Issuu on Google+

Sayı2 2015

Röportaj

Sınırlar ve İnsanlar Bireysel Basvuru . Anayasa Mahkemesi’ne

Küresel ..

Teror

Sorunu Doğu Akdeniz

Vergi Rekortmeni

Avukatlar

Ebola

ve Seyahat

Özgürlüğü

Ceza Hukuku Bağlamında

Mağdur Hakları

ikincisayı

www.gelisimhukuk.org

/GelisimHukukToplulugu

/@gelisimhukuk

/Gelisim.Hukuk


Gelişim Hukuk Dergisi Yayın Türü: Yaygın Süreli Yayın Sayı: 2 - Nisan 2015 ISSN: 2148-452X

İmtiyaz Sahibi Cumali YILDIRIM

Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Mahmut ÇİFTÇİ

Editör Merve ŞAHBAZ

Yayın Sorumlusu Merve ERDOĞAN

Yayın Kurulu Ahmet Yasin İŞCAN Bülent YÜKSEL Gözlem YAMANER Tuğçe ALTAS Uğur Sertaç UYGUN

Genel Sekreter Ece ÜZGÜN

Denetim Sorumlusu Atilla Deniz ÇİFTÇİ

Reklam Sorumlusu Uğur Sertaç UYGUN 0537 642 47 32

İletişim Sorumlusu Ali ATAY

Koordinasyon Sorumlusu Merve ENGİN

Bizi takip edin! www.gelisimhukuk.org info@gelisimhukuk.org editor@gelisimhukuk.org

Dergi Tasarım Canberk CAN

ÖNSÖZ Değerli okurlar; elinizdeki dergi siz okurlarının destekleri, ekibimizin gayretleriyle ikinci sayısına ulaştı. Bu yazıda, öncelikle derginin yayına hazırlanmasında büyük emek sarfeden tüm yayın sorumlularına, özellikle yayın ilkelerimiz çerçevesinde bağımsız ve tarafsız bir bakış açısıyla önüne gelen bütün yazıları sabırla inceleyen yayın kuruluna teşekkür etmeyi kendime bir borç olarak görüyorum. Zira bu derginin her sayfasında görülebilecek emeğin yanı sıra farklı düşünen her arkadaşımızın düşüncelerinin, satır aralarında politize olmadan, tarafgirlik yapmadan yer alabilmesinin asıl mimarı onlardan başkası değildir. Bu sayının kapak konusunu belirlerken özellikle uluslararası olayların etkisiyle meydana gelen güncel sorunlara temelden yaklaşabilmek istedik. Ancak bunu yaparken, bilginin ve insanın akışkanlığının zirve yaptığı günümüz dünyasını göz ardı etmeden özellikle insanın doğasına ve insanın doğada yarattığı sınırlara yoğunlaşmamız gerektiğini fark ettik. Dolayısıyla iş planımızı, sınır kavramına insan doğası esasında, farklı disiplinlerden ve bakış açılarından yaklaşmak suretiyle bakmak ve bütün bunları hukuki bir zeminde temellendirebilmek şeklinde hazırladık. Çalışmalarımız boyunca yaptığımız araştırmalarda sınır kavramının çeşitli tanımlara sahip olduğunu ve bunun tarihte çeşitli yansımaları olduğunu anladık. Nitekim bu kavrama tek bir açıdan bakmak da bu kavramı basitleştirecek ve çalışmamızın değerini düşürecekti. Ele almaya çalıştığımız konuyu bir çizgiden, duvardan veya tel örgüden ibaret olarak düşünmemeli, hayal gücümüzün ötesine gitmeliydik. Dolayısıyla muhtelif konuları çeşitli bakışlarla harmanlamak bunu yaparken ayağımızı hukuki zeminden kaldırmamaya gayret gösterdik. Sonuç olarak sizleri arka sayfalarda karşılayacak “Sınırlar ve İnsanlar” kapak konusunu yoğun tempolu bir çalışma döneminin ardından tamamlamayı başardık. Yine arka sayfalarda, bu çalışmalarımızın yanı sıra küresel terörden mağdur haklarına, vergi rekortmeni avukatlardan aile içi şiddete ve bunun gibi birçok konuya temas edecek; hukuki gündemde güncelliğini koruyan “Bireysel Başvuru” konusunda Anayasa Mahkemesi Üyesi Hasan Tahsin Gökcan’la yaptığımız detaylı röportaja ulaşacaksınız. Biliyorum, paradigmalar güçlüdür, çünkü arkasından dünyayı gördüğümüz merceği paradigmalar yaratır; ama ben sizleri, bu dergiyi okurken merceklerinizden kurtulmanıza davet ediyor, keyifli okumalar diliyorum.

Kapak Görsel Atılay AŞKAROĞLU Adres: Fakülteler Mah. Yazgan Sokak 21/1 Çankaya/ANKARA

Cumali YILDIRIM

Kurucu Yönetim Kurulu Başkanı

Yayın Şekli: 6 Aylık - Türkçe Basım Tarihi: Nisan 2015 Basım Yeri: Şen Matbaacılık Özveren Sokak 25/A-B Demirtepe/Ankara (0312 384 34 36)

ikincisayı


Önizleme

Seyahat Özgürlüğü

EBOLA

6-9 Küresel Terör Ceza Hukuku Bağlamında Mağdur Hakları

10

Mülkiyet Hakkı Sınırında Fikri Haklar

22

Avrupa Birliği İlişkileri

25

İdeoloji Çağı

28

Aile İçi Şiddet

31

ikincisayı

47 - 51


Sınır Kavramına Hukuki Çerçevede Muhtelif Bakışlar

Röportaj

Anayasa Mahkemesi’ne

Kapak Sınırlar ve İnsanlar

Bireysel Basvuru .

52 - 63 Doğu Akdeniz Sorunu

37

Vergi Rekortmeni Avukatlar

42

Devlet Sınırları Oluşturulmasında Esas Alınan Faktörler

58

Tampon Bölge

60

Sınır Kavramının Oluşturduğu Görünmez Irkçılık

62

Toplumsal Şiddet Kıskacında Şiddet, Taciz ve Tecavüz

64

14 - 20 5

ikincisayı


KÜRESEL

TERÖR

Merve ERDOĞAN Ankara Üniversitesi/Hukuk

K

abil’in kardeşi Habil’i öldürmesiyle başlayan kan, vahşet, şiddet ve düşmanlık yerini zamanla örgütlenmeye ve teröre bırakmaya başlamıştır. MÖ 44’te Sezar, 1914’te Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Veliahdı, 1948’de Mahatma Ganhdi, 1963’te ABD Başkanı J.F. Kennedy ise aynı hazin sonun simgeleri olmuşlardır. Düzensizlikten beslenen terör öylesine dehşet vericidir ki imparatorları ikincisayı

6

tahtlarından, başkanları koltuklarından, toplumları ise kendi düzenlerinden kopararak kendi beslendiği kaynağı, düzensizlik tohumlarını dünyaya serpmiştir. Gün geçtikçe özelden genele, yerelden uluslararası boyutlara tezahür eden bu sorunsalı tespit etmekle işe başlayalım öncelikle. Terör kavramı, her şeyden önce zihinlerde şiddet ve korku izlenimi uyandırır. Gerçekten de Latince “terrere”

kelimesinden gelen sözcük “korkutup kaçırmak, caydırmak” anlamlarını bünyesinde taşımaktadır. Küreselleşmenin de etkisiyle bu unsurun yanı sıra artık “siyasi bir amaç taşıma” da tanım yapılırken aranan bir unsur olmuştur. Yani terörizm birtakım siyasi taleplerin karşılanmasını sağlamak amacıyla bireyleri, grupları, toplumu veyahut hükümeti yıldırmak için cinayet ya da imha hareketlerinin sistematik olarak uygulanması ya da bu amaçla tehdit oluşturulması olarak ta-


nımlanmaktadır. Tarihte bilinen ilk terör hareketi “Sicarii” adı verilmiş olan dini mezhebin faaliyetleridir. MS 66-73 yılları arasında faaliyet gösteren topluluğun amacı İsrail topraklarını Roma’dan geri almaktı. Bunun için ılımlı bir politika izleyen Yahudileri kendilerine düşman seçmişlerdi ve düşmanlarını elbiselerinin altına gizledikleri “sica” adı verilen küçük kılıçlarla gündüz ve kalabalık yerlerde öldürürlerdi. Böylece tarihin ilk terör mağdurları doğmuş oldu. Siyasi amaçlı doğan ilk terör örgütü ise, İsmaililerin bir kolu olan ve XI. yüzyılda ortaya çıkmış olan “Haşhaşiler”dir. Bugünkü İran’da üslenen ve Hasan Sabbah tarafından kurulan örgüt iki kez Selahaddin Eyyubi’yi öldürme girişiminde bulunmuş ve ayrıca Kudüs’ün haçlı kralı Conrad’ı öldürmüştür. Bizim açımızdan en önemli suikastı ise Nizamülmülk’ü öldürmeleridir. İlk hücre tipi örgütlenmeyi sağlamalarının yanı sıra hedeflerini hançerlerle öldürdükleri bilinmektedir. XIII. yüzyılda Moğollar tarafından ortadan kaldırılmıştır.

Uluslararası terör unsuru olarak kuruldukları ülkeleri aşarak tüm insanlığı tehdit eden onlarca örgüt kurulmuş bulunmaktadır. Özellikle Ortadoğu’da ortaya çıkan örgütlerden en çok etkilenen ülkelerden bazıları ise Türkiye, Kamboçya, İsrail ve Japonya olarak göze çarpıyor. Şimdi kuruldukları bölge bazında bu örgütlerden bir kısmını ele alalım. I. İSPANYA-ETA (BASK AYRIMCI HAREKÂTI): 1960’lı yıllardan beri İspanya’da Bask bölgesinin bağımsızlığı için mücadele eden etnik temelli terör örgütüdür. Devlet politikası bu örgüte karşı sert, militarist bir politikadan sivil odaklı yumuşak güç kullanımına doğru bir politikaya evrilmiştir. Bu nedenle halkın örgüte olan desteğinin ve sempatisinin yıllar içinde azaldığını yani örgütün tamamen ortadan kalkmasa da izole olduğunu görüyoruz. Ülkemizde Kürt açılımı sürecinde de bu örgütün adını sıkça gündemimize taşımaktayız. Baskların ayrı bir ırk olması, Avrupa’da yaşayan diğer milletlerden farklı bir dile sahip olmaları ve yıllar boyunca merkeze minimum bağlılık nedeniyle

Bask milliyetçiliği zaten mevcuttu. Ancak iç savaşın galibi Franco’nun yönettiği diktatörya rejiminde 1940’lı yılların başında Basklı gençler rahip desteğini de alarak örgütlenmiştir. 1960’lara gelindiğinde ETA mensupları yani Eterralar kahraman aziz veya şehit olarak adlandırılmış, ETA’nın eleştirilmesi Franco rejimine destek saygı ve övgü gibi algılanmaya başlanmıştır. Bu yıllarda örgütler için Avrupa’da yapılan hukuki düzenlemeler dikkate alınmamış ve güvenlik güçlerine geniş yetkiler tanımak tercih edilen yöntem olmuştur. Hal böyle olunca örgüt Bask halkı arasında popülarite sağlamış ve yeni üyeleri bünyesinde toplamıştır. 1973 yılında Madrid’de İspanya Başbakanı Blanco, evine giden bir yolun altına kazılan tünele yerleştirilen patlayıcı ile öldürülmüştür. Eylemlerde genel amaç, hükümeti zor duruma düşürmek olduğu için sivillere zarar vermekten kaçınılmıştır. 1990 yılına geldiğimizde örgüt; liderlerinin yakalanmasıyla eylem tarzını, hedef kitlesini genişleterek ve kitlesel şiddet eylemlerine ağırlık vererek değiştirmiştir. Önceleri yalnız asker ve polisler hedef alınırken daha sonra gazeteci, akademisyen, yargıçlar vb. kişiler de hedefe dâhil olmuştur. Yapılan araç kundaklama ve molotoflama eylemleri ile kamu malları yanında özel mallara da zarar verilmeye başlanmıştır. 2003 yılından itibaren 3 yıl bir ara verilerek kimsenin canına kast edilmemiş, 2006 yılında ise Madrid Havaalanı’nda 2 kişinin ölümüyle sonuçlanan bombalı saldırı gerçekleştirilmiştir. Peki İspanya ETA’yla mücadelede nasıl bir yol, süreç izledi? Mücadeleden mübadeleye ulaşan bir süreç izlendi. Franco döneminde baskı ve şiddete dayalı olan mücadele yöntemi 1975’ten itibaren yerini demokratikleşmeye bırakmış, Bask bölgesinin özerkliği ilan edilmiş, kendi polis teşkilatı ve parlamentosunun kurulmasına izin verilmiştir. Teröristlerin topluma kazandırılması için faaliyetlerde bulunulmuştur. Gelir kaynaklarının da kısıtlanmasıyla ETA 2011’de silah bırakma kararı almıştır.

II. GÜNEYDOĞU ASYA: Bölgede dini, etnik, ideolojik temelli birden fazla terör örgütü vardır ancak hâkim görüş bu örgütlerin ortak noktalarının İslami cihadı merkez kabul etmeleridir. 1979 yılında Afganistan’ın Sovyet Rusya tarafından işgal edilmesi ve ABD’nin mücahit gerillaları desteklemesi bölgenin terör çizgisini de oluşturmuş-

tur. Böylece cihat fikri doğmuş, savaştan sonra da seküler idarelere karşı bir İslam devleti kurmak yeni hedef olmuştur. Güneydoğu Asya’da terörizm en çok Endonezya, Malezya, Tayland ve Filipinler’de hissedilmektedir. Belli başlı ortaya çıkmış olan gruplar şunlardır: A. EBU SEYYAF: Anlamı “Allah’ın Kılıcı” olan bu örgüt 1998 yılında Güney Filipinler’de kuruldu. Amaç Katolik Filipinlerden ayrılıp bağımsız bir İslam devleti kurmaktır. Bombalama ve rehin alma olaylarından finansal gelir sağlayan örgütün bilinen diğer en büyük finansörü ise Usame Bin Ladin’in üvey kardeşi Muhammed Cemal Halifa’dır. B. MORO ULUSAL KURTULUŞ CEPHESİ (MUKC): Filipinler Üniversitesi’nde akademisyenlik yapan Nur Misuari öncülüğünde bağımsız bir Müslüman devlet kurmak için ortaya çıkan örgüttür. 1996 yılına kadar hükümetle çatışmalar devam etmiş; 1996 yılında resmen tanınmış, meşruiyet kazanmış ve barış anlaşması yapılarak Müslüman Mindanao Özerk Bölgesi kurulmuştur. MUKC’nin hükümetle barış görüşmelerini ve politikasını kabul etmeyen bir grup üye 1981 yılında bu örgüt bünyesinden ayrılıp Moro İslami Kurtuluş Cephesi örgütünü kurmuşlardır. Bu örgütün El-Kaide ile irtibatta olması ve El-Kaide tarafından finanse edilmesi MUKC’dan ayrılan yönü olmuştur. Bu örgüt de tıpkı MUKC gibi meşruiyet kazanmış ve terör örgütü olmaktan çıkmıştır. C. CEMAAT-İ İSLAMİ: Ebu Bekir Beşir’in manevi lider olarak etkili olduğu bu örgüt 1980’lerin sonunda Endonezya’da kurulmuştur. Bölgenin en büyük terör örgütü olduğu su götürmez bir gerçektir. 21. yüzyılda gerçekleşen terör saldırılarının bir numaralı zanlısı olmuştur. Hollanda sömürüsüne karşı İslami güç ile milli mücadeleye girişmiş olmaları sayesinde oldukça taraftar toplamışlardır. Örgüt, eylemlerinde daha çok bomba kullanma yoluna gitmiştir. Uluslararası alanda en çok ses getiren eylemi 2002’de Bali Adası’nda gece kulübüne yaptıkları bombalı eylemdir. 180 kişinin ölmesi ile sonuçlanmıştır. 2005 yılında ise yine aynı adada bir restorana saldırıda bulunmuşlardır. Ancak bu saldırı eskisi kadar güçlü olamamış, örgütün kan kaybettiği görülmüştür. Sonuç olarak Güneydoğu Asya, bünyesinde bulunan dini ve etnik çeşitlilik nedeniyle birçok terör örgütüne yuva olmuş ve olmaya da devam etmektedir.

7

ikincisayı


III. İNGİLTERE (IRA-INLA): Bu ülke İrlanda sorunu nedeniyle terörle erkenden tanışmıştır. Günümüzde terörle yasal mücadele veren İngiltere’nin yaptığı ilk yasal düzenlemeler İrlanda sorununa yönelik olmuştur. 1974 Kasım ayında bir bar bombalanması sonucu alelacele Geçici Terörle Mücadele Yasası (PTA) çıkarılmıştır. Geçici olarak öngörülen yasa, üzerine eklemeler yapılmak suretiyle kalıcı hale getirilmiştir. Bu yasa İrlandalılara duyulan yoğun nefret ile hazırlanmış ve yargılamadan çok istihbarat toplama amacıyla düzenlemeler içeren bir yasadır. Yargılamanın geçerliliğini koruması için her yıl parlamentoda onaylanması gerekmekteydi. 1984’te yapılan PTA kısmen de olsa İrlanda’ya yönelik olmaktan çıkmış ve uluslararası terörün İngiltere uzantıları da konu içine alınmıştır. Başka bir düzenlemede ise Kuzey İrlanda’da asker ve polisin talebi olması halinde kişilerin onlara bilgi vermemesi suç sayılmıştır. Soğuk Savaş sonrasında ise Ortadoğu kökenli örgütler büyük bir tehlike olarak görülmüş, İslam’ın Batı ülkelerini vurabilecek güce eriştiği söylenmiştir. Aynı zamanda liberal yasaları ile Londra’nın teröre güvenli bir yuva olduğu izlenimleri İngiltere’yi korkuya sürüklemiştir. Bu etkenlerle yeniden düzenlenen PTA, 2000 yılında kraliyet onayını alarak 2001’de yürürlüğe girmiştir. Yasa terör eylemlerini detaylandırmakta ve çok sayıda eylemi bu kapsama almaktadır. İlk kez bir örgüte ait sembol veya renkleri üzerinde barındırmak örgütle bağlantılı olduğunuz yönünde suçlamalara maruz kalmanızın önünü açmış, karar mercii İçişleri Bakanlığı olarak belirtilmiştir. Yasanın yasaklı örgüt listesinde içerisinde PKK ve DHKP-C’nin de olduğu yaklaşık 50 örgüt vardır. En başta IRA ve INLA gibi Protestan-Katolik savaşı içinde olan grupları kapsarken 11 Eylül saldırılarından sonra yapılan olağanüstü yasa değişikliği ile sınırları zaten geniş olan yasa daha da genişlemiştir. İngiltere’nin 11 Eylül’ü olarak adlandırılan 7 Temmuz saldırıları ise Ekim 2005’te onaylanacak olan yeni bir terör yasasının nedeni olmuştur. Modernleşmenin en büyük belirtisi olan ulaşım ağlarına düzenlenen bombalı saldırılar dizini 50 kişinin hayatını kaybetmesiyle sonuçlanmıştır. Bunun üzerine yeni kanun onaylanana kadar mevcut kanunun uygulanmasında sertleşmelere

ikincisayı

8

gidilmiştir. Ekim 2005’te onaylanan yasada ise 4 maddeyle özetlenebilecek olan birtakım değişikliklere gidilmiştir. •

Terör eylemlerinin yayın veya konuşma yoluyla övülmesi, • Terörist eğitimi vermek ve bu eğitimleri almak, • Materyal yayılımını hızlandırmak suç sayılmıştır. • Gözaltı süresi 14 günden 90 güne çıkarılmıştır. Özetle İngiltere terörü oldukça geniş alanda geniş yetkiler donanarak yok etme yoluna gitmiştir.

IV. ORTADOĞU: Bölge, bünyesindeki; dini ve etnik çeşitlilik, zengin petrol ve gaz rezervleri, kontrolsüz ve aşırı silahlanma ile ekonomik sorunlar nedeniyle oluşması engellenemeyen bir terör yuvası olmuştur. Bölge hakkında konuşulması gereken ilk terör vakası bireysel terörün en büyük örneği olabilecek George Habash ve Wadi Haddad’dır. Bu iki adam Yahudiler tarafından göçmen kamplarına zorla götürülen Filistinlilerdendir. Bu adamların, günümüz terörizminin doğuşundan ve kaçırma kavramının gelişiminden sorumlu oldukları söylenmektedir. 1968 yılında Haddad’ın Habbash’ı hapishaneden kaçırmasıyla büyük eylemlere adım atılmış oldu. Bu ikili, birçok terör örgütünün kurulmasına ve üye toplamasına yardım etmiş ve uçak kaçırma eylemlerinde bulunmuştur.  A. FİLİSTİN KURTULUŞ ÖRGÜTÜ: Kendi kuruluş tarihini Ocak 1965 olarak kabul eden örgüt, temellerini 1964 yılında toplanan Arap Zirvesi’nde attı. Tam olarak bir terör örgütü değil, çatı niteliğinde bir örgüttür. Arap devletleri tarafından özellikle de Mısır devlet başkanı Cemal Abdülnasır’ın Filistin hareketini kontrol altında tutabilmek amacıyla yoğun çabalarıyla kurulmuştur. 1970 Eylül ayında, İsrail işgalinden kaçan Filistinlilerin Ürdün’de sığındıkları noktalar hükümet tarafından bombalanmış, bunun intikamı ise 1971 yılında Ürdün başbakanı Vasfi Tel’i öldürmek ve 1972 yılında Münih Katliamı’nı gerçekleştirmek şeklinde olmuştur. Bu saldırı sonucunda birçok sporcu rehin alınmış ve içlerinden 11’i hayatını kaybetmiştir. B. HİZBULLAH: “Allah’ın Partisi” anlamına gelen örgüt 16 Şubat 1985’te “Hizbullah Programı” ile resmi olarak

kurulmuştur. ABD, Kanada, İsrail ve Avustralya tarafından terörist ilan edilen grup, enlerin ve ilklerin örgütü olmuştur. Modern Şii tabanlı ilk radikal örgüt, Ortadoğu’da intihar saldırıları düzenleyen ilk örgüt ve en çok ABD vatandaşını öldüren örgüt olmuştur. Arap dünyasında ve Ortadoğu’da yasal bir direniş adeta bir sivil toplum örgütü imajı yaratmayı başarmıştır. İsrail’i o zamanlarda işgal ettiği Güney Lübnan’dan atmak ve Ayetullah Humeyni taraflarının İran’daki devrimini bölgede yayma amacıyla Hasan Nasrallah tarafından kuruldu. İsrail istihbaratına karşı hedef çoğaltmak için kurulan İslami Cihad ile 1982 yılında Beyrut’ta Fransız Büyükelçiliği bombalandı. 1983 yılında, bomba yüklü iki kamyonun Amerikan ve Fransız askerlerin bulunduğu binaların önünde patlatılması sonucu 299 Amerikan ve Fransız askeri yaşamını yitirdi. Bu saldırıyı da İslami Cihad örgütü üstlendi. Rakip İslamcı örgütleri de hedef almaya başlamasıyla sempatizanlarını kaybeden Hizbullah bir noktadan sonra sivil toplum faaliyetlerine ağırlık vermeye başlamış; içlerinde 4 hastane, 12 klinik, 12 okul ve 2 tane de tarım derneği bulunan yardım kuruluşlarını işletmeye devam etmektedir.   C.EL-KAİDE: Bu isim Amerikan güvenlik örgütlerinin soruşturmalarında kullandıkları isimdir. Eymen El Zevahiri, Usame Bin Ladin ve Ebu Hasr el-Mısri basın açıklamalarında kendilerini ‘İslami Cephe’ olarak adlandırdıklarını söylemişlerdir. 1988 yılında SSCB birlikleriyle savaşmak için soğuk savaş döneminde Afganistan’ın işgal edilebileceği öngörüsü üzerine kurulmuş köktendinci bir silahlı örgüttür. Soğuk Savaş sonrası ise yüksek gücüyle denetimsiz kalmış, çalışmalarını İsrail’in yok olması ve hilafet altında büyük bir devlet kurmaya yönelik olarak değiştirmiştir. Dünyanın birçok yerine hücre sistemiyle yayılmıştır. Eylemlerini meşrulaştırmak içinse herhangi bir ayeti veya dini referansı istismar edebilmektedirler. AB, ABD, Birleşik Krallık, Rusya, Çin, Kanada ve Hindistan tarafından resmi olarak terör örgütü olarak kabul edilmişse de lider Usame Bin Ladin’in CIA için çalıştığı, Amerikan dış politikasına hizmet ettiği yönünde düşünceler halen tartışılmaktadır.


Örgütün en büyük eylemi başta olabileceği Ortadoğu topraklarına çevir- tır. Bu kanun aslında terör ve terörle ilgili reddedilse de daha sonra Usame Bin di. 11 Eylül saldırılarını ise bu hedef uğru- konular için çıkarılmış olmasına rağmen, Ladin tarafından üstlenilen 11 Eylül sal- na atılabilecek adımları meşrulaştırmak aynı zamanda kara para aklama, dindırılarıdır. Saldırıların en büyük amacı adına kullandı. leme, arama izinlerinin yetki alanlarının ABD’yi bir İslam ülkesinde askeri haarttırılması, Uluslararası İstihbarat Takip 11 Eylül saldırısı öncelikle halk üzerekâta zorlayarak SSCB’nin AfganisKanunu (FISA), çeşitli bilgisayar teknorinde derin bir travmaya neden olmuş, tan’da düştüğü gibi bir duruma düşürlojilerinin kullanılarak soruşturmaların Amerikan milliyetçiliği bu dönemde mektir. ABD bu saldırılara cevap olarak yürütülmesi alanlarını da düzenlemiştir. zirveye ulaşmıştır. Bunun en güzel ör‘Terörle Global Savaş’ başlatmış ve buBu saldırı sonucunda bir dizi karışık yanun ilk ayağı 2001’de Afganistan sal düzenleme yapılmış[2] ve bu Savaşı, ikinci ayağı ise 2003’te düzenlemelerin hepsi küresel ‘Irak’ı Özgürleştirme Operasyogüvenliği sağlamak adına yapılnu’nu başlatmak olmuştur. Bu mıştır. Çünkü 11 Eylül saldırıları 11 Eylül saldırısı öncelikle halk üzerinde derin bir travoperasyonlar diğer ülkeler neztüm dünyaya artık saldırıların ne maya neden olmuş, Amerikan milliyetçiliği bu dönemde dinde “11 Eylül’ün bir fırsat olazaman, nereden ve kimden gelzirveye ulaşmıştır. rak değerlendirildiği ve ABD’nin diğinin tahmin edilemeyeceğini enerji koridorlarına hâkim olmak göstermiş oldu. için ve ekonomisini geliştirmek George Bush, 11 Eylül 2001 için operasyonlar düzenlediği” tarihli terör olayının asıl sorumyönünde yaygın bir kanaat oluşturmuşneği bayrak satışlarında yaşanan patla- lusunun Usame Bin Ladin olduğunu tur. madır. Halk bu travmaları ve ayrımcılığı işaret etmiş ve Usame Bin Ladin’in de 2011 yılında İslamabat’ta ABD as- yaşarken yönetim de 1 Ekim 2001’de Afganistan’da Taliban tarafından saklankerleri tarafından Usame Bin Ladin’in Milli Güvenlik Giriş -Çıkış Kayıt Sistemi’ni dığı gerekçesiyle 8 Ekim 2001 tarihinde ölü ele geçirildiği haberi yayınlanmış, yürürlüğe koymuştur. Bu yeni sistemde Afganistan’a karşı bir hava harekâtı başyeni lider Aymen el Zevahiri olmuştur. Arap ve Müslüman halkın vatandaşları latmıştır. Bu harekâtın amacı; Usame Bin ABD’nin Libya Büyükelçisini öldürmesi ABD’ye ayak bastıklarında fotoğrafla- Ladin’in yakalanması ve Taliban rejimivb. olaylar örgütün güç kaybetmediğini rı çekilip, parmak izleri alınarak bir tür nin cezalandırılmasıdır. açıkça göstermektedir. fişleme işlemlerine tabi tutulmuşlardır. İkinci işgal durağı ise Irak olmuşBununla birlikte bu işlemleri gerçekleştur. Bush yönetiminin 11 Eylül saldırıları V. 11 EYLÜL ÖNCESİ ve tirmek zorunda kalan birçok Müslümaneticesinde yapmış olduğu açıklamaSONRASI DEĞİŞEN ABD TERÖR nın göçmen ve vatandaşlık dairesi (INS) larında, Irak’ın ciddi ölçüde kitle imha POLİTİKASI: bürolarına giden çok sayıda Müslüman, silahlarına sahip olduğunu vurgulaya11 Eylül 2001 tarihi; uluslararası iliş- vize sürelerinin dolduğu ya da arandık- rak, bunun küresel barışı tehdit edici kilerin seyrinin bir gün gibi kısa bir süre ları bahane edilerek tutuklanmıştır. ABD şekilde kullanımının önlenmesi geiçinde, etkileri çok uzun bir zamana ya- bu saldırılar sonucunda meşru müda- rektiği için bu adımın atıldığı sıkça dile yılacak şekilde, nasıl değişebileceğine faa hakkını öne sürmüş ve kendisine getirilmiştir; ancak günümüzde halen çok iyi bir örnektir[1]. İkiz Kuleler çökmüş yapılan saldırılarda demokrasi, özgürlük geçerliliğini sürdüren tartışmalar başve eşitliğin hedef alındığını savunmuşve tüm dünya politikası değişmiştir. lamıştır. ABD’nin enerji koridorlarına hatur. Yaşadığı bu şoktan sonra kendi ülke ABD, Sovyet bloğu yıkılıncaya yapısını analiz etmiştir. Ulaştığı sonuç- kim olarak ekonomisini güçlendirmesi kadar yani soğuk savaş döneminde lardan ilki kendi ülkesinde halkın sahip için Ortadoğu’da istediği rejimi kurmadünyayı denetim altında tutmakla meş- olduğu hak ve özgürlüklerin diğer ülke- sından daha harika bir fikir olamayacaguldü ve bunun için de ‘düşman-öteki’ lere oranla oldukça fazla olmasıydı yani ğı ve ABD’nin kitle imha silahlarını bu kavramını kullanıyordu. Soğuk savaş bu rahatlık terör eylemlerinin ülkede ha- saldırıları meşrulaştırma nedeni olarak döneminin sona ermesini takriben 10 yıl zırlanmasına imkan verir nitelikteydi. Bu kullandığı savunulmaktadır. Ayrıca ABD içerisinde Başkan Bush’un tabiriyle ‘Yeni nedenle de kendi ülkelerinde telefon fiili harekata giriştiği yerlerde aşırı güç Dünya Düzeni’ stratejisi uygulanmaya dinleme, yasaların gözden geçirilmesi kullandığı, uluslararası hukuka yeterince başlandı. Soğuk savaş döneminde ABD şeklinde birtakım kısıtlamalara gidilme- önem vermediği, harekat bölgelerinde karşısında olan tüm ülkelere savaştan sine neden olmuştur. İkinci sonuç ise halktan gerekli desteği alamamış olsonra yoğun bir ambargo uygulandı ve ülkede istihbarat noktasında kopukluk- ması noktalarında da sıkça eleştirilmiştir. küreselleşme sürecine entegre olmala- lar yaşandığı yönünde olmuştur. Tüm Tüm bunlar Amerika’yı başarısız bir polirı sağlandı. Bu süreç içerisinde kutuplaş- bu etkenler sonucunda ülkede 2 Ekim tika batağına çeken nedenler olmuştur. madan kurtulan ve tek hâkim güç olan 2001’de Vatanseverlik Yasası çıkarılmış- ABD birçok hata yapmış ve yapmaya da devam etmektedir. ABD gözünü enerji kaynaklarına hâkim

[1] Buket BEKTAŞ, 11 Eylül 2001 Terörist Saldırısı Neticesinde ABD’nin Güvenlik Algılamalarındaki Değişiklik,2007, Ankara [2] Terörizmi engellemek ve durdurmak için gereken uygun araçları sağlayarak ABD’yi birleştirmek ve güçlendirmek yasası, Teröristleri finanse eden güçlerle mücadele yasası, Terörizme karşı iç güvenliği sağlama yasası, Askeri kuvvet kullanımına yetki verme yasası, Operasyona hazır askeri birliklerin savunma ve ulaştırma bakanlığının harekete geçirilmelerini öngören yasa, 2002 mali yılı için ulusal savunma ve yetkilendirme yasası, Hava taşımacılığı güvenliği ve sistem istikrar yasası, 20 Eylül 2002 tarihli ulusal güvenlik stratejisi, 16 Mart 2006 ulusal güvenlik stratejisi. KAYNAKÇA DİLEK Oğuzhan, Ortadoğu’da Terör Örgütleri,2013 Vamık, V.(2010),Büyük Grup Kimliği ve Şiddet, Terörün Sosyal Psikolojisi, Ankara; Polis Akademisi Yayınları, ss 17-24 GENÇTÜRK Tuğçe(2012), Terörizm Kavramı ve Uluslararası Terörizme Farklı Yaklaşımlar,Başkent Üniver-

sitesi Stratejik Araştırmalar Merkezi KOHEN Sami, İspanya Terörü Nasıl Yendi? , Milliyet, 2011 SÖKER Çağla, Hizbullah Terör Örgütü Analizi SONE E. YILMAZ Aydın, Uluslararası Terör İncelemesinde Güneydoğu Anadolu Bölgesi, Uluslararası Hukuk ve Politika, Cilt:9, Sayı:36 ss:1-26 BİLİCİ Abdülhamit, ETA’yı Bitiren Strateji Neydi? , Zaman BAL İhsan- ÖZEREN Süleyman, Dünyadan Örneklerle Terörle Mücadele, ISBN:978-605-4030-42-2 BAL İhsan, Terörizm; Terör, Terörizm ve Küresel Terörle Mücadelede Ulusal ve Bölgesel Deneyimler, ISBN:975-98280-7-3 POLAT İrfan, 11 Eylül Terör Saldırıları Ve Amerika Birleşik Devletlerinin Afganistan Müdahalesi,Isparta,2006 TÜRKMEN Volkan, 11 Eylül Sonrası ABD Politikası, 2012 BEKTAŞ Buket, 11 Eylül 2001 Terörist Saldırısı Neticesinde ABD’nin Güvenlik Algılamalarındaki Değişiklik,Ankara,2007

9

ikincisayı


Ceza Hukuku Baglamında -

MAGDUR HAKLARI F.Gözde AÇAR

Ankara Üniversitesi/Hukuk

T

ürk hukukunda “Müşteki/davacı veya Müdahil” olarak geçen mağdur “Ceza hukukunun ihlali ile sonuçlanan eylem ve ihmaller dolayısıyla fiziksel veya zihinsel yaralanma, duygusal acı veya ekonomik kayıp dahil zarara uğramış gerçek kişidir [1].” Mağdur doğrudan mağdur ve dolaylı mağdur olarak ikiye ayrılabilir. Tanımda geçen doğrudan mağdurun birinci dereceden aile fertleri veya bakmakla yükümlü olduğu kişiler dolaylı mağdur olarak adlandırılır. Tarihsel süreç içinde meydana gelen anlayış değişiklikleri ve ihtiyaçlar hukuk sistemlerini mağdurun korunması gerektiği anlayışına doğru itmiş, mağdur kavramı gerek ulusal gerek uluslararası alanda çeşitli çalışmalara konu olmuştur. İlkel ceza hukukundan modern ceza hukukuna doğru tarihsel süreç içerisinde ilerleyecek olursak öç alma kurumunun sakıncalarından ötürü yerini uzlaşma kurumuna bıraktığını, uzlaşma kurumunun uygulamalarından biri olan diyetin eski ceza hukuku döneminde kanuni hale getirilmesi ve devletin gücünün artması ile cezanın; mağduriyeti gidermekten çok kamu düzeni ve menfaatinin sağlanması için bir araç hali-

ne getirildiğini görürüz. Eski ceza hukuku döneminde devletin cezalandırma hakkını tekeline alması ve modern ceza hukuku döneminde ceza muhakemesinin devletin eline geçmesi ile savcılık kurumu suçun mağduru, gerçek mağdur ise suçun tanığı rolüne kaymış; devlet suça kendini yabancılaştırdığı gibi güçlü bir mağdur haline gelmiş idi. Failin bu güçlü-mağdur karşısında korunma ihtiyacı doğduğu bu süreçte mağdur ise ihmal edilmiş oldu. İhmal edilen mağdurun faydaları ile fail ve şüphelinin temel haklarının dengelenmesi gerektiği 20.yy’da fark edilince, 1982 yılı Amerika’sında mağdur haklarına yönelik ilk çalışmalara başlandı. Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği düzeyinde ele alınan mağdur hakları ve mağdur-fail uzlaştırması kurumları onarıcı adalet uygulamaları için önemlidir. 20 yy’ın son çeyreğinde yeniden keşfedilen suçun pasif süjesi olan ve ihmal edilen mağdurun bir takım ihtiyaçları olduğu fark edildi. Başlarına gelenin, zararlarının ve bu suçun aynı zamanda kamuya karşı bir kusur olduğunun meşru beklentisi içinde olan mağdurun tanınma ihtiyacı, adil ve saygıyla muamele görme ihtiyacı, bilgi alma ihtiyacı, katılım ihtiyacı, faille yüz yüze görüşerek onarıcı adalet kavramı çerçevesinde kendisinden

Yirminci yüzyılın son çeyreğinde yeniden keşfedilen, suçun pasif süjesi olan ve ihmal edilen mağdurun bir takım ihtiyaçları olduğu fark edildi.

ikincisayı

10


özür dilenmesi ihtiyacı, güvenlik ve korunma ihtiyacı [2] şeklinde sıralanabilecek bu ihtiyaçları ve mağdurun beklentilerini nasıl karşılayacağımız sorunu ise çeşitli hakların tanınması, ilgili kurumların kurulması, mağdur ile temas halinde olan görevlilerin eğitilmesi ve bu konuda bilgilendirilmesi ile çözülebilir. Temel yöntem hakların sağlanmasıdır. Bu hakları ise “Çeşitli Avrupa ve ulusal hukuk belgelerinde yer alan ceza adaleti çerçevesinde 1) Saygı görme ve tanınma hakkı 2) Bilgi edinme hakkı 3) Bilgi sağlama hakkı 4) Yazılı ve sözlü çeviri(den yararlanma) hakkı 5) Mağdur destek hizmetlerine erişim hakkı 6) Hukuki yardım alma hakkı 7) Tazminat ve giderlerin geri ödenmesi hakkı 8) Korunma ve mahremiyet hakkı [3]” şeklinde özetleyebiliriz. Mağdura sağlanan hakların kaynağı Türk hukukunda 5271 sayılı CMK’nin 234. Maddesinde karşımıza çıkar. Kanun, mağdur haklarını soruşturma ve kovuşturma süreçlerine göre ayırmış bulunmaktadır. A) Soruşturma Evresindeki Hakları 1) Bilgilendirilme hakkı

4) Avukat yardımından yararlanma hakkı Mağdur cinsel saldırı suçu ile alt sınırı beş yıldan fazla hapis cezasını gerektiren suçlarda baro tarafından kendisine bir avukat görevlendirilmesini isteme hakkına sahiptir. Ancak UNDP raporunda hakkın cinsel saldırı veya alt sınırı beş yıldan fazla hapis cezasını gerektirmesi gibi bir sınırlamanın olmaması gerektiği belirtilmiştir. 5) İtiraz hakkı Bir suçun işlendiğini öğrenen Cumhuriyet savcısının görevi 160. maddede belirtildiği gibi kamu davası açmaya yer olup olmadığına karar vermek üzere hemen işin gerçeğini araştırmaya başlamaktır. 172. maddede ise yeterli delil elde edilememesi veya kovuşturma olanağı bulunmadığı hallerde kovuşturmaya yer olmadığı yönünde karar vereceği belirtilmiş. Maddede bu kararın zarar gören ile şüpheliye bildirileceği söylendikten sonra mağdura karara karşı itiraz yoluna başvurma olanağı tanınmış ve itiraz süresi ve merciinin kararda belirtileceği zikredilerek mağdur korunmaya çalışılmıştır. B) Kovuşturma Evresindeki Haklar 1) Duruşmadan haberdar edilme hakkı

Bu hak mağdura 175. Maddede tanınmıştır. İddianamenin kabulüyle kamu davası açılmış olur ve kovuşMağdura sağlanan hakların kayturma evresi başlar, mahkeme nağı, Türk hukukunda 5271 sayılı duruşma gününü belirler ve duruşCMK’nin 234.maddesinde karşımıza çımada hazır bulunması gereken kar. Kanun, mağdur haklarını soruşturkişileri çağırır. ma ve kovuşturma süreçlerine göre 2) Kamu davasına katılma hakkı ayırmış bulunmaktadır.

