Issuu on Google+


www.millidusunce.org Adres: GMK Bulvarı, Özveren Sokağı Nu: 2/2 Demirtepe Metro Durağı Kızılay/ANKARA Telefon: 0 (312) 231 31 94 Belgeç: 0 (312) 231 31 22


GENCAY

GENCAY Aylık Fikir - Kültür ve Gençlik Dergisi Yıl 2 Sayı 13 - Şubat 2013 Ücretsiz e-dergi www.gencaydergisi.com bilgi@gencaydergisi.com

ÇIRPINIRDI KARADENİZ / Banu DOĞAN TÜRK KADINI KİMLİĞİNE TARİHSEL BİR BAKIŞ / Emre SEVİNÇ YENİ DÜNYA DÜZENİ (1) / Burçin ÖNER "SONA DOĞRU KÜRT AÇILIMI" ÜZERİNE NOTLAR -I- / Fatma Özge ÖZDEMİR DON KİŞOTLARIN DİL SAVAŞI / Veysel Gökberk MANGA TÜRK’E FAŞİZM / Kürşat Kemal ÇETİNKAYA “ÜLKÜCÜLER, KIBRIS SİZE MİNNETTARDIR” / Banu DOĞAN TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ MOBİL DÜNYANIN NERESİNDE? / Berat ASA HATIRAT / RÂZÎ DEĞİL, RAZI OLMAK / Abdullah KILAVUZ TEPEGÖZ HİKÂYESİ ÜZERİNE / Yunus Emre UYAR KİTAP-ÇOCUK İLİŞKİSİ ÜZERİNE / Dilek AKILLIOĞLU ŞEYTAN AYETLERİ MESELESİ / Vural Egemen SARIGÖZ RUH ADAM’IN KÖŞESİ / Yalçın Selim PUSAT


GENCAY

ÇIRPINIRDI KARADENİZ Banu DOĞAN Yıl 1992. Çok değil, sadece 21 yıl önce bugün, yine dünya Türk’e karşı, yine dünya Türk’e zulmediyordu. Tarihin her anında olduğu gibi o gün de Azerbaycan’da, Hocalı’da Türklük çok acı çekti, sivil halk büyük zulüm gördü. İşte bugün o zulmün yıldönümü…

1992 Hocalı katliamını başta New York Times olmak üzere birçok batılı kaynak da belgelemişti. Acı katliamın görüntüleri, üst üste yığılmış kadın, çocuk cesetlerinin resimleri her yerde yayınlanmıştı. Bu vahşeti yapan ermeniler yıllardır hiç utanmadan, sıkılmadan 1915’te olanları çarpıtarak Türkiye aleyhine gündem oluşturmaya çalışıyorlar. Türklere karşı sürekli önyargılı olan ve Ermenileri daima şımartan batı dünyası, Hocalı katliamının belgelerini bugün yok sayıyor. Görgü tanığı olan ve bunu beyan eden batılı gazeteciler ise ortada yok.

Bu kez ruslarla birleşmiş ermeni askerleri Hocalı’da tarihin en vahşi katliamlarından birini yaptılar. Ne kadın dediler, ne çocuk, ne yaşlı… Binlerce soydaşımızı katlettiler. Ermenilerle işbirliği içinde olan Rus tankları Hocalı Havaalanını ve birçok yeri bombalayarak kullanılmaz hale getirdiler. Şehrin dünyayla bağlantısını kesitler. Sonra ermeniler acımasızca soydaşlarımıza saldırdılar.

Dünya ne derse desin, ne yalanlar uydurursa uydursun. Biz 1992’de Hocalı’da ermenilerin yaptıklarını biliyor ve dün gibi hatırlıyoruz. Acaba uluslararası insan hakları örgütleri de bu katliamı hatırlıyor mu? Hatırlıyorsa ne yapıyor? Ermenileri yaptıklarından dolayı kınıyor mu? Yoksa yapılanlar Türklere karşı olunca ses çıkarılması gerekmiyor mu?

O gün yapılan sadece vahşi bir katliam değil, bir soykırımdı. O gün için Türk düşmanları her şeyi planlanmış, organize olmuş ve savunmasız sivil halka karşı tarihin en vahşi katliamı gerçekleştirilmişti.

Sadece bu mu? Azerbaycan topraklarının beşte biri yani yüzde 20’si ermeni işgali altında… Bir milyon Azerbaycan Türk’ü kaçkın… Yani topraklarından atılmış, göç etmek zorunda bırakılmış. Doğduğu ve büyüdüğü toprakların özlemi ile yaşıyor. Yaşadığı yerler, köyler ve evleri burnunda tütüyor. Ve her gece zor şartlarda sabahı beklerken doğduğu topraklara ne zaman döneceğini düşünüyor. Uğradığı haksızlığa medeni(!) dünyanın nasıl seyirci kaldığını anlamaya çalışıyor. Barış zirvesi (ya da zırvası) ne anlama geliyor, yorumlamaya

Sadece o gün 613 Azerbaycan Türk’ü öldürülmüş, 56 hamile kadın, karnı yarılmış durumda bulunmuştu. O tarihten sonra kayıp olarak kayıtlara geçen Azerbaycan Türklerinin sayısı binleri geçmiştir. Bu da, bu katliamda binlerce insanın katledildiğini göstermektedir.

1


GENCAY çalışıyor. Ama Türk olduğunu düşününce bunların hiç birinin bir anlamı olmadığını görüyor.

değişmesi mümkün mü? Azerbaycan’ın kardeş olduğunu unutmak mümkün mü? Bir millet iki devlet gerçeğinden vazgeçmek mümkün mü?

Tarihine bakıyor. Cihan hâkimiyetini nasıl sağladığını düşünüyor. Barış zirvelerinden mi yoksa gücünü kahramanlığından mı aldığını anlıyor.

1915’e soykırım diyenler,1992’yi görmezden gelenler, “hepimiz ermeniyiz” dövizlerini alıp yollara düşenler, ermenilerle protokoller imzalayanlar, her şeye rağmen sınır kapılarımızı açmaya kalkanlar, bütün bu olanları unutmuş olabilirler. Ama bir gerçek var ki bu milletin ezici çoğunluğu bunları unutmuyor. Hocalı’yı, Azerbaycan’ı unutmuyor. Yöneticileri vazgeçse de bu millet kardeşliğinden, bir millet olmaktan vazgeçmiyor.

Azerin’in Çırpınırdı Karadeniz’i söylerken sesiyle değil yüreğiyle söylediği “Kafkaslardan aşacağız, Türklüğe şan katacağız, Azerbaycan bayrağını Karabağ’dan asacağız” sözlerini hatırlıyor. Sadece hatırlamakla kalmıyor, Karabağ’da ve Ermenilerin işgal ettiği 7 rayonda hakkının hukukunun bütün dünyanın gözü önünde, Rusya’nın desteğiyle, zorla nasıl elinden alındığını düşünerek bu mısraların hüznünü ve acısını yaşıyor. Geçmiş o kahramanlık günlerine dönmek istiyor, dönemiyor. Türkiye’den destek ve yardım bekliyor, göremiyor. Ne yapacağını bilmiyor, o muhteşem Türkiye hayali de durmadan eriyip gidiyor. Türkiye’de bir şeylerin değiştiğini düşünüyor.

Dilini ayırın, alfabesini otuza bölün, eğitimini parçalayın. Olmayacak! Gücünüz yetmeyecek! Bizim kalplerimiz bir attıkça Türklük parçalanmayacak… (Ne yazık ki) ayrı sınırlara sahibiz ama Allah’ın izniyle biz koca bir aile olarak hep var olacağız. Tanrı Türk’ü korusun.

Gerçekte değişen bir şey yok. Değişen sadece yönetenler. Türklük sevdasının

2


GENCAY

TÜRK KADINI KİMLİĞİNE TARİHSEL BİR BAKIŞ Emre SEVİNÇ 8 Mart 1857 tarihinde ABD’nin New York kentinde 40.000 dokuma işçisi daha iyi çalışma koşulları istemiyle bir tekstil fabrikasında greve başladı. Ancak polisin işçilere saldırması ve işçilerin fabrikaya kilitlenmesi, arkasından da çıkan yangında işçilerin fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamaması sonucunda çoğu kadın 129 işçi can verdi.

Türk kadını siyasi hayatta da yer almış, hatun ünvanı ile geniş yetkilerle donatılmış, elçiler kabul etmiş, hatta komşu devletlerle anlaşma bile yapmıştır... Büyük Hun İmparatorluğu adına Çin ile ilk barış anlaşmasını Mete’nin hatunu yapmıştır.(1) Ziya Gökalp’ın değimiyle genellikle amazon olan Türk kadınlarının kahramanlıkta da erkeklerinden eksik kalır yanları yokmuş.(2)

8 Mart’ın Dünya Kadınlar Günü kabul edilmesi bu olaydan sonra olmuş, ülkemiz de bu günü benimsemiştir. Ben de bu günü fırsat bilerek sizlere Türk toplumunda kadına verilen değer ve Türk kadınının tarihimizde yaptığı kahramanlıklar hakkında bilgiler vermeye çalışacağım. Türk toplumu zaman, mekan, kültür ve din farklılıklarının etkisiyle değişik dozda da olsa kadınını hep önemsemiş, kadınına da en az erkeği kadar haklar, özgürlükler ve görevler vermiştir. Türk kadını da özellikle sosyal ve iktisadi alanda toplumu sırtlamış gerektiğinde de siyasi ve askeri faaliyetlerde bulunmuştur.

Destanlarımız da kadını kutsal bir varlık olarak tanımlar. Eski Türk kadını, destanlarda ok atan, ata binen, savaşan, daima erkeğinin yanında bulunan, hakan kocası ile beraber fermanlara imza atan, namusuna düşkün olan ve olunan, eş, arkadaş ve yardımcı olmuştur.(3)

Bugünkü Türk töresinin genel anlamda oluştuğu İslamiyet öncesi dönemde inançların, göçebe yaşam tarzının ve Türk milletinin karakteristik yapısının katkısıyla Türk kadını toplumsal yaşamda etkin bir şekilde yer almıştır. Günlük hayatta tüm işlerde erkeğine yardım etmiş, evini, obasını çekip çevirmiştir.

Türklerin inanç sistemlerinde de kadının önemi göze çarpmaktadır ki geçmişten günümüze her coğrafyada Türklüğün sembolü olarak görülen bozkurt annelikle bağdaşlaştırılmıştır. Türkler, kendilerinin bir bozkurttan türediklerini ve bu 3


GENCAY bozkurdun Türk milletinin geleceği tehlikeye girdiğinde ortaya çıkarak onları kurtardığına inanmışlardır. Türk kadının tarihin her devrinde yapmış olduğu kahramanlıklar bu inanışın boşa olmadığını bize kanıtlamıştır.

Arap ve Farsların etkisiyle toplumdan soyutlanmıştır. Ancak bu soyutlanma daha az nüfusun yaşadığı şehir hayatında sözkonusudur. Köydeki kadının durumu ise biraz daha farklıdır. Köydeki kadın yine eskisi gibi erkeği ile tarlada çalışmış, evini yönetmiş, çocuklarına bakıp halı, kumaş dokumuştur. (4)

Özellikle Anadolu coğrafyasında Türk kadını aynen İslam öncesi devirde olduğu gibi oldukça özgür, değerli ve en önemlisi atılımcıdır. Anadolu Selçuklu Devleti döneminde ortaya çıkan ve Osmanlı Devleti döneminde varlığını sürdüren Bacıyan-u Rum Teşkilatı bu atılımcı kadın tipine en uygun örnektir. El sanatları, örgücülük, dokumacılık vb. ile ekonomiye katkıda bulunan bu teşkilatın kadınları yetim ve kimsesiz genç kızları himayesine almış, onların eğitiminden, ev bark sahibi olmalarından sorumlu olmuş, kimsesiz ihtiyar kadınların bakımı, genç kızların evlendirilmesi gibi sosyal hizmetlerde bulunmuştur.(5) Yine kılıç kuşanmaları gerektiğinde çekinmeden bu görevi yerine getirmişlerdir. Moğollar Kösedağ Savaşı sonrasında Kayseriyi kuşattığında Bacıyan-ı Rum kadınları da kale savunmasında erkeklerinin yanında savaşmışlardır. Ancak bir ihanet sonucu kale düşmüş, halkın bir bölümü kılıçtan

Türk toplumunda kadının değeri dil özelliklerimize de yansımıştır. Bugün çoğu dilde ‘o’ zamiri kadın ve erkek için söylenişi farklı olmasına rağmen -örneğin İngilizcede kadın için ‘she’, erkek için ‘he’Türkçede böyle bir ayrım yapılmamıştır. Bu toplumun kadını ve erkeği eşit gördüğüne örnektir. Yine atasözlerinden devam edecek olursak; ‘Bir eve bir baca, bir kadına bir koca’ tek eşliliği, ‘Evi ev eden avrat, yurdu şen eden devlet’ atasözü de kadının ailedeki önemini vurgulamaktadır. İslamiyet kabul edildikten sonraki Türk kadınının toplumdaki öneminden bahsedecek olursak; bu dönemin başlarında Türk kadını, önemini korumuşsa da zamanla yerleşik yaşama geçme, yerleşilen coğrafyadaki Bizans, 4


GENCAY geçirilmiş, Bacıyan-ı Rum Teşkilatının kurucusu Fatma Bacı’da esir edilerek İran’a götürülmüştür. (6)

İsyancıları dağıtmış, Tuğrul Bey’i muhasaradan kurtarmıştır. Böylelikle Büyük Selçuklu Devleti’nin parçalanması ve yıkılması önlenmiştir.(7) Kahraman Türk kadını yazılır da Nene Hatundan bahsedilmez mi? 93 Harbi olarak da anılan 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında, Rusları Ermenilerin yardımıyla - Ermeniler Aziziye Tabyasını basarak askerleri kılıçtan geçirmişlerdir.Aziziye Tabyasını ele geçirmişlerdir. Bu kıyımdan kaçan bir askerin Erzurumlulara haber vermesi üzerine sabah ezanından hemen sonra "Moskof askeri Aziziye Tabyası'nı ele geçirdi" şeklinde minârelerden Erzurum halkına haber verildi. Bu haberin ardından Erzurum halkından silahı olan silahını, olmayanlar ise balta, tırpan, kazma, kürek, sopa ve taşları ellerine alarak Tabya'ya doğru koşmaya başladılar. Koşanlar arasında, erkeği cephede çarpışan Nene Hatun da vardı. Ağabeyi Hasan bir gün önce cepheden yaralı olarak gelmiş ve kollarında can vermişti . Nene Hatun üç aylık bebeğini emzirdikten sonra, "Seni bana Allah verdi. Ben de Ona emânet ediyorum." diyerek vedâlaştıktan sonra bir kaç saat önce ölen ağabeyinin tüfeğini alarak sokağa fırlamıştı. Erzurumlular, ölüme gittiklerini bildikleri halde, Aziziye Tabyası'na doğru koşuyordu. Tabyaya yerleşmiş olan Rus askerleri, gelenlere yaylım ateşi açtı. Ön sıradakiler o anda şehit oldular. Arkadakiler, geri çekilmek yerine daha bir kararlı ve hızlı olarak ileri atıldılar. Demir kapılar kırılıp içeri girildi. Göğüs göğüse bir savaş başladı. Mükemmel silâhlarla donanmış Rus ordusu, baltalı-tırpanlı, taşlı-sopalı halk karşısında yarım saat tutunabildi. 2300'e

Selçuklular zamanında kadınların yaptığı kahramanlıklardan bir örnek daha vermek istiyorum... Altuncan Hatun... Tuğrul Bey’in üvey kardeşi İbrahim Yınal’ın, Tuğrul bey’in halifelik merkezi Bağdat’ta bulunmasını fırsat bilerek Hemedan’da isyana kalkışması üzerine, Tuğrul Bey ailesini ve devlet erkanını Bağdat’ta bırakarak isyanı bastırmak için isyancıların üzerine gitmiştir… Yapılan savaşta Tuğrul Bey başarılı olamamıştır. Bağdat’a gelen haberlerde Tuğrul Bey’in esir düştüğü yönünde olması Abbasi halifesi ile Selçuklu sarayını telaşa düşürmüştür. Halife ve Selçuklu vezirleri Tuğrul Bey’in yerine Altun Can Hatun’un oğlunu tahta çıkartmaya çalışmışlardır. Bu duruma şiddetle itiraz eden Altun Can Hatun, kendi öz oğlunu Sultanlığa heveslendiği için zindana attırmış ve Türkmenlerden oluşturduğu bir orduyla kılıç kuşanıp orduya komuta ederek kocası Tuğrul Bey’in yardımına koşmuştur. 5


GENCAY yakın Rus askeri öldürülüp, Tabya geri alınmıştır. Türk tarafında ise 1000 kadar şehit verilmiştir. Nene Hatun toprağını kurtarmak için canından hatta canından da öte yavrularından vazgeçmiş, birlikte savaştığı Erzurumluları da cesaretlendirmiş ve zaferde büyük rol oynamıştır.

yapmış, erkeklerini savaşa teşvik etmiş, gerektiğinde de düşmana karşı kendisi siper olmuştur. Birinci Dünya Savaşı kaybedildikten sonra imzalanan Mondros Anlaşması ile düşmanı çevresinde görmeye başlayan Türk kadını bölgelerinde mücadelesine başlamış, özgürlük için düşmana canı pahasına karşı koymuştur. Yine İzmir’in işgalini izleyen günlerde İstanbul’da bu işgalleri protesto mitingleri düzenlenmiş, başta Halide Edip olmak üzere kadınlar da üzerlerinde dolaşan İngiliz teyyarelerine aldırmadan konuşmalar yapmıştır. 18 Mayıs 1919 günü üniversitedeki toplantıda konuşan bir Kız Darülfünun’u temsilcisi genç şu sözleri söyleyerek Milli Mücadelede ‘biz de varız’ demiştir:

Türk kadınını çağdaş anlamda toplumda yerini bulma serüveni de Tanzimatla başlamış, İkinci Meşrutiyet ile sıçrama yapmış, Cumhuriyet ile de son halini almış ve bu güne ulaşmıştır. Ülkemizde Tanzimatla başlayan çağdaşlaşma hareketinde kadına da yer verilmiş, dönemim aydınları da bu ilerlemeyi yazılarıyla desteklemiştir. Bu dönem aydınlarının en önemli isteği kadının da erkek gibi eğitim alması, eğitim hakkından yararlanmasıdır. Türkiye’de kadın hareketinin su yüzüne çıkışı, aynen kozasından çıkan ipekböceği gibi 1908 İkinci Meşrutiyet ile mümkün olabilmiştir. (8) İkinci Meşrutiyet kadınlara geniş eğitim hakkı sağlamış, kadınlar da böylece toplumsal hayatta daha aktif bir şekilde yer almışlardır. Toplumsallaşan kadınlar basın hayatına atılmış, dernekler kurmuş, konferanslar vermeye başlamışlardır.

