Issuu on Google+


www.millidusunce.org Adres: GMK Bulvarı, Özveren Sokağı Nu: 2/2 Demirtepe Metro Durağı Kızılay/ANKARA Telefon: 0 (312) 231 31 94 Belgeç: 0 (312) 231 31 22


GENCAY

GENCAY Aylık Fikir - Kültür ve Gençlik Dergisi Yıl 1 Sayı 3 - Nisan 2012 Ücretsiz e-dergi www.gencaydergisi.com bilgi@gencaydergisi.com

NECİD ÇÖLLERİ'NDEN MEDİNE’YE / Mehmet Akif ERSOY BOZKIR ORTASINDA BİR ÇINAR / Elif Kumru PAKSOY TÜRK’ÜN İSLAM ÜLKÜSÜ VE BAŞBUĞ ALPARSLAN TÜRKEŞ / Mehmet Oğuz ATABERK İMAM MATURİDİ VE İMAN KAVRAMI / Murat KARATAŞLI HEP BATIDAN DİNLEDİNİZ / Bülent ERDİL SÖYLEŞİ: İKBAL VURUCU GALİP AĞABEYE MEKTUP / Abdullah KILAVUZ “YENİ DÜNYA DÜZENİ”NİN MANİFESTOSU: KÖRFEZ SAVAŞI / Sertaç EKEMEN URMU GÖLÜNÜN KURU(TUL)MASININ EKOSİSTEME ETKİSİ / Halil İbrahim KOÇ UYAN TÜRK MİLLETİ! SAĞLIĞIN TEHLİKEDE / Dr. Alperen KIZIKLI KİMLİĞİNİ KAYBEDEN EKONOMİ / Recep BAYRAM TARİHİ BİLİM ADAMLARI: CÂBİR BİN HAYYAN / Abdullah Nuri SOMUNCUOĞLU KİTABİYAT / Aybike Gökçen ŞİMŞEK KİTAPLARDAN ÖNEMLİ NOTLAR / Abdullah Nuri SOMUNCUOĞLU


GENCAY

NECİD ÇÖLLERİ'NDEN MEDİNE’YE Mehmet Akif ERSOY

Yâ Nebî, şu hâlime bak! Nasıl ki bağrı yanar, gün kızınca, sahranın; Benim de ruhumu yaktıkça yaktı hicranın! Harîm-i pâkine can atmak istedim durdum; Gerildi karşıma yıllarca ailem, yurdum. “Tahammül et!" dediler... Hangi bir zamana kadar? Ne bitmez olsa tahammül, onun da bir sonu var! Gözümde tüttü bu andıkça yandığım toprak; Önümde durmadı artık, ne hânümân, ne ocak... Yıkıldı hepsi... Ben aştım diyâr-ı Sûdân'ı, Üç ay "Tihâme!" deyip çiğnedim beyabanı. Kemiklerim bile yanmıştı belki sahrada; Yetişmeseydin eğer, yâ Muhammed, imdada: Eserdi kumda yüzerken serin serin nefesin; Akarsular gibi çağlardı her tarafta sesin! İrâdem olduğu gündür senin irâdene ram, Bir ân için bana yollarda durmak oldu haram. Bütün heyâkil-i hilkatle hasbıhâl ettim; Leyâle derdimi döktüm, cibâli söylettim! Yanıp tutuşmadan aylarca yummadım gözümü... Nücûma sor ki bu kirpikler uyku görmüş mü? Azâb-ı hecrine katlandım elli üç senedir... Sonunda alnıma çarpan bu zâlim örtü nedir? Beş altı sineyi hicran içinde inleterek, Çıkan yüreklere hüsran mı, merhamet mi gerek? Demir nikaabını kaldır mezâr-ı pâkinden; Bu hasta ruhumu artık ayırma hâkinden! Nedir o meş'ale? Nurun mu? Yâ Resûlallâh!... 1


GENCAY

BOZKIR ORTASINDA BİR ÇINAR Elif Kumru PAKSOY Bir devlet ne zaman kurulur? Rejimini ilan ettiğinde mi? Bağımsızlık savaşını kazandığında mı? Milleti adına ilk antlaşmayı yaptığında mı? Yoksa bunların hepsini yapacak iradeyi bir çatı altında topladığında mı?

yetiştirdiği subaylar, aydınlar olarak savaşı, zorluğu biliyorlardı ama bir daha kalem tutan eller silaha gitmesin, bez bebeklerin yerini mermiler almasın istiyorlardı. İnançları tamdı ve inancın yapabileceğinin sınırı olmadığını da biliyorlardı. Şimdilik hedefleri tekti. Vatanı kurtarmak. Gerisi elbet gelirdi.

92 yıl önce, 1920 yılının 23 Nisan’ında bir devlet kuruldu. Ayak sesleri yıllar öncesinden duyuluyordu. Samsun’da başladı, Erzurum’a, Sivas’a kulak verdi. İzmir de yanındaydı, Diyarbakır da.

O günden sonra olanlar bir milletin varlıkyokluk mücadelesiydi. Bir milletin varınıyoğunu nasıl birbirine kattığının göstergesiydi.

Milletin iradesini temsil etmek için küçücük bir binaya yerleştiler. Cuma günüydü. Hayırlara vesile olsun diye duayla başladılar işe. Hacı Bayram dergâhının şeyhini davet ettiler. Gelmek istemedi önce, ısrar ettiler. Kurbanlar kesildi. Bir yanda Hacı Bayram Şeyhi, bir yanda Müftü Börekçizade Rıfat Efendi…

Bozkırın ortasında bir taş binadan kocaman bir devlet çınarını, inancı ve inadı tam adamların gayreti ile milletin “kan” suyu yükseltti.

Savaşı kazandıktan sonra başladıkları yeri unutmadılar. Yitip giden nesillerin hesabı yoktu. İşte bu yüzden iki mihenk taşından birine ”ÇOCUK BAYRAMI”, birine de “GENÇLİK BAYRAMI” dediler. Çünkü onlar çocukların ve gençlerin sadece bayram yapmaları gerektiğini biliyorlardı.

İşleri zordu farkındaydılar. Yokluğun içinden gelmişlerdi. Osmanlı Devleti’nin

2


GENCAY

TÜRK’ÜN İSLAM ÜLKÜSÜ VE BAŞBUĞ ALPARSLAN TÜRKEŞ Mehmet Oğuz ATABERK Türk’ün İslam Ülküsü’ne gönül vermiş yiğitlerin boynunun bükük kaldığı, kolunun kanadının kırıldığı gündür 4 Nisan 1997. Ve bu Nisan’da da Başbuğumuzun dünyadaki misafirliğinin sona erişinin 15. yılında hatırasına olan saygımızı göstermek üzere yine mezarı başındaydık. Ben mi karamsarım yoksa mezarı başındaki kalabalık her geçen yıl gerçekten azalıyor mu kestiremiyorum. Fakat yine de insan, gördüğü manzara karşısında bazı şeylerin eksikliğini ve noksanlığını hissediyor.

gösterip sahip çıkma konusunda eksik kalmış olmamızdır.

O, uğruna ömrünü adadığı milletinden hiçbir zaman emeğinin karşılığı olan değeri görmedi. Halk, Türk milliyetçiliğine gönül vermiş bir lidere, “Türk” diyebilen bir siyasi partiye hiçbir zaman hak ettiği değeri vermedi. Buna rağmen yılgınlık belirtisi göstermedi Başbuğ… Ve sonuca ulaşmak için asla yanlış yola girmedi. Bizim açımızdan üzücü olan, o öldükten sonra da millet olarak hatırasına saygı

1944’te Turancılık davasıyla başlayan çilesi, ömrünün sonuna kadar azalmadan devam etti Tabutlukta yatıp tırnaklarının sökülmesi belki de insanlık onurunun en çok ayaklar altına alındığı dönemdi. Yaşadığı azap dolu günleri sineye çeken Alparslan Türkeş ordudaki görevine döndü ve 1960 İhtilali’nin “Kudretli Albayı” oldu. Milli Birlik Komitesinin içinde dönen entrikalar, 14’ler diye anılan 3


GENCAY milliyetçi-vatanperver kahraman ruhlu subayları dünyanın dört bir yanına sürgün etti. Sürgünden döner dönmez de siyasi arenaya çıkmak üzere çalışmalara başlayan Türkeş CKMP’nin genel başkanı olarak birilerinin kurtlar sofrası haline getirdiği Türk siyasetinde yerini aldı.

Çünkü diğerleri siyaseti bahane edip türlü hilelere, sahtekârlıklara başvururken o karakterinden, “Ülkücü Duruş”tan taviz vermedi. Türk Milliyetçiliği çizgisinden sapmadı ve sadece Türkiye’deki Türklerin değil, Dünyadaki Tüm Türkleri Başbuğ’u oldu.

Yakın zamanda gençlik hareketleri, devrimcilik adı altında ülkemize sokulmuş olan hastalıklı görüşler, yabancı kuvvetlerin içimizdeki maşalarının elinde şekillenince, karşılarında durulması, zararlı faaliyetlerine en azından sekte vurulması iktiza etti. Alparslan Türkeş de bâtılın karşısına geçip hakkı savunanların “Başbuğ”u oldu. Fırtınalı yıllar ve özellikle de devrimciler tarafından hazırlanmış şartlar 12 Eylül 1980 İhtilali'ni meydana getirene kadar Rus emperyalizmine ve şer odaklarına karşı şerefli bir direnişin kumandanı oldu. İhtilalle birlikte, yine kendini dört duvar arasında buldu. Tutsaklık bitip de yasaklar kalkınca siyasete, MÇP ile döndü ve çalışmalarına kaldığı yerden devam etti. O hep diğer siyasi parti liderlerinden farklı oldu.

Sovyetler dağılana kadar, esir milyonlarca soydaşımızın derdiyle dertlenen, onları düşünen ve onlar için çalışan Başbuğ, Sovyetler Birliği dağılınca Türk Dünyası’na gezi düzenledi ve büyük heyecan uyandırdı. Karabağ’da Ermeni faşizminin zulmüne uğrayan kardeşlerimizin, soydaşlarımızın yardımına Fırtına Taburu’nu yolladı ve tüm Türk coğrafyasında Başbuğ olarak bilindi, sevildi. Türlü sıkıntı ve çileyle dolu 80 yıllık ömrünün ardından da ebedi istirahatine çekildi. Bugün aradan onca yıl geçmesine rağmen “Başbuğ” diye anlatılıyorsa, yaşı itibariyle kendisini canlı görme imkânı bulamamış ben ve birçok ülküdaşıma da ışık olabiliyorsa; onun hakkında yapılan olumsuz ve acımasız eleştirileri dikkate almak zaten anlamsızdır. 4


GENCAY zamane sahtekârlarınkinden illa ki farklıdır. Cuma namazı çıkışı güneş gözlüğüyle poz vererek, çocuklara oyuncak dağıtarak örnek Müslüman olunmayacağının bilincinde olan ülkücüler ve Başbuğumuz, ne böyle ucuz oyunları kullanma ihtiyacı hissetmiş, ne de ağzı bozuk, Rayban gözlüklü “karizmatik” ve “dindar” siyasetçilere itibar etmiştir. Bugün birçok ülkücü Başbuğ Alparslan Türkeş’in hacı olduğunu bilmemektedir, bilenlerin de yine büyük bölümünü onun hac sırasında çekilmiş fotoğraflarını görmemiştir bile. Başbuğ’un sağlığında onun sohbet meclislerinde bulunanlar da Hac günlerini ballandıra ballandıra anlatıp, her fırsatta söyleyip prim yapmaya çalıştığına şahit olmamıştır.

Eleştirilerin kaynağıyla görüşlerimizin frekansı çoğu zaman tutmamıştır. Çünkü bizim davamız modern kuramlar ışığında şekillenmedi ve milliyetçiliği yakın zamanın modası olduğu için seçmedik. Tarih okumayı sadece Osmanlı Devleti’nin bazı dönemlerini at gözlüğü takarak incelemek sanan bazı kesimler Fransız İhtilali’nden sonra yayılan milliyetçilikten etkilendiğimizi iddia etse de görüşümüzün, duruşumuzun tarihi Orhun Yazıtları’na, İslamiyet öncesine, milattan önceye kadar gider. 9 Işık Doktrin'imizdeki Milliyetçilik tanımı " Her şey Türk milleti için, Türk milleti ile beraber ve Türk milletine göre sözleriyle özetlenebilecek, Türk milletine bağlılık, sevgi ve Türkiye devletine sadakat ve hizmettir." Başbuğ'un bir konuşmasında; "Milliyetçilik; milletini sevmek ve milletinin menfaatleri doğrultusunda hareket etmektir." şeklinde yaptığı milliyetçilik tanımı da yukarda savunduğumuz görüşün dayandığı temeldir. Ülkücünün İslam’a bakışı da

Fikriyatımızın tabanı geniş, beslendiği kaynaklar derya denizdir. O yüzden ucuz siyasetle, gündelik kaygıların ürünü olan sahtekârlıklarla geçirecek vaktimiz yoktur. Üzerine yüzlerce sayfalık kitaplar yazılmış olmasına rağmen Ülkücülüğün tam bir tanımı yoktur. Başbuğ’un bir sohbetinde söylediği gibi en genel haliyle “ülkücülük, 5


GENCAY vatanını sevmektir.” ve Türk’ün İslam Davası’na gönül verenler yapay sınırlara hapsedilmemiştir. Entelektüel birikimden yoksun olduğumuz, aydınımızın olmadığı ve sadece bir şiddet hareketi olduğumuz iddia edilse de; Dündar Taşerler, Galip Erdemler, Hüseyin Nihal Atsızlar, Erol Güngörler, Arvasiler bu iddiayı savunanlara gösterilecek en güzel kanıtlardır. Kitap okuyarak, laf cambazlığı yaparak ellerine bulaşan kanı kamufle edebileceklerini sanan komünizm yandaşları kendilerini, şerden beslenen Alman bir ideoloğun "kutsal kitap" mahiyetinde gördükleri safsatalarına teslim etmişken, ülkücülüğün kanaat önderlerine laf etmeleri de zaten başlı başına bir ironidir. O yüzden bu mesnetsiz iddialara kulaklarımızı tıkamalı ve kendi yolumuza bakıp, dik durup doğru yürümeliyiz. En basitinden; insanı ve insanî değerleri önemsediklerini iddia eden, insanları sömürdüğü için kapitalizme savaş açan Marksistler nasıl olur da insanın hayatında vazgeçilmezi olan, yaşam tarzını belirleyen dine yapılan "toplumların afyonu" yakıştırmasını kabul edebilir? İşçi haklarını savunduklarını iddia edenler nasıl olur da sırf kendileriyle aynı görüşleri paylaşmıyor diye işçileri canice katledebilirler? Halk için, "halkların kardeşliği" için çalışıp da halka böylesine zarar veren bir topluluk daha var mıdır acaba?

büyük bir çelişki değil midir? Öyleyse biz Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan sıradan insanlar olarak; Filistin'de El-Fetih kamplarında gerilla eğitimi almış, Türkiye'ye dönünce de dönemin ODTÜ rektörünün izni ve bilgisi dâhilinde ODTÜ’nün ormanlık arazisinde atış talimleri yapmış olan eli kanlı, bölücü, Sovyet aşığı militanları mı savunacağız? Yoksa bu katillerin karşısında kararlı duruş gösterebilen, vatanı, milleti, dini için mücadele veren, "Kanımız aksa da zafer İslam'ın" diyen vatan evlatlarını, Anadolu çocuklarını mı savunacağız?

"Sahipsiz vatanın batması haktır Sen sahip çıkarsan batmayacaktır."

bu

vatan

düsturuyla hareket eden, Başbuğ kumandasındaki ülkücüler vatana sahip çıkmış, batmaması için canlarını ortaya koyup mücadele etmişlerdir. Konu derin, söylenecek söz fazla iken, yaşanmış olaylardan verilecek örnekler sayılamayacak kadar çokken bu konuyu bir kaç sayfalık yazıya sığdırabilme çabamız anlamsız olur. Fakat maksadımız gönlümüzden geçeni dilimiz döndüğünce anlatabilmek, bakış açımızı küçük bir pencereden de olsa göstermeye çalışmaktır.

Kendilerini ideal düzenin, olması gerekenin savunucusu sanan Marksistlerin, "halk için, halka rağmen" diyen Fransız jakobenlerinden ne farkı vardır? Hem "halkların kardeşliği" deyip hem de "silahlı devrim"i savunmak da 6


GENCAY Yine bu anlayışla hazırlanmış ve şu an gösterimde olan " ÜLKÜCÜLER" belgesel filmi, bir devre ışık tutmaya çalışmış, şimdiye kadar hep tek taraflı ve saptırılarak anlatılan barut ve kan kokulu yılları ülkücülerin gözünden anlatmıştır. Her ne kadar yıkıcı ve ağır eleştiriler alsa da, belgeseli hazırlayan ekip "İbrahim'e su götüren karınca misali" ellerinden geldiğince çalışmış ve bizi anlatan, bizden olan bir çalışma ortaya koymuştur. Ülkücüler olarak hem kendimizi daha iyi tanıyabilmek, tanıtabilmek için hem de bir ilk olan bu çalışmanın benzerlerinin daha da gelişerek devam edebilmesi için filme başta seyirci olarak gidip, anlayıp özümseyip, sonrasında ise tanıtıp anlatarak, üzerine konuşarak vazifemizi yerine getirmemiz gerekmektedir.

