Page 1


www.millidusunce.org Adres: GMK Bulvarı, Özveren Sokağı Nu: 2/2 Demirtepe Metro Durağı Kızılay/ANKARA Telefon: 0 (312) 231 31 94 Belgeç: 0 (312) 231 31 22


GENCAY

GENCAY Aylık Fikir - Kültür ve Gençlik Dergisi Yıl 2 Sayı 16 - Mayıs 2013 Ücretsiz e-dergi www.gencaydergisi.com bilgi@gencaydergisi.com ÜÇ MAYIS VE TÜRKÇÜLER GÜNÜ / Sadi SOMUNCUOĞLU DEMOKRASİ PARADOKSU / Kürşat Kemal ÇETİNKAYA ÇÖZ(ÜL)ÜM SÜRECİNDE BİR TESPİT: NOKTASAL VURUŞLAR / Mehmet UÇAK …… / Dündar TAŞER HEY TÜRK! / Abdullah Nuri SOMUNCUOĞLU NEREYE KADAR MUHALİFİZ / Veysel Gökberk MANGA ESERİNİZLE ÖVÜNÜN! / Veysel Gökberk MANGA SİLAHLARIN SUSMASI DEĞERLİDİR, FAKAT! / Emre ECE SINIRLARI KALDIRMANIN İMKANI MESELESİ / Yunus Emre UYAR SINIFSIZ TOPLUM, KOMÜNİZM VE KADIN MESELESİ / M. Bahadırhan DİNÇASLAN KUTUPLAŞMA ÜZERİNE / Hüseyin Kürşat GEZE GERİ DÖNÜŞÜM PROJELERİ / Fatma Özge ÖZDEMİR MİLLİ(!) TÜRK(!) TALEBE BİRLİĞİ / Kadir Baturhan ÇİFLİK ZİYA GÖKALP NE İSTEMİŞTİ? / Talu BİLGİLİ DÜNDAR TAŞER’İN BÜYÜK TÜRKİYESİ / Hıdır DÜZKAYA ÖDÜLLÜ SORULAR / Burçin ÖNER


GENCAY

3 MAYIS VE TÜRKÇÜLER GÜNÜ Sadi SOMUNCUOĞLU gelenleri sindirilmek üzere harekete geçilmişti. Devrin Başbakan’ı Şükrü Saraçoğlu’na, Atsız beg tarafından Orkun Dergisi’nde yazılan ve memleketteki komünist azgınlıklar hakkında tedbir alınmasını isteyen açık mektuplar bahane edilerek, pek çok Türkçü tabutluklara atılmıştı. Devlet başkanı olan İnönü, 19 Mayıs bayramı dolayısıyla îrad ettiği nutukta, Türkçüleri vatan hainliği ile suçluyor ve en ağır cezalara çarptırılacaklarını söylüyordu. Bu kanunsuz ve haksız nutuktan sonra, 1 yıl 3 ay süren duruşmalarda, askerî mahkeme Türkçüleri beraat ettirmişti. Askeri mahkeme devlet başkanını tekzip ediyor ve Türkçülüğü beraat ettiriyordu.

3 Mayıs, Türkçülük ülküsünün şuurlu olarak ilk defa harekete geçtiği tarihtir. Canlı varlıklar için, hava ve su ne ise, fikirler İçin de hareket odur. Bundan dolayı 3 Mayıs, her yıl kutlanan önemli bir dönüm noktası olarak, Türkçülük tarihînde yer almıştır.

Tabutluklardaki insanlık dışı işkencelerden sonra Türkçülük mahkemelerde beraat etmiş; ama devletin millî ruhtan mahrum siyasetçileri nazarında tehlikeli görülmeye devam edilmiştir. Millî Şef ve adamları, devletin imkânıyla, Türkçülük aleyhinde ardı arkası kesilmeyen bir propagandayı tezgâhlamaktan hiçbir zaman geri kalmamışlardır. 1938′den önce devlet siyaseti yapılmak istenen Türkçülük fikri; İkinci Dünya Harbi’nden Rusların galip çıkmasıyla ezilmek istenmiştir. Güdümlü siyaset takip edenler, Kuzey komşumuza şirin görünmek için, Türklüğü yaşatıcı, üstün kılıcı fikrin mensuplarını hücrelere attırdı. Bu tarihten sonra CHP zihniyetine sahip kimseler Türkçülük ülküsünün daima düşmanı olmuşlar ve aleyhte faaliyetten geri kalmamışlardır. Devlet

3 Mayıs, komünist Hasan Ali Yücel ile Nihal Atsız davasının duruşma tarihidir. Bu mahkemede bulunmak üzere Ankara’ya gelen Atsız, sokakların taşıyamayacağı kadar heyecanlı ve büyük bir kalabalık tarafından, beklenmedik bir şekilde karşılandı. Millî Şef devrinde görülmesi mümkün olmayan bu olay, iktidarı ve etrafındakileri son derece kuşkulandırdı, Nitekim ertesi günü Ankara Adliyesi’ndeki duruşmayı takip için, üniversite gençliği caddeleri doldurmuştur. Bu heyecan kasırgası, Millî Şef ve etrafındakileri son derece korkutmuş, bunun ancak gizli teşkilatlanmayla başarılabilecek bir iş olabileceği düşünülerek; Türkçülük ülküsünün ileri 1


GENCAY teşkilâtları da CHP zihniyetinin tesiri nispetinde, bu zararlı durumdan kendini kurtaramamıştır.

halinde şahlanmaktadır. Döğüşen, büyüyen, bütünleşen Türkçülük; geleceğin tek ve güçlü ülküsü olma yoluna girmiştir. 3 Mayıs 1944′de Ankara sokaklarını dolduran yüksek tahsil gençliği, bugün Anadolu yaylalarını kasırga halinde saran bütün Türk gençliği haline dönüşmüştür. Türkçülük; üniversitede, aydınlar arasında, gençlikte gelişen ve döğüşen bir fikir olarak Türk Milletine yönelmiştir. Halk arasında da kısa zamanda kat edeceği mesafeyle, gelecek Türkçülüğün olacaktır.

3 Mayıs 1944′de, Türkçülük, tarihinde ilk defa hareket haline geçmiş, fakat devrin sorumluları tarafından sindirilmek ve ezilmek için her türlü çareye başvurulmuştur. Büyük imkân ve yetkilerin Türkçülüğü ezmek için kullanılması, geçici bir süre için fikri inkişafı ve hareketi durdurmuştur. Fikrî faaliyetler 1950′ye, hareket ise 1960′a kadar tehir edilmiştir. 1950–1960 arası, Türkçülük ülküsü siyasetçilerden çeşitli darbeler yemekle beraber, gelişmesini devam ettirmiş; 1960 sonrası ise, 3 Mayıs’ın devamı olarak hareket başlamış kesintisiz ve dalgalar halinde büyüyerek bugünlere gelmiştir. Ülküler için hareket, hayat işaretidir. Türkçülük, hareket

BOZKURT DERGİSİ- SAYI:8

2


GENCAY

DEMOKRASİ PARADOKSU Kürşat Kemal ÇETİNKAYA bahsedilmeyiş de bugün demokrasinin kullanımı noktasında ciddi sıkıntılar doğurmaktadır. Peki, bu sınırlamalardan neden bahsedilmemiştir? Halkın zaten kendisi için en doğru olanı seçeceğinden emin olunması olabilir mi? Eğer öyleyse halk her hâl ve kârda kendisi için en doğru olanı seçebilir mi?

Etimolojik olarak, demokrasi kavramı, öğretildiği ve öğrenildiği üzere eski Yunancadan gelen ‘demos‘ (halk) ve ‘kratos’ (iktidar) kelimelerinin birleşiminden meydana gelmiştir. Demoskratos yani halkın iktidarı anlamına gelen bu kelime yönetim noktasında en basit ifadeyle ‘ halkın kendi kendini yönetmesi ‘ anlamına gelir. Bu da pratikte halkın temsilciler aracılığıyla yönetime katılmasını, yönetecek olanları seçmesini ifade eder. Bu anlamda demokrasi çok önemli ve zengin bir değerdir.

Bir halkın içinde bulunduğu sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik şartlar ile halkın seçtiği temsilcilerin/iktidar sahiplerinin demokrasi kanalıyla demokratik değerleri muğlaklaştırarak otoriterleştirmesi halkın doğru kararı vermesine engel olabilmektedir. Müşkül ekonomik koşullar altında yaşayan, eğitim seviyesi düşük ve hatta okuma-yazma bilmeyen insanlar da gayet mantıklı ve doğru oy kullanabilirler; çevresinde yaşananları bilinçli bir şekilde analiz edebilirler. Ancak şunu kabul edelim ki bu insanlar için evlerinde yiyecek yemekleri, yakacak kömürleri, giyecek kıyafetleri olması, borsanın inişinden çıkışından, mayınlı arazilerden, dış politikadaki gelişmelerden, uzun tutukluluk sürelerinden daha önemlidir. Bu bir durum tespitidir; bunun doğruluğu veya yanlışlığı ayrı bir tartışma konusu olmakla beraber bu insanları, oylarını bir çuval kömüre, bir paket makarnaya sattıkları için eleştirmek haksızlık olacaktır. Buradan yapılması gereken asıl çıkarım şudur ki bu koşullar altında yaşayan insanlar doğruyu bilseler bile koşulların zorlaması ile yanlış karar

Günümüzde geldiğimiz noktada ise demokrasinin anlamından ve amacından o kadar uzaklaşılmıştır ki kavramın kendisi bile zaman zaman gözden düşebilmektedir. Halkın kendi kendini yönetmesi ve güçler ayrılığı temelinde şekillenen demokrasi ciddi biçimde yozlaş(tırıl)mıştır. Bu yozlaşmada yöneticilerin büyük payı olmakla beraber kavramın kendisinin tanımlanmasındaki eksikliğin de payı vardır. Demokrasi dendiğinde bizim de bahsettiğimiz gibi halkın kendi kendini yönetmesinden, kendisini yönetecek olanları seçmesinden bahsedilir; ancak, bu seçilenlerin ne ölçüde sınırlandırılacaklarından hiç bahsedilmemiştir. Bu sınırlamalardan 3


GENCAY verebilmektedirler. Ayrıca gayet tabi bu tarz yardımlar sosyal devlet olmanın bir gereğidir; ancak, bu yardımların zamanlaması ve yoğunlaşma dönemi dikkate alındığında aynı sonuca varmak mümkün olamamaktadır.

seçilenlerin yetkilerinin sınırlandırılmasının formüle edilmesi noktasındaki eksiklik seçilenlerin bu güce ulaşmasını engelleyememektedir. Demokrasinin olmazsa olması denilebilecek güçler ayrılığı ilkesi ise her şeyi yapabilecek temsilcilerin varlığı ile ortadan kalkar hale gelmiştir. Mevcut sınırlamalar işlemez durumdadır. Halkın seçtiği temsilciler halkın seçtiği krallar ya da halkın seçtiği kralın yine halk tarafından seçilen uzantıları olmuşlardır. Şöyle de denilebilir: Eskiden ırsen gelen krallar vardı şimdi ise seçimle gelen krallar var. Eskinin ırsen gelen kralları genelde düşmanlarına, rakiplerine gözdağı verip onlara korku salarken bugünün seçimle gelen kralları tahttan inmemek adına kendi halkına da endişe ve korku salabilmekte ve kendi ülkesi için de tehlikeli olabilmektedir. Dolayısıyla bugünün demokrasisi halkın yönetime katılmasından ziyade halk adına, tartışmadan ve önünde herhangi bir sınırlama olmadan karar verecek olanların seçilmesini ifade ediyor. Thucydides şöyle diyor: ‘ Biz Atinalılar, politika ile ilgili kararları uygun tartışmadan sonra alırız. En kötü olan şey, sonuçları tartışılmadan bir politikanın uygulanmasıdır. Buna ek olarak bu politikaların gerçek anlamda denetime tabi olamaması demokrasinin ‘ çoğunluğun tiranlığına ‘ dönüşmesine neden olmaktadır. Bu sınırsız demokrasi aslında gizli bir aristokrasidir. Bununla beraber tam da bu noktada elitizm ve oligarşinin tunç yasasına atıfta bulunmakta yarar var diye düşünüyorum. Pareto, Mosca ve Michels gibi teorisyenlerin ifade ettikleri gibi çağdaş demokrasilerde parti kadroları elit

Demokrasinin amacı doğrultusunda kullanımını engelleyen diğer durumlar ise iktidarların gücü elinde bulundurma şekillerinde ve bu gücün sınırsızlaşabileceğindedir. İktidarda olanların, iktidara gelmelerini ve orada kalmalarını sağlayan çıkar grupları olabilir. Dolayısıyla iktidarların bu çıkar gruplarından bağımsız hareket etmeleri de olanaksız hale gelmektedir. İktidarlar zaman zaman bu bağımlılıktan rahatsız olsalar dahi iktidarlarını borçlu ve onun sürdürülebilirliği noktasında önemli rolü olanlara karşı ses çıkaramazlar. Bu da demokrasinin çıkış noktası olan halkın iktidarı yerine holdinglerin, belirli grupların iktidarını ortaya çıkarıyor. Bu anlamda iktidarlar söz konusu çıkar gruplarının etki alanında kalmaktadırlar. ‘Hiçbir şey çıkar gruplarının etkisinden daha tehlikeli değildir.’ Jean Jacques Rousseau’nun bu ifadesi bu etki alanının ne ölçüde vahim sonuçlara yol açabileceğini açıklar mahiyettedir. Tek başına iktidarların koalisyon hükümetlerine nispeten etkili, hızlı karar alabilen ve uygulayabilen ve bu anlamda da tercih edilebilir oldukları söylenebilir. İktidarların kadrolaşması da kabul edilebilir, ancak bir iktidarın devletleşmesi kesinlikle kabul edilmez ve bunun gerçekleşmesi büyük bir vahamete yol açabilmektedir. Bahsettiğimiz üzere 4


GENCAY kesimlerin elinde toplanmıştır. Michels yasasına göre partilerde başta genel başkanlar olmak üzere sınırlı bir kesim parti üzerinde bir hegemonyaya sahiptir. Tunç kadar katı ve sert olan bu oligarşik yapı, demokrasinin parti içerisinde dahi var olmadığını göstermektedir.

