Page 1


www.millidusunce.org Adres: GMK Bulvarı, Özveren Sokağı Nu: 2/2 Demirtepe Metro Durağı Kızılay/ANKARA Telefon: 0 (312) 231 31 94 Belgeç: 0 (312) 231 31 22


GENCAY

GENCAY Aylık Fikir - Kültür ve Gençlik Dergisi Yıl 2 Sayı 21 - Ekim 2013 Ücretsiz e-dergi www.gencaydergisi.com bilgi@gencaydergisi.com

AYDINLIK ZİHİNLERİN KARANLIK KARMAŞASI / Burçin ÖNER TÜRK DÜNYASI KURULTAYI / Abdullah Nuri SOMUNCUOĞLU DEĞERLİ KARDEŞİM / Ahmet Afşin KÜÇÜK ATSIZ BEY’İN ŞİİRLERİNDE SAVAŞ MEFHUMU / Abdullah KILAVUZ MİLLİYETÇİLİK ÜZERİNE / Mehmet UÇAK İSRAİL - FİLİSTİN / Sergen ÇİRKİN SİVİL İTAATSİZLİK VE DEVLET / Hicran KIZIL DİĞER MİLLİ BAYRAMLAR / Çağhan SARI KADIN ANLAYIŞLARI 1 / Dilek AKILLIOĞLU İLPEN TARİH-İ SON / Hüseyin Kürşat GEZE


GENCAY

AYDINLIK ZİHİNLERİN KARANLIK KARMAŞASI Burçin ÖNER Nevzat Kösoğlu’nun Aziz Anısına… sorgulanmasının gerekliliğini savunur. Bunu yaparken de felsefede insaniyetçiliği, ekonomide serbestliği ve edebiyatta romantizmi kapsayan geniş bir kavram olarak karşımıza çıkar. Felsefe için Epiktetos’un “Asıl mutluluk, her zaman dışsal koşullardan bağımsızdır. Uyanık bir bilinçle, dışsal koşullara kayıtsız, ilgisiz kalın. Sizin mutluluğunuz, yalnızca içinizde bulunabilir.” Sözünü, ekonomi için Adam Smith’in “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler.” Sözünü ve edebiyat için Orhan Pamuk’un “Bir önceki kuşağın yazarları, toplumsal sorumluluk hisseden, edebiyatın, ahlâka ve politikaya hizmet etmesi gerektiğini düşünen yazarlardır. Birçok yoksul ülkedeki yazarlar gibi; onlar da yeteneklerini, milletlerine hizmet etme arayışları yolunda harcadılar. Ben onlar gibi olmak istemiyorum.” Sözünü örnek olarak verebiliriz.

“Doğrudan tarafım, ezilenlerden tarafım. Hakkından mahrum edilenlerden tarafım. Tarafsız olmak bu demektir aslında. Yoksa hiçbir şey tarafsız değildir. Yalandır tarafsızlık namussuzluktur.

ve

bir

yerde

Nasıl tarafsız olunabilir? Birbirinin boğazına sarılmış bir dünyada, İnsanın insanı öldürdüğü tarafsızlık ne demek?

dünyada

Mazlumların yanındayım elbette. Zalimlerin yanında değilim hiçbir zaman.” Cemil Meriç

Giriş Modernist hareketin 19. yüzyıl ortasında Fransa'da ortaya çıktığı kabulüyle birlikte Modernizm’in temelde dayandığı fikir, geleneksel sanatlar, edebiyat, toplumsal kuruluşlar ve günlük yaşamın artık zamanını doldurduğu bu yüzden de bunların bir kenara bırakılıp yeni bir kültür icat edilmesi gerektiğidir. Modernizm, ticaretten felsefeye her şeyin 1


GENCAY Prof. Dr. Özcan YENİÇERİ’ye göre burjuvazi, sanayi, kent, örgütlenme, siyasi hak yaygınlığı, vatandaşlık bilinci, milli kültür, ulaşım, iletişim, iş bölümü, uzmanlaşma, basın-yayın gibi pek çok konu modernite ile doğrudan ilişkilidir. Dolayısıyla modernizm, bu yönüyle kendisine, pozitif bilimlerden ziyade sosyal bilimler alanında yer bulmuş bir süreçtir ve bu süreç, tarihin belli noktalarında köklenmiştir. Modernite’nin taşıyıcısı olarak nitelendirilen aydın konusu incelenirken bu köklere inmek faydalı olacaktır.

anlayabileceği ama herkes olmadan anlayanların yetersiz bulacağı türden bir tanımlama yapmaktadır: “Kültürlü, okumuş, görgülü, ileri ve açık düşünceli, münevver.” Bana göre iki cami arasında kalmış beynamaz gibi bir kavramla karşı karşıya olduğumuzu unutmadan tanımlama yapmak, çok daha doğru olacaktır. Osmanlı’nın alaturka havası içinde ‘münevver’ olarak karşımıza çıkan kavram, ‘Uzay Çağı’na erişmemizin verdiği sınırsız bir hızla şekil değiştirip “entelektüel” adını almaktadır. Hem de arada bir nüans var mıdır yok mudur kaygısı taşımaksızın…

Burada Modernite’nin Türkiye yansımasındaki aydın olgusuna çuvaldız batırılırken özelde Ülkücü ve Türk Milliyetçisi aydınların varlığı sorunu iğnelenecektir. Kimdir Bu Aydınlar? Aydınlar beğendikçe alkışladıkça beğenir.

alkışlar;

Asıl soru ‘Aydın nedir?’ mi olmalı yoksa ‘Aydın kimdir?’ mi? Aydına, ‘aydınlanmış insan’ deyip tanımı geçiştiremeyiz. Çünkü tam bu noktada ‘Aydınlanmak nedir?’ sorusu ile karşı karşıya kalabiliriz.

halk

Cenap Şahabettin

Güvenilir bir kaynağın kalmadığı, daha doğrusu insanların güvenebileceği bir bilginin kalmadığı günümüzde, vazgeçilmez bir tanımlama yöntemi olan TDK sözlüğü “Aydın” için herkesin

Kavramı tanımlamak o kadar da kolay değil hakikaten. Zira vakıa yalnızca tek bir kelimeden ibaret değil; kelimenin temsil ettiği şahıs, zümre de bizim için önemlidir. 2


GENCAY Bu perspektiften baktığımızda kelimelerin yalnızca sözlük anlamları bizler için yeterli olmamakta… Hocaoğlu bu durumun açıklamasını şöyle yapmaktadır:” (…) ‘bu kelimenin delâlet ettiği gerçek anlamı nedir’ sorusuna cevap vermeye çalıştığımız zaman, o şeyin kelime (lûgat) anlamına uymadığı veya ona tam benzemediği hemen görülmektedir ki bu da dil felsefesindeki en belli başlı problemlerden olan, kelime ile o kelimenin temsil ettiği müşahhas gerçeklik arasındaki uygunluk probleminden neş'et eden bir 'belirsizlik' (vagueness)[**] olup, müşahhas hakîkat ile isim - yâni aydın kelimesi ile aydın kişi - arasında bire-bir bir mütekabiliyet bulunmamak demektir ve nihâî netîcede, "aydın" kelimesi salt bir kelime olarak ne kadar kolay anlaşılır, hattâ 'açık-seçik' (bedihî, evident) görünür olsa dahi, yine de sâdece buradan yola çıkarak ve sâdece bununla iktifâ ederek, 'gerçek aydın'ın ne idiğinin, ne menem bir "şey" olduğunun anlaşılamadığını farkedebiliriz.”

aydının niteliklerine, olumlu ve olumsuz yönlerine de değinilebilir. Aydınlanma Çağı da denilen 18. yy. “aydın”ların ortaya çıkış asrı olarak nitenebilir; tabi anlamsal olarak… Yoksa 18. y.y. öncesinde de -ismi farklı olsa daaydın niteliği olan kişi yahut zümrelerden rahatlıkla bahsedebiliriz. Malum, Avrupa’nın karanlıklar içinde kaldığı dönemlerden sıyrılıp aydınlığa ulaştığı devir… Bu bağlamda aydın için aydınlık ve ışığa hasret kaldıklarından olsa gerekdönemlerinin önde gelen düşünürlerine verilen ismin adı da denilebilir. Genel bir anlamda çağın en doğru ve en güvenilir bilgileriyle donatılmış kimse…

Cemil Meriç “Aydın olmak için önce insan olmak lâzım. İnsan mukaddesi olandır. İnsan hırlaşmaz, konuşur; maruz kalmaz, seçer. Aydın kendi kafasıyla düşünen, kendi gönlüyle hisseden kişi. Aydını yapan; 'uyanık bir şuur, tetikte bir dikkat ve hakikatin bütününü kucaklamaya çalışan bir tecessüstür.’” Der. Buradan hareketle diyebiliriz ki ‘aydın’, başkası tarafından aydınlatılmamış bilakis, kendisi çevresini aydınlatandır; aydınlığın kendisi olandır.

Buradan da anladığımız üzere, “Aydın kimdir?” sorusunun cevabını aramakla işe koyulmak çok daha doğru bir başlangıç olacaktır. Hatta cevap arayışını genişletilip 3


GENCAY Gelelim aydının niteliklerine…

Durmuş Bey’e kulak vermeden yola devam etmek haksızlık olacaktır:” Tam bir baş belâsı, hâsılı; ama O'na yakışan da budur. Aydın kuzu gibi olamaz; kurt gibi olmalıdır, sonsuz bir iç hürriyet ile işbâ hâlinde bir yalnız kurt…”

Birincisi, aydın tek başınadır, yalnızdır. Bu, hayattan kendini soyutlamış olma hâlinden ziyade hayatla iç içeyken bile yalnız olmaktır. Romantik bir ifadeyle kalabalıklar içinde yalnız; yalnızken mahşeri kalabalıktadır. Kendi iç dünyası, birikimi, fikri zenginliği onun için paha biçilmez bir hazinedir. Başkasına ihtiyaç duyması gereksizdir. Çünkü zaten o, kendi ihtiyaçlarını karşılayabilecek bilişsel seviyededir. Astrolojik olarak bir betimleme yapmak gerekirse; okumuş ve bilmişlerin “Aslan Burcu”na ‘aydın’ denilebilir.

Başka bir özelliği belki de en önemlisi özgür olması, özgür düşünmesidir. Bir konu hakkında fikir üretirken ya da bir sorun için çözüm sunarken hiçbir grup, parti vs. etkisi altında kalmamalıdır. Hatta belki de onları aydının kendisi etkilemelidir. Tabi ki bu, aydının bir ideolojisi olmaz anlamına gelmemektedir. Elbette ki kendi düşüncelerinin uygun olduğu bir yön vardır. Bizim burada kastettiğimiz özgürlük, bir partiden bağımsızlıktır. Aydın benimsediği bir partiye oy verebilir fakat partizan olamaz. Aksi halde aydın olmaz.

Bir diğeri ise her aydını diğer aydınlardan ayıran keskin yanların olmasıdır. Cemiyet içerisinde aynı, hatta bir bütün gibi görünseler bile katî surette bir bağımlılık, tabir-i caizse bir cemaatleşme söz konusu değildir. Zira bir aydın için diğerleri, aydın değil, olsa olsa -en iyi tabirle- birer aydıncıktır yani, her şeyin ve herkesin merkezinde kendinin olduğunu savunacak kadar enâniyet hâlindedir. Bu, başkaları için ukâlâlık olarak algılansa da esasında bir özgüven yansımasıdır. Tam da burada

Sosyolog İkbâl Vurucu, aydın için en önemli olan şeyin birey, yetiştiği kültür ve aldığı eğitim olduğunu savunur. “İdeolojiler makro şeylerdir. Ona göre de büyük anlatılar değişime uğrayabilir. 4


GENCAY İnsanların milliyetçiliğindeki farklılıklar gibi. İnsan partiye oy verir ama partiye bağımlı olamaz. Partiye bağımlı olan insan aydın olamaz, entelektüel bir iddiası olamaz.” Der ve şöyle bir örnekle bu tezi destekler: “Mesela bir ülkede aynı anda birden fazla liberal parti olabilir oysa liberalizm objektif değişmez tek bir hakikati göstermiş olsaydı tek bir parti olurdu veya bugün liberalizm sağından soluna, Kürtçüsünden İslamcısına herkesin “ben de liberalim” diye çıktığı bir düşünce olmazdı.” Özetle aydın niceliksel olarak incelendiğinde yaşadığı dönemin tüm sırlarına vakıf olup onlarla yüzleşme hatta belki de işi biraz daha ileriye götürüp çözüm yolları üretmeye çaba gösterirken; isteğine yani, o tartışılmaz bencilliğine kalmış bir şekilde etrafındaki karanlıkları da aydınlatma yetisini kendisinde bulabilir. Fakat bir aydının ‘aydın’ olabilmesi için bu kadarı yeterli değildir; tüm bu üstün hâller onun omuzlarına müthiş bir sorumluluk yüklemektedir.

Tam zıddı bir ismi Karl Marx’ı düşünelim. O da aydınları tarihin ilerlemesinde bir öncü kuvvet olarak görür fakat bir taraftan da yalnızca ‘tek devrimci sınıf’ olarak gördüğü Proleterya’nın iktidarını sağlama noktasında görevli olarak görerek onları önemsizleştirir yani, ‘sömürüyü reddeden zihniyet’ aydının, hem de kendi aydınının zihni zenginliğini sömürmektedir; keza yine ‘sınıfı reddeden zihniyet’, kendi tabirleriyle diğer sınıflardan ayırarak onlara bir ‘sınıf’ muamelesi yapar. Bu noktada Hocaoğlu’nun “Aydınlar bir “sınıf” mı?” sorgulamasını incelersek ‘Hayır!’ cevabıyla karşılaşırız. Hocaoğlu, aydınları ancak bir zümre olarak görebileceğimizi belirtir; hem de kendi tabiriyle “en heterojen zümre; kolay kolay birlik olamazlar– hele şahsî menfaat birliği, asla!” Onun için aydınlar, ilim adamlarından daha önemlidir ancak onlardan daha az meşhurdurlar ayrıca yazık ki çok kolaylıkla yakalanabildikleri iki de hastalıkları vardır: “İhânet” ve “yabancılaşma”.

Atsız’daki aydın algısı da böyledir. Hatta Atsız, münevvere bu müthiş yetileriyle gurur duymayı bırakıp ellerinde olan kuvvetin farkına varması gerektiğini de ziyadesiyle vurgulamıştır. Ona göre aydın, bir ülkenin kurtuluşunda yahut kuruluşunda kilit durumundadır. Öyle ki milletlerin kaderleri, yükselişleri yahut çöküşleri aydınların birikimlerinin zenginliğine olduğu kadar üstlendikleri misyonu ne denli eylemleştirebildikleri kabiliyetlerine de bağlıdır.

5


GENCAY Aydının moderniteyi üreten zihin olduğu kabulüyle yapılması gereken bir diğer kabul de onun, modernitenin taşıyıcısı olduğu gerçeğidir. Biz, burada Türkiye’deki aydın profilinden bahsetmemizin yanında bu aydının Osmanlı geleneğinin de taşıyıcısı olması sebebiyle bir takım çelişkiler yaşadığından da söz edeceğiz.

Milletlerin var olma çabasında bu denli büyük role sahip olan aydının takındığı yalnızlık ve ‘benci’ tavrının sınır tanımaz bir hâl alması durumunda, aydında meydana gelebilecek bir ruhî bozukluk vuku bulmaktadır ki biz buna ‘sosyolojik yabancılaşma’ diyoruz. Sosyolojik yabancılaşmada kendi ışığı ile çevresini de aydınlatması, üstlendiği misyonla milletinin güdüleyici kuvveti olması gereken aydın, yaşadığı -en iyi tabirlebuhran hasebiyle milletine ve hatta bana göre kendisine tamamen yabancılaşmaktadır. Bu yabancılık, önü alınmaz bir hale gelip, tüm bağımlılıkları yok sayıp, her şeyden ve herkesten sıyrılıp adeta bir ilah haline getirmiştir kendini ki bunun literatürde olması gereken tek bir terimi vardır; o da vahşet hâli… O vahşet hâli ki insanı her şeye karşı düşman etmektedir. İşte biz de bu vahşileşme halinin Türkiye’deki yansımalarını inceleyeceğiz.

