Page 1

SAYFA

2

SAYFA

Sendika.Org davay› sundu Sendika.Org ve SendikaTv, 9 Aral›k’ta Ankara’n›n Hopa davas› duruflmas›nda yay›ndayd›

7

SAYFA

‹laçta fatura hastaya Eczanelerde ilaç bulunam›yor. Sa¤l›k sisteminin piyasa koflullar›na terk edilmesinin bedelini hastalar ödüyor

13

Yar›n› kuranlar akland› Tarih sayfas›nda egemenlerin mahkelerine boyun e¤meyen ve tarihe geçen savunmalar› iflledik

SAYFA

15

Bazen gerçek komiktir Siyaset ülkemizde boflluktan karizma yaratma sanat› biraz. ‹ktidarlar sevmez karikatürü

15 Aral›k 2011 • 1.25 TL

Y›l 6 • Say› 146

Sarayın lütfu değil sokağın hakkı eflk›yalar serbest



Halk muhalefetini sindirmek için sola yönelik operasyonlar›na h›z kesmeden devam eden AKP, Ankara’daki Hopa davas›nda sert kayaya çarpt›



Adalet Saray›’nda yarg›lanan ve saray›n kap›s›na dayanan eflk›yalar, zulmün iktidar›n› mahkûm etti. Hopa tahliyeleri bütün muhalefete umut oldu

YÖK’e yeni patron  Üniversitenin piyasalaflt›r›lmas› ve gericilefltirilmesi için elinden geleni yapan Yusuf Ziya Özcan koltu¤unu Gökhan Çetinsaya’ya devretti  S. 3

Terörü delillerde aray›n  Hopa davas›n› aylard›r bu duruflmaya haz›rlanan Av. Ayhan Erdo¤an ve Av. Kaz›m Erkut Güzel ile konufltuk

Suriye’de bir öyle bir böyle  Suriye’de emperyalist ç›karlar›n bekçisi olan AKP, ‘Suriye’de istikrar, bar›fl’ derken silahl› gruplar›n hamili¤ini yap›yor  S. 5

 S. 11

Neyi baflard›k?  Dava sürecinde neyi baflard›¤›m›z iktidar›n solu neden hedef ald›¤› konusu önümüzdeki dönem için yan›tlanmas› gereken iki soru...  S.14

Büro’dan Meclis’e YOL YAZISI: Keser döner sap döner gün gelir hesap döner

Halk grevine doğru

 S. 3

İkiyüzlülüğün parçası olmayacağız

 Bar›nma hakk› mücadelesi verenler, kentsel ya¤ma ve rant politikalar›na karfl› Kongre’de birleflti, Bar›nma Hakk› Meclisi’ni kurdu  S. 6

 ‘Sizin eflitlik dedi¤iniz, kad›nlar›n hayat›na kasteden erkek fliddetinin daha da artmas›d›r. Dilflat Aktafl iflte bu yüzden o panzerin üstüne ç›kt›; Demet Y›lan iflte bu yüzden 5,5 ayd›r hapiste’  S. 10

 Sa¤l›kç›lar 21 Aral›k’ta Sa¤l›k Hakk› Meclisleri’ni açacak ve g(ö)revde olacak. Ayn› gün KESK de grev yapacak. Dosya sayfam›z›n konusu ‘Halk grevi’  S. 12

19 Aral›k’›n 11’inci y›l› 19 Aral›k’ta hapishanelerde tecrite karfl› direnen 30 devrimci ‘Hayata Dönüfl’ ad› alt›nda düzenlenen operasyonla katledildi. Katilleri kollayanlar› affetmeyecek, devrimcileri unutmayaca¤›z

Kenar Notlar› / Sayfa 2

Ferda Koç / Sayfa 4

Allah kimseyi onun...

Hopa otobüsünde

Adana’da olağanüstü hal yönetimi Kutay Meriç / Sayfa 6

Bürodan kongreye...

 Anma etkinliklerine cezalarla ve ‘terörle mücadele’ için kentsel dönüflüm önerisiyle gündeme gelen Adana’da, Vali Cofl geçmiflte hizmet verdi¤i ola¤anüstü hal rejiminin ruhunu yaflat›yor  S. 4 Tuba Günefl / Sayfa 10

Pergel sensin Ali Bulaç

‘Engelleri temizleyin’  Sermaye örgütleri, kriz ortam›n› gerekçe göstererek eme¤in kazan›mlar›n›n törpülenmesi için hükümeti mikro reform yapmaya ça¤›r›yor  S. 9


2

MEDYA 15 Aral›k 2011 / 28 Aral›k 2011

Halk›n Sesi

Kenar Notlar› ‘Allah kimseyi onun düştüğü duruma düşürmesin’ “Allah kimseyi onun düştüğü duruma düşürmesin.” Bülent Arınç, bir yıldan kısa süre önce “ucube heykel” tartışmasında, sözleri Tayyip Erdoğan tarafından hiçe sayılarak çiğnenen Ertuğrul Günay için kullandığı bu ifadenin bir gün kendisine de yakışacağını herhalde hesap etmemişti. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, şike cezasının indirilmesini öngören düzenlemeyi veto etmesi ile ilgili olarak “Hayırlı oldu. Hiçbir milletvekili tekrar Meclis’e getirmeye cesaret edemez” diyen Arınç, Tayyip Erdoğan’ın hasta yatağından verdiği “yasa aynen geçecek” talimatı ile hatasının farkına vardı: “O sözü söylemem büyük hataydı.” Arınç’ın dramı işin eğlencelik tarafını oluşturmanın ötesinde, AKP’yi oluşturan İslami koalisyon içindeki gerilimin sınırını da ortaya koyuyor. AKP iktidarı içinde artık gizlenemez hale gelen çıkar çelişkileri var ancak kimse bunu, uğruna iktidarı riske atacak bir ayrışmaya kadar uzatma niyetinde değil.Zaten Yasa konusundaki asıl sert muhalefet Fethullah Gülen hareketinden geliyor. Fethullah Gülen’in sözcüsü Zaman yazarı Hüseyin Gülerce, “Köşk ve AK Parti arasındaki şike tartışmalarıyla ilgili 'AK Parti'de çok ciddi bir kırılma noktası görüyorum. AK Parti, kendi ayağına sıkmayı bırak kendi sandalyesine tekme vurmuş olur” dedi. Yine Zaman’ın MHP kökenli yazarı A. Turan Alkan, şike düzenlemesinde ısrar edilmemesi konusunda uyardı: “Aksi takdirde ‘Bir başbakan vardı’ deyip üzüleceğiz!”Cemaatin sitelerinde iktidara göndermeler içeren “kibir” ve “haset” konulu yazıların yayımlanması, Gülen’in Erdoğan’a geçmiş olsun dememesi de ayrışmaya ilişkin detaylar olarak kayda geçti. Ayrıca Gülen, hareketini yeni bir seferberliğe hazırlanmaya çağırıyordu: “Bir kere daha kefeni yırtıp, bir kere daha yeniden gömlek giyip, bir kere daha vira bismillah diyerek meseleyi yeniden ele alma, yeniden anlama ve yeniden tahlil etmeye koyulmamız gerekiyor.” Cemaatin bu tavrı, AKP koalisyonunu oluşturan iki temel güç olan Milli Görüşçüler ile Gülenciler arasında bir ayrışma ihtimalinin belirmesi şeklinde yorumlandı. Ne var ki, AKP’nin iktidar için Cemaat desteğine, Cemaat’in de kendi gelişiminin önünü açan bir iktidar için Tayyip Erdoğan’ın liderliğine ihtiyacı var. Bu nedenle de gerilim, cemaat/tarikat aidiyetinin ötesinde bir iktidar hesabına dayandığından her iki taraf içinde de farklı tutumlara yol açıyor ancak ayrışmaya dönüşmesi çok zor görünüyor. Gülenciler ile Nakşiler arasındaki gerilim yeni bir şey değil. İslamcı koalisyon devlet iktidarı için ulusalcı hasımları ile mücadele ederken, iç gerilimlerini dışarı yansıtmıyor, sineye çekiyor, kol kırılıp yeni içinde kalıyordu. Cemaat polis, yargı, eğitim, üniversiteler ve Diyanet içinde; Nakşiler ise dışişleri ve maliyede sıkı bir şekilde kadrolaşırken ötekilere göz açtırmıyordu. Ancak ayrışmanın alenileşmesi üçüncü iktidar dönemi ile yaşandı. Çünkü iktidarın ulusalcıladan ayıklanması tamamlanınca sıra iktidarın İslamcılar koalisyonunu oluşturan unsurları arasında paylaşılmasına geldi. Erdoğan’ın yeni kabinesinde kendi dar çevresine yani Milli Görüş kökenli kadrolara ağırlık vermesi ve Gülencileri dışlaması ilk adımdı. Polis ve kamu yönetiminde örgütlenmeye ağırlık veren Cemaat’in kadrolaşma hırsı, İçişleri Bakanı Beşir Atalay’a takıldı. Atalay, Gülen referanslı kaymakam ve polislerin atanmasını engellemekle kalmadı, Ahmet Şık ve Nedim Şener’i tutuklatarak AKP’yi sıkıntıya sokacak bir hamleye girişen Gülenci polislerin “ayağını kaydırdı”. Sonuçta Taraf dahil Cemaat medyasının hedefine oturtuldu. Şimdi Nakşiler polis, yargı ve eğitimdeki Cemaat tekelinden, Cemaat de dışişleri ve maliyedeki Nakşi tekelinden yakınıyor. Yani mesele kadrolaşma eksenli iktidar mücadelesi. Diğer ayrışma konusu da polis/yargı operasyonları. Cemaat, bütün ötekilerin polis ve yargı eliyle kökünün kazınmasından yana. Ancak yumurta küfesi seçmenleri önemsemek zorunda olan Erdoğan’ın sırtında ve Erdoğan, Cemaatin iktidara daha fazla yerleşmesi için “haddi aşarak” kendi kuyusunu kazmak istemiyor. Yine de bu çelişkilerin mutlak bir ayrışmaya yol açması çok zor çünkü her iki tarafın derdi de iktidardan daha fazla pay almak ve yolları ayırdıklarında paylaşacakları bir iktidarın kalmayacağını ikisi de biliyor. O iktidar tutkusu ki bu kadim din kardeşlerini birbirlerinin hastalığını fırsat bilecek, fırsattan istifade edemeyince tükürdüğünü yalayacak kadar insanlıktan düşürüyor. “Allah kimseyi onlar kadar düşürmesin.”

Halk›n Sesi Sahibi ve Sorumlu Yaz› ‹flleri Müdürü Ali Ergin Demirhan Telefon / Faks 0212 245 90 37 Adres Tomtom Mahallesi Örtmealt› Sokak No: 6/3 BEYO⁄LU/‹STANBUL Bas›ld›¤› Yer Taflbask› Matbaac›l›k Yay. ve Amb. San. Tic. Ltd. fiti. Bask› Tesisleri Kocaeli /‹ZM‹T (0262 335 45 29) editor.halkinsesi@gmail.com 15 günlük Yayg›n, Süreli, Türkçe yay›nd›r.

İçeride sanık dışarıda yayındaydı Sendika.Org

A

nkara’da 31 Mayıs günü Metin Lokumcu’nun öldürülmesini protesto ederek AKP il binasına yapılan yürüyüşe katıldıkları için tutuklanan 28 kişinin ilk duruşması 9 Aralık’ta görüldü. Dava, sadece toplumsal muhalefetin AKP baskısı karşısında mücadelesi için değil “halkın medyasını” yaratma yolunda da önemli deneyimlere sahne oldu. Davanın ilk duruşmasının görüldüğü 9 Aralık günü Türkiye’nin dört bir yanından adliye önüne gelenler burayı bir miting ve direniş alanına çevirirken adliye önünden gelişmeleri anbean aktaran Sendika.Org ve internet üzerinden canlı yayınla direniş ateşini uzaklara taşıyan Sendika.TV, binlerin gözü kulağı oldu. Egemen medya şike iddianamesini gündemine alarak Hopa davası boyunca yaşanan gelişmeleri okurlarına / izleyicilerine aktarmazken onların bu sansürü Sendika.Org ve Sendika.TV’nin yayını sayesinde delinmiş oldu. Sendika.Org yayın ekibi 9 Aralık günü Ankara Adliyesi önünde tam kadro yayın için hazırdı. Sabah 8.45 itibariyle yayına başlayan site yürüyüş ve adliye önündeki gelişmeleri anbean aktardı. Neredeyse birkaç dakikada bir güncellenen dava haberi, duruşmanın başlamasıyla duruşma salonundan da gelişmeleri dakika dakika okurlarına iletti. Sendika.TV ise alanın bir köşesine kurduğu yayın platformu ve iki ayrı kameradan yaptığı çekimlerle alandan görüntüleri internet üzerinden canlı olarak yayınladı. Direnişe katılan kurum temsilcileri, yazarlar ve sanatçılar da yayına konuk olarak görüşlerini, dileklerini izleyenlerle paylaştı. BU ‹LK DE⁄‹L Bu Sendika.TV’nin ilk canlı yayın deneyimi değil. Ocak 2008’de Ankara’da düzenlenen “Manifesto'nun 160. yılında Marksizmin Güncelliği” sem-

Hopa Davas›’n›n görüldü¤ü 9 Aral›k günü Sendika.Org ve Sendika TV yay›nlar›yla halk›n iletiflim hakk› mücadelesinde yol kat etti

pozyumunu canlı yayımlayan Sendika.Org salon etkinliklerinin ardından ilk büyük canlı yayın macerasına Ocak 2010’da Tekel direnişi ile atıldı. Direnişin 35’inci gününde başlayan ve ilerleyen günlerde de hem direnişteki işçilerin katıldığı hem de destek verenlerin konuk edildiği yayınlarla Sendika.TV direnişin medyası oldu. Bu önemli deneyimi 2010 Taksim 1 Mayıs’ında meydandan yapılan canlı yayın izledi. Hopa olaylarının ardından 2011 yazında gerçekleştirilen Hopa Kemalpaşa Halk Festivali de Sendika.TV’nin üç günlük canlı yayını ile festival alanında bulunamayanlara ulaştı. Sendika.TV’nin Ankara adliyesi önünde gerçekleştirdiği canlı yayın en uzun soluklu eylem yayınlarından birisi oldu. Adliye önünde süren yayını anlamlı kılan en önemli nokta Sendika.Org’un Hopa iddi-

anamesinde “terör örgütü güdümünde yayın yapan site” olarak tanımlanmasıydı. Duruşma salonunda yargılananlar bu “terörist site”den yapılan çağrıya uyarak eyleme katılmakla itham ediliyor, bu eyleme katıldıkları için de terörist ilan ediliyordu. Aynı site dışarıdan duruşmaya ilişkin gelişmeleri canlı yayınla okurlarına / izleyicilerine duyurarak “faaliyetlerine” devam ediyordu. Hopa davası ile AKP’nin özel yetkili mahkemeler ve polis eliyle yarattığı hukuk düzeninin hak mücadelelerini hedefine aldığı tespitini yapan davanın avukatları duruşmada Sendika.Org’u da savunarak savcılık makamının hiçbir kanıta dayanmadan siteyi “terör örgütü yayını” ilan etmesini eleştirdi. Avukatlar 31 Mayıs günü gerçekleşecek eylemin siteden duyurulmasının suç sayılamayacağını aksinin “iletişim ve

haberleşme hakkının ihlali” olacağını belirtti. HALKIN MEDYASI YOLUNDA Savcılık makamının hak mücadelesi verenleri “teröristlik”le suçladığı bir davada hak mücadelesi verenlerin sesini duyurmayı kendine görev edinen, onların eylemlerini ve taleplerini sayfalarından okurlarına duyuran, kısacası hak mücadelelerinin medyası olma amacıyla yayın yapan Sendika.Org’un da “terörist” ilan edilmesi şaşırtıcı değildi. Salonda hak mücadelesi militanları bu çizginin savunmasını yaparken salonun dışında yayın yapan Sendika.Org da egemen medyanın Hopa davasını görmezden gelen yayınlarına karşı kendi imkanlarıyla yayın yaparak halkın iletişim hakkının gaspına karşı “halkın medyası” deneyimini yaratıyordu.

Soner de özgürlüğüne kavuştu Ankara’da 9 Aral›k günü görülen Hopa davas›nda tahliye edilen 22 mahpustan birisi de Sendika.Org sitesi yazar› ve Latinbilgi.net sitesi editörü Soner Torlak’t›. 31 May›s günü Lokumcu’nun öldürülmesini protesto eyleminin ard›ndan bu eylemde yaralanan bir arkadafl›n› götürdü¤ü hastanede gözalt›na al›nan ve ç›kar›ld›¤› mahkemede tutuklanan Torlak

Oda TV davası 26 Aralık’ta A

ralarında Ahmet Şık ve Nedim Şener’in bulunduğu 12 gazetecinin yargılandığı Oda TV Davası’nın duruşması 26 Aralık’ta görülecek. Ergenekon’un medya yapılanmasını oluşturdukları gerekçesiyle bir kısmının “terör örgütü üyesi olmak”, bir kısmının da “terör örgütü üyesi olmamakla beraber örgüt adına suç işlemek”le suçlandığı davanın reddi hakim talebi nedeniyle 22 Kasım’da başlamadan biten ilk duruşması 26 Aralık’ta İstanbul’da görülecek. Davanın 22 Kasım’da İstanbul 16. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmasında sanık avukatları Barış Terkoğlu’nun yargılandığı bir başka davada mahkeme başkanı hakimin “mağdur” sıfatıyla yer aldığını belirterek reddi hakim talebinde bulunmuştu. Bu talebi değerlendirmeyi kabul eden mahkeme heyeti davadan çekilerek usul gereği talebin bir başka mahkeme tarafından karara bağlanması için davayı 26 Aralık’a ertelemişti. Sanık avukatlarının reddi hakim talebi İstanbul 17. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından görüşülerek 5 Aralık tarihinde reddedildi. Böylece avukatların talebi kabul edilmemiş olurken davanın hukuki olarak ilk duruşması da tutuklamaların üzerinden 10 ay geçtikten sonra yapılabilmiş olacak.

6 ay sonra özgürlü¤üne kavufltu. Sendika.Org 9 Aral›k günü görülen davan›n ilk duruflmas› öncesi adliye önündeki eyleme “Soner Torlak’› özgür b›rak” pankart› ile kat›ld›. Tahliye haberinin ard›ndan Sincan Hapishanesi önünde mahpuslar› karfl›lamak için bafllayan bekleyifle Sendika.Org hem bas›n kuruluflu hem de mahpus yak›n› olarak kat›ld›.

‘Hepimiz eşkıya olduk’ Ankara - Hopa davas›n›n 9 Aral›k’ta görülen ilk duruflmas› için gösterilen devrimci dayan›flma sosyalist bas›n›n manfletlerine de yans›d›. Dava sabah› Atilimhaber.Org, Kizilbayrak.Net, Sendika.Org, Sol.org.tr siteleri ve Birgün gazetesi ayn› manfletle okurlar›na seslendi: “San›¤›z, tan›¤›z hepimiz eflk›yay›z.” Hopa davas› ayd›nlar, sanatç›lar, akademisyenler ve toplumsal muhalefetin farkl› kurumlar›n›n ortak durufluyla karfl›land›. Sosyalist / muhalif bas›n da bu devrimci dayan›flmaya kendi sayfalar›ndan kat›ld›. Ortak bir aç›klamayla okurlar›na flöyle seslendi: “Bugüne dek sayfalar›m›zda emekçilerin, haklar› için mücadele edenlerin, ezilenlerin gündemine yer verdik. Haberlerimizde, yay›nlar›m›zda sermayeye karfl› yoksul halk›n; patrona karfl› emekçinin; erkek egemenli¤ine karfl› kad›n›n; polise karfl› eylemcinin; rektöre karfl› ö¤rencinin, ezene karfl› ezilenin sesini duyurmak için çal›flt›k.” Sosyalist bas›n kurulufllar› 31 May›s günü Hopa halk›n›n sesini bu anlay›flla okurlar›na aktard›klar›n› anlatt›. YARGILANANLARIN SES‹ B‹Z‹M SES‹M‹ZD‹R

“San›¤›z, tan›¤›z hepimiz eflk›yay›z” manfletini atan internet siteleri okurlar›na flöyle seslendi: “Bugün 9 Aral›k… Bugün görevimiz Ankara’daki Hopa davas›ndan yükselen sesi duyurmak… Gazetecilerin, ayd›nlar›n, Kürt siyasetçilerin, ö¤rencilerin tutukland›¤›, her sabaha yeni polis operasyonlar› ile uyand›¤›m›z “AKP faflizminin kol gezdi¤i” bu dönemde bu zulme sessiz kalmayanlar›n varl›¤›n› herkese göstermek, seslerini duyurmak görevimizdir. ‹flte bu yüzden bu sabah Ankara 11. A¤›r Ceza Mahkemesi’nde görülmeye bafllanan Hopa davas› bizim de davam›zd›r. Yarg›lananlar›n sesi bizim sesimizdir. “

Evrime filtre yaratılışa özgürlük G

üvenli internet uygulamasıyla internet abonelerine sunulan Çocuk ve Aile paketlerinin çocukların güvenliği için evrim teorisini anlatan siteleri yasakladığı, evrim karşıtı siteleri ise erişime açık bıraktığı ortaya çıktı. Güvenli internet uygulaması gereği internet servis sağlayıcıları abonelerine standart paketlerin yanı sıra çocuk ve aile paketleri de sunmak zorunda. Aile paketi kara listeden, çocuk paketi ise beyaz listeden oluşuyor. Çocuk filtresinde yalnızca çocukların girebileceği siteler yer alıyor, çocuklar için uygun bulunan siteler dışında tüm siteler çocukların girişimine kapalı. Bir sitenin bu paketlerden herhangi birinde erişime kapalı olup olmadığını http://guvenlinet.org/tr/ adresinden site adını aratarak bulmak mümkün. Bu adres ve bununla beraber Güvenliinternet.org adresi ile Webihbar gibi TİB’e bağlı kurumlara çocuklara “zararlı” olabilecek veya her iki paketten birisine alınması gerektiği düşünülen siteler ihbar edilebiliyor. Bu ihbarların değerlendirilmesi ve hangi sitelerin filtre kapsamına alınması gerektiğini hükümet

ve hükümete bağlı Bilişim Teknolojileri Kurulu’nun belirlediği üyelerden oluşan Çocuk ve Aile Profil Kriterleri Çalışma Kurulu belirliyor. Kurul ve yapılan şikayetler “evrim teorisini” çocuklar için büyük bir tehlike olarak görmüş olmalı ki filtre kapsamında evrim karşıtı tezlerin anlatıldığı www.sorularlaevrim.com/, evrimaldatmacasi.com gibi sitelere erişim açıkken evrimolgusu.blogspot gibi sitelere erişime izin verilmiyor. TESADÜF DE⁄‹L HÜKÜMET POL‹T‹KASI Evrim teorisine yönelik internet sansürünün bir hükümet politikası olarak benimsendiği de ortaya çıktı. Gazeteci

Can Dündar, 11 Aralık 2011 günü Milliyet’teki “Cübbeliye açık, bize kapalı” başlıklı yazısında Milli Eğitim Bakanlığı’nın okullarda uyguladığı filtrenin kendi sitesine kapalı, Cüppeli Ahmet hoca, Adnan hoca ve Fethullah Gülen’e ait sitelere açık olduğunu duyurdu. Dündar aynı yazıda okullardaki filtre uygulamasın da evrim teorisini savunan siteleri kapsadığını, evrim teorisine karşı yayın yapan sitelerin erişiminin ise serbest olduğunu belirtti. Dündar öğretmenlerin verdiği bilgiye dayanarak bu konuya ilişkin ödevlerin söz konusu filtreleme nedeniyle “dini içerikli” geldiğini aktararak bu durumun bakanlık tarafından teşvik edilen sitelerden kaynaklandığını söyledi. Dündar’ın açıklamalarının ardından Milli Eğitim Bakanlığı bir açıklama yaparak Dündar’ın başvurması halinde yasak kararının yeniden değerlendirilebileceğini belirtti. Benzer bir uygulama filtre için de geçerli. Filtreye takılan siteler, TİB’e itiraz ederek kendilerinin bilgisi dışında dahil edildikleri aile ve çocuk filtresinden çıkmak için başvurmak zorunda bırakılıyor.