"Biz de sizin kadar, belki sizlerden daha fazla üzüntülüyüz. Arkadaşlar, milletin diğer yarısını da bizler, yani kadınlar teşkil eder. Bugün Darülfünunun varlığını ilan ederken bizler de sizin kadar belki daha fazla üzgünüz. Aynı hislerle dolu olarak söylüyoruz ki ne olursa olsun daima beraberiz. Teşkilatınıza en kuvvetli bir imanla iştirak ediyor, Şu gerçeği duyurmak istiyoruz:

Türk kadını Birinci Balkan Savaşı ile başlayan ve ülkemizde büyük yıkıma neden olan savaşlar silsilesinde de yurtseverliğini göstermiş cephede ve cephe gerisinde önemli roller üstlenmiştir. Belki de Türk kadınının milletine yaptığı en büyük katk�� bu savaşların sonu ve zaferi olan Kurtuluş Savaşında olmuştur. Vatanının tehlikede olduğunu gören analarımız yurdun dört bir yanında tek yürek olmuş,örgütler kurmuş, mitingler

Kim demiş bir kadın küçük şeydir Bir kadın belki en büyük şeydir." (8) Bir yandan bu mitingler yapılırken bir yandan da Atatürk Samsun’ a geçmiş ve mücadele ateşini yakmıştır. Bölge bölge savaşan kuvvetleri birleştirerek mücadelenin tek bir merkezden yönetilmesini sağlamıştır. Savaşta Türk kadınına da cephane, erzak taşıma gerektiğinde de savaşma görevi verilmiş, 6


GENCAY Türk anaları da bu görevleri eksiksiz yerine getirmiştir.

ise harp, kan ise kan, mal ise mal ne lazımsa kurtuluncaya kadar bütün aşiretle fedaya hazırız.’’ Annesinin bu sözleri üzerine ağa tereddütten vazgeçerek mücadeleye katılır. Kahraman analar cephede de hiç boş durmaz... Bakınız Ali Fuat Cebesoy kağnılarla mermi taşıyan kadınları nasıl anlatıyor: "Cephane kollarını ahalinin vasıtaları teşkil etmişti. Bunlar esas itibariyle kağnılardır. Kağnıların ekserisi köy kadınları ve on-on beş yaşlarında çocuklar tarafından idare olunuyordu. Bütün meşakkat ve acılara rağmen yüzlerinde bir ekşiltme ve fütur görülmemişti. Hiç unutmam yine böyle bir yürüyüş esnasında idi, dondurucu bir soğuk vardı. Kağnısının başında duran ihtiyar bir nineye yaklaşmış ve sormuştum:

Vefakâr Türk anasına bir örnek daha... Maraş’ın Pazarcık ilçesinde milli teşkilatı kurmak için çalışmalarda bulunan Mehmet Cebe, anılarında büyük bir köyde bir aşiret reisini milli cepheye kazandırmak için çok çalıştıklarını ancak ikna edemediklerini, aşiret reisinin annesinin ise odaya girerek şöyle konuştuğunu naklediyor:

-Nine üşümüyor musun? Şu cevabı vermişti: -Hayır oğul, üşümüyorum. Düşman, topraklarımıza bastığı günden beri içim yanıyor. Bu kahraman Türk anasının elini öperken, göz pınarlarımdan yaşlar tanelenmişti.’’ (8)

"Evlatlarım! Bütün konuşmalarınızı yandaki odadan dinledim. Evet haklısınız. Biz yarın Türk memuru, Türk jandarması yerine Ermeni veya Fransız memuru ve jandarması görecek olduktan sonra, varlığımızın hiçbir kıymeti kalmaz. Siz bana bakın! Benim de şu aşiretin üzerinde hatunluk hükmüm sürer. Madem ki millet bu işgali istemiyor, biz de düşmana karşı gelmek isteyen bu milletle beraberiz. Harp

... Durdu birden bire Kocabaş, ova bayır durdu Nazar mı değdi göklerden, ne? Dah etti, yok! Dahha! dedi, gitmez. 7


GENCAY Ta gerilerden başka kağnılar yetişti, geçti, gacır gucur. Nasıl durur Mustafa Kemal’in Kağnısı, Kahroldu Elifcik düşünceden düşünceden. Aman Kocabaş, ayağını öpeyim Kocabaş, Savaşın kazanılmasında bu denli payı olan Türk kadını savaştan sonra meclis tarafından geniş haklarla donatılmış ve toplumda en az erkek kadar yer alma şansını tekrar elde etmiştir. Savaşın ardından seçme ve seçile, eşit yurttaşlık gibi haklar elde eden Türk kadını o günden bu güne geçen yıllar içerisinde yine çok çalışmış ve bugün toplumda en az erkekler kadar rol oynar hale gelmiştir.

Vur beni, öldür beni, koma yollarda beni Geçer, götürür ana, çocuk mermisini askerciğin Koma yollarda beni, kulun köpeğin olayım. Bak hele üzerinden ses seda uzaklaşır, Düşerim gerilere iyceden iyceden.

Kahraman kadınlarımıza günümüzden de örnek vermek istiyorum... Sovyetlere karşı Elçibey ile mücadele veren Hanım Halilova 20 Ocak 1990 gününde Rus tankları Bakü’ye girdiğinde beş bin hanımla protesto yürüyüşü yapmış, ölüm saçan Rus tanklarına karşı en önde canı pahasına vatanını savunmuş, Azerbaycan bağımsızlığında büyük rol oynamıştır.

Kocabaş yığıldı çamura Büyüdü gözleri büyüdü, yürek kadar, Örtüldü gözleri, örtüldü hep. Kalır mı Mustafa Kemal’in Kağnısı bacım. Kocabaş’ın yerine koştu kendini Elifcik, Yürüdü düşman üstüne, yüceden yüceden.

Fazıl Hüsnü DAĞLARCA

8


GENCAY Hanım Halilova o gün (20 Yanvar 1990) olanları bir röportajında şöyle anlatıyor:

2) GÖKALP, Ziya; Türkçülüğün Esasları, İstanbul, 1968

"Nihayetinde yürüyüşü gerçekleştirdik. Önde üç bayan yürüyorduk. Bile bile ölüme karşı yürüyorduk. Ruslara yaklaştığımızda bir Rus askeri göğsüme silahını dayadı. Ölümle yüz yüze geldim. O an herkesin kalbinden muhakkak bir düşünce geçiyordu. Ölürsem çocuklarımı, ailemi, nişanlımı bir daha göremeyeceğim gibi düşüncelerdi eminim. Ben de üç çocuk annesiydim ve çocuklarımı düşünebilirdim. Yalnız benim kalbimden binlerce insanımızın düşüncesi olan bir ses çıktı...Eyvah ölürsem Türkiye’yi görmeden öleceğim.’’ (9)

3) Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu Başkanlığı, Örf ve Adetlerimiz (Türk Töresi), Ankara, 1997 4) TEKİN, Saadet; >Osmanlı’da Kadın ve Kadın Hapishaneleri< , AÜ DTCF Tarih Bölümü Tarih Araştırmaları Dergisi, C-29, S-47, s-083-102 5) GÜNDÜZ, Ahmet; >Tarihi Süreç İçerisinde Türk Toplumunda ve Devletlerinde Kadının Yeri ve Önemi< JASSS, C-5, S-5, s-129-148 6) http://www.yenidenergenekon.com/634fatma-baci-dunyanin-ilk-kadinorgutlenmesini-gerceklestirdi-baciyan-irum/

Bugün de başta sivil kahraman Rabiye Kadir olmak üzere değişik coğrafyalarda birçok Türk kadını özgürlük için mücadele vermektedir. Ümidimiz bu kadınların da tezelden amacına ulaşması ve tüm Türklerin azad olmasıdır. Sözlerimi bitirirken tüm kadınların gününü kutluyorum...

7) http://www.yenidenergenekon.com/52devlet-kurtaran-kadin-altun-can-hatun/

Kaynaklar

8) SARIHAN, Zeki; Kurtuluş Kadınları, Ankara, 2007

1) GÜNDÜZ, Ahmet; >Tarihi Süreç İçerisinde Türk Toplumunda ve Devletlerinde Kadının Yeri ve Önemi< JASSS, C-5, S-5, s-129-148

Savaşı

9) http://turklerhaber.com/kahramanturk-kadini-hanim-halilova-anlatti-n3203.aspx

9


GENCAY

YENİ DÜNYA DÜZENİ (1) Burçin ÖNER Bir süredir yeni bir farkındalık yaşamaktayım. Ülkemizde ve dünyada kavramlar, olgular ve de insanlar sürekli bir değişim içindeler. Fakat bu değişim, Biyoloji Bilimindeki “Doğal Seleksiyon” kavramının içinde barındırdığı gibi bir anlam taşımıyor. Sanki asırlar öncesinden hazırlanmış bir senaryonun tüm hazırlıkları bitmiş, artık son provalar alınıyor gibi… Çok yakında perdeler açılacak ve oyun tüm açıklığıyla sergilenecek gibi… İzleyicisi ol(a)mayacak olan bir oyun tabi…

Ancak, bunu işaret eden pek çok ayet ve hadis bulunmaktadır. Örneğin Bakara Sûresi’nin 204. Ayetinde Hakk’ın (c.c.) belirttiği gibi: ”Öyle insanlar vardır ki dünya hayatı hakkında söyledikleri senin hoşuna gider. Hatta böyleleri, samimi olduğuna Allah’ı bile şahit tutar. Hâlbuki onlar, hasımların en yamanıdır.” Yahut Peygamberimiz (s.a.v.)’in hadislerinde geçtiği gibi: “En’am suresinin (Rabbinin bazı alametleri geldiği gün, iman etmemiş veya imanında hayır kazanmamış olana, imanı fayda vermez.) mealindeki 158. âyetini açıklayan peygamber efendimiz buyurdu ki: Şu üç şey ortaya çıkınca, iman etmemiş veya imanından hayır görmemiş olana, imanı fayda vermez: Güneşin batıdan doğması, Deccal ve Dabbetülarz. [Müslim,Tirmizî,Beyheki]”

Yozlaşan bir gençlik, kültür erozyonu, vurdumduymazlık, liberal yaşantılar… Dahası, inanç istismarcılığı, ekonomilerdeki kapital tavırlar ve hatta çerçeveyi biraz daha genişletelim; yakın çevremizdeki demokrasiyi getirmegötürme(!) çabaları… Düşünüyorum ve bir süredir inanıyorum ki tüm bunlar, yalnızca ülkelerin genişleme politikalarının bir sonucu olamaz. Arka planda çok daha başka sebepler olmalı. İnternet üzerinden izlediğim elli bölümlük bir dizi, okuduğum kitaplar ve inancımızın kutsal yazını Kur’an-ı Kerim’deki ifadeler üzerine karar verdim ki yazılı ve görsel medyadaki subliminal mesajların, adına “Yeni Dünya Düzeni” denilen küresel bir hareketin, bütün bu kanın, gözyaşının sebebi “DECCAL”!

Peki, nedir bu Deccal? Deccalin ahir zamanda insanlar arasına fitne salmak için gelecek, doğu tarafında yaşayacak, tek gözlü, çocuğu olmayan,

Bilindiği gibi Kur’an-ı Kerim’de Deccal’den bahseden açık bir ayet bulunmamaktadır. 10


GENCAY kendisinin ilah olduğunu söyleyen, bir kimseyi öldürüp diriltecek bir varlık olduğu ileri sürülür. İsa (a.s.)‘ın gelip onu öldüreceği ve yeryüzünde kavganın, kanın olmayacağı bir kırk yıl sürüleceği bilgileri de hadisler arasında mevcuttur.

o zamanlar “Ben her şeyi düşündüm ve hazırladım. Örgüt bugün çökecek olsa bile bir yıla kalmaz eskisinden de parlak biçimde yeniden kurabilirim.” Diye övünmüştür. Esasen örgütün varlığı M.Ö. 6. Y.y.’a kadar dayanmaktadır. İlluminati üyeleri kendi aralarında evlenmiş ve böylece asil soylarını koruyup kuşaktan kuşağa gizemli bilgilerini aktarmışlardır. Bundan dolayı da kendilerine “Aile” demektedirler.

Biz yazımızda esasen Deccal’in varlığıyla, gelip gelmemesiyle, ne ya da kim olduğuyla ilgilenmeyeceğiz. Daha çok onun gelişine hazırlık yapan kişi ya da kurumlardan ve ülkemiz üzerindeki etkilerinden bahsedeceğiz.

Bugün Avrupa’nın güçlü bankacı ailelerine kadar dayanmış olan İlluminati dünyadaki hükümetler üzerinde etki kurmakta, ekonomilerini hatta kültürlerini etkilemektedir. Akla gelebilecek her türlü ahlak dışı işlerde yer almaktadır. Amaçları, dünya toplumlarının ahlaki yapısını çökertmek ve cinsel sapkınlıktan, açgözlülükten savaşa kadar tüm kötü tavır ve eylemleri destekleyerek toplumların var oluşlarını tehlikeye düşürmektir. Borsaları yönlendirirler, dünyadaki yasa dışı silah ticaretinden uyuşturucuya, fuhuşa kadar bütün ağları ellerinde tutmaktadırlar. CIA, MOSSAD, MI6 gibi dünyanın önde gelen istihbarat örgütleriyle ve Çin mafyası, Japon Yakuzası, PKK gibi terör örgütleriyle de bağlantıları vardır.

Günümüzde teknolojideki sınırsız gelişimin bir sonucu olan kitle iletişim araçlarının da etkisiyle süslü etiketlerle üzeri kaplanan içi çürümüş zihniyetlerin ürünü olan “Yeni Dünya Düzeni” projesi, bahsi geçen Deccal’in gelişi için yapılan hazırlıkların en önemli belirtilerindendir. Oluşumun bahsi geçen diğer bir ismi de “İlluminati”dir.

Orantısız parasal ve siyasi bir güce sahip oldukları için planları: küresel bir savaş (III. Dünya Savaşı –kıyamet alametleri arasında da bahsedilir-) başlatıp, günümüzün uygarlıklarını tüketirken kendisi adeta bir Anka Kuşu gibi küllerinden yeniden doğarak kendi Yeni Dünya Düzeni’ni doğurmaktır.

İlluminati’yi biraz inceleyelim. İlluminati 1776 yılında Adam Weishaupt tarafından Almanya’da kurulan gizli bir örgüttür. 1784 Yılında örgüt ifşa olmuş ve dağılmak zorunda kalmıştır. Ancak, örgütün lideri ta 11


GENCAY sınıflar böyle çalışmaktadırlar. Bahsettikleri şeyler hep basit ve bilindik şeylerdir; ırk, din, etnik ve milli geçmiş, sosyal statü, gelir, eğitim, cinsiyet gibi… Bunları medyayı, haber şirketlerini, ulusal kurumları ellerinde tutarak yapıyorlar. Bizleri birbirimizle kapıştırırken arkadan milyon dolarları belli lobilerine yönlendiriyorlar. Eleştirel düşünen vatandaşlar istemiyorlar; herkesin asık suratlarına raflardan bir demir almalarını, dudaklarını iki yana çekerek asmalarını böylece mutlu ama sahte tabloları resmetmek istiyorlar. İyi makineleşebilen, bilgisayarları çok iyi kullanabilecek, belgeleri çok iyi yazabilecek kadar zeki ama zor işleri az maaşa yapabilecek kadar da aptal insanların olması onların temel amaçları…

İlluminati’yi asırlar öncesinden başlayarak gözlemek mümkündür. Eski Mısır Uygarlığı’ndan, I. Dünya Savaşı’na, yakın tarihimizdeki 11 Eylül Saldırılarına ve hatta yanı başımızdaki Irak, Suriye karışıklıklarına kadar her yerde karşımıza çıkabilmektedirler. İlluminati dediğimiz oluşum, medeniyetin başlangıcından beri gelmesi beklenen varlık (ben bunun bir ülke hükümdarı olacağını düşünüyorum) için hazırlık içindedir. Babil, Eski Mısır, Maya ve günümüz… Neredeyse bütün uygarlıklar, tüm toplumlar onun geleceğini ön görmüşler ve her peygamber onun gelişi için ümmetini uyarmıştır. Biraz da amaçlarına ulaşmaları kullandıkları yöntemleri inceleyelim.

için Biliyorlar ki kontrolün en iyisi özgür olduğunu düşündüğün ama temelden yönlendirilip dikte ettirildiğindir. Bunu da yukarıda bahsi geçen organlar aracılığı ile çok güzel yapıyorlar, değil mi?.. Bunun adına illüzyon ya da Halkla ilişkiler diyerek sevimli ve gizemli yani, ilgi çekici hale getirebiliriz. Tam da bu noktada basit bir örnek verelim; Halkla ilişkilerin babası

Dünyayı yönetmenin en etkili yolu yalnızca iki kelimeden geçmektedir: Akıl Kontrolü… Medya, toplum bilimciler, yöneticiler, hükümetler her zaman bizleri birbirimizden ayıran farklılıklardan bahsederler. Bütün toplumlardaki yönetici 12


GENCAY olarak kabul edilen J.D. Rockefeller… Bir sigara şirketi piyasaya yeni sunduğu sigaralar konusunda bir sıkıntı yaşamaktadır. Bunun için Rockefeller’a başvurmuştur. Sorun sigaraları erkek tüketicilere rahatlıkla satabilirken kadın tüketicilerin ilgilerini çekememiş olmalarıdır. Rockefeller, olaya hemen el atar. Bir kampanya başlatır. Kadın tüketicilere, kadın derneklerinde “Sizler kadın-erkek eşitliğinden bahsediyorsunuz ama esasen eşit değilsiniz. Onlarla eşit değilsiniz; çünkü, bir organınız eksik. Bu eksikliği ancak sigara ile giderebilirsiniz.” Şeklinde bir konuşma yapar ve tüm kadınlar ellerinde sigaralarla sokaklara dökülüp eylemler düzenlerler. İşte akıl kontrolü namı diğer Halkla İlişkiler bu kadar etkili bir yöntemdir.

