizmet için vardır. Dolayısıyla insan, manevi özü ve yaratılışı itibariyle çok değerli yüce bir varlıktır. Batı kaynaklı modern medeniyette, kapitalizmde, Komünizmde ya da başka beşer kaynaklı ideoloji ve felsefelerde insan, sıradan, önemsiz bir varlık olarak görülmüştür. Dolayısıyla insana verilen değer bakımından iki aşırı uç vardır: İnsanı yücelten İslam ve insanı alçaltan modernizm. Mehmet Akif’in şiiri

İnsan, insan tarafından değeri en bilinmeyen mahlûktur. Bugün insanlık, sağlam bir insan felsefesinden yoksun olduğu için ideal bir insanlık dünyası kurulamamaktadır. Kupkuru bir makine ve madde medeniyetine sahip olan materyalist dünya, özü, ruhu, manayı, soyut değeri temel alan sağlam bir insanlık medeniyetinden yoksundur. Bugün bu yoksunluğun sancıları yaşanmaktadır. Batı felsefesi, kültürü ve düşüncesi insanı tarih boyunca muhakkar (horlanan) bir vücut olarak algılamış ve öyle yaklaşmıştır. 44


GENCAY Yani hakir görmüş, değersizleştirmiş, hakaret etmiş, aşağılamış ve insanı ezmiştir.

insanın kiliseden bağımsız olarak bilim yapmasına, sanat yapmasına izin verilmemiştir. İnsan, kiliseye hizmet eden bir köle olarak algılanmıştır, ezilmiştir. Onun kişisel dünyası, özgün duygu, düşünce ve yaşama alanı yok edilmiştir. Yani insan, bu dönemde de muhakkar (aşağılanmış) bir vücut olarak görülmüştür.

Batının Antikite Döneminde İnsana Bakış: Batının antikite döneminde Eski Yunan tanrıları, hakir gördükleri insana karşı savaş açmışlardır. Eski Yunan mitolojisi, büyük ölçüde sanal tanrıların insanla mücadelesine, insana karşı olan faaliyetlerine dayalıdır. Eski Yunan mitolojisi hikâyelerinde Tanrı-insan zıtlaşması, hâkim olan motiftir. Mesela insanlığın faydasına olan ateş ve ışığı tanrıların katından çalarak insanlara ulaştıran Promete, baş tanrı Zeus tarafından işkenceye tabi tutulur. Zeus, ceza olarak Promete’yi bir kayaya bağlar, her sabah bir kartal gelir, Promete’nin ciğerlerini yer. Fakat her gece Promete’nin ciğerleri yenilenir, ertesi gün kartal gene yer ve bu işkence böyle sürüp gider. Bir zaman sonra bu işkenceye Herkül son verir. Eski Yunan mitolojisinde insanların iyiliğini istemeyen sanal tanrılar ve onlar etrafında bol miktarda hikâyeler üretilmiştir. Bunlar, Batı kültür tarihindeki insanın çilesinin, aşağılanmasının, insanın muhakkar görülmesinin en eski belgeleridir.

Modernizmin İnsana Bakışı: Yine aynı Batının üçüncü önemli dönemi olan modern zamanlarında da insanın kaderi değişmemiştir. Modernizmin baskın karakteri olan kapitalist döneminde insan yine muhakkar bir vücut olarak görüldü ve insan, zenginlerin, sermayedarların, fabrika sahiplerinin aşırı kâr hırslarına, çok para kazanma arzularına kurban edildi. Kapitalizm, insanı az bir ücretle gece gündüz çalışan bir robota dönüştürdü. Blaise Pascal şöyle der: “İnsan bir saz gibidir, doğadaki en güçsüz şey, ama düşünen bir saz. İnsanı ezmek için evrenin tümüyle silahlanması gerekmez. Onu öldürmeye hafif bir rüzgâr esintisi ya da bir damla su yeter. Evren insanı ezdiğinde bile insan kendisini yok eden evrenden daha soylu olurdu. Çünkü insan öldüğünü de bilir evrenin onun üzerindeki üstünlüğünü de. Oysa evren bunların bir tekini bile bilmez. Öyleyse bütün değerimiz düşünceye bağlıdır. Başımızı dik tutabilmemiz için gereken destek noktası düşüncedir. Bütünüyle doldurmayı hiçbir zaman başaramayacağımız zaman ve mekân değil. Öyleyse iyi düşünmeye çalışalım. Ahlakın ilkesi budur işte.” [1]