3

GÜNDEM 15 Aral›k 2011 / 28 Aral›k 2011

Halk›n Sesi

Görünen YÖK’ün kılavuzu Dört yıldır üniversitenin piyasalaştırılması ve gericileştirilmesi için elinden geleni yapan Yusuf Ziya Özcan koltuğunu Gökhan Çetinsaya’ya devretti. Çetinsaya görevine başlar başlamaz ‘yumurta atmayın’ dedi Yazarlar Derneği’nin üyesi olması. “Güler yüzlü”, “iletişimi iyi”, “kararlı” ve “yepyeni bir sayfanın insanı” diyerek karşılanan Gökhan Çetinsaya, AKP’nin üniversitelere yönelik yeni saldırı dalgasının maskesi olacak. Çetinsaya’nın asli görevi ise, Tayyip Erdoğan’ın geçen yıl Dolmabahçe’de rektörlerle yaptığı toplantılarda ele alınan “Yükseköğretim reformu”nu yönetmek.

D

ört yıldır AKP’nin YÖK’üne layıkıyla başkanlık eden Yusuf Ziya Özcan, görevini seremoni eşliğinde İstanbul Şehir Üniversitesi Rektörü Gökhan Çetinsaya’ya devretti. Çetinsaya, yeni bir yükseköğretim sistemini inşa etmeye kararlı olduğunu açıkladı. Göreve geldiği 11 Aralık 2007’den bu yana, türban ve katsayı uygulamaları başta olmak üzere üniversitelerin piyasalaşması ve gericileşmesi için yoğun çaba sarf eden, YGS ve KPSS gibi çok sayıda sınav skandalına imza atan Yusuf Ziya Özcan, koltuğunu devretti. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, YÖK’e İstanbul Şehir Üniversitesi Rektörü Gökhan Çetinsaya’yı başkan olarak atadı. Devir-teslim töreninde ilk konuşmasını yapan Çetinsaya, Türk üniversitelerinin uluslararasılaşmasını, seçkin dünya üniversiteleri ile rekabet etmesini sağlayacak ‘yeni bir yükseköğretim sistemini’ inşa edeceklerini açıkladı. Sözü geçen yeni yükseköğretim sistemini anlayabilmek için Çetinsaya’nın geçmişine bakmak

8

yeterli. Selefi gibi Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun referansı ile görevine başlayan Çetinsaya, Fethullah Gülen ile bağlantılı Bilim ve Sanat Vakfı tarafından Cevizli’deki TEKEL arazisi gaspedilerek 2008’de kurulan İstanbul Şehir Üniversitesi’nin rektörü. Üniversitenin kurulmasında önemli rol oynayan vakıf üyesi Ahmet

Davutoğlu’nun yeri Çetinsaya için başka. Davutoğlu’na “Hocam”, “Üstadım” diye seslenen yeni YÖK başkanı, Davutoğlu’nun Türk dış politikasını yönetirken diplomatik teoriler geliştiren ilk isim olduğunu, yeni dış politikanın daha komplike ve geniş çaplı bir hal aldığını, böylece ülkenin bölgesel bir güç olma yolunda ilerlediğini iddia etti.

Çetinsaya, saygıda kusur etmediği ‘üstad’ını, üniversitenin açılışlarından ve etkinliklerinden de eksik etmedi. 1994’te Amerika Ortadoğu Çalışmaları Cemiyeti, 1995’te de İngiltere Ortadoğu Çalışmaları Cemiyeti tarafından ödüllendirilen Çetinsaya’nın bir özelliği de Fethullah Gülen’in onursal başkanı olduğu Gazeteci ve

A⁄ZINDA YUMURTAYLA BAfiLADI Gökhan Çetinsaya, görevinin 2. gününde Twitter’dan Kolektifler’e seslendi. Kendisini kutlayanlara teşekkür eden Çetinsaya, “Hep iletişim halinde olalım. Özellikle sevgili öğrenciler, yumurta atmayın, tweet atın” dedi. Öğrenci Kolektifleri ise yeni YÖK Başkanı’nın çağrısına “Başkan değişir, Kolektif korkusu baki kalır” diyerek yanıt verdi. Kolektifler, yeni YÖK Başkanı’nı en çok korkutanın parasız eğitim, demokratik üniversite talebinin simgesi olan yumurtanın kendisini bulması olduğunu belirtti. estirdi. Fakülte girişlerine arama noktaları kuran polis, ‘potansiyel protestocu’ olarak gördüğü öğrencilerin yerleşkeye girmesine izin vermedi. Polis, keyfi bir biçimde 2 üniversiteliyi gözaltına alırken, yerleşke içerisinde eylem yapmak isteyen öğrencilere yönelik saldırılar ile gözaltı sayısı 12’yi buldu. Öğrenci Kolektifleri üyesi üniversiteliler ise tüm önlemlere ve saldırılara karşın Cumhurbaşkanı Gül’ü okuldan ayrıldığı sırada protesto etti. Gül’ün arabasına yumurta atan üniversiteliler de gözaltına alındı.

Yumurta şenliğine yumurtalı yıl dönümü

Aralık 2010’da Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Burhan Kuzu’yu Kolektif Yumurta Şenliği’yle karşılayan Öğrenci Kolektifleri, şenliğin yıldönümünde de Egemen Bağış’ı affetmedi. Ege Üniversitesi’nde düzenlenen 4. Uluslararası EgeArt Sanat Günleri’ne katılan AB Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış, üniversiteliler tarafından yumurtalarla protesto edildi. Tutuklu arkadaşlarının serbest bırakılmasını isteyen üniversiteliler, Bağış’ın korumalarının şemsiyeleri açmasına fırsat vermeden yumurtalarını attı.

Yumurtalardan biri Bağış’ın yüzüne, diğeri ceketine denk geldi. “AKP defol üniversiteler bizimdir” ve “Sokağı özgür bırak” sloganları atan iki öğrenci, polisler ve korumalar tarafından gözaltına alındı. Gözaltına alınan öğrenciler, 9 Aralık’ta serbest bırakıldı. Bağış, protestodan bir süre sonra yeniden kürsüye geldi. Sinirden sesi titrediği gözlenen bakan, tanıdık sözler sarf etti: “Keşke o yumurtaları beslenmelerinde değerlendirseler, protein ihtiyaçlarını karşılarlar.” Kolektif Yumurta Şenliği sonrasında Burhan Kuzu’nun

“Arkalarında terör örgütü var” ezberini sürdüren Bağış, üniversitelileri ‘zavallı zihniyetlerin maşası’ ve ‘tetikçilerin piyonu’ olmakla suçladı. “Gençler ‘bu ülkeyi nasıl kalkındırırız’ diye düşüneceklerine kendilerini kullandırtıyor” diyerek sözlü saldırılarına devam eden AB Bakanı, farklılıklara tahammülü olmayan statükonun gençliği zehirlediğini iddia etti. Bağış, Öğrenci Kolektifleri’nin protestolarına alışık. Bahçeşehir Üniversitesi’nde kendisini protesto eden öğrencilere polisin saldırmasına sessiz kalan Bağış,

geçen sene Cebeci’deki yumurtalı protestonun ardından üniversite öğrencisi hakkında ‘ceketinin kirlendiği’ gerekçesiyle suç duyurusunda bulunmuştu. BEYAZIT’TA GÜL TERÖRÜ AKP’lilere “Üniversitelere gelmeyin” çağrısı yapan Kolektifler, 14 Aralık günü İstanbul Üniversitesi Beyazıt Yerleşkesi’ne gelen Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü de yumurtalarıyla yolcu etti. Gül’ün üniversiteye gelmesi üzerine yüzlerce polis ve özel güvenlik yerleşke içinde ve çevresinde terör

Q

Türk Tabipleri Birli¤i (TTB) ve Ankara Tabip Odas›’n›n (ATO) Van'daki halk›n ve sa¤l›k çal›flanlar›n›n sorunlar›na dikkat çekmek amac›yla Sa¤l›k Bakanl›¤› önüne kurdu¤u çad›r, 5 Aral›k günü polis taraf›ndan kald›r›ld›. TTB ve ATO, yapt›¤› aç›klamayla duruma tepki gösterdi.

Q

D‹SK, KESK, TMMOB ve TTB 23-4 Aral›k tarihlerinde Ankara'da ‹nflaat Mühendisleri Odas› Konferans Salonu'nda "‹flçi Sa¤l›¤› ve Güvenli¤i Kongresi" düzenledi.

Q

Sar›yerli yaflam savunucular›, 4 Aral›k Pazar günü Büyükdere’de “Kentsel Dönüflümden Sonra Sar›yer’de Ne Yaflar Ne Yaflamaz” konulu panel-forumda bir araya geldi. Orman Mühendisleri Odas› ‹stanbul fiubesi, Kocatafl Mahallesi Güzellefltirme ve Yard›mlaflma Derne¤i, Maden Mahallesi Kültür ve Sosyal Yard›mlaflma Derne¤i, ‹stanbul Tonyal›lar Derne¤i, Kaz›m Karabekir Mahallesi Yaflam Savunucular›, Tüm Bel-Sen ‹stanbul fiubeleri ve Sar›yer Halkevleri taraf›ndan düzenlenen etkinli¤e, Sar›yer’in baflta y›k›m tehdidi alt›ndaki çeflitli mahallelerinden olmak üzere 350 Sar›yerli kat›ld›.

Q

Cezaevlerinde tutuklu bulunan üniversite ö¤rencilerine destek olmak amac›yla bir araya gelen Tutuklu Ö¤rencilerle Dayan›flma ‹nisiyatifi 5 Aral›k günü ‹stanbul’da bir eylem yaparak mahpus tüm ö¤rencilerin serbest b›rak›lmas›n› istedi.

Q

Molotoflu eyleme kat›ld›¤›n›n tek kan›t› olarak boynundaki pufli gösterilen ve hakk›nda 45 y›la kadar hapis cezas› istenen üniversite ö¤rencisi Cihan K›rm›z›gül'ün yarg›land›¤› davaya 9 Aral›k’ta devam edildi. K›rm›z›gül yine tahliye edilmedi 12 Eylül faflist darbesi sonras›nda yafl› küçültülerek idam edilen Erdal Eren için 13 Aral›k’ta Ankara’da Devrimci 78'liler Federasyonu bir anma gerçeklefltirildi.

Q

‘Keser döner sap döner gün gelir hesap döner’

B

unu hesap etmemişti, bu kadarını hiç hesap etmemişti.

“Tayyip Erdoğan’ın Bakanı” Hayati Yazıcı, o ilçeye sokulmadığında çok bozulmuştu. Yapılır mıydı bu, Kasımpaşalı Tayyip’in (hem de Karadenizli) adamlarına. Zaten sevmezdi onları, oraları. Ne kadar değerli bir insan olduğunu hiç anlamamışlardı. Onların “iyiliği” için bolca HES yaptırıyor, yine onların “iyiliği” için çay fiyatlarını düşük tutuyordu. Ama onlar kendisine oy vermezdi. CHP’yi günahı kadar sevmezdi, ama onlar CHP’ye bile oy vermezdi (Bir insanın günahından daha çok sevmediği ne olabilir ki). Hesabını sormalı, hesap almaya gitmeliydi. Bütün maiyetiyle beraber direksiyonu Hopa’ya kırdı. AKP, 2011 Genel Seçimleri için Tayyip Erdoğan’ın miting yapacağı il sayısını 64 olarak açıklamıştı. Geriye kalan 17 ile ise Tayyip gitmeyecek, bakanlarını gönderecekti. Tayyip’in programında ilçelerde miting yapmak yoktu, sadece gezecek, geçecekti. Ama ne oldu bilinmez (!) 31 Mayıs günü, Artvin il merkezine bile gitmeden Hopa ilçesinde miting yapası tuttu. Türkiye’deki 957 ilçeden sadece Hopa’yı seçmişti. Elbette bu miting ile CHP’ye bile güvenmeyen Hopalıları AKP saflarına katılmaya ikna edeceğine Tayyip’in bile inanması mümkün değildi. Amaç güç göstermek, kabadayılık yapmaktı. Hopa’yı, HES muhalefetini, solu aklınca ezecekti. Amaç buydu da sonuç bu olmadı. Hortlak görmüş gibi kaçtı Hopa’dan. Tayyip Erdoğan, “ustalık dönemi”nin ilk darbesini burada, 31 Mayıs’ta aldı. Bir diğerini ise 9 Aralık’ta Ankara’da alacağını, o zaman bilmiyordu. AKP’nin ustalık dönemi diye adlandırdıgı 3. iktidar dönemi, daha çok, KHK, polis ve yargıya dayanarak, ülkeyi yönetmesi; kendi kontrgerillasını temellerini yaratması; Kürt sorununu savaş yöntemlerine, asker ve polise havale etmesi; rakiplerini ve

muhalefeti polis-yargı operasyonlarıyla ve kirli itibarsızlaştırma hamleleriyle bertaraf etmesi; dış politikada kedisine verilen taşeron rolün fütursuzca uygulanması; medyanın tamamen denetim altına alınması; yaklaşan kriz paniği ve toplumsal hoşnutsuzluklarda artış beklentisiyle ilk ikisinde ayrılıyor. AKP’nin üçüncü iktidar döneminin belki de en göze batan özelliği, yargıyı kullanma biçimi. Kendilerinin bu yargıdan çok çektiklerini düşündüklerinden ve yargının kendilerinin gelişimini ne ölçüde engellediğini bildiklerinden, şimdi aynı “silahı” karşıtlarına kullanıyorlar. Aynı etkiyi yapacağını varsayarak... Bu konuda iki kritik aşama geçirdiler: İlk olarak, referandumla sağladıkları anayasal değişikliklerle dönüşüm için yasal kılıf oluşturdular. İkinci olarak ise yıllardır bir ölçüde biriktirdikleri kadroları en işlevsel pozisyonlara yerleştirdiler. İçişleri Bakanlığı ve polis içindeki kadro değişimi süreci zaten büyük ölçüde ilk iki dönem içinde sağlanmıştı. Devlet içindeki iktidarlarını paylaşmak istemedikleri “Ergenekoncular”, zaten uzunca bir zamandır Özel Yetkili Savcıların “genç ve temiz ellerinin” insafına bırakılmış, oturdukları koltuklardan kaldırılmışlardı. (Böylece “yeni Ergenekonculara” da yer açılmıştı.) İpliği pazara çıkmış, işkenceci, darbeci oldukları bilinen bu tiplere karşı uygulanacak hukuk kuralları için hiçbir meşruiyet aramaya gerek yoktu. Son değişikliklerle beraber AKP için çok daha “kolay lokma” haline gelmişlerdi. Kürt hareketi karşısında yargının bir silah olarak kullanılması zaten alışılageldik bir tutumdu. Onlara karşı kullanılacak saldırının“meşruluk gerekçesi” ise elbette terör yakıştırması olacaktı. AKP’nin ustalık döneminde Kürtlerin payına, neredeyse her hafta yaşanan “KCK operasyonu” adı verilen kitlesel tutuklamalar düştü. Ancak AKP’yi rahatsız eden

sadece bu sorunlar değildi. Solun, hala varlığını devam ettirmesi yetmiyormuş gibi, bir de sokak demesi, hak mücadelesi vermesi, AKP’yi hedef göstermesi Tayyip Erdoğan’ın üzerindeki baskıyı artırmaya başladı. Aslında Hopa’da olanları Tayyip Erdoğan klasik yöntemleriyle halledebileceğini düşünmüştü. Gayri meşru hale getirmek için bir yafta bul; terörist, darbeci, bölücü gibi. Bunun Hopa’daki karşılığı “eşkıya” oldu. Yetmez bolca gaz bombası, göz yaşartıcı ve cop kullan. Bir de toplumdan, mücadeleden, yaşamdan yalıtmak için 3 kişilik hücrelere tık. Solu gayrımeşru zemine ettirebilmek için “terör örgüt” paropagandası eşliğinde operasyonlar yürüt. Son günlerde İzmit’te Halkevleri, Kolektif, SDP, Partizan, EMEP’e yapılan operasyonlar bu çerçevede değerlendirilmeli. Yine Adana’da Mustafa Özenç anması nedeniyle ÖDP’lilere açılan dava (Sola karşı bütün iddianamelerde Mahir, Deniz, İbrahim anmaları yer alıyor) ve son olarak, yine, her daim polisin elinde hazır bekletilen “Devrimci Karargah operasyonu” ve tutuklamalar bunun örneklerinden. AKP’nin Suriye üzerinden geliştirdiği riskli dış politika hamleleri ve her an kapıda bekleyen kriz tehlikesinde, sol, iktidar için bir tehdit kaynağı olarak görülüyor. Ama bu sefer olmadı. Meşru, militan ve kitlesel bir demokratik mücadele karşısında her türlü yasa maddesi, en kemik AKP’li savcı bile işlevsiz, edilgen kaldı. Solun dilinde pelesenktir; meşruluk, militanlık ve kitlesellik. Bunlara ulaşmaktan, bunları yapmaktan söz edilir hep. Ancak bilinir ki sadece söyleyince olmaz, hedef gösterince gerçekleşmez. Halkın gerçek sorunlarını politik bir program çerçevesine yerleştirmek, doğruluğunu günlük siyasal mücadelenin içinde sürekli yenilemek ve test etmek gerekir. İnatçı ve istikrarlı bir örgütlü mücadeleyi sürdürecek uzun yola dayanıklı yol arkadaşları gerekir. Kendi hedefinde başkalarının da

rahatlıkla özne olabilmesini sağlayan bir çalışma tarzı ve eriyik olabilme erdemi gerekir. 9 Aralık’ta Ankara’da kazanılan başarının arkasında aslında bunlar yatıyor. Ne savcının saçmalıkları, ne milletvekillerinin duyarlılıkları, ne de basının gündem yapması bu sonucu açıklamaya yetmez. Tıpkı Karadeniz’de HES karşıtı mücadelelerde yaşanan gibi… Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu’nun (EPDK) kayıtlarına göre 2003’den beri 812 HES lisansı verilmiş. 2011 yılında verilen toplam HES lisansı ise 150'yi geçecek. Hepsi AKP döneminde, inşa edilmekte olan HES'lerin yüzde 40'tan fazlası Karadeniz'de bulunuyor. Bu bölgede, şimdilik, toplam 250 HES yapıladı. Tasarlananlarla birlikte ülkede toplam HES sayısı 2 bin 300’ü bulacakmış. Ama bu 2300’den bir tanesi yapılamayacak: Hopa’daki Güneşli HES projesi. Güneşli’de HES yapmak üzere lisans alan Nett Enerji 28 Haziran’da bir basın açıklaması yayımlayarak projeden vazgeçtiğini duyurdu. Neden mi? HES’çi şirket açıklıyor: “...Yaklaşık 5 yıldır üzerinde çalışarak tüm hazırlık çalışmalarını tamamlamış olmamıza rağmen Hopa’da hayata geçirmeyi planladığımız Güneşli HES Projesi’nden, sorumlu bir davranış sergileyerek toplumsal bir olaya bahane edilmemesi amacıyla vazgeçtiğimizi kamuoyuna saygıyla duyururuz.” Bu durumu tek amacı para kazanmak alan şirketin iyi niyetiyle mi açıklayacağız, yoksa Hopa halkının meşru, militan ve kitlesel mücadelesi ile mi? Aylardır bu davayı bir şekilde gündemi yapan sol örgütler ve öğrenci örgütleri, Kürt hareketinden temsilciler, sendikacılar, işçiler, kamu emekçileri, sanatçılar, gazeteciler, BDP’li ve CHP’li milletvekilleri, ekolojistler, feministler, akademisyenler ve hatta uzun süredir ortalarda görülmeyen “eski tüfekler”, günlerdir sosyal medyada fırtınalar estiren insanlar Ankara’daydı. Hepsi Hopa davasının Ankara ayağının tarafı, yargılananı

oldular. AKP yargısı sadece madara olmadı, aynı zamanda rezil oldu. AKP siyasetçileri ve siyaseti bir süreliğine de olsa ortadan kayboldu. O günlerde, bu dava hakkında konuşan bir tane AKP’li gören, duyan oldu mu? Bu ülkede adaletsizliğe uğradığına inanan ve ülke içi adalet arama yolları tükendiği için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) başvuruda bulunulmuş toplam 19 bin dosya mevcut. Davutoğlu’nun söylediğine göre geçen yıl 5 bin olan dosya sayısı bu yıl 7 bini bulacak. Türkiye bu rakam ile AİHM önünde halen beklemekte olan dava sayısı bakımında Rusya'nın ardından ikinci sırada yer alıyor. Üstelik “eşşeen böyüü daha ahırda”. AKP, yargılamaları uzattığı, sonuçlandırmadığı için AİHM’ye gitme prosedürünü henüz tamamlamamış binlerce dosya bekliyor sırada. Türkiye’nin önümüzdeki yıllarda bu alandaki rekoru kimselere bırakmayacağı kesin. Bu davaların büyük bir kısmı aslında birer Hopa davası olamaya aday. Olamamasının, oldurulamamasının nedenlerini ya da nasıl olabileceğinin ipuçları ortadayken, “iktidar içi çatlaklar”a bel bağlamanın yanlışlığını bir kez daha anımsamak gerek. Toplumsal muhalefetin gelişimi, AKP karşıtı direnme eğilimlerinin, toplumsal muhalefet eylemlerinin ve hak mücadelelerinin güçlendirilmesi temelinde ele alınmalıdır. Bu dönem boyunca yaşananlar herkese bir kez daha gerçek çözümün; sistem içi boşluklardan, icazetten, karşı tarafın lütfunden geçmediğini kanıtladı. AKP’nin eninde sonunda kendiliğinden zayıflayacağını, parçalanacağını ya da Tayyip’in sağlık sorunları nedeniyle başsız kalacağı beklentileriyle yaşamanın saçmalığı ortada. Abdullah Gül ile Tayyip Erdoğan’ın çelişkiye ve çelişmeye düştükleri, Hayrünnisa ile Emine’nin küs oldukları, Fethullahçıların gidişattan memnun olmadıkları… Bu gündemler arasından halkın ne halkın gerçek

gündemi çıkar, ne halkın doğru seçeneği. Halkın yolu da belli yordamı da. Ülkenin hemen bütün bölgelerinde yaygınlaşan ve artan hak mücadeleleri, Tayyip Erdoğan’ın huzurunu giderek daha fazla kaçırıyor. Kırda, kentte, otobüste, üniversitede, okulda, yoksul gecekondu mahallelerinde, yani sokakta hep hak eksenli bir direniş olduğu sürece, iktidarın meşruluğu hep sorgulanacak; devlet şiddetinin dozunu artırdıkça da iktidar temeli zayıflayacaktır. Hak mücadelesinin taleplerinin, halkın öteki kesimlerinin taleplerinde de yankılanıyor olması, iktidar karşıtı direnme eğilimlerini çoğaltıyor… Toplumsal muhalefet, Aralık ayında iki önemli gündemle karşı karşıya: Birincisi KESK'in 21 Aralık'taki grevi, diğeri de 26 Aralık'taki Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın şahsında gazetecilierin yargılandığı davadır. “Hopa davası”nda elde edilen başarı anlık ve belli bir kesimle sınırlı bir başarı değildir. AKP'nin baskı politikalarının hedefindeki diğer muhalif kesimlere de umut olmuştur. AKP’nin gazetecileri hapsederek medyayı denetim altına alma siyaseti de boşa çıkarılabilir. Ahmet Şık ve Nedim Şener'in yargılandığı “Odatv davası”nın 26 Aralık'taki 2. duruşması, ilerici toplumsal muhalefet açısından bu gözle değerlendirilmeli. Devrimci Sağlık İş, TTB ve SES’in sağlık alanında bir “hak grevi” olarak öncülüğünü yaptığı 21 Aralık grevi, sürece KESK’in ve toplumsal muhalefet örgütlerinin de katılımıyla, halkın geniş kesimlerinin katıldığı bir toplumsal muhalefet eylemine dönüştü. Böylece 21 Aralık grevi (ve sonrası), iyi değerlendirilebilirse, hizmet üreten işçi sınıfı katmanlarıyla haklarına sahip çıkan yoksul halk kesimlerinin, krizli bir döneme ilerleyen ülke siyasetine ağırlık koyabilmesinin olanaklarından biri haline gelmiştir.