Başından beri sözünü ettiğimiz örgüt de bunun farkındadır ve akıl kontrolünü daima elinde tutmak istemektedir. Çünkü onlara göre planlarına karşı herhangi bir ordudan ya da yasadan daha büyük tehlike özgürce düşünen bir akıldır. Bunu engellemek için en etkili yolun zor kullanmak olmadığını artık özgürce düşünemeyen bizler bile biliyoruz. Onların silahları, evlerimizde bulunan ve çocuklarımızı ve dahi bizleri filmler, müzikler, klipler, çizgi filmler gibi yapımlarla eğlendirip yavaşça, biz farkında olmadan onların yaşam tarzını bizlere aşılamaktır. Evet… Nereye kadar gideceğini bilemediğimiz yeni bir yazı dizisine başlamanın verdiği heyecanla ilk bölümü George H.W. Bush’un şu sözleriyle noktalamak istiyorum: “Amerikan halkı ne yapmış olduğumuzu öğrenecek olursa, bizi sokak lambalarında sallandırır.”

13


GENCAY

14


GENCAY

"SONA DOĞRU KÜRT AÇILIMI" ÜZERİNE NOTLAR -IFatma Özge ÖZDEMİR cümleden sonra, aynı ülkede yaşayan bir sürü yurttaşımız ontolojik ırkçılık çatışmasına sürüklenmiştir. Bilerek hesaplanan(!) bu ontolojik ırkçılık çatışmasının varacağı nokta ‘’kandır, şiddettir, bölünmedir ve sonunda yok olmadır.’’ İçinde bulunduğumuz bu durumla yüzleşmek adına kaleme alınan bu eserde, ‘’Kürt Açılımı’’nın ilan edildiği zaman diliminden bu yana ki süreç işlenmiş ve çözüm önerileri getirilmiştir. Ontolojik ırkçılığın tanımlamasıyla konulara girilen eserde, yazarımız ontolojik ırkçılığı bölümlere ayırarak; Anayasal Vatandaşlık, Çok Kültürcülük, Aydınlar, Kürt Açılımı, Türk Milliyetçiliği ve ontolojik ırkçılığın farklı görüntüleri kapsamında konuları ele almıştır. Irk ayrımcılığının günümüzde normal tanımlamanın dışına taştığı vurgulanırken, ırkçılık kavramının günümüzde normal ırkçılıktan bağımsız tanımlanması, yeni ırkçılık tanımının ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir. Yeni ırkçılık kavramı,

Sarkaç Yayınlarından çıkan ‘’Sona Doğru ’Kürt Açılımı’ Demokratikleşme mi? Yıkım Projesi mi?’’ adlı kitapta, son zamanların en özel gündemi olan Kürt Açılımı’na ‘ontolojik ırkçılığın sorumluları’ perspektifinden bakan ve bu konuda çözüm önerileri sunan güzel bir eser… Ön sözünü Hüseyin Raşit Yılmaz Beyefendi’nin yazdığı kitapta, ‘’…Bu eserde ‘’biz’’e dair meselelerin tespitine ve tedavisine odaklanmış ‘’bizden’’ bir kalemin fikirlerini bulacaksınız.’’ kelamıyla, kitabın önemi vurgulanmıştır.

’’Ortak yaşam alanı ve anlamalar evreninde, belirli simgesel unsurların dayanak yapılarak, farklılığın bu zeminde kurgusal olarak örgütlenmesi, farklılıkların tanınması, korunması, geliştirilmesi adına ayrıştırılmaya tabi tutulması, çoğunluğun toplumsal yapılarından ayrı, kapalı, etkileşimin kesildiği, etnik olarak temellendirilen bir mozaikleştirilme sürecinin aynı mekânda yürütülmesidir.’’

Kitaba başlarken ‘’Zihinlerde bölünmüş bir dünya sosyolojik açıdan da bölünmeye başlamış demektir.’’ Sözüyle, içinde bulunduğumuz durumun içler acısı hali anlatılmaktadır. Her gün kitle iletişim araçlarında insanlara dayatılan ‘’Kürt Çocuğu’’, ‘’Kürt Coğrafyası’’, ‘’Kürt Aydını’’ ve daha başında ‘’Kürt…’’ sıfatıyla başlayan bir sürü 15


GENCAY Irk ayrımı önce insanların zihinlerinde başlar ve daha sonradan yaşadığımız çevreyle birlikte tüm dış dünyaya yayılır. Birlik olan bir milleti, ‘’alt kimlik’’, ‘’ üst kimlik’’ buhranına sokarak fitne yaymak gibi yapılan eylemler bizleri farklı topluluklar haline getirme çabasından başka bir şey değildir. Unutulmamalıdır ki; ‘’aynı tarihin’’, ‘’aynı dinin’’, ‘’aynı coğrafyanın’’ insanlarını birbirinden ayırmaya çalışmak, ’’ontolojik ırkçılığın’’ en somut örneklerinden biridir. Kimlik çatışması yaratılarak, planlanan ayrışmanın aslında hiçbir topluluğa üstünlük sağlamaya çalışmak gibi bir fikir beyanatı yoktur. Hangi topluluk sayı olarak fazlaysa, o topluluğun adı kimlik olarak halka verilmiştir. Bu isim verilme ise; ne baskı, ne de üstünlük emaresidir. Karşı tarafın haklarını gasp etmeden, kültürüne ve ananelerine saygı gösterilerek yapılmış bir olaydır. Bu yüzden Türk Kimliği hiçbir zaman ırk eksenli bir kimlik olamamıştır.

hep daha fazlasını isteyen insanlık’’ göz önünde bulundurularak, ülkenin parçalanmanın eşiğine getirecek olan bir kaos ortaya çıkacaktır. Ülkeyi tek tipleştirmekten bahsedenler, milli devlet ve milli kültürün krize girmiş olduğunu vurgulayanlar, anayasa garantisi altına sığınmaya çalışarak ve kamusal alanda tanınarak ‘’Türk Kimliği’’ ni ve ‘’Türk Karakteri’’ ni hafızalardan silmeye çalışmaktadırlar. Oysaki çok kültürlülük ve anayasal vatandaşlık öğeleri birbirlerini her ortamda tamamlamaktadır. Yazarında vurguladığı gibi; ‘’ çok kültürlülük; din, dil, etnik köken ve ulusal kültür açısından birbirinden farklı toplulukların bir arada yaşadıkları en demokratik yurttaşlık bilincidir.’’ Çok kültürlülük, birlikte yönetme iradesidir. Sadece etnik ve kültürel farklılıklar alt kimlik oluşturmuş, bu alt kimlikleri ‘’Türk üst kimliği’’ nde birleştirmiştir. Bu durumda, devlet özgür yurttaşın elindedir. Anayasal vatandaşlık uluslar ve devletler üstü bir yapılanmanın ürünüdür. Devletin küçültülmesi ya da büyütülmesi kapsamında bir milletin yok olması, milli kimliğini, dilini, kültürünü unutması söz konusu dahi değildir. Anayasal vatandaşlık tartışmaları, hukuki bir düzlemden ziyade, sosyo-kültürel ve politik bir düzlemde etkin olmuştur. Bir topluluğa anayasal vatandaşlık hakkının tanınması halinde, ülkede bulunan diğer etnik gruplar da bu hakkı talep edebilir konumda olacaklardır. Bu olay Türkiye için etnik kimlik çatışmalarının doğmasına ve sonuç itibariyle bağımsızlık ya da özerklik isteme mücadelelerinin hız kazanarak devam etmesine sebep olacaktır. Verilen bu

Ontolojik ırkçılık bağlamında anayasal vatandaşlık konusunda ise, anayasamızda ‘’Kürt Sorunu’’ hakkında herhangi bir kimlik beyanatı ortaya konulduğu taktirde, ülkenin geri dönülmez bir hata sonucunda ayrışmasına ve bu ayrışma sonucunda ise,’’ 16


GENCAY anayasal vatandaşlıkta kitapta da vurgulandığı gibi; ‘’Aleviliğe tanınırsa Nakşibendilere, Nurculara; kadınlara tanınırsa eşcinsellere, travestilere; İslamcılara tanınması durumunda ülkücülere, liberallere, Marksistlere, vs.; Kürtlere tanınırsa Lazlara, Arnavutlara,Ermenilere, Rumlara, Araplara, Karakeçililere, Avşarlara, Zazalara ve hatta aşiretlere vb farklılık kümelerine bu hak ve özgürlükleri tanımamak için herhangi bir sebep olabilir mi? En önemlisi de farklılıklardan bir kısmını meşru görüp bir kısmını görmemek nasıl izah edilecek ve bu durum demokratik bir tavır olarak nasıl tevil edilecek?’’.

uyandırıyor(?). Unutulmaması gereken mevzu ise, ‘’Milli kimlik kültürel bir kimliktir.’’ Ve milli kimlik bir ülkede bulunan bütün kimlikleri kapsayıp ortak paydada buluşturmalıdır. Kültürün değil, devletin sınırları vardır ve yurttaş bu devletin yasalarıyla hukuka bağlıdır. Ülkemizdeki çok kültürcülük problemi yanında en büyük problemlerden biri de aydın sorunudur. Aydın sorununun arka planında ise, Türk kimliği karşıtlığı yatmaktadır. Toplumda hiçbir birey kimliksiz doğmaz. Her bir birey bir grup içinde doğar ve yaşamını o grup içinde gerçekleştirerek toplumsallaşır. Bireylerin toplumsallıktan ayrılarak kendilerini geliştirdikleri en önemli platform ise STÖ’dir. STÖ’lerin en önemli özelliği ise, temelinin özgür bilinçlere dayanmasıdır. Bireysel – toplumsal olmak üzere iki farklı düzeyde gerçekleştirilen kültür değişimi insanlar arasında etkileşim ortaya çıkarmaktadır. Bilinçli bireylerle yapılan toplumsal ve kültürel değişim demokrasinin de zeminini oluşturan temel şartlardandır.

Çok kültürcülük meselesine Batı’nın çok sıcak bir bakışının olmadığı genel itibariyle biliniyor. Batı ülkelerinde çok kültürcülük büyük problem oluşturmakla birlikte, toplumsal bir sorun özelliği de taşımaktadır. Türkiye’de ise; ‘’Kürt Sorunu’’ olarak tanımlanan çok kültürlülük, toplumsal bir sorun olmaktan ziyade siyasi bir niteliğe sahiptir. Batı algısı dahi çok kültürcülük adı altında dilinden, dininden, kültüründen taviz vermezken, Türkiye’nin zihniyetinin Ermeni, Yunan, Rum ve Kürt düşmanıymış gibi vurgulanıp, katliamlar(!) yapmış havası verilerek anayasal vatandaşlık bazında etnik kimlik çatışmalarına imkân verilerek, toplumun psikolojik zorlanmasına yol açılmıştır. Çok kültürcülük denemelerinden bütün AB vazgeçip, çok kültürcülüğün demokrasinin selameti için çok uygun olmadığının farkına varılmış olması, fakat ülkemize hala etnik kimlik dayatmasının bir sorunmuş gibi lanse edilmesi akıllarda soru işaretleri

‘’Kürt sorunu’’ meselesinde KİA’nın (Kamu İletişim Araçları) desteğini alan aydınlarımız(!) ‘’Türk Sorunu’’ kavramının ortaya çıkmasına sebep olmuş, ortaya çıkan anlam karmaşalarının sebebini ise Türk Milliyetçileri’ne atfetmişlerdir. Aydınlarımızın yapmış oldukları sosyolojik ve kültürel araştırmalar kapsamında akıllarda şekillenen soruların sadece bir kesime dayatılmış olması, akılları daha da karıştırmıştır. Türk Milliyetçileri, olmayan bu etnik çatışmanın ve ayrışmanın piyonu olarak görülmüş ve üzerilerinden yapılan primin farkına varmalarına sebep olmuştur. Planlanan bu oyunlar sayesinde 17


GENCAY iki grup arasında gerginliğin oluşacağı ve ‘’Türk’’ kavramının Kürtler için, ‘’Kürt’’ kavramının Türkler için hazmedilemez bir durum oluşturması beklenmiştir. Ve nitekim de planlanan olmuştur! Türk Milliyetçileri’ni bu psikolojik baskılarla yıldırmaya çalışan aydınlar, devletin izlemiş olduğu bu ‘’Kürt Sorunu’’ politikasını eleştirip, çözüm önerileri üretmek yerine, kayıtsız şartsız kabul ettikleri ‘’TÜRK SORUNU’’ politikasını gütmeye devam etmektedirler.

daraltmıştır. ‘’Kürt Sorunu’’ nun Türk Milliyetçileri için bir ekmek kapısı olarak görülmesi ve MHP’nin oy potansiyelinin yapmış olduğu Kürt sorunu karşıtlığı politikasına bağlanması durumun vahametini açıkça anlatmaktadır. Suçluyu ‘’mağdur’’ gösterip, Türklüğü ‘’suçlu’’ göstermek ve Kürtlere atfedilen ezilmişlik(!), diğer kesimlerden tepki toplamıştır. Vergi vermeyen, elektrik-su faturası ödemeyen, tabir-i caizse ‘’elin ekmeğiyle yaşayan’’ bir halk oldukları gösterilmemiştir. İktidarı destekleyenin yüceltildiği, desteklemeyenin yaşamaya hakkı olmadığı ülkemizde demokrasinin aldığı konum, toplumu endişelendirse de ‘darbeci’,’anti demokrat’ yaftası yememek için kimse sesini çıkarmamaktadır. ‘’Ezilmiş halkların kardeşliği’’ sloganıyla ‘’Türk’’ kimliğini taşıdığımız için ezilen ‘’biz’’e demokrat aydınlarımızın yakıştırdığı bir slogan var mıdır acaba? Türk Milliyetçileri ve MHP’nin üzerine bu denli çok gidilmesi, ‘’Kürt sorunu’’ meselesinde üzerilerinden belirli politikaların uygulanması, yapılan yanlışın bir göstergesidir. Vermiş oldukları yanlış kararı konduracak bir kesim bulamayan iktidar, kendilerine buldukları günah keçisiyle hem durumu toparlamış, hem de toplumsal ayrışmayı sağlayarak emellerine ulaşmıştır. Toplumsal ayrışmanın temellerinin atıldığı Türk Milliyetçileri ve MHP’ye uygulanan bu suçluluk psikolojisi oyunu gayet başarılı olmuş bir aydın sorunudur.

Marjinal kesimin elinde olan KİA’yla sürekli Türk Milliyetçileri ve MHP’ye saldıran aydın kesimimiz, cemaat destekli politikalarını üretmeye devam ederek, başörtüsü meselesini de konuya dahil ederek tabir-i caizse bel altı vurmaya başlamıştır. Topluma dayatılan başörtüsücemaat-Türk Milliyetçiliği-Kürt sorunu çıkmazı, toplumda anlam karmaşası oluşturmuş ve insanların içine girerse çıkılamayacak bir hal almasından dolayı sürekli gündem başka konularla meşgul edilmiştir. ‘’Bizden’’olanların bize karşı yazdıkları yazılar sürekli alkışlanmış ve bu çözümsüz(!) çözüm önerileri Türk Milliyetçileri’ne bakış açısını daha da 18


GENCAY

DON KİŞOTLARIN DİL SAVAŞI Veysel Gökberk MANGA Biz hareketli bir milletiz. Bu bir milletin yapısıyla alâkalıdır. Aynı zamanda zekâsıyla, kabiliyetiyle ve bunların sonucu olarak görgüsüyle alâkalıdır. Türk Milleti hareketli olarak yaratılmadı. Atı evcilleştirecek kadar büyük düşündüğü gün hareketli olmayı hak etti. Daha sonra bu hareketliliği dünyaya yayılırken kullandı. Dünyaya da keyfinden yayılmadı. Yayılmanın iktisadî, toplumsal sebepleri vardır; aynı yayılma, içinde Tanrı’ya hizmet etme ve bu yolla dünyayı Tanrı’nın istediği şekilde bir düzene sokma ülküsünü barındırıyordu. Türk ata bindi, kanatlandı. Birçok memleketler açtı; o memleketlerin insanlarından aldı, onlara çok şeyler verdi. Bir gelenek doğdu, bir kere ata binen bir daha inemedi. Çayırda, at üstünde değil de çadırda, döşekte ölmek ayıp sayıldı.

yaşayan Türkler değil, Türk Dünyası’nın tamamı belirli sınırlara hapsoldu. Atlarının üstünde bir o yana bir bu yana gitmeye alışkın adamlar önlerinde çelik tellerle çevrili hudutlar buldular. Ancak içlerindeki his, hareketliliğin doğurduğu özgürlük hissi kaybolmadı, aksine birikti, patlamaya hazır hâle geldi.

Osmanlı Devleti Türk usûlü üzere kuruldu. Bugün yanlış olarak Osmanlı’nın kuruluşu Arap, Fars ve Bizans Devletlerinin yapılarında aranır. Bu devlet Türkmenlerin enerjisini yararlı olabilecekleri alanlara sevk etti. Bu yöntemi Selçuklulardan Hunlara kadar bütün Türkler kullanmıştı. Türklerin hareketliliği, bir ucu Çin civarlarında olan Türk Dünyası’nın diğer ucunu aldı, Macar Ovası’na götürdü.