Türkiye’de modernleşme hareketleri arasında gösterilebilecek koşullar; ekonomik, sosyolojik, siyasî, kültürel ve hatta teknolojik olarak sıralanabilir. Dolayısıyla Türkiye’de aydın, kendisini bu koşullar altında niteliklendirmiştir. Fakat bu durum aydınlar arasında kesinlikle homojen bir yapı geliştirmemiştir. Son birkaç asır içinde çeşitli aydın tipleri görüyor olmamız bunun üstü kapalı kanıtlarındandır. Yazık ki Türkiye’de modernleşme için doğal bir gelişimden bahsedemeyiz. Bu da ‘tavuk mu yumurtadan çıktı yoksa yumurta mı tavuktan?’ paradoksu gibi ‘aydın mı moderniteyi şekillendirdi yoksa modernite mi aydını?’ şeklinde yeni bir paradoks kazandırmıştır, literatüre… Tanzimat, Islahat, Meşrutiyet yahut Cumhuriyet bizlere yalnızca elitist bir bürokrat grubunu hatırlatmalıdır. Yoksa kesin bir aydın tanımlamasını bu örneklerin içine koyamayız, maalesef…

Türkiye’nin Karanlık Aydınları Türk aydını yangından kaçar gibi

Ele alacağımız kesim elbette ki cumhuriyet dönemi olacaktır. Cumhuriyet dönemi aydınlarının yaşadığı en aldatıcı duygu, bir imparatorluk mirasının sahibi olmalarının verdiği rahatlıktır. Bernard Lewis buna “emperyal gurur” nitelemesini yapmaktadır. O, Türkiye’nin Avrupa içinde

uzaklaşıyor memleketten. Hayır! Kirlettiği bir odadan kaçar gibi. Cemil Meriç

6


GENCAY geri kalmışlığının sebebi olarak bunu göstermektedir. O rahatlık ki hiçbir propaganda tekniğine ihtiyaç duymaz, kendi ‘davalarını’ başkalarına anlatma ihtiyacı hissetmeden tabir-i caizse ‘sarsılmaz bir kibirle’ oturup beklemeyi tercih eder. Dolayısıyla bu tavrı, cumhuriyet aydınına, zengin bir evin şımarık çocuğu yakıştırması yapılmasını kaçınılmaz kılmıştır. Zira bu kadar büyük bir kültür mirasının bu denli küçük çapta taşıyıcısı olmak yalnızca, emeksiz ekmek sahibi olan kimselerin düşebileceği bir durumdur. Mehmet Âkif'in Bülbül Şiiri’nde dediği gibi:

O kudretler, o satvetler harâb olsun, türâb olsun! Çökük bir kubbe YILDIRIM Hân'ın; Şenâatlerle ORHAN'ın!

hânmansız

serseriyim

çiğnensin

ma'bedinden

muazzam

Kabri

Ne heybettir ki: vahdet-gâhı dînin devrilip, taş taş, Sürünsün şimdi milyonlarca me'vâsız kalan dindaş! Yıkılmış hânmânlar kıvransın;

“Tesellîden nasîbim yok, hazân ağlar bahârımda; Bugün bir diyârımda!

kalsın

yerde

işkenceyle

Serilmiş gövdeler, binlerce, yüz binlerce doğransın!

öz

Dolaşsın, sonra, İslâm'ın harem-gâhında nâ-mahrem...

Ne husrandır ki: Şark'ın ben vefâsız, kansız evlâdı,

Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem!”

Serâpâ Garba çiğnettim de çıktım hâk-i ecdâdı! Hayâlimden geçerken şimdi, fikrim herc ü merc oldu, SALÂHADDÎN-İ EYYÛBÎ'lerin, FATİH'lerin yurdu. Ne zillettir ki: nâkûs inlesin beyninde OSMAN'ın; Ezan sussun, Mevlâ'nın!

fezâlardan

silinsin

yâdı

Türkiye’de aydının tarihinden aldığı tek feyz, devletin bir çalışanı gibi davranmasıdır. Dün de devlet ürünü aydınlarımız vardı bugün de… Osmanlı zamanında devlet tarafından ne kadar

Ne hicrandır ki: en şevketli bir mâzi serâp olsun;

7


GENCAY cepleri şişirilirse ağızları o kadar ‘devletlû’ aydınlar türetilmiştir. 1789 İhtilâli’nin de etkisiyle aydın, “devlet için mi millet yoksa millet için mi devlet?” sorusunu kendine sormaya başlasa da bu sesler maalesef ki cılız kalmıştır ve hâlâ da aynı sıkıntı yaşanmaktadır.

diğer örnek ise Tanpınar’dan… Tanpınar: “Hayat şüphesiz bütün cemiyetindir. Fakat mesuliyetleri yalnız münevverlerindir. Yükünü kaderin ve tesadüfün ayırdığı paya göre hep beraber taşırız. Fakat tarih karşısında hesabını münevver verir.” Derken aydının omuzlarındaki ağır yüke parmak basar.

Cumhuriyet’in çok partili sisteme geçişi ile birlikte siyasetin acı bir yüzü ortaya çıkmış ve ‘bu yolda her şey mübahtır’ düsturu(!) ile devlet, aydınlara sözde bir takım özel yetkiler vermiştir. Bu da kendileri yalnızca birer insan olan ve nefs sahibi oldukları gerçeğinin de bir tezahürü olarak aydınların bir takım imtiyazlar istemelerine sebebiyet vermiştir. “Devlet sanatçısı”, “Devlet tiyatrocusu”, “Devlet akademisyeni” gibi konum arayışlarına girmişlerdir yani, en başta bahsettiğimiz aydın niteliklerinden olan özgür oluş ve özgür düşünüş, kendi istekleri doğrultusunda bir nevi prangaya vurulmuştur.

Cumhuriyet dönemi aydınına baktığımızda gördüğümüz ise esasen devlet otoritesinin yöntemlerini sorgulaması gerekirken olmaması gereken bir şekilde halkla kavgaya tutuşmaya başladığıdır. Sonucunda da pek çok aydın için devlet, kendilerini izole edebilecekleri bir ‘Esirgeme Kurumu’ vazifesi görmeye başlamıştır. Yalnız ‘globalleşen’ dünya ile birlikte aydın da küreselleşmiş hatta bir yerinde oluşan çatlak dolayısıyla içini boşaltmaya başlamış ve giderek sadece bir çember haline gelmiştir. Bir ceviz kabuğunu dahi dolduramayacak kadar ikbâller, şöhret ve maddi doygunluk için kendilerini belli parti, cemaat, örgüt ve/veya diasporalara pazarlamışlardır. Hâsılı, zaten çember haline gelen aydın, bu kez de çapını kaybederek çemberin bir yayı olma haline kadar gerilemiştir.

Aydın kavramı, başta da belirttiğimiz gibi çok genel bir anlam içermesi sebebiyle kavrama bir takım sorumluluklar yüklenerek içeriği zenginleştirilmiştir. Örneğin; Türkiye’de bir grubun fenomeni iken diğer bir grubun ‘düşmanı’ olan Aziz Nesin, aydının bir kıstası olarak “toplumun vicdanı” olmaları gerektiğini savunur. Bir

Yeniçeri, bütün bu görüşleri çok özet bir cümle ile noktalamıştır: “Türkiye’deki aydının ‘iktidar postu ile idealsizlik’ 8


GENCAY arasında var olan ilişkisi, bugün birçok aydın tavrını açıklayacak nitelikte olduğunun altını çizmek gerekir.”

halkını adeta üzerinde araştırmalar yapabileceği birer denek olarak görmektedir. Esasen bu, yeni bir sıkıntı değildir; Osmanlı’da batılılaşma hareketlerinin başladığı II. Mahmut Dönemi’nden beri bu durum böyle süregelmiştir. Türkiye’de -özellikle de adına ‘seçkinci aydın’ dediğimiz- bir grup aydın, tamamıyla faydacı bir tavırla kendi halkını benimseyememiş, ondan uzaklaşmış ve hatta düşman olmuştur. Onlar için halk yalnızca zincirlerini gevşetmeye başladıkları anda propaganda yoluyla yeniden beyinleri uyuşturulacak bir grup klandır. Bir anlamda “halk için halkı değiştirmek!” İşte Türkiye’de –klasik tabirle- jakoben aydının tanımlaması böyledir.

Aydının yaşadığı çelişkilerden bahsederken bütüncül kavramadaki sıkıntılarına değinmemek olmaz. Aydın, özellikle de Türkiye’deki aydın, bir anda tarihini reddetme gibi bir zihinsel karmaşaya rahatlıkla düşebilmektedir. Örneğin; cumhuriyetin ilanıyla birlikte Türk tarihini İslamiyet’in kabulüyle başlatma yanılgısı… Yazık ki din ile rejim arasındaki farkın idrakine varamamış ‘aydınlar’ tarafından aydınlatılmaya çalışılmaktayız. Yakup Kadri, ‘Kiralık Konak’ isimli kitabında da bu çelişkiyi yansıtmaktadır. Aynı şekilde Tanpınar da ‘Huzur’unda bu kargaşalığa değinmiştir ve “Bugün bir insan Türkiye her şey olabilir, diyebilir. Hâlbuki Türkiye yalnız bir şey olmalıdır; o da Türkiye. Bu, ancak kendi şartları içinde yürümesiyle kabildir.” Diyerek Türk aydınının nasıl düşünmesi gerektiğinin çerçevesini çizmek zorunluluğu duymuştur.

Aydın ile halk arasında elbette ki bir takım farklılıklar vardır ve olmalıdır. Yalnız günümüz Türkiye’sinde bu ayrılaşma beraberinde yabancılaşmayı da getirmektedir. Önceleri milleti, yaşam tarzı, düşünce şekli hatta inanışıyla sorgulayan aydın, işin boyutunu, kibrini biraz daha arttırarak kültürel değerler ve üretimlerine karşı ilgisizliğe kadar getirebiliyor. Cumhuriyet’in kurucusu, ulu

Bir diğer sorun ise halkla olan kargaşa ve dahi halktan kopukluk. Türkiye’deki aydın, 9


GENCAY önder Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK bu durumu Konyalı gençler ile yaptığı bir konuşmada şöyle dillendiriyor: “ Aydınlarımız içinde çok iyi düşünenler vardır. Fakat genellikle şu hatamız vardır ki inceleme ve araştırmalarımıza zemin olarak çok kere kendi memleketimizi, kendi tarihimizi, kendi ananelerimizi, kendi hususiyetlerimizi ve kendi ihtiyaçlarımızı almalıyız. Aydınlarımız, belki bütün cihanı, bütün diğer milletleri tanır ama kendimizi bilmez.”

ekonomik bir kavram olduğunu hazmedememiş bir aydın, elbette yukarıda saydığımız nitelikleri haiz olamayacaktır. Kendini devletin, cemaatlerin ya da çeşitli dış destekli örgütlenmelerin kucaklarına bırakacaklardır. Fakat bu durumda biz, bu kişilere ‘aydın’ diyemeyiz. Zira aydın, zihninin kontrolünü eline alıp, onu geliştiren kişidir. Nefsiyle değil; vicdanıyla hareket eden kişidir. Ülkücüler Aydınsa Türk Milliyetçileri Kimdir?

İrdelenmesi gereken diğer bir çelişki de modernleşmek ve modernleştirmek isteyen aydının bu konuyu yalnızca yüzeysel olarak ele almasıdır yani, ‘şekil mi fikir mi?’ seçimi içinden kolay olanı, şekli seçmesidir. Takılan fular ya da fötr, bırakılan sakal yahut bıyık şekli vs. tüm bunlar aydının toplumdan dışlanmasına, dolayısıyla aydının topluma düşman olmasına sebebiyet vermektedir.

“Çok düşünen kişi parti üyesi olmaya uygun değildir; kısa zamanda kendisinin partiden üstün ve ötede olduğunu düşünür." Friedrich Nietzsche

Evvelâ açıklığa kavuşturulması gereken mesele “ülkücü aydın” tamlamasının kullanım şeklidir. Bu tamlama iki açıdan ele alınsın. Birincisi ‘ülkücü’ kavramının tanımından yola çıkarak… TDK’nın tanımlamasıyla ‘ülkü’, varılması gereken hedef, ideal ise ‘ülkücü’ de bu hedefe ulaşmak için çalışan kişi, idealist demektir. Peki, burada ülkücüyü aydın yapan şey nedir? Aydın, zaten ideali olan kişi manasına gelmektedir. Bu durumda “aydın olan kişi ülkücüdür; ülkücü olan kişi aydındır” çift yönlü önermesinde bulunabiliriz. Dolayısıyla ‘ülkücü aydın’ demek hem yazım bakımından bir anlatım bozukluğuna yol açmakta hem de anlamsal açıdan…

Toplumun değer yargılarını benimsememiş, kendi kültürünü içselleştirememiş ve modernitenin sosyo-

10


GENCAY

TÜRK DÜNYASI KURULTAYI Abdullah Nuri SOMUNCUOĞLU -14 Eylül 2013 Türk Dünyası Kurultayında yapılan konuşma metni-

mücadelesi geliyor, aklıma Azerbaycan Türklüğünün Atatürk’ü Rahmetli Ebulfez Elçibey geliyor, aklıma bütün ömrünü Türk dünyasına adamış rahmetli Turan Yazgan hocam geliyor, aklıma dağ taş demeden dünyayı adımlayan, Türk’ün tamgalarının babası, yakın zamanda uçmağa varmış Servet Ağabey geliyor ve aklıma 80 öncesinde ülkemizi ve milletimizi bölünmekten kurtaran kahraman ülkü devleri geliyor ve isimlerini saymakla bitiremeyeceğimiz nicesi…

Kıymetli büyüklerim, değerli dava adamları, büyük ülkü devleri ve geleceğimizin teminatı genç arkadaşlarımız, hepinize yürekten bir merhaba diyerek sözlerime başlamak istiyorum. Bu etkinliklerin, birlikteliklerin oldukça önemli olduğunu düşünüyor ve hayırlara vesile olmasını yüce Allah’tan diliyorum. Konuşmamın başında onu ilk okuduğum günden beri aklımdan hiç çıkmayan, hepimizin ezbere bildiği rahmetli Atsız hocamın o harika dizelerini seslendirmek istiyorum sizlere…

Evet, tarihimiz devlerle dolu. Onlar birer ülkü devleri. Davaları için Allah’ın kendilerine bahşettiği en önemli şeyi yani ömürlerini vakfettiler. Çoğunun şahsi bir hayatı olmadı. Onlar birer bünye olmuşlardı. İçlerinde milyonlarca neferin yüreğini barındıran bir bünye.

Bugün yollanıyorken bir gurbete yeniden Belki bir kişi bile gelmeyecektir bize Bir kemiğin ardından saatlerce yol giden İtler bile gülecek kimsesizliğimize

Burada şu sözü zikretmeden geçemeyeceğim. Bu söz ülkemizin başındaki sıkıntılar yüzünden kalbi daralan kişiler için bir ilaç niteliğindedir. Malta sürgünlerinde iken rahmetli Ziya Gökalp bir mektubunda mealen şöyle diyor: “Milletler, içerisinde lider kadrolar taşır. Millet zor duruma düştüğünde bu kadrolar ortaya çıkar ve memleketi düştüğü durumdan kurtarır.”

İlk okuduğumda beni kendine hayran bırakan bu yüksek ifade gücü, sonrasında ise bir inanmış ülkü devinin işaret ettiği, verdiği mücadelesine karşı o hiçbir karşılık beklememe hali… Gerçekten farkına varan herkesi etkileyen bu dizelerin bende büyük bir iz bıraktığını sizlere söylemek istiyorum. İnanmışlık işte böyle bir şey diyorum. Her okuduğumda farklı bir dava adamı geliyor aklıma. Aklıma Peygamber efendimizin hakikate çağrı mücadelesi geliyor, aklıma Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bağımsızlık

Evet. Herhalde bu kadrolar dünyada en çok hangi millette bulunur diye bir soru sorulsa şüphesiz tarih buna Türk milleti şeklinde cevap verecektir. 11


GENCAY Bu girizgâhtan sonra bugünkü faaliyetimizin konusu olan Türk Dünyası hakkında faydalı olacağını düşündüğüm, genellikle de üzerinde pek durulmadığını gördüğüm iki husustan bahsetmek istiyorum.

bağlanabilir ama ortada olan durum maalesef budur. Basit mantık ile buna bir çözüm üretmek gerekirse, ki çözümler genellikle basit ve açık olur, bunun yolu evvela Türk Milliyetçilerinin dışındaki insanların Türk Dünyasından haberdar olmasını sağlamaktır. Bu söylediğim söze nasıl yani haberleri yok mu diyenler olabilir. Ben çeşitli zamanlarda, çeşitli fikirlere sahip kişilerle arkadaşlık kurdum. Hepsi ile de mutlaka lafı bir şekilde getirip vatan, millet, memleket meseleleri üzerine sohbet ettim. Ve hep şunu gördüm. Eğer bir kişi Türk milliyetçisi değilse ne memleket meselelerinden bütünü ile haberi var ne de Türk dünyasının varlığından. En çok da İran’da 35 milyon Türk yaşıyor dediğimde gördüğüm şaşırmış yüzler beni hep fazlasıyla üzmüştür.