Ülkücülerin; Said Nursi'nin hayatının anlatıldığı Hür Adam filmi gösterimdeyken salonları ağzına kadar dolduran nurculardan paradan başka neyi eksik! Bir sinema bileti almak da bizi büyük bir maddi külfetin altına sokmayacağına göre, en kısa zamanda filmi izlemeli, küfür ve bel altı esprilerle dolu toplumsal ahlak ve milli değerlerden soyutlanmış filmler milyonlar tarafından izlenip gişe rekorları kırarken, "ÜLKÜCÜLER" i boynu bükük bırakmamalıyız. Yazımı noktalarken Başbuğumuz Alparslan Türkeş’e, ülkücü şehitlerimize ve ebediyete intikal etmiş bütün ülküdaşlarımıza, büyüklerimize Allah'tan rahmet, mağfiret diliyor, siz değerli ülküdaşlarıma da saygı ve muhabbetlerimi sunuyorum. Allah'a emanet olun...

7


GENCAY

8


GENCAY

İMAM MATURİDİ VE İMAN KAVRAMI Murat KARATAŞLI Türk dil kurumunun e-sözlüğüne göre; inanma, inanç ve İslam dinini kabul etme.1 gibi anlamlara gelen, insan hayatının bütün süreçlerindeki etkenliği tartışılamayacak kadar kesinlik arz eden bir kavram olarak îmân konusu, mezhepsel farklılıkların yoğurduğu İslam felsefesinde büyük İslam düşünürlerinin de farklı bakış açılarının imbiğinden geçerek değişik yorumlamalara maruz kalmıştır.

göre belirleneceğidir. Çünkü nihai gerçeği bilen yalnızca Allah’tır. Kerramiyye mezhebinde olanlara göre îmân, yalnızca dil ile ikrardan ibarettir. Bundan başka bir mevhum gibi algılanması bu mezhebe göre mümkün değildir. Zira bu mezhebin literatüründe aktarılanlara göre efendimiz (S.A.V) “Ben insanlarla Lâ ilâhe illâllah demelerine kadar mücadele edeceğim.” demiştir. İmam-ı Matüridi’ye göre ise bu durumun esası gerçekte bu değildir. O’na göre kalbe ve gönle önem veren bir dinin en büyük temsilcisi olarak Allah’ın elçisi, bu şekilde bir cümleyi yalnızca metaforik bir üslupla beyan edebilir, ‘aksi mümkün değildir’. Çünkü yaratıcı, Kuran-ı Kerim’de “onlar ağızları ile îmân ettik derler, hâlbuki kalpleriyle îmân etmiş değillerdir” buyurmaktadır. Bu açıdan onların bu sözlerine göre münafıkların da mümin sayılması lazım gelir.2

Bu şekilde mezhepsel rölativizm ile fikrî bir ihtilafın öznesi olan îmân konusuna İmam-ı Matüridi’nin getirdiği yorum, bir ‘itikat imamı’ olması sebebiyle oldukça önemlidir. Zira îmân hususu son derece girift ve muğlâk bir konu olmakla birlikte, somut bir ölçü getirmenin oldukça zor olduğu bir alandır ve bu yönüyle insanlar arasında farklı yorumlara, bireysel iddia ve tezlere konu olmuştur. Buna rağmen bütün yaklaşımların da ötesinde bir gerçek olarak duran ve büyük ekollerin üzerinde mutabık kaldığı en yaygın kanaât, herkesin îmânının ölçüsünün, yalnızca Allah’ın ebedi âlemde önümüze getireceği ölçülere

İmam-ı Matüridi, iman problematiğine daha çok, Muhammed bin Kerram’ın “îmân sadece dil ile ikrardan ibaret olup kalple bir alakası yoktur” beyanına karşı, “hem akıl hemde nakil yoluyla sabit olduğu üzere imanın oluşmasına en layık olan yetenek kalptir” çıkışıyla ve daha çok bu husus üzerinde yoğunlaştırarak, bir izah ve bir yorum getirmeye çalışmıştır. Zira bu izahı getirme amacı, Kerram’ın görüşlerinin giderek itibar görmesi ve İslam’ın insanlar tarafından anlaşılmasına giden yollara bir virüs gibi sızma tehlikesidir. Bu 9


GENCAY “tehlike”nin öyle bireysel bir görüşten gelen bir görüş olup, son derece sınırlı bir alanda kalacağı varsayımıyla hareket edilmesi ve üstten bakarak önemsenmemesi, son derece ciddi ve o kadar da yanlış bir yaklaşımdır. Bu bâbta; Suudi Arabistan’daki Vahhabilik örneği Mâtürîdî görmese de- bizim için çarpıcı bir sonuç olarak karşımızda durmaktadır. Ayrıca tıpkı siyasal kitle hareketlerinde olduğu gibi dinsel alanda da propagandif yayılımın dehşet verici hızı mâlumdur.

iman etme noktasındaki yetersizliğini açıklamaya çalışır. Kuran-ı Kerim’de âlemlerin efendisi ve sahabelere karşı iman ettiklerini söyleyip amaçlarına ulaşmaya çalışan münafıklara ilişkin oldukça fazla ayet bulunmaktadır.3 Kuran-ı Kerim’de iman hususunu örnekleriyle açıklayan birçok ayet mevcut olduğu için bu ayetlerden yola çıkan Mâtürîdî, Kerramiye ehline şu soruyu yöneltir: “Zahiri hükümlerin uygulanması sırasında münafık ve benzeri grupların iman beyanlarının yeterli görülmesi, imanın sadece ikrardan ibaret olduğunun delilini teşkil ediyorsa, beyanlarının mevcudiyetine rağmen neden mağfiretten ve imanın karşılığı olarak vaat edilen ebedi nimet ve sonsuz mükâfattan mahrum bırakılmışlardır?”5 Kuran-ı Kerimdeki ayetler bu kadar sahih ve açık bir şekilde dururken bu soruyu cevaplamak ve Kerram’ın yukarıdaki iddiasını savunmak abeslik teşkil etmektedir. Allah çoğu surenin başlangıcında “Ey îmân edenler” şeklinde hitap ederken muhatabı iman edenler ve bu imanı yaşayanlardır. Allah’ın muhatap alırken yaptığı bu kıstasa, ancak kalp kulak verebilir ve bu hazine yalnızca kalpte saklanabilir. Çünkü kalp; bütün duygu ve düşüncelerin imbiği ve bir anlamda irade kontrol merkezidir. İman düşünce kökenli bir kavram olsa da fıtri olarak düşünce duygudan daha önemsizdir. Ve imana dair her hangi bir onama ve tasdik bütün baskı ve esaret emarelerine rağmen kalpte meskûndur.

Matüridi felsefesinde îmâna dair yorumları incelerken İmam-ı Mâtürîdî’nin ‘aklî’ ve ‘naklî’ vasıtalarla oluşturduğu basamaklardan hareket edeceğiz. Mâtürîdî’nin ‘naklî’ delil olarak îmânın felsefi sorgulamasını yaptığı bu aşamada esas olan, ayet ve hadislerden naklolan bilgidir. Naklî Delil İmam-ı Matüridi ‘îmân’ mevhumunun yalnızca dil ile söylenen ve kabulünün yalnızca dil ile yapılan bir durum olmadığını Kelam-ı Kadim’deki; “kalpleriyle îmân etmedikleri halde ağızlarıyla îmân ettik derler” 3 ayetine atıfla ve buna benzer ayetlerle ve hadislerle yorumlayarak, dil ile ikrarın 10


GENCAY ki, siz îmân etmediniz, lâkin İslam olduk deyiniz”7 buyurmuştur.

Aklî Delil

Yukarıda ‘kutsi’ ifadelerle naklolan bilgilerden yapılan yorum ve işaretlemeler, bu aşamada insan akıl ve mantığının sınırlarına tabi tutularak kendisini gösterir. Mâtürîdî’nin, îmân problematiğini akıl süzgecinden geçirip, mantık dairesinde sorular sorup cevaplar araması, bu yönüyle akla önem vermesi bakımından çok önemli bir bakış açısı olarak karşımızda durmaktadır. Mâtürîdî, imanın kalbin onayından geçmeden vücudun herhangi bir uzvu ile herhangi bir ortamda sergilenir hale gelmesini îmân olarak kabul etmez. Çünkü herhangi bir insan istemeyerek ya da herhangi bir münafık amacına ulaşmak için, dolayısıyla îmân etmediği halde, îmân ettiğini diliyle veya başını sallayarak, elini kaldırarak îmâ edebilir, ama bu îmân için yeterli bir durum değildir. İmânla mükellef olmak ancak aklın mevcudiyetiyle gereklilik kazanır. Bunun yanında îmânı oluşturan hususların mahiyetinin bilinmesi de yine aklın tefekkür ve istidlâli ile imkân dâhiline girer; bu ise zihnin –kalp- bir fonksiyonundan ibarettir: îmân da aynı statüye dâhildir Şu da var ki dil, vücudun diğer organları gibi cebir altında tutularak başkaları tarafından da kullanılabilir.6

“Îmân tasdik midir, yoksa marifet mi?” Îmân problematiğini tartışırken oldukça sık karşılaşılan ve cevabında ince bir çizgi olan bu soru oldukça önemlidir. Kelime anlamıyla ‘tasdik’; bilerek, kabul ederek onaylamak ve benimsemektir. ‘Marifet’ ise; bilmek ve tanımak yapabilmek anlamlarına gelmektedir. Şimdiye kadar söylenenlere bağlı olarak, ‘îmân marifetten ibarettir’ diyenin sözünde, îmân, “tasdike sevk eden marifetin bulunması halinde tasdikten ibarettir” anlamına gelir; bu bağlantı sebebiyle îmân marifetle ‘tanımlanmıştır’, tıpkı imanın Allah’ın lütfu, nimeti, rahmeti, ele geçirilmesine vesile olan benzeri şeyler gibi bu nitelendirme, îmânın gerçekte Allah’ın eylemi olduğu manasına gelmez, “fakat onun gerçekliği bundan soyutlanmış da değildir”, bu sebeple ‘lütfuna, nimetine’ nispet edilmiştir. İşte îmânın ilme ve marifete izafe edilmesi de aynı konumdadır. Yani insan kendisini îmâna sevk eden aygıtlardan mahrumsa onun îmân eksikliği iradi bir günah değildir. Bu bilinci ve aklı olmayan bir insanın karşı karşıya kaldığı bir durumdur. Buradan yalnızca ‘düşünebilen insanlar îmân edebilir’ sonucu ortaya çıkar. Fakat yalnızca düşünce de îmân hususunda yeterli değildir, fakat bir ‘yol’ olarak önemlidir. Hz. İbrahim ile ilgili şu ayet, bu konudaki kargaşayı düzeltebilecek önemli ve manidar bir anekdot olarak karşımıza çıkmaktadır: “Hani İbrahim, “Rabbim! Bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster” demişti. (Allah ona) “İnanmıyor musun?” deyince, “Hayır (inandım)

*** Mukallitlerin, yani dini taklit edenlerin îmân durumunun incelenmesi hususunda Mâtürîdî, yine ayetlerden yola çıkarak ve mantık dairesinde izahlarda bulunarak onların îmân durumunu açıklar. Mâtürîdî’nin bu husus için destek aldığı ayette şöyle denmektedir; “çöl Arapları – bedeviler- îmân ettik dediler, onlara de

11


GENCAY ancak kalbimin tatmin olması için” demişti. “Öyleyse, dört kuş tut. Onları kendine alıştır. Sonra onları parçalayıp her bir parçasını bir dağın üzerine bırak. Sonra da onları çağır. Sana uçarak gelirler. Bil ki, şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”8

anlaşılınca îmân olmaktan çıkıp bilgi haline gelmektedir. Mâtüridi’ye göre îmânın objesi olan şeyler, aynı zamanda bilginin de objesi olabilmektedir. Çünkü bir süre ‘inanılan bir şey’, bir süre sonra ‘bilinen bir şey’ olmaktadır. Mâtüridi, îmânın ihtimalli olduğunu, yani kesin olmadığını kişiden kişiye değişen sübjektif bir kavram olduğu kanaatini taşımaktadır. Çünkü bir kimsenin inandığı bir değer bir başkasına göre inanılmayan bir şey olabilmektedir. Ayrıca Mâtüridi, küfrün imanı yok edip, bilgiyi yok edemediğini bir başka deyişle, bilinen bir şeyin bilindikten sonra bilinmezliğinin mümkün olmadığı fikrini taşımaktadır. Bu durumu, peygamberlerin hepsinin ayrı ayrı bilinmesinin iman için olmazsa olmaz bir gereklilik olmadığını, onlara ve getirdikleri mesajlara toptan inanılabileceğini belirtmesi de onun îmânda ihtimal, bilgi de kesinlik bulunduğu görüşünde olduğunu gösterir.9

Hz İbrahim’in bilmediği bu hususta yaşadığı çok küçük bir tereddüt, yalnızca Allah’a olan imanı sayesinde düşüncesini dizginlemiştir. Bu aynı zamanda îmânın yalnızca bilgi olmadığını göstermesi bakımından da önemlidir. Zira Allah; “bilmiyor musun?” yerine “inanmıyor musun?” şeklinde sormuştur. İman ve Bilgi İmam-ı Mâtüridi’nin îmân kritiğinde ‘tasdik’e neden olan bir bilginin varlığı gereklidir. Bu kalbin aklî bir bilgidir. Mâtüridi, bu bilgiye istidlali bilgi demektedir. Yani çözümlemesini vicdan ve kalple yapıp hükmünü ona göre veren bir bilgi çeşidinden bahsetmektedir. Bu durumda Mâtüridi’nin, bu tür bir bilginin îmândan önce geldiğini ve îmânın temelini oluşturduğunu söylemesi, onun gerçek bilginin de îmândan önce geldiği görüşünde olduğunu göstermez. Çünkü Mâtüridi’nin düşünce sisteminde îmândan önce gelen bilgi ile îmândan sonra gelen bilginin mahiyeti oldukça farklıdır. Îmândan önce gelen bilgi ‘istidlali bilgi’dir. Îmândan sonra gelen bilgi ise ‘hissi bilgi’; beş duyu ile hissedilip algılanan bilgidir. Ona göre îmân, bilgiden önce geldiği gibi inanılan şeyin bizzat görülmesiyle, bu iman, iman olmaktan çıkıp bilgiye dönüşmektedir. Yani inanılan şey, bizzat görülüp, onun inanıldığı gibi olduğu

*** İmam-ı Mâtüridi, kelâmi görüşler arasında büyük günahlar ve iman konularında en fazla dikkat çeken görüşlere sahip bir düşünür olarak karşımızda durmaktadır. Bu kısa çalışmanın son kısmını Sönmez Kutlu’nun çerçevesini çizdiği haliyle, İmam-ı Mâtüridi’nin şu görüşlerine yer vererek sonlandırmak gerekiyor. Bu hususlar İmam-ı Mâtüridi’nin îmân konusundaki kırılma noktalarını içeriyor: 

12

Büyük günah: Bir Müslüman işlediği büyük günah sebebiyle îmândan çıkmaz ve küfre de girmez. O bu dünyada hakiki mümindir. Yalnızca işlediği günahı dolayısıyla fasık yani ahlaksız mümindir. İşlediği günah


GENCAY

sebebiyle Allah’ın cezalandırma tehdidinin muhatabıdır. Böyle birinin ahiretteki durumu Allah’ın dilemesine kalmıştır. Amel-iman münasebeti: Ameller îmânın bir parçası olmayıp, îmân dışında bir farzdır. İmanda istisna: Şartlı ve şüpheli îmân olmaz. Bir mümin, îmânını açıkça ve şüpheye düşmeden ifade etmelidir. Yani “ben müminim” demelidir. “İman tasdiktir”: Îmânın gerçekleşmesi kalbin tasdikiyle olur. İnsanlar Allah’ın yaratıcı Hz. Muhammed’in ise onun elçisi olduğunu gönülden kabul ederek mümin olurlar. Bunun için de bir irade organizasyonu olarak marifetin olması gerekmektedir. İmanda artma ve eksilme: Ameller imanın bir parçası olmadığı için amelleri işlemekle îmân artmaz. Onları terk etmekle veya günah işlemekle de azalmaz. İman-İslam ilişkisi: Îmân vasfını kazanan bir insan İslam vasfını da kazanır. Yani Müslüman olur. Bu çıkarıma göre bütün müminler Müslüman, bütün Müslümanlar da mümindir. Vaat ve vaid: Allah bazı ayetlerde iyilik yapanları mükâfatlandıracağını vaat etmiş, bazılarında ise kötülük yapanları, zulmedenleri ve günah işleyenleri cezalandıracağını veya ebedi olarak cehennemlik olduklarını söylemiştir. Ama Allah bütün bu

tehditlerinden rahmeti ve acımasıyla vazgeçerek kulunu affedebilir.10 Dipnotlar: 1. http://tdkterim.gov.tr/bts/?kategori =verilst&kelime=%DDMAN&ayn=ta m 2. Prof. Dr. Yusuf Ziya YÖRÜKAN, ‘İslam Akaid Sisteminde Gelişmeler’, ‘İmam- Azam Ebû Hanife ve İmam Ebû Mansûr-ı Mâtüridi, Ötüken Yayınları, İstanbul 2006, sf. 245. 3. Maide sûresi 5/41 4. Tevbe sûresi 9/29, 9/66, Mûnafikün 63/1, 63/8 5. Ebû Mansûr el- Mâtürîdî, ‘Kitâbü’tTevhid Tercümesi’, Tercüme: Prof. Dr. Bekir Topaloğlu, Türkiye Diyanet Araştırmaları Merkezi Yayınları, Ankara 2002, sf 491. 6. Ebû Mansûr el- Mâtürîdî, a.g.e, sf 493. 7. Hucurât suresi 49/14. 8. Bakara suresi 2/260. 9. Prof. Dr. Hanifi ÖZCAN, ‘Mâtürîdî’de Bilgi Problemi’, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları İstanbul 1998 sf. 192. 10. Sönmez KUTLU, ‘İmâm-ı Mâtürîdî ve Mâtürîdîlik, Tarihi Arka Plan ve Hayatı, Eserleri, Fikirleri ve Mâtürîdîlik Mezhebi’, Kitabiyat yayınları, Ankara 2006 sf. 37.