Genel olarak bilgilendirme hakkı tazminat, mağdur servis hizmetleri, mağdur hakları, ceza yargılamasının işleyişi ve olaylar, duruşmadan haberdar edilme, iptal edilen veya yeniden kararlaştırılan duruşma tarihlerinin bildirilmesi, davanın reddi veya düşürülmesinin bildirilmesi, temyiz, failin salıverilmesi ve erteleme duruşması hakkında bilgi almayı içerir. Türkiye’de “UYAP Vatandaş Portalı” bu hakkın kullanımı için faydalıdır. UNDP (Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı) Türkiye raporunda Türkiye’de olmayan bir uygulama olarak failin salıverilmesi veya hapishaneden kaçmasına ilişkin bilgilendirmenin, bilgilendirme sonucunda failin başına zarar gelme ihtimali yoksa yapılması gerektiği Avrupa Konseyi tavsiyesine dayanarak bildirilmiştir. Bir suçu henüz polise veya yargı makamlarına bildirmemiş mağdurların da haklar ve hizmetler bakımından bilgi alma hakkına sahip olması gerektiği önerilmiştir. Adı geçen bu rapor 2012/29/EU sayılı Avrupa Parlamentosu ve Konsey Direktifi baz alınarak hazırlanmıştır. 2) Delillerin toplanmasını isteme hakkı Mağdurun yargılamada bir süje olmasının gereği olarak mağdur böyle bir hakka sahiptir. 3) Dosyayı inceleme hakkı Mağdur veya şikâyetçi cumhuriyet savcısından soruşturma dosyasında bulunan belgelerin örneğini isteyebilir. Ancak bu istem kanunda soruşturmanın gizlilik ve amacını bozmaması koşuluna bağlanmıştır.

Bu hak “mağdurun duruşmaya katılımı taraf olma durumu ve bireysel saygınlığı yönünden isteklerinin farkına varılmasını sağlayacaktır. [4]” Mağdur yargı dosyalarına ulaşabilir ve soruşturma işlemi talep edebilir, müdahil olarak kamu davasına katılabilir ancak ülkemizde yargılamadan sonraki aşamada mağdur için yasal hak öngörülmemiştir. Sözü geçen raporda failin salıverilmesine ilişkin bilgi verilmesi ayrıca hukuki yardım alma hakkı, katılım nedeniyle yapılan giderlerin geri ödenmesi, el konulan malvarlığının iadesi ile ilgili hükümlerin eklenmesi tavsiye ediliyor. “Mağdurun tanık olarak dinlenmesi ile ilgili bir sınırlama CMK m. 236’da bulunmaktadır. Buna göre; maddi gerçeğin ortaya çıkarılması açısından zorunlu olmadıkça işlenen suçun etkisiyle psikolojisi bozulmuş çocuk veya mağdur, suça ilişkin soruşturma veya kovuşturmada tanık olarak ancak bir kez dinlenebilecektir. Bu kişilerin dinlenmesi esnasında psikoloji, psikiyatri, tıp veya eğitim alanında uzman bir kişi bulunacaktır. [5]” İkincil mağduriyetin (bireylerin ve kurumların mağdura karşı davranışlarından oluşan mağduriyet [6] ) önlenmesi açısından 236. maddenin 3. fıkrası önemlidir. 3)Tutanak ve belgelerden örnek isteme

11

ikincisayı


Mağdur tutanak ve belgelerden örnek isteme hakkına sahiptir. Hükümde yer alan “vekil aracılığıyla” ibaresi 2012 tarihli bir Anayasa Mahkemesi kararıyla iptal edilmiştir. Nitekim karar, vekile tanınan bir hakka vekalet verenin evleviyetle sahip olması gerektiği gerçeğini maddenin gözardı etmesi yönünden yerinde bir karardır. 4) Tanıkların davetini isteme Maddi gerçeğe ulaşmada faydası olacağını düşündüğü tanıkların mahkemeye davetini isteme hakkı mağdur için önemli bir haktır. 5) Vekil atanmasını talep hakkı Cinsel saldırı suçu ile alt sınırı beş yıldan fazla hapis cezasını gerektiren suçlarda vekil atanmasını isteme hakkına sahiptir. Mağdur; on sekiz yaşını doldurmamış, sağır veya dilsiz ya da meramını ifade edemeyecek derecede malul olur ve vekili de bulunmazsa istemi aranmaksızın vekil görevlendirilerek korunmaya çalışılmıştır. 6) Kanun yollarına başvurma hakkı Davaya katılmış olma koşuluyla davayı sonuçlandıran kararlara karşı kanun yollarına başvuru yapılabilecektir. 7) Zararın tazmin edilmesini isteme hakkı Uğranılan zararın tazminini isteme mağdurun önemli haklarındandır. Mağdur suç ile uğradığı zararın giderilmesi ile adalet duygusu bir ölçüde de olsa tatmin edilmeye çalışılacaktır. Hukuk mahkemelerinde tazminat davası açarak bu hakkına ulaşabilecektir. C) Diğer Hakları 1) Onur ve saygınlığına uygun davranılmasını isteme hakkı Mağdurun tüm bu süreç içerisinde mağduriyetinin kabulü ve kendisiyle etkileşim halinde olan görevliler tarafından onur ve saygınlığına uygun davranılması gerekmektedir. 2)Uzlaşmaya iştirak Şüpheli ile mağdur veya suçtan zarar görenin uzlaşma teklifini kabul etmesi halinde Cumhuriyet savcısı uzlaştırmayı kendisi gerçekleştirebileceği gibi avukat görevlendirilmesini barodan isteyebilir veya hukuk öğrenimi görmüş kişiler arasın-

[1] R(2006)8 sayılı Avrupa Konseyi Tavsiyesi [2] Prof. Dr. Ivo Aertsen UNDP Türkiye , MAYIS 2014 rapordan alınarak derlenmiştir . [3] Prof. Dr. Ivo Aertsen UNDP Türkiye , MAYIS 2014 [4] L. Henderson, “The Wrong of Victims’ Rights”, Stanford L.R., Vol.:37, No.:937, 1985 (atfen Young, s. 7). [5] Ceza adaleti sistemi ile irtibata geçen mağdurun, suçun yarattığı psikolojik travmayı tekrar yaşadığı araştırmalarla ispatlanmıştır. İkincil mağdurlaştırma (secondary victimization) olarak ifade edilen bu durum, mağdur haklarının birincil ihlaline ek olarak gerçekleştirilmektedir. Yapılan bir çalışmada, çalışmaya katılanların % 81’i, ceza adalet sistemi ile temasın, tecavüz mağdurları için psikolojik etkileri olduğuna inan-

ikincisayı

12

dan uzlaştırmacı görevlendirebilir (CMK 253/9). Uzlaştırmacıların uyması gereken temel ilkeler tarafsızlık, gönüllülük ve gizliliğe riayettir. Uzlaştırmacı, Türk hukukuna göre hukuk diploması sahibi olmalıdır. Kurumun amacı, onarıcı adalet uygulaması için fail ile mağdurun yüz yüze görüştürülmesidir. Böylece mağdurun özür ihtiyacı giderilebilecektir. Uzlaştırma kurumunun hukukçuların tekeline alınmaması gerektiği UNDP raporunda tavsiye edilen konular arasındadır. 3) Failden korunma hakkı Mükerrer mağduriyetin önlenmesi, mahremiyetin ve gizliliğin korunması, mağdurun korkutma ve misillemeden korunması, sorgulama ve tanıklık esnasında onurun korunması, soruşturma esnasında korunması alt başlıkları sayılabilir. Mağdura tanınan bu hakların etkin biçimde kullanılabilmesi için mağdur ile temasta bulunacak her kesimin bilgilendirilmesi büyük önem arz eder. 18.11.2013 tarihli Bakan oluru ile Adalet Bakanlığı’nda Ceza İşleri Genel Müdürlüğü bünyesinde kurulan başkanlık da hakların fiilen kullanılabilmesi için önemli bir adımdır. Mağdur Hakları Daire Başkanlığı’nın yapısı “Yasal çerçevenin geliştirilmesi, mağdur-fail uzlaştırma uygulamalarının iyileştirilmesi, mağdurlar için müdahale programlarının geliştirilmesi, suç mağdurlarını bilinçlendirme programlarının oluşturulması, suç mağdurları için psiko-sosyal destek hizmetlerinin koordine edilmesi, kolluk görevlileri için Mağdur Hakları Kılavuzu’nun geliştirilmesi, suç mağdurlarına yönelik alternatif iyileşme programlarının geliştirilmesi, mağdurların istihdamına yönelik önlemlerin oluşturulması, cinsel suç mağdurları için koruyucu yasal çerçeve geliştirilmesi ve suç mağdurlarına yardım eden kuruluşların desteklenmesinden sorumludur. [7]” şeklinde tanımlanmıştır. Sonuç olarak belirtmek gerekir ki hakların tanınması, fiilen uygulanmasının yanı sıra temel bir mağdur kanunu yapımı ile vatandaşlar bu haklarını daha etkin bir biçimde kullanıp talepte bulunabilirler. Mağduriyetin giderilmesi ile topluma güvenini kaybeden mağdurun yeniden topluma kazandırılması sağlanır daha huzurlu ve uzlaşmacı bir toplum yaratılmış olur.

maktadır (Uli Orth, “Secondary Victimization of Crime Victims by Criminal Proceedins”, Social Justice Research, Vol.:15, No.:4, December 2002, s. 314). [6] Ivo Aertsen Undp raporu [7] Prof. Dr. Ivo Aertsen KAYNAKÇA Olgun Değirmenci TBB Dergisi, Sayı 77, 2008 ‘Prof. Dr. Ivo Aertsen Undp Türkiye raporu Mayıs 2014 Toroslu-Feyzioğlu Eylül , 2014 , Ankara


Gelişim Hukuk Topluluğu’nun resmi web sitesi gelisimhukuk.org yayına girdi. Topluluk etkinliklerinin yanı sıra yapılan röportajlar, dergiler ve dergilere ilişkin bilgilere artık gelisimhukuk.org dan kolayca ulaşılabilecek. Topluluğa üyelik alımları da bundan böyle menüdeki bize katılın sayfasındaki formun doldurulması suretiyle yapılacaktır. Bizi sosyal medyadan da takip etmeyi unutmayın.

/GelisimHukukToplulugu

/@gelisimhukuk

/Gelisim.Hukuk


Röportaj

AnayasaMahkemesi’ne

Bireysel Başvuru “

Anayasa Mahkemesi Üyesi, Hasan Tahsin Gökcan ile Bireysel Başvuru üzerine detaylı bir röportaj gerçekleştirdik.

Öncelikle bize kendinizden bahsedebilir misiniz? Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1987 yılında mezun olduktan sonra Ankara Hâkim adayı olarak mesleğe başladım. Akabinde Fındıklı, Tuzluca, Bozüyük hâkimlikleri ve sonrasında Yargıtay Tetkik Hâkimliği görevlerinde bulundum. Yargıtay’da 13 yıla yakın tetkik hâkimliği görevini yapmaktayken 2011 yılında Yargıtay üyeliğine seçildim. Daha sonra, Yargıtay kadrosundan boşalan üyelik için Yargıtay içerisinde yapılan seçim sonucunda belirlenen 3 aday içerisinden, 2014 yılı Mart ayında Cumhurbaşkanı tarafından Anayasaya Mahkemesi üyesi seçildim. Bugün sizinle yargımız için önemli bir kurum olan bireysel başvuru üzerine konuşmak istiyoruz. Öncelikle bireysel başvuru kurumuna ihtiyaç duyulmasının nedenleri nelerdir? Bireysel başvuruya nereden ihtiyaç duyuldu? Öncelikle, insan haklarını iç hukuk bünyesinde güvence altına alan bir hukuk yolu olduğu için bireysel başvuruya ihtiyacımız vardı. Türkiye için yeni ama, anayasa şikâyeti adı da verilen bu kurum dünyada çoğu ülkede uzun süredir vardı. Anayasa şikâyeti kurumu örneğin; Almanya’da 1950’lerden itibaren uygulanıyor. Bunun dışında İspanya, Portekiz, Macaristan, Brezilya, Arjantin, Kore ve yine Avusturya, Belçika gibi çok sayıda ülkede uygulanan bir sistem. Tabii ki bizim Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne akit ülke olmamız ve yine AİHM’in yargı yetkisini kabul etmemizden itibaren konu gündemimize girmiş oldu. Sözleşmede güvence altına alınan temel insan haklarını temin etme yükümlülüğü esasında akit devletlerin kendi iç yargı ya da idari organlarına aittir. Yani Sözleş-

ikincisayı

14

me’de yer alan temel haklar, öncelikle her ülkenin kendi iç hukukunda kendi makamları tarafından uyulması gereken normlardır. Böyle olunca, ulusalüstü alanda oluşan bu insan hakları ortak hukukunu iç hukukta gerçekleştirmeyi amaç edinen bir üst mercii ihtiyacı ortaya çıkıyor. Aksi takdirde ülkeniz, AİHM tarafından verilen ihlal kararları nedeniyle, uluslararası kamuoyunda hukuki ve siyasi yönden eleştirilere, hukukun üstünlüğüne dayalı bir hukuk devleti olup olmadığı noktasındaki tartışmalara maruz kalıyor. Dolayısıyla iç hukukta Sözleşme hukukunun etkin bir biçimde uygulanabilmesi için bu yolun Türkiye tarafından da tanınması gerekmekteydi. AİHM de bazı kararlarında, Türkiye ile ilgili yapılan yoğun başvurulardan kaynaklanan yoğunluk nedeniyle bu yolun tesisini tavsiye etti. İç hukukta bireysel başvuru yolunun varlığı, AİHM’in iş yükü açısından da bizim kendi menfaatimiz açısından da gerekli ve zaruri idi. İç hukukta bireysel başvuru yolunu kabulün sonucu olarak, gerek ülke içinde ve gerekse uluslararası kamuoyu nezdinde ülkemizin itibarı yükselmiştir. 2010 değişikliğinden önceki anayasa çalışmalarında veya meclis çalışmalarında böyle bir konu gündeme gelmiş miydi? 2010 yılından önce doktriner anlamda talepler tartışmalar olmuş olsa da ciddi bir tartışma olmamıştı. Kamuoyuna yansıyan bir tartışma olmamıştı en azından. Ama 2010 anayasa değişikliği ile gündemimize girmiş oldu. Dolayısıyla 2010 değişikliği ile birlikte anayasamızın 148. maddesinde bireysel başvuru AYM’nin görevleri kapsamına alınmakla, iç hukukumuzda Anayasa Mahkemesi insan hakları normları bakımından da en üst merci


olarak bir konuma oturtulmuş oldu. Mahkeme hukuken kanunların somut veya soyut norm denetimi ile ilgili görevlerinden ayrıca bir anlamda norm denetiminin diğer bir türü olan anayasa şikâyeti ya da bireysel başvuru yoluyla da bu yetkilerini pekiştirmiş oldu. Bunun anlamı nedir ? Anayasa Mahkemesi bireyler için temel insan haklarının güvencesi olma anlamında bir taraftan daha güçlü konuma geldiği gibi bu konumu ile bireylere de iç hukukta önemli bir güvence sağlamış oldu diyebiliriz. Bireysel başvuru yolunun işleyişi hakkında bilgi verebilir misiniz? Bireysel başvuru önce Başraportörlükçe usuli şartlar bakımından ve daha sonra da iki üyeden oluşan komisyonlarda kabul edilebilirlik yönünden inceleniyor. Başvuru süresinde yapılmamış veya usule uygun değilse Başraportör imzasıyla kabul edilemezlik kararı verilir. Sonraki süreç, komisyonlar ve bölümlerle ilgilidir. Mahkemede bireysel başvuru ile görevli; Birinci Bölüm ve İkinci Bölüm şeklinde adlandırılan iki bölüm var. Bu bölümlerde kendi içerisinde üçer komisyona ayrılır. Her komisyon 2 üyeden oluşuyor. Başraportörlüğün süre ve başvuru

yöntemi nedeniyle verdiği kabul edilemezlik kararlarına karşı 7 gün içerisinde Komisyonlara itiraz edilebilir. Komisyonların itiraz üzerine verdiği ret kararları kesindir. Komisyon itirazı kabul ederse, başvuru bölüme aktarılır ve esas yönünden incelenir. Başraportörlükçe usuli şartlara uygun görülen başvurular ise Komisyonlara gönderilir. Komisyonların kabul edilemezlik kararları kesindir. Kabul edilemezlik kararlarının büyük çoğunluğu komisyonlarca verilmektedir. Komisyonlar başvuruyu kabul edilebilir bulur veya kabul edilebilirlik incelemesinin bölümde yapılmasına karar verirse, dosya bölüme gönderilir ve esas incelemesi yapılır. Bireysel başvurunun kabul edilebilirliğine karar verilmesi halinde, başvurunun bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığı’na gönderilir. Bakanlık gerekli görürse, görüşünü yazılı olarak Mahkemeye bildirir. Bölümlerin, başvurunun önemi ve ilke kararını gerektirmesi gibi gerekçelerle başvuruyu Bireysel Başvuru Genel Kurulu’na intikal ettirmesi de mümkündür. Bu takdirde başvuru Bireysel Başvuru Genel Kurulu tarafından karara bağlanır.

15

ikincisayı


Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kararlar aslında bir anlamda Strazburg‘u tatmin edici olmalı çünkü insan hakları hukukunun içtihatlarının merkezi AİHM’dir. Başvurular incelenirken ne gibi kriterlere bakılıyor? Anayasa Mahkemesi’nin kuruluşunu, görev ve yetkilerini düzenleyen 6216 sayılı Kanunun 45. ila 48.maddelerinde başvuru şartları ve dolayısıyla kriterler açıklanıyor. Yine bu kanundaki hükümlerin uygulanmasına yönelik detaylar ise Mahkememizin İç Tüzüğünde belirtiliyor. Bireysel başvuru dilekçesinin kaydından itibaren başlamak üzere, başraportörlük, komisyonlar ve bölümlerde başvurunun kabul edilebilirliği konusunda bir inceleme yapılıyor. Bu incelemede yararlanılan kriterler ana hatlarıyla üç başlık altında toplanabilir. Bunlar usule, mahkemenin yetkisine ve esasa ilişkin kriterlerdir. Esasında bütün bu kriterler AİHM tarafından da kullanılmaktadır. İlk başlık, ‘usule ilişkin kriterler’ hakkındadır. Mahkemenin İç Tüzüğünde başvuru usulüyle ilgili ayrıntılar düzenlenmiştir. Bunlar mahkememizin sitesinde de yayınlanmaktadır. Başvuru için form dilekçe örneği var. Bu formların dikkatlice doldurulması gerekiyor. Başvuru usulü bakımından ilk olarak aranan husus, Tüzükte belirtilen formun, yine belirtilen bilgileri içerir şekilde doldurulmasıdır. Bu bilgiler; ihlal edildiğini ileri sürdüğünüz vakıalar ve işlemlerin tarih sırasıyla yazılmasıdır.

ikincisayı

16

Özellikle ihlale neden olduğunu söylenen, örneğin ilk derece mahkemesinin kararı; Yargıtay ya da Danıştay’ın ilgili dairesinin ilamı, bunların onaylı suretleri ve son işlemin, örneğin Danıştay kararının size tebliğ edildiği tebligat belgesinin onaylı suretinin dosyaya konulması gereklidir. Yoksa, ilgili mahkeme dosyalarının tümünün fotokopisini istemiyoruz. Ama tebligat belgesi ve ilgili kararları talep ediyoruz. Bunlarda bir eksiklik olursa, mahkemenin ilgili bölümünden başvurana bir tebligat yapılıyor ve on beş gün süre verilerek eksiklerin giderilmesi isteniyor. Bu eksikliklerin içerisinde hem belge eksikliği olabilir, hem de örneğin başvurucu olayları yeterince izah edememiş olabilir. Yahut hangi hakkın hangi gerekçeyle ihlal edildiğini açıkça yazması gerektiği halde bunları yazmamış olabilir. Yapılan tebligat üzerine süresi içerisinde cevap verir ve tamamlarsa ileriki aşamaya geçilebilecektir. Ama bu eksiklikleri tamamlamamışsa ya da bir aylık süreye uymadan başvurulmuşsa daha ilk aşamada ve komisyonlar başraportörü imzasıyla kabul edilemezlik kararı verilir. Bu ret kararına karşı tebligattan itibaren yedi gün içerisinde komisyona itiraz edilebilir. Usule ilişkin diğer alt başlık süredir. Bir aylık süre içerisinde başvuru yapılmalıdır. Bu süre, tüketilmesi gereken


son işlemin öğrenildiği tarihten başlatılır. Örneğin Yargıtay onama kararının öğrenildiği tarihten itibaren 1 ay içerisinde başvuru yapılmalıdır. Süresinde yapılmayan başvurular, ‘süre aşımı’ nedeniyle kabul edilemez bulunur. Başvuru yollarının tüketilmesini de usule ilişkin kriterler içerisinde saymamız yerinde olur. İç hukukta hak ihlalinin giderilmesi için öngörülen tüm yolların tüketilmiş olması gerekmektedir. Örneğin, ilk derece mahkemesi kararı üzerine temyiz yoluna başvurulmamışsa, bireysel başvuru hakkında, “başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemezliğine” kararı verilir. Hukuk yargılaması ve idari yargı açısından karar düzeltme yolu olağan kanun yoludur. Karar düzeltmeye başvurulmamışsa süre onama kararının öğrenildiği tarihten, başvurulmuşsa bu karar sonucunun öğrenildiği tarihten başlatılır. Ceza yargılamaları için karar düzeltme, başsavcılığın itirazı ve kanun yararına bozma gibi yollar tüketilmesi gereken yollar değildir. Nihai kararın öğrenildiği tarihten itibaren 1 ay içinde başvuru yapılmalıdır.Tutuklulukta itiraz da tüketilmesi gereken başvuru yolu olarak kabul edilmektedir. Ancak başvuru yollarının tüketilmesi şartı, etkili ve erişilebilir başvuru yolları bakımından geçerlidir. İlgili olayda etkili ve erişilebilir bir başvuru yolu yoksa, tüketme şartı aranmaz. Başvuru kriterleriyle ilgili ikinci ana başlık, “mahkemenin yetkisine ilişkin kriterler”dir. Mahkemenin bir başvuruyu inceleyebilmesi için kanunen yetkili kılınmış olması gerekiyor ki bunları da 4 başlık altında inceleyebiliriz. Bunlardan ilki ‘zaman bakımından yetki’dir. 6216 sayılı Kanunun geçici 1. maddesinin 8. fıkrası gereği Mahkeme, bireysel başvurunun miladı olan 23 Eylül 2012 tarihinden sonra kesinleşen nihai işlem ve kararlar bakımından yetkilidir. Yani 24 Eylül’den önce kesinleşen işlemlere karşı bireysel başvuru yapılamıyor. Dolayısıyla bu hususu zaman bakımından yetki olarak adlandırıyoruz. Eğer 24 Eylül 2012’den önce kesinleşmiş bir işleme karşı başvuru varsa, zaman bakımından yetkisizlik nedeniyle başvurunun kabul edilemezliğine karar vererek başvuruyu sonuçlandırıyoruz. Yetkiye dair ikinci husus ‘yer bakımından yetki’dir. Başvurunun yetkimiz kapsamına girebilmesi için, Türk kamu gücü tarafından ihlale yol açılmış olması şart. Yani ihlale neden olan kişinin hak ihlaline ve mağduriyetine neden olan eylem ya da işlemin Türk kamu gücü tarafından yapılmış olması ya da ihlalin kaynağının Türk kamu gücü olması gerekir. Kural olarak Türkiye sınırları içerisindeki Türk kamu gücü zaten yetkimiz içerisindedir. Sınırlarımız dışında da eğer bir Türk kamu gücü ihlale

neden olmuşsa yetkimiz içerisindedir. Türk kamu gücü dediğimizde bundan ne anlamak gerekir Anayasa ile verilen yetki kapsamında yasama, yürütme ve yargı organlarının veya bunların birimlerinin eylem ve işlemleriyle neden olduğu her türlü ihlaller yer bakımından yetki içerisindedir. Bir diğer husus, başvurunun ‘kişi bakımından yetki’ içerisinde olması gerekir. 6216 sayılı Kanunun 46. maddesinde, “ihlale yol açan işlem veya eylemi nedeniyle güncel ve kişisel bir hakkı doğrudan etkilenenler” şeklindeki ifadeyle başvuru hakkı olanlar açıklanıyor. Dolayısıyla bu ihlalin bir kişinin güncel bir hakkını ihlal ediyor olması aranıyor. Böyle bir ihlal yok ise soyut olarak gelecekte benim bir hakkım ihlal edilebilir şeklinde bir başvuruysa onlar kabul edilemez olarak görülüyor. Dolayısıyla güncel mağduriyetin bulunması gerekiyor. Dolayısıyla kişi bakımından mağduriyet şartı gerçekleşmemişse burada da mahkememizin yetkisi olmadığına karar veriyoruz. Ayrıca, Kanun’a göre kamu tüzel kişileri bireysel başvuru yapamaz. Gerçek kişiler ile özel hukuk tüzel kişileri bireysel başvuruda bulunabilir. Yetki bahsinde son husus, ‘konu bakımından yetki’dir. Gerek Anayasa’da gerek 6216 sayılı kanunda konunun sınırı, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Türkiye’nin taraf olduğu (onayladığı) Protokollerdeki haklar ve anayasadaki hakların bileşimi olarak ifade edilmiştir. Yani anayasamızdaki tüm temel hak ve hürriyetler değil, bunlardan ancak Sözleşme ve protokollerde karşılığı bulunanlar mahkememizin yargı yetkisi içerisinde kalıyor. Esasa ilişkin kriterler dediğimizde; başvuruyu inceledik, usul yönünden problem çıkmadı, yönteme ve süresine uygun, başvuru yolları tüketilerek gelinmiş bir başvuru var, mahkememizin yetkisini inceledik ve burada da yine zaman, konu, yer ve kişi bakımından mahkememizin yetkilerinin olduğunu tespit ettik ise, şimdi esasa geçmemiz gerekiyor. Esas yönünden incelemeye geçtiğimizde bu dosya en azından ilk başvuru aşamasını geçmiş ve komisyona gelmiş olur. Komisyonların görevi kabul edilebilirlik incelemesi yapmaktır. Komisyonda kabul edilemez kararı verebileceği gibi, esas incelemesini yaparak açıkça dayanaktan yoksun bulmak suretiyle de kabul edilemezlik kararı verilebilir. Fakat, uygulamada komisyonlar sıkça, “kabul edilebilirlik incelemesinin bölümde yapılmasına” şeklinde karar verme yolunu tercih ederek, kendisi kabul edilebilirlik kararı vermiyor. Bu takdirde dosya bölüme aktarılıyor. Gerek komisyon ve gerekse bölümdeki

17

ikincisayı


esas incelemesinde, başvuru esasa ilişkin iki kriter açısından değerlendiriliyor. Esasa ilişkin ilk kriter anayasal önem ve önemli mağduriyet kriteridir. 6216 sayılı Kanunun 48/2. maddesi uyarınca, bireysel başvuru yapılabilmesi için başvuru, temel hakların kapsamı ve sınırlarının belirlenmesi açısından anayasal önemi haiz olmalı ve başvurucu önemli bir zarara uğramış bulunmalıdır. Ancak bu kriter henüz mahkememiz tarafından kullanılıp değerlendirilmiş bir kriter değil. Başka bir anlatımla, bu kriter açısından reddedilmiş bir başvuru bulunmamaktadır. Diğer ülkelerde de çok az başvurulan bir kriter durumundadır. Esasa dair ikinci kriter “açıkça dayanaktan yoksunluk kriteri”dir. Başvurunun esastan kabul edilemez bulunmaması için, “açıkça dayanaktan yoksun” olmaması gerekmektedir. Başvurunun açıkça dayanaktan yoksun olup olmadığı değerlendirilirken, bazı alt ölçütlerden yararlanılıyor. İlki kanıtlanamayan şikâyetler dediğimiz tür, yani bireysel başvurucu birçok iddiada bulunmuş, haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüş ama bunları kanıtlayacak, ispat edecek herhangi bir belge, bilgi getirememiş, soyut anlatımdan ibaret kalmış başvurulardır. Bu tür başvurularda biz gerekçemizde, bunlar kanıtlanamayan şikâyetlerdir, açıkça dayanaktan yoksun bir başvuru deyip kabul edilemezlik kararı veriyoruz. Bir diğer husus kanun yolu niteliğindeki şikâyetlerdir. Bireysel başvuru esasında hukuk yolları açısından baktığımızda olağan ya da olağanüstü bir kanun yolu değildir. Bireysel başvuru, aynen İnsan Hakları Mahkemesi’ne yapılan başvuru gibi iç hukuk karşısında tali bir yoldur. Bu durum, her iki mahkeme nezdinde de bireysel başvurunun taliliği ya da ikincililiği ilkesi olarak adlandırılıyor. Bu ne anlama geliyor? İç hukuktan asıl olarak görevli olan kurumlar, yargı ya da idari merciler temel hakları birinci sırada asıl olarak yerine getirmek ve mağduriyeti gidermekle yükümlüdürler. Asıl görevli onlardır. Dolayısıyla örneğin yargı yerleri açısından değerlendirirsek, bir yargı merciine mağduriyetine giderilmesi için başvuran kişinin öncelikle bir işte ilk derece mahkemesine dava açması, bu davaya karşı işte bir başvuru yolu olarak itiraz ya da temyiz ya da istinaf gibi bir kanun yoluna başvurması ve bunları tükettikten sonra buraya gelmesi gerekiyor. Ama o bahsettiğimiz itiraz, istinaf ya da temyiz adı verilen kanun yolları ve yine bunun devamında karar düzeltme yolu, olağan ve olağanüstü kanun yolları olarak adlandırılıyor. Ama bireysel başvuru ise olağan ya da olağanüstü kanun yolu olarak adlandırılamayan, bunlardan ayrı ve farklı bir hukuki çare yolu diye ifade edilebilir. Bu bakımdan bireysel başvuru dilekçesinde, örneğin Yargıtay’a temyiz dilekçesine yazılan sebeplerin tekrarıyla yetinilmesi durumunda, bireysel başvuru

ikincisayı

18

temyiz yolu derecesinde görülmüş olur ve talilik ilkesine aykırı olan bu tür bir başvuru kabul edilemez. Nitekim Anayasa’nın 148/4. maddesinde, “bireysel başvuruda, kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlarda inceleme yapılamaz” denilerek, kanunyolu itirazı niteliğindeki başvurular önlenmek istenilmiştir. Kanunyolu şikayeti yasağının istisnası, açık ve görünür bir ihlalin varlığıdır. Anayasa Mahkemesi, ihlale konu nihai kararda açık ve görünür bir ihlal tespit edebiliyorsa, başvuruyu esastan inceleyebilir. Şu halde kural olarak, salt bir olağan ya da olağanüstü kanun yolu gibi değerlendirerek hak ihlali iddiasını dile getiren başvurular kabul edilemez bulunmaya mahkumdur denilebilir. Nitekim Mahkememizce verilen yaklaşık % 97 oranındaki kabul edilemezlik kararlarının büyük bir kısmı, açıkça dayanaktan yoksunluk kriterini başaramadığı için kabul edilemez bulunanlardan oluşmaktadır. Bunların çoğunluğu bölümlere bile geçemeden, komisyonlar aşamasında kabul edilemezlik kararı ile sonuçlandırılmaktadır. Geri kalan yaklaşık % 3’ü bölümlere ulaşabilmekte, bunlarında belki yarısına yakın kısmı ihlal olarak sonuçlanabilmektedir. En çok hangi konularda başvuru yapılıyor? Başvuru dilekçelerinde öne sürülen hak ihlali iddialarıyla ilgili olarak elimde bir rakam yok. Geçtiğimiz Aralık ayı itibarıyla verilen 386 ihlal kararından 306’sının adil yargılanma hakkıyla ilgili olduğunu söyleyebilirim. Adil yargılanma üst başlığı altında ise makul sürede yargılanma hakkı ihlalleri en fazla yeri işgal etmektedir. Belirtilen rakam içinde 275 adedi makul süre ihlalidir. Ayrıca, mahkemeye erişim hakkı (11), gerekçeli karar hakkı (8) ile çelişmeli yargılama (7) ve silahların eşitliği (9) hakları da başvuru ve ihlal konuları arasında yer almaktadır. Henüz diğer alanlarla ilgili çıkan karar sayısı fazla değil. Kısmen kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı (38), ifade özgürlüğü (8), yaşama hakkı (6) ve mülkiyet hakkı (10) ihlali iddialarının da önemli sayılar teşkil ettiği söylenebilir. Fakat, yoğunluğun adil yargılanma hakkı ve onun alt başlıkları üzerinde olduğunu söylemek mümkün. Makul süre çok gündeme geldi, iç hukuk yolları tüketilmeden başvuru yapılabilecek haller nelerdir ? İç hukuk yollarının tüketilmesi bildiğiniz üzere bireysel başvurunun temel şartlarından birisi. Fakat etkili ve erişilebilir bir başvuru yolu bulunmadığında bu şart aranmaz. İstisnai olarak iç hukuk yolları tüketilmeden başvuru imkânının bulunduğu durumlar var. Bunlardan birisi de makul süre başvuruları. Çünkü makul süre de zaten bir kısmı devam etmekte olan davalar olduğu için eğer sürenin bitmesini beklerseniz, örneğin 10 yıl, 20 yıl, hatta 50 yılı bulan davalar var, bu defa bu başvurunun etkili olması söz konusu olmaz. Dolayısıyla buradaki tüketilmesi beklenen başvuru yolunun etkili olması gerekiyor.


Etkili bir başvuru yolu söz konusu değil ise ya da bir başvuru yolu öngörülmemişse bu takdirde başvuru yolunun tüketilmesiyle ilgili şartımızı aramadan doğrudan başvuru imkanı tanınabilmektedir. Başvurucu için makul oranda başarı şansı bulunmayan bir yolun etkili olduğu söylenemez. Örneğin azami tutukluluk süreleri (üç veya

ilkeler temel alınıyor. Biz de onların baz aldığı miktarları, Türkiye’deki ekonomik, sosyal yapı açısından değerlendirmek suretiyle bir rakam belirliyoruz. Bu rakamlar, AİHM’in Euro bazında belirlediği rakamlarla birebir aynı değil, bunu bilmek gerekir. Şunu belirtmek gerekir, AİHM mahkememizin kararları üzerine kendisine

beş yıl) geçtiği halde salıverilmeyen kişiler için başvuru yolunun tüketilmesi kriteri aranmaz. Yine, idare mahkemesinin yürütmenin durdurulması kararına uyulmaması durumunda, idari dava yolunun etkili bulunmadığı anlaşıldığından, idare mahkemesindeki dava sonucu beklenmeden başvuru yapılabileceği kabul edilmektedir.

yapılan başvurular dolayısıyla tazminat rakamlarını da denetliyor. Eğer tazminatı yeterli görmezse, Anayasa Mahkemesi’nin o başvuru yönünden verdiği kararın mağduriyeti gidermediğini tespit ederek ihlal kararı verebilir. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kararlar aslında bir anlamda Strazburg‘u tatmin edici olmalı, çünkü insan hakları hukukunun ve kaynağı AİHM içtihatlarıdır. AİHM’in bu alanda oluşturmuş olduğu içtihat birikimine ve ilkelerine uygun karar vermek durumundayız.