4

GÜNDEM 15 Aral›k 2011 / 28 Aral›k 2011

Halk›n Sesi

Hopa otobüsünde opa Davası, solun güzel bir buluşmasına vesile oldu. Davaya karşı yürütülen kampanya, BDP’li milletvekilleri ile CHP’li milletvekillerini aynı otobüsün üzerinde buluşturan bir geniş güçbirliği atmosferinin yaratılmasını sağladı. Ankara Adliyesi önünde kürsü olarak kullanılan ses aracı üzerindeki bu buluşma aynı zamanda kampanyanın başarısının da sırrıydı. Başarı, Hopa Davasının, sözcüğün geniş anlamıyla “solun” ortak davası haline getirilebilmesiyle elde edildi. “Hopa otobüsü”nün anonim solun kürsüsü haline geldiğinin işareti ise BDP’li ve CHP’li milletvekillerinin aynı kürsü üzerinde, yan yana durmaları oldu. Bu birlikteliğin üretilmesinde elbette AKP hükümetinin her geçen gün şiddetlenen muhalefeti bastırma politikasının artık AKP’li olmayan herkese uzanmasının bir rolü var. Ama bu anonimliği yalnızca AKP saldırganlığına bağlamak da doğru değil. Çünkü aynı saldırganlığın başka kurbanlarına ilişkin davalarda Ferda aynı anonim karşı çıkışın Koç üretilemeyeceğini hepimiz biliferdakoc@ yoruz. hotmail.com BDP’li arkadaşlar Ankara Adliyesi önündeki buluşma sırasında “KCK davasında da aynı tabloyu yaratabilseydik çok şey değişirdi, ama bunu yapamıyoruz” diyorlardı. Gerçekten de Prof. Ersanlı ve Ragıp Zarakolu’nun veya Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tutuklanmasının benzer bir anonim harekete yol açmamasının nedenleri üzerinde düşünmemiz gerekiyor. Hopa davası etrafında gelişen bu “anonim karşı çıkış”ın temelinde davanın “temizliği”nin, yani tartışmasız ortak değerlere dayanmasının bir rolü olduğu söylenebilir. Öyle ya davada ne PKK var, ne Ergenekon. “Hopa örgütü”nün ilişkilendirildiği “terör örgütü”, artık Türkiye solunun tamamının ortak değeri haline gelen THKP-C. Davanın sanıklarının militanı olduğu hareketler de “darbecilik”, “bölücülük”le değil, ancak yine Türkiye solunun tamamı için onur verici bir suçlama olan “komünistlikle” ilişkilendirilebiliyor. CHP’li ve BDP’li milletvekillerini “Hopa Otobüsü”nün üzerinde bir araya getiren şeylerin içinde, Türkiye solunun bu “temiz, ortak değerleri” ile kurdukları ilişkinin de bir yeri olmalı. Ama bu noktada hepimizin bilince çıkarmamız gereken bir şey var: Hopa Otobüsünün üzerindekilerin hiçbiri bir diğeri için “bunların burada ne işi var” demedi. Demek ki, BDP’liler de CHP’liler de, Sosyalistler de birbirlerini halen bu ortak değerlerin ortağı olarak görüyorlar. KCK davasında aynı tablonun yaratılamamasında, davanın PKK ile ilişkilendirilmiş olmasının rolü olduğu elbette bir gerçek. AKP muhaliflerini bastırmak için açılan bir davanın PKK veya Ergenekon’la ilişkilendirilmiş olması, bu “bastırma hareketi”ne karşı ortak direniş temelini önemli ölçüde zayıflatıyor. (Aynı şey Ergenekon’la ilişkilendirilen Şık-Şener, hem PKK hem Ergenekon’la ilişkilendirilen Devrimci Karargah davaları için de geçerli.) Ama, KCK davasına hedef olan açık-kitlesel Kürt Özgürlük Hareketinin “toplumsal eşitlik” talebi biraz daha ön planda olsaydı… KCK davasından yargılanan “Kürt siyasetçileri” Kürt halkının neoliberal yıkım politikalarına karşı tepkilerinin de örgütleyicileri, sözcüleri olsalardı bu “yalnızlık” yine de yaşanır mıydı? KCK davasının PKK ile ilişkilendirilmiş olması, davanın anti-demokratik içeriğini şimdiki kadar gizleyebilir miydi? Dinamizminin önemli bir kaynağını neo-liberal yıkım politikalarından alan “son Kürt İsyanı”nın, bu politikaları uygulayarak Kürt halkını ağır bir yıkıma sürükleyen “Türk devleti”ni hedef aldığı kadar, neoliberal yıkım politikalarının kendisini yeterince hedef almamasının bir “maliyeti” de var mı bu “yalnızlık” durumunun yaratılabilmesinde? Hopa davasından birkaç gün önce Diyarbakır Adliyesinin önünde hissedilen “yalnızlık” duygusunun bana sordurduğu soru bu.

H

İzmitli mahpuslara mektup için Mahir’i and›klar›, ulafl›m haklar›na sahip ç›kt›klar› gerekçesiyle evleri bas›l›p gözalt›na al›nan ve ard›ndan tutuklanan Kocaelili mahpuslar›n yaz›flma adresleri: Mihrican Atalay Kand›ra F Tipi 2 No’lu Cezaevi D-6 Kand›ra / ‹zmit Tugay Çal›flkan Kand›ra F Tipi 2 No’lu Cezaevi C1/54 Kand›ra / ‹zmit Metin Kaya Kand›ra F Tipi 1 No’lu Cezaevi B2/49 Kand›ra / ‹zmit ‹zzet Necati Heden Kand›ra F Tipi 1 No’lu Cezaevi C13/50 Kand›ra / ‹zmit Yaflar Se¤men Kand›ra F Tipi 1 No’lu Cezaevi B/2-54 Kand›ra / ‹zmit

Adana’da olağanüstü hal Anma etkinliklerine cezalarla, “terörle mücadele” için kentsel dönüşüm önerisiyle gündeme gelen Adana’da Vali Coş geçmişte hizmet verdiği OHAL’in ruhunu yaşatıyor

Ç

ukurova’nın bereketli toprakları nedeniyle mevsimlik tarım işçilerinin ekmek kapısı olan Adana, Kürt illerinin Batı’ya açılan kapısı konumunda. Özellikle pamukta çalışmak üzere Adana’ya akın eden binlerce Kürt mevsimlik tarım işçisi için bu kent bir dönem Kürtlerin ucuz emeğini emen bir havza konumundaydı. 1990’lı yıllarla beraber Kürt illerindeki zorunlu göç politikaları sonucu Adana Kürtlerin geçici çalışma adresinden zorunlu ikametgâhına dönüştü. Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK)’in kent hakkında hazırladığı raporda Adana’ya göç edenlerin yüzde 40’ından fazlasının Kürt illerinden (TİSK’in ifadesiyle “Güneydoğu’dan”) geldiği belirtiliyor. Kent son günlerde bürokratlarının yaptığı ilginç açıklamalar ve icraatlarla gündemde. Adana Emniyet Müdürü 14 Kasım’da basına verdiği beyanatta Molotof Kokteyli olarak bilinen yanıcı eylem aracının hukuken “Likit Bomba” olarak tanınmasını ve polislere bunun kullanıldığı eylemlerde ateş etme yetkisinin verilmesini talep etti. Adana Emniyeti “terörle mücadele”ye ilişkin hazırladığı ve aralık ayı başında tamamladığı bir raporunda ise çok tartışılacak bir öneri sunarak “terörle mücadele için” kentsel dönüşüm istedi. TMK mağduru çocukların sayısının en fazla olduğu illerden Adana’da Emniyet Müdürlüğü bir rapor hazırlayarak “terörle mücadele için” kentsel dönüşüm istedi. Adana Emniyet Müdürlüğü tarafından hazırlanan ve Akşam gazetesinin 12 Aralık tarihli sayısında yer verilen rapor Emniyet’in sorunun “çözümü” için önerilerini içeriyor. Raporun basına yansıyan en vurucu bölümü “Bu tür semtlerde terör örgütü mahalle baskısı kuruyor. Suç odağı haline gelen gecekondu bölgelerinin kentsel dönüşümüne öncelik verilsin” öner-

isiydi. Emniyetin bu raporuna Adana Valisi Hüseyin Avni Coş da destek çıktı. Coş raporla ilgili verdiği beyanatta Adana’nın yoğun göç alan bir kent olduğunu ve buna bağlı çarpık yapılaşmanın ortaya çıktığını söyleyerek “Ailelerin kentlilik bilinci ve aidiyet duygusunu geliştirmek istiyoruz. Gecekondu bölgelerindeki çocukların suiistimal edilmelerini engellemeye çalışıyoruz” dedi.

KÖYLER‹NDEN ETM‹fiT‹ Hüseyin Avni Coş Adana’nın yoğun göç aldığını vurgulayarak, göçlerle ortaya çıkan kentleşme sorunu ve toplumsal sorunları kentsel dönüşüm projesiyle çözebileceklerini belirtiyor fakat Coş’un geçmiş görevleri, tarif ettiği sorunlara yol açan göç dalgasını başlatanlardan birisinin de kendisi olduğunu gösteriyor. ANF Vali Coş’un 1991-1995 yılları arasında, Olağanüstü Hal (OHAL) Vali Yardımcısı olduğunu ortaya çıkardı. OHAL görevinin yanı sıra kontrgerillanın taşra teşkilatlanmasında etkin olan Sivil Savunma teşkilatında da daire

başkanı olarak çalışan Adana Valisi Hüseyin Avni Coş “kirli savaşın” en yoğun olduğu dönemde “devletin örtük iktidar” mekanizmasında önemli görevler üstlenmişe benziyor. Coş, Valilik görevine 2003 yılında atanarak AKP döneminde de yükselmeye devam etti. Vali Coş’un yardımcılık görevini üstlendiği OHAL valiliği, “kirli savaşa” özgü bir yönetsel birimdi. Bölgedeki zorla göç ettirme, köy boşaltma ve yakma olayları bu birim tarafından yönetiliyordu.

ADANA’DA B‹R GELENEK… Adana geçmişten beri “sertlik yanlısı” çıkışların, “sözde vatandaş” üretmenin merkezi olarak dikkat çekiyor. Eski Adana Valisi İlhan Atış 2008’de “taş atan çocukların ailelerinin yeşil kartlarının iptal edilmesi, devletten aldıkları kömür yardımlarının kesilmesi. Çocukların ailelerinin yanından alınması” gibi uygulamalar önermişti. Kentte “Terörle Mücadele Kanunu” ve “Türk Ceza Kanunu” muhalefetin bastırılmasında etkili bir araç olarak kullanılıyor. Kentte 2010-2011’de yürütülen soruşturma ve davaların bir kısmı şöyle:

I Devrimci Mustafa Özenç’i mezarı başında andıkları için 14 Aralık günü, 28 kişiye soruşturma açıldı. I Adana'da “kanun dışı” ihaleleri protesto ettikleri için “İhaleye fesat karıştırmak” suçlamasıyla 27 Dev Sağlık-İş üyesi 27’şer yıl hapis cezasıyla yargılanıyor. I 12 ve 14 Ekim 2011 tarihlerinde KESK’in ülke çapında düzenlediğ toplu sözleşme eylemlerinin Adana ayağında 70 kişiye 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu'na muhalefet etmekten soruşturma açıldı. I Adana’da 24 Haziran 2011’de aralarında Halkevleri yöneticilerinin de bulunduğu 27 kişi Deniz Gezmiş ve İbrahim Kaypakkaya anmalarına katıldıkları için ev baskınlarıyla gözaltına alındı, daha sonra serbest bırakıldı. I 7 Mart 2010’da Adana’daki Dünya Kadınlar Günü mitinginde “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununa Muhalefet” suçlamasıyla mitingi düzenleyenlere dava açıldı. I 2010 yılında Mahir Çayan ve arkadaşlarının anma etkinliğine katılan 21 kişiye 10’ar ay hapis cezası verildi.

AKP kafayı çocuklara taktı A

dana, AKP’nin çocuklara dair planlarının açıkça ifade edildiği tek örnek değil. Diyarbakır Valisi Mustafa Toprak 2 Aralık günü basına verdiği beyanatta eylemlere karışan çocukları ailelerinin elinden almak için çalışma başlattıklarını duyurdu. Toprak, 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu'na istinaden eylemlere katılan çocukları “Sevgi Evleri” adı verilen ve sosyal hizmetler kurumunun tasfiye edilmesi sonrası hizmete giren çocuk bakım evlerine göndereceklerini, uygulamaya Diyarbakır’dan başlayacaklarını açıkladı. Toprak’ın ardından aynı vehamette bir açıklama da Adana Emniyeti’nin ev yıkma projesiyle geldi. Bu projeye destek veren Adana Valisi AKP’nin Ergenekon operasyonu ile devletten temizlediğini iddia ettiği, kirli savaş tekniklerini kullanan birimde hizmet vermiş bir isim. Kürt savaşında hizmet veren “güvenlik ve yerel yönetim bürokratları”nın AKP hükümeti için de hizmet verdiği Vali Coş’un kariyerinden anlaşılıyor. Coş’un AKP döneminde yükselerek Valilik hizmetine devam ediyor olması AKP’nin Kürt savaşında “1990’lara benzemeyecek” söylemine rağmen 90’ların savaş ekibiyle çalıştığını göstermesi bakımından önem taşıyor.

Kürt aydınlar hapse, mollalar göreve K

ürt sorununun güncel seyri KCK davası etrafında ilerliyor. Etkisini artıran kışla beraber çatışmaların seyrekleşmesi, Erdoğan’ın rahatsızlığı sonrası şike yasası ve anayasa değişikliği konularıyla uç veren AKP içi çatlaklar bu durumun sebepleri arasında gösteriliyor. Yargılanan Kürt siyasetçilerin anadilde savunma yapma talebi ve kararlılığı nedeniyle kilitlenen KCK ana davası Aralık ayında iki ayrı oturumla görüldü. Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen ve 104’ü tutuklu 154 Kürt siyasetçinin yargılandığı davada mahkeme heyeti ile Diyarbakır Barosu ve sanık avukatları arasındaki gerilim, avukatların davanın ilerlemesi için attığı yapıcı adımla aşıldı. Fakat mahkeme heyeti aynı yapıcılığı göstermedi. 6 Aralık ve 12 Aralık’ta görülen iki ayrı duruşmada 32 ayı bulan tutukluluk sürelerine rağmen mahpusların tahliyesi yönündeki talepler reddedildi. Diyarbakır’da görülen ana dava 32 ayın ardından henüz ifadelerin bile tamamlanamadığı bir seyir izlerken

operasyonlar devam etti. 7 Aralık’ta Ağrı, Iğdır, Bitlis, Diyarbakır, İzmir ve İstanbul'da düzenlenen eş zamanlı operasyonlarda 20’den fazla kişi, 11 Aralık’ta Şırnak’ta düzenlenen operasyonda da 3 kişi gözaltına alındı. İlerlemeyen davalarla beraber süren gözaltılar ve tutuklamalar, KCK operasyonlarının bir sona erişmekten çok, BDP’li Gültan Kışanak’ın bir önceki büyük dalgada söylediği üzere “siyasi soykırım” amacı

Muhalefet örgütlerine operasyonlar sürüyor Aralarında Halkların Demokratik Kongresi İstanbul Delegesi ve Türkiye Gerçeği editörü Mehmet Güneş’in de olduğu 19 kişi 8 Aralık günü polis operasyonlarıyla gözaltına alındı. Devrimci Karargah örgütüne üye oldukları öne sürülen 19 kişiden 14’ü, 9 Aralık günü çıkarıldıkları İstanbul Nöbetçi 10. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından tutuklandı. Bu operasyona tepkiler sürerken İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü polisleri, 14 Aralık sabahı İstanbul ve Samsun'da eş zamanlı bir operasyon düzenleyerek, “DHKP/C’nin bazı sorumlularının da aralarında bulunduğu”nu iddia ettikleri 17

kişiyi gözaltına aldı. Operasyon kapsamında Nurtepe Haklar Derneği ve TAYAD sabah saatlerinde polis baskınına uğradı. Ayrıca Nurtepe, Alibeyköy ve Çağlayan'da yapılan ev baskınlarında gözaltılar yaşandı.

taşıdığı tespitini doğrular nitelikte. BDP yöneticileri, Kürt aydınlar, yazarlar, gazeteciler sendikacılar ve kitle örgütü yöneticilerinin gözaltına alınmasıyla Kürt hareketinin örgütlülüğü dağıtılmak istenirken AKP hükümeti “dinci-gerici” araçlarla halkı kuşatmaya devam ediyor. Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ 12 Aralık günü gazetecilere verdiği beyanatta, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın (DİB) 2012 için

en büyük projesinin “Doğu ve Güneydoğu’da ‘mele’, genelde ‘molla’ denilen ve taşrada vatandaşların din konusunda görüşlerine başvurduğu kişileri sözleşmeli olarak kadrosuna almak olduğunu açıkladı. Bozdağ, DİB tarafından yapılacak sınavı geçen 1000 “molla”nın sözleşmeli imam hatip olarak istihdam edileceğini duyurdu. Konuyla ilgili aynı gün Hürriyet gazetesinde çıkan bir diğer haber ise bu projenin Kürt illerinde tarikatların kadrolaşmasının ve toplumsal ağlara nüfuz etmesinin devlet politikası olarak yürütüleceğini gösterdi. Gazetenin haberinde, Diyanet’in, bölgede etkin olan Nakşibendi, Kadiri ve Kürt kökenli Nurcu grupların dini önderleri arasında yer alan bazı isimlere öncelikli olarak kadro vereceği bilgisi verildi. Böylece tarikatlar, istihdam kriterleri arasında da yer alarak, devlet tarafından resmen tanınmış oluyor. Mele’lerin istihdamı, Kürt illerinde Kürt hareketinin zayıflatılmasında “İslamcıların” doğrudan devlet tarafından kullanılacağını gösteriyor.

Tehlike İran’dan değil AKP’den Önce İran Devrim Muhafızları Hava-Uzay Kuvvetleri Tuğgenerali Emir Ali Hacizade sonra da İran Meclisi Dış Politika ve Ulusal Güvenlik Komisyonu Başkanvekili Hüseyin İbrahimi, İran’a yönelik olası saldırıda ilk önce Malatya’ya kurulan NATO füze kalkanı vuracaklarını açıkladı. İran’ın, kendini hedef aldığı ayan beyan ortada olan füze kalkanını vuracağını açıklaması basında olağanüstü bir durummuş gibi yansıtıldı. Oysa hiç de şaşırtıcı olmayan bu tepki, füze kalkanının Malatya Kürecik’e kurulması AKP tarafından onaylandığında karara

karşı çıkan bölge halkı ve anti-emperyalistler tarafından öngörülmüş, Kürecik’te ve Malatya’da kitlesel protestolar düzenlenmişti. Türkiye’yi olası bir savaşta hedef haline

getirecek füze kalkanını kurmakta ısrarcı olan AKP ise göz boyama ötesinde bir anlamı olmayan diplomatik açıklamalarla, halkı bir tehlike olmadığına ikna edip tepkileri önlemeye

çalışıyor. Bölge halkının tedirginliği sürerken Sosyalist Gençlik Derneği 17 Aralık’ta Kürecik’te bir protesto yürüyüşü düzenlemeye hazırlanıyor.


5

DÜNYA 15 Aral›k 2011 / 28 Aral›k 2011

Halk›n Sesi

Suriye’de bir öyle bir böyle 7

iklim 5 kıta

Suriye’de emperyalist çıkarların bekçisi olan AKP, bir yandan ‘Suriye’de istikrar, barış’ derken diğer yandan silahlı grupların hamiliğini yapıyor. Esad’a savrulan tehditler yerini uzlaşı mesajlarına bırakıyor nel Sekreteri Rasmussen Suriye’ye müdahalenin kesinlikle gündemde olmadığını ve olmayacağını açıklamak zorunda kaldı.

