Issuu on Google+

A-PDF Merger DEMO : Purchase from www.A-PDF.com to remove the watermark

5

Hindistan’da büyük grev

7

Özelleştirmelere karşı 100 milyon emekçi ‘grev’ dedi. Okullar, hastaneler, idari binalar durdu

Bar›nakta direnifl atefli Yıkım 5 Ekim’de başlıyor. Yoksula sefalet, rantçıya cennet getiren yıkımlar direnişlerle karşılanıyor

13

Tarihte kardefl katli Osmanlı sultanları taht için rakip gördükleri kardeşlerini nasıl katletti?

15

Dumanl› kentin çocuklar› Önemli bir sanayi kentiyken ıssızlaşan Karabük’ün Araf’ta kalan insanları

4 Ekim 2012 • 1.25 TL

Y›l 7 • Say› 167

2023’TE DEĞİL, 2071’DE DEĞİL HEMEN ŞİMDİ

4+4+4’ü DURDUR Savaşı Zamları Erdoğan 2023 ve 2071 masalları anlatırken 2012’de okullarımıza göz koyuyor, çocuklarımıza gerici eğitim dayatıyor, kendine yedinci uçağı alıyor, zamlarla halkı yoksullaştırıyor, içeride ve dışarıda savaşı tırmandırıyor

Yemek bedava...  Üniversiteler yemek zamlarıyla açıldı. Ama Öğrenci Kolektifleri zamları yemiyor. Yemekhanelerdeki turnikelerden atlayan üniversiteliler zamları geri aldırmakta kararlı  S. 7

Suriye savafl›n› körükleyen AKP Türkiye’yi de atefle at›yor Sıcak savaşın eşiğindeyiz. AKP’nin Suriye’de savaşı kışkırtan emperyalizm işbirlikçisi ve mezhepçi

Dev Sa¤l›k beraat etti

politikaları 900 kilometrelik sınır hattının karşı tarafını yangın yerine çevirdiği gibi bu ateş şimdi Türkiye tarafına sıçrıyor. AKP sayesinde ÖSO’nun cephe gerisine dönüşen Akçakale’de 3 Ekim günü düşen havan mermisi bir anne, dört çocuğun yaşamına mal oldu.

 Hastanedeki hukuksuz ihaleye karşı, ‘İnsan ihaleye çıkarılmaz’ diyerek eylem yaptıkları için 27’şer yıl hapsi istenen 27 Dev Sağlık-İş üyesi beraat etti  S. 8

Halk Suriye’de bar›fl istiyor Halkın en az yüzde 70’i savaşa karşı. AKP’nin doğrudan hedefe koyduğu Antakyalılar, Aleviler, Kürtler değil AKP seçmeni de savaş istemiyor. Antakya’nın öfkesi 16 Eylül’de patlamış, binlerce

kişi polisle çatışmıştı. Urfa Akçakale’de de halk Kaymakamlığa yürüyerek savaşı ve iktidarın halkı hiçe saymasını protesto etti. İstanbul Taksim’de de 4 Ekim günü büyük bir protesto düzenlendi.

Süreç devrimcilerin kararl›l›¤›na ba¤l›  S.3

Aleviler 7 Ekim’de Ankara’ya gidiyor

Ersin Arslan unutulmadı

 Alevi örgütleri AKP’nin gerici ve mezhepçi politikalarına karşı, Ankara’da miting yapıyor  S. 3

 Sağlıkta şiddete kurban giden Ersin Arslan, bir konserle anıldı SS. 6

Bütçenin cefas› bize  Hesapları altüst olan AKP, sermayenin güvenini sağlamak için bütçe açığını zamlarla halka kapattırıyor. AKP savaşın, kadrolaşmanın bedelini halka ödetiyor  S. 9

4+4+4 krizi, müdürü yerinden etti  İstanbul’un yoksul mahallelerini barındıran Sultangazi’de 4+4+4’e yapılan hiçbir makyaj tutmadı. İmam Hatip’e zorunlu kayıt skandalı İlçe Milli Eğitim Müdürü’nü götürdü  S. 2

Sosyal medya: Atma Recep  AKP kongresinde Recep Tayyip Erdoğan’ın her yalanı Sendika.Org’un çağrısıyla twitter üzerinden teşhir edildi  S. 14

Kadınlardan Meclis’e: ‘İki elimiz yakanızda!’ Kadınlar AKP’nin kürtaj yasa tasarısına, Meclis’in açıldığı ilk gün yine sokakta yanıt verdi: ‘Kürtaj hakkı pazarlık konusu yapılamaz.’  S. 10

Ferda Koç / Sayfa 4

Hüseyin Boy / Sayfa 6

Tufan Sertlek / Sayfa 8

Mustafa Aldemir / Sayfa 14

AKP krizin iktidar›...

Safsatal›k zaman›...

Küresel güvencesizlik

Teknoloji yeni, sömürü ayn›

Din dersi rejim dersi  Türkiye’de bütün iktidarlar din eğitimini yaygınlaştırarak iktidarını sağlamlaştırdı. 4+4+4’e direnenler eğitim sisteminin gericileştirilmesine karşı da mücadele ediyor  S. 12


2

EĞİTİM 4 Ekim 2012 / 17 Ekim 2012

Halk›n Sesi

4+4+4’te ilk ayak Sultangazi’de kaydı UMAR KARATEPE

Din dersi zorunlu seçmeli

4 I Okulların açılmasının ardından üç hafta boyunca İstanbul Gaziosmanpaşa'daki (GOP) okullara gidip denetimlerde bulunan ve okul önlerinde bildiri dağıtan GOP Eğitim Hakkı İnisiyatifi, 27 Eylül’de “Öğrenci, Öğretmen, Veli 4+4+4 Durduracağız" pankartı açarak Milli Eğitim Müdürlüğü’ne yürüdü. I 19 Eylül’de Eskişehir Osmangazi Üniversitesi 2012-2013 akademik yılı açılışına gelen Milli Eğitim Bakanı Ömer Faruk Dinçer, Öğrenci Kolektifleri tarafından protesto edildi. “Eğitimi gericileştiren ve piyasalaştıranların, 4+4+4’ü uygulayanların üniversitemizde işi yok” diyen Kolektif üyeleri gözaltına alındı. I 21 Eylül’de İstanbul Esenyurt Cumhuriyet Meydanı’nda 4+4+4’e karşı eylem vardı. “4+4+4’e hayır. Eşit, parasız, bilimsel, anadilde eğitim istiyoruz” pankartının açıldığı eylem, Esenyurt Halkevi, HDK Esenyurt Meclisi, ÖDP, BDSP ve YDİ Çağrı Dergisi tarafından düzenlendi.

I 4+4+4 ile birlikte eğitimin geç saatlere sarkmasını, 80 dakikalık blok ders uygulamasına geçerek önlemeye çalışan Milli Eğitim Bakanlığı'na liselerden tepki var. Ankara’da Sokullu Mehmet Paşa Lisesi öğrencileri blok ders uygulamasına karşı bir yürüyüş gerçekleştirdi ve uygulamaya son verilmezse eylemlerine devam edeceklerini duyurdu. I Anayasa Mahkemesi kendinden bekleneni yaptı ve 4+4+4 düzenlemesine CHP'nin 'içerik' yönünden yaptığı iptal başvurusunu reddetti. Mahkeme daha önce şekil yönünden yapılan itirazı da reddetmişti.

+4+4 enkazının altında ilk kalan bürokrat Sultangazi İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’nü vekaleten yürüten Abdullah Avcı oldu. "Genel lisede yer yok" gerekçesiyle öğrencileri imam hatip lisesine yönlendirmesi, Avcı’nın koltuğundan olmasına yol açtı. Öğrencilerin ve velilerin tepkileri olmasaydı kolayca geçiştirilecek bir olay, şimdi “bilgisayar hatası”na bağlandı ve fatura bir kişiye çıkartıldı ancak sorunun kaynağı yerinde duruyor: İstanbul’un en büyük ilçelerinden birinde sadece tek bir genel lise bulunması. İlçedeki tek genel lisenin ve meslek liselerinin kontenjanının dolması nedeniyle Seviye Belirleme Sınavı’ndan düşük puan alan öğrenciler doğrudan doğruya imam hatip lisesine yönlendirildi. Bölgede özellikle Alevi ailelerin bu duruma tepki göstermesi üzerine Milli Eğitim Müdürlüğü yetkililerinin ikna yöntemi de ilginçti. Yetkililer 9’uncu sınıfın zaten ortak olduğunu, istenildiği taktirde seneye başka bir okula gidilebileceğini söyleyerek imam hatip lisesini, öğrenciler için zorunlu kılmak istedi. Ancak aileler ikna olmadı ve dilekçeler vererek, durumu basına anlatarak Milli Eğitim Müdürü’nün görevinden olacağı süreci başlattı. C‹LALAR DÖKÜLÜNCE İstanbul İl Milli Eğitim Müdürü Muharrem Yıldız görevden almanın gerekçesini “Bu olanlardan sonra o görevde tutamazdık” diye açıklarken büyük bir olasılıkla aklında sadece bu olay yoktu. İstanbul’un yoksul mahallelerini bünyesinde barındıran Sultangazi’de 4+4+4 yıkımı makyaj tutmamaktaydı ve ilçede bir dizi skandal gündem oldu. Öğretmensiz 80 kişilik

ükümet’in 4+4+4’e karşı çıkan EğitimSen’e öfkesi dinmiyor. 4+4+4’ün mecliste görüşüldüğü sırada KESK ve Eğitim-Sen’in çağrısıyla 28-29 Mart tarihinde Ankara’da düzenlenen eyleme katılan 141 kişi hakkında Ankara Cumhuriyet Savcılığı tarafından soruşturma açıldı. Türkiye’nin dört bir yanından eyleme katılan emekçiler il çıkışlarında zor kullanarak engellenmiş, Ankara’ya ulaşan emekçiler de polisin gaz cop ve tazyikli suyla saldırısına maruz kalmıştı. Adana’da da EğitimSen üyelerinin 4+4+4'e karşı Valilik önünde yapmak istedikleri basın açıklaması Valilik tarafından yasaklandı. Polis ablukası ile karşılaşan Eğitim-Sen'liler

sadece 4+4+4’e karşı topladıkları imzaları teslim edebildi. Fiziki engellemeler yetmedi sanal engellemeler de başladı. Milli Eğitim Bakanlığı, okulların açılması ile birlikte tüm okul bilgisayarlarından, EğitimSen’in internet sitesine girişi engelledi. Bu arada Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), 2005 yılındaki EğitimSen’in kapatılması kararının ifade ve örgütlenme özgürlüğüne aykırı olduğunu tespit etti. Eğitim-Sen hakkında, tüzüğünde yer alan "Bireylerin ana dillerinde öğrenim görmesini ve kültürlerini geliştirmesini savunur" ibaresi gösterilerek dava açılmış, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu sendikanın kapatılmasına karar vermiş, sendika tüzüğünü değiştirdiği için kapatılmamıştı.

sınıflar, okul tadilatlarının tamamlanamaması, başka okullara gönderilen çocukların servislerde balık istifi taşınması, öğrencilerin taşındığı okulların virane durumu da medyaya yansımıştı. “‹Y‹ SINIF” ‹Ç‹N HARAÇ L‹STES‹... İlçedeki bir başka skandal Sultangazi Teknik ve Endüstri Meslek Lisesi'nde yaşandı. Okul aile birliğinin, 30 liralık armalardan almayan öğrencileri 60 kişilik sınıflara koymakla tehdit ettiği ortaya çıktı. Liseye yeni kaydolan öğrencilere verilen, kayıt için gerekli evrakların yer aldığı listedeki notta şu yazıyordu: "Arma almayanlar 60 kişilik sınıflarda ders görecek." Bununla yetinmeyen yönetim üç top A-4 kâğıdı ve 30 lira değerinde posta pulunu da “haraç” listesine eklemişti. İşin ilginci bu haber, iktidara yakınlığıyla bilinen Star

gazetesinde yer aldı. Bu durum 4+4+4’ün iktidarın iç çelişkileri açısından da bir fay hattı olmaya başladığını gösteren emarelerden sadece biriydi. BUGÜN MÜDÜRÜ, YARIN 4+4+4’Ü... Eğitimde yaşanan yıkımın üstü bir çok yerde zaten

Abdullah Avc›

örtülemezken Sultangazi’de bunların görünür kılınmasını sağlayan da velilerin, öğretmenlerin ve öğrencilerin mücadelesiydi. Bu mücadelenin bir parçası olarak 25 Eylül Salı günü Sultangazi Öğrenci Velileri eylemdeydi. Okul önlerinden kalkan araçlarla Sultangazi Cebeci otobüs duraklarına gelen veliler "4+4+4 ile çocuk işçiliğine son, çocuk gelinliğine son, gerici ırkçı piyasacı eğitime son" pankartı açarak Sultangazi İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü'ne yürüdü. Veliler sık sık, "AKP elini çocuğumdan çek", "Eğitim haktır satılamaz" ve "İmam hatip okullarını istemiyoruz" sloganları attı. Veliler basına yaptıkları açıklamada “4+4+4’ü durduracağız” diyordu. Milli Eğitim Müdürü’nü durdurmak ise yolun devamı için umut verici bir başlangıç olarak başarı hanesine yazıldı.

AKP’den engelliye yeni engel 4

+4+4 yasası çerçevesinde 23 yaş ve üzerindeki engelli öğrencilerin iş eğitim merkezlerine devam etmesini engelleyen yönetmelik engelli öğrencileri mağdur etti. İzmir’deki Karşıyaka İş Eğitim Merkezi kapatıldı ve engelli öğrenciler Halk Eğitim Merkezleri’ne yönlendirildi. Kendi başlarına bir yere git-

AKP iktidarı Eğitim-Sen’e kafayı taktı H

‹stanbul’un yoksul mahallelerini bar›nd›ran ilçesinde, 4+4+4’e hiç bir makyaj tutmad›

4+4+4 e¤itim sistemiyle beraber okullarda verilmeye bafllanan seçmeli din derslerinin zorunlu hale getirilmesine dair idareci kurnazl›klar› üç afla¤› befl yukar› her yerde ayn› biçimde iflledi: di¤er seçmeli dersler için “ö¤retmen yok” ve “talep yok”. ‹stanbul’daki Habibler Anadolu Lisesi'nde de 18 seçmeli dersten sadece 6’s› ö¤rencilere seçenek olarak sunuldu. Bu alt› dersin üçü "Hz. Muhammed'in Hayat›", "Kuran-› Kerim" ve "Temel Dini Bilgiler" dersleri. Dört seçmeli ders tercih etmek zorunda olan ö¤renciler din d›fl› sadece üç ders oldu¤u için bir dini ders seçmek zorunda b›rak›ld›lar. Ba¤c›lar’daki fiükrü Savafleri ‹lkokulu’nda da benzer bir yöntem ortaya ç›km›flt›. Ö¤rencilere, sadece 5 dersin ö¤retmeni oldu¤u ve çocuklar›n bu 5 dersten 4’ünü seçece¤i söylenmiflti. Dini dersler d›fl›nda sadece 2 ders olmas› yüzünden her ö¤renci en az iki dini ders seçmek zorunda b›rak›lmak istenmiflti. Okul müdür yard›mc›s› bu dersleri seçmek istemeyen velilere “Müslüman de¤il misiniz? Niye gocunuyorsunuz?” demiflti. Di¤er dersler için ö¤retmen “bulamayan” milli e¤itim yöneticileri din dersleri için kolayca buldu: imamlar. F›rat Haber Ajans›, Diyarbak›r'da baz› okullarda seçmeli din dersleri için imamlar›n görevlendirildi¤ini yazd›.

mekte güçlük çeken ve ilaç kullanan engellilerin sağlık görevlisi ve rehber öğretmenin gözetimine ihtiyaçları var ancak Halk Eğitim Merkezleri’nde böyle bir kadro yok. Engelli öğrenciler ve aileleri bu yönetmeliği protesto etmek için İzmir Valiliği önünde buluştu. Burada yapılan basın açıklamasında bu uygulamanın

öğrencileri özel eğitim merkezlerine yönlendireceği ifade edildi ve “Bu sorunda da açıkça görülüyor ki 4+4+4 ile eğitim tamamen paralı hale getirilmek isteniyor” denildi. 4+4+4 uygulamaları sonucu Balıkesir’in Bandırma İlçesi’ndeki engelli okulu da imam hatibe dönüştürüldü. Süleyman

Şeker İlköğretim Okulu’nun giriş katındaki Rehberlik Araştırma Merkezi’nin İmam Hatip okuluna dönüştürülmesi nedeniyle engelli öğrenciler asansörü bozuk olan başka bir okulun dördüncü katına taşındı. Engelli yakınlarını kucağında taşıyarak sınıflarına götüren veliler yaşananlara tepki gösterdi.

Beş yaş krizi bitmiyor B

aşbakan ısrarla bir yalana sığınıyor ve kimi ülkelerde çocukların üç yaşında okula başladığını söylüyor. İnsanın aklına üç kağıtçı tüccarların basit sözcük oyunları geliyor. Evet çocuklar üç yaşında bir yere gidiyor ama ilkokula değil, okul öncesi eğitime. Hükümetin inadı ilk okullarda kriz yaratmaya başladı bile. İstanbul Esenyurt’ta, okullarda velilerin çocukların çantasına yedek pantolon koyması istendi. Çünkü tuvalet alışkanlığı gelişmemiş çocuklar zorla okula alınıyor. Kimi veliler ise çocukların beslenme çantasına bebek maması koyuyor. İstanbul Çekmeköy’de görüştüğümüz bir veli, öğretmenin tüm ailelerin telefon numarasını aldığını ve “kriz durumunda” kendilerini arayarak okula çağırdığını anlatıyor. Kimi aileler sık sık yaşanan ağlama, sınıfta dur-

mak istememe, üzerine içecek dökme, altına kaçırma gibi krizler karşısında okulun bahçesinde beklemeye başlamış. Okul müdürü ise aileleri dışarıya çıkarmış. Velinin anlattıklarına göre içeri girmekte ısrarcı olan ailelere karşı da okul kapısına polis çağırılmış. Türkiye’nin pek çok yerinde ailelerin okuldan ayrılamamaları hem

eğitim hem de ailelerin yaşamı açısından sıkıntı yaratıyor. Öğretmenlerin anlatımına göre 7 yaşındaki çocukların okullarda olması ise başka bir problem yaratıyor. Eğitimin içeriğinin küçüklere göre belirlenmesi 7 yaşındaki çocukların okulda sıkılmalarına ve derste huzursuzluk yaşamalarına neden oluyor. Çok küçük yaştaki çocuklar

okulda da savunmasız durumdalar. Cumhuriyet gazetesinin haberine göre İstanbul Bayrampaşa’da bulunan bir ilköğretim okulunda 5.5 yaşındaki bir çocuk üçüncü sınıfa giden bir öğrenci tarafından tuvalete kapatılıp dövüldü. Çocuğun çok küçük yaşta olması bu travmayı atlatmasını da güçleştiren bir faktör. AKP’nin umurunda olmasa da konuya dair bilimsel çalışmalar, hükümeti ve tüm toplumu uyarmaya devam ediyor. Türk Tabipleri Birliği’nin eylül ayı sonunda yayımladığı “Çocukların Gelişim Süreçleri ve Okula Başlama” raporu bu çalışmalardan biri. Raporda erken yaşta okula gitmenin çeşitli psikiyatrik sorunlara yol açma, zihinsel gelişimi olumsuz etkileme riskinin büyüklüğü, bilimsel gerekçeleriyle anlatılıyor.

‹zmir’de ö¤rencisinin b›çakl› sald›r›s›nda hayat›n› kaybeden Sevilay Durukan için binler yürüdü. E¤itim-Sen, Türk E¤itimSen ve E¤itim-‹fl’in ça¤r›s›yla yap›lan eylemde e¤itim emekçileri, Milli E¤itim Bakan› Dinçer’in ö¤retmenleri hedef gösteren aç›klamalar›n›n ard›ndan fliddet olaylar›n›n artt›¤›na dikkat çekti


3

GÜNDEM 4 Ekim 2012 / 17 Ekim 2012

Halk›n Sesi

Hatay’dan Akçakale’ye tehdit de halkın savaşa isyanı da büyüyor Komşusunun evini yakan aptalın başına gelenleri yaşıyoruz.” “Ancak bu hatanın bedelini sorumluları değil, Akçakale’de bir anne ve dört çocuğun patlama sonucu yaşamını yitirmesi olayında görüldüğü gibi halk ödemektedir.” “AKP derhal Suriye’de iç savaşı tırmandıran politikaları terk etmelidir. Sivil insanlar dışında kalan çeşitli milis, çete ve terörist grupların Türkiye’ye giriş çıkışları derhal engellenmelidir. Türkiye ve Suriye halklarının başına bela olmuş Davutoğlu derhal istifa etmelidir.”

A

KP iktidarının körüklemesiyle Suriye’de şiddetlenerek süren savaş, dış güdümlü silahlı muhalefetin ve cihatçıların barındırıldığı Türkiye tarafına da kaçınılmaz olarak sıçrıyor. Haftalardır Urfa Akçakale’de tırmanan gerilim, 3 Ekim’de bir havan mermisinin ilçeye düşüp bir anne ile dört çocuğunun yaşamını yitirmesi ile gizlenemez bir boyuta tırmandı. Önceki gün de, TSK Suriye'nin Mardin sınırındaki Kürt kenti Dirbesiye'ye ateş açarak iki Kürt milisi öldürmüş, üçünü de yaralamıştı. Türkiye makamları bu saldırıyı Kürt grupların oluşturduğu güvenlik tehdidi ile açıklarken, “Akçakale’ye yönelik saldırıda da Özgür Suriye Ordusu adı altında faaliyet yürüten AKP destekli silahlı grupların Türkiye üzerinden Suriye ordusuna saldırmasının payı olduğu” düşünülüyor. Akçakale’ye daha önce giden medya kuruluşları Suriyeli cihatçıların sınırdan elini kolunu sallaya sallaya geçtiğini ve yetkililerin buna göz yumduğunu belgelemişti. Haftalardır çatışmalar nedeniyle okulların kapalı olduğu ilçede, daha önce de havan mermileri düşmüş ancak bu, can kaybına yol açmamıştı. KORUYAMADI, DÖVDÜLER Türkiye-Suriye sınırındaki Rakka kentine bağlı Tel Abyad ilçesinde süren çatışmalarda ateşlenen birkaç

Akçakale 3 Ekim

AKP’nin savaşı kışkırtan politikaları 900 kilometrelik sınır hattının karşı tarafını yangın yerine çevirdiği gibi şimdi bu ateş Türkiye tarafına sıçrıyor top mermisi, Urfa'nın Akçakale ilçesinde bir mahalleye düştü. Düşen top mermisi nedeniyle en az 5 kişinin öldüğü, ölenlerin bir anne ile 4 çocuğu olduğu ve çok sayıda kişinin de yaralandı. Bombanın düşmesinin kısa bir süre sonrasında yüzlerce kişi, "Vali istifa", "Kaymakam istifa" sloganlarıyla kaymakamlığa yürüdü. Vali ve kaymakamın hesap vermesini isteyen Akçakalelilerin sayısı her geçen dakika arttı ve binleri buldu.

Bu sırada CNNTurk'teki canlı yayına bağlanan Akçakale Belediye Başkanı Abdülhakim Ayhan'ın yanındaki kişilere "Çok kalabalıklaştılar, çok sıkıştık" dediği duyuldu. Ayhan'ın bu sözleri sarf etmesinin kısa bir süre sonrasında polis halka saldırdı. Biber gazlarının atıldığı kitle, ara sokaklara dağıldı. Polis saldırısı sırasında bir kez daha CNNTurk'e bağlanan Abdülhakim Ayhan, kalabalığın müdahale ile dağıtıldığını söyledi. Ayhan, "Bu

insanlar neye tepki gösteriyor anlamıyorum" dedi. Ayhan’ın sözleri öfkeyi büyüttü. HALKEVLER‹’NDEN TEPK‹ Halkevleri Genel Başkan Yardımcısı Samut Karabulut Akçakale’de yaşananlarla ilgili bir açıklama yayımlayarak şunları söyledi: “Defalarca belgelendiği gibi AKP iktidarının bu çeteleri desteklemesi, koruma sağlamasının ceremesidir bu yaşananlar.

BARIfi BULUfiMALARI Suriye geriliminin uzun süredir etkilediği Hatay’da ise korku ve baskı duvarlarını aşarak tepkisini ortaya koyan Antakyalılar, barış buluşmalarını sürdürüyor. Hatay Halkevi, Suriye ve Antakya’da yürütülen savaş politikalarına karşı mahalle toplantılarına devam ediyor. Aşağıokçular köyünde 25 Ekim günü akşam saatlerinde “Savaş değil barış, kentimizde huzur istiyoruz!” başlığıyla örgütlenen toplantıya 300 kişi katıldı. Aşağıokçular köy muhtarı Mehmet Alyanak ve Hatay Milletvekili Refik Eryılmaz’ın da katıldığı toplantıda AKP’nin mezhepçi savaş kışkırtıcısı politikalarına karşı barış ve kardeşlik talebi yinelendi.

Alevilerin öfkesi meydanda

Ankara Seyranba¤lar›

Üç büyük Alevi fedarasyonunun çağrısıyla AKP’nin körüklediği Alevi düşmanlığındaki tırmanışa karşı 7 Ekim’de Ankara Sıhhıye Meydanı’nda miting düzenleniyor. Miting öncesinde Ankara Seyranbağları’nda Halkevleri Eğitim Hakkı Meclisi çağrısıyla bir araya gelen PSAKD, Alevi Kültür Derneği, CHP, EMEP ve

TKP bir yürüyüş düzenlendi. PSAKD Genel Başkanı Kemal Bülbül, AKP'nin gerici, ırkçı, asimilasyoncu 4+4+4 eğitim sistemine karşı durma çağrısı yaptı. ‹NSANLIK SUÇU... Sivas Katliamı davası ile ilgili 13 Mart’ta çıkan zamanaşımı kararına Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı da

onay verdi. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, dosya kapsamındaki eylemlerin siyasal, felsefi, ırki veya dini saiklerle, toplumun belli bir kesimine karşı bir plan doğrultusunda ve sistemli olarak işlenmediğini savundu. Bu arada katliamın firari sanıklarından Murat Karakaş’ın kırmızı bültenle aranmasına karar verildi. 19

yıl sonra gelen karar yargılama sürecinin ciddiyetsizliğini ortaya koyuyor. Alevi ailelere yönelik bir saldırı da Aydın’da yaşandı. Aydın'da Alevi bir ailenin evinin kapısına "Pis Aleviler sizi mahallemizde istemiyoruz. Çocuklarımıza kötü örnek oluyorsunuz" yazılı bir not bırakıldı.

Q

Gerici, piyasacı eğitime, 4+4+4'e "isyan et" diyerek yola çıkan Liseli Genç Umut, AKP'nin eğitim alanındaki yıkım politikalarına karşı 3 Ekim’de Türkiye'nin dört bir yanında "İsyan et" kampanyasını başlattı.

Q

HDK Kadıköy İlçe Meclisi, 28 Eylül’de hakkında 8 yıl 9 ay hapis cezası verilen milletvekili Sebahat Tuncel'e destek için basın açıklaması yaptı.

Q

Redhack ve Anonymous'un ortak eyleminde bu kez Adana Valiliği hedef alındı. Siteye erişim 27 Eylül’de yaklaşık bir saat durdu. Adana Valiliği kentteki toplumsal muhalefet örgütlerine yönelik, demokratik hakları ve hukuku ayaklar altına alan baskıları ile biliniyor.

Q

Cankurtaran Holding’e bağlı Güven Elektrik’te işten çıkarılan ve tazminat hakları gasp edilen Birleşik Metal-İş üyesi işçiler, borsada kârlarına kâr katan patronları uyarmak için 27 Eylül’de İMKB önündeydi.

Q

4+4+4'ün yasalaştığı günlerde Ankara'da kamu emekçilerine, emek ve demokrasi güçlerine yönelik saldırıyı Eskişehir'de protesto edenlere dava açıldı. AKP İl Binası'na siyah çelenk koyan emekçilerin 3 yıla kadar hapsi istendi

Q

TMMOB tarihinde önemli bir yere sahip olan 19 Eylül 1979 bir günlük iş bırakma eyleminin yıldönümünde, mühendis, mimar ve şehir plancıları sokaktaydı. 19 Eylül’de 40 kentte basın açıklamaları yapıldı.

Q

KESK’lileri hedef alan operasyonları Antakya’da protesto etmek için 26 Eylül’de gerçekleştirilen eylem polis engeliyle karşılaştı. KESK üyeleri polis barikatının önünde basın açıklaması yaptı.

Q

ESP 2. Olağan Kongresi 1 Ekim'de "Birleşelim, güçlenelim, bu düzeni değiştirelim" sloganıyla toplandı. Figen Yüksekdağ yeniden genel başkanlığa seçildi.