13


GENCAY

14


GENCAY

HEP BATIDAN DİNLEDİNİZ Bülent ERDİL Uzunca bir zamandır sormak istediğim bir sorum var… Son dönemde yaşayan efsane bir Türk yiğidi vardı, biliyor musunuz?

Hazar’dan Ege’ye uzanan Türk toprakları ikiye bölünerek birbirleriyle bağlantısı koparıldı. Zaten 1000 senedir Türkler tarafından yönetilen İran’daki yönetim, 1925’de İngilizler tarafından Farslara verilmişti. Stalin’in en büyük projelerinden olan “Türkiye’nin etrafını Türksüzleştirme” planı doğrultusunda; Ahıska başta olmak üzere, Kars’ın yanı başındaki Türk kentlerinde yaşayanlar Asya’nın içlerine sürülmüştü. Hepsi birleşince, Rusya’sıyla, İran’ıyla ve Avrupa’sıyla tüm dünyanın adeta bir olup; Batı Türkeli’ni ikiye ayırıp aradaki teması kesmeye ant içtikleri daha belirgin bir hale gelmişti. Şimdi sırada ortada kalan Nahcivan vardı. Ancak hesaba katılmayan bir durum vardı.

7 Şubat 1988’de Azerbaycan’ın Bilesuvar kentine bağlı Aliabad Köyü’nde doğmuş. 2005 yılında Azerbaycan Özel Kuvvetlerde askerliğini yapmış. İki yıl sonra terhis olmuş ama askerliği çok sevmiş. Bu yüzden sivil hayatta çalıştıktan sonra gönüllü olarak 2009’da Uzman Çavuş olarak Azerbaycan Ordusuna katılmış. Yine gönüllü olarak Karabağ cephesinin sınır birliğine atanmış. Çevresinde hep vatansever ve milli konulara duyarlı bir genç olarak tanınmış. Yaşıtları gibi gezip tozacağına, ülke sorunlarına yoğunlaşmış. Son yüzyılda milletinin başına gelenleri düşünmekten, bunlara kafa yormaktan; içten içe erir olmuş.

Nahcivan, Atatürk zamanında yapılan anlaşmalara göre Türkiye garantörlüğündeydi. Yani oraya gelecek herhangi bir saldırıda Türkiye’nin müdahale hakkı vardı. Bu yüzden buraya saldırma cesareti bulamayan Türk düşmanları rotayı Karabağ’a çevirdi. İnsanlık dışı bir soykırımın yaşandığı Hocalı’nın da dâhil olduğu Karabağ bölgesi işgal edildi.

Peki, bu yiğidin doğduğu Azerbaycan nerededir? Hazar Denizi’nden Akdeniz’e kadar uzanan kimine göre Anadolu, kimine göre Rumeli; bana göre de Batı Türkeli* olan toprakların doğu kesimidir. Batı Türkeli’ni ikiye bölüp, burada yaşayan Türklerin bağlantılarını kesme operasyonun ürünü olan Ermeni-stan** (Türkçesi Ermeneli olmalı) Rus ve diğer batılıların programları doğrultusunda Batı Türkeli’nin göbeğinde kurduruldu. Yine onların programları doğrultusunda bölgedeki Türklerin topraklarını alarak, bir tümör gibi büyütüldü. Başkenti de tarihi bir Türk kenti olan Erivan oldu. Kuyruk gibi bir uzantıyla İran’a koridor açtırıldı ki rahatça nefes alsın. Böylece 15


GENCAY 1992 yılında Hocalı’da 83 çocuk, 106 kadın olmak üzere 613 Türk katledildi. Binlerce kişiden hala haber yok.

(Karabağ’da katledilip topluca gömülen Türkler) (1992’de Hocalı’da kolu koparılan bu Türk kızı sizin kız kardeşiniz de olabilirdi)

Katledilen binlerce insanımızdan sadece birkaçının başına gelenlerdi bunlar. Üzülerek şunu da belirtmek istiyorum ki Hocalı���da yaşananları Pakistan ve Meksika soykırım olarak tanırken, Türkiye hala bunu kabul etmemiştir!

Hocalı soykırımını bir de yapanların kendi ağzından dinlersek olayı daha iyi anlayabiliriz. Bu soykırıma katılan Ermeni Doktor Zori Balayan bir eserinde Hocalı’yı şöyle anlatıyor: “Arkadaşımız Haçatur’la ele geçirdiğimiz eve girerken askerlerimiz 13 yaşında bir Türk çocuğunu pencereye çivilemişlerdi. Türk çocuğunun bağırış çağırışları çok duyulmasın diye, Haçatur çocuğun annesinin kesilmiş memesini çocuğun ağzına soktu... Başından, ensesinden ve karnından derisini yüzdüm. Saate baktım, Türk çocuğu yedi dakika sonra kan kaybından öldü... Ruhum sevinçten gururlanıyordu. Haçatur daha sonra ölmüş Türk çocuğunun cesedini parça parça doğradı ve bu Türk’le aynı kökten olan köpeklere attı. Akşam aynı şeyi üç Türk çocuğuna daha yaptık...”

Hocalı’da 1992’de katledilen Türk çocuğu. (pkk’nın katlettiği çocuklarımızdan farkı yok)

16


GENCAY Sayısız katliamla tüketilemeyen Türklerin ülkesidir Azerbaycan. Türkiye’yi ata vatanından koparmak isteyen Türk düşmanlarının bir türlü yok edemediği, Türkiye’nin can simidi olan yerdir Azerbaycan. Çünkü ha Hocalı ha Dörtyol, ha Gence ha Kırşehir, ha Bakü ha Ankara’ydı… Hepsi aynıydı.

Ortodoks Patrikhanesinin araya girmesiyle türlü işkenceler görüp, parçalanan bedeni Azerbaycan’a teslim edilir. Biz Türkiye olarak her şeyi iyi biliriz. Sorsalar, hangi mankenin kiminle çıktığını, nerde ne yaptığını; hangi yarışma programında buzda kimin kiminle kaydığını da… Bu konuda şüphem yok. Ülkem böyle dolu olunca ben de bir sorayım dedim.

Bu şartların içinde büyümüş yiğidimiz. Tarih ve millet bilinci son derece güçlü biriymiş. Artık dayanamamış, 19 Haziran 2010’da gece yarısı ana ve babasına bir mektup yazıp, evinden çıkmış. Kimseye haber vermeden, Kürşad’ın 40 atlısıyla Çin sarayını basması gibi sonunu bilerek, üstelik yalnız başına işgal edilmiş bölgeye girmiş. Bir kilometrelik mayın döşeli sınırı cesurca aştıktan sonra yanında getirdiği teçhizatla Ermeni karakolunu basmış. Uzun çatışmalardan sonra hepsini imha etmiş. Haberi alan destek güçleri bölgeye gelmiş. Karakolda ele geçirdiği mühimmatla onlarla da çatışmaya devam etmiş. O sırada Dünyanın birçok ülkesinde TV kanalları programlarını durdurup son dakika yayınına girerler. Azerbaycan ve Ermeneli (Farsçası: Ermeni-stan) arasında savaş çıktığını zannederler. Ancak çok geçmeden gerçek anlaşılır. Bu çılgın Türk sabaha karşı açık arazide şehit olur. Şehit olduğunda, imha ettiği düşman asker sayısı 45’i bulmuştur.

Bu yiğidi bilir misiniz? İpucu da vereyim. Azerbaycanlı bir işadamı İstanbul’da yaptırdığı bir tankere onun adını verdi.

Çıkaramadıysanız söyleyeyim. “Mübariz İBRAHİMOV” idi onun adı… Nam-ı diğer Batı Türkleri’nin Kürşadı…

Haftalarca dünya medyası bu haberi konuşurken Türkiye’de bu olay nerdeyse hiç gündeme gelmez. Ermeni hükümeti bu yiğidin na’şını karşı tarafa teslim etmez. Azerbaycan hükümeti birçok kanaldan bu gencin bedenini almak için çabalar. Ancak bu durum karşısında Türkiye kılını dahi kıpırdatmaz. Nihayet iki ay sonra Rus

Önemli Not: * Batı Türkeli; Hazar’dan Tanrı Dağları’na kadar uzanan Kazak, Kırgız, Özbek ve Türkmen ülkelerini kaplayan toprakların geneline eskiden verilen addır. Bana göre buraya Batı değil; artık Orta Türkeli 17


GENCAY denmelidir. Çünkü Türkler’in en batı hattı artık Hazar Denizi’yle Akdeniz arasındaki kısımdır.

ya da “il” ekini kullanmamız gerekirken ne yazık ki Farsça’da ülke anlamına gelen “stan” ekini kullanıyoruz anormal biçimde. Türkmen-stan, Özbek-stan, Kazak-stan, Sırp-stan, Macar-stan… Şükür ki Osman’ın ülkesine Osman-stan yerine Osmaneli – Osmanlı diyebilmişiz bir Türk gibi.

** Türk olmamıza rağmen ne yazık ki ülke adlarını kendi dilimizde söylemiyoruz. Kendi dilimizde ülke anlamına gelen “el”

Mübariz İBRAHİMOV

18


GENCAY

SÖYLEŞİ: İKBAL VURUCU Metehan ÇAĞRI - Elif Kumru PAKSOY kendi sorunu bilip böyle kaygılar taşıyan insandır. Aydının en önemli özelliği özgürlüğüdür özgür düşünmesidir. Sorunlara çözüm bulurken, fikir üretirken, bilgi üretirken tamamen hiçbir otoritenin etkisinde kalmamasıdır. Yani otoritenin etkisinde kalmamak herhangi bir kıblesinin olmadığı anlamına gelmez. Mutlaka bir ideolojisi vardır. Zaten ideolojisiz aydın veya insan olmaz. Tabi günümüzde bazı liberal aydınlar veya solcu aydınlar kendi ideolojilerini tarih üstü bir konuma oturturlar, evrensel ve soyut bir kimlik tanımları vardır. Bir başka deyişle tarafsızlık fetişine bağlıdırlar. Bu da onların bir kendilerini pazarlama tekniğidir. Kendilerini meşrulaştırmak ve fikirlerinin daha geniş bir alanda kabul görmesini sağlamak için izledikleri bir taktiktir. Yoksa liberalizm veya sosyalizm açık ve net bir şekilde ideolojidir. Belli bir tarihleri, üretici aydınları vardır. Locke, Rousseue, bunların her biri liberalizmin farklı tonlardaki aydınlarıdır. Ama liberal aydınlardır. Bunları liberalizmin özgürlüğüne vurgu yaparlar. Liberalizm özgürlük demektir. Özgürlük herkesin istediği bir şeydir. O zaman bu ideoloji değildir, doğaldır derler. Oysa doğal durum diye bir şey söz konusu değildir. İnsanlık tarihinde doğal durum Hobbes’in bir teorisidir. Ona göre doğal durum bir çatışma halidir. Fakat biz biliriz ki doğal durum sadece hayvanlara özgü bir yapıdır. İnsanlar düşünür, üretir. Değer üretir, mal üretir. Bunları ürettiğinde bir dil kullanır.

İkbal VURUCU Konya doğumlu… Kazakistan’da Hoca Ahmet Yesevi Üniversitesinde sosyoloji okudu. Selçuk Üniversitesinde sosyoloji alanında yüksek lisansını tamamladı. 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsünde Sosyal-Kültürel ve Politik Araştırmalar Merkezi Başkanı olarak çalıştı. Yayınlanmış altı kitabı var. Yayım aşamasında iki, yayıma hazırladığı üç kitabı bulunmakta. Kazakça ve Rusça’dan çevirileri var. Aydın kimdir? Entelektüel camiada milliyetçilerin konumunu tanımlar mısınız? Aydın her dönemde, her zaman diliminde farklı işlevler yerine getirir. Ama bunların en belirgin özelliği bilgi üzerinedir, bilgiyi üreten işleyen insanlar olmalarıdır. Kimi zaman doğrudan iktidara bağımlı, kimi zaman iktidardan bağımsız olmuşlardır. Ama modern anlamda aydın ve entelektüel tamamen iktidardan bağımsız olarak kendi iradesi ile düşünen toplumun sorunlarına kafa yoran ve ben kimim diyen, buna ciddi cevaplar arayan, toplumun sorununu 19


GENCAY Bunların her biri özellikle de dil insanı, aydını bir kültüre içkin kılar. Dil demek kültür demektir. Dilin kültür olarak önemi buradan gelir. Yani insanın doğal durumu diye herkesin hayvanlar gibi birbirinden bağımsız ayrı, çatışma halindeki bir durum söz konusu değildir. Ama dediğimiz gibi her insan bir değere içkindir. Aydınlarda o yüzden biz bağımsızız, tarafsızız, objektif yazarız, konuşuruz demiş olsa da asla objektif diye bir şey söz konusu değildir. İlla ki bir ideolojiye mensubiyeti vardır o ideolojiye göre kendi düşüncesini aksettirir.

Güngör: “Üniversite mezun olan herkes aydındır.” der. Ama entelektüelin farkı tamamen zihin işleriyle meşgul olmasıdır, bilgi işiyle meşgul olmasıdır. Entelektüelin özelliği budur. Gazetecilerde aydındır ama her gazeteci entelektüel değildir. Entelektüelde derinlik vardır. Entelektüel 20–30 yıl sonra, mümkünse yüzyıllarca değerini kaybetmeyecek şekilde yazar, çizer.

Aydının partisi olur mu? Aydının partisi olmaz. Bir aydın partiye oy verebilir. İdeolojiyle partiyi fazla özdeşleştirmeyelim, karıştırmayalım. Mesela bir ülkede aynı anda birden fazla liberal parti olabilir oysa liberalizm objektif değişmez tek bir hakikati göstermiş olsaydı tek bir parti olurdu veya bugün liberalizm sağından soluna, Kürtçüsünden İslamcısına herkesin “ben de liberalim” diye çıktığı bir düşünce olmazdı.

O zaman milliyetçi camiadaki entelektüellerden bahsetsek biraz? Milliyetçi camiada entelektüellerin durumu hep zor olmuştur. Niye zor olmuştur, biraz önce dediğimiz gibi entelektüellerin en büyük özelliği bilgi üretmesi ve sorgulamasıdır. Mesela Ziya Gökalp, Erol Güngör bu konuda önemli şahsiyetlerdir. Bunlar hiçbir zaman milliyetçi camia tarafından bile tam kabul edilmemişlerdir. Dışlanmışlardır. Erol Güngör entelektüel olmanın vermiş olduğu doğal sonuç olarak Ziya Gökalp’i eleştirmiştir. Ziya Gökalp’in kültürmedeniyet tasnifini eleştiren bir yazısı vardır. Bu eleştirilerden sonra Erol Güngör’e fiili saldırılar bile olmuştur. Gökalp ise bambaşka bir fenomendir. Onu eleştirmeyen aydın veya ideoloji yoktur. Çünkü Türk düşüncesinin zirve ismidir.

İdeolojiler makro şeylerdir. Büyük anlatı diye de geçer. Fakat esas olan bireydir, yetiştiği kültürdür, aldığı eğitimdir. Ona göre de büyük anlatılar değişime uğrayabilir. İnsanların milliyetçiliğindeki farklılıklar gibi. İnsan partiye oy verir ama partiye bağımlı olamaz. Partiye bağımlı olan insan aydın olamaz, entelektüel bir iddiası olamaz. Bir de entelektüel ile aydının ayrımını yapmamız gerek. Aydın düşünen insandır. Mesela akademisyenler, yazarlar kadar doktorlar ve mühendisler de aydındır. Erol 20


GENCAY Niye zirvedir? Çünkü içinde bulunduğu toplumun ve ülkenin sorunlarıyla hemhal olmuştur, sorunu teşhis etmiş teşhis etmekle kalmamış somut çözüm önerileri sunmuştur. En zor konuları bile çok basit bir dille ifade edebilmiştir. Bütün “ilk”ler büyük ölçüde ona aittir. Bugün bile etkisini sürdürmektedir.