Hayek, demokrasinin bu çelişkilerine alternatif olarak gücün ve yetkinin gerçek anlamda sınırlandırılabileceği ve bunun her daim garanti altında tutulabileceği bir sisteme geçilmesi gerektiğini belirtip bu sistemin adının da ‘ demarşi ‘ olabileceğini söylemiştir. Siyasal yönetimlerin tarihine göz attığımızda Von Hayek’in önerdiği demarşi son parçayı tamamlıyor gibi gözüküyor; mutlak monarşiden meşruti monarşiye, mutlak oligarşiden meşruti oligarşiye geçişler olduğu gibi günümüzde hâkim olan sınırsız demokrasiden de sınırlı demokrasiye (demarşi) geçiş mümkün olabilir. Bilgilerimizi tazelemek ve konuyu biraz daha açmak adına şöyle bir tasnif yapabiliriz: Egemenlik tek bir kişinin elinde ve bu kişinin güç ve yetkileri sınırsız ise bu yönetim biçimi mutlak monarşi, bu kişinin güç ve yetkileri sınırlı ise meşruti monarşi; egemenlik belirli bir zümrenin elinde ve bu zümrenin güç ve yetkileri sınırsız ise mutlak oligarşi, bu zümrenin güç ve yetkileri sınırlı ise meşruti oligarşi; egemenlik halkın seçtiği temsilcilerde ve bu temsilcilerin güç ve yetkileri sınırsız ise demokrasi, bu temsilcilerin güç ve yetkileri sınırlı ise demarşidir.

Demokrasiyi bu çelişkilerden ve tehlikeli bir boyuta sürüklenmesinden kurtarmak için neler yapılabilir? Adam Smith’in dediği gibi demokrasinin bütün hastalıkları daha fazla demokrasi ile tedavi edilebilir mi? Peki daha fazla demokrasiden anlaşılan nedir? Bu noktada da yine kavramın tanımlanmasındaki eksiklik karşımıza çıkıyor ve bu eksiklik giderilmedikçe ve uzlaşma sağlanmadıkça insanlar bu anlam karmaşası üzerinde yaşamaya devam edecekler ve bu tartışmalar demagoji yapanların ve despotların işine yarayacaktır. Öyle ki demokrasi kılıfı altında öyle talepler ortaya konuluyor ki mevcut sistemin güç noktasındaki sınırsızlığı daha da arttırılmak isteniyor. Örneğin; ülkemizde de ileri demokrasiye atıfta bulunularak üstünlerin hukukundan hukukun üstünlüğüne geçiş söylemleri popülerlik kazanmıştı. Ancak bu süreç söylenildiği gibi işlememiş; hukukun üstündekilerin yer değiştirmesi olarak tezahür etmiştir. Ama zaten birilerinin hukukun üstünde olmasını sağlayan da demokrasinin kendisi değil miydi?

Son olarak bu yazıyı Jean Jacques Rousseau’dan bir alıntıyla bitirmek manidar olacaktır diye düşünüyorum. ‘Kelimenin tam anlamıyla gerçek bir demokrasi hiçbir zaman var olmadı ve var olmayacaktır.’

20. yüzyılda yaşamış olan büyük düşünürlerden biri olan Friedrich A. Von

5


GENCAY

ÇÖZÜ(LÜ)M SÜRECİNDE BİR TESPİT: NOKTASAL VURUŞLAR Mehmet Uçak Oslo görüşmelerinin gün yüzüne çıkmasıyla başlayan ‘’Çözülme‘’ süreci sözüm onlara, onların deyimi ile ‘’Çözüm Süreci‘’ ardı belli olmayan bir paradoksa doğru meylediyor. Gerek siyasilerin gerekse de toplumun sürecin geleceği noktasında endişeleri var. Bu endişelerin sürecin nereye gideceği noktasında teorileri de yok değil. Bu yazımda genel bir değerlendirme ve kısmen kabul gören kısmen de ‘’Bu adam delirmiş!‘’ denecek hususlara değineceğim.

kez daha memleket idaresini AKP’ye teslim edenler açısından bir kez daha düşünülmeli ve vicdan süzgecinden geçirilmelidir. Yukarıdaki durumu ister siyasi bir manevra ister Türk ırkına mensup bir yurttaşın aklı selim düşüncesinden süzen bir zerre olarak algılamakta herkes özgürdür. Peki, PKK çekilmeye başladı, bundan sonraki süreçte ne olacak?

Biliyorsunuz ki PKK’nın çekilme sürecinin nasıl ve ne şekilde olacağı hususunda Karayılan’ın açıklamalarına kadar net bir bilgi yoktu. Karayılan, yaptığı 6 maddelik açıklama da çekilmenin nasıl, ne zaman ve ne şekilde başlayacağına dair açıklamalarda bulundu. Süreci okumak noktasında bu durumum yorumunu yapabilmek ve analizini çıkarma mühim. PKK gibi bir terör örgütünün çekilme noktasında ipleri elinde bulundurması, Türk devletinin bir terör örgütü karşısında aciz kaldığının bariz göstergesidir. Öncelikle belirtmek gerekir ki AKP, süreci yönlendirme noktasında sınıfta kalmış ve otoritesini sarstırmıştır. Köşeye sıkıştığı iddia edilen bir örgüt, bu süreçte nasıl çekileceğine karar veremez. Bu yetki, örgüt ile görüşen iktidarda olmalıdır. Türk milleti, bu süreçte şunu iyi bilmelidir ki iktidar örgüt karşısında pasif kalmış ve onların istediklerine boyun eğmek zorunda kalmıştır. Bu, iktidara güvenip bir

Bülent Arınç, çekilme hususunda ‘’ Nasıl geldiyseler öyle giderler! ‘’ açıklaması kaçak dövüşün bariz örneğidir. Gerek MHP gerekse de CHP çekilmenin silahların bırakılarak gerçekleştirilmesini her platformda söylemektedir. Peki gerçekten de böyle olacak mı? –Hayır!, cevabını vermek sanırım abesle iştigal edilecek bir durum olmasa gerek. Çünkü Karayılan’ ın açıkladığı 6 maddelik görüşlerde şu ifadelere yer verilmişti: ‘’ Geri çekilme esnasında Türk ordu güçlerinin de aynı duyarlılık ve ciddiyetle hareket etmesi bir zorunluluktur. Geri çekilen gerilla güçlerimize yönelik herhangi bir saldırı, operasyon, bombardıman olması halinde geri çekilme derhal durdurulacak ve meşru savunma temelinde güçlerimiz misilleme hakkını kullanacaklardır. ‘’Görüldüğü üzere Karayılan’ın tehdidinden de anlaşılıyor ki PKK geri çekilirken silahlarını asla bırakmayacaktır. 6


GENCAY Bu durum beraberinden bir takım soru işaretlerini de doğuruyor. Örneğin halk şunu soruyor: ‘’ Silahlarını bırakmadan ülkeden çıkan bir örgüt üyesi, istedikleri siyasal zeminin sağlanmadığı bir durumda tekrar o silahla bu ülkeye girmeye çalışmayacak mıdır? ‘’ Durum muamma… Birilerini göre ‘’ İyi şeyler oluyor! ‘’, fakat örgütün istediği siyasal zemini sağlayamadığınız takdirde iyi olan şeyler ters tepki verecek ve tekrar kötü şeyler olmaya başlayacaktır. Bu durumun açıklığa kavuşturulup derhal toplumun bilgilendirilmesi gerekmektedir.

iş birliği yapabilir mi? Mantıkî zeminde durumun analizi yapılacak olursa her iki tarafında istekleri aynı yönde. Yine durumun iyi okunması ve analiz edilmesi AKP seçmeni açısından büyük önem arz etmektedir. Geleceği görme, hali hazırdaki siyasal söylemler ve faaliyetler her iki siyasi partinin de isteğinin bu yönde olduğunun göstergesidir. Yine son söz mukaddes Türk ırkının vicdan süzgecinden geçerek tecelli edecektir.

Yıllardır süregelen bu çatışmalar ne olmuştur da bir anda kesilmiştir? Kürt halkının hakkını aradığı ifade eden ve bunun içinde silahlı direnişi seçen eli kanlı terör örgütü hangi konjonktürel eğilime meyletmiştir de siyasi arena da boy göstermek istemiştir? Bu sorular, toplumun zihnin bulandırmaktadır. Siyasi zeminde, örgüt isteklerini kabul edecek çoğunlukta bir vekil kitlesi oluşamayacaktır. Yani, örgütün ifade ettiği bölünme işlemi, kendi fikri ideolojisine sahip vekil sayısı ile gerçekleşemeyecektir. Bunu sağır sultan bile bilirken örgüt bu riski nasıl alabilmektedir?

MHP’nin ‘’ Vur de vuralım, öl de ölelim! ‘’ sloganıyla başlayan kızışma İzmir mitinginde açılan ‘’ İlk kurşun namluda! ‘’ pankartıyla ortam daha da gerilmiştir. Üniversitelerde vuku bulan olayların zamanlaması da oldukça manidardır.

Süreç esnasında yaşanabilecek olası durumları incelemek gerekirse!

Kandan beslenenler olarak iftiralara maruz kalan MHP, bu çözülüm sürecinde mitingler düzenleyerek sürece olan tepkisini açık bir şekilde ortaya koymuştur. Dikkat edilirse medya mitinglerden uzak dururken bunu da kasıtlı yaptığı bilinmektedir. Kandil’ de vatandaşının kanı bulaşmış ellerden yemek yiyenler, MHP’ nin miting meydanlarına gelmekten ve oradaki coşkuyu yansıtmaktan geri kalmaktadır. Bunu, siyasi iradeden korktukları için yaptıklarını elbette yüce Türk ırkı bilmektedir.

Yukarıda dile getirilen soruların cevapları elbette pek mühimdir. Siyasi arenada savaşmayı ve artık silahları susturup fikirleri konuşturmayı düstur edindiğini söyleyen örgüt, isteklerinin gerçekleşemeyeceğini pek tabidir ki bilmektedir. Peki buradan anlayacağımız şey nedir? Herkesin de bildiği ve Başbakan’ın da sürekli olarak ifade ettiği bir durum, Başkanlık sistemi… Bu süreçte PKK’nın siyasi kanadı olarak BDP ve AKP

Buraya kadar her şey olağan, olması gerektiği gibi… Elbette bu süreçte milliyetçi bir parti alaşağı edilmek istenecek ve milletperver görüşler ayaklar altına alınmak istenecektir. Tabi bununla 7


GENCAY da yetinilmeyip çeşitli kara propaganda araçları ile saldırılar devam edecektir. Örneğin, Devlet BAHÇELİ hakkındaki fezleke tartışmaları da bu durumun delilidir. Bu, en hafif olan karalama kampanyasıdır. Tarafımca kurguladığım ve gerçekleşmesinden çok korktuğum bir durum vardır ki tarih bunu bana ispat etmiştir: Bilindiği gibi üniversiteler karışmaktadır. Bölücü milis güçleri üniversitelerde kol gezerken karşılarına çıkan milliyetçi ülkücü gençlik ile sürtüşme sürekli olarak medya da –farklı da olsa- yer bulmaktadır. Geçmişte yaşanan öğrenci olaylarında her iki tarafı da öldüren kurşunların aynı namludan çıkmış olduğu bilinmektedir. Geçmişte bu işlemi yapan karanlık eller neden bugünde aynısını yapmasın! Pek tabidir ki yapabilirler. Bu süreçten kim suçlu çıkar derseniz tabi ki MHP ve ülkücü gençlik olacaktır. Bir üniversite olayında bir PKK’ lı milis öğrencinin bir silahla öldürüldüğünü düşünecek olursanız ülkeyi bekleyen tehlikenin büyüklüğünü tahmin bile edemezsiniz. Bu kasıtlı olarak yapılabilir mi dediğiniz takdir de yapılmasının önünde hiçbir engel yoktur. Tarih, bunu ispat etmiştir ve korkarım tarih tekerrürden ibaret değildir!

etmek ve süreçte ‘’ kötü ‘’ yaftası kazanacak durumlara sebebiyet vermek arasında fark vardır. Metanet, basiret ve düşünce bugün MHP ve ülkücü gençlik için en önemli kavramlardır. Hukuki ve siyasi her zeminde üstünlüğü bulunanlar tarafından ifşa edilip süreçte zorla pasifize edilmek pek mümkündür. Onun için sakin ve akl-ı selim davranmak her ülkücü gencin yapmak zorunda olduğu şeyler arasında en üst sıradadır.

Barış süreci olarak anlatılan/ zorla algılatılan şu süreçte MHP ve ülkücü gençlik basiretli davranmakla mükelleftir. Kan ve can vermeye hazır olduklarını her platformda ifade eden gençler, bu heyecanlı hareketlerden ve gösterilerden uzak durmalıdırlar. Çünkü geçmişten ders almasını öğrenmeliyiz. Süreci protesto

Unutmadan ifade etmek gerekir, bir başka temennimiz ise önümüzdeki –Yerel, Genel ve Cumhurbaşkanlığı- seçimlerinden sonra terör sorununun tekrar patlak vermemesidir.

Ne yazık ki konu hakkında yazılıp çizilecek onca husus olmasına rağmen teknik sebeplerle kısa tutmak zorunda kalıyoruz. Ne yazıktır ki okumaktan haz almayan bir toplumuz. Sitemkâr bir dille ifade etmek gerekirse bu sebepten ötürü duygu ve düşüncelerimi kısa aktarmak zorunda kalıyoruz. Bu izahattan sonra devam etmek gerekirse: Dileriz bu süreçte haksız çıkan taraf biz oluruz. Dileriz silahlar bir daha konuşmaz. Ama bilinmelidir ki milliyetçiliği ayaklar altına alan bir iktidar bugün etnik milliyetçiliğe zemin hazırlamaktadır. Bu durum hiçte sağlıklı bir durum değildir. Şu an öngörülen komplo teorilerinin gerçekleşmesi içten bile değildir.

8


GENCAY

. . . . . . (*) Dündar TAŞER terkeder diye buzlar, karlar, rüzgârlar el ele verip saldırmış. O, müstağni ve mağrur tekliğini sürdürmüş. Kalbini ısırmak, o yolla râmetmek isteyenler olmuş. Bir an, belki bir andan da az süren bir çarpıntı değişmesi olduğunu hisseder gibi, kalbini söküp dışarı atmış. Kalp, düştüğü yerde yeri çökertmiş, yıkmış ve yakmış. Karadeniz’in suları, Boğaz’dan geçip, o yangını söndürmek için çöken yerleri kaplamış, Marmara bu maceranın eseridir. Karadeniz halâ yanan ve yakan bu kalbi soğutmak için taze su gönderir ve Akdeniz, ısınmış sularını göklere saçar. O kalbe dokunurken tutuşanların alevini söndürmek için de, o bulutlar ağlar.