Bugün biz bütün meselelerde aşırı, ölçüsüz tepkiler veririz. Türklerin devlet adamları birbirleriyle münasebetlerinde dahi sakin olamazlar, bıraksanız birbirlerini parçalayacak gibidirler. Sokaktaki olayların çoğu kavgayla sonuçlanır. Bunlar, Türklerin hareketli bir millet olmalarının sonuçlarındandır. Hapsedilmiş hareketlilik saldırganlığı getirir. Saldırganlık Türk Milleti’nin hiçbir meseleye düzgün yaklaşamamasına ve olaylarda akıl hâkim olamayacağı için, beklenmeyen sonuçlar ortaya çıkmasına neden olur. Hattâ belki

Osmanlı’nın yıkılması ve acımasız ulus devletler asrının eskinin yerini alması üzerine Türkler, boşluğa düştüler. Sadece Osmanlı içinde veya onun çevresinde 19


GENCAY de bu sebepten olayları doğru okuma kabiliyetimizi bile yitiriveririz. *** Don Kişot’u hepimiz biliriz. Okumayanımız da bir yerlerden duymuştur zaten. Kendine hayâlî düşmanlar yaratan ve onlarla savaşan, büyük bir kahramandır. O kadar inanmıştır ki savaştıklarının, yel değirmenlerinin aslında düşman olmayabilecekleri ihtimali onun için yoktur. İyi niyetlidir, iyi savaşçıdır. Don Kişotluğa özenen adamlar vardır; çünkü o, hayâlî düşmanına karşı mükemmel savaşır. Don Kişotlar iyi niyetli oldukları için kötü adamlar da değillerdir. Ama zararlıdırlar. Yürüttükleri savaş o kadar masum bir savaştır ki, enerjisini yöneltecek düşman arayan bazıları da, bu büyük ve güzel savaşa iştirak etmek isterler. Böylece iyi niyetli Don Kişotlar yüzünden bazı adamlar işe yarayabilecek, belki de büyük işler yapabilecekken güçlerini hayâlî düşmana karşı, beyhude harcarlar.

etmeyendir. Onun yaptığı savaşlar ders olarak okutulmaya lâyıktır. *** Türk Milleti çeşitli coğrafyalara hapsoldu, demiştik. Bu hapisliğin sonucu olarak, Türklerin ölçüsüz saldırganlığından ve hesapsızlığından bahsetmiştik. Biz kısa bir süre önce bir olay yaşadık: Milliyetçiliğinden zerre kadar tereddüt etmediğimiz bir hanımefendi-çünkü karşılaştığımız ortam genellikle milliyetçilerin birlikte oldukları bir yerdiçeşitli çıkar gruplarının sık sık tekrarladığı, dilinden düşürmediği “milletin bir gecede cahilleştirildiği, Latin Abece’sinin bizim anlayışımıza uymadığı” ezberini tekrarladı. Orada bu konu üzerine kısaca konuşuldu, asıl konu başka olduğundan kısa kesildi. Sonunda ise ne konuyu yeteri kadar tartışabilmiş, ne de fikirlerimizi beyan edebilmiş olduk. Bu hususta biraz konuşmak gerektiği kanaatindeyim. “Türk Milleti’nin bir gecede cahilleştirildiği” fikri çok sığ, temelsiz bir fikirdir. Bir gecede cahilleşen bir milletten bahsedebilmek için, mevzubahis geceden önce çok okumuş bir toplumun var olmuş olması gerektir. Yani Osmanlı’nın Türkleri Arap Harfleriyle okumayı çok iyi biliyorlardır meselâ, cumhuriyetin ilk yıllarında da dehşet verici bir Arap Harfli neşriyat vardır ve ATATÜRK, herhâlde delirmiş olmalıdır ki bu kadar iyi işleyen bir sistemi bir gecede berbat etmiştir. Durum böyle olsa idi gerçekten de Mustafa Kemal ve Harf İnkılâbı konusunda ondan önce yarım asrı aşan bir süredir konuşanlar suçlu olurlardı. Ama o zamanlar memlekette eğitimsizliğin yaygın olduğu, insanların %90’ının okuma

Savaş zamanı geldiğinde iyi komutan-kötü komutan farkı ortaya çıkar. Kötü komutan iki türlüdür. Birisi hepten cesaretsizdir. Bu cesaretsizliği onun hiçbir doğru hamleyi zamanında yapamamasına neden olur. Diğeri fazla cesurdur, çok büyük işler yapar, ünü artar, bu haklı bir ündür. Ama büyük ihtimalle bir taarruz savaşında ve yine büyük ihtimalle kurmaylarının itirazlarıyla karşılaşıp önceliğini kullanarak giriştiği bir taarruz savaşında can verir. Gerçi adı kahramanlar hanesine yazılır, fakat daha büyük işler yapabilecekken ölmüştür. İyi komutan ise gerektiğinde saldıran, gerektiğinde savunan, küçük hesaplarla hareket

20


GENCAY yazma bilmediği söylenegelmiştir. Okuma yazmayı bilmeyen adam için ha Arap olmuş, ha Latin; fark etmez. Aslında fark eder; Arapçada bizdeki sesli harflerin bazıları olmadığı ve onların dördü bir vav ile karşılandığı için, sesli harflere sahip bir abecenin kullanılacak olması ileride okur yazar olmanın hayâlini kuran bir insan açısından avantajdır.

iş olduğu için aydın olmanın gerek ve yeter şartı değildir ve abece değiştirmekle millete kötülük edilmiş oluyorsa eğer, Arap Abecesi’nin değiştirilmesi için düşünenler, planlayanlar, tatbik edenler kadar, Türk Abecesi’nden Arap Abecesi’ne geçenler de suçludur. Bu kadar saçma ve basit suç tanımı olmaz. Böyle suça meselâ, hukukun namuslu, vicdanlı işlediği yerlerde “Madem abeceyi değiştirdin, haydi şimdi de öğret!” cezası verirler ki cumhuriyet bu cezayı gittiği yolsuz köylerde ziyadesiyle çekmiştir. *** Dil konusunda daha önce bahsettiklerimizden çok daha büyük sorunlarımız var; bunları konuşmuyoruz. Mesele bir abece meselesi değildir. Hareketli milletin dili diğer dillerle etkileşime girer, bu kaçınılmazdır. Bunun hem iyi, hem de kötü sonuçları vardır. Batı Türklerinin dili Doğu’ya kıyasla kulağa daha hoş gelir, naziktir. Çünkü Batı Türkleri başka milletlerle daha çok temas etmiştir. Bir Azerbaycanlı dostumun, kulakları çınlasın, “Sizin küfürler küfre benzemiyor, bizde küfürler ağzı doldurur, karşıdaki duyduğu ânda onun küfür olduğunu anlar. Siz küfür ederken azıcık gülümseseniz iltifat ediyorsunuz sanacağım.” dediğini hatırlıyorum. Bu, Doğu-Batı Türklerinin dil farkını anlatmak için ufak bir misal sayılabilir. Ancak bunun kötü yanı, devletler etkileşir veya savaşırken diller de aynı şeyi yapacağından Batı Türklerinin dilinin daha çok bozulmuş olmasıdır. Bizim, yanılmıyorsam, Farsçadan aldığımız “molla” kelimesi Kırgız-Kazak Türkçesinde “moldo” olarak yaşar. Onlar da bu, kendi hayatlarına uymayan bir şeyi ifade eden kelimeyi Farslardan almış, ancak bizden

Aslında bugün gençlere göre, Arap ve Latin Abeceleri arasında o kadar da fark yoktur. Biz bunları aştık. Arap Abecesi de çok kolay öğrenilir hâle gelmiştir. Belge inceleyecek gençlerinse çok ciddi bir mesai harcamaları gerekir. Bu meseleler mühim meselelerdir ve zaman alır. Cumhuriyet yönetiminin hatası, daha cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren ciddi bir Osmanlı Türkçesi eğitimi vermemiş olmasıdır. En büyük suçu budur. Yoksa abece öğrenmek sadece birkaç saatlik bir 21


GENCAY farklı olarak Türkleştirmişlerdir. Kısaca, Batı Türkleri daha kapalı olan Doğu Türklerine göre daha büyük bir medeniyet kurmuş, onu kurarken maalesef dil savaşında Arapça ve Farsça karşısında büyük kayıplar vermiştir. *** Türk Dili’nin diğer dillerle yaptığı savaş devam ediyor. Bizim bu savaşta, iyi komutanlara ihtiyacımız var. Savaşı kazanabilmek için önce şartları, düşmana karşı durumu, yapılanları iyi görmek, yapılacakları iyi tespit etmek gerekiyor. Düşmanın kim olduğunu her komutan aynı şekilde bilir; ancak savaşın nasıl kazanılacağını hepsi isabetle kestiremez. Savaşta yanlış yere açılan bir cephe, günden güne büyüyen, yayılan ve hastalığı ağırlaştıran bir çıban gibidir. Aynı yanlış yerde savaşta ısrar edilir, hastalığın teşhisi doğru düzgün yapılamazsa ölüm kaçınılmazdır; çünkü yanlış teşhis yanlış tedaviyi getirir.

tamamen kabul ettiğimiz, Doğu’yla savaşmayacağımız mânâsına gelmez. Bugün savaş Batı iledir. Don Kişotluğun lüzumu yok! Doğu’da boşa bekletilen kuvvetleri oraya sevk etmek ihtiyacı vardır. Siz şimdilik Doğululara çaktırmayın ama Batı ile savaş kazanılır kazanılmaz Doğu’ya tekrar dönülecektir. *** Batı ile topyekûn bir savaş hâlindeyiz. Ayakkabılarıyla, pantolonlarıyla savaşıyoruz. Bilgisayarlarına ve silahlarına ise gücümüz yetmiyor ne yazık ki. Bu arada, en önemli savaşı da dilimiz veriyor. Çünkü çarıksız dolaşılır, belden aşağı basit bir şalvar indirilir, başlar eski usûl örtülür, ilk saldırı def edilir. İlerleyen zamanlarda silah fabrikası da kurulur, onlarınkinden daha iyi elektronik âletler de yapılır. Fakat dilde kaybedilirse savaş, Allah korusun, Türk Milleti’nin bir kısmı dahi hâkim dili, dünya dilini ikinci dil kabul ederse, o zaman sıkıntı var. Gerçi ben iki bakımdan rahatım; bizim millet sömürge olacak millet değil. Bir de, ikinci bir dil kabul edebilmek için onu öğrenebilmek gerekiyor ki biz bu meselede millet olarak isteksiz, biraz da kabiliyetsiziz.

Dillerin savaşı devam eden bir savaş olduğuna göre, cepheyi doğru yere açmak lâzım gelir. Cumhuriyetle birlikte, eski yapıların üzerine kurulmuş olsa da, yönetim anlayışı farklılaşmış, yeni yöneticiler eskilerden farklı olarak Türk Dili’ne daha çok önem vermişlerdir. Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne kadarki süre içerisinde Doğu Dillerinden Türkçeye geçen kelime, zannederim yoktur. Varsa sınırlıdır ve yok denilecek kadar azdır. Bugün Doğu Dillerinden bize bir taarruz olmadığına göre bu cephe kapanmıştır. Bir ateşkes, hattâ belki geçici bir barış temin edilmiştir. İtiraf edelim ki Doğu’yla yapılan bu savaş kaybedilmiştir. Yel değirmenleriyle savaşmak zaman ve enerji kaybıdır. Tabiî bu hâl, bizim durumu

Batı Dilleri bize örgütlü bir şekilde saldırıyor. Yeni buluşlar, yeni düşünceler yeni kavramların ortaya çıkmasını sağlıyor. Biz bu teknik gelişmelerin ancak sonucunu satın alabiliyoruz. Sonuçları satın alırken adlarını olsun değiştirmek aklımıza gelmiyor. Bu yolla, daha sonra televizyonlar yoluyla-ki televizyon adı da aynı şekilde gelmiştir-, pantolonlar, ayakkabılar yoluyla, hızlı yemekler yoluyla dilimize onlarca Batılı kelime giriyor. Bu dilimize giriş yolları da ne hâle düştüğümüzün göstergesidir. Bizim eski 22


GENCAY adamlar Batı’ya giderler, orada eğitim alırlar, onlardan etkilenir ve onları taklide başlarlarmış. Bu arada ilerlemenin yolunun da Batılılaşmadan geçtiğini düşündüklerinden onların yazdıklarını okurlar, buldukları terimleri Türkçeleştirmeden, olduğu gibi kullanırlarmış. Şimdi bu yeni isimleri dilden, edebiyattan, teknik gelişmeden değil de yiyecekten alıyor olmamız, Batı’dan aldıklarımızın değiştiğini de gösterir. Yani Batı’dan artık fikir değil “kilo” alıyoruz. (Kendimi diğer şişmanlardan ayrı tutacağım. Ben kilolarımı, kuru fasulye-pilav gibi bizden olan yemeklere borçluyum.)

aciz kalıyorum. Buraları halletmek belki de dilcilerin işi. Ama en azından şunu kestirebiliyorum: Bu işi galiba, dilcilerden çok millet yapacak, millet halledecek. Fransa’da aydınlar dilbilgisi kuralları uydurdular, bunlar mantıklı idi. Halk bu kuralları pek sevmedi ve başka şekilde aynı şeyi söylemenin yolunu buldu. Belki bizde böyle bir şey olacak; bilemiyorum. Ama dilciler de böyle bir çabanın içinde girmekten, umarım çekinmeyecekler. En azından ben etrafımdaki dilcileri bu tip şeyler için teşvik edeceğim. Beni mazur görün. Ben bugün, savunma da diyeceğim müdafaa da… Saldırıyı da, hücumu da kullanacağım. Ama “atak, defans” demeyeceğim. “Doktor” arkadaşlarıma inatla “onucu” veya daha iyi bir şeyler bulursam; işte bu çeşit şeyler diyeceğim. Biz Allah’ın izniyle, eğitimin de vasıtasıyla bu savaşı kazanınca torunlarımız dönecekler, daha önce kaybettiğimiz savaşın intikamını alacaklar; kesinlikle unutmayacaklar! Ama baştan beri söylüyorum; benim düşmanım bugün bana saldırandır. İyi komutan-kötü komutan farkı burada ortaya çıkacak. Ben kuvvetlerimi, şu an içinde olmadığım, bitmiş ve yakın zamanda başlaması mümkün olmayan bir savaş için bölmeyeceğim. Tüm gücümle Batı Dilleri ile savaşacağım. Bu sırada tabiî dilimizden def edeceğimiz Batılı kelimeler yerine Türkçelerini koymakla uğraşacağım, uğraşacağız. Bu savaşta düsturumuz da şu olacak: “Milletin anlamadığı, konuşmadığı dil, dil değildir.”

Kısa süre önce bir hocamız Yahya Kemal’in Türkçesi için “Ak Türkçe” demişti. Belki de bu ifade, Yahya Kemal’e aittir. Ak Türkçeden kasıt, milletin kullandığı Türkçedir. Bazen millet, hele bu çağlarda, çeşitli hassasiyetlerini geriye ittiği için yanlış yapabilir, bu gibi hâllerde “Ak Türkçe”yi tespit etmek dilcinin, yazarın işidir. Hatalarım vardır; fakat burada size söz veriyorum: Bundan sonra halkın anlamayacağı kelimeleri yazılarıma sokmamaya özen göstereceğim. Milletin kullandığı, ancak dile zarar veren, dilimize yeni yeni, sinsice giren kelimeleri de kullanmayacağım. Bu konudaki her türlü eleştiriyi memnuniyetle karşılayacağım. Ben o kelimeyi pek kullanmıyorum ama meselâ, bugün dilimize “entegre” kelimesinin yerine hangi kelimeyi “entegre” edeceğiz? Veya “ikâme”yi çıkaracağız da yerine neyi “ikâme” edeceğiz? Buralarda gerçekten çaresizim,

Bu bir ilân-ı harptir; ya kazanacak, ya bu yolda uğraşırken can vereceğiz!

23


GENCAY

TÜRK’E FAŞİZM Kürşat Kemal ÇETİNKAYA Yaşadığımız bu ve diğer kavram karmaşalarının zaman idraki bakımından Cumhuriyetin kuruluşundan günümüze kadar geldiği, mekan idraki bakımından ise toplumda ve siyasette karşılık bulduğu söylenebilir. Bu paralelde kimi kavram karmaşaları dönemsel olarak gerek iktidardakiler gerekse halk tarafından ancak en önemlisi sözde aydınlar tarafından yoğun destek bulmuştur. Dini vecibelerini yerine getirenlerin şeriatçı, bütün Kürtlerin ve Kürtçe kelimelerin bölücü, milli ve dini kimliğinden uzaklaşıp Batının sözde ahlakını kendine şiar edinenlerin modern olarak algılanması bunlara örnek olarak gösterilebilir. Günümüzde muğlak bir şekilde karşılık bulan bu kavram karmaşaları söz konusu dönemlerde oldukça yoğun hissedilmiş ve hissettirilmiştir.

İdeolojisinin hakkını veren istisnai zümreyi tenzih etmek suretiyle… **** Bu yazı kin ve nefret yazısı değildir, aksine kin ve nefret tohumları ekmeye çalışanların anlatıldığı bir yazıdır. Bu yazı faşizan ve ırkçı bir yazı da değildir, aksine çeşitli maskeler altında faşistlik yapanların anlatıldığı bir yazıdır. Amaç, bilinenleri tekrar etmek değil, özellikle son dönemde topluma şirin gösterilmeye çalışılan kişi ve oluşumların aslında hiç de öyle olmadıkları gerçeğini hatırlatmaktır. İçeriğe geçmeden önce bu açıklamaları yapma gereği hissettim. Zira Türk, Türk Bayrağı dendiğinde, geleneklerden, göreneklerden bahsedildiğinde gericilik, ırkçılık yaftaları yapıştırılırken, etnik ayrımcılık güden, şiddete ve tehdide dayalı söylemler ve buna bağlı olarak gerçekleştirilen illegal eylemler ise özgürlükçülük, eşitlikçilik olarak adlandırılıyor ülkemde.

Bugünün modası ise sözde Kürt Hareketi olan özde ise Türk’e faşizm olarak tezahür eden bir hadisedir. Bu sözde Kürt Hareketi, Kürt kökenli vatandaşların haklarını savunmaktan ziyade, faşist, özeleştiriye kapalı, şiddet müptelası, terör yanlısı, cahillikten ve emperyalizmden beslenen bir harekettir. Bu niteliklere haiz bir hareketin hiçbir uzantısıyla hiçbir konuda görüşme, müzakere ve hatta dirsek teması dahi yapılamaz. Ne zaman ki sözde Kürt Hareketinin temsilcileri ve bu hareketin kendi haklarını savunduğunu düşünen Kürtler, Türk halkını ikna eder, varsa 24


GENCAY samimiyetlerini kanıtlarlarsa işte o zaman salt silahlı mücadelenin yanında diğer seçenekler de gündeme gelebilir.

her ne iseler belirttiğim hususlarla ilgili üç maymunu oynarlarken, diğer yandan, işlerine gelen en ufak olayı katliam diye nitelendirebilecek üçkâğıtçılığı utanmadan sergileyebilmektedirler. ‘‘Faşizme karşı omuz omuza’’ sloganları atıp faşist, eli kanlı bir terör örgütüne sempati duyan; ‘‘ Ezilenlerin yanındayız’’ deyip Doğu Türkistan’ı görmezden gelen kendine sosyalist Türk’e faşist bir zihniyetle neyin tartışma yapılabilir?

Aksi halde otuz binden fazla asker ve sivilin canına mal olan bir terör örgütünün lideri ve bu örgütle organik bağı bulunan siyasi uzantıları ile neyin görüşmesi yapılabilir? ’’Eğitim istiyoruz.’’ deyip, bölgeye gönderilen öğretmenleri kaçıran ve sadece geçtiğimiz yılın Ekim ayında tam 23 okulu yakan bir hareket ile hangi konuda anlaşma sağlanabilir?

Bu çelişkiler aklı başında olan ve özgür iradesi ile hareket eden insanların yaşayacağı çelişkiler değildir. Ruh hastalıklarımızı yansıtmak da fikir üretmek, hak talep etmek değildir. Yoksa tabi ki ülkemde kimse kendini ikinci sınıf vatandaş hissetmesin. Ana dilini konuşabilsin, ana dilini devletin kurumları tarafından öğrenebilsin, hiçbir ayrımcılığa maruz kalmasın. Temel hak ve özgürlükler ve eşit vatandaşlık hususunda anayasal eksiklikler varsa giderilsin.