Ben Allah’ın bir lütfu olarak nitelendirdiğim, büyük oranda sizlerin de aynı olduğu bir şekilde yani Türk Milliyetçisi bir aile içerisinde yetiştim. Hepimiz yaşadık biliyoruz. Bizlerin hayatındaki neredeyse bütün sohbetler vatan millet memleket meseleleri üzerine olur. Bu sayede tıpkı Ahi Evran usulündeki gibi bir usta çırak ilişkisi ile büyüklerimizden vatan, millet ve memleket meselelerini tekrar tekrar dinleyerek öğrendik, öğreniyoruz. Her dinlediğimizde içimizdeki hassasiyet biraz daha derinleşiyor. Gittiğimiz her etkinlikte, katıldığımız her faaliyette yüreğimizdeki vatan, millet, memleket aşkı biraz daha artıyor.

Değerli dinleyiciler, bilinmemek, yok olmaktır. Rahmetli bir büyüğüm şöyle bir söz ederdi. “İnsan asıl unutulunca yani onu tanıyan artık kalmadığında ölür.” Evet, maalesef ülkemizde yaşayan insanların önemli bir kısmının ne Irak’taki ne İran’daki, ne Doğu Türkistan’daki ne de Türk Cumhuriyetlerindeki Türklerden haberi var. Yani onlar için bu saydığım ülkelerde yaşayan öz kardeşleri yok hükmündeler. Çünkü varlıklarından habersizler. Rahmetli Ebulfez Elçibey’in yol arkadaşı, Azerbaycan’da canı pahasına mücadele etmiş kıymetli hocamız Prof. Dr. Hanım Halilova’nın her zaman söylediği ve beni etkileyen bir sözü vardır. Der ki, “biz zulüm altında iken tek bir şey düşünüyorduk, biz burada ölüyoruz ama Türkiye’mizin bundan haberi var mı?” İşte benim anlatmaya çalıştığım meseleyi bir cümle ile anlatan bir ifadedir bu.

Ancak az önce belirttiğim gibi bence bu Yüce Allah’ın bizlere bir lütfudur. Yani herkese nasip olmuyor. Şimdi burada asıl temas etmek istediğim mesele ortaya çıkıyor. Türkiye’nin, Türk Milleti’nin, Türk Dünyası’nın davasını gütmek, dertleri ile dertlenmek, meseleleri ile ilgilenmek sadece Türk Milliyetçilerinin yapması gereken bir şey mi olmalıdır? Benim buna verdiğim cevap tabi ki hayır olacaktır. Nedenlerine gelince, birincisi, Türk Milliyetçisi olmamış, olamamış Türklerin bu bilgileri bilmeye bence hem hakkı hem de ihtiyacı vardır. İkincisi ise, mevcut Türk Milliyetçilerinin gücü henüz Türk Dünyasında etkin bir birliktelik kurmaya yetmemiştir. Bunun sebebi birçok nedene 12


GENCAY Özetleyecek olursak, ilk olarak bence bütün Türklerin Türkiye dışındaki Türklerden haberdar olmasını sağlamak gereklidir. Çok sevdiğim bir söz var, “ne aradığını bilmeyen bulduğunu da anlayamaz” diye. Harika bir mesaj veriyor bize. İnsanlarımıza aramaları gereken şeyi söylemek zorundayız. Bu, bilenler olarak bizim üstümüzde bir vebaldir. Nasıl yapılacağı kısmına fazla vaktinizi almamak için burada temas etmeyeceğim ancak sonrasında imkân olursa sohbetlerimizde bunlara değinebiliriz.

Milleti bu çalışmaların takipçisi olacaktır. Bu takipçilik, çalışmaların devam edebilmesi için bence oldukça önemli bir itici kuvvet olacaktır. Sözlerime burada son verirken öncelikle bu faaliyeti düzenleyen herkese teşekkür ediyorum. Bu gibi etkinliklerin dosta güven ve enerji vereceğine hiçbir şüphem yoktur. İnanıyorum ki, bir gün muhakkak Türk Birliğini kuracağız. Ve bu gün çok uzakta değildir. Gazi Paşa’nın en çok sevdiğim şu sözünü de burada hatırlatmak istiyorum. Her okuduğumda beni heyecanlandıran ve kendime olan güvenimi tazeleyen şu sözünü: “Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.”

Yapılmasını gerekli gördüğüm ikinci şey ise hedefimize ulaşmak için bilimsel bir yöntem kullanmamız gerektiğidir. Bilimsel yöntem ile neyi kastediyorum? Özet olarak anlatayım: Öncelikle yapılması düşünülen projeler gerçekleştirilebilir aşamalara bölünmeli ve ilgili konunun uzmanlarından oluşan gönüllü çalışma grupları kurulmalıdır. Bu çalışma gruplarının da hedefleri ve zaman çizelgeleri belirlendikten sonra bu bilgiler herkesin görebilmesi ve takipçisi olabilmesi için kurulan internet sitesine yüklenmelidir.

Son söz olarak kıymetli Ümit Özdağ hocamla özdeşleşmiş olan, her dinlediğimde bana enerji veren şu mısraları sizlere seslendirmek istiyorum. Bir gece, tan atarken Yüce Tanrı Dağı'ndan, Kürşad'ın gür sesi duyulacak. Atlar, Vey Irmağı'nda sulansın!

Ve tabii ki her çalışma konusu için öncelikle yapılacak literatür çalışması, hem bu zamana kadar nelerin yapıldığının öğrenilmesini sağlayacak hem de halihazırda geçilmiş olan yolların üzerinden tekrar geçmeyi önleyecektir.

Güneş, doğduğu yerde karşılansın! Emri tekrar edecek, gök, toprak, deniz! Bozkurtlar uluyacak bütün Turan'dan! Biz de sizdeniz!

Bu söylediğim ve esasında proje yönetimi olarak bilinen çalışma şeklinin işletilmesi halinde başta Türk Milliyetçileri olmak üzere anlatılabildiği takdirde bütün Türk

Biz de sizdeniz!

Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

13


GENCAY

DEĞERLİ KARDEŞİM! Ahmet Afşin KÜÇÜK Değerli Kardeşim!

Resmi Dairelerdeki Cinayeti,

Milletin içtimai yapısının bozularak Batılılaşma lehine sosyal bir değişmenin söz konusu olduğunu bilen; her geçen günün Türklük şuuru ve İslam ahlakından bir şeyler alıp götürdüğünü apaçık bir şekilde göre insanlar, elbette ‘Allah’a havale ediyorum.’, ‘Allah belalarını versin.’, ‘Allah ıslah etsin.’ Gibi safiane sözleri saf edip, diz büküp, göz süzerek yastık-minder mücahidi olamazlar.

Evlerimizdeki Kabahati,

Bu bir şuur işidir.

Milletteki Sefaleti,

Böyle durumlarda susmanın vebal olduğu ve bir gün mutlaka hesap günü defterlerinin açılacağı hepimizin malumudur.

Sokaktaki Rezaleti, Üniversitelerdeki İhaneti,

ve

Sınırlarımızdaki

Camilerdeki Riyayı Ve Ataleti,

İdarecilerdeki Beladeti(Ahmaklık) Mutlu Azınlıktaki Sefahati,

Bu Eylem Gözü Bağlı Basını, Ve Hepsini İçine Alan Anadolu’daki Vehameti Gören Gözlerimiz Yalan Mı Söylüyordu?

İnsanların Aklını Karıştıranları; Haramı Helal, Helali Haram Yapanları,

Ne Yapacaktık? Bırakınız Yapsınlar Diyen Ruh Fukaralarının Basitliğine Düşüp Günümüzü Gün Etme Yollarını Mı Arayacaktık?

Türkiye’mden Türk İsmini Silenleri; 28 yıldır Verdiğimiz Onca Şehidin Aziz Hatıralarını, 23 Nisan’ı, 19 Mayıs’ı, 30 Ağustos’u, 29 Ekim’i; Reyhanlı’da Ölenleri, Kandil’den İnenlere Çaldıranları;

14

Davul

Zurna


GENCAY Barzanili Görüşmeleri,

Ülkemiz başta Siyonistlerin, misyonerlerin ve emperyalist güçlerin bir kuklası olmuştur. Bırakın bu durumu gözler önüne sermeyi bunu düşünenlerin bile kendilerini içinde buldukları durum bir yandan trajikomik bir yandan insanın kanını dondurucu boyuttadır.

Akil Adamları; Halkına “Lan”, Diyenleri,

Milliyetçilere

Katil

Dinler Arası Diyalog Savsatalarını; ‘La İlahe İllallah’ Yeterlidir Diyenleri Unutmadık Demek İçindir. Kardeşim! Kaldırılması düşünülen ne T.C. ifadesidir ne de Resmî Bayramlardır. Ne ‘iki ayyaşın’ yaptığı anayasadır ne andımızdır ne Türk bayrağıdır ne de İstiklâl Marşı’dır.

Ülkemiz tepeden tırnağa -maalesef belirtmek lazım ki- benzeri görülmemiş şekilde müthiş bir oyunun içindedir ve emsalsiz bir sona doğru hayalperest ve gayritabiî bir mutlulukla koşar adım gitmektedir. Doğrular ve yanlışlar iç içe geçirilmiş ‘içi boşaltılmış ideolojiler’ insanlara dikte edilmiş, ‘hedefsiz ve ümitsiz’ genç nesil, benzeri görülmemiş bir acizleştirme operasyonuna tabii tutulmuştur; “müflis ve gölge insancıklar” zenginleştirilmiş, mevki ve makam sahibi yapılmıştır. ‘İdeali’ olmayan bir ‘güruh’, toplum mühendisleri tarafından bir takım sanal hedefler ve sanal terimler ile bitap ve biçare düşürülmüş; ancak ne halde olduklarının idrakinden çok uzakta olan bu güruh devamlı kamçılanmış ve daha müthiş akıl oyunları içerisinde bir labirentin içerisinde sevk ve idare edilmiştir.

Değişen, kamu mallarının, bankaların, medyanın ve meydanların sahipleridir. Ordunun, yargının ve kurumların üst makamları, kopya ile, rüşvet ile, torpil ile getirilen memurlardır. Asıl Oyun Milli Devlet’in Peyder Pey Başta Amerika Olmak Üzere Küresel Güçlere Teslimidir. Bugün sokaklarınızdaki her dükkânın adı yabancılaşıyorken, esnafın zihniyeti Yahudileşiyorken, ‘Mantık ithâl, fikir müflis’ iken, sanmayın ki dünyanın dört bir tarafına ‘TÜRKÇE’nin’ öğretildiğine… GÜYA TÜRK OKULLARI SİZİ KURTARIR. Bu Bir Birliktelik Talebidir!

15


GENCAY Eğitim sistemi, insanlarımızı görülmemiş(!) bir cahilliğe yöneltmiştir. Üniversite gençliği, fikir ve gayret yönünden ne yazık ki bitirilmiştir.

idi. Çok değil bu çağrıdan tam bir yıl sonra Türk Ocakları kurulmuş; peş peşe girilen Balkan Muharebeleri, I. Dünya Savaşı ve İstiklal Harbi çıkmıştır. Ülkeyi nüfus, besin ve savaş kuvveti açısından benzersiz bir zorluğa sokmasına rağmen fikir ve mücadele adamlarının gayretleri, yepyeni ve umutları taptaze bir devlet kuracak direnci bir halka bahşetmiştir. Elbette burada liderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün payı asla azımsanamaz; ancak pekâlâ büyük bir lideri doğuran “ortam ve fikriyattır”.

İktidar ve dahi muhalefet, yazılan senaryoları öyle bir şevkle oynama telaşesindeler ve oynadıkları bu rolleri o kadar sevdiler ki sufle ne olursa olsun perde hep aynı ihtişamla seyirciye kapanmaktadır.

Bugün her birimizin kulağında Fatih’in babasına ordunun başına geçmesi için söylediği söz malumdur. Şu an bizler bu çağrıyı sizlere yapıyoruz: “eğer ülkenin bekası için kontrol bizim elimizde ise sizlere emir ediyoruz buyurun bizlere kılavuz olun ve bizleri atacağımız adımlar için komuta edin; yok eğer bu komuta sizde ise görevinizin başına gelin ve bizlere ve ülkenin bekasına sahip çıkın.”

Ülkemizde sanat adileştirilmiş ve medyanın kuklası olmuştur. Ülke can damarlarından birini gönül rızası ile kesmiştir.

Nasıl ki iki bir’in ayrı ayrı olmaları toplamında onun iki olmasına, görev ve birlik bağı ile birleştikleri zaman yan yana olduklarında ona tam beş buçuk kat değer kazandırıyorsa; bugün ayrı ayrı olmamız ehven bir olmamız elzemdir.

Devletimiz etki-tepki denkleminde sandıklara gitmektedir; bizlerin derdi ne parti ve particilik ne de slogan ve kuru laftır. Bizler gönül adamları Ülkü erleriyiz.

Bizlere bir kıvılcım lazımdır ayrı ayrı olanların bir olmaları için ilk adım bunca yıllık atalete vurulan organize yumruk olmak lazımdır. Allah bizleri iman ve ülkümüzde daim etsin.

Bildiğiniz gibi bundan tam yüz yıl evvel çoğunluğun aklı-hayaline gelmeyen devleti ebed müddet Osmanlı çökme sinyalleri verirken 190 tıbbiyeli tarafından ülkenin her bir yanındaki satılmamış ve ülkesini seven yazar, düşünür ve fikir adamlarına birlik çağrısı yapılmıştır. O vakitler bu çağrı çoğunluğa göre yersiz ve şizofrence

Saygılarımla binlerce Serdengeçen gönül erinden biri…

16


GENCAY

ATSIZ BEY’İN ŞİİRLERİNDE ‘SAVAŞ’ MEFHUMU Abdullah KILAVUZ

“Arık Buka’ya ve Urungu’ya..” “Atandan kalmış olan kılıcı iyi bile, Onu bütün gücünle vuracaksın çağında. Savaş… Bunun tadını ey Türk sen bulamazsın, Ne sevgili yanında, ne baba ocağında…”

İbnülemin Mahmud Kemal İnan’ın, “… Atlıyı atından indirecek derecede şiddetli yazılar yazan” sözleriyle tanımladığı Atsız Bey, hiç şüphesiz, edebi ve fikri kimliğini oluşturan türlü meziyetlerinin hangisiyle ele alınırsa alınsın, Cumhuriyet tarihimizin en sıra dışı, belki de en ilgi çekici şahsiyetlerindendir.

Hüseyin Nihâl ATSIZ Giriş Yerine:

Bu yazıda ise, Atsız Bey’in -romancılığı kadar parlak olmasa bile- birçoğu zihinlere kazınmış olan şiirleri yazmaya muktedir şairliğinden ziyade; şiirlerinin geneline hâkim olan “savaş” mefhumunu, şiirlerinin tamamını incelemenin bu hacimde bir çalışmayla mümkün olmaması sebebiyle üç eser altında inceleyeceğiz.

Unutulan milli kahramanları tarihin tozlu sayfalarından çıkartarak, maneviyatı közlenmiş neslin milli duygularını yeniden alevlendiren bir romancı… Türk Edebiyatı Tarihi’ni yazabilecek yetkinlikte bir edebiyatçı, emsaline az rastlanır bir Tarihçi… Ömrünü dergi neşretmekle, kitap yazmakla harcamış bir muharrir ve tabutluklarda acuna meydan okumuş hakiki bir dava adamı: Hüseyin Nihâl ATSIZ.