Y

önetim karşıtı eylemlerin devam ettiği Suriye’de çatışmalar sürüyor. Yaklaşık dokuz aydan beri devam eden çatışmalar ülkenin kuzey bölgelerindeki kentlerde yoğunluk gösterirken, son dönemlerde Suriye - Türkiye sınırında yaşananlar iki ülkenin yönetimleri arasındaki gerilime yeni bir boyut kazandırdı. Suriye sınırından 6 Aralık gecesi gelen bir haber uzun süredir bilinen bir gerçeğin vesikası oldu. Ajanslara düşen habere göre Türkiye sınırından Suriye’ye sızan 3540 civarında silahlı isyancı, sınırda konuşlanan Suriye ordusu tarafından fark edildi. İddialara göre iki taraf arasında çıkan çatışmada yaralanan isyancılar TSK’ya ait araçlarla Türkiye’ye kaçırılırken diğer isyancılar da bir süre sonra sınırı geçip Türkiye’ye geri döndü. Yaralıların Antakya Devlet Hastanesi’ne kaldırıldığı öne sürülürken resmi makamlar tarafından bu konuda bir açıklama yapılmadı. Bilindiği gibi ülkenin en güneyinde başlayan eylemler birden ülkenin kuzeyine, Türkiye sınırına yakın kentlere sıçramış ve isyan burada farklı bir boyut kazanmıştı. Türkiye kendi topraklarında yetiştirdiği çok sayıda isyancıyı sınırdan geçirerek Suriye’ye sokuyor ve silahlı gruplara her türlü lojistik desteği de sağlıyor. Uzun süredir bilinen bu gerçek bir süredir Suriyeli makamlarca da dile getiriliyordu. Türkiye’nin Suriye’deki silahlı gruplara yardım ettiğini gösteren pek çok kanıt ortaya çıkmıştı. Suriye Ulusal Geçiş Konseyi’ni İstanbul’da kurduran AKP, Suriye’deki silahlı eylemlerin büyük çoğunluğunu gerçekleştiren Özgür Suriye Ordusu’nun Libyalı gerici gruplarla ve Suriye Ulusal Konseyi’yle yaptığı toplantılara da ön ayak olmuştu. Bu toplantılardan

sonra Suriye Ulusal Konseyi ile Özgür Suriye Ordusu işbirliği yapma kararı almış ve Libya’dan gelen 300’den fazla silahlı milis Türkiye sınırından Suriye’ye girmişti. Türkiye’de eğitilip Suriye’ye sızdırılan silahlı gruplar sınır bölgelerinde özel bir misyon yürütüyor. Özellikle sınır köylerinde çatışmalar çıkarılarak Türkiye halklarında “sınır güvenliği tehlikede” imajı yaratılmak isteniyor. Bu algının oluşturulması için Türkiye’den Suriye’ye giriş yapan sivil araçlara saldırılar düzenlenerek bu saldırılar Esad’a bağlı askerlere mâl ediliyor ve sınır güvenliği konusundaki endişeler körükleniyor. Bilindiği gibi

Suriye’ye giren birçok TIR, taksi ve otobüs silahlı saldırıya maruz kalmıştı. Bu saldırıların en çok akılda kalanlarından biri Türkiyeli hacı kafilesine yapılan saldırı olmuştu. Sınırda yapılan saldırılara ek olarak PKK’nin Suriye sınırında kamp kurduğu haberleri ara ara manşetlerden verilerek Suriye sınırında tampon bölge oluşturulması için zemin oluşturulmaya çalışılıyor. ‘SIKINTI YOK’ S‹YASET‹ Sınırda yaşanan bir diğer gelişme de Suriye’nin sınır kapılarını kapatması oldu. Emperyalistlerle birlikte Suriye’ye yaptırım sözünü dilinden düşürmeyen AKP’ye Esad yönetimi

aynı dilden cevap verdi ancak “sıkıntı yok” siyasetini, TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner’in deyimiyle “goygoyculuğu” hayat tarzı olarak belirleyen AKP, bu durum karşısında da aynı refleksi gösterdi. Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan sınır kapatmanın kendilerini etkilemeyeceğini söylese de sınırdan geçmeye çalışan TIR’lar kilometrelerce kuyruk oluşturuyor. Emperyalistler tarafından uzunca bir süredir oluru aranan Suriye’ye müdahale konusunda geri adım atılmış görünüyor. Özellikle Rusya ve Çin’in Suriye’ye yönelik her türlü yaptırıma karşı olması ve Rusya’nın füze kalkanı konusunda tavrını, füzeleri Türkiye’ye çevirerek göstermesi sonrası NATO Ge-

MÜDAHALEDE MANEVRA Türkiye için de benzer bir durum söz konusu. Esad yönetimine tehditler yağdıran AKP iktidarı dışarıdan ve içeriden gelen baskılar sonucu ‘müdahale gündemde olamaz’ açıklaması yapmak zorunda kaldı. Bir yandan İran’ın kendisine yönelebilecek her türlü tehlikede tavrının sert olacağını belli etmesi ve Rusya faktörü, diğer yandan sermaye temsilcilerinin açıklamaları Suriye’ye müdahalenin kolay olmayacağını gösterdi. TÜSİAD Yüksek İstişare Kurulu’nda konuşan Rahmi Koç ve Ümit Boyner, Suriye’ye müdahalenin ekonomik olarak yıkıma yol açabileceğini söyleyerek sermaye cephesinin AKP’nin Suriye savaşına karşı olduğunu ortaya koydu. Öte yandan gerek Suriye’nin Arap Birliği gözlemcilerine yeşil ışık yakması gerekse emperyalist bloktan yapılan “Suriye’ye yaptırımlar geçici” gibi açıklamalar da tarafların perde arkasında görüşmeleri sürdürdüğünü gösteriyor. Emperyalistlerin aldığı konuma göre tavır takınan AKP’nin Suriye politikası yapılan bu pazarlıklara göre şekillenecek. Eski CIA başkanı, yeni ABD Savunma Bakanı Leon Panetta’nın Türkiye ziyaretinde şüphesiz AKP’ye Suriye konusunda da yeni talimatlar verilecek. Halklara düşman politikalarına devam eden ve halkları birbirine düşman etmeye çalışan AKP’nin emperyalist çıkarlar için soyunacağı yeni rollerinin teşhiri ve bu politikalara karşı mücadele Türkiyeli sosyalistlerin önüne koyması gereken önemli bir konu olarak duruyor.

Maden Yaşamı savunanların isyanı grevinde P kazanım Endonezya'n›n iflgali alt›ndaki Papua bölgesindeki bak›r madenini iflleten ABD'li Freeport-McMoRan flirketinde ücretlerine zam yap›lmas› için üç ayd›r grev yapan iflçiler zafer kazand›. fiirket iflçi sendikas›yla ücretlerin artt›r›lmas› yönünde anlaflma imzalad›. 23 bin madencinin çal›flt›¤› madende 8 bin madenci 15 Eylül'den bu yana grevdeydi. Grevdeki madenciler bak›r madeninin çevresini kuflatarak madendeki çal›flmalar› ve Grasberg bölgesinde de üretimi durdurmufltu. Grev üretimi yar› yar›ya düflürmüfl, üretilen madenlerin ise kuflatmadan dolay› sevkiyat› engellenmiflti. Greve asker ve polisler taraf›ndan vahflice sald›r›lm›fl ve 9 emekçi katledilmiflti. Öldürülen madencilerden baz›lar› polis kurflunuyla katledilmiflti. Freeport flirketi ayr›ca bat› Papua'da kötü bir tarihe sahip. 1960'larda Endonezya bölgeyi iflgal etti¤inde, bölgedeki madenler için Freeport flirketiyle öncesinde paylafl›m anlaflmas› yap›ld›¤› ortaya ç›km›flt›. Bundan dolay› ba¤›ms›zl›k mücadelesi veren eylemciler, flirketi iflgalci olarak görüyor. Papua’daki madenlerde çal›flanlar, dünya çap›nda faaliyet yürüten Freeport’un en az ücret verdi¤i iflçiler durumunda. Günlük 1,50 dolara çal›flan iflçiler grevle birlikte ücretlerine %37 oran›nda zam alacak. Bunu bir kazan›m olarak gören iflçiler buna karfl›l›k ücretlerin yine de yetersiz oldu¤unu ve ücretlerin dünya seviyesine yükseltilmesini istiyor.

eru’nun kuzeyindeki Cajamarca, Celendin, Hualgayoc ve Contumaza bölgelerinde doğal hayatı zehirleyen altın madenine karşı başlayan direniş hükümeti devirdi. ABD sermayeli Newmont Mining şirketi tarafından açılan altın madeninin doğal yaşama zarar verdiğini ve su kaynaklarına zarar verdiğini belirten yerliler tarafından başlatılan maden isyanına binlerce kişi katıldı. 25 Kasım’da madenin önünde başlayan eylemler kent merkezlerinde de devam etti. Madenin kapatılması için yapılan yerli eylemlerine polis saldırınca eylemler daha da büyüdü. Madende çalışan iş makinelerini tahrip eden yerli halkla polis arasında yaşanan çatışmalarda çok sayıda kişi yaralandı. Madenin doğaya zarar vermemesi için önlem alınacağı yönündeki boş vaatlere kulak asmayan yerlilerin eylemleri nedeniyle kuzey bölgesinde “kamu hizmetleri” durma noktasına geldi. Bölgede kontrolü tamamen yitiren devlet başkanı Ollanta Humala sözde “kamu hizmetlerini devam ettirmek” özde kaybolan devlet otoritesini geri getirmek için 60 gün sürecek olağanüstü hal ilan etti. Eylemlerin sürükleyici gücü olan yerli halkı yapılan görüşmelerden de sonuç çıkmayınca, Newmont Mining şirketiyle 4,8 milyon dolarlık sözleşmeyi imzalayan başbakan Salomon Lerner 10 Aralık’ta istifa etti. Lerner’in istifasının ardından eskiden bir komutan olan devlet başkanı Humala, orduda kendisinin hocası olan, Lerner hükümetinin içişleri bakanı Oscar Valdes’i

İşçiler polis gazına geçit vermedi

M

Kad›nlar krize karfl›

İ

talya’nın Roma ve Venedik kentlerinde kadınlar sokağa çıkarak kemer sıkma politikalarını protesto etti. “Kadınlar yoksa kim?” diyerek sokağa çıkan binlerce kadın parlamentoda onaylanan 30 milyon Euro değerindeki neoliberal yıkım paketine karşı çıktılar. Paketin kadınları görmezden gelerek hazırlandığını dile getiren eylemciler, “Kadınları görmezden gelerek krizi bitiremezsiniz” dediler.

Blackwater Irak’a

I

rak’ta birçok katliama karışan özel güvenlik şirketi Blackwater Irak’a geri dönmeye hazırlanıyor. 2007 yılında bir konvoya saldırı düzenleyen şirket 17 sivili katletmiş ve o günden sonra uluslararası kamuoyunun tepkisini çekmişti. Irak yönetimi tepkiler üzerine şirketin 2009 yılında biten sözleşmesini uzatmamıştı. Şirketin yeni sahibi USTC Holdings’ten yapılan açıklamada adı ACADEMI olarak değiştirilen şirketin Irak’ta yeni işler alacağı belirtildi. Irak’ta 16 bin kişilik bir ordu bırakacak olan ABD’nin Blackwater gibi eli kanlı bir şirketi Irak’a yeniden sokması çekilme konusundaki samimiyetinin böylece bir kez daha sorgulanmasına neden oldu.

M›s›r’da ikinci tur

M

yeni hükümeti kurmakla görevlendirdi. MORALES’‹ ÖRNEK ALDI Sadece 5 ay başbakan olarak kalan Lerner’in yerine Valdes’in gelmesi, ülkede daha otoriter bir rejimin yerleştirilmeye çalışılması olarak yorumlandı. Peru yasalarına göre başbakan istifa ettiğinde tüm kabinenin istifa etmesi gerekse de Devlet Başkanı Humala sadece Finans Bakanı ve Sosyal Dayanışma Bakanı’nı değiştirerek yola devam kararı aldı. Yerli halkın isyan ettiği altın madeni

ısır’da yaklaşık bir yıl önce devrilen Hüsnü Mübarek rejiminden sonra yönetimi devralan askeri koalisyon, halk düşmanı uygulamalara devam ediyor. Yeniden Tahrir Meydanı’na inen askeri yönetim karşıtlarına Mübarek rejimiyle aynı ölçüde şiddetle cevap veren askeri yönetim eylemcilere saldırarak gerçek yüzünü ortaya koyuyor. Mübarek rejiminin devam ettiğini söyleyerek meydanlara inenlerin haklı olduğunu yapılan toplu biber gazı alımları da gösteriyor. Yılda 3 milyar dolar yardım aldığı ABD’nin kon-

Peru’nun kuzeyindeki birçok yerde maden çıkarılmasını öngören Conga projesi kapsamında yer alıyor. Projenin en büyük ortağı ise Newmont Mining şirketi… Ağustos ayında göreve gelen Devlet Başkanı Humala’nın Latin Amerika’da Chavez ve Morales’in takipçisi olacağı ve halkçı bir politika izleyeceği yorumları yapılıyordu. Kendisini Morales’e yakın gören Humala, tıpkı rol modeli gibi sırtına basarak yükseldiği yerli halkın yaşam kaynaklarına yönelttiği neoliberal saldırılarla Morales’in politikalarını örnek aldığını kanıtlamış oldu.

trolünde olan Mısır ordusu, gerçek demokrasi isteyen halkın isyanını bastırmak için ABD’den 21 ton biber gazı sipariş ederek hem ne kadar demokrat olabileceğini hem de halka karşı kiminle işbirliği yaptığını ortaya koymuş oldu. B‹BER GAZINA KARfiI ‹fi BIRAKMA Askeri yönetimin işbirlikçiliğine karşı Mısırlı işçilerin yaptığı eylemse tarihi bir örnek oluşturacak cinsten. Sokaklarda askeri yönetime karşı eylemlerde boy gösteren Mısırlı liman işçileri, ABD’den gelen

tonlarca biber gazını gemilerden indirmeyi reddederek halka karşı kullanılacak gazların İçişleri Bakanlığı depolarına girmesine engel olmak istedi. Eylemde gözaltına alınan işçiler polis tarafından ve liman yönetimi tarafından ayrı ayrı sorguya çekildi ve işkence gördü. Mısır’da bir yıldan beri devam eden eylemlerde kullanılan biber gazları nedeniyle 43 kişinin boğularak hayatını kaybettiği ifade ediliyor. Biber gazlarının ölümcül tehlikesine dikkat çeken hekimler de gaz alımının durdurulmasını istiyor.

ısır’da Hüsnü Mübarek’in devrilmesinden sonra yapılan ilk seçimlerde ikinci tur oylamaları yapıldı. 28 Kasım’da yapılan ve yüzde 48 gibi bir oranda boykot edilen ilk tur seçimlerinde oyların %47’sini alan Müslüman Kardeşler’in Özgürlük ve Adalet Partisi’nin ikinci turda da birinci parti olması bekleniyor. İlk turda %21 oy alan İslamcı Selefiler’in de seçimlerde yine Müslüman Kardeşler’i takip etmesi bekleniyor. Mübarek’i deviren isyanın temel dinamiklerini oluşturan siyasi gruplar askeri yönetim altında seçimlere gitmeyi boykot ederek Tahrir Meydanı’nda eylemlere devam etme kararı almıştı.

Liege’de Breivik vakas›

B

elçika’nın Liege kentinde Nordine Amrani isimli bir kişinin kent meydanına düzenlediği saldırı sonucu 6 kişi hayatını kaybetti, yüzden fazla kişi de yaralandı. Hayatını kaybedenlerden birinin 17 aylık bir bebek olduğu öğrenildi. Polisin yaptığı açıklamada daha önce silah ve uyuşturucu bulundurmaktan beş yıl hapis yatan Amrani’nin intihar ettiği belirtildi. Amrani’nin evinde yapılan aramada da 45 yaşında bir kadın cesedi bulundu. Olayla ilgili soruşturma sürerken, saldırının geçen yıl Norveç’te neofaşist Breivik’in ilk saldırısıyla benzerliği dikkat çekiyor.


6

İNSANCA YAŞAM 15 Aral›k 2011 / 28 Aral›k 2011

Halk›n Sesi

Büro’dan Kongre’ye bar›nma hakk› ikmen Vadisi’nde barınma hakkı mücadelesi veren halkın, belediyenin kentsel dönüşüm bürosuna karşı, barınma hakkı bürosu kurmasının üzerinden altı yıl geçti. Bu altı yıl içerisinde barınma hakkı mücadelesi birçok mahalleyi safına katarak büyüdü. İlk kez Vadi’ye kurulan büro ve onun yaktığı kıvılcım sonra Mamak’a, ardından Yenimahalle’ye, oradan birçok mahalleye ve sonunda Adana’ya kadar uzandı. Halkın barınma hakkı mücadelesi, hak mücadeleleri içinde en çok öne çıkan ve en çetin mücadelelerin yaşandığı bir yer olarak önemli bir deneyimi de içinde barındırıyor. Bu deneyimlerin önemli bir kısmı başkaca hak mücadelesi alanlarına da uygulanabilir, aktarılabilir. Kutay Başta Ankara’da olmak üzere süren barınma hakkı Meriç mücadeleleri, bir hak Halkevleri mücadelesinin halkın hak MYK üyesi arayışının kitleselleşebileceğini, süreklilik kazanabileceğini, kardeşlik bağlarını kurabileceğini, toplumsal muhalefetin etkin bir parçası olabileceğini, hak kazanabileceğini ispat etmesi açısından da oldukça önemli. Fikrin, gerçek olduğu yer olması açısından kıymetli. Barınma hakkı mücadelesi geldiği yer itibariyle, artık muhataplarını dize getirmiş durumda. Birçok mahallede barınma hakkı büroları, belediyeleri mücadelenin zoru ile masaya oturtmuş durumda. Barınma hakkı mücadelesi artık somut kazanımlar da elde ederek sürüyor. Kimi mahallelerdeki barınma hakkı büroları artık belediyeler ile ilk toplu sözleşmelerini de yapıyor. Ancak iktidar sahipleri de boş durmuyor. AKP iktidarı elindeki önemli imkânlardan olarak gördüğü kentsel rantı sermayeye aktarabilmek için Van depremi sonrasında büyük bir atağa hazırlanıyor. Kentsel dönüşümleri ve orman vasfını kaybetmiş araziler olarak tanımlanan 2B yasasını paket halinde yeniden ve daha güçlü şekilde gündeme getirmeye çalışıyor. Kentsel yağmaya ve halkın barınma hakkına yönelik büyük bir atağın hazırlığını yapıyor. Halkın barınma hakkı mücadelesi, tek tek belediyelere karşı mahallelerde kurulmuş olan barınma hakkı bürolarının ufkunu çoktan aşıyor. İlk adımlarını bu sene başında gördüğümüz mahallelerin birlikte hareketi ve dayanışmasının örneklerini çoğaltmak ve bunun birleşik bir mücadeleye doğru evirilmesi önümüzdeki temel görevlerden biri olarak duruyor. İşte halkın barınma hakkı mücadelesi gelinen noktada kendisini Barınma Hakkı Kongresi ile bir adım daha ileri taşıdı. Altı yıl önce Dikmen Vadisi’nde halkın kendi örgütlülüğüne ve mücadelesine taktığı bir isim olarak doğan Barınma Hakkı Büroları, barınma hakkı kongresinin de kurucusu oldu. Barınma Hakkı Kongresi, halkın hak mücadelelerinin ilk kongresi olmasının bütün eksikliklerini ve acemiliklerini taşımakla birlikte, bir halk demokrasisi organı olmanın, gerçek bir halk temsiliyetinin, halkın samimi, içten, sıcaklığının bütün izlerini de taşıyordu. Kuşkusuz bu yeni bir başlangıç. Kongrede seçilen Barınma Hakkı Meclisi halkın kendi kaderini kendisinin tayin edebileceğinin güzel bir örneği olacak. Yine kongrede oylanarak kabul edilen Barınma Hakkı Danışma Kurulu aydınlarla halkı bir araya getiren gerçek bir zeminin inşasının nasıl bir şey olduğunun da deneyi olacak. Halkın Barınma Hakkı Kongresi, ülkemizin ve dünyanın bütün evsizlerine, barınma hakkı ihlal edilenlere, bütün hak mücadelesi verenlere binlerce selam göndererek yola koyuldu.

D

Barınma hakkı meclise kavuştu T

ürkiye’nin dört bir yanında rant ve kentsel yağma politikalarına direnen barınma hakkı mücadeleleri, 11 Aralık Pazar günü Ankara, İnşaat Mühendisleri Odası’nda Barınma Hakkı Kongresi’nde bir araya geldi. Ankara’nın farklı mahallelerinde yürütülen kentsel dönüşüm politikalarına direnen, İstanbul’da 3. köprünün yapılmasına ve yaşam alanlarının tahrip edilmesine karşı çıkan, Adana Seyhan’da açtıkları Barınma Hakkı Bürosu ile mücadelelerine yeni bir ivme katan 500’den fazla kişi barınma hakkı mücadelesinin organlarını hep birlikte kurdu. Kongrenin gerçekleştiği İnşaat Mühendisleri Odası, pankartlarla ve direniş resimleriyle süslenmişti. Mahalleliler, resimlerde kendilerini buluyor ve birbirleriyle deneyimlerini paylaşıyorlardı. Paylaşımlar, barınma hakkı mücadelelerinin fotoğraf ve görüntülerinin yer aldığı sinevizyon gösteriminde de sürdü. Sinevizyon gösteriminin ardından Kutay Meriç, Begüm Aykan ve Tuba Kaya’dan oluşan Divan Kurulu seçimi yapıldı. ÖRNEK KONGRE Barınma Hakkı Kongresi’nin açılış konuşmasını ise Mamak Belediyesi Belediye Meclis Üyesi Yusuf Sağlık yaptı. AKP’nin rant yağma ve yıkım odaklı kentsel dönüşüm politikalarını sürdürdüğünü söyleyen Sağlık, halkın direnişi güçlendikçe yeni yasaların çıkarıldığını, yeni saldırı programları oluşturulduğunu belirtti. Halkın yıkım saldırılarına asla boyun eğmeyeceğini ifade eden Sağlık, barınma hakkı mücadelesinin yeni bir döneme girdiğini vurguladı. Sağlık, Ankara Polatlı’da ve Yenimahalle Mehmet Akif Ersoy Mahallesi’nde mücadelelerini kazanımla