Aynı durum AİHS nedeniyle AİHM’ne yapılan bireysel başvurularda da geçerli. Bu konuda AYM’nin yetkisini aştığı dile getirildi. Özellikle Twitter kararı çok tartışıldı, iç hukuk yolları tüketilmeden gidildi denildi. Bu konudaki fikrinizi alabilir miyiz? Twitter kararı, iç hukuk yollarının tüketilmesi konusu ve diğer bazı hususlarla ilgili olarak çok tartışıldı. Ancak, biraz önce açıkladığım üzere, iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralının önemli istisnaları da bulunmaktadır. Twitter kararının içerisinde bu tartışmalara ışık tutacak gerekçeler yer almaktadır. Kararın AİHM içtihatlarıyla ve hukukumuzla uyumlu olup olmadığı konusunda doktriner anlamda tartışmaların olması elbette gerekli ve yararlıdır. Kararlar hukuk diliyle tartışılmalı ve eleştirilmelidir, hukukun gelişmesi de ancak bu şekilde olur. Tazminat miktarlarının düşüklüğünden yakınılıyor. Bu konudaki görüşünüz nedir? Tazminat miktarları konusunda AİHM’in belirlediği ya da somut bir belirleme olmasa da uygulamaya esas aldığı

Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvuru hakkındaki kararlarının AİHM tarafından benimsenmemesinin hukuki sonuçları nelerdir? 23 Eylül 2012 tarihinden itibaren iç hukukumuzda başlamış olan bireysel başvuru yolunun AİHM tarafından etkili ve yeterli bulunmalıdır ki bizim yaptığımız işin bir anlamı ve hukuken bir karşılığı olsun. Eğer AİHM, Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kararları yetersiz bulur ve bireysel başvuruyu etkili bir iç hukuk yolu olarak benimsemezse, kendisine doğrudan yapılan başvuruları kabul eder. Başka deyişle, Mahkememizce ihlal bulunmayan bir konuda AİHM tarafından ihlal kararı verildiğinde, bizim burada verdiğimiz kararların hukuken bir anlamı kalmaz 2012’den sonra AİHM, Türkiye’de Anayasa Mahkemesi tarafından verilen kararları izlemeye aldı ve çeşitli başvurularla ilgili olarak önce, bireysel başvurunun tüketilmesi gereken bir iç hukuk yolu olduğunu kabul etti. Bu tür karar verdiği başvurular, mahkememize ya-

19

ikincisayı


pılmadan doğrudan AİHM’e yapılan başvurularla ilgiliydi. Bunun bir örneği Hasan Uzun kararı. Bu kararlardan sonra bu defa AİHM bir anlamda, verilen kararların sonuçlarını izlemeye aldı. Mahkememizce verilen kararlardan tatmin olmayan başvuruculardan bir kısmı AİHM’e başvurdu. Bu kararlar üzerine de AİHM, Anayasa Mahkemesi kararlarını çeşitli açılardan inceledi. Bu değerlendirmede, bireysel başvuru yolunda verilen kararlar ile ihlal tespiti yapılıp yapılmadığı ve mağduriyeti giderip gideremediği hususları üzerinde duruldu. Örneğin AİHM diyor ki, Anayasa Mahkemesi iş hukukuyla ilgili alacak davasında 3 yıl 7 aylık ve tazminat davasında 6 yıllık yargılama süresinin makul sürede yargılanma hakkını ihlal ettiğine karar vermiştir. Bu başvurulardaki ihlal tespiti mahkemenin süreyle ilgili kararlarının tatmin edici olduğunu göstermektedir. Ama bu yeterli değil, ayrıca iki şey daha gerekiyor. Yani bir hukuk yolunun etkili başvuru yolu olabilmesi için AİHM nezdinde ayrıca mağduriyeti giderebilme gücü de olması lazım. Örneğin gerekliyse yeniden yargılama sağlanmalı, bu mümkün değilse tatmin edici bir tazminata hükmedilmelidir. AİHM kararlarında bunları da tartışıyor. AİHM’in uzun tutukluk ve makul süreyle ilgili olarak tartıştığı kararlarında, Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kararların, tazminatlar bakımından da miktarlar tartışılabilse dahi AİHM standartları açısından tatmin edici bulunduğu belirtildi. Başka deyişle, makul süre ve uzun tutukluluk konularında mahkememizin verdiği kararlar sonucunda mağduriyet giderildiği için, AİHM’e yapılan başvurular kabul edilemez bulundu. Bu süreçte özellikle makul süre ve uzun tutuklulukla ilgili haklar açısından verilmiş kararlar var. Fakat önümüzdeki süreç içerisinde AİHM tarafından bu tür incelemeler her bir hak yönünden ayrıca yapılacaktır. Strazburg tarafından Anayasa Mahkememizce verilen kararlardan değiştirilen karar var mı? Başvurunun başladığı ilk aylarında verilen tutuklulukla ilgili bir karar yönünden ihlal tespiti var. Bunun dışında mahkememiz kararıyla giderilemeyen bir mağduriyetin bulunduğu tespiti henüz yapılmış değil, bize yansımış bir karar yok. Ama bunun olması da mümkün tabi. Verilen kararlardaki görüşlerin yüzde yüz oranda örtüşmesi de çok zor. Ama önemli olan büyük bir oranda mahkememizin uluslararası insan hakları hukukunun ilkelerinin gereğini yerine getiriyor olmasıdır. Şu ana kadar mahkememizin performansının da oldukça başarılı olduğunu söylemek mümkün. Geçenlerde bir örneğini yaşadığımız kötü niyetli başvuruya avukata para cezası hükmedildi. Bunun temel sebebi neydi? Birkaç dosya da oldu. Avukat, ölmüş müvekkili adına bireysel başvuru da bulundu. Verdiğiniz örnekteki gibi olayda iki sene önce ölen müvekkili adına yani ölümden iki sene sonra bir bireysel başvuru yapılmış. Bildiğiniz üzere ölmekle vekâlet ilişkisi sona ermekte, eğer mirasçılar adına başvurmuş olsaydı bu mazur görülebilirdi, bu başvuru mümkün olabilirdi. Ama bu hem bizim açımızdan bir kötü niyetli başvurudur hem de avukatlık mesleği açısından da bir disiplin yönüyle takibi gereken ciddi bir disiplin eylemidir.

ikincisayı

20

Öncelikle bütün hukukçuların şikâyet ettiği iş yükü, siz de bu bireysel başvuru bağlamında iş yükünüz nasıl? 2012 Eylül ayından Ocak 2015 tarihine kadar başvuru sayısı 32.000’lere ulaştı. Bunun yarısı karara bağlandı. Yani yaklaşık 16.000 civarında derdest dosyamız var. Tabi oldukça yüksek bir rakam olmakla beraber yine de yönetilemeyecek büyüklükte bir rakam değil. Fakat önümüzdeki zaman içerisinde artış eğilimi devam edecek olursa rakamların da daha fazla artabileceği akla geliyor. Bölümler ve komisyonlar arasında iş yükü açısından bir fark var mı? Bu konu bölüm başkanlıkları tarafından gözetiliyor ve iş yükünün dengeli bir şekilde dağılımı sağlanıyor. Ayrıca, bölümler arasındaki işbölümünde ihtisaslaşma bulunmamaktadır. Her tür başvuru iki bölüme de gelmektedir. Son olarak bireysel başvuruyla amaçlanana ulaşılıp ulaşılamayacağını soracaktım, ama siz bütün konuşmanız sürecince söylediniz. Ekleme istediğiniz bir şey var mı? Bireysel başvurunun amacı insan hakları ihlallerine son vermek, oluşan mağduriyetleri gidermektir. Mağduriyeti gidermek için gerekliyse yeniden yargılanma sağlanıyor, mümkün değilse tazminata hükmedilebiliyor. Mağduriyetin giderilmesi için bölümlerin tedbir kararı vermesi de mümkün olabiliyor. Tutuklunun tahliyesine ya da yaşam hakkıyla ilgili bir tehlike tehdidini ortadan kaldırmaya yönelik tedbir kararları verilebiliyor. Bunlar zaten bireysel başvurunun etkili yol olabilmesinin de ön şartlarındandır. Bu açılardan bakıldığında bireysel başvurunun ülkemiz içinde önemli bir katkı sağladığını, hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü ilkesinin gerçekleşebilmesi için önemli bir fonksiyon gördüğünü söylemek mümkün. Yine bireysel başvuru aslında anayasamızdaki demokratiklik ilkesi bakımından da önemli bir işlev görüyor. Şöyle ki bireysel başvuruyla bireyler bir anlamda norm denetiminde olduğu gibi, kendileriyle ilgili ihlale neden olan konuyu Anayasa Mahkemesi’nde şikâyet ederek denetleme imkânı buluyorlar. Böylece, bireysel başvuruyla aslında bir anlamda yasama, yargı ve idare organlarının işlem ve eylemleri denetime tabi tutulmuş oluyor. Dolayısıyla bunun bir anlamda siyasal katılma anlamına da geldiğini ve yargısal denetim yolunun bireylere tanınmış olduğunu, bunun da demokrasi ilkesi açısından da önemli sonuçlar doğurduğunu görmek mümkün. Bunları düşününce, ben ülkemiz açısından bireysel başvurunun kabul edilmesinin çok doğru ve yerinde olduğunu düşünüyorum. Bireysel başvuru yolunu tanımış olmak, insan hakları ihlallerine karşı etkili bir güvence sistemi kurmak anlamına geldiğinden, uluslararası alanda itibarımızın arttığını da söyleyebiliriz. Bu nedenlerle, eksikliklerine rağmen bireysel başvurunun amacına ulaştığı düşüncesindeyim. Teşekkür ederiz. Öğrencisi olmakla iftihar ettiğim Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin öğrencileriyle iletişim kurmama ve bireysel başvuru usulünü tanıtmama vesile olduğunuz için ben de size teşekkür ediyorum.


Zaman Çizgisi 2014-2015

Tüketicinin Korunması ve Tüketici Hukuku Paneli

2014 yılında düzenlediğimiz son etkinlik “Tüketicinin Korunması ve Tüketici Hukuku Paneli“ oldu. Panelimizin katılımcıları A.Ü Hukuk #TüketicininKorunması Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Şebnem Akipek Öcal, Tüketici Mahkemesi Hâkimi İlhan Kara, Tüketici Hakları Derneği Başkanı Turhan Çakar ve THD Ankara Tüketici Hakem Heyeti Temsilcisi Av. Özge Şimşek’ti. Panelde değişen Tüketicinin Korunması Hakkında Kanuna ilişkin detaylı anlatımlar yapıldı.

Bir Konuk Bir Konu Etkinlikleri

Bu yılın başında, hukuk fakültesi öğrencilerinin ve hukukla ilgilenenlerin hukuki ve kişisel gelişimlerine katkı sağlamak amacıyla; kendi alanında uzman kişilerin katılımı ile karşılık soru cevaplarla gelişen bir sohbet havasında geçen “Bir Konuk Bir Konu” etkinliklerini başlattık. Şu ana kadar üç tanesini gerçekleştirdiğimiz projemizin konukları; “Pardon” filmine konu olan olayı aydınlatan Cumhuriyet Savcısı Bilal Gündüz, Ankara Barosu Yasa İzleme Enstitüsü Başkan Yardımcısı Av. Yard. Doç. Dr. Hakan Kızılarslan ve ELİG Ortak Avukat Bürosu Kurucu Ortağı Av. Gönenç Gürkaynak oldu. Projemiz yeni konuklarıyla devam edecektir.

#1Konuk1Konu

18 Mart 2015’te düzenlediğimiz konferansımızın katılımcıları, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı, Prof. Dr. Arzu Oğuz; AÜHF Medeni Hukuk Ana #GHTKonferans Bilim Dalı Başkanı, Prof. Hüseyin Altaş; AÜHF Ceza ve Ceza Muhakemesi Hukuku Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Muharrem Özen ve Av. Burcu Sırataş’tı.

Kişisel Verilerin Korunması ve Mahremiyet Konferansı

Konferansta Kişisel Verilerin Korunması Hakkında Kanun Tasarısı’nın incelemesinin yanı sıra kişisel verilerin korunması noktasında bilginin mahremiyeti ve elektronik haberleşme sektöründe kişisel verilerin işlenmesi ve gizliliğin korunması noktasında detaylı anlatımlar yapıldı. Ayrıca kişisel verilerin korunmamasının, korunamamasının veya izinsiz kullanılmasının ne gibi cezai sonuçlara sebep olabileceği ifade edildi. Konferansa ilişkin diğer bilgilere ve konferans çıktısına www.gelisimhukuk.org adresli internet sitemizden ulaşabilirsiniz.

21

ikincisayı


. MÜLKIYET hakkı SINIRINDA

.

K.Ahmet AKSOY

Ankara Üniversitesi/Hukuk

.

FIKRI HAKLAR

İ

nsanoğlunu diğer türlerden ayıran ve gelişiminde yer tutan önemli noktalardan biri, şüphesiz alet yapabilme kabiliyetidir. Erken dönemlerinde hayvanların avlanması amacıyla yapılan basit silahlarla başlayan bu yaratıcı süreci, sanat açısından mağara duvarlarına yapılan av tasvirlerine kadar dayandırmak mümkündür. İnsanların gelişiminde önemli yeri olan bu üretim, zaman içinde daha karmaşık bir hal alırken beraberinde hukuki bazı soruları da getirmiştir. Öne çıkan hukuki sorulardan biri, insanın yaptığı fikri üretimin nasıl bir hukuk rejimine tabi olacağıdır. Fikri haklara dair teoriler -özel olarak patent koruması- ağırlıklı olarak, buluşun yahut eserin açıklanarak toplumsal kullanımını sağlamak ve “ortak iyi”yi maksimize etmek aynı zamanda mucide bazı haklar verme suretiyle esere ve buluşa özendirerek yine bu ortak iyiyi sürdürme şeklinde yararcı bir anlayış üzerine inşa edilmiştir[1]. İlk patent kanunu olarak kabul edilen 1474 tarihli Venedik Kanunu’nun giriş kısmında da toplumda dâhice cihazlar icat edebilecek kişiler bulunduğu; icatların başkaları tarafından kopyalanmasını engelleyen düzenlemelerin, toplumsal bir fayda meydana getiren bu cihazları daha fazla kişinin yapmasını sağlayacağı belirtilmiştir[2]. Fikri ve sınai haklar, insan aklının gayri maddi ürünü olan mallar üzerindeki mutlak hak ve hakimiyeti ifade eden haklardır[3]. Fikri ve sınai haklar veya fikri mülkiyet terimlerine karşılık olarak İngilizce’de “Intellectual Property”, Almanca’da “Immateriale-Gütterrecht” ve Fransızca’da “Propriete Intelletuele” terimleri kullanılmaktadır. Bu terimlerin muhtevasına; patentler, endüstriyel tasarımlar, faydalı modeller, ticari ad ve unvanlar, markalar ve marka benzeri işaret, sembol ve logolar, telif hakları bilgisayar programları, mikroçipler, coğrafi işaretler dahildir[4]. Fikri haklara hukuki görünüşü veren kişi, Josef Kohler’dir. Bu vesileyle kendisine “fikri hakların babası” unvanının verilmesi haksız değildir. Fikri haklar veya fikri mülkiyet konusundaki çalışmalar, aslında Kohler’le başlamış değildir. Ortaçağ döneminde loncalar seviyesinde bir düzenlemeyle korunan bu haklar hakkında ilk kanun, 1623 senesinde İngiltere’de konulmuştur. Takip eden süreçte Fransız İhtilali sonrası yine bu konuda bir kanunlaştırma yoluna gidilmiş ve 70 sene yürürlükte kalan kanun vesilesiyle ciddi bir içtihat birikimi sağlanmıştır[5].

ikincisayı

22

Fikri haklara hukuki görünüşü veren kişi, Josef Kohler’dir. Bu vesileyle kendisine “fikri hakların babası” unvanının verilmesi haksız değildir.


Doktrinde bazı yazarlar fikri hakları mülkiyetin bir hali olarak tanımlama ve fikri ürünlerle kurulan ilişkiyi gayri maddi mallar üzerinde kurulan bir mülkiyet hakkı olarak açıklama yoluna gitmiştir.

me gibi fikri haklar da çeşitli hak ve borçların bütünü görünümündedir [9]. Hirsch’e göre, “İhtira beratı hakları hakkında taşınır veya taşınmaz şeylere ilişkin hükümlerin uygulanması, kesinlikle söz konusu değildir. O halde mülkiyet kelimesinin kullanımından hiçbir yarar elde edilemeyecektir. Söz konusu hukuk alanında mülkiyet terimi uygun olmadığı gibi tehlikelidir de. Her ne kadar sosyal bilimlerde, bu mülkiyete benzetiş çok kez yapılmakta ise de, müspet hukuk ve hukuk tekniği bakımından doğru değildir. Edebi mülkiyet”, “telif” ve “müellif” mevhumları: “Sınai Mülkiyet” terimleri mevzuatımıza ne kadar aykırı ve maksada elverişsiz ise “edebi mülkiyet”, “bedii mülkiyet”, “güzel sanatlar mülkiyeti” gibi terimler de o derece uygunsuz ve tehlikelidir. Çünkü bir taraftan telif hakkını, inşaat ve kaynak haklarının girdiği kategorinin içine almak ve bu suretle mülkiyetin bir konusu olarak nitelendirmek mümkün ve uygun değildir [10].” Maddesel olmayan mallar nitelikleri gereği mülkiyet hakkının konusu olamayacağı gibi, bu hakların sahiplerine sağladığı egemenlik de mülkiyetten farklıdır. Mülkiyetin sürekliliği

Mülkiyetin emek ile gerekçelendirilmesi, temellerini John Locke’ta bulur. “Herkes kendi kişiliği üzerinde mülkiyet hakkına (property) sahiptir. Bunun üzerinde kimsenin değil sadece onun hakkı vardır. Onun vücudunun, emeğinin ve ellerinin çalışmasının sadece ona ait olabileceğini söyleyebiliriz. Bundan ötürü, doğa durumundan emeğini karıştırma suretiyle her ne ayırır ise bu şeyi kendi mülkiyeti haline getirecektir [6].” Birçok yazara göre emek teorisi kapsamında fikri hakların bir mülkiyet hakkı meydana getirdiğinin düşünsel temeli bu açıklamada yatmaktadır. minin kullanılmasının bir sebebi olaBu görüşte olduğu öne sürülen Robert rak da terimin İngilizce karşılığının Nozick, “Anarşi, Devlet, Ütopya” adlı kitaetkisi gösterilebilir. Çünkü “intellebında Locke’un argümanına katılmanın ctual property” kavramı tam olarak yanı sıra mülkiyetin kazanılması için ikinci mülkiyet – mal ilişkisine uygun bir tebir şart olarak, ortaklıkta diğerlerine marimdir. Ancak Türk hukuk sistematiği kul ve yeterli bir yarar bırakılması gerektiiçinde mülkiyet hakkı yönünde geğini öne sürer. Örneğin: “…herhangi bir kişi liştirilen tanımlamalarla fikri hakların insanların ulaşamayacağı bir yerde yeni statüsü birbiriyle uyuşmamaktadır. bir madde bulur ve bu maddeAçıklanan monist teori nin bir hastalığı iyileştirdiğini keşson dönemde söz sahibi olan feder ve tümüyle sahiplenir. Bu teoridir. Ayrıca İsviçre’deki redurumda kimsenin durumu köFikri mülkiyet terimine karşı çıkan kuvvetli bir görüş de form çalışmalarının üzerinde tüleşmez; eğer bu maddeye o monist teori olarak adlandırılmaktadır. Prof. Dr. Ernst Hirsch rastlamamış olsaydı kimse rastla- tarafından öne sürülen ve savunulan bu teoriye göre fikri de etkisini göstermiştir [14]. mayacaktı ve diğer insanlar o olİnsanlar akıllarını kullahaklar, objektif bir hukuki durum ortaya koymaktadır. madan idare etmiş olacaklardı [7].” narak yeni fikirler üretebilirler. Bu durum, fikir üreten ve Mülkiyeti daha iyi anlamak üretmeyen insanlar arasında için onun epistemolojik ve etimobir farklılık oluşmasına selojik temellerini algılamak gerekir. bebiyet verir. Fikir üretmenin özenYalın ve pratik manada bir varlığın sahibi ilkesinden farklı olarak gayri maddi mallar dirilmesi için bu fikirlerin korunması olmak, onun üzerinde hakimiyet gerek- üzerinde kurulan haklar belirli bir süre ile şarttır. Korumanın her fikri kapsaması tirir. Yani sahipliği hakim olmak sağlar. sınırlandırılmıştır. Ayrıca gayri maddi mallar mümkün değildir, çünkü aksi duMülkiyetin etimolojik olarak sahip olduğu üzerinde kurulan manevi hakları mülkirumda herhangi bir sınıflandırma anlam da bu yöndedir. Bu noktada sa- yet ile açıklamak da mümkün değildir [11]. yapılamamasıyla birlikte korumanıhip olunacak mala nelerin dahil olduğu Medeni Kanunumuzun sistematiğin- nın kapsamı belirlenemeyeceği gibi, sorusu önem arz eder. Eşya hukuku bade maddesel olmayan mal kavramına ve amacını gerçekleştirmesi de mümkımından eşya, maddi mallarla sınırlandolayısıyla maddesel olmayan mal mül- kün olmayacaktır. Dolayısıyla insanın dırılmıştır. Halbuki bu görüşteki yazarlar kiyetine yer verilmemiştir. Maddesel ol- fikirler üretmesi onu koruma düzenigayri maddi malların da mülkiyete konu mayan mallar üzerindeki haklar, münhasır ne dahil etmez. Bunun yerine koruolacağını savunmaktadırlar. Burada, eşya haklardandır. Yani sahiplerine üçüncü kişi- ma, fikirlerin bir biçim verilerek ifade hukukuna karşıt bir görüş olarak Chicago lerin bu mallardan yararlanmalarına engel edilmesi sonucu üretilen “fikir ürünü” İktisat Okulu’nun “metalaşma doktrini”ne olabilmek yetkisi verir. Maddesel olmayan ile başlar. Yasal korumanın tanımı, “fideğinmekte yarar var. Buna göre; piyamallar üzerindeki yararlar ve bu yararları kir ürününü üreten kişiye; diğer kişilesada bir değeri olan ve alışveriş edilen korumak için tanınmış olan haklar madde- re kullanım için izin vermek ve izinsiz bir şey zaten metaya dönüşmüştür [8]. sel olabileceği gibi, manevi de olabilir.[12] kullanımı yasal yollara başvurarak Fikri mülkiyet terimine karşı çıkan Aynı şekilde Anayasa Mahkeme- önlemek hakları” şeklinde belirtilebilir. kuvvetli bir görüş de monist teori olarak si’nin 1967/10 esas ve 1967/49 numaralı “İfade edilmek” veya “Bir biçim adlandırılmaktadır. Prof. Dr. Ernst Hirsch kararı[13] incelendiğinde Anayasa Mah- kazandırmak” olarak açıklayabiletarafından öne sürülen ve savunulan bu kemesinin de fikri ve sınai haklar terimini ceğimiz fikir ürünü korunmasının teoriye göre fikri haklar, objektif bir hukuki kullandığını görmek mümkündür. Türk ön koşulu; sınaî haklarla ilgili yasal durum ortaya koymaktadır. Tıpkı sözleşhukuk terminolojisinde fikri mülkiyet teri-

23

ikincisayı


düzenlemelerde, “uygulanabilmeyi sağlayacak nitelikte açıklık ve yeterlilik”, “ayırt edici niteliğe sahip olmak”, belirgin bir farklılık olması”, “ayırt etmeyi sağlaması koşuluyla” ifadeleriyle tanımlanmaktadır. Ayrıca fikri mülkiyetin korunması durumu belirli bir süreye tabidir. Bu süre sonunda fikir ürünü üzerinde fikir sahibinin hakkı, bütün topluma geçerek ürün veya fikir, kamusal bir nitelik kazanarak bütün toplumun kullanımına açılmaktadır. Bu süre fikri hakkın türüne (marka, patent, vb.) ve yasal düzenlemeye göre farklılık göstermektedir. Fikri hakların korunmasının önemi küreselleşmenin doğal bir sonucu olarak ülke sınırlarının ötesine geçmiştir. Fikir ürünlerinin diğer ülkelerde nasıl korunacağı ciddi bir sorun olarak ortaya çıkmıştır. Bu soruna çözüm üretme çabasında olan kuruluşlar içinde WIPO önemli bir yer tutar. WIPO, Birleşmiş Milletler’in (BM) 16 uzman kuruluşundan bir tanesidir ve merkezi İsviçre’nin Cenevre şehrindedir. Bu kuruluşun ana görevi ülkeler arasında iş birliği yoluyla dünyada fikri mülkiyet haklarının korunmasını sağlamaktır. Kuruluşun kökenleri 1883 Paris Sözleşmesi ve 1886 Bern Sözleşmesine kadar gitmektedir. 14 Haziran 1967’de Stockholm’de imzalanan “Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü”(WIPO) Kuruluş Sözleşmesi’nin 2. Maddesinde, fikri haklar: edebi, sanatsal ve bilimsel çalışmalar, icracı sanatçıların eserleri, fonogram ve radyo yayınları, insan emeğinin tüm alanlarındaki buluşlar, bilimsel buluşlar, endüstriyel tasarımlar, ticari markalar, hizmet markaları (service marks), ticari unvan ve isimler, haksız rekabete karşı koruma ve sınaî, bilimsel, edebi ya da sanatsal alanlarda fikri mülkiyet faaliyetlerinden kaynaklanan diğer tüm haklar ile ilişkili olarak tanımlanmıştır.

Burada fikri hakların korunmasında ülkesellik ilkesine de değinmek gerekmektedir, bu ilkeye göre her ülke, fikri hakların konusunu, bu hakların nasıl ve ne süreyle korunacağını belirleme hakkına sahiptir.[15] Ancak yukarıda açıklandığı üzere özellikle ticari ilişkilerin gelişmesinin, hukukun yeknesaklaştırılması çalışmalarının, uluslararası sözleşmelerinve BENELUX, AET, WIPO gibi uluslararası kuruluşların etkisiyle ülkesellik ilkesi etkisini kaybetmektedir [16]. Bu gelişmelere paralel olarak ülkemizde fikri hakların korunmasına yönelik yasal düzenlemeler aşağıdaki biçimde örneklenebilir: · 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nda; Eser (madde 1), eser sahibi (madde 8), eser sahibinin hakları (madde 13). · 551 sayılı Patent Haklarının Korunması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname’de; Patent verilerek korunacak buluşlar (madde 5), buluş sahibi (madde 8), patent istemek hakkı (madde 11), patent sahibi (madde 14, 15, 60, 62, 73, vd.), buluşu yapanın belirtilmesi (madde 15), patentten doğan hak (madde 73, 140), patentten doğan koruma kapsamı (madde 83), · 554 sayılı Endüstriyel Tasarımların Korunması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname’de; Tasarım (madde 3), tasarımcı (madde 13), hak sahipliği ve bedel (madde 13 -14), tasarımcı olarak belirtilmek hakkı (madde 18 ve 25) · 556 sayılı Markaların Korunması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname’de; Marka (madde 2), marka sahibi ve marka tescilinden doğan haklar (madde 9). Sonuç olarak, bir hak olarak fikri haklara baktığımızda, bunların insan zihninin ürünü olan gayri maddi mallar üzerinde kurulan, soyut, özel hukuka tabi, sahibine maddi ve manevi imkanlar sağlayan mutlak haklar olduğunu görürüz [17]. Fikri hakkın veya diğer bir görüşe göre fikri mülkiyet hakkının konusunu ise; eser, buluş, faydalı model, endüstriyel tasarım, coğrafi işaretler, bilgisayar programları, mikroçipler ve benzerleri oluşturur.

Aynı zamanda İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi; herkesin, toplumun kültür yaşamına katılmak, güzel sanatlardan etkilenmek, bilim alanındaki gelişimi ve bunun yararlarını paylaşmak hakkına sahip olduğunu ve herkesin, yarattığı her türlü bilim, edebiyat ve sanat eserleri ile ilgili olarak doğacak manevî ve maddî yararlarının korunmasına hakkı olduğunu öngörmektedir. (Bildirge Madde: 27) [1] Dülger, Muzaffer, “Homo Commoditus: Sahip Olmak, Genetik Metalar ve Fikri Mülkiyet”, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, Cilt. 72, No. 1, 2014, ss. 507-530 ---519 [2] Schwabach, Aaron, Intellectual Property: A Referance Handbook, ABC-CLIO Inc., 2007, Santa Barbara, s.12. [3] Erdem, Bahadır, Patent Hakkının Korunmasına ve Patent Hakkına İlişkin Sözleşmelere Uygulanacak Hukuk, Beta Yayınevi, 2.baskı, İstanbul, 2002, s.11 [4] Erdem, Bahadır, A.g.e., s.9 [5] Veldet, Hıfzı, “Şahsiyet Hakları ve Fikri Haklar”, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası; Cilt. 5, 1939, ss. 126-137 [6] Locke John, “The Second Treatise (II. T.) ”, Two Treatises Of Government, (Ed. By Peter Laslett), Cambridge University Press, 14th Reprint, 2003, United Kingdom s.287- 88 (II. T. - parag.31) [7] Nozick Robert, Anarşi, Devlet ve Ütopya, (Haz. Murat Borovalı, Cev. Alişan Oktay), İstanbul Bilgi Universitesi yay. 2006, İstanbul, s. 232-33. [8] Dülger, Muzaffer, “Homo Commoditus: Sahip Olmak, Genetik Metalar ve Fikri Mülkiyet”, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, Cilt. 72, No. 1, 2014, ss. 507-530 ---521-22-23[9] Erel Şafak, Türk Fikir ve Sanat Hukuku, Dayınlarlı Hukuk Yayınları, 2.Baskı, Ankara, 1988, s.9 [10] Hirsch, Ernst E., Hukuki Bakımdan Fikrî Sây, Birinci Cilt, Sınai Haklar, İstanbul, 1942 [11] Ayiter, Nuşin, İhtira Hukuku, Ankara Hukuk Fakültesi Yayınları,

ikincisayı

24

Fikri hakların; varoluşları, ortaya çıkışları, kapsamları, süreleri ve sona ermeleri ülkesellik ilkesi gereği ilgili ülke tarafından düzenlenmekle birlikte bu ilke etkisini kaybetmektedir. Fikir ürünlerinde gözlemlenen gelişmeyle ve dünyada fikri sınırların ortadan kalkmasına paralel olarak fikri hakların tanımlanması ve tabi olacağı hükümler konusunda gelişmeler devam edecektir. İlerleyen dönemlerde yapılacak çalışmalar vesilesiyle bu konunun yeknesaklaştırılmasını beklemek, makuldür.

No:15, Ankara, 1968 [12] Öztrak, İlhan, Fikir ve Sanat Eserleri Üzerindeki Haklar, Ankara, 1971,s. 1-3 [13]http://www.kararlaryeni.anayasa.gov.tr/Karar/Content/ffd7330f-eb48-4451-8e4a-a8d76138ae56?excludeGerekce=False&wordsOnly=False (Son erişim: 23.11.2014) [14] Ayiter, Nuşin, Hukukta Fikir ve Sanat Ürünleri, 2.Baskı, Ankara, 1984, s.4 [15] Erdem, Bahadır, “Fikri Haklarda Ülkesellik Prensipleri”, Prof. Dr. Nihal Uluocak’a Armağan, İstanbul, 1999, s. 45 [16] Erdem, Bahadır, A.g.e., s. 50 [17] Yünlü, Mehmet, ‘’ Fikri Mülkiyet Hakkı‘’ , Milletlerarası Hukuk ve Milletlerarası Özel Hukuk Bülteni, Cilt. 23, Sayı 1-2, 2003: PROF. DR. GÜLÖREN TEKİNALP’E ARMAĞAN; 891-918, Beta Basım A.Ş., 2011, s. 917 KAYNAKÇA · Aaron Schwabach, Intellectual Property: A Referance Handbook, ABC-CLIO F.D. Inc., 2007, Santa Barbara · Ahmet M. Kılıçoğlu, ”Eser Sayılmayan Fikri Ürünler ve Eserin Adı ve Alametleri Üzerindeki Haklar”, Journal of Yasar University, No. 8, 2013 · Ayiter Nuşin, Hukukta Fikir ve Sanat Ürünleri, 2.Baskı, Ankara, 1984, · Bahadır Erdem, Patent Hakkının Korunmasına ve Patent Hakkına İlişkin Sözleşmelere Uygulanacak Hukuk, Beta Yayınevi, 2.baskı, İstanbul, 2002

· Berkan Yanar; Murat Korkmaz, “Fikri ve Sınai Haklar: Marka Konumlandırmanın Müşteri Algısına Etkisinin İncelenmesi”, Karadeniz (Black Sea-Çernoye More) Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt. 5, No. 17, 2013 · Bahadır Erdem, “Fikri Haklarda Ülkesellik Prensipleri”, Prof. Dr. Nihal Uluocak’a Armağan, İstanbul, 1999 · Erel Şafak, Türk Fikir ve Sanat Hukuku, Dayınlarlı Hukuk Yayınları, 2.Baskı,. Ankara, 1988 · Ernst E. Hirsch, Hukuki Bakımdan Fikrî Sây, Birinci Cilt, Sınai Haklar, İstanbul, 1942 · Hıfzı Veldet, “Şahsiyet Hakları ve Fikri Haklar”, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası; Cilt. 5, İstanbul, 1939 · İlhan Öztrak, Fikir ve Sanat Eserleri Üzerindeki Haklar, Ankara, 1971 · John Locke, “The Second Treatise (II. T.) ”, Two Treatises Of Government, (Ed. By Peter Laslett), Cambridge University Press S.Ç., 14th Reprint, 2003, United Kingdom · Mehmet Yünlü, “Fikri Mülkiyet Hakkı”, Milletlerarası Hukuk ve Milletlerarası Özel Hukuk Bülteni, Cilt. 23, Sayı 1-2 , 2003 · Muzaffer Dülger, “Homo Commoditus: Sahip Olmak, Genetik Metalar ve Fikri Mülkiyet”, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, Cilt. 72, No. 1, İstanbul, 2014 · Nuşin Ayıter, İhtira Hukuku, Ankara Hukuk Fakültesi Yayınları, No:15, Ankara, 1968 · Robert Nozick, Anarşi, Devlet ve Ütopya, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2006


Avrupa Birliği

İLİSKİLERİ . Bülent YÜKSEL Ankara Üniversitesi/Hukuk

AB (Avrupa Birliği) •

Ekonomik Topluluktur

Siyasi Bir Örgütlenmedir

Bir Ailedir

Sosyal Projedir

Dayanışmadır

Bütünleşmedir

Avrupa Birliği, Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun kurulmasıyla başlayan, temel ilkeler çerçevesinde gelişimini sürdüren, 1992 yılında Maastricht Anlaşmasıyla[1] beraber AB ismini alan bir süreçtir. Avrupa Birliği, öncülerinin anısına dikilmiş bir anıt gibidir; ekonomi, sanayi, siyaset, yurttaş hakları ve dış politika alanlarını kapsayan çok-sektörlü bütünleşmenin en ileri biçimidir. Avrupa Birliği 1957 yılında kömür-çelik kaynakları üzerinde ortaya çıkabilecek uyuşmazlıkların ve olası bir savaşın ortaya çıkmasının engellenmesi için başlangıçta 6 üyeyle kurulan Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun, zamanla büyüyüp genişlemesi, topluluğa yeni görev ve sorumluluk alanları yüklemesiyle kurulan bir birliktir. Öncelikli hedefleri arasında ticareti geliştirme fikri ve ortak pazar oluşturma amacı vardır. Çok uluslu bir oluşum olan AB: •

Barışın korunması  

Daha yüksek yaşam standartları

Ekonomik büyüme ve istikrarın artması

Topluluk içinde ekonomik etkinliklerin uyumlu olarak gelişmesini, amaçlar.

Birliği kuran antlaşmaların temel fikri, birliğe üye olan ülkelerin aynı refah seviyesinde bir yaşam düzeyine sahip olması için ekonomik, politik ve sosyal alanlarda gelişmeler ve iyileştirmeler sağlamaktır.

  AB, ne Birleşik Devletler gibi bir federasyon ne de Birleşmiş Milletler gibi hükümetler arasında basit bir işbirliği organizasyonudur. AB’yi oluşturan ülkeler (üye devletler) bağımsız, egemen milletler olarak kalırlar fakat egemenliklerini, dünyada tek tek sahip olamayacakları gücü ve etkiyi kazanmak için bir araya getirirler. Egemenlikleri bir araya getirmek, pratikte karar alma yetkilerinin bir kısmını, ortak fayda içeren belirli konulardaki kararların Avrupa düzeyinde demokratik olarak alınması için beraber oluşturdukları ortak kurumlara aktarmaları anlamına gelir. Ortak menfaat içeren belirli konulardaki kararların Avrupa düzeyinde demokratik olarak alınabilmesi için egemenliklerinin bir kısmını devrettikleri ortak kurumlar kurmuşlardır. Bu sayede birbiriyle bağlantılı modern dünyanın pek çok problemi ile ulusal yerine bölgesel düzeyde daha iyi mücadele edilir. AB politikaları, üç temel kurum tarafından alınan kararlar sonucu belirlenir: •

Avrupa Birliği Konseyi (üye devletleri temsil eder)

Avrupa Birliği Parlamentosu (vatandaşları temsil eder)

Avrupa Komisyonu (ortak Avrupa menfaatini gözeten siyasi olarak bağımsız organdır)

Bu kurumsal üçgen, AB’nin her yerinde uygulanan yasa ve politikaları oluşturur. Avrupa birliğinde bazı kararlar oybirliğiyle, bazı kararlar 62 oyla (nitelikli çoğunlukla) alınmaktadır. Alınan kararlar üye devletleri bağlayıcı niteliktedir. Ancak bu kararların bazıları derhal uygulanır, bazılarının uygulanması içinse ulusal mevzuatta bir düzenleme yapılması gerekmektedir. Prensipte yeni yasaları öneren Komisyon’dur, fakat bunları kanunlaştıran Parlamento ve Konsey’dir. Avrupa Adalet Divanı ise Avrupa hukukunu gözetir. Özetle, Avrupa Birliği Avrupa’da istikrar ve barışı sağlamak için bir araya gelen devletlerin zamanla tek çatı altında sosyal, ekonomik ve siyasi alanlarda dayanışma oluşumudur. Devletlerin ortak menfaatler için bazı alanlardaki yetkilerin-

25

ikincisayı


den tavizler verdiği (Birlik sınırlı yetki ilkesine tabi olup, ancak üye devletler tarafından açıkça yetkilendirildiği alanlarda düzenleme yapıp bağlayıcı kural koyabilir, tedbir alabilir) ancak bağımsızlığını koruduğu bir ailedir. Türkiye ile AB ilişkileri Türkiye ile Avrupa Birliği’nin ilişkileri 31 Temmuz 1959’da Türkiye’nin Avrupa Ekonomik Topluluğu’na yaptığı ortaklık başvurusu ile başlar. Avrupa Ekonomik Topluluğu Bakanlar Konseyi’nin başvuruyu kabul etmesi sonrasında, 12 Eylül 1963 tarihinde Ankara Anlaşması imzalanmıştır. Bu anlaşma ortaklık yaratan bir anlaşmadır. Anlaşma’nın amacı şöyle belirtilmektedir: “Türkiye ekonomisinin hızlandırılmış kalkınmasını ve Türk halkının çalıştırılma seviyesinin ve yaşama şartlarının yükseltilmesini sağlama gereğini tümü ile göz önünde bulundurarak, taraflar arasındaki ticari ve ekonomik ilişkileri aralıksız ve dengeli olarak güçlendirmeyi teşvik etmektir.” Henüz topluluk AB ismini almadan Türkiye bir ekonomik işbirliği ve kalkınma için topluluğa başvuruda bulunmuştur. Tam üyelik için yeterli niteliğe sahip olmadığı (o yıllarda yaşanan darbelerle ülkenin siyasi gelişmelerinden duyulan endişe sebebiyle ilişkileri sıkılaştırmaktan kaçınma isteğinin de etkisiyle) gerekçesiyle bir ortaklık ilişkisi kurulmuştur. Bu anlaşmanın başlangıç bölümünde de aradaki ilişkilerin giderek daha sıkı bağlar oluşturacak şekilde ilerlenmesi amaçlanmıştır. Anlaşmaya göre ortaklığın: •

Hazırlık dönemi

Geçiş dönemi

Son dönemi vardır.