AKP’nin çözülüflünü h›zland›rmak devrimcilerin kararl›l›¤›na ba¤l› KP iktidarı son on yılın en kırılgan, en başarısız dönemini yaşıyor. Kürt sorunundan ekonomiye, “ileri demokrasi” açılımından “Alevi açılımı”na, eğitimden barınmaya ve dış politikaya kadar her alanda ciddi krizler yaşanıyor. Bunların nedeni AKP’nin işin başında yaptığı planlama hataları olduğu kadar, karşı dinamiklerin dirençleri. Ve direnç ne kadar güçlü olursa, AKP’nin krizlerinin yönetilmesi de bir o kadar zorlaşıyor. Kürt sorunundan başlayalım. Genel seçimlerden önce AKP’nin planladığı, Kürt siyasal önderliğini oyalayarak zaman kazanma ve bu zaman dilimi içerisinde de silahlı mücadeleyi (Fethullah’tan Melelere, Barzani’den ABD kadar çeşitli aktörlerden yardım alarak) yalıtma taktiği, bugün geldiği yer itibariyle tam bir fiyasko. Bu fiyaskonun karşılığı, Tayyip’in rakamlarıyla söylersek, “2012’deki toplam bilanço; 144’ü asker, 239 PKK’li”, yaklaşık 400 genç insanın daha hayatını kaybetmesidir. Bu ölümlerin sorumlusu doğrudan AKP’nin ikiyüzlü politikalarıdır. Kürt halkı bu süreçte “çözüm” umudunu daha büyük ölçüde yitirmiştir. Aynı sürecin belki de tek olumlu yönü (ki bu da Tayyip’in planlarının dışında gerçekleşmiştir) PKK ile görüşülebileceğinin hatta görüşülmesi gerektiğinin toplumda oluşan meşruiyetidir. Yine planların tamamen dışında, Ortadoğu-Suriye konjonktürünün sağladığı avantajlarını değerlendiren PKK, sınır bölgesinde bir hayli uzun bir alana yayıldığı gibi, 30 yıllık mücadelede ilk kez, “bölge hakimiyetini yaygınlaştırma” taktiğinde mesafe kaydetmiştir. Planlamadaki ve uygulamadaki tüm bu başarısızlıklara rağmen, AKP kendi iktidarı açısından gerçek bir çözüm stratejisinden hala çok uzaktadır. ABD’den umudunu kestiğinden Barzani’ye sarılmakta, sahte umudu yeniden oluşturmak istediğinden İmralı ilişkilerini yumuşatmakta, iki-

A

yüzlü siyasetini açığa çıkardığı için de BDP milletvekillerinin Meclis’teki sayılarını azaltmaya çalışmakta. Bunların hiçbiri bütünlüklü bir stratejinin parçaları değiller ve inisiyatifi kaybetmiş AKP, yenilgi karşısında palyatif, sahte taktikler üretme derdinde. Üç seçimin yaşanacağı önümüzdeki üç yıl içinde de, seçim kazanma baskısı altında sahtekarlıklarına devam etmekten başka üreteceği hiçbir “açılımı” yok. Olabilecek tek umudu ise “yeni” seçilecek ABD Başkanı’nın bölgede inisiyatif almasını beklemek. Gelelim ekonomiye! Ekonomideki patlağın herkes tarafından görünür olmasını sağlayan –ki ne yazıktır ki AKP kongresinin hemen ertesi gün ve Meclis’in açıldığı ilk gün- 1 Ekim’de elektrik ve doğalgaza zam geldi. Böylece 1 Ekim 2011 ile 1 Ekim 2012 arasında elektriğe toplam yüzde 30, doğalgaza ise toplam yüzde 48,9 zam yapılmış oldu. Peki, AKP’yi (özellikle böylesi bir dönem) hiç istemese de bu zamları yapmaya iten neden nedir? Planlamada yaptığı hatalar ve elbette ki sınıfsal tercihleri. Uzun süredir şişirme rakamlarla iyiymiş gibi gösterilen ekonomi aslında çok daha önceden patlayacaktı. Örneğin geçen yıl bunun olmamasını sağlayan, Körfez ülkelerinden (“Arap sermayesi”) gelen “kaynağı resmen belli olmayan” paralar ve vergi affı nedeniyle alınan 13,3 milyar lira idi. Türkiye ekonomisinin çarpık yapısını sürdürebilmek AKP iktidarının başlıca uğraşları arasında. Ekonominin krizli yapısını sürekli palyatif-günübirlik uygulamalarla ve ekstra kaynaklar yaratarak (!) sürdürdü. Ancak aynı yöntem bu yıl işe yaramadı. Sağlıklı işlemeyen ekonomiye AKP’nin 2012 için bulduğu dopingler; 2B arazilerinin satışlarından gelecek para, özelleştirmelerden ve bedelli askerlikten gelecek paralar ve yine vergi affının 2012 taksitleri idi. Ancak bu uyduruk plan tam bir fiyasko ile sonuçlandı. 2B için 410 bin başvuru

beklenirken 140 bin başvuru oldu, bedelli askerlikten 13 milyar beklenirken 2 milyar elde edildi. Neredeyse dişe dokunur hiçbir özelleştirme yapılamadı, işleri iyi gitmediği için çoğu kişi vergi affının taksitlerini yatıramaz oldu vs. Ve en büyük “hesap hatası” vergi mükelleflerinden toplanması düşünülen meblağda oldu. Maliye Bakanı Şimşek’e şimşek çarptı; 2012’de 3 milyon 814 bin vergi mükellefinden 277 milyar vergi toplamayı hesaplarken, bu vergi mükelleflerinden toplayacağı vergi 4 milyar 800 bin liraya düştü. Yani vergi mükellefleri toplam verginin sadece yüzde 1,76’sını ödeyecek. Bu kadar hesap hatası yapan Maliye Bakanı ve ona “benim bakanım” diyen Başbakan ne yapar? Hangi sınıfın çıkarlarına hizmet ettiklerinden kuşku duyulmayacağına göre, adil bir vergi sistemi ve yapısal çözümler bulmak yerine halkın cebinde kalan üç-beş kuruşu da gasp etmeye yönelir. Ve kendi (kapitalist) ekonomilerinin kurallarına bile uymayan AKP iktidarı, vergisini arttırmak bir yana altın ve değerli taş kaçakçılığının önünü açar, kaynağı belli olmayan ama siyasal yaptırımı mutlaka olacak olan “sıcak paralar”a yönelir. Ekonomide çuvalladıklarını kendi ağızlarından kanıtlayalım; Merkez Bankası Başkanı bu yılki enflasyon hedefini yüzde 5’ten yüzde 7-8’e çıkardı. Yüzde 7’lik büyüme hedefini beğenmeyen Tayyip diyor ki; “inşallah yüzde 5’i yakalayacağız”. Başarısızlık ve sahtekarlık sadece Kürt sorunu ve ekonomi ile sınırlı değil elbette. Her başarısızlık, AKP iktidarını, kendi oy tabanını kaybetmemek, meşruluğunu sorgulatmamak için daha fazla gericiliğe sürüklüyor. Bu sadece bir zorunluluk değil, aynı zamanda bir tercih. Ve tercihin toplumsal sonucu; bilgiyi saklayan, eleştiriyi bastıran gerici-faşist uygulamalar oluyor. Zaten baştan itibaren

yalan üzerine kurulu demokratik açılım, Alevi açılımı, Roman açılımı gibi sahtekarlıklar da tüm çıplaklığıyla ortaya dökülüyor. Ancak AKP’nin bu uygulamalarının tam olarak başarısız kılındığını iddia etmek haksızlık olur. Siyasal bilinci geri, örgütlenme alışkanlıkları zayıf olan toplumsal kesimler bu uygulamalar karşısında geri çekilme, içe kapanma ve geçici çözümler arama telaşına kapılmakta. Bu kesimler içinde işsizler, emekliler, kadınlar gibi örgütsüz olanların yanında, Aleviler, gazeteciler gibi kısmi örgütlülüğe ve kısmi siyasal bilince sahip olanlar da mevcut. Özellikle Alevilerin 4+4+4 eğitim yasası gibi doğrudan kendilerini hedef alan uygulamalar karşısında bile kayda değer bireysel ve örgütsel bir karşı çıkış gerçekleştiremiyor oluşlarının doğuracağı sonuçlar belli. Alevilerin büyük bölümünün zamanla ciddi bir asimilasyon sürecine girmesini, diğer bölümünün ise kendisini azınlık hisseden her topluluğun yaptığı gibi içe kapanmasını beklemek gerek. Bu durumda haliyle Alevilerdeki gerici ve mezhepçi eğilimlerinin artması kaçınılmaz olarak gündeme gelecektir. AKP iktidarın son dönemde fazlasıyla önem verdiği iki konu olan eğitim ve barınma (kentsel dönüşüm) konuları ise şimdilik halledilmiş gibi görünse de gerçek öyle değil. 4+4+4 ile AKP, eğitim alanında sermaye lehine yapmak zorundu olduğu dönüşümle başına çok büyük bir bela aldı. Zaten AKP, iktidara geldiği günden beri eğitim alanında bir türlü dikiş tutturamamıştı. Bir bakanın yaptığını, diğeri bozmuştu. Bu bakanın da geleceği hayırlı değil. Diğer yandan 4+4+4 şu anki sorunlarına rağmen bile daha işin başı, AKP bu alanda daha çok işler (!) yapmak zorunda. Okullaşma sorunu, öğretmen sorunu, kaynak bulma/icat etme sorunu vs. Asıl kritik adımlardan biri ise hala bekliyor; Yüksek Öğrenim Yasası’nda değişiklik ve

“özel üniversiteler” yasasının çıkartılması. Böylece öğrencileri 5,5 yaşından üniversite bitirecekleri yaşa kadar, patronlar için “yağlı müşteri” yapabilecekler. Ancak bu plan bile daha baştan gayri meşru hale getirildi. Tayyip’in büyük bir şatafatla açıkladığı “harçları kaldırdık” sahtekarlığı, daha ilk günden açığa döküldü. Oysa neler ummuştu Tayyip, bu üçkağıt hem ona üniversite gençliği içinde -ki en zayıf olduğu yer- acaip prestij sağlayacaktı hem de “özel üniversite yasası” tezgahını gizleyecekti. Şimdi eldeki bulgurdan da oldu. AKP’nin “kentsel dönüşüm” adı altındaki yağma planı da çuvallamaya mahkum. Çapsız cengaver Erdoğan Bayraktar’ın bina yapma girişkenliğinin temelleri çürük. 5 Ekim’de başlayacaklarını ilan ettikleri yıkım kampanyası, kurdukları tezgah sayesinde ilk başlarda “az can yakan” görüntüde ilerleyecek. Ancak AKP’nin her projesi gibi bu da sermayeye kar sağlamak, üstelik fahiş karlar sağlamak üzerine kurulu olduğu için halkın çıkarına olacağı beklentileri çok kısa zamanda çökecektir. Özellikle yerel seçimler öncesi ne yaparsa yapsın AKP’’nin kendisine dönen çesitli muhalefet öbekleri oluşacak. AKP’nin planlarının tamamen çöktüğü diğer bir alan ise kuşkusuz dış politika. Yurtdışına çıkacak yüzleri kalmadı. En son yapılan BM toplantısına Tayyip de Abdullah da saçma gerekçeler uydurarak katılmadı, aşağılamalara katlanmak gariban Davutoğlu’na kaldı. Önemli görmeyip katılmadıkları toplantıda ise İran cumhurbaşkanı Ahmedinecat gövde gösterisi yapmakta idi. Hiçbir başarısızlığı kabul etmeyen AKP, saldırgan politikalarından da ancak karşı gücün etkisini gördüğünde vazgeçiyor. Somut iki örnek Suriye uygulamalarından: Antakya’da şehir içine yuvalanan sözde özgürlük savaşçısı el-Kaide militanları, halkın muhalefetinden sonra şehir içine

sokulmamaya başlandı. AKP’nin, “muhaliflere ağır silahlar vermekten vazgeçildiğini” açıklaması ise Suriye’nin “füze yerleştirme/yerleştirtme” tehdidinden sonra geldi. AKP’nin yanlış dış politikası yüzlerce insanın ölmesine, halklar arasında onlarca yıl sürecek yeni düşmanlıkların oluşmasına neden olmuş durumda. İşin içinden çıkamayan ve çıkamayacak olan AKP, şimdi umudunu ABD seçimlerinin bitmesine ve el-Kaide çapulcularının emrivakilerine bağlamış durumda. Sonuç: AKP’nin ustalık dönemi; kitlelerinde çözülme, kadrolarında yozlaşma ve siyasal çöküş dönemi olacak. AKP iktidarının kitlesel desteğinde bir çözülme dönemi olacak. Bugüne dek AKP’yi desteklemiş; ancak neoliberal politikaların ciddi hak kayıplarına, toplumsal yıkıma uğrattığı yoksul, emekçi halk kesimlerinin ve güvencesiz işçi kitlelerinin tepkileri yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı bile. Bir zamanlar “kutsal dava” uğruna iktidar mücadelesi veren dinamik İslamcı kadrolar, bugün yeni bürokrasi ve medya sekinlerine, şirket profesyonellerine dönüşüp iktidarın nimetleriyle yozlaşma içine girdiler. Bir taraftan neoliberal programa 10 yıllık bir uygulama sürecinde yerleşiklik kazandıran AKP, öte tarafatan neoliberal yenisömürge toplumunda ortaya çıkan “yeni devrimci saflaşma” karşısında büyük projelerini ve politik ufkunu yitirdi. Görülüyor ki yaklaşan büyük tehlikeyi ve krizi İslamcı-gericimilliyetçi dinamiklere dayanan faşist politikalarla savuşturma yoluna gitmektedir. Bununla birlikte, nesnel olarak kendi başına bırakıldığında, halk yararına olumlu sonuçlar doğurması beklenmeyecek bu süreci, halkın çıkarları doğrultusunda hızlandırmak ise devrimcilerin emeğine ve kararlılığına bağlı.


4

GÜNDEM 4 Ekim 2012 / 17 Ekim 2012

Halk›n Sesi

AKP çözümün de¤il krizin iktidar› rdoğan’ın “milat” olacağı söylenen kongre konuşması, “sevenlerinde”, yani AKP-perver liberallerde hayal kırıklığı yarattı. Liberallerimiz Kürt sorununda açılacak “beyaz sayfa”nın 2071’i hedef gösteren bir Türk-İslam sentezi olduğunu görünce pek şaşırdılar. Erdoğan’ın Türk-İslam sentezi çerçevesindeki “yeni çözüm anlayışı”nın anahtar terimlerini “teröristle değil halkla kucaklaşma” ve “CHP’yi göreve çağırma” oluşturuyor. (Zaten MHP ile Kürt sorunundaki ittifakını tamamlamıştı.) Erdoğan’ın yeni siyasetini “Kürt sorununu Türklerle çözme” olarak tanımlayabiliriz. “Kürt sorununu Türklerle çözme siyaseti”nin “Kürt sorununa Kürtsüz çözüm” siyaseti olduğu sanılmasın. Erdoğan’ın konuşmasının ruhuna sinen temel anlayış, Türkiye’nin siyasi yapılanmasını bir “milliyetler ve dinsel topluluklar hiyerarşisi”nin kuruluşu olarak kavrıyor. Erdoğan, “Hanefi-Türk egemenliğinin sözcüsü” olarak konuşuyor ve Türkiye’nin yeniden kuruluşunu, geri kalan bütün din, mezhep ve milliyetlerin, Hanefi-Türk egemenliğinin çatısı altında “yeniden toplanması” olarak ele alıyor. Erdoğan Kürt soru nunun çözümünü, Kürt ovası Malazgirt’ten girilerek inşa edilen “Anadolu’daki Ferda Türk egemenliğinin” Koç yeniden inşaası çerçevesinde arıyor. ferdakoc@ Erdoğan’ın, Kürt soruhotmail.com nunun çözümü için Türk egemenliğinin sözcülerine, CHP’ye ve MHP’ye çağrı yapmasının, BDP’yi dışlamasının nedeni bu. Erdoğan’ın deklere ettiği program, Kürt sorununu Türklerle çözüp, Kürtleri oluşturduğu bu çözüme boyun eğdirmeyi öngörüyor. “Biz yüz adım attık, Kürtler de bir adım atsın” sözlerinin altında da bu istek yatıyor. MHP’nin Kürtleri Türk egemenliğine yeniden bağlama politikası belli: Sıkıyönetim ilan edip Kürt halkını dize getirmek ve Türk egemenliğine boyun eğdirmek. CHP’nin Kürtleri Türk egemenliğine yeniden bağlama politikası ise devlet güdümlü, bağımlı bir Kürt “yerel/bölgesel burjuvazisinin işbirliğiyle” AB Yerel Yönetim Şartı’nın sınırlı bir uygulamasında somutlaşabilecek gibi görünüyor. Her üç parti de, Kürt halkının siyasi başını “kesmeyi” veya aynı anlama gelmek üzere “boynunu kırmayı” ön şart olarak gören bir siyasi uzlaşma zeminine sahipler. Kürt ulusal özgürlük hareketinin “statü” talebini yeni bir “bağımlı ulus” statüsü ile karşılamayı öngören bu “yeni yaklaşım” üzerinde bir “milli mutabakat”, yani AKP, CHP, MHP mutabakatı oluşur mu? Zor… Kürt Ulusal Özgürlük Hareketi böyle bir “statü”ye “evet“ deyip bu statünün gerektirdiği “dönüşüm” yoluna girebilir mi? Bu da çok zor… Yani AKP’nin bu yolla Kürt sorununda bir mesafe alabilmesi imkansız gibi görünüyor. Ama AKP bu yolla CHP ve MHP’yi kendi tartışma düzlemine hapsedebilir, Kürt sorunu alanında, Türk siyasi partileri içerisinde gündemi belirleyen parti olma konumunu sürdürebilir. AKP yine bu yolla Kürt-Alevi düşmanlığının “merkez partisi” olma özelliğini ve dolayısıyla “toplumsal iktidarını” pekiştirebilir. AKP’nin “yeni Kürt siyaseti”, bu partinin katıldığı üçüncü büyük seçim konjonktüründeki konumunu daha öncekilerden belirgin bir biçimde farklılaştığının açık bir ilanı oldu. İki seçime “ateşkes” koşullarında giren AKP bu seçime “savaş” ve “sıkıyönetim” koşullarında girmeye kararlı görünüyor. Yani AKP artık çözümün iktidar alternatifi rolü oynamayacak, krizin iktidar alternatifi olacak.

E

AKP’nin adaleti kendine kadar H opa’da 31 Mayıs’ta Metin Lokumcu’nun katledilmesini Ankara’da protesto eden 37 kişiye açılan davanın 4’üncü duruşması 25 Eylül’de Ankara’da görüldü Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmadan önce Halkevleri ve Öğrenci Kolektifleri adliye önünde bir basın açıklaması yaptı. Açıklamaya CHP Milletvekilleri Levent Gök, İlhan Cihaner, BDP Muş Milletvekili Demir Çelik, BDP Ankara İl Eş Başkanı Ahmet Aday katıldı. Adliye önünde açıklama yapan Halkevleri Genel Sekreteri Nuri Günay, Hopa’da Metin Lokumcu’yu katleden, Ankara’da yüzlerce kişiyi işkenceden geçirdiği kanıtlanan polisler hakkında en küçük bir işlem yapılmadığını dile getirdi. Günay, kendilerinin ise hem Ankara’da hem de Hopa’da yargılanmaya devam ettiğine dikkat çekti. Hopa Davası’nın AKP’nin kendi çıkarına kullandığı adaletin bir örneği olduğuna da değinen Günay, adalet arayışlarını sürdürdüklerini belirtti. Duruşmada sanık avukatlarından Arzu Becerik, bir önceki duruşmada müşteki ifadelerinin değiştirilerek yaşanan hukuk ihlaline dikkat çekti. Becerik, duruşmanın sesli ve görüntülü kaydının yapılmasını istedi. Becerik’in talebi mahkeme heyeti tarafından reddedildi. Ayrıca Avukat Deniz Özbilgin’in Ankara’da yaşanan işkenceleri bizzat gören Ankara Barosu Başkanı Metin Feyzioğlu’nun tanık olarak dinlenmesi talebi de reddedildi. Dava, 11 Aralık Salı gününe ertelendi.

A K P ’ N ‹ N

S Ö Z Ü N Ü N

B ‹ T T ‹ ⁄ ‹

Y E R

Kongre balonu fos çıktı TUBA GÜNEfi

A

KP’nin 4. Olağan Genel Kurulu Erdoğan’ın bugüne ve geleceğe dair sözünün tükendiğini net bir şekilde açığa çıkardı. Öncesinde demokratik açılım yapılacağı iddia edilen Kongre, muhalif basının alınmaması nedeniyle de AKP’nin antidemokratik siyasi tavrını sürdüreceğinin de habercisi oldu. AKP tüzüğünün “üç dönem” sınırı nedeniyle Recep Tayyip Erdoğan’ın son kez genel başkanlık için aday olması açısından kritik öneme sahip olan Kongre öncesi, Erdoğan’ın yapacağı konuşma öne çıkarıldı. Ancak açılımlar yapması “beklenen” Erdoğan’ın konuşması, Türk-İslamcı geleneğin simge isimlerinin anıldığı, şiirlerle süslenmiş ve daha çok “hamasi” sayılabilecek bir konuşma oldu. Elinde açacak kartı kalmadığı için vaat ya da program açıklamayan Erdoğan’ın sürprizi içi boş “Hedef 2023” sloganının yanına koyduğu Malazgirt’in 1000’inci yılı olan 2071 tarihi oldu. Erdoğan’ın konuşmasının “Bizim yolumuz Sultan Alparslan'ın, Melikşah'ın, Kılıçarslan'ın, Osman Gazi'nin, Fatih Sultan Mehmed'in, Sultan Süleyman'ın, Yavuz Sultan Selim'in Gazi Mustafa Kemal'in, merhum Adnan Menderes'in, merhum Turgut Özal'ın, merhum Necmettin Erbakan'ın yoludur” bölümü Kongre sonrası en çok tartışılan konulardan biri oldu. Erdoğan bu konuşmayla İslamcı Türkçü çizgiye sarılacağının ve kendinden olmayanı dışlayacağının altını çizmiş oldu. Erdoğan kendinden olmayanı dışlayacağını Kongre’den bir gün önce de göstermişti. Cumhuriyet,

Açılım masalları bitti, vaatleri tükendi. Tayyip Erdoğan kongrede Türk-İslamcı ezbere sarılmaktan öteye gidemedi Özgür Gündem, Aydınlık, Sözcü, Yeni Çağ, Evrensel ve Birgün gazeteleriyle İMC televizyonunun akreditasyonlarının yapılmaması Erdoğan’ın demokrat maskesini çıkarmayı dahi göze aldığını gösterdi. Muhalif basına karşı tavrını doğrudan belli eden Erdoğan’ın Kürt sorununa ilişkin yaptığı kısa açıklama, bu meselede de açılım

maskesini bir daha takmaya niyetlerinin olmadığını gösterdi. Kürtleri alenen tehdit eden Erdoğan “Biz Kürt kardeşlerime yüzlerce adım attık, onlar da bir adım atsın, yeni bir sayfa açalım” diyerek “açılım oyununda bizden bu kadar” tavrını tescillemiş oldu. Kongreden müthiş yenilikler çıkacağı havası yayanların öne çıkarabildikleri tek nokta ise par-

tinin yönetim kadrosundaki kısmi yenilenme oldu. MKYK’dan çıkarılan isimlerden en önemlisi İdris Naim Şahin oldu. “Yeni” kadronun en parlak isimlerinin, merkez sağın ve Milli Görüş’ün siyaseten mağlup eskileri, Numan Kurtulmuş ve Süleyman Soylu olması AKP’nin yenilenme gücünü yitirdiğini gösterdi.

Koltuk kavgası kızıştı Erdo¤an’›n Kongre konuflmas›yla 2014’teki cumhurbaflkanl›¤› seçimi için adayl›¤›n› da üstü kapal› biçimde ilan etti¤i, Kongre sonras› genel kabul gören bir de¤erlendirmeydi. Kongre boyunca yaln›zca M›s›r Cumhurbaflkan› Mursi’nin Abdullah Gül’ün ismini anmas›, Erdo¤an-Gül aras›ndaki gerginlikle iliflkilendirildi. Futbolda flike konusunda Gül’ün önce veto etmesiyle oluflan ilk çatlak, Abdullah Gül’ün dan›flman› Ahmet Sever’in Erdo¤an’› hedef alan aç›klamalar›yla büyümüfltü. Son olarak gizemli bir biçimde “rahats›zlanmas›”, kimine göre de zehirlenmesi sonras›nda ortalarda görünmeyen Gül, 1 Ekim’deki Meclis aç›l›fl›nda yeniden boy gösterdi. Abdullah Gül Meclis’teki konuflmas›nda AKP’nin temel program›n›n d›fl›na ç›kmad› ama dört noktada Erdo¤an’dan ayr› görüfl bildirdi. Gül, tutuklu vekillerin Meclis’te yer almas› gereklili¤inden, “terör”ü çözecek yerin Meclis oldu¤undan, bas›n özgürlü¤ünden ve baflkanl›k sisteminin olas› olumsuzluklar›ndan bahsedince, Erdo¤an “Biz Gül gibi düflünmüyoruz” aç›klamas› yapt›. Gül ve Erdo¤an art›k aç›kça çelifliyor. Kongreden bir hafta önce yay›mlanan anketlerde Cumhurbaflkanl›¤› için Gül’ün önde olmas› belli ki bu durumu k›z›flt›r›yor. Anketi yapt›rd›¤› söylenen Gül umutlan›yor, Erdo¤an öfkeleniyor.

Siyasetle mücadele AKP’yi kurtarmaz AKP, Kürt sorununda yeni bir strateji üretemiyor. Askeri çözüm iddiasında başarısızlığa uğradıkça BDP’ye sistematik saldırılarını şiddetlendiriyor

B

aşbakan Tayyip Erdoğan, AKP kongresi öncesi kanal kanal gezdiği seri televizyon programlarında Kürt sorunu konusunda ilginç mesajlar verdi. Oslo tartışmalarının CHP tarafından yeniden gündeme getirildiği bir dönemde Abdullah Öcalan ve PKK ile görüşmelerin yeniden başlayabileceğini söyleyen Erdoğan, BDP ile görüşmenin ise söz konusu olmadığını vurguladı. Erdoğan’ın PKK ile görüşmekten bahsedip “uzantısı” ile görüşmemesi ilk bakışta oldukça garip. ayyip Erdoğan’ın gariplikleri bununla da sınırlı kalmadı ve PKK ile görüşülebileceğini söylerken BDP ile görüşmemenin gerekçesi olarak “şehit aileleri”ni gösterdi. Böylece Başbakan’ın bir yıl önce ifade ettiği “Terörle mücadele, siyasetle müzakere” çizgisi bir anda “PKK ile müzakere, siyasetle mücadele”ye dönmüş oldu. Oysa ortada PKK veya Öcalan ile bir müzakere işleyeceğine dair hemen hemen hiçbir emare yok iken siyaset ile mücadele tam gaz sürüyor. Erdoğan, Kürt sorununda girdiği çözümsüzlüğün çıkmaz sokağında, en azından seçimlere kadar durumu idare etmeyi, sahte bir barış masasıyla 2011’deki gibi seçim kazanmayı planlıyor. Ancak örgütlü bir halk hareketini moral anlamda kuvvetliyken, üstelik hükümet inisiyatifi tamamen kaybetmiş görünürken, aynı yalanla ikinci defa oyalamak pek de mümkün görünmüyor. Barış için gerçek bir müzakereye dair ortada bir gelişme yok iken siyasetle mücadele son hız sürüyor. AKP, MHP ile ittifak halin-

T

de BDP’li vekillerin dokunulmazlığının kaldırılması sürecini işletmeye kararlı. Başbakan “yargıya söyledik, gereğini yapacak” dedikten sonra BDP İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel’e 8 yıl 9 ay hapis cezası çıktı. BDP binalarına yönelik polis destekli saldırılar ve KCK operasyonları da sürdü. Eylülün son haftası ve ekimin ilk günlerindeki farklı operasyonlarda 70’e yakın kişi gözaltına alındı.

‘DAYAK YED‹K AMA ERCAN AB‹Y‹ VERMED‹K’ “Siyasetle mücadele” çizgisinin bir yansıması olarak 124’ü tutuklu 205 siyasetçinin yargılandığı KCK İstanbul ana davasında tam anlamıyla bir “düşman ceza hukuku” işletiliyor. KCK İstanbul ana davasının 1 Ekim’deki duruşmasından önce mahkeme salonuna alınmayan tutuklu yakınları ve BDP'liler, asker barikatını yıktı. Davanın başından beri savunmanın neredeyse tüm taleplerini reddeden, sözlü tahliye taleplerini bile engelleyen mahkeme heyeti duruşmada “konuştuğu” gerekçesiyle sanık avukatlarından Ercan Kanar’ı salondan çıkartma kararı aldı. Diğer avukatlar bu karara direnince mahkeme başkanı robokoplara müdahale talimatı verdi tüm avukatlar zor kullanılarak salondan çıkarıldı. Avukat Ramazan Demir, yaşadıklarını an be an twitter üzerinden paylaştı: “Dayağı yedik ama Ercan abiyi vermedik.” AKP’nin düşman ceza hukuku ve “siyasetle mücadele” çizgisi işte böyle yenik doğdu.

BDP���ye yönelik saldırılar yaygınlaşıyor BDP binalar›na yönelik faflist sald›r›lar giderek art›yor. Antep, ‹zmir, Çanakkale, Kocaeli, Hatay, Afyon, Elaz›¤ ve ‹stanbul’da gerçeklefltirilen sald›r›lara, 21 Eylül’de Bingöl’de ve 28 Eylül’de Tekirda¤’da yenileri eklendi. BDP binalar›na gerçeklefltirilen sald›r›lar›n ço¤u polisin gözleri önünde gerçekleflti. Bingöl’de 21 Eylül günü cuma namaz›ndan sonra faflist bir grup tafl ve sopalarla BDP ‹l binas›na sald›rd›. Sald›r›, Bingöl Belediye Baflkan›’n›n yürüyüfl anon-

sundan sonra gerçekleflti. BDP’lilerin bina içinde mahsur kald›¤› sald›r› boyunca polis binan›n önünde sald›r›lar› izledi hatta F›rat Haber Ajans›’n›n aktard›¤› bilgilere göre zaman zaman bina içine gaz bombas› da att›. BDP ‹l Baflkan› Haluk Yurtsever, sald›r› s›ras›nda Emniyet Müdürü’nün “BDP tabelas›na Türk bayra¤› as” dedi¤ini aktard›. BDP’liler ertesi gün sald›r›y› protesto etmek için Bingöl’de miting düzenledi¤inde, BDP binas›na yönelik

sald›r›da “seyirci” rolünü oynayan polis bu kez BDP’lilere sald›rd›. Polisin biber gaz› ve tazyikli su kulland›¤› sald›r› sonucu Bingöl savafl alan›na döndü. 22 Eylül günü Bingöl’e di¤er kentlerden ulaflmak isteyenler de polis engeline tak›ld›. 28 Eylül’de ise sald›r›n›n adresi Tekira¤’›n Çorlu ilçesindeki BDP binas› oldu. 28 Eylül gecesi, Cumhuriyet Polis Amirli¤i karfl›s›ndaki bir pasajda bulunan BDP binas› kundakland› ve sald›r›y› gerçeklefltirenlerin kimlikleri “belirlenemedi.”


5

DÜNYA 4 Ekim 2012 / 17 Ekim 2012

Halk›n Sesi

Hindistan grevle ayağa kalktı ÇA⁄LAR ÖZB‹LG‹N

N

eoliberal kapitalizmi pusula edinen ekonomilerdeki kriz, yeni sınıf çatışmalarının habercisi. Emekçilerin kazanılmış haklarına yönelik saldırıların, işçileştirme ve mülksüzleştirme dalgalarının en görünür olduğu ülkelerden birisi de; uluslararası sermayenin nitelikli ve ucuz emekgücü ihtiyacının adresi olan, tam da bu nedenle “yükselen yıldız” ilan edilen Hindistan. Manmohan Singh hükümeti, iktidarı pahasına, sadece son bir yılda onlarca özelleştirme ve zam kararına imza attı. Her bir karar “daha fazla yoksulluk” anlamına geldikçe, milyonlar sokağa döküldü. Kamu emekçileri, işçiler, esnaflar, muhalif parti, sendika ve demokratik kitle örgütleri “genel grev” ilan etmişti. 100 milyona yakın kişinin katılımıyla 20 Eylül günü dünya, tarihi bir greve tanıklık etti. Ülke genelinde okullar açılmadı, ders zili çalmadı, hastanelerin sadece acil servisleri hizmet verdi. Pek çok eyalette “kepenk kapatma” çağrısına yüzde 100 katılım sağlandı. Şehiriçi ve şehirlerarası otobüsler hareket etmedi, tır şoförleri otobanlarda kontak kapattı. Utar Pradeş ve Bihar eyaletlerinde demiryolu işçileri raylara barikatlar kurdu. Devlet dairelerinde in cin top oynadı, televizyon yayınları kesildi, gazeteler gecikti, bankalar açılamadı. ÖZELLEfiT‹RMELER ‹LK ‹SYANI DO⁄URMUfiTU Hindistan’da yayımlanan Economic and Political Weekly dergisi, 2011 seçimlerinden sonra hükümetin “ilerici reformları tersine döndürecek ve ilkel sermaye birikimini daha acımasız yöntemlerle sürdüreceğini” yazmıştı. Derginin yanılmadığı kısa sürede anlaşıldı. Hükümet, artan bütçe açığını ve yüzde 9,9’a fırlayan enflasyonu dizginlemek için özelleştirme ve zam programı hazırladı. İlk sırada “perakende piyasasının özelleştirilmesi” yer aldı, fakat oluşan tepki planın erte-

B

ir günde 8 yıldakinden fazla özelleştirme kararı alınması Hindistanlıları ayağa kaldırdı. 100 milyon emekçi ‘grev’ dedi. Okullarda ders, idari binalarda işlem, hastanelerde tedavi yapılmadı. Özelleştirme, emekçilerin grev duvarına çarptı

Dünya sokakları kadınların

K

adının yönelik saldırıların simge ülkelerinden Afganistan’da tecavüze uğrayan bir kız çocuğunun 100 kırbaç cezasına çarptırılması, Afganistanlı kadınlar tarafından protesto edildi. Tunus’ta da iki polisin tecavüzüne uğrayan bir kadının “ahlaksızlık” ile suçlanması yüzlerce kadın tarafından tepkiyle karşılandı. Uruguay’da ise kadınların Evanjelistlerin karşı çıkışlarına rağmen “kürtaj hakkı” mücadelesi sonuç verdi. Böylece Uruguay, Latin Amerika’da Küba’dan sonra bu hakkın tanındığı ikinci ülke oldu.

lenmesine neden oldu. İletişimhaberleşme, ulaşım ve maden alanlarında özelleştirmeler ise sürdü. Özelleştirilen alanlarda kitlesel işten çıkarmaların yaşanması, ülke tarihinin en büyük grevlerinden birisine yol açtı. 27 Şubat akşamı Suzuki, Hyundai ve Foxconn fabrikalarından başlayan grev, iki gün boyunca 100 milyona yakın Hindistanlının katıldığı bir isyana dönüştü. Genel grevin en dikkat çekici sonuçları, Hyundai fabrikasının iki gün boyunca işçi işgali altında kalması ve havacılık işkolundaki “grev yasağı”nın delinerek tek bir uçağın bile semaları görememesi oldu. Böylece emekçiler, sınıf mücadelesinin önündeki grev yasaklarının kağıt üzerinden ibaret kalabileceğini gösterdi. ‘PERAKENDE’ P‹YASASINA ‘TOPTAN’ SATIfi Grev, sermayeye ve iktidara

gerekli mesajı verememiş olacak ki, saldırılar artarak devam etti. Gıda ürünlerine yüzde 20, elektrik ve doğalgaza yüzde 13, akaryakıta yüzde 14, tüp gaza yüzde 8’lik zamlar peş peşe geldi. Yoksulların yılda 12 defa indirimli tüp gaz alma hakkı yılda 6 defaya indirildi. Son sıra yeniden “perakende piyasasının özelleştirilmesi”ne geldi. Hindistan’ın en büyük istihdam alanının ve 450 milyon dolar ile en büyük piyasasının uluslararası sermayeye açılması, başbakan tarafından “Ekonomimizin istikrarı ve toplumun refahı için” sözleriyle gerekçelendirildi. Sermayeye geniş çaplı alanlar açıldı. Bu alanın simge şirketi Wall-Mart başta olmak üzere, Tesco ve Carrefour gibi şirketlerin ağzı sulandı. Özelleştirmenin uygulanması iktidardaki Kongre Partisi’nin ağırlıkla yönettiği eyalet yönetimlerine bırakıldı. Böylece her eyaletin kendi bölgesindeki süpermarket zincirini

kontrol edebilmesi sağlandı. Pakete göre ayrıca hava taşımacılığının yüzde 49’u, yayın sektörünün yüzde 74’ünün özelleştirilmesinin de önü açıldı. ‹fiB‹RL‹KÇ‹ SOL’UN PAYI VAR On yıllar boyunca bürokratikleşen kadroları ile siyaset üretişinde işbirlikçi Komünist Parti geleneğinin, neoliberal programların hayata geçirilmesinde payı büyük. Sistemle iç içe olan iki komünist partinin “Sol Cephe” adı altındaki birlikteliği, ciddi ideolojik yanılgılarla doğdu. Özelleştirme karşıtlığı, bütünsel bir sistem karşıtlığına oturmadı. Neoliberal gerici programa sahip Kongre Partisi ile kol kola girilmesi ile Kongre Partisi’ni de hedef alan bir ideolojik hat da kurulmadı. “Neoliberalizmi frenleyeyim derken, neoliberalizmin önünü açan” politika, 2009 genel seçimleri ve 2011 eyalet seçimlerinde sandığa gömüldü.