1)Yakarış Şiiri Bildiğiniz gibi Atsız Bey’in bütün şiirleri Yolların Sonu adlı eserde toplanarak vefatından önce neşredilmeye başlanmış, 17


GENCAY günümüzde de hâlen yeni baskıları yapılarak okuyucuyla buluşmaya devam etmektedir. Kitabı elimize aldığımızda, esasında işimizin tahmin ettiğimizden daha kolay olacağını fark ediyoruz. Zira kapağı açar açmaz, kitabın ilk şiiri olan (1936 senesinde neşredilmiş) “Yakarış” adlı eser adeta savaş çığlıklarıyla karşılıyor bizi:

“Tasa mıdır yakarsa bir kurşun kalbimizi? Ne çıkar süngülerle delinse bağrımız? Bu kurşunlar, süngüler öldüremezler bizi Belki diner onlarla ezeli kalp ağrımız” Yakarış, V. Kıt’a O, sadece şiirleri ve yazılarıyla değil, yaşayışla da (sözlerin kuru bir laf kalabalığından ibaret olmadığını ispatlarcasına) hiçbir zaman dünyaya ve nimetlerine iltifat etmeden, inandığı yolda yaşamış ve dünyanın nimetlerinden mahrum yaşıyor olmak onu inandıklarından asla döndürememiştir. Şiirin ilerleyen mısralarında, Atsız Bey’in, gündelik hayat ve dünya arzularından uzak oluşuna şahitlik edecek mısralarla karşılaşıyoruz:

“Anlamayız hayatı felsefeyle, ilimle; Hayat çelik ellerle atılan zar olmalı. Rahat yatakta ölmek acep olmaz mı çile? Kanlı sınır boyları bize mezar olmalı.” Yakarış, I. Kıt’a Atsız Bey, savaşla özdeşleşen diğer epik çizgide eser vermiş şairlerden farklı olarak, şiirlerinde tarihin yapraklarına sıkışmış savaşları konu edinmekten ziyade, sürekli olarak yeni bir savaşın hasretini şiirleştirmiştir. Çanakkale’ye Yürüyüş adlı eserini okuyanlar, O’nun şu sözlerini hatırlayacak ve bu görüşüme hak verecektir: “Kınında çok duran kılıç paslanır... Türk kılıcı paslanmamalıdır. Zaten Türk tarihi bize en uzun barış devremizin ancak 23 yıl sürdüğünü gösteriyor. Lozan’dan beri 10 yıl geçti. Demek ki yeni savaşlar yaklaşıyor. Eğer tarih bir tekerrürse ve tarihin kanunları, kaideleri varsa biz en çok 13 yıla kadar yeni bir savaşa gireceğiz demektir”

“Gam mı ceylân gözlüler bize yâr olmasa? Yeter ki kılıçlarla süngüler yâr olmalı. Rahat yatakta ölmek sanki değil mi tasa? Savaş ve er meydanı bize mezar olmalı.” Yakarış, VIII. Kıt’a Sürekli olarak sınır boylarını, cenk meydanlarını, kanlı harp sabahlarına hasret çeken Atsız Bey’in, bu hasretin tezahürü olarak savaşın “çelik-çomak” misali oynandığı çağlara da zaman zaman özlem duyduğuna şahit oluyoruz:

Atsız Bey’in savaşa olan hasretinin yanında bir diğer dikkat çekici konu ise; yeni bir savaş kadar, kimi zaman şanlı ve kahramanlık dolu bir şehadete, kimi zaman ise kılıç veya “üç kuruşluk” bir kurşunla dökülecek kana hasret duyuşu ve ölümü yenmiş bir ruh haliyle şiirlerini kaleme almış olmasıdır:

“Bir gün olur, elbette eski beğler dirilir; Yine kılıç kuşanır tarihteki paşalar. Yine şanlar alınıp nice canlar verilir, Yiğit akınımızdan yine dünya şaşalar” Yakarış, IX. Kıt’a

18


GENCAY “Yine Batılıların üçünü Kosova’da Topraklara sereriz, bir değil, bir kaçını. Çekilince kılıçlar yeniden Haçova’da Paramparça ederiz Cermenliğin haçını”

2)Topal Asker Şiiri Atsız Bey’in, 1926 senesinde neşrettiği bu otuz beyitlik şiiri; meçhul bir savaşta gazi düşen askerimizin, bacağıyla dalga geçen genç bir kadına verdiği cevabın ‘hikayesi’nin şiire dökülmüş hâli olarak karşımıza çıkmaktadır:

Yakarış, XI. Kıt’a “Genç Fâtih’in ordusu yine tekbir alınca Söndürürüz kâfirin Meryem Ana mumunu Haritadan sileriz Tuna’ya at salınca Ulah’ını, Sırb’ını, Bulgar’ını, Rum’unu.”

“Ey saçları ‘alâgarson’ kesik hanım kız! Gülme öyle bana bakıp sen arsız arsız!

Yakarış, XII. Kıt’a

Bacağımla alay etme pek topal diye Bir sorsana o topallık nerden hediye?”

Şiirin son kıt’ası ise, Atsız Bey’in şiirlerinde hâkim olan fedakârlık, cesaret, kahramanlık, savaş ve ölüm mefhumlarının tamamının barındığı müstesna bir bölüm olarak göze çarpıyor:

Topal Asker, I. ve II. Beyit Bu iki beyitle başlayan şiir, ilerleyen bölümlerde Topal Asker’in genç kıza yönelttiği sorularla devam eder…

“Yarın Yavuz dirilip bize buyruk verince Kızgın kum çöllerini yeni baştan aşarız. Kanlarımız sebildir; akıtarak hepsini Belirsiz mezarlarda anılmadan yaşarız”

Gadamer’in “Sadece ara sıra değil, fakat daima, metnin anlamı yazarın niyetini aşar” sözü, tam da bu şiir için söylenmiştir. Zira kuru bir kafiye yumağından fazlasını anlamaya çalışarak baktığımız zaman şiirde gördüğümüz; Şiiri yazdığı zaman yirmi bir yaşında olan genç Atsız’ın, “Topal Asker” figürü altında özüne sadık, fakir ve fedakâr Anadolu insanıyla; ayağıyla dalga geçen kızın şahsında dönemin zengin, bohem ve vurdumduymaz neslini çarpıştırdığıdır. Devam eden mısralara göz atmak, bu düşüncemizin yazarın niyetini aşsa bile, savımızın bir varsayımdan fazlası olarak önümüzde durduğunu gösterecektir:

Yakarış, XV. Kıt’a 1936 senesinde kaleme alınan bu eser, Atsız Bey’in şiirlerindeki kahramanlık, savaş ve ölüm mefhumlarının her kıt’ada yeni baştan kenetlendiği bir şiir olarak dikkat çekmektedir. Yine 1933 senesinde kaleme aldığı Çanakkale’ye Yürüyüş adlı eserinden bir bölüm daha paylaşırsak eğer, sanırım Atsız Bey’in savaşa olan özlemini ve arzusunu çok daha iyi kavrayabiliriz: “…Çünkü biz artık insaniyet ve barış değil, milliyetçilik ve savaş istiyoruz. İnsaniyetperverlik köpekliktir… Hayır! Biz barışta değiliz. Biz savaşçıyız.”

“Yaylaları geçtik, karlı dağları aştık; Siz salonda dans ederken biz savaştık” Topal Asker, IV. Beyit 19


GENCAY

“Çünkü orda düşmanlarla boğuşurken biz Siz muhteşem salonlarda şarap içtiniz”

“Ey nankör kız, ey fahişe unutma şunu: Sizin için harbederken yedim kurşunu.

Topal Asker, IX. Beyit

Onun için topal kaldı böyle bacağım, Onun için tütmez oldu artık ocağım.

“Sen yabancı kucaklarda yaşarken her gün Yapıyorduk biz de kanla, barutla düğün

Topal Asker, XXI ve XXII. Beyit

Sen o sıcak odalarda cilveli, mahmur Dolaşırken… Biz de tipi, fırtına yağmur Kar altında kanlar döktük, canlar yıprattık; Aç yaşadık, susuz kaldık, taşlarda yattık

İlerleyen mısralarda, beklentimize ve varsayımlarımıza ters düşmeyecek şekilde Atsız Bey’in mısralarına buruk, ancak şerefli ve heybetli bir ölüm havası siner yeniden:

Sen açılmış bir bahardın, biz kara kıştık Bizden üstün ordularla böyle çarpıştık…”

“Nazlı nazlı yatıyorken sen yataklarda Sallanarak öldük biz bataklarda.

Topal Asker, XI, XII, XIII ve XIV. Beyit

Kalbur oldu süngülerle çelik bağrımız, Bu amansız boğuşmada öldü yarımız

Devamında, kullanılan harflerden seçilen kelimelere kadar top yekûn sertleşen şiir, soru sormaktan ziyade adeta iki nesil arasında hesaplaşmaya dönüşür:

Ya siz nasıl yaşadınız? Bizim kanımız Size şarap oldu sanki… Şehit canımız” Topal Asker, XXIII, XXIV ve XXV. Beyit

“Sana karşı haykıranı, mecbursun, dinle; Bugün hesap göreceğiz artık seninle:

3)Dâvetiye Şiiri

Ben cephede geberirken, geride vatan Aşk ile bin belâlı işe can atan

İtalya’nın meşhur faşist lideri Benito Musolini (namı diğer Duçe), 1934 senesinde yaptığı bir konuşmasında İtalyanların tarihi emellerinin Asya ve Afrika’da olduğunu söylemesi Türk-İtalyan ilişkisinin gerilmesine neden olur. İtalya’nın 1936 senesinde Türk sahillerine yakın adaları (Özellikle Leros Adası) tahkim etmesi ise gerilimi iyice tırmandırır.

Anam, babam, karım, kızım eziliyorken Dağlar kadar yükün altında… Gel cevap ver, sen Bana anlat, anlat bana siz ne yaptınız? Köpek gibi oynaştınız, fuhuşa taptınız!” Topal Asker, XVI, XVII, XVIII ve XIX. Beyit Ve Topal Asker, sözlerini şiddetlendirerek devam eder:

daha

Ömrünün hiçbir döneminde, milli mes’elelere duyarsız kal(a)mamış olan Atsız Bey ise, 17 milyonluk Türkiye’den 44

da

20


GENCAY milyonluk İtalya’ya meydan okuyan bu destansı şiiri kaleme alır:

öldü. Kayser Wilhelm de yurdundan kaçmağa mecbur kalmış olabilir. Kanunînin ölüsü ise Almanya içinden İstanbul’a kadar bir zafer alayı ihtişamıyla gelmişti. Savaş kötü bir şey olsaydı bugün Anadolu bizim elimizde kalmazdı. Çünkü biz Anadolu’yu savaşla, su gibi düşman kanı akıtarak, kendi kanımızı da cömertlikle sel gibi dökerek aldık. Savaş kötü bir şeyse 10 yıl sonra, 1953’te İstanbul’u almamızın 500’üncü yılını kutlamayalım. Fatih’e lanetler savuralım. Çünkü saldıran oydu. Rumlar yurtlarını müdafaa ediyorlardı. Son iki üç asırlık tarihimizde, kıymet olarak, milletler arası terazinin kefesine “savaş”tan ve “kahramanlar”dan başka atacak bir şeyimiz olmadığı için de savaşı kutlu bilmeğe mecburuz.” Sözleriyle savaşın milletimiz nazarında önemine değinen Atsız Bey, bu makaleden üç sene önce kaleme aldığı “Dâvetiye” şiirinde de, düşünce dünyasının bir tezahürü olan sözleriyle bizleri şaşırtmaz ve İtalyan’ların bu küstah hareketinin de bir savaş sebebi olduğunu düşünür. Olası bir savaşta ise Türklerin zaferinden emin olarak şu satırlarla devam eder şiirine:

“Ey Benito Musolini! Ey gayet yüce, İtalyanlar başvekili muhterem Duçe! İşittim ki yelkenleri edip de fora Gelecekmiş orduların yeşil Bosfora” mısralarıyla alaycı bir giriş yaptığı şiirinde, tarihinden aldığı gücü mısralarına açıkça işlemekten çekinmez: “Buyursunlar... Bizim için savaş düğündür; Din Arab'ın, hukuk sizin, harp Türk'lüğündür. Açlar nasıl bir istekle koşarsa aşa Türk eri de öyle gider kanlı savaşa. Hem karadan, hem denizden ordular indir! Çarpışalım, en doğru söz süngülerindir! Kalem, fırça, mermer nedir? Birer oyuncak! Şaheserler sungtilerle yazılır ancak! Çağrı Beğ'le Tuğrul Beğ'in kurduğu devlet İtalyalı melezlerden üstündür elbet; Bizim eski uşakları alda yanına Balkanlardan doğru yürü er meydanına” Her satırı mazisine duyduğu övünç ve tarifsiz bir savaş arzusuyla yazılmış bu şiirin devamında ise girizgâhı kadar etkileyici bir beyit bizi selamlar:

Belki fazla bel bağladın şimal komşuna, Biz güleriz Cermenliğin kuduruşuna, Tanıyoruz Atilla'dan beri Cermeni, Farklı mıdır Prusyalı yahut Ermeni? Senin dostun Cermanya’ya biz Nemse deriz, Bir gün yine Beç önünde düğün ederiz. Söyle, kara gömlekliler etmesin keder; Ölüm-dirim savaş bir gün mukadder! Gerçi bugün eskisinden daha çok diksin; Fakat yine biz Osmanlı, sen Venediksin! Tarihteki eski Roma hoş bir hayaldir, Hayal bütün insanlarda olan bir haldir.

“Dirilerek başınıza geçse de Sezar Yine olur Anadolu size bir mezar.” 1943 Senesinde, Orhun Dergisi’nde yayınlanan “Savaş Aleyhtarlığı” isimli makalesinde; “Napolyon Moskova’ya kadar gittikten sonra esarette ölmüş olabilir. Fakat Fatih sekiz ülkeyi açtıktan sonra Fatih olarak 21


GENCAY Bu hayaller zamanları hızla aşmalı, Gök Türklerle Romalılar karşılaşmalı! Görmüyorsan gönlümüzün içini, körsün! Kılıçlarımız kınlarından çıkmaya görsün!

edebiyatını ve folklorunu da çarpıştırır şiirinde: Keskin olur likörlerden ayranla kımız, Karnera'yı yere serer Tekirdağlımız. Yurdumuzun çok tarafı olsa da kuru Makarnadan kuvvetlidir yine bulguru... Biz güleriz Façyo'ların felsefesine, Dayanır mı kırkı bir tek Türk efesine? Bizim yanık Fuzuli'miz engin biz deniz! Karşısında bir göl kalır sizin Dane’niz! Bizler ulu bir çınarız, sizler sarmaşık! 'Generaller 'Paşalarla atamaz aşık! .. Ey İtalyan başvekili! Ey Musolini! İki ırkın kabarmalı asırlık kini... Hesabını göreceğiz elbette yarın Yedi yüzlü, yedi dilli İtalyan’ların!

… Devamında gelen satırlar ise şairin ruhunda kopan cengin adeta kâğıda dökülmüş halidir. Atsız Bey ruhunda tasavvur ettiği savaşı şöyle tarifler: Kayalara çarpmalıdır korkunç türküler! Dalmalıdır gövdelere çelik süngüler! Sert dipçikler ezmelidir nice başları! Ecel kuşu ayırmalı arkadaşları! En yiğitler serilmeli en önce yere! Kızıl kanlar yerde taşıp olmalı dere! Ülkü denen nazlı gelin erde şan ister! Büyük devlet kurmak için büyük kan ister.

Yakarış şiirinde “Genç Fâtih’in ordusu yine tekbir alınca /Söndürürüz kâfirin Meryem Ana mumunu” mısralarını kâğıda döken Atsız Bey, bu şiirde de benzer şekilde Sultan Fatih’ten örnek vererek şiiri devam ettirir:

Her fırsatta düşmanını aşağılamaktan ve gözdağı vermekten geri durmayan Atsız Bey, sırtını yasladığı binlerce yıllık mazisinin gücüyle devam eder şiire:

Irkınızı hiçe saydı Hazreti Fatih. Biraz daha yaşasaydı Hazreti Fatih Ne Venedik kalacaktı, ne Floransa... Hoş geldiniz diyecekti bize Fransa! Haydi, hamle kâfirindir... İlkönce sen gel Ecel ile zaman bize olmadan engel! Burda tanklar yürümezse etme çok tasa; Sungtilerle çarpışmadır savaşta yaşa. Olma böyle sinsi çakal yahut engerek! Bozkurt gibi, kartal gibi doğüşmek gerek!

Damarında var mı senin böyle bol kanın? Türkün kanı bir eşidir lavlı volkanın! Tarihteki eski Roma hoş bir hayaldir, Kurulacak yeni Roma boş bir hayaldir, Karşısında olmasaydı şanlı 'Türk Budun' Belki gerçek olacaktı bir gün umudun, İnsanoğlu ümitlerle dolup taşmalı, Aryalarla Turanlılar karşılamalı. Tabiatın yürüyüşü belki yavaştır; Hız verecek biricik şey ona savaştır!

Kılıç Arslan öldü sanma, yaşıyor bizde! Atila'nin ateşi var içimizde! Kanije'nin gazileri daha dipdiri! Sınırdadır Pilevne'nin kırk bir askeri! Edirne'de Şükrü Paşa bekliyor nöbet! Dumlupınar denen şeyi bilirsin elbet!

Sadece tarihinden aldığı güçle de yetinmeyen şair, alışılmışın dışına çıkarak; makarnadan bulgura, likörden ayrana varıncaya dek bu iki milletin kültürünü, 22


GENCAY Şehitlerden elli milyon bekçisi olan Asılmaz bir kayadır bu ebedi Vatan!

Tahnt’ı destekler nitelikteydi. Songar derdi ki: “Atsız Hoca, mesela Fransa'da yaşasaydı ve orada bir Fransız Milliyetçisi olarak ölseydi, heykeli Pantheon'a dikilir daha sağlığında Akademisine alınır ve ölümünde devlet, resmi cenaze töreni düzenlerdi”

Sonuç Yerine: Atsız Bey’in Yolların Sonu adlı şiir kitabını incelediğimizde mevcut olan otuz altı şiirden on dördünün savaş mefhumuyla işlenmiş olduğunu görüyoruz. İncelememizi derinleştirdiğimizde, bu on dört şiirin tamamında istisnasız olarak ve ayrıca içinde savaş mefhumunun yer bulmadığı birçok şiirde de ilaveten ölüm teması işlendiğine şahit oluyoruz. Bu elde ettiğimiz bilgiler ışında, Atsız Bey’in bir savaş şairi olduğu gerçeğinin yanında, ölümden korkmayan/ölümü yenmiş ama aynı zamanda ölüme özlem duyan cesur ancak melankolik bir ruh haline sahip olduğu sonucuna ulaşmamız zor olmayacaktır. Esasında işkencelerle, zindanlarla, sürgünlerle ve mücadelelerle geçirdiği yetmiş senelik hayatın neticesinde, ilkbaharın gelişini kutlayan pastoral eserler bırakmasını beklemek de biraz haksızlık olurdu sanırım.