Bu dönemler sonunda hedeflenen amaç ise tam üye olup Gümrük Birliği’ni tamamlamaktır. Hazırlık dönemini sona erdiren ve geçiş dönemini başlatan Katma Protokol’ün imzalanmasıyla Türkiye’ye birtakım yükümlülükler yüklenmiştir. Katma Protokol, malların serbest dolaşımını gerçekleştirecek usul, sıra ve süreler de dahil olmak üzere, kişilerin, hizmetlerin, sermayenin serbest dolaşımı; ulaştırma, rekabet, vergileme ve mevzuatın yakınlaştırılması; ekonomi ve ticaret politikalarının uyumlu hale getirilmesi konularını hükme bağlamaktadır. Geçiş döneminde üzerine düşen yükümlülükleri yerine getiren Türkiye, yaşadığı sorunlar sebebiyle gümrük vergileri indirimlerini bir dönem durdurmuştur. Yaklaşık olarak on yıl süren bu durdurma kararı daha sonra 1988 yılında yeniden uygulamaya konmuştur. Avrupa Topluluğu’na tam üye olabilmek için Türkiye 14 Nisan 1987 tarihinde tam üyelik başvurusunda bulunmuştur. Bu başvuruya bir raporla cevap veren topluluk Türkiye’nin AB’ye üyelik konusundaki ehliyetini kabul etmekle birlikte, Topluluğun kendi içindeki derinleşme sürecini tamamlanmasına ve gelecek genişlemesine kadar beklenmesini ve bu arada Türkiye ile

ikincisayı

26

gümrük birliği sürecinin tamamlanmasını teklif etmiştir. Bu teklif Türkiye tarafından da olumlu değerlendirilmiş ve gümrük birliğinin Katma Protokol’de öngörüldüğü şekilde 1995 yılında tamamlanması için gerekli hazırlıklara başlanmıştır. İki yıl süren müzakereler sonunda 5 Mart 1995 tarihinde yapılan Ortaklık Konseyi toplantısında alınan karar uyarınca Türkiye ile AB arasındaki gümrük birliği 1 Ocak 1996 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Bu tarihten sonra Ankara Anlaşması’nın son dönemi başlamıştır. Gümrük Birliği Türkiye’nin AB ile bütünleşme hedefine yönelik ortaklık ilişkisinin en önemli aşamalarından birini oluşturmaktadır. AB Komisyonunca, AB’nin genişleme sürecini değerlendiren “Gündem 2000 Raporu” hazırlanmış ve 16 Temmuz 1997 tarihinde açıklanmıştır. Rapor’da Türkiye’nin siyasi ve ekonomik sorunları nedeniyle genişleme sürecine dâhil edilmeyeceği ifade edilmiştir. Bunu takiben, 12-13 Aralık 1997 tarihlerinde Lüksemburg’da gerçekleştirilen ve Ekonomik ve Parasal Birlik ile Genişleme konularının değerlendirildiği Zirve’de, Türkiye’nin adaylığı resmen teyit edilmemiş, ancak bir “strateji” önerilmiştir. Konsey’in bu yaklaşımı üzerine Türkiye, üyelik başvurusunu geri çekmeyeceğini, Gümrük Birliği uygulamasını devam ettireceğini, ancak AB ile siyasi diyalogu askıya alacağını açıklamıştır. Zirve sonuçlarının Türkiye’nin beklentilerini karşılamaması nedeniyle askıya alınan siyasi ilişkilerin, ancak AB’nin ayrımcı tutumunun sona ermesi ve üzerine düşen yükümlülükleri yerine getirmesi halinde normalleşeceği de ifade edilmiştir. Türkiye-AB ilişkilerinin dönüm noktası, 1999 yılında yapılan Helsinki Zirvesi’nde Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne “adaylık statüsü”nün teyit edilmesi ve Türkiye’nin AB’nin Yeni Genişleme Politikası çerçevesinde oluşturulan sis-


teme diğer aday ülkelerle eşit statüde katılacağına ilişkin olarak alınan kararla olmuştur. 12-13 Aralık 2002 tarihinde gerçekleştirilen zirvede, Türkiye’nin Kopenhag Kriterlerini yerine getirdiğine karar verildiği takdirde, katılım müzakerelerinin gecikmeksizin başlatılacağı kararlaştırılmıştır. 1993 yılında AB Devlet ve Hükümet Başkanları Kopenhag Zirvesi’nde kabul edilen Kopenhag Kriterleri: “Üyelik, aday ülkenin demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü, insan haklarını ve azınlıkların korunması ve saygı görmesini teminat altına alan kurumların istikrara kavuşturulmuş olmasını, işleyen bir piyasa ekonomisinin mevcudiyetini, AB içindeki rekabet ve piyasa güçleriyle baş etme kapasitesini gerektirmektedir. Üyelik; adayın, siyasi, ekonomik ve parasal birliğe katılım da dâhil olmak üzere, üyeliğin getirdiği yükümlülükleri üstlenebileceğini varsayar.” 17 Aralık 2004 tarihli Brüksel Zirvesi’nde, AB-Türkiye ilişkilerinde bir dönüm noktası daha yaşanmış ve Zirve’de Türkiye’nin siyasi kriterleri yeteri ölçüde karşıladığı belirtilerek 3 Ekim 2005’te müzakerelere başlanması kararı alınmıştır. 3 Ekim 2005 tarihinde başlayan müzakere sürecinin ilk aşaması olarak adlandırılabilecek tarama süreci, 20 Ekim 2005 tarihinde “Bilim ve Araştırma” faslıyla başlamıştır. İlerleyen süreçte ise “Yargı ve Temel Haklar, Malların Serbest Dolaşımı, Tarım ve Kırsal Kalkınma, Gümrük Birliği, Balıkçılık, Tüketici ve Sağlığın Korunması, Bölgesel Politi-

ka ve Yapısal Araçların Koordinasyonu, Şirketler Hukuku, Bilgi Toplumu ve Medya, Vergilendirme, Çevre” gibi başlıklar farklı ülkelerin dönem başkanlıklarında müzakerelere açılmıştır.

SONUÇ Türkiye’nin AB ile ilişkileri üzerinden 50 yılı aşkın bir süre geçmiştir. Bu sürede ilişkiler kimi zaman iyi kimi zamansa kopma noktasına gelmiştir. Yaşanan tüm bu iniş çıkışlara rağmen taraflar birbirinden kopmamıştır. Ancak yaşanan her gerilimin ardından yeniden başlatılan müzakere süreci farklı bir gündem oluşturmuş, bu da ilişkilerin gerilimini artıran bir unsur olarak ortaya çıkmıştır. Türkiye için AB’ye tam üyelik süreci devam etmektedir. Ucu açık olan bu sürecin ne kadar süreceği konusunda, Türkiye’nin “ev ödevlerini” ne kadar çabuk sürede yerine getirdiği hususu ile birlikte, AB’nin genişleme konusundaki yaklaşımı da önem taşımaktadır. Bazı AB üyesi ülkelerin, iç kamuoylarını tatmin etmeye yönelik sarf ettikleri “imtiyazlı ortaklık” ifadeleri ve Birliğin kendi içinde yaşadığı sıkıntılar da sürece etki etmektedir. Türkiye’yi de içine alan genişlemenin, Avrupa Birliği’ne getireceği maliyetin yanı sıra, başta karar alma prosedürleri olmak üzere, Komisyon, Bakanlar Konseyi ve Parlamento’nun oluşumlarındaki değişiklikler gibi yapılması gereken kurumsal reformlar da Avrupa Birliği için aşılması gereken problemleri teşkil etmektedir. Sonuç olarak, mevzuat bakımından AB müktesebatına uyum konusunda fazla sıkıntı çekilmemekle birlikte uygulamadan kaynaklanan sıkıntıların giderilmesi, Kopenhag kriterlerine uyum ve bunların sorunsuz uygulamaya geçmesi, ucu açık sürecin tam üyelikle sonuçlanmasını sağlayabilecektir.

[1] Maastricht Anlaşması, 7 Şubat 1992’de imzalanan ve AET’nin AB olması yolundaki son adımdır. KAYNAKÇA http://tr.wikipedia.org/wiki/Maastricht_Anla%C5%9Fmas%C4%B1 http://ebadersleri.com/avrupa-birligi-ab-nedir-amaclari-nelerdir/ http://www.siviltoplumakademisi.org.tr/index.php?option=com_content&view=article&id=395:ab-nedir&catid=54:sivil-toplum-bilinci&Itemid=132 http://www.abgs.gov.tr/index.php?p=111&l=1 (4.12.2014) http://www.ab.gov.tr/index.php?p=46220&l=1 http://tr.wikipedia.org/wiki/Avrupa_Birli%C4%9Fi_hukuku https://avrupanaliz.wordpress.com/tag/kopenhag-zirvesi/ (4.12.2014) http://www.mfa.gov.tr/turkiye-ile-avrupa-ekonomik-toplulugu-arasinda-bir-ortaklik-yaratan-anlasma-_ankara-anlasmasi_-12-eylul-1963-.tr.mfa (6.12.2014) http://www.tusiad.org.tr/temel-konular/avrupa-birligi-ne-uyum/ab-uyelik-surecinin-tarihi/ (5.12.2014) KOÇ, Yıldırım; Türkiye - Avrupa Birliği İlişkileri; Türk-iş Eğitim Yay. No.66; Ankara,2001 UYSAL, Ceren; Türkiye - Avrupa Birliği İlişkilerinin Tarihsel süreci ve son gelişmeler

27

ikincisayı


. Ideoloji

ÇAGI -

İ

nsanlık tarihi boyunca, insanları önce nehirler ve dağlar daha sonra silahlar ve bariyerler ayırmıştır. Modern çağda silahların ve fiziksel engellerin yerini insanoğlunun gelişiminin bir parçası olarak “fikirler” almıştır. Modern çağ ile beraber insanları ayıran, devlet değil devletlerinde üzerinde olan fikirlerdir. Dünyanın yakın tarihine yön veren fikirler, soyut düzlemden çıkıp toplumların pratik hayatına müdahale eden fikirler olmuştur.

U. Sertaç UYGUN Ankara Üniversitesi/Hukuk

İdeoloji teriminin kökenleri asla açık seçik ortaya konmamıştır. İdeoloji kelimesi, Fransız Devrimi döneminde De Tracy tarafından türetilmiş ve alenen ilk kez 1796 yılında kullanılmıştır. De Tracy’ye göre ideoloji, yeni bir “fikirler bilimi” anlamına geliyordu. De Tracy, tipik rasyonalist aydınlanma coşkusuyla, fikirlerin kökenlerinin nesnel olarak ortaya çıkarılabileceğinin mümkün olduğuna inanıyordu. Ayrıca bu bilimin diğer pozitif bilimler gibi kurumsallaşacağını düşünüyordu. Marksist felsefe, bu düşünce tarihinde bu kavramın sis-

ikincisayı

28

temleştirilmesinde ve yaygınlaştırılmasında önemli bir role sahiptir. Marx, ideolojiyi soyut felsefi bir refleksiyon olmaktan kurtarmış onu ekonomi, politika, toplum ve tarihle iç içe sokmuştur [1]. Althusser’e göre; ideoloji maddi ve sınıfsal nitelikte, toplumsal ve siyasal roller üstlenmiş zihinsel bir tasarımdır. Marx’ın “yanlış bilinç” iddiasına karşılık Althusser’e göre ideoloji, yanlış bilinç olmayıp öznel nitelikte zihinsel bir kurgudur. Öznenin gerçeklikle kurduğu ilişkinin zihinsel düzlemde tasarımlamasıdır. Ancak ideoloji, görünümleri (kurumlar, ritüeller, davranışlar, vs.) dolayısıyla maddidir [2].


Günümüz dünyasını şekillendiren başlıca ideolojiler, 1789 Fransız İhtilali ile beraber ya da ihtilal ile beraber doğan fikirlere tepki olarak doğmuştur. Devletleri, dolayısıyla dünyayı şekillendiren fikirler; sadece teoride kalmayıp siyasal iktidar olma amacı güden, toplumu ve dünyayı şekillendirme gayesi olan fikirlerdir. Fransız İhtilali ile beraber doğan bu yeni ideoloji çağının bugün de kullanılan genelleyici bir kategorisi, yelpazesi vardır: sol, sağ ve merkez. Siyasal fikirler ve ideolojileri kategorize etme ve birbirleriyle ilişkilendirme yönünde birçok teşebbüs vardır. Bunların en bilineni ve en köklüsü, sol-sağ ayrımıdır. “Sol” ve “Sağ” terimlerinin kökeni, 1789’da “Etats Generaux” un ilk toplantısında benimsenen oturma düzenine, Fransız Devrimi’ne dayanır. Üçüncü meclisin üyeleri olan radikaller solda otururken, kralı destekleyen aristokratlar kralın sağında oturuyorlardı. Çok kısa bir süre sonra “sağ” terimi, gericilik veya kraliyet yanlılığı olarak, “sol” terimi de devrimci veya eşitlikçi duygudaşlığı barındıran terim olarak anlaşılmaya başlanmıştır. Fakat bu ayrım giderek karmaşıklaşmıştır. Sol kanatta yer alanlar kendilerini eşitliğe adarlar ve bunun başarılabilme ihtimaline ilişkin iyimserdirler. Sağ kanat ise tipik olarak, ulaşılması imkânsız olduğu için veya arzu edilecek bir şey olmadığı için eşitliği reddederler. Uç solda yer alan komünistler, devlet tarafından planlanmış bir ekonomiye inanırlar; sosyalistler ve modern liberaller karma ekonomi ve yönetim müdahalesini savunurlar; sağ kanat muhafazakârlar ise kendilerini serbest piyasa kapitalizmine ve özel mülkiyete adarlar. Bununla beraber çelişkiler de mevcuttur. Örneğin; yelpazenin sağ ucunda yer alan faşist rejimler, ekonomi yönetimi ve devlet yönetimi uygulamalarını benimsemiştir. Bu noktada 19.yy, gerek sanayi devriminin gerekse feodalizmin çöküp piyasa toplumunun ortaya çıkmasının bir sonucu olarak liberal bir yüzyıldır. “Liberalizm” teriminin siyasal çağrışımları 19.yy’ın ikinci yarısında ortaya çıktı. Avrupa’da ayrı bir siyasal fikir kümesi olarak geniş ölçüde tanındı. 19.yy’ın ilk yarısında “Metternich[3] Avrupası ya da Sistemi” içinde liberalizm ve ihtilal sonucu oluşan diğer fikirler aktif yayılma fırsatı bulamadı. 1848 devrimleriyle beraber Metternich’in önünde durduğu demokrasi, eşitlik ve daha çok cumhuriyetçilik hızla yayıldı. Metternich hanedanların devletin esası olduğunu ve hanedanın yıkılmasının anarşizme yol açacağını söylemekteydi. Liberalizm ve kapitalizme iktisadi açıdan bakıldığında aralarında do-

ğal bir bağ olduğu görülmekteydi. Batı’daki hakim ideoloji bu nedenle liberalizm olagelmiştir. İdeolojiler ya var olan bir görüşün, inanç siteminin bağrından doğar ya da ona karşı gelişir. Marksist ideoloji, 19.yy’ın bu egemen liberal-kapitalist düzeninde tepki olarak doğmuştur. 19.yy’da Marksist ideolojiler siyasal iktidarı ele geçirememiş sadece iktidara muhalif kalıp ihtilaller yapmış veya ihtilalleri desteklemiştir. Yelpazenin sol tarafında kalan Marksist ideolojiler 20.yy’da teorilerini pratiğe dökebilmek için uzun zamandır kolladıkları fırsatı nihayet 1917’de Bolşevik Devrimi (Ekim Devrimi) ile yakaladılar. Her ne kadar 20.yy’da Marksist fikirlere sahip tek devlet S.S.C.B. olmasa da Marksist fikirlerin siyasal iktidar görünümünün “amiral gemisi” S.S.C.B.’dir [4]. Teorisi pratiğinden daha büyülü Marksist ideolojiler, Ekim Devrimi sonrasında Marksist fikirleri tam olarak uygulayamamış ve hatta tam tersi bir yola girip totaliter bir rejim haline gelmiştir. Marksist gelenekte ideoloji kavramı Lenin’e kadar fazla ilgi görmemiş ve kavramın yorumlanış biçiminde herhangi bir değişiklik olmamıştır. Lenin, Marx’ın aksine bilimsel sosyalizmin proletarya bilincinin oluşması için yeterli olmadığına; dolayısıyla da bu bilincin oluşması için başka bir aracıya gereksinim olduğuna inanmaktaydı. Bu aracı “parti teşkilatlanması”dır. Bolşevik Devrimi’nin başarısı buna bağlıdır ve Sovyet Rusya’da bu mantıkla hareket etmiştir.

29

ikincisayı


20.yy, İkinci Dünya Savaşı’nı görmüş ve bu savaştan sonra insanlık tarihinin kaderini değiştirmiş bir yüzyıldır. Bu yüzyıl, bir önceki yüzyılda doğan ve 20.yy’da siyasi iktidarı ele geçirip “egemen ideoloji” konumuna gelen ideolojiler arası çatışmalar yüzyılı olmuştur. Bu çatışmalar yer yer sıcak savaş yer yer ise soğuk savaş şeklinde olmuştur. Büyük sıcak savaş Almanya ve İtalya’da ortaya çıkan “faşizm”(Almanya için “nasyonal sosyalizm”) sebebiyle olmuştur. Bu büyük savaş sonrası dünya böylesi bir kıyımın tekrar yaşanmaması için “Birleşmiş Milletleri” kurmuştur. Sıcak savaşı nispeten engelleyen bu örgüt “soğuk savaş”ın bir nevi fermanı olmuştur. NATO ve Varşova Paktı[6] ülkeleri arasında yaşanan “soğuk savaş” ideoloji savaşının had safhasıdır.

olarak yorumlandı. İdeolojilerin çözülmesi iddiasına başka bir açıdan bakıldığında, ideolojilerin belirli dönemlerde toplumlarda sert çatışmalara yol açmadığı söylenebilir. Ama olaya dünya çapında, uluslararası düzeyde bakılırsa, toplumlar arası eşitsizliğin, varlık ve güç farkının büyük olması ya da büyümesi durumunda, tüm eşitsiz ilişkiler gibi bu durumunda ideoloji üreten bir ortam yaratacağı görülebilir. Şu halde, ideolojilerin tarihi, insanlığın tarihi kadar eski olabilir. Marksist ve kapitalist ideolojilerin çarpışması arasında kalan üçüncü dünya ülkeleri ve Ortadoğu bu iki başat ideolojinin rüzgârına kapılmış vaziyette iken ideolojik temellendirmesini değiştiren bir grup olan “Bağlantısızlar” ise kendi yollarını çizmişlerdir.

İki egemen ideoloji birbirlerini cephede değil biModern çağın meydan okuması karşısında Ortadolimde, sanatta, kültürde ve daha birçok alanda yenmeğu değişim rüzgârlarının merkezi haline gelmiştir. 20.yy ye çalışmışlardır. Genellikle, iktidar kümesinin ideolojisi Ortadoğu için farklı bir dönem olmuş Doğu Bloğu ve olarak doğan ve toplumun önemli bir bölümünce de Batı Bloğunun odak noktası benimsenen “egemen haline gelmiştir. 20.yy’da Orideolojiler”, başka ulustadoğu’daki “Baas Hareketi” ların iktidar yapılarını ve ve diğer sosyalist hareketler rejimlerini çarpıtarak bu etkiyi ispatlar niteliktedir. yansıtırlar ve kıyasıya NATO ve Varşova Paktı ülkeleri arasında yaşanan Özellikle Baas Hareketi’nin eleştirirler. Sovyetler “soğuk savaş” ideoloji savaşının had safhasıdır. amacı sosyalist bir sistemBirliği’nin resmi ideolole yönetilen, birleşik, laik bir jik söyleminde Ameriarap toplumu kurmaktı. Bakan işçi sınıfı, üzerindeki as’ın etkileri bugün bile gökoyu siyasal baskı kalkrülmektedir. Soğuk savaşın tığında isyana hazırdır. ardından AB (Avrupa Birliği) Resmi Amerikan ideolojisinde de Sovyet rejiminin hiç daha da önem kazanmış 1980’lerde ve sonrasında serhalk desteği yoktur. Doğu Bloğu ülkeleri, Batı’daki sebest piyasanın soğuk savaştan galip çıkmasıyla güçlençim sistemini bir aldatmaca; Batı Bloğu da Doğu Bloğu miş ve kısmen kendi politikalarını üretmiştir. ülkelerinin çoğunun resmi adındaki “demokratik” ekinin Değişen ve gelişen dünyanın toplumları her zaman gülünç bir çarpıtma olduğunu ileri sürerler. kendi adalet sistemlerini ve hukuklarını oluşturmuşlardır. 1960’lara girildiğinde, adına “demir perde” denen İdeolojilerin şekillendirdiği toplumların yarattıkları hukuve komünist ülkeleri Batı’dan ayıran siyasal ve ideolojik kun, ideolojik olmadığını düşünmek imkânsızdır. İdeolosınırlar ve bunların ardındaki anlaşmazlıklar yumuşajiler, hukuku kimi zaman bir “kılıç” kimi zaman ise bir “kalmaya yüz tutmuştu. Milyonların canına mal olan İkinci kan” misali kullanmışlardır. Dünya Savaşı sonrasında ideolojik planda süren “soğuk İdeolojiler ya var olan bir görüşün, inanç sisteminin savaş”, nükleer tehlikenin büyüyen boyutları karşısında bağrından doğar ya da ona karşı gelişir. O halde ideolosona erdirildi.”Barış içinde birlikte yaşama” ilkesinde sojiler insanlıkla yaşıttır ve insanlık yok olmadan ideolojiler mutlaşan ve bloklar arası “Detant” (yumuşama politikası) de yok olmaz. İdeolojileri yaratıp onları kesin “doğrular” ile sonuçlanan süreçte uluslar ve siyasal rejimler, birçok olarak izlediği sürece, insanoğlunun kaderi her biri küçük ortak konuda anlaşma olanağı buldular. Bu gelişme; kimi bir dünya olan, küçük “sınırlar” arasında yaşamaktır… yazar ve gözlemciler tarafından katı ideolojik tutumların yumuşaması, ideolojilerin çözülmesi ya da gerilemesi

[1] Dr. Arslan TOPAKKAYA “İDEOLOJİ KAVRAMININ TARİHSEL GELİŞİM SÜRECİNE KISA BİR BAKIŞ” E.Ü.H.F.D 2007 SAYI XI(1-2) S.177 [2] DR. Süleyman GÜNGÖR “ALTHUSSER’DE İDEOLOJİ KAVRAMI” S.D.Ü İ.İ.B.F. Y. 2001, C.6 S.230 [3] Prens Klemens von Metternich (1773-1859), Avusturyalı bir diplomattır. 1809’da Avusturya Başbakanı ve yeni kurulan Germen konfederasyonunun başkanı oldu. 39 yıl aralıksız başbakanlık ve dış işleri bakanlığı ile beraber bu müddet içinde Avrupa sisteminin düzenleyiciliği, koruyuculuğu görevini yapmıştı. Metternich 1848 Devrimlerinden tam 11 yıl sonra 1859’da öldü. [4] S.S.C.B.’ye yazı içinde Sovyet Rusya da denecektir. [5] Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü 4 Nisan 1949’da 12 ülke tarafından imzalanan Kuzey Atlantik Antlaşması’na dayanarak kurulan ve farklı dönemlerde 16 ülkenin daha katıldığı uluslararası askerî ittifak. Örgüt üyeleri herhangi bir dış güçten gelebilecek saldırıya karşı ortak savunma yapmaktadır. [6] Varşova Paktı, 14 Mayıs 1955 tarihinde Varşova’da, sekiz sosyalist ülkenin imzaladığı “Dostluk, İşbirliği ve Karşılıklı Yardım Antlaşması” ile kurulan askeri ve siyasal birlik. Antlaşmayı imzaikincisayı

30

layan ülkeler Arnavutluk, Bulgaristan, Çekoslovakya, Doğu Almanya, Macaristan, Polonya, Romanya ve SSCB’ydi. KAYNAKÇA Sina AKŞİN, KISA 20.YÜZYIL TARİHİ,1.Baskı, İstanbul, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları,2014 Bernard LEWİS, ORTADOĞU,10.Baskı, Ankara, Arkadaş Yayınevi,2014 Prof. Dr. Fahir ARMAOĞLU, 19.YÜZYIL SİYASİ TARİHİ,4.Baskı, İstanbul, Alkım Yayınevi,2007 Baskın ORAN (ed.) ,TÜRK DIŞ POLİTİKASI, cilt1, 6.Baskı, İstanbul, İletişim Yayınları,2002 Dr. Arslan TOPAKKAYA, “İDEOLOJİ KAVRAMININ TARİHSEL GELİŞİM SÜRECİNE KISA BİR BAKIŞ” E.Ü.H.F.D 2007 SAYI XI(1-2) S.163-180 DR. Süleyman GÜNGÖR, “ALTHUSSER’DE İDEOLOJİ KAVRAMI” S.D.Ü İ.İ.B.F. Y. 2001, C.6 S.221-231 Doç. Dr. Doğu ERGİL “İDEOLOJİ ÜZERİNE DÜŞÜNCELER”


AİLE İÇİ ŞİDDET

Emine YILMAZ Ankara Üniversitesi/Hukuk

A

ile içi şiddet çeşitli kültür, sınıf, eğitim, gelir düzeyi, etnik köken ve yaş sınırlarının ötesinde tüm ülkelerde saptanan bir olgudur. Bir ilişkide genellikle biri tarafından diğerini kontrol altında tutmak için kullanılır. Türkiye’de mevcut verilerin güvenilirlik sorunları nedeniyle, tam olarak kadınların ne kadarının aile içi şiddete maruz kaldığını belirlemek zordur. Aile içi şiddet pek çok durumda şiddete maruz kalma riskinin fazla olduğu toplumlarda sosyal açıdan normal kabul edilmektedir. Güvenlik, utanma,

korku ve farkındalık eksikliği gibi nedenlerden dolayı aile içi şiddet çoğunlukla bildirilmemektedir. Türkiye’de aile içi şiddet 1998’den bu yana “Aileyi Koruma Kanunu’na” göre düzenlenip cezalandırılmaktadır. Buna rağmen, aile içi şiddetin Türk kadınlarının hayatını ne ölçüde etkilediği ile ilgili yapılan çalışmalar, kasvetli bir görüntü sergilemektedir. Kadınların aile üyeleri tarafından üçte biri ile yarısı arasında değişen oranlarda, fiziksel olarak mağdur edildiği tahmin edilmektedir. Kadınlar, fiziksel

ve duygusal istismarı eşlerinin bir hakkı olarak görmekte ve bazı davranışlarının daha az şiddet görmeyi sağlayabileceğini kabul etmektedir. Ekonomik ve kültürel yönden eşlerine bağımlı oldukları için şiddete karşı seslerini çıkarmayabilmektedirler. Aile içi şiddet politika, ile ilgilenen toplum kuruluşları, mahkemeler, polis, sağlık sektörü ve sosyal hizmet sağlayıcıları da dâhil olmak üzere çeşitli kurumların uyum içinde çalışmasını gerektiren çok yönlü ve karmaşık bir olgudur. Aile

31

ikincisayı


içi şiddet, kişinin fiziksel yaralanması, ekonomik ya da diğer kaynakların kısıtlanması, aşağılanma ve kişinin yıpranması ile gözlenebilen ve hayattan zevk alamama, ağrı, bitkinlik, sosyal içe çekilme, depresyon, korku ve özgüven eksikliği, dikkat ve üretkenlikte azalma ile sonuçlanabilen psikolojik, fiziksel, cinsel, ekonomik ve duygusal istismarı içeren geniş bir spektrumda incelenmektedir. Türkiye’de aile içi şiddet hakkında detaylı bilgi ve veri sağlayan çalışmaların sayısı kısıtlıdır. Bu konuda mevcut bilgi ve güvenilir kayıtların yetersiz olması, şiddet ile mücadele çalışmalarında ilerlemeyi belirgin olarak engellemektedir. Yeterli olmamakla birlikte, Türkiye’de son zamanlarda aile içi şiddet ve çocuk istismarı konusunda, ilgi ve farkındalık giderek artmaktadır. Türkiye, kadın hareketlerinin büyük ölçüde başarılı savunma çabaları yürütmesi nedeniyle, geçtiğimiz on yıl içerisinde kadının insan hakları alanında önemli reformlara tanık olmuştur. Türkiye’de aile içi şiddet kurbanları; mevcut sosyal servisler, insan kapasitesi, mali kaynaklar, her türlü malzeme ve deneyim eksikliğinden muzdariptir. Literatürde aile içi şiddet konusunda çok sayıda veri olmasına rağmen, bu konudaki birbirleriyle tutarsız veriler ve farklı tanım, yöntem ve araştırmalar nedeniyle, bu yazıda şiddetin çeşitli şekillerinin (fiziksel, sözel, duygusal, ekonomik, cinsel) birbirinden tam olarak ayrılması mümkün olamamıştır. “Sosyal öğrenme” ve “gözleme dayalı öğrenme” teorisi açısından, toplum ruh sağlığı ve çocuk gelişimi incelendiğinde, aile içi şiddet içeren bir ortamda yetişmenin, bireyin ruh sağlığına pek çok olumsuz etkilerinin olduğu ve böylece toplumun şiddete bakış açısının etkilendiği görülmüştür. Bu gözden geçirme yazısında, psikiyatri kliniklerinde sıkça karşılaşılan bir olgu olan aile içi şiddet ve kurbanlarına dikkat çekilmeye çalışılmıştır.

ikincisayı

32

Aile İçi Şiddetin Kurbanları Kadına karşı aile içi şiddet, eskiden yaygın cehalet ve feodalizm atmosferinin bir sonucu iken, günümüzde sosyoekonomik durumu değişen Türkiye’de hızlı kentleşmenin bir sonucu olarak karşımıza çıkmakta olan kontrol dışı bir olgudur. Kurbanlar, çeşitli silahlar aracılığı ile ağrı, yaralanma ve duygusal sıkıntı oluşturmak için itilip, yumruklanıp, tekmelenip, boğazlanmıştır. Mağdurlar, herhangi bir yaş, cinsiyet, ırk, kültür, din, eğitim, meslek veya medeni durumda olabilir. Hem erkekler hem de kadınlar istismara uğramasına rağmen, kurbanların çoğunun kadın ve çocuklardan oluştuğu vurgulanmaktadır. Aile İçi Şiddetin Failleri Türkiye’de aile içi şiddet olgularının önemli bir bölümünde faillerin çoğunlukla eş veya birlikte yaşanılan kişi ve/veya diğer aile üyelerinden biri olduğu bildirilmektedir. Genellikle, kapalı kapılar ardında istismar uygulanmaktadır. Şiddeti devam ettiren faktörler bir aileyi ara ara ya da sürekli bir biçimde etkileyebilir. Bu faktörlerin başında sosyoekonomik eşitsizlik veya istikrarsızlık, çocukların fiziksel olarak cezalandırılmasını ve şiddeti teşvik ettiren sosyal ve kültürel etkenler, ebeveyn çocuk ilişkisinde çocuğun değersizleştirilmesi gelir. Ayrıca bir toplumda aşırı alkol kullanımı ya da alkole ulaşılmasının kolaylaştırılması, madde (uyuşturucu) ticareti, sosyal yalıtım (geri çekilme), yeterli düzeyde ya da ulaşılabilir sosyal destek ve hizmetlerin eksikliği (sosyal ve toplumsal faktörlerin daha geniş olması), istenmeyen gebelik, ebeveyn ve çocuk arasındaki bağın zayıflığı, geniş aile, işsizlik, eş ile çatışma ve şiddet yaşama, yeterli aile desteğinin olmaması, depresyon veya diğer fiziksel ya da ruhsal sağlık problemleri, alkol ve/ veya ilaç kötüye kullanımı, çocuk yetiştirme becerilerinde yetersizlik,

suça katılım, dürtü kontrolünde bozukluk, katı düşünme, empati azlığı, gerçekçi olmayan beklentilerin varlığı, genç yaş, özürlülük (engellilik), yetişkin aile üyeleri tarafından problemli olarak algılanan kişilik ve mizaç özellikleri (çocuğun davranış kalıplarını ve özellikleri gibi) diğer faktörlerdir. Risk Faktörleri Bazı yazarlar, çocuk ve kadınlara karşı kötü muamele için, çeşitli risk faktörleri tanımlamıştır. Aile içi şiddet için ana risk faktörleri, yoksulluk ve erkeğin alkol tüketmesidir. Özellikle ekonomik zorluklar, kıskanma ve kadına tecavüz gibi ihlallerin ortaya çıktığı çatışma içeren ilişkilerde, barışçıl ilişkilere göre aile içi şiddetin daha fazla olması muhtemeldir. Ayrıca risk faktörleri, şiddet ya da istismar içeren bir ortamda yetişme ve genetik özellikleri de içermektedir. Literatürde sıklıkla kullanılan terimler Tablo 1. de tanımlanmıştır. İstismarın olduğu bir ilişkide, şiddet döngüsü yüzlerce kez ortaya çıkabilir. Dünyanın her ülkesinde kadına yönelik şiddet, büyük olasılıkla bildirilmeyen değil ama sıklıkla kapalı kapılar arkasında gerçekleşen bir sorundur. Türkiye’de yapılan bir çalışmada, hayatlarının herhangi bir döneminde, eşi tarafından fiziksel şiddete maruz kalanların oranı %39 olarak saptanmıştır. Diğer bir deyişle, on kadından dördü kocaları ya da eşleri tarafından fiziksel şiddete maruz bırakılmıştır. Bir çalışmada, çocuklarını istismar eden annelerin %41’i, istismar etmeyenlerin ise %18’inde çocukluk çağı istismar öyküsü saptanmıştır. Başka bir tahmine göre, mağdur edilen ebeveynlerin %25-35’i, kendi çocuklarını istismar edeceklerdir. Ayrıca verimsiz ve kaliteli ilişki kurmayan ebeveynlik, genç erkekler arasında suç ile ilişkili bulunmuştur. Türkiye’de kadınların ekonomik olarak erkeklere bağımlı olmalarına yol açan iş imkânlarının


eksikliği, aile içi şiddetin önlenebilmesi ve reddedilmesinde olumsuz katkısı olan boşluklardan birisidir. İstismar edilmiş bir ebeveyn, kendi çocuklarına daha iyi bakabilmek için daha hassas olabilir. Bir çalışmada, çocukların davranış problemlerinden, istatistiksel olarak büyük bir oranda maternal (anneye ait) stresin sorumlu olduğu bulunmuştur. Çocukların şiddete tanık olduğu diğer bir çalışmada, annelerin ruh sağlığının, çocukların ev içindeki şiddete verdiği yanıtları etkilemediği saptanmıştır. Çocuğa Karşı Aile İçi Şiddet Ebeveynleri arasındaki fiziksel şiddete tanık olan çocukların kendileri fiziksel olarak şiddet görmese bile, saldırganlıkta artma, uyku, yeme ve kilo ile ilgili sorunlar da dâhil olmak üzere çok sayıda sağlık ve davranış sorunları olabilir. Bu çocuklar, okulda sorunlar yaşamakta, yakın ve olumlu arkadaşlıklar geliştirme konusunda zorlanmaktadırlar. Kadınları istismar eden erkeklerin, %40-70’i çocuklarını da istismar etmektedir. İstismara uğrayan bu çocuklar kaçıp kurtulmayı deneyebilir, hatta özkıyım girişiminde bile bulunabilirler. Araştırmacılar, herhangi bir yaşta olan 3.3 milyon çocuğun şiddete maruz kaldığını tahmin etmektedir. Kimler Şiddet Kullanır? Çocukluk döneminde aile içi şiddete tanık ya da maruz kalma, şiddetin çatışma çözme biçimi olarak içselleştirilmesine neden olabilir. Öyle ki, şiddetin çocukları etkileyen diğer bir yönü, kendilerinin de şiddeti kullanıyor olmasıdır. Şiddetin erkek çocuklarında daha kalıcı bir etki oluşturduğunu ve bunların, yetişkinlik dönemi ilişkilerinde kadınlara karşı daha fazla şiddet uyguladıklarını gösterilmiştir. Bir çalışmada, şiddete maruz kalanların ya da hem maruz hem de tanık olan yetişkinlerin yalnızca şiddete tanık olanlara göre şiddete bakış açılarının, daha olumsuz

olduğu bildirilmiştir. Annelerine karşı şiddet uygulandığına tanık olan kız çocuklarının aile içi şiddeti, şiddet içermeyen evlerde büyüyen kız çocuklarına göre, normal olarak değerlendirmeleri daha muhtemeldir. Şiddetin görüldüğü evlerde, şiddete maruz kalmadan büyüyen çok sayıda çocuk olduğu bilinmesine rağmen, şiddete tanık olan bu çocukların yetişkinlikte, yüksek olasılıkla ev içi ve dışında şiddet davranışları sergiledikleri bildirilmektedir. Yapılan bir çalışmada, eşler arasındaki istismara tanık olmuş erkek çocukların, tanık olmayanlara göre yetişkinlik döneminde önemli ölçüde daha fazla şiddet uyguladıkları ancak kadınlar açısından önemli farklılıkların olmadığı saptanmıştır. Sonuç olarak yetişkinlik döneminde şiddet uygulama açısından en önemli risk faktörü, çocukluk çağında fiziksel şiddete maruz kalınmasıdır. Aile İçi Şiddete İlişkin İç Hukuk Düzenlemeleri a. Anayasa Anayasa’ nın 10. maddesinde “ Herkes, dil, ırk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz. Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadır.” ifadesi ile kadının aile içinde erkeğe eşit sayılacağı belirtilmiştir. Anayasa’ nın 41. maddesinde ise “ Aile, Türk toplumunun temelidir ve eşler arasındaki eşitliğe dayanır. Devlet, ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunması ve aile planlamasının öğretimi ile uygulanmasını sağlamak için gerekli tedbirleri alır, teşkilatı kurar.” ifadesi ile ailenin

önemi vurgulanmış ve korunması gerekliliği öngörülmüştür. Anayasa’ nın koruma altına aldığı aile birimi resmi nikâh ile kurulan ailedir. Anayasa’ nın 17. maddesi “Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir. Tıbbi zorunluluklar ve kanunda yazılı hallerin dışında, kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamaz; rızası olmadan bilimsel ve tıbbi deneylere tabi tutulamaz. Kimseye eziyet ve işkence yapılamaz; kimse insan haysiyeti ile bağdaşmayan bir ceza veya muameleye tabi tutulamaz…” ve 19. maddesi “Herkes kişi hürriyeti ve güvenliğine sahiptir…” demekle şiddeti yasaklamıştır. Görüldüğü üzere Anayasa başta şiddeti ve ayrımcılığı yasaklamak ve bu konuda devlete bir takım koruma yükümlülükleri yükleyerek toplumun yapıtaşı olan aileyi korumayı öngörmüştür. Zira ailede şiddet yahut ayrımcılık içeren herhangi bir hareket birçok kanundan önce başta Anayasa’ ya aykırıdır. b. 4230 Sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun i) Genel Değerlendirme 17.01.1998 tarihinde yürürlüğe giren 4230 sayılı kanunun amacı; aile içinde şiddeti uygulayan bireyi, ortak yaşam alanından uzaklaştırarak ve diğer bir takım tedbirleri uygulamaya koyarak aile içi şiddeti önlemek olarak belirtilerek tüm aile bireyleri evde şiddet uygulayan eşe karşı korunmuştur. 4230 sayılı kanun sadece şiddet halinde evlilik birliğine müdahaleyi öngörmekte ve tüm aile bireyleri korunma amacı ile başvuru yapabilmektedir. Koruma tedbirleri ise sınırlı olarak sayılmamış, örnekleme yolu ile sayılarak hâkimin takdir edebileceği durumlarda farklı tedbirlere hükmedilebileceği öngörülmüştür. Koruma tedbirlerine başvuranlar harç ödemezler. Kanunun öngördüğü tedbirlere uymamak cezai yaptırım

33

ikincisayı


gerektirmektedir ve ayrıca hükmedilen tedbirler 6 ay ile sınırlıdır. 4230 sayılı kanunun resmi nikâha dayanmayan birlikler bakımından koruma içerip içermediği hususu tartışmalıdır. Medeni Kanun’dan farklı olarak resmi nikâha dayanmayan beraberliklerin bu kanun kapsamında değerlendirileceğini savunanlar olduğu gibi Türk hukukunun aile birliğinde resmi nikâhı benimsemesi nedeniyle 4230 sayılı kanunun resmi nikâha dayanmayan birliktelikleri koruma altına almayacağını savunanlar da mevcuttur. Bu tartışma kanun mecliste görüşülürken de gündeme gelmiş ve resmi nikâha dayanmayan birlikteliklerin 4230 sayılı kanun kapsamında korunmasının insanları resmi nikâhsız birlikteliklere teşvik edeceği düşünülmüştür. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) madde 8/1’de anne-baba ve yasal olsun olmasın bunların çocukları da aile kavramına dâhil edilmiştir. Bu nedenle resmi nikâha dayanmayan beraberliklerin 4230 sayılı kanun ile korunmaması AİHS’ ne açıkça aykırılık teşkil etmektedir. Kaldı ki kanaatimce korumanın amacı şiddet mağdurları bakımından değerlendirildiğinde önemliolan şiddete maruz kalanların korunması ve şiddetin önlenmesidir. Bu nedenle şiddete maruz kalanın resmi nikâha dayanan bir beraberlik yaşayıp yaşamadığı önem arz etmemelidir. ii) Kanunun uygulanma koşulları Kanunun uygulanabilmesi için öncelikle şiddet içeren bir davranış olmalıdır. Şiddet, icrai bir hareketle işlenebileceği gibi ihmali bir davranışla da işlenebilir. Bu hareket veya ihmali davranışın mutlaka Ceza Kanunları acısından suç oluşturması beklenmemektedir ve bir defa uygulanması yeterlidir. Şiddetin bir zarara yol açması yahut belge

ikincisayı

34

ile ispatı da zorunlu değildir. Bu durum kanun uygulanmasına dair çıkarılan yönetmeliğin 6/1. maddesinde “Aile bireylerinden birinin aile içi şiddete maruz kaldığını kendilerinin veya Cumhuriyet Başsavcılığı’nın bildirmesi üzerine şiddetin belgelenmesi aranmaksızın …” şeklinde ifade edilmiştir. Kanunun uygulanmasının başka bir koşulu ise şiddetin kusurlu bir hareket neticesinde işlenmiş olmasıdır. Yani bir akıl hastasının şiddeti uygulaması halinde kusurundan söz edilemeyeceğinden 4230 sayılı kanun bu kişi bakımından uygulanamaz. Şiddet içeren davranışların eşe, çocuklara veya aynı çatı altında yaşayan diğer aile bireylerine veya mahkemece ayrılık kararı verilen veya yasal olarak ayrı yaşama hakkı olan veya evli olmalarına rağmen fiilen ayrı yaşayan aile bireylerine yönelik olması ise aranan bir diğer koşuldur. Koruma tedbirlerine hükmedilebilmesi için şiddete maruz kalan birey yahut Cumhuriyet savcısının bildirimi aranmaktadır.