Orta Çağ Hristiyanlığının İnsana Bakışı: Ayrıca Batı tarihinin ikinci önemli devresi olan Muharref Hıristiyanlık döneminde de kilise kurumu, insanı yine düşman ilan etmiştir. Antik dönemde sanal tanrıların baskısına maruz kalan insan, muharref Hıristiyanlık döneminde yani Orta Çağda da bu sefer beşerîleştirilmiş, aslından saptırılmış bir Hıristiyanlık üretimi olan Tanrı anlayışı tarafından baskı altına alınmış ve hakir görülmüştür. Mesela 45


GENCAY Burada insan-tabiat karşıtlığı ve mücadelesi vardır. Akif ise İslam’da insantabiat-Allah bütünlüğünü ortaya koyuyor.

izleriz. Bu eserde muhakkar (aşağılanmış) bir varlık hâline getirilen ve böcekleştirilen insanın, içinde yaşanılan hayatı bir böcek olarak izleyişini, böcekleştirilen insana diğer insanların insanlık dışı davranış biçimlerini görürüz.

Yine Batı modernizminin ikiz kardeşi olan Komünizm de Kapitalizm gibi insanı muhakkar bir vücut olarak gördü. Kapitalizmde insan, gözünü hırs bürümüş zenginin kölesi olarak aşağılanıyordu, komünizmde ise Marksist ideolojinin emrine verilen bir köleye dönüştürüldü.

Burada insanın böceğe dönüşmesi, aslında Batı medeniyetinin insanı insanlığından uzaklaştırdığının bir göstergesidir. Batı medeniyet sisteminde insan, insanlığından koparılmış, kendi yaratılışına, fıtratına, özüne yabancılaştırılmış, bütün anlam ve değerlerinden uzaklaştırılmış ve yerlerde sürünen bir böcek kadar önemsiz bir seviyeye düşürülmüştür.

Batı Medeniyetinde İnsanın Böcekleştirilmesi Süreci: Batı kaynaklı kapitalizm, komünizm gibi beşerî sistemler tarafından varlığı silinen, ezilen, yok edilen, insanlığından çıkarılan insanın böylesine muhakkar görülüşünü yine bir başka batılı yazar, simgesel ironik bir göndermeyle ele alıp işlemiştir.

İnsanın insanlığından uzaklaştırılıp böcekleşmeye doğru itilmesi süreci, bugün de batıl batıcılık anlayışı içinde devam edip gitmektedir.

Prag’da doğan Franz Kafka (1883-1924), 1912'de yazdığı Dönüşüm adlı anlatısına şu cümlelerle başlar:

İnsanın böcekleşmesi motifi o kadar yaygınlaşmış ki Cumhuriyet dönemi Türk şiirinde Garipçiler olarak bilinen akımın öncüsü olan Orhan Veli, “Böcekler” adlı şiirinde bu duruma şöyle yer verir:

" Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu. (…) Ne olmuş bana böyle? diye düşündü. Gördüğü, düş değildi. Biraz küçük, ama normal, yani içinde insanlar yaşasın diye yapılmış olan odası, ezbere bildiği dört duvarın arasında eskiden nasılsa, şimdi de öyleydi." [2]

“Düşünme, Arzu et sade! Bak, böcekler de öyle yapıyor” [3] Burada düşünmeyen, yani insan olarak var oluşunun temel işlevlerinden biri olan özgür düşünce üretmeyen, ya da üretemeyen insanın trajedisi yansıtılıyor. Mutlak hakikattan uzak olan, onu bulamadığı için bunalıma giren, hayatı sadece biyolojik ihtiyaçları doğrultusunda yaşayan, büyük manevî, ruhanî, kutsal, soyut hakikatleri reddeden bir insanın trajedisi dillendiriliyor. Bu materyalist