Tüm bu söylenenler acı birer hakikat olsa da, esas hakikat Atsız Bey hâlinden hiçbir zaman hâlinden şikâyetçi olmamasıydı. Ne işkenceden yıldı, ne de darbelerle sindi. Tek suçu milletini sevmek olan Atsız Bey, farelerin bile yaşamaktan imtina edeceği tabutluklarda gecelerce aç susuz bekletildi… Ne Nobel ödülü istedi, ne doktora, ne de mükâfat. O, ömrü boyunca hiçbir zaman talep eden taraf olmadı, hep isteklere cevap verdi… Sürekli bir mücadele içinde, sürekli bir üretim ile inandıkları uğrunda fedakârlıklar yaparak tüketti hayatını. Ve yetmiş senelik koca ömründe acundan tek bir dileği oldu… O tek isteğini de Selam adlı şiirinde dile getirdi: “Bir gün dolaşırken ırkımızın gürbüz erleri Adım adım dolaşırken kutlu yerleri Vaktiyle bir Atsız varmış derlerse ne hoş Anılmakla hangi gönül olmaz ki sarhoş?”

Atsız Bey’in ardından Macar Kraliyet Askeri Akademisi Sabık Ord. Profesörü İmrevon Tahnt, şu sözleri söylemiştir: "Nihâl Atsız, büyük bilgin ve tarihçi olarak takdir zımmında ne aldı? Nobel mükâfatı mı? Şeref doktora payesi mi? Veya fahri üniversite profesörlüğü mü veya bununla ilgili ödemeler mi? Hayır! Kendisine hapishanenin loş hücresi layık görüldü!"

Bu yazıyla bizler “vaktiyle bir Atsız varmış” dedik ancak Atsız Bey’in gönlünü sarhoş edebildik mi? Kim bilir?

İmrevon Tahnt ne yazık ki haklıydı. Üstelik Prof. Dr. Ayhan Songar’ın sözleri de

Ruhun şâd olsun Atsız Bey…

23


GENCAY

MİLLİYETÇİLİK ÜZERİNE Mehmet UÇAK Hazar’ı yarmaktan daha zor diye düşünüyorum, öyle olduğuna da iman ediyorum. Her neyse, yanlış anlaşılmalardan korktuğumu ve niyetimin gayet halisane olduğunu anlatabilmişimdir umarım, sürç-ü lisandan siz değerleri okuyucuların vicdanına sığınırım.

Dini bir kavram olarak ‘’ Tağut ‘’ olgusu üzerinden Türk milliyetçiliğiyle alâkadar cümleleri birleştirme gayesiyle bu çalışmaya karar verdim. Dilerseniz öncelikle ‘’ Tağut/ Tağutluk ‘’ kavramı üzerine konuşalım: -Allah’ın koyduğu ölçüler dışında ölçüler koyan, insanı Allah’ a ibadetten alıkoyan, Allah ve Rasulüne tabi olmayı engelleyendir. Bu insi ve cinni şeytan, nefis, ağaç, taş, kadın mezar olabileceği gibi; Allah’ın hükümleri dışında hükümler koyan zalim bir diktatör, halkın seçtiği seçkin bir zümre, bir meclis, bir grup bilim adamı ve ya Allah’ın kitabından kaynaklanmayan adet, alışkanlık ve düşünce(İdeoloji) olabilir.

‘’… Allah’ın kitabından kaynaklanmayan adet, alışkanlık ve düşünce(İdeoloji) olabilir.‘’ alıntısıyla devam edeceğiz ve kavramın salt gerçekliğinden yola çıkarak Türk milliyetçiliğine entegrasyonunu gerçekleştirmeye çalışacağız.

Şer’i anlamdaki tanımı yukarıdaki gibidir. Bu kavram, Tağa kökünden türemiş ve ‘’ Haddini aşan mahlûk ‘’ anlamındadır. Zihinlerde şu soru canlanabilir: Türk milliyetçiliği fikir sistemi yoksa Tağutluk ile mi suçlanacak? – Kesinlikle böylesine büyük bir gaflete düşülmeyeceğini belirterek devam ediyorum.

Türk milliyetçileri bilirler ki ‘’Irkçılık‘’ suçlamasıyla çok kez karşı karşıya kalmışlardır, haksız yere bu yaftaya maruz bırakılmışlardır. Gerçekte durum böyle midir? Kesin ve net bir çizgilerle bu durumun böyle olmadığını inkâr etmekte aslında gaflet sayılabilir. Bilinçli ve ne söylediğini bilen Türk milliyetçilerinin azınlıkta olduğunu düşünecek olursak ve sosyal medya analizini de iyi okursak

İlk Adım Olarak: Türk Milliyetçiliği üzerinden Tağutluk kavramını deşelemek… Türk milliyetçiliği ile Tağutluğu aynı yazı içerisinde kaynaştırırken kullanacağım kelime ve kelime gruplarını seçerken oldukça güçlük çektim. Zira bu iki konu üzerinden yürümek, boz yeleli kır at ile 24


GENCAY sizlerde pek ala bu söylemlerin haklılık payı olduğuna iman edeceksiniz.

özellikleri üzerinden diğer ırkları aşağılama ve her zaman tüm efradını potansiyel suçlu olarak görme Allah’ ın hiçbir kitabında geçmemiş ve en son hak dini olan İslâm dinin kitabı olan Kur’an’ ı Kerim’ de kesin ve net bir şekilde lanetlenmiştir: Irkçılığa (asabiyyeye) çağıran Bizden değildir; ırkçılık için savaşan Bizden değildir; ırkçılık üzere, asabiyye uğruna ölen Bizden değildir.” (Müslim, İmâre 53, 57, hadis no: 1850; Ebû Dâvud, Edeb 121; İbn Mâce, Fiten 7, hadis no: 3948; Nesâî, Tahrim 27, 28)

Bizim meselemiz burada Türk milliyetçiliğini yanlış algılayanlarladır. Örneğin ırk üstünlüğü, ırksal mertebelendirme, renksel derecelendirme bizim üzerinde çalıştığımız temel unsurlardır ve milliyetçiliğin yanlış algılanması da bu konular üzerinde yoğunlaşmaktadır. Milliyetçilik üzerinden yürüyüp Türk milliyetçiliği Fransız ihtilalinden kaynaklanan sığ bir sistem olarak yanlış algılayan bir taife, milliyetçiliği Orhun kitabelerinde arayamadığından ötürüdür ki yukarıda belirtilen yanlış algılamalara sıklıkla düşmektedirler. İşte tamda bu zamanda konuyu tağutlukla ilişkilendirmek yerinde bir işlem olacaktır. Doğu Türkistan’ da eziyet çeken milyonlarca Türk’ ün çilesi, Balkanlar’ da güzel ırkımın güzel insanın derdi ve daha nice zulümlere maruz kalan Türklerin akıbetini düşünmek ve Türk ırkının geleceğini temin etmek üzerine kafa yorulan bir sistem olarak- Konunun sığ tutulduğunun farkındayım!- Türk milliyetçiliği, yanlış algılayanların söylemleri yüzünden salt ırkçılığa ve faşistlik uygulamalarına meylettiği algılanmaktadır. Oysa gerçekte durum böyle değildir. Bir milletin bekâsının dışında farklı niyetleri olan kişi ve kurumları tağutlukla ilişkilendirmek pek normaldir. Zira şer’i manâdan yola çıktığımız zaman ‘’ Allah’ın kitabından kaynaklanmayan bir ideoloji… ‘’ olarak bu kişi ve kurumların faaliyetleri kavramları terminolojik muhteva da örtüşmese de mantıksal çıkarım yoluyla aynı şeyleri ifade etmektedir. Bir ırkı, diğer ırktan üstün tutma mevzusu, bir ırkın üstün

Görüldüğü üzere ırkçılık uğruna ölenlerin durumu ortadır. Allah’ın kitabından kaynaklanmayan bir görüşü savunup o görüş üzerinden yola çıkanları ‘’Tağut‘’ olarak adlandırmak yanlış olmayacaktır. Ayrıca, milliyetçiliği her ne kadar ayrıma tutmak zoruma gitse de müspet ve menfi gibi bir ayrıma tabî tutulduğu çoğu kaynakta gözlenmektedir. Müspet milliyetçilik, herhangi bir ırk üstünlüğü konusuna girmeden dil, tarih ve kültür gibi milleti millet yapan değerlerin korunup yaşatılması manâsına gelmektedir. Bunun en iyi örneği olarak Türk milliyetçiliği örnek gösterilebilir. Şimdi gelelim menfi milliyetçilik kavramına. Menfî milliyetçilik ise müspet milliyetçiliğin tam tersini karşılayacak bir kavramdır. Yani, ırk 25


GENCAY üstünlüğüne giren, renksel ve ırksal tasnifi hak gören bir anlayışın ürünüdür ki bu anlayışın lanetlendiği yukarıdaki ayetle desteklenip menfi milliyetçilik aleyhtarlarının tağutlukla suçlanabileceği ispatlanmıştır.

Allah (c.c), Rûm sûresinin 22. Ayetinde şöyle buyuruyor: ‘’ Göklerin ve yerlerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin de farklı olması da onun (Varlığının ve kudretinin) delilllerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için elbette ibretler vardır. ‘’ Diğer bir ayetle desteklemek istiyorum ki çoğumuz bu ayetle karşı karşıya kalmışızdır, bir yerden işitmişizdir: ‘’ “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli ve en üstününüz O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, herşeyden haberdar olandır.” ( Hücûrat Sûresi, 13. Ayet ) Son olarak şu ayeti de paylaşmak istiyorum : “O, sudan bir insan yaratıp ondan soy-sop ve hısımlık meydana getirendir. Rabbin her şeye hakkıyla gücü yetendir.” (Furkân Sûresinin 54)

İkinci Adım Olarak: Milliyetçilik ve İslâm Üzerinden Tehlikeli Bir Tartışma

Bu kısımda asıl konudan birazda olsa sıyrılıp sağa sola sataşmadan edemeyeceğim. Malûm, milletimizin iki hassas noktası olan ve en çok vurulduğu yer olan bu iki olgu gerek siyasi gerekse de sosyal malzeme olarak oldukça çok kullanılır. Amiyane bir tabirle,’’ Parayı cukkaladıktan sonra ağzından din-diyanet tümcelerini düşürmeyenler ‘’ ile ‘’ İşine geldiğinde ırkçılık seviyesine çıkacak kadar gaddar olan ‘’ söylemleri ülkemizde çok duyarız. Burada milliyetçiliğin şahsın işine gelmediği zamanlarda din üzerinden vurulması hep yaşanmıştır. Peki gerçekten de durum böyle midir, gerçekten de İslâm dini milliyetçiliği yok sayar mı, bu kavramı küfürle eşdeğer tutar mı? Bu soruların cevabına yine Allah’ ın kitabından yola çıkarak cevap aramaya çalışalım:

Bu üç ayetten yola çıkılarak birçok yorum yapılabilir. Fakat buradaki en asli yorum şu şekildedir: Yaratıcı, insanları farklı farklı ( Irk ve renk ) olarak yaratmayı kendi kudretinin büyüklüğüne bağlamıştır. Yani, bugün ki manâda anlaşılan milliyetçilik mevzusu ile hak dininin üzerinde durduğu konu örtüşmektedir. Buradan çıkaracağımız sonuç ise ‘’ Milliyetçilik, yani müspet milliyetçilik olarak adlandırılan milliyetçilik aslında Allah’ın kudretinden kaynaklanmaktadır. O hâlde, milliyetçilikle savaşmak, milliyetçiliğin kötü olduğunu ve ırkçılıkla harmanlandığını söylemek Allah’ın kudretine karşı gelmektir. Milliyetçilik, devam ettirilmesi gereken bir husustur, milliyetine sahip çıkmak Allah’ın emirleri arasındadır. Aksi hâlde, milliyeti inkâr 26


GENCAY etmek ve insanlığı tek bir milliyet çatısı altında birleştirmek hiçbir bilim dalına, sosyolojiye, antropolojiye ve mantığa uymadığı gibi İslam’ın da kriterlerine uymamaktadır.

ilişkilendirebileceğiz. Bakınız, Hâk, öncelikle milliyetçiliği kendi kudreti ile ilişkilendirmiştir. Milliyetçiliğe savaş açanlarda Allah’ın kitabından kaynaklanmayan bir düşünceye iman etmişlerdir. O hâlde, bu kişileri tağut kavramıyla ahbap etmek sanırım haksızlık olmayacaktır. Bir Adım Daha: Türklerle İlintili Olduğu Söylenen Hadis ve Hadiseler… Bu adımda, Türkler ile ilgili olduğu söylenen birkaç hadise ve hadis-i şerifi de paylaşmak gerektiğini düşünüyorum. Malûm, konu milliyetçilik ve Türklük üzerinden yürümüşken aidiyetimiz bulunan bir milliyete ait olduğu söylenenSöylenen diyorum, kesin kez kabul edilmişiliği olmadığından.- hadis ve hadiseleri paylaşmak asıl konuyu dallanıp budaklandırmak olarak algılanma ihtimali olsa da üzerinde hiç durmamakta haksızlık olacaktır.

Bu bölümde ‘’Arap Kafalı‘’ zihniyetin milliyetçiliğe olan düşmanlığını bertaraf etmeye çalıştık. Gaipten Ayet-i Kerime’ lerin bulunduğu, ‘’ Kimsenin Bilmediği Ayeti Bulduk! ‘’ manşetlerinin atıldığı, dini tamamen siyasi ve çıkar ilişkisine alet edenlerin türediği bir durumda onları üzerlerinde çokça durdukları ve dillerinden hiç düşürmedikleri olgularla bertaraf ettiğimizi düşünüyorum. Hoş, menfaatleri uğruna doğru bildiklerini bile inkar edenler ispat edilmiş verilere itaat etmemektedirler. Her ne olursa olsun bizim bu cahiliye ile kavgamız asla bitmeyecektir, sonuna dek bu kalem savaşı sürecektir.

1Ey iman edenler! İçinizden kim dininden dönerse, Allah Müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve zorlu, kendisinin onları seveceği, onlarında kendisini seveceği bir kavim getirir ki; Onlar Allah yolunda savaşırlar ve hiçbir kınayanın kınamasından çekinmezler. Bu Allah’ın lütfu inayetidir ki, onu kime dilerse ona verir. Allah ihsanı bol olan, en çok bilendir. (Maide suresi:54)

Bu kısmın ana temadan biraz da olsa uzaklaştığının farkındayım, affınıza sığınırım. Ama bu konuyu da asıl konumuzla bağdaştırmak zaruri bir durumdu. Şöyle ki, ‘’ Allah’ın kitabından kaynaklanmayan bir düşünce… ‘’ tağutlukla ilişkilendiriliyordu. Buradaki mevzuyu da tağutlukla 27


GENCAY Birçok İslâm âlimine göre bu ayet Türk ırkı ile ilişkilendirmiştir. Elmalılı Hamdi Yazır, Ömer Nasuhi Bilmen bu kişiler arasındadır.

istilada hücuma uğrayanlardan bazıları helak olacak ve bazıları da canlarını kurtaracaklardır. Üçüncü istilada ise onların kökleri kesilecektir (Artık istilalar son bulacaktır) işte onlar Türkler’dir. Nefsim yed-i kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki, Türkler (çok yakın bir gelecekte) atlarını Müslüman mescidlerinin direklerine bağlayacaklardır. Ebu Davud (Nuseym b. Hammad, Kitabü’l Fiten, Atıf Ktp. No: 602, V.121122)

2- Kaşgarlı Mahmut Divanı Lügat-it Türk isimli eserinde Buhara ve Nişabur hadis imamlarından şu hadis-i kutsi’yi rivayet etmektedir: “Ulu ve Aziz olan Allah diyor ki; Benim Türk ismini verdiğim ve doğuda yerleştirdiğim bir takım askerim vardır ki, her hangi bir kavme karşı gazaba gelecek olursam o Türk askerimi işte o kavmin üstüne saldırtırım.” (Kaşgarlı Mahmut, Divanı Lügat-it Türk, C.1., 294 –1333 İst basımı)

Son Adım Olarak: Tağutluk kavramı esaslı milliyetçilik, ırkçılık, Türklerin İslâm ile ilgili hadis ve hadiseler olarak birçok konuya girdik, aklımız ve fikrimizce girmeye çalıştık. Esas konu yani asıl anlatmak ve üzerinde durmak istediğim mevzu ise Tağutluk kavramıydı! Oldukça mühim gördüğüm, dini terminolojiden biraz arındırıp sosyal hayatta oldukça çok türüne rastlayabileceğiniz bir konu hakkında zihinlerde bir soru işareti bırakmak gayesindeydim. Görev yaptığınız birimdeki bir yönetici, kahvehanede sohbet ettiğiniz bir arkadaş, bir aile ferdiniz belki de siz… Evet, hepimiz, hepimiz birer Tağut olabilir ve Tağutluk kavramının muhtevasıyla örtüşen hareketlere girişiyor olabiliriz. Bu, sosyal hayatınızdan tutunda hayatınızın her anında –İstemeden de olsayapabileceğimiz bir hata olabilir.