Entelektüelin kendi düşüncelerini yayması için belli araçların, mekanizmaların geliştirilmesi lazımdır. Mesela bir milliyetçi entelektüelden bahsediyorsak, o entelektüelin kendi fikrini topluma yaydığı mekanizmayı da oluşturmuş olması lazımdır. Biz bunları görememekteyiz. Nedir bu mekanizmalar? Mesela sivil toplum örgütleri, kitle iletişim araçlarıdır. Yani gazeteler, dergiler, internet kullanımı, televizyon bunların hepsi bir araçtır. Örgütlenme, ortak bir platform oluşturma, ortak bir tavır ortaya koymak için gerekli olan bu araçlardan milliyetçi aydınlar büyük ölçüde yoksundur. En önemli kitle iletişim araçlarından yoksunluk doğal olarak senin gündemi belirlemeni engeller. Bunların olmadığı bir yerde demokrasiden de söz edilmez. Bizim demokratik sürece katılabilmemiz için bütün bu unsurların kendi işlevini yerini getirecek tarzda oluşturulması lazımdır. Bizim kendimizi özgürce dile getiremediğimiz televizyonlarımız, gazetelerimiz yoksa demokratik hayatta da yokuz demektir. Demokrasi toplumun ikna edilmesine dayanır herkes fikrini söyler, toplum kararını verir. Biz bu rekabette çok çok geriyiz.

Ülkücülük 80 öncesinde kısmen bir camia/cemaat özelliği taşımakla birlikte bugün bu özelliğini kaybetmiş gibidir. Çünkü camianın en önemli özelliği ortak bir akıl, ortak bir düşünce ekseninde davranması, hareket etmesi, duruşunu ona göre belirlemesidir. Yani bireyler tek tek kendi farklılıklarını korumuş olsa da, eyleme geçeceğinde bağlı olduğu cemaat ekseninde duruşunu, görüşünü belirtir. Bu sosyalist hareketlerde de böyledir. Biraz önce dediğim gibi sosyalistlerin bir özelliği de -liberallerin özgürlük kavramını kullanarak evrenselleştirmeleri gibisosyalizmin bir bilim olduğunu, bilimin akla dayandığını, evrensel olduğunu söylerler. Aynı şey İslamcılarda da söz konusudur. Kendilerini Müslüman olarak nitelerler. Böyle söyleyince de düşünceleri bütün Müslüman toplumları kapsayacak sanırlar. Erol Güngör bunu çok güzel tanımlar, çocuksu bir tavır olarak niteler. Çocuk gerçekte olanla, zihninde olanı ayırt edemez, zamanla bunun farkına varır. Bizim aydınımız da öyledir gerçekte olanla zihninde olanı farkına varamaz. Düşünür ki zihninde ne varsa somut olarak da o vardır.

Biz Ülkücü Türk milliyetçiliği konusunda ortak bir kimliğe sahip değiliz. Ortak bir tavır alamayışımızın ortak bir kamuoyu oluşturamamamızın sebebini buna bağlıyorum. Biz çok rahat bir biçimde birbirimizin dedikodusunu yapabiliyoruz. Mesela kaç gündür milliyetçi sitelerde görüyoruz. Türk Ocaklarına yönelik etik dışı bir saldırı var. Bunun adı eleştiri değil saldırıdır. Bu neden oluyor? Mesela AKP’nin sivil toplum örgütlerine bakın, aynı nitelikte aynı üslupta birbirlerine

Türkiye’de gündemin belirlenmesinde Türk milliyetçisi aydınlar ve entelektüeller ne yapmaktalar? Biraz da bu konuya değinsek... 21


GENCAY saldırmazlar. Ben, mesela İslamcı entelektüellerden önde gelen isimlerden bir hocamla konuşurken Fetullah Gülen’i eleştirmişti. Hocam bunu neden yazmıyorsunuz dedim. Nihayetinde “Müslümandır”, bizdendir dedi. Yani kendi aralarında tartışlar ama dışarıya karşı da savunulur.

Kavramlar konusunda ne diyebiliriz? Milliyetçi camia kavramları ne kadar iyi kullanıyor? Bu bizim çok ciddi bir sorunumuz. Türk Yurdu dergisinin 100. Yıl anısında yayınlanan devasa Milliyetçilik Özel Sayısında “”Türk Milliyetçiliğinin Güncel Sorunları” isimli bir makalem yayınlandı. Bu makalenin bir bölümü de milliyetçi düşüncenin sorun tespitindeki öncelikleri, hassasiyetleri konuluydu. Orda bu konuya değindim. Bizim için Türk milleti esastır. Biz Türk milletini o kadar seviyoruz ki... Ama tehlikeler karşısında milliyetçilerin tavrı farklı olabiliyor. Bir örnekle somutlaştıralım. Mesela PKK dendiğinde veya “Kürt sorunu” dendiğinde doğrudan bir bölücülük akla gelir. Ama mesela eşit yurttaşlı çok kültürlülük anayasal vatandaşlık dendiğinde veya anadilde eğitim dediğimizde bir tepki yok. Hatta o kelimenin kullanılışındaki güzellikten kaynaklanan bir sevgi de doğabiliyor. Ama sorun burada. Aslında bunlar PKK’dan bile tehlikeli olan düşüncelerdir. Çünkü PKK’nın amacı, yöntemi yolu bellidir. Ama diğerleri kendilerini güzel görünen kavramların arkasına saklayarak bölücülük yapmaktadırlar. Mesela “eşit yurttaşlık” kavramını esas alalım. İnsanların kafasında herkesin eşit olmasını talep etmek gibi naif bir anlam tasavvur eder. Fakat gerek eşit yurttaşlık, gerekse anayasal vatandaşlık teknik terimlerdir. Eşitlik de, anayasallık da yurttaşlığın içinde olan şeylerdir. Bunları çıkarttığınızda ortada yurttaşlık kalmaz. Yurttaşlık eşitliğe içkin bir kavramdır.

Sen oturursun, ülkü ocaklarını, MHP’yi, Türk Ocaklarını, Aydınlar Ocağını eleştirirsin, hepsini eleştirirsin ancak önce “bizim” demen lazım. Sahipleneceksin, yapıcı olacaksın. Şimdi çıkıp da Türk Ocakları “Kürt Açılımına(!)” karşı tavır takınmadı diye eleştirmek yanlıştır. Türk Ocakları Kürt Açılımına karşıdır. Konu hakkında bir raporu ve yayınları da vardır. Şahsen ben de o konunun görüşülmemesi taraftarıydım ama görüşülmüştür. Onların takdiridir. Ama Türk ocaklarına seçim bahanesiyle bir ikilik oluşturup birilerini desteklemek için saldırı niteliğinde bozuk bir üslupla saldırmak iyi niyetle bağdaşmaz. Nihayetinde Türk Ocakları milliyetçi bir ocaktır. Ben de Türk Ocaklarıyla ilgili bir yazı yazdım mesela. İki yıl oldu. Eleştirdim. Önce Ocağın sitesinde yayınlanmadı ama sonradan yayınladılar. Eleştirim neydi küfür yok hakaret yok gayet makuldü. Üye yapısını, delege yapısını, seçim yapısını eleştirdim. Bir milliyetçi kuruluş olarak Türk Ocakları’nın milliyetçi düşüncede daha etkili olabilmesi için yayına önem vermesi gerektiğini belirttim. Bunlar yapıcı eleştirilerdir. Ama şimdi bakıyoruz, “Türk ocakları açılımı destekledi, Kürdistan dedi.” Diyorlar. Çok haksız yorumlanmaya bile değmez şeylerdir. Nihayetinde biz böyle birbirimizi dışlarsak nasıl bir güç olacağız?

Nedir bunlar? Eşit yurttaşlık, çok kültürlülük, anayasal vatandaşlık? Halktan 22


GENCAY her şeyi bilmesini bekleyemeyiz tabiî ki ama bizim milliyetçi aydınlarımızda bunlar söz konusu olduğunda çok sathi bilgilere sahiptirler. Eşit yurttaşlık şudur; farklı etnik grupların anayasa önünde eşitliğinin sağlanmasıdır. Türkiye’de 36 etnik grup vardır. Türkler vardır. Türklerin anadili Türkçedir, Türkçe resmi dildir, o zaman Kürtlerde var, Kürtçe de resmi dil olsun. Kastedilen eşitlik bu anlama gelir. Bu bölücülüğün hası değil midir? Ama biz bu kavramlara karşı tavır koymuyoruz, çünkü tehlike olduğunu bilmiyoruz. Biz geleneksel kavramlarla düşünüyoruz. Post-modern düşüncenin kullandığı kavramlara çok yabancıyız. Yabancı olduğumuz içinde bunların taşıdığı anlamların tehlikelerini anlamaktan uzağız. Bizim en önemli problemimiz kavramlara karşı yabancılığımızdır. Sık sık bana eleştiriler gelir dilin anlaşılmıyor diye. Oturup sözlüğe bakmıyoruz ki. Sen Cemil Meriç’i anlıyor musun? Durmuş Hocaoğlu’nu kim sözlüksüz anlayabilir? Kitap okumanın bir amacı da zaten yeni kelimeler kavramlar öğrenmektir, kendini geliştirmektir. Bir kavramlar sözlüğümüz olsa çok kültürlülük vs. söylendiğinde herkes aynı şeyi anlasa daha net tavırlar konabilir. Tabi bir sözlük yapıp işte arkadaşlar sözlük bu herkes buna göre düşünsün demekte çok doğru değildir. Ama orda bir espri vardır. Bir kavramdan bahsedildiğinde aynı şeyi düşünmemiz.

Millet olgusuna karşı çıkanlar diyor ki; tarlalar arasına bir çit çekiyorsunuz, hâlbuki tarla aynı tarla ekin aynı ekin niye bunlara farklı farklı yargılar geliştiriyorsunuz? Yanlış soruya doğru cevap verilmez. O ekindir ama arpa vardır buğday vardır. Nohut vardır. Bunların hepsi ekin. Meyve dedin, elma armutta meyve. Bunları biz bölmüyoruz ki, doğası odur. “Nominalist Aydınların Soy Kütüğü” adında iki kitabınız var. Nominalist aydınlardan ve kitabınızdan biraz bahseder misiniz? Nominalist aydınlar kavramı benim icadım bir kavram. normalde felsefede vardır, isimcilik diye geçer. Benim kastım ise – tamamen gözlemlerime dayalı bir şeyaydınların düşünceleriyle eylemleri arasındaki çelişkiye vurgu yapar. “Ben liberalim” diyor, “ben sınırsız düşünce özgürlüğünü savunurum” diyor, öyle ileri gidiyor ki “millet veya milli kimlik bireyi sınırlayan olumsuz unsurlardır” diyor, açıkçası Türklüğü kabul etmiyor. “Anayasadan Türklük çıksın” diyor. Bu iddiaları dillendiren insanların daha sonra “Kürt Sorunu” üzerine yazmaları ne anlama gelir? Kürtlere kolektif haklarının verilmesi, kültürlerinin geliştirilmesi, anayasal açıdan tanınması gibi talepleri dillendirmeleri ne anlama gelir? Şimdi sen Türk milletini kullanmaktan gocunacaksın ki bu gocunmayı da liberalizme bağlıyorsan Kürt kelimesini de kullanmaktan gocunman lazım. İşte burada bir çelişki olduğu görülmektedir. Ben de nominalist aydınlar derken düşüncesiyle eylemi arasında bu örnekteki gibi fark olan aydınları kastettim.

Ülkücülük tartışması vardı mesela. 20’den fazla ülkü tanımı yapıldı. 20 tane ülkücü, sorulduğunda 20 tane farklı ülkü söylüyorsa, orda bir sorun vardır. Ülkü yoktur. Biz aslında en temel kavramlarımızla bile sorun yaşıyoruz. 23


GENCAY

GALİP AĞABEYE MEKTUP Abdullah KILAVUZ ülkelerimizle, henüz resmen başlamamış olsa bile, psikolojik olarak savaş durumundayız. Suriye’de çatapat patlasa, Ankara’dan anında uyarı geliyor. Suriye, Irak, İran, Ermenistan, Yunanistan, İsrail, Fas, Tunus, Libya, Fransa ve ismini sayamadığım komşu veya uzak memleketlerle gün geçmiyor ki karşı karşıya gelmeyelim.. Bizi bu oyuna kim soktu, elimize silahı – dilimize bu sloganları kim verdi anlayamıyoruz. Kimlerin vizyonuna maşa, kimlerin kirli hedeflerine basamak, kimlerin yenidünya düzenine figüranlık yaptığımızı bile bilmiyoruz. Her gün çıkıp birilerini insanlık suçu işlemekle suçluyor, buna mukabil her gün iç işlerine karışılmasına devam edilmesi durumunda, çok sert tepkiler verecekleri konusunda tehditler alıyoruz. Doğu Türkistan’lı kardeşlerimizi 21. Yüzyılın ortasında resmen soykırıma uğratan Çin’i en büyük ticaret ortağımız yapıyor, yapılan bir gezi sırasında ‘’geçerken uğradığımız’’ Doğu Türkistan’da ise pazarları gezip, halkın ne kadar mutlu olduğunu gösteren(!) fotoğrafları bütün dünyaya servis ediyoruz. Üstüne de o topraklara ilk defa biz gittik diye övünenleri ayakta alkışlıyoruz. Vel hasıl-ı kelam ağabey; ayranımız da yok taht-ı revanımız da. Nereye gittiğimizi bilmiyoruz.

Sevgili Galip Ağabey! Öncelikle selam eder, ardından da Cenneti âla bahçelerinde, tûba ağaçları altında gölgelendiğin hüsn-ü zannıyla, afiyetinin artması için dua ederim. ‘’Ömrümü bu milletin meseleleri ile geçirdim, bir rahat verin artık’’ dediğini duyar gibiyim lakin gel gör ki derdimi paylaşacağım, oturup iki kelam hasbihal edeceğim kimsem kalmadı. Sen, onlarca yıl öncesinden bizlerle mektuplar yazarak, nesiller boyu yetişecek milliyetçilere ağabeylik ettin. Ben de gönlünün genişliğine güvenip sana geldim. Seni üzmek istemem ama buralarda işler hiçte iyi gitmiyor ağabey. ‘’Yurtta sulh, cihanda sulh’’ düsturunu beğenmez olup ‘’Komşularımızla sıfır sorun’’ diye bir söz benimsedik kendimize geçen yıllarda. Ama gel gör ki, bütün komşu

Ülke içinde de durum hiç farklı değil ağabey. Bir zamanlar bırak konuşmayı, akıllardan bile geçirmenin yasak olduğu fikirler bu gün alkışlanıyor. Hangi kanalı açsak ülkeyi bölmek isteyen aç bir köpek 24


GENCAY saldırıyor etrafına. Hangi gazeteyi elimize alsak bir şehit haberi, her haberin altında öldürülen teröristlerin de genç olduğunu vurgulayan ibareler, her köşe yazısında öldürülen teröristlerin de insan olduğundan bahseden satılmış yazarlar. Biri çıkıp özerklik ilan ederken öteki çıkıp sivil itaatsizlik başlatıyor. Biri terörist başına methiyeler dizerken öteki öldürülen teröristlerin cenazelerini omuzluyor. Bir milletvekili polise tokat atarken öteki milletvekili polis aracını taşlıyor. Bir milletvekili mahkemede Kürtçe ifade vermek isterken öteki milletvekili kendi bayraklarının olması gerektiğini söylüyor. Dağdan inenler milletvekili, dağa çıkanlar ise milletvekili adayı birer kahraman oluyor. Ne olduğu belli olmayan 34 kişi elini kolunu sallayarak sınırı geçerken öldürülüyor ve öldürülenler yeni yapılan çalışmayla şehit ilan edilmeye çalışılıyor, vatan toprağı için öldüren askerler ise muhtemelen cezaevine tıkılacağı günü bekliyor. Öldürülenlere şehit ve gazilere verilen tazminatın nerdeyse iki katı para veriliyor. Meclis toplantılarına bu ölen 34 kişinin aileleri davet ediliyor. Yarısı peşmerge kıyafeti ile gelen bu aileler meclis çatısı altında devlete saldırıp yemek yediği kaba pisliyor. Millet ve dil kavramları rahatça tartışılıyor, üniter yapı eleştiriliyor, teröristler alkışlanıp devlet eliyle cesaretlendiriliyor ve bizlerde yeni yetişecek neslin tinerci mi yoksa dindar mı olacağını tartışıp duruyoruz.