Manevi kaynağı toplumda korku yaratmak, kan akıtmak, öldürmek, Türk halkının sağduyusunu zorlamak; maddi kaynağı ise silah kaçakçılığı, insan ticareti, uyuşturucu sevkiyatı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin önüne taş koymak isteyen ülkeler zincirinden para ve silah yardımı olan küresel bir maşa ile neyin pazarlığı yapılabilir?

Ancak Lenin’in de dediği gibi ‘‘ Bir örgütün karakterini belirleyen en önemli kriter yapmış olduğu eylemlerin muhtevasıdır.’’ Dolayısıyla hak talep edenler söz konusu çelişkilerden sıyrılıp, samimiyetlerini ve iyi niyetlerini kanıtlamak zorundadırlar. Bu söylem ve eylemlerle müşterek bir noktaya varılamaz. Türk’e faşizm devam ettiği sürece kim kiminle ne görüşürse görüşsün toplumsal mutabakat sağlanamaz.

Açlık grevi yapan teröristler için ‘‘Oradan ölüm haberi gelecek diye çok korkuyorum.’’, ‘‘ Oradakilere bir şey olursa bunun hesabı nasıl verilecek?’’ diyen ancak terör bölgelerinde vatan savunması yapan, gazi ya da şehit olan gençler için aynı hassasiyeti duymayan, onları aklının ve dilinin ucuna getirmeyen ayrımcı sözde sanatçılar ve terör sempatizanları ile ne paylaşılabilir? Özgürlük, hak, hukuk, eşitlik naraları atan Marksistler, Leninistler, Sosyalistler ya da

25


GENCAY

26


GENCAY

“ÜLKÜCÜLER, KIBRIS SİZE MİNNETTARDIR” Banu DOĞAN bayrağın bekçisi, insanlarsınız”

vatanın

bekçisi

Bugün Kıbrıs için tehlikeli bir süreç yaşıyor olsak da, birileri Avrupa Birliği adaylığı denen saçmalık yüzünden Kıbrıs’ı feda etmeye yemin etmiş gibi adımlar atıyor olsa da, kandırılmış Kıbrıs halkı Annan safsatasına evet demiş olsa da Kıbrıs bize vatan toprağıdır ve vatanın her karış toprağı gibi o da bizlere emanettir. Evet, biz kavgacı değiliz, ama o toprakların bir karışına halel gelecek olsa vururuz da kırarız da. Çünkü Kıbrıs vatan, Kıbrıs namus, Kıbrıs bayrak bize… 1963-1974 yılları arasında Kıbrıs’ta yaşayan Türkler Rumların anayasayı tek taraflı değiştirmeye kalkmasının ardından neredeyse soykırıma varan zulümler gördü ve yüzlerce Türk, kadın-çocuk demeden Rumlar tarafından katledildi.

Bu söz, geçen yıl aramızdan ayrılan büyük Türk lideri, bozkurt, Türk Mukavemet Teşkilatı’nın Toros’u Rauf Denktaş’a aittir. Denktaş Türk tarihinde yeri doldurulamayacak büyük liderlerden biridir. Bizlere giderken bir nasihat de bırakmıştır:

1974 yılının 20 Temmuzunda Türk Silahlı Kuvvetleri Yavru Vatan Kıbrıs’a barış harekâtı düzenledi ve orada yaşayan soydaşlarımızı Rum zulmünden kurtardı. 1974 yılında adayı Yunanistan’a bağlama amaçlı ve Yunanistan destekli bir darbenin ardından Türk Silahlı Kuvvetleri adaya müdahale etti ve 1975 yılında Kıbrıs federe devleti, arkasından 1983 yılında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kuruldu.

“Siz ülkücü gençlere, bir baba nasihati yapmak istiyorum. Adınızı ülkücüler deyince kavgaya, kavgacıya, vurup kırmaya çıkartanlar ve çıkartmak isteyenler vardır. Sakın bu oyuna gelmeyiniz. Sizler namusun bekçisi, 27


GENCAY Yıllardır süren ekonomik ve toplumsal sıkıntılar bu tarihte sona erdi ve bugün orada varlığını devam ettiren Türk Silahlı Kuvvetleri adadaki barışın ve Kıbrıs Türklerinin güvenliğinin teminatı oldu. Olmaya da devam edecek.

hasta olan ve hayati tehlikesi bulunan Rauf Denktaş’a planı hemen okuyup cevap vermesi için yapılan baskı da Kıbrıs’ı yutmak isteyen batı dünyasının oyunlarının bir sonucudur. Milli davamız Kıbrıs AB ile Türkiye arasında bir önkoşul haline getirilmiştir. 14-15 Aralık 2006 zirvesinde askıya alınan fasılların askıdan indirilmesi Kıbrıs şartına bağlanmıştır. Avrupa Birliği her raporunda Kıbrıs’a atıf yapmakta adeta Rumların sözcüsü gibi davranmaktadır. AB sürecinin ilerlemesi için Türkiye’ye Rumların isteklerini yerine getirme baskısı yapılmaktadır.

Bugün, Ermenistan’ın yalanlarına kanan ve kendi çıkarları açısından sözde ermeni soykırımını kabul eden batı dünyası, Kıbrıs’ta Türklere yaşatılmış olan zulümleri görmezden gelmekte ve göz göre göre Yunan enosisine katkı sağlayarak Türk Silahlı Kuvvetleri’ni adada işgalci olarak görmekte ve göstermektedir. Rum kesimi Avrupa Birliği’ne tam üye olmadan hemen önce de batılıların Türk kesimine saldırıları devam etmiştir. Yunanistan’ın çıkarlarının gözetildiği, tüm su kaynaklarının ve Türkiye için stratejik öneme sahip Karpaz burnunun Rumlara bırakılmak istendiği, ayrıca yaklaşık 80 bin Türk’ün göç etmesini öngören Annan planı 2004 yılında devreye sokulmak istenmiştir.

En önemli milli davamız olan Kıbrıs’ta Türk Silahlı Kuvvetleri’nin varlığı kim ne derse desin sonsuza kadar devam etmelidir ve edecektir. Kıbrıs Yunan enosisine yem olmayacak ve Yunanistan sonsuza kadar istediğini elde edemeyecektir. Büyük lider Rauf Denktaş da Kıbrıs mücadelesine tüm ömrünü adamış ve adını şanlı Türk tarihine çoktan yazmıştır.

Adada yaşayan Türklerin Rauf Denktaş’ın bütün çabalarına rağmen kandırılmaları sonucunda “yes be annem” pankartlarıyla Annan planına evet demeleri, birilerinin de “çözümsüzlük çözüm değildir” diyerek Kıbrıs’tan vazgeçme noktasına gelmiş olması Türkiye ve Kıbrıs için tehlikeli bir süreci başlatmıştır.

Kıbrıs; üzerinde yaşayan soydaşlarımız açısından, stratejik önemi açısından, Anadolu Türklüğünün güvenliği yönünden, Doğu Akdeniz ticaret yollarının kesiştiği bir ada olarak, ülkemiz için hayati öneme sahiptir. Kıbrıs, tarihin hiçbir döneminde Yunan adası olmamıştır ve olmayacaktır.

Annan planının açıklanmasından ve görüşülmeye başlanmasından önce Yunan basınında yer alması, Rum kesiminin önceliklerinin ve çıkarlarının Birleşmiş Milletler tarafından Türkiye’ye dayatılacağının bir kanıtıdır. O sırada

Vatan toprağı Kıbrıs bize emanettir. Büyük lider Rauf Denktaş’ı vefatının birinci yılında rahmet, minnet ve büyük özlemle anıyorum. Ruhu şad olsun.

28


GENCAY

TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ MOBİL DÜNYANIN NERESİNDE? Berat ASA dergilerini, Yağmur dergilerini gördükçe ağlamaya başladı yüreğim. Gözüm TÖRE’yi, Bozkurt’u, Devlet’i aradı, ellerim peşinden gitti. Ama hep aynı mesaj geldi karşıma “aradığınız kriterde sonuç alınamamıştır.” Bir anda soğudum yeni sevdamdan. Klasikleşti gözümde bir anda, sadece alo desin yeter dedim kendi kendime telefon dediğin…

Bugünlerde mobil teknolojiyle her an iç içeyim. Elimde telefonla geziniyor, gezindiğim yerlerde son dakika haberleri ajanslar vasıtası ile elde ediyorum. Çalışmalarımda yöneltilen sorularda tıkandığım noktalarda elimdeki akıllı telefonum imdadıma yetişiyor, laf kalabalığı yapmayıp ilgili mevzuata anında ulaşıyorum.

Duramadım, hadi onlar eskiydi, belki yenilerden bir umut ışığı yanmıştır diye, bildiğim bütün güncel milliyetçi yayınları aradım. Yoktular işte, yoktular… Aklıma bir anda internet aleminde mantar gibi biten haber siteleri geldi. Bir taraflara taraf olup, davanın bütün gizlerini ortaya döken siteler. Sıfatların kol gezdiği, ayrılıkçı tohum üretmekte profesyonel olan siteler. Onlarda yoktular…

Eskiden gazetelere ve köşe yazılarına fazla vakit ayıramaz, ancak sevdiğim yazarların yazılarını okumakla yetinirdim. Geliştirdiğim teknolojim sayesinde bu sorunda artık kalmadı. Mesai saatleri içinde okuyabildiğim kadar gazete ve köşe yazısı okuduğumdan dolayı mesai dışında kitaplara ve kendime daha fazla zaman ayırmaya, projelerimde yol almaya başladım.

Ne de olsa o siteleri kurmak için emek harcamaya gerek yoktu. Hazır veri tabanlarına verileri yayınla geç. Hepsi bu kadar. Özel yazılım nerede, profesyonellik nerede… Kahretsin ki bu alanda da yokuz…

Bir zaman her şey sevimli idi ama gün geçtikçe gönlümde kırıklıklar başladı yüreğimde. Google play denilen uygulama merkezine girdikçe Risale-i Nur’ları, Sızıntı

Bu alanı da kaptırmışız. Elbet bir zaman gelir hatırlarız, yeni teknolojiler üretilip bunlar unutulmaya başladığı anda… 29


GENCAY

30


GENCAY

HATIRAT / RÂZÎ DEĞİL, RAZI OLMAK Abdullah KILAVUZ isimde, soğuk terler akmaya başlıyor şakaklarından, nevri dönüyor, midesi bulanıyor. Sayfalar çevriliyor, isimler söyleniyor, beyaz kağıtlara yeni isimler yazılıyor.. Bir kendi elindeki boş kağıda bakıyor, bir hocanın dudaklarından dökülen isimlerin farazi silûetine, bir de arkadaşlarının yazdıklarına. Bazı hastalıkların son halini alması yüz sene sürmüş.. bazılarının iki yüz.. Ama bir tane Türk veya bir tane Müslüman ismi yoktu nedense… “Nerede kaldı Şanizade Mehmed Ataullah’lar?” diye düşündü kendi kendine.. İbnü’n Nefis, Bursalı Ali Münşi, El-Razi, Farabi, Akşemsettin.. Son beş yüz senedir Hulusi Behçet’ten başka, insanlık alemine bir dikili taş bırakan hekimimiz olmamasını kabullenemedi bir türlü. Asya’da ve Avrupa’da ve Afrika’da ve âhir kelâm, bil cümle acunda altı yüz elli sene tek kaynak olarak okutulan “El-Kanun Fi’t Tıb”ın yazarının bilmem kaçıncı nesil torunları olarak, yunanlı bir meçhulün ismine and içerek mezun olacaklarını tahayyûl etti sessizce. Önce kendi haline, sonrasında bütün arkadaşlarının umursamaz hâline derin bir iç çekti önlüğünün beyazından utanarak kravatının siyahına sığınan genç… Şu anda ellerindeki kağıtlara, okumaya dahi zorlandıkları isimleri yazmalarına sebep olanlara kızmayı bir kenara bıraktı; gelecekte ki torunlarına ne miras bırakacağını düşündü derin derin. “Utanmak da bir başlangıçtır belki” diyerek eğdi başını önüne...

Sekiz ocak iki bin on üç. Saat sıfır sekiz elli beş. Eğitim ve Araştırma Hastanesi, dokuzuncu kat, romatoloji kliniği; Uykusunu alamadıkları her halinden belli olan bir avuç beyaz önlüklü genç; gençliğinden arda kalan saçlarını sağa yatırmış, güler yüzlü (lâkin sakalı uzun, gömleği ütüsüz, kravatı uyumsuz, saçı dağınık, ayakkabısı boyasız kim varsa en ağır hakaretlerle kovacak kadar sinirli) bir adamın etrafında toplanmışlar. “1801 de Haberdan kutanöz semptomları tarifledi.. 1827 de Schönlein, 1845 de Henoch diğer tutulumları tarifledi ve 1915 de Frank’la birlikte son halini aldı” diyerek mesleki hayatlarında sık karşılaşacakları bir hastalığı anlatıyor takım elbiseli ve orta yaşlı olan adam. Ellerindeki küçük kağıtlara not alıyor beyaz önlüklü gençler. Derken konular konuları takip ediyor; hastalıklar hastalıkları; “Kawasaki, , Takayasu, Davies, Van der Woude, Falk, Jannette, Hutchison, Horton…” Dakikalar dakikaları takip ediyor, isimler isimleri.. Boynundaki siyah kravatı gevşetmek istiyor gençlerden biri… Duyduğu her yeni 31


GENCAY

TEPEGÖZ HİKÂYESİ ÜZERİNE Yunus Emre UYAR Hikâye muhtasaran şöyle özetlenebilir: Oğuz ilinde çobanın birinden kötülük gören peri, ili cezalandırmak üzere tuhaf bir mahlûku o yurda musallat eder. Halkın Tepegöz namını verdiği bu yaratık Oğuzlar için büyük bir mesele halini alır. Dede Korkut onunla ettiği müzakere neticesinde Tepegöz’e bir çeşit vergi vererek mutabakata varır. Oğuz düşmana bir nevi teslim olmuştur; lakin Basat adlı yiğit bu teslimiyete tahammül edemeyip Tepegöz ile mücadele eder. Tanrı’nın da yardımıyla onu yener ve boyun eğmişlikten yurdunu kurtarır. (2) Fuat KÖPRÜLÜ “Bütün Türk Edebiyatı’nı terazinin bir gözüne, Dede Korkut’u öbür gözüne koysanız, yine Dede Korkut ağır basar.” (1) derken bir Türkiyatçı olarak eserin çocuk edebiyatı değerini de göz önünde bulundurmuş muydu, kesin olarak bilinemez. Aslında hocanın halk edebiyatı sahasındaki çalışmaları hatırlandığında onun dönemine kadar büyük ölçüde sözlü gelenekte yaşayan çocuk edebiyatını da iyi biliyor olduğu ve bu iddialı sözü söylerken eserin çocuk edebiyatı kıymetini de hesaba kattığı tahmin edilebilir. Sonraları üzerinde daha çok durulan çocuk edebiyatı için ortaya sağlıklı ölçütler kondukça Türk kültür hazinesinin kıymetli şaheserleri de bu ölçütlerle değerlendirilip bu kıymetleri acilen edinmesi gereken çocuklara nasıl intikal ettirileceği konusu tartışılmaya başlanmıştır. Bu yazıda da Dede Korkut Kitabı’ndan meşhur Tepegöz hikâyesinin çocuk edebiyatındaki yeri tartışmaya açılacaktır.

Hikâyenin olay örgüsü için büyük ölçüde çocuk edebiyatı mahsulü olmanın hususiyetlerini haizdir denebilir. Muhakkak iç kırılma, iç hikâye gibi unsurlardan yoksun oluşu bir eksiklikse de inandırıcılığa darbe vuran aşırı rastlantılardan, aşırı abartı ve meraktan uzak olması –bir de meydana getirildiği devir düşünüldüğünde- eseri belli başlı menfi unsurlardan arı tutmuştur. Hadise örgüsünün tümünü zapt eden ölçülü bir merak unsuru ve hikâyenin sonuna yakıştırılmış bulunan mutlu son eserin sahip olduğu başlıca müspet olay örgüsü özelliklerindendir. Olay örgüsünün planı doğrudan öyküleyici metin şemasına oturtulabilir. Giriş, gelişme ve sonuç bölümlerinin tabi ayrımlara sahip olması, pek karmaşık olmayan mantıksal ve kronolojik sıralama, gelişmenin çatışma ve entrikayı içine

32


GENCAY alması ön özelliklerdendir.

plandaki

olumlu

Hikâyedeki kahramanlar için genellikle fazla sayıda olmamaları, ancak olay örgüsünün gerektirdiği durumlarda kullanılmaları eserin başarısını gösterir. Yine ana kahraman Basat’ın olumlu insani özelliklerle donatılmış, mücadele eden, işini yarım bırakmayan, fedakâr, azimli, iradeli kişilik özellikleri onu çocuğun ihtiyaç duyduğu, kendisini özdeşleştireceği rol modeli için ideal bir tip haline getirilmiştir. Şahsiyetini meydana getiren başat amillerden biri Basat olan çocuğun ileride zulme karşı edilgen kalmayacağı ümit edilebilir. Burada üzerinde çok durulan kahramanların fazla idealize edilmesine yönelik eleştiri (3) akla gelse de bir Türk çocuğu için böyle bir karakterin fazla idealize edilmiş görülemeyeceği, yalnızca realitenin birkaç adım önünde çizildiği söylenebilir. Zaten aydın kişi her şeyden evvel toplumdaki mevcut realiteden rahatsızlık duyan biri olarak her zaman için realle ideal arasında bir model sunmalıdır.

Hikâyenin konusu yurduna musallat olan düşmana teslim olmayı hazmedemeyerek müzakerenin bayağılığından kurtulup azimli bir mücadelenin yükünü sırtlanan Basat’ın eriştiği zaferdir. Verilen ana fikir tümcesi: “Zulme karşı teslimiyet çözüm getirmez, lazım gelen zulme başkaldırmaktır.” Bu ana fikir ile “Zulme karşı sessiz kalan dilsiz şeytandır” şerefli hadisine bir gönderme yapıldığı da söylenebilir. Bu ana düşünce “Tanrı yardımı her işte elzemdir.”, “Kötülük eden cezasını muhakkak çeker.” gibi yardımcı düşüncelerle desteklenmiştir. Ana fikir ve yardımcı düşünceler gereksiz bir esrara büründürülmeksizin olay akışıyla uyumlu olarak açıkça verilebilmiştir. Hitap ettiği kitlenin asıl amaç olan ana düşünceyi alabilmesi için gerekli olan bu hususun mevcudiyeti hikâyenin ileti gönderme hususundaki başarısına işaret eder.