3- Kostantiyye (İstanbul) mutlaka feth olunacaktır. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandandır ve o asker ne güzel askerdir. Buhari (et-Trah-ul Kebir, cilt 1, kısım 2, sayfa: 81) Ahmed bin Hanbel (Müsned IV/42, kahire 1313) El-Hakim (el-Müstedrek IV/42-422, Haydarabat 1335) 4- Benim ümmetimi öyle bir kavim sürüp, kovalayacaktır ki; onların yüzleri (yuvarlak ve) enli, gözleri (çekik ve) küçük, çehreleri sanki üzeri derilerle kaplanmış kalkanlar gibidirler. Onlar üç defa Arabistan yarımadasına kadar ilerleyeceklerdir. İlk istilada onların önlerinden kaçanlar kurtulacaktır. İkinci

Mensup ve savunucu olduğum bir düşünce sistemi olarak işe ilk olarak Türk milliyetçiliği ve Türk milliyetçilerinden başlamak istedim. Manevi mevzuların vicdanî müesseseden gelmesi oldukça elzemdir. İşte bu yüzden ‘’Tağutluk‘’ 28


GENCAY olgusunu siz değerli okuyuculara vicdanına bırakıyorum. Amacım olan ‘’ Soru İşaretini Uyandırma! ‘’ işlemiydi. Umarım bu konunun camiamızda üstünde durulması gereken bir konu olduğu düşüncesini zihinlere yerleştirebilmişimdir. Giderayak yine birilerine sataşmadan gidemeyeceğim, o halde size Yunus Emre’ den bir alıntı yaparak veda edeyim:

Yunus Emre de görüldüğü üzere Tanrı kelimesini kullanmıştır. Şu soruyu sormadan da geçmek olmaz: Tanrı kelimesine yasak koyanlar Yunus Emre kadar Müslüman mıdır? Yoksa Yunus Emre Müslümanlığı anlamamış mıdır? …

‘’ Müslümanım diyen kişi Şartı nedir bilse gerek Tanrı buyruğun tutup

Hak olan cevabı yine siz değerli okuyucuların vicdanî müessesine bırakıyorum, zira orası en doğru cevabı bulacaktır.

Beş vaktini kılsa gerek

Eksik olma ehillerden Kaçıverin cahillerden Tanrı bizar bahillerden Bahil Hakk’ı görür değil. ‘’

29


GENCAY

İSRAİL - FİLİSTİN Sergen ÇİRKİN AĞLAMA DUVARI’NIN GÖLGESİNDE ORTA DOĞUNUN SON ÜÇ BİN YILI:

Örneğin Filistinliler ne Ortadoğulu bir halktır ne de Arap kökenlidir.

Yahudi Ve Filistin Halkının Kökenleri… Etnisite bağlamında Yahudilerin ve Filistin halkının geçmişleri köklü ve karmaşık bir tablo çizer. Aslında ne İsrailliler Avrupa kökenlidir, ne de Filistinliler Arap’tır. Filistinlilerin ve Yahudilerin Arap kökenli iki halk olduğu düşüncesi ise Ortadoğu siyasetinin baştan sona yanlış algılamalar ile dolmasına sebep olmuştur. Doğu Akdeniz sahillerinde son Üç bin yıldan beri savaşan bu iki halk, yalnızca kendi milletlerinin tarihini değil, tüm Ortadoğu’nun binlerce yıllık kaderini çizmişlerdir. Çünkü Ortadoğu’da var olan siyasi veya dini problemlerin kaynağı yalnız bir Yahudi-Müslüman savaşı olmaktan ziyade, çok daha fazla şeyi ifade eder. Bu sorunu anlamak için Yahudilerin ve Filistinlilerin bölgeye ne zaman ve nereden geldiklerini araştırmak gerekiyor. Evet, Yahudiler yani “İsrail Oğulları” Sami kökenli Semitik bir halk olup günümüz Araplarının doğrudan akrabalarıdır. Fakat Araplar kimlerdir ve Araplık Nedir?

Filistin adı tarihte ilk kez MÖ. 1180 yılında Mısır Firavunu III. Ramses’in kayıtlarında geçer. Ramses, Amon Tapınağının duvarlarına yaptırdığı kabartmalarda, yük arabaları ve gemilerle Mısır’a gelen Deniz Kavimlerinin resimlerini çizdirmiştir. Bu halklardan biri de Mısırlıların “PERESET” dedikleri Filistinlilerdir ve kökenleri Kaftor Adasına yani Girit’te dayanmaktadır. Mö 1300 yıllarından itibaren Avrupa’nın Kuzeyinden gelerek Güneye doğru inen göçebe halklar Balkanlara, Ege Adalarına, Anadolu ve Yunanistan’a yerleşmişlerdir. Kuzeyden gelen bu göçebeler, Güneydeki Yerli halkların bölgeden kaçmasına sebep olmuştur. Yeni gelen Göçebe Barbarlar bugünkü Yunanlıların doğrudan atalarıdır. Güneydeki yerli halklardan biri olan Peleset halkı ise Girit’ten kaçarak Mısır’a sığınmıştır. Yani Filistinliler günümüzden 3 bin yıl önce Girit Adasından kaçarak Ortadoğu’ya yerleşen Avrupa Kökenli halklardan biriydi. Filistin adı günümüz İngilizcesinde “Palestine”; Antik Asur kaynaklarında “Pilistu” ; Herodot’ta ve Yunanca kaynaklarda ise “Palaistine” 30


GENCAY şeklinde geçmektedir. Filistlerin bugünkü Filistin topraklarına yerleşmeleri ise MÖ. 1150 yıllarına denk gelir. Bu tarihleme arkeologlar tarafından Filistin topraklarında bulunan seramiklere göre yapılmıştır. Filistler bölgeye geldiklerinde yanlarında Girit adası ve Yunanistan’a özgü bir seramik türünü de getirmişlerdi. “Miken IIIC 1b” tipi denilen bu çanak çömleğin Ortadoğu’da görülmesiyle birlikte Filistlerin bölgeye yerleşmeye başladıkları anlaşılmaktadır. Filistlerin Ortadoğu’ya gelmeleriyle birlikte bölgede Tunç Çağları bitmiş ve Demir Çağı başlamış olup bu bölge artık tarih boyunca Filistin olarak anılacaktır.

sonra Rabbi, Avram’ın adını İBRAHİM olarak değiştirir. İbrahim, Çokların Babası anlamına gelmekteydi. İBRANİLİK sözü de bu dönemi ifade etmek için ortaya çıkmış olup Yahudiliğe giden yolda en eski, en genel ve köklü ifade biçimidir. İbrahim’in oğlu İsmail yerine Tanrı tarafından gönderilen hayvanı kurban edilmesi arkeolojik katırlardan takip edilebilir. Hz. İbrahim’in yaşadığı dönem olan Mö. ikinci bin yıla ait Eski Babil mühürlerinde ilk kez hayvan kurbanı sahneleri görülmeye başlar. Mühürler üzerinde kucağında taşıdığı kurbanı Tanrıya götüren kişiler ilk kez bu dönemde tasvir edilirler. İsrail Oğulları: İbrahim’in oğlu İshak’ın torunu Yakup. (İBRAHİM- İSHAK- ESAVYAKUP) İslami Literatürde geçen Hz. Yakup’un diğer adı İSRAİL’dir. Yakup peygamber olduktan sonra İsrail adını alır. İsrail, Arapça kökenli bir kelime olup “Tanrının adıyla savaşan, güreşen” anlamına gelmektedir. Aslında devamlı küfür ve lanetlerle anılan “İsrail” sözü bir peygamber adı olup içinde Tanrının adını da barındırmaktadır. Hz. Yakup sözü ise kısmen yanlış bir adlandırmadır. Çünkü tıpkı AVRAM’ın peygamber olduktan sonra İBRAHİM adını alması gibi, Yakup da peygamber olduktan sonra İSRAİL adını almıştır. Yakup’un 12 oğlu: Yusuf, Bünyamin, Ruben, Şimon, Levi, Yahuda, İssakar, Zevalun, Dan, Naftali, Gad ve Aşer’dir. İşte içlerinde Hz. Yusuf’un da yer aldığı bu on iki isim Yakup’un oğulları yani İSRAİL OĞULLARI’DIR.

İbranilik, İsrail Oğulları, Musevilik Ve Yahudilik Nedir? Çoğu kez birbiri yerine kullandığımız bu kelimeler aslında farklı şeyleri ifade etmektedir ve Yahudi tarihinin dönüm noktalarına işaret eder.

İbranilik: Mö 2000 yıllarında Hz. İbrahim Güney Irak’taki Ur şehrinden Türkiye’deki Harran’a gelir. Daha sonra buradan kendine vaat edilmiş topraklara yani Filistin’e doğru yola çıkar. Filistin’e gelene kadar Hz. İbrahim’in adı AVRAM’dır. Avram: Yüce Baba anlamına gelmektedir. Vaat edilen Filistin topraklarına geldikten

İsrail oğulları sözü yaklaşık olarak Mö. 1500 yıllarını ifade etmek için kullanılır. Hz. Yusuf’un Mısır’da olduğu dönem de yaklaşık bu tarihlere rastlar. Hz. Yusuf’un 31


GENCAY Mısırda yaşadığı bu çağda Mısır Çok Tanrılı Amon dinini bırakmış ve Tek tanrılı Aten dinine geçmiştir. Firavun Akhenaton ve oğlu Tutankhamon döneminde Mısır’ın tek tanrıya tapması şüphesiz İsrail Oğullarının Mısır’da olan etkisinden kaynaklanmaktaydı.

KRAL DAVUT veya Hz. DAVUT Kudüs’ün İsrail’in eline Geçmesi ve Kral Davut’un Fetihleri… Birleşik İsrail Krallığının ikinci kralı Hz. Davut’tur. MÖ 1010 –MÖ 970 yılları arasında Davut’un fetihleri ile İsrail büyük bir krallık haline gelir. Davut’un Filistin ile yaptığı savaşlardan en önemlisi Kudüs’ün ele geçirilişidir. Kudüs’ün o günlerdeki adı “YEVUS” kentiydi. Etrafı derin vadilerle çevrili bir kentti ve bu yüzden kuşatması zordu. O günlerde çok tanrılı Kenanlıların elinde bulunan Kudüs, Davut’tan itibaren İsrail’in eline geçer ve İsrail’in Başkenti olur.

Musevilik: Mö. 13. Yüz yılda Mısır’daki İsrail Oğulları üstünde Firavun’un baskısı gittikçe artar. Firavun III. Tutmosis döneminde İsrail Oğulları Mısırı terk ederek Vaat edilmiş topraklara (Filistin’e) kaçmaya başlamıştır. Hz. Musa’nın yaşadığı dönem de bu çağı ifade etmektedir. “MUSA” sözcüğü diğer peygamber isimleri gibi Arapça veya İbranice kökenli değil Antik Mısır dilindedir. Bilindiği üzere Musa’ bir sepete konularak Nil nehrine atılmış ve Firavunun kızı onu nehirde bularak evlat edinmiştir. Nehirden bebeği alan anne ona Mısır dilinde ÇOCUK anlamına gelen MUSA adını koymuştur.

Filistlerin Çaldığı 10 Emir Hz. Davut’un eline geçiyor…

Yahudilik: Hz. Davut ve oğlu Hz. Süleyman döneminde altın çağını yaşayan İsrail Oğullarının “Birleşik Krallığı” Mö. 930 yılında ikiye ayrılır. Kuzey Krallığı İsrail Krallığı adını; Güney Krallığı ise Yehuda Krallığı adını almıştır. Onlarca peygamberin gelmesine sebep olan Yehuda Krallığı sapkınlıklarıyla meşhur bir hale gelmiştir. “Yahudi” kavramı Mö 930’dan sonra kurulan bu krallığa atfen kullanılmaktadır. Diğer tüm kavramlar içinde Yahudilik en genelden en özele indirgenmiş sözcüktür. İbranilik, Yahudilik dâhil diğer tüm sıfatları, Yahudilik ise sadece bu dönemden sonrasını ifade eder. Ortadoğu’daki yıkıcı Yahudi mantığı işte tam olarak da bu krallığın mirasçısıdır.

Musa’ya Tanrı tarafından verilen 10 Emrin içinde bulunduğu “Kutsal Anlaşma Sandığını” İsrail-Filistin savaşı sırasında Filistlerin eline geçer. Fakat çalınan sandık o günlerde putperest olan Filistin’e hastalıklar getirir ve bunun üstüne Filistinliler sandığı iki ineğin çektiği bir arabaya yükleyerek İsrail’e geri yollarlar. Sandığı ele geçiren Kral Davut, 10 Emrin Kudüs’e gelmesini sağlar. Artık Kudüs İsrail’in hem resmi hem de dini başkenti haline gelmiştir. 10 Emrin Kudüs’e getirilişi lir, çenk, tef, çıngırak ve ziller 32


GENCAY çalınarak kutlanmıştır. Bu tip sahneleri yansıtan betimler Gaziantep Zincirli’de bulunan bazı Geç Hitit kabartmalarında görülmektedir. Dini açıdan çok önemli eserler barındıran Zincirli, 1. Dünya savaşı yıllarında ajanların ve Asker arkeologların yoğun ilgisine sebep olmuştur. Yıllar sonra günümüzde tekrar kazılmaya başlanan Zincirli’de yeni dönem kazıları Amerika Chicago Üniversitesi öğretim üyesi Prof Dr. David Schloen başkanlığında yapılmaktadır(!)

Süleyman’a bir yılda gelen vergilerin toplamı 23 ton altındır. Dillerde dolanan “Sultan Süleyman’ın Hazinesi” sözü işte buradan kaynaklanmaktadır. Süleyman öylesine muazzam bir servete sahipti ki inşa ettirdiği Mabet dünyanın o güne kadar görmediği bir ihtişama sahip olmuştu. Dönem dönem yıkılıp tekrar inşa edilen Süleyman Mabedinin ayakta kalan batı duvarı günümüz Yahudileri tarafından “Ağlama Duvarı” olarak kullanılmaktadır. Hz. Süleyman her şeye rağmen baskıcı bir kraldı ve günaha pek çok kez yaklaşmıştı. Süleyman, 70.000 kişilik yük taşıyıcısına; 80.000 kişilik taş kesen ustaya hükmediyordu. Bu köleler İsrailli değillerdi, ayrıca Süleyman’ın hareminde 700 kadın yer almaktaydı. Bazıları putperest olan bu kadınlar için Süleyman yasak Tapınma yerleri yaptırdı. Süleyman’ın Rabbi inşa edilen bu putperest tapınaklar yüzünden İsrail krallığını yıkılışa sürükledi. Artık Birleşik Büyük İsrail Krallığı ikiye ayrılacaktır ve İsrail oğulları bundan sonra tarihte hiçbir zaman tek krallık tarafından yönetilemeyecektir.

KUDÜS: Üç Dinin Kutsadığı Şehir Biz Türklerin Osmanlıdan bu yana Kudüs olarak andığı bu şehir antik kaynaklarda ve günümüz dünya literatüründe Yerusalem (Jerusalem) olarak geçmektedir. Kentin tarihi günümüzden 6 bin yıl öncesine kadar uzanmaktadır. “Yeru” sözünün Sümerce karşılığı yerleşimdir, Şalem ise barış anlamına da gelen Gün batımı tanrıçasının adıdır. Yani kelime köken olarak Jerusalem: “Barış kenti” anlamına gelmektedir. KRAL SÜLEYMAN veya Hz. SÜLEYMAN (Mö. 970-930)

Birleşik Krallığın Yıkılışı, Yehuda Krallığının Kurulması ve Putperestlerin Geri Dönüşü MÖ 930 yılında Birleşik Krallık yıkılır ve Kuzeyde İsrail, Güneyde Yehuda Krallıkları kurulur. İsrail Krallığı MÖ 722 yılına kadar yaşar ve daha sonra bağımsızlığını kaybeder. Başkenti Kudüs olan Yehuda Krallığı ise MÖ 586 yılın kadar varlığını sürdürür. Tek tanrılı Süleyman devleti artık yıkılmıştı ve Yehuda Krallığında eski çok tanrılı adetleri yaşatan krallar gelmeye başladı. Süleyman’ın soyundan gelenler

Davut’un ölümü ile Birleşik İsrail Krallığının başına oğlu Süleyman geçer. Süleyman’ın tarihe geçen en önemli eseri Kudüs’te inşa ettirdiği “Süleyman Mabedidir”. Tarihi kaynaklara göre Kral 33


GENCAY putlara tapıyorlardı. Bu sebeple Yehuda krallığına dönem dönem gönderilen Tanrı’nın elçileri (peygamberler) krallığı ıslah etmeye çalıştı. Örneğin Kral Ahaz Putperesti ve oğlunu putperestler gibi ateşe kurban etti. O, Yahudi tarihinde kötülükleri ile ünlü bir kraldı. Bu paganist çok tanrılı adetleri dizginlemek için Tanrı, Yeşaya ve Mika peygamberleri gönderilmiştir. MÖ 586 yılına gelindiğinde ise Babil kralı Nebukadnessar Kudüs’e girerek Süleyman Tapınağını tamamıyla yıktı ve Yehuda Krallığına son verdi. Bu yıkılıştan sonra bir daha tarihte asla bağımsız bir Yahudi devleti kurulamadı, ta ki 14 Mayıs 1948 yılına gelinceye kadar.