(*) Bu başlıksız yazı merhum Dündar Taşer’in yarım kalmış son yazısıdır. İstanbul’un vasıflarını en iyi temsil eden abide, sanırım ki Çemberlitaştır. Hatta Çemberli taşın vasfı, İstanbul’a sinmiş de denebilir. Onu kimse inşa etmemiştir. Yaradan tek basma ve dimdik duran bu sütunu ezelden var etmiş, sonra ona uygun bir zemin olsun diye İstanbul’u yaratmıştır. Bana hep bu hissi verir.

Çemberlitaş kalbini attığından beri daha zâlim ve gaddar olmuş, ruhunu saklamak ve içinin isteklerini dışa vurmamak için, iradesini çelik çemberler haline getirip dışarı sarmıştır.

İstanbul’da, Bizans, Osmanlı ve Cumhuriyet devirlerinde çok binalar kurulmuş, mabetler, saraylar apartmanlar yapılmış, onu kaybetmek, örtmek, sindirmek istemişler amma nafile. Hepsi insan eseri ve insana ram olmuş; sadece O, bağımsız, yalnız durmaya devam etmiştir.

Sanırım ki, kimse bu çemberlen söküp onun ruhuna eremez; fakat onun çevresinden de kaçamaz.

O’nu yenmek için neler ve kimler uğraşmamış: Prenslerden biri, ona hâkim olmak için tepesine heykelini oturtmuş. Sütun, dünyayı sarsan bir hiddetle onu yere çarpmış, bu sarsıntı sonunda «Bosfor» (1) yarılmış. Onu örtmek ve sindirmek isteyen yapılar yerlere kapanıp af dilemişler. Zaman ve mekân, ruhuna nüfuz etmek istemişse de güç yetiremediği ortada. Zamanı itip, mekânı hükmüne almış, soğuktan yılar ve yalnızlığını

İstanbul fethedilmiştir, İstanbul’a hükmedilmiştir, tarih boyunca bir defa ve bir kişi tarafından da olsa, İstanbul ram olmuştur. Fakat Çemberlitaş varılmaz, erilmez ve alınmaz, benliği ile zamana, mekâna ve insana karşı direnişini sürdürmektedir. (1) Boğaz BOZKURT DERGİSİ-SAYI:9 9


GENCAY

HEY TÜRK! Abdullah Nuri SOMUNCUOĞLU

Yeni bir şey yok, hep bildik şeyler. Batı’nın derdi nedir? “Kahrolsun Türkler!” Artık bu derin uykundan uyanmazsan eğer, Hey Türk! Uyan, ülken elinden gidiyor! Bilge Kağan Atan bengü taşa kazımış, Ondan öncekiler taşlara tamgalamış. En son Gazi Paşan kitaplar yazmış, Hey Türk! Uyan, ülken elinden gidiyor! Biliyorum, senin ayranın geç kabarır. Kabarınca da bütün dünyayı içine alır. Amma mübarek anana evlat acısı kalır. Hey Türk! Uyan, ülken elinden gidiyor! Gitmez deme gitti, yine unutmuşsun tarihini. Daha dün değil miydi, büyük Balkan hezimeti? Bayrağın inince görmedin mi, o vahşi kesimi? Hey Türk! Uyan, ülken elinden gidiyor! O kadar geriye gitme, bak o zaman sağına. Bir millet olduğumuz, can Azerbaycan’a. Göz göre göre girmediler mi Hocalı’ya, Karabağ’a? Hey Türk! Uyan, ülken elinden gidiyor! Durma, oturma, çalış! Allah çalışana verir. Ye’se kapılma sakın, Yaradan seninledir! Boş verme! Boş verene her bela gelir! Hey Türk! Uyan, ülken elinden gidiyor!

10


GENCAY

NEREYE KADAR MUHALİFİZ? Veysel Gökberk MANGA şeyden mahrum kalacağı için iç karışıklıklara gark olur, başka devletler tarafından parçalanır ve yutulur. Rusya işbu hakikati, merkezî devletini kurduğu en eski çağlardan itibaren idrâk etmiş, Osmanlı ile ilişkilerini bu temel üzerine kurmuştur. Çarlık Rusya’sının Osmanlı’yı “hasta adam” olarak nitelemesinin ve onu paylaşmak için Batılılarla müzâkerelere girişmesinin de, Stalin’in Türkiye’yi çeşitli tehditlerle savaşın içine çekmeye çalışmasının da sebebi hep aynı anlayıştır. Hattâ, Çarlık yıkılıp yerine yeni rejim geldiğinde Rusya’nın, Millî Mücadele veren Türkiye’ye para ve silah yardımı yapması, bu anlayışın değiştiğini değil, yalnızca Rus taktiğinin değiştiğini, Rusların Türkiye ile ittifaka girerek tarihî ve ananevî siyasetlerini tatbik etmek istediklerini gösterir.

AKP’nin “çözülüm” sürecine muhalifiz. AKP’nin ve öcalanın âkil adamlarına muhalifiz. AKP’nin, Türkiye’yi Suriyeleştiren ve bombaları bizim topraklarımızda patlatan, bizi bir Ortadoğu ülkesi hâline getirmesi muhtemel dış siyasetine muhalifiz. Dünya tarihini iyi bilenler, Rusya’nın Türkiye üzerindeki emellerinin Bolşevizm’le başlayıp zirveye çıkmadığını, onun bir tarihî arkaplânı olduğunu, aslında Rusya coğrafyasında yaşayan bir büyük devletin, dünya ile ticarî ve iktisadî ilişkiler kurabilmek için üç yola muhtaç olduğunu, bu üç yoldan birinin ve belki de en önemlisinin Anadolu’dan geçtiğini bilirler.

1960-1980 arasındaki komünist hareketler, dünyanın her yerinde Rus çıkarlarını müdafaa için kullanıldı. Komünizm, Rus emperyalizminin ileri karakolu oldu; farkında olarak veya olmayarak bütün komünistler, hayâllerindeki muhteşem komünizmin yaşandığını sandıkları Rusya’nın kuklaları oluverdiler. Türkiye’deki komünistlerin çoğu, bir punduna getirip Kızıl Ordu’yu Türkiye’ye dâvet etmenin ve Türkiye’yi de SSCB’nin bir parçası yapmanın yollarını aradılar. Azerbaycan’ın SSCB’ye dahil olduğu zamanlarda, bazı Azerbaycanlıların, milliyetçi olmalarına

Bu çerçeveye göre, Rusya hangi siyasî ve idarî sistemle yönetilirse yönetilsin, oradaki devletin devlet olarak yaşayabilmesi ve iki veya daha fazla kutuplu dünyada kuvvetli bir figür olarak yer alabilmesi için bu üç yolu açması, ülkeye nefes aldırması elzemdir. Aksi hâlde Rusya, kendi büyük topraklarına hapsolur ve-bunun sonucu olarak-birçok 11


GENCAY rağmen, orak-çekiçli bayrağı Türkiye’de dahi dalgalandırmak istediklerini bir konferansta dinlemiştim.

sürekli olarak ifade etmekten çekinmez. Küreselleşme canavarının elinde taşıdığı bayrak, şimdilik, milliyetsiz Amerika’nın hiçbir zevke hitâp etmeyen bayrağıdır, en büyük silahı da kapitalizmdir. Rusya da bugün bir tür kapitalist devlet olmakla beraber, küreselleşmenin Amerikan tipi bir küreselleşme olması Rusya’yı rahatsız eder, Rusya bunun önüne geçebilmek için millî kimliklerin küreselleşme düşmanlığına destek verir. Bizde, bir vakitler öcalanla fotoğraflar çektiren adamların örgütlerinin bugün milliyetçi olmalarını ben ancak bununla açıklayabiliyorum.

Ben “Moskofçu” tâbirini ömrümde ilk kez babamdan duydum ve sonradan öğrendim ki bizim büyüklerimiz komünistlere hep “Moskofçu” derler. Bu, bir vakıanın ifadesidir, inkârı yoktur. Halk bilgeliği, çok derin bir arkaplânı olan meseleyi çözmüş, Rusya’nın komünizmi kullandığını, komünistlerin Moskofçu olduğunu isabetle görmüştür.

Küreselleşme bahisleri ve Rusya’nın millî kimlikleri desteklediği tezimin hedefinde doğrudan Perinçek, İP ve TGB var. Bu adam ve başta TGB, her tür siyasî ayrılığı bir kenara bırakarak Atatürk’ü seven herkesi bir çatı altında birleştirdiklerini söylüyorlar ve bu İP, 23 Nisan’da Ankara’da bir Millî Merkez kurarak millî direnişin vazgeçilmez bir uzvu olduğu iddiasında.

Komünizmin yayılmacı usûlleri epeyce incelendi. Bunlardan birisi, hangi ülkede olursa olsun, iktidardaki rejim komünist değilse, en güçlü muhalif teşekkülü desteklemek, hattâ onları sokağa çekerek o ülkelerde kaos ortamı yaratmak suretiyle bir darbeyle iktidarı ele alarak mevzubahis ülkeyi Sovyetlere dahil etmek, kendi iktidarlarını kurmaktı. Komünist Rusya öldü; fakat bu usûl komünizmin değil, Rusçuluğun usûlüydü. Bu tip şeylerin de Komünist Rusya ile birlikte öldüğünü düşünmek saflık olur. Bugün dünya, bütün teknik imkânlarını millî kimliklere ve yerel farklılıklara karşı seferber eden bir küreselleşme canavarının pençesinde kıvranıyor, can çekişiyor. Bu canavar en çok millî kimliklere düşmandır ve bu düşmanlığını, telkincileri ve diğer vasıtaları yoluyla 12


GENCAY İyi hatırlıyorum, TGBliler 19 Mayıs 2012’de, sanki 1919’da Samsun’a çıkanlar İspanyol dilli imişler gibi-galiba che’yle Mustafa Kemal’i karıştırdılar, bu hastalığın literatürde mutlaka bir karşılığı vardır“Viva 19 Mayıs!” demişlerdi. Ve Ankara’daki “âkil herifler” protestosunda yine aynı TGBliler her sloganda, klâsik solcu alışkanlığıyla sol yumruklarını ritmik vaziyette ileri geri salladılar. Bu, onların saklayamadıkları Moskofçuluklarının bir tezâhürü idi.

düşeceğinden ve Rusya’nın Ortadoğu’daki nüfûz alanının daralacağından korkuyorlar. Ben, AKP’nin bizi içine çekmek istediği Suriye savaşına en başından beri karşıyım. Bu savaş bu milletin ve memleketin savaşı değil; galibiyet hâli de, mağlubiyet hâli de Türkiye’ye bölünme getirir. Burada ben, millî bir kaygı taşıyorum. AKP’nin ve öcalanın âkil adamları mevzusunda da yine aynı kaygılara sahibim ve öcalanın kadîm dostları benimle aynı tasaya düşmüş olamazlar.

Birkaç gün önce Ankara Dil-Tarih’te TKPliler, Reyhanlı’daki olayları protesto etmek için “ülkenin ilerici ve devrimci gençleri olarak” fotoğraflar astılar. Reyhanlı’daki yürüyüşün en ön saflarında Halkevleri ve diğer solcu oluşumların temsilcileri, bayraklarıyla yer aldılar. Ankara’da Siyasal’ın ve ODTÜ’nün pkklıları, polisten iyi bir dayak yediler. Bu solcu herifler, bir büyük millî meseleyi ve Türkiye’nin başına gelen en büyük felâketlerden birini, sıradan bir hükûmet protestosuna çevirdiler. Onların bugünkü Reyhanlı hassasiyeti, Reyhanlı’yı çok da önemsediklerinden değil aslında. Onlar, eğer Suriye’ye bir milletlerarası operasyon düzenlenirse Rusçu kardeşleri ESAD’ın

Evet, Amerika’nın da, Rusya’nın da Türkiye’de iktidarı idaresine veya nüfûz alanına almasına karşıyız. Fakat Amerikan karşıtlığı Rusçuluğa, Rus karşıtlığı Amerikancılığa evrilmemeli. Bu sınırı iyi çizmek lâzım. Aman dikkat! AKP’nin Amerikancı politikasını tasvip etmez ve ona muhaliflik ederken, kendimizi solcuların ve solcu eskilerinin bizi çekmek istedikleri yerde, Rusçu politikanın kucağında bulmayalım.

13


GENCAY

14


GENCAY

ESERİNİZLE ÖVÜNÜN! Veysel Gökberk MANGA Ben bu savaşa karşıyım! Ben bu savaşa etimle dişimle tırnağımla kanımla canımla karşıyım! Razı değilim! Hakkımı helâl etmem!

Memleketin anasını ağlattınız!

Suriye’ye savaş açmak demek, Suriye ve ESAD meselesini halletmek değil, Türkiye’yi Suriye’ye çevirmek demektir! Bilmiyorsanız haberiniz olsun!

Türkiye’yi herhangi bir Ortadoğu ülkesi mesabesine düşürdünüz!

Biz, orta yerinde bombalar patlayacak ülke değildik! Bizi o hâle soktunuz!

Eserinizle övünün!

Eserinizle övünün!

Ey BOP eşbaşkanı ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti Başbakanı Recep Tayyip ERDOĞAN! Bir yönetici kendi insanına bunu nasıl yapar! Vallahi aklım almıyor. Hatay Reyhanlı’da bugün patlayan bombaları siz patlattınız!

Araya kan girdi. Suriye ufacık ülke. Türkiye-İsrail-ABD ittifakı Suriye’yi iki günde ezer geçer. Rusya işin içine girerse iş çok büyür. Suriye’den Rusya vazgeçir ve müdahil olmazsa, Kuzey Suriye Türkiye’ye katılır. Kuzey Suriye’nin Türkiye’ye katılması Türkiye’nin büyümesi değil, bölünmesidir. Suriye’de her gün patlayan bombalar, bugün değilse on yıl sonra Türkiye’de patlar ve Türkiye bölünür.

Eserinizle övünün! İsrail Türkiye’den özür diledi. Sonra, İsrail Suriye’yi vurdu; sonra, Recep Tayyip ERDOĞAN ABD Suriye’ye operasyon düzenlerse destek vereceğini söyledi. Ve sonra, Hatay Reyhanlı’da bombalar patladı, bir sürü insanımız öldü, bir sürü insanımız ölecek. Daha Türkiye’de ne bombalar patlayacak! Şimdiden haber veriyorum.