ve davranışlarda bulunulmaması hususunda kusurlu eş veya aile bireyinin uyarılması

iii) Kanunun öngördüğü koruma tedbirleri

 Hâkim kanunda öngörülen bu tedbirlerden birine yahut bir kaçına hükmedebileceği gibi kanunda sayılmayan tedbirlere yahut arabuluculuk yollarına hükmedebilir. Uygulamada en çok şiddet uygulayan kişinin psikolojik kontrol altına alınması, alkol tedavisi yaptırılması veya küçük çocukların yurtlara veya güvenilir akrabalarının yanına gönderilmesi ile karşılaşılmakta, bunun dışında oturulan ev kusurlu eşe ait ise ve bu eş tarafından satılması ihtimali varsa evin satılmasını önleyici tedbirler alınması da yaygın olarak uygulanmaktadır. Arabuluculuk ise tarafları uzlaştırmaya yönelik ve resmi olmayan bir süreçtir. Hâkim arabulucuya re’sen hükmedebileceği gibi tarafların talebi ile de arabuluculuk surecinin uygulanması mümkündür. Taraflar arabulucuyu kendileri

Tedbirler 4320 sayılı Yasa’nın 1/2. maddesinde 7 bent halinde sıralanmıştır. Kanuna göre alınacak önlemler hususunda hâkime geniş takdir yetkisi tanınmıştır. Buna göre hâkim yasada gecen ibaresi ile “meselenin mahiyetini göz önünde bulundurarak aşağıda sayılan tedbirlerden bir veya birkaçına birlikte veya uygun göreceği başka tedbirlere de hükmedebilir” denmek sureti ile 4320 sayılı Yasa’da zikredilmeyen önlemlere de karar verebilmektedir. Bu durumda başvuruda bulunan aile içi şiddet mağdurunun taleplerinin de kanunda sayılan tedbirlerle sınırlı olmadığı acıktır. Kanunda sayılan tedbirler şunlardır; 1- Aile bireylerine karşı şiddete veya korkuya yönelik söz

2- Kusurlu eş veya diğer aile bireyinin müşterek evden uzaklaştırılarak, bu evin diğer aile bireylerine tahsisi ile bu bireylerin birlikte ya da ayrı oturmakta olduğu eve veya işyerlerine yaklaşmama 3- Eşyaya zarar vermeme konusunda uyarılması 4- İletişim vasıtaları ile rahatsız etmeme konusunda uyarılması 5- Varsa silah veya benzeri araçlarını genel kolluk kuvvetlerine teslim etmesi 6- Alkollü veya uyuşturucu almış olarak ortak konuta gelmemesi ve ortak konutta bu maddeleri kullanmaması konusunda şiddet uygulayan aile bireyinin uyarılması 7- Bir sağlık kuruluşuna muayene veya tedavi için başvurması


seçebilirler. Tarafların anlaşması halinde ise sonuç mahkemeye bir rapor sunulmak sureti ile bildirilir. Uygulamada en çok başvurulan arabuluculuk yöntemlerinden biri danışmanla görüşme yöntemidir. Eşler bir danışman yardımıyla şiddetin nedenleri ve sonuçları hakkında anlamlandırarak şiddet isteğini dizginlemeyi öğrenmektedir. Danışmanlık tedbirinin 6 aylık sure ile uygulanması ve uygulanmasının iki aylık periyotlar ile incelenmesi önerilmektedir. Bu yolla elde edilen sonuçlar düzenli olarak mahkemeye bildirilmektedir. iv) Kanunun cezai sonuçları Ailenin Korunması Hakkında Kanunun md. 2’de öngörüldüğü üzere tedbir kararı Cumhuriyet Savcısı marifetiyle zabıtaya iletilir. Mahkeme tarafından verilen koruma tedbirine uymayan eş hakkında zabıta mağdurun talebi olmaksızın soruşturma yaparak Cumhuriyet Savcısı’na bildirir. Bu eş hakkında Sulh Ceza Mahkemesi’nde kamu davası açılır. Şiddet uygulayan eşin fiili bir suç oluşturuyorsa bile tedbiri uygulamaktan kaçınan eşe üç aydan altı aya kadar hapis cezası verilir. Kanuna aykırı davranma suçunun oluşması için; 1- Suçun fail ve mağdurunun Kanunda öngörülen kişilerden biri ve suç failinin mutlaka kusurlu eş olması, 2- Aile içi şiddete uğrayan suç mağdurlarının kendilerinin veya Cumhuriyet Savcılığı’nın talebi üzerine 4320 sayılı Kanunun 1. Maddesinde sayılan tedbirlere hükmedilmiş olması, 3-Bu kararın yetkili ve görevli yargı mercii tarafından verilmesi, 4-Kararda, 4320 sayılı Kanun gereğince hükmedilen tedbirlere aykırı davranılması halinde tutuklanacağı ve hürriyeti bağlayıcı cezaya hükmedileceği hususunun kusurlu eşe ihtar olunması, 5-Kararın usule uygun şekilde

tebliğ edilmiş olması, 6-Tedbir kararının suç tarihinde geçerliliğini koruması, 7-Tedbir kararının infazına başlanmış olması gerekir. Yargıtay, Sulh Hukuk Mahkemesi’nce verilen tedbir kararının usule uygun olarak tebliğ edilip edilmediği araştırılmadan sanığa ceza veren yerel mahkeme kararını bozmuştur. Ayrıca, verilen tedbir kararının kesinleşmesi gerekir. Kesinleşmeyen bir tedbir kararına aykırı davranan sanık hakkında verilen mahkûmiyet kararı, Yargıtay tarafından bozulmuştur. Tedbir kararından haberdar olduğu halde usule uygun tebligat yapılamadığından failin cezalandırılamaması ise kanunun amacı ile bağdaşmadığından kararın infazı için failin kararı öğrenmesi yeterli sayılmakta ve Tebligat Kanunu hükümlerine göre tebliğ şartı aranmamaktadır. II- AİLE İCİ ŞİDDETİN ULUSLARARASI MEVZUATLARDA YERİ Hukuki düzenlemelerde kadına yönelik herhangi bir ayrımcılığın olmadığı düşünülse de, ayrımcılık mevzuatta yer alan somut bir norm olmasa da kadına karşı ilgisiz kalınması neticesinde ortaya çıkmaktadır. Kadınların sorunlarına eğilmemek sureti ile ayrımcılık dolaylı olarak meydana gelmiştir. Bu nedenle insan hakları anlayışının gelişmesi ile beraber kimi mevzuatlarca kadına karşı ayrımcılık yapılması doğrudan yasaklanmışken kimi mevzuatlarda ise genel olarak ayrımcılığın yasaklanmasından bahsedilmiştir. A-BİRLEŞMİŞ MİLLETLER BELGELERİ Fransız ihtilali ile parlayan eşitlik düşüncesi neticesinde kadın haklarının korunması düşüncesi yayılmaya başlamıştır. Birleşmiş Milletler tarafından düzenlenen uluslararası belgelerde ise bu düşünce somutlaştırılmıştır. 1946 yılında Birleşmiş Milletler tarafından

kurulan Kadının Statüsü Komisyonu kadın haklarını, ayrımcılığın nedenleri ile sonuçlarını araştırarak önemli aşamalar kaydetmişlerdir. Bundan sonra Kadınların Siyasi Hakları Sözleşmesi 1952’de, Evli Kadınların Vatandaşlığı Sözleşmesi 1957’de, Evlilikte Rıza ve Asgari Evlilik Yaşı ve Evliliklerin Kayıt Altına Alınması Konusundaki Sözleşme ise 1962’de BM Genel Kurulu’nca kabul edilmiştir. 1. Birleşmiş Milletler Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW) 1979’da Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW) ile Kadının Statüsü Komisyonu’ nun çalışmalarının en önemli ürünü ortaya çıkmıştır. CEDAW başta şiddete ilişkin bir düzenlemeye yer vermemesine rağmen daha sonra yayınladığı 19 maddelik Genel Tavsiye Kararı ile kadına karşı şiddeti ayrımcılığın bir türü olarak belirtmiş ve üye devletleri kadına karşı şiddeti önleyici tedbirler almakla yükümlü kılmıştır. Türkiye 1985 yılında sözleşmeye taraf olmakla CEDAW’ ın iç hukuktaki yerini kabul etmiştir. Erkek ve kadın eşitliğinde, ayrımcılıktan gelen ve kadına karşı şiddetin önlenmesine, aile içi şiddetin ortadan kaldırılmasına varan sürecin devamı olan günümüzde aile içi şiddetin yalnızca resmi evlilik ilişkisinde söz konusu olmayacağı değerlendirmesine kadar varan bir ilerleme kaydedilmiştir. Zira, CEDAW birinci maddesinin ilk cümlesi bu hususu vurgulamakta ve “İş bu sözleşmeye göre, kadınlara karşı ayrım deyimi, medeni durumlarına bakılmaksızın” ifadesi yer almaktadır. Bu ifade, kadının erkekle eşit kılınmasını amaçlayan sözleşmenin bütününün, kadınların evli, bekâr ya da yakın yaşam arkadaşlığı ilişkisiiçinde olmalarının, sözleşmenin sağladığı koruma ve haklardan yararlanmalarında etkisinin olmayacağı; diğer bir deyimle kadınların kendi içinde ayrıma tabi tutulmamaları gerektiğini ifade etmektedir.

35

ikincisayı


Özelliği itibari ile CEDAW insan hakları normlarını kadın hakları ile bağdaştırarak “insan hakları”nı genel olarak tanımlamak yerine kadınların da bunlara hakkı olduğunu belirtircesine “kadın hakları” ifadesi ile bağdaştırmıştır. Mevzuatlarda herkes için sayılan hakları kadınlara özel olarak vurgulamıştır. Örneğin zaten herkesin hakkı iken CEDAW’ da kadının eğitim hakkından bahsedilmiştir. CEDAW taraf devletlere fiili uygulamayı değiştirmeye yönelik tüm önlemleri alma yükümlülüğü yüklemektedir. Bu nedenle sözleşmenin 2. Maddesinde pozitif ayrımcılık ve fırsat eşitliği politikalarının uygulanmasını önermektedir. Sözleşmenin 5. maddesinde devletler, her iki cinsten birinin aşağılanması yahut ustun tutulmasına ya da kadın ile erkeğin benimsenen rollerine dayalı, geleneksel ve diğer bütün uygulamaların ortadan kaldırılmasını sağlamak amacıyla kadın ve erkeklerin sosyal ve kültürel davranışlarını değiştirmek için turlu sosyal, kültürel ve yasal önlemleri alma yükümlülüğü altına girmektedir. Devam eden maddelerde ise devlete kadınları koruyucu bir takım pozitif yükümlülükler yüklemekte ve bazı fena muamelelerin önlenmesini içeren negatif yükümlülükler yüklenmektedir. Aynı zamanda bu maddelerde gerek öngörülenfiiller gerekse genel olarak kadın ile erkeğin hiçbir surette ayrı tutulamayacağını vurgulamaktadır. CEDAW Komitesinin 1989 tarihli 12 sayılı tavsiye kararında kadına karşı şiddetin önlenmesi hususuna devletlerin dikkati çekilmek istenmiş, ülkelerin Komite’ ye sunduğu raporlarda bu yöndeki gelişmeleri de belirtmeleri istenmiştir. Bunun yanında 1992 tarihli 19 sayılı tavsiye kararında kadına karşı şiddetin tanımı “Kadına kadın olduğu için yöneltilen veya kadınları nispetsizce etkileyen şiddettir. Buna fiziksel, cinsel veya psikolojik zarar KAYNAKÇA ZEVKLİLER Aydın, Medeni Hukuk, Giriş ve BaşlangıçHükümleri, Kişiler Hukuku, Aile Hukuku, 2. Bası, Ankara: Savaş Yayınları, 1989 AYAN Serkan, “ Hukuki Yönden Aile İçi Şiddet”, Legal Hukuk Dergisi (Şubat 2006) SEZEN Alev, “ Kadına Yönelik Aile İçi Şiddetin Boşanma Davalarına Yansıması” Bilge Kadın Araştırma Merkezi, http://www.bilka.org.tr/page.asp? id=57, Makaleler, 09.12.2009 UCAR Mehmet Ali, Aile İçi Şiddet ve Aile Koruma Yasası, Ankara: Yetkin Yayınevi, 2003 İ.U.H.F. Ceza Hukuku ve Kriminoloji Araştırma ve Uygulama Merkezi, İstanbul: Beta Yayınevi, 2003 ALPAR Demet Avcı, “Gebe Kadınların Aile İçi Şiddete Maruz Kalma Durumlarının Belirlenmesi” Yüksek Lisans Tezi, İstanbul: 2008 Başbakanlık Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü, Aile İçi Şiddetle Mücadele El Kitabı ARTUK Mehmet Emin, Kadına Yönelik Cinsel İstismara Örnek Olarak Evlilik İçinde Irza Geçme ve Fücur, 2. Bası, İstanbul: 2002 OZTAN Bilge, Aile Hukuku, 4.Bası, Ankara: Turhan Kitabevi, 2004 SOYASLAN Doğan, Ceza Hukuku ÖzelBolümler, 5. Bası, Ankara: Yetkin Yayınevi, 2005 AKYUZ Fatma Öztürk, “4320 sayılı Ailenin Korunması Kanunu”, Yargıtay Dergisi, c.29, s.3, Ankara 2003 Mutlu Funda, Aile İçi Şiddet Surecinde Kadına Yönelik Şiddet Üzerine Sosyolojik Bir Araştırma, Fırat Uni, Sos. Bil. Ens. Yuk. Lis. Tezi, 2006, sf. 22 (http://www.belgeler.com) Eray Karınca, “Kadına Yönelik Aile İçi Şiddete İlişkin Hukuksal Durum ve Uygulama Örnekleri” TC. Başbakanlık Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü Yayınları Ankara; 2008 www.avrupakonseyi.org.tr/bulten/ak_bulten_dec06.html Straus MA, Gelles RJ, Steinmetz S. BehindClosedDoors: Violence in AmericanFamilies. Garden City, New York, Doubleday/Anchor, 1980. World HealthOrganization. World Report on ViolenceandHealth. Geneva, World HealthOrganization, 2002. Walker L. Currentperspectives on men whobatterwomen-implicationsforinterventionandtreatmentto stop violenceagainstwomen: Comment on Gottman et al. J FamPsychol 1995; 9:264-271.

ikincisayı

36

veya acı verme, bu tur eylemlerle tehdit etme, zorlama veya özgürlükten yoksun bırakma dahildir.” ifadesi ile tanımlanmış ve anılan kararda bu tanıma uygun olarak, devletin bu politika çerçevesinde önlemler almasını ister. Bu karara göre sözleşmede açıkça yazmasa da kadına yönelik her türlü şiddet sözleşmenin ihlali sayılacaktır. 19 sayılı karar ile kadına karşı şiddetin en önemli kaynağının cinsiyete dayalı ayrımcılık olduğu vurgulanmıştır. SONUÇ Çalışmada görüldüğü üzere ülkemizde aile içi şiddete yönelik olarak yapılan düzenlemeler uluslararası çerçevede takdirle karşılanmasına rağmen uygulamada aile içi şiddetin önlenmesi ve kadına karşı ayrımcılığın ortadan kaldırılması bakımından büyük bir eksiklik olduğu açıkça görülmektedir. Gerek uygulamada yer alan organların tepkisizliği gerek şiddete maruz kalan kimselerin şiddeti kanıksamaları bu konuda yapılan çalışmaların amacına ulaşmasını engellemektedir. Gelişmekte olan ülkemiz bakımından her ne kadar acı bir tablo olsa da AİHM tarafından 2009 yılında verilen Opuz kararında da Türkiye’nin aile içi şiddet ve kadına karşı ayrımcılığın önlenmesi hususunda düzenlemede olmasa da uygulamada yetersizlik olduğu belirtilmiş ve Türkiye bu nedenle tazminata mahkûm edilen ilk ülke olarak kara bir tarih yazmıştır. Söz konusu durumun önlenmesi ise şiddete maruz kalanların şiddetin ne olduğu ve haklarının kullanılması konusunda eğitilmeleri bunun yanı sıra otoritelerin, kendilerine yapılan başvuruları bir iş yükü değil, değerlendirilmesi gereken birer yardım ve hak kullanımı talebi olduğunun farkına varmaları gerekmektedir.

StatisticsCanada. Theviolenceagainstwomensurvey. Ottawa, Canada, StatisticsCanada, 1993. Krug EG, Mercy JA, Dahlberg LL, Zwi AB. Theworldreport on violenceandhealth. Lancet 2002; 360(9339):1083-1088. Directorate General on theStatus of Women, Republic of Turkey Prime Ministry. CombatingDomesticViolenceAgainstWomenNational Action Plan. Ankara, Republic of Turkey Prime Ministry, 2007. Amnesty International. Turkey: WomenConfrontingFamilyViolence. London, Amnesty International, 2004. Kardam N. Turkey’sEngagementwith Global Women’s Human Rights. Burlington, London, Ashgate Publishing Company, 2005. Altınay AG, Arat Y. ViolenceagainstWomen in Turkey: A NationwideSurvey, İstanbul, Punto, 2009. Browne K, Herbert M. PreventingFamilyViolence. Chichester, Wiley, 1997. Ogrodnik L. FamilyViolence in Canada: A Statistical Profile 2008. Canada, CanadianCentreforJusticeStatistics, 2008. Caykoylu A, Ibiloglu Okan A, Taner Y, Potas N, Taner E. Thecorrelation of childhoodphysicalabusehistoryandlaterabuse in a group of Turkishpopulation. J InterpersViolence 2011; 26:3455-3475. 23.11.2014


DoğuAkdeniz Bengisu BAKIRCI Ankara Üniversitesi/Hukuk

Sorunu

D

oğu Akdeniz sorunu son güncel olaylara bakıldığında hem Türkiye hem de Doğu Akdeniz’e kıyısı olan tüm devletleri ilgilendiren ve maalesef çıkmazlarla dolu bir konu. Hem kapalı bir havza olan Doğu Akdeniz hem de yüz yıllardır birçok medeniyetin ev sahipliği yaptığı, jeopolitik önem arz eden Kıbrıs Adası bir türlü çözülemeyen sorunlar zincirinin iki ana halkasını oluşturuyor. Kıbrıs sorununun yarattığı anlaşmazlıklar üzerine yepyeni bir krizle Kıbrıs meselesi artık denize inmiş bulunuyor. Çünkü bu kriz öncelikle Doğu Akdeniz’e kıyısı olan devletleri ve her daim yeni enerji kaynağına ihtiyaç duyan tüm dünya devletlerini ilgilendiren uluslararası bir deniz hukuku sorunu. Doğu Akdeniz’deki gerginlik, Rum Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’nın 19 Eylül 2011 itibarı ile Amerikan Noble Enerji şirketinin adanın güneydoğusunda sondaj çalışmalarını başlattığını açıklamasıyla başladı. Zaten GKRY Akdeniz havzasındaki diğer devletlerle (Türkiye hariç) imzaladığı ikili anlaşmaları sonucu belirlediği bölgeleri parsellere ayırmış ve bazı parsellerde hidrokarbon araması yapılması için şirketlerle anlaşacağını belirtmişti. GKRY’nin ilan ettiği MEB’in 12. parselinde çalışmaların başlaması, Türkiye ile KKTC arasında New York’ta ‘Kıta Sahanlığı Sınırlandırma Anlaşması’nın ivedilikle imzalanması sürecini beraberinde getirdi. Türkiye ve KKTC tarafından alınan tedbirler istenen sonucu vermedi ve sondaj faaliyetleri devam etti. Bunun üzerine 22 Eylül

2011 tarihinde KKTC Bakanlar Kurulu’nun kararıyla Doğu Akdeniz’de Kıbrıs Adası’nın güneyinde kalan sahalarda TPAO (Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı) ya doğalgaz ve petrol arama konusunda ruhsat verdiği bildirildi. Türkiye’nin gönderdiği Koca Piri Reis araştırma gemisinin, donanmaya bağlı savaş gemileri eşliğinde sismik araştırmalarda bulunmak için Doğu Akdeniz’e açılmasıyla gerilim iyice arttı[1]. Söz konusu savaş gemisinin de işe karışması zaten zayıf olan ilişkileri iyice kopma noktasına getirdi ve Rum Yönetimi, savaş gemilerini bahane ederek Kıbrıs sorunu için yürütülen müzakerelerden de çekildi. Türkiye’nin tavrını provokatif olarak nitelendiren Avrupa Parlamentosu da, Türkiye’ye “Gemilerinizi bölgeden çekin” çağrısı yaptı[2]. Doğu Akdeniz sorunun uluslararası düzeyde tırmanmasına yol açan olaylar bu şekilde gelişirken, olayın hukuksal boyutuna bakarsak kara suları, kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge konuları önem arz ediyor. Karasuları (territori alsea) bir kıyı devletinin kara ülkesini çevreleyen ve uluslararası hukuka uygun olarak açıklara doğru belirli bir genişliğe kadar uzanan kıyı devletine ait deniz kuşağına verilen addır[3]. BMDHS madde 2’ye göre karasuları kıyı devletinin deniz ülkesini oluşturmaktadır. Bunun sonucu olarak karasularının üstünde yer alan hava sahası ile altında yer alan deniz yatağı ve toprak altının da kıyı devletinin egemenliğine

37

ikincisayı


girdiği kabul etmektedir. Karasularının genişliği ve sınırlandırılması BMDHS 3. maddesinde belirlenmiştir. Bu maddeye göre: “Her devlet karasularının genişliğini tespit etme hakkına sahiptir; bu genişlik işbu sözleşmeye göre tespit edilen esas hatlardan itibaren 12 deniz milini geçemez.” Günümüzde yaklaşık 130 devlet karasularının sınırlarının 12 mil olduğunu kabul etmiştir. Türkiye ise 1982 BMDHS’ye ve bununla bağlantılı antlaşmalara taraf değildir. Bunun nedeni ise uluslararası platformda çözülemeyen Ege sorunudur. Ancak iç hukukumuzda 20.05.1982 tarihli ve 2674 sayılı Karasuları Kanunu uyarınca Türk karasularının genişliği ilke olarak 6 mildir[4]. Karasuları kanunu madde 1/2’de ise “Bakanlar Kurulu belirli denizler için o denizlerle ilgili bütün özellikleri ve durumları göz önünde bulundurmak ve hakkaniyete ilkesine uygun olmak şartıyla altı deniz milinin üstünde karasuları genişliği tespit etmeye yetkilidir.” şeklinde bir düzenleme yapılmıştır. Bu düzenlemeye bağlı olarak Bakanlar Kurulunun 29.5.1982 tarih ve 8/4742 sayılı kararı ile Ege’de karasuları genişliği bölgenin coğrafi durumundan dolayı 6 mil olarak Akdeniz ve Karadeniz’de ise 12 mil olarak kabul edilmiştir. Doğu Akdeniz sorununun hukuki anlamda çıkış noktası kıta sahanlığı ve MEB sınırlarının belirlenmesi üzerinedir. Bu nedenle önce kıta sahanlığının tanımından başlayalım: Kıta sahanlığı kıyı devletinin kara ülkesinin denizin altında süren doğal uzantısına verilen addır. Hukuksal anlamda kıta sahanlığı kavramı İkinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkmış olup, yerbilimin (jeoloji) bu konuda belirlediği öğeler üzerine dayanmaktadır[5]. Kıta sahanlığı kavramı ilk olarak 28.09.1945’te ABD başkanı Truman’ın bildirisi ile ortaya çıkmıştır. Buna göre kıta sahanlığı deniz yatağının 200 metre derinliğine kadar olan bölgeyi kapsar. Daha sonra BMDHS madde 76’da kıta sahanlığının bir devlet ülkesinin doğal uzantısı olduğu kabul edilmiştir. Kıyı devletinin bu haklara sahip olması için bu alan üzerinde söz konusu hakkını ilan etmesine gerek yoktur. Kıyı devletinin kıta sahanlığı üzerindeki hakları münhasıran bu devlete aittir. Kıyı devleti kıta sahanlığı üzerindeki bu haklarını yalnızca doğal kaynaklardan yararlanmak amacıyla kullanabilir[6]. Kıyı devleti kıta sahanlığı hakkının bulun-

ikincisayı

38

duğu bölgeyi kullanırken kıta sahanlığını üstünde bulunan su alanı ve onun da üstünde bulunan hava sahasının rejimi başka olabilir. Yani kıta sahanlığının üstünde bulunan denizalanı açık deniz olabileceği gibi kıyı devletinin münhasır bölgesi de olabilir. Kıta sahanlığında yapılan çalışmalar su yüzündeki bu rejimleri etkilemez. Sahilleri bitişik veya karşı karşıya bulunan devletler arasında kıta sahanlığının sınırlandırılması BMDHS madde 83’te düzenlenmiştir[7]. 1.. fıkraya göre UAD statüsünün 38. maddesine göre uluslararası hukuka uygun bir anlaşma yapılarak kıta sahanlığının dış ön sınır ile yan sınırı saptanabilecektir. 2. fıkrada bir antlaşmaya varılamaması durumunda tarafların barışçı yollarla ve hakça ilkelerle sınırlandırılmayı yapmaları gerektiği anlatılmak istenmiştir. Münhasır ekonomik bölge bir kıyı devletinin karasuları esas çizgisinden başlayarak 200 mile kadar varan deniz alanıdır. Bu bölgede kıyı devleti, su tabakası ile deniz yatağı ve toprak altında bir takım münhasır hak ve yetkilere sahiptir. BMDHS madde 56/1-a’ya göre kıyı devleti bu alan üzerindeki sularda, deniz yataklarında ve bunların toprak


altında canlı ve cansız doğal kaynaklarının araştırılması, işletilmesi muhafazası ve yönetimi konularında egemen haklara sahiptir. Kıyı devletinin MEB üzerindeki hakları bazı durumlarda bölgedeki diğer devletlerin, söz konusu deniz alanında bulunan doğal kaynaklardan yararlanma hakkı nedeniyle belirli antlaşmaların yapılması ile sınırlandırılabilir. Ancak bu antlaşmaların yapılabilmesi için öncelikle kıyı devleti MEB’inin sınırlarını belirlemeli ve bu sınırları ilan etmelidir. Sınırlarını ilan etmeden MEB kararlaştırması uluslararası hukuk bağlamında diğer devletleri bağlamaz. MEB sınırlandırılmasında kıta sahanlığı için kabul edilen hükmün aynı uygulanır (BMDHS madde 74). Bu sınırlandırma ya bir antlaşmayla ya da antlaşma dışı barışçıl yöntemlerle yapılabilir. İşte bu uluslararası deniz hukuku kavramları Doğu Akdeniz’deki yetki alanlarının belirlenmesinde önemli rol oynar. Somut olayın hukuki ve siyasi çözümünde Türkiye, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin görüşleri ve dayanakları da önem arz etmektedir. Buradan hareketle Türkiye ve KK-

TC’nin görüşü ve yaşanan gelişmelere bakacak olursak: GKRY’nin Mısır ile MEB Sınırlandırma Antlaşması imzalaması neticesinde Türkiye, bu antlaşmayı 2 Mart 2004 tarihinde Birleşmiş Milletler nezdinde protesto etmiş ve tanımadığını açıklamıştır. Türkiye’nin gerekçesi uluslararası hukuk gereğince sahilleri karşı karşıya bulunan devlet statüsünde olan Mısır ve Türkiye arasında kıta sahanlığı ve MEB sınırlandırması yapılmadan, GKRY’nin Mısır ile anlaşma imzalamasının hukuka aykırılığıdır. GKRY – Lübnan MEB Sınırlandırması Antlaşmasının imzalanmasından sonra Türk Dışişleri Bakanlığı tarafından Lübnan’ın Ankara Büyükelçiliği’ne verilen bir nota ile bu antlaşmanın Türkiye ve KKTC’nin Kıbrıs Adası’nın etrafındaki deniz alanlarında mevcut hak ve menfaatlerini dikkate almadığı, GKRY’nin tek başına bütün adayı temsil etme yetkisinin bulunmadığı bildirerek böyle bir antlaşmanın yürürlüğe konulmasından kaçınılması istenmiştir. GKRY ile İsrail arasında yapılan sınırlandırma antlaşmasına ise Türkiye “söz konusu MEB sınırlandırma anlaşma-

sının konu aldığı deniz alanlarında ülkemizin bir hak iddiası bulunmamaktadır “açıklamasıyla yaklaşmıştır[8]. Türkiye GKRY’nin Doğu Akdeniz havzasındaki Mısır Lübnan ve İsrail gibi devletlerle imzaladığı MEB antlaşmaları sonucu yalnız kalmıştır. GKRY’nin Türkiye gibi bir devleti göz ardı etmesi aslında kendi aleyhine de sonuçlara neden olacaktır. Çünkü söz konusu rezervlerden elde edilen enerjinin Avrupa’ya dağıtılması ancak Türkiye üzerinden mümkün olabilir. Türkiye Ege sorununun aleyhine bir hal almaması için BMDHS’ye taraf olmasa da BMDHS madde 74’te belirtilen antlaşma yolunun mümkün olmaması durumunda barışçıl ve hakça ilkelerle sınırların belirlenmesi gerektiği yalnızca sözleşmeye taraf devletlerin uyması gereken bir hüküm değildir. Hakça ve barışçıl yollarla sınırların belirlenmesi aynı zamanda bir örf ve adet kuralıdır. Türkiye GKRY adanın tamamına hâkim bir kıyı devletiymiş gibi ada çevresinde doğalgaz araştırmaları yapmasını BMDHS aykırı bulmaktadır. Türkiye’nin görüşüne göre Kıbrıs adasında Kıbrıslı Türkleri ve Kıbrıslı Rumları birlikte temsil eden ne hukuki ne de fiili yetkili bir hükümet vardır. Bu nedenle Kıbrıs adasının deniz alanında KKTC’nin de hak ve yetkileri vardır[9]. GKRY’nin deniz yetki alanlarını sınırlandırma antlaşmaları Kıbrıs sorunuyla ilgili müzakereleri de kopma noktasına getirmiştir. GKRY’nin bu uluslararası hukuka aykırı ihlalleriyle çözüm süreci ile ilgili samimiyeti tartışma konusu olmuştur. Bu karmaşık hukuki ve siyasi ilişkilerin arasında KKTC’nin de olduğunu unutmamak gerekir. KKTC TPAO’ya arama ruhsatı vermiş olsa da bu adımı bir misilleme olarak değil deniz yetki sınırlarını korumak amacıyla atmıştır. Çünkü GKRY’nin attığı adımlar KKTC’yi kendi deniz alanlarını korumaya itmiştir. Ayrıca 24 Eylül 2011 tarihinde KKTC Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-Moon’a dört maddelik bir öneriler listesi sunarak bu gergin ortamın ortadan kalması için anlaşmaya hazır olduklarını göstermek istemiştir. Listede; Kıbrıs sorunu çözülene kadar aramaların eş zamanlı olarak ertelenmesi Bu mümkün değilse iki toplum arasında söz konusu aramalarla ilgili izinler konusunu ele alacak ortak bir komite oluşturulması Sondajlardan sağlanacak gelirin Kıbrıs sorununun çözümünün finansmanı için kullanılması ve Bu düzenlemeyle iki tarafın tezlerinin taahhüt altına alınmaması önerilmiştir[10]. Ancak bu öneriler GKRY tarafından reddedilmiştir. Sonuç olarak Türkiye ve KKTC tarafından olaya bakarsak GKRY’nin Kıbrıs Türk halkını görmezden gelerek adanın tümünü bağlayacak antlaşmalar yapması 1982 BMDHS’ye, uluslararası hukuk teamüllerine ve örf ve adet hukukuna

39

ikincisayı


Güney Kıbrıs Rum Yönetimi adanın tamamı üzerinde egemenliği olduğunu ve ada üzerindeki tek devletin kendisi olduğunu ileri sürmektedir. Rum Yönetimi kendisini “Kıbrıs Cumhuriyeti ” olarak adlandırmaktadır ve bu durumu Türkiye dışında uluslararası camianın tümü hatta aralarında BM in de bulunduğu uluslararası örgütler de kabul etmiştir (BM güvenlik konseyinin 541 ve 550 sayılı kararlarıyla). GKRY, Mısır Lübnan ve İsrail devletleri ile BMDHS madde 74 ve 83’e dayanan ortay hat prensibine dayalı antlaşmalar yaptığını öne sürmüştür. GKRY, Türkiye’nin bu antlaşmalara karşı tutumunu hukuki temelden yoksun olmakla beraber uluslararası hukuka da aykırı görmektedir. Çünkü Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ne göre egemenliği adanın tamamını kapsamaktadır. Bu da bu kıyı devletine ada çevresinde kıta sahanlığı ve MEB üzerindeki haklarına dayanarak arama yapma hakkı verir.

aykırıdır. Türkiye ve KKTC Kıbrıs sorununa BM nezdinde çözüm bulmaya çalışsa da GKRY orta bir yol bulmaktan çok uzaktır. En son örneği Rum Yönetimin Kıbrıs müzakerelerinden çekilmesidir. GKRY açısından yaşanan gelişmelere bakarsak; GKRY 2004 tarihli ve 64 sayılı kanun ile dış sınırı, karasularının esas hattından itibaren 200 deniz milini aşmayacak münhasır ekonomik bölgesini ilan etmiştir. İmzaladığı ikili anlaşmalar sonucu belirlediği bölgelerde araştırma yapan Amerikan Noble Energy şirketi Aralık 2011’de Güney Kıbrıs etrafındaki ilk arama denemesinde 141 ile 226 milyar metreküp arası doğalgaz rezervinin bulunduğunu açıklamıştır. Durum böyle olunca birçok devletin enerji ihtiyacını sağlayabilecek rezervler bu bölgede yer aldığından, tüm dünyanın gözü Doğu Akdeniz Havzası’na kilitlenmiştir.

ikincisayı

40

1. http://www.usakanalist.com/detail.php?id=347, (E.T 21.11.2014) 2. http://t24.com.tr/haber/dogu-akdenizde-sular-durulmuyor,277181 (E.T 21.11.2014) 3. Hüseyin Pazarcı, Uluslararası Hukuk, Turhan Kitapevi, Ankara, 2010, s.262 4. 2674 sayılı Karasuları Kanunu md 1. 5. Hüseyin Pazarcı, Uluslararası Hukuk s282 6. Age, s284 7. BMDHS md 83/1- Sahilleri bitişik veya karşı karşıya bulunan devletler arasında kıta sahanlığının sınırlandırılması, hakkaniyete uygun bir çözüme ulaşmak amacıyla, Uluslararası Adalet Divanı Statüsünün 38. maddesinde belirtildiği şekilde, uluslararası hukuka uygun olarak anlaşma ile yapılacaktır. 2- Uygun bir süre içerisinde bir anlaşmaya varamadıkları takdirde, ilgili devletler XV. Kısımda öngörülen usullere başvuracaklardır. 8. Türk Dışişleri Bakanlığının İsrail ile GKRY arasında imzalanan MEB antlaşması hk. 21 Aralık 2010 tarih 288 sayılı basın açıklaması,para.5 9. Sertaç Hami Başeren, Doğu Akdeniz Yetki Alanları Sınırlandırılması Sorunu: Tarafların Görüşleri, Uluslararası Hukuk Kurallarına Göre Çözüm Ve Sondaj Krizi, s264 10 Age s295 KAYNAKÇA PAZARCI Hüseyin, Uluslararası Hukuk, Turhan Kitabevi,Ankara,2010 BAŞEREN Sertaç Hami, “Doğu Akdeniz Deniz Yetki Alanları Sınırlandırılması Sorunu: Tarafların Görüşleri, Uluslararası Hukuk Kurallarına Göre Çözüm Ve Sondaj Krizi”, Doğu Akdeniz Deniz Yetki Alanlarında Hukuk Ve Siyaset , Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi, Ankara, 2013, s253-305 AKSU Fırat, “Doğu Akdeniz Deniz Yetki Alanları Sorunu Ve Türkiye-AB ilişkileri”, Doğu Akdeniz Deniz Yetki Alanlarında Hukuk Ve Siyaset, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi, Ankara

Sonuç olarak GKRY adanın tümünü temsil ediyormuş gibi görünerek Kıbrıs Sorununu denize yaymaktadır. Kıbrıs Türklerinin de Kıbrıs Rumları gibi adanın çevresindeki deniz alanları üzerinde eşit hakları vardır. GKRY bu hakları görmezden gelerek yaptığı antlaşmalar ve belirlediği sınırlarla Kıbrıs Türklerinin ve KKTC’nin haklarını ihlal etmektedir. Türkiye de hem garantörü olduğu KKTC’nin haklarını korumak hem de kendi kıta sahanlığını korumak amacıyla uluslararası hukuka uygun bir şekilde tedbir almaya çalışmaktadır. Ancak bunun için Türkiye’nin öncelikle münhasır ekonomik bölgesini ilan etmesi çok önemlidir. Eğer Türkiye MEB ilan edecekse bunu önce iç hukukunda düzenlemelidir. GKRY ise Ada’nın yetki alanlarını tek başına sınırlandırarak ve doğal kaynaklar üzerinde tek başına tasarruf ederek aslında KKTC’yi de bu yola girmeye zorlamaktadır. Ancak KKTC, GKRY’nin bu kışkırtıcı tutumlarına karşı sağduyu içerisinde hareket ederse uluslararası toplum tarafından olumlu karşılanabilir. En azından uluslararası topluma GKRY’nin özellikle göstermeye çalıştığı “adanın kuzeyini işgal eden bir yönetim” olmadığını göstermiş olacaktır. Doğu Akdeniz’deki doğal kaynak aramaları her ne kadar uluslararası bir krize neden olmuş olsa da ada çevresindeki zenginlikler eski sorunların çözülmesi ve bölgede refahın sağlanması için kullanılabilir. Bunun tek yolu tüm taraf devletlerinin birbirlerinin haklarına saygı göstererek, sağduyu içerisinde gerekli işbirliğini sağlamasıdır. 2013, s159-195 KAYA Şenay, Uluslararası Deniz Hukuku Kapsamında Doğu Akdeniz Sorunları,Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara, 2009 https://tez.yok.gov.tr/UlusalTezMerkezi/TezGoster?key=7d53ed97e31a8bd32ee4d7d6ed88a294a82d5a6e56b8592a1051e51cd509b16be1f2bcdcb07e95e321.11.2014 GÜNSEL İrfan, Doğu Akdeniz Uluslararası Sularının Hukuki Durumu ve Kıyı Devletlerinin Doktrin ve Politikaları, http://www.neu.edu.tr/docs/yrd_doc_dr_irfan_gunsel_doktora_tezi.pdf 23.11.2014 http://www.uiportal.net/turkiyenin-dogu-akdenizde-meb-ilan-etmemesinin-gelecege-yonelik-etkileri.html 26.11.2014 http://t24.com.tr/haber/dogu-akdenizde-sular-durulmuyor,277181 21.11.2014 http://www.usakanalist.com/detail.php?id=347, (E.T 21.11.2014) Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı internet sayfası, http://www.mfa.gov.tr/no_-288_-21aralik-2010_-israil-ile-gkry-arasinda-imzalanan-meb-anlasmasi-hk_.tr.mfa 14.12.2014 . (http://t24.com.tr/haber/hidrokarbon-adasi-kibris,278166) (E.T 14.12.2014) http://enerjienstitusu.com/2013/01/25/guney-kibris-dogalgaz-arama-icin-iki-firmaya-lisans-verdi/ 26.11.2014 http://www.dunyabulteni.net/haber/176477/akdenizde-simdi-de-parsel-krizi 21.11.2014 http://www.ankarastrateji.org/haber/dogu-akdeniz-krizi-1479/ 21.11.2014 http://kktcb.org/content02.aspx?id=3&sayfa=48&content=1285&select=2 14.12.2014 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi, http://denizmevzuat.udhb.gov.tr/dosyam/denizhukuku.pdf 20.11.2014 2674 Sayılı Karasuları Kanunu


Sadece dergi çıkartmıyor; blog.gelisimhukuk.org adresinde sizlerden gelen yazıları da yayınlıyoruz. Hukuki içeriğe sahip çalışmalarınızı editor@gelisimhukuk.org adresine gönderebilirsiniz. Gönderdiğiniz yazılar, editörlerimiz tarafından yayın ilkelerimiz çerçevesinde değerlendirildikten sonra yayınlanacaktır. Bizi sosyal medyadan da takip etmeyi unutmayın.