‘B‹R KORKU OLDU⁄U KES‹N’ Düzeniçileşen sol hareketlerin olanca zayıflığına karşın on milyonların katıldığı grevlerin yaşanması, yoksullaşan, işçileşen ve mülksüzleşen Hindistanlıların yükselttikleri fiili mücadele çizgisinin önemini işaret ediyor. Politikleşen bu geniş kitlenin dinamizmi, hem iktidarın hem de sermayenin dikkatini çekiyor. Öyle ki BBC’ye konuşan ve adını vermek istemeyen bir sermaye temsilcisi, milyonlarca küçük esnafın kepenk kapatmasını “solculardan korkmalarından dolayı” sözleriyle açıklamaya çalışıyor. Sermaye temsilcisine yanıt, Hindistan Ulusal İşçi Sendikaları Konfederasyonu Başkanı Sanjeeva Reddy’den geliyor: “Bir korku olduğu doğru. Ama bu korku, halkın değil, sermayenin ve iktidarın korkusu. Özelleştirmeleri durdurmadıkları sürece başlarına geleceklerinin korkusu. Daha büyük ve uzun süreli grevlerin korkusu.”

Meclisi boşaltın, temsil edemiyorsunuz molayı sona erdirdi ve troykanın 11,5 milyon avroluk kesinti paketini gündemine getirdi. Pakete göre kurtarma fonlarını serbest bırakmak; kitlesel işten çıkarmalardan, emeklilik maaşlarının düşürülmesinden ve emeklilik yaşının 67’ye yükseltilmesinden geçiyordu. Kurtarma paketlerine emekçilerin tepkisi “grev” oldu. Kamu Çalışanları Konfederasyonu’nun 25 Eylül’de parlamento önüne yaptığı çağrıya on binler kulak verdi. Okulların ve devlet dairelerinin kapalı kaldığı, otobüslerin sadece eylemcileri taşımak için kontak açtığı greve hekimler ve hava çalışanları da destek verdi. İşçiler ve kamu emekçileri, halkın üçte ikisinin yoksulluk sınırına dayandığını, işsizliğin iki yıl içinde katlandığını belirterek eylemlerin süreceğini açıkladı.

K

Tahrir’den grev çıktı G

7

iklim 5 kıta

rev dalgası dünyanın dört bir yanında olduğu gibi Mısır’da da ülkeyi sarsıyor. Tahrir eylemleriyle Mübarek rejimini sonlandıran Mısırlı emekçiler, Müslüman Kardeşler iktidarında da emek mücadelelerini yükseltiyor. Havayolu işçilerinin eylül başında iş güvencesi ve maaş zammı talepleriyle başlattıkları grev, sadece iç hatlarda değil, dış hatlarda da kaosa neden oldu. Ortadoğu’nun en önemli havalimanlarından birini barındıran Kahire’de grev nedeniyle ulaşım durma noktasına geldi. Havayolu işçilerinin grevi, hükümete hızlı bir biçimde geri adım attırdı ve işçilerin maaş zammı talebi yerine getirildi. Havayolu işçilerinin kazanımının ardından Kahire’de şehir içi ulaşım hizmetinde çalışan emekçiler de maaşlarına zam yapılması talebiyle “grev” dedi. Bir günlük uyarı grevine yüzde 100’e yakın katılım sağlanırken, emekçilerin ulaşım araçlarını kentin önemli noktalarına yerleştirerek kontak kapatması trafiği alt üst etti. Grev öncesinde “rest” çeken Kahire yönetimi, benzer bir kaosu tekrar yaşamamak için grev akşamında sendika yöneticileriyle pazarlık masasına oturmak zorunda kaldı. Eğitim emekçileri de bir aydır aynı taleple eylemde. Bakanlar Kurulu önüne direniş çadırı kuran öğretmenler, maaşları artırılana ve güvencesiz çalıştırma biçimleri ortadan kaldırılana kadar mücadelelerini sürdüreceklerini söyledi. Hekimler ise iş ve can güvenliğini ön plana çıkaran bir mücadele programı belirledi. Hekimler Sendikası’nın 1 Ekim’de greve çıkma kararı üzerine harekete geçen Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi, taleplerin derhal yerine getirilmesi talimatı verdi ve hazırlıklar başladı.

rizin Avrupa’da vurduğu ülkeler Yunanistan, İspanya ve Portekiz’de eylül ayı kitlesel eylemler, grevler ve çatışmalar ile geçti. Avrupa Birliği, Avrupa Merkez Bankası ve Uluslararası Para Fonu’ndan (IMF) oluşan üçleme (troyka), ekonomik kriz ile sarsılan ülkelere işsizliği artıracak, özellikle kamu çalışanlarının maaşları kırpacak ve emekliliği mezara taşıyacak mali reform paketlerini dayattı. Sermayenin saldırılarını gören emekçiler ise “o işin o kadar kolay olmadığını” birkaç gün içerisinde gösterdi. Yunanistan’da iktidara meydan okuyan işçi sınıfı, İspanya’da meclisi kuşattı, Portekiz’de ise hükümete geri adım attırdı. ‘ÇIKIN MECL‹STEN!’ Genel olarak yüzde 25’i, genç nüfusta ise yüzde 50’yi aşan işsizliğe çözüm üretememesi nedeniyle hedefte olan İspanya hükümeti, bütçe açığına karşı mali reform paketi hazırlayınca emekçiler, bir kez daha sokakları doldurdu. Kadın ve gençlik örgütlerinin, işçi sendikalarının ve bölgesel halk örgütlülüklerinin oluşturduğu 80 yapı “Occupa el Congreso” (Meclisi işgal et) çağrısı yaptı. Bağımsızlık taleplerini daha güçlü haykırmaya başlayan Katalanların da destek verdiği çağrılar, hükümet tarafından terörize edilmeye çalışıldı. Bizzat iktidardaki Halk Partisi’nin Genel Sekreteri Maria Dolores de Cospedal’ın “Eylem çağrısı 1981’deki darbe girişimini hatırlatıyor” derken, televizyonlardan yayınlar yapıldı, eyleme katılanların hapisle cezalandırılacağı yönünde tehditler yağdırıldı, sokakta bildiri dağıtanlar dövülerek gözaltına alındı, eyleme

çağrı yapanların ihbar edilmesi için “Anonim ihbar hattı” kuruldu. Tüm çabalara karşın 25 Eylül’de binler, başkent Madrid’de bir araya geldi ve meclisi kuşattı. “Dışarı çıkın. Siz bizi temsil etmiyorsunuz” diye haykıran halka polis çok sert saldırdı. Saldırıya şişeler ve taşlarla yanıt verilince Madrid savaş alanına döndü. 38 kişi gözaltına alındığı çatışmalarda, aralarında polislerin de bulunduğu 100’e yakın kişi yaralandı. YUNAN‹STAN’DA Y‹NE GREV Yunanistan’da iki yıldan bu yana sokakları dolduran emekçiler, mayıs sonu ve haziran başındaki seçimlerden sonra sessizliğe bürünmüştü. Ne var ki, Yeni Demokrasi Partisi

PORTEK‹Z’DE GER‹ ADIM Portekiz’de de hükümet, ekonomik krizden çıkış için sosyal güvenlik kesintilerini yüzde 11’den yüzde 18’e çıkarmayı ve yeni vergilendirmeleri öngören bir yasa teklifini meclise sundu. Teklif, emekçilerin sert tepkisiyle karşılaştı. 21 Eylül’de gerçekleştirilen kitlesel bir eylem ile hükümeti uyaran emekçiler, “süresiz genel greve gitme” tehdidini savurdu. Hükümet ise kısa sürede geri adım attı. Eylem sırasında önce Cumhurbaşkanı Anibal Covaco, ardından Başbakan Pedro Passos Coelho, yasanın yumuşatılabileceğini söyledi. Başbakan, önümüzdeki günlerde işçi ve işveren temsilcileri ile yan yana geleceklerini ve anlaşma sağlanana kadar teklifi oylamayacaklarının sözünü verdi.

İşgal altında sürgün

İ

srail, Batı Şeria’daki egemenliğini pekiştirmek amacıyla yerleşim alanlarını denetim altına alma çalışmalarını hızlandırdı. El Halil tepelerindeki 13 köy, İsrail askerleri tarafından göçe zorlndı. İsrail’in yerleşim alanlarını denetim altına alma çalışmalarını inceleyen 30’a yakın insan hakları örgütü, geleceksizliğe ve yoksulluğa itilen Filistinlilere sahip çıkma çağrısında bulundu. Kurumlar adına yapılan ortak açıklamada İsrail’in yerinden etme politikasına son verilmesi ve Filistinli ailelerin barınma haklarının sağlanması gerektiği ifade edildi.

Wallstreet’i yine işgal et

1

7 Eylül 2011’de New York’ta başlayan, ABD’nin ve dünyanın pek çok noktasına yayılan “işgal et” (occupy) eylemleri polisin saldırılarıyla bastırılmıştı. İlk “işgal et” eyleminin yıl dönümünde yüzlerce kişi bir daha buluştu. “Biz hala yüzde 99’uz”, “Sokak bizim sokağımız”, “Halkı sattılar bankaları kurtardılar” sözlerini sloganlaştıran halk, polisin saldırısına maruz kaldı. Geçen seneki manzara tekrar yaşandı, 181 kişi gözaltına alındı. Ayrıca geçen seneki eylemlerde, polise saldırı talimatı veren California Üniversitesi, öğrencilerine 1 milyon dolar tazminat ödemeye mahkum edildi.

Bahreyn’de öfke büyüyor

B

Hindistan’ın Tamil Nadu eyaletinde yapımı süren nükleer projesine karşı daha önce 30 bin kişiyle tesisi kuşatan, binlerce kişilik insan zinciri kuran bölge halkı, bu defa balıkçılar aracılığıyla eyleme geçti. Tesislere nükleer reaktör taşındığının öğrenilmesi üzerine iki bin balıkçı, yüzlerce tekne ile Thoothukudi Limanı’nın girişini kapattı. Balıkçıların bu “doğrudan eylemi”, reaktörün tesislere taşınmasını engelledi.

ahreyn’de halkın Kral Hamad Bin İsa elHalife rejimine karşı mücadelesi, rejimin ve Suudi Arabistan askerlerinin tüm saldırılarına karşın sürüyor. Eylemlerin adresi olan başkent Manama’da gerici ve faşist rejimi protesto yürüyüşünde demokrasi ve özgürlük talepleri öne çıktı. Bahreyn polisinin hemen hemen her eyleme yönelik saldırıları yine kendisini gösterdi ve bir kişi polis kurşunuyla yaşamını yitirdi. Baskı ve ölümler ise halkın öfkesini içine sindirmesine değil, bilemesine yol açtı. Protestolar, ülkenin pek çok kentine yayıldı.


6

İNSANCA YAŞAM 4 Ekim 2012 / 17 Ekim 2012

Halk›n Sesi

Modern t›bba alternatif olarak safsatal›k zaman› ağlığın piyasalaştırılmasında “yola devam” edilirken sağlığına kavuşmanın bedelini karşılayamayan yoksullara umutlarını bağlayabileceği “alternatif yollara” erişme fırsatı veriliyor. Modern tıp dışında alternatif yolların sağlık hizmeti olarak sunulmasının yasal yolu 2 Kasım 2012’de yürürlüğe girecek olan Sağlık Bakanlığı ve Bağlı Kuruluşları Teşkilat Yapısı ve Görevleri Hakkındaki Kanun Hükmünde Kararname ile açıldı. Modern tıp yöntemlerine alternatif yollar uygulanmaya doğrulayan başka işaretler de var. 28-29-30 Eylül 2012 tarihlerinde 2. Uluslararası Kupa Terapisi Sempozyumu yapıldı. Sempozyum, İstanbul Doğal Sağlık Enstitüsü ve Britanya Kupa Terapisi Topluluğu tarafından gerçekleştirildi. Destekçi kurumlar İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi, Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi ve Eyüp Belediyesi idi. Sempozyum Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun eşi Sare Davutoğlu “himayesinde” gerçekleştirildi. Sempozyumda “Geleneksel İslam Tıbbında Teşhis Yöntemleri”, “Kuran ve Hadis Referansına Sahip Tıbbi Bitkiler”, “Osmanlı ve Nijerya’da Kupa Tedavisi”, “Hastane Tabanlı Kesitsel Hacamat Çalışması” gibi başlıklar tartışıldı.

Sağlıkta dönüşüm şiddet demek

S

KUPA TERAP‹S‹ NED‹R? Kupa terapisi sempozyumu Hüseyin düzenleyenlerce şöyle tarif ediliBoy yor: “Kan dolaşımını arttırmak ve iyileşme sağlamak için bölgesel vakum oluşturmaya dayanan köklü tedavi yöntemine Kupa Terapisi denir. Hastalıktan kurtulmak veya sağlığı koruma amacıyla atık maddelerin yoğun olarak toplandığı belli noktalardaki tıkanıklık, kılcal damar ve ince damarlardan kirli kanın alındığı Yaş Kupa Terapisi ise ‘Hacamat’ olarak da bilinir.” Terapide vücuda kupalar yapıştırılıyor, kan kupanın içinde vakumlanıyor, deri kesiliyor ve 'kirli kan' atılıyor. 5000 yıl öncesine dayandığı belirtilen yöntemin migren, diyabetik ayak tedavisinde kullanıldığı, doğum sonrası ağrılara iyi geldiği ve strese karşı faydaları öne sürülmekte. Ayrıca, artrit, kan bozuklukları, yumuşak doku romatizması, baş ağrısı, yüksek tansiyon, diyabet, soğuk algınlığı, bel ve sırt ağrısı, ağrılı adet, kısırlık, kronik öksürük, bronşiyal astım, felç, diş ağrısı, boğaz ağrısı gibi hastalıkların yanında depresyon ve şizofreni gibi ruh hastalıkların tedavisinde de kullanıldığı belirtilmekte. Dahası var; kan bozukluklarında, ağrı dindirmede, iltihap gidermede, zihinsel ve fiziksel rahatlamada, rehabilitasyonda, varisli damarlar için ve derin doku rahatlamasında etkilerinden bahsedilmekte. Neredeyse tüm sağlık sorunlarını birkaç bardakla giderecek kadar etkili! Doğrusu bu dalda ayrı bir hastane kurulsa ve devlet büyüklerimiz her hastalık tedavisinde bu yöntemle iyileşmeyi kanıtlayarak öncülük yapsa hiç fena olmaz. Ta Amerika’daki hastanelere gitmeye, o kadar masrafa, dahası onca tıp eğitimi maliyetine de yazık olmuyor mu? Sempozyumda gelişmiş ülkelerde toplumun yaklaşık yüzde 80’inin bu tedavi yöntemlerini tercih ettiği belirtiliyor. Bizim cehaletimize ne denebilir ki? Terapiyi yürütenlerin şu bilgilerini nasıl da gözden kaçırmışız: “Çin’de ve ABD’de tıp fakültelerinde Tamamlayıcı Tıp dersinin bir bölümü olarak Kupa Terapisi eğitimi veriliyor. Almanya ve İngiltere’de Tıp ve Sağlık Bilimleri fakültelerinde seçmeli ders olarak Kupa Terapisi okutuluyor. Türkiye’de saygın üniversiteler tarafından Kupa Terapisi hakkında bilimsel araştırmalar yürütülüyor. T.C. Sağlık Bakanlığı, uygulamanın güvenliği ve kalitesini yükseltmek için çalışmalar yapıyor.” ‹SLAM’DA KUPA TERAP‹S‹ Bu terapinin doğruluğundan kuşku duyanların olma ihtimaline karşı İslam dinindeki dayanağı da göz ardı edilmemiş. Bu konudaki dayanak şöyle tarif ediliyor: “Arapça’da Kupa Terapisi El-Hicame kelimesiyle ifade edilir. Bu kelime emmek, çekmek ve hecmin / vücudun doğal haline döndürülmesi anlamında kullanılır. Daha çok, bir miktar kanın da alındığı Yaş Kupa Terapisi için Türkçe’de ise Hacamat kelimesi kullanılır.” Muhammed peygamberin her melek topluluğunun hacamatı ümmete emretmesini söylemediği, zehirlenme ve büyü vakalarında Cebrail’in ısrarla hacamatı tavsiye ettiği iddia ediliyor. Ayrıca Muhammed peygamberin “Sizin tedavi olduğunuz şeylerde hayırlı olan biri varsa o da hacamattır” diye buyurduğu savunuluyor. Bu kadar referansla dindar toplumun en ufak bir soruyu ve kuşkuyu aklından bile geçirmemesi hedefleniyor. Artık her derde çare olacak bir terapimiz var. Bilimsel birikimler geriye sardırılarak karanlık çağlara varıncaya dek çöpe atılabilir. Bilimsel olan parası olana kalsın, yoksul halka inanmak ve umudu bağlayacak alternatif safsatalar yeter. Parası olmayan halkın hastalığı daim, kafası güzel olsun, biraz da bu çileli hayat bitene kadar sabır ve haline şükretme dayanağı olsun.

Halk›n Sesi Sahibi ve Sorumlu Yaz› ‹flleri Müdürü Ali Ergin Demirhan Telefon / Faks 0212 245 90 37 Adres Tomtom Mahallesi Örtmealt› Sokak No: 6/3 BEYO⁄LU/‹STANBUL Bas›ld›¤› Yer ART Matbaac›l›k, Türker Saltabafl, ‹stasyon Mah. 242 Sk, No:32 Kartepe / Kocaeli (0262 373 45 03) editor.halkinsesi@gmail.com 15 günlük Yayg›n, Süreli, Türkçe yay›nd›r.

!

Sağlıkçıya şiddet demek

!

Tedavi olamayan hastalar bunun sorumlusunun hekimler oldu¤unu düflünüyor. Toplumsal fliddet hastalar ve hasta yak›nlar› taraf›ndan sa¤l›kç›ya yöneltiyor. Diyarbak›r’da bir kad›n hekim cinsel tacize u¤rad›, Samsun’da tedaviyi be¤enmeyen hasta üç kifliyi b›çaklad›

!

Hekimler tüm di¤er sa¤l›kç›larla birlikte ‘sa¤l›kta dönüflüme’ ve ‘sa¤l›kta fliddete hay›r’ diyerek mücadeleyi büyütüyor. TTB ve ‹stanbul Tabip Odas› Harbiye Aç›k Hava Tiyatrosu’nda binlerce kiflinin kat›l›m›yla gerçeklefltirdi¤i Bülent Ortaçgil konseriyle sorunu gündeme tafl›d›

Hekimler için uzun çalışma saatleri, ağır çalışma koşulları ve bu nedenle ‘ölüm’ demek

Asistan olarak 33 saat aral›ks›z çal›flan Dr. Mustafa Bilgiç yanl›fll›kla kendisine bat›rd›¤› i¤ne sonucunda K›r›m Kongo Kanamal› Atefli hastal›¤›ndan hayat›n› kaybetti

‘Dostları unutmayacak öncekileri’ TUBA GÜNEfi

İ

stanbul Tabip Odası ve Türk Tabipleri Birliği bir hasta yakını tarafından bıçaklanarak öldürülen Dr. Ersin Arslan’ın ailesiyle dayanışmak ve ‘sağlıkta şiddete hayır’ demek için binlerce kişi Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’nda buluştu. Geceyi, İstanbul Tabip Odası Genel Sekreteri Ali Çerkezoğlu, ülkemizde şiddetin sıradanlaştığını anlatarak açtı. Çerkezoğlu’nun konuşmasını mesleğini icra ederken hayatını kaybeden tüm sağlık çalışanları için yapılan saygı duruşu takip etti. Aslında bir dakika sürmek üzere başlayan saygı duruşu, sürenin bitiminin ardından başlayan, Dr. Ersin Arslan için bestelenen şarkıyla onun hayatından karelerden oluşan slayt gösterisi bitene kadar sür-

dü. İzleyenlerin saygı duruşunda kalıp, kıpırdayamamasının nedeni bestede geçen “eğrilmez der dönüşü yok/ giden canlar gelmez geri /dostları unutmayacak geri/ kendinden öncekileri” dizeleri oldu. Binlerce kişi, sağlıkta şiddete karşı duyulan öfke ve kararlılığını bu dizelerle yeniden büyüttü. Dr. Ersin Arslan için mücadele edeceğine sessizce söz verdi. Hekimler, sessiz kararlılıklarını yansıtmak için konser vermek üzere oldukça uygun bir isim seçmişlerdi: Bülent Ortaçgil. Ortaçgil’in kendi konserleriyle ilgili “Coşkusuz geçer” yargısını hatırlatarak söylediği şarkıları, Harbiye’deki muhteşem sessiz; ama bir o kadar duyarlı kitlenin ruh halini anlatıyordu. Gerek senfoni orkestrası gerek de ona eşlik eden

Erkan Oğur ve Birsen Tezer de bu sessiz coşkunun konserin sonuna kadar sürdürülmesini sağladı. Olanca sessizlikten coşku çıkarabilmiş olmanın asıl nedeni, sahnede konuşma yapan İstanbul Tabip Odası Başkanı Taner Gören’in konuşmasına verilen tepkide gizli. Taner Gören “Öfkeliyiz, kızgınız”diye başladığı konuşmasına “Ama içimiz insan sevgisi dolu” diyerek devam etti. Sağlığın artık piyasa koşullarına göre işleyen bir sistem haline geldiğini söyleyen Gören, sağlıkta dönüşüm nedeniyle artık hastalarla iletişim bile kuramadıklarını söyledi. Ortalama muayene süresinin yalnızca beş dakika olduğunu söyleyen Gören, "Böyle bir ortamda hasta, öfkeleniyor, tedavi olamamasının sorumlusunun he-

kimler olduğunu düşünüyor" diye konuştu. Dinleyenlerin alkışları Gören’in anlattığı sağlıkta dönüşüm uygulamalarına karşı duracak binlerce kişinin kararlılığının sesiydi. Konuştuğumuz hekimlerin hiçbirinde, tıpkı Taner Gören gibi, hekime yönelik şiddet uygulayan hastalara ya da hasta yakınlarına öfke ağır basmıyordu. Onurlu bir meslekleri olduğunu düşünen hekimler, sağlıkta dönüşüm politikalarıyla hekimleri hedef gösteren iktidara tepkiliydi. Bu durumu en iyi Prof. Dr. Selçuk Erez anlatıyordu: “Sağlıkçı ölümü haberini aldığında insan ilk olarak o hastaya, o hasta yakınına nefret duyuyor. Ama 5 dakika düşününce o nefret başka tarafa yöneliyor. Benim hışmım bu memlekete hitap ederken

sinirle hitap eden Başbakana. Vatandaşlara sinirle hitap eden ve o hastalara böyle örnek olan Sağlık Bakanına. Benim hışmım kadına yönelik şiddette, kadın cinayetlerinde hafifletici sebep bulanlara. Dr. Ersin Arslan’ı öldüren kişiye değil, ona ilkokulda, ortaokulda mantıki düşünmesini öğretemeyen bu eğitim sistemine lanet ediyorum!" Dr. Ersin Arslan’ın üniversiteden beri arkadaşı olan Dr. Hasan Aslan da Erez’in öfkesini şöyle tamamlıyordu: “Bir insana sağlığını vermeye çalışırken ondan şiddet görmeyi beklemezsiniz. Artan şiddet olayları bir hekim olarak benim hevesimi kırabilirdi. Ama bu mesleğin kutsal bir meslek olduğunu düşünüyorum. Bu mesleğin onurunu taşıyorum. Vazgeçmeyeceğim.”

Dün Ersin bugün Mustafa yarın kim? K

ırım Kongo Kanamalı Ateşi (KKKA) hastası olduğu bilinmeyen hastasına müdahale eden 19 Mayıs Üniversitesi Acil Tıp Ana Bilim Dalı asistanı Dr. Mustafa Bilgiç, yanlışlıkla hastasına batırdığı iğneyi kendisine batırdı. Hastanın test sonuçları hastaneye yatışının 3. günü çıkarken, aynı gün Dr. Mustafa Bilgiç’te de hastalık bulguları ortaya çıktı. KKKA hastası olduğu teşhisi konulan hasta hayatını kaybetti. Çok geçmeden Bilgiç de yaşamını yitirdi.

TTB Genel Sekreteri Beyazıt İlhan, Bilgiç’n ölümünü “Kader değil, zorlu çalışma koşulları, uygun olmayan çalışma ortamı ve ihmalkarlık” diye açıkladı. AKP’nin Sağlıkta Dönüşüm Programı'nın acil servislerde yoğunluğun artmasına neden olduğunu söyleyen İlhan, bu durumun sağlık çalışanlarını zor bir duruma soktuğunu belirtti. Bilgiç'in “asistan hekim'' olarak bir üniversite hastanesinde çalıştığını, asistan hekimlerin 33 saat aralıksız ve haftada 110 saat mesai yaptıkla-

Sağlıkçılar için mücadele demek

rını hatırlatan İlhan, “Bu şekilde çalışmak zorunda kalan hekimin yaptığı hatalardan kendisinin sorumlu olduğu söylenebilir mi?'' diye sordu. TTB ve İstanbul Tabip Odası’nın düzenlediği Bülent Ortaçgil konserine İstanbul Tabip Odası Asistan Hekimler Komisyonu da Taksim’den yürüyerek geldi. Dr. Mustafa Bilgiç için yapılan yürüyüşün iki sloganı vardı: “Sağlıkta dönüşüm ölüm demektir”, “Dün Ersin, Bugün Mustafa, Yarın Kim?”

Sağlıkçı güvende değil Son 15 gün boyunca binlerce sa¤l›k çal›flan› fiziksel, sözlü, cinsel, psikolojik fliddete u¤rad›. Bas›nda en çok yank› bulan iki olay flöyle: Samsun'un Terme ‹lçe Devlet Hastanesi'nde kendisine iyi bak›lmad›¤›n› iddia eden hasta, 3 kifliyi b›çakla yaralad›. A. K. isimli hasta, nefes darl›¤› flikayeti üzerine Terme Devlet Hastanesi'ne baflvurdu. Doktorlar›n yapt›¤› müdahaleyi kabul etmeyen A.K, 'muayene olmak istemiyorum' makbuzunu imzalamak istemedi. Daha sonra hemflireye ba¤›rarak cebindeki b›ça¤› ç›karan A.K, b›ça¤› Sa¤l›k Meslek Lisesi ö¤rencisi Yasin Korkmaz'›n kafl›n›n üzerine bat›rd›. Olay yerine gelen güvenlik görevlisinin de kolunu b›çaklayan hasta, daha sonra hastane personelini b›çaklad›. Diyarbak›r’da da bir hastanede görevli kad›n doktor R.B, hastane tuvaletinde bir hastan›n cinsel tacizine u¤rad›. Hekimin yard›m ça¤r›s› üzerine güvenlik görevlileri tacizciyi polise götürdü.

Selden sonra denetimsizlik salgına davet çıkardı S

amsun Terme’de 26 Eylül’den bu yana ishal salgını yaşanıyor. Çoğunluğu çocuk üç binin üzerinde kişinin ishal şikayetiyle hastanelere başvurduğu kentte hekim sıkıntısı geçici görevlendirme ile çözülmeye çalışılıyor.

DENET‹M SALGINI ÖNLERD‹ Samsun’da geçtiğimiz mayıs ayında sel felaketi yaşanmıştı. Ter-

me’deki ishal salgınının, sel felaketinin ardından bölgede su ve kanalizasyon altyapısının zarar görmesinden kaynaklanabileceği belirtiliyor. Konuya dair açıklama yapan Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) Samsun Şube Başkanı Murat Arıkan selden sonra önlem alınmadığını vurgulayarak “İçme suları üzerinde yeterli denetim yapılsaydı suların kirli olduğu saptanır ve ishal vakaları ön-

lenirdi” dedi. Sel koşullarına uygun denetim yapmayan belediyeleri ve Sağlık Müdürlüğü’nü eleştiren Arıkan, yeterli denetimi yapmayan kuruluşlar hakkında yasal işlem yapılmasını istedi. Sel bölgesinde genellikle selden önce görülen hastalıkların salgın yaptığını, Samsun’daki salgının kaynağının ise Shigella bakterisi olduğunu belirten Arıkan, daha büyük tehlikelerin meydana gele-

bileceğine dikkat çekti. Doğal dengenin bozulmasına bağlı olarak ortaya çıkabilecek taşıyıcı nitelikte böcek ve kemirgenler ile en hızlı şekilde mücadele edilmesi gerektiğini söyleyen Arıkan, bölgedeki kene vakalarında da artış olabileceğini ifade etti. Salgın süresince yeterli ve doğru bilgilendirme yapılmayan Terme’de halk bir an önce sağlıklı ve doğru bilgiye ulaşmak istiyor. An-

cak ilgili kurumlar, valilik tarafından yasaklandığı için hiçbir açıklama yapamıyor. Konuya dair ilk olarak Terme Belediye Başkanı’nın talimatıyla belediye hoparlöründen yapılan anonslarda “Sularımızın tahlil sonuçları temiz çıkmıştır. Rahatlıkla kullanabilirsiniz” denilmişti. İki gün sonra ise suyun temiz çıktığı ancak yine de kaynatılarak içilmesi yönünde yeni bir açıklama geldi.

Halkevciler bütçe kapattı! “Duyduk duymadık demeyin! Devletimizin bütçesi açık verdi. Sermaye, bankalar, inşaat sektörü zorda kaldı. Haydi pamuk eller cebe! Nazlanmayın, sızlanmayın. Halkevcilerin kışkırtmasına da gelmeyin. Sadece başbakana bakın ve haykırın: Yaşasın zamlar! Yaşasın padişahımız!” narası atıyordu bir çığırtkan Kızılay sokaklarında. O davula vurdukça, Mehmet Şimşek maskeli diğeri dükkanlara girip çıkıyor, esnafın elinde avucunda ne varsa topluyordu: Ekmek, patates, soğan, tuzluk, çorap, balık, maydanoz, gazete, milli piyango bileti… Halkevciler, AKP’nin akaryakıt, otomotiv, alkollü

içecekler, tapu harcı, elektrik ve doğalgaza yaptığı zamlarla kapatmak istediği bütçe açığı için sokaklardaydı. Kızılay’ın dört bir yanına yayılan eylem, başbakanlık kapısında son buldu. Halkevleri Genel Sekreteri Nuri Günay, bütçe açığının acısının halktan çıkarıldığını, zamların halkın sırtına yüklendiğini söyledi. Şirketlerden ve yoksul halktan alınan vergiler arasında uçurum olduğunu ifade eden Günay, savaş harcamalarının artan payına da dikkat çekti. Günay konuşmasını şöyle noktaladı: “Sermayeci, rantçı, talancı, yağmacı, sömürücü, sömürgeci rejimi bir kez daha uyarıyoruz: Bu ülke, bu halk satılık değil!”