Eğer bombalar ESAD’a değil, AKP’nin yakın dostu, mesai arkadaşı öcalanın terör örgütü pkkya yıkılırsa sözlerimi geri alıyorum. Ama öyle bir sonuca ihtimal dahi vermiyorum. Sürekli haberler geliyor ve en son gelen habere göre bomba Suriyeİran ortak yapımıymış. Bu haber bir dünya savaşının ilk sinyalidir. Ve bir kenara not edin, 11.05.2013 günü, Türkiye’nin bölündüğü gündür!

Bu iş ESAD’ın üstüne yıkılacak veya bu işi zaten ESAD yaptı. Her iki hâlde de bu işin sorumlusu sayın başbakandır ve her iki hâlde de Türkiye çok yüksek ihtimalle Suriye’ye savaş ilân edecek. Daha bir sürü insanımız bu savaşta ölecek.

Eserinizle övünün!

15


GENCAY

16


GENCAY

SİLAHLARIN SUSMASI DEĞERLİDİR, FAKAT! Emre ECE Düşünün ki zamanında Ferdici-MüslümcüOrhancı olan toplum bir anda Gencebay’ı hedef tahtasına oturttu. İşin ilginç tarafı bu eleştiriler marjinal gruplar tarafından değil toplumdaki en siyasetten uzak insanlar tarafından yapılmaya başlandı. Çünkü “Öcalan namaz da kılardı” haberlerini toplum hazmedememeye başladı. Kendisine dayatılan barışı elinin tersiyle itti ve PKK’yı meşrulaştırma faaliyetleri içinde bulunan, Türk bayrağındaki Türk kelimesinden dahi rahatsızlık duyan insanları barındıran bu heyetin, kan dökülmesini istemeyen insanlara bunu söylemesinin abes olmasından olsa gerek “Artık kan dökülmesin.” demesini istemedi.

Çözüm süreci, barış görüşmeleri, dağdan ovaya siyaset için inilmesi… Bu üç benzer kavram bir süredir, medya ve toplumun sevdiği figürler tarafından toplumun zihnine yerleştiriliyor. Buna bir çeşit psikolojik harp dersek çok da hata yapmış olmayız. Akil adamlar diye adlandırılan 63 kişilik heyet –bu heyetteki isimler hükümet tarafından belirlenmiştirbölgelere göre gruplandırıldı ve ülkeyi gezmeye başladılar. Bu gruplar bölgelerdeki siyasi görüşe göre oluşturulsa da toplum tarafından çok büyük tepkiyle karşılandı. Eleştirilerin temelinde “Siz neyi anlatmaya geldiniz?” sorusu vardı. Çünkü eleştiren bu insanlar, Amerika’da yaşayan bir cemaat lideri tarafından da nitelendirilen baldıran zehrini içmek istemiyorlardı. PKK’ya ve kurucusu Abdullah Öcalan’a olan öfke, yıllar yılı verilen şehitler, gazilerimizin çektiği ıstıraplar toplum tarafından öylesine öze yerleştirilmişti ki, “Orhan baba” figürü yerle yeksan oldu karşısında.

Heyetin içinde iyi niyetle yer alan insanlar bulunuyor olabilir fakat genel itibariyle toplum tepkisini azaltmaya yönelik bir proje olduğu artık çok açık. Peki, akiller heyetini eleştirmek ne anlama geliyor? Kan dökülsün demek midir bu? Yani bu heyeti eleştirenler Kürt kökenli vatandaşlarımızı sınır dışı edelim, Kürtleri öldürelim mi diyorlar? Eleştiren insanların %99’u bunu söylemiyor zira kimisinin gelini Kürt, kimisinin damadı. Dahası birçok Kürt, Abdullah Öcalan’dan nefret ediyor, zira oğlunun katili Abdullah Öcalan. Nasıl ki çözüm sürecini takdir etmek normal bir davranışsa, süreci eleştirmek de her Türk vatandaşının en doğal hakkı. 17


GENCAY Bu onun kandan beslendiğini göstermez. Terör örgütü ile helalleşmek, sivilleri ve askerleri öldüren teröristlerin ellerini kollarını sallayarak sınır dışına çıkmasını izlemek, Türk milletine ağır geliyor ve milletin özgüveni yerle bir ediliyor. Medyada çıkan “terörist annesi ve şehit annesi buluştu, sarıldılar” öyle öfkelendiriyor ki şehit ailelerini.

milliyetçi temelli bu siyasi hareket üniter yapının, bölünmez bütünlüğün temellerine dinamit koymak istiyor. Bunu da vatandaşlık tanımını değiştirerek, anadilde eğitimi getirerek yapacak. Buna katiyen izin verilmemelidir. Verilirse ne olacağını Yugoslavya hakkındaki bilgilerinizi tazeleyerek hatırlayabilirsiniz. Bugün yanı başımızda Irak’ın hali ortadadır. Cuma namazı kılınamıyor Irak’ta. Neden? Etnik ve mezhepsel çatışmalardan dolayı her Cuma günü bomba patlıyor camilerde. Suriye’de kan gövdeyi götürmekte, insanlar birbirlerini boğazlıyor. Bu sebeple silahların sustuğu bu ortam değerlidir evet ama eli kana bulaşmış her terörist Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre suç işlemiştir ve yargılanmalıdır. Terörü meşru görenlerde suç işlemektedir. Gözlerinden sakındıkları evlatlarını askere değil vatanını canı pahasına da olsa korumaya gönderen bu millet, çıkarılacak bir genel affın, terörist başına ev hapsinin faturasını keser. Nasıl ki bir El-Kaide militanına af A.B.D’de tartışılamıyor dahi ise, ülkemizin onurunu zedeleyen bu af tartışmaları bir an evvel kesilmelidir.

Geldiğimiz günde, 8 Mayıs itibariyle, heyet hakkında da süreç hakkında da söylenecekler söylendi, eleştiriler yapıldı. Bugün PKK çekilmeye başladı, sabah kahvaltıları ve çoban salataları eşliğinde. Sanıyorum 100 güne yakın gündür çatışma olmadı. Bu sürecin sevindirici olan yanı, tehlikeli olan kısmı ise Abdullah Öcalan’ın siyasi bir figür haline gelmesidir. Artık bu duruma eleştiri yapılamaz. Buna karşı fikri temeli oturtulmuş argümanlarla etkin bir şekilde mücadele etmek gerekmektedir. Özerkliğe kadar varabilecek bu siyasi mücadeleye karşı, terör ile güç kazanmış bir siyasi hareketle mücadele etmek isteyen herkes savaşmalıdır. Mensup olduğu siyasi parti, sivil toplum örgütü her ne olursa olsun görmelidir ki teröristbaşının liderliğini yaptığı, etnik

18


GENCAY

19


GENCAY

SINIRLARI KALDIRMANIN İMKANI MESELESİ Yunus Emre UYAR bahşedilen belirli bir yaşam alanının ve bunun katmanlarının ilmi izahı çabasından başka bir şey değildir. Sözgelimi, kişisel alan 45-50 cm’den başlayarak 120 cm’ye kadar uzanan alandır. Bu uzaklık özel işlerin tartışılmasına ve dostlara ayrılır. Ya da sosyal alan 120-350 cm arası bir mesafeyi kaplayıp tanıdıklar, çalışma arkadaşları ve umumi sosyalleşme etkinlikleri için ayrılır. Yani insan bünyesinde görünmeyen halkalar şeklinde tanrı tarafından düzenlenmiş daireler bulunmakta, insanın cemiyetle olan münasebetlerinin önemli belirleyicilerinden biri olmaktadır. Bugün eğitim bilimlerinde de bu kavramlar göz önünde tutulmakta insana ait her bir alanın hususiyetleri gözetilerek okul yaşantısında türlü iletişim etkinlikleri öngörülmektedir. Mesela öğretmen öğrencisinin kritik alanını, bu alana hangi koşullarda girdiğinde hangi tepkilerle karşılaşabileceğini bilerek sınıf içi etkileşim sürecine girmelidir.

Milletlerin kendi iradeleriyle ya da harici bir kuvvetin yönlendirmesiyle kendi yaşam alanları olarak belirledikleri coğrafyalarının sınırlarını kaldırmalarını ve böylelikle insan topluluklarının kendilerinden olanlarla bir arada yaşamak üzere çeşitli şartlar altında belirledikleri sınırlara yer olmayan bir dünya tasarlanmasını öngören “sınırları kaldıralım” şeklideki asırlık sloganın tahayyülündeki düzenin imkânı üzerine kelam etmek lazım gelirse akla ilk gelen bunun yaratılışa gayet mugayir bir düş olduğudur. Bir kere sınırlarını kaldırması istenen milletlerin en temel “oluşturan”ı olan insanın yaratılışına ters bir durum, onun kendine has yaşam alanının sınırlarından yoksun kalmaktır. Çünkü bu sınırlar ulu Allah tarafından insanın yaratılış esaslarından birisi olarak belirlenmiştir. Bugün psikolojideki “çok yakın alan”, “kişisel alan”, “sosyal alan”, “genel alan”, “kritik alan”, “kaçış alanı” terimleri aslında doğrudan insana yaratan tarafından

Bu özellikler göz önünde bulundurulduğunda insanoğlunun kendisi için somut yaşam alanındaki etkileşimi düzenlemek üzere sahip olduğu, ilahi düzen tarafından büyük bir hassasiyetle çizilen bu sınırlar için “kalksın” arzusu açıkça eşyanın tabiatına aykırı görünmektedir. İnsanlar arası iletişimin belirleyicilerinden olan bu yaşam alanı sınırları dengeli bir ruhsal hal için mutlak 20


GENCAY korunmalı, özellikleri gözetilerek tepkiler geliştirilmelidir. Mesela bir insanın kritik alanına izinsiz girmenin hele bir de arka bölgeden girmenin ev sahibi bünye tarafından pek hoş karşılanmayacağı, güçsüzlük durumundayken kabullenmeye aksi hallerde fiziksel saldırılara varabilecek kadar beklenmedik tepkiler göstermesine ihtimal olacağı göz önünde tutulup, insan fıtratının bir getirisi olduğundan yadırganmamalıdır.

sınırlar Sovyet İmparatorluğu için her zaman vazgeçilmez olsa da aynı idarenin hedefteki ülkelere tam tersi istikamette bir fikri telkin etmesi beynelmilel politikada alışılmış bir uygulamadır. “İnsaniyet” adı altında yürütülen bu propaganda bugün Batılıların “demokrasi” adı altında Türkiye’den istediklerini kendilerinde zıt yönde uygulamalarına benzetilebilir. (Merkel’in Almanya’da çok kültürlülüğün iflasını açıklamasına rağmen tek kültürlülük sayesinde vücut bulmuş Türkiye Cumhuriyeti’ne AB’ye uyum süreci dâhilinde demokrasi namına çok kültürlülüğün kabulünü telkin etmesi gibi.) Asli gayesinin bu şekilde özetlenmesi su götürmeyecek olan “sınırlar kalksın” düşüncesine büyük bir saflıkla inananların gerekçelerini sabırla dinlemek, onları bu fikre götüren yolları teşhis etmek söz konusu fikri sapıklığın tedavisi için önemlidir. Ancak bu başka bir çalışmanın konusu olacağından şimdilik “sınırların kalkması” idealinin insanın ve milletin fıtratına aykırı bir arzuyu dillendirdiğinden “imkânsız” olduğunu bir kez daha vurgulamakla yetinelim.

En küçük öğesi insan olan milletleri düşündüğümüzde de milletlerin yaşam alanları olan vatanlarının ve bunun üzerine bina olunan siyasi yapılanmalarının da muhakkak birer “sınır”a sahip olması doğrudan yaratılış gereğidir. Hal böyle olunca milletlere devletlerinin sınırlarını kaldırması yönündeki telkinler de doğrudan doğruya eşyanın tabiatına aykırı kalmaya devam edecektir. Nitekim Marksist temelli medyanın onca dillendirmesine rağmen propagandasının hakkını verecek düzeyde bir tutunurluğu olmaması da bu sloganın fıtrata aykırı arzular beslemesine bağlanabilir.

NOT: 13 Mayıs 1277 birden çok dilin var olduğu fakat birbiriyle dil birliği sağlayamamış halkı Türk olan bir coğrafyada dil birliği sağlanmaya başladığı gün değildir! Dil birliği ile Anadolu ve Rumeli’yi Diyarbakır’dan yola çıkanın da, Edirne’den yola çıkanın da tek dil bilerek seyahat edebilmesinin, gittiği her yerde rahatça anlaşabilmesinin miladı olmuş tarih hiç değildir! Hal böyle olunca da Türk Dil Bayramı’nın önemi bundan ileri gelmez!