Gitgide bayraksız, dilsiz ve kültürsüz, dejenere ve hatta asimile bir nesil yetişiyor. ‘’Vatan-millet’’ diye sözlerine başlayanlara göz ucuyla cüzamlı gibi bakılıyor, okulda namaz kılan öğrenciler suç işlemiş gibi kameraya çekiliyor. Çocuklar okulda hocasını, sokakta arkadaşını, evde ise anasını babasını bilmez-tanımaz oldu. Ne kültürümüz kaldı, ne örfümüz, ne ananemiz ne de töremiz. Önceliğimiz para, tek derdimiz ise nefsimiz oldu. Önceliğimizin para olması büyük bir dert, biliyorum ancak daha büyüğü ise şu ki ağabey; tek derdimiz olan parayı da, başta şans oyunları olmak üzere bütün kısa, zahmetsiz ve bir yerde gayrı ahlaki olan yolları deneyerek bulmaya çalıştık. ‘’Kısa yoldan köşeyi dönmek’’ bizim hayat felsefemiz oldu, her gördüğümüz köşeden dönüyoruz. Ekonomiden pek anlamam ağabey, bilirsin. Lakin o konuda da dertliyim. Orta direk fakirlik ve yoksulluk ile çırpınırken, bizse dünyanın en zengin ülkeleri arasına girdik diye sevinir olduk. İşin en kötüsü ise cebimize giren para-boğazımıza giren lokma ortada iken zengin olduğumuz yalanına biz bile inandık. Zengin ile fakir arasında ki fark o kadar arttı ki! Zenginlerin süs köpekleri için harcadığı mama parası, 3 çocuklu fakir bir ailenin 1 aylık mutfak masrafına denk gelir oldu. Buna vicdan dayanır mı? Bizim vicdanımız dayanıyor işte ağabey. Çünkü düşünmüyoruz artık, umursamıyoruz. Bütçe açığımız büyüdükçe zamlarda büyüyor. Her açık vergiyle kapanıyor. Vergiler yola gidiyor. Yapılan yollar ise seçim malzemesi olarak ayaklarımızın altına seriliyor. Bizlerse o yolların

Bunlarla da bitmiyor ağabey. Milli bayramlar teker teker kalkıyor, andımızı okumak ayıplanıyor, istiklal marşını her hafta okumak angarya geliyor artık. 25


GENCAY üzerinden geçerken ‘’Allah razı olsun başbakandan, ne güzel yollar yaptı’’ deyip seviniyoruz.

şebekesi lideri’’ olarak ceza evinde yatıyor şu anda. Bizler ise nerdeyse 100 yaşına gelmiş olan Kenan Evren’in yargılanmasının sevinç sarhoşluğundan, geriye kalan hiçbir meseleyi düşünemiyoruz.

Biliyorum, çok uzattım ancak söylemekle de bitmiyor ki ağabey. Ülke de hiçbir kuruma güven kalmadı artık. Gençlerimiz, bin bir hayallerle gidip öğretmen çıkmak istediği üniversitelerden işsizler ordusuna bir nefer olarak mezun oluyor. Milli Eğitim Bakanı öğretmenlere ‘’başka işler’’ yapmalarını tavsiye ederken öteki tarafta son umutları olan KPSS sınavının soruları ise eller kollar sallana sallana çalınıyor. Bir diğer tarafta, Sağlık Bakanı doktorları birer yem gibi hastaların önüne atarken, her gün darp edilip yaralanan ve hatta öldürülen doktorların haberleri gazetelerin üçüncü sayfalarını süslüyor. Polislik Sınavı’nın soruları çalınıyor, mülakatla alınan bütün mesleklere girecek olanları artık devlet değil; cemaatler, kulüpler veya lobiler belirliyor. Fen Edebiyat Fakülteleri’ni kazananlar mezun olduklarında iş bulacaklarına olan inançlarını hemen ilk senenin sonunda kaybediyor. Hukuk Fakültesi’nden mezun olanlar ise onca meşakkatin ardından bir avukatlık bürosu açabilmek için bile bir dünya emek harcıyor. Hukuk demişken ağabey; önceki Genel Kurmay Başkanı ‘’terörist’’, bir din alimi ise ‘’fuhuş

Benim aklıma gelen soru senin de aklına geliyor değil mi; ‘’Bu kadar rezalete, kanunsuzluğa, adaletsizliğe, vicdansızlığa ve uyuşukluğa rağmen nasıl oluyor da batmıyor bu devlet?’’ Çok düşündüğüm bu sorunun cevabını Mehmet Akif’in şu mısralarında buldum ben ağabey; ‘’Evliya yurdu bu toprak, Enbiya yurdu bu yer Bir yıkık türbenin üstüne, Mevlâ titrer.’’ Alem-i İslam’a bin yıl karakolluk yapmış olan bu toprakların üstüne titreyip milletini koruyan Mevlâ, en kısa zamanda yeniden dirilişimizi de nasip eder inşallah ağabey. Hasretle ellerinden öper, tekrardan selam ederim. Kardeşin Abdullah

26


GENCAY

27


GENCAY

“YENİ DÜNYA DÜZENİ”NİN MANİFESTOSU: KÖRFEZ SAVAŞI Sertaç EKEMEN 26 ARALIK 1991 tarihi itibari ile Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğinin kendini resmen fes etmesiyle çift kutuplu dünya siyasal ve ideolojik düzeninin bitmesi, Kapitalist bloğun sınır tanımazlık felsefesini devam ettirmesine olanak tanıyacaktı. Dünya üzerindeki var olan sınırlı kaynakların tükenebilir olması, kapitalist ekonomik sistemin sonunu getirmemesi için; Kapitalist Blok, Dünya’yı yeniden inşa hareketine ve yeni bir dünya düzeni kurma yoluna gidecekti…

kamuoyuna Neo-liberalizmin aşılanmasına sebebiyet verecek ve bu yeni ideoloji, küreselleşmenin meşrulaşmasına ve Amerikan hegemonyasının entegre olmasına olanak tanırken. Yeniden dünya reel savaşımlarını Körfez savaşıyla tanıştıracaktı.

1975 yılında, Helsinki Deklarasyonu’nun imzalanmasıyla, yeni bir dünya düzeni şekilleniyordu. Bu yeni paylaşım kontratı, Avrupa’nın tamamının Amerikan Güdümüne girmesine ve Amerikan hegemonyasının Ön Asya’ya açılmasına olanak tanıyacaktı. Bu yüzden Irak, bu açılımın uygulanmasının ön sorunu, bir nevi Ortadoğu’nun yükselen Sovyetleriydi. Irak’ın Ortadoğu’da lider güç konumunda olması, zamanın en güçlü 8. kara ordusu ve dünyanın var olan petrol rezervlerinin %20 sini oluşturması, Irak’ın Batı

Bundan 25 yıl öncesinde, Doğu Bloğunun yaratmış olduğu süper güç dengesi, Amerika Birleşik Devletleri’nin, Birinci Dünya Savaşı sonrası dünyaya açılım politikalarını etkiliyor ve Bulgaristan’dan öteye sokulamamasına sebep oluyordu. Gerek askeri, gerekse politik çekincelerden ötürü, Asya’ya açılamayan Amerikan Hegemonyası, 1986 yılında Gorbaçov ile başlayan Glasnost-Prestroyka süreciyle bu idealini gerçekleştirmeye başlıyordu. Bu durum ise Dünya 28


GENCAY Emperyalizminin iştahını kabartmasına yetiyordu. Irak, Ortadoğu’nun pasif gücü durumunda olan Arap Birliği’nin de, yönetimsel en önemli temsilcisi konumunda olup dev bir birleşik gücün habercisiydi. Irak’a yapılan bir müdahale dolaylı yoldan Arap birliğine olacak ve bunun sonucunda fiili olarak Arap Birliği de çökertilmiş olacaktı. Irak diktatörü Saddam Hüseyin’in, Irak Baas Partisi’nin de lideri olması ve Baas’ın ideolojik yönden Panarabist bir parti konumunda olması bu duruma kaynaklık edecekti. Böl ve Yut politikası’ da istenilen bir zemine yavaşça çekilecekti.

1991 yılının mayıs ayında, Saddam Hüseyin zamanın Türkiye başbakanı Yıldırım Akbulut ile görüşmesinde, Amerika önderliğindeki emperyalizmden korkmadığını dile getiriyor ve bugünkü Esad’ın duruşuna paralel bir çizgide duruyordu. Kuveyt Savaşı’nın ilk günlerinde, Irak’a yapılacak müdahalenin kamuoyu oluşturulup ‘şartların olgunlaşması’ bekleniyordu. Kuveyt’in tamamen ilhak edilmesinin ardından, Irak’ın Suudi Petrollerine sokulması ve var olan dünya rezervlerinin yüzde ellisini ele geçirmesinden korkan Batı Kapitalist Dünyası, ani bir müdahale ile Irak’ı işgal ediyordu.

Zamanın cumhurbaşkanı Özal’ın siyasal fikriyatının temelini oluşturan federasyon düşüncesi bu dönemde reele geçmeye çalışıyor, Kuzey Irak’ı da içine alan büyük Türkiye federasyonu için çeşitli atılımlarda bulunuyordu. Kuzey Irak’a herhangi bir Türk mili şuuru da katmak isteyen Turgut Özal, dönemin milliyetçi görüşü ile bilinen kabine üyeleriyle bir dizi görüşmelerde bulunuyordu. Başta Amerikan Ulusal Haber Alma Servisi olmak üzere batılı güçlerin, bu politikalardan istihbarat sağlamış bulunması, Türk ordusunun bölgede yerleşke altında bulunmasına meal

1988 yılında Irak-İran Savaşı’nın nihayetsiz bitimi, Ortadoğu’nun iki süper gücünü yorgun bırakıyor, buda ters orantı yaratıp ipleri batılı sömürgecilerin ellerine tutuşturuyordu. Savaş döneminde cereyan eden Halepçe Katliamı, batı toplumuna gerekli propaganda malzemesi ortaya çıkararak, olası Irak işgali için halk tabanını yaratılıyordu. Bütün bunlar devam ederken, Baas rejiminin, Ağustos 1991 de Kuveyt’e girmesi, kapitalist bloğun aradığı kıvılcımı ateşliyordu. 29


GENCAY vermiyor, açılacak olası Kuzey Irak cephesini söz konusu dahi etmiyorlardı. Amerikan ordusunun çoğunluğunu oluşturduğu Müttefik birlikleri, 3 Mart 1991 yılında, Irak kuvvetlerini 5 km geriye kaydırmayı başarıyordu. Yapılan ateşkes görüşmelerinin ardından kesin barış ortamı, Yeni Dünya Düzeninin isteği doğrultusunda şekilleniyordu. Birleşik Devletler, İsrail’i olası bir Arap birliği hegemonyasından kurtarıyor, yanına çektiği Arap ülkelerine hizipler sokarak, İran’ı ve Arap ülkelerindeki Şii toplumları, Araplara karşı güçlendirme yoluna gidiyordu. Kendi güdümünde olan Suudi petrollerini garantörlüğünün devamını sağlıyor ve savaş maliyetini de bu devletlerin üzerine yıkmayı başarıyordu. Saddam Hüseyin’i ani bir darbeyle indirmeyerek, Irak halkını istikrarsızlığa sürüklemeye çalışıyordu. Ekonomik ambargo ile fakirleştirilmiş ülke fiilen Sünni, Şii ve Kürt kamplarına bölünecek. En merkezde ise tüm fatura Saddam Hüseyin’e kesilerek Irak içten kemirilmeye başlanacaktı. Bu durum Günümüzde de fiilen devam ettirilerek bölge istikrara hasret kalmaya devam ettirilecekti.

Yeni Dünya Düzenin getirdiği, Tek tip Dünya vatandaşlığına doğru giden yolda bir basamak olan Büyük Ortadoğu Projesi’nin, ilk somut ve kanlı ayağı İran kartı dışında başarıya ulaşacaktı. Bundan 10 yıl sonra ise Clinton’ın ardından görevi devralan Junior Bush ikinci işgal planında, istenilen sonucu alamayacaktı. Kısa vadede büyük rant sağlayan Körfez savaşı, ikinci ayağında görülmemiş bir hezimete uğrayacaktı. 2011 yılına kadar gelen süreçte, Amerikan kapitalizmi daha fazla dayanamayıp yaratmaya çalıştığı Yenidünya düzenini, Yeni bir dünya krizine sebebiyet vererek bu uzun ve meşakkatli yoluna mola vermek durumunda kalacaktı. İşte bu noktada, çift kutuplu dünyanın sona ermesiyle başlayan ve yenidünya düzenin bir ayağı olan, Büyük Ortadoğu Projesi’nin devamlılığı gerçekleşecek mi, bunu olası Suriye işgaliyle göreceğiz.

Vietnam hezimetinin ardından Amerikan gücü, ikinci dünya savaşı popülerliğini geri kazanmış olacak, Amerika’yı Dünya’da şu zamana kadar olmadığı sempatiyi sağlayacaktı.

30


GENCAY

URMU GÖLÜNÜN KURU(TUL)MASININ EKOSİSTEME ETKİSİ Halil İbrahim KOÇ Muayyen bir alanda bulunan canlılar ile bunları saran cansız çevrelerinin mütekabil ilişkileri ile zuhur eden ve süreklilik arz eden ekolojik sistemlere ekosistem denir. Bu sistemin şümulünde, karşılıklı olarak madde alışverişi yapacak biçimde birbirlerine etki yapan organizmalarla (biyotik), bitki ve hayvanların birbirine eklemlendiği ve ayrıca kaya, toprak, göl, akarsu gibi fiziksel çevre faktörlerinin (abiyotik) bir arada bulunduğu doğa parçaları yer alır.

yaşamlarını sürdüren canlılar arasındaki ilişkileri ve etkileşimleri inceleyen bilim dalına ise ekoloji (çevrebilim) adı verilir. Ekosistemin bozulması ya da ekolojik dengenin sekteye uğraması, tabiat ve canlı yaşamı açısından birçok soruna/olumsuzluğa amil olur. Bu menfi durumların tabiat açıdan neticelerini şu şekilde sıralayabiliriz: 1. Coğrafi Yapı ve İklim Değişir: Her ortamın kendine özgü iklimi, sıcaklığı, nem oranı, ışık ve tuzluluk gibi yapısal farklılıkları vardır. Bu yapısal farklılıklara bağlı olarak biyolojik canlı türleri de değişir. Doğadaki canlı varlıklar, çevrenin iklimi üzerinde müteessirdir. Sıcaklık, nem, ışık ve yağış olaylarının tecellisine katkıda bulunurlar. Bir ekosistem ortamındaki bozulmalar, kendiliğinden o bölgenin iklimini değiştirir. Bu durum ise biyolojik dengeye tesir eder. Canlıların tür ve sayılarının azalmasına veya çoğalmasına neden olurlar. İklimdeki bu değişmeler, yeryüzü şekilleri ile üretim-tüketim ilişkilerini değiştirir. Ormanların yok edilmesi sonucunda o bölge hızla çölleşir. Yağış ve nem azalırken sıcaklık artar. Bir gölün kuruması sırasında buna benzer olaylar meydana gelir. Bütün bu olaylar bölgenin coğrafi yapısının değişmesine neden olur.

Bu ekosistemin dört temel bileşeni vardır. Üreticiler (ototroflar), tüketiciler (hetotroflar), ayrıştırıcılar (saprofitler) ve doğal çevre. İlk üç bileşen, dördüncü bileşenin teşkil ettiği cansız doğa içinde varlıklarını sürdüren canlı yaşamı kapsar. Cansız doğal çevre ile bu çevre içinde 31


GENCAY 2. Erozyon Toprakları Bitirir: Göl ve orman alanlarındaki biyolojik denge bozulduğu zaman,yoğun bitki örtüsü giderek azalır. Buna bağlı olarak da toprağın erozyonu hızlanır. Çünkü, toprağı koruyan faktörler eksilmiştir. Bunlar ile birlikte yanlış sürüm, uygun olmayan ekim, kimyasal atık ve tarım ilaçları, yapay gübreleme vb. etkiler toprağı verimsizleştirmektedir. Verimsiz topraklar ise üzerindeki bitki örtüsünü besleyememektedir. Bitki örtüsü olmayan topraklar korumasız kalırlar. Dolayısıyla erozyona uğrarlar.

ve enerji elde etme amaçlı kullanılınca, göl kurumaya başlamıştır. Doğal olarak göl ve çevresi hızla çölleşmiştir. Bu olaya bağlı olarak ekolojik denge değişmiş ve biyolojik zenginlik azalmıştır.

4. Enerji Kıtlığı Başlar: Bir ekosistemde bulunan canlılar, karşılıklı yarar ve çıkar ilişkileri içinde yaşarlar. Bu canlıları bir arada bulunuş nedenleri, birbirlerine olan ihtiyaçlarından ileri gelmektedir. Birinin varlığı, diğerinin yaşamasına bağlıdır. Besin maddeleri canlıların enerji kaynağıdır. Enerji olmada hiçbir canlının yaşaması mümkün değildir. Canlılar, enerji ihtiyaçlarını beslenerek karşılarlar. Bu nedenle, her canlı beslenebileceği bir ortamda yaşar. Ekosistem ortamı çeşitli etkilerle bozulmaya başlayınca, o ortamın biyolojik dengesi de bozulur. Buna bağlı olarak canlı sayısı da azalarak yok olmaya başlar. Canlı sayısındaki azalma ise o ortamın beslenmesini zorlaştırarak enerji kıtlığına neden olur.

