Page 1

Haziran 2014 - Sayı: 8

Erkek arslan arslan da dişi arslan arslan değil mi? Güçlülük ve yüreklilik yalnızca erkeklerde değil kadınlarda da vardır (Atasözü).

GÖKTÜRK (ORHUN) YAZITLARI Kültigin Anıtı: 732′de Türk kağanı Kültigin için Yollug Tigin tarafından yazılmıştır. Anıtta kağanın ölümü ve adına düzenlenen yas töreni anlatılmıştır. Bilge Kağan Anıtı: 735′te dikilmiştir. Bilge Kağan’ın yiğitlikleri ve Türk milletine iletmek istediği mesajlar anıtın içeriğini oluşturur. Anıtta Bilge Kağan’ın ağzından devletin nasıl büyüdüğü anlatılmıştır.

   

Göktürk Yazıtlarının Önemi ve Özellikleri Göktürk Yazıtlarını (Orhun Abideleri), Türkçenin yazılı en eski kaynağıdır. Günümüzün birçok sözcüğü, ilk haliyle bu yapıtlardadır. Bu yazıtlar, Türk tarihine ışık tutan önemli belgelerdir. Göktürk Yazıtları, bir hakanın, halkına hesap vermesi, halkın devlete, millete karşı görevlerinin hatırlatılması, düşmanın entrikalarına nasıl karşılık verileceğinden söz edilmesi ve Türklerin

Göktürk Yazıtları (Orhun Abideleri), Göktürklerin ünlü hükümdarı Bilge Kağan devrinden kalma, yazılı, dikilitaşlardır. Kültigin, Bilge Kağan ve Tonyukuk adına dikilen bu anıtlar konu ve dil bakımından önemli eserlerdir. Abidelerin yazarı Yollug Tigin’dir. Doğu Göktürk tarihi ile ilgili bilgiler içerir. Türk tarihi, Türk toplumunun yaşam biçimi, dünya görüşü ile ilgili bilgiler içerir. Kitabelerin bir yüzü Göktürk alfabesiyle, bir yüzü Çince yazılmıştır. Orhun Abidelerinin yazıldığı Göktürk alfabesi 38 harflidir. Bu alfabede 4 sesli. 9 birleşik. 25 de sessiz harf bulunmaktadır. Göktürk alfabesi, Türklerin ulusal alfabesidir. Göktürk yazısı sağdan sola, yukarıdan aşağıya doğru bitiştirilmeden yazılır. Sözcükleri ayırmak için genellikle iki nokta konur. Kül Tigin ve Bilge Kağan anıtlarında metinler, yukarıdan aşağıya doğru yazılmış ve satırlar sağdan sola doğru dizilmiştir. Göktürk alfabesi, büyük ünlü (sesli) uyumu dikkate alınarak düzenlenmiş bir alfabedir. Tonyukuk Anıtı: 724-726 yılları arasında dikilmiştir. Bu anıtı diktiren ve üzerindeki yazılan yazdıran Bilge Tonyukuk’tur. Anıtta Türk milletinin Çin tutsaklığından kurtuluşu ve İlteriş Kağan zamanında Göktürklerin Oğuzlarla, Kırgızlarla ve Çinlilerle yaptığı savaşlar anlatılmakta; bütün bu olaylarda Bilge Tonyukuk un rolü özellikle belirtilmektedir. Bilge Tonyukuk, başvezirlik ve başkumandanlık yapmış olan büyük bir siyasetçidir. Göktürk devletinin politikasına uzun zaman yön vermiş, akıllı ve hikmet sahibi bir devlet adamıdır. Bilge Tonyukuk, aynı zamanda edebiyatımıza hatıra türünün ilk temsilcisi ve ilk Türk tarihçisidir. İki parça hâlindeki anıtında, içinde bulunduğu olayları sade ve sanatsız bir şekilde, halk diliyle anlatmıştır. Olayları sözü uzatmadan, ana çizgileriyle vermiş; yeri geldikçe milletin ders alması için öğütlerde bulunmuştur. Zaman zaman atasözlerine ve deyimlere başvurmuştur.

            

yüksek ahlak ve seciyesinin anlatılması açısından önemlidir. Bu anıtlar Türk adının, Türk milletinin isminin geçtiği ilk Türkçe metindir. Türk tarihinin taşlar üzerine yazılmış ilk belgesidir. Türk hitabet sanatının erişilmez bir şaheseridir. Yalın Türkçenin önemli örnekleridir. Türk dilinin kaynağı, Türk yazı dilinin başlangıcının bilinmeyen dönemlere kadar gittiğinin delilidir. Eski Türkçe döneminin en önemli eserleridir. Türk dilinin ilk yazılı belgeleridir. II. Göktürk (Kutluk) devleti döneminde dikilmiş olup, I. Göktürk devletinin tarihi anlatılır. İlk siyasetname örneğidir. İçinde “Türk” kelimesinin geçtiği ilk metindir. 38 harften oluşan Göktürk alfabesi ile yazılmıştır. Günümüzde Moğolistan sınırları içerisindedir. Yazarı Yolluğ Tigin’dir. “Türk” adının geçtiği ilk yazılı belge ve Türk edebiyatının ilk yazılı örnekleri olan Göktürk abidelerindeki yazılar 1893 yılında Prof. Thomsen ve Radloff tarafından okunmuştur.