Sovyetler Birliği’nin, hedefindeki yurtları kendi ideolojisine ve bu sayede kendi idaresine hazırlamak gayesiyle Moskova’da yetişen propagandacı yazar ve şairler aracılığıyla yaymaya çalıştığı bu düşünce, hedef ülkelerde “sınırları kaldırma” anlayışının yaygınlaşarak bu sınırların sempati duyulan ideolojiyi benimsemiş Sovyetler Birliği lehinde eritilmesi fikrine karşı hedefteki milletin duyarsızlaştırmasını öngörür. Zaten bu sürece girmiş olanlar milletten çok yığın şeklinde de nitelenebilir. Sağlam, keskin 21


GENCAY Söz konusu tarihe kadar yazılı belgeleri 68. asra dayanan “tek bir dil” ve bunu konuşan tek bir millet mevcuttur. Bu tek millet, “tek dil” ile Anadolu’ya girmiştir. Yani 13 mayıs 1277 tarihinden asırlar evvel de milletimizin dil birliği mevcuttu. Üstelik Türklük âlemi henüz parçalanmamış, tek bir yazı dili 11-12. asra değin kullanılmıştı. Bu sebeple 13 Mayıs’ın birden çok dilin var olduğu dönemin ardından dil birliğini sağladığı iddiası tarihi bir yanlıştır! O tarihten evvel değil Edirne, Diyarbakır; Kaşgar’dan Tahran’dan yola çıkan biri de tek bir dille seyahat edebiliyordu. Yani 13 Mayıs öyle bir hadisenin de miladı değildir.

halinde vuku bulduğu şeklindeki iddiayı “Anadolu’da bile o devirde dil birliği yokmuş.” demeye iter. Neyse ki her iki iddia burada teferruatına girmeyeceğim kadar geniş ilmi çalışmalar sayesinde dayanaksız bırakılmıştır, (akıllara ilk gelen alanın otoritesi Prof. Dr. Muharrem Ergin’in Türk Dil Bilgisi adlı eserinde yer alan Türkçenin tarihi gelişimi bölümüdür); ancak yine de dayanaksız sloganlara mantıki(!) haklılık payı verebilmesi muhtemel bu tür söylemlerin varlığı rahatsızlık vericidir. Karamanoğlu Mehmed Bey’in fermanı sosyal tabakalar arası bir iletişim birliğini sağlamıştır. Bu tarihe kadar medreseli ile alaylının, merkezli ile taşralının arasında kullanılan “tek bir dilin” iç ve dış unsurlarca bazı farklılıklar göstererek zaman zaman meydana getirdiği iletişim aksaklıklarından söz edebilir, bu fermana da bu pürüzün giderilmesinin miladıdır diyebiliriz. Yoksa dediğimiz gibi o tarihe kadar sahalar arası dil farklılığından söz edilemez. Bu muhtasar izah farklı meseleyi işleyen bir yazının dibine düşülmüş bir not için kâfi görülmekle müstakil bir yazı haline getirilemez. Çünkü “Yeni Türk Dili” alanında çalışma konusu yapılması oldukça abesle iştigal olacak bir meseleden söz ediyoruz. İlmi hassasiyetleri fazlasıyla zedeleyen bu konunun yeniden gündeme getirilmemesi dileğiyle ve ısrarlı ricasıyla…

Beni bu hatırlatması “kırk yıl düşünsem aklıma gelmez” dedirten bilgileri hatırlatmaya iten, çatısı altında bulunduğumuz platformda neşredilen gayet talihsiz bir yazıdır. Müellifini oldukça iyi niyetli bulduğumu vurgulamakla birlikte her iyi niyetin iyi ameli doğurmadığının bir misali olan bu eserin yukarıda ele aldığım kısmı kötü niyet sahiplerine ciddi manada malzeme çıkarabilir. İptida bu tür söylemler ikinci dil talep edenlerin 13. asırda da dillerinin müstakil bir lisan olduğu şeklindeki iddialarına malzeme olur. Ve yine Türk dünyasındaki yazı ve konuşma dili ayrılıklarının Rus politikaları neticesi olmadığı, tabi bir seyir

22


GENCAY

SINIFSIZ TOPLUM, KOMÜNİZM VE KADIN MESELESİ ÜZERİNE M. Bahadırhan DİNÇASLAN Bu yazı, “sınıf farkları popüler kültürün farklı olmak ihtiyacını kaldırması ile azalmıştır” minvalinde gördüğüm çeşitli yorumlardan, Marksist kafanın sınıf meselesine eğilişinde kendimce tespit ettiğim zayıflıklardan çıkarımlar yaparak, derleme bir usul ile yazdığım bir yazıdır.

Anaerkilliğin hakim olduğu toplumlar genelde “üretim yapmayan” toplumlardır. Bu toplumlarda görülen tek üretim, annenin doğurganlığıdır ki, babanın doğumda rol sahibi olduğunun anlaşılması, kimi teorisyenlere göre, insanların hayvanları evcilleştirip uzun zaman gözlemlemesi ile anlaşılmıştır. Bu anlaşılana dek, kadına “doğum” gücünün “ay” tarafından verildiğine inanılıyordu ki, mitoloji ile ilgili çeşitli yazılarımda değindiğim mitolojik bakışa gayet uygundur bu: ay 28 günlük döngüye sahiptir, kadın da. Ve böyle bir benzerlik, ayrıca çocuk doğumu olayının bilinmezliği böyle bir alegorik ve sembolist anlatımı doğurmuştur. Ki, bu toplumlarda soy, anneden ilerlerdi ve erkekler ancak kız kardeşlerinin çocuklarıyla soylarının devam ettiğine inanırlardı bu bakışa göre; kimi toplumlarda “dayı”nın çok önemli oluşu bu teori ile açıklanır.

Popüler kültüre değinilerek farklı olmak ihtiyacının popüler kültür tarafından ortadan kaldırıldığı gibi saçma bir yorum çıkarılabilecek laflar ediliyor. Kültür endüstrisi vs. ile alakalı yazılarımda değinmiştim, özetle diyebiliriz ki, popüler kültür dediğimiz tektipleştirici “şey”, herkesin “farklı olmak” dürtüsünün, bir yanılsama yaratan kapitalizm eliyle sömürülerek, tektipleşen bireylerin hepsinin kendisini “farklı” sanmasını sağlamak yöntemi üzerine kuruludur. Sınıfsız topluma gelince, sanırım marksistler anaerkil toplumu yorumlarken hataya düşüyorlar. Zira anaerkil toplum düzeni olarak adlandırılan fenomen, sınıfsız toplumun sebebi değil, sonucudur.

Bu toplumlar “üretim” yapmaya geçtiklerinde, toprağı işlemeye başladıklarında, ilk dönem için, anaerkillik azalacağına, aksine artmıştır. Zira insanlar toprağın “ürettiğini” görünce, daha önceki “üretim” sembolü kadın ile toprağı benzeştirmişler ve kadını “ana tanrıça”nın son hali ile mitolojik irfanlarında tarif etmişlerdir.

Bir yerde, sanırım fütüristlerin şöyle bir lafını okumuştum: “insan doğası yoktur, insan davranışı vardır.” Bu söz muhteşem bir söz kanımca ve sosyolojik meseleler bu sözün ışığında çok güzel değerlendirilebilir. Ancak sanırım indirgemeci ve belki yapısalcı kafa bazı noktaları ıskalıyor.

Ancak bir süre sonra, bu yerleşik ve üretici hayat, ilk sınıflaşmalara sebep olmuştur ki, 23


GENCAY bu ilk sınıflaşmaların ilki, cinslerin sınıflaşmalarıdır: erkek üreten, kadın evi bekleyen konumuna gelmiştir. (ki, Toplumsal Hafıza ve Kadın yazımda göreceğiniz gibi, bu durum, çocukları neredeyse tamamıyla kadın yetiştirdiği için, kadının “toplumsal hafızanın aktarımı” rolünü üstlenmesini getirmiştir. O yüzden bugün kadim irfanın kırıntılarından “kocakarı inancı”, “kocakarı ilacı”, “kocakarı masalı” diye bahsediyoruz, “koca adam” değil.)

kadının karnını doyurabildiği, “eve ekmek getirdiği” için kadını baskılamıştır. Uzun uzun anlatmaya gerek yok. Demem o ki, anaerkil toplum da, ataerkil toplum da, coğrafyanın, kültürün, ekonomik yaşamın bileşkesinin yarattığı sebepler etkilemesiyle ortaya çıkar. Ve “tarihte ne olduysa başka türlü olamayacağı için öyle olmuştur”, geçmişimizde anaerkil dönem olması, tekrar ona dönüş yaşanacağı anlamına gelmez, hatta bu dönemin geçmişte olması, onun asla tekrarlanmayacağını neredeyse kesinleştirir.

Bu durum, erkeğin kadın üzerine hâkimiyetini doğurmuştur ki, hala devam etmektedir, zira o çağdan bu çağa evrim, birikim ve dönüşüm ile taşınan veraset, hala erkeğin birçok üretim aracına sahip olduğu, üretimde kadından daha fazla rol oynadığı bir dünya yaratmıştır. Üst perdeden bakınca, ilk üretim çağlarından sonra özel mülkiyete geçildiğinde bu mülkiyet, daha öncesinde üstünlüğünü kurduğu için erkeğin tekeline geçmiş ve artık özel mülkiyete sahip olduğu için “nesli” ile ilgilenmeye, mirası için kaygı duymaya başlayan erkek kadını evine/bedenine hapsederek doğan çocukların kendisinden olduğunu garanti altına alma çabasıyla kadının statüsünü iyice düşürmüş (ki ilk yerleşik hayata geçilen bölgelerde doğan dinlerde kadının yeri neden feci derece aşağıdadır sorusunun cevabı burada gizli.), ardından gelen çağda “işçi-sömürücü” ayrımı çıktığında, işçi de, sömürücü de erkek olmuştur. Sömürücü erkek, üretim araçlarına sahip olduğu ve kazanç sağladığı için kadını köleleştirirken, işçi erkek, kendisi için üretim yapmasa da, emeğinden az da olsa sağladığı kazancı ile

Türkler gibi göçebeliğin toplumsal hafızada çok taze olduğu toplumlarda, erkek bir şekilde zaman içinde öne çıkmışsa da, kadının yeri nispeten daha güçlüdür, onu da belirtelim. Dolayısıyla, sınıfsız toplum, anaerkil topluma dönüş ile ortaya çıkmayacaktır, zira insanoğlu ürettiği “şeyler”den vazgeçip, sırf biyolojik üretimin olduğu çağa dönmeyecektir. Yapacağı şey, kadının da para kazandığı, kapitalist düzen içerisinde hem “işçi-emekçi”, hem de “mal sahibi-işveren” konumunda olabildiği, binyıllardır süregelen verasetin olumsuz getirilerinden tamamen ortadan kaldırıldığı bir dünyada erkekten “fonksiyonel/sibernetik” olarak bir farkının kalmadığı bir dünya yaratmaktır, şu an itibariyle. Yani sınıfsız toplum henüz oluşmayacaksa da, kadın ve erkeğin, aynı türün iki cinsi olmalarına rağmen, iki ayrı sınıf gibi, böyle müthiş bir fark yaratan ayrışmalarının önüne geçilecektir, geçiliyor.

24


GENCAY Sınıfsız toplum ise, üretim araçlarına devletin/kamunun sahip olması ile değil, tam ve ideal bir anarşizm ile mümkündür ancak. Bunun yaşanması içinse, insanoğlunun “doğası” değil (zira doğası yoktur) ancak “davranışı”nı değiştirmesini gerektiren keskin toplumsal dönüşümler ve şuursal sıçramalar yaşanması gerekir ki, dünya aksine, aristokratların kudretli zengin burjuva ailelerine dönüşerek, dünkü “dar” hegemonyalarının çağında hayal dahi edilemeyecek bir etki değerine ulaştığı bir dünya oldu, dün rekabet, teknolojik yetersizlik vs. sebebi ile ancak bir kasaba nispetinde bir bölgeyi “köleleştirebilen” aristokrat, bugün milyonları ve hatta devletleri köleleştirebilecek güce erişti. Bunun önüne ancak, insanların davranışını “bunu istememe” dürtüsüne göre şekillendirebilecek kültürel dönüşümlerin sağlanması ile geçilir ki, aşağıdaki ek “Komünizm üzerine” yazımda beceriksizce değinmeye çalıştığım gibi, bunu başaracak olan “işçi sınıfı diktası özlemi” ya da “anarşizm” ya da “sosyalizm” değil, milliyetçi toplumcu hareketlerdir, zira onlar, yanılsama ile “insan doğası” sanılan, ancak “kolektif bilincin büyük ölçüde etkisinde kalan insan davranışı/davranış kodları” diyebileceğimiz “alan” ile yakinen ilgilidirler, ve ancak onlar, bir “sunilik” ya da “uyuşmazlık” yaşanmadan böyle bir toplumsal dönüşümü gerçekleştirebilirler. Ardından, murad sınıfsız toplum ve en muhteşem haliyle özgürlük ise, milliyetçitoplumcuların verasetini üstlenebilmiş anarşistlerin, hazırlanmış ve dönüşmüş dünyada, son darbeyi vurabilmek için sazı ellerine almaları gerekecektir.

Ek: Komünizm Üzerine Komünizm esasında uzun yıllar boyunca hüküm sürmüş kölecilik ve marksistlerin anladığı şekliyle emek sömürücülüğüne karşı, çok geç kalmış bir başkaldırının kendisini geç de olsa felsefi ve ideolojik olarak temellendirmesinin ardından mayalanan fikir. Bu dediğimi, bir iddiada bulunduğum için açmam lazım, neticede “geç kalmıştır, dolayısıyla ne olması gerektiği çağda ortaya çıkabilmiş, ne de bu çağa hitap etmektedir” demeye getiriyorum. İddiada bulunan iddiasını ispat ile yükümlüdür ancak, bir köşe yazısına bu kadar mesai harcayamam. Sadece diyeyim ki, bu sömürü düzeni, kendi karşıtını yaratana kadar, daha doğrusu bu karşıtlık, sömürünün mahiyeti sebebiyle uğradığı kuşatılmışlık ve “mümkünsüzlük” (kafamdaki anlama uysun diye sakil duran kelimeler de türetmek zorunda kalıyorum, TDK Başkanı affetsin.) kıskacından kurtulana kadar, düzen kendisini de yenilemiştir. Dolayısıyla, klasik komünist anlayış, geçmişin hatasına, bugünün doğrularını görmezden gelerek başkaldırmaya çalışan bir “ucube”dir gözümde. (Başbakanımızın ucubesi değil aman, samimi adamlar bu ucube ile ne demek istediğimi anlayacaktır. Hani avrupa’da bir heyula geziyordu ya… Evet, heyula güzel bir teşbih, ama bir adım ileri götürüp ucube demek daha doğru geliyor bana. Neyse.) Temelindeki fikirler, Marksizm/ sosyalizm / komünizm her ne ise, bundan sıyrılıp bir başka fikir örgüsüne gebe kalabilirse ki “insan faktörü” sebebiyle bunu mümkün 25


GENCAY görmüyorum, (zira bunu komünizm kendi kendisine yapacak değil, komünistler yapacak, ve onlarda böyle bir ışığa rastlamadım.) daha iyi bir halin, bir önceki evrimsel basamağı haline gelir ki, o zaman biraz daha müspet görebilirim komünizmi. O zamana dek, bir Türkçü olarak, Sadri Maksudi Arsal’dan alıntılayarak:

mecburduk, çünkü karşımızdakiler bunu inkâr ediyordu ve karşılıklı etkilemede rol oynayan öğelerin hakkını vermemize ne zaman, ne yer, ne de fırsat vardı… Ne yazık ki insanlar çoğu kere bir kuramı anladıklarını ve ana ilkelerini kavrar kavramaz (o da her zaman değil) kuramı uygulayabileceklerini sanırlar. Son zamanlardaki birçok marxsisti de bu suçlamanın dışında tutmayacağım, çünkü onlar da harika zırvalar yumurtladılar.”