Bu anlatıda pazarlamacı olan bir kişinin temsilciliğinde insanların materyalist Batı modernizminin kurguladığı bir hayatta ne hâle getirildiği anlatılır. İnsan denen saygın bir varlığın, Batı, kapitalist sistem, modern zamanlar, çevre, aile, değişik kurumsal yapılar tarafından ezilişini 46


GENCAY zihniyete göre insan, böcekler gibi, hayvanlar gibi yer içer, yatar, eğlenir ve bu dünya cifesinde sürünerek ölür gider. Bütün varlığı, değeri, anlamı, işlevi bundan ibarettir. Kutsallarından uzaklaştırılmış insanın çıkabileceği en yüksek mertebe, sadece arzularına, duyularına, nefsine, içgüdülerine göre yaşayan bir böcek olmaktır. Batı modernizmi insanı getire getire sürüngen bir böceğe dönüştürdü. İşte Orhan Veli, bu şiirinde bu insan trajedisini traji-komik bir üslupla böyle ortaya koyuyor.

gören bir algı içinde yaşadı. Ancak 1934’te hakiki manada bir İslam imanıyla buluşunca kendisinin muhakkar (aşağılanmış) bir böcek değil, muhterem (saygın) bir insan olduğunun farkına vardı. Bu farkına varış yüksek bir şuura dönüştü ve bu şuuru yine aynı yükseklikte ifadeye dönüştüren şiirler, yazılar yazdı. Necip Fazıl’ın gençliğindeki bohemlik döneminden şuurlu Müslümanlık dönemine geçmesi demek, duvarda ezik bir böcek olmaktan kâinatı süzen bir mercek olan insanlık katına çıkması demekti.

Yine aynı dönemlerde Batı modernizminin ruh krizini yaşamış ama sonradan hakiki manada İslam imanıyla kendisini kurtarmış olan Necip Fazıl, insanın Batı medeniyeti tarafından böcekleştirilmesi olgusuna şöyle yer verir:

Aslında Necip Fazıl’ın insanı İslam imanıyla kâinatı süzen bir mercek olarak algılaması, hem Mehmet Akif hem de bir başka büyük Türk şairi olan Şeyh Galip’le aynı duyarlıkta birleşmesi demektir. Nitekim Şeyh Galip de bir Terci-i Bendinde şöyle der:

“Hiç kalmadı soran: Ne var insanda? Ben duvarda ezik bir böcek miyim? Yoksa, pırıl pırıl, tek damla kanda, Kâinatı süzen bir mercek miyim?” [4]

“Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen” (Kendine iyi bak, dikkat et ki sen âlemin özüsün, varlıkların gözbebeği olan insansın sen.) [5] Bütün bunlardan sonra şu söylenebilir: Yaşanabilir, huzurlu bir dünya, salt maddeye dayalı materyalist bir dünya kurgusundan vazgeçip, saf İslam imanının insan fıtratına tamı tamına uyan yüksek insanlık medeniyetinin yeniden inşasıyla mümkündür. İnsana hakiki değerini iade eden, insanı ezik, sürüngen bir böcek konumundan; saygın bir insan seviyesine çıkaran İslam’ın yeniden keşfi gerekiyor.

Necip Fazıl, aşağı yukarı 1922-1934 yılları arasında modernizm kaynaklı bir ruh krizi içinde böcekleştirilmiş, kendi ifadesiyle duvarda ezik bir böcek hâline getirilmiş bir varlık olarak yaşadı. Yani kendisini duvarda ezilmiş bir böcek kadar değersiz 47


GENCAY Bu beyitte ayrıca Kur’an’da geçen “Biz insanı en güzel bir biçimde yarattık” [6] ayetinin bir yansıması da vardır.

dünya), kâinata da âlem-i suğrâ demişler. [7]

Mevlana bir rübaisinde şöyle der: İslam Medeniyetinde İnsan Merkezli Varlık Tasavvuru

“Sen ilahî kitabın bir nüshasısın. Sen kâinatı yaratan sultanın güzelliğinin, kudretinin, sanatının bir aynasısın. Âlemde ne varsa, senden dışarıda değildir. Ne istersen kendinden iste, neyi arıyorsan onu sen, kendinde ara, kendinde bul. [8] Akif şiirine devam eder:

Mehmet Akif’e göre insanın meleklerden üstün bir konumu vardır ve kâinatın özüdür. Mehmet Akif, “İnsan” şiirinde bu bağlamda şu beyte yer verir:

“Zemînlerden, semâlardan taşarken feyz-i Rabbanî, Olur kalbin tecellî-zâr-ı nûrâ-nûr-ı Yezdânî”

“Senin mâhiyyetin hattâ meleklerden de ulvîdir: Avâlim sende pinhândır, cihânlar sende matvîdir:”

(Allah’ın feyzi, rahmeti, bereketi, rızkı; yerlerden, göklerden taşıp dururken senin kalbin, Allah’ın ışığının yansıdığı bir yer olur.)

( Senin aslın, esasın, iç yüzün meleklerden bile yüksektir. Bütün âlemler, sende gizlenmiştir, dünyalar sende dürülüp bükülmüştür.)

“Musağğar cirmin ammâ gâye-i sun'-ı ilâhîsin; Bu haysiyyetle pâyânın bulunmaz, bîtenâhîsin!”

Rıza Tevfik’in verdiği bilgilere göre Erzurumlu İbrahim Hakkı, Marifetname’sinde farklı somut ve soyut âlemlerin, dünyaların insanda da küçük birer örneğinin bulunduğunu göstermiştir. Mevlana da bir beytinde bu meseleyle ilgili olarak şöyle demiş:

(Bünyen, küçük bir varlıktır ama sen, Allah’ın olağanüstü sanat yapma, mükemmel sanat eseri yaratma gayesisin. Bu özelliğinle, bu kıymetinle ve şerefinle senin sonun bulunmaz, sonsuz değerde bir varlıksın.)

“Her çi der-âfâk-ı mevcûdât hest, Hemçönîn timsâl-i ân der enfûsest!” (Dış dünyada, kâinatta her ne varsa onların bir timsali insanda da vardır.)

İnsan bir misal-i musağğardır yani kâinatın küçültülmüş bir örneğidir. Kâinatta madde ve mana âlemleri var, insan da beden ve ruh var. İnsan bedeni kâinattaki bütün maddi unsurların bir özeti ve örneğidir, insan ruhu da kâinatta

Bundan dolayı, insana âlem-i suğrâ (küçük dünya), demişler. Bazı mutasavvıflar ise tam tersine insana daha fazla değer vererek insana âlem-i kübrâ (büyük 48


GENCAY yaygın olan soyut kanunların, meleklerin, cinlerin küçültülmüş bir örneğidir.

sanatçı olarak telakki ediyor. Bütün varlıklar da bir kasidenin beyitleri gibidir ve insan da bu varlıklar arasında en güzel yaratılmış olanıdır. Yani canlı cansız bütün varlıklar arasında madde ve mana bakımından en güzel yaratılan varlık insandır. Bu da İslam medeniyetinde insanı merkeze oturtan bir anlayışı ifade ediyor.

Kâinatta her şeyin kayıtlı olduğu, Allah’ın her şeyi bilme alanı olan bir levh-i mahfuz var, insan da hafıza var. Kâinatta âlem-i misal var, insan da hayal var. Kâinatta taşlar, kayalar var, insan da kemikler. Kâinatta toprak var, insan da et var. Kâinatta nehirler, denizler var, insanda da su ve kan var. Kâinatın ve insanın 4/3’ü sudur. Kâinattaki elementlerin madenlerin hepsi insanda vardır.

İnsan öylesine güzel, zengin sırlarla dolu karmaşık ama karmaşıklığı içinde uyumlu, ahenkli, insicamlı bir varlık ki insanın bütün sırları hâlâ çözülebilmiş değildir. Maddi ve manevi yönleri itibariyle çok derin, çok zengin, çok boyutlu bir yapısı vardır. Bilim yüzyıllar boyunca insanın sonsuz derinlikteki sırlarını, özelliklerini çözmekle meşguldür ama tam olarak çözebilmiş de değildir.

Kâinatta bütün kâinatın idare merkezi olan Arş var, insanda da insanın idare merkezi olarak kalp var.