7

İNSANCA YAŞAM 4 Ekim 2012 / 17 Ekim 2012

Halk›n Sesi

Barınakta direniş ateşi 5 Ekim’den itibaren yıkım ekipleri kapılara dayanacak. AKP’li rantçıların ‘masallar ülkesi’, gecekondular üzerine inşa edilecek. Yoksula sefalet, rantçıya cennet getiren yıkımlar Okmeydanı, Dikmen ve Kozan’da direnişlerle karşılanıyor en ateşlileri de evin içinde ve bahçesinde ellerinde sopalarla bekleyen kadınlar oldu. Çatışma sırasında Naim Ateş’in babası Hasan Ateş kalp krizi geçirirken, aileye destek olmak için gelen bir kadın da sinir krizi geçirdi. Direnişin kırılmasıyla evleri yıkılan Şencan Ateş, “Burası şehir değil köy, buraya karışmasınlar. Bu evde 25 yıllık emek var” dedi. Bu arada, yıkım kararının yanı sıra, İmar Kanunu’na aykırı hareket ettiği gerekçesiyle ev sahibine4 bin 974 lira para cezası verildi.

GONCA fiAH‹N

“İ

nsanlar Afet Yasası’nı devlet kafadan atlayacak her yeri yıkacak sanıyor. Afet yasası aslında bir imtiyaz yasası, yeşil kart gibi bir şey. Başvurduğunda imkan sağlıyor devlet. Başbakan aslında ne diyor? ‘Siz bir araya gelin ben size yardım edeceğim kardeşim. Önünüze çıkan adamları da ben bertaraf edeceğim’ diyor.” Bu sözler, yoksul halkın yaşam alanlarını rant için talan eden Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan’a ait. Demircan kentsel dönüşümü “imtiyaz” olarak yutturmaya çalışıyor. AKP iktidarının “yıkımdan sorumlu” (çevre ve şehircilik) bakanı Erdoğan Bayraktar da aynı yutturmacayı “insanın can ve mal güvenliğini temin etmek” olarak tamamlıyor. Afet yasası hakkında şu sıralar methiyeler düzülmesinin nedeni 5 Ekim’in gelmesi. 5 Ekim, 35 ilde 6 bin 500 binanın yıkılmaya başlanacağı tarih. İstanbul’da kazmayı bizzat Başbakan Tayyip Erdoğan vuracak. Bunu için Esenler Havaalanı Mahallesi seçilmiş. Bayraktar’ın açıkladığına göre “önemli vilayetlerde” dalga dalga ciddi bir dönüşüm başlayacak. Bakan bu proje uygulanırken barınma hakkına sahip çıkıp, kendilerine itiraz edenlere de “Hainlik yapmayın” diye sesleniyor. “Biz bu işi yapmazsak defolup gideriz” diyen Bakan Bayraktar, kentsel dönüşümün Türkiye için elzem ve acil olduğunu söylüyor. ‘HA‹NL‹K YAPMAYA’ DEVAM! Bayraktar bu yasanın rant yasası olduğuna yönelik eleştirileri de “Rantsa helali hoş olsun” diyerek yanıtlıyor. Bayraktar, 7,5-8 milyon konutun deprem fay hattı üzerinde olduğunu açıklayadursun, hangi alanların afet riski altında olduğuna nasıl karar verildiği de yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı. Kentsel dönüşüme karşı en direngen bölgelerden biri olan Dikmen Vadisi “afet riski

altında” olan bölge ilan edildi. Ankara Büyükşehir Belediyesi Meclisi’nin AKP’lilerin oyuyla aldığı bu karar ve kararın dayandığı Afet Yasası sayesinde Vadi halkının karşı dava açma hakları elinden alınmış bulunuyor. Ankara Büyükşehir Belediyesi Dikmen’de 6 yıldır uygulayamadığı kentsel dönüşümü AKP’nin yeni rant yasasıyla deneyecek. Dikmen’de yürütülecek çalışmalar için herhangi bir teknik çalışma, jeolojik etüd de yapılmadı. Ama rapor, yapıların ekonomik ömrünü tamamladığı ve can ve mal güvenliği açısından tehlike arz ettiğinin tespit edildiğini yazıyor.

Üzümdere’de HES’e geçit yok

T

ürkiye'nin en önemli yaban hayatı geliştirme sahalarından ve dünyanın önemli 200 orman alanından biri olan Antalya'nın Üzümdere bölgesi HES tehdidi altında. Bölgede iki HES inşa edilmek isteniyor. Köylüler ve çevreciler, yaşam alanlarının bozulmaması için HES’e karşı çıkıyor. 18 Eylül günü Üzümdere’de HES konulu bir toplantı yapılacağını duyan köylüler Üzümdere Köyü Sosyal Kültürel Dayanışma Derneği ve Antalya Isparta Burdur Denizli Kaş Platformu ile birlikte basın açıklaması yaptı. Açıklamanın hemen ardından köylüler toplantı yapmak üzere köye gelen şirket ve bakanlık yetkililerinin toplantı salonuna girişiyle protestolarını artırdı. "HES'çi şirket istemiyoruz" sloganıyla köylülerin salona girmesiyle toplantı dağıldı. Şirket görevlilerinin salon dışındaki bazı kişilerden "toplantı yapılmıştır" şeklinde imza almak istemesi üzerine kaymakamlığa giden köylüler, toplantının yapılamadığını gösteren tutanağı verip, "evrakta tahrifat yapılmak istenmesinden kaygı duyduklarını" dile getiren dilekçe sundu.

Hızlı geçiş soygunu

Y

apı, Altyapı, Bayındırlık, Tapu ve Kadastro Kamu Emekçileri Sendikası (Yapı-Yol Sen) İstanbul Şubesi, otoyol ve köprülerde uygulanmaya başlayan Hızlı Geçiş Sistemi (HGS) ile otoyol ve köprülerin özelleştirilmesine ilişkin, 19 Eylül’de bir basın toplantısı düzenledi. İstanbul Şube Başkanı Nizamettin Orhan’ın okuduğu açıklamada HGS projesi, sürücülerin cebinden para çıkarmanın yeni bir yöntemi, otoyol ve köprülerin özelleştirilmesi yolunda atılmış adımlardan biri olarak tanımlandı. Toplantıda, otoyol ve köprülerde çalışan personelin yaşadığı mağduriyete de dikkat çekildi. Orhan, Karayolları Genel Müdürlüğü’nün özelleştirme öncesinde 224 gişe memurunun kadrosunu memur kadrosu olarak değiştirdiği, bunlardan 95’inin tayinini çıkarmak için işlemlere başladığı bilgisini verdi. Karayolları’ndaki özelleştirmenin 31 Ekim’de yapılacağını hatırlatan Orhan, yapacakları eylem ve etkinliklerle karayollarının özelleştirilmesine karşı duracaklarını duyurdu. Basın toplantısında ayrıca, köprü ve otoyolların ücretsiz olması talebi dile getirildi.

Barınaklarını savunan yoksul Vadi halkı ise Gökçek’in entrikalarına her zaman hazırlıklı. Bayraktar’ın deyişiyle “hainlik yapmaya” devam ediyor! BARINAKTA D‹REN‹fi ‘ATEfi’‹ AKP’nin kentsel dönüşümü kağıt üzerinde halka “cennet” vaat etse de barınaklarını yitiren halk, sıkı bir çatışmaya girmeden evlerini terk etmiyor. Adana Kozan’da bulunan Güneri Köyü’nde yaşayan Şencan ve Naim Ateş’in evleri kaçak olduğu gerekçesiyle yıkılmak istendi. Ancak Ateş ailesi

AKP-TCDD Haydarpaşa’yı yiyecek

yakınları köylülerle birlikte yıkım ekiplerine direndi. Köylüler evin önüne traktör römorku çekti, lastik ve otları ateşe verdi; jandarmaya sopa ve tuğla atarak Ateş ailesinin evlerini korudu. Direnişin

AKP hükümeti, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve TCDD İşletmesi Yönetim Kurulu, Haydarpaşa Garı çevresinin doğal tarihsel değerlerini yok etmek için çabalarında hız kesmiyor. Son olarak TCDD, Haydarpaşa Garı ve etrafındaki

taşınmazların “gelir getirici yönden değerlendirilmesine yönelik olarak” Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’na devredilmesi için bu kuruma başvurdu. TCDD’nin 12 Eylül günü kararını aldığı bu başvurunun hemen ertesi günü Gar etrafını “ticaret ve turizm merkezi” adı altında rant alanına

YOKSULA SEFALET, ZENG‹NE CENNET 5 Ekim’den sonra İstanbul’da en çok sesi duyulacak yerlerden biri Okmeydanı olacak. Piyalepaşa, Fetihtepe, Kaptanpaşa ve Keçecipiri Mahallelerini kapsayan proje Okmeydanı halkının tepkisiyle karşılaştı. Ahmet Misbah Demircan’ın masal gibi anlattığı kentsel dönüşüm uygulanmaya başladığında sonuçlarının halk için başkanın anlattığı gibi olmadığı görülüyor. Projeye göre, Okmeydanı'ndaki binaların tümü yıkılacak, 30 civarında bölgeye bölünerek buralarda 8-9 katlı binalar inşa edilecek. Yıkım için hak sahiplerinin yüzde 51’inin onayı yeterli olacak. Okmeydanı halkı ise satış bedelinin emlak vergisi rayiç bedelinin iki katı olmasına ve 2000’den sonra yapılan bina sahiplerinin ve kiracıların hiçbir hakkının olmamasına tepkili. Kendilerine olacak bitecek olan her şeyin yazılı olarak bildirilmesini ve bir protokol imzalanmasını isteyen Okmeydanı halkı, güvenmediklerini vurguluyor. Okmeydanı halkı, bir duvar yazısıyla kentsel dönüşümü şöyle anlatıyor: “Yoksula sefalet, zengine cennet.”

dönüştürülecek proje ile ilgili plan, Büyükşehir Belediye Meclisi’nin toplantısında AKP’lilerin oylarıyla kabul edildi. KESK’e bağlı Birleşik Taşımacılık Sendikası konu ile ilgili bir açıklama yayımlayarak demiryolu işletmeciliğini esas alması gereken TCDD’nin ticari

TAKSİM OTOBANI AKP’nin, Taksim’e ç›kan yollar› birer otobana dönüfltürecek ve meydan› insans›zlaflt›racak “Taksim Yayalaflt›rma Projesi”nde ilk kazma, 5 Ekim’de vuruluyor. Projenin ilk aya¤› olarak planlanan Tarlabafl›-Harbiye tüneli, ihaleyi alan Kalyon ‹nflaat taraf›ndan yap›lacak ancak tünelin projesine iliflkin herhangi bir bilgi yok. ‹haleye iliflkin görüfl vermeyen Belediyeden daha önce al›nan bilgilere göre tünel 400 metre uzunlu¤unda olacak ancak ne belediye ne de Kalyon ‹nflaat, iletilen sorulara cevap veriyor. Konuyla ilgili bir bas›n aç›klamas› yapan Taksim Platformu, Taksim Meydan›’n›n otoriter de¤il, kat›l›mc› bir model oluflturacak flekilde tart›fl›lmas›n› talep ederek hukuksuz uygulamalar›n takipçisi olacaklar›n› duyurdu.

bir yaklaşımı öne çıkararak Gar ve çevresini rant alanına dönüştürme çabasının düşündürücü olduğunu belirtti. Emekçiler Gar’ın oldubittilerle yağmalanmasına, sermaye gruplarının emrine sunulmasına karşı durmaya devam edeceklerini duyurdu.

RES yaşamı öldürüyor

Turnikeden atla yemek bedava Üniversiteler yemek zamlarıyla açıldı ama Kolektifler zamları yemiyor. Turnikeden atlayan üniversiteliler zamları geri aldırmakta kararlı

İ

stanbul Üniversitesi’nde bu yıl başlatılan kampüskart uygulamasıyla yemeği yüzde 75 zam yapıldı. Zamlı tarifeye göre, kahvaltı 1.60, öğlen yemeği 1.85, akşam yemeği 2 TL oldu. İstanbul Üniversitesi’ndeki yemekhane zamlarını Öğrenci Kolektifleri eylemle karşıladı. Avcılar kampüsünde gerçekleşen eyleme özel güvenlik müdahale etti. Ancak öğrenciler oturma eylemiyle direnişlerini sürdürdü. Turnikeden atlama eylemi sırasında Avcılar Kampüsü’nde, öğrencilere yemek verilmedi ve kapılar kilit-

lendi. Çatal ve kaşıkları birbirine vuran yüzlerce öğrenci saat 11.30’dan 14.00’a kadar ses çıkarma eylemi ile yemekhaneyi boykot etti. Edebiyat Fakültesi’nde ise güvenliğin eyleme müdahale etmeye çalışması, yine ses çıkarma eylemi ile engellendi. Güvenlikleri protesto eden öğrenciler, parasız beslenme haklarını kullanmaya devam edeceklerini belirttiler. Bir diğer ses çıkarma eylemi ise Merkez Kampüs’teydi. Merkez Kampüs yemekhanesi dakikalarca çatal kaşık sesleri ile inledi. İstanbul Üniversitesi öğrencileri 9 Ekim Salı günü, alternatif sofralarını kurarak yemekhane boykotuna gideceklerini açıkladılar. Okulların açılmasıyla birlikte Ege Üniversitesi yemekhane fiyatlarına yüzde 15 zam yaparak 2.50 liraya çıkardı.

Ege Üniversitesi Öğrenci Kolektifleri, her gün yemekhane önünde tiyatrosuyla, şarkılarıyla, dayanışma yemekleriyle yemekhane zamlarını protesto ediyor. “Yemekhane 2,5 lira, her öğün makarna” diyen Ege Üniversitesi Öğrenci Kolektifleri, haftanın son günü de Kolektif Tiyatro’nun hazırladığı “Yemekteyiz” adlı oyunu oynadı. Ege Kolektif, topladıkları imzaları rektöre götürmeye hazırlanıyor. ODTÜ Kolektif de yemekhane fiyatlarını 2.65 TL'den 1.95 TL’ye indirdi. Geçtiğimiz yıl her çarşambayı öğrenci günü ilan ederek turnikelerden atlayan ODTÜ Kolektif, okulun ilk haftası söz verilmesine rağmen fiyatlar düşürülmeyince “eğer yemek fiyatı 2 TL’nin altına çekilmezse tekrar turnike eylemlerine başlayacaklarını” duyurdu.

‹zmir’in Karaburun ‹lçesi’ne ba¤l› Yaylaköy ve Sarp›nc›k köylerinin etraf›na kurulan rüzgar enerjisi santralleri (RES) için 2 bin adet zeytin a¤ac› katledildi. Geçimini hayvanc›l›ktan sa¤layan köylülerin meralar› da RES’ler nedeniyle yok oldu. Santrallerin kurulma aflamas›nda köyün etraf›na 2 metre derinli¤inde kuyular kaz›ld›¤›n› ifade eden köylüler, hendekler yüzünden keçilerin k›m›ldayamad›¤›n› ve hayvanlar›n› otlatacak mera kalmad›¤›n› söylüyor. RES’lerin yaratt›¤› tahribat›n giderilmesi için yapt›klar› baflvurular›n sonuçsuz kald›¤›na iflaret eden köylüler yunlar› sölüyor: “Da¤a kurulsa biz RES’lere karfl› de¤iliz. Ama flirket cebini düflündü¤ü için masraftan kaçarak köyün etraf›na kurdu. Biz bu duruma karfl›y›z. E¤er kuracaksan

götür da¤a kur… Benim yaflam alan›m› niye öldürüyorsun?” Karbon emisyonu s›f›r olan rüzgar türbinleri en çevreci enerji üretim yöntemlerinden biri olarak biliniyor. Ancak türbinlerin S‹T ve orman alanlar›na, yerleflim birimlerinin yak›n›na infla edilmeleri do¤aya, çevreye ve yerel ekonomilere kal›c› zarar veriyor. 2012’nin ilk iki ay›nda 25 RES için lisans verildi. Lisans verilirken co¤rafi bölgedeki rüzgar fliddetinin uygunlu¤u d›fl›nda bir kayg› güdümemesi, inflaatlar›n oldu¤u bölgelerde çevresel y›k›mlara ve yerel ekonominin zarar görmesine neden oluyor; bu nedenle halk›n tepkisini çekiyor. Daha önce Antakya’da halk, kitlesel eylemlerle rüzgar türbinlerini protesto etmiflti.


8

EMEK 4 Ekim 2012 / 17 Ekim 2012

Halk›n Sesi

Küresel güvencesizlik üvencesiz çalıştırma bir süredir tartışılan, anlaşılmaya çalışılan bir şey olmaktan çıktı. Artık işçilerin ve ailelerinin baş belası olan “güvencesiz çalıştırma”ya karşı mücadelenin yerel dinamiklerini uluslararası mücadele zeminlerine taşıma meselesi sendikal mücadelenin gündemine giriyor. Kapitalizm sömürüyü yoğunlaştırmak için merkezi bir program uygulayarak tüm dünyayı bir emek deposu haline getirmeye çalışıyor. Filipin Hava Yolları işçilerinin başına gelenlerle Türk Hava Yolları’nda çalışan işçilerin başına gelenler neredeyse bire bir aynı. Önce bazı hizmetleri taşeronlaştır, sonra sendikasızlaştır, sonra düşük ücretle güvencesiz olarak çalıştır. Filipinli hava yolu işçilerinin örgütlü olduğu sendika, işten çıkarmalar ve taşeronlaştırmaya karşı 27 Eylül’de tüm dünyada bir dayanışma eylemi çağrısında bulundu. Hava-İş sendikamız bu davete icabet ederek uluslararası dayanışma eylemine Yeşilköy Havalimanında yaptığı eylemle destek verdi. Diğer taraftan 7 Ekim günü Petrol-İş sendikamızın da üyesi olduğu sanayi işçilerinin uluslararası işçi örgütü İndustriall Küresel Sendika tarafından dünya çapında bir eylem örgütlendi. “Güvencesiz Tufan Çalışmaya Son” başlığıyla Sertlek yapılan bu etkinlik güvencesiz Dev Sa¤l›k-‹fl çalıştırmanın işçi sınıfının Yönetim Kurulu temel meselesi olarak mücadele pratiğindeki yerini almaya başladığını gösteriyor. 7 Ekim’de yapılması planlanan eylemin öne çıkardığı başlıklar şöyle: • Dünyanın bütün bölgelerinde güvencesiz çalışmanın bütün biçimlerine karşı mücadele etmek • Güvencesiz istihdamı kurallara bağlamak ve kısıtlamak, istihdam statüsü ne olursa olsun bütün işçilerin insana yaraşır çalışma koşullarını, sendikalaşma ve toplu sözleşme hakkını güvence altına almak. • Esnek işgücü politikalarını etkisizleştirmek, bu yöndeki tüm yasal ve diğer engellerin kaldırılmasını hükümetlerden talep etmek. • ILO'nun bu konuda yetkisi dahilindeki her şeyi yapmasını talep etmek. • Uluslararası finans kuruluşlarına ve OECD'ye bu konuda baskı yapmak. Enternasyonalizm işçi sınıfı düşüncesinin en temel unsurlarından birisidir. Esas olarak dünyayı haksızlık yapanlarla haksızlığa uğrayanlar arasında ikiye böler. Din, dil, milliyet, ırk, cins ayrımı yapmaz. Etnik, dini ayrımların giderek öne çıktığı dünyamızda uluslararası işçi eylemlerinin önemi her zamankinden daha fazla olsa gerek. Kapitalizmin güvencesizlik zinciriyle dünyanın bütün işçilerini birbirine bağladığı günümüzde, bu zinciri işçi sınıfının mücadelesiyle inceltmek, koparmak ancak ve dünya çapında planlanacak bir mücadeleyi göz ardı etmeden sürdürülen bir mücadele konseptiyle mümkün olabilir. Son yıllarda gerek AB düzeyinde gerekse daha geniş kapsamlı eylem organizasyonları ve örgütsel oluşum deneyimleri, mücadelenin bu yeni ihtiyaçlarını karşılamaya dönük çabalar olarak görülmeli. İşçi sınıfı yeni bir yüzyılın mücadele pratiğini deneyimler biriktirerek oluşturuyor.

G

İşçilerin mücadelesi yargıda da kazandı Taşerona ve güvencesizliğe başkaldıran Balcalı işçileri mücadeleyle yargıda da kazandı. Hukuksuzca yapılmak istenen ihaleye karşı eylem yaptıkları için haklarında dava açılan 27 Dev Sağlık-İş üyesi beraat etti EVR‹M ÇAKIR

A

dana Balcalı Hastanesi’nde, taşeron çalıştırmaya karşı yürütülen fiili ve hukuksal mücadele sonucunda yapılan ihalelerin muvazaalı olduğu ve tüm işçilerin ilk işbaşı yaptıkları tarihten itibaren Çukurova Üniversitesi’nin işçileri olduğu, Çalışma Bakanlığı ve Bölge Çalışma Müdürlüğü tarafından alınan kararlarla kesinleşmişti. Buna rağmen ihale 22 Ağustos 2011 günü hukuksuz olarak yapılmaya çalışılmıştı. Buna karşı taşeron sağlık işçileri ihalenin yapılacağı konferans salonu önünde hukuksuzluğu dile getirmişlerdi. Bu hukuksuzluğu dile getiren 27 işçi hakkında “ihaleye fesat karıştırmak” suçlamasıyla 27'şer yıl hapis cezası istendi. Oysa işçiler İhaleye “fesat” karıştırılmasına engel olmuşlar ve “mücadeleyle kazandık, ihale masasında kaybetmeyeceğiz” diyerek haklarını savunmuşlardı. 27’şer yıl hapis istemiyle yargılanan Dev Sağlık-İş üyesi işçiler 28 Ekim’de yapılan 3’üncü duruşmada beraat etti. ‘‹HALEYE FESAT KARIfiTIRMA’ GÜNÜ 22 Ağustos 2011’de ihale yapılacağının bilgisini alan Dev Sağlık -ş üyesi işçiler bir meclis oluşturdu. Bir toplantı yapan meclis ihale yapılacağı güne dair ihaleyi yaptırmamak için 19 Ağustos günü oturma eylemine başladı. 72 saat süren oturma eyleminin ardından ihalenin yapılacağı gün konferans salonuna bir yürüş gerçekleştirildi. İşçiler konferans salonunun iki giriş kapısını da kapattı. İşçiler konferans salonu önünde bekleyişleri boyunca hastaneye sağlık hizmeti almak için gelen hastalara ve yakınlarına yaşadıkları hukuksuzluğu ve yargı kararlarının uygulan-

İSK, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı önünde 28 Eylül günü bir oturma eylemi yaparak Toplu İş İlişkileri Yasa Tasarısı’nı protesto etti. Ankara’da Milli Kütüphane önünden Bakanlık önüne yüründü. DİSK Genel Başkanı Erol Ekici, burada bir açıklama yaptı. Ekici, bu yasa tasarısını yasalaştırmak isteyenlerin asıl niyetlerinin, sınıf ve kitle sendikacılığını, mücadeleci sendikaları tasfiye etmek olduğunu ifade etti.

mayarak yapılmak istenen ihaleye engel olmalarının nedenini anlattı. Eylemlerine son vermelerini yoksa müdahale edeceğini söyleyen emniyet görevlilerine, işçiler “Müdahaleyi bize değil, yasaları yok sayanlara yapın” dedi. Polis ihaleyi yaptırmamakta kararlı olan işçilere saldırdı. 5 işçinin yaralandığı saldırıda 25 işçi 72 saat boyunca gözaltında tutuldu. 27 işçiye ihaleye fesat karıştırmak ve polise mukavemetten dava açıldı. Davanın açılmasının ardından “27 yıl yetmez asın bizi” diyen işçiler sokak eylemleri örgütleyerek kamoyuna yaşadıkları hukusuz uygulamaları anlattı. ‹LK DAVA DE⁄‹L İşçiler daha önce 2011’in Mayıs’ında da ihale yapılmak istendiğini ancak yapılan eylemler sonucunda ihaleyi iptal ettirdiklerini dile getirdi. İşçilerin verdiği bil-

giye göre, 2010’da hastane yönetimi muvazza kararını yok sayarak ihale yapılacağı duyurdu. Hastanenin konferans salonunda firmaların ihale yapacağı gün Dev Sağlık-İş üyesi 14 işçi salona girerek bu ihalenin yapılacamayacağını dile getirdi. Başhekim polisler eşliğinde işçilerin yanına giderek işlerinin başına geçmelerini, ihalenin de devam edeceğini söyledi. İhaleyi protesto eden işçiler muvazza kararını hatırlatarak suç işlendiğini belirtti. İşçilerin protestosunun ardından ihalenin iptal edildiği açıklandı. İhalenin iptal edilmesinin ardından 14 işçi hakkında ihaleye fesat karıştırmak suçundan dava açıldı. İşçiler elde ettikleri kazanımların önüne geçebilmek için bu yola baş vurduklarını Balcalı Hastanesi’nde yaratılan örğütlülüğü dağıtmak istediklerini söylüyor.

Balcal›’daki direnifli ve dava sürecini Dev Sa¤l›k-‹fl üyesi Hüseyin Türkmen’den dinliyoruz: “Türkiye’de herkese güvencesizli¤i dayat›yorlar. Kurals›z çal›flma koflullar›n› dayat›yorlar. ‹flçileri daha çok çal›flt›r›p daha az ücret ödüyorlar. ‹tiraz edeni ise an›nda kap›n›n önüne koyuyorlar. Bizler y›llard›r yürüttü¤ümüz mücadele ile birçok hak elde ettik. Y›llard›r Balcal› Hastanesi’nde ihale yapt›rmayarak taflerona meydan okuyoruz. Yürütülen bu mücadele haliyle AKP ve sermaye aç›s›ndan kötü bir örnek teflkil ediyor. Yoksul b›rakt›klar›, hakk›n› yedikleri iflçilerin bir gün bizim Balcal›’da yapt›¤›m›z gibi kendi kap›lar›n›n önüne, meclisin kap›s›na dayanacaklar›n› biliyorlar. Elde etti¤imiz kazan›mlar›n önüne geçmek için ise ihaleye fesat kar›flt›rmak gibi davalar açarak tüm iflçi

Y

ol-İş Sendikası üyesi işçiler, AKP İl Başkanlığı binası önünde taşerolanlaştırmaya ve güvencesizleştirmeye karşı bir açıklama yaptı. Türkiye Yol-Yapı-İnşaat İşçileri Sendikası, 22 Eylül’de Türkiye’nin dört bir yanında AKP İl Başkanlığı binası önüne bir yürüyüş gerçekleştirdi. Yapılan eylemlerde Yol-İş üyesi işçiler, “Sendikasız çalışmaya hayır”, “taşeronlaştırmaya hayır” yazılı dövizler taşıyarak yürüdü. Tüm illerde ortak yapılan açıklamada 6111 sayılı torba yasasıyla birlikte, işçilerin işyerlerinin değiştirilip başka şehirlere nakledilerek mağdur edildikleri dile getirildi. Yerel yönetimlerin genel bütçeden aldıkları payların düşürülmesiyle hizmetlerin niteliğinin düşürüleceğine dikkat çekilen açıklamada, köy ve beldelerin mahalleye dönüştürülmesiyle vatandaşlar için yeni vergilendirmelere gidileceğinin de altı çizildi. Açıklamada, köy ve beldelerde yaşayan, 12 milyona yakın halkın yollarda meydana gelen gölet, kar gibi hayati ihtiyaçlarının giderilmesinde aksaklıkların meydana gelebileceği belirtildi. Açıklamada ayrıca Karayolları Genel Müdürlüğü’ne bağlı işyerlerinde çalıştırılan sendikasız ve güvencesiz işçilerin başvuruları üzerine üyelik işlemleri gerçekleştirdikleri, bu konuyla ilgili Karayolları Genel Müdürlüğü’ne Ankara İş Mahkemeleri’nde karşı davalar açıldığı, 4593’ünün işçilerin lehine sonuçlanıp, 4116’sının da Yargıtay tarafından onaylandığı da aktarıldı.

D

Sendikanın 2006’da Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlı’na verdiği dilekçeyle Balcalı Hastanesi’nde muvazza tespiti gerçekleşmişti. Bakanlık müfettişlerinin yapmış olduğu denetimler sonucunda 1200 işçinin ilk işe giriş tarihinden itibaren asıl işveren (hastane) işçisi olduğu ve 1990 yılından itibaren yapılan ihalelerin hileli olduğu rapor edildi. BALCALI’DA ‹LK KAZANIM Balcalı Hastanesi işçilerinin güvencesizliğe ve taşeron çalıştırma biçimine karşı yürütükleri mücadele Devrimci Sağlık İşçileri Sendikası öncülüğünde 2005 yılında başladı. 2005’te Balcalı Hastanesi yönetimi, sendika üyesi oldukları gerekçesiyle 5 işçiyi işten çıkarıldı. İşçilerin işe geri alınma talebi ile başlattıkları direniş 3’üncü gününde kazanımla sonuçlandı.

‘Fesat’ işçide değil, ihaleyi yapanda

Yol-İş üyeleri: Sendikasız olmaz

‘Sendikaları yok etmek istiyorlar’

kardefllerimize bir gözda¤› vermeye çal›fl›yorlar. Art›k herkes gördü, hem de ikinci kez: Bu ihalelere engel olmak suç de¤il. Bundan sonra da biz hastanemizde yapmaya çal›flt›klar› her ihaleye engel olaca¤›z. Güvenceli ifl hakk›m›za sahip ç›kaca¤›z. Bakanl›k karar›n›n uygulanmas› için mücadeleye devam edece¤iz. Tüm s›n›f kardefllerimiz de bulunduklar› alanlarda yaflan›lan bu uygulamalar karfl›s›nda sessiz kalmamal›. Ör¤ütlenerek bizlere dayatmaya çal›flt›klar› halk düflman› yasalara, tüm alanlarda yan yana gelerek beraber karfl› durmal›. O zaman zamlar› da, sa¤l›¤›n piyasalaflt›r›lmas›n› da 4+4+4 gibi gerici uygulamalar› da durdurabiliriz. 2005’ten bu yana ögrendi¤imiz gerçeklik kimse bize al›n bu sizin hakk›z demeyecek. Biz söke söke alaca¤›z. Örgütlü durdukça kazanaca¤›z.”

Süreyyapaşa direnişçileri her yerde S

üreyyapaşa Göğüs Hastanesi’nde işten çıkarılan Dev Sağlık-İş üyesi işçiler “İşimizi geri istiyoruz” yazılı bir pankart açarak E5 yolunu trafiğe kapattı. Dev Sağlık-İş üyesi 10 işçi , Süreyyapa direnişinin 60’ıncı gününde İstanbul Kozyatağı'nda E-5 karayolunun Kadıköy'e gidiş yönünü tafiğe kapatarak “Atılan işçiler geri alınsın” dedi. İşçiler, Süreyyapaşa Hasyanesi’nde çalışırken şirket değişimi sürecinde “Tüm haklarını aldıkları” şeklindeki ibranameyi imzalamadıkları için işten çıkarıldıklarını dile getirdiler.

‘BU HUKUKSUZLU⁄A SON VER‹N’ İşçilerin kapattığı E-5 yolunda uzun bir araç kuyruğu oluşurken, Dev Sağlık-İş Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu basına bir açıklama yaptı. Süreyyapaşa Hastanesi’nde işten çıkarılan işçiler geri alınıncaya kadar mücadelelerini sürdüreceklerini söyleyen Çerkezoğlu, İl Sağlık Müdürlüğü'ne ve Sağlık Bakanlığı'na seslenerek "Bu hukusuzluğa son verin, arkadaşlarımızı bir an önce işe alın" dedi. Süreyyapaşa Hastanesinde işten çıkarılan 3 işçi, hastane bahçesinde kurdukları direniş çadırında işe iade talebi ile yürütükleri mücadele devam ediyor.

Süreyyapaşa’da işçiler, işlerine geri dönmek için direnişte. İşçiler, 20 Eylül günü, “İşimizi geri istiyoruz” pankartını açıp İstanbul Kozyatağı’nda E-5 karayolunu trafiğe kapatı

Atılmadı sürgüne yollandı

K

artal Koşuyolu Hastanesi’nde Dev Sağlık-İş işyeri temsilcisi Ziya İncedere’ye 1 Ekim günü işbaşı yaptırılmadı. İncedere’ye bundan sonra, evine 30 km uzaktaki Bayrampaşa Devlet Hastanesi’nde çalışacağı söylendi ve 2 Ekim de işbaşı yaptırılmayarak çalışması engellendi. Hastanedeki bütün işçiler İncedere’nin çalışmasının engellenmesine karşı iş bıraktı. İşçiler, İncedere’ye işbaşı yaptırılıncaya kadar çalışmayacaklarını açıkladı.

İnşaatta iş kazası can aldı

İ

stanbul Sarıyer’deki Ferahevler Mahallesi’nde Ufuk Okulları inşaatında 2 Ekim’de bir kaza meydana geldi. İnşaatın dördüncü katında beton dökme işlemi sırasında kalıpların kırılması sonucu malzeme aşağı saçıldı. Aşağı saçılan malzemeler zemin katta çalışan işçilerin üzerine düştü. Malzemelerin altında kalan Üzeyir Özdemir (25) olay yerinde, Şener Görgülü (24) ise kaldırıldığı hastanede hayatını kaybetti. Kazada yaralanan bir işçi de İstinye Devlet Hastanesi’ne kaldırıldı.