Barınma hakkı mücadelesi verenler, kentsel yağma ve rant politikalarına karşı Kongre’de birleşti, Barınma Hakkı Meclisi’ni kurdu

sonuçlandırdıklarını, Dikmen Vadisi’nde de 6 yıl sonra belediyeyi müzakere masasına oturttuklarını hatırlattı. Yusuf Sağlık, belediyelerin ve AKP’nin Barınma Hakkı Bürolarını muhatap almak zorunda kaldığının altını çizerek ortak kaderlerinin ortak mücadeleye dönüştüğünü, saldırının her partiden gelebildiğini ifade etti. Sağlık konuşmasını, “Bu kongre, barınma hakkı gibi tüm hak mücadelelerine örnek olsun. Derelerine, eğitim hakkına, sağlık hakkına, güvenceli iş hakkına sahip çıkanlara örnek olsun. Yolumuz, yolunuz açık olsun” sözleriyle noktaladı. ‘HAK NASIL ALINIR GÖSTERD‹K’ Sağlık’ın ardından barınma hakkı mücade-

lesinin verildiği mahallelerin temsilcileri kongreyi selamladı. Mücadeleleri kazanımlarla sonuçlanan mahallelerden Mehmet Akif Ersoy Mahallesi adına Mahmut Aydoğan ‘hak nasıl alınır’ sorusuna en güzel yanıtı verdiklerini ifade etti. Polatlı adına konuşan Polat Kurutepe de kazanımı getirenin bir arada durmak olduğunu, barınma hakkı verenlerin örgütlü durması halinde kazanımların artacağını söyledi. Yoğun alkışlarla kürsüye gelen Dikmen Vadisi Barınma Hakkı Bürosu temsilcisi Tarık Çalışkan da kongrelerinin, ülkede ve dünyada hak mücadelesi yürütenlere hayırlı olmasını dileyerek konuşmasına başladı. Gökçek’i masaya getirdiklerini, dize de getireceklerini ifade eden Çalışkan, barınma hakkı mücadelesi

pratiklerinin tüm hak mücadelelerine örnek olmasını temenni etti. Kongreyi selamlama bölümü İstanbul Sarıyer Kocataş Mahallesi’nden Ramazan Ünal, Adana İsmetpaşa ve Barış mahallelerini temsilen Fadime Temur, Ankara Mamak Kartaltepe Mahallesi'nden Zübeyde Güzel, Ege-Çöplük Mahallesi'nden Nebi Abacı, Mamak Barınma Hakkı Bürosu'ndan Zeynep Onat, Mamak Gülseren-Anayurt Mahallesi'nden Ali Uludağ, Mamak Yakup Abdal Mahallesi'nden Mülazım Karagülmez, Altındağ Hıdırlıktepe-Atıfbey Mahallesi'nden Yaşar Yaradılmış ve Cengiz Özdiker ile Altındağ Başpınar Mahallesi'nden Erdal Polat’ın konuşmalarıyla sürdü. Farklı mahallelerde farklı mücadele deneyimleri-

ne imza atan mahalleliler, belirli kazanımlar edinebildiklerini, daha fazla hak için daha fazla örgütlülük ve daha fazla mücadele gerektiğini söylediler. Temsilciler, kongrenin barınma hakkı mücadelesine büyük katkı sağlayacağını da vurguladılar. HER ALANDA B‹R KOM‹SYON Selamlama konuşmalarının ardından ilk olarak Barınma Hakkı Meclisi’nin kurulmasına yönelik önerge divana sunuldu. Mahalle temsilcilerinden delegelerin oluşturduğu 45 kişiden Barınma Hakkı Türkiye Meclisi’nin kurulmasına oy birliği ile karar verildi. Barınma hakkı mücadelesinin aydın, avukat, yazar, sanatçı, akademisyen, mühendis, mimar ve şehir

plancıları ile birlikte yürütülmesinin önemine dikkat çeken konuşmaların ardından 25 kişilik bir Danışma Kurulu da oylama sonucunda oluşturuldu. Divana sunulan önergeler ile yine barınma hakkına katkı sağlayacağı düşünülen alanlara ve konulara ilişkin komisyonlar kurulmasına karar verildi. Gençlerin ve kadınların örgütlenmesi amacıyla Gençlik ve Kadın Komisyonları, rant politikalarından etkilenen ve işini, mesleğini kaybeden esnaflar için Esnaf Komisyonu’nun kurulması kongrenin oylarına sunuldu ve kabul edildi. Kongrede ayrıca barınma hakkı ihlallerine karşı hukuki süreçlerin örgütlenmesi amacıyla Hukuk Komisyonu, projeler ile ilgili öneriler geliştirilmesi ve bilgi desteği sağlanması amacıyla mimar, mühendis ve şehir plancılarından oluşan Teknik Komisyonu, barınma hakkı deneyimlerinin aktarımının gerçekleştirilmesi, görsel çeşitliliğin sağlanması ve Barınma Hakkı Gazetesi’nin geliştirilmesi amacıyla da BasınYayın Komisyonu’nun kurulmasına karar verildi. Komisyon çalışmalarının sona ermesiyle birlikte divan, Barınma Hakkı Meclisi delegelerini kürsüye davet etti. Son olarak meclis adına Fuat Keser Barınma Hakkı Kongresi Sonuç Bildirgesi’ni okudu. Gün boyunca yapılan tartışmaları ve alınan kararları aktaran Keser, “Barınma Hakkı Kongresi delegeleri ve bu ülkenin yurttaşları olarak bizler, barınma hakkımızı ve insanca bir kentte yaşama hakkımızı ortak mücadelemizle elde edeceğimiz bilinciyle, ülke çapında barınma hakkı mücadelesi veren herkesi Barınma Hakkı Meclisi’nin bir parçası olmaya ve mücadeleyi büyütmeye çağırıyoruz” dedi. Kongre, “Barınma hakkımız söke söke alırız”, “Direne direne kazanacağız” sloganları ve alkışlar eşliğinde son buldu.

İstanbul’un yıkım ekibi kuruldu Baflbakan Tayyip Erdo¤an, Van depreminin ard›ndan felaketi f›rsata dönüfltürmek amac›yla kentsel dönüflüm dü¤mesine basm›flt›. Erdo¤an’›n “‹ktidar› kaybetmek pahas›na da olsa ‹stanbul’daki binalar› y›kaca¤›z” aç›klamas›n›n ard›ndan ‹stanbul Büyükflehir Belediyesi harekete geçti. ‹stanbul’daki belediye baflkanlar› ile ortak bir toplant›n›n yap›lmas›n›n ard›ndan belediyeye ba¤l› Kentsel Dönüflüm Müdürlü¤ü’ne de üst düzey yetkiler verildi ve müdürlük, ‘y›k›m birimi’ haline dönüfltürüldü. Kadir Topbafl’›n haz›rlatt›¤› yönetmeli¤in deprem riski olan binalar›n kentsel dönüflüm yoluyla yenilenmesini içerdi¤i belirtildi. Fakat Kentsel Dönüflüm Müdürlü¤ü’ne verilen yetkiler, deprem bahanesiyle yoksullar›n kentin d›fl çeperine sürülece¤i ve kent rant›n›n yeniden bölüflümünün deprem tehdidi gerekçe gösterilerek gerçekleflece¤ine iflaret ediyor. Bir ‘y›k›m birimi’ halini alan müdürlük, evi y›k›lacak olan vatandafl›n itirazlar›na bakmadan ve yaz›flmalar›

beklemeden y›k›m gerçeklefltirebilecek. YIKMAKTAN SORUMLU B‹R‹M

Kentsel Dönüflüm Müdürlü¤ü’ne belediye yönetimi taraf›ndan verilen yetkilere göre birim, ilk olarak kentsel dönüflüm projesini gerçeklefltirece¤i bölgenin fiziki, ekonomik ve sosyal durum araflt›rmalar›n›, Ar-Ge çal›flmalar›n› ve hak sahiplerinin belirlenmesine yönelik tespit çal›flmalar›n› yapacak. Projenin yap›laca¤› bölgenin deprem, sel veya di¤er do¤al ve kentsel risklere karfl› savunmas›z kald›¤›na yönelik bir kanaatin oluflmas› durumunda en az 5 bin metrekarelik yap› adalar›n›n planlar› haz›rlanacak. Kentsel Dönüflüm Müdürlü¤ü, y›k›mlar süresince yaln›z da b›rak›lmayacak. Kentsel dönüflüm alan›nda kamu mülkiyetinde veya kullan›m›nda olan arazi varsa, Bakanlar Kurulu’ndan karar ç›kartt›r›lacak ve y›k›m gerçeklefltirilecek. ‹lçe belediyeleri de bir bölgenin kentsel

dönüflüm alan› ilan edilmesi öncesinde y›k›m biriminin onay›n› alacak ve müdürlük, kentsel dönüflüm ilan edilen bölgelerin tüm infla faaliyetlerinin denetimini sa¤layacak. Kentsel Dönüflüm Müdürlü¤ü, yürütece¤i projelerde ulusal ve uluslararas› her türlü fona baflvurabilecek. Böylece kentsel dönüflüm projelerinin rant ayaklar›ndan birisi de kullan›lan fonlar arac›l›¤› ile gerçekleflecek. HALKA SÜRGÜN TAR‹HE VURGUN

Kentsel Dönüflüm Müdürlü¤ü’nün öncülü¤ünde gerçeklefltirilecek y›k›mlar, AKP’ye ve sermayeye rant sa¤larken, halka sürgün yaflatacak. Sulukule ve Ayazma baflta olmak üzere bugüne kadar yap›lan hemen hemen tüm projeler, yoksul halk›n yaflam alanlar›ndan uzaklaflt›r›lmas› ve flehir d›fl›na gönde-

Ankara zehir soluyor K

imya Mühendisleri Odası (KMO) Ankara Şubesi, Ankara’da her geçen gün artan hava kirliliğine dikkat çekmek amacıyla 2011 yılı içerisinde üçüncü defa basın toplantısı düzenledi ve halkın sağlığının tehdit altında olduğu uyarısını yaptı. Şube yönetimi tarafından yapılan açıklamada Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın resmi ölçüm istasyonlarının ekim, kasım ve aralık ayı verilerinin incelendiği belirtildi. Halk sağlığının tehlikede olması anlamına gelen ‘uyarı eşiği’nin ekim ayında 2, kasım ayında ise 3 kere aşıldığına dikkat çekilen açıklamada, kirliliğin solunum yolu, akciğer ve kalp hastalıklarına yol açabileceğinin, hastalıkların ölümle

sonuçlanabileceğinin altı çizildi. Kirlilik ile ilgili halka herhangi bir açıklama yapılmadığını ifade eden oda yönetimi, Hava Kalitesi Değerlendirme ve Yönetimi Yönetmeliği’nin 13. maddesine göre bakanlığın, uyarı eşiğinin aşılması halinde derhal önlem alması gerektiğini hatırlattı. “Soluduğu havanın ne kadar kirli olduğunu öğrenmek yurttaşların en temel haklarındandır” diyen KMO, önlemlerin ise valilik tarafından alınması gerektiğini dile getirdi. Hizmet değil, oy için yürütülen şehircilik politikalarının Ankaralının sağlığını tehdit ettiği söylenen açıklamada, trafiğin ve kömür kullanımının kirliliği artırdığını, Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin de yaşanan kirlilikten sorumlu olduğu belirtildi.

rilmesi ile sonuçland›. ‹stanbul’un tarih kokan çok say›da bölgesinde de kentsel ya¤ma politikalar› yürütmeyi hedefleyen belediye, “Y›kSat” modeli ile rant sa¤lamaya çal›flacak ve bu u¤urda kentin tarihi dokusuna zarar vermekten de çekinmeyecek.

Adanalılar projede söz ve karar hakkı istedi A

dana’da Seyhan Belediyesi’nin İsmetpaşa ve Barış mahallelerinde yürütmek istediği kentsel dönüşüm projesine karşı halkın barınma hakkı mücadelesi büyüyor. Belediyenin kamulaştırma projesine itiraz etmek ve taleplerini belediye yetkililerine iletmek isteyen mahalleliler, 6 Aralık günü Seyhan Belediyesi önüne gitti. Mahallelileri zabıta ekibi karşıladı. Bunun üzerine Barınma Hakkı Bürosu belediyenin önünde bir basın açıklaması yaptı. Barınma Hakkı Bürosu temsilcileri, belediyelerin ticarethane gibi çalışmaması, halkını da müşterisi gibi görmemesi gerektiğini belirtti. Belediye

Başkanı Azim Öztürk’e seslenen mahalleliler, “Depremi fırsata çevirmeyi, Van halkının mağduriyetini bahane ederek rantsal dönüşüm yapmayı bırak. Mahallemize gelip, bizlerin fikrini alarak kentsel dönüşüm yap” dedi. Haklarını alana kadar mücadelelerini sürdüreceklerini söyleyen mahalleliler, açıklamalarını “Rant için değil, halk için kentsel dönüşüm” sloganlarıyla bitirdi. Açıklamadan sonra Barınma Hakkı Bürosu’nda bir toplantı yapan mahalleliler, belediyenin kamulaştırma kararına karşı fiili mücadelenin yanı sıra hukuki mücadele verilmesi gerektiğini belirtti ve projeye karşı dava açma kararı aldı.


7

İNSANCA YAŞAM 15 Aralık 2011 / 28 Aralık 2011

Adana’da zamma fren A

dana Büyükşehir Belediyesi’nin 22 Ağustos 2011’de ulaşım hizmetine yaptığı yüzde 20’lik zamma karşı mücadelenin hukuk ayağı önemli bir kazanım elde etti. Ulaşım zamlarını imza toplayarak ve eylemlerle protesto eden Adana Halkevi, zammın iptali için bölge idare mahkemesine açtığı davada zammın yürütmesini durdurma kararı aldı. Adana Halkevi 9 Eylül 2011’de adliye önünde bir basın açıklaması yaparak zammın ipal edilmesi için Adana Bölge İdare Mahkemesi’ne dava açmıştı. Zamların geri çekilmesi için 10 Eylül’de imza kampanyası başlatılmış, toplanan binlerce imza 3 Ekim’de belediyeye teslim edilmişti. Adana Büyükşehir Belediyesi UKOME başkanı ile görüşen Halkevciler ulaşım zamlarının ve otobüs sefer sayılarının artırılmasını talep etmiş, UKOME başkanı da istenilen taleplerin değerlendirileceğini açıklamıştı. Adana 2. Bölge İdare Mahkemesi 3 Aralık’ta zam kararının yürütmesinin durdurulmasına kararı verdi. Halkevciler 5 Aralık günü Büyükşehir Belediyesi önünde bir basın açıklaması yaparak “Zammı durdurduk kararı uygulayın” dedi. Halkevciler açıklamalarında mahkemenin yürütmeyi durdurma kararını kamu yararına, hukuka ve sosyal adalet ilkesine uygunluk olmadığını belirterek verdiğini söyledi.

Halk›n Sesi

PARAYLA YAZDIRILIYOR ECZANELERDE BULUNMUYOR

İlaçta fatura hastaya Ş

eker hastaları, tansiyon hastaları ve kanser tedavisi gören onkoloji hastalarının hayati öneme sahip ilaçları eczanelerde bulunmuyor. Hükümetin sağlıkta dönüşüm masraflarından kısmak için ilaç tekellerine dayattığı iskonto, tekellerle hasta arasında kalan eczanelere yansıdı. Şirketler iskontoya direnip eczanelere ilaç satmıyor, eczacılar zararına satış yapmamak için depolardan ilaç almıyor. Hükümet çözüm için KDV’de indirim yoluna gitmeyi planlıyor. Kasım ayında yayımlanan Sağlık Uygulamaları Tebliği (SUT) ile Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) ilaç alımında yapılacak kamu iskonto oranlarını yüzde 4 ila 11’den, yüzde 41’e yükseltti. SGK’nın bu kararı SGK’lı yurttaşların ilaçları için kurum tarafından yapılacak ödemelerin yüzde 41’lik bir indirimle gerçekleşeceği anlamına geliyor. İlaç pazarının en büyük müşterisi konumundaki kurum ilaç firmalarına indirim dayattı. Fakat ilaç tekelleri ilaç fiyatlarında indirim yapmaya yanaşmayarak ilaç satışını kesti. İlaç şirketlerinden indirimsiz fiyattan ilaç satın alıp bu ilaçları SGK’ya indirimli fiyata satan eczacılar da zararına satış yaptıkları gerekçesiyle ilaç satışlarını durdurdu. Kanser, tansiyon ve diyabet hastalarının ilaçları mevcut durumda birçok eczanede bulunmuyor. İlaç bulunan durumlarda hastalar eczacıya ilaç farkı öde-

Eczanelerde ilaç bulunamıyor. Sağlık sisteminin piyasa koşullarına terk edilmesinin bedelini ilaçsız kalan hastalar ödüyor

yerek ilaç satın alıyor. Kanser hastalarının kemoterapi ilaçlarında 150300 TL arasındaki farkı hasta yakınları bir süredir ceplerinden ödüyor. FATURA SAĞLIKTA DÖNÜŞÜMLE KABARDI Hükümet, Sağlıkta Dönüşüm Programı’yla beraber sağlık hizmetini piyasalaştırırken ortaya SGK üzerine binen yeni ve büyük bir yük çıkacağını tahmin etmemişti. 2001 yılında sağlığa 4.5 milyar lira harcanırken bu miktar 2010 yılı sonunda 32 milyarı buldu. Bunun büyük bir

bölümünü de ilaç harcamaları oluşturuyor. 2009’da toplam sağlık harcamalarının 16 milyarı yani yarısı ilaç masrafları için yapıldı. Sağlık harcamalarının bu kadar artması ve bunun içerisinde aslan payının ilaç maliyeti olmasının sebebi Sağlıkta Dönüşüm Programı. Sağlıkta dönüşüm sayesinde “muayenenin kolaylaştığını” söyleyen Sağlık Bakanı aslında muayene oranını artırarak sağlık hizmeti için pazar yaratmış olmakla övünüyor. Türkiye’de kişi başına doktora görünme oranı 2002’de 2.2 iken,

2009’da 6.7 oldu. Fakat bu muayene trafiği sosyal güvenlik bütçesi üzerine bir yük olarak bindi. Hükümet hazırladığı ekonomi programıyla bu yükü azaltmak için SGK’lı yurttaşların cebine ve eczacıların kârına yöneldi. 2012-2014 Orta Vadeli Ekonomik Program’da (OVP) sağlık için global bütçe (harcamalar için bir tavan oran belirlenmesi) ve harcamaların “yararlanıcıların sistemin maliyetine katılımlarını sağlayacak düzenlemeler” ile yurttaşlara ödetilmesi hükümetin planları arasına girmişti.

Şu anda ilaç şirketleri ile yaşanan iskonto geriliminin altında OVP ile hükümetin ekonomik programına giren “global bütçe” uygulaması yatıyor. Global bütçe sağlık harcamalarında bir tavan sınır belirlenmesi anlamına geliyor. Global bütçe gereği 2010 yılında ilaca 14.6 milyar lira ayıran hükümet 15.2 milyarlık ilaç faturası ile karşı karşıya kalınca ilaç masraflarını azaltmak için “önlem” almaya başladı. İlaç tekellerine ilaç pazarının en büyük müşterisi olarak indirim dayattı. Öte yandan da hastaların cebine yöneldi. OVP’ye “Yararlanıcılara maliyet ödetme” ilkesi muayene başına 3 TL ödenmesi, reçetede yazan 3’ten fazla her ilaç için de ayrıca para ödenmesi uygulamasıyla hayata geçirildi. ECZACILAR EYLEME HAZIRLANIYOR Hükümet sağlık hizmetlerini piyasalaştırmak için attığı her adımda, faturayı kabartıyor. Bu faturayı ise halka ödetmeye çalışıyor. Eczacılar Odası, hükümetle ilaç tekelleri arasındaki restleşmenin bedelini kendilerinin ve yurttaşların ödediklerini söyleyerek eyleme hazırlanıyor. Önümüzdeki günlerde eczane vitrinlerinin karartılmasıyla başlayıp Ankara’da bir mitingle devam edecek olan eylemlere hazırlanan 12 bölgenin eczacılar odası SGK ile yapılan 2010 İlaç Alım Protokolü’nün imzalanmamasını da gündemlerine aldı.

Halkevleri, Vanlı çocukların evi oldu V

Halkevleri Van’da Belediye ile ortak bir çalışma yürüterek bir Çocuk Evi açtı. Vanlı çocuklar bu ev için canla başla çalıştı. Şimdi bu Çocuk Evi’ni yaşatmak için giyimden kırtasiyeye, oyuncaktan gıdaya her türlü katkıya ama en çok da bu Ev’de çalışacak gönüllülere ihtiyaç var

an halkı için yaşam gün geçtikçe zorlaşıyor. Halkın en yaşamsal ihtiyaçları henüz karşılanabilmiş değil. 330 bin nüfuslu Van’da 18 bin kişilik çadır kent ve 2 bine yakın konteyner ile barınma sorunu çözülmeye çalışılıyor. Van’da gönüllü çalışma yapanlar barınmadan sonra kentte en büyük sorunun eğitim olduğunu söylüyor. Depremin yıkımı ile ruhsal olarak sarsılan, hasarlı okullar ve eksik eğitimci kadrosu nedeniyle okul hayatları kesintiye uğrayan çocuklar için özel önlemler alınması ihtiyacı Halkevleri’ni harekete geçirdi. Depremin hemen ardından kardeşlik köprüsünü kurma çağrısıyla Van’a yardım götüren Halkevleri bölgedeki çalışmasını kalıcı bir proje ile sürdürüyor. Van’da BDP’li Van Belediyesi ile ortak yürütülen bir çalışma ile Çocuk Evi açıldı. Çocuk Evi projesiyle ilgili olarak proje yürütücülerinden Şennaz Uzun’la görüştük. Çocuk Evi fikri nasıl gelişti? Depremin ardından Halkevleri peş peşe 20’şer kişilik yardım ve destek ekipleri yolladı. Orada çalışmalar yaparken çok şey yapılması gerektiğini gözlemledik. Bir yandan çalışırken bir yandan ne yapabiliriz diye epey tartıştık ve Çocuk Evi fikri olgunlaştı. Van Belediyesi önerimize sıcak baktı ve yer tahsis etti. Halkevlerinin yaz okulu çalışması yaptığı mahallelerde ailelerin desteği sağlandı. Onun dışında çeşitli kurumlardan da destek aldık, almaya devam ediyoruz. Çalışmalara nasıl başladınız Vanlılardan nasıl tepkiler aldınız? Çocuklar çocuk evi henüz tam olarak faaliyete geçmemiş olmasına karşın sabahın yedisinde “Biz geldik, okul ne zaman açılacak?” diye geliyorlar. Her ne kadar yaşamsal ihtiyaçlar çok önemli olsa ve bunlar karşılanamamış olsa da çocukların kendi-

lerini iyi hissedebilecekleri, oyun oynayacakları, eğlenebilecekleri bir yerin olması mutlu olmaları için bir neden. Aileler çocukların ellerinden geldiği kadar fiziksel ihtiyaçlarını karşılamaya çalışıyorlar. Küçücük doğru dürüst ısı yalıtımı olmayan çadırların içinde 10-15 kişi yaşıyorlar. Çocuklar çadırın içinde bunalıp dışarı çıkmak istiyorlar. Dışarısı çok soğuk. Okullar kapalı ve ne zaman açılacağı henüz belli değil. Çocuklarının okuma yazmayı bile unuttuğunu söylüyorlar. Çocukların eğitimi ile ilgili böyle bir merkez kurulması onlar için çok önemli ve sevindirici bir durum. Çocuk evi çadırlarının kurulmasında özellikle çocukların çok emeği geçti. Toprağın taşınmasından çadırlıların yalıtımı için taşların döşenmesine kadar abartmıyorum dört yaşındaki çocuk bile soğuğa rağmen elinden geleni yaptı. Kendi boyundaki kauçukları taşımaya kalktı.100 çocuk karıncalar gibi çalıştı. Sanırım çok sayıda yetişkin insanın bir haftada yapacağı işi çocuklar sayesinde bir günde bitirdik. Kısacası çocuk evinin her

santimetre karesine mutlaka orada yaşayanların eli değdi. Çadırlarda yaşayan mahalleliler gönüllü giden arkadaşlarımızla yemeklerini, çadırlarını paylaştılar. En önemlisi de sahip çıktılar. Önümüzdeki günlerde çocuk evi çalışması nasıl devam edecek? Şu an için yaklaşık 250 çocuk kaydını yaptırdı. Her geçen gün bu sayı artacak gibi görünüyor. Yaş gruplarına göre 20 kişilik gruplar halinde çalışmalar yapılacak. Okul öncesi çocuklarla drama, resim, oyunlar, seramik, masal saatleri, birlikte film izleme gibi etkinlikler olacak. İlköğretim çağındaki çocuklarla yine kişisel gelişimlerine katkıda bulunacak drama, resim, satranç, halk oyunları, fotoğraf gibi çalışmaların yanında yapılandırılmış eğlenceli ders programları uygulanacak. Olanaklarımızın el verdiği ölçüde çocuk tiyatrosu gösterileri, müzik dinletileri, satranç, voleybol, basketbol turnuvaları, ayrıca uzman psikologlar ve pedegoglar eşliğinde psikolojik destek çalışmaları yapılması planlanıyor. Şu anda ihtiyacınız olan şeyler neler? Sürekli gerekli olan ihtiyaçlar,

okul öncesi ve okul çağındaki çocuklar için oyun hamuru, resim kağıdı, pastel boyalar, parmak boyası, renkli kartonlar, elişi kağıtları, kağıt makasları, yapıştırıcılar. Ayrıca bir oyuncak kütüphanesi oluşturmaya çalışıyoruz. Çocuklar oyuncakları alıp birkaç gün oynayıp getirecekler ve yeni bir oyuncak alacaklar. Bunun için dört yaşından on dört yaşına kadar çocukların oynayabileceği oyuncaklar temin edilmesi gerek. Tüm yaş grupları için kitaplar, ansiklopedi, çocuk filmleri de ihtiyaç dâhilinde. Giyimden kırtasiyeye kadar aklınıza gelebilecek her türlü malzeme lazım fakat en çok çocuk evimizde çalışmalara katılacak gönüllülere ihtiyaç duyuyoruz. Bu ev, ancak sürekliği sağlanabilirse Van için bir umut ışığı olabilecek. Çocuk evi projesine destek vermek için en yakın Halkevi şubesi ile irtibat kurulabilir.