/GelisimHukukToplulugu

/@gelisimhukuk

/Gelisim.Hukuk


Vergi Rekortmeni

Avukatlar Ali ATAY

Ankara Üniversitesi/Hukuk

H

ukukta Mesleki Seçim, önceki sayımızın kapak konusuydu ve bu sayımızda hukuk fakültesini tercih eden öğrencilerin ileride hangi seçimleri yapabileceğini belirtmiş, hukuk fakültesinden mezun olanlar için çok farklı ve çeşitli alanda çalışma olanağının olduğunu, üstelik bu alanlardan bazılarında hukuk fakültesi mezunlarına hasredilen alanlar olduğunu kaleme almıştık[1].

tablosunu yavaş yavaş değiştiriyor. Artık literatürde avukat unvanı yerini “hukuk danışmanı” unvanına bırakıyor. Avukatlığın tanımına bakacak olursak: Avukatlığın mahiyeti (Av.K.Md.1) “kamu hizmeti ve serbest bir meslek” olarak belirtilmiş olup aynı zamanda “yargının kurucu unsurlarından olan bağımsız savunmayı serbestçe temsil” ettiği vurgulanmıştır. Avukatlığın amacının (md.2) “hukuki münasebetlerin düzenlenmesini, her türlü hukuki mesele ve anlaşmazlıkların adalet ve hakkaniyete uygun olarak çözümlenmesini ve hukuk kurallarının tam olarak uygulanmasını sağlamak” olduğu belirtildikten sonra, avukatın “bu amaçla hukuki bilgi ve

yandan serbest meslek erbabı gibi girişimci olarak hareket edecek, diğer yandan faaliyetlerinin niteliği gereği üstün kamu yararını da gözetmek durumunda kalacaktır. Bu yazının konusu ise gelinen durum itibariyle avukatlığın girişimci yönünün ön plana çıktığını, hukuk bilgisinin yanında sahip olunması gereken başka meziyetlere ihtiyaç duyulduğunu, değişen dünya koşullarıyla birlikte avukatlık mesleğinde de değişimlerin olduğunu, değişimlerin mesleğe yansıdığını ve “klasik avukatlığın” dışına çıktığını düşündüğümüz sektörün lider avukatlarını incelemek olacaktır. Gelin beraber uluslararası boyutta avukatlık yapan hukuk bürolarının yapısını inceleyelim. Onlar nasıl başardı, nasıl vergi rekortmeni oldu, ne gibi süreçlerden geçtiler, tüm bu soruları cevaplandırmaya çalışalım. İncelemeye başlamadan önce şunu belirtmek isterim. Yazımızın konusu ve kapsamı genel itibariyle 2013 yılında Gelir Vergisinde ilk 100’e giren vergi rekortmeni avukatların eğitim hayatları, ortaklık yapıları ve almış oldukları ödüller vb. konularla sınırlıdır. Ayrıca listeye girememiş ama önemli gelişmeler kaydetmiş diğer hukuk bürolarına da değinilecektir.

Hukuk fakültesi öğrencisinin düşündüğü ilk mesleğin avukatlık olduğu artık yadsınamaz bir gerçek. Hatta toplumumuzda hukuk fakültesi okumak avukatlıkla o derece bağdaştırılmış ki ne okuyorsun diye soranlara Gelir İdaresi Başkanlıhukuk fakültesi cevabını ğı’nca (GİB) 2013 yılına ait vergi verince “avukatlık okuyorrekortmenlerini gösterir liste sun yani” şeklinde bölümüGİB’in resmi sitesi www.gib. Hukukla ilgilenmek isteyen ve avukatlığı hedefleyen müzün adını düzelttikleri de gov.tr adresinde yer alıyor. Yaçoğu gencin hafızasında Hollywood filmlerinin sahneleri olabiliyor. kazılıdır. Savunma rollerinin karizmatik aktörler tarafından zımızın amacı doğrultusunda Hukukla ilgilenmek canlandırıldığı bu filmlerde avukatlar jüriyi ikna etmek için biz sadece ismi açıklananların isteyen ve avukatlığı hedef- dramatik hamleler yaparlar. içerisinde ilk 100’e giren avuleyen çoğu gencin hafızakatları inceleyeceğiz[2]. (İsmi sında Hollywood filmlerinin açıklanmayan vergi rekortsahneleri kazılıdır. Savunma meni kişiler arasında da avurollerinin karizmatik aktörler katlar olabilir.) tecrübelerini adalet hizmetine ve kitarafından canlandırıldığı bu filmlerde şilerin yararlanmasına tahsis” etmesi 2013 yılı gelir vergisi sıralamasınavukatlar jüriyi ikna etmek için dramaöngörülmektedir. da 11. sırada yer alan Ahmed Pekin, tik hamleler yaparlar. Elbette bu sahavukatlar arası sıralamada ise zirveyi neler avukat olmak isteyen bir genç Avukatlık, bir yandan “hukuk almıştır. Ahmed Pekin, 1946 İstanbul için rol model oluşturur. Ancak mezun kurallarının uygulanması ve adaletin doğumludur. Pekin&Pekin Hukuk Büolunduğunda tablo ülke gerçekleri sağlanması” gibi üstün bir kamu hizrosunun kurucusudur. Pekin&Pekin şeklinde cereyan eder. Karanlık adliye metinin gerçekleştirmesini sağlarken Hukuk Bürosu 1971 yılında İstanbul’da koridorları, adadan bozma mahke- bir yandan da serbest ve bağımsız kurulmuş olup, resmi sitesinde[3] yer me salonları, herkesi azarlayan hakim hareket edilerek geçimini sağlayacak alan bilgilere göre Pekin&Pekin Hukuk savcılar… Yine de sessizce ilerleyen bir ölçüde gelir elde edilmesini sağlaBürosu Türkiye’nin en prestijli ve en dönüşüm Türkiye’ deki bilinen hukuk maktadır. Diğer bir deyişle avukat bir

ikincisayı

42


büyük bağımsız kurumsal firmalarından biridir. Çalışma alanları ise başta bankacılık ve finans olmak üzere proje finansmanlığı, şirket birleşmeleri ve satın almaları, şirket hukuku ve vergi hukuku konularıdır ve faaliyetleri bankacılık sektöründe ön plana çıkmaktadır. Pekin&Pekin Hukuk Firması özellikle uluslararası ve çok uluslu şirketlere verdiği hukuk hizmeti ile dünya çapında üne kavuşmuştur. Bünyesinde 50 ‘yi geçkin avukat ve 40’ı geçkin destek elemanı bulunmaktadır. 2013 yılı gelir vergisi sıralamasında 30.sırada yer alan Şehmuz Ahmed Sedid Kurutluoğlu, avukatlar arası sıralamada ise 2. sırada yer almakta. Şehmuz Ahmed Sedid Kurutluoğlu, lisans eğitimini İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde tamamlamış, daha sonra aynı üniversitenin İşletme Fakültesi’nden işletme yüksek lisans derecesi ve Hukuk Fakültesi’nden İş Hukuku yüksek lisans derecesi almıştır. 1981 yılında Doğuş Grubu’na katılan Kurutluoğlu, Doğuş Holding ve Doğuş İnşaat’ta hukuk danışmanı olarak görev yapmıştır. Halen, Doğuş Holding Yönetim Kurulu üyesi ve Grubun Baş Hukuk Müşaviri olarak görevini sürdürmektedir[4]. Cüneyt Yüksel ve Murat Karkın, YükselKarkınKüçük Avukatlık Ortaklığı’nın yönetici ortağı olup birlikte çalışmaktadırlar. Gelir vergisi listesinde sırasıyla 75. ve 77. olarak yer almaktadırlar. Avukatlar arasındaki sıralamada ise 3.ve 4. sıradadırlar. Cüneyt Yüksel, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1994 yılında mezun olmuş, daha sonra 1996 yılında İngiltere’de bulunan Leicester Üniversitesi’nde Avrupa Hukuku ve Uluslararası Ticaret Hukuku programında yüksek lisans yapmıştır. İstanbul Barosuna 1996 yılında kabul edilmiştir. Ayrıca 1996 ve 1998 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Uluslararası Hukuk dersi öğretim görevlisi olarak çalışmıştır. Halen YükselKarkınKüçük Avukatlık Ortaklığı’nın yönetici ortağı olup Şirketler Hukuku grubunun başkanıdır[5].

Ayrıca Temmuz 2007 seçimlerinde Mardin’den milletvekili seçilmiş ve bir dönem milletvekilliği yapmıştır. Harvard Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde yüksek lisans yapmış. Stanford Üniversitesi’nde ikinci yüksek lisansını ve uluslararası hukuk alanında da doktorasını tamamlamıştır. Harvard’da araştırma görevlisi, Stanford’da araştırma ve öğretim görevlisi olarak ve Maryland Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde de misafir öğretim üyesi olarak çalışmış. Boğaziçi Üniversitesi İİBF’de yardımcı doçent olarak öğretim üyeliği görevinde de bulunmuştur. 2003 yılında en başarılı mezun seçilerek “Harvard Özel Başarı Ödülü”nü almıştır [6]. YükselKarkınKüçük (YKK) Avukatlık Ortağı’nın bir diğer yönetici ortağı Murat Karkın’dır. 1994 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olmuştur. 1999 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden Avrupa Birliği Hukuku programında yüksek lisans diploması almış ve daha sonra 2001 yılında İngiltere’de bulunan Leicester Üniversitesi’nde Avrupa Hukuku ve Uluslararası Ticaret Hukuku programında yüksek lisans yapmıştır. İstanbul barosu üyesi olup baroya 1995 yılında kabul edilmiştir. Ayrıca İngiltere barosuna yabancı avukat olarak kayıtlıdır[7] . YükselKarkınKüçük Avukatlık ortağı 11’i ortak olmak üzere 110’u aşkın avukattan oluşan hukukçu kadrosu ile avukatlık ve hukuki danışmanlık hizmeti sunmaktadır. Ayrıca YKK Ortalığı dünyanın önde gelen hukuk firmaları ve avukatlarını derecelendiren Chambers and Partners adlı kuruluşun 21 yıldır her ülkeden bir hukuk bürosuna verdiği Chambers Avrupa Mükemmellik ödülünü Türkiye’den ilk defa 2012 yılında YükselKarkınKüçük Avukatlık Ortaklığı aldı. 2013 yılında da aynı ödülü alarak üst üste iki kez almış oldu ve bu alanda gerçekleştirmesi zor bir başarıya imza attı[8]. Ayrıca YükselKarkınKüçük Avukatlık Ortaklığı’nın bir başka başarısı da DLA Piper adlı İngiltere merkezli global hukuk bürosunun partneri olmasıdır. DLA Piper adlı global hukuk bürosunun 30’ u aşkın ülkede 79 ofisi

Cüneyt Yüksel, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1994 yılında mezun olmuş, daha sonra 1996 yılında İngiltere’de bulunan Leicester Üniversitesi’nde Avrupa Hukuku ve Uluslararası Ticaret Hukuku programında yüksek lisans yapmıştır. İstanbul Barosuna 1996 yılında kabul edilmiştir. Ayrıca 1996 ve 1998 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Uluslararası Hukuk dersi öğretim görevlisi olarak çalışmıştır. Halen YükselKarkınKüçük Avukatlık Ortaklığı’nın yönetici ortağı olup Şirketler Hukuku grubunun başkanıdır.

YükselKarkınKüçük (YKK) Avukatlık Ortağı’nın bir diğer yönetici ortağı Murat Karkın’dır. 1994 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olmuştur. 1999 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden Avrupa Birliği Hukuku programında yüksek lisans diploması almış ve daha sonra 2001 yılında İngiltere’de bulunan Leicester Üniversitesi’nde Avrupa Hukuku ve Uluslararası Ticaret Hukuku programında yüksek lisans yapmıştır. İstanbul barosu üyesi olup baroya 1995 yılında kabul edilmiştir. Ayrıca İngiltere barosuna yabancı avukat olarak kayıtlıdır

43

ikincisayı


bulunuyor. 2013 yılı cirosu ise 2 milyar 481 milyon dolar. Bu ciroyla dünyada ilk sırada. DLA Piper Türkiye’ye ise 2010 yılında YKK ile işbirliği yaparak girdi. Normalde bir başka ülkede 5 yılda ulaşabilecekleri müşteri portföyüne ilk yıldan itibaren Türkiye’ de ulaştıklarını dile getiriyor[9].

Ali Can Verdi, 1980 yılında Merril High School’dan mezun olmuştur. Daha sonra 1985 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirmiştir. Yüksek lisansını 1989 yılında Boston University School Of Law LL.M derecesinde yapmıştır. 2003 yılında kurulan Verdi Avukatlık Ortaklığı’nın kurucu ortağıdır. Verdi Avukatlık Ortaklığı da özellikle bankacılık ve finans hukuku konularında uzmanlaşmış en iyi bürolardan biridir. Ağırlıklı olarak proje finansmanı alanında hizmet vermektedir. Ayrıca şirket birleşmeleri ve devralmaları konusunda da faaliyetlerini sürdürmektedirlerır.

Serdar Paksoy, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunudur. 1985 yılından beri fiilen avukatlık görevini icra etmektedir. Paksoy Ortak Hukuk Bürosu’nun kurucu ortağıdır. 25 yılı aşkın süredir hukuki danışmanlık vermektedir. Ayrıca Avusturya Federal Ticaret Odası Uluslararası Tahkim Merkezi’nin Türkiye’den kayıtlı hakemidir.

ikincisayı

44

2013 gelir vergisi ilk 100 içerisinde 93. sırada yer alan Hakan Yazıcı, 1994 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olmuştur. Daha sonra Harvard Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde 1998 yılında yüksek lisansını tamamlamıştır. İstanbul barosuna ve ayrıca New York barosuna kayıtlıdır. Yazıcı&Legal Hukuk Bürosunun yönetici ortağıdır. Ayrıca IFLR1000 dünyanın önde gelen finans ve kurumsal hukuk firmaları arasında yer almaktadır. Yazıcı Legal Hukuk Bürosu bünyesinde 20’yi geçkin avukat ile banka hukuku, yapılandırılmış finansman ve proje finansmanı, birleşme ve devralmalar, enerji hukuku ve sermaye piyasası hukuku gibi alanlarda hizmet vermektedir [10]. Listemizin 94. sırasında ise Ali Can Verdi vardır. Ali Can Verdi, 1980 yılında Merril High School’dan mezun olmuştur. Daha sonra 1985 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirmiştir. Yüksek lisansını 1989 yılında Boston University School Of Law LL.M derecesinde yapmıştır. 2003 yılında kurulan Verdi Avukatlık Ortaklığı’nın kurucu ortağıdır. Verdi Avukatlık Ortaklığı da özellikle bankacılık ve finans hukuku konularında uzmanlaşmış en iyi bürolardan biridir. Ağırlıklı olarak proje finansmanı alanında hizmet vermektedir. Ayrıca şirket birleşmeleri ve devralmaları konusunda da faaliyetlerini sürdürmektedirler[11]. 2013 gelir vergisi sıralamasında ilk 100’de 97. ve avukatlar arasında 7. sırada yer alan Serdar Paksoy, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunudur. 1985 yılından beri fiilen avukatlık görevini icra etmektedir. Paksoy Ortak Hukuk Bürosu’nun kurucu ortağıdır. 25 yılı aşkın süredir hukuki danışmanlık vermektedir. Ayrıca Avusturya Federal Ticaret Odası

Uluslararası Tahkim Merkezi’nin Türkiye’den kayıtlı hakemidir. Paksoy Ortak Hukuk Bürosu’nun faaliyet alanı başta birleşme ve devralmalar, menkul kıymetler, özelleştirme, enerji ve alt yapı hukuku olmak üzere dava ve tahkim konularıdır[12]. Görüldüğü üzere listede yer alan rekortmen avukatların tümü İstanbul merkezli hukuk bürolarıdır. Listede yer alan avukatların en büyük ortak özelliği ise yurt dışı firmaların, ülkemizde faaliyet gösteren iş ortaklıkları veya şubelerinin avukatlık hizmetlerini vermiş olmalarıdır. Yurt dışı ana merkezli şirketler, ülkemizde oluşturdukları iş ortaklıkları veya girişimlerinde hukuk departmanları oluşturmak yerine, ülkemizde hizmet veren avukatları tercih ediyorlar. Artan uluslararası ihtiyaçlar, ülke sınırlarını aşan ticaretler, iki ülke hukukuna veya uluslararası hukuka tabi işlerin artması ve bununla birlikte bu işler için gerekli hukuki hizmet ihtiyaçlarının artması yabancı müvekkil sayısını artırmıştır. Müvekkiller tek bir bürodan bütün hizmetleri almak yerine konusunun uzmanı bürolardan hizmet almaya başladılar. Bu değişiklik büroların uzmanlığa önem vermesini sağladı ve büroların uzman, butik hizmet verme konusundaki rekabetini artırdı. Bu değişikliklerin yanı sıra büyük firmaların istihdam ettiği şirket avukatı sayısı ve avukatların niteliği de artmaya başladı. Bu da listeye giren hukuk bürolarının kurumsallaştığını, uzmanlaşmanın ileri seviyede olduğunu ve departman olarak ayrı ayrı birimlerin yer aldığını göstermektedir. Diğer bir ortak nokta ise yabancı dildir. Ülkemizin dış ticaret hacmi giderek gelişmektedir. Yabancı ülkelerle yapılan ticaretin artması, hukuki uyuşmazlıkların çözümlenmesinde yabancı dil bilen avukat gereksinimini de arttırmıştır. İngilizce giderek dış ticarette genel kabul gören bir dil haline gelmiştir. Bunun sonucu olarak avukatların iyi derecede İngilizce bilmeleri önem kazanmaya başlamıştır. Küreselleşmenin ve artık dış ticaretin uluslararası boyutunun


her geçen gün öneminin artmasının iki önemli sonucu vardır: Öncelikle avukatların ulusal hukuk ve mevzuat yanında, uluslararası hukuk ve ilgili yabancı ülkelerin mevzuatlarını da bilmesi, ikinci olarak da yabancı ülkelerin mevzuatını anlayabilecek şekilde en az bir ve hatta ikinci bir yabancı dil öğrenmesi gerekmektedir.

Görüldüğü gibi avukatlık mesleği hızlı bir dönüşüm içerisinde, hızla uzmanlaşmaya, çocukluk ve gençlik çağından olgunlaşmaya doğru gidiyor. Artık süper lig takımları arasından çıkıp, rekabetin daha üst düzeyde olduğu şampiyonlar ligi takımları arasında mücadele dönemi başlıyor. Firmalar en küçük yatırım kararında bile hukuki boyutlarını incelemeden iş yapamaz oldu. Hukuk, ekonominin bir parçası haline geldikçe klasik avukatlık da tarihe karışıyor. Avukatın adı “hukuk danışmanı” oluyor. Küreselleşen dünyada her alanda olduğu gibi hukuk alanında da algılar değişmekte. Avukat artık yalnızca sorun çözücü, olayı mahkemeye taşıyan ve davayı kazanmak için can siper olan değil; olayın mahkeme boyutuna taşınmaması için var gücüyle çalışan, olayla ilgili ön rapor hazırlayıp, hukuki

ve hukuki bilgisinin çok derin olması rekabet edememe sorununa çözüm olmuyor. Bugün hukuk bilgisinin yanında sahip olunması gereken başka meziyetlere de ihtiyaç duyulmakta. Ülkemizde hukukta kariyer, avukatlıkta mesleki gelişim konularında fazla bir çalışma yapılmamakta, bu konudaki kaynaklar bir elin parmağını geçmemektedir. Hukuk fakültesi sayılarının ve buna bağlı olarak mezunlarının hızla arttığı bir dönemde, mensuplarının mesleki geleceğini şekillendirmelerine yardımcı olacak kaynakların çoğalmasını temenni ediyorum.

Vergi rekortmeni avukatların hukuk bürolarının odaklandığı faaliyetler incelendiğinde ortaya yine cebi dolu kurumsal müvekkiller çıkıyor. Rekortmen avukatların odaklandığı alanlar arasında bankacılık ve finans en çok öne çıkanı. Enerji ve Telekom sektörü de yine ön planda yer Gelecek belirsizliğinin altında alıyor. Şirket evlilikleri ve uyuşmazlık yatan sebeplerden biri de kariyer çözümleri de yine büyük ölçekli gelir planlamasının olmaması; tanıştığım getiren faaliyetler arasında yer alıyor. hukuk fakültesi öğrenci ve mezunTüm rakamlara ve faaliyetlere bakıllarının kafasındaki en büyük sorun: dığında üç faktörün avukatlık mesMesleğinin ne olacağını ve leğini karlı hale getirdiğini olması gerektiğini bilmesöyleyebiliriz. Birincisi, kumesidir. Yıllık mezun sayıları rumsal müvekkiller. Portile Türkiye’yi bir hukukçu föyde marka müşterilerin Hukukta ve Avukatlıkta Kariyer kitabının yazarı ordusuyla donatan hukuk olması diğer kapıları da Mehmet Cemil Özden’in uzmanlaşmayla ilgili bir modeli fakültelerimiz mezunlarını büyük ölçüde açıyor. İkin- var. “T” modeli. Bu modele göre “T” nin yatay çizgisi, o onlara hiçbir gelecek plancisi ise, kurumsal müşte- meslekteki genel bilgiyi ifade etmektedir. Bir avukat, maddi laması desteği verilmeden rilere mahkeme dışında hukukun tüm alanları ile ilgili bilgilerini güncel tutmak ve serbest piyasaya bırakıverida hukuk danışmanlığı gelişmeleri takip etmek zorundadır. Kuşkusuz bu takip, yoruz.[14] hizmeti verecek kapasi- yasal düzenlemeler çerçevesinde olacaktır. “T”nin dikey Hukukta ve Avukattede olmak. Rekortmen çizgisi ise belirli bir alanda derinlemesine bilgi sahibi olmayı lıkta Kariyer kitabının yazarı avukatların faaliyetleri ifade etmektedir. Mehmet Cemil Özden’in incelendiğinde bu faktör uzmanlaşmayla ilgili bir de ortaya çıkıyor. Üçünmodeli var. “T” modeli. Bu cüsü ise, globalleşmek. modele göre “T” nin yatay Bahsettiğimiz hukuk hizçizgisi, o meslekteki genel metleri açısından karlı sektörler özelalt yapısını açıkladıktan sonra tarafı bilgiyi ifade etmektedir. Bir avukat, likle yabancı yatırım yoğun sektörler bilgilendiren hale geldi. Artık dava maddi hukukun tüm alanları ile ilgili olduğundan müvekkil portföyüne açmak ve onu takip etmek profesbilgilerini güncel tutmak ve gelişmeyabancı firma ekleme kapasitesi huyonel iş hayatında zaman ve emek leri takip etmek zorundadır. Kuşkusuz kuk pazarında öne çıkmanın bir şartı kaybı olarak görülüyor. Zira avukatlar bu takip, yasal düzenlemeler çerçeolarak dikkat çekiyor[13]. artık dava ve takipte harcadığı emeği vesinde olacaktır. “T”nin dikey çizgisi Bir diğer önemli faktör ise ya- ve zamanı davadan önce uyuşmazise belirli bir alanda derinlemesine bancı hukuk firmasının ortaklığını al- lık çıkmaması için tüm alt yapı çalışbilgi sahibi olmayı ifade etmektedir. mak. YKK ortaklığının DLA Piper ve malarını, fizibilite raporlarını yapan kişi Buna göre bir avukat bir veya birkaç diğer büroların da yabancı firmalarla halini aldı. Dava başına para almak konudaki gelişmeleri çok daha yaortaklığının olması hukukçuların dün- yerine danışmanlık ücreti alma yolukından takip etmelidir. Bu takip yasal ya ile bütünleşmesini sağlamaktadır. na gidilmeye başlandı. düzenlemelerin yanında, o alandaki Fakat bu mutlaka yabancı bürolarla Günümüz rekabetçi ortamında içtihatları, emsal mahkeme kararlarıortaklık şarttır anlamına gelmemekmaalesef iyi avukat olmak yetmiyor. nı, kitap ve makaleleri de içermelidir. tedir. İşini doğru yapan, yabancı huMesleğinde otorite konumuna gel- Daha somut anlatmak gerekirse, gekuk bürolarıyla, adı konulmamış, promek gerekiyor ki rekabet üstü kalı- nellikle avukatlar ilgi duydukları alanfesyonel iş ortaklığına kendiliğinden nabilsin. Bunun için üniversite me- da uzmanlaşmak istemekte, ancak ulaşıyor. zuniyet notunun çok yüksek olması müvekkillerinin talebi farklı yönde

45

ikincisayı


olabilmektedir. Bu durumda avukatın uzmanlaştığı alanı büyük ölçüde müvekkillerinin talebi belirlemektedir. Kuşkusuz realite olan bu durumu değiştirmek çok zordur, ama olanaksız değildir. Ülkemizde avukatların uzmanlaşması yönünde herhangi bir düzenleme bulunmamaktadır. Her avukat, istediği alanda uzmanlaşabilmektedir. Ama yazarımız uzmanlaşmanın mesleğin başlarında olmasının yanlış olduğunu, belirli bir alanda uzmanlaşmaya karar vermeden önce meslekte en az 4-5 yıl geçirilmesi gerektiğini, bu süre zarfında ise olabildiğince çeşitli davalar görülmesinin avukatlık mesleğinin bir gerekliliği olduğunu belirtiyor. Tabi uzmanlaşırken de “uzman körlüğü”ne dönüşülmemesi gerektiğinin altına da çiziyor. Türkiye’de yapılan avukatlık hukuk sistemi gelişmiş ülkelerdeki avukatlık anlayışının oldukça gerisinden seyretmektedir. Türkiye’de bir avukata gidilir ve ondan sorun yaşanan diğer tarafı alt etmesi istenir. Avukat seçiminde insanların kafasındaki saldırı ve mümkün olduğunca zarar verme arayışının bir sonucu olarak, bu amaca uygun mizaçta avukat bulunmaya çalışılır. Böyle arayışlar sonucunda bulunan avukata Amerikalılar “Pitbull Lawyer” diyorlar[15]. Yeni avukatlıkta avukatlar pitbull avukatlık denebilecek tarzdan farklı olarak savaşmak ve saldırmaktan çok, müvekkili için kullanabileceği üstün müzakere ve uyuşmazlık çözüm becerilerini ön plana çıkarıyorlar. Dolayısıyla kazanma anlayışı, büyük ölçüde avukatın yönlendirmesiyle gelişen “en çok” “en büyük” “en fazla” yı elde etmekten, gerçek istek ve çıkarlara odaklanılması şeklindeki anlayışa dönüşüyor. Kısacası bu avukatlar yaptıkları danışmanlık, yürüttükleri müzakereler, “ürettikleri” anlaşmalar sayesinde ve bu anlaşmalar üzerinden ölçülen paralar kazanıyorlar. X avukat, Y davasında, Z miktarında kazanmış yerine; X avukat, Y uyuşmazlığında yürüttüğü müzakereler sonunda, Z tutarında bir anlaşmaya imza atmış gibi haberler “yeni avukat”ın ve yeni kültürel karakteristiğin sonucu olarak duymayı umduğumuz haberler olacaktır.

[1] Gelişim Hukuk Dergisi Nisan 2014 [2] Tabloya ilişkin bilgiler Gelir İdaresi Başkanlığı sitesinden (www.gib.gov.tr) alınmıştır.Erişim tarihi:11/11/2014 [3] www.pekin-pekin.com Erişim tarihi: 11/11/2014 [4] www.dogusgrubu.com.tr Erişim tarihi: 11/11/2014 [5] www.yukselkarkinkucuk.av.tr Erişim tarihi: 11/11/2014 [6] www.tbmm.gov.tr Erişim tarihi: 11/11/2014 [7] www.yukselkarkinkucuk.av.tr Erişim tarihi: 11/11/2014 [8] http://www.zaman.com.tr/ekonomi_aldigimiz-hukuk-oscari-uluslararasi-davalarda-referans-olacak_1291223.html Erişim tarihi: 12/11/2014 [9] www.hurriyet.com.tr Vahap Munyar 3/10/2014 tarihli köşe yazısı [10] www.yazicilegal.com Erişim tarihi: 12/11/2014 [11] www.verdi.av.tr Erişim tarihi: 12/11/2014 [12] www.paksoy.av.tr Erişim tarihi: 13/11/2014 [13] Turkishtime Temmuz 2010 (syf.68-71) [14]-15 Ankara Barosu Dergisi, 2009/3 ‘Avukatlık Kariyeri Üzerine Düşünceler’ [16]Ayrıntılı bilgi için bk. Aliatay.net Sosyalhukuk.net Tv&Blog nasıl bir proje adlı makale KAYNAKÇA 1- Gelişim Hukuk Dergisi Nisan 2014 sayısı 2- Turkishtime Dergisi Temmuz 2010 sayısı 3- M.Cemil Özden, Hukukta ve Avukatlıkta Kariyer 2012 4- Ankara Barosu Dergisi, 2009/3 ‘Avukatlık Kariyeri Üzerine Düşünceler -1’ adlı Av. Şamil Demir makalesi 5- Ankara Barosu Dergisi, 20011/4 ‘Avukatlık Kariyeri Üzerine Düşünceler-2’adlı Av. Şamil Demir makalesi 6- www.samildemir.av.tr 7- www.yukselkarkinkucuk.av.tr 8- www.pekin-pekin.com 9- www.tbmm.gov.tr 10- www.zaman.com.tr 11- www.hurriyet.com.tr 12- www.paksoy.av.tr 13- www.yazicilegal.com 14- www.verdi.av.tr 15- www.tanitim.bilgi.edu.tr/media/avukatlar.pdf 16- http://blog.t-hos.com.tr/

ikincisayı

46


ve

Seyahat Özgürlüğü

Aybüke ÖZDEMİR Ankara Üniversitesi/Hukuk

D

olaşım, gidip-gelme, yer değiştirme ve yerleşme serbestliği anlamına gelen seyahat özgürlüğü bireysel özerkliğin en önemli unsurlarından biridir. Geniş anlamda hareket özgürlüğünü (freedom of movement-liberte de mauvement) ifade eden bu özgürlük hareket etmeme, yani bulunduğu yerde kalma özgürlüğünü de kapsar. Kişi güvenliğinin hukuka aykırı olarak sınırlanabildiği düzenlerde seyahat özgürlüğünden bahsetmenin anlamı yoktur. Anayasal ve yasal düzlemde ise, söz konusu özgürlüğün kapsamının belirlenmesi, her zaman çok tartışılan bir konu olmuştur. Ülke içerisinde seyahat özgürlüğü açısından genel ilke, bu alanda özgürlüğün kural olmasıdır. Yurtdışına çıkma özgürlüğü, devletlerin egemenlik hakları ile doğrudan ilgili olduğu için, bu alandaki anayasal ve uluslararası güvenceler de ayrı bir önem taşır. XX. yüzyıla kadar, ulaşım olanaklarına bağlı olarak, yeryüzünün uçsuz bucaksız kabul edilişi, hava sahalarına giriş çıkısı düzenleyen kurallar bulunmaması gibi nedenlerle dolaşım, sorun olarak değerlendirilmemekteydi. Ancak XX. yüzyılla birlikte gelişen sanayiler, artan nüfus yoğunluğu, dolaşımın kurallara bağlanmasını zorunlu kıldı. Bu bağlamda gerek ulusal gerek uluslararası platformlarda çeşitli düzenlemeler yapılmıştır. Osmanlı’dan bu yana ülkemizin anayasallaşma

çalışmalarının tamamında, farklı görünümlerde de olsa, yer alan seyahat özgürlüğünün, uygulamada somutlaşması yasalarla olmakta ve genellikle sınırlamalar biçiminde ortaya çıkan bu yasal düzenlemeler tarafından çizilen alanlardan kalan kısmından, bu özgürlüğün ne oranda kullanılabildiğini anlayabilmekteyiz. Seyahat özgürlüğü, özellikle yurt dışına çıkma ve yurda girme özgürlükleri bakımından, yüz elli yıldır, Osmanlı ve Cumhuriyet yasama organlarının çalışma konusu olmuştur. Bu konuyu düzenlemek üzere 1867’den bu yana, ‘Pasaport Nizamnamesi’, ‘Pasaport Kanunu’ ve ‘Pasaport Kanunu Muvakkati’ adlarıyla yapılmış yasama niteliğindeki düzenlemelerin sayısı 10’ u bulmuştur. Üstelik bu düzenlemeleri tadil eden kanun ve diğer tasarrufların sayısı 20’ den fazladır. Bu durum ise seyahat özgürlüğünün önemini bir kez daha ortaya koymaktadır. Seyahat özgürlüğünün tarihi gelişimine bakıldığında Osmanlı’dan çok daha geriye gitmek gerektiğinde şüphe yoktur. Ancak ülkelere göre farklı gelişim izleyen bu özgürlük bakımından yalnızca yapılan somut düzenlemeleri bile ele alacak olacaksak durum başlı başına bir hukuk tarihi konusu olabileceğinden bu noktada ağırlık 82 Anayasası’na verilecektir. Kişilerin sahip oldukları hak ve özgürlükler farklı şekillerde adlandırılabilmektedir: “Kamu özgürlükleri”, “temel hak ve özgürlükler”, “yurttaşlık hakları” gibi. Bu ve benzeri terimlerin en kapsamlısı “İnsan haklarıdır.” Bu

47

ikincisayı


bağlamda değerlendirildiğinde seyahat özgürlüğü kuşkusuz bir insan hakkıdır. 16. yüzyıldan sonra oluşmaya başlayan insan hakları kuramı ile ilgili olarak sınıflandırma çabaları günümüze kadar devam etmiştir. Birinci kuşak, ikinci kuşak ve üçüncü kuşak haklar biçimindeki üçlü sınıflandırmaya göre yapılacak değerlendirmede seyahat özgürlüğü birinci kuşak (klasik) haklar arasında sayılmaktadır. Klasik hakların en önemli özelliği, kişilere devletin sınırlayıcı yönde müdahale edemeyeceği bir alan yaratarak, kişileri devlete karsı korumasıdır. Devlete düsen görev çoğu zaman kişiye karışmamak, pasif bir tutum takınmaktır. Bu anlamda seyahat özgürlüğü negatif statü hakkıdır denilebilir. Ancak devletin, seyahat özgürlüğünün kullanılabilir olması bakımından, ulaşım olanaklarının sağlanması, güvenlik önlemlerinin alınması, kara, hava ve denizde seyahati mümkün kılacak altyapıların hazırlanması gibi yükümlülükleri bulunmaktadır. Bu noktada ise seyahat özgürlüğü devlete pozitif yükümlülükler getirmektedir. Seyahat özgürlüğü 1982 Anayasası’nın 23. maddesinde şu şekilde düzenlenmiştir: “Herkes, yerleşme ve seyahat hürriyetine sahiptir. Yerleşme hürriyeti, suç işlenmesini önlemek, sosyal ve ekonomik gelişmeyi sağlamak, sağlıklı ve düzenli kentleşmeyi gerçekleştirmek ve kamu mallarını korumak;

Seyahat özgürlüğü, başlı başına temel bir özgürlük olmakla birlikte diğer temel hak ve özgürlükler bakımından bu özgürlüklerin kullanımı seyahat özgürlüğünün kullanılabilirliği ile doğru orantılıdır.

ikincisayı

48

Seyahat hürriyeti, suç soruşturma ve kovuşturma sebebiyle ve suç işlenmesini önlemek; amaçlarıyla kanunla sınırlanabilir. Vatandasın yurt dışına çıkma hürriyeti, vatandaşlık ödevi ya da ceza soruşturması veya kovuşturması sebebiyle sınırlanabilir.


Vatandaş sınır dışı edilemez ve yurda girme hakkından yoksun bırakılamaz.”

Herkes herhangi bir devletin arazisi dâhilinde serbestçe seyrüsefer ve ikamet eylemek hakkına haizdir.

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 13. maddesinde de şöyle ifade edilmiştir:

Herkes, kendi memleketi de dâhil olduğu halde, herhangi bir memleketi terk etmek ve memleketine tekrar dönmek hakkını haizdir.

“Herkes herhangi bir devletin arazisi dâhilinde serbestçe seyrüsefer ve ikamet eylemek hakkına haizdir. Herkes, kendi memleketi de dâhil olduğu halde, herhangi bir memleketi terk etmek ve memleketine tekrar dönmek hakkını haizdir.” Seyahat Özgürlüğünün Özneleri İnsan haklarına ilişkin düzenlemelerin yer aldığı uluslararası belgelerde olduğu gibi 1982 Anayasası’nda da seyahat özgürlüğü herkese tanınmıştır. Anayasanın 23. maddesinin ilk fıkrası şöyledir: “Herkes yerleşme ve seyahat hürriyetine sahiptir.” Bununla birlikte bazı hak ve özgürlükler yalnızca vatandaşlar için düzenlenmiştir. Bu noktada 23. maddenin 5 ve 6. fıkraları şu hükümleri getirmektedir: “Vatandaşın yurt dışına çıkma hürriyeti vatandaşlık ödevi ya da ceza soruşturması veya kovuşturması sebebiyle sınırlanabilir. Vatandaş sınır dışı edilemez ve yurda girme hakkından yoksun bırakılamaz. Görüldüğü üzere seyahat özgürlüğü herkese tanınmışken, “sınır dışı edilmeme” ve “yurda girme hakkından yoksun bırakılamama” biçimindeki güvenceler yalnızca vatandaşlar için öngörülmüştür. Yabancılar, yalnızca vatandaşlara tanınmış olan hak, özgürlük ve güvencelerden yararlanamaz. Kural olarak insanlara ya da kişilere tanınan, “herkese” ait olduğu bildirilen hak ve özgürlüklerden, “hiç kimse” diye belirten güvencelerden yararlanırlar.