EKONOMİ

9

4 Ekim 2012 / 17 Ekim 2012

Halk›n Sesi

Bütçenin sefası sermayeye, cefası halka Bu zamlar isyan ettirir

2

012 yılının ilk 8 ayında bütçenin beklentilerin üzerinde açık vermesi nedeniyle birçok ürüne yüzde 50’lere varan zam geldi. Son zamlarla birlikte 2011 yılında 4 kişilik bir aile elektrik ve doğalgaz faturası için 152 lira öderken artık 214,5 lira ödeyecek. Yeniden eskiye doğru gidersek; doğalgaza yüzde 9.8, elektriğe yüzde 10.1, akaryakıta litre başında 45 kuruş zam geldi. Tapu işlemlerinden alınan harç binde 16.5’ten binde 20’ye yükseltildi, yılda iki kez alınan motorlu taşıtlar vergisi motor hacmi 1600cc’yi geçmeyen araçlar için ÖTV yüzde 37’den yüzde 40’a yükseltildi. ZAMLAR ENERJ‹DE AKP her seferinde bütçe açıklarını kapatmak için hep aynı kalemlere zam yapıyor. Geçen sene de doğalgaz ve elektriğe yüzde 30’lara varan zamlar yapılmıştı. Son yapılan zamları üst üste koyduğumuz zaman doğalgaza 2011’den itibaren yüzde 50, elektriğe ise yüzde 30 zam yapılmış oluyor. Doğalgaz zammının nedeni olarak BOTAŞ’ın zarar etmesi gösteriliyor ancak BOTAŞ’ın zarar etmesinde Rusya, Azerbaycan ve İran’a son 3 yılda kullanılmayan gaz için ödenen 3 milyar liranın payı büyük. Bu ödemenin nedeni de ‘al ya da öde’ şeklinde anlaşma yapılması. Doğalgaz fiyatlarının artırılmasından dolayı Türkiye’de doğalgaz tüketiminin beklenen düzeyde olmaması yüzünden kullanılmadığı halde doğalgaz parası ödendi. Elektriğin fiyatı da doğalgaz zamlarına bağlı olarak otomatik artıyor çünkü Türkiye’de elektriğin yüzde 50’ye yakın kısmı doğalgazla çalışan özel sektöre ait kar amaçlı işletilen santrallerde üretiliyor. Kamu bütçesinden BOTAŞ’ın zararını karşılamak için ayrılan kaynak da bütçe açığına neden oluyor ve bu açık yine doğalgaz ve elektrik zamlarıyla karşılanıyor. GEÇT‹ O GÜNLER Bütçe açığının oluşmasının bir nedeni de 2012 yılında ekonominin bir önceki döneme göre daha yavaş büyümesinden dolayı tüketimden alınan KDV ve ÖTV gelirlerinin beklendiği gibi olmaması.

Büyüme yavaşlayınca hesapları alt üst olan hükümet, sermayenin güvenini sağlamak için açığını zamlarla halka kapattırıyor. AKP savaşın, kadrolaşmanın ve ‘sağlıkta dönüşüm’ün bedelini halka ödetiyor

AKP kamu harcamalarında yaşanan artışları bugüne kadar yüksek büyüme hızlarında artan iç tüketim ve ithalattan aldığı KDV ve ÖTV’lerle karşılayabiliyordu. Ancak “yumuşak iniş” diye tarif edilen ekonomik yavaşlama, bütçe hesaplarını çok yumuşak olmayan bir şekilde bozdu. SA⁄LIKTA MASAL B‹TT‹ Bütçede harcama kalemlerine baktığımız zaman sosyal güvenlik harcamalarını, savaş harcamalarını ve personel harcamalarını görüyoruz. Sosyal güvenlik harcamaları geçen yıla göre ilk 8 aylık dönemde yüzde 24 artarak bütçe giderleri içinde yüzde 27’lik bir paya yükseldi. Sağlıkta Dönüşüm Programı kapsamında özel hastanelerin çoğalması sonucu kamu bütçesinden özel hastanelere aktarılan pay giderek artmakta. Ayrıca performansa ve teşvike dayalı sağlık sistemi nedeniyle artan ilaç giderleri de sosyal güvenlik sistemi için aktarılan toplam parayı artırmakta.

Özel hastane kuran sermaye gruplarının ihya olduğu bu dönemde “vatandaş özel hastanelerde çok az paralara muayene oluyor” diye propaganda yapan AKP’nin politikası bütçe açığına takılmış durumda. Bundan sonraki süreçte özel hastanelerle yapılan antlaşmalar yeniden gözden geçirilecek ve birçok sağlık işlemi de devlet desteği kapsamından çıkarılmaya başlarken halktan alınan katkı payları katlanarak sürecek. Her çifti 3 çocuk yapmaya davet eden AKP tüp bebek işlemleri için bugüne kadar 2 taneye kadar tüp bebek için yapılan toplam harcamaların yüzde 80’ini sosyal güvenlik sistemi ile karşılıyordu. Ancak SGK yöneticileri bu uygulamanın iptali için Ekonomik Koordinasyon Kuruluna öneride bulundu. Bir diğer öneri de diş tedavisinde uygulanan ortodonti harcamalarının da sosyal güvenlik kapsamı dışında alınması yönünde oldu.

S‹LAHA DAHA ÇOK PARA 2012 yılının Ocak-Haziran döneminde güvenlik ve savunmaya yönelik mal, hizmet ve malzeme alımı için 733 milyon lira harcanırken, Temmuz ve Ağustos aylarında ise 846 milyon lira harcanmış. Benzer şekilde “gizli hizmet giderleri” olarak tanımlanan örtülü ödenek harcamaları da 2012 döneminde ciddi artış gösterdi. 2012 Ocak-Haziran döneminde 431 milyon lira olan örtülü ödenek harcaması Temmuz ve Ağustos aylarında yapılan harcamalar ile 587 milyon liraya yükseldi. Oysa 2011 yılı içinde ilk altı ayda örtülü ödenek harcaması 296 milyon liraydı. Bu harcamaların artışında AKP’nin hem Türkiye’de hem de Suriye sınırında uyguladığı savaş politikalarının payı büyük. Toplamda savaş harcamaları bütçe açığının küçük bir kısmı olsa da bütçenin bozulmasında paya sahip. KADROLAfiMANIN MAL‹YET‹ 2012 yılında personel harcama-

ları geçen döneme göre yüzde 18 artarak bütçe içindeki payını yüzde 32’ye çıkardı. Kamuya alınan personelin çoğunluğunu güvenlik personeli oluşturuyor. 2012 yılında 30 bin polis ve seçmeli din dersleri için 10 bin ilahiyat mezunu alındı. Personel harcamalarının artması kamu çalışanlarının ücretlerinin artmasından dolayı değil daha çok yeni alınan kadrolardan kaynaklanıyor. ZAM DALGASINA KARfiI... Bütçe açığını kapatmak için alınan tüm kararlar halkın bütçesinde yeni yeni açıklar oluşturacak ve bu şekilde tüketim üzerinden toplanan vergiler nedeniyle büyüme hızı yavaşlayan ekonomide sıkıntılar artarak devam edecek. Zamlara karşı verilen tepkiler, AKP’nin halka bedel ödeten kararlarına direnç ne kadar güçlü olursa zamların arkası da o kadar hızlı kesilecek. Aksi halde, kolay yolu bulan AKP “durmak yok zamma devam” diyecek.

Halka verir talkımı Bütçe açıkları yoksulun AKP yutar salkımı Bütçe ve zam tart›flmalar›nda sürekli olarak öne ç›kar›lmas› gereken bir konu da “Ayn› gemideyiz”, “Yunanistan gibi mi olal›m” fleklindeki söylemlerle halk› zamlara al›flt›rmaya çal›flan AKP’lilerin nas›l yaflad›klar›. En güncel örnek olarak Tayyip Erdo¤an’›n 6 olan özel uçak say›s›n› 400 milyon dolar vererek 7’ye ç›karmas›n› gösterebiliriz. 2012’ye girerken yüzde 170 art›r›lan milletvekili dan›flman› maafllar›, ayl›k 46 bin liraya Ahmet Davuto¤lu için kiralanan villa, Baflbakan’› korumak için 300 polisin görev yapmas›, 24.Dönem milletvekilleri sa¤l›k harcamalar› için 72 milyon 959 lira ödenmesi, gene milletvekil-

lerinin bir y›l boyunca yurt içi ve yurt d›fl› yol harc›rahlar› için 1 milyon 61 bin lira harcanmas›, harcama kalemlerini bilmedi¤imiz örtülü ödenek harcamalar›n›n 2011 y›l›nda 296 milyon lira iken 2012 y›l›nda 431 milyon liraya yükselmesi topyekûn bütçe a盤›n› halk›n s›rt›na yükleyenlerin nelere ne kadar harcama yapt›¤›n› gösteriyor. AKP kurmaylar›n›n yapt›klar› harcamalar› listelersek yaz›n›n sonu gelmeyecek. Ancak bu örnekleri ço¤altmam›z, ortada duran ikiyüzlülü¤ü daha iyi göstermemize yard›mc› olacak. Tüm bu bütçe ve zam tart›flmalar›ndan anlafl›l›yor ki bütçe a盤›n›n keyfini AKP’liler sürerken, bedelini halk ödüyor.

sırtına V

ergi gelirleri içinde, tüketim ve harcamalar üzerinden alınan dolaylı vergilerin payı yüzde 70’lere yakın iken gelir ve kurumların toplam vergileri ise yüzde 30’lar seviyesinde. AKP iktidarı boyunca da bu vergi adaletsizliği devam etti ve şirket karları üzerinden alınan kurumlar vergisinin ağırlığını artırmak için bir çaba gösterilmedi. Çünkü sermayenin birikimini zayıflatacak sonuçları olacağı için AKP bu alana dokunmayı tercih etmedi. Tahsil etmesi daha hızlı ve kolay olduğu için dolaylı vergilerin yüksekliğine müdahale edilmedi. ÖTV ve KDV’nin sürekli yüksek oranlarda sabit kalmaları ve hep bütçe açıklarının kapatılması için kullanılması da toplama kolaylığı yüzünden. Ancak KDV, ÖTV gibi tüketim üzerinden alınan vergiler var olan gelir adaletsizliğini devam ettiren ve daha da kötüleştiren vergilerdir. Bir asgari ücretli de aldığı

ürün için aynı KDV’yi öder, bir patron da aynı KDV’yi öder. İstanbul Mali Müşavirler Odasının 2011 yılı araştırmasına göre vergi rekortmeni olan 100 zenginin yıllık kazancı 2 milyar 40 milyon iken aynı kazancı yaklaşık 3 milyon 215 bin asgari ücretli elde edebiliyor. Bir rekortmen zenginin kazancını 32 bin 150 asgari ücretli ancak kazanabiliyor. Vergi rekortmeni zenginler gelirlerinin yüzde 5,7’sini gelir vergisi olarak verirken, asgari ücretle geçinenler gelirlerinin yüzde 15’ini ödüyor. Vergi gelirlerinin toplanmasında yaşanan adaletsizliği Başbakan Erdoğan da itiraf ediyor. Bir programda “zenginden vergi almayı düşünüyor musunuz” şeklindeki soruya “eğer bu zamlarla vatandaştan yeterince gelir toplayamazsak neden olmasın” şeklinde bir cevap veriyor. Bu cevaptan da anlaşılıyor ki, bütçe açığının bedelini ödeme görevi AKP

tarafından halka veriliyor. TUSİAD üyelerinin az vergi verdiğini söyleyen Erdoğan’a TUSİAD Başkanı Ümit Boyner “kurumsal vergilerin yüzde 85’ini üyelerimiz veriyor” şeklinde çıkışıyla yanıt veriyor. Vergi adaletsizliğinin temeli olan kurumlar ve gelir vergilerinin toplam içindeki payının düşük olması gerçeğini şimdilik inkar eden yok ancak bunu değiştirmek için her hangi bir adım atılmıyor aksine kolay vergi toplanabildiği

için tüketim üzerinden vergilere yüklenilerek bütçe açığı halka kapattırılmaya çalışılıyor. Zaten TÜSİAD Başkanı ile Başbakan arasında yaşanan vergi polemiği iki tarafın da konuyu çok öteye götürmemesinden dolayı şimdilik karşılıklı uzlaşma ile yatışmış durumda. Halk tıpkı Yunanistan ya da İspanya gibi bütçe açığının bedelini ödemeyi reddederse o zaman bu polemik tekrar gündeme gelmek zorunda kalacak.

‹stikrar sürsün zamlar büyüsün 012 bütçesini yılın ilk 8 ayında 8,5 milyar lira açık vermesiyle başlayan zam dalgası hız kesmeden devam ediyor. Bu yazının satırlarına sığmayacak kadar kaleme çeşitli oranlarda zamlar geldi. Ancak haklarını teslim etmek gerekiyor ki bu sefer “zam değil güncelleme” tesellisi henüz gelmedi. AKP’nin ekonomi kurmayları arasında “gaz-fren-otobüs-şoför” kelimeleri odağında tartışmalar sürerken Başbakan Yardımcı Ali Babacan ‘Hassas Bir Dünyada Finans: Riskler ve Fırsatlar’ başlıklı zirvede zamları “İstikrar, Huzur ve Güven” için yaptıklarını müjdeledi.

2

SERMAYE ZAMLARIN ARKASINDA Bu zam furyası ile bütçenin açıkları kapatılarak sadece muhasebe hesabı yapılmış olmayacak, finans dünyasının ve Türkiye’ye parasını yatıran yabancı yatırımcıların yüreklerine su serpilmiş olacak. Bunu ilk itiraf eden de “Bugün vergi ve kamu zamlarıyla oluşan bütçeye ilişkin şu andaki konsantrasyonun, önümüzdeki dönemde büyümenin sürdürülebilirliğine kamu ekonomisinin katkısı bakımından bir hazırlık ve manevra alanı yaratmak için önemli bir politik atak” şeklindeki açıklamasıyla İş Bankası Genel Müdürü Adnan Bali oldu. AKP iktidarının en başından beri yüksek sermaye girişine bağlı, sürekli özel sekEngin törün borçlarının büyüdüğü Duran bir ekonomik model uygulanıyor. Bu modelin engin.duran @yahoo.com devamlılığı da “mali disiplin” adı altında kamunun harcamalarının kısılırken, kamu gelirlerinin mümkün olduğunca artırılmasına bağlı. Çünkü kamu ekonomisi açık verdikçe, piyasadan borçlanmak zorunda kalacak. Sonuçta 2001 krizinden sonra Merkez Bankası’nın para basarak Hazine’ye borç vermesi yasaklanmıştı. Dolayısıyla, hazinenin bankacılık piyasasından borçlanması özel sektörün borçlanma imkânlarını azaltacak. O yüzden sermaye temsilcilerinden gelen tüm yorumlar bütçenin miktarından çok açığın olup olmamasıyla ilgili oluyor. Mali disiplinle birlikte sürekli vurgulanan enflasyon hedeflemesi rejimi de sermaye için risklerin, belirsizliklerin azalması bakımından istenen bir politika. Özellikle finansal sermaye Türkiye’de enflasyonun belirli aralıkta tutulmasını istiyor çünkü enflasyonun yükselmesi döviz kurlarının fiyatını da etkiliyor. Finansal yatırımcıların kazançları hem enflasyon oranına hem de dövizin fiyatına göre şekilleniyor. TL’nin döviz cinsinden fiyatının artması finansal araçlara yatırım yapanların paralarını geri götürürken dolar ya da euroya çevirdikleri zaman daha az kazanç elde etmelerine neden olacak. Örnek verecek olursak, 2001 krizi sonrası yaşanan develüasyonla dolar 1,30 seviyelerinde iken bugün 1,80’e kadar çıkmış durumda. Eğer dolar hala 1,30 olsaydı, 2002 yılında dolarını bozdurup, TL’de faize yatıran finansal yatırımcı faizden elde ettiği kazancı koruyarak getirdiği parayı ülkesine götürecekti. Ancak doların 1,80’e çıkması onun kazancını azaltmış durumda. Enflasyon ve bütçe açıklarının artması da dövizin fiyatı üzerinde baskı oluşturacağı için sıcak paraya yatırım yapanlar tarafından istenmeyen, savaşılması gereken ekonomik sorunlar olarak hep ön planda tutulur. Oysaki 1989 ile 1994 krizi arasındaki dönemde yüzde 50’ler seviyesinde enflasyon olmasına rağmen emeğin direnişi sonucu reel ücretler artış göstererek emekçiler enflasyon karşısında alım güçlerini koruyabilmişlerdi. Son dönemde yapılan zamların ve daha yapılmaya devam edecek olan zamların halkın bütçesinde yaratacağı tahribat ve AKP’nin sermayenin krize girmemesi için bedelini halka ödetmesi daha önceden, ısrarla yazılan gerçeklerdi. Ancak son dönemde Başbakan Tayyip Erdoğan kanal kanal gezerek “zam yapacağız, başka yol yok bakın Yunanistan’ın hali ortada onlar gibi mi olalım?” sözleriyle zammı müjdeleyebiliyor. Ve de bu zamların halkın daha ağır bedeller ödememesi için yapıldığını sözlerine ekliyor. Yani AKP’nin halka bedel ödettiğini Başbakan da açıkça söylüyor. Hâlbuki son yapılan benzin zammı ile birlikte Türkiye dünya rekorunu kırdı ve dünyada en pahalı benzin şu an Türkiye’de satılıyor. Bize kötü örnek olarak gösterilen Yunanistan’da benzinin litresi 1,75 Euro (4,05 TL) iken Türkiye’de litre fiyatı 2,08 euro (4,83 TL) olarak satılıyor. Üstelik Yunanistan’da sembolik bir adım da olsa Cumhurbaşkanı ve milletvekili maaşları yarı yarıya indirilmiş durumda. Türkiye’de ise 2012 yılının başında milletvekili danışmanlarının maaşları yüzde 170 artırılmıştı. Zam haberlerini veren ana haber bülteni sunucusu “yine benzine zam geldi” derken üzüntüsünden olmasa gerek rahatlıkla tebessüm edip, işi sırıtmaya kadar vardırabiliyor. Ana akım gazetenin ekonomi yazarı, zam haberini değerlendiren yazısını “Her ne ise… Olan olmuştur. Zamlar vatana millete hayırlı olsun” şeklinde bitiriyor. Bütçe açığının artması sermayenin büyümesi ve karlılığının devam etmesinin önünde engel teşkil ettiği için sermayenin huzur, istikrar ve güveni için; AKP bütçenin açıklarını halkın sırtına yüklenerek sermayeye ‘durmak yok yola devam’ mesajı verdi.


10

KİBELE 4 Ekim 2012 / 17 Ekim 2012

Halk›n Sesi

Yaflam hakk›m›z, özgürlü¤ümüz için alanlara! eçtiğimiz yıl erkekler tarafından kadına yönelik gerçekleştirilen fiziksel veya cinsel şiddet olayları karşısında, yargının haksız tahrik indirimi uygulamasını “erkek adalet değil gerçek adalet” talebi ile 25 Kasım’a (Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslar arası Mücedele ve Dayanışma Günü) taşıdık. Bu yıl, siyasi iktidarın, yargının, erklerin, şiddete, tacize, tecavüze uğrayan kadınları suçlayan, kadına yönelik şiddeti gerçekleştiren erkeği ise mağdurlaştıran kadın düşmanlığı karşısında kadınların sadece adalet talebi ile yetinmeyeceğini biliyoruz. Çünkü her gün en az 5 kadın en yakınındaki erkekler tarafından vahşice katledilirken, taciz, tecavüz suçluları ortalıkta cirit atarken, işledikleri suçlar yargı yoluyla meşrulaştırılırken ve son olarak AKP iktidarının başlattığı kürtaj yasağı tartışmaları ile erkekler, kadın düşmanlığına teşvik edilirken “adaletiniz size kalsın yaşam hakkımızı istiyoruz” diyerek sokağa çıkmak, özgürlüğümüz için atacağımız en güçlü adım olacak. On yıl önce bu memleketin başına bir karabasan gibi çöken AKP iktidarının zulmünün açık hedefi haline gelen biz kadınlar, emeğimiz ve bedenimiz üzerinde kurulan piyasacı ve gerici tahakküm Dilflat ilişkilerinin sonuçlarını bugün Aktafl en ağır biçimde yaşıyoruz. İşten en önce biz çıkarılıyor, Halkevleri en ucuz iş gücü olarak yine Kad›n Sekreteri biz istihdam ediliyoruz. Hem evde hem işte çalışıyor ancak sosyal güvenlikten yine biz dışlanıyoruz. Sonunda, cemaatin sadaka ağlarına aciz- muhtaç kadınlar olarak gönderiliyoruz. Annelik toplumsal varlığımız için temel ve kutsal gerekçeye dönüşüyor ancak kaç çocuk doğurmak istediğimize biz karar veremiyoruz. Tacize, tecavüze uğramayı zaten hak ediyoruz. “Kürtaj” kelimesini ağzımıza almak bile memlekete karşı işlenmiş bir suç olarak görülüyor. Kısacası, iktidarını kadın düşmanlığı ile muhafaza etmeye çalışan AKP ve temsil ettiği gerici güçler bütün erkekler adına kadınların yaşamları hakkında söz sahibi olduğunu iddia edip, bizleri aile içi şiddetle, yargıyla, cezalandırıyor. Sonuç olarak yaşadığımız şiddet ve baskı karşısında suçlu biz, mağdur erkek ilan ediliyor. Kürtaj yasağı yüzünden normal doğuma zorlanan kadınların ve bebeklerin hayatlarını kaybettikleri olaylara tanık olduk. Yasa geçmeden kürtaj fiili olarak hastanelerde yasaklandı. Tecavüz sonrası gebe kalan ve kürtaj olmak isteyen Nevin, Zeynep sadece bildiklerimiz. “Kürtaj haktır, karar kadınların- Yasak kürtaj öldürür” diyerek yaşam hakkını sokakta savunan kadınlar polis şiddetine maruz kaldı, haklarında davalar açıldı. AKP iktidarının erkek egemenliğine ve gericiliğe yaslanarak kadın bedenine yönelik gerçekleştirdiği saldırılardan biri olan Sakarya’da toplu tecavüz mağduru olan Ö.D’nin tecavüzcülerinin tahliye edilmesi, Ö.D’nin kardeşlerinin okula kayıtlarının yapılamaması, Fethiye davasında tecavüzcülerin beraat etmesi, toplumu tecavüzcüleri sahiplenecek bir kadın düşmanı ideolojiyle kuşatmıştır. Toplumun gericileştirilmesinde AKP açısından temel bir dinamik olan kadınların AKP adaletinin terazisini bozacak, kadınlara reva gördüğü bu karanlığı yırtacak gerçek eşitlik ve yurttaşlık özlemlerimizi hayata geçirecek bir kadın dayanışmasını ve mücadelesini 25 Kasım’a giderken kurmaya başlama zamanı… 17 Eylül’de Ankara Mamak’ta kocası tarafından katledilen Zülfü Öztürk’ün cinayetine o bölgede yaşayan kadınların sessiz kalmaması, Zülfü Öztürk’ün ailesi ile dayanışmak üzere ziyaretler düzenlemesi, hukuki süreci Mamaklı kadınlar olarak takip edeceklerine birbirlerine söz vermeleri gericiliğe karşı bir mücadele dinamiğini açığa çıkartmıştır. Ayrıca AKP’nin adaletine karşı kadınların yaşam hakkını savunacak gücün yine kadınların kendi aralarında kuracakları dayanışma ile mümkün olduğunu göstermiştir. AKP iktidarının cinsiyetçi şiddetini ve baskısını püskürtmek için şimdi meydana çıkma zamanı!

‘İki elimiz yakanızda’

G

Kadınlar, AKP’nin kürtaj yasa tasarısına, meclisin açıldığı ilk gün yine sokakta yanıt verdi, ‘kürtaj hakkı pazarlık konusu yapılamaz’ dedi TÜRKAN KARAKUfi

M

eclis açıldı kadınlar kapıya dayandı. 1 Ekim’de meclisin açıldığı ilk gün, kadınlar kürtaj hakkı için yine sokaklardaydı. İstanbul’da AKP binasının, Ankara’da meclisin kapısı önünde eylem yapan kadınlar ‘bu yasayı meclise getirmeyi aklınızdan bile geçirmeyin’ dedi. Ankara’da 1 Ekim’de TBMM Dikmen Kapısı’nda buluşan Halkevci Kadınlar “iki elimiz yakanızda” diyerek yanlarında

ığınaklar ve Da(ya)nışma Merkezleri Kurultayı'nın 15’incisi bu yıl 12-13-14 Ekim'de İzmir'de yapılıyor. Temasının "cinsiyetçi sosyal politikalar" olarak belirlendiği kurultay öncesi, illerde bu başlığı geliştirecek atölyeler yapılıyor. Atölyelerde yürütülen çalışmalar arasında kadına yönelik şiddetin önlenmesi amacıyla yürütülen yasa çalışmaları, kadın sığınakları yönetmeliği, kadınlar arası dayanışmayı ve örgütlülüğü yükseltmek, kadına yönelik şiddette ortak dil ve eylem programı çıkar-

mak ve kadın cinayetleri yer alıyor. Bu yıl ayrıca tebliğ sunulacak ve çokça tartışılacak konulardan biri de kürtaj. Türkiye'nin pek çok ilinden gelen kadınlarla kurultayın ilk ve son günü basın açıklamaları yapılacak. Kurultay sonrası tüm tartışmların toplandığı sonuç bildirgesi hazırlanacak. Kurultay katılımcıları; kadına karşı şiddetle mücadele eden kadın örgütlenmeleri, sığınak ve danışma merkezi faaliyeti yürüten belediyeler ve bu konuya duyarlı kadınlar.

saldırıları konu alan raporu AKP ilçe binasına bıraktı. ‘BAfiBAKAN KEND‹NE YANLIfi DÜfiMAN SEÇT‹’ Burada kadınlar adına basın açıklamasını yapan Pınar Sedef, AKP hükümetinin her seferinde kadınlara saldırarak gösterdiği kadın düşmanlığını kürtaj tartışmaları sürecinde arttırdığını söyledi. Pınar, ‘Başbakan bu sefer kendine yanlış düşman seçti’ dedi. Geçtiğimiz 4 ay içerisinde riskli gebelik geçiren ancak normal doğuma zorlanan 2 kadın ve 3

bebeğin yaşamını yitirdiğini, bu sürede tecavüz sonrası gebe kalan ve kürtaj olmak isteyen kadınların kararının tartışıldığını hatırlattı. Açıklamanın ardından Halkevci Kadınlar adına iki temsilci içeriye girerek hazırladıkları dosyayı AKP ilçe binasına bıraktı. Binaya giren kadınlar adına konuşan Sema Tirifi, içeride kendilerine muhatap bulamadıklarını daha önce de AKP’li kadınlarla görüşmek için geldiklerini, o zaman da içeriye alınmadıklarını söyledi. Eylemde Halkevci Kadınlar adına Halkın Sesi Gazetesine

Kürtaj hakkı yargılanıyor Kürtaj hakk›n›n yasaklanmas›yla ilgili 1 Haziran’da Aile ve Sosyal Politikalar Bakan› Fatma fiahin ile görüflmek isteyen ve ard›ndan gözalt›na al›nan 27 kad›n, "2911 Toplant› ve Gösteri Yürüyüflleri Yasas›’na muhalefetten" toplam 162 y›lla yarg›lan›yor. Kürtaj hakk›n›n engellenmesine karfl› eylem yapan Halkevci ve Üniversiteli Kad›n Kolektifi’nden kad›nlar›n yarg›land›¤› dava, 28 Eylül’de Ankara Adliyesi 26. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Dava öncesinde kad›nlar ad›na aç›klama yapan Gülflah Öztürk, kürtaj hakk›n›n kad›nlar›n kendi bedeni üzerinde söz söyleme ve karar verme hakk› oldu¤unu belirterek, kürtaj hakk›n›n yarg›lanamayaca¤›n› ve davan›n takipçisi olacaklar›n› ifade etti.

Ankara’daki Hopa olaylar›na iliflkin haz›rlad›¤› iki iddianame ile tan›nan Bas›n Suçlar› Soruflturma Bürosu Savc›s› Erdo¤an Gökçek taraf›ndan haz›rlanan “kürtaj iddianamesi”nde, 27 kad›n hakk›nda toplam 162 y›l hapis cezas› istendi. Kad›nlar yapt›klar› savunmada taleplerine sahip ç›karak kürtaj yasas›na da yasa¤›na da izin vermeyeceklerini belirtti. Dava 14 Aral›k 2012 tarihine ertelendi. Kürtaj ve yaflam hakk›na sahip ç›kan, Aile ve Sosyal Politikalar Bakan› Fatma fiahin’nin küratj yasas›na karfl› tav›r almas›n› isteyen kad›nlar, 1 Haziran’da bakanl›k önünde fiahin yerine polis barikat›yla karfl›laflm›flt›. Polis kad›nlara sald›rm›fl ve 27 kad›n› gözalt›na alm›flt›.

konuşan Semra Ocak, kadınların bedenleri ve hayatları üzerinde söz ve karar hakkını savunmak için AKP önünde olduklarını söyledi. Semra, Erdoğan’ın “Her kürtaj bir Uludere’dir” açıklamasıyla AKP’nin 10 yıldır uyguladığı gerici ve cinsiyetçi politik atılımlarının hız kazanacağını mesajını verdiğini, kadınların bu mesaja cevabının açık olduğunu söyledi. Semra “Ülkenin her yerinde binlerce kadın bu düşmanca mesajı tersine çevirecek kitlesellikte ve cesarette bir hareketle sokaklarda oldular” dedi. Yasa daha meclisten geçmemişken tecavüz sonrası gebe kalan kadınlarla ilgili yargı kararlarına dikkat çeken Semra, yasanın meclisten geçmesi durumunda yaşanacak kadın düşmanı olayların ipuçlarının bugünden görüldüğünü söyledi. Semra açıklamasında şöyle dedi: “AKP’nin söylemlerinin ve yasalaştırdığı fikirler toplumda en gerici biçimlere bürünerek hayat buluyor. Kürtaj yasasının henüz geçmemişken fiili olarak kürtajın yasaklanması ya da uygulanmaması-sınırlandırılması bu durumun bir sonucu. Ülkenin dört bir yanında binlerce kadın kendi hayatları üzerinde söz ve karar sahibi olduğunu sokağa çıkarak açıkça beyan etti, şimdi sıra niyet edilen yasanın çöpe atılmasını sağlamak”

Zülfü için sokaktalar A

nkara’nın Mamak ilçesinde sokak ortasında 17 Eylül akşamı kocası tarafından öldürülen Zülfü Öztürk için Mamaklı Kadınlar sokağa döküldü. Kadınlar “Zülfü Öztürk’ün katilini biliyoruz. Kadın düşmanlarından hesap soracağız” pankartı açarak Zülfü’nün evine kadar sloganlarla yürüdü. Evin önünde kadınlar adına açıklama yapan Sıla Uzunpınar, bu olayın ne ilk ne de son olduğunu belirterek yaşananların AKP iktidarının kadın düşmanı politikalarının bir sonucu olduğunu

Sığınaksız bir dünya için... S

getirdikleri boyalarla polis kalkanlarını ve meclis yolunu el izleriyle doldurdu. Meclisin tatile girdiği gün olduğu gibi, meclisin açıldığı günde de AKP’yi kadın düşmanı politikalarına karşı uyaran kadınlar, kürtaj yasasının meclise gelmesine izin vermeyeceklerini söyledi. Kadınlar yasa tasarısının tekrar gündeme gelmesi durumunda ortaya çıkacak sonuçlardan AKP iktidarını sorumlu tuttular. İstanbul’da da Şişli AKP binası önünde eylem yapan kadınlar, kürtaj tartışmalarının başladığı mayıs ayından bugüne kadınlara yönelik

söyledi. Zülfü’nün defalarca boşanmak isteyip her seferinde evine geri dönmek zorunda bırakıldığına dikkat çeken Sıla, “Kadın cinayetlerinin yüzde 1400 arttığı ülkemizde Zülfü Öztürk’ün ölümü asla münferit bir olay olarak kabul edilemez. Başbakan, Fatma Şahin ve yargı bu olayda birinci muhataplardır. Biz bu davanın ve sürecin takipçisi olacağız” dedi. Evin önünde yapılan açıklamanın ardından Zülfü’nün kız kardeşinin evine giden kadınlar yanında olduklarını söyledi.