‹laç krizi ya da bizleri neler bekliyor? azetelerde kanser ve şeker hastalarının ilaçlarını bulamadıkları, bazılarının da cepten 500 lirayı bulabilen fark ödeyerek ilaçları alabildikleri yazılıyor. İlaç firmaları eczanelere gönderdikleri fiyat tablosunda 'vatandaşın ödemesi gereken fark' diye bölüm eklemiş. Tabloda yüzlerce ilaç tek tek hesaplanıp vatandaşın ödemesi gereken tutar açıkça belirtiliyormuş. Ve bu yasalara aykırıymış. Sebep… SGK’nın ilaç giderleri 16 milyarı geçmiş ve hükümet ilaç giderlerini azaltmak için ilaç fiyatlarında ek iskonto istemiş. Bu tablonun sorumlusu şüphesiz AKP hükümetinin uyguladığı Sağlıkta Dönüşüm Programı. Dünya Bankası kredileriyle uygulanan dönüşüm, sağlık giderlerinde aşırı artışa neden olarak sürdürülemez noktaya gelmiş durumda… 2001'de sağlığa 4,5 milyar lira harcanırken 2011 yılında 36 milyarı bulmuş durumda. Bunun en az yarısı ilaca gidiyor. SGK’nın ilaca ödediği paranın yarısı aile hekimlerinin yazdığı reçetelerden kaynaklanıyormuş. Bakanlık aile Dr.Mehmet hekimlerinden şikayetçi. Tok Ne kadar çok hasta bakar Kad›köy Halkevi ne kadar reçete yazarsan o Yöneticisi kadar çok para alırsın diyen bakan aile hekimlerinin yazdıkları reçetelerden reçete başına 3 TL almaya kalkışıyor. İlaç sayısını 3’e indiriyor ve 3 ilaçtan sonra her ilaç için ayrıca ek ücret talep ediyor. Bu arada reçete bedelinin yüzde yirmisini de ayrıca ödemeye devam edeceğiz. Sağlık Bakanı kısa zaman önce, “aile hekimliği uygulamasını bütün ülkeye yaygınlaştırdıklarını, birinci basamak sağlık hizmetlerini ücretsiz hale getirdiklerini, hastanelerin tek çatı altında birleştiğini, performansa dayalı ek ödeme sistemi kurduklarını, ilaca erişimin kolaylaştığını, ilaç fiyatlarının ucuzladığını, ilaç takip sistemi kurduklarını” söyleyip övünüyordu. Sistem çökecek diyenlere ise şöyle cevap veriyordu, “Aile hekimliği sayesinde tasarrufumuzun aşağı yukarı 800 milyon ile 1 milyar TL arasında olacağını düşünüyoruz. Her gün kalkıyorlar ‘Performans sistemi batacak, sistem çökecek’ diyorlar. Bunu verimliliği ön plana çıkararak yaptık. Bunun adı sağlıkta dönüşüm.” Evet, bakanın haklı olduğu bir şey var: Bunun adı sağlıkta dönüşüm! Ve sağlıkta dönüşüm bir Dünya Bankası projesi. Sonuçları da istenen sonuçlar. Bir yanlışlık falan da yok. Sağlık hizmetlerinin ticarileşmesi, ilaç ve teknoloji şirketlerinin bu işten kâr sağlaması sistemin gereği. Bizleri nele r bekliyor? ! Genel Sağlık(sızlık) Sigortası'nın ertelenen maddeleri 1 Ocak 2012'de yürürlüğe giriyor. Yeşil Kartlar iptal edilecek. Hastanelerden randevu almak da 4 TL olacak. (İstanbul’da uygulama 19 Aralıkta başlayacak.) Geliri 279 TL ve üstü olan herkes kademeli olarak prim ödeyecek. “Başlangıçta “sadece 2 TL'cik olacak” denilen katılım payları çoktan devlet hastanelerinde 8, özel hastanelerde 15 TL'ye çıktı. Kasım ayından itibaren on gün içinde aynı branşta muayene olanlar 5 TL ek ödeme yapıyor. Bundan sonra aile hekimi muayenelerinde, acil servislerde de katılım payı alınacak. Özel hastanelerde “ilave ücret” adı altında ödenen paranın ise haddi hesabı yok. Hükümetin çıkardığı 663 sayılı Kanun Hükmünde Kararname sonucu: “Sağlık Bakanlığı $ağlık Holdinge… Devlet Hastaneleri $irket Hastaneleri'ne dönecek. Hastaneler ticarethane olacak. Devlet hastaneleri de tıpkı özel hastaneler gibi sınıflara ayrılacak. Hükümet bunları yaparken ne size ne bize ne de Meclis'teki milletvekillerine sordu. “Demokrasi var” denilen yerde böyle oyunbazlık olmaz! Yani, SGK üzerine düşen yükü azaltmaya çalışacak. İlaç ve teknoloji şirketleri kâr edecek. Vatandaşın payına daha çok katkı payı, ilaç kutularının küçülmesi sonucu ek katkı payları, kişisel sağlık primi, sağlık hizmetlerinde kısıtlamalar gibi ek önlemler düşecek. Ya da b i z l e r i n e l e r b e k l i y o r ? ! Ya da 21 Aralık’ta TTB, Dev Sağlık-İş, SES ve tüm sağlık örgütlerinin birlikte düzenlediği bir günlük GöREV eylemini halkın sağlık hakkını savunduğumuz bir güne dönüştüreceğiz. Ve mücadelemizi ara vermeden sürdüreceğiz.

G

Arılı’da derenin önünü halk açtı Rize’nin F›nd›kl› ‹lçesi Ar›l› Vadisi üzerinde dere ›slah› çal›flmas› alt›nda yürütülen çal›flmalar›n hidroelektrik santrali (HES) çal›flmas› oldu¤unu söyleyerek yöre halk›, çal›flmalar› protesto ederek 7 Aral›k’ta bir bas›n aç›klamas› yapt›. Üzerinde çal›flma yap›labilmesi için, inflaat flirketi taraf›ndan önü kapat›larak ak›fl yönü de¤ifltirilen derenin önü vatandafllar taraf›ndan aç›ld›. Hara Köyü meydan›nda toplanan yaklafl›k 300 kifli buradan inflaat çal›flmas›n›n oldu¤u alana kadar sloganlarla yürüdü. Eyleme F›nd›kl› Derelerini Koruma Platformu da destek verdi. Bir süre yolda horon çeken köylüler, yolu trafi¤e kapad›. Ard›ndan da derelerinin önünü açt›.


8

EMEK 15 Aral›k 2011 / 28 Aral›k 2011

Halk›n Sesi

Emeğin hakları yargılanamaz D

evrimci Sağlık-İş Sendikası üyesi 27 işçi 27’şer yıl hapis istemiyle yargılanıyor. Geleceklerinin pazarlandığı, yasadışı bir şekilde düzenlenen ihalelere karşı çıkan 27 işçinin 27’şer yılla yargılanmasının sebebi “İhaleye fesat karıştırmak” ve “polise görevini yaptırmamak.” Davanın ilk duruşması Adana 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 16 Aralık’ta görüldü.* “Taşerona karşı mücadele, insanca yaşam mücadelesi, sağlık hakkı mücadelesi, güvenceli iş mücadelesi, sendikal hak ve özgürlükler yargılanamaz!” diyen Dev Sağlık-İş, herkesi Adana Adliyesi’nin önüne çağırıyor. Aynı gün Balcalı Hastanesi’ndeki taşeron sağlık işçileri de iş bırakarak arkadaşlarına destek oldu. 22 A⁄USTOS’TA NELER YAfiANMIfiTI Davaya konu olan olay, 22 Ağustos’ta Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi’nde gerçekleşti. Çukurova Üniversitesi Rektörlüğü o gün, yasalarına ve bakanlık kararına aykırı olarak hizmet alımı ihalesi yapmaya çalıştı. Rektörlüğün yasadışı bir

Emek dostları, geleceklerine sahip çıktıkları için 27’şer yılla yargılanan Devrimci Sağlık-İş üyelerinin davasına sahip çıkıyorlar

şekilde ihale yapmasını protesto eden Dev Sağlık-İş üyesi taşeron sağlık işçileri o gün ihalenin yapılacağı salonun önündeydi. Geleceklerine sahip çıkan işçilere polis ve özel güvenlikçiler saldırdı. Polisin ve özel güvenlikçilerin laboratuar, yanık ünitesi ve çocuk kliniğinin

ortasındaki salonun önünde bekleyen işçilere yönelik gaz bombalı ve coplu saldırısından hasta ve hasta yakınları da nasibini aldı. Çok sayıda insan yaralandı. Gözaltına alınan 25 işçi mahkeme tarafından serbest bırakıldı ancak daha sonra işçiler hakkında “İhaleye fesat karıştırmak ve polise görevini

yaptırmamak” gerekçeleriyle 27 yıl hapis cezası istendi. Adana Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan bu iddianameye göre, olay günü ağır yaralanan ve halen tedavileri süren Selma Güler ve Mustafa Coşkun hem müşteki, hem de şüpheli konumunda. Ayrıca savcılık, Dev Sağlık-İş

üyelerinin kendilerine saldıran polisler hakkında yaptığı suç duyurusunu dikkate almadı ve polisler hakkında her hangi bir işlem başlatmadı. İddianame işçileri suçlasa da 22 Ağustos günü gerçekleştirilen ihalenin yapılması bile bakanlığın kararlarını yok sayar nitelikte. Çünkü, 13 Ocak 2010

tarihinde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ve Bölge Çalışma Müdürlüğü tarafından alınan kararla, hastanede yapılan ihalelerin muvazaalı (hileli) olduğu ve Balcalı Tıp Fakültesi Hastanesi’nde çalışan taşeron sağlık işçilerinin çalışmaya başladıkları ilk günden itibaren üniversitenin asıl işçileri oldukları tespit edildi. Buna göre üniversite yönetiminin taşeron sağlık işçileriyle bireysel sözleşme imzalaması gerekiyor. ‘BU DAVA TÜM TAfiERON ‹fiÇ‹LER‹N DAVASI’ Davada yargılanan Dev Sağlık-İş merkez yöneticisi Mustafa Hotlar herkesi davanın görüleceği Adana Adliyesi önüne çağırdı ve şunları söyledi “16 Aralık’ta yargılanan sadece Dev Sağlık-İş üyesi 27 işçi değildir, yargılanan tüm taşeron işçilerdir, tüm işçi sınıfıdır. Bu yüzden, tüm emek ve meslek örgütlerini ve emekten yana olan herkesi 16 Aralık’ta Adana’ya bekliyoruz. Adana’da Atatürk Parkı’ndan Adliye’ye yürüyeceğiz ve dava boyunca adliyenin önünde olacağız.” *Dava Halkın sesi baskıya girdikten hemen sonra görüldü.

Emeğin 3 Aralık eylemi

S

endikalar, meslek örgütleri, demokratik kitle örgütleri ve siyasi partiler, “Emek ve Demokrasi Güçleri” adı altında bir araya gelerek, AKP iktidarının muhalefet üzerindeki baskılarını protesto etti. Son günlerde giderek artan baskı ve tutuklamalara karşı, özel yetkili mahkemelerin ve Terörle Mücadele Kanunu’nun kaldırılması, gözaltı ve tutuklamalara son verilmesi ve tutuklananların serbest bırakılması talepleriyle 28 kentte binlerce kişi sokağa çıktı.

Türk-İş Olağan Genel Kurulu’nda olağandışı işler Türk-‹fl’in 21’inci Ola¤an Genel Kurulu 8-11 Aral›k tarihleri aras›nda gerçekleflti. Genel Kurul’da Mustafa Kumlu genel baflkan seçilirken Kumlu’nun listesi de merkez yönetim kurulunu oluflurdu. Kumlu karfl›s›nda seçimi kaybeden Sendikal Güç Birli¤i Platformu’nun baflkan aday› Petrol‹fl Genel Baflkan› Mustafa Öztaflk›n, “Bize ceketimizi ilikleyip tebrik etmek düfler” diyerek Kumlu’yu tebrik etti. Gazetemize konuflan Sendikal Güç Birli¤i Platformu’nun genel sekreter aday› ve Hava-‹fl Genel Baflkan› Atilay Ayçin de genel kurulun kendileri için bir durak oldu¤unu, h›zla toplant›lara bafllayacaklar›n› ve hükümetin eme¤e yönelik sald›r›lar›na karfl› sokakta olacaklar›n› duyurdu. Türk-‹fl’te genel merkeze çok

Avukatlardan arabuluculuğa kırmızı kart İ

stanbul Barosu avukatları, 6 Aralık günü Conrad Hotel’in önünde bir basın açıklaması yaparak Türkiye’de Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Uygulamaları Uluslararası Çalıştayı’nı protesto etti. Basın açıklamasından sonra tüm engelleme girişimlerine rağmen basınla birlikte toplantı salonuna giren avukatlar, toplantıya katılanlara kırmızı kart gösterdi ve salonunun çevresini dolaşarak sessiz bir protesto eylemi gerçekleştirdi. ARABULUCULUK NED‹R? Daha önceden 2008 yılında hazırlanan ancak sonuçlandırılamayan "Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu Tasarısı" Bakanlar Kurulunca 2011 yılında yenilenerek Meclis Başkanlığı'na sunuldu. Tasarıyla dava öncesi ve sırasında hukuk fakültesi mezunu ve avukat olmayan kişiler 100 saatlik bir hukuk eğitimi sonrasında yapılacak

sınavı başarmasıyla 'arabulucu' adı altında uyuşmazlıkların çözümünde rol alabilecekler. Adalet Bakanlığı’nın denetiminde arabuluculuk büroları açılacak. Daha önceden mahkemelerce çözülen birçok uyuşmazlığın bu mekanizma üzerinden çözülmesiyle “mahkemelerin iş yükünün azaltılması”nın hedeflendiği dile getiriliyor. İstanbul Barosu başta olmak üzere bazı Barolar, Arabuluculuk Tasarısı'nı “avukatlık mesleğinin bugüne kadar aldığı en büyük darbe" olarak değerlendiriyor. Arabuluculuk ile yargının üçlü kurucu unsurunun dışlanarak, egemenliğin ve dolayısıyla yargı yetkisinin belirli kişilere ve zümrelere devredileceği savunuluyor. Mahkemelerin yoğunluğu gerekçesiyle arabuluculuk adında bir kast oluşturulması ve çok hukukluluğun önünü açılması gibi tehlikelere işaret ediliyor.

aidat ödeyen sendikan›n çok delegesi oluyor. Bu durumda genel kurulda 90 oy almas› beklenilen Sendikal Güç Birli¤i Platformu adaylar›n›n ortalama 120’fler oy almas› Atilay Ayçin taraf›ndan olumlu bir flekilde yorumland›. Ola¤an Genel Kurul’da ‘ola¤an d›fl› durumlar’ da yafland›. Genel Kurul’un Ankara’n›n 28 kilometre d›fl›nda bulunan Anadolu Oteli’ne al›nmas› Türk-‹fl yönetimine muhalif bir oluflumun ç›kmas› nedeniyle yönetimin ald›¤› tedbirlerden biriydi. Genel Kurul’un ilk gününde konuflma yapan AKP’li milletvekili Bekir Bozda¤ ile Çal›flma ve Sosyal Güvenlik Bakan› Faruk Çelik’in Sendikal Güç Birli¤i Platformu üyelerince protesto edilmesi , AKP’nin

eme¤e yönelik sald›r›lar›n› art›rmas›n›n bir sonucuydu. K›dem tazminat›na dokunulmas›n›n genel grev sebebi say›lmas› bir iflçi sendikas›n›n olmazsa olmaz›yken Savrano¤lu ve Kampana direnifllerine Türk‹fl’in fon ay›rmas› ve 60’dan fazla gazeteci, yazar ve bilim insan›n›n serbest b›rak›lmas› için mücadele edilmesinin oy birli¤iyle kabulü olumlu ola¤an d›fl› durumlard›. Genel Kurul Kumlu’nun zaferiyle sonuçlansa da Türk-‹fl yönetimi eskisi kadar rahat hareket edemeyece¤ini görmüfl oldu. Genel Kurul sonucunda Mustafa Kumlu Türk-‹fl Genel Baflkan›, Pevrul Kavlak Türk-‹fl Genel Sekreteri, Ergün Atalay Türk-‹fl Mali Sekreteri, Ramazan A¤ar Türk-‹fl E¤itim Sekreteri ve Nazmi Irgat Türk-‹fl Teflkilatlanma Sekreteri seçildi.

KESK Arınç’ın sendikasına karşı B

aşbakan Yardımcısı Bülent Arınç, kamu emekçilerinin gündeminin büyük bölümünü işgal eden toplu sözleşme görüşmeleri konusuna 4 Aralık günü açıklık getirdi. Bursa’daki Memur-Sen binasının açılışında konuşan Arınç, “Şimdi bütün hazırlıklarımız tamamdır. Yasada değişiklik yapılacak ve Memur-Sen'in görüşleri, mücadelesi doğrultusunda yasa değişikliği yapılıp toplu sözleşme imzalanacak. Bundan kimsenin endişesi olmasın” dedi. Arınç, KESK ile Kamu-Sen’i “ideolojik” olmakla “suçladı”. MEMUR-SEN NEDEN RAZI? Memur-Sen’in istekleri dahilinde değiştirilecek yasaya göre imzalanacak olan toplu sözleşme KESK ve Kamu-Sen’i dışlıyor, grev hakkını tanımıyor. Genel toplu sözleşme ve hizmet kolu toplu sözleşmesi olmak üzere

iki tane toplu sözleşme yapılacak. Genel sözleşmede kamu emekçilerini temsilen 4’ü MemurSen’den, 2’si Kamu-Sen’den ve 1’i de KESK’ten olmak üzere 7 üye bulunacak. Memur-Sen’in kabul ettiği sözleşmeleri diğer iki konfederasyon kabul etmese de toplu sözleşme imzalanacak. Genel toplu sözleşmeyi kabul etmeyen konfederasyona bağlı sendika ilgili hizmet kolunda yetkili sendika olsa bile konfederasyonu genel toplu sözleşmeyi kabul etmediği için sözleşme imzalamayacak. KESK’‹N YANITI GREV Hükümet yanlısı basının sadece basit bir zam pazarlığına çevirerek anti demokratik niteliğini örtmeye çalıştığı toplu sözleşme sürecinde KESK, 21 Aralık’ta grev yapacağını ilan ederek Arınç’a ve hükümete yanıt verdi. KESK Genel Başkanı Lami

Özgen, 7 Aralık’ta Ankara Adliyesi’ne giderek Bülent Arınç hakkında “görevi kötüye kullanmak” ve “sendikal hakların engellenmesi” gerekçeleriyle suç duyurusunda bulundu. Arınç’ın diğer

konfederasyonları kast ederek “Diğerleri kim oluyormuş MemurSen işini bilir” dediğini hatırlatan Özgen, KESK’in kim olduğunu 21 Aralık’ta hükümete göstereceklerini söyledi.

Asgari ücretin muhatabı sokakta

A

sgari Ücret Tespit Komisyonu 15 Aralık‘ta Ankara’daki TİSK (Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu) binasında buluşarak 2012 yılı asgari ücretini belirleyecek. Ülkede 40 milyonu ilgilendiren asgari ücret için yapılan ilk toplantı 1 Aralık’ta gizli bir şekilde gerçekleşti. Toplantıya katılan Türk-İş temsilcisi asgari ücret hesaplanırken en düşük kamu emekçisi maaşının baz alınması gerektiğini savunsa da hükümet temsilcileri 2012 bütçesine göre bir zam düşündüklerini söyledi. Asgari ücret görüşmeleri başlamadan önce

İstanbul’da bir eylem yapan Devrimci Sağlık-İş, görüşmelere sokaktan müdahil olacağını duyurmuştu. Devrimci Sağlık-İş, asgari ücret tespit toplantısı öncesinde 14 Aralık günü eylem yaptı. İstanbul’daki Şişli Etfal Hastanesi’nde bir araya gelen 200’e yakın taşeron sağlık işçisi insanca yaşayacak miktarda bir asgari ücret istediklerini duyurdu. Okmeydanı ve Taksim’deki hastanelerdeki taşeron sağlık işçileri ve SES üyeleri eyleme destek verdi. Eylemde insanca yaşayacak miktarda asgari ücret talebinin yanısıra 21 Aralık grevine de değinildi.

Madenci yakınları yürüdü

1

0 Aralık 2009 tarihinde Bursa'nın Mustafakemalpaşa İlçesi'ndeki kömür ocağında meydana gelen grizu patlamasında hayatını kaybeden 19 madencinin yakınları, davanın halen sonuçlanmamasına tepki gösterdi. Olayın yıldönümünde 22 Aralık’ta yapılacak olan duruşmaya dikkat çeken madencilerin yakınları, Bursa’ya yürüdüler ve yürüyüşlerini tüm madenciler için gerçekleştirdiklerini söyledi. 19 Madencinin öldüğü madenin sahibi Nurullah Ercan tutuksuz yargılanıyor.

Günay Yıkama’da kazanım

2

008'den bu yana Bağımsız Tekstil İşçileri Sendikası öncülüğünde mücadele eden Günay Yıkama işçileri, aynı adreste başka kişiler üstüne işletme kurarak üretime devam eden patronun maskesini düşürdü. İşçilerin, 3 yıl boyunca ödenmeyen ücretlerini, sigortalarını, ve kıdem tazminatları mahkeme kararıyla kazandı. İşverene ait makinelerin ve üretilmiş kumaşların haczedilerek kamyonlara yüklenmesinin ardından yapılan açıklamada işçilerin alacaklarını 12 Aralık’ta alacağı söylendi.