“Marx’ın fikirlerinin, bilhassa iktisadi amilin rolü hakkındaki fikirlerinin çok tenkit edilmiş olması ve bizim kanaatımıza göre, milliyet hakkındaki görüşünün de doğru olmaması Marx’ın tarihi rolünün büyüklüğüne halel getirmez. Marx eserlerile beşeriyet hayatında iktisadi amilin rolünü tebarüz ettirmiş, amele meselesinin bugünkü beşeriyet için halledilmesi lazım en mühim meselelerden biri olduğuna bütün düşünen insanların dikkatini çekmiş ve devlet adamlarının kapital (sermaye) sahiplerile işçiler arasındaki münasebetleri şimdikinden daha makul, adalete daha uygun bir şekilde halledilmesi lüzumu üzerinde düşünmeğe, bu mesele il yakından alakadar olmağa mecbur etmiş büyük bir mütefekkirdir.”

Friedrich Engels, ‘John Block’a yazdığı 21 eylül 1890 tarihli mektuptan’. İkinci alıntıyı internette bulamamıştım, yazdığım bir yazıda kendim internet ortamına aktardım. Max Scheler’dan: “… nasıl ki salt ekonomi yönünden düşünen bir sosyalist, burjuvanın bir gölgesinden ibaretse, yaygın adıyla enternasyonalizm de, ulusal birliğin biçimi üzerinde hiçbir ruhsal-ahlaki prensip, hiçbir otorite, daha yüksek, daha kapsayıcı hiçbir birlik tanımayan nasyonalizmin gölgesidir. 18. yüzyıl kozmopolitizminin aristokratik düşünür birliğinin aksine, dördüncü sınıfın çığlığı olan enternasyonalizm, yalnızca ulusal olanın değillemesi anlamına gelir. Yeni güdüleri olan pozitif bir içerik, ya da uluslar üstü bir değer alanına yönelik yeni, pozitif bir sevgi değil; enternasyonal düşünen söz konusu grubun yazgı tarafından içine yerleştirildiği, ulustan bir kaçış, bir savunma mekanizmasıdır. Enternasyonalizm dünyadan kaçmanın modern şeklidir. Değişik ulusların mensupları arasındaki sınıfsal, ekonomik

Tespitinin, şahsımca biraz daha iyimser yorumlanmış bir hali ile bakmaktan öte değildir komünizme tavrım. Gerçi hepsini açmak gerekir, açmazsam hatalı ya da yanlış konuma düşerim. Neyse düşeyim, sorun değil. Şimdi iki alıntı yapayım, ilki bir özeleştiri esasında, Engels’ten. (aldığım kaynak, Fırat Kargıoğlu bey.) “Gençlerin bazen ekonomik yönü gereğinden fazla vurgulamalarında suç bir dereceye kadar Marx’ın ve benim. Bu temel ilke üzerinde ısrarla durmaya 26


GENCAY yoksunluklar salt ortak çaresizlik doğurabilir, hiçbir zaman ortak bir sevgi, ortak bir tin, ortak düzenlemeler doğurmaz. En büyük başarısı İtalyan, İngiliz ve Fransız sosyalistlerinin bir kısmı tarafından talep edilen, Almanya’ya karşı topyekun açıklamanın gerçekleştirilememiş olmasında yatan, yani en büyük başarısı bir negativum olan sosyalist enternasyonal’in (buraya bir not: yazar bu yazıyı 1915’te yazdı.) bu savaşta tamamıyla çuvallaması yukarıdaki iddiayı kanıtlar. Eğer ortak ekonomik varoluş biçimleri buna uygun bir ortak pozitif tin, ortak istenç oluşturuyor olsa – nerededir şimdi bu ortak istenç, bu ortak tin? Bu savaş o zaman büsbütün imkânsız olmalıydı.

de kendini Avrupa’nın dışındaki her şeyden ve her türlü biçimsel enternasyonalizmden kesin biçimde ayıran, yeni bir sevgi ve tin biçimi olarak avrupacılıkta, düşünürlerin eski kozmopolitizmi ile kitlelerin enternasyonalizminin bir sentezini elde etmek mümkün olabilir. …(aradaki birkaç pasajı geçiyorum) Tinsel önderlik ve demokrasi “ulusal” olanda değil, “uluslararası” olanda değil, kozmopolit olanda değil, yalnızca “Avrupacılık”ta örtüşebilir ve savaş mızraklarını avrupa anarşisinin sebep olduğu temel musibete yöneltebilirler: “kapitalist tin”e. “ (Max Scheler, Avrupa ve Savaş, Cogito, sayı:39, sayfa 85)

İçi tamamen boşalmış kozmopolitizmin de –ki son kırıntısı ancak, bütün kültürlerden, kendilerine hitap eden kuru üzümleri toplayan estetik lezzetçilerde bulunabilir-, salt muhalefet etmek isteyen, ortaya koymak ya da harekete geçmek istemeyen ortak baskının, ortak nefretin bir sonucu olan enternasyonalizmin de aşılması ancak yeni, pozitif bir avrupacılık ile olabilir – bu sözcük ve genelde mesele, savaşın dahisi ve alman savaşı adlı kitabımda gösterdiğim biçimde anlaşılmak kaydıyla. “İyi avrupalı” bu savaşta, insanın, aslında uzun süredir temsil ettiği bir tinsel tipi olarak, kendi birliğinin bilincine de varmalıdır. Bu savaş sayesinde birbirleriyle kestirmeden tanışan ulusların bu renkli hayvanat bahçesinde, o, kendi ayrıt edici özünü en keskin biçimde görmeyi öğrenecektir. Her bakımdan birliğe: politik, ekonomik, kültürel, düşünsel; sevmede, duymada, istemede. Hem vatan ve ulusun ötesine geçen, hem

Bu iki alıntı ışığında yorumladığım zaman komünizmin ya da marksizmin nesi gözümde nedir, az çok diğer yazılarıma da bakarak görebilirsiniz. Özetle diyeyim ki, tanımlarını çeşitli yazılarımda yaptığım “kavim”, “ulus” birer çıkmazdır geniş arkaplanda: Ancak kültür havzası çıkar yoldur, müspettir, ki Turancılığımın sebebi budur. İkinci olarak, komünizm insanı anlamaktan uzak, o yüzden Sadri Maksudi gibi düşünüyorum, TürkçüToplumculuğumun hala geleneksel “antikomünist” ruhta olmasının sebebi budur. (En son, anti-komünizm anıtı önünde fotoğraf çektirdim Romanya’da. Malum, “sosyalist özentisi” falan bol duyuyorum bu aralar, lazım olur delil olarak.) Ezen bolsun karındaş kalık.

27


GENCAY

KUTUPLAŞMA ÜZERİNE Hüseyin Kürşat GEZE

“Cahilleştirilmiş bir toplum, bir öğretiyi farklı anlamla ezberlettirilmiş toplumdan daha aydındır…”

anlayış kutuplaşmaya ve hatta çatışmaya kadar varan ciddi hadiselere sebep olur. Bundan daha da vahim durumu farklı düşünceler etrafında bilinçsizce toplanan insanlardır. Hele ki kendilerini bu gruplaşma içerisinde gören insanlar ya da bir şekilde görme zorunluluğu hisseden insanlar daha neyin içerisinde olduklarını bilmeden, sürü psikolojisi ile diğer gruplar karşısında savunma ve anlatma ihtiyaçlarına kapılmaları iç çatışmayı kaçınılmaz hale getirmektedir. Basit bir cümle kurarsak; öğretmek için öğrenmek gerekir. Öğrenme tekniği farklı olan ve hatta hiç olmayan bir kişi öğretme tekniği olarak yine farklı bir metot uygulayacaktır. Ve sonuç olarak en iyimser ihtimal ile önyargıların insanlar arasında birbirleri adına kaynak oluşturması…

Aslında sunulan imkânları da aşıp her türlü kaynakla fikir hazinesini geliştirmeyi göz önüne alırsak her ikisi de kesinlikle kötü bir fikirdir. Fakat yukarıda ki söz, bugün bu ülkenin fotoğrafıdır ve sözde geçen ikinci veri ezberlemenin de ötesinde insanlarımızı şovenist bir yapıya bürünmesine, hatta o yapıyla öngörülen basmakalıp fikirlerle toplumun kutuplaşmasına sebep olmaktadır… İnsanlar, yapıları ve yaradılışları itibarı ile ruhen ve bedenen birbirleri arasında farklılık göstermektedirler –ki bu da gayet doğaldır. Herbert, “Her insan bir dünyadır” sözü ile bu farklılığın vurgusunu da çok güzel belirtmiştir. Lakin insanlar bu farklılıkları kendilerine haiz bir özellik olarak görmek yerine birbirlerine bu farklılıkları anlatmanın ve belirtmenin de ötesinde baskıcı bir tutum ile dayatırsa, bu

Durumu daha fazla açıklama yerine ufak bir hatıratla örneklendirmekte fayda var sanırım;

28


GENCAY Ülkemizde yaşanılan seçimler ve süreçleri hepimizce malumdur. Kimimiz uzaktan seyretmiştir bu süreci kimimiz ise tam merkezinde yer almıştır. Kimimiz merakla liderler arasında ki tartışmaların sonucunu kendince beklerken kimisi içinse umurunda bile olmamıştır. Ama herkesin şahit olduğu ve emin olduğu bir tablo vardı ki; Bu da partiler ve gruplar arası yaşanılan psikolojik çatışma ve kutuplaşma… Öyle ki daha birbirleri arasında saygılı(!) münakaşadan önce peşin hüküm bildirici tavırlar en başta ayyuka çıkmaktaydı.

karşısında ki acizliğin resmiydi… Kendisine de belirtip sohbeti bitirdiğim söz gibi; “Bizim sözümüz zaten bildiğimiz dengesizlere… Ve bile bile peşlerinden gidenlere” Ne yazık ki ülkemiz insanları açışından durum bu vaziyette. Ancak bizler millet olarak bunun tam tersi bir kökten gelmekteyiz. Yani biz her zaman bir bütün olmayı yaşam felsefesi olarak görmüşüz. Tarihin binlerce yıllık bölümünde “Türk” ismi ile bulunmamız ve tarihe tanıklık edenlerin üzerinde hayranlık bırakmamız da bunun en önemli tezahürü ve gerçeğidir. Bu millete bağlı insanların bir birleri arasındaki farklılıklarsa yine bu milletin kültürel zenginliğinin bir timsalidir..

Bende bu seçim sürecinde -kendi fikrimceaktif olarak içinde bulunanlardandım. Montaigne’inin “En büyük cezaevi, cahil bir insanın kafasının içidir” sözüne binaen ve bildiklerimi tebliğ etme düsturunu görev bilerek kendi kafalarında mahkûm olanların azat olmasında yardımcı olmaya çalıştım. Kendi fikrimin doğru olduğuna inandığım için bunu yaptım. Şükür ki aksini ispatlayan henüz çıkmadı. Ve eminim ki aynı düşünce ile hareket eden birçok fikirdaşımda da netice aynı. Ve yine eminim ki; Eğer ki en başta ki sözde de bahsettiğim gibi insanlarda düşüncesel bir yapı olmasaydı seçim sonuçları çok daha farklı olacaktı.

Bu millet ölmedi. Ama ölmüş gibi davranılarak zenginliği paylaşıldı, mirası bölüşüldü. Paylaşılan her zenginlik parçası ile mirasyediler oluşturuldu. Kendini bu zenginliğin sahibi olarak görenlerin sayısı en son 36 idi. Daha da vehametli bir durum ise şudur: Bu sayı içerisine yerleştirilen insanlar neden bu gruplaşma ve ayrımın içerisinde olduklarını akli olarak bilmemektedirler. Zenginliğin verdiği hoşlukla daha fazlasını istemektedirler…

Mesela; Ortak arkadaş vasıtası ile seçim sürecinde şu an ki mevcut en fazla oyu alan bir partinin yetkilisi ile uzun süren tartışmamız sonucunda şu basit ve yetersiz bir sözle karşılaştım; ”Efendim bilmediğiniz dengeler var” ?!.. Kendini, inandığı fikrin üst mercilerinde gören bir insan için söylediği bu söz, fikrime isnat ettiği sözlere karşılık aldığı cevaplar

Farklılıkların gelenek ve bütünlükten daha baskın geldiği bir toplumda anarşi ve düzensizlik artarak devam eder. İç savaş ve hatta bölünmeye kadar götürecek bu anlayış karşısında insanların hâlâ bölünmeye sebep olacak fikirleri savunmaları ya da savunanlara sorgusuz bağlanmaları için iki sebep olmalıdır. Bunlardan biri art niyetli olmak bir diğeri 29


GENCAY ise körü körüne bağlanmaktır. Art niyetli olanlar noktasında herkesin görüş bellidir. Ama körü körüne bağlı olan karşısında tutum ve davranışlar tam bir muammadır. Gidişatın geçmişten aşina olunduğu bir vaziyet karşısında çözümde bir o kadar muallaktadır. Ya da yapılması gerekenler bilindiği halde çözüm muallakta bırakılmakta… Durum ve şartların farkında olanların çabaları olumsuz sonuçlanmakta, yolu

kapanmaktadır. En kötüsü ise körü körüne bağlanan insanlarda herhangi bir etki uyandırmamasıdır. Hulasa; iç içe bulunduğumuz ve aynı hüviyeti taşıdığımız insanlarla öyle bir savaş haline giriştirilmişiz ki; “Maalesef bu savaşta bir insanın kaybedişini izlemek zafer kazanmak anlamına gelmemekte…”

30


GENCAY

GERİ DÖNÜŞÜM PROJELERİ Fatma Özge ÖZDEMİR kirliliğinin hat safhaya ulaştığı dünyamızda, en azından çevre adına büyük kendi adımıza küçük olan bu adımı değerlendirmeli ve çevre için attığımız her adımın geleceğe atılmış olduğu bilincine varmalıyız. Dünyamızda bulunan kaynaklar sınırlıdır. Bu kaynakların sınırlı olduğunun bilincine varan milletler, geri dönüşüm konusuna daha çok önem vermişlerdir. Bu önemin farkına varan milletler, kaynak israfını önlemek ve meydana gelecek enerji krizleriyle baş edebilmek için geri dönüşüme ayrı bir ehemmiyet göstermişlerdir. II. Dünya Savaşı’nda yaşanan kaynak sıkıntısı nedeniyle, ülkemizde geri dönüşüm kampanyaları yapılmıştır. Fakat savaşın bitmesiyle, geri dönüşüm projeleri de sonlanmıştır. Örneğin; Japonya da, savaş sırasında kaynak koruma programları oluşturmuş, fakat savaş geçmesine rağmen programların kullanımına hala devam edilmiştir.