Okul zili kadınlar için de çaldı E

ğitim yılı bu dönem 4+4+4'ün getirdiği yeni sorunların yüküyle başladı. Yükün ağırını tabi çocuklar, yanında da kadınlar çekiyor. Çocuklar her açıdan niteliksiz bu eğitim sistemi içinde okumaya, öğrenmeye zorlanıyor. Bir çocuğun eğitim-öğretim sürecinde ortaya çıkan bu yükü taşımak elbette önce kadınlara düşüyor. AKP döneminde "annelik makamının" neden bu kadar yüceltildiği 4+4+4'ün uygulanmaya başladığı şu 4 haftalık süreç takip edilerek dahi anlaşılabilir. Urfa’da bir okulun açılış törenine katılan Emine Erdoğan “Çocuklarınız bize emanet” diyerek "iyi anne, iyi eş rolünü" tüm kadınlara gösterdi. O halde sınıf kapısında, altına

yapmış 5,5 yaşındaki çocuğunun kirlilerini bekleyen bir kadın da Emine Erdoğan'a elindeki emaneti teslim ederek "buyurun, temizleyin" diyebilir. Esenyurt'ta bir okulda ihtiyaç listesi arasında te-

miz çamaşır ve pantolon var. Emine Erdoğan listeyi alıp okul okul dolaşabilir mi acaba? Emanet aldığı çocuklar hangi şartlarda okuyor, görebilir belki. 4+4+4 eğitim sisteminin çar-

pıklığı, kadın velileri çeşitli biçimlerde etkiliyor. Gaziosmanpaşa'dan bir veli, bu sene okula başlayan kızını kendisi işe gittiği için etütlü beslenmeli bir okula vermek istediğini söylüyor. Ancak etüt beslenmeli okullar ikili eğitime geçtiği için gönderemiyor. Başka bir veli artan eğitim masrafları nedeniyle kendi harcamalarını kısıyor. Evin her türlü harcamasını kontrol etmek zorunda kalan kadınların yükü burada artıyor. Kadınlara yüklenen annelik rolü tam olarak "fedakarlığın, özverinin, kendinden çok başkasını düşünmenin" karşılığı demek. AKP'de bu durumu 4+4+4'ün açıklarını kapamak için kullanmaya devam ediyor.

Tarafız tanığız beraberiz İ

stanbul ve Ankara’da KESK’li kadınların özgür bırakılması talebiyle kadınlar 3 Ekim’de oturma eylemi gerçekleştirdi. Ankara Adliyesi önünde bir araya gelen kadınlar 4 Ekim’de görülecek davayı sahip çıkmaya çağırdı. Berçelan Yaylası'nda "barış nöbeti" tutmanın, Ankara ve İstanbul'da barış talepli toplantı ve yürüyüşler yapmanın, İran'da idam edilmek istenen kadınlara sahip çıkmanın hak olduğunu söyleyen kadınlar, "Bunlar suçsa biz de o suçu işledik. Bu suçun faili sadece tutuklu arkadaşlarımız değil, o eylemlere katılan tüm kadınlardır. 4 Ekim'de tarafız, tanığız, yan yanayız. Hepimiz suç ortağıyız!" dedi. İstanbul'da da emek ve meslek örgütlerinden kadınlar, Taksim Meydanı’na düzenledikleri yürüyüşte KESK'li tutuklu kadınlara özgürlük istedi.


11

YÜZ YÜZE 4 Ekim 2012 / 17 Ekim 2012

Halk›n Sesi

Ekonomide uzun vadeli çözüm yok

Türkiye İktisat Tarihi kitabı birçok üniversitede ders kitabı olarak okutulan, 12 Eylül döneminde Ankara Üniversitesi’nde görevden uzaklaştırılan, Marksist iktisatçı Prof.Dr. Korkut Boratav ile Türkiye ekonomisinin hem güncel meselelerini hem de 24 Ocak kararlarıyla başlayan ekonomik dönüşümü ve etkilerini konuştuk. 12 Eylül’ün sermayenin tahakkümü için yapıldığını,

günümüzde ortaya çıkan durumun bunun bir göstergesi olduğunu belirten Boratav, 12 Eylül’den sonra Türkiye kapitalizminin gelişimini üç döneme ayırıyor. Boratav neoliberal dönüşümün 1989’daki işçi baharı eylemleriyle tökezlediğini ve tıkandığını belirtiyor. Günümüzde ise AKP’nin kısa vadeli sorunları ertelediğini ve sadece günü kurtarmak peşinde olduğunu söylüyor.

‘AKP’N‹N TEK DERD‹ GÜNÜ KURTARIP SEÇ‹MLER‹ GEÇ‹fiT‹RMEK’

‘Sonrası Allah kerim...’ A

KP sermayeyi kendine biat ettikleri sürece ihya ediyor, biat etmeyenleri de cezalandırarak yola getiriyor

E

şitlikçi, laik ve devrimci bir sınıf hareketinin oluşabilmesi için ilkesel bir laiklik mücadelesi gerekiyor

ENG‹N DURAN

Türkiye kapitalizminin 24 Ocak’tan bu yana geldiği noktayı değerlendirdiğimizde, sizce hedeflenen ekonomik yapıya ulaşıldı mı? 24 Ocak kararları eksikti; çünkü emeğin kontrolü öğelerinden yoksundu. 12 Eylül bu eksikliği giderdi. Darbeyle gerçekleşen bu ilk eksen kaymasını üç aşama izliyor. Bütün aşamalarda sermayenin ana talepleri belirleyici. Birinci aşama askeri rejim ve ANAP’ın tek parti iktidarı dönemidir. Emeğin kazanımları, bu dönemde geri alınmıştır. Bölüşüm ilişkileri iç piyasa üzerinde kontrol sağlanarak biçimlendirilmiştir. Sıkıyönetimli yılların baskıları, yeni anayasa düzeni, onun türevi olan iş yasaları ile sosyal güvenlik sistemindeki değişiklikler ve tarıma dönük destekleme politikalarının kısıtlanması ile kontrolü sağlamıştır. Bu model 1989 yılında işçi sınıfı tabanından başlayan büyük bahar eylemleri dalgası sonunda tökezledi ve tıkandı. Yaklaşık 4 yılda emekçi kesimlerin 8–9 yıllık kayıpları geri alındı. Neoliberal dönüşümün ikinci aşamasına geçildi. 1989-1993’te emeğin kazanımlarının yol açtığı talep patlaması, öncelikle kamu kesimini büyük açıklara sürükledi ve bu açıkların finansmanı ana problem oldu. Çözüm, kamu kesimi açıklarının dış tasarruflarla, dış borçlarla kapanması ile arandı. Bankalar dışarıdan borçlanıyor ve devlet borçlarını bu fonlarla satın alıyorlar. Bütçe açığı, bankalar sisteminin dış borçlanması sayesinde kapatılmış oluyor. Öte yandan emeğin kazanımlarının aşındırılması da gerekiyordu. 1994 krizi bu problemi geçici olarak çözdü. O yılki toplu sözleşmelerin Danıştay kararıyla bir yıl ertelenmesi yüksek enflasyon ortamında, ücretlerde esaslı bir aşınmaya yol açtı. O yıl, IMF ile imzalanan anlaşma sadece bir yıl kadar sürdü. 1995-1998 arasında kamu açıklarının dış açıklarla finansmanına dönüldü. 1998 sonunda IMF ile imzalanan bir yakın izleme anlaşması ve 1999 yılında imzalanan stand-by anlaşması ile yeni aşama başlıyor. Peş peşe imzalanan, stand-by anlaşmaları 2008’in mayısına kadar sürdü. Yeni aşama, AKP hükümetleri tarafından kesintisiz sürdürülüyor. Bu dönemin temel hedefi, bölüşüm alanının piyasalara teslim edilmesi. Bu hedef, “devlet ekonomiden elini çeksin” sloganıyla pazarlandı. Bu sloganla asıl kastedilen, bölüşüme dönük popülist politikaların terk edilmesi. Yani “sendikalara teslimiyet” son bulacak; köylü taleplerinin piyasa dışı olanaklarla karşılanmasından vazgeçilecek; 12 Eylül rejimine rağmen izleri tamamen silinememiş olan sosyal devlet uygulamalarının neoliberal modele uyarlanması sağlanacaktır. Bölüşüm öncelikleri Dünya Bankası’nın yapısal uyum programlarıyla yürütülür ve makroekonomik politikalar da IMF tarafından denetlenir. Enflasyon hedeflemesi esas alınır ve Merkez Bankası’nın uzunca bir süre tek hedefi enflasyon olur. 1990’ların sonuna kadar uygulanan reel döviz kuru hedeflenmesi terk edilir. Serbest sermaye hareketleri de devam eder. Kamu kesimi açıkları, mali disiplin ve faiz dışı fazla hedefleri ile adım adım indirilir; kontrol edilir; AB kriterlerine uygun hale getirilir. Buna mukabil özel sektör açığı tırmanır gider.

tur”; sonra da “finansmanın kaliteli olup olmadığına bakalım” deniyordu. Daha sonraları, “cari açığa karşı tedbir alıyoruz” açıklamaları yapılıyordu. Son dönemde cari açık azalıyor, baktığımız zaman tek nedenin büyüme hızının düşmesi olduğu ortaya çıkıyor. Bunun adına “yumuşak iniş” deniliyor.

Prof. Dr. Korkut Boratav

Çünkü bu dönem, enflasyon hedefinin gerektirdiği parasal daralma yüzünden kredi faizlerinin reel olarak yüksek olduğu ve sermaye hareketlerinin girişi sayesinde döviz fiyatlarının düşük kaldığı bir ortamdır. Bu koşullar, iç piyasada çalışan sermaye grupları için dış borçlanmanın çok çekici olmasına yol açar. Böylece bu dönemde özel kesimin açığı dış açıklara yol açar. Bir önceki dönemde dış kaynaklar kamu açıklarının; bu dönemde ise özel sektörün açıklarının finansmanını sağlamıştır. Önceki dönemde, cari açık fazla değildi. Cari açığı fazlasıyla aşan düzeyde yabancı sermaye girişi vardı. Aradaki fark, yerli sermayenin dış dünyaya taşmasına ve rezerv birikimine tahsis edilirdi. 1995 ile 1998 arasında döviz kuru kontrol edildiği için ve AB Gümrük Birliği rejimini uygulama yükümlülüğü dış ticaret açığını fazla artırmaz. 2001 krizinin yol açtığı devalüasyon bir yandan sermaye girişleri nedeniyle; bir yandan da Merkez Bankası enflasyon hedeflemesine geçerek döviz kurunu denetleme önceliğini terk ettiği için hızla aşınır. Böylece dış açık, sonraki yıllarda kronikleşerek hızla artar. Özel sektör açıklarının finansmanını üstlenen IMF programının ilk meyvesi 2001 krizi ile alınır. IMF yönetimi altında kriz, çok ciddi bir halk tepkisi yaratır. Bu halk tepkisinin nemasını da AKP toplamıştır.

Bütçe açıkları sosyal hakları artırdığı ve ekonominin genişlemesine yol açtığı sürece savunulmalı AKP döneminde sermaye ile ilişkilerinde gel-gitler olduğu görüşüne ne dersiniz? TÜSİAD başkanlarının sızlanmalarına rağmen sermaye AKP’ye kesin ve tam desteğini vermiştir. Bunun ana göstergelerinden birisi borsadır. Borsa sermayenin kolektif iradesini gösterir. Seçim, referandum, ABD’nin talepleriyle ilgili belirsizliklerin olduğu tüm süreçlerde AKP’nin başarıları borsadaki yükselişleriyle çakışmıştır. Borsa endeksini başarı göstergesi olarak Başbakan sürekli kullanıyor... Anayasa referandumuna “evet” diyen iş dünyasının listesini yaptığımızda, büyük sermayenin liderlerinin ezici çoğunluğunun evet oyu verdiğini görüyoruz. AKP politikalarının sermayenin genel çıkar-

ları lehine olduğuna hiç şüphe yok. Temel mesele olan emek ve sermaye arasındaki problemlerde sermaye lehine kesin tavır almıştır. Öte yandan, AKP’nin iş çevreleriyle ilişkilerinin kendine has özellikleri de vardır. Sermaye çevrelerinin iç paylaşım gerilimlerinin olduğu her konjonktürde manivelaları kontrol etmeye büyük önem vermiştir. Yani “ihsan dağıtıcı ve cezalandırıcı” yöntemlerin ustası olmuştur. Bu tabii tek tek sermaye gruplarını, örneğin Koç’u ya da Aydın Doğan’ı tedirgin etmiştir. Temel kazanımlar sermaye açısından daha önemli, belirleyici olduğu için, sözü geçen ayrımcı uygulamaların yarattığı sıkıntılar sineye çekilir. Sermaye ile kurulan bu ilişki çeşitlenmesi, sadece içeriye karşı değil, dış sermaye için de geçerlidir. Yani, Arap ve İslam dünyasından gelen kaynak akımlarına karşı gösterdiği ayrıcalıkları, Batı sermayesinden herkese karşı açmamıştır. Bu uygulamalardan şu sonuç çıkıyor ki neoliberal dönem, siyasi iktidarların rant dağıtma, ihya etme ya da cezalandırma araçlarını ortadan kaldırmaz; bilakis bunları geliştirir ve çeşitlendirir. AKP günü kurtarıyor, seçim kazanıyor ama yapısal problemler sürekli erteleniyor. “Para gelsin iyi, ama bu açık ne olacak? Cari açığı vermek iyi mi kötü mü?” soruları bir türlü doğru dürüst yanıtlanamıyor. Cevap olarak önce, “finansmanı karşılandığı sürece problem yok-

Devrimci bir sınıf hareketi için... Son bölümde konuşmak istediğimiz bir konuda sizin son dönemde yazdığınız yazıların konusu olan “Emeğin Tevekkülünü” işlemek istiyorum. Yasin Durak’ın kitabından hareketle AKP’nin emek karşıtı politikalarına rağmen emekçilerin desteğini alması konusunu tartıştığınız yazınızda; Yasin Durak kitabında ve Necmi Erdoğan’ın Birgün gazetesinde çıkan yazısında yaptığı “Neo-liberalizm ile barışık bir İslami dünya görüşü, emekçi sınıfları ideolojik olarak teslim

almıştır” tespitine ve “Eşitlikçi, laik ve devrimci bir sınıf hareketinin oluşması için ilkesel bir laiklik mücadelesi de gerekiyor” çıkarımına katıldınız. Buradan hareketle, sosyalist solun toplumsal ve ilkesel bir laiklik mücadele derdi var mı ve laiklik mücadelesinin orta sınıf kaygılara hapsolması dinin araçsallaşması için tüm alanları acımasızca kullanan AKP’nin işine gelmez mi? Bu konuda yazdıklarımı, hakkıyla ve doğru biçimde özetlediniz. Bunları açmam

mümkün, fakat söyleşinin sınırlarını fazla zorlamak istemiyorum. Kısaca, laikliğe verilen önemi, “Beyaz Türkler’ in rahat içki içme, plaja girme özgürlükleri için yapılan bir mücadele” olarak karikatürleştirmenin çok yanlış olduğunu; sınıf mücadelesinin ideolojik ve politik öğelerinde öncelik taşıdığını vurgulamak isterim. Bazen “Cumhuriyet kazanımları” diye özetlenen dönüşümlerin önemli bir bölümü için de aynı görüşteyim.

Neden yumuşak deniliyor? Önceki iki yılda hızlı büyüdüğümüz için, bu yavaşlamaya “yumuşak” deniliyor. AKP ekonominin temel sorunlarını hiçbir şekilde göğüslemeden, daima yeni bir finansal genişleme beklentisiyle “komşuda pişen bize de düşsün” anlayışına teslim oluyor. Ancak komşuda bayat balık pişiyorsa, zehirlenmek de söz konusu olabilir. Avro Bölgesi’nde belirsizlikler arttığında, Ali Babacan çıkıp “dışarıda fırtına var, bizim hafif geçiştirmemiz lazım” açıklaması yapıyor. Merkez Bankası Başkanı, önce, “döviz fiyatlarında bir tırmanma olduğunda, rezervleri kullanırım” demeye getiriyor; AB iki furya parasal genişleme kararı alınca önceki söylemini değiştiriyor, “bu sene Türk lirası doları yenecek” açıklamasını yapıyor. “Türkiye’de döviz fiyatlarının artmasını önleyeceğimizi belirttiğimiz için, Avrupa’daki likidite fazlasının bir bölümü, yüzde 8’lik 9’luk hazine bonolarımıza gelecek. Giren döviz iç piyasaları, talebi destekleyecek; ekonomideki durgunluk son bulacak; yerel seçimlere kadar durumu idare edeceğiz.” Hükümetin ve Merkez Bankası’nın yaklaşımları böylece özetlenebilir. Merkez Bankası politikalarındaki tek değişme, enflasyon hedeflemesine ek olarak finansal istikrarı para politikasının amaçlarına eklemesi oldu. Bizde, döviz fiyatlarındaki hızlı, kontrolsüz artışlar, yüksek döviz borçlusu banka ve şirketleri tehdit edeceği için, Merkez Bankası’nın zaman zaman rezervleri harcayarak döviz fiyatlarını frenliyor. Ancak bu, dövizin pahalılaşmasını frenleyerek sıcak parayı çekme yaklaşımıdır. Ve finans kapitale çağrı çıkararak, üretken kesimlerin, sanayinin, ihracatçıların rekabet gücünün aşınması anlamına gelir. Bu yeni yaklaşım, enflasyon hedeflemesiyle birlikte; ona ek olarak uygulanmaya çalışılıyor. Önümüzdeki dönem neler olabilir? 2012’nin ilk altı ayındaki milli gelir hareketlerine baktığımızda, iç talep daralıyor; ihracat artışı ve ithalattaki daralma ile telafi ediliyor. Milli gelirdeki yüzde 3,1’lik artışın 0,5’lik ögesi hayali altın ihracatından kaynaklanıyor. Onu düşersek, yüzde 2,6’lık bir büyüme sağlanıyor. Dış kaynak girişlerinin daralması büyümeyi aşağıya çekiyor; ancak şimdilik küçülmeye, krize yol açmıyor. Türkiye ekonomisi 1980’dan beri ortalama yüzde 4–4,5 civarında bir potansiyel büyüme hızının sınırları içinde kalıyor. Dış kaynak girişleri, bu eşiği aşan sıçramalara yol açıyor; ancak, ithalattaki ve dış açıklardaki tırmanma, bu ivmeyi frenliyor. Bu yalpalama içinde ekonominin hiçbir uzun vadeli problemi çözülmüyor, bütün mesele günü gün edelim ve önümüzdeki seçimleri geçiştirelim. Daha önce açıkladım; bugünlerde de aynı perspektif geçerli: “Erken yerel seçimler, hızlı para girişleriyle geçiştirilsin, sonrası Allah kerim...”

2001 krizi fırsata çevrildi Sermaye 2001 krizini fırsata çevirdi diyebilir miyiz? Kesinlikle söyleyebiliriz. İlk olarak, neoliberal düzenin kalıcı olarak yerleşmesine vesile olmuştur. Aynı tarihlerde krize giren Arjantin, Türkiye’den farklı bir model uygulayarak dış borçları reddetmiş; IMF ile anlaşma yapmadan ve sola yaslanan bir siyasetle bunalımla cebelleşmiştir. Bizde Kemal Derviş ithal edildi ve IMF programı uygulamaya konuldu. Bu uygulama da 2002 seçimlerine yansıdı. Krizin sosyal etkilerinin en ağır olduğu dönemde yapılan seçim AKP’yi iktidara getirdi. AKP’li yıllarda sermaye, tek parti iktidarı nedeniyle rahatladı. IMF programı ve yapısal uyum reformları kesintisiz sürdürüldü. Tarım kesiminin büyük ölçüde piyasaya teslimiyeti, eğitim ve sağlığın adım adım ticarileşmesi, sosyal güvenliğin yine adım adım Dünya Bankası reçetelerine göre oluşturulması, işgücü piyasasının esnekliğinin adım adım artırılması gerçekleşti.

Keşke bütçe fazla bozulsa “Keşke bütçe daha fazla bozulsa” diyeceğiz. Bütçe açığının artması, ekonominin genişlemesine yol açıyorsa savunulmalı. 2011’in ilk altı ayında büyümenin sıfıra inmemesini sağlayan ana ögelerden biri kamunun cari harcamalarında belli bir artışın olmasıdır. Bunu, Mustafa Sönmez arkadaşımız memurların maaşlarındaki artıştan ziyade kadro doldurmaya bağlıyor. AKP kadrolaşıyor, eski çalışanları atamadığı için bütçeyi gevşetiyor. Öte yandan, bütçe açığını kapatmak için, adaletsiz vergi sisteminin kullanarak, tüketim mallarında, petrolde, doğal gazda, elektrikte vergileri, fiyatları artırma yolunu izliyor. Türkiye’de kamu harcamalarının artması, sosyal devlet kurumlarındaki kayıpların telafisi için gereklidir. Buna karşılık bütçe açıklarının emniyet, polis ve Suriye’deki isyancılara destek harcamaları nedeniyle artmasına karşı çıkmamız gerekir. Vergi sisteminin dolaysız vergileri yukarı çekerek, yeniden müterakki, artan oranlı yapısına yaklaştırarak değişmesi gereklidir. Maliye sisteminin bu temel öğelerini dışlayarak sadece bütçe açıkları ve iç borç yükü üzerinde bir tartışmaya girmek istemiyorum.


12

DOSYA 4 Ekim 2012 / 17 Ekim 2012

Halk›n Sesi

Din dersi rejim dersi 4+4+4 programı sadece eğitim sistemine ilişkin değişiklikler içermiyor. Eğitim sistemi yeniden yapılandırılp dinci gericilik yaygınlaştırılırken bu süreç sistemi de etkileyecek

Herşeyin başı dinci eğitim Türkiye’de cumhuriyetin kuruluşundan bugüne kadar ister sağ; ister sol bütün iktidarlar din eğitimini yaygınlaştırarak iktidarını sağlamlaştırıyor

4+4+4’e karşı mücadele, eğitim sisteminin çok daha fazla dinselleştirilmesi ve gericiliğin toplumsallaştırılması bağlamında mücadelenin de bir alanı oluyor

ALP TEK‹N BABAÇ

4

+4+4 eğitim sistemi, 30 Mart 2012 tarihinde yasalaştı. Yeni eğitim sistemi, “çocuk işçiler”den “çocuk gelinler”e kadar piyasanın ihtiyaçlarını gericiliğin toplumsallaştırılmasıyla birlikte çözme hedefinde. Hedefe ulaşmak için din, en önemli ideolojik aygıt olarak ortaya çıkıyor. Eğitim sistemi, 4+4+4’le birlikte çok daha fazla dinselleştiriliyor. Eğitim alanı dinselleştirilerek devletin toplum üzerinde kurduğu hegemonya da güçleniyor. Din, Türkiye’de iktidar sahipleri tarafından sürekli bir araç olarak kullanıldı. İktidarın dinle kurduğu ilişkiler, rejimsel dönüşümlerin yaşandığı kritik dönemlerde Demokrat Parti’nin iktidara gelişi, 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül darbeleri 28 Şubat sürecinde değişiklikler gösterdi. 12 Eylül ile birlikte ortaya atılan Türkİslam sentezi, neoliberal dönüşümün uygulanabilmesi için yeni rejimin harcını oluşturdu. Kamunun İslamcı-liberal dönüşümüyle din yeniden siyasallaşırken İslamcı gericilik, toplumdaki sınıf egemenliğinin, ayrıcalıklarının ve öteki toplumsal egemenlik biçimlerinin korunmasına ve sürdürülmesine hizmet ediyor. İslamcılar, dinin değil, egemenlik biçiminin temsilcisi oluyor. Kamudaki kadrolaşma liyakat usulleri yerine dini referanslar ağırlık kazanıyor. Eğitim gibi halkın paralarıyla oluşturulan kamu kurumlarında belirleyici unsur, dini kurallar veya dini aidiyetler olmaya başlıyor. Örneğin, zorunlu din dersleriyle Alevilerin çocuklarına Sünni İslam dayatılıyor. LA‹KL‹K ELDEN G‹D‹YOR MU? AKP’nin yükselişi, Kemalist kesimde “Laiklik elden gidiyor” söylemiyle somutlaştı. AKP’nin iktidara gelmesinden, ulusalcıların siyaset sahnesindeki etkisi kırılana kadar geçen sürede bu söyleme çok sık tanık olduk. Bu söylem ulusalcı çizginin gericiliğe karşı tutum alışından çok dinin

Süleyman Demirel

HANG‹ S‹YASETÇ‹ KAÇ TANE ‹MAM HAT‹P L‹SES‹ AÇTI?

 1951-1959 / Adnan Menderes / 19  1962-1963 / ‹smet ‹nönü / 7  1965-1971 / Süleyman Demirel / 46

kontrolünü elinden yitirmesine işaret ediyor. “Halkın cahilliğiyle mücadele” ya da “hurafelerle” mücadele çerçevesinde şekillenen ulusalcı kesimin (CHP) gericilikle mücadele algısı bir enstrüman olarak dini kurumsal örgütlenmelerle kontrol altında tutmakla sınırlı. D‹N‹ KULLANMAYAN ‹KT‹DAR YOK Cumhuriyetin kurulmasının ardından 3 Mart 1924’te kabul edilen Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile medreseler kapatılırken İmam Hatip Mektepleri açıldı. Açıldığında 29 olan bu mekteplerin sayısı üç yıl sonra 2’ye düştü ve 1930 yılında kapatıldı. Kemalizm, her ne kadar dini kamusal

Recep Tayyip Erdo¤an

Bülent Ecevit

Adnan Menderes

 1974-1975 / Bülent Ecevit / 29  1975-1978 / Süleyman Demirel / 233  1978-1979 / Bülent Ecevit / 4

alanın dışında tutmayı hedeflese de dini devletin denetimine alarak iktidarını güçlendirdi. ‹MAM HAT‹P KURSLARI CHP’Y‹ KURTARAMADI Örneğin, Demokrat Parti kurulduktan sonra koltuğunu tehlikede gören CHP, yedinci kurultayında din eğitimi ve hizmetlerine ilişkin tartışmalar sonucunda ilk teşkilat kanununu çıkardı. 1948 yılında imam hatip kursları açıldı. Din dersi 1949 yılında eğitim hayatına girdi ve ilkokul 4’üncü ve 5’inci sınıflarda seçmeli ders olarak okutulmaya başlandı. Aynı yıl ilk İlahiyat Fakültesi Ankara Üniversitesi’nde kuruldu. Ancak bu çabalar CHP’ye kazandırmadı. Demokrat

 1979-1980 / Süleyman Demirel / 36  1984-1989 / Turgut Özal / 90  1990-1992 / Mesut Y›lmaz / 23

Parti, toprak ağalarıyla, toprak sahipleriyle, Anadolu’daki tefeci bezirganların kurduğu gerici ittifakın temsilcisi olduğu için iktidara geldi ve ittifaktaki tüm kesimlerin taleplerini dinsel söylemlere dile getirdi. Demokrat Parti’nin 1950’de iktidara gelmesiyle imam hatip kursları imam hatip okullarına dönüştü ve bu okulların açılmasına hız verildi. 1951’de imam hatip okullarının dört yıllık ortaokul ile üç yıllık lise olmak üzere 7 yıllık bir dönemi kapsaması kararlaştırıldı. Başlangıçta 7 olan imam hatip okulu sayısı Menderes döneminde kurulan 19 imam hatip lisesiyle 1958’de 26'ya ulaştı. Bu sayı 1969'da 71'e, 1997'de ise 600'e ulaştı.

 1992-1994 / Süleyman Demirel / 12  1994-1995 / Tansu Çiller / 13  1995-1997 / Di¤er Hükümetler / 97 ardından hızla artmaya başladı.

HER DARBE D‹NC‹ E⁄‹T‹M‹ GÜÇLEND‹RD‹ 1960 darbesinin ardından imam hatipler açılmaya devam etti. 12 Mart 1971 darbesine kadar 53 tane imam hatip okulu açıldı. 12 Mart 1971 darbesinin ardından imam hatip okullarının ortaokul kısmı kapatılıp lise bölümü 4 yıla çıkarılırken imam hatip mezunlarına üniversiteye giriş imkanı verildi. Bu düzenlemeler Erbakan-Ecevit koalisyonu döneminde gerçekleştirildi. 12 Mart faşizminin ardından hükümetler imam hatip okulu açmakta adeta birbirleriyle yarıştı. 1980’e kadar 306 imam hatip okulu açıldı. İmam hatip sayısı 12 Eylül darbesinin

12 EYLÜL’LE D‹N DERS‹ ZORUNLU OLDU 1982 Anayasası’nın ardından, ilk ve orta okullarda din dersleri zorunlu hale getirildi. 28 Şubat 1998’e gelindiğinde 600’ü bulan İHL’lerin orta kısımlarında 214 bin, lise kısmında 40 bin öğrenci okuyordu. 28 Şubat’ın ardından imam hatip okullarının orta kısımları kapatıldı. AKP’nin iktidarının ilk yıllarında İHL sayısı azalsa da; seçim öncesi ‘katsayı uygulaması değişecek’ vaadinin ardından, İHL’de okuyanların sayısı yüzde 35 oranında artarak 97 bine ulaştı.

Avrupa’da da din dersi sorunlu

Sünnileştirilen vatandaşlık

A

Z

vrupa’nın birçok ülkesinde laik bir eğitim sistemi var. Din, Avrupa’da kamusal alanın tamamen dışında tanımlanıyor. Devlet okullarında din dersi isteğe bağlı açılıyor. Devletin tüzel kişilik olarak tanıdığı cemaatler veya gruplar da bazı ülkelerde dini eğitim verebiliyor. Devletin resmen tanıdığı cemaat grubu veya dini grup sayısı arttıkça sistem tıkanmaya başlıyor. ABD Dışişleri Bakanlığı Dini Özgürlükler Raporu’na göre Avrupa’da devlet okullarında sadece İngiltere ve Belçika’da din dersi zorunlu olsa da bu derslerden muaf olma hakkı var. Yunanistan’da Ortodokslar için zorunlu. Bu üç ülke dışında Avrupa’nın tamamında din dersi seçmeli. İsveç’te de tüm dinlerin anlatıldığı zorunlu bir ders var. Danimarka, Avusturya, Lüksemburg, Hollanda’da din dersleri isteğe bağlı açılıyor. Bu derslere alternatif olarak ahlak dersi var. Almanya’da seçmeli ders; ahlak dersi bu dersi seçmek istemeyenler için açılıyor. Finlandiya’da ise din veya felsefe dersi seçilebiliyor. Fransa: Din dersi yok. İsteyen aileler evlerinde çocuklarına din dersi alabiliyor. İrlanda’da zorunlu bir din dersi olmasa da 1. ve 2. kademe okulların çoğu cemaatlerin elinde. Bu okullarda da din dersi zorunlu değil. İspanya’da Katolikler için din dersi seçmeli; Yahudi, Müslüman, Protestan için 10 kişi olduklarında kendi dinlerinin derslerini görebiliyorlar. Portekiz’de ortaöğretimde din dersi seçmeli. Diğer dinlerdeki öğrencilerin 10 kişilik bir sınıf oluşturması halinde ilgili dine bağlı cemaatler ders verebiliyor. Ayrıca Katolikler isteğe bağlı olarak Kiliseye yönlendiriliyor ve buralarda Katolikliğe giriş dersi görüyorlar.