S A YF A

2

TARİHİN AKIŞINI DEĞİŞTİRENLER - 1

Batılıların “Alpharabius” olarak bildiği Farabi, 872 yılında bugünkü Kazakistan’ın Otrar (eski adıyla Farab) şehrinde doğmuştur. Hayatı ve kökeni hakkında yeterli bilgi olmadığından; kimi araştırmacılar Fars, kimi araştırmacılar Türk kökenli olduğunu ileri sürmektedirler. Farabi, İbn Ebî Useybia tarafından korunmuş ve kendisine ait olan otobiyografik metinlerde, Bağdat'ta hıristiyan âlimlerden Yuhanna bin Haylan ile birlikte mantık çalışmış olduğunu söyler. Farabi, öğrenim müfredatında bulunan kitapların Porfiryus'un "Isagoge"si ve Aristo'nun mantık üzerine 6 ciltten oluşan Organon adlı eserinin Kategoriler, Yorum Üzerine, Birinci Çözümlemeler ve İkinci Çözümlemeler kitapları olduğunu belirtir. Farabi'nin anlatımına göre hocası Yuhanna bin Haylan, dünyevi zevklerden elini eteğini çekmiş, kendisini kiliseye ve dini görevlere adamış bir rahipti. Yuhanna ile birlikte Aristo mantığı üzerine muhtemelen Bağdat'ta çalıştı. Arap tarihçi ElMesûdî'ye göre Yuhanna Muktedir'in halifeliği sırasında (908– 932) Bağdat'ta ölmüştür. Bunun dışında Aristo'nun eserlerini Arapça'ya tercüme edenlerden biri olan Ebu Bişr Metta'nın (ö. 940) yanında da mantık eğitimi gördüğü rivayet edilir. Bu dönemde Bağdat Okulu, İskenderiye tıp ve felsefe geleneğinin Arap dünyasında başlıca mirasçısı idi ve Farabi'nin bu hıristiyan âlimlerle ilişkisi İslam dünyası ile Yunan felsefesi arasındaki en erken bağlantılardan birini oluşturur. Hakkında sonradan yazılan biyografilerde verilen listelerde 100 ile 160 arasında eserin Farabi'ye atfedildiği görülür. Bu eserlerin ancak küçük bir kısmı bize ulaşmış durumdadır. Ancak son yıllarda yapılan çalışmalar sayesinde ulaşılan eser sayısı giderek artmaktadır. Farabi'nin eserleri küçük risaleler şeklindedir. Örneğin Milli Eğitim Bakanlığı tarafından küçük boyutlu cep kitabı olarak basılan ve en önemli eserlerinden olan "İlimlerin Sayımı" (İhsa'ül Ulûm), çevirenin önsözleri çıkarılırsa 90 sayfa, "Faziletli Şehir" (El-Medinetü'l Fâzıla) 110 sayfa kadardır. Farabi'nin çok sayıda eseri büyük filozofların eserlerini tanıtma ve açıklama niteliğindeki metinlerdir. Farabi'den önce çok sayıda felsefe kitabı Yunanca ve diğer dillerden Arapça'ya çevrilmiş olmasına karşın, bu çeviriler yetersizdi ve çeviriyi yapanlar da yaptıkları çevirilerin içeriklerini tam anlayamamışlardı. Örneğin İbn-i Sina, Aristo'nun Metafizik'ini (Mâba'd-ettabîa) 40 defa okuduğunu ancak anlayamadığını, tam ümidini kaybettiği sırada Farabi'nin bu konudaki eserini okuyunca anlayabildiğini anlatır. Farabi'ye ait eserlerin büyük bir kısmı mantık ve dil felsefesine ilişkindir. Bunun dışında siyaset felsefesi, siyaset felsefesinin bir dalı olarak gördüğü din felsefesi, metafizik, müzik, psikoloji gibi alanlarda da önemli eserler vermiştir.


S A YF A

3

Farabi'nin düşünce sistemi, Aristo mantığına dayanan akılcı bir metafizikti. Aristo'yu temel alarak onu Yeni Plâtonculuk ile birleştirmeye ve bunu da İslam inancı ile uzlaştırmaya çalışmıştır. Farabi Aristo'nun temel eserlerinin birçoğunu Arapça'ya yeniden çevirmiş, bu eserlerin daha iyi anlaşılabilmesini sağlayan şerhler yazmıştır. Bu yanıyla hem İslam dünyasında antik felsefenin anlaşılmasını sağlamış, hem de Arapça'nın bir felsefe dili haline gelmesine büyük bir katkı yapmıştır. Aristo’yu batıya tanıtarak, “ikinci öğretmen” lakabını almıştır ve onun İkinci Üstad kabul edilmesinin ana nedeni İbn-i Haldun'a göre onun mantık alanında yaptığı çalışmalardır. Farabi, Aristo'nun 6 ciltlik temel mantık kitabı Organon'un tüm bölümlerini içeren çeviriler ve şerhler kaleme aldı ve Organon'u iki bölüm daha ekleyerek 8 kitaba çıkardı. Mantık ifadeleri, onu ifade etmek için kullanılan dil ve bilgi ile ilişkili olduğu için Farabi'nin mantık dışında dil felsefesi ve epistemoloji üzerinde de yoğun şekilde durduğu görülür. Farabi'nin diğer bir çalışma alanı Doğa felsefesi, Metafizik ve Psikoloji olmuştur. Doğa anlayışı dönemin Batlamyusçu dünya merkezli görüşüne uygundur. Farabi'nin geliştirdiği sudûr teorisi ise Neoplatoncu ve İsmaili kökenlere dayanır. Bu anlayış daha sonra İbn-i Sina tarafından geliştirildi.

Farabi, ilimleri; fizik, matematik ve metafizik ilimler diye üçe ayırdı. Onun bu metodu, Avrupalı bilginler tarafından ancak on üçüncü asırda kabul edildi. Hava titreşimlerinden ibaret olan ses olayının ilk mantıki izahını Farabi yaptı. Titreşimlerin dalga uzunluğuna göre azalıp çoğaldığını, deneyler yaparak tespit etti. Bu keşfiyle musiki aletlerinin yapımında gerekli olan kaideleri de buldu. Kanun adındaki çalgı aletini o buldu. Ayrıca rübab denilen çalgıyı da o geliştirip, bugünkü şekle soktu. O bir musiki üstadıydı. Musikiye dair yazdığı kitapların yanında birçok bestesi de vardır. Aynı zamanda tıp alanında çalışmalar yapan Farabi, bu konuda çeşitli ilaçlarla ilgili eser yazdı. Aristo’dan sonra gelen bir felsefeci olarak kabul edildi. Eskiyi yeni felsefeye ustalıkla aktardı. Montesgieu, Spinoza gibi batılı filozoflar, Farabi’nin eserlerinin tesirinde kaldılar. Farabi, 950 yılında Şam’da ölmüştür. Bugün Batı’da halen kendisinin eserlerinden faydalanılmaktadır. Bizde ise ismi duyulduğunda: ”O da kimmiş” şeklinde bir cevapla karşılaşılma ihtimali hayli yüksektir. Nankörlük derecesine varan kıymet bilmeme hastalığımızdan nasibini alan bir değerimiz de Farabi olsa gerek… Kaynaklar: http://www.selcuk.edu.tr/Sayfa.aspx?birim=240&sayfa=1373&dt=1 http://tr.wikipedia.org/wiki/Farabi http://www.kimdirnedir.com/farabi-kimdir.html

BİR YAZIM KURALI “Ya da” sözü ancak cümlede “ya” kullanımı varsa kullanılabilir, “veya” sözü yerine kullanılamaz.