Belediyelerin geri dönüşüm projesi kapsamında kapınızın önüne konan, nişasta karışımdan imal edilmiş olan bir mavi çöp poşeti dünyanın seyrini değiştirecek deseler inanır mısınız? Aynı cümleyi bana da kursalar, bu konu üzerine düşünmekte tereddüt ederdim. Fakat geri dönüşüm olayının gerekliliğini ve geleceğimiz için önemini anlayınca, mavi bir çöp poşetinin kıymetini kavramak insanlar için çok zor olmamalı. İnsanlara sorumluluk bilincinin yanı sıra yurtseverlik anlayışı aşılayan bu mavi çöp poşetleri, dünyanın ve insanlığın geleceği için çok önemlidirler. Her ne kadar gerekilen değeri göremeseler de, geri dönüşüm projeleri dünyanın geleceği için atılmış en büyük adımlardan birisidir.

Doğal kaynakları korumamızı, enerji tasarrufu yapmamızı, atık miktarını sınırlayarak çevreye bıraktığımız çöp miktarını azaltmamızı ve ekonomiye yatırım yapmamızı sağlayan en büyük olaylardan birisidir geri dönüşüm. Bu olay sayesinde, nüfus artışına paralel olarak artan tüketimin doğal dengeyi bozması ve tabiata vermiş olduğu zarar engellenecektir. Kullanım dışı kalan ve tekrar imalatı mümkün olan malzemelerimizi bir halka oluşturarak

Peki, tam anlamıyla nedir geri dönüşüm diye düşünebilirsiniz? Geri dönüşüm, yeniden değerlendirme imkânı olan atıkların çeşitli fiziksel ve kimyasal süreçten geçirilerek tekrar imalat sürecine dâhil edilmesidir. Yani kısaca, kullanılan maddelerin geri kazanımıdır. Çevre 31


GENCAY toplayıp, tekrar üretime kazandırmak çok zor olmasa gerek(!). Hava, toprak ve deniz dünya üzerinde kendi döngülerinden kaynaklanan çöplerini absorbe etme özelliğine sahipken, insanoğlunun dünyaya bıraktığı çöpleri kim, nasıl temizleyecek hiç düşündünüz mü? İnsanoğlunun ürettiği çöplere şaşıran dünya, doğal dengesinin bozulmasından dolayı sorunlar yaşamakta, çöpleri absorbe edememekte ve bu sürecin sonunda ise, içinden çıkılmaz bir hal alan çevre kirliliği sorununun baş göstermesine neden olmaktadır. Bu kadar hayati önem arz eden bir durumda geri dönüşüm olayını görmezden gelmek, hiçbir vicdana sığmayacağını düşünüyorum… Belli prosedürler kapsamında, sistemli bir çalışma sonucunda kaynakların ayrı ayrı toplanması, sınıflandırılması ve değerlendirilmesi sağlanıp, yeni ürünlerimiz ekonomiye kazandırılabilir.

kullanılması hava kirliliğinin %74-94, su kirliliğinin %35, su kullanımının %45 azaltabiliyor. En önemlisi de, bir ton atık kâğıdın kâğıt hamuruna katılmasıyla 8 ağacın kesilmesi önlenebiliyor. Bitkisel yağ atıkları lavaboya döküldüğünde kanalizasyon tıkanmasına yol açmakla birlikte, suya ve toprağa karışması sonucu burada bulunan canlı türlerine ciddi zararlar veriyor. 1 lt atık yağ 1 milyon lt içme suyunu kirletip, evsel su kirliliğinin %25’ini oluşturuyor. Plastiğin cinslerine ayrılarak orijinal ham madde ile tekrar karıştırılması sonucu üretilen maddede 14.000 kW/h enerji tasarrufu sağlanmaktadır. Geri dönüşümün bu kadar yararı varken, neden hem çevremizi kirletip hem de ekonomimizi dönüşümsüz bırakalım? Yapılabilecek kamu spotu kampanyalarıyla ve özellikle ev hanımlarının bilinçlendirilmesi sonucunda, karşılıklı bir alış veriş baz alınarak, depozito yöntemi tercih edilerek geleceğe ve ekonomimize büyük yatırımlar yapabiliriz!

Küçük adımlarla meydana gelecek büyük olayların ne olduğuna bakacak olursak; kullanılmış kâğıtların imalatta tekrar

32


GENCAY

MİLLİ (!) TÜRK (!) TALEBE BİRLİĞİ Kadir Baturhan ÇİFLİK İkinci Devre (1926 – 1936) “Milletin yönlendirilmesi ve hedefinin tayininde gençliğin öneminin farkında olan, Cumhuriyet’in yönetim kadrosu, resmi görüşü doğrultusunda örgütlediği MTTB’ni denetimi altında tutmuş ve devlet desteği sağlamıştır… Bu dönemde MTTB, çıkardığı dergi aracılığıyla bazı kampanyalar yürütmüştür. Birlik’ in bu dönemde Turancı çizgide yer alarak Türkçülük yaptığı görülür. “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyası bu fikri anlayışın bariz bir ifadesidir… Türklere yapılan zulmü ve tecavüzleri protesto etmek ve Hatay’ın iltihakını desteklemek gayesiyle bir miting düzenlemek istemişti. Fakat bu müracaat valilikçe reddedildi. Buna rağmen Birlik programından vazgeçmedi ve mitingi gerçekleştirdi. Bu hareket Birlik’ in sonu oldu. İzinsiz yapılan bu miting dolayısıyla Dahiliye Vekaleti’nin yazılı emri ile MTTB kapatıldı, levhaları indirildi ve kapısına mühür vuruldu.”

Osmanlı döneminde, ilk öğrenci teşkilatlanması, 1876 yılında kurulan, Taleb-i Ulum ile başlamıştır. II. Meşrutiyetin ilanı ve I.Dünya Savaşı ile durgunlaşan öğrenci hareketleri, 14 Aralık 1916’da kurulan Milli Türk Talebe birliği ile tekrar başlamıştır. İttihat ve Terakki Fırkası’nın, Türkçü bir çizgide yürümesi için kurduğu bu birliğin, bu gün ismiyle ve tarihiyle ne kadar çeliştiğini görmek için, kendi internet sitesindeki tarihsel geçmişlerini, kendi anlatımlarıyla incelemekte fayda var. İlk Devre (1916 – 1920)

Üçüncü Devre (1946 – 1965)

“MTTB’nin ilk kuruluşunu, İttihat ve Terakki iktidarı gerçekleştirdi. Osmanlı devletimizin batışının müsebbibi olan, dış destekli dönme ve mason yönetimindeki İttihat Terakki, Pan Türkist bir cereyan geliştirdi. Bu gayeyle kurdurduğu teşkilatlardan biriside, Milli Türk Talebe Birliği idi.”

“1950’li yıllarda milliyetçi kuruluşlar çoğalmıştır. MTTB’de öğrenci hareketlerinde etkin olmaya devam etmiş milliyetçi bir gençlik kuruluşu olarak etkinliklerini sürdürmüştür.” Dördüncü Devre (1965 – 1980) “MTTB bu dönemi de milliyetçi bir yapıda sürdürmüştür. Bu meyanda Komünizmle mücadele alanında toplantılar tertip 33


GENCAY edilmiş ve kampanyalar başlatmıştır. Komünizmle mücadelede, “Onları yola getirmeye çalışalım, fikirlerimizin propagandasını yapalım, düşüncemiz fazilet damgasını taşır.” “İlk olarak düşünülmesi icap eden husus; “Milli Birlik” fikrini sağlam unsurlara dayayıp kökleştirmektir.” Gibi sloganlarla mücadele gayesi ortaya konmuştur.”

şekildedir: “Ülke vatandaşlarının, vatandaşlık açısından etnik kökenler anlamında ayrılması ve etnik anlamda bir grubu temsil eden bir isimle tüm vatandaşların ifade edilmesi doğru değildir. Vatandaşların etnik kökenlerinin tayinine kadar varan bu ibareler anayasamızdan kaldırılmalıdır. Vatandaşlık temelinin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı olduğu anayasada belirtilmelidir. Böylece vatandaşlık bilincinin yaygınlaştırılması kolaylaşacaktır.”

Bu alıntılar, birliğin bu güne kadar ne çizgide olduğunu anlatmaya yetiyor aslında. Komünizme karşı verilen mücadelelerde aktif olunması, “Birinci Milliyetçiler Kurultayı” toplantısının düzenlenmesi, milliyetçi şahıslar için anma törenleri düzenlenmesi, Papa 6. Paul’un Ayasofya ziyaretine tepki olarak, Ayasofya Camii’nde namaz kılınması, Beyazıt Kulesi’ne kızıl bayrak asılmasına tepki olarak, “Türk Bayrağına Saygı Mitingi “ düzenlenmesi de, belli bir döneme kadar olan çizgisini gösteren faaliyetleridir.

Tarihiyle çatışan bu birlikle ilgili bir örnekte, geçtiğimiz aylarda Afyonkarahisar’ da yaşandı. Birlik şehrin ve milli mücadelenin sembolü, Ali Çetinkaya’nın isminin Afyon’da unutturulması için çalışmalar yapacaklarını açıkladı. Bu açıklamaya, cumhuriyetin ilk dönemlerinde, Ali Çetinkaya’nın ayaklanmalarda suçlu bulunan hainlere verdiği idam cezaları, sebep olarak gösterildi.

1970’li yıllarda, birliğin kuruluşundan bu yana kullanılan “Bozkurt “ , “Kitap” ile değiştirilmiştir. Her ne kadar açıklamalarda, bu değişikliğin birliğin İslami yönün ağır bastığının bir göstergesi olduğu söylense de, “Dinci” diye tabir edilen kesimin, Türklüğün inkarının belgesi olduğu apaçık ortadadır. Birliğin, yeni anayasa çalışmaları kapsamında sundukları öneriler de, bu ihanetin ispatının destekleyicisidir.

Birliğin, ismindeki “Milli” ve “Türk” kelimeleriyle olan savaşı utanç vericidir. Mazisi, Türklük ve İslamiyet’e hizmet ile dolu olan bu birlik, bugün yanlış bir yolda yer almaktadır. İsminde yazan “Milli” ve “Türk” kelimelerinin ağırlığı altında ezilen birlik, umarım gelecek dönemde özüne döner. Öze dönüşünü sağlayamazsa da, umarım “Milli” ve “Türk” kelimelerini kullanmaktan vazgeçer.

Etnik köken ile ilgili konuda, yeni anayasa çalışmalarında, birliğin önerisi şu

34


GENCAY

ZİYA GÖKALP NE İSTEMİŞTİ? Talu BİLGİLİ Medeniyet deme, duymaz o sağır; Taş üstünde taş kalmasın durma kır: Kafalarla düz yol olsun her bayır, Attilâ’nın oğlusun sen unutma!

Diyarbakır şubesini açarak Peyman gazetesini çıkarmaya başladı. O dönemde bölgenin güvenliği için kurulan ve başında Kürt asıllı İbrahim Paşa’nın bulunduğu Hamidiye Alayları hırsızlık ve soygun olaylarına karışınca halkı örgütleyerek eyleme yöneltti. 3 gün boyunca Diyarbakır Telgrafhanesini işgal ederek buradan saraya İbrahim Paşa ve adamlarını cezalandırmaları için telgraflar çekmeye başladı. Doğu ile Batı arasında ki kilit bağlantı noktalarından olan Diyarbakır Telgrafhanesinin işgali işin içine Batılı devletlerinde karışmasına neden oldu. Onlarında saraya yaptığı baskı neticesinde bölgeye bir araştırma heyeti gönderildi. Fakat bir süre için sinen İbrahim Paşa ve adamları daha sonra aynı kanunsuzluklara yeniden başlayınca Ziya Gökalp ve arkadaşlarının önderliğindeki halk bu sefer 11 gün süre ile telgrafhaneyi yeniden işgal ettiler. Bu direnişin sonunda İbrahim Paşa ve adamları bölgeden uzaklaştırılmıştır. 1904- 1908 arasında Diyarbakır Gazetesi’nde şiir ve yazılarını yayımladı. İbrahim Paşa’nın halka yaptığı zulümleri “Şaki İbrahim Destanı” adlı yapıtında anlattı.

Aslında isteğini açıkça şu kelimelerle ifade etmişti “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” . Kelama davamızın büyük fikir adamlarından cennet mekan Ziya GÖKALP’in dava içindeki mücadele adımlarını tanıyarak başlayalım. Ziya GÖKALP lise yıllarından itibaren kendince “özgürlük düşüncesi” olarak tanımladığı düşünceyi öğrenmeye başlamıştır, lise son sınıfa geldiğinde bir törende herkes “padişahım çok yaşa” şeklinde bağırırken kendisi “milletim çok yaşa” şeklinde bağırdığı için hakkında soruşturma açılmıştır. Lise’den ayrılır ayrılmaz Farsça, Arapça ve Fransızca öğrenmeye başladı bu işlerin hepsini yaparken aynı zamanda tasavvuf ile de ilgileniyordu. Özgürlük hareketine katılmak için kardeşi sayesinde harp okulu öğrencileri ile birlikte İstanbul’a giden Gökalp İstanbul’da kalmak için ücretsiz olan baytar mektebine kaydını yaptırdı. Bu süre zarfında İbrahim Temo ve İshak Sükûti ile tanıştı daha sonrasında İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne katıldı. “Yasak yayınları okumak ve muhalif derneklere üye olmak” nedeniyle 1898’de tutuklandı. Bir yıl cezaevinde kaldı.

Gökalp, 1909′da Selanik’te toplanan İttihat ve Terakki Kongresi’ne Diyarbakır delegesi olarak katıldı ve örgütün Selanik’teki merkez yönetim kuruluna üye seçildi. İttihat ve Terakki Selanik Şubesi’ni gençlik işleri ile uğraşan kolunun başına geçen Ziya Bey, çevresindeki gençlere toplumbilim ve felsefe dersleri verdi.

Serbest bırakıldıktan sonra zorla doğduğu Diyarbakır’a gönderildi, II. Meşrutiyet’ten sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin 35


GENCAY Tevfik Sedat, Demirtaş, Gökalp gibi takma adlarla Selanik’te yayımlanan felsefe dergisinde yazılar yazdı. Dünyadaki Türkleri birleştiren, güçlü bir Türk devleti kurulmasını tasarlayan Ziya Bey, bu ülküyü dile getirdiği Altun Destanı’nı 1911’de Genç Kalemler Dergisi’nde yayımladı.

Bu abide şahsiyet milletinin özellikle milletinin genç bireylerinin okumasını ve gerçekleri görmesini istemişti. Öze dönüşü “Türklüğü, İslamlaşmayı ve Muasırlaşmayı” istemişti, yani soyu Bilge Kağan’a ruhu Hz. Muhammed (s.a.v)’a hedefi ise Cihan’ı yönetmeye dayanan bir millet ve gençlik.