Sünni İslam’a dayalı zorunlu din dersi iktidarın dindar nesil yetiştirme projesini anlatıyor. Bir veli çocuğuna şunları söylüyor: “Bu dersi, sınıfı geçmek için alıyorsun ama inancımız bu değil”

orunlu din derslerine karşı Aleviler yıllardır mücadele yürütüyor. Alevilerin, din eğitimine olmasa da dersin bir Sünnileştirme aracı olmasına karşı mücadelesi şimdilik tepkisel basın açıklamaları, din dersi boykotları ve hukuki mücadele ile yürüyor. 2004’te Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Hasan Zengin’in zorunlu din dersine karşı açtığı davayı haklı buldu. 2005’te iki kişi daha dava açtı. Davanın sonucunda Danıştay, 2008’de “din dersi zorunlu olamaz” dedi. Alevilerin, eşit yurttaşlık talebi çerçevesinde gerçekleştirdiği kitlesel mitingler de en önemli taleplerden biri de “zorunlu din dersinin kaldırılması” oldu. AKP hükümeti bu süreçte din dersinin içeriğiyle ilgili değişikliklere gitti. 2007-08 eğitim yılında dersin içeriğine “biraz Alevilik” eklendi. Milli Eğitim Bakanlığı (MEB), yapılan değişikliğin hemen ardından Danıştay’ın “din dersi zorunlu olamaz” kararına itiraz etti. MEB’in gerekçesi, “AİHM kararının ve Danıştay kararının 2005 yılındaki din dersi içeriğiyle ilgili oluşu” idi. Bu nedenle Danıştay kararı uygulanmadı. 2007’de din dersinin içeriğinde önemli değişikliklere gidildi. Din dersi müfredatına giren Alevilik, Sünniliğin

Diyanet darbelere borçlu

Vaftiz belgesiyle muaf ol L

bir kolu olarak tanımlandı. Hatta Alevilik için, İslam’ın veya Sünni İslam’ın Anadolu’ya ait mistik bir yorumu denildi. 1995’teki din dersi kitaplarında Sünni İslam dışı dinlere ayrılan pay yüzde 9 iken, 2007’de yüzde 6 oldu. Din dersi kitaplarındaki vatandaş tanımı Sünnilikle iç içe geçti. Bu durum, 2010’daki 18. Milli Eğitim Şûrası kararları ve bu kararların uygulanmasıyla yaygınlaştı. Din dersinin içeriğinde Kuran terimleri ağırlık kazandı; peygamber sünneti merkezli hale getirilen din derslerinde “Muhammed sevgisi Türk kültürünün bir parçası” olarak anlatılmaya başlandı.

Dinin tek merkezden kontrol edilmesi amac›yla kurulan Diyanet ‹flleri Baflkanl›¤› (D‹B) güçlenen statüsünü tek parti dönemlerine ve darbelere borçlu. D‹B, 1960 darbesi sonras›nda genel idare içine

Din kitaplarında yıllardır din ile ahlak bütünleştirilir. “Toplumu bütünleyen ortak değerler dinden kaynaklanır” ifadesi Türk-İslam sentezinin bir ürünü olarak 12 Eylül sonrasında ders kitaplarına girmişti. Yine yıllardır İslam dışı dinlerin “diğer toplumların dinleri” olarak tanımlanması de bu anlayışın bir ürünü. Hatta din kitaplarında diğer dinlerin anlatıldığı bölümlerde İslam’dan bahsedildiğinde “dinimiz”, “biz” gibi ifadeler kullanılıyor. 1990’lı yıllardaki ders kitaplarında “Milli Ahlak”ın kaynağı İslam öncesi Türk toplumu iken 2007’den itibaren “Milli İslami Ahlak” oldu.

al›nd›; 1980 darbesi sonras›ndaki 1982 anayasas›yla konumu güçlendirildi. D‹B’in kullan›lmas›n›n zirve yapt›¤› dönem 28 fiubat sürecidir. 1998 A¤ustos’unda ç›kar›lan 633 say›l› kanunun 35. madde-

2007’de yapılan değişiklikle diğer dinler ve bazı topluluklar düşmanlaştırılır. Vahye dayanmayan tüm inançlar sapkın olarak adlandırılır; ateizm ve satanizm topluma zararlı olarak tanıtılır. Geçmiş yıllardan farklı olarak 2007’deki kitapta Kuran ayetlerinin bilimsel bulgularla desteklendiği tezlerine yer verilir. Yani Kuran ayetlerinin yorumları, fizik, biyoloji ve astronomi biliminin bulgularını önceden haber verir nitelikte yapılır. Askerlik, oy verme gibi olgular 1990’larda “devlete karşı sorumluluklar” iken 2007’de “ahlak ve değerler”, “toplumu birleştiren değerler”, “haközgürlük-görevler” denilir.

sine göre cami ve mescit yönetimleri D‹B’e devredildi. Özel dini tesisler de D‹B’e devredildi. D‹B, merkezi ezan ve vaaz uygulamas› bafllatt›. Diyanetin kurslar›nda 2008-09 döne-

ozan Antlaşmasıyla birlikte azınlıklara din eğitimi ve anadillerinde eğitim hakkı tanındı. Burada azınlık statüsünde sayılanlar Rum, Ermeni ve Yahudilerdi. Din dersi her ne kadar zorunlu olmasa da bu durum din dersinden muaf olmak isteyenler için bir baskı unsuru olarak sürekli kullanıldı. Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda Azınlıklar (Rum, Ermeni, Yahudi) din dersinden muaf olabiliyordu ancak okullar bu dersten muaf olmak isteyenlerden “vaftiz belgesi” istiyordu. 1982’de zorunlu hale getirilen din dersi ile ilgili 1 Temmuz 1990’da bir karar alınarak Hıristiyanlar ve Yahudilerin din derslerinden muaf tutulması sağlandı. Ancak 1992’de yapılan bir düzenlemeyle Rum, Ermeni ve Yahudi öğrenciler için de din dersleri zorunlu hale getirildi. İktidar, düzenlemeyi “Yahudi ve Hıristiyan öğrencilerin inanç ve düşünce dünyaların genişleyeceği bir düzenleme” olarak savundu.

minde 111 bin ö¤renci okutuldu. Diyanetin Azerbaycan, K›rg›zistan, Kazakistan, Romanya, Bulgaristan’da ilahiyat okullar›, yurtlar› ve fakülteleri bulunuyor.


13

TARİH 4 Ekim 2012 / 17 Ekim 2012

Halk›n Sesi

‹KT‹DARIN Z‹RVES‹NE VARINCA OYUNUN KURALI DE⁄‹fi‹R

Hasmını devşir, hısmını öldür Osmanlı, güçlü iktidarın formülünü sultana mutlak olarak biat eden devşirmeler yetiştirmekte ve iktidar içi kavgayı engellemek amacıyla kardeş katlini bir fetva ile yasallaştırmakta bulmuştu AL‹ ERG‹N DEM‹RHAN

S

ezai Karakoç’un mısralarını okuyan adamı tanımayanlar, dünya işinde gözü olmayan biriyle karşı karşıya olduklarını sanabilirdi: “Sevgili / En sevgili / Ey sevgili / Uzatma dünya sürgünümü benim (…) Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır? / Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır.” Ne var ki, o bir “dava adamı”ydı: “Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır…” Şu lanet olası dünya malını ve siyasi iktidarı bir yük gibi taşımak zorundaydı. Aynı “Nefsimi ve malımı dünyada feda etsem ne olur? Hamd olsun, var yüzbinlerce gazaya rağbetim” mısralarının sahibi Avni mahlasını kullanan Fatih Sultan (II.) Mehmet gibi. AKP Kongresi’ndeki konuşmasına Karakoç’un mısralarıyla başlayan Erdoğan, fiilen adaylığını ilan ettiği Cumhurbaşkanlığı

makamının şimdiki sahibi, kadim dostu Abdullah Gül’ün adını anmayacak, birkaç ay öncesine kadar kendisine Firavun diyecek kadar ileri giden hasımları Numan Kurtulmuş ile Süleyman Soylu’yu tabiri caizse devşirerek sadık kulları haline getirecekti. Ne de olsa Erdoğan da kendisi gibi bir İstanbul sevdalısı olan, II. Mehmet’in torunuydu. O II. Mehmet ki, Osmanlı’yı gerçek bir güç haline getiren ve hanedanı ilk kez sağlam bir temele kavuşturan asıl başarıyı, İstanbul’u fethetmekle falan değil devşirme sistemini kurumsallaştırarak ve kardeş katlini yasalaştırarak elde etmişti. Tarihçi Feroz Ahmed, II. Mehmet döneminden şöyle söz ediyor: “Mehmet’in ünü, 1453’te Bizans’ın fethedilmesine dayanır. Bu, çok önemli olsa da, hükümdarlığında nihayet çevresindeki Anadolu beylerinin gücünü kırma ve beylerden

Tayyip Erdo¤an’a, “ceddim” dedi¤i II. Mehmet’in (Fatih) resmi hediye edilmifl. ‹kisi de “‹stanbul sevdal›s›”, ikisi de iktidarlar›n› devflirmelerle sa¤lamlaflt›rd›, ikisi de yak›nlar›n› rakipleri olarak gördü.

farklı olarak hizmetinde bulunan, dolayısıyla kendine tamamen sadık ve hayatları konusunda tüm karar kendine ait olan devşirmelerin egemenliğini kurması, Osmanlı tarihi açısından daha önemlidir.” Devşirme sisteminin oturması ile yönetim işleri siyasi rakip olamayacak sadık ve yetenekli kadrolara verilir. Böylece otokratik (buyurgan) ve bürokratik bir yapı kurularak, egemenlik tek adamda toplanır. Otokrat iyi ve kötüyü toplum adına düşünür ve dayatır. Onun işi hizmettir ve bu nedenle de buna hakkı olduğunu düşünür. Devşirme sistemi, düşman diye tanımlanan ya da siyasal sistemden dışlanan Hıristiyan topluluklardan gençleri toplayarak, onları askeri ve yönetici seçkinler şeklinde eğitme yöntemine dayanır. “Devşirilen bu kişiler tek bir kişiye, kendilerinin efendisi olan sultana bağlılık duydular ve onun kulları, hizmetkarları oldular ki kul kelimesi genellikle köle anlamında kullanılır.” Bu devşirmeler Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa örneğinde (1565-1579 döneminde) görüldüğü gibi zaman zaman padişahtan da etkili olabilir. Ancak saltanata ve tahta bir tehdit teşkil etmez. Yönetici kadroların devşirmelerden seçilmesi başka bir şeyle tamamlanmalıdır. Hanedan üyeleri, dünyanın diğer devletlerinde de olduğu gibi taht mücadelesinde potansiyel rakiplerdir. Taht bir tanedir ve ona sahip olma ehliyetine sahip olup hak iddia edebilecekler birden fazladır. Bu rekabet suikastleri, entrikaları, ihanetleri, isyanları ve

ayrılıkları gündeme getirir. Osmanlı Devleti’nin kuruluş tarihi sayılan 1299’dan daha bir yıl önce kurucu Osman Bey amcası Dündar’ı öldürerek iktidarını sağlama almıştır. Osmanlı’nın Bizans’a karşı güçlendiği I. Murat döneminde ise iktidar mücadelesi devletlerarası bir boyut kazanacaktır. “Murat’ın en genç oğlu olan Savcı Bey, Bizans İmparatoru’nun oğlu Andronikos’la babalarını devirip tahta kendileri geçmek üzere bir komplo kurdu. Bu komplo ortaya çıkınca Savcı Bey idam edilirken, Andornikos’un ise gözleri dağlandı.” “Murat’ın ölümünü takiben tahta geçen I. Bayezid (1389-1402) ilk olarak soyunun garantisi için, kardeşi Yakup Çelebi’yi öldürttü. Böylece Osmanlı’da kardeş katli geleneğini de başlattı. Bu uygulama şeriata karşıydı ve ancak II. Mehmed zamanında Fatih Kanunnamesi ile yasallaştırılacaktı. Fatih, eğer Tanrı sultanlığı oğullarından birine ihsan ederse, bu oğulun düzenin dirliği için kardeşlerini öldürtebileceğini ilan etti.” Osmanlı’nın gücünün doruğunda olduğu yükselme döneminde sarayda deyim yerindeyse büyük kıyım yaşandı. Tahta geçince 19 kardeşini öldürüp küçük tabutlara koyan ve babasından gebe kaldığı tahmin edilen 15 cariyeyi öldüren III. Mehmet bu kıyımda ön sıralarda yer aldı. Sultanlar babaları ve oğulları dahil 83 kişiyi yasaya dayanarak öldürttü. Rivayete göre, sultanlar kardeşlerine karşı sevgisiz değildi. Ama lanet olsundu şu kutsal iktidar görevine...

Geçmişin sınırlarını aşan bir yolculuk B

ir dönem sosyalist hareketin içinde de aktif yer alan Marksist tarihçi ve yazar Eric Hobsbawm (95), 1 Ekim 2012 günü Londra’da yaşamını yitirdi. 9 Haziran 1917’de Mısır’ın İskenderiye kentinde doğan Marksist tarihçi Hobsbawn Viyana ve Berlin’de büyüdü. Hitler’in iktidara gelmesinin ardından 16 yaşında Yahudi ailesiyle beraber Londra’ya taşındı. Üniversite eğitimini Cambridge Üniversitesi’nde

tamamlamasının ardından İtalya, ABD, İngiltere ve Güney Amerika’da çeşitli üniversitelerde eğitimler verdi. 1936'da Komünist Partisi'ne üye oldu, 1946-1956 yılları arasında Komünist Tarihçiler Gurubu'nda bulundu. Kişisel 20. Yüzyıl Tarihi’nde şöyle diyordu: “Adalet ve özgürlük idealleri olmaksızın... insanlık yaşayabilir mi? Hatta 20.yüzyılda bu yola kendini adayanların anıları olmadan...” “Eğer insanların daha iyi bir dünyaya ilişkin herhangi bir ideali yoksa, bu bir şeyleri yitirmiş oldukları anlamına gelir.” Tarih ve tarihçi üzerine ise şunları söylemişti: “Tıpkı herkes gibi, tarihçilerin de iş işten geçtikten sonra akılları başlarına gelir.” “Tarihin mesafeye gereksinimi vardır... ‘kimlik’ ayartmalarına karşı da mesafeye ihtiyaç duyar. Tarih hareketlilik ister; geniş bir araziyi araştırıp incelemeyi yani köklerinizin bulunduğu yerden uzaklaşma maharetini gerektirir.” “Geçmiş başka bir memlekettir. Sınırları ancak yolculuk edenlerce aşılabilir. Ancak

(göçebe hayatı sürenler haricinde) yolcular tanım gereği kendi topluluklarından uzaklaşmış insanlardır.” “Milliyetçilik” üzerine çalışmalarının yanında “Devrim Çağı-Sermaye Çağıİmparatorluklar ÇağıAşırılıklar Çağı" dörtlemesi onun tarih alanındaki en önemli katkılarındandı. Son olarak Londra’daki Birkbeck Üniversitesi’nin başkanlığını yürüten Hobsbawm’ın çok sayıda eseri de Türkçe’ye çevrildi. E.J. Hobsbawm'ın Türkçe'ye çevrilmiş eserleri şunlardır: “Sosyal İsyancılar”, “Devrim Çağı 1789-1848”, “Sermaye Çağı 1848-1875”, “İmparatorluk Çağı 18751914”, “Sanayi ve İmparatorluk, Sıradışı İnsan: Direniş, İsyan ve Caz”, “1780'den Günümüze Milletler ve Milliyetçilik Program, Mit, Gerçeklik”, “Devrimciler”, “Tarih Üzerine”, “Aşırılıklar Çağı: Kısa 20. Yüzyıl: 19141991”.

‘Kar›ndafllar›n› Nizam-› Alem için katletmek münasiptir’ ‹ktidar içi mücadelede Osman, amcas›n› (1298); Murad, kardeflini (1360), ye¤enini (1365) ve o¤lunu (1385); Bayezid, kardeflini (1389); Musa 2 belki de 3 kardeflini (1404-5-11); I. Mehmet, kardeflini (1413); II. Murad, amcas›n› (1422), kardeflini (1423), o¤lunu (1443) ve iki torununu (1443) öldürdü. Fatih (II. Mehmet), bunu yasaya ba¤layarak 2 kardeflini (1451); II. Bayezid iki ye¤enini (1482-4) ve üç o¤lunu (1507-11); Yavuz (I. Selim) babas› Bayezid’i, 5 ye¤enini (1512-3) 2 kardeflini (1513) ve o¤lunu (1514); Kanuni (I. Süleyman) 2 ye¤enini (1522) 2 o¤lunu (155361) ve 5 torununu (1553-61). III. Murad 5 kardeflini (1574). III. Mehmet küçük tabutlarla saray›n kap›s›ndan ç›kar›lan 19 kardeflini (1595) 2 o¤lunu (1597-603) ve rivayete göre babas›ndan hamile kalan 15 cariyeyi katlettirdi. 1603’te tahta geçen I. Ahmed yasay› kald›rd› ama taht için kardefl katli son bulmad›.

Mümin mümine bunu yapar mı? T

ek tanrılı dinlere göre, ilk cinayet bir kardeş katlidir. Adem ve Havva’nın çocuklarından Kabil, Habil’i öldürmüştür. İkisi de Allah’a adakta bulunur, ancak Allah’a hayvan adayan Habil’in aksine meyve ve tahıl adayan Kabil���in adağı geri çevrilir. Habil’i kıskanan Kabil, kardeşini Şam’ın yanı başında yükselen Kasyon Dağı’na çıkararak öldürür. Kimi inanışa göre Kabil aslında evleneceği kadından ve sahip olduğu hayvanlardan dolayı Habil’i kıskanmaktadır ve cinayetin gerçek nedeni budur. “Ortadoğu’da Mısır’sız barış, Suriye’siz savaş olmaz” sözünü desteklercesine ilk kan, kardeş kanı olarak Suriye’de dökülmüştür. Bunun nedeni de kutsal kitaplarda dahi çıkar uyuşmazlığı olarak gösterilir. İslamiyetin doğuşuyla Müslümanların bölgede öteki dinlere karşı başlattığı savaş Muhammed Peygamber’in ölümünün ardından iç savaşa dönüşür. Peygamberin “Veda Hutbesi”ndeki “Bir Müslüman'a kardeşinin kanı da, malı da helal olmaz” sözünün hükmü olmaz. İktidar mücadelesinde rakip sayılan öteki

Müslümanların “katlini vacip” kılacak bir vesile illa ki bulunur. Hatta ilk iç savaş Muhammed’in eşi Ayşe ile damadı ve amcasının oğlu Ali arasında yaşanır, 20 bin kişi ölür. Gerisini Turan Dursun anlatsın: “Kafirin kanı helal kılınmıştı. Yahudiden Hıristiyandan dost edinmeyin denmiş, Osmanlı onları da ‘kafir’ kategorisine sokarak üzerlerine sefer etmiş, toprakları fethetmişti. Emeviler, on yıllarca ‘kâfir’ Türklerin kanını dökerek, Müslümanlığın gereğini yapmışlardı. Alevi kılıçtan geçirilmiş, dağlara sürülmüştü. Şeyhülislam fetvaları Alevi kanına ‘helaldir’ diyordu. Evet, çıkıp denebilir ki: ‘Bütün bunlar barış içindir, herkes Müslüman olunca insanlık da sonsuz bir barışa ulaşacaktır.’ Bu sonsuz barışa nasıl inanılacaktı ki… Peygamberin dört halifesinden üçü bıçaklanarak öldürülmüştü. Ömer, Osman ve Ali’yi hançerleyenler de Müslüman değiller miydi? İslamın barışında kim için can güvenliği vardı; Peygamberin torunları bile zehirle, kılıçla öldürüldükten sonra!”

Kabil’in Habil’i öldürmesi söylencesinin tasviri

Emevi Camisi’nde namaz Tayyip Erdo¤an, partisinin 5 Eylül’deki grup toplant›s›nda “fiam’a giderek Emevi Cami’sinde namaz k›laca¤›z” derken neyi kastetti acaba? Geçmifli 2 bini y›l› aflan tap›nak asl›nda fiam merkezli iktidar mücadelelerinin ve mezhep kavgas›n›n simgelerindendir. Emevi hanedan›n›n kurucusu Muaviye, Muhammed’in en büyük düflmanlar›ndan Ebu Süfyan’›n o¤ludur. Hükmetti¤i Mekke’yi ‹slam ordusuna teslim etmek zorunda kalan aile daha sonra

‹slam’› kabul ederek fiam’›n yönetimini ele al›r. Ancak halife Ali, fiam valili¤ine Muaviye yerine baflkas›n› atar. Muaviye ile Ali aras›nda iktidar mücadelesi bafllar. Ali’nin bir suikastle öldürülmesinin ard›ndan Muaviye kendini halife ilan eder. Yerine geçen Yezid de Ali’nin o¤lu Hüseyin’in muhalefetiyle karfl›lafl›r. Bu mücadelenin sonucunda Kerbela’da kafas› kesilerek öldürülen Hüseyin’in bafl›, Yezid'e getirilir ve Emevi Camii’nin avlusuna konur. Hüseyin’in bafl› hala cami avlusundaki bir türbede tutulmaktad›r.


14

MEDYA/YAŞAM 4 Ekim 2012 / 17 Ekim 2012

Halk›n Sesi

Atma Recep, burası sosyal medya TUBA GÜNEfi

S

osyal medya bu ya “atma recep” yazdığınızda şarkısını da çıkarıyor karşınıza hikayesini de. Hatta öyle çok yönlü ki eylemi bile yapılabiliyor. Ve hatta eylem sürmese de twitter’da bir etiket halini alıp süreğen bir tavır bildirme haline gelebiliyor. 30 Eylül’de gerçekleşecek AKP 4. Olağan Genel Kurulu öncesinde Sendika.Org, twitter’dan örgütlenecek bir eylemin çağrısını yaptı. Erdoğan kongrede, 2023’e dair masallar anlatacaktı, twitter kullanıcıları da o masallara karşılık bugünün gerçeklerini yazacaktı. Sendika.Org’un twitter hesabından da duyurduğu #atmarecep etiketini kullanarak yapılacak eylem, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın konuşması başlar başlamaz yapılmaya başladı. Bir yandan Erdoğan’ın konuşmasını pürdikkat izleyen twitter kullanıcıları, binlerce twit atarak, onun yalanlarını teşhir etti. Sendika.Org’un çağrısıyla #atmarecep etiketi kullanılarak yazılan binlerce twit sayesinde, etiket Türkiye çapında ve daha sonra da dünya çapında Trending Topic oldu. Yani en çok yazılan on kelimeden biri haline dönüştü. Başbakanın günlerce hazırlandığı konuşmasındaki yalanların anlık teşhir edilebilmesi, özellikle Alevilerin, Kürtlerin, kadınların ve ayrımcılığa maruz kalan kesimlerin yalanlar karşısında tahammülü kalmadığı anlamına gelirken, sosyal medyanın, muhalefetin yükseltilmesinde etkili bir araç olabileceğini gösterdi. Twitter kullanıcıları, Erdoğan’ın konuşmasının içeriğini yorumlarıyla yalanlarken, Sendika.Org da @sendika_org ismiyle kullandığı twitter hesabı üzerinden yazdıklarını kendi sitesinde yer alan linkleri paylaşarak eleştirdi. Erdoğan’ın neredeyse her yalanını teşhir eden içerikteki haberlerini ve yazılarını paylaşan Sendika.Org,

‘Önüne gelene çelme takmış / Herkesin bir fiyatı varmış / Recep bu ya hep haklı çıkmış / Birileri bizi fena kandırmış / Atma Recep din kardeşiyiz atma / Satma Recep din kardeşiyiz satma’ twiter kullanıcıları tarafından ilgiyle takip edildi ve twitleri retweet edilerek on binlerce kişinin görüntüleyebileceği şekilde yaygınlaştırıldı. Sendika.Org konuşma sırasında sürdürdüğü eylemi, Başbakan kürsüden inerken sonlandırsa da twitter kullanıcıları için #atmarecep etiketi Erdoğan’ın teşhir edilmesi için kullanılmaya devam ediyor. Eyleme destek veren twitter kullanıcılarının twitlerinden bazıları:

_@pnrtncr: “#atmarecep basın özgürlüğüymüş. Cezaevlerindeki gazeteci, akademisyen sayısı hiç bu kadar olmamıştı.” @wildirishpub: “Sanata, öğrenciye, dereye, işçiye, Alevi’ye, tarıma, tarihi esere, özgür düşünceye, ekolojiye düşmansın ama emperyale pek bir dostsun #atmarecep” @baz_rizgar: “#atmarecep ak değilsiniz. Roboski kara bir leke hala!”

@llnikotinll: Ülkeyi kan gölüne çeviren rte, çocukları ölmeyenleri de şiirle ağlatmaya çalışıyor ..#atmarecep @sadecegizemmm: “Her türlü ayrımcılığı reddediyormuş #atmarecep Cevabını 7 Ekim'de Ankara'da alacaksın; ırkçı, mezhepçi AKP” _@kofiakofo: “Uludere'den, asker ölümlerinden, Afyon'daki patlamadan, zamlardan, Suriye sınırından da bahsetsene. #atmarecep”

_@GizmkYa: “Siz ülkeyi büyütücez diye, dereyatağına bina yapımına izin verirsiniz . Bizim 12 canımız gider: Samsun #atmaRecepé Sendika.Org’un twitlerinden birkaçı da şöyleydi: “#atmarecep Ehmedê Xani'den bahsetti ama isminin BDP’nin Siyaset Akademisi’ne verilmesi “terör” kapsamında değerlendirilmişti” “Erdoğan'ın kalkınma mücadelesi dediği şey yüzünden temmuz ayında 110 işçi öldü #atmarecep http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=47119” “Canı sadece Allah alır dedi... Peki ya Roboski, Metin Lokumcu, Ceylan, Şerzan Kurt? #atmarecep” “Devlete sırtını dayayarak işkence yapamıyormuş kimse... Tecavüzcüyü kim emniyet müdür yaptı? http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=47191 … #atmarecep” “Cemevlerine ucube diyen başbakan inanç özgürlüğünden bahsediyor #atmarecep” “Katliamcı Sudan ordusunun yöneticilerinden biri AKP kongresinde ama Erdoğan tarih katliamcılarla işbirliğini affetmez diyor... #atmarecep” “IMF borçları azaldı diyor ama toplam dış borcun 318 milyar dolara ulaştığını anlatmıyor. Sanki sadece IMF'den borç alınıyor #atmarecep” “Herkes istediği hastaneye gidiyormuş... Tamamlayıcı ve destekleyici sigortaya para ödeyeceklerini söylemiyor http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=46250 … #atmarecep” “Engellilere desteğini anlatıyor ama 4+4+4 ile okullarını ellerinden aldığını anlatmıyor #atmarecep http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=47954” “#atmarecep kırdıysam hakkınızı helal edin diyor, o kadarcık değil, öldürdün, tutukladın yaşam alanlarımızı talan ettin, helal etmiyoruz.”

Sağcı yazarlar AKP Kongresi’nde boncuk arayışında

A

KP’nin Kongresi’nde konuşacak olan Başbakan’ın söyleyecekleri günler öncesinden konuşulmaya başlandı. Büyük açılımlardan, devasa projelerden bahsedeceği beklenen Erdoğan, “duygu yüklü” bir konuşma yaptı. Bu durum şaşaalı bir konuşmaya methiyeler yazmak için hazır bekleyen sağcı yazarları zora soktu. Başbakan’ın kürsüsünde boncuk arayan Yiğit Bulut, kimsenin konuşmanın içeriğini anlamadığını savundu, Başbakan’ın arkasına Türkiye değil, Dünya haritası almasını ciddi mesaj olarak değerlendirdi. Erdoğan’ın söylemediklerini Kuran’dan tefsir çıkarmaya çalışır gibi satır aralarında arayan yazarlardan

biri de Mustafa Karaalioğlu idi. Parti kongrelerinin detayların açıklanacağı yerler olmadığını söyleyerek söze giren Karaalioğlu, Erdoğan’ın “Bugün hepimiz için bir milat olsun. Hep birlikte özeleştiri yapalım” ifadelerini çözüm arzusu olarak yorumladı. Mustafa Kartoğlu’nun yaklaşım biçimi sağcı yazarlara örnek olacak cinstendi. Kartoğlu, Erdoğan’ın konuşmasında ‘yeni bir şey’ bulamayanlara bir tavsiyede bulundu: “Kongre’de dağıtılan 2023 Siyaset Vizyonu’nda geçen 63 maddenin Erdoğan tarafından yükse sesle açıklandığını tahayyül ettikten sonra tekrar düşünmeli.” Mehmet Barlas’ın kongreyi değerlendiren yazısının büyük bir bölümünü Erdoğan’ın

konuşmasından alıntılar oluşturdu. Barlas, kongreyle ilgili ancak “Kongre gerçekten iyi düzenlenmiş” değerlendirmesinde bulunabildi. YAZAR NEY‹ G‹ZLEMEYE ÇALIfiIYOR Ahmet Turan Alkan da soruyu sorana kadar tutarlıydı. "Ezan, bayrak, Alparslan, yavru vatan, Selahattin Eyyubî, medeniyet, vb… gibi kelimelerle hamâsî dozajı yoğunlaştırılmış sözler duysam şöyle düşünmeye başlıyorum: ‘Acaba konuşmacı, neyi gizlemeye çalışıyor?’” Ama Alkan yanıtını kılıfına uydurarak verdi: “Zannetmiyorum! Başbakan'ın hamâsî bir konuşma gövdesi seçmesinde bizi aşağılayan değil tarif eden bir tesbit var.”

Teknoloji yeni, sömürü aynı eçtiğimiz ay kapitalizmin en başarılı ikonlarından olan Apple yeni ürünü iPhone 5’i piyasaya sürdü. Haberlerde önceki yıllardan alıştığımız görüntüleri izledik. Mağazaların önünde uzayan kuyruklar, geceden sıraya giren insanlar, etkileyici tanıtım etkinlikleri, yeni telefonlarıyla ünlüler ve 3 günde 5 milyon satış… Bu parlak madalyonun bir de –pek bilinmeyen - öbür yüzü var; iPad karşılığında böbreğini satan bir öğrenci, iPhone alabilmek için bekâretini açık artırmaya çıkaran bir genç kız, iPhone siparişlerini yetiştirebilmek için günlük 16 saati bulan çalışma koşullarına daha fazla dayanamayıp art arda intihar eden işçiler ve işçilerin üretimi durduran isyanı… Apple’dan HP’ye, Intel’den Samsung’a dünya çapında bilinen pek çok marka üretimini işgücünün çok ucuz olduğu Çin’de Foxconn adında bir elektronik firmasına yaptırıyor. Dünyadaki tüketici elektroniği üretiminin yüzde 40’ını tek başına yapan firmanın 1 milyonu Çin’de, toplam 1,2 milyon çalışanı var. Patronu 4,8 milyar dolarlık servetiyle dünya zenginler listesine giren firmanın işçi hakları konusundaki sicili ise hayli karanlık.

G

Katlandığı tüm eziyetlere rağmen, bir Foxconn işçisinin kazancı ailesinin geçimini sağlamaya yetmiyor. Ağır çalışma koşulları ve insanlık dışı yaşama ortamı 2010 yılında işçiler arasında bir intihar dalgasına neden olmuş, 18 Foxconn işçisi kendisini fabrika çatısından boşluğa bırakmıştı. 2012’de ise 150 işçi birlikte intihar etmek için çatıya çıktı, yapılan görüşmelerle ikna edildiler. İntiharların Avrupa ve Amerika’da da gündeme gelmesinin şirketlerinin prestijini zedelediğini düşünen Apple yöneticileri Çin’deki fabrikaları denetlediler. Ancak buldukları çözüm fabrika binasının etrafına intihar eden işçileri tutması için ağ gerilmesi oldu. Eylülün son haftasında işçilerin öfkesi yeni bir boyut kazandı. Güvenlik görevlilerinin bir kadın işçiyi tacizi nedeniyle çıkan olaylar 2 bin işçinin katıldığı bir isyana dönüştü ve fabrika üretimi durdurmak zorunda kaldı. Fabrikadaki 1.500 güvenlik görevlisi yeterli olmayınca hükümet isyanı 5 bin polis göndererek bastırabildi.

OYUN DE⁄‹L GERÇEK İtalya’daki muhalif bir yazılımcı grubunun Mustafa hazırladığı ‹fiÇ‹LER Aldemir Phone Story CANINDAN isimli oyun, BEZ‹YOR akıllı telefoniPhone üretiların üretilmesi ve satılması minde çalışan işçilerin çalışma ve yaşam koşulları sürecini ironik bir şekilde özetliyor. Apple’ın birkaç eylülün son haftasında Çin’in Shanxi bölgesindeki saat içinde yasakladığı oyunun ilk bölümünde bir fabrikada başlayan isyanla bir kez daha dünya oyuncu Afrika’da akıllı telefon üretebilmek için gündemine geldi. gereken koltan minerali çıKelimenin gerçek anlamıyla “modern kölelik” karılan bir maden işletiyor. Siyah çocuk işçilerin çalışkoşullarının hüküm tığı madenin etrafındaki sürdüğü fabrikada 79 bin askerleri yöneterek kaçmaişçi çalışıyor. Çin’in farklı ya çalışan çocuk işçileri yabölgelerinden çalışmak kalamak, çalışmayanlara için gelen işçilerin çoğu şiddet uygulamak gerekifabrika kompleksinin içinyor. Yeterli mineral toplandeki yatakhanelerde dığında ikinci bölüme geçibarınıyor, aylarca buradan lebiliyor. İkinci bölümün çıkmıyor. Onlarca işçinin amacı Çin’deki Foxconn aynı odayı paylaştığı komfabrikasından atlayarak inpleksin temizlik ve beslenme yönünden Nazi çalışma tihar eden işçileri yakalamak ve fabrikaya geri gönkamplarını aratmadığı dermek. Üçüncü bölümde, söyleniyor. Günde 16 atık malzemelerini Pakissaate varan çalışma tan’da insan sağlığını hiçe sürelerinin normal olduğu sayan şekilde imha etmek fabrikada üretimin arttığı ve son bölümde ise mağadönemlerde çevredeki meslek okulları da öğrenci- zaya akın eden müşterilere akıllı telefon yetiştirmek lerini bu çalışma kampına “zorunlu staja” gönderiyor. gerekiyor.