S A YF A

4

ÖZGÜRLÜKLER ÜLKESİ “Seni yazmaya karar verdim Zeynep. Sen benim güneşimdin; hiç batmamıştın. Ama gidiyorsun... Güneş gibi kilometrelerce uzaklara; ama yine de aydınlatmaya devam ediyor ışığın beni... Güneşim gidiyorsun... Adını yeni yeni koymaya başladığım duyguların yönelişisin... El değmedik sevdamın sahibisin... Çocuksu dünyamın hiç eskimeyen yönelişisin... Bilmem, hala hatırlıyor musun o günleri? Beraber izlerdik güneşin doğuşunu... Sen hep güneşin doğduğu yere gitmek isterdin. Kendince bir ad bile vermiştin oraya: “Özgürlükler ülkesi”. Her şey mümkündü orada... Gökkuşağından beraber kayacaktık. İstediğimiz kadar horoz şekeri ve dondurma yiyecek, çikolatadan şatolarda oturacaktık. Sen Rapunzel’in saçları gibi uzatacaktın saçlarını... Ben de senin prensin olacaktım. Ve hiç ayrılmayacaktık... Bazen o günlere dönmeyi çok istiyorum. Her şeyin mümkün olduğunu sandığımız, küçük bir şekere dahi kandığımız günlere... O çocuksu duyguların, sana bakarak seni özleyişlerimin, yanımdayken karnıma giren ağrılarının adı, aşk mıydı acaba? Belki uzaktan sevmek sevgilerin en güzeliydi... Karşılıksız ve beklentisiz, hesapsız ve çıkarsız, günahsız... Sadece senin beni sevebilme ihtimalinde cesaretlenerek anlatıyorum aşkımı. Ben zaten bu ümitle yaşadım yıllarıdır. “Gitme!” demek isterdim, bırakma beni. Düşünüyorum da ne çok değişmişiz aslında. Şimdi başka bir ülke düşlüyorsun -özgürlük adına ama senin olmayan-: Kanada... Sen Özgürlükler Ülkesi’nin prensesi olacaktın. Kendi ülkeni yönetecektin. Soruyorum şimdi sana: Kanada’ya söz geçirebilecek misin? Ona hükmedebilecek misin? Sen gitsen de güneş hep benimle. Güneşi gördüğüm sürece de kalbim hep seninle... Sen demez miydin: Aşk tutsaklıktan değil, özgürlükten beslenir. Bensiz özgürsen git. Nasıl olsa aşkın olduğu yerde muhakkak ayrılık var. Hadi git, benle vuslattan önce ayrılık var. Ben ayrılığa da hazırım...’’ Ahmet... Geceleri sessizlik bir şarkı gibi huzuru bestelerdi. Şimdi her şey derin bir sükûta gömülü. Hatta sessizlik bile... Hüzün rüzgarlarının çığlıkları geliyor kulaklarıma. Daha sen gitmeden, senin yasını tutuyorlar. Bir nefes kadar yakınsın aslında şu an bana... Ama uzansam da tutunamıyorum. Sana bakarak seni özlüyorum... Hayatta herkese biçilmiş bir kaftan, çizilmiş yol, verilmiş bir görev vardır: Su dediğin akmalıdır durmadan. Akmazsa kirlenir, bulanıklaşır. Gül dediğin kokmalıdır cesurca. Kokmazsa solup sararır. Bülbül dediğin ötmelidir. Susarsa çatlar, küstürür... Küçük bir taştı elindeki. Bırakıverdi göle. Önce küçük bir nokta, sonra bir halka ve iç içe halka... Durmadan genişleyen ama içten içe yutan zamanın, parçalanmaz akışında bir nokta mıydı aşkı, yoksa sürekli büyüyen bir halka mı? Ne zaman son buluyordu halkalar silsilesi? En son -kapsayıcı- halkadan da büyük müydü sevgisi? Acaba yanıtsız sorularına cevap verecek var mıydı bir kimsesi? Arkasını döndü. -Bütün her şeyi bu göl gibi geride bırakabilseydi.- Karşısında mimiklerini yakalamış, şaşkın bir çift göz buldu: Zeynep! Ne zamandan beri buradaydı. Düşündüklerini duymuş muydu? Ya yine sesli düşündüyse! Ve yine o müşfik ses... Derinlere hitap eden, gizemli ama içten bir ses... Merhaba!.. Selamına başıyla karşılık verebildi. Açıkçası konuşursa kekelemekten korkuyordu. Nasılsın? dedi Zeynep. Daha sonra pişman oldu bu soruyu sorduğuna. Sorulmaması gerekenler listesinde en baştaydı: Nasılsın?.. Nasıl olabilirdi ki? - İyiyim diyebildi Ahmet. -Kendisine yabancı gelen bir sesle- Sen? -Ben, iyi-yim... Ne zor bir sözcüktü bu: iyiyim... Aslında ne diyeceğimi bilemiyorum... Keşke böyle olmasaydı demek yerine belki hepimiz için böylesi daha iyi olur demeyi tercih ediyorum... Uzun bir hayat var önümüzde, zaten bu kısa süreli bir ayrılık. Geri döneceğim; o yüzden vedalaşmayalım... Hoşça kal... Yavaşça yanına yaklaştı elindeki mektubu Ahmet’in avuçlarının arasına bıraktı ve usulca yanağına bir öpücük kondurdu. Belli belirsiz bir öpücük, gözyaşları gibi... Günler hasret potasında eriyip gidiyordu. Zeynep gitmişti. Ondan geriye yalnızlık kalmıştı. Kısa bir mektup ve anıları da emanetti benliğine... Mektubunda sitemli, üzgün bir o kadar da kararlı ve serkeşti... “Gidiyorum... Biliyorum kalmak çok zor peki gitmek kolay mı? Geçmişini yaşanmışlıklarını, anılarını ve SEN’i geride bırakmak... Zor... Ama her ayrılıkta başka bir vuslat fısıldanır kulaklara. Beni o kadar iyi tanıyorsun ki... İşte en çok bu yüzden beni anlamalısın. Ben birine bağlı kalamam. Benim lügatımda durmak diye bir şey yok, hep varmak var... Bağlanmak değil, ayrılmak var... Su bir kaba konduğunda orada durabilir ama bir denizi kaba koyamazsın, akar gider... Farklı bir zaman dilimine apayrı bir zamandan gelmiş masal kahramanı gibiyim... Mesela Rapunzel gibi- Bir varmışım bir yokmuşum... Ama aslında hiç olmamışım...