Düşüncelerini Türkçülük etrafında şekillendiren Mehmet Ziya Bey, İstanbul’a gelir gelmez Türk Ocağı’nın kurucuları arasında yer almıştı. Derneğin yayın organı “Türk Yurdu” başta olmak üzere Halka Doğru, İslam Mecmuası, Milli Tetebbular Mecmuası, İktisadiyat Mecmuası, İçtimaiyat Mecmuası, Yeni Mecmua’da yazılar yazdı. Balkan Savaşı öncesinden I. Dünya Savaşı başlarına kadar Türk Yurdu dergisinin yönetim kurulunda kaldı, derginin her sayısın bir şiir bir de yazı verdi. Türkleşmekİslamlaşmak-Muasırlaşmak başlıklı yazı dizisinde önemli konular yer verdi. Sonraki yıllarda Yeni Mecmua’yı çıkardı. Ziya Gökalp, bir yandan da eser vermeyi sürdürüyordu. 1914’te “Kızıl Elma”; 1918’de ise Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” adlı eseri ile “Yeni Hayat” isimli şiir kitabını yayımladı.

Baktığımız zaman Gökalp’in bu büyük mirası ve düşünceleri bıraktığı gençliğin büyük bir kısmı düşünmekten bihaber ağızlarında “benim ne işim olur” , “ülkeyi siz mi kurtaracaksınız” kelimeleriyle gezmekte. Her türlü eğlenceye tereddütsüz giden okumaya geldiği zaman atalete kapılan bir hal almış durumda. Unutmayalım! Hepimiz birer Ziya GÖKALP adayıyız her Türk genci gerekli şuur’a kavuşup bu mücadelenin yarısını bile verse ülkemiz ve milletimiz kesin bir ebediyete kavuşup muasırlaşacaktır, Allah tüm Türk gençliğine bu hedefte gitmeyi nasip etsin. “Bedenimin babası Ali Rıza Efendi, duygularımın babası Namık Kemal, fikirlerimin babası ise Ziya Gökalp’tir.” Mustafa Kemal ATATÜRK

Ve daha bize kadar gelemeyen nice mücadeleleri Ziya GÖKALP verdi, Henüz lise öğrencisiyken düşünmeye başlayarak geleceği yönlendirmek istedi; üşengeçliği, uyuşukluğu bir kenara bırakarak şartlara aldırmayarak her zaman çalıştı. Osmanlı’ya çıkış yolu olarak “Türkçülük” fikrini gösterdi ve sıfırdan bir fikir yarattı. Ziya Gökalp gerçekten ne istemişti?

36


GENCAY

ZİYA NUR "DÜNDAR TAŞER’İN BÜYÜK TÜRKİYE’Sİ" Hıdır DÜZKAYA milleti oluşturan her ferdin, benzer olaylara vermiş olduğu benzer tavır olarak tanımlamaktadır. Bu tanımlama ile Türk milletini oluşturan değerlerin, yaşantımızda veya diğer bir değişle kültürümüzde aranması gerektiğini anlatıyordu. Aynı zamanda bu tespit, Ziya Gökalp ile başlayan ve Osman Turan hocamızla devam eden kültür milliyetçiliği çizgisinin bir devamıdır. O, bir çok siyasetçinin aksine, milletine oy pusulasına mühür basacak kişiler olarak bakmıyordu. Milleti, binyılların oluşturduğu bir derya olarak görüyor ve bu deryadan alınabilecek her zerrenin hesabını yapıyordu. Bir seyahatten dönüşü sırasında bir Erzurum köylüsünün ifadeleri onun bu telakkisinin haklılığının ispatı gibidir: “Beyler, siz bizim yoksuzluğumuzu anlatıp duruyorsunuz. Aslında sizin bildiğinizden daha yoksun haldeyiz, ama bütün bunlara katlanabiliriz; bizim yüreğimizi asıl yakan şey, devletimizin üç tane haydut talebe ile başa çıkamayacak kadar aciz kalışıdır.”

Dündar Taşer… Taşer’in Büyük Türkiye’si, her millet sevdalısının kitaplığının en değerli köşesini süslemektedir. Onun duru tanımlarında, halkı anlayan ve onun isteklerine cevap veren ifadelerinde; modernleşme sürecimizin özlenen aydın şeklini görüyoruz. O sadece bir asker, siyasetçi veya aydın değil bunların hepsini üzerine toplamış bir millet sevdalısıdır.

Devleti, bayrakla özdeşleştiren ve Türk bayrağının geri çekildiği yerde milletinde fazla duramayarak çekileceğini söyleyen Taşer, bu eseri ve yetiştirdiği yüzlerce gençle birlikte kültür sınırlarımızın en uç noktasındaki surlara bayrağı dikmiştir. Bize düşen bu bayrağı alarak, ileri doğru atılmaktır.

Bir çok tarihçinin tanımlamakta zorlandığı Türk Cihan Hâkimiyeti ülküsünü Büyük Türkiye’sinde; reayadan padişaha kadar 37


GENCAY

ÖDÜLLÜ SORULAR Burçin ÖNER 1. Tujue bölümünde Türklerden de bahseden Eski T’ang tarihi incelendiğinde Xinjiang’daki bir mağarada bulunan Uygur Çifti resmi hangi yüzyıllara aittir? A. 10-11. Yüzyıl B. 11-12. Yüzyıl C. 8-9. Yüzyıl D. 9-10. Yüzyıl E. 12-13. Yüzyıl

4. 4000 yıllık bir geçmişe sahip ve tarihte genellikle çobanlar tarafından oynan Türk zekâ ve strateji oyunu aşağıdakilerden hangisidir? A. Tepük B. Gökbörü oyunu C. Tuzdik D. Otav E. Tokız Kumalak

2. Çin kaynaklarına göre ilk Türkler hangi yıllar arasında ve hangi soydan gelmekteydiler? A. M.Ö. 200 ile M.S. 200 arasında Xiongnu soyundan B. M.Ö. 200 ile M.Ö. 1 arasında Xiongnu soyundan C. M.Ö. 100 ile M.S. 100 arasında Ch’i-ti soyundan D. M.Ö. 200 ile M.S. 200 arasında T’ang soyundan E. M.Ö. 150 ile M.S. 150 arasında Ch’üan-yi soyundan

5. Hz. Muhammed (SAV)’in “Kıyamet kopmaz. Tâ ki Müslümanlar Türklerle boğazlaşalar. Türk bir kavimdir ki yüzleri kalkan gibidir, gözleri küçük, burunları değirmidir, şîr-gîrdirler (aslan kovalayıcılar). Beni Haşim sultanının helâki Türklerin elinde; İslam’a mensup olan Türklerin helâki de kefere Türklerin elindedir.” Hadisinin ve kıyamet önce Türklerle ilgili olayların anlatıldığı 17. Yüzyıl yazma eserinin adı nedir? A. Mahbub'ül-Kulüb B. Kitâb-ı Tevarih-i Muhtasar C. Kitab-ı Ahâl-i Akalim-i Seb’a D. Keşfu'z-Zunûn 'an Esami'l-Kutubi ve'lFunûn E. Kitabü' t- Tabih

3. “Türklerle ilgili kabul edilebilir tek tanımlama ölçütü Türk dilidir. Türk, Türk dilini konuşandır. Başka tanımlar geçersizdir, yetersizdir.” Sözünü söyleyen ünlü Türkolog kimdir? A. Lars Johanson B. Jean Thévenot C. Joseph De Guignes D. Jean Paul Roux E. Ignác Kúnos

6. Döner Kümbet, Güdük Minare Turumtay Türbesi, Alarahan, Oresunhan gibi mimari yapılar hangisinin döneminde yapılmıştır? A. Osmanlı Devleti B. Anadolu Selçuklu Devleti C. Büyük Selçuklu Devleti D. Karahanlılar E. Gazneliler

38


GENCAY 7. 1876 Kanun-i Esasî’sinde Osmanlı uyruklarının devlet hizmetinde görev alması için “devletin lisân-ı resmîsi olan Türkçeyi bilmeleri gerekir.” İfadesi hangi maddede geçmektedir? A. 57. Madde B. 36. Madde C. 66. Madde D. 18. Madde E. 25. Madde

başarısız kılmak, ulusal istekleri felce uğratmaktır. Yunan, Ermeni isteklerini ve yurdun yanında her çağda, her ülkede ve her zaman çıktığı gibi bizde de yüreği ve siniri zayıf, bilinçsiz insanlarla, vatansız ve aynı zamanda kişisel varlık ve çıkarını vatanın ve milletin zararına arayan alçaklar vardır. Düşmanlarımız, bu tip insanları özellikle Doğu Sorununu yönlendirme ve zayıf noktaları arayıp bulmada örgütlü duruma getirmişlerdir.” Sözünü ne zaman ve nerede söylemiştir? A. 21/22 Haziran 1919- Amasya Kongresi B. 23 Nisan 1920- TBMM Açılışı C. 8 Ağustos 1915- Anafartalar Cephesi D. 4/11 Eylül 1919- Sivas Kongresi E. 23 Temmuz 1919- Erzurum Kongresi

8. Aşağıdakilerden hangisi II. Meşrutiyet ile birlikte, İran, Arap ve Bizans kültürleriyle sulandırılmış Türk milli kültürüne romantik bir dönüşün haberciliğini yapan ilk gelişmeler arasında yer alır? A. Piri Reis tarafından yazılan Kitâb-ı Bahriyye B. Fuzuli’nin Şikâyetname adlı eseri C. Léon Cahun’un La banniére bleue’sünün Necip Asım tarafından Gök Sancak adıyla tercüme edilmesi D. Hüseyin İstanbulî’nin resimlendirdiği ve Türkleri, Peygamber Nuh’un oğlu Yafes’e bağlayan soy ağacının da bulunduğu Subhatu’l- Ahbâr (Haberler Tespihi) isimli yazma eser E. Nakkaş Osman’ın Hümayunnâme’de I. Murad’ın Miloş tarafından şehid edilişini resmetmesi

10. 1944 Olayları üzerine yapılan IrkçılıkTurancılık Davası çerçevesinde aşağıdaki Türkçülerden hangisi “(…)Sizden adalet bekliyorum da demeyeceğim çünkü bu mahkeme adil değilse, o zaman büsbütün manasızdır. En büyük mahkeme olan tarihin huzurunda alnı açık bir Türkoğlu olarak, hiç endişem yok. On ayı doldurmakta olan ve büyük kısmı tahta masalarda yatmakla geçen hürriyetsizliğimi, millet yolunda çekilmiş, şerefli bir felaket olarak sayıyorum. (…)” şeklinde bir savunma yapmıştır? A. Nejdet SANÇAR B. Hüseyin Nihal ATSIZ C. Alparslan TÜRKEŞ D. Zeki Velidi TOGAN E. Fethi TEVETOĞLU

9. Atatürk “Şurada acıklı bir gerçek olarak bildireyim ki ülkemizde pek çok yabancı parası ve birçok propaganda dolaşıyor. Bunun amacı, pek açıktır ki milli hareketi

39


GENCAY

ÖDÜLLÜ SORULAR HAKKINDA Gencay Dergisi Dergimiz Mayıs 2013 sayısından itibaren yapabildiği ölçüde ödüllü sorular bölümünü içerecektir.

Gelelim işin ödül tarafına… Cevaplar bize derginin e-posta adresi aracılığı ile iletilecektir. Bütün sorulara doğru cevabı göndermiş olan ilk kişi ödülün de sahibi olacaktır. Bu kişi ile eposta adresi aracılığı ile iletişime geçilerek adres ve telefon bilgileri alınacak ve ödülü posta ile gönderilecektir. Ödülün ne olacağını şuan için söylemiyoruz. :) (Fransızcadan dilimize giren sürpriz kelimesini kullanmak istemediğimiz için cümlenin içinde geçirmedik. Eğer bu kelimenin tek kelimelik güzel bir Türkçe karşılığını bulan olur da bize gönderirse ona da bir ödül vereceğiz. ( Tabii ki ilk kişiye) Bu kelimenin karşılığı için Türk Dil Kurumu’nun sitesinde “şaşırtı” demiş ama doğrusu pek olmamış.)

Bu bölümde her sayıda değişik konularda 10 adet soru olacaktır. Bu sorulara bir sonraki ayın 10’una kadar cevap verilebilecektir. Bu sayı için son tarih 10 Haziran 2013’tür. Biz de biliyoruz ki artık günümüzde bilgiye ulaşmak oldukça kolaydır ve bu tür ödüllü sorular pek tercih edilmemektedir. Eski günlerdeki gibi bu soruların cevabını bulmak için ne sayfalarca ansiklopedi karıştıracaksınız, ne de bilgili, tecrübeli insanların bilgilerine başvuracaksınız. Yapacağınız şey metni yazmaya bile gerek duymadan kopyalayarak arama motoruna yapıştırmak olacaktır.

Bir sonraki ayın 10’unu geçmemek şartı ile hangi gün olursa olsun cevaplarınızı gönderin. Belki henüz bütün soruları doğru cevaplayan kimse olmamış olabilir.

Peki, bunlara rağmen neden bu işi yapıyoruz diye soracak olursanız, bu bölümü oluşturmaktaki öncelikli amacımız, belirli konularda farkındalığı sağlamaktır. Evet, bilgiye ulaşmak artık son derece kolaydır. Ancak şimdi önem kazanan taraf, hangi bilgiye ulaşacağınız konusu olmuştur. Bu konu şimdilerde arama motoru devinin uğraştığı temel alanlardan biridir.

Ayrıca bu bölümü oluşturmak için siz de katkıda bulunmak isterseniz, lütfen çekinmeden sorularınızı hazırlayın ve bize gönderin. Oluşan soru havuzumuzdan o sayı için uygun olanları yayınlayacağız. Cevaplarınızı bekliyoruz. Acele edin! İletişim: bilgi@gencaydergisi.com

40


GENCAY

GENÇLİK SEMİNERLERİNDEN

41


GENCAY

BİLGİ ŞÖLENLERİNDEN

42


GENCAY

MİLLİ DÜŞÜNCE MERKEZİ’NİN SON KİTABINI MERKEZİMİZDEN veya İNTERNET SİTESİNDEN TEMİN EDEBİLİRSİNİZ.

Gencay Dergisi - Sayı 16 - Mayıs 2013  

http://www.gencaydergisi.com Gencay Dergisi - Sayı 16 - Mayıs 2013

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you