Bu sistem ‘bir Alex de Souza değil...’ F

enerbahçe’de Alex de Souza devri belki de olabilecek en kötü şekilde sona erdi. 2004-2005 sezonunun başında Brezilya’nın Corinthias takımından, Amerika Kupası şampiyonu unvanıyla transfer edilen Brezilyalı futbolcu, “takıma zarar verdiği için” Fenerbahçe yönetimi tarafından kadro dışı bırakıldı. Antrenmanda kadro dışı bırakıldığı söylenen futbolcu bunun üzerine sözleşmesini feshettiğini açıkladı. Kısa sürede Fenerbahçe taraftarının bayrak isimlerinden biri haline gelen Alex, yıllar geçtikçe gösterdiği performansla Türkiye’ye gelen en iyi yabancı futbolcular arasında anılmaya başladı. Alex, sadece saha içi istatistikleriyle değil, aynı zamanda birçokları tarafından örnek gösterilen “efendi” kişiliğiyle de Fenerbahçe taraftarı tarafından kulübün “efsane” futbolcularından biri olarak gösteriliyor. Fenerbahçe formasıyla ge-

çirdiği sekiz sezonda attığı goller (176), verdiği gol pasları (139) ve kazandığı unvanlar nedeniyle Fenerbahçe taraftarının ”krAlex” lakabını verdiği Alex’in Fenerbahçe’yle kopma aşamasına gelmesi ise bir hayli ilginç oldu. Gün geçtikçe daha çok endüstri dalı haline getirilen ve aynı paralelde her geçen gün güzellikleri ve değerleri onu endüstri haline getirenlerce yok edilen “futbol piyasası”, taraftarın efsane ilan ettiği bir oyuncuyu bile, doğası gereği, “harcanabilir” bir “şey” haline getirdi. Bu sezon itibariyle 35 yaşını dolduran ve buna bağlı olarak önceki yıllardaki performansını sezonun ilk haftalarında gösteremeyen Alex, makineleşen futbol endüstrisi için artık elden çıkarılması gereken bir fazlalık haline geldiği için kadro dışı bırakıldı. Bu nedenle Fenerbahçe antrenörü Aykut Kocaman’la sezon başından beri

problemler yaşayan oyuncu, 30 Eylül’de oynanan Kasımpaşa maçının devre arasında oyundan çıkarılıp ikinci yarıyı mutsuz bir şekilde tribünde izleyince, futbol endüstrisinin en karanlık figürlerinden biri olan Fenerbahçe Spor Kulübü Başkanı Aziz Yıldırım tarafından gözden çıkarıldı. Aykut Kocaman ve Aziz Yıldırım’la yaşadığı problemlerde Alex’e büyük destek

veren Fenerbahçe taraftarının Aykut Kocaman ve yönetime karşı tavır alması kulüp yönetimini çok rahatsız etmiş olacak ki, taraftar tarafından daha iki hafta önce heykeli dikilen futbolcu, bir gün içinde kadro dışı bırakıldı. Kadro dışı bırakıldığı günün akşamında birçok takımın taraftarından oluşan binlerce kişi Alex’in evinin önünde toplandı ve karara tepki gösterdi.

Kulüp başkanı Aziz Yıldırım’ın “efsane değil” buyurduğu oyuncunun bu şekilde uzaklaştırılması, futbolun endüstrileştirilmesi devam ettikçe eskiden kalan bütün güzelliklerin de bir bir yok edileceğini göstermesi bakımından manidar. Galatasaray taraftarı için efsane olan Metin Oktay, Fenerbahçe efsanesi Lefter Küçükandonyadis ve diğer birçok isim formaların reklamlarla kaplı olduğu, tribün isimlerinin güney, kuzey, maraton, kapalı değil de şirket isimleriyle anıldığı dönemlerde top koşturuyor olsalardı belki de bugün onlar da bir dönem kulüpten kovulan isimler listesinde yer alacaklardı. Oynadığı futbolla Türkiye’ye yeni gelen yabancı oyuncular için “Bir Alex değil” ölçüsünü ortaya çıkaran Alex de Souza, sistemin kurallarına göre “Bir Alex olamadığı için” artık Fenerbahçe forması giyemeyecek.

soL: ‘Halka yalan söylemek suçtur’ “Halka yalan söylemek suçtur” slogan›yla ç›kan günlük gazete soL, 1 Ekim’den itibaren bayilerde yerini ald›. soL: “Yalandan, iftiradan, flantajdan ve abart›dan b›kanlara; gazete anlay›fl›nda içi boflalt›lm›fl habercilik, magazincilik ve üstü örtülmüfl gerçeklere yer ver-

meyenlere duyurulur. Sermayeye boyun e¤menin, iktidar borozanc›l›¤› yapman›n, yalanc›l›¤›n ve ›rkç›l›¤›n esamesinin okunmayaca¤› soL, bayilerde sizleri bekliyor. soL gazetesi 16 sayfa ile her gün bayilerde. ‹lkeli yay›n anlay›fl› ve cesur habercili¤iyle gazetecili¤e bak›fl›n›z› de¤ifltirecek.”


KÜLTÜR SANAT

15

4 Ekim 2012 / 17 Ekim 2012

Halk›n Sesi

Dünyan›n sesi Nor’da

Her yer kitap İstanbul Beyoğlu’nda düzenlenen Sahaf Festivali’nin altıncısı, 25 Eylül’de ziyaretçilere açıldı. Yetmiş dört sahafın katıldığı festival, 14 Ekim tarihine dek çeşitli etkinliklerle sürecek. Festival, Tarlabaşı TRT binasının yanında saat 11:00 ile 23:00 arasında gerçekleşiyor.

Ka¤›t kokusu peflinde

Anadolu'da konuşulan sekiz dilde yayın yapan Nor Radyo yeni yayın dönemine başladı. "Dünyanın tüm sesleri birleşin" sloganıyla dört yıldır yayın yapan Nor Radyo, yeni yayın döneminde de çok dilli ve her türlü ayrımcılığa karşı yayınlarıyla dünyanın tüm seslerini bir olmaya çağırıyor.

30 bin karede Tarlabafl› Fotoğrafçı Ali Öz'ün kentsel dönüşümün yok ettiği Tarlabaşı’nı fotoğrafladığı "Ayıp Şehir" sergisi 28 Eylül’de Beyoğlu Karşı Sanat'ta açıldı. 1,5 yıllık çalışmasında Tarlabaşı ve sakinlerini, çektiği 30 bin kareyle kaydeden Öz’ün sergisi 18 Ekim'e kadar sürecek. Sergi, 17-25 Kasım tarihleri arasında da Tüyap Kitap Fuarı'nda yer alacak.

2 yıl önce web sitesi olarak yayın hayatına başlayan Kültür Mafyası ekibi, 1 Ekim’de bir dergi çıkarmaya başladı. Kolektif bir üretimin ürünü olan dergi ayda bir yayımlanacak. Ekip, yayıncılık ve kültür üretim alanlarındaki tekelleşmeye dikkat çekmek için Kültür Mafyası ismini tercih ediyor.

Dumanlı kentin puslu çocukları Bir zamanlar önemli bir endüstri flehriyken ›ss›zlaflan Karabük’ün arafta kalan insanlar› ÖZEN TAÇYILDIZ

Y

eşim Ustaoğlu’nun ilk filmi Güneşe Yolculuk’u izlerken yarattığı ilk his, “yanıbaşımızda ne hayatlar yaşanıyor” olmuştu. Her gün yanından geçip gittiğimiz ama hiçbir biçimde temas etmediğimiz insanlar, nasıl hayatlar yaşarlar? İnsanı ve hayatı anlamak bu soruyu sorabildiğimiz, başka dünyaları hissedebildiğimiz ölçüde mümkün görünüyor. Goethe’nin ünlü deyişiyle, “İnsan kendini yalnızca insanda tanıyor.” Ustaoğlu’nun Adana Altın Koza Film Festivali’nde yarıştıktan sonra vizyona giren son filmi Araf da yine yanından geçip gittiğimiz hayatlara ilişkin. Üstelik bu defa hakikaten geçip gittiğimiz bir mekanın insanları. Şehirlerarası yolculuklarda en fazla yarım saatlik ihtiyaç molalarında dahil olabildiğimiz bir yol üstü dinlenme tesisindeki iki çocuk/genç işçi Zehra ve Olgun’un hikayesi. Otoban kenarındaki bu

işyerinde hayat ne denli hızlıysa hayatları da bir o kadar durağan. Ailesiyle köyde yaşayan Zehra, deli gibi çalıştığı 24 saatlik vardiya çıkışında gittiği evinde, maaşıyla aldığı televizyon karşısında vakit geçirir. Tek arkadaşı hatta yaşı nedeniyle biraz ablası gibi de olan işyerinden Derya’dır. Olgun ise, adıyla ironik biçimde Zehra’ya göre daha çocuktur. En büyük hayali de Var mısın Yok musun yarışmasından kazanacağı büyük ödülle- ki katılabilse alacağına kesinikle inanmaktadır- 4x4 jip ve ev almak, tek kelime edemediği babasının yanından annesiyle ayrılmaktır. Hayatlarının birden değişeceği beklentisiyle hiç değişmeyen monotonluklarında yaşayıp, Ustaoğlu’nun deyişiyle “umudu televizyondan devşirmek” isterlerken Zehra’nın orta yaşlı kamyon şoförü Mahur’a aşık olmasıyla her şey değişir. Bu aşk üçgeninin getirdiği altüst oluşla herkes yönünü bulmaya, araftan çıkmaya çalışır.

Film bir yanıyla umutsuz, amaçsız gençlerin hikayesi ama Zehra özelinde, toplumun tüm muhafazakarlığıyla çevrelenmiş bir kadın-işçinin hayatını anlatıyor. Zehra, uzaklara gitmek için para biriktiren, yarışmadan 500 bin kazanacak olsa dünyayı gezmeyi hayal eden, erkek arkadaşının kadınlara “karı” demesine izin vermeyen güçlü bir karakter. Filmin diğer kadın karakterleri, arkadaşı Derya ve Olgun’un annesi de kadınların erkeklere göre daha cesur adımlar atabileceğini gösteriyor. Onlar hayatlarındaki erkeklerden kaçabildikçe özgürleşirken Zehra’nın kendi arafından çıkışı nasıl olacak sorusuyla bitirelim filmin konusunu. ALTIN KOZA’DA DÖRT ÖDÜL Filmin iki oyuncusu, Neslihan Atagül ve Barış Hacıhan, Adana Altın Koza Film Festivali’nde umut veren genç oyuncu ödüllerini aldılar. 2007 yılında yine Altın Koza’da Umut Veren Genç Kadın Oyuncu ödülünü alan Atagül,

filmin tümünde özellikle de izleyici geren oldukça sert hastane sahnesinde oldukça başarılı. Hacıhan da “zamane gençliği”nin iyi bir prototipini çiziyor. Hacıhan’ın ödül almasında iki genç erkeğin müthiş gerçekçi diyaloglarının payını es geçmemek gerek. Filmin bir diğer ödüllü oyuncusu da En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülü ile Nihal Yalçın. Kendi acısını anlattığı tiradı ile bir kadının travmasını izleyiciye aktarıyor.

Film boyunca sadece birkaç kelime konuşan, hatta adının Mahur olduğunu da bir sahnede fonda çalan Ahmet Kaya’dan öğrendiğimiz Özcan Deniz de, Zehra’yla tanıştıkları düğünde dans performansı ile vücut dilini kullanmak konusunda oldukça başarılı. Filmin oyuncular dışında sanat yönetmeni Osman Özcan ödül aldı. 1937’de kurulan demir çelik fabrikasıyla bir zamanlar önemli bir endüstri şehri olan Karabük’ün bugün

artık atıl kapasiteyle çalışan fabrikasıyla ıssızlaşması, yoksullaşması filmin çekildiği kış aylarının puslu havasıyla çok güzel resmedilmiş. Ne gidebildikleri ne de yaşamaktan mutlu oldukları kentte filmin kahramanları, Olgun’un deyimi ile “dumanlı kentin puslu çocukları” bu fonda oldukça gerçekçi duruyor. Filmin son sahnesi için seçilen Ömer Faruk Tekbilek’in Hasret melodisi ise tüm filmin ruhunu veren bir ezgi olarak oldukça başarılı.

1500 yıllık manastıra RES Ç

evre ve Şehircilik Bakanlığı’nın neredeyse her uygulaması bir felaket habercisi… Geçtiğimiz günlerde Bakan Erdoğan Bayraktar yeni bir “müjde”nin haberi verdi: HES'ler, taş-maden ocakları, enerji santralleri gibi yerlerin kurulmasında istenen Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) raporlarının veriliş süresini kısaltarak, rapor alımını kolaylaştıracaklarını açıkladı. Bayraktar, bir diğer kolaylığın da teminat alınarak raporun verilmesi olacağını söyledi: "Baktık ki inceleme uzun sürüyor, o zaman başvuru sahibinden teminat alıp, raporu vereceğiz. Ama yaptığımız denetimde bize verdiği taahhütten aykırı bir durum tespit edersek o zaman teminatını yakacağız." Taahhüdüne uymayanın “vay haline” diyeceğiz ama alınacak teminatın sermayedarın yakmayı göze alacağı bir miktar olacağı ve teminatın yanmasının iş yapmaya engel olmayacağı muhtemel. Kesin olansa, daha kolay, daha hızlı ÇED raporunun aynı ölçüde toprağın, havanın, suyun canına okuyacağı. . ÇED raporları hazırlanırken projelerin sadece toprak, su, hava gibi çevresel etmenlerle olan ilişkisi değil kültür ve turizm bölgeleriyle olan ilişkileri de “inceleniyor.” Ama mesela, Muğla’da Myndos Antik Kenti'ne yaklaşık 200 metre mesafedeki araziye kurulacak olan

taşocağı, ÇED raporu almayı başarıyor. Öte yandan, memleketin her köşesinden fışkıran “çanak çömlek” engel olmasın diye çoğu yerde rapora dahi gerek görülmüyor. Bunlardan biri Antakya Samandağ’da Aziz Simeon Manastırı çevresine dikilen rüzgar türbünleri. Erken Hıristiyanlık döneminin en önemli hac merkezlerinden olan Simeon Manastırı etrafına, “ÇED raporuna gerek yoktur” kararı ile manastırın her köşesinden görülebilecek 23 rüzgâr türbini dikildi. “ÇED raporuna gerek yoktur” kararı pek çok maden ocağı için de uygulanan bir yöntem. Son dönemde birçok antik kent ve doğal sit alanları içine maden ocağı izinleri veriliyor. Yalova Paşakent Mahallesi, Çığlıkara Sedir Ormanları, Sakarya Karapürçek Köyü, Karasu Değirmendere köyü, Kırklareli Dupnisa Mağaraları, Bafa Gölü Latmos antik kentinde verilen taş ocakları izinlerinin altında “ÇED raporuna gerek yoktur” belgesi yer alıyor. Kültür Varlıklarını Koruma Yasası, ÇED raporu istenmese dahi kültür varlığını direkt ya da dolaylı yoldan etkileyen uygulamaların kaldırılmasını ve buna sebep olanların da cezalandırılmalarını öngörüyor. 6. yüzyıldan kalma bir manastırı çevreleyen 23 adet rüzgar tribününü zihinde canlandırmak bile, o kültür varlığının direkt etkilendiğini göstermeye yeter. Buna rağmen türbünler hala ordayken yani yasa uygulanmazken, Bakan Bayraktar’ın yeni ÇED uygulamasının kötüye kullanımı için düşündüğü önlemler içimize su serpecek nitelikte: “Gelişmiş ülkelerde olduğu gibi Türkiye'de de vatandaşın sözüne güveneceğiz, ancak sonrasında denetimi sıkı tutacağız” Sözüne güvenilecek vatandaşın, “HES, maden ocağı, taş ocağı istemiyoruz” diyen bölge halkı değil de, sermayedar olduğunu söylemeye gerek var mı?

Tiyatroculardan ‘Rağmen’ buluşması İ

stanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları 2012-2013 sezonu, 1 Ekim itibariyle başladı. Tiyatroların 98 yıllık geçmişi boyunca, her yıl Genel Sanat Yönetmeni’nin davetiyle bir araya gelen ve yeni sezon için “alkışın bol olması” dileklerini paylaşan sanatçı ve çalışanlar, bu yıl eylemdeydi. Çünkü, muhafazakar sanat baskısı ile bir gecede yürürlüğe sokulan yeni yönetmelikle, Yönetim Kurulu’nun başkanı artık Genel Sanat Yönetmeni değil, atanmış bir bürokrat ve yaklaşık bir asırdır bir sanat kurumu olarak tanımlanan Şehir Tiyatroları da artık bir

şube müdürlüğü. Sözkonusu yönetmeliğe, tiyatrolarda yaşanan dönüşüme ve muhafazakâr sanat söylemlerine “rağmen”, tiyatro sanatçıları ve izleyicileri, İstanbul Şehir Tiyatrosu Sanatçıları Derneği (İŞTİSAN) öncülüğünde 30 Eylül’de Muhsin Ertuğrul Sahnesi önünde bir araya geldi. Basın açıklamasını İŞTİSAN adına Yönetim Kurulu üyesi Levent Üzümcü okudu. Açıklamada, “İBBŞT 2012-2013 sezonuna ‘muhafazakâr sanat’ çığlıkları arasında ve bir gecede yürürlüğe sokulan ‘yeni yönetmelik’in anlayış ve iş-

leyişi altında giriyor. Bu yönetmelik nedeniyle tiyatromuz özgür ve özerk tiyatro olabilmekten biraz daha uzaklaştırılmış, yönetimi ise sanatçılardan büyük ölçüde arındırılmış durumdadır” ifadelerine yer verildi. Üzümcü, “Sanatın içeriği ve biçimi siyasal iktidarların günlük politikalarının konusu değildir, olamaz. Devletin, hükümetin ya da yerel yönetimlerin sanat kurum ve kuruluşları için sanat politikası oluşturması düşünülemez” diye konuştu. İSTİŞAN olarak aylar önce “Susmuyoruz!” diye yola çıktıklarını ve “Susmayacağız!” diye devam edecekle-

rini hatırlatan Üzümcü, “Bu yıl sokaktayız” açıklamasında bulundu. Basın açıklaması, “Son sözü karanlığa bırakmayacağız ve RAĞMEN de olsa perdelerimizi açıp, seyircimizle buluşacağız” ifadeleriyle son buldu. Açıklamaya Türkiye Tiyatrolar Birliği, Assitej Türkiye Merkezi, Tiyatro Eleştirmenleri Birliği, Tiyatro Oyuncuları Meslek Birliği, Oyuncular Sendikası, TOBAV İstanbul Şubesi, Beşiktaş taraftar grubu Çarşı, Feminist Sanatçılar Platformu, İstanbul Seyircileri Platformu ve türküleriyle Kardeş Türküler de destek verdi.

Bozkır tezenesini yitirdi Halk ozan›, abdal gelene¤inin son temsilcisi Neflet Ertafl, ‹zmir'de tedavi gördü¤ü hastanede 25 Eylül’de yaflam›n› yitirdi. 1938’de K›rflehir’de do¤an Ertafl,

müzi¤e babas› Muharrem Ertafl ile birlikte dü¤ünlerde türkü söyleyerek bafllad›. Acem K›z›, Zahidem, Neredesin Sen gibi yüzlerce türkü ile halk›n gönlünde taht kurdu. Bu yüz-

den onu en iyi anlatan fley, Yaflar Kemal’in deyifliyle “Bozk›r›n Tezenesi” oldu. Sa¤l›k sorunlar› nedeniyle uzun y›llar Almanya’da yaflayan Ertafl, 2000 y›l›nda

verdi¤i konserle ülkesine geri döndü. Kendisine sunulan 'devlet sanatç›l›¤›' unvan›n› "Ben halk›n sanatç›s› olarak kal›rsam benim için en büyük mutluluk bu", diyerek geri çevirdi.

Kültür sanat güncesi  John Lennon an›s›na verilen Lennon Ono Bar›fl Ödülü'nün bu y›l verilece¤i isimler aras›nda Pussy Riot grubunun da oldu¤u aç›kland›. Lennon'›n efli Yoko Ono, “Pussy Riot'u kad›nlar›n öz anlat› özgürlü¤ü mücadelesine katk›lar›ndan dolay›” ödüle lay›k gördüklerini söyledi. Grup üyesi kad›nlar, 21 fiubat’ta Moskova'da bir katedralde bir "punk duas›" seslendirmifl ve gözalt›na al›nan kad›nlar iki y›l hapis cezas› alm›flt›. Lennon Ono ödülü 2002'den bu yana Uluslararas› Af Örgütü'nün deste¤iyle iki y›lda bir veriliyor.  ‹zmir Karfl›yaka Çarfl›s›’nda pantomim gösterisi yapan ‹lker K›l›çer’e, gösteri s›ras›nda müzik setinden çald›¤› müzikle gürültü yap›p çevreyi rahats›z etti¤i gerekçesiyle zab›ta taraf›ndan 82 TL para cezas› kesildi. K›l›çer, "Herhalde dünyada çevreyi sanatla kirletti¤imden dolay› ceza alan ilk pantomimci ben oldum" dedi.  20 Eylül 1985’te kaybetti¤imiz ozan Ruhi Su, ölümünü 25. y›l›nda an›ld›. Ruhi Su Dostlar Korosu'nun organize etti¤i "Ruhi Su 25. y›l anma etkinli¤i" Bo¤aziçi Üniversitesi Garanti Kültür Merkezi'nde gerçeklefltirildi. Konser salonunun giriflinde aç›lan foto¤raf sergisi ile de hayat›ndan kareler sergilendi. Bu y›l ayn› zamanda Su’nun 100. do¤um y›l›yd›.

 Adana Büyükflehir Belediyesi taraf›ndan düzenlenen 19. Alt›n Koza Film Festivali'nde ödüller sahiplerini buldu. 'En ‹yi Film Ödülü'nü Orhan Eskiköy ve Zeynel Do¤an'›n yönetti¤i "Babam›n Sesi" ald›. Törende yönetmenler bar›fl ça¤r›s› yapt›.  Ankara 13. Sulh Ceza Mahkemesi, Hz. Muhammed'e hakaret içerdi¤i söylenen Müslümanlar›n Masumiyeti isimli filmi “dünya bar›fl›n› bozucu” olarak de¤erlendirerek filmin görüntülerinin yay›ndan kald›r›lmas›na ve yay›nlara eriflimin engellenmesine karar verdi.


SOKAĞIN SESİ

ÜRETEN B‹Z‹Z YÖNETEN DE B‹Z OLACA⁄IZ

4 Ekim 2012 / 17 Ekim 2012

16 Halk›n Sesi

çesi ak il si m a ra M halle Anka bent ma Der

4+4+4 eğitim sistemiyle beraber parasız-bilimsel eğitim, kadrolu öğretmen gibi t a l e p l e r b i r y a n a okul binası için dahi kavga etmek gerekiyor ve ancak direnenler kazanıyor

Okul kavgayla kazanılıyor UMAR KARATEPE

4

+4+4 eğitim sisteminin en yıkıcı etkilerinden biri okulların dönüştürülmesi oldu. Çoğunlukla imam hatip okulu, yer yer de düz ortaokul yapılmak üzere apar topar el konulan çeşitli okullarda mücadeleler hızla yükselirken bazı örnek kazanımlar da elde edilmeye başlandı.

ANKARA-DERBENT Derbent İ.Ö.O, okulların imam hatibe ortaokuluna ve lisesine dönüştürülmesinin ardından veliler ve öğrenciler fiili bir mücadele yürüterek okul haklarını kazandı. Veliler, 6-7-8’inci sınıflarda okuyan öğrencilerin sürgün edilme kararıyla ilgili olarak okul müdürü ile yaptıkları ilk görüşmeden hiçbir sonuç elde edemedi. Kapısını çaldıkları İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’nden “Çocuklarınızı çevredeki okullara nakletmek istedik. Ama oralarda da yer kalmamış. Siz 2-3 ay bekleyin,

bir hal çaresine bakarız” yanıtı aldılar. Uzak okullara gidilmesi halinde servis istekleri dahi kabul görmeyen veliler, Halkevleri Eğitim Hakkı Meclisi ile iletişime geçti. 19 Eylül’de “Derbent bizimdir, bizim olacak” sloganlarıyla Meclis temsilcisinin önerisi kabul edildi: Eğitim hakkı gasp edilenler bahçede kendi okullarını kuracaklardı. Ertesi gün öğrenciler ve veliler, sabahın erken saatlerinde okullarının önünde bir araya geldi. Okulun bahçesinde kendi okullarını kuran veliler, ders zilinin çalmasıyla birlikte kitaplarını açtı ve öğretmenlerini beklemeye başladı. Öğrencilerin okul bahçesindeki eylemi üzerine okul müdürü, Eğitim Hakkı Meclisi temsilcileri, Okul Aile Birliği Başkanı ve velilerle görüştü. Görüşmenin ardından yapılan açıklamada Mamak İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından yeni bir düzenleme yapıldığı açıklandı. Düzenlemeye göre 6, 7 ve 8.

sınıflarda okuyan öğrencilerin mezun olana kadar okulda kalabilecekleri ve sınıflarına geçebilecekleri belirtildi. Veliler, çocuklarının derse girmesinin ardından okuldan ayrıldılar. ANKARA-BATIKENT Ankara Batıkent’te Kardelen Ortaokulu’nun imam hatip ortaokuluna dönüştürülmesine karşı verdiği mücadele sonucunda öğrenciler okullarına geri döndü. Okulların açılmasına bir hafta kala her gün okulun önüne giderek nöbet tutan, yüzlerce imza ve dilekçe toplayan velilerin eylemleri sonucunda okulun imam hatip yapılmasından vazgeçildi. Yenimahalle İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü, okula bir pankart asarak imam hatip ortaokulunun taşındığını duyurdu. Velilerin eylem günü olarak belirlediği 23 Eylül Pazar günü şenlik günü oldu. Batıkentliler okullarını imam hatip olmaktan kurtararak şu ana kadar bu

alandaki en ileri kazanımı elde ettiler. Ankara İl Milli Eğitim Müdürlüğü ise imam hatip okulu için Batıkent’te bir villa kiraladı. ANTALYA 4+4+4 uygulaması ile daha önce gittikleri okullardan sürgün edilen ya da yakında olduğu için gitmek istedikleri okullara kabul edilmeyen öğrenciler ve velileri okul hakları için

harekete geçti. Gecekonduların ağırlıklı olarak yer aldığı Esentepe Mahallesi velileri, sorunlarının çözümü için Antalya 4+4+4'e Hayır Platformu ile iletişim kurdu. Çocuklarını evlerine çok yakın olan bir okula yazdırmak isteyen veliler, çocuklarının 5 kilometre uzakta bulunan Yüzüncü Yıl Mahallesi'ndeki okula gönderildiğini, servis parası

veremeyeceklerini ve çocuklarının bu mesafeyi yürümek zorunda kalacağından mağdur duruma düşeceklerini anlattı. Platform üyeleriyle, Kepez İlçe Eğitim Müdürlüğü’ne giden veliler, bütün çocukların sorunlarının çözüleceği sözünü aldılar. ESK‹fiEH‹R Yenikent'te okullarının dönüştürülmesine karşı mücadele eden veliler, verdikleri mücadeleyi kazanımla sonuçlandırdı. Mehmet Gedik İlköğretim Okulu'nun ortaokula dönüştürüldüğünü okulların açılmasına bir hafta kala öğrenen veliler, eyleme geçmişti. Çocuklarının, kendilerinden izinsiz olarak 2 kilometre ötedeki bir okula kaydettirildiğini öğrenen veliler, 10 Eylül'den bu yana İl Milli Eğitim Müdürlüğü ve valiliğe çok sayıda dilekçe sunmuş ve eylem yapmıştı. Sonuçta sadece kendi okullar için değil sekiz okul için dönüşüm planları iptal edildi.

Bat›kent

Eskiflehir

Fatih’te isyan dinmiyor 2

012-2013 eğitim öğretim yılı başlamadan üç gün önce Fatih’te etütlü okulları imam hatibe dönüştürülen velilerin, öğretmenlerin ve öğrencilerin mücadelesi sürüyor. 20 Eylül’de okul önünde, 30 Eylül’de de Taksim’de yapılan eylemlerle “Bu işin peşini bırakmayacağız” mesajı verildi. Halkevleri Eğitim Hakkı Meclisi’nin de destek verdiği eylem 20 Eylül’de saat 12-13 arasındaydı. Çoğunluğu çalışan veliler bir öğle tatilini daha eylemde geçirdi. İl Milli Eğitim Müdürü ile yapılan görüşmeye dair konuşulan

eylemde, müdürün imam hatibe kayıt yaptıran öğrenciler dışında hiç bir şeyi önemsemez tavrına tepkiler dile getirildi. ‘BU ‹fi‹N PEfi‹N‹ BIRAKMAYACA⁄IZ’ 23 Eylül’deki eylemde ise balonların üzerindeki mesajlarda “Okulumuzu geri istiyoruz” talebinin yanında, tüm bu sorunların kaynağı 4+4+4’e de “hayır” deniyordu. Taksim’de buluşan veliler, öğretmenler ve öğrenciler okullarının adının “İmam Hatip” değil

Dört dörtlük boykot 4+4+4 karfl› tepkilerin a盤a ç›kt›¤› en ileri eylem biçimlerinden biri de boykot. Bart›n ve Dersim boykot arac›n›n etkili kullan›ld›¤› iki il olarak öne ç›kt›. Her iki ilde de taleplerde iki madde öne ç›k›yor: Okula ulafl›m sorununun ve beslenme sorununun çözülmesi. Zira 4+4+4 nedeniyle okullar› evlerinden uzaklara

tafl›nan ö¤rencilerin en temel iki sorunu bu. Bart›n’›n Amasra ilçesinin Kaleflah mahallesinde sorunlar, okulun depreme dayan›kl› olmad›¤› gerekçesiyle y›k›lmas›yla bafllad›. Ö¤renciler 3 km uzaktaki bir okula yönlendirildi ancak ulafl›m olanaklar› sa¤lanmad›. Bart›n E¤itim Hakk› Meclisi’nin

bafllatt›¤› mücadelede ulafl›m ve beslenme sorunlar›n›n çözümünün yan› s›ra y›k›lan okulun yerine yenisinin yap›lmas› da isteniyor. Taleplerin karfl›lanmas› için baflar›l› bir ders boykotu ile s›n›flar büyük ölçüde boflalt›ld›. Dersim’de bölgenin koflullar› düflünüldü¤ünde uzak okullara sürgün, çocuklar›n güvenli¤i soru-

nunu da yarat›yor. Yine bölgede anadilde e¤itim talebi de e¤itim ile ilgili tüm eylemlerde dile getiriliyor. Ovac›k ve Hozat ilçelerinde süren okul boykotlar›n›n yan› s›ra yürüyüfller de düzenleniyor. Eylemlerde sadece talepler dile getirilmiyor ayn› zamanda bir bütün olarak 4+4+4’e hay›r deniyor.

“İlköğretim Okulu” olması konusundaki kararlılıklarını dile getirdiler. Velilerden Ebru Deniz Orçin’in okuduğu basın açıklamasında, aynı binada ilk, orta ve imam hatip ortaokulu olmak üzere üç okulun eğitim gösterdiğinin altı çizildi. Okulun dönüştürülmesine karşı 600 veliye ilave olarak mahalle sakinlerinden ve çevre esnaftan da 3 bin civarında dilekçe topladıklarını dile getiren Örçin, halkın bu talebine rağmen Milli Eğitim’in kararında ısrarcı olduğunu anlattı. Örçin, Milli Eğitim’in halkın taleplerine

yanıtının “Bu yıla mahsus kayıt yaptırabilecekleri” yönünde olduğunu söyledi. Bunun seneye başka bir okula sürgün anlamına gelebileceğinin altını çizen Örçin “bu işin peşini bırakmayacağız” dedi. Fatih İlköğretim Okulu öğrencileri, okullarının dönüştürülmesinin ardından okulsuz kalmıştı. Kimi öğrenciler idare tarafından yönlendirildikleri okulların kapısında kalmış, yönlendirilen kimi okulların iş yerine uzak olması da çalışan aileler için büyük sorun yaratmıştı.


167'nci Sayı