S A YF A

5

Ben hiçbir şey olamıyorum bari sen mutlu ol... Seni seviyorum... ELVEDA’nın anlamını bu sefer hissederek ve yaşayarak söylüyorum.’’ Zeynep... Yağmur... Bütün hızıyla devam ediyordu. Yanında şemsiyesi yoktu. Olması gerekmezdi de... İliklerine kadar ıslanmak istiyordu. Yağmurda kalbini ve duygularını yıkamak... Halbuki Zeynep’in İstanbul’a geldiğini duyduğunda ne kadar çok sevinmişti... Zeynep ülkesine dönmüş ve imza günü varmış diye duyunca koşarak gelmişti. Büyük bir umutla yanına gitmiş ama Zeynep kendisini tanımamıştı. Buna inanamıyordu... Kendini salondan dışarı zor attı. Nefes alamıyordu. Yağmurun altında amaçsızca yürüyordu. “Yağmur... Sokaklar gibi düşüncelerimi yıkasa. Her şeyi beraberinde uzaklara götürse... Bilmediğin, ulaşamayacağım, bulamayacağım yerlere saklasa sevdamı...” Durdu... Onunla beraber bütün şehir durmuştu sanki... Herkes nefesini tutmuş Ahmet’in dudaklarından dökülen sözcükleri bekliyordu... ‘‘Bu sefer yağmurun temizleyiciliğini değil yol ediciliğini istiyorum ama! Kalbimi kıran, beni üzen insanın günahlarını silmek, onu temizlemek yerine; yok etsin mesela... Hiç görmediğim, tanımadığım veya kaybettiğim birine çevirsin... Bende üzerime düşen görevi yapacağım pekâlâ: O yokmuş gibi davranacağım. Bir hiçmiş gibi, hiç olmamış gibi...’’ Ani bir hareketle geri döndü salona. Elindeki kağıda bir şeyler karaladı... Tekrar imza sırasına girdi. Yavaş yavaş ilerleyen sıra şimdi kendisindeydi... Elindeki kağıdı usulca Zeynep’in önüne bıraktı. Ve: - Özgürlük aşığına.... Deyip geri döndü ıslak sokaklara... “Önce günleri saydım, haftaları, ayları ve asırlaşan yılları... Kısa bir ayrılık bu demiştin! Senin kısa anlayışın yedi yıl mı? Bu kadar vefasız çıkmış olamazsın değil mi Zeynep? Çok büyük bir yazar olmuşsun. Geçen hafta İstanbul’da imza günün var diye duydum. Seni görmeye geldim yanına... Ama ne oldu biliyor musun? Beni tanımadın.. Önüne uzatılan kitaba “Sevgilerle Ahmet’e...” yazıp bıraktın. Belki biraz daha dikkatli baksan gözlerime tanırdın değil mi? Hayır, beni unutmuş olamazsın. Yedi yıldır seni bekleyen bir aşığı unutamazsın! Bu kadar umursamaz olamazsın... Sende hiç duygu yok mu merak ediyorum? Senin tek aşık olduğun şey özgürlük... Çünkü sadece kendini seviyorsun... Yedi yıldır büyük bir bağlılıkla seni bekliyordum. Her doğan gün, güneşim doğacak diye umutlanıyordum. Ama sen bir kez battın mı bir daha doğamazsın, anladım. Artık geçtim senden... Benim ayrılığım esas şimdi: Elveda... Artık yağmur eskisi kadar güçlü değil Ne kadar yağarsa yağsın Yüreğimi temizlemeye yetmiyor Belki bir parça yüreğimi yok ediyor Bir parça... O kadar... Ahmet...’’ Zeynep’in yine söyleyecek tek bir sözü yoktu... Gerçekleri söylememekle bencillik mi yapmış oluyordu? Ahmet’i acı vermek istemeyecek kadar çok sevmişti. Tek hatası buydu. Ahmet’in arkasından koştu. Biliyordu yakalayabilmesine imkan yoktu. Bilmesi gereken bir şey daha vardı. Bundan sonra Ahmet’i görebilme imkanı da kalmamıştı... Bu sefer aşk kaybetmiş, özgürlük kazanmıştı... Aşk engel tanımazdı belki ama akan suyu da kimse durduramazdı. Önce gözleri karardı. Sanki dünya bir yönde kendi başka yönde dönüyordu.... Tutunabileceği bir yer aradı, yoktu. Yere yığıldı... - Zeynep Hanım, nasılsınız? Anlaşılan büyük bir sarsıntı yaşamışsınız, bana ne olduğunu anlatır mısınız? - Ahmet... - Kendinizi nasıl hissediyorsunuz? - İyi-yim, rica etsem bana kağıt, kalem verebilir misiniz? - Tabi ama öncelikle ciddi bir konuda sizinle görüşmek istiyorum. Bir nevi hatırlatma! Kanada’da gördüğünüz tedaviden haberim var. Oradaki doktorun size uyguladığı yöntemleri biliyorum. Bütün bu tedaviler kanseri yok etmeye değil, hafifletmeye yönelikti. Bunu nasıl söyleyeceğim, bilemiyorum...