Milletlere götürdü. BM, Kasım 1947'de Filistin’in biri Yahudi öteki Arap olmak üzere iki devlet arasında paylaşılmasına karar verdi. Yahudiler bu kararı kabul ederken Araplar reddetti. Kudüs şehri ise BM denetiminde milletlerarası bir bölge olarak tanındı. Bu çözüm Arapları tatmin etmedi. İsrail-Filistin Savaşı başladı. 14 Mayıs 1948’de “David Ben-Gurion” tarafından İsrail Devleti’nin kuruluşu resmen ilan edildi. KAYNAKÇA BECKETT 2008, Samuel Beckett, Palestine: History of a Lost Nation, Grove Press. BENVENİSTİ 1996, M. Benvenisti, City of Stone: The Hidden History of Jerusalem, University of California Press.

2.534 Yıl Sonra Yeniden Kurulan İsrail Devleti…

GÜR 2012, Barış Gür, Deniz Kavimleri, Arkeoloji ve Sanat Yayınları.

I. Dünya Savaşı sonunda İngiltere’nin girişimiyle İsrail devletine giden süreç de başlamış oldu. Milletler Cemiyeti 1920 yılında, Filistin üzerinde İngiliz mandasını tanıdı. Bundan sonra kurulan bir Yahudi bürosu İngiltere gözetiminde Yahudi haklarını temsil etmeye başladı. Daha sonraki yıllarda Siyonistler dünyanın çeşitli yerlerine dağılmış bulunan Yahudileri devlet kurabilmek için Filistin'e göç ettirmeye çalıştı. Filistin’deki Araplar bu göçe karşı koyduklarından İngiltere, Yahudi göçlerinin durdurulmasına karar verdi. Bunun üzerine Askeri Yahudi Teşkilatı “Hagana” İngiltere'nin aldığı bu kararlara karşı terör eylemlerine başlattı ve Filistin’e gizli Yahudi göçleri düzenledi.

HOERTH 2006, Alfred Hoerth, Bible Archaeology: An Exploration of the History and Culture of Early Civilizations, Baker Publishing Group. Kıtab-ı Mukaddes ( Eski Ahit - Yeni Ahit) ve Kuran-ı Kerim. KİTTO 2003, John Kitto, The History of Ancient and Modern Jerusalem, Kessinger Publishing. LEWİN 2005, Ariel Lewin, The Archaeology Of Ancient Judea And Palestine, Getty Publications. MİCHEL 1992, Thomas Michel, Hristiyan Tanrıbilimine Giriş, Ohan Basımevi.

II. Dünya Harbi'nin müttefiklerin galibiyetiyle bitmesinden sonra, Filistin meselesi son safhasına ulaştı. İngiltere daha sonra Amerika’nın yardımını sağlayarak, Filistin meselesini Birleşmiş

TEKİN 2008, Oğuz Tekin, Eski Yunan ve Roma Tarihine Giriş, İletişim Yayınları. WOOLEY 1921, Leonard Woolley, Carchemish : Town Defences, British Museum Press.

34


GENCAY

35


GENCAY

SİVİL İTAATSİZLİK VE DEVLET Hicran KIZIL Demokratik hukuk devleti meşruluğunu yalın bir yasallığa dayandırmadığı için yurttaşlarından koşulsuz bir itaati değil nitelikli bir itaati isteyebilir. Bu nedenden ötürü bireyler haksızlığa uğradıklarını düşündükleri konularda yasal tüm yolları denedikten sonra çözüme ulaşamazlarsa, bu adaletsizliğe tepki mahiyetinde ‘’Sivil İtaatsizliğe’’ başvururlar.

Sivil itaatsizlik eyleminin temel unsurları; karşı çıkılan hukuk normunun uygulanması durumunda ağır bir adaletsizliğe yol açacak olması, eylemin yaptırımlarına razı olmak, eylemin aleni yapılması, sivil itaatsizlik eyleminin hiçbir şekilde şiddet içermemesi gibi unsurlardır. Burada üzerinde durulması gereken en önemli nokta ise bu eylemin ‘şiddet’ içermemesidir. Sivil itaatsizlik, bu mahiyeti itibariyle bir ‘pasif direniş’ örneğidir. Eğer bu şiddetsizlik halini bozacak münferit tek bir olay bile gerçekleşmişse bu sivil itaatsizliğin temel yasasına aykırıdır.

Sivil itaatsizlik kavramının felsefi temeli Sokrates’e kadar götürülse de onu sistemli bir kuram haline getiren kişi Henry David Thoreau’dur. Thoreau’nun sistematiğini oluşturduğu kuramın temel felsefesi “En iyi hükümet hiç yönetmeyen hükümettir.” ilkesine dayanır. Sivil itaatsizliğin temel ilkesi; en önemli yasa ‘vicdan yasasıdır.’ Eğer ülke yasasıyla vicdan yasası çatışmaya girerse vicdan yasasını çiğnememek uğruna ülke yasasına karşı gelinebilir. Ancak birey bu karşı gelişin yaptırımlarına katlanmak zorundadır. Bu yaptırım hapis cezası olsa bile eylemi gerçekleştiren kişi bunu kabul etmekle mükelleftir. Sivil itaatsizliğin meşru olduğu haller ise hukuk devleti olsa bile gayrimeşru uygulamalarla yasanın özünün çiğnenmesidir.

Sivil itaatsizliğin belli bir temele oturtan ve yaşama geçiren ise Gandi’dir. O, İngiliz sömürgesi altındaki Hindistan’ın uyanışını, öncülük ettiği pek çok sivil itaatsizlik eylemiyle sağlamıştır. Yapılan ayrımcılık boyutundaki adaletsizliklere; sınır ihlalleri, tuz yürüyüşü, açlık grevleri gibi pek çok itaatsizlik yöntemiyle tepki göstermiştir. Gandi’nin bu uygulaması, ‘Satyagraha’ felsefi düşünüşü olarak literatürdeki yerini almıştır. Bu, felsefi 36


GENCAY olarak yasanın özüne uymak suretiyle yasaya uymamak ilkesidir yani, insanlar eylemlerinin yasal olmadığını bilir ancak adaletsizliğe başkaldırı amaç olduğu için yasallığın yerini meşruluk alır. Çünkü burada temel çıkış noktası vicdan yasasıdır ve bu yasa da çoğunluğun yasasını işlevsiz hale getirir.

imdat frenlerinin aynı anda çekilmesi gibi protestolardır. Türkiye’deki Sivil itaatsizlik eylemlerine ise Susurluk kazasının ardından “Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakikalık Karanlık”, Bergama köylülerinin siyanürlü altına karşı düzenledikleri gösteriler ve Gezi Parkı müdahalesine tepki amaçlı yapılan “duran adam” eylemi örnek verilebilir.

Vicdan yasası ve adalet olgusunu Rousseau’nun ‘genel irade’ kavramıyla da bağdaştırmak mümkündür. Bireyler iradelerini ortak iradeye teslim ederler, ondan istedikleri ise fertlerin tek başlarına sağlayamayacakları adaletin sağlanmasıdır. Böylece ‘toplum sözleşmesi’ oluşturulmuş olur. Ancak bu yetkinin devredildiği otorite, kamunun hakkını hiçe sayıp keyfi uygulamalarıyla adalet terazisinin ayarıyla oynarsa, işte tam da bu noktada toplum sözleşmesi bozulmuş olur.

Türkiye’de de yayılan küreselleşme aygıtları ve siyasal-toplumsal yapının günden güne karmaşıklaşması köklü değişiklikleri zorunlu hale getirmektedir. Bu bağlamda Türk Milliyetçileri’nin de 1980 sonrası sivil toplum ve devlet algısı dönüşüme uğramıştır. Türk milliyetçileri 12 Eylül ve sonrasında tarafsızlık adı altında Sovyet örtülü istilasının bir parçasını oluşturan örgütlenmelerle eş tutulmuş çok ağır ve devletle milleti yabancılaştıran bir durum ile karşılaşmışlardır Günümüz siyasal, toplumsal örgütlenmesi kutsal, tartışılmaz devlet algısının işlevsizliğini ortaya koyarken sivil toplum örgütlerinin güçlenmesi gerçekliğini yansıtır. Bu anlayış çerçevesinde hukuk devleti olmanın ötesine geçmiş, patronajın tüm kurumlarda adeta bir gelenek haline geldiği ve meşruiyet kaynağı olan Türk unsurunun olumsuzlandığı devlet elbette sorgulanmaya mahkûmdur.

Dünya üzerindeki başlıca ‘Sivil itaatsizlik’ eylemleri; Japonya’da Greenpeace’in, 15 metrelik lastik balinasıyla Japon balina avlama gemilerinin okyanusa açılmalarını engellemesi, İngiltere’de silah sergisinin önünde insandan halı yapılması, Amerika’da belediyenin otobüslere koyduğu ırklara göre oturma düzeninin çiğnenmesi, Almanya’da yeni atom silahlarının yerleştirilmesini protesto etmek amacıyla, metro istasyonlarındaki 37


GENCAY Sivil itaatsizlik, küreselleşme karşıtı olması sebebiyle, Türk Milliyetçiliği anlayışının başvurabileceği bir demokrasi aygıtıdır. Oysa Türkiye’de kendilerini bu kavramın yegane uygulayıcısı olarak gören ayrılıkçı guruplar sivil itaatsizlikle çelişki halindedir. Çünkü sivil itaatsizliğin özü kanunun çiğnenmesidir. Bu temel çerçevesinde zaten kanunlara uymamayı alışkanlık haline getirmiş ve şiddet yolundan vazgeçmemiş toplulukların gerçekleştirdiği eylemler, sivil itaatsizlik değil; anarşidir.

iktidara itaati koşulsuzlaştırmamıştır. “Allah’a, Peygambere ve aranızdan kendilerine otorite emanet edilmiş olanlara itaat edin.”(Nisa 59) ayeti her ne kadar işlevselse de eğer muhalefet, iktidarın, toplumun kötüye götürülmesine müdahaleyi amaçlıyorsa iktidara itaate rıza göstermez.

Kanunlar insan için vardır. Bu noktada adaletin sağlanması elzemdir. Tersini amaçlayan bir hukuk normu ise işlevsiz kalmaya mahkûmdur. Bunun bir siyasi ifade biçimi olarak en meşru yollarından biri de şüphesiz sivil itaatsizliktir. Elbette kanun koyucular belli bir çoğunluğun arzusuyla otoriteyi elde edenlerdir. Ancak burada Liberal demokrasinin en büyük çıkmazı olan ‘çoğunluğun tiranlığı’ sorunu karşımıza çıkmaktadır. Oysaki sivil itaatsizlik çoğunluğun yasası değil; vicdanın yasasıdır. Bu vicdana aykırı olan her yasa ya da uygulama şiddet içermeyen ve kamuoyu oluşturmak bakımında mühim olan eylemlerle protesto edilebilir. Belki bu direniş, topyekûn otoriteyi değiştirmeye yetecek güçte değildir ama birtakım haksız uygulamaların önüne geçebilmek açısından işlevsel olabilir.

Adaletin her geçen gün belli zümrelerin tekeli haline geldiği ülkemizde muhalefet anlayışının bir getirisi olan ‘sivil itaatsizlik’ kavramı, millet için olmayan devlet’in sorgulanmasının güzel bir yoludur.

‘Eşref-i Mahlukat’ olan insanın en doğal haklarını kullanabileceği açık bir toplumda yaşayabilmesinin bedeli, resmî söylemin ötesinde kalan muhalif ya da karşıt düşünceye sahip çıkmasında yatmaktadır. Bu noktada ‘olumlu ve olumsuz muhalefet’ tanımları karşımıza çıkar. İslam dini de

5. Altunel, Mesude, , Sivil İtaatsizlik ve Mohandas K. Gandhı, TBB Dergisi 2011 (93).

“Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.”(Ali İmran 104)

KAYNAKÇA 1. Mevlüt, Uyanık, İslam Siyaset Felsefesinde Sivil İtaatsizlik, Kaknüs Düşünce. 2. Yılmaz, Sibel, Demokratik Hukuk Devletinde Sivil Toplum Olgusu, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi. 3. Vurucu, İkbal, Türk Milliyetçilerinin Devlet Algısı Sorunu. 4. Kaya, Halil İbrahim, Sivil İtaatsizlik, Cumhuriyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.

38


GENCAY

39


GENCAY

DİĞER MİLLİ BAYRAMLAR Çağhan SARI Bugün kutlamakta olduğumuz milli bayramlarımız bazen polemiklere konu olmuyor değil. Bir kaç defa çeşitli sebepler ile kutlamaları iptal edilen bayramlarımızın heyecanı günden güne örseleniyor mu yahut o heyecan bir kat daha mı perçinleşiyor? Bu sorunun cevabını bu yazıda veremeyeceğiz. Bir zamanlar kutlanmış, kutlatılmış (!) kutlanması teklif edilmiş bayramları aktaracağız.

görüşmeleri de çok çeşit geçmiştir. Bir gün önce başlayan görüşmeler 1 Kasım'ın sabah saatlerinde sona ermiş Adalet ve Şerriye Komisyonu toplantısında Mustafa Kemal meşhur konuşmasını yapmış ve saltanat ile hilafet birbirinden ayrılarak saltanat kaldırılmıştır. Üç gün boyunca bu olayın hararetle kutlanılması üzerine 4 Kasım'da meclise 1 Kasım'ın Hakimiyet-i Milliye Bayramı olarak her sene kutlanılması yönünde önerge verilmiştir. Önergenin kabulünden sonra resmileşen bu bayram bir sene sonra cumhuriyetin ilan edilmesine karşın kutlanılmaya devam etmiştir. Cumhuriyetin ilanının bayram olarak kutlanılması yolundaki karar ise 1926 yılında alınmıştır. 1926'tan 1935 yılında kadar 29 Ekim'de Cumhuriyet Bayramı, 1 Kasım'da Hakimiyet-i Milliye Bayramı kutlanılmıştır. Günümüzde kutlanılan 23 Nisan bayramı ise meclisin açıldığı 1920 senesinden hemen bir yıl sonra kutlanılmaya başladığını biliyoruz. 1927 senesine gelindiğinde ise Himaye-i Etfal Cemiyeti'nin savaşın ardından kimsesiz kalan çocuklara yardım amaçlı girişimleri ile 23 Nisan, çocuk bayramı olarak kutlanılmaya başlamıştır. Kurtuluş savaşının sonunda geride kalan yüzlerce öksüz ve yetim çocuk adına yapılan bu güzel girişim daha sonraları dünyaya duyurulacaktır. 1935 senesine kadar 1 Kasım'ın kutlanıldığına yukarıda değinmiştik. Bu tarihte alınan bir kararla Hakimiyet-i Milliye Bayramı’nı, meclisin açılış tarihindeki bayramla birleştirilmesi kararı alındı. Bu kararda en büyük etken iş günü kazanmak olduğu düşünülebilir.

23 Nisan bugün Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı olarak kutlanmaktadır. Malumunuz TBMM'nin açılması hasebiyle çocuk bayramının önünde ulusal egemenlik kelimesini de taşıyor. Ancak ilk kutladığımız ulusal egemenlik bayramı bu değil. Biliyorsunuz saltanatın kaldırışı 1 Kasım 1922'dir. Saltanatın kaldırılma 40


GENCAY başlandı. Atatürk'ün sağlığında bizzat katılımları ile kutlanan Denizcilik Bayramı, 1939'dan sonra yavaş yavaş Deniz Askeri Lisesi gibi denizcilik okulları ile denizciler tarafından kutlandı. Her ne kadar devlet dairelerinin o gün tatil edilmemesinden ötürü resmi bayram olarak nitelendirilmese de Atatürk'ün sağlığındaki kutlamalara ilişkin haberler incelendiğinde bayramın coşkusu hakkında fikir sahibi olabiliyoruz.