9

EKONOMİ 15 Aral›k 2011 / 28 Aral›k 2011

Halk›n Sesi

Sermaye:‘Engelleri temizleyin’ ENG‹N DURAN

M

eclis bütçe görüşmeleri ile meşgulken 10 Aralık’ta toplanan TÜSİAD Yüksek İştiare Kurulu (YİK)’nda hükümete övgüler düzülürken bir yandan da önümüzdeki sürece yönelik beklenti ve istekler sıralandı. Dünya ekonomisinin içinde bulunduğu koşullarda Türkiye ekonomisinin durumunu çok parlak gören TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner konuşmasında memnuniyetlerini şu sözlerle dile getirdi: “Türkiye ekonomisinin kıvraklığı ve dayanıklılığı, deneyimli bir ekonomi yönetimine sahip olması dünyada gıpta ile izleniyor. Krizin ardından ekonomimizin çabuk toparlanması geçen yılın ve hatta bu yılın büyüme rakamları prestijimizi arttırıyor.” TÜSİAD toplantısında hükümetin özellikle mali disiplin uygulama konusundaki, yani halkın boğazına basma kararlılığı nedeniyle hükümeti överken 2012 yılının zorlu geçeceğinden ve büyük bir çöküş ihtimalinden de söz edilerek mikro reformlar istendi. Boyner gerekli mikro reformlar yapılmadığı takdirde ekonominin süratle bozulabileceği ihtimalini de dile getirdi, devletin kamu maliyesi dışında da rolleri olduğunu hatırlattı: “Piyasa sisteminin düzgün çalışmasını kolaylaştırmak, engellerin temizlenmesine yardımcı olmak.” Boyner, “engellerle” kastedilenin ne olduğunu açıklamadı. Örneğin işçi sınıfının kazanımları mı, yoksa doğanın ve kentlerin yağmalanmasına direnen halk mı, çok ayrıntıya girmedi ancak “mikro reform” vurgusu sermayenin önünden temizlenecek engellerin ne olduğunun anlaşılması için kritik. M‹KRO REFORM NED‹R? Makro reform denilen “kamunun sermaye lehine dönüştürülmesi” süreci tamamlandı. Mikro reformla yapılmak istenen ise doğrudan üretim alanında işçinin sömürü oranını ve kâr oranlarını arttıracak, yani onların diliyle “rekabet gücü” getirecek düzenlemeler. TÜSİAD ve MÜSİAD’ın raporlarında “küresel rekabet

Sermaye örgütleri, kriz ortamını gerekçe göstererek emeğin kazanımlarının törpülenmesi için hükümeti ‘mikro reformlar’ yapmaya çağırıyor

MÜS‹AD, TÜS‹AD, TOBB baflkan›n›n ABD D›fliflleri Bakan› ile bulufltu¤u bu karede TÜrkiye’deki sermaye örgütleri birarada görülüyor. gücü” meselesine her zamankinden fazla vurgu yapılıyor. Bunun başlıca nedeni ise tabii ki kriz. Ancak krizsiz koşullarda da bu konu sermaye için zorunluluk. Piyasa ekonomisinde barınmak ve özellikle diğer ülkelerle ticaret yapabilmek için ucuza üretim yapmaları gerekiyor. Dünya Ekonomik Forumu tarafından yayımlanan ve ülkelerin küresel ekonomideki rekabet gücünü değerlendiren küresel rekabet endeksinin sonuçlarına bakınca sermayenin mikro reform çığırtkanlığını daha iyi anlıyoruz. Türkiye bu endekste işgücü piyasası katılığı bakımından 132 ülke arasında 120’nci sırada, dolayısıyla hiç de “rekabetçi” değil. İşgücü piyasası katılığından kastedilen de çalışanların işten çıkarılmalarının maliyetlerinin yüksek olması ve kolayca işten

atılmalarını önleyen yasal düzenlemelerin bulunması. Ayrıca Türkiye ekonomisi vergi düzenlemeleri, yatırım ortamının iyileştirilmesi, girişimciliğin desteklenmesi gibi konularda bir hayli “geri” sıralarda. Sözün özü çalışanların kazanımları sermayenin doğal yapısı gereği sermayedarların kayıpları olduğu için bu kazanımların törpülenmesi gerekmekte. İşten çıkarılmaların kolaylaştırılması, kıdem tazminatlarının fona devredilerek eritilmesi, güvencesizleştirme ile birlikte esnekleştirme çabaları mikro reform ve rekabet gücünü arttırma adıyla sanki iyi bir şey yapılıyormuş havasıyla sunuluyor. Tayyip Erdoğan’ın ısrarla vurguladığı 3 çocuk meselesi de işgücü piyasasındaki “katılıkları” esnekleştirecek olan işsizler ordusu

yaratma planının bir parçası. SINIF ‹Ç‹ REKABET VURGUSU TÜSİAD toplantısında krize karşı alınacak önlemler konusundaki tek vurgu mikro reformlar değildi. TÜSİAD patronları “haksız rekabet”ten de bir hayli şikâyetçi. Özellikle kriz koşullarında kendi iplerinin çekilmesinden ve yandaşların kayrılmasından korkularını gösteren en önemli itiraz “denetleyici-düzenleyici Kurumlar’a yönelik oldu. Hükümetin son dönemde borsa başta olmak üzere ekonomiyi düzenleyen bu kurumlara doğrudan müdahale etmesi belli ki TÜSİAD’ı tedirgin ediyor. “Bu yapıların başarılı olması ve piyasa ile iç içe çalışabilmesi için idari ve mali özerkliğe sahip olması gerekir” diyen Boyner “Bizler bu alanda son dönemlerde yapılan

düzenlemeleri tam olarak anlamakta güçlük çekiyoruz. Bu kurumlar konusunda ortaya çıkan belirsizlikler piyasaları ve bizleri rahatsız etmektedir” diyerek rahatsızlığını ortaya koydu. Boyner benzer şekilde “kayıt dışı ekonomi ile vergisini düzgün ödeyen mükellefin ağır cezalandırıldığı bir sistemdeyiz” dedi ve bu durumun “haksız rekabet” ürettiğini savundu. Tüm dünyanın tedirginlikle beklediği 2012’ye girerken TÜSİAD hem sermayenin ortak çıkarı olan mikro reformları hem de sermaye içi rekabete dair konuları gündeme taşıyarak pozisyon aldı. Hükümetin mikro reformlar konusunda sermayeye güçlük çıkarması beklenmiyor ancak “haksız rekabet” konusunda TÜSİAD’ın daha çok bağıracağı kesin gibi.

Kabar kabar nereye kadar Türkiye ekonomisi 3.çeyrekte rekor büyüme rakam›yla dünyada Çin’den sonra en h›zl› büyüyen ülke oldu. AKP’nin ekonomi yönetiminin sürekli övgüler ya¤d›rd›¤› Türkiye ekonomisi IMF’nin krize en yak›n ülke s›ralamas›nda da önde yer al›yor. Türkiye ekonomisinin yüksek sermaye girifline ba¤l› büyüme modelinin sonucu rekor cari aç›k

seviyesiyle sürdürülemez bir ekonomi oldu¤u gerçe¤i herkes taraf›ndan kabul ediliyor. Ancak sermaye girifllerinin verdi¤i rahatl›kla ekonomi kurmaylar› muhtemel gelecek ekonomik krizi önemsemiyor ayr›ca yapt›klar› aç›klamalarla da borç krizi içinde bulunan AB ülkelerini küçümsüyor. “Türkiye ekonomisi gider Mersin’e, AB gider tersine” diyen Zafer Ça¤layan sadece büyüme

rakamlar›na bakarak bunu söylese de yandafl sendikalar›n yapt›¤› insanca yaflam için gerekli para bile asgari ücretin 5 kat›na ulaflm›fl durumda. Öte yandan Türkiye OECD’nin yapt›¤› çal›flmalarda genç iflsizlik oran›nda birinci, yoksullukta üçüncü, bebek ölüm oran›nda birinci, ortalama ömürde ise sonuncu durumda. Bu noktada akla gelen deyim ise gülme komfluna gelir bafl›nad›r.

Avrupa Birliği’nde çatlak derinleşiyor A

vrupa Birliği (AB) ülkelerinin borç krizi sürüyor. Son olarak AB’nin ve Euro’nun kurtuluşu Merkel ve Sarkozy’nin planlarına bağlanmaktaydı ancak yapılan toplantılar ve alınan kararlar gösterdi ki onların da elinde sihirli bir değnek yok. 9 Aralık’ta yapılan toplantıda alınan kararların günü kurtarmaya yetip yetmeyeceği bile şüpheli. Uzun vadede ülkelerin bütçe açıklarının milli hâsılaya oranlarının dengelenmesi için otomatik mekanizmanın kurulması, bu oranların Anayasa maddesi yapılması ve uymayanlara uygulanan yaptırımların yaygınlaşması gibi “demokrasiyi askıya alan” kararlar günü kurtarırken gelecek günlere dair önemli ipuçları verdi. Zira bu kararlar uygulanabilirse seçilmiş hükümetler ekonomi

politikalarında “otomatik pilot”a bağlanmış olacak, yani seçimler daha da anlamsızlaşacak. Parasal birliğin yanında mali birliği de sağlamaya yönelik çabalara İngiltere sıcak bakmayarak önümüzdeki dönemde AB’de yaşanacak muhtemel ayrılıklara ilk sinyali verdi. Zaten İngiltere, Avrupa para birliği içinde değildi dolayısıyla ortak bir mali program İngiltere’nin çıkarlarına uymayacağı için kararları kabul etmedi. ÇÖZÜMÜ B‹LEN YOK AB ekonomisinin içinde bulunduğu durum tam bir çıkar çatışmaları ve çıkar ortaklıklarının çıkmazı olarak çözümsüz şekilde duruyor. Ortak para birliği güçlü, tükettiğinden çok üreten Almanya gibi lokomotif ülkelerin çıkarını sağlıyor. Öte yandan sürekli açık veren ülkeler ise AB fonlarından borçlanarak daha

fazla tüketme şansına sahip oluyor. Yapısı itibariyle sürdürülemez olan bu sistem ABD’den yayılan küresel krizle birlikte iyice su yüzüne çıktı. Bankaları, finans piyasalarını kurtarmak için halktan sakınılan bütçeler daha da gevşetildi. Böylece borç meselesi bir krize döndü. Önümüzdeki dönemde parasal birliğin bozulması, AB’nin ikiye ayrılması gibi seçenekler dahi tartışılmaya başlandı. Kısa vadeli, günü kurtarma önerilerine de Almanya direniyor. Zaten dış ticaret fazlası veren Almanya için para basılması sonucu Euro’nun değerinin düşmesi önemli bir kayıp anlamına geliyor. Almanya sattığını daha ucuza satmak istemiyor. Sonuçta parasal tedbirlerle geçici de olsa çözüm üretemeyen hükümetler, acı reçeteleri halka uygulatmaya talip teknokrat hükümetlere yerlerini bırakıyor.

MÜS‹AD anayasa yapm›fl ama... üstakil Sanayici ve İşadamları Derneği (MÜSİAD) aralık ayı başında örnek bir anayasa taslağı yayımladı. MÜSİAD Yönetim Kurulu seçtiği ön komisyon ile ilke ve beklentileri belirledi ve sonra da akademisyenlere başvurdu. Marmara Üniversitesi’nden Doç. Dr. Abdurrahman Eren’in belirlenen beklentiler doğrultusunda hazırladığı taslak metin MÜSİAD Anayasa Çalışma Komitesi tarafından üyelerle görüşülerek hazırlandı.

M

5 5 s a y f adan o l u ş a n t a s l a k t a ‘ t ü m ö z g ü r l ü k l e r ’ t a n ı m l a n m ı ş a m a… Her şey bu ‘ama’ dan sonra başlıyor aslında. Tıpkı 12 Eylül Anayasası gibi. “Herkese tüm hak ve özgürlükler tanınmıştır” ama şimdi sıkı durun: “kamu güvenliği, kamu düzeni, milli güvenliğin korunması, genel sağlık ve ahlakın ya da başkalarının hak ve özgürAlp Tekin lüklerinin korunması, suç Babaç işlenmesinin önlenmesi nedeniyle sınırlandırılabilir.” atb@ Beklenen o ki MÜSİAD’ın sendika.org anayasa önerisi 12 Eylül anayasasıyla benzerlikleriyle değil daha çok benzemezlikleriyle tartışılacak. Yani ilk üç maddenin değiştirilmesi, milletvekili seçilme kriterleri, eğitim alanındaki kılık kıyafet ve ifade özgürlüğü konularında tartışma yaratacak. Ama bir sermaye örgütü olan MÜSİAD için özgürlük anlayışının turnusolu çalışma hakkı ile ilgili önerileridir. MÜSİAD herkes için sendika kurma, toplu iş sözleşmesi yapma gibi hakları taslağına yazmış ama sonra düşünmüş. “Allah göstermesin ya işçiler grev yaparsa.” MÜSİAD’a göre “Herkes sendika kurma ve sendikaya üye olma hakkına sahiptir, toplu iş sözleşmesi yapma hakkına ve bu sözleşmeden doğacak olan grev hakkına da sahiptir.” A m a “Toplu iş sözleşmesi ve grev hakları milli güvenliğin, kamu düzeninin, genel sağlığın, başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması veya suç işlenmesinin önlenmesi nedeniyle sınırlanabilir.” Yani, bir işçi ya da bir kamu emekçisi bir sendikaya üye olacak, sonra toplu sözleşme yapmak isteyecek ama bu istekler ‘milli güvenliğin, kamu düzeninin, genel sağlığın, başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması (burayı sermayedarların hürriyetleri ve hakları olarak okumakta fayda var) veya suç işlenmesinin önlenmesi nedeniyle reddedilebilecek. Sermayedarlar örgütü olan MÜSİAD çalışma hakkını da düşünmüş ama çalışanların dinlenmesi gerektiği unutulmuş. 1982 Anayasası’nda bile “Çalışanların dinlenme hakkı vardır” derken MÜSİAD’ın taslağında dinlenme hakkı yok. Yani Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ın ifade ettiği gibi ‘Benim işçim gerekirse 16 saat direklerin tepesinde çalışacak’ söyleminin başka bir ifadesi: “Benim işçim dinlenmez!” MÜSİAD’ın, kendince özgürlükler alanını kısıtlayıcı olarak gördüğü maddelerin değiştirildiği taslakta, düşünce ve ifade özgürlüğü konusunda 12 Eylül anayasası aynen korunmuş. Taslakta yer alan ‘Sağlık hakkı’ konusunda MÜSİAD gerçekten çağını yakalamış. Bilimsel gelişmeler konusundaki muhafazakar gündemi takip ettiği her halinden belli olan MÜSİAD bu konuda 12 Eylül anayasasına iki madde ekleyerek kendini geliştirmiş: “Ötenazi ve insan klonlamak yasaktır.” *** Kısacası MÜSİAD 12 Eylül Anayasası’nı günümüzün ihtiyaçlarına ve kendi dar muhafazakar gündemine uyarlamaktan başka bir şey yapmamış.

Beş yoksul çalışırsa biri insanca yaşar D evrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Enstitüsü (DİSK-AR) Kasım ayı için açlık ve yoksulluk sınırının verilerini açıkladı. Buna göre açlık sınırı 992 TL, yoksulluk sınırı ise 5 asgari ücrete eşdeğer olarak 3136 TL olarak belirlendi. Araştırma hazırlanırken Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK)’in belirlediği Hanehalkı Harcama Kalıbı, fiyat ortalamaları ve 4 kişilik bir ailenin sağlıklı bir biçimde alması gereken kalori miktarı üzerinden hesaplanan beslenme kalıbı dikkate alındı. Yapılan hesaplamalara göre 4 kişilik bir ailenin sağlıklı beslenmek ve insanca yaşayabilmek için yapması gereken asgari harcama tutarı ise aylık 3136 TL olarak belirlendi. Söz konusu ailenin gereksinimlerinin karşılanmasında "gıda, içecek vb." için ayırması gereken tutar 992, giyim ve ayakkabı için ayırması gereken tutar 196 TL oldu.


10

KİBELE 15 Aral›k 2011 / 28 Aral›k 2011

Halk›n Sesi

Pergel sensin Ali Bulaç aman Gazetesi yazarı Ali Bulaç, son günlerde yeniden yoğunlaştığı kadın ve İslam meselesinde sermayeyi bile karşısına alır görünüyor. Ali Bulaç 12 Aralık tarihli yazısında “Kadının yeri evidir” klişesini başka kelimelerle söyleyince, yazıyı basılmak üzere sevinçle gazetesine göndermiştir eminim. Bulaç ‘pergel gibidir kadın’ demiş. Kadının sağ ayağı, sabit kadem evindeymiş de sol ayağıyla her yere gidermiş. Ne müthiş buluş! İlgi çeker, tartışma da yaratır bu, demiş, başlığına da koymuş hararetle: “Kadın, pergel gibi” Tartışma yaratsın; ben de söylüyorum hem ‘seviyesizleşiyorum’: Pergel sensin Ali Bulaç! Bir ayağınla sermaye düzenine saplanmışsın, diğer ayağınla çizdiğin kadın düşmanıİslamcı-gerici çemberle onu çevreliyorsun. Ancak çizebileceğin çapı en büyük daireyle sınırlısın, milim ötesine geçemezsin. Kişisel algılama. Sana diyorum, cümle İslamcı muhafazakarlar anlasın. Yeri gelmişken, Bulaç kendisine muhafazakâr denmesinden rahatsız oluyorTuba muş, aynı yazıda öyle Günefl anlatıyor. Örf hukukunun savunusunu yaparken, gerçek tuba@ bir muhafazakâra yakışır sendika.org biçimde neoliberalizmin kadın emeği sömürüsüne dayandığını farkedemeyiz sanıyor. Ama yanılıyor. Görmüyor muyuz ki anlattığı o örf hukuku, kadını evde, parça başı iş yapmaya, güvencesiz çalışmaya iten neoliberal sistemle ne çok benzeşiyor. Demem o ki söylemekten utanma, çekinme, tipik bir muhafazakârsın sen Ali Bulaç. Velhasıl Bulaç demiş ki “...Kapitalist piyasa ekonomisi ise kadını iki ayağıyla ‘evin dışına’ çıkarıp sömürü nesnesi haline getiriyor. Tüpten çıkan macun gibi bir daha geri dönmüyor; bu ise ailenin ve toplumsal hayatın çözülmesine yol açıyor. Kadın evden çıkınca, tümüyle özgürleşmiyor; çoğu yine erkek olan patronların, âmirlerin, müdürlerin denetimi altına giriyor.” Kadının yanında, sermayenin karşısında izlenimi yaratırken Bulaç, asıl niyetini cümlenin ardında belli ediyor: Kadın çalışmak için dışarı çıkıyor. Eyvah! Koşun, aile çözülüyor! Cümlenin devamına bile lüzum yok. Derdinin söylediği gibi kadının özgürleşmesi olmadığını “Eşitlikten pozitif ayrımcılığa” yazısından da hatırlıyoruz.: “Kadınlık durumu dolayısıyla bir işi ve statüyü ele geçiren kadınlar idareden iktisadi hayata, eğitimden hizmet sektörüne kadar her alanda kalite düşüşüne sebep olacaklardır.” Bulaç şimdi de demiş ki; “Kadının iktisadi ve ticari hayata katılması asli değil, arızidir.” Kadının asli yerinin evi olduğunu vurgulayan Bulaç’ın son yazı dizisi, kadının toplumsal cinsiyete dayalı ev içi görevlerini aksatmadan ucuz ve esnek iş gücü olarak çalıştırılmasını meşru gösteriyor. Kadınlar bir yandan ücretsiz ev işçisi olarak çalışacaklar, ihtiyaç duyulduğunda pergelin o sol ayağıyla piyasaya ucuz iş gücü olacaklar. Yani yaşamlarının her anında sermaye düzenine hizmet edecekler. Tabii ki asli görevleri olmayan işler için sendikalaşma, güvence, parasız, nitelikli kreş talepleri ile başa bela olmayacaklar. Hamilelik, doğum izni, süt izni gibi sıkıntılar da çıkarmamış olacaklar. Tam da sermayenin istediği gibi, öyle değil mi Ali Bulaç? Bulaç’ın söylediği gibi “Kadın evden çıkınca tümüyle özgürleşmiyor” ama zaten kadınlar için çalışma hakkı talebi yukarıda saydığım gibi taleplerle birlikte anlamlı. Bulaç da tüm bunları teşhis etmişe benziyor. Kadınların her talebi için ayrı bir yazı kaleme alarak, onları esnek çalışmaya ve eve razı olmaya çağırıyor. Bir yazısında “Kreş eken huzur evi biçer” diyor, bir yazısında “Birer eşit özne olarak toplumsal hayata çıkan kadının evle ve annelikle ilişkisinin kesilmesiyle nüfusta meydana gelen gerileme nedeniyle zarar görüldüğünü” söylüyor. Bulaç’ın telaşla bu işi kendisine dert edinmesi, öbür taraftan neoliberal İslamcı sentezin kadın sorununa dair krizine işaret ediyor. Çünkü çalışan kadınlar, kadınların birşeyler talep etmesi meselesi, İslamcı harekete “burnunu sokan” İslamcı feministleri de başlarına bela ediyor. Ali Bulaç, yeni bir şey söylemese de bize aynı tartışmayı yineleme zorunluluğu doğuyor. Biz kadınlar çalışmak istiyoruz ama güvence, sendika, kreş talebiyle birlikte yükseltiyoruz bu talebi. Aklımızda ocaktaki yemek, beşikteki bebek, döşekteki yaşlılar olmadan, nitelikli işlerde çalışmak istiyoruz. Sermayenin ihtiyaçlarına göre hareket etmeden çalışmak istiyoruz. Eşit işte, eşit ücretle çalışmak istiyoruz. Üstelik Ali Bulaç’tan medet ummuyoruz. Talep ediyoruz dediysek, yeni bir dünya kuracağımız iddiasından, yoksa Ali Bulaçlar lütfetsin diye değil.

Z

İkiyüzlülüğün parçası olmayacağız “Sizin eşitlik ve kalkınma dediğiniz, kadınların hayatına kasteden erkek şiddetinin artması demek. Dilşat işte bu yüzden o panzerin üstüne çıktı; Demet Yılan işte bu yüzden 5,5 aydır hapis yatıyor”

H

alkevci Kadınlar 6 Aralık’ta İstanbul Hilton Otel’deydi. Kadınların otelde buluşmasının amacı, ‘Cinsiyet Eşitliği ve Kalkınma’ başlıklı toplantı düzenleyen Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ve Dünya Bankası’nı protesto etmek ve Kasım 2011 Kadına Yönelik Şiddet Raporu’nu kamuoyu ile paylaşmaktı. Cinsiyet Eşitliği ve Kalkınma toplantısında konuşma yapan Bakan Fatma Şahin, her ile üniversite açtıklarını ve bu sayede, ataerkil yapı nedeniyle kız çocuklarını il dışına göndermek istemeyen ailelerin kız çocuklarını okutabildiğini anlatıyordu. Şahin ayrıca, kadınların çalışma oranını sermayenin ihtiyaçlarına bağlı olarak artırmayı planladıklarını aktardığı konuşmasında, kadınların çalışma yaşamına katılmamasının bir sonucu olarak Türkiye işgücünün yüzde 50’sinin kullanılmadığından şikayet ediyordu. Şahin’in konuşmasını Halkevci Kadınlar adına Nevruz Tuğçe Özçelik kesti. Özçelik, “Burada oturup, Dünya Bankası ile kadın emeğini nasıl daha da ucuzlaştırıp sermayeye nasıl peşkeş çekeceğinizi dinlemek isterdim. Fakat ben bu ikiyüzlülüğün bir parçası olmayacağım. Şirin Payzın’in söylediği gibi değil, kadın örgütleri size güvenmiyor. Halkevci Kadınlar size güvenmiyor” diye-

Şiddet Raporu Kasım 2011

rek Fatma Şahin’i protesto etti. Salondaki diğer Halkevci Kadınlar, “Sermayeye dost, kadına düşman AKP” yazılı pankart açtı. Güvenlik görevlileri kadınlara derhal müdahale ederek, onları dışarı çıkarmaya çalıştı. Bu sırada Şahin güvenlik görevlilerine “Karışmayın” demekle yetindi. Darp edilerek, toplantı salonunun dışına çıkarılan kadınlar “AKP elini emeğimden çek” sloganı atmaya devam ettiler. Salon çıkışında basın emekçilerine hitaben yaptıkları konuşmada Halkevci Kadınlar, AKP’nin ileri demokrasisinin cinsiyet eşitliği toplantısında kadınlara şiddet uygulamak olduğunu söyledi. Protestonun ardından kadınlar, Hilton Otel’in önünde basın açıklaması yapan diğer Halkevci Kadınlar’ın arasına katıldı. Burada Kasım 2011 Kadına Yönelik Şiddet Raporu’nu sunan kadınlar, kadın emeği düşmanlığının dünya çapındaki simgesi olduğunu söyledikleri Dünya Bankası’na ve işbirlikçilerine dikkat çekerek raporu okudu.