Tepegöz karakterinin fantastik yapısı gerçekçiliğe darbe vurmuş değildir, gerçek dışına çıkılıp hayal ürünü nesnelerin kullanılması genel hatların gerçekliğini bozmamıştır. Zaten fantastik yapıtların masallardan önemli bir farkı da gerçekliği de –düşle çatışma aracı olarak da olsabarındırmasıdır. Bir de Tepegöz realitede var olan bir öğenin yalnızca sembolüdür.

Konunun ana düşünceyle olan uyumu, çocuğun gerçekliğiyle olan sıkı bağlantısı, hedef kitleyle olan uyuşması gibi yönleri bir çocuk edebiyatı mahsulü için oldukça olumludur. Yine konu serüven, kahramanlık gibi öğeleriyle on-on iki yaş arası erkekler için gayet uygun görünmekle birlikte verilen genel ileti için cinsiyet ayrımı da yapılamayacağı açıktır.

Hikâye, çocuk edebiyatı değerinin en önemli belirleyicisi olan dil ve anlatım açısından da tahlil edilmeye çabalandığında şu noktalar dikkat çeker: Bir kere cümle uzunlukları hedef kitlenin yaşı için idealdir. Fazla karmaşık cümle

Eser iletisini okura doğrudan dayatma telaşından uzak ve sezgi yoluyla mesaj iletme yöntemini kullanmış görünümüyle de gayet başarılı bir çocuk edebiyatı ürünü numunesi teşkil eder. 33


GENCAY yapıları kurulmamıştır. Kısa, net, sağlam cümle yapıları Türkçenin sözdizimi özelliklerini de benimsetecek, okuru Türk cümle yapısına öykündürebilecek niteliktedir. Bu başarıldığında geleceğin esnafı “Fırın Çiftlik” yerine “Çiftlik Fırını” gibi Türk tamlama yapısına uygun bir isimlendirmeye gidebilecektir.

münasebetleri, inanç dünyaları, tepkileri, insanlar arası ilişkileri bu nakşın ilmiklerinin başında gelir. Asırlar evvelki yaşam tarzının yirmi birinci asrın çocuğunun zihnine intikali bir soru işareti olarak görünse de çağlarla değişmeyen birtakım temel hususiyetlerin varlığı toplumsal gelişim için gerekliliğini diri tutar. Mesela, at sırtında yolculuk asrımızda kalmamış olsa da aile büyüklerine hürmet hem mevcut bir gerçeklik hem de korunması ve sürdürülmesi gereken bir değerdir. Yine eserin ana fikri olan “Zulme sessiz kalmamak” çağların değiştiremeyeceği bir içtimai kıymet hükmü olarak görülebilir.

Eserde öykü kişisi egemen anlatıcıdır, oysaki çocuk edebiyatı ürünleri için Alemdar Yalçın birinci kişinin ağzından yapılan anlatımın samimiyet ve inandırıcılık arttırdığını belirtir. (4) Eser genellikle görülen geçmiş zamanla anlatılmıştır; ancak zamanın yer yer değişmesi anlatımın olumsuz bir özelliğidir.

Kişilik gelişimi bağlamında düşünüldüğünde, çocuğun rol modeli konumundaki Basat’ın yukarıda sözü edilen insani özellikleri ve çocuğun şahsi gelişim kalıbına ve kültürel kodlarına olan uygunluğu ön plana çıkan olumlu verilerdir.

Hikâye Türkçenin söz varlığını okura kazandırabilecek atasözlerini kullanmış, estetik gelişime yardımcı olacak nitelikte benzetmelere başvurduğu gibi, manzum parçaları da sıklıkla kullanmıştır Yine yer yer eski Anadolu Türkçesine ait ama ağızlarda hala yaşayan sözcükler kullanılarak söz varlığının “halka doğru” genişletilmesi için yardım sağlanmıştır. Okuma metinlerinin yazım ve noktalama kurallarını benimsetmesindeki faydası düşünüldüğünde imlada kusursuz bir metin beklentisi tabidir. İşbu hikâyede göze çarpan bu duruma mugayir nokta yoktur.

Dil gelişimi içinse dil ve anlatımda sözü edilen noktaların on-on iki yaş kitlesinin dil gelişimiyle olan uyumu dikkate değerdir. Sözcük sayısı Firdevs Güneş’in tasnifine göre çocuğun zihinsel etkileşimini arttıracak, daha fazla sözcük edindirecek yeterliğe sahiptir. (5) Çocuğun zihni gelişimi için pek faydalı birer egzersiz olan hızlı akan hadiseleri gözlemleme ve mantıki akışı kaçırmadan takip etme, halkın ve ana kahramanın tutumları arasındaki farkı görme, karakterleri karşılaştırıp sınıflandırma, eleştirme gibi etkinlikler için de bu eser yerinde bir materyaldir.

Bu hikâye her şeyden evvel çocuğun toplumsal gelişimi için önemli bir kaynaktır. Mensubu bulunduğu kültürün duyuşunu, düşünüşünü kendi benliğine nakşetmesi için gerekli yaşantıların aktarılması en ön plandaki olumlu husustur. Türklerin yaşayışı, doğayla 34


GENCAY Görülen o ki Tepegöz hikâyesi birtakım üslup hususları haricinde bir çocuk edebiyatı ürünü olarak kullanılabilir niteliktedir. Türk kültürünün kodlarını hedefteki organizmaya giydirmek biyolojik temelleri hars ile anlamlandırabilmenin birinci koşuludur. Eğitim bir kültürleme etkinliği olduğuna ve çocuk edebiyatı da bu etkinliğin hayati öneme sahip araçlarından olduğuna göre Türk kültürünün aktarımı için Türk’ü Türk yapan değerlerin büyük bölümüne malik olan bu hikâyenin baş kaynaklardan biri olarak kullanılması gerekir.

Kaynaklar 1) Muharrem Ergin, Dede korkut Kitabı, Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2010 2) Orhan Şaik Gökyay, Dede korkut Hikayeleri, Kabalcı Yayınları, İstanbul, 2010 3) Mustafa Ruhi Şirin, Çocuk Edebiyatı Ders Notları (yayınlanmamış) 4) Alemdar Yalçın, Gıyasettin Aytaş, Çocuk Edebiyatı, Akçağ Yayınları, Ankara, 2005 5) Firdevs Güneş, Türkçe Öğretimi Ve Zihinsel yapılandırma, Nobel yayınları, İstanbul, 2007

35


GENCAY

KİTAP-ÇOCUK İLİŞKİSİ ÜZERİNE Dilek AKILLIOĞLU toplum, doğa arasında bağ kurma, anlama olanağı sağlayan köprüdür.(1) Çocuğu yaşama ortak etmektedir. Düşüncelerini oluşturup, kişiliğin tuğlaları arasındaki harç niteliği taşımaktadır. Çocuk kitaplarla tanıştırılırken, öncelikle kitabı tanımayan bir çocuk için kitabın dış ve içyapı özellikleri önemlidir. Kitabın resimleri, sayfa düzeni, harfleri çocuğun kitap ile kuracağı arkadaşlığın süreklilik kazanmasını sağlayacaktır. Çünkü onun saf ve temiz dünyasına yeni bir pencere eklenmiş olacaktır. Piaget’e göre çocuğun gelişimi şema şeklinde düzenlenmiş davranış kalıplarını içerir. Çocuklar farklı şemalara sahiptir. Çocuklar büyüdükçe şemaları değişecektir. Bir çocuğun kitap ile arkadaş olmasını sağlamak, onun dünya ile iletişimi -birey olma şemasındaki önemli değişkendir. Sayfadaki kelimeler, olay örgüleri, onun beyninde tamamlanacaktır. Bir sanat yapıtını kurgulayacak olan da kitapların yukarıda söylediğimiz dış ve iç yapı özelliklerinin düzenidir.

Çünkü onların kendi düşünceleri vardır. Bedenlerini barındırabilirsiniz ruhlarını değil.

ama

Çünkü onlar, sizin gidemeyeceğiniz

bile

düşlerinizde

Geleceğin evinde otururlar. Onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama onları kendinize benzetemezsiniz. Çünkü yaşam durmaz; geriye değil, ileriye akar. Sizler birer yay, çocuklarınız da geleceğe fırlattığınız canlı oklardır…

Kitaplardaki bu dış ve iç yapı özelliklerine değinmeye başladığımızda, öncelikle çocuğun yaratıcılığını sağlayan faktörlerden biri kitaplardaki resimlerdir. Çocuk Edebiyatında, kitaplardaki resimler çocuğun görsel ve işitsel algılama yetisinin eğitimi, imgesel düşünme becerisinin gelişimi için bir alt yapı oluşturacaktır. Kitaplardaki resimler fotoğraf kareleri gibidir. Onun okul öncesi yani okuma eylemi henüz gerçekleşmemiş çocuk için

(Khalil Gibran) Çocuk: İnsanın 0-13 yaş arasındaki dönemine verilen addır. Kitap insanların çocukluk, gençlik, olgunluk ve yaşlılık dönemindeki zihinsel ve ruhsal gelişimin etkileyen en önemli faktörlerden birisidir. Çocuk kitap ilişkisi çocuğa insan, hayvan, 36


GENCAY kalıcı hatırlar olacaktır. Bu hatıralarda onun kuracağı yaşamda birikim niteliği taşımaktadır. Diğer bir faktörde sözcüklerin dili, harfler ile de çocuk kitaplara canlandırma vererek eğitimin tanımı olan istendik davranış oluşturmanın ilk işlevi yerine getirilmiş olacaktır. Okulöncesi dönemde; okuma eyleminde edilgen olan çocuk ilköğretimle birlikte okuma eyleminde etkin olmak isteyecektir. Sözcükleri, harfleri okumaya başlamak onu mutlu edecektir. Bu sebeple de okul öncesi dönemde kendisine okunulan kitaplara, resimlerini incelediği kitaplara yönelecektir.

arkadaşlığında kitapların içyapı özeliklerinde taşıması ilkeler vardır; “Kitap çocuğa iç denetim kazandırmalı, toplumdaki rolünü görmesini sağlamalı, sorgulama, deneme, araştırma, isteği uyandırmalı, vicdani gelişimiyle birlikte ahlaki değerleri biçimlendirmelidir. Kültürün birey ve toplumsallaşmadaki önemini sezdirmelidir. Yapılan yanlışların nedenleri üzerinde düşünmeye yöneltmelidir. Algısal kavramsal gelişimini destekleyip, benlik kavramının oluşmasını sağlamalıdır.”(2) Baktığımızda kitapların içyapıları hayat yolculuğuna çıkmış yolcu için tam bir harita özelliği taşır. Yol boyunca onun rehberi olacaktır. Kitap arkadaşlığı çocuk için yolculuk boyunca tutku ile bağlanacağı araç olacaktır. Kitapların içyapılarında bulunması gereken nitelikler arasında kültürün birey ve toplumsallaşmadaki önemi de yer almaktadır. Kitabın bir yaşam penceresi, hayattaki ilk ve değerli arkadaş, hayat yolundaki harita olduğunu düşünürsek içinde yaşadığı toplumdaki değer temellerini de taşıması doğaldır.

“Öğrenme becerisi çocuğun öğrenmeye yöneldiği zaman başlar. Çocuğun öğrenme ile ilgili çabaları okula başlamadan gerçekleşir. Çocukların okuldaki öğrenme becerileri, okul öncesi dönemde edindiği öğrenme becerilerinden etkilenmektedir.” Bu bağlamda çocuğun kitap ile arkadaşlığı okul öncesi dönemde kazandırıldığında; çocuk duyuşsal ve bilişsel öğrenmeleri sağlayacak uyaranı kazanarak, toplumsallaşma adına yaşamı boyu kullanabileceği davranışları edinme şansı yakalayacaktır. Kitap iç ve dış yapı özellikleri ile çocuğun dünyasına girerse çocuklarda geliştirilmesi istenen davranışların kalıcılığı sağlanmış olacaktır. Tabi ki kalıcılık kazandırılırken de yukarıda bahsi geçen çocuk-kitap

Çocuk edebiyatı için çocuk kitapları yazmaya başlayanlar arasında en önemlileri Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin, Ahmet Rasim, Tevfik Fikret, Peyami Sefa, Kemalettin Tuğcu gibi yazarlardır. Çocuk ve kitap ilişkisinin ehemmiyetinde rol alan Ziya Gökalp’ın dünyasında çocuklar, kitaplar ve çocukların kitaplar ile toplumsallaşması büyük bir yer kaplamaktadır. Kızı, Hürriyet Hanım bir hatırasında şunları yazar: “Diyarbakır’da çıkardığı Küçük Mecmua’da ilmî ve fikrî 37


GENCAY yazılarıyla beraber çocuk masalları da yazıyordu. O zaman bir gün dedim ki: Baba, bu masalları benim için mi yazıyorsun? -Hayır, yalnız senin için yazmıyorum. Biliyorum yalnız benim için değil, benimle kardeşlerim için yazıyorsunuz. -Hayır, Hayır, bilemedin! Bu masalları yalnız senin ve kardeşlerin için yazmıyorum; Türk çocukları için yazıyorum. Ben yalnız senin ve kardeşlerinin babası değilim. Bu dünyadaki bütün Türk çocuklarının babasıyım. Sizleri ne kadar düşünür ve seversem onları da o kadar düşünür ve severim.”(3) Gökalp’in bu yaklaşımdan yola çıkarak kitap ile bağlarını kuruduğumuz çocuğun geleceğin şekillenmesinde kurucu rol alacağını unutmamak gerekmektedir.

ok, yay örneği ile diyebiliriz ki; kitaplarla hayattaki gayeleri için, ulaşılmak istenen bilge yayını çekebilecektir. Eleştirilebilecek bir durumda kitapların tamamı ile gerçek yaşam olmadığı olabilir. Tabi ki kitaplar her yönüyle gerçek yaşam olamaz, fakat yaşamı sonsuz şekilde zenginleştirir. Çocukların ruh dünyaları fıtratlarının gereği dünyaya geldiğinde yalın haldedir Fakat topluma çocuklar ile ulaşılacaktır. Bu da ruh dünyalarına konukların hediye ettikleri ok, yay, hedefler ile şekil alacaktır. KAYNAKLAR (1) Yard. Doç. Dr. Zeliha GÜNEŞ- Doç. Dr. Selahattin DİLİDÜZGÜN (2) Açev-Erken Çocukluk Eğitiminin Önemi Üzerine Düşünceler –Bekman 1999, İstanbul)

Türkiye’de Çocuk Felsefesi üzerine deneme çalışmaları bulunan Mustafa Ruhi Şirin, çocuk fıtratından bahsederken keşif, düşünme yetilerini öykülerle, şiirlerle desteklemiştir.(4) Kitaplardaki öyküler hedefi bulma sanatı üzerinedir. Şirin’e göre ok, yay, hedef tahtası vs.. Bu hedef sanatı içerisindeki felsefi göstergelerdir. Hepsi birer düşünme, hayat aracıdır. Şark felsefesiyle de bütünlük gösteren bu hedef,

(3) (Ziya Gökalp, 1970, Beysanoğlu, 1964, s. 326.)

s.

21-22,

(4) Türkoloji Dergisi 1 (2006), Sayı: 2Günümüz Çocuk Edebiyatından Seçilmiş Çocuk felsefesi Örnekleri

38


GENCAY

ŞEYTAN AYETLERİ MESELESİ Vural Egemen SARIGÖZ Şeytan Ayetleri (İngilizce ismi; The Satanic Verses) Hint asıllı İngiliz bir yazar olan Salman RÜŞDİ’nin tüm dünyada ses getiren romanıdır. İlk kez 26 Eylül 1988 yılında İngiltere’de yayınlanan roman bir çok İslam Ülkesinde yasaklanmış olması ile edebi bir eser olmaktan uzaklaşıp, dünyanın siyasi merkezine yerleşen bir skandal olmuştur. Bu kitabın yasaklanmasının dışında İran’da Ayetullah Humeyni tarafından kitabın yazarı hakkında ölüm fetvası verilmiş ve başına ödül konmuştur.

"Senden önce hiçbir Resul ve Nebi göndermedik ki, bir şey temenni ettiği zaman, şeytan onun bu temennisine dair vesvese vermiş olmasın ama Allah şeytanın vesvesesini giderir. Sonra Allah âyetlerini sağlamlaştırır. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. ." (1) Kitabın iddiasına göre Hz.Muhammed (s.a.v)’in Müşriklerle(kitapta müşrikler paganlar olarak geçer) karşılaşınca Şeytan Peygamber Efendimizi kandırır ve müşrikler tarafından kutsal olarak bilinen Lat, Uzza ve Menat isimli putları öven sözler söylemesini sağlar. Şeytan’ın ayet olarak fısıldadığı iddia edilen sözler ise şöyledir; "Lat'ı, Uzza'yı ve... üçüncü olan Menat'ı gördünüz mü? İşte bunlar, yüce turnalardır... Şefaatleri de elbette ki umulur.’’

Şeytan Ayetleri kitabını ve kısaca konusuna dair bir tanımlama yapmak gerekirse , ‘’Hz. Muhammed’in çok tanrılı bir inancın lehine bir ayeti haber verdiği ve daha sonra aslında bu ayetin Şeytan tarafından kendisine söylendiğini iddia etmesidir’’

Kitapta dipnot olarak bu söylemlerin başka bir sebebi daha belirtilir, Hz. Muhammed (s.a.v) müşriklerle arasını düzeltmek ve onlarla uzlaşmak için bir taktik denemiştir ancak daha sonra Müslümanlardan gelen yoğun tepki üzerine bu ayeti düzeltici ayetler söylemiştir.

Günümüzde de bu kitabı tasdik eden kişiler ve kuruluşlar vardır. Bu destekçilerin en büyük dayanağı ise yine Kur’an-ı Kerim’de yer alan bir ayet-i kerimedir. Kur'an'da, Hac Suresi'nde, Şeytan’ın, Allah’ın gönderdiği her peygambere türlü şekillerde musallat olduğu, onları yanılttığı ve nihayetinde Allah’ın bu peygamberleri yanılgıdan ve Şeytan’ın yalanlarından koruduğu ve böylece tebliğ görevinin kusursuz bir şekilde yapılmasını sağladığı bildirilir.