İnsanın Konumu

Hatta bir DNA molekülü de insanın bir misal-i musağğarıdır ve insanın bütün özelliklerini taşır. “Edîb-i kudretin beytü’l-kasîd-i olmuşsun; Hakîm-i fıtratın bir anlaşılmaz olmuşsun.”

Sorumlulukla

Yükselen

Mehmet Akif, insanın bir başka boyutuna şöyle yer veriyor:

şi'ri “Meleklerden büyük, hem çok büyük tebcîle mazharsın: Tekâlîfin emânet-gâhısın bir başka cevhersin!”

sırrı

(Sen ey insan, en büyük edebiyatçı olan Allah’ın yazdığı en güzel şiirin, kasidenin en güzel bir beyti olmuşsun. Ayrıca yaratılış konusunda kimsenin bilemeyeceği, kendine has sırları olan Allah’ın anlaşılmaz bir sırrı olmuşsun.)

(Meleklerden çok yüksekte saygın bir değere sahipsin. Sen Allah’ın büyük sorumluluk ve yükümlülükleri emanet ettiği varlıksın. Dolayısıyla sen önemli bir cevhersin.)

Bir kasidenin en güzel beytine “beytü’lkasid” denir. Akif, burada Allah’ı her şeyi estetik değer içinde çok güzel ve yegane yaratan çok büyük bir edebiyatçı yani

* İnsanın meleklerden büyük bir tebcile mazhar olması: Kur’an’da Bakara Suresinin şu ayetlerinde bu konuyla ilgili olarak şu bilgiler verilmektedir: 49


GENCAY Bir zamanlar Rabb'in meleklere: "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" demişti. Melekler: "A!... Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Oysa biz seni överek tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz" dediler. (Rabb'in): "Ben sizin bilmediklerinizi bilirim." dedi. Ve Âdem'e isimlerin hepsini öğretti, sonra onları meleklere gösterip: "Haydi davanızda sadıksanız bana şunları isimleriyle haber verin." dedi. Dediler ki: "Yücesin sen (ya Rab!). Bizim, senin bize öğrettiğinden başka bir bilgimiz yoktur. Şüphesiz sen bilensin, hakîmsin". (Allah): "Ey Âdem, bunlara onları isimleriyle haber ver." dedi. Bu emir üzerine Âdem onlara isimleriyle onları haber verince, (Allah): "Ben size, ben göklerin ve yerin gayblarını bilirim, sizin açıkladığınızı da, içinizde gizlediğinizi de bilirim" dememiş miydim?" dedi. Ve o zaman meleklere: "Âdem'e secde edin!" dedik, hemen secde ettiler. Yalnız İblis dayattı, kibrine yediremedi, inkârcılardan oldu. Dedik ki: "Ey Âdem, sen ve eşin cennette oturun, ikiniz de ondan dilediğiniz yerde bol bol yeyin, fakat şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz." Bunun üzerine şeytan onları(n ayağını) oradan kaydırdı, içinde bulundukları (cennet yurdu)ndan çıkardı. Biz de: "Birbirinize düşman olarak inin, orada belirli bir vakte kadar sizin için bir karar yeri ve bir nasib vardır." dedik. Derken Âdem Rabb'ından birtakım kelimeler aldı, (onlarla tevbe etti. O da) tevbesini kabul etti. Muhakkak O, tevbeyi çok kabul eden, çok esirgeyendir.” (Bakara Suresi, Ayet Nu: 30-37)

kılarak ona hem büyük bir yük hem de büyük bir önem vermiştir. Nitekim Cenab-ı Allah ayette şöyle diyor:

* İnsanın tekalifin emanetgâhı olması: Allah insana bütün varlıklar adına temsilcilik vazifesi vererek, onu sorumlu

*O dönem Müslümanlarının cahilliğini, tembelliğini, ümitsizliğini, yanlış tevekkül

“Biz o emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik, onlar, onu yüklenmeye yanaşmadılar, ondan korktular da onu insan yüklendi. O gerçekten çok zalim ve çok cahildir.” (Ahzab Suresi, Ayet nu: 72)

Sonuç: Akif Bu Şiiri Niçin Yazdı? Akif’in “İnsan” şiirini niçin yazdığını maddeler halinde şöyle sıralayabiliriz: *Akif, bu şiiri Batılı oryantalistlerin İslam’a saldırılarına zımnen bir cevap vermek için yazdı. Mesela Fransız oryantalisti Ernest Renan (1822-1893), 1883’te Fransız İlimler Akademisinde verdiği bir konferansta İslamiyet’i ilim düşmanı, gelişme, ilerleme, bilgi, bilim düşmanı olduğunu söylemiştir. Akif de bu şiiriyle bu görüşün tam tersini ortaya koymaktadır.