S A YF A

6

- Anladım doktor bey, biliyorum az bir ömrüm kaldı... Bunun için ülkeme döndüm zaten. Endişelenecek bir şey yok. Ben her şeye hazırım... - Peki o zaman, benden bir isteğiniz var mı? - Kağıt ve kalem dışında hayır. - Tabi, hemen. - Teşekkürler. - Rica ederim. Düşündü. Son üç gündür başka hiçbir şey yapmıyordu zaten. Ahmet’e böyle bir acı yaşatmaya hakkı var mıydı? Gerçekleri söyleseydi daha mı az acı çekerdi acaba? Kalemi eline aldı. Yazarken silmek istediği kelimeler yüreğini acıttı... Yine de yazdı. Artık ok yaydan çıkmıştı. En azından bundan sonrası için bunu Ahmet’e borçluydu... Mektubu özenle katlayıp cebine koydu. Üzerine de bir not yazdı: Vasiyetimdir, Ahmet Sevinç’e ulaştırınız... Gözlerini yumdu... Usulca yaşlar döküldü yanaklarına. Bir daha aralanmadı o gözler... Gözyaşlarından dolayı kirpikleri birbirine yapışmış, yüzü bembeyaz olmuştu... Zeynep artık özgürdü... Yağmurlu bir pazar sabahıydı. Kapının sesine uyandı. Telaşla kapıya yöneldi. Hiç tanımadığı biri karşısında duruyordu... - Ben Zeynep Zorlu’nun doktoru İhsan Köseoğlu. Zeynep Hanım’ı dün kaybettik ve cebinde size ulaştırmamı istediği bir mektup bulduk, buyurun. Yakını mısınız? - Şey, evet. - O zaman cenaze işlemleri için hastaneye uğramanızı rica ederim. İyi günler. - Sağolun, size de. “Sevmek fedakarlık etmek demektir. Kimi zaman aşk uğruna kendini hediye edersin Tanrı’ya. En büyük hediyeyi veriyorum aşkım uğruna... Giderken sahte bahanelerin ardına sığındım. Sana söyleyemezdim kanser olduğumu... Seni tanımadım, ben bazen kendimi bile tanıyamıyorum. Kullandığım ilaçların yan etkileri bunlar. Artık geri dönüşü yok biliyorum. Bunu kendime çok kolay söylemiştim ama sana söylemek inan zor... Kısa bir hayat var önümde artık. Bu bencillikse kabul ediyorum. Ama sen benim yerimde olsan ne yapardın? Yedi yıl önceki samimiyetle seviyorum seni. Hatta her gün biraz daha artarak çoğalarak sevdim. Bu hastalığımın sevgimizi bitirmesine izin vermek, bu zor ve acı sürece seni dahil etmek istemedim. Bunca ayrılık bunca acı hep seni korumak içindi. Sen yanımda olmasan bile aşkın hep en büyük desteğimdi. Saçlarımın döküldüğü zamanlarda kendimi hep Rapunzel gibi hissettim. Özgürlükler ülkesinin prensesiydim prensim yanımda olmasa da... Hastanenin dört duvarı arasında bile çikolatadan şatomuzu düşledim. Ne kadar kötü değil mi sen bana hep güç verirken; Ben sana hep acı çektirdim. Seni hep sevdim. Sadece sevdim. Affet beni! Zeynep...” Pişmandı... Kendini artık hiç affetmeyecekti. Şimdi Ahmet vicdanının tutsağı, Zeynep ise Özgürlükler Ülkesi’nin prensesiydi...

Reyhan Canıtez

BİR YAZIM KURALI Dilimizde sert ünsüzle biten kelimelere gelen ekler sert ünsüzle başlar: aş -çı, bas-kı, geç-tim, ipek-çi, süt-çü. Bağlaç olan da, de ayrı yazılır: Kızı da geldi gelini de.


S A YF A

7

Ordu dolaylarında yaşayan Hekimoğlu, yoksul bir ailenin çocuğudur. Üstelik yoksul bir anneden başka hiç kimsesi yok. Çevresinde dürüstlüğü, akıllılığı ve yiğitliğiyle tanınan bir gençtir. Yörede egemenlik kurmuş bir Gürcü Beyi vardır. Bu Gürcü Beyi, Ayşa adında güzel ve narin bir kızla sözlüdür. Ne ki, bu kız Gürcü Beyini sevmemekte, Hekimoğlu´na bağlanmıştır. Bu, dostlukla, arkadaşlıkla karışık bir sevgidir. Üstelik Hekimoğlu´yla görüşmeye başlamıştır. İşte Bey, iki gencin ilişkisinin bu noktaya vardığını duyar duymaz Hekimoğlu´na düşman olur ve ona savaş açar. Hekimoğlu´yla teke tek görüşüp, hesaplaşmayı önerir; bir de yer belirtir. Hekimoğlu, gözüpek, mert bir gençtir. Aynalı mavzerini kuşanıp, tek başına buluşma; yerine gider. Gitmeye gider ama, Bey sözünde durmamış adamlarıyla gelmiştir. Üstelik adamlarından biri, buluşma yerine varır varmaz, sabırsızlanıp Hekimoğlu´nu yaylım ateşine tutar. Ötekiler de çevresini sararlar. Hekimoğlu´yla Beyin adamları arasında yaman bir çatışma olur. Hekimoğlu, çatışma sonunda çemberi yararak kurtulur. Olaydan hemen sonra, Bolu da tek başına yaşayan anasının yanına gider. Anasına durumu anlatır ve artık şehir yerinde duramayacağını bildirir. Anasıyla helallaşıp, yanına Mehmet adlı iki amca oğlunu alarak dağa çıkar. Çıkış bu çıkış ve ölünceye kadar Hekimoğlu artık dağdadır. Hekimoğlu´nun dağa çıkış nedenini ve biçimini bilen, duyan yöre köylüleri kendisine kucak açarlar. Onun mertliği, yiğitliği ve doğru sözlülüğü köylüleri daha da etkiler ve her açıdan kendisine yardım ederler. Özellikle yoksul köylülerle dostluk kurar, zenginlerden aldıklarıyla onlara yardım eder. Hekimoğlu, artık Gürcü Beyinin korkulu düşü olmuştur. Bu yüzden Bey, kendisini sürekli jandarmaya şikayet eder ve kesintisiz izletir. Hekimoğlu´nu ihbar etmeleri için çeşitli yörelerde adamlar tutar. Fakat halk koruduğu için, Hekimoğlu´nu bir türlü ele geçiremezler. Hatta bir defasında, Beyin adamlarından birinin ihbarı üzerine Hekimoğlu´nun kaldığı evi jandarmalar basıyorlar. Bütün çevre kuşatılmıştır. Evin altında bir fırın vardır. Hekimoğlu fırıncının yardımıyla fırının ekmek pişirilen yerini arkadan delip kaçmayı başarır.Hekimoğlu, kaçmaya kaçıyor ama, Beyin, iki amca oğlunu öldürttüğünü haber alıyor ve doğru Çiftlice köyüne iniyor. Gittiği ev muhtarın evidir. Bu Muhtar, Hekimoğlu´ndan yana görünüyor, oysa gerçekte Beyin adamıdır ve onunla işbirliği içindedir. Nitekim adamlarından biri aracılığıyla ihbarda bulunur ve Hekimoğlu jandarmalarca sarılır. Hekimoğlu, Muhtarın <<puştluğu>> yüzünden kıstırılmıştır. Büyük bir çatışma çıkar taraflar arasında. Adeta namlular kurşun kusmaktadır. Özetle <<yaman cenk>> olur orada. Olayın sonucuna ilişkin iki söylenti var halk arasında ; 1-Hekimoğlu, çatışma sırasında. çemberi yarıyorsa da, aldığı yaralar yüzünden fazla uzaklaşamadan ölüyor. 2-Atına atlıyor, elini karın bölgesinden aldığı yaralara basarak Ordu´ya kadar geliyor ve burada ölüyor. Hekimoğlu, tipik bir <<erdemli başkaldırıcı>> örneğidir. Haklı bir nedenle dağa çıkıyor. Mertliği, yiğitliği ve iyilikseverliğiyle halk arasında büyük ün yapıyor. Yoksulların dostu, onları ezen varsılların düşmanıdır. Hekimoğlu denince, hemen akla gelen bir özelliği de <<aynalı martini>> dir. Hekimoğlu Türküsü´nde geçen ve kendisinin adıyla özdeşleşen <<aynalı martin>> in özelliği şudur. Hekimoğlu, özel olarak yaptırdığı mavzerinin üstüne bir ayna taktırıyor. Çatışmaya girdiğinde, bu aynayı: düşmanının gözüne tutarak, gözünün kamaşmasına, dolayısıyla hedefini şaşırmasına yol açıyor. Bu yüzden Hekimoğlu´nun, adı, Hekimoğlu´nun adı "aynalı martin" le özdeşleşmiştir