Kitabın yazarı tüm dünyada Müslümanların tepkisini çekmiş olmakla birlikte birçok Hristiyan ve değişik dine mensup devletler tarafından da desteklenmiştir. İran yasalarına göre idam fetvası ancak yayınlayan makam tarafından geri alınabilir. Humeyni’de ölmüş olduğundan dolayı İran Yasalarına

Ayet şöyledir;

39


GENCAY göre Kitabın Yazarı halen ölüm tehdidi altındadır. Humeyni yalnızca kitabın yazarı değil, kitabın basımında emeği geçen herkesin aynı statüde olduğunu ve fetvanın dolayısıyla ödülün bu kişiler içinde geçerli olduğunu söylemiştir.

İlk önce bu konuyu detaylıca inceleyelim. Özellikle satanist(şeytana tapan) kişiler tarafından üzerinde ısrarla durulan bir konudur. Hatta satanizm mensubu kişiler Müslümanların kafasını hadis ve ayetlerle bulandırmaya çalışırlar. Benimde başıma geldi beni ikna etmenin eşiğine vardığını sandıkları anlarda oldu. Ancak bir mümin için gösterilen hadis ve ayetleri doğru tefsir edip, doğru bir şekilde idrak etmek gerekir.

Kitabın yazarı Salman RÜŞDİ hiçbir fiziksel darba maruz kalmamış ancak kitabın çeşitli dillere çevirisini yapan yazarlar tepkilerden doğan şiddete maruz kalmışlardır. Kitabın Japon çevirmeni Hitoshi Igarashi 11 Temmuz 1991 tarihinde bıçaklanarak öldürülmüştür. İtalyan çevirmeni Ettore Capriolo aynı ay içinde bıçaklanmış ve ağır yaralanmıştır. Norveççe çevirmen William Nygaard Oslo'da 1993 yılı Ekim ayında üç el ateşe maruz kalmış, saldırıdan yara almadan kurtulmuştur.

Dayandıkları rivayet şöyledir;

ve hadis-i şerif

‘’Resulullah, kavminin yüz çevirdiğini görünce bu ona çok ağır geldi. Allah’tan kavmi ile kendisini birbirlerine yaklaştıracak bir şey inmesini temenni etti. Cenab-ı Allah Necm suresini indirdi. Resulullah’da okudu. Bu esnada şeytan gönlünden geçirip de kavmine getirmek istediği şeyi onun lisanına atıverdi: “Bunlar yüce kuğu kuşları (tanrıçalar)dır ve elbette onların şefaatleri umulur” Kureyşliler bunu işitince sevindiler ve onu dinlemek üzere yaklaştılar… O, sureyi bitirince secde etti. Onun secde ettiğini gören mü’minler de onun getirdiğini tasdik ederek secde ettiler. Mescidteki müşrikler de secde ettiler… Secde haberi, Habeşistan’a hicret etmiş Müslümanlar’a kadar ulaştı. Bir kısmı orada kalıp, bir kısmı Mekke’ye hareket etti. Sonra, Cenabı Allah, Peygamber’e, “Benim indirmediğim şey söyledin!” dedi. Resûlullah üzüldü, Allah’tan korktu. Bunun üzerine Allah bu âyeti (Hac, 52) indirerek onu teselli etti, Şeytanın ilka ettiğini neshetti” (2)

Kitabın Türkçe’ye tercümesini ise Aziz NESİN yapmıştır, bir iddiaya göre Aziz NESİN’i Türkiye’de hedef tahtasına koyan en büyük olay bu kitabı tercüme etmesidir. Sivas Olayları olarak bilinen olayda da bu tepkinin ürünü olarak Madımak Oteli’nin yakıldığı iddialar arasındadır. Kitabın yazarına geçtiğimiz yıllarda İngiliz Kraliçesi tarafından Şövalyelik unvanı verildi. Bu Ödülde yine Müslüman ülkeler tarafından tepki gördü. Kitabın, yazarın, olayların kısaca içeriği böyledir. Kitabın içeriği ise biraz daha irdelenmelidir. İrdelenmesinin gerekliliği ise günümüzde gençleri tarafından bilinçli ya da bilinçsiz olarak Şeytan Ayetleri üzerine eğilimler görülmektedir. Öyle ki bazı dindar gençlik kesimleri tarafından dahi tasdik edilir duruma gelmiştir. 40


GENCAY Taberi’nin naklettiği bir hadis’in dışında İmam-ı Buhari’nin naklettiği bir hadis-i şerif’i delil göstererek bu konuyu pekiştirmeye çalışırlar.

“Senden önce hiç bir resul veya nebî göndermedik ki, halkının hidâyetini umarak gayret gösterdiğinde, şeytan onun temennisi hakkında bir vesvese vererek, ümidini kırmak istemesin. Ama Allah, şeytanın attığı o vesveseyi giderir, sonra da âyetlerini sapasağlam, muhkem kılar. Zira Allah alîmdir, hakîmdir (herşeyi hakkıyla bilir, tam hüküm ve hikmet sahibidir)” (4)

Muıteber hadis kitaplarından Sahih-i Buhari’de İmam-ı Buhari Hazretlerinin Abdullah bin Mesud (r.a.)’dan nakledilen hadis-i Şerif’in başlık kısmında ‘’NECM SURESİNDEKİ SECDEYE DAİR ABDULLAH İBN-İ MESUD RİVAYETİ’’ yazar ve hadis-i şerif şöyledir;

Yukarıdaki ayeti size delil olarak sunanların tefsiri ile idrak etmeye çalışırsanız Şeytan’ın ve Şeytan’a hizmet edenlerin kurguladığı planın ağına düşersiniz.

‘’Nebiyy-i Ekrem salla`llâhu aleyhi ve sellem Mekke`de (iken) (Necm) sûresini okuyup bu (sûre-i şerîfe) nin sonunda secdeye vardı. Berâber olanlar da (mü`min ve müşrik) hep secdeye vardılar, yalnız bir ihtiyar (herif varmadı ki, o da) bir avuç çakıl veya toprak alıp alnına götürdü ve: "Bu kadarı bana yeter" dedi. İşte o kimseyi sonra (Bedir`de) kâfir olarak katlolunmuş gördüm.’’ (3)

Bu ayette en dikkat edilmesi gereken kavram ‘’TEMENNİ’’ kavramıdır. Temenni Güzel Türkçe’mizde karşılık olarak ‘’dilemek, dilek’’ manasına gelir. O halde bu ayet şu şekilde tefsir edilir ‘’Her peygamber, kavminin ilahi hidayete tabi olup kötülüklerden kurtulmalarını arzu eder. Şeytan, insanların kalplerine şüphe atarak halkı resullere karşı koymaya çağırır. Yahut resul, kavminin hidayetini temenni edip hırsla çalışırken, şeytan onu ümitsizliğe düşürmek için vesvese verebilir, onu maksadından caydırmaya çalışır. Kur’ân-ı Kerim, şeytanlara uyanların yaptıkları işleri bazen şeytanlara izafe eder. Zira sebebiyet münasebeti vardır.’’

Kaynak olarak gösterilen bu ayetler ve hadisler birçok müminin kafasını karıştırmıştır. Zaten amaçta budur. Eski devr-i zamanlarda olduğu gibi şimdiki zamanda da islamiyeti yıpratmak, Kur’an’ın itibarını zedelemek için büyük bir gayret sarf edilmektedir. İlk bakışta gösterilen hadis ve ayetlere göz gezdirdiğinizde iddiaya cevap veremeyecek gibi görülüyor ya da iddianın neredeyse doğruluğu ispatlanmış oluyor. Lakin aklı başında bir mümin sadece biraz düşünerek bu iddiaların birer safsatadan farksız olduğunu anlayacaktır.

Şeytan insanın kulağına bir şeyler fısıldamaz, şeytan insana vesvese verir. Peygamberler aynı zamanda birer insan oldukları için şeytan onlarında şevkini kırmak için ‘’ sana inanmayacaklar, boşa uğraşma ‘’ gibi vesveseler vermiş olması mümkün bir durumdur. Allah

İlk olarak bize delil olarak dayatılan ayet-i kerimeye bir bakalım. 41


GENCAY peygamberlerine ‘’İsmet’’ vasfı yüklemiştir. İsmet vasfı; günahlardan korunmuşluk vasfıdır ki bu peygamberlere özel vasıf şeytanın vesveselerinin karşısına çıkar ve onu günah işlemekten alı koyar.

Cenab-ı Allah, putperest olan bir insanlığa bu sapıklıktan vazgeçmeleri için bir Peygamber gönderecek ve bu peygamber hayatı boyunca kendisine peygamberlik verilmeden önce dahi putlara tapmayacak, onları övmeyecek ama şeytanın kulağına fısıldadığı bir sözü ayet olarak insanlara aktaracak ve üstelik secdeye kapanacak hatta ve hatta o putların şefaatlerini umacak öyle mi?

O halde Taberi’nin eserinde yer alan Hadis’te Peygamber’i puta secde etmiş gösterdiği için kabul etmek mümkün değildir.

Şeytan mümin bir kulu dahi kandıramıyorken, Allah’ın resulünü nasıl kandıracak?

Peygamber Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam kendisine peygamberlik verilmeden önce dahi putlara tapmamıştır. Bu peygamberlerin genel bir özelliğidir. Günaha bulaşmazlar.

Bu olayın ve bu olay hakkındaki hadis’in doğruluğunu kabul eden iki din alimi vardır. İbn Hacer ile İbrahim el-Güranî bu rivayetin gerçek olduğunu düşünürken, ElBeyhakî, Beydavî. Neysabûrî, Ebu’s-Suûd, Ebü Mansur el-Maturidî, İbn Kesir, Nevevî, Bedreddîn Aynî, el-Hatîb Şirbinî, Alusî, Ebu Bekr ibnu’l-Arabî, Ebû Hayyan, bu kıssanın sabit olmadığını beyan edenlerden bazılarıdır. (Bu zatların fikirleri hk. bkz. Tefsîru İbn Kesir, Râzî, Hatib Şirbinî, Ebu’s-Suûd, Âlusî tefsirlerinin Hac, 52 âyetine dair yaptıkları açıklamalar).

Kur’an-ı Kerim’in ve Hadis-i Şerif’lerin putperestliğe ve şirke ağır ifadeler kullanmasının yanında nasıl olurda Peygamberimizin Putları öven bir ifade kullanmış olabileceği düşünülebilir? Hadi diyelim ki, haşa Peygamberimiz böyle bir şey söylemiş olsa dahi Resulullah’a kuru bir inat için inanmayan müşrikler bu cümleyi söyler söylemez ona inanmaları mümkün olabilir mi?

Ahmet Hamdi Aksekili bu hususun uydurma olduğunu yaklaşık olarak 11 kadar farklı rivayet edilmesini delil göstererek ispatlar. Resulullah bu sözleri söylediğinde kah Resulullah’ın namazda olduğu, kah Kureyş’in nâdilerinde (klüplerinde) bulunduğu sırada veya namaz kılarken uyuklamış, uyurken ağzından kaçırıvermiş tarzlarında on bir çeşit anlatım ile naklettiklerini, birinin bir türlü öbürünün başka türlü söylemesinin de meselenin uydurma olduğunu göstereceğini ifade eder.

Ayrıca bu ayet-i kerimenin farklı mealleri de mevcuttur. Yalnızca bir meala saplanıp kalmak bir din alimini överken diğer din alimini yermek olur. Hiçbir din alimi bu ayetin mealini açıklarken, tefsirini yaparken Allah’ın Peygamberlere verdiği ismet vasfını gözardı etmemiştir, etmez. Örneğin; “O dişiler (tanrıçalar), onların şefaatleri umulacak ha! Yuh olsun sizin aklınıza!” (5) şeklinde bir tefsir de mevcuttur. 42


GENCAY Mevzunun başka bir boyutu ise zaman ve yıl hesabıdır.

halde bunu zikretmez; buna mukabil, Cahiliyye Araplarının Kabe’yi tavaf ederken: “Lat hakkı için, Uzza hakkı için, üçüncüleri Menat hakkı için! Onlar yüksek kuğular (dişi tanrıçalardır), onların şefaatlerine ümit bağlanabilir” dediklerini anlatır (7)

Muasır Tunuslu müfessir M. Tahir ibn Aşur bu Garanik kıssasını maharetle reddettikten sonra hülasa ederken der ki: “Bu kıssayı, müşriklerin Necm suresini dinledikten sonra secde ettiklerini bildiren sahih haberle birleştirmek, bazı müelliflerin karıştırmalarından ibarettir. Keza bu kıssayı Hac suresi ile birleştirmek de öyledir. Mekke’de ilk nazil olan surelerden bulunan Necm suresi ile, bir kısmı Medine döneminin başlangıcında, bir kısmı Mekke döneminin sonlarında inen Hac suresi arasında pek uzun bir zaman vardır. Keza Habeşistan’a hicret edenlerin dönmesi ile birleştirmek de fanteziden ibarettir.’’

İzlediğimiz filmlerden ya da siyer kitaplarında bize tasvir edilen hali bir düşünelim. O dönemlerde bir kaç ayeti seslice, aşikar bir şekilde okumak bile müşriklerin müminlere çeşitli işkenceler yapmasına yol açıyordu. Bu sebepten Peygamberimiz islamı açıktan tebliğ etmeyi serbest bırakmış olduğu bazı dönemlerde yüksek sesle ayet okuyup müşrikleri tahrik edici hareketleri yasaklamıştı ki bu sebepten hiçbir Müslümanın eziyet görmesini istemiyordu.

Devamında ise şöyle demek sureti ile konunun farklı yönlere nasıl çekilebileceğini göstermektedir.

O halde Peygamber Efendimiz’in bütün Kureyşliler önünde koca bir sureyi baştan aşağı okuması, Kureyşlilerin de ne söyleyeceğini bilmeden dini bir dikkat ile kendisini dinlemeleri manasız olmaz mı?

Necm Suresinin inmesi ile Habeşistan’dan dönme arasında nice seneler vardır. Hadisenin aslı şu olabilir: Mekke’de İbnu’z Ziba’ra gibi cahil alaycılar vardı. Onlar, Necm suresinde Lat, Uzza, Menat’ın anılmasını halk içine fitne sokmak için fırsat bildiler. Bu sureyi seçmelerinin sebebi ise, Allah Resulü onu Kabe’de okuduğunda müşrikler de orada idiler ve Allah, nebisi için mucize olarak Kureyşlileri secde ettirdi. Sonra onlar, bu secdelerine mazeret olarak böyle bir hâdiseyi uydurdular.(6)

Bu konuda yalan yanlış sözlere itibar edenlerin yani bazı ayetlerin sonradan eklendiğini iddia edenlerin iddia babası Alman Blachere’in Putları reddeden 23.ayetin sonradan inmiş olduğunu savunur ve bunun delili olarak da bir Alman Edebiyat Methodu olan arythmique yönetimine aykırı olmasıdır. Bu yönteme göre Blachere 23. Ayetin diğer ayetlere göre daha uzun olduğu için şiir düzenini bozduğunu iddia eder.

İbnu’l-Kelbî (ö. 204) Kitab’ul-Asnâm (Putlar) adlı kitabında, cerh ve tadil kaidelerini de tatbik etmeksizin, putlarla ilgili her türlü haberi toplayıp naklettiği

Kur’an-ı Kerim bir şiir değildir ki, o teoriye göre en iyi bildiğimiz sure olan Fatiha 43


GENCAY Suresinin 7. Ayeti diğer ayetlerden uzundur diye 7. ayetin sonradan eklendiği fikrimi çıkmalıdır?

ettiğine göre aramızda önemli bir ayrılık kalmadı" deyip hepsi secdeye kapanmışlar. Son derece yaşlı bir veya birkaç müşrik, yere eğilip secde etmek zor geldiği için yerden bir avuç toprak alarak alınlarına değdirmiş ve böylece ilâhlarına tâzimde bulunmuşlar. Bu olay dolayısıyla müşrikler kısa bir süre müslümanları kendi hâline bırakmışlar. Bu haber Habeşistan'daki müslümanlara "tüm Mekkelilerin İslam'a girdiği" şeklinde ulaşmış ve Habeş muhâcirleri orayı terkedip Mekke'ye yönelmişler. Ancak bu olayın ardından Cebrâil (a.s.) gelerek müşriklerin planları hakkında Hz. Peygamber'i ikaz etmiş, bu arada nâzil olan Hacc sûresinin "...Senden önce gönderdiğimiz hiçbir resul ve nebî yoktur ki birşeyi arzuladığı zaman şeytan onun arzusuna (vesvese) atmamış olsun. Allah, kendi ayetlerini sağlamlaştırır...'' meâlindeki 52. ayeti ile önceki cümle şeytanın müşrikleri kullanarak uyguladığı planı neshetmiştir.

Son olarak konuyu genel anlamda mantık ve ayetin hükmü çerçevesinde değerlendirmek gerekirse şöyle dememiz lazımdır; İslam düşmanlarının Dinimizi ve Yüce Yaradanımızın kelamı olan Kur’an-ı Kerim’i tahrif etmek için / yıpratmak için uydurdukları bir olaydır. Garanik olayı olarak da geçer. İslam da müminin en büyük düşmanı şüphedir, bunu bilen islam düşmanları Müslümanların içine şek ve şüphe düşürmek maksadıyla bu asılsız ve iftira vari olayı dillendirmektedirler. Olayın gerçek şekli şöyle olmuştur. Mekke'de müslümanların eziyet ve işkencelere uğradıkları, bu sebeple bir kısım müslümanın Habeşistan'a göç ettiği bir dönemde Hz. Peygamber, Kâbe yanında Necm suresini okuyor. "Gördünüz mü o Lât ve Uzza yı ve üçüncü(leri olan) öteki (put) Menât'ı?" şeklindeki 19 ve 20. ayetlerini okuduktan hemen sonra Müşriklerden bir kişi Peygamber Efendimizin sesini bastıracak yükseklikte bağırarak "Bunlar yüce kuğu kuşları (veya turnalar)dır ve şefâatleri umulur" cümlelerini ayetin devamı gibi söylemiştir. Peygamber Efendimiz Surenin sonuna gelince secde ayeti olduğu için Hz. Peygamber ve orada bulunan müslümanlar secdeye kapanmışlar. Müşrikler de bir müşrikin okuduğu bu cümleler sebebiyle son derece sevinerek sanki Hz. Muhammed(s.a.v) ; "Artık Muhammed ilâhlarımızın şefâatini kabul

Temelde bu anlatım tarzını ve Garanik olayının vuku bulduğunu kabullenen bazı yazarlar bu rivâyeti; "Garanik sözünün geçtiği cümleyi söyleyen, Hz. Peygamber değildir; bizzat şeytan, sesiyle ortaya atılmıştır", "Bu cümleyi, Hz. Peygamber Kur'an okurken gürültü yapıp, bağırıp çağırarak ona baskın çıkma şeklinde müşriklerin devamlı izledikleri bir politikanın gereği olarak ve son okunan ayette putlarının adı zikredilince onların şiddetli bir şekilde kötülenmesinden endişe ederek kendi akidelerine uygun bir şekilde müşriklerden birisi söylemiştir. Bu sözün sâhibi, Hz. Peygamber olmadığı gibi, şeytan da değildir, ama şeytanlaşmış insanlardan birisidir, "Bu cümle, müşrikler 44


GENCAY tarafından daha önce bilinen, tavafları ve yeminleri sırasında kullanılan bir cümle idi. Müşrikler "Lat, Uzzâ ve öteki üçüncüleri Menât; bunlar yüce kuğu kuşlarıdır ve şefâatleri umulur' derlerdi. Hz. Peygamber'in okuduğu Necm suresinin 19 ve 20. ayetlerinde bu putların adı geçince müşriklerden biri önceden kullandıkları bu yemin cümlesini araya sokuşturu vermiş, ilk plânda bunu kimin okuduğu bilinememişti..." gibi çeşitli yorumlamalara tabi tutmaktadırlar.

tarihinde vefat eden İbnü'l Kelbî'dir. Daha sonra Vâkıdî, İbn Sa'd, Taberî, Zemahşerî gibi bazı tarihçiler ve müfessirler İbnü'lKelbî'den alarak bazı küçük değişiklik veya ilâvelerle aktarmışlardır. İbnü'l-Kelbî'nin; naklettiği rivayetlerde hiçbir hassasiyet göstermeyen ve nakillerine güvenilmeyen bir kişi olduğu bilinen bir gerçektir. Üstelik Garânîk kelimesinin geçtiği cümle, muhtelif kaynaklarda birbirinden çok farklı şekillerde nakledilmiştir ki bu da rivayetin uydurma olduğuna işaret etmektedir.