3. Su Kaynakları Azalır ve Kurur: Ekosistem ortamlarındaki bozulması sonucunda su kaynakları da giderek azalır ve kurur. Bir orman ekosistemi bozulduğu zaman, o bölge eskisi gibi düzenli yağış alamaz. Buna bağlı olarak ta su havzaları beslenemez. Suyla beslenemeyen havzalar da yer altı su kaynaklarını oluşturamaz. Böylece o ortamlardaki su kaynakları kurumaya başlar. Asya kıtasındaki Aral gölünü besleyen nehirler, sulama 32


GENCAY 5. Biyolojik Çeşitlilik Azalır-Beslenme Sorunu Doğar: Bozulan ekosistem ortamlarında bazı canlı türleri azalarak yok olur. Ölen canlılarla beslenen canlı türleri de bundan olumsuz etkilenerek azalırlar. Kısacası besin zinciri halkasını oluşturan bütün canlılar olumsuz olarak etkilenirler. Beslenme sorununa bağlı olarak biyolojik çeşitlilik de azalır.

politikaları tatbik edilmiş1 ve İran Türkleri arasında yaygın olan Türk milliyetçiliği tehlike olarak addedilmiştir.2 Binaenaleyh bu gölün kuruması o bölgede yaşayan Türklerin göçe tabi tutulabilmesi için İran rejimi tarafından görmezden gelinmesi müşahede edilmiştir. Çünkü bir tuz gölü olan Urmu’nun kuruması demek; bölgedeki bütün tarım ve hayvancılık faaliyetlerinin bitmesi, tuz fırtınaları, tuz kasırgaları, tuz tsunamileri ile yaşanmaz bir coğrafyanın ortaya çıkması demektir.3

Urmiye Gölü’nün kuruması, -veya Urmiye Türklerinin göçe muhtaç bırakılması için tarım ve tuz geliri açısından ehemmiyeti bulunan Urmu Gölü’nün kurumasının İran rejimi/hükümetinin görmezden gelinmesi, önlem alınmaması- yukarıda sıraladığımız durumlarla neticelenecektir.

Urmu Gölü’nün şu an %60’ı kurumuş vaziyettedir. Göle giden suyollarını tıkayan ve üzerinde baraj faaliyetleri yürüten İran’ın bu girişimlerini sürdürmesi, Urmu Gölü’nün mahdut yıllar sonrası tamamının kurumasıyla sonuçlanacaktır. Bu da demek oluyor ki, Urmu Gölü’nün kurumasıyla bölgede ekosistem bozukluğu ortaya çıkacak ve yukarıda saydığımız olumsuzluklarla coğrafi yapı ve iklim değişecek, erozyonlar görülecek, su kaynakları azalacak veya kuruyacak, enerji kıtlığı başlayacak ve biyolojik çeşitliliğin azalması sonucu beslenme sorunları baş gösterecektir. Tüm bu sorunların neticesinde ise, modern Fars faşizmi ile asimile edilmeye çalışılan ve göçe zorlanan, Urmiye’deki nüfusu 300.000 civarında4 olan İran/Güney Azerbaycan Türk’ü doğal soykırımla boğuşacak; hatta belki de yurtlarından göçmek mecburiyetinde kalacaklardır.

Güney Azerbaycan’ın Batı Azerbaycan Eyaleti’nde yer alan Urmu/Urmiye Gölü, İran’ın en büyük gölüdür. Bu gölün açık denizlerden yüksekliği 1275 m. olup, Ölü Deniz’den sonra en tuzlu sulardan biri sayılmaktadır. Göl 5.200 km² yüzölçümüne sahiptir. En derin yeri yaklaşık 16 m’dir. Bu gölde denizcilik ve gemi seferleri de yapılmakta, gölün tuz ve balçığından yılda bir hayli gelir elde edilmektedir. Urmiye Gölü turizm açısından da yeterince değerlendirilememiştir. Burada turistik mekânlar ve eğlence merkezleri yapıldığı takdirde büyük bir gelir kaynağı sağlanabilir. Fakat asırlar boyunca Türkler tarafından yönetildikten sonra 1925 yılında İngilizlerin yardımıyla Kaçar Hanedanı’nın devrilerek yerine Rıza Pehlevi’nin getirilmesiyle Güney Azerbaycan/İran Türkleri üzerinde muhtelif asimilasyon

33


GENCAY

Şekil 1: İran Azerbaycan'ının Fiziki Haritası KAYNAKLAR Ayrıntılı bilgi için bk. http://www.arazdergisi.org/index.php?option=com_content&view=article&id=116:gueneyazerbaycann-corafi-oezellikleri (Erişim: 3 Nisan 2012) 1 Bu politikalar şu şekilde sıralanabilir:  Azerbaycan Türklerinin Ari ırkından olduğu tezi  Kuzey Azerbaycan’ın Güney Azerbaycan’dan ayrı bir coğrafi bölge olduğu ve Arran olarak adlandırıldığı  Azerbaycan Türkleri kimliklerini saklamak zorunda kalması  Azerbaycan ismi taşıyan eyaletlerin sınırının daraltılması ve coğrafya adlarının değiştirilmesi  Türkiye’nin örnek alınmasını önlemek amacıyla iftiralar atılması  Azerbaycan Cumhuriyeti’nin güçsüzleştirilmesine çalışılması  Türk Dilinin kullanılmasının engellenmesi ve kültürel hakların tanınmaması  Azerbaycan Türk Kültürünün Fars Kültürü içerisinde eritilmeye çalışılması Bu konuda ayrıntılı bilgi için bk. http://www.arazdergisi.org/index.php?option=com_content&view=article&id=115:gueneyazerbaycanda-tuerklere-uygulanan-asimilasyon-politikalar (Erişim: 3 Nisan 2012) 1 Mustafa Balbay, İran Raporu, 2. Baskı, İstanbul: Cumhuriyet Kitapları, 2006, s. 121 1 Erhan Özhan, “Tebriz Düşerse, Ankara Düşer! Urmu düşerse…”, 13 Mart 2012 http://www.arazdergisi.org/index.php?option=com_content&view=article&id=204:tebrizdueerse-ankara-dueer-urmu-dueerse (Erişim: 3 Nisan 2012) 1 Hakan Kaygusuz, İran Azerbaycanı'nın Sosyo-Kültürel Yapısı Ve Siyasal Coğrafyası, Yüksek Lisans Tezi, 3. Bölüm 1

34


GENCAY

UYAN TÜRK MİLLETİ! SAĞLIĞIN TEHLİKEDE Dr. Alperen KIZIKLI Ülkemizde 1960’lı yıllardan bu yana uygulanmaktaydı. Avrupa’nın pek çok ülkesinde de bu kurumlar halen bulunmaktadır ve isimleri sağlık merkezi olarak geçmektedir. Sağlık ocağı sistemi nasıl bir sistemdi? Sağlık ocakları ilgili yasada şu tanım yer almaktadır: “Her 5-10 bin nüfusa bir sağlık ocağı kurulmalıdır. Bu sağlık ocağı içerisinde de yeteri kadar sağlık personeli çalıştırılmalıdır.” Görülen o dur ki yasa tanımında belirsiz bir nokta yoktur. Hem nüfus bellidir, hem de o nüfusun yaşadığı bölge bellidir.

Türkiye sağlık alanında 2005 yılından itibaren büyük bir değişime ve dönüşüme girmiştir. “Sağlıkta Dönüşüm” adı verilen bu proje ile sağlık hizmetlerinin sunumu ve vatandaşın hizmete erişimi, hekimin özlük hakları ve çalışma koşulları ile ilgili çeşitli yasalar ve kararnameler yürürlüğe girmiştir.

Sadece doktordan oluşmayan, doktorun da içinde bulunduğu bir sağlık ekibi vardır. Kişiye ve kişinin de yaşadığı çevreye yönelik koruyucu ve tedavi edici sağlık hizmetlerinin bütüncül bir yaklaşımla sunumu söz konusudur.

Aile hekimliği sistemine ilk olarak 2005 yılında Düzce’de pilot uygulama ile başlanan ülkemizde 2010’un Kasım ayı itibariyle artık tüm illerde sağlık ocakları sistemi bırakılıp, aile hekimliği uygulamasına geçilmiştir.

Ülkemizdeki sağlık ocakları; çevre, gıda denetimi, suyun sağlıklı halde olup olmadığının denetlenmesi, gıdaların denetlenmesi, çalışma ortamının denetlenmesi gibi pek çok hizmeti, bu ünitelerde bulunan hekim ve hekim dışındaki diğer sağlık personeliyle birlikte vermekteydi.

Sağlık sistemindeki bu köklü değişikler hakkında bilgi vermeden önce geçmişteki sağlık ocakları kanalıyla yürütülen birinci basamak sağlık hizmetlerinin yapısı ve işleyişine de değinmek isterim. Sağlık ocağı sistemi, birinci basamak sağlık hizmetleri modellerinden olan sağlık kurumu aracılığıyla koruyucu ve tedavi edici sağlık hizmetlerinin bir sağlık ekibi tarafından sunulması sistemidir.

Hekimin yanı sıra, hemşiresi, sağlık memuru, sağlık teknisyeni, tıbbi sekreteri, hizmetlisi gerçekten orada bir olanak hazırlanabilirse röntgen teknisyeni ve 35


GENCAY laboratuar teknisyeni gibi çeşitli sağlık personellerini barındıran bir ekiple hizmet verilebilmesi mümkündü. Sonuçta sağlık ocağı, o nüfus ölçeğindeki insanların sağlık ihtiyaçlarını ve bu ihtiyaca dönük hizmetlerin % 90-95’ini karşılayabilen bir ünite şeklindeydi.

özelleştirilmesi demektir. Sözün özü “Parası olana sağlık” ilkesinin benimsenmesidir.

Ekip çalışması yerine hizmetin sunumunu tek bir hekime terk ettiği için; sağlık hizmetlerinde nüfusla coğrafya arasındaki ilişkiyi kopardığı için aile hekimliği uygulaması modern sağlık anlayışının gerisinde, çağ dışı bir modeldir.

Aile hekimliği uygulaması ile sağlık hizmetleri koruyucu ve tedavi edici hizmetler olarak iki ayrı grupta ele alınmıştır. Koruyucu ve tedavi edici sağlık anlayışının beraberliği artık söz konusu değildir. Hâlbuki bu ikisi bütüncül olarak tek bir anlayışta yer almalıdır.

Sağlıkta Dönüşümün İlk Adımı: Aile Hekimliği Sistemi Türkiye’de sağlıkta dönüşümün ilk adımı olarak Aile Hekimliği sisteminin getirilmesiyle, yasalara ve mevzuatlara şu ibareler konulmuştur:

Fakat yasa her ne kadar koruyucu ve tedavi edici sağlık anlayışına yer verse de, hekimlik uygulamalarında koruyucu halk sağlığı hizmetlerinin göz ardı edilip, performans sistemine ve tamamen tedavi edici hizmetlerin tüketimine dayalı bir sağlık sistemi meydana getirildiği gözlenmektedir. Koruyucu sağlık hizmetlerinin esamesi okunmamaktadır.

“Sağlık hizmetlerinin finansmanı için sağlık sigortası fonu oluşturulacaktır. “ “Sağlık hizmetleri bireye yönelik tedavi edici hizmetlerle, bireye dönük koruyucu hizmetler şeklinde ayrı ayrı verilecektir.” “Gerekli örgütlenme ise aile hekiminin kendi imkânlarıyla oluşturduğu ofislerde yapılacaktır.”

Tüm bu uygulamalar, yandaş medyada yer alan “Sağlıkta Dönüşüm Programı” gibi, “Özel muayene sistemini bitiriyoruz!” gibi birtakım kulağa hoş gelecek söylemlerle maalesef ki halkımız kandırılarak yapılmaktadır.

“Vatandaş primini ödedikten sonra sağlık sigortası fonundan faydalanacaktır, bu fonun üyesi olacaktır. ” “Sağlıkta Dönüşüm Programı” adı verilen bu süreç, kuruluşu esnasında sosyal devlet ilkesini benimsemiş ülkemiz için artık sağlık hizmetinin temel bir devlet görevi olmaktan çıkarılması, sağlığın 36


GENCAY Süreç İçerisinde Sağlıkta Dönüşüm ve Aile Hekimi Uygulaması Vatandaşa Nasıl Yansıdı ve Nasıl Yansımaya Devam Edecektir?

Çıkarılacak olan “Kamu Hastane Birlikleri Yasası” da sağlık hizmetlerini özelleştirme sürecinin bir parçasıdır. Bu yasa ile kamu hastanelerinin yönetimi önce hükümet destekli bir vakfın mütevelli heyetine verilecek sonra da bu yönetimler marifeti ile zamana yayılarak tüm kamu hastaneleri özel hastanelere çevrilecek, böylece liberal politikaların etkili olduğu sağlık kentlerinin önü açılacaktır.

1) Katkı payı, fark ödemesi ve hastanelerin sınıflandırılması gibi uygulamalar ile yalnızca ‘parası olana ve parası miktarında sağlık’ hizmeti dönemi başladı. 2) Herkes genel sağlık sigortası primini çalışan, işsiz ya da emekli ayırt edilmeksizin ödeyecektir. 3) Prim ödemeyen alamayacaktır.

sağlık

Sağlıkta Dönüşümün Getirdikleri: Genel Sağlık Sigortası

hizmeti

4) Sağlık karneleri ücretsiz ilaç almaya yaramayacak, halkımız eczanelerde muayene parası adı altında şu anda ödediği farkın daha fazlasını ödemek zorunda kalacaktır. 5) Yeşil kartlar iptal edilecektir. 6) Sağlık ocaklarındaki gibi, doktor, ebe, hemşire, sağlık teknisyeninden oluşan bir ekip artık yoktur. Birkaç doktorun yaptığı işi bir doktor yapacağı için evde sağlık hizmeti ve yaşlı hasta takibi yapılamamaktadır.

Genel sağlık sigortası kavramı sağlıkta dönüşüm programının bir gereği olarak ülkemizde sosyal güvenlik kurumlarının birleştirilmesiyle ortaya çıkmıştır. Sosyal Sigortalar Kurumu, Bağ- Kur ve Emekli Sandığı tek çatı altında Sosyal Güvenlik Kurumu olarak birleştirilmiştir. Adında iki tane sihirli kelimeyi birlikte kullanıyor. Birincisi herkesi sigorta kapsamına dâhil ediyormuş gibi “Genel” , ikincisi bütün sağlık hizmetlerini sunuyormuş gibi “Sağlık” ifadesi yer alıyor.

7) Koruyucu sağlık hizmetleri, demir destek tedavileri gezici ekipler ortadan kalktığı için düzenli bir şekilde verilememektedir, verilemeyecektir. Koruyucu hekimlik denince akla gelen aşı, okul taraması, çevre kirliliği ile mücadele, halkın sağlık eğitimi seviyesinin yükseltilmesi, anne çocuk sağlığının geliştirilmesi gibi önemli ve gerekli çalışmalar sağlık ocaklarındaki gibi bir sağlık ekibi olmadığı için artık yapılamamaktadır, yapılamayacaktır da.

Hâlbuki bunların ikisini de tam anlamıyla içermiyor. Genel Sağlık Sigortası adındaki ifade gibi “Genel” değil. Çünkü primini ödeyebilenler için primini ödeyebildiği 37


GENCAY kadar geçerlidir. Primi ödeme gücü olamayan; geçici işsizlik, tarım işçiliği ve değişik nedenlerle işini kaybedenleri kısacası primini öde(ye)meyen herkesi sağlık hizmetinden yoksun bırakmaktadır.

Genel sağlık sigortası primini daha üst bir miktardan yatıramayan bir halka, kime hizmet edilerek özel sağlık sigortası yaptırması tavsiye edilir, anlamak çok da zor olmasa gerek. Genel sağlık sigortasının ülkemizde yavaş yavaş yerini özel sağlık sigortalarına bırakacağını söyleyen haberler son zamanlarda medyada sıkça yer almaktadır. Gidişatın bu yönde olduğunu da görmek çok zor değildir. İşte televizyonlarda bu aralar bolca gördüğümüz özel sigortacılık reklamlarının ayrık otu gibi çoğalmasının sebebi yukarıda bahsettiğim ifadeden kaynaklanıyor.

“Primini ödeyemeyen” dediğim insanların ikinci boyutunu da şu gerçek oluşturuyor: Türkiye’de, nüfusun neredeyse %20-30’u açlık sınırında yaşıyor. Tüm nüfusun ise yüzde %60-70’i de yoksulluk sınırının altında bulunuyor. Ülkemizde 1 Ocak itibariyle geçerli olan net asgari ücretin de yaklaşık 634 lira olduğunu da hatırlatalım. Asgari ücretten bahsetmemin nedeni Genel Sağlık Sigortası’nın kapsamında yer alan şu ibaredir : “Aylık geliri asgari ücretin 3’te birinden fazla olan herkes asgari ücret üzerinden belirlenmiş minimum sigorta primini ödeyecektir.” Örneğin; 350 lira geliri varsa bireyin, ayda sadece sağlık hizmeti alabilmek için 80-90 lira prim ödemesi gerekmektedir. Asgari miktarı ödemediği takdirde yoksul insan, hizmetten yararlanamayacak demektedir. Bu insanların yol parasını, ekmek parasını bulamadığını düşünmeyen, dar gelirliyi dahi iliklerine kadar sömürmek isteyen bir sigorta anlayışı yasada göze çarpmaktadır.

Ayrıca ilgili yasadaki şu ifadeyi de dikkatle ele almamız gerekiyor “Kişi ekonomik zorluğa girerse ekonomik durumuna göre mensup olduğu paketten, daha küçük, daha az bir hizmeti kapsayan sigorta paketine geçebilir.” Genel sağlık sigortası kapsamında zannediyorum ki hepimizin şu düşünceyi benimsemesi isteniyor: “Allah, kimseyi gördüğü günden geri koymasın!!!”

Genel Sağlık Sigortası ile ilgili yasa diyor ki: “Sigorta primlerine göre halka bir paket sunulacaktır. Eğer bireyin sağlık ihtiyacı bu paketin içerisindeyse herhangi bir ek ödeme yapmadan paketten yararlanacaktır. Fakat tedavi ihtiyacı sigorta primine göre sunulan paketin dışına çıkıyorsa, (o zaman kusura bakmayın); sigortalı birey bunu kendi bütçesinden veya özel sağlık sigortalarıyla ödemek zorundadır.”