Hekimoğlu derler Benim aslıma Aynalı martini yaptırdım da narinim Kendi neslime Konaklar yaptırdım Mermer direkli Hekimoğlu geliyor da narinim Arslan yürekli Konaklar yaptırdım Döşedemedim Ünye Fatsa bir oldu da narinim Baş edemedim Ünye Fatsa arası Ordu da kuruldu Hekimoğlu dediğin de narinim o da vuruldu...


S A YF A

8

BULMACALAR


S A YF A

9

BUNLARI BİLİYOR MUSUNUZ?

Venüs’ü diğer gezegenlerden ayıran en büyük farkı saat yönünde dönüyor olmasıdır.

Kuzey Norveç'te yaz mevsimi boyunca 14 hafta hem gündüzler hem de geceler güneşli geçer.

Bir kağıt parçası 7 kereden daha fazla katlanmaz.

Tom Sawyer daktiloda yazılan ilk romandır.

TÜRKÇESİ VARKEN

Empati: Fransızca (empathie) bu söz “Kendini duygu ve düşüncede bir başkasının yerine koyabilme.” anlamına gelmektedir. Bu yabancı söz için Türk Dil Kurumunca duygudaşlık karşılığı önerilmiştir. First lady: İngilizce kökenli bu söz “Devlet büyüklerinin eşi.” anlamında kullanılmaktadır. Bu yabancı söz için Kurumumuzca başbayan karşılığı önerilmiştir. Logo: İngilizce bu söz “Bir kurum veya kuruluşun kendine seçtiği, bazı ticaret eşyası üzerine konulan, o eşyayı üreten veya satanı tanıtan resim, harf vb. özel işaret.” anlamında kullanılmaktadır. Bu söz yerine kullanılmak üzere Türk Dil Kurumunca imlek karşılığı önerilmiştir.


S A YF A

1 0

ANKARA’DA NELER VAR ?

10 Haziran 2014 Anadolu Gösteri Merkezi Gençfest'12 Ankara Gökçe Konseri @ Anadolu Gösteri Merkezi

14 Haziran 2014 Bilkent Konser Salonu İlhan Mimaroğlu Anma Konseri: Ayşegül Kuş Durakoğlu & Kerem Görsev

10 Haziran 2014 Odtü Kemal Kurdaş Salonu Raul Midón Konseri

15 Haziran 2014 Color Sky 5 Renkli Koşu

11 Haziran 2014 ıf Performance Hall Bülent Ortaçgil Konseri

15 Haziran 2014 Odtü Vişnelik Tesisleri Kerem Görsev Trio & Ayhan Sicimoğlu Konuk Sanatçılar: Suami Ramirez & Elif Çağlar

11 Haziran 2014 Meb Şura Salonu Karsu Konseri

18 Haziran 2014 ıf Performance Hall Alpay Erdem Performance

12 Haziran 2014 Odtü Kemal Kurdaş Salonu Aga Zaryan Konseri

19 Haziran 2014 ıf Performance Hall Zakkum Konseri

12 Haziran 2014 Mavi Sahne Mavi Sahne Terasta Yaza Merhaba Partisi (canlı Müzik Ve Flamenko Dansla)

20 Haziran 2014 Şinasi Sahnesi Latino Yılsonu Gösterileri 2014

12 Haziran 2014 ıf Performance Hall Redd Ankara Konseri 13 Haziran 2014 Cermodern Sanat Merkezi Ntjam Rosie Konseri 14 Haziran 2014 Armada Avm Armada Yaz Konseri (yaşar Konseri)

21 Haziran 2014 Armada Avm Armada Yaz Konserleri (feridun Düzağaç Konseri) 25 Haziran 2014 Livane Bar Karmate Konseri 25 Haziran 2014 Suite | Otuzdört Ozan Doğulu_ted Graduation Party