Ancak gerek geçmiş dönemlerin, gerekse asrımızın tahkik ehli alimleri, bu rivayeti çeşitli yönleriyle inceden inceye tetkik etmişler ve birçok noktadan tamamen asılsız, uydurma bir rivayet olduğunu ortaya koymuşlardır. Kur'an-ı Kerim'in, Cenab-ı Hakk'ın muhafaza ve garantisi altında olduğu, ayetlerin beşeri ve şeytani tasallutlardan mahfuz bulunduğu bilinen bir gerçektir. Bu bakımdan Hz. Peygamber Kur'an okurken şeytanın tasallutuyla Kur'an ayetlerine bir şeytan sözünü karıştırması ya da şeytanın veya bir müşriğin herhangi bir sözünün geçici bir süre için bile olsa farkedilmeyip Kur'an'dan zannedilmesi, katiyetle ihtimal dahilinde değildir. Ayrıca Hz. Peygamber, müslümanların uğradığı eziyet ve işkenceler dolayısıyla ne kadar üzüntülü ve bu eziyetlerin kaldırılması hususunda ne derece düşünceli olursa olsun, dilinden, yıllar boyu uğrunda mücadele verdiği tevhid akidesine tamamiyle zıt böyle bir cümlenin dökülmesi veya başkası tarafından söylenen bir cümleyi fark edip müdahale etmemesi söz konusu olamaz.

Şu halde Garânîk rivayeti, tamamıyla asılsız olup İslâm'ın daha ilk asırlarında İslâm düşmanı zındıklar tarafından uydurulmuş, günümüze gelinceye kadar çeşitli asırlarda İslâm'a muhalif belli çevrelerce bir koz olarak kullanılmış, günümüzde de İslâm düşmanı garazkâr müsteşrikler tarafından zaman zaman tekrar ortaya atılarak bu vesile ile İslâm'a karşı saldırılarda bulunulmuştur. Şu halde Habeşistan'daki müslümanların Mekke'ye geri dönmelerinin sebebi, sözde Garanik olayı değil; bu yıllarda Hz. Hamza ve Hz. Ömer gibi güçlü ve itibarlı şahısların İslâm'a girmeleri dolayısıyla Mekke müşriklerinin bir süre çekinerek eziyet ve işkencelerine ara vermeleri, dolayısiyle Mekke'de geçici bir sükunet havasının oluşması; Habeşistan'da Necaşi , Ashame'ye karşı bir ayaklanmanın baş göstermesi ile karışıklıkların zuhûr etmesidir.’’ (8) Necm suresinin Kâbe yanında Hz. Peygamber tarafından okunduğu; surenin sonunda secde ayeti bulunduğu için Hz. Peygamber'in ve orada bulunan ashabının

Garanik rivayetini kitabında ilk nakleden müellif, h. III. asır başlarında 204/819 45


GENCAY secdeye kapandıkları, buna mukabil müşriklerin de tamamıyla secde ettiklerine dair İmam el-Buhari'nin elCami'u's-Sahîh'inde sahih bir rivayet vardır (bk. Buhari, Tefsiru Surati ve'nNecm 4). Ancak bu rivayette Garanik meselesiyle ilgili hiçbir husus yoktur; olması da zaten hem nakil yönünden, hem de akıl yönünden mümkün değildir. İslâm düşmanları adetleri vechile yalan ve uydurmalarını işte bu rivayet üzerine bina etmiş, aslı ve esası olmayan iftiralarla bu sahih rivayeti tamamıyla çarpıtmışlardır. Hz. Peygamber ve ashabı, Necm suresinde geçen secde ayeti dolayısıyla secdeye varırken müşrikler de bu surenin 19 ve 20. ayetlerinde adlan anılarak kötülenen putları ve akidelerine sahip çıktıklarını belirtmek ve putlarını tazim etmiş olmak için putları adına secde etmiş olmalıdırlar.

buna benzer konuların/mevzuların peşinden koşan maceraperest tarihçiler ve gayr-i müslim mihrakların yetiştirip bu konuların üzerine gitmesini sağladıkları kişilerdir.

Velhasılı kelam… Bu mevzudan ortaya çıkan sonuç itibari ile sonsöz olarak şunları söylemek gerekir.

(7) (Kitabu’l- Asnam trc. B. Bilgin, metin, s.13; trc. s.32).

KAYNAKLAR (1) (Hac 52. ayet) (2) (Taberî, 27/187-188) (3) (Sahih-i Buhari Hadis No 555) (4) (Hacc, 22/52). (5) (Razî, Mefatihu’l-Ğayb, Hac,52 tefsiri, 6/249) (6) (İbn Âşur, Tefsîru’t-Tahrîr, 17/305)

(8) http://www.sorularlaislamiyet.com/articl e/736/garanik-olayi.html

Müslüman koşulsuz şartsız Allah’a ve peygamberine iman etmiş kişidir. Bu ve

46


GENCAY

RUH ADAM’IN KÖŞESİ Yalçın Selim PUSAT Türk Milliyetçiliği Ve Irkçılık

değişik gelişmeler göstermiştir. Selçuklular Devrinde (1074-1247) Konya’ya bağlı bir uç sancağı iken Germiyan Devleti’nin kurulmasıyla (13021429) bu devletin baş şehri olarak (Kütahya, Tavşanlı, Gediz, Simav, Eğrigöz, Altıntaş, Uşak, Banaz, Eşme, Işıklı, Honaz, Silindi, Kula, Denizli, Birgi, Kelez, Bozkırı, Geyiklü, Balıkesir, Edremit, Manisa, Afyon) gibi şehir ve kasabaları içinde büyük bir merkez olmuştur. Daha sonra Germiyan Devleti’nin son beyi 2. Yakup’un vasiyeti üzerine ölümüyle (1429) bütün bu topraklar Osmanlılar eline geçmiş ve Kütahya önceleri Ankara eyalet merkezine bağlı paşa sancağı olarak yönetilmekteyken 1451 de Anadolu Eyalet merkezi olmuştur.

(…) Ege Bölgesi’nin İç Batı Anadolu Bölümü’nde yer alan Kütahya, bilinen tarihi içinde Hitit, Frig, Roma, Bizans, Selçuklu, Germiyanoğulları ve Osmanlı Dönemi uygarlıklarıyla Türkiye Cumhuriyeti’ne ulaşmıştır. Kütahya il sınırları içinde kalan topraklarda yerleşen ve adı bilinen en eski medeniyet Hitit’lerdir. Buna rağmen çevredeki Arkeolojik buluntular ilin yerleşim tarihini çok daha eskilere, ilk çağlara değin götürmektedir. Kütahya için kesin bir kuruluş tarihi verilememekle birlikte; Hitit metinlerinde geçen Assuva tarihiyle ilgili 4. Tuthaliya (M.Ö.1256-1220) yıllarına dayanarak M.Ö.2.binin ortalarında kurulduğu söylenebilir. Kütahya bugün de işletilen zengin maden yatakları dolayısıyla tarihin her devresinde ilgi görmüş, bu sayede geniş ticaret yollarına sahip olmuş, hızla gelişmiştir. Malazgirt Zaferi’nin ardından 11.yüzyılın sonunda Türk uygarlıklarıyla tanışan Kütahya, Germiyanoğlu Beyliği’ne başkentlik yapmış olup Osmanlı Devleti bu topraklar üzerinde kurulmuştur. Ayrıca Kütahya “Türk ve dünya askerlik tarihi” nin en büyük zaferinin kazanıldığı yer olarak zengin bir kültürel mirasa sahiptir.

KÜTAHYA’NIN İLK KURULUŞ YERİ: İlimizin ilk yerleşim yeri Kütahya Kalesi ve çevresidir. Germiyanoğulları Döneminde de kullanılan şehir merkezinde yapılan kazılarda Roma Dönemi nekropol (mezarlık) alanları bulunmuştur. Ancak şehir merkezinde Frigler Dönemine ait önemli bir buluntuya rastlamamıştır. Kütahya’nın antik dönemdeki yerleşim alanı henüz kesin olarak belirlenememiştir. Ne zaman kurulduğu, nerede kurulduğu, ne zaman ve kim tarafından fethedildiği kesin olarak ifade edilemeyen Kütahya, bir sırlar kentidir.

KÜTAHYA’NIN İDARİ TARİHÇESİ:

Kütahya’nın idari tarihçesi, Türklerin eline geçtiği 1074 yılından bu yana önemli ve 47


GENCAY Yazıda Türk Milliyetçiliği ve Irkçılıkla ilgili satırlar aradı değil mi gözleriniz? Haberleri, gazeteleri takip ediyorsanız eğer görmüşsünüzdür, bu ara moda olan akım Türk Milliyetçiliğini aşağılamak, Türk diyen herkesi hor ve hakir görmek. Ve bu konuda gerekli gereksiz herkes konuştuğu ve yazdığı için - İslamcı şerefsizler, Pkklı Kürtler, her devrin adamı olan yalakalar, bu ülkeyle, gönderdeki Ay yıldızlı bayrakla sorunu olanlar, haya ve haysiyetten yoksunlar, kanı bozuklar, leş kargaları, ölü seviciler vb - benim de ayrıca konuşmama gerek yok diye düşündüm. Sadece dikkatleri yazıya toplamak istedim ben.

Ambulans Sirenleri Ve Garip Bir Adam (…) Hatırlarsınız sanırım, 23 Nisan merasimlerinin sonunda yürüyüş olurdu. Üçerli ya da dörderli sıralar halinde nizami bir şekilde yürürdük tören alanından okula doğru. Sizde olur muydu bilmem, bizim yürüyüşe ambulanslar, itfaiye ve polis araçları da eşlik ederdi. Açarlardı sirenlerini, biz önde onlar arkada yürürdük. Siren sesleri müthiş bir korku verirdi bana. Aklıma şu gelirdi hemen: “Ya kardeşime bir şey olduysa? Ya kardeşim şuan o ambulansın içindeyse? Ya bana ihtiyacı varsa ve benim bundan haberim yoksa?” Nereden ya da neden aklıma gelirdi böyle şeyler hiç bilmiyorum. Çok şükür, hiç kötü bir şey olmadı o tören günlerinde, ne bana ne kardeşime.

Amacım size şu soruyu sormaktı aslında. “Oğlunuzun ya da kızınızın bir çingeneyle evlenmesini ister misiniz?” İyi düşünüp cevap verin derim ben. Cevabınız hayır ise eğer siz de milliyetçilik yapıyorsunuz demektir ve bu yüzden de biz milliyetçileri eleştiremezsiniz.

“Çocuktun o zamanlar. Korkman doğal” diyebilirsiniz ama benim ambulans sirenlerinden korkum artarak devam etti. Şu yaşımda bile, ne zaman bir ambulansın sirenini duysam içimi bir korku kaplar yine, gayri ihtiyari ambulansı arar gözlerim. Ambulansı görsem sanki içindeki hasta iyi olacakmış gibi, “Allah’ım sen o hastaya yardım et” diye dua ettiğimi bilecekmiş gibi gelir.

Cevabınız evet ise şayet, Allah akıl fikir , bol bol kara kara torunlar ve bir de panayır alanının en işlek yerinden bir yer nasip etsin size. Saygıyla.

Empati yapma yeteneğim gereğinden fazla geliştiği için sevdiğim birini koyarım hemen o ambulansın içindeki hastanın yerine. İçim acır, ne yapacağımı bilemez hale gelirim. Ambulansın önündeki araçlar eğer yol vermiyorlarsa başlarım küfretmeye. Elimde olmadan, istem dışı, 48


GENCAY ağız dolusu denir ya hani, ana avrat düz gitmek denir ya, aynen o şekil ettiğim küfürler. Çünkü bilirim, o ambulans bir can taşımaktadır ve o can acilen hastaneye yetiştirilmek zorundadır.

çoğu şeyi. İnsanların o hallerini gördükten sonra saçma geliyor çünkü. Dedim ya, belki de bana çaresizliği hatırlattığı içindir ambulans sirenlerinden korkuşum. Ve belki bir gün benimde çaresiz kalacağımı aklıma getirdiği içindir ambulans sirenlerinden bu kadar nefret edişim.

Nedenini tam bilmiyorum. Belki de bana çaresizliği hatırlattığı içindir ambulans sirenlerinin beni bu kadar ürpertmesi. Belki de çaresizliği hiç sevmediğim içindir ambulans sirenlerinden bu kadar korkuşum. Ve belki bir gün benimde çaresiz kalacağımı aklıma getirdiği içindir ambulans sirenlerinden nefret edişim. Bilmiyorum.

Şimdi diyebilirsiniz; ambulans sireni için bu kadar yazı yazılır mı be adam? Bende böyle garip biriyim işte. Saygıyla.

İkamet ettiğimiz ilçedeki hastanenin kantinini işletmeye başladığımızdan beri de hayata bakış açım değişti. Hiç bu kadar ölüm görmemiştim ben daha önce. Ölüm karşısında ellerinden bir şey gelmeyen insanları daha önce hiç bu kadar yakından tanımamıştım. Daha önce hiç bu kadar çaresiz görmemiştim insanları. Ve daha önce hiç bu kadar kelimeler kifayetsiz kalmamıştı. Hafızam iyi ve bu yüzden de unutmuyorum ben, unutamıyorum, komşumuz olan bir ablanın “baba” diye feryat ederken hastane bahçesinin girişinde bayılışını. Unutmuyorum ben, unutamıyorum, otuz yaşlarındaki bir gencin ölümünü ve yakınlarının “Gitti İsmail’im, gitti iki gözüm” diye ağlayışını. Unutmuyorum ben, unutamıyorum, sabahın körü denilen vakitte ağlayarak hastaneye gelenleri. Unutmuyorum ben, unutamıyorum; ambulansa canlarından can olan bir sevdiğiyle birlikte umutlarını da koyanları. Unutmuyorum işte, unutamıyorum. Ve artık önemsemiyorum 49


GENCAY Aşk ve Umut

Konuşurken saçmalamak uğruna onun kahkaha atmasını sağlayabilmektir. Yaptığı her hareketi hayranlıkla izlerken, onun sizi yakalama ihtimaline karşı tedirgin olsanız bile yine de ona bakmaktan kendinizi alamamaktır. Sırf o konuşsun, konuşsun ki onun sesini daha fazla duyayım diye saçma sapan sorular sorup konuşmasını sağlamaktır.

(…) Umut; “Ummaktan doğan güven duygusu” olarak açıklanan bir kelimedir liselerin edebiyat kitaplarında. O kadar yıl lise okumamıza rağmen ne gariptir ki o can sıkıcı kitaplardan öğrenilmez umut denen şey. Umut öyle bir şeydir ki, deliyi adam, adamı deli eder.

Ve umut, birbirinizden habersiz aynı yerde fotoğraf çekilme ihtimalidir. “Acaba burada onun da fotoğrafı var mıdır?” diye düşünürken içinizdeki kopan fırtınalara gem vurup objektife poz verebilmektir. Onun gülümsemesini kimseye yakıştıramamak ve “ Çevremdeki insanlar arasında en güzel gülen O. O böyle gülerken ben ona nasıl aşık olmam?” diye sormak, aslında bunun da koca bir yalan olduğunu bilmektir.

Umut, kimi zaman bir hastanın iyileşme ihtimalinde belli eder kendini, kimi zaman ise memleketinize gidecek olan son otobüste yer bulma telaşında. Ne derseniz deyin, umut olmadan hayat olmaz. Eğer hala kesmemişsek yaşamaktan ümidimizi, bu hala bir şeyleri umduğumuz içindir. Daha iyi bir gelecek, daha iyi bir yaşam, daha iyi bir bilmem ne.. Ve bazen de umut; hoşlandığınız kişinin gözlerinde kendinizi görme ihtimalidir. O yârin dudaklarından isminizi duyma heyecanıdır. O yar her konuştuğunda “ Evet şimdi söyleyecek” diye bakarken dudaklarına, kalbinizin hızlı hızlı atmasına engel olamamaktır. Her yan yana gelişinizde, elini tutma olasılığınız bilmem kaç binde bir olmasına rağmen içinizin titremesidir. “Neyin var?” diyenlere “Üşüdüm de ondan” diyebilmektir.

Ve umut, şairin dizelerinde dediği gibi, O’na “şiirler sözler büyütmek ama söyleyememektir.” Ve aslında aşk en büyük umut, umut en büyük aşktır. Umudunuzu kaybetmemeniz dileğiyle.

50


GENCAY

GENÇLİK SEMİNERLERİNDEN

51


GENCAY

BİLGİ ŞÖLENLERİNDEN

52


GENCAY

MİLLİ DÜŞÜNCE MERKEZİ’NİN SON KİTABINI MERKEZİMİZDEN TEMİN EDEBİLİRSİNİZ.


Gencay Dergisi - Sayı: 13 - Şubat 2013