Genel sağlık sigortası uygulamasından özel sigortacılık sistemlerine geçen ülkelere bakıldığında, neredeyse hizmetin tamamını kapsayan sigorta fonlarından, bugün, ilaçlar için ciddi katkı payları, 38


GENCAY tetkikler için ciddi sıraların, tedavi için değişik güçlüklerin ortaya çıktığı bir kargaşa düzeni oluşmuştur. Özel sağlık sigortası sisteminde zamanla birtakım hastalıkların paketlerden çıkarıldığı; kanser hastalığı gibi, böbrek hastalığı gibi kronik hastalıkların, şeker hastalığı, hipertansiyon gibi ya da beyin kanamasına bağlı felç gibi iyileşme olanağı olmayan sağlık sorunlarının zamanla bu özel sağlık sigortası paketlerinin dışına alındığı görülmektedir. Çünkü özel sağlık sigortasının bazı hastalıkların yüksek tedavi masraflarını sadece primler üzerinden karşılayabilmesi için ya primini yükseltmesi ya da sunulan paketi küçülterek bu harcamaları yapmaktan uzak durması gerekmektedir. Kısacası getirilmesi planlanan özel sağlık sigortası sistemi, sermayenin menfaatini halkın sağlığından daha önemli görmektedir.

kampanyalarıyla desteklenmelidir.

geliştirilmelidir,

3- Sağlık hizmetlerinin planlaması, yönetilmesi ve denetimi noktasında sivil toplum örgütleri, sendikalar, hasta ve hekim derneklerinin de görüşlerine başvurulmalıdır. Ortak bir sağlık sistemi mutabakatı oluşturulmalıdır. 4- Ucuz ve nitelikli ilacın ülkemizde üretilmesi sağlanmalıdır. Geçmişte SSK’nın sahip olduğu ilaç firmaları gibi yerli ilaç firmalarının önü açılmalıdır. Yerli ilaç sanayisi, yabancılara karşı korunmalı ve pahalı ilaçların yerine yerli muadillerinin üretilmesi desteklenmelidir. 5- Dünya Sağlık Örgütü’nün her ülkede bulunması istediği yüz temel ilaç ve çeşitli aşılar, ülkemiz için hem güvenlik zorunluluğundan hem de ekonomik nedenlerden dolayı artık yurdumuzda üretilmelidir. Hıfzıssıhha merkezi sadece aşı depolama ve dağıtım görevi yapmamalı, Cumhuriyetin ilk yıllarında olduğu gibi ülkemiz için yeniden aşı üretme faaliyetlerinde de bulunmalıdır. Bu saydıklarım yapıldıktan sonra yurdumuzda üretilebilen ilaçların ve aşıların yurtdışından ithalatı durdurulmalıdır. Yerli ilaçlara ve aşılara yurt içinde her sağlık kuruluşundan ve eczaneden ulaşılması sağlanmalıdır.

Sağlıkta Dönüşüme Karşı Sağlıkta Çözüm Önerilerimiz Neler Olabilir? Bu tüm olumsuzluklara karşı kendimce sağlık alanındaki çözüm önerilerimi şöyle sıralamak isterim: 1- Vatandaşı ve hastayı müşteri konumuna getiren, sağlık hizmetini sosyal devletin bir gereği olmaktan çıkaran ve yabancı sermayeyi halkın sağlığına tercih eden sağlıkta dönüşümden acilen vazgeçilmelidir. Para kazanmanın birinci planda olmadığı, hastalıkları önlemenin ve halkın sağlığını korumanın öncelikli olduğu bir sağlık sistemine geçilmelidir.

6- Aşılama faaliyetleri daha ciddi bir şekilde yapılmalı, yurdun her sathına gerekli aşılar ulaştırılarak, aşısız hiç bir çocuk bırakılmamalıdır.

2- Halka kendi sağlığını nasıl koruyacağını anlatan kısacası herkesin kendi doktoru olabilmesine yardımcı olacak eğitim müfredatları ve sağlık bilgisi yaygın eğitim

7- Tedavi edici sağlık hizmetlerine yapılan yatırım kadar, koruyucu (önleyici) sağlık hizmetlerine de gerekli bütçeler ayrılmalıdır. Üniversitelerin halk sağlığı 39


GENCAY anabilim dallarından maliyet-yarar ilişkisini gözetecek şekilde koruyucu sağlık hizmetleri ile ilgili çalışmalar ve çeşitli raporlar talep edilmelidir. Son Söz Sağlıkta dönüşüm programı sağlık çalışanlarını yoksullaştıran, yıllarca emek vermiş insanları işsizleştiren bir uygulamadır. Vatandaşların büyük çoğunluğunu, ödeme gücü olmayanları sağlık hizmetlerinden yoksun bırakma programıdır. Sermayenin çıkarlarını, halkın sağlığından daha üstün tutmaktadır.

Sağlık çalışanını, vatandaşını, kendi devletini de düşünen bir sağlık sistemi inşa etmemizin ancak demokratik ve milli olan, sermayenin esiri olmamış hükümetlerle mümkün olabileceğine inanıyorum.

Bütün bu saydığım sıkıntıları hiç kimsenin hak ettiğini düşünmüyorum. Güzel yurdumun insanlarının daha nezih bir şekilde sağlık hizmeti alabilmesini temenni ediyorum.

Sağlıkta dönüşüm sağlıksızdır. Sağlığınızla oynatmayınız.

40


GENCAY

KİMLİĞİNİ KAYBEDEN EKONOMİ Recep BAYRAM Dünyada ise ekonomi çeşitleri çoktur hatta zaman zaman ekonomiler birbirleri ile ortaklık gösteren noktalarda iç içe geçmişlerdir. Komünizm, Sosyalizm, Kapitalizm gibi en bilinenleri de ekonomi müfredatını içeren bölümlerde yükseköğretim dersi olarak verilmektedir.

21. Yüzyıl enteresan bir dönem diye düşünüyorum. İnsanlar, oldukları gibi görünmek ya da göründükleri gibi olmaktan ziyade bu dönemin popüler görüntülerine özenip, özendikleri popülerlerin kimliklerine bürünüyorlar. Bir örnekle açıklamak gerekirse genç bir kişiye nereli olduğunu sorduğumuzda genellikle doğduğu yerden ya da büyüdüğü şehirden olduğu cevabını alırız. Bunu bilen insan sarrafı kişiler, gence babasının nereli olduğunu sorunca farklı bir memlekete mensup olduklarının cevabını alırlar. Oysa bu çocuğun esas memleketi, babasının mensup olduğu yerdir çünkü mensubiyet, hissettiğimiz ve kişiliğimizin genel özeliklerini taşıdığımız yerin en belirgin rengidir.

Genelde her ekonomi modeli, teoridir. Kesin doğrulara sahip değildir. Birçoğu uygulanırken zamanın şartlarına göre belli esnemelerle biçim de değiştirebilir. Temel olarak amaç, milletin çağdaş medeniyetler seviyesinin en önünde müreffeh bir yaşam sahibi olmasını sağlamaktır. Milli ihtiyaçlara göre doğru zamanda doğru modeli uygulayabilmektir. Bunu sağlamak da ülkenin doğal kaynaklarının elverişli bir biçimde kullanılması, ülkenin olmazsa olmaz ürünlerinin öncelikle kendi eliyle tedarik edilmesi, dış ticaret dengesinin gözetilmesi, cari hesabın her zaman artı durumunda olmasının sağlanması, ekonominin dinamiği olan üreticilerin ağırlığının milletin kendi fertlerinden oluşan müteşebbislerden oluşması ile mümkündür. Bu gibi hassasiyet gerektiren konular, dikkate alındığı müddetçe hangi ülkede olursa olsun kanunlar nizamlı bir şekilde uygulanacaktır. O zaman özelleştirmelerden de yabancı ortaklardan da korkmaya gerek yoktur. Ancak kontrolü kaybetmiş bir şekilde bunların yasal düzenlemeleri yapılmaksızın sırf ekonomik büyüme sağlansın diye düşünülmeden atılımlar oluşursa işte o

Bir ülkenin ekonomisi de o devletin kuruluş esasına göre kurucu unsur olan milletin rengindedir. Açıkçası şu ki millet temeline göre kurulmuş devletler, milli ekonomiye sahiptir. Bu devletin ekonomisi, o milletin renklerinin yansımadır.

41


GENCAY zaman o ülke için kâbus denecek hadiseler cereyan etmeye başlar.

Türkiye’yi mesken tutmuş, suyun akışına göre Türk Milleti’nin alın terini insafsızca sömürmektedir.

Milli Ekonomi, Gayri Milli kontrollerin eline geçebilir. İşte bu noktada Ulu Önder Atatürk’ün “Siyasi, askeri zaferler ne kadar büyük olurlarsa olsunlar, ekonomik zaferlerle taçlandırılmazlarsa meydana gelen zaferler devamlı olamaz, az zamanda söner.” sözlerinin doğru tespiti karşımıza çıkar.

Buğday gibi temel gıdanın da temelini oluşturan ürünün Türkiye artık ithalatçısı konumundadır. Fındık üreticileri yıldırılarak iflasa sürüklenmektedir. Hayvancılık yapanlar, maddi olarak verilen sus payı ile vasıfsızlaştırılmaktadır. Her sene, 70 Milyar Dolar cari açık verilmektedir. Ülkenin toplam borcu 600 Milyar Doları aşmıştır. Enerji ürünlerinin en pahalı şekilde kullanıldığı bir ülkedir Türkiye. İşsizlik oranının, açlık oranının zirve ülkelerindendir Türkiye. Türk’ün Türklüğü tartışarak parça parça olmaya hazırlandığı bir ülkedir Türkiye.

Türkiye’nin bugünkü ekonomi faaliyetlerine bakınca vaziyetin ne yazık ki bu durumdan farksız olduğunu görmemek gafilliktir. Kimi kurumlar, özelleştirilirken bulundukları alanda tek el olduğu düşünülmeksizin milletin bu kurumların serbest fiyatlarına mahkûm edildiği büyük bir gerçekliktir. Çareyi Avrupa Birliği’nin İlerleme Raporları’nda aramak, gerçekleri endeksler, kurlar, piyasalar gibi anlaşılmaz kavramların arkasına sıkıştırmak, ülkenin geleceğini düşünmeksizin şahsi menfaatler uğruna resmen milli menfaatleri yok etmeye çalışmak anlamına gelmektedir.

Düşünün Türkiye’nin herhangi bir yerinde bir kasabadasınız ve Kasap İngiliz, Lokantacı Fransız, Postacı Arap, Manav İsrailli(Yahudi), Benzinci Amerikan, Gümrükçü İsviçreli gibi patronajı yabancı bir durum hâkim ve siz bu durumda bunlarla işçilik ve çiftçilikle rekabet etmeye çalışıyorsunuz. Bu durumda kendinize sormaz mısınız, BİZ BU DÜNYANIN İNSANI MIYIZ YA DA BU BİZİM DÜNYAMIZ MI?

Milli Mücadele yapılırken esnaf ve tacirlerin buradaki rollerinin ne derece önemli olduğu anlatılan hikaye ya da anılarla malumdur. Kimileri servetlerini ülkenin bağımsızlığı için harcarken kimileri de servetlerine servet katmak için işgalcilerle pazarlık yaparak ihanet meşalesini açıkça ellerinde tutuyorlardı. Yazımın başında söylediğim gibi 21. Yüzyıl anlaşılmaz bir dönem ve bu dönemde özel sermayeden hangisinin Milli, hangisinin Gayri Milli olduğu anlaşılamamaktadır. Karanlık ve boşluk içerisinde bir para gücü 42


GENCAY İŞTE BU SORU, MİLLİ EKONOMİ KİMLİĞİNİZİ KAYBETTİĞİMİZİN RESMİDİR. Bu durumdan sonra menfaat sahipleri, şüphesiz ki kendilerini daha güvenilmez bir durumda görecektir. Çünkü onları koruyan ne bir devletleri ne o devletin var olma sebebi olan bir Türk Milleti kalmayacaktır.

Hoca, sıcaktan iyice bunalmış bir vaziyette kendini minderin üzerine atar: -

Eşeğin yemini, sen vereceksin, ben vereceğim derken iş kızışır ve epeyce tartışırlar. En sonunda Hoca: -

Nasreddin Hoca, bir gün eve eşeğiyle ormandan odun getirir. Hava da çok sıcak olduğundan hem kendisi hem de eşeği kan ter içinde kalırlar. Hoca odunları indirir ve yerleştirir. Daha sonra karısına dönerek:

-

-

Hatun, eşek çok yoruldu, onu bir yemleyiver, diye seslenir.

Efendi, benim yemleyiver, der.

işim

var,

Efendi, bu ne hal? Diye çığlık atar.

Hoca, yattığı yerden doğrularak:

Karısı da o gün yorgun olduğundan: -

Pekâlâ! Öyleyse aramızda bahse tutuşalım. Kim önce konuşursa eşeğe o yem versin. Anlaştık mı? Der.

Karısı teklifi kabul eder. İkisi de birer köşeye çekilirler. Az sonra kadın, el işini alarak komşuya gider. Hoca bir şey diyemez. Aradan biraz zaman geçer ve eve bir hırsız girer. Hırsız, Hoca’yı görünce kaçacak olur ama Hoca’dan hiç ses ve tepki gelmeyince kaçmaktan vazgeçer. Ortalıkta ne var ne yoksa koca bir çuvala doldurur ve Hoca’nın gözleri önünde çuvalı yüklenerek evden çıkar. Karısı epey zaman sonra eve girip evin halini g��rür. Eşyaların yerinde yeller esmektedir. Telaşla:

Ortada bir vazife var ve bunun kim tarafından, ne şekilde yerine getirileceği tartışılıyor. Sonucu bulmamak için de herkes üzerine düşeni yapıyor. Yazımı bu işi çözse çözse Nasreddin Hoca çözer diyerek onun bir fıkrası ile sonuçlandırmak istiyorum.

-

Olmaz! Hiç halim yok, veremem, sen ver, der.

Hadi bakalım Hatun, bahsi kaybettin. Eşeğin yemini sen vereceksin! Der.

Giden gittiğine göre çözülmedi değil mi?

sen

durum

gene

İnatçı ve unutkan uykularımız, afiyetle olsun. 

43


GENCAY

TARİHİ BİLİM ADAMLARI: CÂBİR BİN HAYYAN Abdullah Nuri SOMUNCUOĞLU Buluşlarından dolayı Avrupalı pek çok âlim onun adını anmak zorunda kalmış, verdikleri eserlere Câbir bin Hayyan’ın ismini koyarak meşhur olmuşlardır. “Kimyevi hadiseler tabiatta Cenab-ı Hakk’ın takdiriyle uzun sürede meydana gelmektedir. Kimyager tabiatta uzun sürede meydana gelen şeyi kısa zamanda yapan kişidir. Âlim ise, keşfedilmiş bir buluştan yola çıkarak başka buluşlar ortaya çıkarabilen kimsedir.” diyen Hayyan, aynı zamanda “Altının gümüşten, renk ve ağırlıktan başka bir farkı yoktur, bu iki özelliğin ortadan kaldırılması, her isi cismi teşkil eden atomların kontrol altında parçalanıp değerlerinin değişmesiyle mümkün olabilir.” savını ileri sürmüş ve bunu günümüzün modern kimya ilmine de kabul ettirmiştir.

Câbir Bin Hayyan (721 - 805) (Ebu Musa Câbir bin Hayyan) (Latince: Geber)

Kimya ilminin hem teorik, hem uygulamalı alanda büyük bir yol kat etmesine vesile olan Hayyan, dünyadaki ilk kimya laboratuvarını da kendisi kurmuş ve bu laboratuvarda ilk suni hücreyi yapmıştır.

721 tarihinde Horasan’ın başkenti Tus’ta dünyaya gelen bu Türk âlim için ‘üstatlar üstadı’ denildi. Kendisi Avrupa’da atomun keşfinden 1000 yıl önce atomu bulmuş ayrıca ilk kez atom bombası fikrini ortaya atan bir Türk olarak da tarihe geçmiştir. Çocukken ailesiyle Kûfe’ye taşınan Câbir, büyüdüğünde zamanının en büyük ilim mekânı olan Harran Üniversitesi’nin rektörüydü. Modern kimyanın babası sayılan bu âlim dünyanın en büyük on iki dâhisi arasına girmiştir.

44


GENCAY Cabir, kimyevî işlemlerde kullanmak üzere tasarlamış olduğu âletlerle kimyaya büyük katkılarda bulunmuştur. Bunlar arasında en dikkat çekenlerden biri, damıtmayı kolaylaştıran, daha verimli ve güvenli bir şekilde yapılmasını sağlayan imbiktir.

enerjisinden faydalanma fikrini de ilk kez ortaya atan kişidir. Başta kimya olmak üzere, tıp, fizik, astronomi, felsefe alanında irili ufaklı 2000 eseri bulunan ve kendisine ‘kimyanın babası’ denilen bu âlimin en büyük keşfi ise atomun parçalanabileceğini göstermesidir. Bu olayı kitaplarında uzun uzun anlatan dâhi, şöyle yazmıştır: “Maddenin en küçük parçası olan "el-cüz'ü la yetecezza" (atom) da yoğun bir enerji vardır. Yunan bilginlerinin iddia ettiği gibi bunun parçalanamayacağı söylenemez. O da parçalanabilir. Parçalanınca da öylesine bir güç meydana gelir ki, Bağdat’ın altını üstüne getirebilir. Bu, Allahü Teala'ın kudret nişanıdır.”