14 Haziran 2014 Edmunistreet Festivali Terrasite

26 Haziran 2014 ıf Performance Hall Cem Adrian Konseri

14 Haziran 2014 Budha Club Ankara Esra & Ceyda Kardeşler @ Budha Club

05 Temmuz 2014 Armada Avm Armada Yaz Konserleri (mehmet Erdem Konseri)


S A YF A

1 1

TARİHTE BU AY Amasya Genelgesi (Bildirisi) (21-22 Haziran 1919)… Milli Mücadele çalışmaları sırasında Müstafa Kemal ve arkadaşlarının hazırladığı Amasya Genelğesi Kazım Karabekir’e sünüldü. Onaylanan Amasya Genelğesi, milli mücadelenin amaç ve yöntemini belirten ilk belğe öldü. Genelğe ülüsal eğemenlik kavramının ğeçtiği ilk önemli bildiridir. Genelğe’de İstanbül Hükümeti düşman işğali altında öldüğündan hiçe sayılmış ve bü dürümdan sadece milli irade ve azmi ile kürtülabileceği belirtilmiştir. Amasya Genelgesi’nin esasları; 

Vatanın bütünlüğü milletin bağımsızlığı tehlikededir.

İstanbül hükümeti aldığı sörümlülüğün ğereğini yerine ğetirememektedir. Bü dürüm milletimizi yöl ölmüş ğösteriyör.

Milletin bağımsızlığını, yine milletin azim ve kararı kürtaracaktır.

Milletin içinde bülündüğü dürüm ve şartların ğereğini yerine ğetirmek ve hakların ğür sesle cihana düyürmak için, her türlü baskı ve köntrölden üzak milli bir heyetin varlığı zarüridir.

Anadölü'nün her bakımdan en ğüvenilir yeri ölan Sivas'ta hemen milli bir könğre töplanması kararlaştırılmıştır.

Bünün için bütün illerin her sancağından milletin ğüvenini kazanmış üç temsilcinin mümkün ölan en kısa zamanda yetişmek üzere yöla çıkılması ğerekmektedir.

Her ihtimalle karşı bü mesele milli bir sır ölarak tütülmalı ve temsilciler ğereğinde yölcülüklarını kendilerini tanıtmadan yapmalıdırlar.

Döğü illeri adına 10 Temmüz'da Erzürüm'da bir könğre töplanacaktır. O tarihe kadar öteki illerin temsilcileri de Sivas'a ğelebilirlerse Erzürüm Könğresi'nin üyeleri de Sivas ğenel könğresine katılmak üzere hareket ederler.

SÜMELEK Sümelek, Türk halklarının,özellikle Özbek ve Kırgız halkının bahar mevsiminde kutladığı bir geleneğin ve milli yemeğin adıdır. Kırgızlar baharın gelişini 21 Mart Nevruz gününden başlayıp nisan ayının sonuna kadar kutlarlar. Bu sürede sümelek denilen yemekten yaparak dağıtırlar. Sümeleğin yapılması çok zordur. Kazana konulan nesneler en az 12-15 saat karıştırılarak kaynatılır. Sümeleğin içine şeker konulmadığı halde kendisi tatlı olmaktadır. En önemli özelliği budur. Sümeleğin yapılışı: Buğday bir gün suda ıslatılır. Islatılan buğday düz bir zemine yayılır. Üstüne beyaz bir kumaş örtülür. Her gün üç defa abdest alıp suya batırılan ellerle üzerine hafifçe su serpilir. Bu işlem birkaç gün devam eder. Buğday ezilir, süzülür. Kabukları atılır, sadece buğdayın bembeyaz suyu kalır. Büyük bir kazana yağ konulur. Kazandaki yağın içinde yedi tane yağlı ekmek pişirilir. Bu ekmekler çıkarılır, dua okunarak orada bulunan insanlara dağıtılır. Yağın üstüne buğdayın suyu konulur, unla karıştırılır. Kazanın içine yedi veya kırk bir tane taş konulur. Ayrıca kırılmamış cevizler konulur. Kazanın içindekiler durmaksızın 12-15 saat karıştırılır. Koyulaşan Sümelek, kazanın dibinde azalır. Azaldıkça üzerine su konulur ve her defasında yeniden karıştırılır. Bu işlem yedi defa tekrarlanır. Kazanın üstü kapanır, sabahleyin dualarla açılır ve insanlara ikram edilir. Ardından eğlenceler düzenlenir. Sümeleğin hikâyesi: Bir ailenin erkeği savaşa gider. Evde çocuklarla hanım kalır. Evde yiyecek, içecek kalmamıştır. Kadın çocukları doyurmak için herhangi bir şey bulamaz. Çocuklar açlıktan ağlamaktadır. Kadın, kazanın içerisine taş koyar, üzerine su döker ve karıştırmaya devam eder. Çocuklar açlıktan ağlayınca onlara, “Kazanın içinde kuzu var, ama pişmesi çok sürer, siz uyuyun, sabahleyin hep beraber yeriz.” der. Çocuklar uyuduktan sonra, kadın evin damına çıkar, yeşillenmiş buğdaylar bulur, onları toplayarak kazana atar, evde ne bulduysa onları da ekler ve sabaha kadar karıştırır. Pişen yemeğin adı sümelektir.


S A YF A

1 2

GEZELİM GÖRELİM ADANA Öncelikle Adana hakkında genel bilgilere bi göz attığımızda Adana, 2.125.985 nüfusuyla 5. büyük şehridir. Tarihi yerlerimizi bilelim; Adana Arkeoloji Müzesi; Adana'nın ve Çukurova'nın bütün tarihi eserlerinin sergilendiği bu yer 1924 yılında kurulmuştur. Türkiye'nin en eski müzelerinden birisidir. Adana arkeoloji müzesinde 17. 000 i aşkın arkeolojik eser ve 26.000 i aşkın sikke bulunmaktadır.