49

ikincisayı


Seyahat Özgürlüğünün Yerleşme Özgürlüğü İle İlişkisi Ve Diğer Temel Hak Ve Özgürlüklere Etkisi Aralarındaki sıkı bağ nedeniyle seyahat ve yerleşme özgürlükleri uluslararası metinlerde olduğu gibi 1982 Anayasası’nda da aynı maddede düzenlenmiştir. Kişilerin dilediği yerde konut seçme, orada oturma ve yerleşme, konutlarını değiştirme temel hakları, yerleşme özgürlüğünün kapsamındadır. Seyahat, zamanın kullanımı bakımından tamamen geçici bir nitelik arz ederken, yerleşme nispeten kalıcı etki yaratan bir kavramdır. İki özgürlük arasındaki farklılık, aynı maddede düzenlenmiş olsalar da iki özgürlüğün farklı rejimlere tâbi tutulmasıdır. Bu bakımdan göze çarpan farklılık sınırlama sebeplerinde belirginleşmektedir.

söz konusu olamayacağı; ancak devletin seyahat özgürlüğünü sınırlama hakkına sahip olduğu benimsenmiştir. Uluslararası belgelerde de temel hak ve özgürlüklerin sınırlanabileceği yönünde hükümler bulunmaktadır. Ancak bu sınırlamayı yapacak organların yetkilerinin sınırsız olduğu düşünülemez. Yapılacak sınırlamalar her bir temel hakkın nitelik ve özelliğine göre gerekli, haklı ve adil olmalıdır. Bu anlamda sınırlamalar anayasadan kaynaklanabileceği gibi kanundan da kaynaklanabilir. (Pasaport Kanunu, Bankacılık Kanunu gibi.) Seyahat Özgürlüğüne Anayasal Sınırlamalar

1982 Anayasası’nı değiştiren 4709 sayılı Kanun’un getirdiği düzenleme sonrasında anayasanın genel sınırlama sebepleri kaldırılıp sınırlamaların yalnızca anayasaSeyahat özgürlüğü, başlı başına temel bir özgürlük nın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplerle yapılabileceolmakla birlikte diğer temel ği ilkesi benimsenmiştir. hak ve özgürlükler bakıO halde anayasanın 23. mından bu özgürlüklerin maddesinde düzenlenkullanımı seyahat özgürmiş olan seyahat özgürEbola şu anda dünyayı tehdit eden en tehlikeli virüs ve lüğünün kullanılabilirliği ile lüğü anayasal bağlamda hastalıktır. Çünkü hastalığın bilinen bir tedavisi yoktur. Hastadoğru orantılıdır. Seyahat yalnız bu maddede belirlığın ölüm oranı yüksektir, genellikle virüsle enfekte olanlaözgürlüğünden yararlantilen hallerde kayıtlamaya rın % 50 ila %90 arasında ölmektedir. mak, hiçbir zaman yalnız tâbi tutulabilecektir. başına bireylerin fiziksel 23. maddede belirtianlamda yer değiştirebillen sınırlama nedenlerine meleri amacıyla girişilen dayanılarak yapılacak sı hareketlerindeki özgürlük nırlamalar; leri olarak değerlendirilemez. Her seferinde bir başka öz— Kanunla yapılacak gürlüğe ulaşma hedefi taşımasa da nihai olarak seyahat edebilme, bir amaç uğruna gerçekleşmekte ve bu amaç Kanunla sınırlandırmadan amaç, KHK, tüzük, yönetçoğu zaman başka temel hak ve özgürlüklerle kesişmelik vb. yürütme işlemleriyle temel hak ve özgürlüklerin mektedir. Bu nedenle seyahat özgürlüğüne getirilecek sınırlanamaması, bu işlemlerle ancak kanunun belirlediği kısıtlamalar, yalnızca bu özgürlüğün kullanımına değil, çerçevede kullanıma ilişkin biçimsel düzenlemeler yapıdoğrudan sonucu olarak, bireyin çalışma, eğitim, sağlık labilmesidir. 1982 Anayasası’nda bunun iki istisnası vardır. alanlarındaki özgürlükleri ile sosyal ve ekonomik hak ve Olağanüstü hallerde temel hak ve özgürlükler, olağanüsözgürlüklerinin de kayıtlanmasına yol açacaktır. tü hal kanun hükmünde kararnameleri veya sıkıyönetim Devletin ve toplumun var olabilmesi ve sürekliliğinin kanun hükmünde kararnameleri ile sınırlanabilir. sağlanabilmesi için özgürlüklerin sınırlanması kaçınılmaz— Anayasanın sözüne ve ruhuna dır. Bununla birlikte özgürlüklerin sınırlanmasının birey— Demokratik toplum düzeninin ve laik cumhuriyelerin kendi menfaatleri yönünden de gerekli olduğuna işaret etmek gerekir. Gerçekten, sadece ilke olarak ilan tin gereklerine edilen ancak düzenlenmeyen (sınırları belirlenmeyen) — Ölçülülük ilkesine aykırı olamayacaktır. özgürlüklerin kişiler için pratik değer taşıdığı söylenemez. Diğer taraftan seyahat özgürlüğü de 14. madde Bu durum ancak bir özgürlük vaadi olarak değerlendirilebilir. Bu vaadin gerçekleşebilmesi için devletin, yapacağı hükmünde belirtildiği gibi kötüye kullanılmayacaktır. müdahalelerle herkesin hak ve özgürlüklerinin nerede Temel hak ve özgürlüklerin, varlık amaçlarına uygun başlayıp nerede sona erdiğini, bunların kullanım biçim- biçimde kullanılabilmelerinin zorunlu aracı olan seyahat lerini açıkça ortaya koyması gerekir. 1982 Anayasası’nda, özgürlüğünün, pozitif hukukta düzenleniş şekli bakımıntemel hak ve özgürlüklere ilişkin değişikliklerden önce de dan önemli olan nokta, bu özgürlüğe getirilen sınırlasonra da -kural olarak- herkes için seyahat özgürlüğünün malarla ortaya çıkmaktadır. Söz konusu sınırlamalar, yurt olduğu, bu özgürlüğün devlet tarafından kaldırılmasının dışına çıkış ve yurda girme özgürlükleri bakımından farklı

KAYNAKÇA AKIN, İlhan, Temel Hak ve Özgürlükler, İstanbul, Fakülteler Matbaası, 1971. AYBAY, Rona, “Bir İnsan Hakkı Olarak Uluslararası Seyahat Özgürlüğü”, İHY, S.1, 1979. DUMAN, İlker. H., 1982 Anayasası’’nda İnsan Haklarına Saygılı Devlet, İstanbul, 1997. FENDOGLU, Tahsin, “2001 Anayasa Değişikliği Bağlamında Temel Hak ve Özgürlüklerin Sınırlanması”, Anayasa Yargısı, S.19, 2002. GÖZLER, Kemal, “Anayasa Değişikliğinin Temel Hak ve Hürriyetlerin

ikincisayı

50

Sınırlandırılması Bakımından Getirdikleri ve Götürdükleri: Anayasanın 13. Maddesinin Yeni Sekli Hakkında Bir inceleme”, Ankara Barosu Dergisi, Yıl 59, 2001. SAGLAM, Fazıl, Temel Hakların Sınırlanması ve Özü, Ankara, 1982. SAGLAM, Fazıl, “2001 Yılı Anayasa Değişikliğinin Yaratabileceği Bazı Sorunlar ve Bunların Çözüm Olanakları”, Anayasa Yargısı, S.19, 2002. SAGLAM, Mehmet, “Ekim 2001 Tarihinde Yapılan Anayasa Değişiklikleri Sonrasında Düzenlendikleri Maddede Hiçbir Sınırlama Nedenine Yer verilmemiş Olan Temel Hak ve Özgürlüklerin Sınırı Sorunu”, Anayasa Yargısı S.19, 2002.


bir durum ortaya koyduğu gibi, özgürlüğün öznesinin yabancı ya da vatandaş olmasına göre de farklılıklar ortaya çıkmaktadır. Bu noktada devletler vatandaşın yurda girme özgürlüğünü, kayıtlamaya tabi tutmazken, vatandaşlarının ve kendilerinin yararı ile ülke güvenliği mülahazalarıyla, yabancıların hak ve özgürlükleri kullanımında sınırlamalara gitmekte ve yabancıların ülkeye girme hakkını koşullara bağlayıp sınır dışı ve iade etme hakkını saklı tutmaktadır. Yine bu kapsamda ve olağan-olağanüstü hal ayrımı gözetmeksizin, yabancıların yurt içindeki dolaşım ve ikametleri yasal düzenlemelerle sınırlanabilmektedir. Son dönemlerde gündemde olan ebola hastalığının ne olduğu ve virüsün insanlara nasıl bulaştığı tam bilinmemekle birlikte bu virüsü taşıyanlara yapılan muameleler ve seyahat özgürlüğüne getirilen sınırlamaların seyahat özgürlüğüne tanınan anayasal güvencelere ve uluslararası uygulamalara ne ölçüde uygun olduğu tartışma konusudur. Ebola şu anda dünyayı tehdit eden en tehlikeli virüs ve hastalıktır. Çünkü hastalığın bilinen bir tedavisi yoktur. Hastalığın ölüm oranı yüksektir, genellikle virüsle enfekte olanlar % 50 ila %90 arasında ölmektedir. Ancak virüsün tüm dünya için tehdit oluşturacak bir düzeye gittikçe yaklaşmasına rağmen Türkiye’de henüz bununla ilgili ciddi bir önlemin alınmadığını, seyahat kısıtlamaları ile yayılımın önüne geçilmek istendiğini görüyoruz.

4709 sayılı Kanun ile sınırlamaların anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplerle yapılabileceği ilkesi benimsendiğinden seyahat özgürlüğünün 23. maddede yer alan suç soruşturma ve kovuşturma sebebiyle ve suç islenmesini önlemek amaçlarıyla yapılması gerekmektedir. Ancak genel sağlığın korunması adı altında ebola virüsü taşıyan vatandaşların seyahat özgürlüğüne ket vurulduğunu görüyoruz. Bu husus 4709 sayılı Kanun’a uygun olmamakla birlikte, nasıl bulaştığı konusunda net bir bilgiye sahip olunmamasına rağmen ebola görülen bölgelere veya bu bölgelerden yapılacak seyahatlere getirilen yasaklamalar, Dünya Sağlık Örgütü’nün açıklamalarına ters düşmektedir. Zira Dünya Sağlık Örgütü böyle bir yasaklama getirmemiştir. Hastalığın ölümcül etkisi ve yayılımının tam olarak kontrol altına alınamaması sebebiyle tedbirler alınabilir ancak Gana Devlet Başkanı John Mahama’nın da dile getirdiği üzere alınan önlemlerin “etkilenen ülkeleri izole edecek ya da dışlayacak” şekilde olmaması gerekmektedir. Hastalığın tedavisine yönelik çalışmalar devam etmekle birlikte seyahat özgürlüğü bağlamında bireylere yapılan muameleler dışlayıcı niteliktedir. Yetkililerin bu konuda önlem almaları, hazırlıklı olmaları, kamuoyunda farkındalık yaratarak toplumsal duyarlılığı arttırmaları gerekmektedir. Hasta bireylerin de bu özgürlükten yararlanmaları yönünde adım atılmamakla birlikte virüsü taşıyan hastaların seyahat etmesinin engellenmesi gerektiği anlayışı özgürlük kelimesiyle çok da bağdaşmamaktadır.

51

ikincisayı


KAPAK

SINIRLAR ve Romus’un kanları akar, Roma’nın sularından. Bilirsiniz ünlü efsaneyi... İki kardeş -Romus ile Romulusbir şehir kurmaya karar verirler. Peki kim olacaktır kralı? Romulus çiziverir, kendi adını taşıyacak şehrin sınırlarını. Kurulmuştur artık şehir! Alaycı davranan Romus geçince sınırı, kırpmaz gözünü, bular elini kardeş kanına. Okyanuslar, ırmaklar, denizler temizler mi, surlardan Romulus’un eline akan kanları bilinmez. Ama ilk sınır değildir kanla çizilen, son da olmayacaktır.

ikincisayı

52


. INSANLAR KAPAK

Sınır Kavramı ve Farklı Görünümleri

D

üşünen her varlığın düşüncesini koruma içgüdüsüne sahip olması sınırların doğmasına sebebiyet vermiştir. Bu düşüncelerin dış dünyaya yansıması ilk safhada şekillerle sağlanmıştır. Başlangıç noktası insan vücudu olan sınırlar, insan düşüncesinin ilerlemesi sonucu soyutlukla tanışmış ve farklı bir anlam kazanarak şekilleri aşmıştır. İnsanlık tarihinin içinde bulunduğumuz son dönemlerinde, fikirler ve maddeler birbirini tamamlamış ve yeri geldiğinde fikirler maddeleri yeri geldiğinde de maddeler fikirleri etkilemiştir. Mülkiyetle sınırın derin ilişkisi de aslında bu noktada başlar. Zira insanlığın ilk aşamalarında kolektif yaşama, üretme ve tüketme biçimine uygun olarak toplumsal bir karakter taşıyan ve özde topluma ait kabul edilen eşyalar üzerinde hak ileri sürebilme olgusu toplumsallıktan bireyselliğe doğru bir süreç izlemiş, bu anlamda olmak üzere kolektif mülkiyet bilinci yerini bireysel mülkiyet bilinci ve biçimine terk etmiştir. Bunun sonucu olarak da sınır kavramı somutlaşmış, ilk başta sabanlarla çizilen belli belirsiz izler ye-

rini itinayla örülen duvarlara bırakmıştır. Elbette bu gelişmelere devlet denen koruma mekanizmasının dahil olmaması kaçınılmazdır. Nitekim tarihsel süreç içerisinde devletlerin oluşum çizgisi incelendiğinde bu müdahilliğin hızlı bir şekilde gerçekleştiği kolayca görülebilmektedir. Devletler, yurt dışından gelebilecek tehlikelere karşı vatandaşlarını korumakla beraber yurt içinde asayişi sağlamak, gerekli düzenlemeleri yapıp sosyal, ekonomik, sağlık vb. alanlarda vatandaşların, kendilerini güvende hissedebilecekleri bir ülke sunmaya çalışırlar. Ayrıca ulusal sınırlar içindeki kişi, kendisine uygulanabilecek hukuki yaptırımları bilebilmekte, böylece hukuki güvenlik içerisinde olabilmektedir. Bu bakımdan da güven unsuru sınır kavramının önemli bir parçası haline gelmektedir. Güven unsurunu baz alarak sınır kavramı incelendiğinde akla şu soru gelmektedir: Sınırlar mı ait hissettirir yoksa ait olmak için mi sınır koyulur? Aidiyet duygusu güvende hissetme ihtiyacını doyurmak için var olmuştur. Yüzyıllardır insanlar, ait hissettikleri

yerlere sınırlar koymuşlar ve bu sınırları korumuşlardır. Tahta çitlerle ve büyük setlerle başlayan bu sınırlar bugün ülke sınırlarına ve dikenli tellere dönüşmüştür. Aidiyetin bir başka boyutu olan mahremiyet, özü itibariyle insanın veya toplumların kendileri için çizdiği sınırlar anlamına gelmektedir. Gerek toplumsal yaşam gerek bireysel etki alanının bulunduğu her türlü ortamda mahremiyet bireye özgü olan gözle görülemese de kendini belli eden bir anlam taşır. Bu çerçevede sınır kavramı, insanların veya toplumların kendilerini güvende hissettiği bir duvar niteliğindedir. Mahremiyetin de bu duvarlarla insanlar için güvenli bir ortam oluşturduğu unutulmamalıdır. İnsanların hakları, kişisel verileri, ifadeleri, aile yaşamları, iş hayatları, yaşayış biçimleri ve buna benzer birçok alan bu kapsamdadır. Bu yüzden de bunların korunması ve dokunulmayan bir çekirdek alanda bulundurulması önem arz eder., Kişilerin mahremiyet alanı oluşturmasındaki en önemli faktör dindir. Kendisinden daha üstün bir güce bağlanmayı gerektiren din kavramı,

53

ikincisayı


KAPAK insanın öz benliğinin baskın çıkması nedeniyle insani faktörleri yüceltmiştir. Dünyanın çeşitli bölgelerinde ister pagan ister tek tanrı inancı olsun insanlar kendi kültürlerini, coğrafi şartlarını ya bir din haline getirmiştir ya da bir dinin perdesi altında yaşatmıştır. Günümüzün başat inançlarından olan semavi dinler, çağımızda teizmin temsilcisi rolünü üstlenmiştir. Semavi dinlerin özünü oluşturan etik değerler modern çağda bu inanç gruplarının taraflarınca daha da ön plana çıkarılmıştır. Günümüz dünyasının aydınlanmacı felsefesi karşısında kendisini savunma ihtiyacı

hisseden semavi dinler giderek ortak paydada buluşmaya başlamış ve ahlaki değerleri ön plana koymuştur. Toplumdaki bireyler, ahlaki değerlere sarılarak kendilerini toplumun bir parçası olarak görmeye çalışmışlar, böylece toplumu bir bütün olarak ortaya koymayı amaç edinmişlerdir. Bu kendilerini ortaya koyma tarzları zamanla toplum içerisinde “Toplum Baskısı” adı verilen baskıyı oluşturmuştur. Farklı bir yaklaşımla toplum baskısını oluşturan da toplum içerisindeki bireydir, bu durumdan zarar gören de yine aynı şekilde o top-

ikincisayı

54

lumdaki bireylerdir. Temeline indiğimizde bu kavram öncelikle bireysel ahlak sınırlarımızdan bunun bir sonucu olarak da toplumsal ahlak sınırlarımızdan kaynaklanmaktadır. Aslında birey tolumu toplum da bireyi sürekli etkileyerek ahlak sınırlarını belirlemektedir.

yönelik sınırlamaları vardır ki bunlar içinde en sistemli ve neredeyse en etkili olanı budur.

Bireyin toplumla bütünleşebilmesinin yanı sıra psikolojik gelişimi açısından düşündüklerini ve hissettiklerini ifade edebilmesi çok önemlidir. Temel ve önemli bir özgürlük olan ifade özgürlüğünü kullanırken bireyler içsel ve dışsal birçok sınırla karşılaşır. İnsanlar belli bir konuda

Toplum içindeki bütün dillerin ayrım gözetilmeksizin gelişmesine devletlerin müsaade etmesi ifade özgürlüğünün en büyük göstergesidir. Kültürün bir ifadesi olan dil, devlet tarafından bastırılmak ve engellenmek istenen bütün kültürel ifadelerin içine toplanmış olduğu bir semboldür. Bu sembol, sınırlar üzerinde bazen birleştirici bazen ayrıştırıcı bir etki gösterir gibi görünse de tek başına yeterli bir güce sahip olamamıştır. Bugünkü dünya düzeninde bunun

yeterli bilgi sahibi olmadan diğer görüşlere kendini kapattığı ölçüde kendilerine içsel olarak nitelendirebileceğimiz bir düşünsel sınır çizerler. Bu sınır bireyin karakteri ile ilgili olabileceği gibi salt dogmatik kaynaklara tamah etmesiyle de alakalı olabilir. Öte yandan birey ve toplum arasındaki etkileşimde toplumun egemen görüşleri, töre ve ahlak kurallarıyla çatışmak istememesi düşüncelerini açıklama özgürlüğünün toplum tarafından sınırlandırılmasıdır. Bir de devletin bireylerin ifade özgürlüğüne

çeşitli örneklerini görmekteyiz. Tek bir dil tek bir ülke olmaya yetmeyeceği gibi farklı dillerin iç içe olduğu tek bir ülkenin imkânsızlığı da düşünülemez. Aynı dili konuşup aynı milletten olsalar da iki farklı ülkeye bölünen Kuzey ve Güney Kore buna örnektir. Diğer bir yandan; anayasal olarak elli bir resmi dili olan Çin, otuz altı resmi dili olan Hindistan ve otuz dört resmi dili olan Rusya halen bütünlüğünü muhafaza etmektedir. Dil bu devletlerde ayrıştırıcı bir etki gösterememiştir.


KAPAK

Değişen Dünyanın Değişen Sınırları Modern çağın bir getirisi olarak Avrupa’ya rağmen değişim yaşamış- şitli bölgelerinde birbirinden bağımsız fikirlerin önünde hiçbir maddi engel tır. hareket eden isyancı grupları, İspanduramamaktadır. Fikir oluşturup onu ya’ya karşı başarı kazanmış fakat daAmerika’nın yani Yeni Dünyönetenler, coğrafi bölgenin adı her ğınık gruplar oldukları için merkezi ve ya’nın keşfi ve Afrika’nın bakir topne olursa olsun, fikrin yayılma sahagüçlü devletler oluşturmamışlardır. raklarının cazibesi Avrupa’nın kıyasısının egemen gücüdür. Bir başka açıGüney Amerika’nın kuzeyinde Simon ya mücadelesine neden olmuştur. dan bakıldığında devletin, kendi sınırBolivar ve Miranda gibi liderler buSömürgecilik faaliyetinin atılan her ları dâhilinde olan bölge ve insanlar gün birbirinden bağımsız olan farklı yeni adımla beraber yeniden anlam üzerinde fikir ya da başka deyişle devletlerin kurucusu ve kahramanı kazanarak artması 19. yy’da İngiltere, ideoloji birliğini sağlayamamasının olmuşlardır. Meksika’dan Arjantin’e Fransa, İspanya gibi devletlerin Avkendi sınırları içerisinde egemen güç kadar olan hatta Brezilya hariç bürupa kıtasından daha fazla sömürge olmasına engel teşkil görülebilir. 19. tün bölgeyi “visrualık” ile yöneten İstoprağı edinmesine kadar varmıştır. yy’dan itibaren dünyanın neredeyse panya, Napolyon Savaşları’nda işgal Keşfedilen Yeni Dünya’nın ve henüz tüm coğrafyalarında değişim hareedilip VII. Ferdinand tahttan indirilinketlerinin olduğunu görece sömürgeler üzerindeki biliriz. Belirttiğimiz üzere fikir egemenliğini kaybetmeoluşturup yönetenler büye başlamıştır. Bu süreçtün dünyanın değişmesine te bağımsızlığını kazanan Bir nevi insan aklının toplumsal vücutta canlanması Venezuela, Kolombiya vs. sebebiyet vermiştir. İnsan aklının bir ürünü olan fikir- olan ‘‘devlet aklı’’ da insan gibi koruma ve korunma amaçlı devletler Bolivar tarafınler, insanlardan müteşekkil olarak ‘‘sınır çekme ihtiyacı’’ hissetmiştir. dan birleştirilmek istense olan ‘‘devlet’’ kavramına yade ABD’nin politikaları ve bancı değildir. Bir nevi insan Güney Amerika’daki devdilinin toplumsal vücutta letlerin anlaşmaz tutumu canlanması olan ‘‘devlet buna engel olmuştur. aklı’’ da insan gibi koruma Latin Amerika devrimleri keşfedilmeyen müstakbel dünyave korunma amaçlı olarak ‘‘sınır çekKuzey Amerika devriminden birkaç nın renkleri bu dünyanın tablosunda me ihtiyacı’’ hissetmiştir. İnsanlık tarihinoktada ayrılmıştır. Latin Amerika’da da Avrupa devletlerinin renklerine nin başından itibaren değerlendirme isyan hareketleri tek bir elden veya boyanmıştı. Tablodaki renk değişimi yapmaktansa günümüzün sınırlarının tek bir merkezden yönetilmemesine Amerika kıtasında 18. yy’ın sonu ve şekillenme sürecini değerlendirmek karşın Kuzey Amerika’da merkezi bir 19. yy’ın ilk yarısında ve daha sonra ve bu anlamda yakın geleceğimizin nasıl isyan ve isyancıların oluşturduğu tek daha sonra 20. yy’da Afrika’da olmuşşekilleneceğini gösterecektir. ve organize bir hareket vardır. Ayrıca tur. Bu nedenle Amerika’nın değişimKuzey Amerika’da ABD gibi ekonoTarih boyunca medeniyet ku- leri daha dikkate değerdir. misi güçlü bir devlet oluşmuşken şağı yani ilim, bilgi merkezi fikir inşa Amerika, keşiften sonra 19.yy’a Latin Amerika’da isyandan sonra daedilen yer Ortadoğu, Avrupa ve Asya kadar sömürge olarak kalmıştır. A.B.D ğınık olmanın getirdiği bir ekonomik olagelmiştir. Amerika için bu ancak 19. ve Kanada’nın olduğu kısım genel darboğaz oluşmuştur. Bütün bu farkyy’dan itibaren söylenebilir. Afrika ise olarak İngiliz ve Fransız Orta Amerika lılıklar özellikle 1823 Monroe Doktbugün bile bireysel istisnalar dışında ve Güney Amerika ise Brezilya ha- rini ve Napolyon Savaşları ardından medeniyet merkezli olmaktan çok riç İspanya kontrolündeydi. Brezilya uzaktır. Bu bağlamda görülmektedir ise Portekiz tarafından yönetiliyordu. ki medeniyetin merkezi olan noktalar İlk isyan Birleşik Devletler tarafından dünyanın geri kalanını da etkilemiştir. İngiltere’ye karşı yapıldı. Uzun müBu etki siyasi, askeri, felsefi vb. şekilcadele sonucu başarı sağlandığında lerde olmuştur. Medeniyet merkezi geride Amerika Birleşik Devletleri olan Avrupa’nın kendi iç siyaseti ve gibi merkezi bir güce sahip ekonomisınır değişiklikleri dünyaya da bensi olan ve en önemlisi siyaset teorisi zer şekilde yansımıştır. Bu sebeple olan bir devlet kalmıştır. dünyanın diğer bölgelerini değerlenAmerikan İhtilali ve akabinde dirmek bir nevi Avrupa siyaset ideolojisini de değerlendirmek demek Birleşik Devletlerin oluşması birçok olacaktır. Fakat medeniyet merkezi yönden ‘‘Latin Amerika’’ devrimlerinolan Avrupa’nın selefi olan Ortadoğu den farklılık göstermektedir. 19. yy’ın coğrafyası Avrupa ile beraber yer yer ilk çeyreğinde Latin Amerika’nın çe-

55

ikincisayı


KAPAK Ortadoğu tarih boyunca büyük medeniyetlerin, büyük devletlerin çatışma alanı olmuştur. Bu çatışmaların çoğunlukla kanlı bittiğini söylemek insanlık adına üzüntü vericidir. Günümüzde İslami kimlikle özdeşleştirilen bu coğrafya tarih boyunca çeşitli inançlara ev sahipliği yapmış ve bu inançların hamisi olmuştur. Bu durum ise ortaya bir “dini söylem” çıkarmıştır. Ortadoğu’da tarihsel süreç incelendiğinde görülür ki Ortadoğu halkları dertleri ne olursa olsun dini bir söylem kullanmıştır. Bu durum zamanla inanç kavramlarının içinin boşaltılıp bağlamından kopmasına neden olmuştur.,

devrimlerle meşgul olan Avrupa’nın, Latin Amerika’dan çekilmesiyle Latin Amerika’yı ABD’nin arka bahçesi yapmıştır. Güney Amerika’daki bir deyiş aslında Latin Amerika’nın 19. yüzyıldan itibaren 100-150 yıllık kaderini özetler niteliktedir: “Tanrı’ya uzak, Amerika’ya yakın…”. 19. yüzyıl ve 20. yüzyılın ortalarına kadar ABD Latin Amerika’yı özellikle ticari anlamda sömürgesi yapmıştır. Latin Amerika’daki devlet sistemi yokluğu, ekonomik imkânsızlıklar ve “Caudillo” denilen liderlerin yönetimde olması bu duruma uygun ortam yaratmıştır. 20. yüzyıl ise Marksist fikirlerin yayılması ve tarihin en kanlı savaşlarının yapılması nedeniyle Latin Amerika’da özgürlük, eşitlik kavramlarının dillendirilmesine yol açmıştır. 20. yüzyılda yine belirli liderler etrafında devrimler yapılmıştır. Meksika’da Zapata gibi insanlar devrimin simgesi olmuştur. Che Guevara ve Fidel Castro gibi devrim önderleri Latin Amerika’nın 19. yüzyılda belirlenen sınırlarının içini doldurmuştur. Dünyada sömürgelerin kaderini belirleyen belli başlı iki gelişme olmuştur: Fransız İhtilali ve II. Dünya Savaşı. Bu olaylar ardı ardına bağımsızlığı tetiklemiştir. II. Dünya Savaşı sonrasında BM’nin “self determinasyon” politikası sonucu Afrika’daki sömürgeler birer birer terk edilmiş ve bugünkü Afrika oluşmuştur. Adı her ne kadar bağımsız olsa da Afrika

ikincisayı

56

devletleri bugün bile ciddiye alınacak bir güce sahip değildir. Afrika’nın dünyadaki devrim hareketlerinden yeteri kadar yararlanamaması aslında bu coğrafyaya Avrupa’dan bir nüfus akışının olmamasındandır. Amerika’daki devrim hareketleri esas itibariyle Amerika’ya gelen Avrupalıların başlattığı bir harekettir. Francisco de Miranda’nın başlattığı hareket bunu örnekler niteliktedir. Afrika ve Amerika’nın siyasi ve coğrafi sınırlarının belirlenmesi Avrupa siyasetinin bir yansıması olmuştur. Avrupa’daki her değişim hareketi her siyasi çatlak Amerika veya Afrika’da en derin şekilde hissedilmiştir. Bugünkü Amerika’nın ve Afrika’nın sınırlarının oluşumu Avrupa’da yazılan oyunun bahsi geçen coğrafyalarda sahnelenmesidir. Fakat dünyanın öyle bir bölgesi vardır ki insanlık ile yaşıt ve aynı zamanda bir insan gibi değişken, Ortadoğu… Tarihte ilk defa bir “sınır” çekilmişse bu büyük ihtimalle Ortadoğu’da çekilmiştir. İnsanlık ile yaşıt bu coğrafyada birçok devlet kurulmuş ve yıkılmıştır. Dünyada söz sahibi olan bütün büyük devletlerin yolu en az bir kez bu topraklardan geçmiştir. Ortadoğu kimi zaman bir tampon bölge kimi zaman stratejik üs kimi zaman ise “vadedilmiş topraklar” olarak görülmüştür. Bu topraklarda sınırlar, üzerinde teori oluşturulamayacak kadar değişken faktörler ile belirlenir.

Ortadoğu’da insanları ayıran temel faktör dindir. Ayrıştırıcı bir unsur olan din dendiğinde akla sadece İslam, Hristiyanlık, Yahudilik arası farklılıklar değil aynı zamanda ve hatta günümüzde sıklıkla mezhepsel farklılıklar da gelmelidir. Ortadoğu’da insanları fiziki sınırlar genelde ayıramamıştır. Sınırın hangi yakasında olursa olsun aynı inanç grubundan olan insanlar arasında organik bir bağ vardır. Ortadoğu’da devlete bağlılık bilincinin oluşmaması aslında Ortadoğu’da tarih boyunca istikrarlı bir devletin olmamasından ötürüdür. Romalılar ve Persler arasında yüzyıllarca süren savaşlar, Haçlı Seferleri, Moğol ordularının Ortadoğu’yu yakması gibi önemli olaylar Ortadoğu’nun siyasi birliğini engellemiştir. Bütün Ortadoğu’nun tek bir yönetim altında birleşmesi Osmanlı imparatorluğu zamanında gerçekleşmiştir. Osmanlı İmparatorluğu sınırları dâhilinde olmasına rağmen bütün bu coğrafya Osmanlı toplumunun yapısına paralel olarak ayrışmıştır. Osmanlı İmparatorluğu zamanında toplumun sınıflanmasında daha çok dini kategori esas alınmıştır. Buna göre Müslümanlar, Rumlar, Ermeniler, Museviler olarak bu sıralamaya uygun bir şekilde devlet içinde görev almışlar ve toplumsal üstünlükleri belirlenmiştir. Zamanla eşitlik özgürlük gibi kavramların topluma girmesi eşit statü kavramını ortaya koymuştur. Daha önce var olan “diğer kesime hoşgörü” kavramı eşit statü sağlamamaktaydı. Hoşgörünün doğası gereği bir üstün taraf


KAPAK olduğu için eşitlikten uzak bir anlayış olarak görülmekteydi. Yeni düzende Müslüman-Gayrimüslim ayrımı kalktı ve eşit vatandaşlık ortaya çıktı. Ortadoğu’ya ihtilal fikirlerinin girmesi Osmanlı İmparatorluğu döneminde olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu’nun savaşlarda kaybetmesi yenilik yapmasının gerekliliğini göstermiş ve yenilikler de askeri mahiyette yapılmıştır. Askeri teknikleri öğrenmek için Avrupa dillerini öğrenen genç subaylar zamanla toptan daha patlayıcı şeylerin farkına varmıştır yani fikirlerin… Osmanlının egemenliği Ortadoğu’da giderek zayıflamış ve bu Ortadoğu’nun gelecekte şekillenecek sınırlarının habercisi olmuştur. Osmanlı İmparatorluğunun son savaşı olan I. Dünya Savaşı’nda Ortadoğu’da Arap milliyetçiliği İngiltere ve Fransa yardımıyla imparatorluğa karşı galip gelmiştir. Savaş sonrası galipler arası bölge paylaşımı aynı kültüre, dile ve dine sahip toplumların farklı devletlerin sınırları içerisinde yaşamasına sebebiyet vermiştir. I. Dünya Savaşı öncesinde ve sırasında İngilizler tarafından Osmanlı İmparatorluğu’na karşı kışkırtılan Arap

toplumu, Osmanlı sonrası büyük bir ‘‘Arap Devleti’’ kurmak istemiştir. En önemli figürlerden olan Şerif Hüseyin, kendisini ‘‘Arapların lideri’’ ilan etti. Fakat İngiltere Ortadoğu coğrafyasının tek büyük bir güç tarafından kontrol edilmesini istememekteydi. O yüzden bugünkü haritada görülen devletler ortaya çıkmış ve parçalı bir güç yaratılmıştır. İngiltere’nin Ortadoğu’daki esas gayesi Hindistan sömürge bölgesinin güvenliğini sağlamaktı. Ortadoğu’da sömürgeci devletlere karşı düşmanlık bu zamanlarda başlamıştır. Ayrıca 1917’de Balfour Deklarasyonu ile Yahudilerin Filistin bölgesine yerleşmesi de en büyük etkenlerdendir. İngiliz mandası altında olan bu bölge, 1940’lı yıllarda İngiltere’nin Hindistan’ı kaybetmesi ve II. Dünya Savaşı’nın ağır sonuçları nedeniyle İngiltere tarafından terk edilmiştir. 1948’de kurulan İsrail Devleti Ortadoğu’nun çehresini değiştirmiştir. İsrail’e karşı Araplar tarafından ortak bir savaş yürütülmüştür. Fakat başarısız savaşlardan sonra İsrail devleti sınırlarını altı kattan fazla genişletmiştir. Bu durum Ortadoğu Arap devletlerinde iç karışıklıklara varan sonuçlar yarattı.

Ortadoğu devletleri ‘‘Soğuk Savaş’’ sırasında ‘‘Şeytan’’ diye nitelendirdikleri Batı’nın yeni yüzü ABD karşısında SSCB’ye yanaşmışlardır. Bu durum Ortadoğu’yu bir anda bütün Sovyet Bloğu’nun içine katmış ve sınırları artık Sovyet cephesinin sınırları olmuştur. 1990’lı yıllarda artık Soğuk Savaş’ın bitmesi nedeniyle Ortadoğu’da yeni arayışlar başlamıştır. Daha önce Ortadoğu’da İsrail’i destekleyen Batı’ya karşı Arap devletlerini destekleyen Sovyet Bloğu varken yeni dünya düzeninde bölgeyi kontrole gücü kalmayan Rusya ve bölge konusunda isteksiz olan ABD vardır. Bu durum Ortadoğu’da kaos yaratmıştır. Gerek Ortadoğu’da gerekse dünyanın diğer bölgelerinde sınırların şekillenmesi birtakım siyasi, askeri, sosyolojik olayların sonucuna bağlıdır. Dünya haritasında çizgiyi çeken kalem değil, o kalemi tutan kişi ve o kalemin o kişiye nasıl geçtiği bizim için önemli olan husustur. Günümüz dünyasında, teknolojinin gelişmesi gibi sebeplerle toplumun devlet üzerindeki baskısı artmış ve bu sayede yeni dünyanın sınırları farklı bir boyut kazanmıştır.