Bayramlarla ilgili değişiklik sadece bu kadar değil. 1935 senesinde yine alınan bir kararla 18 Mart Zafer Bayramı, Şehitleri Anma Günü olarak yapılandırılmasına ve anma günü olarak tertip edilmesine karar verildi. Bununla beraber 30 Ağustos'un zafer bayramı olarak kutlanılması kararı alındı. Bu yılki düzenlemeye kadar zafer bayramın ev sahibi Genelkurmay Başkanı iken, Cumhurbaşkanı'nın tabii başkomutan olması gerekçesi ile bu durum değişmiştir.

Yeni bayram teklifleri de siyasi tarihimizle paralel olarak gelişmiştir. Çok partili hayata geçişle beraber ise partiler üstü olarak görülmeyecek bir bayram teklifini görmekteyiz. 1946 yılında kurulan Demokrat Parti, dört sene sonra yapılan 14 Mayıs 1950'de yapılan seçimleri kazanarak iktidara geldi. 27 Yıllık tek parti döneminin sandık ile sona ermesi ve iktidarın sükûnetle değişmesi üzerine 14 Mayıs'ın bayram olarak kullanılması teklif edildi. İlk olarak DP listesinden bağımsız seçilen Halide Edip Adıvar tarafından 14 Mayıs Ulusal Demokrasi Bayramı şeklinde teklif verdi. Ancak parti içinde de çok fazla benimsenmeyen bu öneri askıda kaldı. Sadece 1951 senesi içerisinde DP il teşkilatlarının girişimleri ile kutlanıldı. Miting havasında olduğunu da gazete haberlerinden anlamaktayız. CHP'nin partiler üstü olmayan bu bayramı

Cumhuriyet'in kuruluşundan sonraki temel ilkelerinden biri ekonomiyi millileştirmektir. Kapitülasyonlardan ötürü denizcilik işletmeleri ve limanlar yabancı firmaların elinde idi. 1 Temmuz 1926'ta çıkarılan Kabotaj Kanunu ile denizcilik işletmeleri ve limanlar millileştirildi. Bir sene sonra ise bu tarih Denizcilik Bayramı olarak kutlanmaya 41


GENCAY benimsememesi, ilerleyen yıllarda bir bayram hüviyetinden ziyade DP'nin iktidara gelmesinin yıl dönümü olarak anılmasına yol açtı.

hazırlattığı anayasa, referandum da %60 evet oyu alarak kabul edildi. Gerek kabul edilen anayasanın halk nazarında etkisini korumak, gerek 27 Mayıs'ın meşrulaştırması için 1963 senesinde bayram olarak kutlanılması kararlaştırıldı. İlk yıllardaki kutlamalarda oldukça taraftarı olan 27 Mayıs, zamanla devlet erkânının sade, anıtlara çelenk koyma ritüeline dönüşen bir bayram olmuştur. 12 Mart muhtırasından sonra sık sık gündeme gelen 1961 anayasası tartışmaları sırasında bazı seneler eski canlılığını gösterse de o yıllarda Milliyetçi Cephe Hükümetleri’nin vazifede olmadığı yıllara denk gelmesi bir tesadüf müdür, bilemiyoruz. 12 Eylül 1980 darbesinin 1961 anayasasını kaldırması ile beraber bu bayramı da yürürlükten kaldırmıştır. Yani bir darbe ile hâsıl olan bayram, bir başka darbe ile ortadan kalkmıştır.

14 Mayıs'ın demokrasi bayramı olarak tutunamamasın ardından bu kez 'Hürriyet ve Anayasa Bayramı' adı altında bir bayram daha görmekteyiz. 1963 senesinde, 1960 darbesinin yıl dönümü olan 27 Mayıs, bahsettiğimiz isimle bayram olmuştur. 27 Mayıs'ın ardından Milli Birlik Komitesi'nin profesörlere

42


GENCAY

KADIN ANLAYIŞLARI-1 Dilek AKILLIOĞLU yaratıldı?” yoksa “Erkek mi daha once yaratıldı?” soruları ile kimlik ayrımı yapılmaya başlanmıştır. Bu soru zamanla yeni soruları da dogurdugu için gundemden duşmuş, kadın kavramı kimlikleşme şemsiyesinde erkekten daha geride yer alarak sayfalara kazınmıştır. Cinsiyetçilikle de biçimlenen hiyerarşik duzenlenmeyle uç boyutlu yuzey uzerinden kadın, erkek baskınlıgını kabul etmiştir.

Evren yaratıldıgından bu yana iki misafire ev sahipligi yapmıştır. Sahip olduklarını paylaşan fakat farklı gezegenlerden olan, kadınlar ve erkekler. Kimlikleşme surecine onlarla birlikte başlamıştır. Kimlik, “fizikî çevre, sağlık şartları, biyolojik miras gibi faktörlerin yanı sıra, tüm sosyal faktörler ile şekillenen potansiyelin dışa yansımasıdır.” [1] Kadın ve erkek cinsi, yaratılışına dair kendilerine has ozelliklerini bularak kimliklerini ve toplumlarını oluşturmuştur. Tum toplulukların ozelliklerini, ideallerini, temellerini bu iki varlık oluşturmaktadır. Temelin uzerine de kadın ve erkek cinsinin bıraktıgı izler yoluyla baglar kurulmuştur. Iki boyutlu yuzey yorumundan sonra uç boyutlu bir yorum ile konuya bakılırsa kadın ve erkegin toplumda kimlikleşmesi zıttır. Mitolojik açıdan kadın ve erkek için yapılan tartışmalarda oncelikle var olma sorunu yer almış, “Once kadın mı

“Kadın anlayışı ne idi?” Sokrates'e gore “Karısı güzel olan mutlu olur, güzel olmayan ise filozof.” nuktesi ile kadın mutluluk ve filozofluk gibi iki ayrıcalıga sebebiyet veren anlayışı simgelerken, diger bir duşunur Kant için kadın; “düşünmeyi pek beceremeyen 43


GENCAY varlıktır.” Kant'ın bu savı bana kalırsa varoluşsal olarak kadının mantıklı yaratılmadıgını savunmaktadır. Kadın ezginlik duygularına teslim olarak duygularını, mantıgına tercih etmiştir. Nietzsche ise kadın kavramından urkercesine “kadına mı gidiyorsun kırbacını hazırla” çıkarımıyla kadının yerini belirtmiştir.

Roma ve Yunan tarihinde ise kadın, yine kotulugun simgesi iken farklı olarak Afrodit gibi kadın tanrılar yer almıştır. Hristiyanlıgın kadın konumu için ortaya koydukları, yuzyıllara gore farklılaşmıştır. Ortaçag'da kadın kavramı için goze çarpan, “12. yy.’da başlayıp 15. yy.’da doruğa ulaşan ve 18. yy.’de varlığını sürdüren büyücü avı katliamıdır. Bu dönemde pek çok kadın cadılıkla suçlanarak yakılmış, erkeklerin cinsel gücüne saldırmak, imanı yok etmekle suçlanmışlardır. Mesela doğum esnasında anneyi kurtarmak için bebeği feda eden ebeler doğurganlığa saldırdıkları için, menopoza giren yaşlı kadınlar kanlarını içlerinde sakladıklarına inanıldığı için, bekâr yaşayan kadınlar, erkekler olmadan yaşayabildikleri için cadılıkla itham olunmuşlardır. Erkeklerin yapabildiklerini yapabilmek de bir kadını cadılıkla suçlamaya yetmiştir. Daha sonra azizelik unvanı verilen Jeanne d’Arc, Orlean kentinin meydanında cadılıkla suçlandığı için yakılmıştır”(Ayşe Selim,2011).

Felsefedeki kadın anlayışlarının yanı sıra dini, kulturel, tarihsel olarak kadın kavramı için egilimlere baktıgımızda, Hint yaşam biçimi, din anlayışı olarak kadını 'kotuyu simgeleyen', şartsız olarak erkek egemenligine sıgınan konumuna yerleşmiştir. Çin ve Japon gelenegi incelendiginde ise kadın yine kocasına yaptıgı hizmet ile deger kazanmış, dinsel boyutta ıslah edilmesi gereken varlık olmuştur.

Anlaşılan çaglar boyu kadına manifesto uygulamak için kuçuk sebepler yeterli bulunmuştur. Bu sebepler arasında en on safhada kadının erkege karşı bilgi/iktidar çerçevesinde aynı yerde olma korkusu ve ezikligi goze çarpmaktadır. Erkekler için kadının kimlik kazanma biçimleri bilgi ve iktidar baglamında degil daha çok sanatsal, estetiksel varlık kabulundedir. Birazdan deginecegim Turk tarihinde ‘Hatun’ yani, kadın kelimesi estetiksel kabulun yanı sıra savaşçı ve erkeksi yetişmesiyle fark arz etmesine ragmen gunumuze aktarılan boyle bir vasıflandırma yoktur.

Yahudilik dininde kadın anlayışı aşagılan kişi profiliyle mana bulurken, ilginç olarak gozume çarpan eski Ahid kulliyatında yer alan ve kadın yaratılışının başta eşitlik temelinde yer almasıyla birlikte sonrasında hizmetçi etiketlemesine [2] geçilmesidir. 44


GENCAY Turk tarihinde kadın anlayışı oncelikle Şamanizm inancı ile yorumlanırsa şaman kadınlar toplayıcılık ve avcılık yapmışlardır. Bu da kadının toplumda işlevsel bir yonu oldugunu ortaya koymaktadır. Fakat aynı zamanda kadın yine ureme için gerekli dişi bir varlık olarak toplumda one çıkmaktadır. Yunan mitolojisinde oldugu gibi Islamiyet oncesinde de kadın Tanrısal varlık olarak nitelendirilmiştir. “Umay”, tanrının kızı olarak kabul edilmiştir.[3] Daha sonraları Yaratılış Destanı'nda, Allah'a, insanları ve dunyayı yaratması için fikir ve ilham veren "Ak Ana" adında bir kadın olarak karşımıza çıkar.

Islam'da Kadın) Daha sonrasında Islamiyet’te, kadının yeri diger dini anlayışlardan ayrı olarak kutsal, ekonomide yeri olan birey çıtasına yukselebilmiştir. Hz. Muhammed'in (s.a.v.) eşi, Hz. Hatice'nin, donemin en unlu tuccarı olması Islami Donem’de bagımsızlıgını kazanmış kadın timsali için guzel bir ornektir. Islami Donem’de kadınların ekonomik alanda erkeklerle yer alması hatta tuccarlar arasında guçlu bir soz sahibi olması çagımıza iyi bir ornek iken bu orneklerin yanı sıra kole olarak kullanılan kadınların varlıgı da soz konusudur.

Kadınların anlamını genel hatlarıyla ortaya koydugumuzda birçok toplumsal faktorun bu kelimeyi degiştirmeye çalıştıgını soyleyebiliriz. Erkeklerin karşı cinsleri için duşunduklerini tarih, din, yaşam biçimi kuramları, onu kalıplara yerleştirmiştir. Fakat Tolstoy'un; “kadın öyle bir konudur ki, onu ne kadar incelersen incele her zaman yepyenidir.” cumlesinin hakkını verdigini de soylemek zorundayım. Çunku yenilikleri edinmeye çalışmaktadırlar. Edinmeye gayret edilen imgeler ise yine kimlikleşme engeli ile

Islami donemden kısa bir sure oncesinde ise kadınlar ‘Cahiliye Donemi’nde’ dogduklarında gomulmuş, hur ve soylu olmayan kadınlar cinsel meta olarak somurulmuştur. (TOPALOGLU, Bekir, 45


GENCAY karşı karşıyadır. Bunlardan en muhimi çagımızdaki kadın kavramı bulanıklıgıdır. Peki, “Çagdaş yaşamın modern kimliksiz kadınları kimdir?”

karşılıgını veremeyecektir ya da tamamı ile kendini sosyal, kulturel çevreye kapatıp hayatını evinde tamamlayacaktır ki bu da birçok açıdan bana kalırsa sakıncalıdır. Ulusuna faydalı olabilecek iken soyutlaşan kadınların fazlalıgı, temeli saglam olmayan toplumlar demektir. Alanı dar olan anne demek, sorgulamayan çocuk demektir. Degişimi bilmeyen bir anne demek içine kapanık bir çocuk demektir. Oysaki bir kadın çalışma hayatında ya da bunun gibi toplumsal olarak kendine olan oz guveni saglayabilecegi yerlerde bulunarak milletine faydalı olacaktır. Aslında çagdaş donemde kimliksizligini devam ettiren kadın, Lacan'ın “Kadın yoktur, kadın erkeğin semptomudur.” soylemiyle varlıgını bagdaştırarak sosyal çevrede egemen olan duşunceyi bizzat kendi eliyle kabul edilir hale sokmuştur.

Sanayi devrimi ile başlayan modernleşme surecinde kadın iş gucunun gerekliligi itibari ile çalışma hayatına atılmıştır. Çalışma hayatı ile paralel olarak toplumda kadına yine bir grafik çizilmiş ve aile çocuk sorumlulugu-, iş hayatı gibi bir kıyaslama neticesinde, kariyerini eve tercih etmesi gerektigine dair bir zorunluluk hissetmesine neden olmuştur. Bu hissin sahibi olan kadın, rol karmaşasına duşmuştur.

‘Kadın’a kim oldugunu bilmeden yaklaşmanın tehlikesinden oturu şimdilik buraya kadar kadın anlayışı hakkında bir tablo çizilmeye çalışmıştır. Hadise diger parçaları ile mutlaka ki devam edecektir. KAYNAKLAR Ulkemiz yaşam biçiminde aile kurumunun ahlaki ve gelecek ile ilgili nesil planları genellikle dişinin omuzlarındadır. Bunun aksi olan durumların mevcut olması mumkundur. Fakat genelin tutumu uzerinden yorum yapacagım için kadın aile ahlakının teknik direktorudur. Benligi ile ilgili gelişimini yarılayamamış bir birey sarmal olarak çevreye olumlu katkıda bulunamayacaktır. Sadece analık gorevini ve ev yoneticiligini gerçekleştiren kadın, zamanla degişiklik arayışı içinde psikolojik bunalım yaşayacak, iyi anne sıfatının da

1. (A. Kurtkan Bilgiseven, Genel Sosyoloji: Kavramlar-Nazariyeler Bunye “Turkiyede Sosyal Tabakalaşma”, “ Degişme ve Sosyal Gelişme” ,Istanbul, 1982, s. 151.) 2. (Fuzuli BAYAT, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi-2010 “Toplumsal cinsiyet baglamında kadın şamanlar”) 3. (Kopru dergisi2011 ,113.Sayı,Ismail TAŞPINAR Doç. Dr., M.U., Ilahiyat Fakultesi, Dinler Tarihi Anabilim Dalı Ogretim Uyesi, “Yahudilik ve Hıristiyanlıkta kadın” 46


GENCAY

İLPEN- TARİH-İ SON Hüseyin Kürşat GEZE Senin için kaleme aldığım her söz ayrı romandır. Öyle büyüktü ve parçaladın; Bu aşk tarihteki Roma’dır.

Hâlâ can alır İLPEN, senden Arda kalanı… Ey karanlık rüyaların bol ışıklı yalanı… Tarih, seni benle bilir, Bense seni kinle anarım. Kaç günahın bedelisin, her Sevabında yanarım.

Farkın var; Sanmam bu saltanat Kirli oyunlarla yenilsin. Taç ve tahtın olsa dahi bil ki Sultanların en fakirisin.

İhtişamından daha fazla, Dayanılmaz bir acıydın. Bazen de Atilla’ydın; Tanrı’nın kırbacıydın.

Asalet ister o nedamet Zerre yoktur seciyede. Sözü bir yiğidin kulağında, Gözüyse altın kâsede.

Varlığın dert, yokluğun ölüm, Hakikat ise ruhumdur, sensizken. Tüm okların hedefiydim, İLPEN, Tamamen çıktım gönlünden…

Duymak ile anlamak, Aralarındaki körlüğe sebeptir haz. Hangi ordu gelse karşına, Ne yapsa yine başa çıkamaz!..

***********

Bilir misin bıraktığın hüzzamı? Duyar mısın feryadı? Tepkisiz olurdun yine, Vicdan en büyük farkımızdı.

Unutmak lâmümkün, Bu masum şehre yaptığın o katli… Bir zamanlar ezdiğin kalp, Şimdi TÜRK kadar kuvvetli…

47


GENCAY

BİLGİ ŞÖLENLERİNDEN

48


GENCAY

MİLLİ DÜŞÜNCE MERKEZİ’NİN SON KİTABINI MERKEZİMİZDEN TEMİN EDEBİLİRSİNİZ.

Gencay Dergisi - Sayı 21 - Ekim 2013  

http.//www.gencaydergisi.com Gencay Dergisi - Sayı 21 - Ekim 2013

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you