50


GENCAY anlayışını, miskinliğini eleştirmek ve müslümanlara ümit ve şevk vermek için yazdı.

heyecanına dayalı bilgi üretmesi motifine önem veriyor. Asıl İslam’ı gündeme getirerek ıslahatçı ve ihyacı olmak istemiştir. Akif, modernist değildir. Çünkü modernist demek eskiyi atıp yeni bir şey getirme demektir. Akif ise eski olan İslam’ı atmıyor, onu üzerinde biriken tozlarından temizlemeyi, hurafelerden arındırarak ıslah etmeyi ve yeniden diriltmeyi hedefliyor.

*Batılı anlamdaki Hümanizm düşüncesinin yanlışlığını ortaya koymak için yazdı. Batı medeniyetlerinin insan felsefelerinin yanlışlığını vurgulamaya çalıştı. *Akif, bu şiirinde Konfüçyanizm, Hinduizm, Budizm, Şintoizm gibi bazı kadim hikmet medeniyetlerinin ve son dönemlerde bozulmuş olan tasavvuf anlayışının tamamen insanın içine dönük ama dış dünyayı hem fiziksel hem de sosyal ve siyasi anlamda ihmal eden yapısına tepki koyar. Bunun yanında İslam medeniyetinin aslının hem içi hem dışı, hem ruhu hem maddeyi birlikte, bir bütünlük içinde esas alan yapısına vurgu yapar. Yani asr-ı saadet İslam’ına dönüşün nasıl olacağını gösterir.

Epigraf: Hz. Ali’nin bu sözü için bk. Âdem Ceyhan, Hazret-i Ali vecizeleri, Öncü Kitap, Ankara,2006, s.452 [1] Düşünceler, 1670 [2] Franz Kafka, Dönüşüm, çev. Ahmet Cemal, Can Yayınları, İstanbul 2008, s. 13 [3] Orhan Veli, Bütün Şiirleri, İstanbul 1959, s.110. [4] Necip Fazıl Kısakürek , Çile, 7. baskı, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 1979, s.215 [5] Abdülbaki Gölpınarlı, Şeyh Galip, Varlık Yayınları, İstanbul 1953, s.34 [6] Ettîn Suresi, Ayet Nu: 5 [7] Rıza Tevfik, Rıza Tevfik’in Tekke ve Halk Edebiyatıyla ilgili Makaleleri, hzl. Abdullah Uçman, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara 1982, s.123 [8] Hz. Mevlana’nın Rubaileri, hzl. Şefik Can, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 2001, Rubai Nu: 2113

*Şiirde İslamî âlem yani kozmos fikri sergilenmiştir. Buna göre “yaratıcı (Allah), kâinat ve insan” bir bütünlük içinde yani tevhid içinde sunuluyor. Bu da Batının parçalanmış ve çatışan “insan, kâinat ve tanrı” anlayışına bir tepkidir. Batıda antik Yunan’dan beri insanın tabiatla ve tanrıyla çatışması hep vardır. Onun için Batı medeniyeti teksir (çoklu), teslis (üçlü) ve tesniye (ikili) yani düalite üzerine kuruludur. Akif bu şiirinde insanın aklına, zekâsına, çalışmasına, gayretine, azmine, idealine,

51


GENCAY

GENÇLİK SEMİNERLERİNDEN

52


GENCAY

MİLLİ DÜŞÜNCE MERKEZİ’NİN SON KİTABINI MERKEZİMİZDEN TEMİN EDEBİLİRSİNİZ.


Gencay Dergisi - Sayı 29 - Haziran 2014  

Gencay Dergisi - Sayı 29 - Haziran 2014 http://www.gencaydergisi.com

Advertisement
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you