Adana Ulu Cami; Ramazanoğulları cami 16. yy.'dan kalma tarihi bir camidir. Ulu cami olarak bilinir. Ramazanoğlu beyliğinin başyapıtı olan bu cami şehrin en önemli tarihi eserleri arasındadır. 1998 yılına kadar Adana'nın en büyük camisi olma özelliğini taşımıştır. Caminin yapımı 1509 yılında Ramazanoğlu Halil Bey tarafından başlanmış olunup, Halil Bey'in ölümü üzerine oğlu Piri Mehmet Paşa tarafından 1541 yılında tamamlanmıştır. Ramazanoğlu Halil Bey ve Piri Mehmet Paşa ile iki oğlu bu caminin yakınında 1541 tarihli türbede yatmaktadır. Caminin 16 yy' dan kalma çinileri meşhurdur. 1998 Adana - Ceyhan depreminde hasar gören cami 1998-2004 yılları arasında onarılıp

ibadete açılmış bulunmaktadır. Adana Yağ Cami; 1501 yılında Ermeni Saint Jacgues Kilisesinin Ramazanoğlu Halil Bey'in emriyle camiye çevrilmesinden sonra mekan ihtiyaçları karşılayamaması sonucunda yanına Halil Bey'in oğlu Piri Mehmet Paşa tarafından yeni bir cami yaptırılmış olup bu ikisi birbirine bağlanmıştır. Minaresinin tamamlanması 1525' te olup medresenin inşası 1558'de tamamlanmıştır. Yapıya sonradan eklenen bir anıt gibi büyük bir avlu kapısı vardır. Daha önce ''Eski cami'' denilen yapı kapısının önünde yağ pazarı kurulması sonucu ''Yağ cami olarak'' değiştirilmiştir.


S A YF A

1 3

Adana Saat Kulesi; Türkiye'deki en uzun ve uzunluğu 32 metre olan saat kulesi bu şehirdedir. Büyük saatin yapımı Ziya Paşa tarafından başlanıp 1882 yılında bitmiştir. Bu büyük saat tarihi modernleşmenin simgesi olarak görülmüştür.

Adana Seyhan Barajı; Seyhan Barajı, eski Adana'nın 15 km yukarısında 850.000 dönüm araziyi ve Adana'yı Seyhan Nehri'nin sebep olabileceği su baskınından kurtarmak amacı ile yapılan toprak dolgu tipi barajdır. 8 Nisan 1956'da hizmete açılmıştır. 974 günde tamamlanmıştır.

Adana Taş Köprü;

Taşköprü, Seyhan Nehri üzerinde olup Adana kent merkezinde, Adana ve Karşıyaka yakalarını birleştiren, köprüdür. Adana'nın simgesi olarak kabul edilen bu köprü, bir Roma dönemi eseridir. Adana Misis Mozaik Müzesi;

Misis Mozaik Müzesi, Adana'nın Yüreğir büyükşehir ilçesine bağlı Misis Beldesi'nde olup, 1959 yılından beri faaliyette olan ve içinde Misis Antik Kenti'nden kalma, 4. yüzyıl sonlarına ait bir tapınağın zemin mozaiklerinin sergilendiği müzedir.


GENÇ KALEMLER KİMDİR? Genç Kalemler 6 yıllık yaşamında hiç bir siyasi amacı olmadan başta dilimiz, tarihimiz ve kültürümüz için pek çok etkinliklere imza atmış, gençler arasında milli duyguları, duyarlılığı canlı tutmaya çalışmıştır. 

   

Çalışmalarımızdan bazıları : Köy okullarına yardım kampanyası ile çeşitli illerdeki ihtiyacı olan okullara kitap, kırtasiye araç-gereçleri toplamak, bunun için yakın bir zamanda Gazi Medat Topluluğu ile ortaklaşa yürüttüğümüz köy okullarına yardım projesi kapsamında Kırşehir’de ihtiyaç sahibi okulumuza kitap gönderilmiştir. Türk Dil Kurumu, Kültür ve Turizm Bakanlığı gibi devlet kurumları ile ortak projeler yürütmek. Milli kültürümüzde önemli bir içecek olan, ''kahvelerimizi'' yudumlarken, sıcak bir sohbetin gecemize eşlik ettiği, Türkçe şarkılarla da eğlenebileceğimizi gösterdiğimiz ''Kahve Geceleri'' düzenlemek. Türkçenin korunması ve geliştirilmesine yönelik biçimlendirme seminerleri ve tepki amaçlı imza kampanyaları düzenlemek, yabancı isimli iş yerlerinin isimlerini değiştirmek ve düzenlemek. Hemen hemen her hafta Açık Hava Sinemasında buluşuyoruz. Sizlerde bizlerle açık havada sinemanın tadına varmak istiyorsanız, bizlere aşağıda vermiş olduğumuz iletişim bilgilerinden ulaşabilirsiniz.

Genç kalemler ekibinin yaptığı çalışmalardan birkaçını oluşturmaktadır. 

Genç Kalemler Derneği ''KÖY OKULLARINA YARDIM'' projesini bu ayda devam ettiriyor ve ihtiyacı olan okul için ilk ve orta öğretime uygun kitap, kırtasiye araç-gereçleri topluyor!! Sizler de bu çalışmamıza destek olmak istiyorsanız bizlere ; 0506 288 47 05 numaralı telefondan ve ilknur.bilir@genckalemler.org.tr adresinden ulaşabilirsiniz.

 

Siyasetten uzak, Tarafsız, Bağımsız, Ülke çıkarlarını ortak çıkar olarak benimseyip Türk dili,Türk tarihi ve Türk kültürüne yönelik çalışmalarınızı bizlere sunmak isterseniz, Bültenimizde kaleminizi konuşturarak,yayın hayatına dahil olmak isterseniz

BİZE KATILIN! www.genckalemler.org.tr http://www.facebook.com/genckalemlerTC insankaynaklari@genckalemler.org.tr

Künye Yayın Adı: Bi’ Mola Yayın Türü: Süreli (Aylık) Tarih-Sayı: Haziran 2014- 8 Yayıncı: Genç Kalemler Derneği. Yayın Ekibi: Betül Ünal, Burak İpekli, Elif Bilen, Hüseyin Nergiz, İlknur Bilir, İmdat Güney, , Nihan Özdemir, Selçuk Demirci, Ümit Z. Nekiş İletişim: bulten@genckalemler.org.tr

ATASÖZÜ – DEYİM 

elini vicdanına koymak Doğru, yansız, hakça davranmak. Deyim

Bi' MOLA Haziran Sayısı 06/2014  

Genç Kalemler Derneği

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you