Kimyanın iki temel prensibi olan ‘kalsinasyon’ ve ‘redüksiyon’u bilimsel bir şekilde ortaya koymuş, buharlaşma, süblimasyon, eritme ve kristalleştirme için kullanılan metotları geliştirmiştir. Madenlerin o zamana kadar bilinen basit eritilme metotları yerine, nitrik asit, sülfirik asit ve altın eritme suyunu (Kral Suyu) bulmuş, madenleri bunlarla eritmiştir. Cabir bin Hayyan’ın bu buluşlarıyla, ondan sonra gelen bilim adamları cıva oksit, zincifre, arsenik, amonyak, gümüş nitrat, şap, göztaşı, kireçli potas, sudkostik mahsulü, yakıcı potasyum ile birçok değerli maddeleri elde edebilmişlerdir.

Modern atom teorisinin ilk sahibi olan Cabir bin Hayyan, 805 tarihinde Bağdat’ta vefat etmiştir. “Ben ne biliyorsam her şeyi hocam İmam Cafer’den öğrendim. O da tüm bildiklerini Hz. Ali’den öğrenmiştir.”

Cabir bin Hayyan ve diğer Türk-İslâm âlimleri vasıtasıyla Avrupa dillerine geçmiş kimya ile ilgili bazı tâbirler de vardır. Alkol (el-Kuhl, Alcohol), üstün tasfiye âleti (el-İnbik, Alembic), alkali (alkali, alkali), ismid (Antimony), aludel (kapkacak), çinko asidi (tutti), mağara tuzu (Rec-ül-gar, realgar) bunlardan bazılarıdır. Bu tâbirler ve yöntemler günümüz kimyasında hâlen kullanılmaktadır.

"Allah bize fizikî kanunlar vermiştir. Bunlarla bitki, hayvan hattâ insanın benzerini yapabiliriz. Allah beşere öyle kabiliyetler bahşetmiştir ki, beşer, kâinattaki bütün sır perdelerini bununla çözmeye muktedirdir." Kaynaklar:

‘Mercekler teorisi’ni bularak günümüzün fiziğinde geçerli olan optik kanunları belirtmiş, iç bükey aynalarla güneş ışınlarını bir yerde toplayıp uzak mesafelerden ağaçları tutuşturup, suyu kaynatmayı başarmıştır. Ayrıca güneş

1- Çiğdem CAN, Kolay, Kısa, Keyifli Bilim, 2008 2- http://goo.gl/5TMRx 3- http://goo.gl/oeAwI

45


GENCAY

KİTABİYAT Aybike Gökçen ŞİMŞEK Türk milliyetçiliğinin tüm fikir ve tekliflerini bir sistem bütünlüğü içinde ortaya koyan, yazarın değişik zamanlarda yazmış olduğu denemelerden derlediği sosyolojik bir kitaptır. Türk milliyetçilerinin temel eserlerinden birisi sayılır. Türkçülüğün özünü ve programını bu eserde açıklamıştır. Milleti millet yapan unsurun en önemlisi olan dile değinmiş, dilde Türkçülüğün esaslarını sıralamıştır. Aynı zaman da Atatürk’ün de büyük ölçüde etkilendiği, güçlü bir yapıttır. “Türk halkının bildiği ve kullandığı her kelime Türkçe‘dir, hak için sevimli olan ve yapay olmayan her kelime millidir. Bir milletin dili, kendisini cansız köklerinden değil, canlı kullanımlarından kurulan, canlı bir organizmadır.”

Türkçülüğün öncülerinden olan Nihâl Atsız’ın bütün şiirlerini topladığı harika bir kitaptır. Türk Gençliğine Yer bulmasın gönlünde ne ihtiras, ne haset. Sen bütün varlığına yurdumuzun malısın. Sen bir insan değilsin; ne kemiksin, ne de et; Tunçtan bir heykel gibi ebedi kalmalısın. Ölümlerden sakınma, meyus olmaktan utan! Bir kere düşün nedir seni dünyada tutan? Mefkuresinden başka her varlığı unutan Kahramanlar gibi sen, ebedi kalmalısın…

46


GENCAY

KİTAPLARDAN ÖNEMLİ NOTLAR Abdullah Nuri SOMUNCUOĞLU Bir kabine mensubu hatıratında şöyle demişti: “Gerçi Senatonun baştan aşağı bozguncuların bulunduğu bir yer olduğuna inanmak istemiyorum. Ama Senatörlerin birçoğunun dürüstlüğüne ve ahlakına maalesef güvenim yok. Senatörlerin çoğunluğu yeteneksiz, senatörlük için tamamen yetersiz, basit kişilerdir. Bazıları adi ve kaba birer demagogdur. Bazıları mevkilerini parayla satın almış zengin kimselerdir. Bazıları da partizanlığın peşin hükümlerine saplanmış, anlayışsız, dar fikirli insanlardır…” John F. Kennedy: Siyaset adamının milli menfaat uğruna kendi çıkarlarından fedakârlık etmesi beklenir. Bir tek ilke için her rütbeyi, itibar ve güvenliği tepmesi istenir. Senatör Albert Beveridge:

Bu kitap 1956’da John Fitzgerald Kennedy, Massachusetts Senatörü iken yazılmıştır.

“Bir parti ancak gelişmek sayesinde yaşayabilir. Dar fikirlilik partinin ecelini getirir.”

John F. Kennedy: Bu eserin konusu medenî cesarettir; yani insan meziyetlerinin en büyüğü olan bu özelliği Ernest Hemingway şu şekilde tanımlar: “Her türlü baskıya rağmen erdem”.

John Quincy Adams daha siyaset hayatına katılmadan önce: “Siyasi mücadeleye atılmak için kuvvetli bir istek duyuyorum” diye hatıra defterine yazmıştı. “Ama bu devirde siyaset adamı, bir partinin adamı olmak zorundadır. Bense bütün memleketin adamı olmak istiyorum.”

“Geçmişteki cesaret ve fazilet örneklerini unutan bir millet, mevcut liderlerinden cesaretli ve erdemli davranışlar beklemesini bilmediği gibi, bu özellikleri mükâfatlandırmaktan da aciz kalacaktır.”

“Particilik ruhu bütün memlekete hâkim olmuş, öyle ki bir partiyi körü körüne tutmamak suç sayılıyor.” 47


GENCAY Sonra “Limana girmekte bir yoktur!” diye hüküm verdiler.

John F. Kennedy: Büyük krizler büyük kahramanlıklara gebedir.

adamlara

ve

sakınca

Fakat geminin kaptanı her ihtimale karşı Billy isimli bir tayfayı direğin tepesine çıkardı.

Thomas Hart Benton: “Söyledikleri yalan, meyilleri kundakçılık, gayeleri birliği bozmak, silahları hainlik, karakterleri gasıplık!”

“Limanda hiç Yankee gemisi filan görüyor musun?” diye sordu.

Lucius Quintus Cincinnatus Lamar:

Billy, “Tam on tane Yankee görüyorum” diye cevap verdi.

Millet ve hakikat için çalışmak

gemisi

Aşağıdaki yüksek rütbeli subaylar, “Billy yanılıyor!” dediler. “Yankee donanmasının nerede olduğunu biz biliyoruz. Savannah’da Yankee gemisi bulunmaz! Gemi yoluna devam etsin!” diye kaptana emir verdiler.

Lucius Lamar sıradan bir politikacı değildi. Herhangi bir meseleye alacağı oy bakımından değil, fikir ve gerçek açısından bakardı. “Bir senatör, seçmenlerine ne kadar bağlı olursa olsun, onlar tarafından da ne kadar sevilirse sevilsin, onların fikirlerinin mutlak hükmü altında giremez. Girerse kendi tecrübelerinden, araştırma ve incelemelerinden yararlanma fırsatını kaçırmış olur. Kitlenin durmadan değişen his ve kanaatleri elinde bir oyuncak haline gelir. Böyle bir davranış gerçek bir devlet adamı için alçaltıcı bir hareket tarzıdır. Böyle bir senatörün hareketleri artık tecrübeye dayanan olgun bir yargılamaya değil, moda olan her düşünüşün bir yankısından ibarettir.”

Fakat kaptan limana girmeyi reddetti. Subaylara:

“Gençlere daima gerçeğin yalandan, dürüstlüğün politikacılıktan, cesaretin korkaklıktan üstün olduğunu anlatmaya çalıştım.”

İşte Lucius Lamar bu hikâyeyi anlattıktan sonra, “Ben de tayfa Billy gibiyim.” diyordu. “Missisiphi Eyaleti’ni idare eden büyüklerden daha akıllı olduğumu iddia etmiyorum. Ama direğin tepesinde olduğum için durumu onlardan daha iyi görebildiğime inanıyorum.”

“Sizler askeri konuları ve savaş inceliklerini herhalde daha iyi bilirsiniz. Ama Billy direğin ta tepesinden kuvvetli bir dürbünle baktığı için şu anda limanın durumunu sizden daha iyi görmüştür!” diye cevap verdi. Tayfa Billy’nin haklı olduğu çok geçmeden anlaşıldı. Savannah limanı gerçekten Yankee gemileriyle doluydu. Tayfa Billy yerine yüksek rütbeli subayların sözü dinlenseydi hepsi de yakalanmış olacaktı…

Lamar ve diğer birçok Konfederasyon liderleri bir savaş gemisinde Savannah limanına doğru yol almaktaydılar. Limana girmeden önce bütün bu yüksek rütbeli subaylar baş başa verip durumu tartıştılar.

“Hemşerilerim, beni direğin en tepesine gönderen sizsiniz. Ben de size oradan 48


GENCAY gördüğümü anlatıyorum. Direkten in derseniz ben de gık demeden inerim. Zira sizi hoşnut için yalan söylemek elimde değil! Ama beni yine direğin tepesine gönderirseniz daima vatanıma, gerçeğe ve Tanrı’ya karşı doğru hareket edeceğimden emin olabilirsiniz. Halkın egemenliği üzerine kurulmuş olan bir Cumhuriyet idaresinde, siyaset adamının ilk görevinin fikirlerini seçmenlerine açıkça anlatmak olduğuna eskinden beri inanmışımdır.”

büyüyünce siyasete kurmuyorlardı.

atılmak

hülyaları

Medeniyet ilerleyip makine devrine girildikçe, Amerikan hayatının her bölümü gibi siyaset de eskiye nispetle daha çapraşık, daha ayrıntılı, daha çok iş bölümü gibi ihtiyaçlara ayak uydurmasını henüz başarmış değildi. Siyasetle ilgilenen Amerikan vatandaşları 20. asrın başındaki siyaset âlemini gözden geçirdikleri zaman endişeye kapılmaktan kendilerini alamıyorlardı. Böylece birçok idealist vatandaşlar siyaset alanında bir reform yaratmanın gerektiğine kanaat getirdiler ve yavaş yavaş Senato’da bu çeşit idealistlerin sesi duyulmaya başladı. Seçmenlerle senatörler arasındaki kayıtsızlığın kökünü kazımak için 1913’te seçim mekanizmasında bir değişiklik yapıldı:

“Siyaset adamları halkın gerçek temsilcisi değil de bir çeşit emir kulu haline girdiği müddetçe bu memleketin özgürlüğü, büyüklüğü daima tehlikede demektir. Siyaset adamı emir kulu değil, bütün memleketin devamlı refahını ve gelecekteki nesillerin mutluluğunu gözeten insandır.” John F. Kennedy: Asrın başında endüstri, Amerikan hayatında hâkim olmuş; istidat, kabiliyet ve zekâ sahibi kimseleri kendine çekmişti. Hayatta ilerlemek isteyenler saha olarak kendilerine endüstriyi seçiyorlar, siyaset sahasına ise ilgisizlik, küçümseme hatta alayla bakıyorlardı.

Senatörlerin seçilmesi işi eyalet idarecilerinden alınıp doğrudan doğruya halka verildi. Çünkü eyalet idarecileri son devirlerde o kadar bozulmuşlardı ki senatörleri seçerken artık halkın tercih ve sevgisini asla dikkate almaz olmuşlardı. Senatörler parti şeflerini ya da endüstri krallarını ve buna benzer çıkar sahiplerini hoşnut etmek gayesiyle seçiliyordu. Mesela bir demiryolu şirketinin reisi bir keresinde bir gazetecinin sorusuna:

Böylece siyaset adamlarının kalitesinde büyük bir düşme olmuştu. Senatoyu kurnaz korporasyon avukatları, ya da çıkarcı, düşük ahlaklı profesyonel politikacılar doldurmuştu. Mesela iç savaştan önceki yılların dram ve heyecanı bir vakitler senatörleri Başkanlara meydan okutturan güç, o ilk devirlerin tantanalı, asil, ağır havası yoktu. Artık Senato’daki çekişmeler bütün milletler tarafından heyecanla takip edilmiyorlardı. Okul çocukları Senato’daki demeç ve söylevleri ezberlemiyorlar ve

“Hayır, senatör olmak istemiyorum!” diye cevap vermişti. “O kadar çok senatör yarattım ki!” George Norris: “Herhangi bir partinin veya şahsın aleti, kölesi, uşağı olarak zafer arabalarında gezmektense, temiz bir vicdanla siyaset 49


GENCAY hayatından çekilir giderim daha iyi! Ne dostlarının ne de düşmanlarının güvenip saymadığı ihtiyar bir politika kurdu olarak bu hayata devam etmektense bir kenara çekilmeyi ve hem dostlarım hem de düşmanlarım tarafından daima düşüncelerine bağlı kalan ve doğru bildiği yoldan şaşmayan bir insan olarak hatırlanmayı tercih ederim!”

John F. Kennedy: Kimisi, “Bu kimseler milleti kendilerinden daha çok sevdikleri için bu şekilde hareket ettiler.” diyebilir. Aksine ben, bu kimselerin kendi kendilerini sevdikleri için böyle hareket ettiklerine inanıyorum. Kendi gözlerinde yüksek ve şerefli olmak, faziletli olmak, bu kimseler için başkaları tarafından sevilip beğenilmekten daha önemlidir. Kendi vicdanları, kendi prensipleri, kendi erdem ölçüleri o derece yüksektir ki hiçbir menfaat ve baskı onlara tesir edemez.

John F. Kennedy: Washington’a geldikten sonra gözleri açılmaya başladı. Büyük adam olarak gördüğü parti liderlerinin aslında çıkarcı birer siyasi olduklarını ve her iki partinin de birbirlerine yükledikleri suçları kendileri işlediklerini anladı.

Bencil insanlar, aslında kendini seven ve beğenen insan değildir. Bu kimseler mevki ve şöhretin süsüne, her ne pahasına olursa oldun ihtiyaç duyan insanlardır. Gerçekten kendini seven ve değer veren bir insan mevki ve şöhret isteyebilir, ancak kendinden asla fedakârlık etmez.

George Norris: “Biz senatörler, her zaman seçmenlerimizin emrini aynen yerine getirirsek, Senato otomatik bir makine haline gelir. Bu durumda senatörlük öğrenim, bilgi, düşünme ve zekâ istemeyen, sadece ve sadece söz dinlemeyi gerektiren bir meslek olur.”

Bu insanlar kendilerinin haklı olduklarına inanıyorlardı ve bu inançlarını her türlü dünyevi menfaatten üstün tutuyorlardı. Cesaret ve faziletin anlamı da çoğu zaman kavranması güç bir şeydir. Bazıları cesaretin yarattığı sonuçlardan hoşlanır ama sonuçlarını hiç düşünmez. Bazıları geçmiş devirlerdeki kahramanlıklara hayran kalırken, kendi zamanlarında yaşayan kimselere kahramanlığı yakıştıramaz.

“Bazen insan bir şey yapmak ister ama onu başaramaz. Cesareti kırılır. Ama yıllar sonra bir de bakar ki bir başkası onun o boşa giden gayretinden cesaret almış ve bu sefer zafere ulaşmıştır.” Robert Alphonso Taft: “Bu mahkemede bir intikam havası tütüyor. İntikamda ise gerçek adalet nadiren bulunur. Bu mahkeme Rus zihniyetine göre kurulmuştur; yani soyut adalete değil, hükümet politikasına dayanır. Adaleti politikaya alet edenler, adalet fikrini değerden düşürmüş olurlar…”

Abraham Lincoln: “Mutlak iyi, ya da mutlak kötü olan pek az şey vardır. Hemen hemen her şey, özellikle de devlet idaresi, iyi ile kötünün kesin hatlarla ayırt edilemez bir karışımından ibarettir.” 50


GENCAY

GENÇLİK SEMİNERLERİNDEN

51


GENCAY

BİLGİ ŞÖLENLERİNDEN

52


GENCAY

MİLLİ DÜŞÜNCE MERKEZİ’NİN SON KİTABI “YENİ” ANAYASANIN ŞİFRELERİ’Nİ İNTERNET SİTESİNDEN İNDİREBİLİR VEYA MERKEZİMİZDEN BASILI OLARAK TEMİN EDEBİLİRSİNİZ. millidusunce.org


Gencay Dergisi - Sayı: 03 - Nisan 2012