57

ikincisayı


Geleceğin Dünyasında Geçmişin Sınırlarının Yeri Geçmişten günümüze önce fiziksel daha sonra ideolojik sınırlar yaratan insan aklı artık günümüz teknolojisi sayesinde herhangi bir sınıra hapsedilemeyecek kadar gelişmiştir. İnsanoğlunun, bulunduğu gezegene bile sığamadığı günümüz dünyasında iki dağ arasında veya iki fikir arasında sıkışıp kalması mümkün değildir. İnsanoğlunun ilk defa çiti çekmesiyle başlayan süreçte fikri mülahazaların giderek karmaşıklaşması artık insanı başladığı noktaya yani sadece insan sıfatını haiz ve düşünen bir yaratık olma noktasına getirmiştir. KAYNAKÇA -DENİZ, Taşkın, Sınırlar, Sınır Ticareti ve Sınır Ticaret Merkezleri, -GÜMÜŞÇÜ, Osman, Siyasi Coğrafya Açısından Sınırlar ve Tarihi Süreç İçinde Türkiye’de Sınır Kavramı -KILLIOĞLU, İsmail, Ahlak Hukuk İlişkisi, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı y. İstanbul, 1988, s.148 -AKARSU, Bedia, Ahlak Öğretileri I Mutluluk Ahlakı, İÜEF y., İstanbul, 1970, s.1 -HATEMİ, Hüseyin, Hukuka ve Ahlaka Aykırılık Kavramı ve Sonuçları, Sulhi Garan Matbaası, İstanbul, 1976, s.27 -AYDEMİR, Cahit ve GÜNEŞ, Hüseyin Haşimi, (2006), “Merkantilizm’in Ortaya Çıkışı”, Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt: V, Sayı: 15, ss. 136-158. -GÜRİZ, Adnan, (1969), Teorik Açıdan Mülkiyet Sorunu, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi

Gelinen bu noktada insanoğlunun ufku bilinenden bilinmeyenin sınırlarına doğru genişlemiştir. Artık insanoğlunun ilk hayali olan gökyüzündeki yıldızlara ulaşmak gelinen noktada onun yeni sınırlarının belirleyici faktörü olmuştur. Her ne kadar günümüz dünyasında bu konuda çelişkili durumlar ve tutumlar olsa da insanlığın doruk noktası bizim için insanın en yücesidir. İnsanın düşünmeye başladığı ilk anda kurduğu hayaller gerçekleşmeye başladıkça sınırlar da gerçekleşen hayaller kadar genişlemiş ve genişlemeye devam edecektir. Yayınları No: 253, Ankara. -DAVUTOĞLU, Ahmet, Stratejik Derinlik, Küre Yayınları, 2012 -TANÖR, Bülent, ‘‘Siyasi Düşünce Hürriyeti ve 1961 Türk Anayasası’’, Öncü Kitabevi, İstanbul, 1969, s. 27. -ERDOĞAN, Mustafa, ‘‘Demokratik Toplumda İfade Özgürlüğü: Özgürlükçü Bir Perspektif ’’, Liberal Düşünce Topluluğu, e-dergi, S. 24, http://www.liberal-dt.org.tr/dergiler/ldsayi24/2402.htm, (E.T. 12.01.2010) -AKŞİN, Sina, Kısa 20.Yüzyıl Tarihi,1.Baskı, İstanbul, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları,2014 -LEWİS, Bernard, Ortadoğu,10.Baskı, Ankara, Arkadaş Yayınevi,2014 -Prof. Dr. Fahir ARMAOĞLU, 19.Yüzyıl Siyasi Tarihi,4.Baskı, İstanbul, Alkım Yayınevi,2007 -ORAN, Baskın(ed.) ,Türk Dış Politikası, cilt1, 6.Baskı, İstanbul, İletişim Yayınları,2002 -www.toplumsaltarih.wordpress.com(E.T. 25.11.2014) -www.tbbdergisi.barobirlik.org.tr /m2013-106-1269 Özcan Özbey (E.T. 25.11.2014)

Devlet Sınırları Oluşturulmasında Esas Alınan Faktörler

Aykut KÜÇÜK

Ankara Üniversitesi/Hukuk

D

evlet sınırları, bir devletin diğer devletlerle ilişki ve etkileşimde bulunduğu adeta birbirine açılan bir kapı görevi gördüğü için son derece önemlidir. İnsanların geliştirdiği en büyük organizma olan devletin vergi ve asker toplayacağı sahanın belirlenmesinin yanında, hizmet götüreceği, güvenliğini sağlayacağı saha açısından da sınırlar önemlidir. Sınırların ulaştığı son noktalar, devletin egemenliğinin ulaştığı ve hukukunun insanları bağladığı son noktalardır. Sınırlar, devletlerin hâkimiyetlerinin birbirinden ayrıldığı yerlerdir. Sınırların önemi bu kadar büyük olduğu için de gerek savaşlarla gerek çatışmalarla ve gerginliklerle gündemden düşmeyen bir kavramdır. Sadece sınırın tarafı olan devletler açısından değil, sınıra komşu olmayan diğer devletlerin çıkarları açısından da son derece önemli olan sınırlarla ilgilenen bilim dallarının da çeşitli olması son derece tabiidir. Sınır kavramı bu kadar hayati bir ehemmiyeti haiz olduğu için de oluşturulurken üzerinde büyük bir hassasiyetle durulması ve ileride problemlerin doğmasına zemin oluşturmayacak şekilde çeşitli etkenler göz önünde bulundurularak çizilmesi gerekir. Sınırlar genellikle, tarafı olan devletlerin masaya oturup çeşitli etkenleri göz önünde bulundurarak görüştükleri ve masadaki devlet-

ikincisayı

58

lerin güçlerine göre belirlenen bir organizmadır. Fakat iyi belirlenmemiş bir sınır daima sorunlara beşiklik eder ve ülke ilişkilerinde ana konuyu oluşturur. Ayrıca bu sorunlar devletlerin gelişmesinin önündeki en büyük engellerden biridir. Sınırlar iki şekilde belirlenir. Bunlardan birincisi doğal yeryüzü şekillerine göre belirlenen tabii sınırlardır. Burada devletler bir dağı, akarsuyu, gölü, kanyonu ya da sıradağları vs. bir coğrafi oluşumu sınır kabul ederler. Bunlar son derece sağlıklı sınırlardır çünkü aslında antlaşma ile resmi sınır kabul edilmesinden önce de bu coğrafi oluşumlar bir sınır oluşturur ve her iki yanındaki toplumlar arasındaki etkileşimi, kültürel alışverişi ve ilişkileri asgariye indirir. Özellikle de sıradağların her iki yanındaki iklim özellikleri ve bununla bağlantılı olarak yaşayış şekilleri; etkileşim az olduğu için konuşma şekilleri dahi farklılık gösterebilir. İkinci tür ise suni sınırlardır. Suni sınırlar genelde tabii sınırlara göre çok daha istikrarsızdır ve sorunlara gebe konumdadır. Özellikle de son yüzyıllarda devletlerin birinci sırada önem atfettiği yer altı zenginliklerine göre ve beşeri faktörler dikkate alınmadan küresel çaptaki stratejik planlara göre belirlendiği için mutlaka bazı sorunlar doğurmaktadır. Son yüzyıllarda dünyadaki süper güçlerin küresel çaptaki stratejileri, diğer devletlerin ve bilhassa


yeni oluşan, oluşturulan devletlerin sınırlarının belirlenmesinde temel etken olmuştur. Ülkelerin sınırları tabii (doğal) olarak oluşursa; yani coğrafi, kültürel ve sosyal etkenler göz önünde bulundurularak oluşturulursa ömrü son derece uzun olacaktır. Örneğin Türkiye-İran sınırını belirleyen Kasr-ı Şirin Antlaşması yer altı zenginliklerine göre değil de coğrafi ve sosyal etkenler göz önünde bulundurularak oluşturulduğu küçük değişiklikler dışında günümüzde halen kullanılmaktadır. Everest Dağı baz alınarak oluşturulan Çin-Nepal sınırı sorunsuzdur. 1237 York Antlaşmasıyla belirlenen İskoçya-İngiltere sınırı da günümüzde halen kullanılan bir sınırdır. Arjantin-Paraguay-Brezilya sınırları da nehirler ve şelalelere göre oluşturulmuş doğal bir sınırdır ve uzun süredir sorunsuz kullanılmaktadır. Çin-Rusya sınırı da yüzyıllardır ufak değişiklikler dışında kullanılan ve oluşturulurken Argun Nehri, Hanka Gölü, Ussuri Nehri gibi doğal oluşumlar baz alındığı için kullanılmaktadır. Fransa-İspanya sınırı da dağlar, körfez ve geçitlerin etkisiyle oluşmuş doğal bir sınırdır. Yine İspanya-Portekiz arasındaki sınırın oluşumunda da Douro ve Tejo Nehirlerinin belirleyici etkisinden söz edilebilir. Eğer ülke sınırları etnik ve coğrafi özellikler dikkate alınmadan, ekonomik ve stratejik nedenlerle oluşturulursa, bu suni sınırların ömürleri yukarıdaki örneklere kıyasla son derece kısa olacaktır. Sınırlar oluşturulurken dışarıdan müdahaleye mahal vermeksizin ve tarafların sosyal, etnik, kültürel yapıları dikkate alınarak ve taraflarca oluşturulması gerekir. Oysa son yüzyıllara baktığımızda büyük devletler, diğer devletleri son derece suni bölünmelere uğratmış ve ileride müdahale edilmesini kolaylaştırmak için yapay devletler oluşturmuştur. Ayrıca bu yapay devletlerin sınırları, sürekli meşgul olacakları sorunlar yaratacak şekilde oluşturulmuş ve bu devletlerin gelişmesi engellenmiştir. Bunun en büyük örneği Afrika kıtasındaki sömürge döneminden kalma ülkelerdir. Bu ülkelerin sınırları, haritadan bakıldığında herkesin kolayca fark edebileceği şekilde cetvelle çizilmiş, bölge insanlarının ve coğrafyalarının yapısı dikkate alınmadan oluşturulmuş sınırlardır. Bugün Afrika’daki 55 ülkenin yarısından fazlasının savaş, iç savaş, iç çatışmalar ve azınlık sorunlarını yaşaması, yanlış çizilmiş sınırların eseridir. Sömürge döneminde Avrupalı devletlerin paylaştığı topraklar, büyük ölçüde bugünkü Afrikalı devletlerin sınırlarını oluşturmaktadır. Sınırlar sebebiyle bu devletler birçok kez savaşmıştır: 1960’larda Fas ile Cezayir, Benin ile Nijer, Etiyopya ile Somali; 1970’lerin sonlarında Uganda ile Tanzanya ve tekrar Etiyopya ile Somali; 1980’lerin başında Çad ile Libya; 1980’lerin sonunda Fas ile Moritanya ve 1990’ların sonunda Eritre ile Etiyopya arasında sınır anlaşmazlıkları patlak vermiştir. Aynı zamanda Mali ile Burkina Faso 1960’lar, 1970’ler ve 1980’lerde farklı zamanlarda sınır savaşları yaparken Nijerya ile Kamerun 1960’lar ve 1980’lerde sınırlar yüzünden savaştılar. Ayrıca sınır savaşlarının yanında bu ülkelerde etnik temelli sivil savaşlar patlak vermiştir. Sudan, Nijerya, Ruanda, Nijer, Çad, Eritre ve Ogaden, Angola,

Zimbabve ve Zaire gibi Afrika ülkelerindeki etnik temelli sivil savaşların nedeni Afrika’yı parçalayıp ardından yapay sınırlar çizen Batı devletleridir. Bunların yanında Irak’taki iç savaş, Mısır-Sudan sınır sorunları, Hindistan-Pakistan Keşmir sorunu, Sovyetlerin dağılmasının ardından oluşturulan Yugoslavya devletinin trajik bir şekilde tarih sahnesinden silinmesi, Çekoslovakya devletinin parçalanması, suni bir ayrıma uğratılan Almanya’nın her iki parçasının Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla yeniden birleşmesi, Çeçenistan-İnguşetya sınır sorunu, Bosna-Hersek, Gürcistan gibi devletlerdeki etnik temelli iç sorunlar ve savaşlar, Fas-Cezayir sınır sorunları, İspanya-Fas arasındaki sorunlar örnek gösterilebilir. Henüz bağımsızlığının ilk yıllarında etnik çatışmalar, iç savaşlar yaşayan Orta Asya ülkeleri de bu durumun mağdurları konumundadır. Özbek, Kırgız, Kazak, Türkmen ve Taciklerin iç içe yaşadığı alanların siyasi sınırlarla ayrılması son derece vahimdir. Kırgızistan’ın kuzeybatısı ve kuzeydoğusu arasında edilecek yolculuğun Özbeklere ait Fergana Vadisinden geçilmeden yapılamaması bu konuya örnektir. Tüm bu sebeplerle siyasi, kültürel ve ekonomik açıdan zor bir dönüşüm yaşayan Orta Asya’nın orta ve uzun vadede istikrara kavuşması zor görünmektedir. Ülkemiz açısından bakıldığında, 1. Dünya Savaşı’nın ardından oluşturulan Türkiye-Kuzey Irak sınırının yeraltı zenginliklerine göre oluşturulması ve sınırın terör örgütlerinin yaşamasına imkân verecek biçimde oluşturulması örnek verilebilir. Ayrıca Kuzey Irak sınırının oluşturulmasında etnik yapı göz önünde bulundurulmadığı için bölünen aileler ve bu temelle oluşan sorunlar da bu suni sınırların yarattığı sorunlardandır. Özellikle Soğuk Savaş sonrası ortaya çıkan güç boşlukları küresel çapta politika sürdüren aktörlerin ilgi alanlarına dönüşmüştür. Bu aktörlerce oluşturulan suni yapılanmalar ise doğal bir şekilde sancılı bir sürece itilmiştir. Sonuç olarak sınırlar oluşturulurken dikkate alınmayan jeokültürel, jeopolitik ve coğrafi unsurlar er ya da geç devreye girer ve sorunlara gebelik eder. Bu sebeple sınırların oluşturulması meselesi son derece hayati öneme sahip olup, devletlerin barış içerisinde varlıklarını sürdürmelerini sağlayacak şekilde taraflarca çizilmelidir.

KAYNAKÇA -www.multecihaklari.org (E.T.25.11.2014) -www.küreselcatismalar.com (E.T. 25.11.2014) -Siyasi Sınırlar ve Teröre Etkisi: Kandil Dağı ve Svat Vadisi – Alaeddin Yalçınkaya -Stratejik Derinlik – Ahmet Davutoğlu -Siyasi Coğrafya Açısından Sınırlar ve Tarihi Süreç İçinde Türkiye’de Sınır Kavramı - Osman Gümüşçü

59

ikincisayı


Terminolojik olarak tampon bölge (buffer zone) yerine, güvenli bölge (safe area), güvenlik bölgesi (security area) ya da uçuşa yasak bölge (no-fly zone) gibi tabirler de kullanılmaktadır. Uygulamada tampon bölgeler iki ayrı devleti, kimi zaman oluşumu birbirinden ayıran, tarafların girmediği ve çoğu zaman kimsenin bulunmadığı askersizleştirilmiş yerler olarak karşımıza çıkar. Güvenlik bölgesi de benzer şekilde bir devletin ilan ettiği ve girilmesi yasak bölgedir. Buraya giren kişiler güvenlik riskiyle karşı karşıya kala-

Ali ATAY

Ankara Üniversitesi/Hukuk

ikincisayı

60

caktır. Uçuşa yasak bölgeye hava araçları giremez. Devletin bu bölgeye karadan müdahalesi söz konusu olabilmektedir. Tampon bölge uçuşa yasaklı bölgeden daha çok şey ifade etmektedir. Tampon bölgede, daha çok sınır güvenliğiyle ilgili ve geride tehlike altında olan bölgenin güvenliği sağlanması açısından önem taşırken güvenli bölge ise güvenlik kenarda kalıyor, insani amaçlarla bunu yapmak istediğiniz argümanı ön plana çıkıyor. ‘İnsani yardım koridoru’ tabiri de tampon bölgenin bir başka çeşidi olup güvenlik sağlanmadan böyle bir koridorun oluşturulması mümkün değildir. Uluslararası hukuk, devletlerin kendi topraklarında egemen olmaları ilkesine dayanır. Bunun bir yansıması olarak da devletler başka devletlerin ülkesel bütünlüklerine ve siyasal bağımsızlıklarına saygı gösterirler. Diğer devletlerin topraklarına müdahalede bulunmazlar. Diğer devletlerin topraklarına müdahalenin en ağır hali askeri kuvvet kullanmadır ve BM kurucu antlaşmasıyla yasaklanmıştır. (BM 2/4) Bunun bir istisnası meşru müdafaa hali iken (BM 51.md), diğer istisnası BM Güvenlik Konseyi’nin kuvvet kullanmaya yetki veren bir karar almasıdır. (BM 42.md) Tampon bölgenin uluslararası hukuktaki yeri ve meşruiyeti göreceli ve tartışmalıdır. Tampon bölge

Tampon Bölge

V

ietnam Savaşı’ndan sonra gündeme gelen tampon bölge; (İngilizce: buffer zone), düşman birlikleri, grupları ya da milletleri birbirinden ayırmak için oluşturulmuş ara bölge olarak tanımlanabilir. Tampon bölgeler genellikle askerden arındırılmış bölgelerdir. Eğer iki taraf arasındaki tampon bölge bağımsız bir devletten meydana geliyorsa buna tampon devlet denir. Tampon bölgeler, karşıt gruplar arasında şiddeti önlemek, çevreyi korumak, yerleşim birimlerini endüstriyel kazalardan ve felaketlerden korumak, tutukluların kaçarken rehine almasını veya saklanmasını engellemek, göç akınını engellemek suretiyle güvenlik ve asayişi sağlamak için oluşturuluyor. Terör saldırıları ve terörist sızmalarının önüne geçmek için de bu duruma başvurulabiliyor.


yöntemini kullanmanın hukuki şartları ve yolları üzerinde yerleşik bir teamül yok. Birinci yol olarak BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesinin, ABD, Fransa, İngiltere, Rusya ve Çin’in, onayı ile onay verilen metin üzerindeki detaylara göre, tampon bölge olarak belirlenen alanda çatışma yaşanmaması, sivillerin bölgeye sığınması ve burada güvenliklerin garanti altına alınması sağlanıyor. Gerekli görülürse, bölge uçuşa yasak bölge de ilan edilip savaş uçaklarının da geçmesi engelleniyor. Tampon bölge oluşturulabilmesi için BM Güvenlik Konseyi kararı dışındaki seçenekse belli bazı ülkelerin koalisyon oluşturarak tampon bölge kurulmasına karar vermesi. BM kararı olmadan uygulanan bir tampon bölge, hukuken tartışmalı bir zemin olacağı gibi bölgede güvenliği kimin sağlayacağı da önem kazanıyor. BM kararı olmadan oluşturulan tampon bölgede ilgili ülkenin BM’ye şikâyette bulunma ve uluslararası camiadan destek arama hakkı bulunuyor. Uluslararası hukuk uzmanı Prof. Dr. Hüseyin Pazarcı da “İnsan haklarını koruma gerekçesiyle de olsa BMGK kararı olmadan müdahale edilmesi normalde kabul edilmiyor. Egemenlik alanında boşluk varsa, komşu ülke güvenliğini kontrol edemiyorsa; bu ülkeden saldırılar geliyorsa ‘hak doğabilir’ deniliyor.” değerlendirmesinde bulunuyor. Diğer bir durum ise ev sahibi toplumun, hükümetinin daveti ile ilgili ülkede tampon bölge kurulabilir.

Türkiye açısından durum; Kıbrıs’ı ikiye bölen Lefkoşa’nın tam ortasında BM kontrolünde bir ara bölge yer alıyor. Burada BM Barış Gücü (unfcyp, united nations forces in cyprus) görev yapıyor. Bu bölge farklı aktörler tarafından tampon bölge, güvenli bölge ve yeşil hat olarak 3 farklı şekilde isimlendirilmektedir. Bölgenin uluslararası hukuka göre ismi tampon bölgedir. Adada yalnızca bir ateşkes durumu söz konusu, bir barış imzalanmış durumda değil, BM askerleri iki düşman kuvvet arasında tampon işlevindedir. Kıbrıslı liderler çözüm görüşmelerini Türklerle Rumları ayıran bu ara bölgede gerçekleştiriyor. Suriye’deki kriz iç savaşa evrilerek 2011 yılı Mart ayından beri devam ediyor. Türkiye, Suriye iç savaşından en çok etkilenen ülkeler arasında. Düşürülen Türk jeti, Reyhanlı saldırısı ve Türkiye’ye düşen havan topları, seken kurşunlar, ekonomik kayıplar diğer yandan da Türkiye’ye sığınan 1,5 milyondan fazla Suriyeli’nin oluşu, durumun ciddiyetini ortaya koymaktadır. Türkiye 1991 ‘de Kuzey Irak’tan gelen 500 bin civarında mülteciye de sınırlarını açmıştı. IŞİD’e karşı gerçekleşecek bir müdahale sonucu ve iç savaşın seyrine bağlı olarak daha fazla Suriyelinin sınırımıza dayanması sınır ötesinde bir “tampon bölge” oluşturma ihtimalini ortaya çıkarmıştır. Tampon bölgenin Türkiye için en belirgin örneği olarak şu gösterilebilir: Saddam Hüseyin’in kendi halkına yaptığı baskılar dolayısıyla 1990’larda binlerce Kuzey Iraklı Kürt sınırlarımıza girdi, perişan durumda birkaç ay kaldılar, ancak güvenli bölge kurulunca kendi yerlerine dönebildiler. Türkiye Cumhuriyeti devletinin de ülke sınırları içinde sınır hâkimiyetini devam ettirmek için tampon bölge uygulaması faydalı olacaktır. Zaten var olan büyük göç hareketi, çatışmaların büyümesi ile bütün bölgede büyük bir istikrarsızlığa sebep olacaktır

KAYNAKÇA - http://tr.wikipedia.org/wiki/Tampon_b%C3%B6lge Erş. Tarh. 11/11/2014 -http://file.setav.org/Files/Pdf/20140930164536_%E2%80%9Ctampon-bolge%E2%80%9D-ve-uluslararasi-hukuk-pdf.pdf - Tampon Bölge ve Uluslararası Hukuk- Seta Perspektif- Eylül 2014, Sayı 73, İbrahim Kaya -http://www.aljazeera.com.tr/al-jazeera-ozel/tampon-bolgede-kara-harekati-sart, Erş.Tarh. 11/11/2014 -http://setav.org/tr/tampon-bolge-ve-uluslararasi-hukuk/perspektif/17546, Erş.Tarh. 11/11/2014 - http://www.hurriyet.com.tr/gundem/27231201.asp, Erş.Tarh. 11/11/2014

61

ikincisayı


Sınır Kavramının Oluşturduğu

Görünmez Irkçılık Tuğçe ALTAS

Ankara Üniversitesi/Hukuk

Hiç kimse ırkçı olmadığında ırkçılık görünmez oluyor.

İ

nsan hakları savunuculuğunun fazlasıyla geliştiği şu dönemde kimse, kendisine “ırkçı” denmesini istememektedir. Irkçılık da diğer bütün ideolojiler gibi çağa ayak uydurmaya çalışmakta giderek görünmez bir hal almaktadır. Peki, nedir ırkçılık? Irkçılık, genel olarak çeşitli insan ırkları arasındaki biyolojik farklılıkların kültürel veya bireysel meseleleri de tayin etmesi gerektiğine ve doğal sebeplerle bir ırkın (çoğunlukla kendi ırkının) diğerlerinden üstün olduğuna ve diğerlerine hükmetmeye hakkı olduğuna duyulan inanç veya bu değerleri kabul eden doktrindir. Ayrıca ırkçılık terimi, kendi etnik kültür değerlerini tek ölçüt olarak belirlemek (etnik merkeziyetçilik), farklılık korkusu (zenofobi), ırklar arasında birleşmelere ve ilişkilere karşıtlık ve milliyetçilik gibi kavramları da kapsayabilmektedir . Irkçılık denilince akla “Nazizm, Antisemitizm, Beyaz Üstünlüğü, Siyah Üstünlüğü” gibi kavramlar gelmektedir. Bunlardan Nazizm, Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi’nin 30 Ocak 1933’ten Almanya’nın II. Dünya Savaşı’nda teslim olduğu 8 Mayıs 1945 tarihine kadar iktidarda olduğu dönem boyunca Almanya’nın resmî ideolojisi olarak uygulanmıştır. Nazilerin iktidarı sırasında yaşananlar tüm dünyaya bu tür politikaların nasıl felaketlere yol açtığını göstermiştir. Bu felaketin faillerinin Nürnberg Mahkemelerinde yargı-

ikincisayı

62

landığını biliyoruz. Ancak yargılama sürecinde tıpkı Yahudiler gibi toplama kamplarına alınan Romanların yargılamanın hiçbir aşamasında adı bile geçmemiş, ırkçılıkla hesaplaşılırken dahi insanların teninin rengi önem arz etmiştir. İşte görünmez ırkçılık tam da bu noktada karşımıza çıkmakta yani sözde kimsenin ırkçı olmadığı durumlarda. Avusturalya temelli anti-racism (ırkçılık karşıtı) organizasyonu olan Beyond Blue, konuya dikkat etmek için bir kampanya filmi hazırlamış; “The Invisible Discriminator/Görünmez Irk Ayırımcısı”. Filmde kendini hoşgörülü


addeden insanların dahi farkında olmadan ırkçılık yaptığının altı çiziliyor. Günlük hayattan sahnelerin yer aldığı filmin bir sahnesinde genç bir kadın otobüse biniyor ve boş bir yere doğru ilerlerken arkasında beliren adam kadına doğru yaklaşarak fısıldıyor: “Sakın göz teması kurma.”. Kadın başını öne eğerek kendisine yer açan koyu tenli adamın yanındaki boş yere oturmaktan vazgeçiyor. Ona yaklaşan bir adam gerçekte yok tabi, kadının kafa sesinin tezahürü. Kafa (ezber) sesi de kadının, koyu tenli “yabancı” adamın yanına oturmasına izin vermeyip adamın onu rahatsız edebileceğini, hem zaten bütün yabancıların suça eğilimli olduğunu söylüyor. Bir başka sahnede, iş başvurusu için mülakata alınmış siyahi bir genç kadın görüyoruz. Mülakatı yapan kadın ise beyaz ve arkasında beliren kötü adam/ses, “Ona gerçekten güvenebilir misin?” diye fısıldıyor. Ten renginin koyu olması dolayısıyla genç kadının iş başvurusu reddediliyor. Kampanya filminin finalinde ise Beyond Blue şunu söylemekte: “Kimse sadece kendisi olduğu için, kendisini çöp gibi hissetmemeli.” Görünmez ırkçılık dediğimiz bu kavram\algıyı yaratmada en büyük pay ise medyadadır. Medyanın toplumları yönlendirme konusundaki gücü, yadsınamaz bir gerçek olarak bu konuda da karşımıza çıkmaktadır. Medya, yaygın inkâr stratejileri aracılığıyla, üstü örtülü bir şekilde ırkçı yargıları üretmekte ve masumlaştırarak dolaşıma sokmaktadır. İnkâr stratejileri medya metinlerinde “ötekinin olumsuzlaştırılması ve ‘biz’in temize çıkarılması, değersizleştirme söylemleri, hoşgörü söylemi, yumuşatKAYNAKÇA -http://www.academia.edu/3774562/Irk%C3%A7%C4%B1-Ayr%C4%B1mc%C4%B1_s%C3%B6ylemlerin_kurucu_%C3%B6%C4%9Feleri_olarak_inkar_stratejileri (Erişim Tarihi 14.12.14) -http://www.cut-online.com/2014/08/15/gundelik-hayatta-irkcilik-mi-evet-sen-de-yapiyorsun/ (Erişim Tarihi 14.12.14) -http://www.beyondblue.org.au/ (Erişim Tarihi 12.12.14) -http://www.haber7.com/guncel/haber/1219812-suriyeliler-makineli-tabancalarla-yakalandi (Erişim Tarihi 27.11.14) -http://ekonomi.haberturk.com/is-yasam/haber/999723-issizligi-suriyeliler-mi-artiriyor (Erişim

ma çabaları, olumsuz ötekine gönderme yaparak temize çıkma, görmezden gelme vs.” olarak karşımıza çıkmaktadır. Örnek verecek olursak; “İtalya ve Almanya`nın da 301. Maddeleri Var” (Hürriyet, 06.10.2006), “Kürt Hakkı Diye Bir Sorunumuz Yok!” (Hürriyet, 19.12.2006), “Türkiye`ye Gelen Yabancı Öğretmenler Sorunlu” (Zaman, 14.01.2007) … Konuyla ilgili daha güncel örnekleri ise ülkemize sığınan Suriyeliler hakkında yapılan haberlerde görebiliriz; “Suriyeliler sınırda tabanca ile yakalandı”(Haber 7, 10.11.14), “İşsizliği Suriyeliler mi artırıyor?” (Habertürk, 15.10.14), “Suriyelilerin kavgasında kan aktı” (Star Gazetesi, 09.11.14), “Suriyeli kadınlar sebebiyle erkekler eşlerini boşuyor” (Güncel Adana), “Sığınmıyorlar, yerleşiyorlar!” (Kilis Postası)… Atılan bu başlıkların haber değeri taşımaktan çok toplumda, Suriyeliler hakkında olumsuz bir kanaat oluşturma amacı taşıdığı ortadadır. Anlatılanlar ırkçılığın hala sıradan olduğunu ve birçok insanın ırkçı davranışlarda bulunduğunu göstermekte ancak insanların çoğu ırkçı tavırlar sergilediğinin farkında dahi olmamaktadır. Günlük hayatta okunan gazetelerden izlenen haber bültenlerine, filmlere, dizilere kadar birçok alanda ırkçı fikirler insanlara dayatılmaktadır. Gizli veya aşikâr olması yapılan faaliyetin ırkçılık olduğu gerçeğini değiştirmemektedir. Fazla uzağa gitmemize gerek yok etrafımıza dönüp bakmamız yeterli olacaktır. “Irkçı değilim ama…” ile başlayan cümleler bize ırkçılığın nasıl bir hayalet gibi aramızda dolaştığını gösterecektir.

Tarihi 27.11.14) -http://www.gunceladana.com/guncel/suriyeli-kadinlar-sebebiyle-erkekler-eslerini-bosuyor-h3263.html (Erişim Tarihi 27.11.14) -http://www.kilispostasi.com/kose-yazisi/siginmiyorlar-yerlesiyorlar/1201399 (Erişim Tarihi 27.11.14) -http://haber.stargazete.com/guncel/suriyelilerin-kavgasinda-kan-akti/haber-963708 (Erişim Tarihi 27.11.14) -http://www.radikal.com.tr/yazarlar/orhan_kemal_cengiz/romanlar_ve_hakikat-1085051 (Erişim Tarihi 14.11.14)

63

ikincisayı


Ece ÜZGÜN-Merve ENGİN Ankara Üniversitesi/Hukuk

B

izler hep ölüyoruz. Kimimiz karanlık bir ormanda, kimimiz yorgun argın eve dönmeye çalışırken, kimimiz bir yabancının, kimimiz patronumuzun, kimimiz sevdiğimiz bir adamın, kimimizse aile bireylerimizin cinsel veya fiziksel şiddetine uğruyor ve her gün bir daha bir daha ölüyoruz. Hepimiz biliyoruz ancak ya korktuğumuzdan ya da artık normalleştirdiğimizden çığlık atmaktan kaçıyoruz. Biz her susuşumuzda ise atıveriyoruz ölü topraklarını başka bir kadının, erkeğin, çocuğun ya da LGBT bireyin son çığlığının üzerine! Bizim atamadığımız çığlıklarımız ise ruhsuz, yarın unutulmaya yüz tutacak, kenara köşeye iliştirilmiş birer istatistik birer gazete haberi olmaktan öteye gidemiyor. Sadece basına yansıyan haberlerde 2010-2014 yılları arasında 1.222 kadın öldürülmüş, 1.783 kadın taciz veya tecavüze uğramış, 1.117 kadın ise şiddet görmüştür. Bu kişiler ise sesini çıkarıp şikâyette bulunabilenlerden ibarettir oysaki her yıl 10 bini aşkın kadın tecavüz mağduru olmaktadır. Bu rakamlar ülkemizdeki durumu belirtirken dünyada da her üç kadından biri fiziksel ya da cinsel şiddet mağduru olmaktadır. İstatistikler bize dünyanın içinde yaşanılamaz koca bir mezbahaya dönüştüğünü göstermektedir. İşte bu kara düzende şekillenen hayatımızda biz de sürekli kendimizi korumak için planlar yapmaya zorlanıyoruz. Hani kadın kısmının gece dışarıda işi yoktur ama(!) kazara oldu da çıktık diyelim; o boş sokaklarda yürürken elimiz yüreğimizde, aklımızda sadece hayatta kalabilme telaşıyla

ikincisayı

64

hızlı adımlarla eve koşmayı, taksiye bineceğimiz zaman mutlaka plakayı bir yakınımıza göndermeyi, yoldayken ailemizle telefonla konuşuyormuş gibi yapmayı, giyimimize gülüşümüze bizi biz yapan şeylere sürekli dikkat etmeyi, hanım hanımcık olmayı, düzgün oturup kalkmayı, kendi bedenimiz üzerindeki kararları şahsi fikirlerimizle değil de ailemizin başını öne eğmemek üzere şekillendirmeyi, erkeğin hep bir adım gerisinde kalmayı, arkamızdan gelen adımları korku içinde dinleyip bazen tanımadığımız insanlara sığınmayı ve daha birçok şeyi öğrenmek zorunda kalıyoruz. Bütün bunlar olurken tek gayemiz ise hayatta kalabilmek… Öyle ki tacize karşı susup uzaklaşmayı bile normalleştiriyoruz. Sanmıyoruz ki otobüste, sokakta sözlü veya fiziksel tacize maruz kalmamış bir kadın olsun… Bu mezbahanın bizi korkunun karanlık ellerine verişi, aslında küçüklükten itibaren bize dayatılan toplumsal cinsiyet kalıplarının aynadaki siluetinden başka bir şey değildir. Toplumsal cinsiyet, biyolojik cinsiyetten farklı olarak, kadınla erkeğin sosyal ve kültürel açıdan tanımlanmasını, toplumların bu iki cinsi birbirinden ayırt etme biçimini, onlara verdiği toplumsal rolleri anlatmak için kullanılan bir kavramdır. Toplumsal cinsiyetin bizde şekillendirilmesinin nedeni hem ataerkil yapı hem de ekonomik sistemdir. Kadının ev içi özel alana sıkıştırılıp, kamusal alanın erkek tarafından sahiplenilmesi geçmişten günümüze gittikçe azalan bu şekillenmenin göstergesidir. Biyolojik cinsiyet, doğuştan gelen farklı özellikleri ifade ederken; toplumsal cinsiyet, toplumun kadına ve erkeğe yüklediği roller bütünüdür. Bu roller toplumdan topluma değişse de or-


Toplumsal Cinsiyet Kıskacında

ŞiddetTacizTecavüz

tak bazı özellikler ihtiva etmektedir. Bunun değiştirilmesi, ancak bu rollerin temeline inip irdelenmesi ile mümkündür. Bu irdelemenin en büyük destekçisi ve yolu olması gereken hukuk, bir yönüyle mevcut cinsiyet eşitsizliğini desteklemiş ve desteklemeye devam etmektedir. İnsan değerleriyle alakalı değil açıkça kültüre dayalı norm türetimi söz konusudur. Yıllardır süregelen erkekle kadın arasındaki iktidar ilişkisi bu normlarla devam etmektedir. Toplumsal cinsiyet rolleriyle yetişen erkek ve kadınlar hayatlarını bu yönde şekillendirmekte ve karanlık bir çıkmazın içinde kaybolmaktadırlar. Kadına yüklenen annelik, duygusallık ve namus olgusu; erkeğe yüklenen evi yönetme ve geçindirme, güçlü olma gereklilikleri bireyleri kıskacına almakta ve rollerinin dışına çıkmaktan alı-

koymaktadır. Yolun sonunda “iffetsiz bir kadın olma” ya da “iktidarsız bir erkek olma” damgası yeme korkusu vardır. Taciz ve tecavüz mağduru olmak sadece kadın olmaya bağlı değildir. Aksine bu iğrenç insanlık suçun mağduru bebekler, çocuklar, cinsel yönelimine bakılmaksızın erkek ya da kadın bireyler olabilmektedir. Taciz ve tecavüze maruz kalan kadınlar bir yere kadar seslerini çıkarabilmekteyken bu duruma maruz kalan erkekler nadir olarak ortaya çıkmaktadır. Bu durum bize toplumsal cinsiyet rollerinin erkekler açısından etkisini göstermektedir Kısaca örneklediğimiz toplumsal cinsiyet rolleri toplumumuzda mahalle ve aile baskısı araçlarıyla güçlenmektedir. Daha bebeklikten başlayan kız çocuklara pembe, erkek çocuklara mavi giydirilmesi; kızların küçük ev hanımı, erkeklerinse evi geçindirecek aile reisi yönelimiyle büyütülmeleri ile başlayıp; kadınların sosyal hayata katılımının engellenip erkeklerinse desteklenmesiyle sürmektedir. Meslekler bile eril ya da dişil olarak görülmekte ve çocuklar bu algıyla yönlendirilmektedir. Bu yönlendirme ise nesilden nesile devam ederek bir paradoks oluşturmaktadır. Benimsenen toplumsal cinsiyet rollerinin sınırları medyada iyice belirlenip keskinleştirilmekte ve teşvik edilmektedir. Özellikle çocukların ve gençlerin fiziksel, zihinsel, ruhsal ve ahlaki gelişimini olumsuz yönde etkileyebilecek yayın yapılmaması esası sık sık ihlal edilmekte hatta bu ihlal toplumsal cinsiyet rollerinin benimsenme-

65

ikincisayı


tun dediğin iffetli olacak, evini kocasını bekleyecek’ ‘kadın dediğin kendine bakacak, bakımlı olacak abicim’ ‘Feminizm kocayı, komünizm parayı bulana kadardır’’sana kız mı yok birader’ , ‘erkek adam kıskanır’ ‘boşver oğlum o zaten evlenilecek değil eğlenilecek kızdı’ ‘karı gibi gülme’ ‘top musun oğlum ne diye kırıtıyon’ gibi öyle yaşamayacaksın böyle yaşayacaksın dayatmaları ne yazık ki hayatımızın bir parçası konumuna gelmiştir. Hatta ve hatta taciz, tecavüz ve şiddeti kınarken bile erkek adam yapmaz gibi eril bir dille yola çıkılmaktadır. Tarafsız olması gereken haber organları bile ‘kıskançlıktan gözü dönen koca’ ‘aşk cinayeti’ gibi durumu insancıllaştıracak sıfatlarla kadınların kanlı bedenlerini sözde “şiddete dikkat çekmek” amacıyla manşetlerine taşımaktadırlar. İşte bu tutum bileklerimize toplumsal cinsiyet kelepçelerini yavaş yavaş ve fark ettirmeden geçirmektedir. Bireylerin kontrolünde olan sosyal medyada da her gün her birimiz yaptığımız paylaşımlarla öğrenilmiş toplumsal cinsiyet kalıplarını yansıtıyoruz. Kuşkusuz ki hepimiz “kezban” gibi sıfatlarla hatta hakaret ve küfürlerle yaftalıyor ve yaftalanıyoruz. Aslında bu yaptığımız günlük hayattaki insanlarla iletişimimizin birer yansıması. Bu esiri olduğumuz kalıplar şiddete, tacize ve tecavüze karşı duyarlı olup tepkimizi gösterirken bile yakamızı bırakmıyor. Erkeğin şiddetini insan olmamasına değil erkek adam olmamasına bağlıyoruz. Görüyoruz ki bu durumdan kurtulmak için ilk adım aynada gördüğümüzü değiştirmektir. Zira erkek ve kadın arasındaki toplumsal cinsiyet kalıplarının sonucu olarak süregelen erkeklerin kadınlar üzerindeki egemenlik kurma durumları, taciz tecavüz ve şiddetin en önemli sebeplerindendir. Bu egemenlik kurma anlayışıyla şiddeti kendinde hak gören ve bu şekilde büyütülen erkekler tacizci, tecavüzcü ya da en azından kadınların hayatlarına dair yorum yapmayı onları muhabbetlerine meze etmeyi normalleştiren bireylere dönüşmektedir.

si nedeniyle normalleştirilmektedir. Gündüz kuşağı gibi çocukların ve gençlerin kolayca izleyebileceği saatlerde genç zihinler bu tehlikeli rol ayrımlarının benimsendiği programlarla yavaşça zehirlenmektedir. Hepimizin bildiği evlilik, moda, eğlence programlarında sıkça vurgulanan ‘Erkek adam evine ekmek getirir’ ‘kadın dediğin çalışma iznini kocasından alır’ ‘erkek adam ağlamaz oğlum’ , ‘ha-

ikincisayı

66

Topluma yön veren siyasetçiler de verdikleri demeçlerde bu iktidar çatışmasını alevlendirir nitelikte sözler sarf etmektedir. Hepimiz hatırlarız “Makyaj yapan kadının kaportası bozuktur.” diyeni; “Kadın iffetli olacak.” “Kadın, herkesin içinde kahkaha atmayacak.” “Kadın, bütün hareketlerinde cazibedar olmayacak.” buyuranı; kanımızı dondururcasına “Tecavüzcü, kürtaj yaptıran tecavüz kurbanından daha masumdur.” diyebileni; ve kadının kadını korumak yerine “Medya olayları abartıyor. Kadına yönelik şiddet tamamen algıda seçicilikten ibaret.” deyişini; hatta ve hatta kadının kendi bedeni üzerinde verdiği bir kararı “Yılda yüz bin kürtaj, yüz bin cinayettir. Anası olacak kişinin hatası için suçu neden çocuk çekiyor. Anası kendini öldürsün.” diyerek üzerine vazife edenleri… Kitleler üzerin-


de söylediği sözlerle bu denli etkili olabilecek siyasilerin kadının özel alanına adeta tecavüz ederek dâhil olmaları toplumdaki bireylerin de bunu kendisinde bir hak görmesine neden olmaktadır. İşte ataerkil toplum bireyleri bu ufak, zararsız görülen ve çoğunlukla fark etmediğimiz detaylarla adım adım tecavüzün tacizin ya da şiddetin faili ya da mağduru olmaya itmektedir. O kadar yavaş ve hissetmeden işler ki bu düzen ne tacizciye ya da tecavüzcüye dönüştüğünüzü fark edersiniz ne de bunun mağduru olmaktan kaçabilirsiniz. İnsanın tecavüzcüye dönüşmesi doğuştan gelen değil süreçle şekillenen bir olgudur. Bu ülkede hem toplumsal olarak hem de siyasi olarak öyle çok etken vardır ki biz, olaylara verdiğimiz tepkilerle bu yolda buluveririz kendimizi. Söylediğimiz sözlerle, yapıştırdığımız yaftalarla, bir başkasının özel hayatına müdahil oluşumuzla, tecavüzü meşrulaştırışımızla ve tecavüzcüyü değil mağ-

duru yargılayış biçimimizle hatta ve hatta hukuki alanda bile önyargılarımızın esiri olup, hakkaniyetten uzak kararlarımızla birer tecavüzcüye dönüşürüz. Ülkemizde öyle örneklerle karşılaşmaktayız ki tecavüzün kıyafet, cinsiyet, yaş, hal ve tavır meselesi değil kokuşmuş bir zihniyet meselesi olduğunu görmekteyiz. Zira eşeğe, ördeğe, tavuğa, köpeğe, damacanaya ve bilmediğimiz canlı ya da cansız pek çok varlığa tecavüzün başka bir açıklaması olamaz. Ne zaman ki biz bu zihniyet bozukluklarını çözeriz işte o zaman daha güvenli, eşit, korkudan uzak bir topluma uyanırız. İşte bunu sağlamak için öncelikle her birimiz zihnimizi toplumsal cinsiyet kalıplarından arındırmalıyız. Bu arınma sancılı süreçler muhteva etse de, toplumumuzun kanayan yarası olan taciz, tecavüz ve şiddet vakıalarının çözümü ancak böyle mümkündür. Önce kendi zihnimizde sonra toplumda, eğitimde, kamusal alanda yapacağımız reformlarla daha sağlıklı bireylerin yetişmesini sağlamak hayal değildir.

#ÖzgecanAslan

67

ikincisayı


ikincisay覺


ikincisay覺


#Savc覺MehmetSelimKiraz


71

ikincisay覺


ikincisay覺

72


Gelişim Hukuk Dergisi 2.Sayı