B‹Z‹ YOKSULLAfiTIRAN S‹Z DE⁄‹L M‹S‹N‹Z? Halkevci Kadınlar adına basın açıklamasını yapan Sema Tirifi, AKP ve sermaye işbirlikçiliğinin kadına uyguladığı şiddeti şöyle özetledi: “Tüm dünyada ve ülkemizde, sermayenin rekabet gücünü artırmak için, kural dışı ve esnek çalışmayı yaygınlaştırarak kadın işçileri Serbest Üretim Bölgeleri’nde, pis ve karanlık atölyelerde, sendikasız sigortasız işyerlerinde kölece çalışmaya mahkûm edenler siz değil misiniz? Suyu ticarileştirerek ve dünyanın her yerindeki tüm su kaynaklarını HES’lerle, baraj projeleriyle sermayeye peşkeş çekerek köylü kadınların belini büken, topraklarını ellerinden alan, yaşam kaynaklarını kurutan ve kadınları göçe zorlayarak dünyanın en yoksulları haline getiren siz değil misiniz? ... Sizin kalkınma dediğiniz doğayı tahrip etme ve metalaştırma politikaları, kadınlar için yaşam kaynaklarının kurutulması, binlerce yıldır biriktirdikleri üretim bilgilerinin ellerinden zorla alınması, kadınların yersiz yurtsuz

güvencesiz işçiler haline getirilmesinden başka bir anlam ifade etmiyor. Sizin eşitlik ve kalkınma dediğiniz, kadınların hayatına kasteden erkek şiddetinin daha da artmasından başka bir anlam ifade etmiyor. Bu yüzden kadınlar, sendikasız, sigortasız çalışmaya karşı; derelerini ellerinden alan HES’lere karşı; mahallelerini başlarına yıkan kentsel dönüşüm planlarına karşı toplumsal mücadelelerin en önüne geçiyorlar. Başbakan tarafından ‘kadın mı kız mı’ diye hedef gösterilen Dilşat Aktaş işte bu yüzden o panzerin üstüne çıktı; 9 Aralık’ta terör suçlamasıyla yargılanacak olan ODTÜ öğrencisi Demet Yılan işte bu yüzden 5,5 aydır hapis yatıyor.” B‹ZE SORUN Basın açıklamasının sonunda Fatma Şahin’e seslenen Sema Tirifi, “Eğer samimiyseniz, kadınları babaya-kocaya mahkum ederek şiddet döngüsüne sıkıştıran hükümetinizin Sağlıkta Dönüşüm Yasası’nın kadın düşmanı maddelerini acilen değiştirin! Samimiyseniz, eşitliği ve kalkınmayı HES’çi patronlara değil, HES’lere karşı sabahın altısında, 2400 metre rakımda, kar altında jandarma dayağı yiyerek direnen Solaklılı kadınlara sorun. Samimiyseniz kadın düşmanı Dünya Bankası ile işbirliğinden vazgeçin” diye konuştu.

Halkevci Kad›nlar’›n Kas›m 2011 Kad›na Yönelik fiiddet Raporu’ndan al›nt›l›yoruz: C‹NAYET * Van depreminden iki hafta önce görücü usulüyle evlendirilen Sevda Kaya evinde kurflunlanarak öldürüldü. 5,6’l›k depremde kullan›lamaz hale gelen Van E¤itim ve Araflt›rma Hastanesi’nden Ankara’ya sevk edilen Kaya kurtar›lamazken, depremde her fleylerini kaybeden ve 14 kifli ayn› çad›rda kalan ailesi arabalar›n› sat›p avukat tuttuklar›n› söyledi. fi‹DDET – YARALAMA * Mufl Kad›n Derne¤i (MUKADDER), yöredeki kad›nlar›n yüzde 70'inin fliddet gördü¤ünü, kad›nlar aras›nda erken yaflta evlili¤in çok yo¤un, okuma- yazma oran›n›n oldukça düflük oldu¤unu ve kad›nlar›n haklar› konusunda yeterli bilgiye sahip olmad›¤›n› belirlediklerini bildirdi. TAC‹Z – TECAVÜZ * Çanakkale’nin Biga ilçesinde, 5 ayl›k hamile olan 17 yafl›ndaki kad›na tecavüz eden 4 lise ö¤rencisi cinsel istismar suçundan tutukland›. E⁄‹T‹M * Milli E¤itim Bakanl›¤› taraf›ndan haz›rlanan bir raporda, nüfusun az ve yerleflimin da¤›n›k oldu¤u yerlerde zorunlu e¤itimin devam›n›n sa¤lanmas› için kurulan ve taciz-tecavüz vakalar›yla da gündeme gelen Yat›l› ‹lkö¤retim Bölge Okullar›’ndaki sorunlar›n çözüm yollar›ndan biri olarak, 'tamamen k›z ya da erkek Y‹BO'lar›n planlanmas›' önerildi. YARGI KARARLARI * Bursa’da 46 yafl›ndaki Kadife fiahin fliddet gördü¤ü için terk etti¤i kocas› Musa fiahin taraf›ndan sokak ortas›nda b›çakland›. Kadife fiahin a¤›r yaran›rken Musa fiahin tutukland›. Musa fiahin’in bu olaydan k›sa bir süre önce eflini dövdü¤ü ve mahkemede serbest b›rak›ld›¤› anlafl›ld›. Mahkeme, fiahin’in 20 y›l olan hapis cezas›n› “iyi hal” nedeniyle 15 y›la indirdi.

İzmir’de devletin erkekliğine layık işler T

emmuz ayında polis karakolunda işkenceye uğrayan Fevziye Cengiz, açtığı davayla şiddet görüntülerinin ortaya çıkarılmasını sağladı. Bir müzikholdeyken kimliksiz olduğu gerekçesi ile gözaltına alınan Cengiz, götürüldüğü karakolda işkenceye uğradı. İşkenceyi, karakolda bulunan mobese kamerası kaydetti. Bu görüntüler basına yansıdı. Cengiz’e uygulanan şiddeti kameralara yakalatmak istemeyen polis bir perde çekerek, kameranın önünü kapatıyordu. Görüntülerin ortaya çıkarılmasının ardından olayın duyulması üzerine 3 polis hakkında soruşturma açıldı. Cengiz, Vatan gazetesine konuşarak tehdit edildiğini açıkladı. İzmir Emniyeti ise yaptığı açıklama ile kadının konsomatris olduğunu söyleyerek, bünyesinde çalışan polisleri savundu. Fevziye Cengiz Vatan gazetesine yaptığı açıklamalarda “Çok kötüyüm, psikolojik tedavi görüyorum. Gelen tehditlerden ötürü yaşadığım kabus dolu günler bitmedi” dedi. Bazı sivil giyimli insanların polislerin tehdidini ilettiğini anlatan Cengiz, sürekli korku

Bu dava kadınların davası Halkevci Kad›nlar, Hopa davas›n›n görüldü¤ü 9 Aral›k’da Ankara Adliyesi önünde, bu davan›n kad›nlar›n davas› oldu¤unu söyledi. Demet ve Dilflat’›n yan›nda olduklar›n› belirten kad›nlar, alanda bir de tiyatro gösterisi yapt›.

içinde olduğunu ifade etti. SDP’li kadınlar Fevziye Cengiz’e işkencenin uygulandığı Karabağlar Karakolu önünde bir basın açıklaması yaptı. “Kadınları, gözaltında döven polis mi koruyacak?” diye soran SDP’li kadınlar “Emniyet güçlerinin her daim uyguladığı yöntem bu; ‘şikâyetçileri yıldırmak için şikâyette bulunmak’, yani emniyet işkenceyi de yapar, şikayet de eder... Bu olayda da aynı şekilde polisler, Fevziye Cengiz tarafından darp ve hakarete uğrama iddiasıyla şikâyetçi olmuşlardır. N.Ç. davasında verdiği kötü sınavla halen gündemde olan ‘erkek yargı’, bu olayda da bildiğinden şaşmamıştır. Fevziye Cengiz, olayın ardından savcılığa suç duyurusunda bulunuyor. Savcılık da bu polisler hakkında ‘Zor kullanma yetkisini aşarak basit yaralama’ iddiasıyla 6 aydan 1,5 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açıyor. Karakolda kendisine uygulanan şiddet ve işkence güvenlik kameralarınca kaydedilmesine rağmen, Fevziye Cengiz hakkında aynı savcılık ‘Kamu

görevlisini yaralama ve hakaret etme’ gerekçesiyle 2,5 yıldan 6,5 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açıyor. Dayak var, taciz var, hakaret var ama yine suçlu kadın!” Yaşanan şiddet olayını “devletin erkekliğine layık işler” olarak anlatan

Yılmaz, SDP’li kadınlar adına “İşkence yapan polis mi kadınları koruyacak? Kadına yönelik şiddeti ‘perdeleri kapatarak’ gizleyemezsiniz! Uygulamayacağınız sözleşmelere imza atarak zevahiri kurtaramazsınız!” diye konuştu.

Davalar artık sonuçlansın Eskiflehir'de tecavüz edilerek öldürülen 11 yafl›ndaki Öznur Uluiflden davas› 13 Aral›k’ta devam etti. Ayn› gün, MorEl LGBTT üyesi bir transeksüel bireyin tecavüze u¤ramas›na iliflkin davan›n da ilk duruflmas› görüldü. Uluiflden davas› duruflmas›nda, tutuklu san›k Ali Haydar Körmeçli ve olay› gizledi¤i belirtilen Adnan Avcu haz›r bulundu. Dava yine ertelendi. Uluiflden için Eskiflehir Demokratik Kad›n Platformu da adliye önündeydi. “Katillerin, tecavüzcülerin, tacizcilerin aklanmas›na izin vermeyece¤iz” diyen kad›nlar, katilin akli dengesi

yerinde olmad›¤› gerekçesiyle aklanmaya çal›fl›lmas›na tepki gösterdi. Kad›nlar “Bu dava art›k sonuçlanmal› ve katil cezaland›r›lmal›d›r” dedi. MorEl LGBTT üyesinin davas›n›n›n ilk duruflmas›na san›k gasp ve tecavüz suçunu kabul etmedi. Mahkeme heyeti baflkan›, tecavüz ma¤duruna "Bu kifliyi sen mi evine ald›n" diye sordu. Tecavüz zanl›s› hakk›nda daha önce de baflka transeksüel kad›nlara sald›rd›¤› gerekçesi ile suç duyurusunda bulunulmufl, hiçbir flikayetle ilgili yapt›r›m uygulanmam›flt›.


11

YÜZ YÜZE 15 Aralık 2011/ 28 Aralık 2011

Halk›n Sesi

Avukatlar ordusu iş başında BU,

SOL

9 Aralık’ta görülen Ankara’nın Hopa davası duruşmasında sanıkları bir avukatlar ordusu savundu. Aylardır bu davaya hazırlanan avukatlardan Ayhan Erdoğan ve Kazım Erkut Güzel ile konuştuk. On üç saat süren duruşmanın ertesinde

DÜfiÜNCE

ÜZER‹NE

sorduğumuz sorulara, avukatlardan şaşırtıcı bir enerji ile yanıt aldık. Güzel, hukuk mücadelesinin yeni başladığını ifade ederken, Erdoğan, bir sonraki duruşma için de üstüne basa basa salon dışındaki ilgi ve kararlılığı beklediğini söylüyordu.

EST‹R‹LEN

B‹R

TERÖRDÜR

Terör arayacaksanız iddianamede arayın

B

ir insanın ölümüne dair fikrini söylemek isteyen insanlar "terörist" olarak nitelendiririlirse, savunma değil yapılan işin saçma olduğunu eleştirme hakkınızın başladığı noktaya gelmiş olursunuz

M

ahkemeye gitmek yeterli değil. O mahkemenin kapısına dayanmadığınız sürece haklılığınızı haykırmadığınız sürece mahkemede sadece hukuki savunma yapan avukatlarla sonuç alamazsınız tüm müvekkillerin tahliye edilmesi mutluluk verici idi. Şimdi de haksız yere tutuklanıp sırf muhalif olduğu için cezalandırılan diğer yurttaşların savunusunu yapmak tüm vicdan sahibi basına, avukatlara ve ilericilere düşmektedir. A.E.: Bir kere hava yoktu. Ben ilk önce kendimle ilgili birşey söyleyeyim, ceketim dahil, bütün vücudum su altında durmuş gibiydim. İçeride ailelerin tümünün gelmiş olması, CHP’li ve BDP’li milletvekillerinin gelmiş olması, demokratik kitle örgütlerinin ve sendikaların yetkililerinin olması, basının olağanüstü ilgisi... Basına müteşekkirim bu konuda. Yani bu, ‘şiddete hayır şemsiyesinin’ terör örgütü üyeliğine delil gösterebilme cesaretlerini kırdı. Orada artık işin vardığı noktayı farketmişlerdi.

Ö

ncelikle davayla ilgili genel kısa bir değerlendirme alabilir miyiz? Erkut Güzel: AKP döneminin yargılama süreci denince, ilk akla gelen özel yetkili savcılık ve mahkmelerin uzun tutukluluk süreçleridir herhalde. 6 ay önce cadı avına benzeyen yöntemlerle sokaktan, evlerinden gözaltına alınan ve tutuklanıp, F tipinde tutulan müvekkillerimiz hakkında zor da olsa bir "yargılama" sürecinin içine girmek, bir yıl ve fazla tutuklu kalıp en ufak bir yargılama sürecine girmeyen diğer davaları da düşünürsek umut verici bir süreçti. Ayhan Erdoğan: Sol örgütlenmelerin özellikle sokakta eylem yapan ve iktidarı protesto eden, özelinde iktidarı genelinde sistemi eleştiren sol muhalefeti susturmak, sindirmek amacıyla hazırlanmış bir iddianame olduğunu söyleyebilirim. Bu iddianamenin genel hedefi bu ama özelinde öncelikle Öğrenci Kolektifleri ve Halkevleri üzerinden bir faaliyete yol açabilecek öncül bir dava olma niteliğinde.

Arkası gelir mi diyorsunuz? A.E: Onu hissettiriyor bana. Çünkü burada Öğrenci Kolektifleri’ni gizli örgüt sayma eğilimini hissediyorum. Öğrenci Kolektifleri’nden rahatsız olmuş iktidar belli ki. Zaten başbakan hapşırınca emniyet grip oluyor. Hopa’yla başlayan daha sonra Öğrenci Kolektifleri’nin yumurta eylemleri ve gençliğin öne çıkması başbakanı rahatsız etti. Gençliği üniversitelerde susturmak istiyorlar. Halkevleri de hedefleri. Halkevleri’nin yerine Deniz Feneri’ni ikame ettiler. Danıştaydan bu yetki alınarak Bakanlar Kurulu kamu yararına dernek statüsünü belirlemek için yetkilendirildi. Bu yetkiyi alır almaz da ilk işleri Halkevleri’nin kamu yararına dernek statüsünü sonlandırmak oldu. Onun da gerekçesini oluşturdular. Bu statü için bir gelir, o gelirin belli bir yüzdesini harcaması şartı getirildi. Peki neden Hopa’dan başladı? A.E.: Hopa halkı Türkiye’ye “Uyanın” dedi. Hopa halkı “Bu ülke nereye gidiyor? Doğamız gidiyor, suyumuz gidiyor çayımız gidiyor ormanlarımız gidiyor, insanlarımız gidiyor. Bu ülkeyi nereye götürüyorsunuz? Bu ülke sahipsiz değil burada biz yaşıyoruz” deyip kendi yaşadıkları ülkeye sahip çıkmakla ilgili ne yapılması gerektiğini gösterdi. Bu onları çok korkuttu. Çünkü bunu padişahın sarayına dayanma olarak gördüler. ‘Kim ola ki bu saraya dayana’ diye

Av. Ayhan Erdoğan

baktılar ve işte bunların bir listesi yapıldı. Bu başlangıç menüsü olarak görüldü. Çünkü iddianameye baktığınızda TKP, ÖDP, ESP, SDP Türkiye’nin sosyalist partilerinin hepsi sadece basın açıklamasına davet ettikleri için terör örgütü üyeliği ile suçlanıyor. Yani aslında yasal sosyalist partileri de sıraya dizdiklerini onların da sırada olduklarını yazıyorlar. Yani bu sol düşünce üzerine sosyalist düşünce üzerine estirilen en büyük terördür. Terör ararsanız burada arayacaksınız. Latince kökeniyle kelimenin kendi anlamıyla bir terör estirmedir. Savunmalarınız, savunma değil, eleştiri gibiydi. Neden böyle bir yol seçtiniz? Sizce mahkeme salonu siyaset yapmanın yeri midir? E.G: Savunmaların, savunmadan çok eleştiri olması temel sebebi suçun olmamasıdır. Suç isnadına yani iddiasına karşı savunma yapılır. Bir insanın ölümüne dair fikrini söylemek isteyen insanlar "terörist" olarak nitelendirilirse, savunma değil yapılan işin saçma olduğunu eleştirme hakkınızın başladığı noktaya gelmiş olursunuz. Eskiden DGM olan şimdinin özel yetkili savcılık ve mahkemeleri doğaları gereği siyasidir. Ankara-Hopa davasında olduğu gibi muhalif seslere tahammülsüzlüğün iddianamesi savcılıkça kaleme alınmış ve mahkeme de bu iddianameyi kabul etmişse salonda artık siyaset vardır. Hükümetin özgürlükleri yok eden siyaseti tartışmaya açılır ve mahkum edilen aslında özgürlükler

‘Parasız eğitim’ diyen üniversite genci için bir ceza avukatı hangi ceza hukuku normuna göre bir savunma yapacaktır? karşıtı hükümet adımlarıdır, A.E: Mahkeme salonu siyasetin tam da yeridir artık. Çünkü yargılamaların hiçbirinin hukuki olduğunu düşünmüyorum. Yani Özel Yetkili Mahkemeler’in yaptığı artık ağırlıkla bir ceza yargılamasını konu eden klasik olarak bir suç tipinin kusurlu bir hareketle ihlaline dayalı bir yargılama faaliyeti değil. Bunlar, insanların düşünce hayatıyla ilgilenerek onların düşünce ve iktidara karşı olan kabullenmedikleri iktidar politikalarını benimsetme ve ona karşı çıkanları susturma aracı olarak kullanılıyor. Ben genel olarak savunmalarımın ceza hukuku normları içerisinde kalması çabasını gösteren bir avukatım. Ama idianame o kadar politik ve solu susturma, üzerine çökme anlayışıyla hazırlanmış ki burda

ister istemez politik bir dil kullanacaksınız. Üstelik bu daha başlangıç dilimizdir. Çocukların tutuklanmasıyla ilişkili bölüm ağırlıkta olduğu için politik dili biraz daha yumuşak tuttuk. Parasız eğitim diyen iki üniversite genci için bir ceza avukatı hangi ceza hukuku normuna göre bir savunma yapacaktır? Bizim Hopa davasında çocukların suçlandığı iddianamede yazanlar şunlar; Mamak halkına yol istemişler, yok otobüsler yaşlıymış tehlikeliymiş, halk için yeni otobüs istemişler, yok otobüs biletleri pahalıymış, ucuz otobüs bileti olsun demişler. Sağlık istemişler. Harçların kaldırılmasını istemişler. Şimdi siz bunu örgüt üyeliğine bir delil olarak sunuyosunuz. Şimdi Allah aşkına, savunmayı ne üzerine inşa edeceksiniz. Artık kapitalistler, sosyalist düşünceyi mahkemelerde savunur hale getirmesinin ayıbını yaşıyor. Duruşma salonunu anlatabilir misiniz bize? İçeride hava nasıldı? E.G.: Öncelikle duruşma salonu bu dava için küçüktü. Katılıma açık bir duruşma için yetersiz izleyici ve avukat yerleri ile yargılama yapmak savunmayı kısıtlamaktadır. Mahkeme başkanı yoğun katılımdan kaynaklı biraz bunaldı diyebilirim. Zaten ortada abes bir suçlamanın olduğu bir duruşma sürecinde tüm müvekkiller rahatlıkla savunmalarını dile getirdiler. Her ne kadar görevsizlik talebimiz, yani yargılamanın özel yetkili olmayan mahkemelerde yapılması talebimiz reddedilse de

Ama ana haberlerde vs. çıkmadı. Daha çok sosyal medyada yer aldı. A.E.:Evet ama medya bir şekilde iktidarla kapışmadan bunu hissettirdi. Bu kadar verebilirlerdi, özgürlükleri bu kadardı. Bunu kabul etmek gerekir. Aslında çünkü sonuç olarak Türkiye’de basın sermaye gruplarının elinde. Dolayısıyla buradaki basın da bu kadar özgür olabilirdi. O orantı ile iyi verildiğini düşünüyorum. Bu da aslında dava için mücadele verenlerin çabasıyla oldu değil mi? A.E.: Elbette öyle. Basın zaten o gücü görmeseydi, buna kalkışmazdı. Basın kendiliğinden hiçbir şey yapmaz. Dışarıya bu kadar yansıyanı hiç görmezlik edemezdi. Ben içerideki havada ailelerin sabırsızlıklarını, telaşlarını ve gerginliklerini çok fazla hissettim. O elektrik bize kadar yansıdı. Çocukların ilk salona geldiklerinde bizim zaten görevsizlik kararıyla ilgili konuşmamızın bir önemli tarafı vardı. Çocuklar ilk defa mahkemeye çıkıyorlardı. Hayatlarında ilk defa cezaevine girmişlerdi. Üstelik hiçbir şekilde suç sayılacak birşey yapmadıklarının inancıyla başlarına bu gelince... Çocukların o paniğini bizim ilk savunmamızın yendiğini düşünüyorum. Yani bir mahkeme karşısında haklılıklarını açık bir dille savunulması. Onlar da yaptıklarını çok doğru bir şekilde anlattılar. Yaptıkları da oydu zaten. O çocukların sosyal zekaları bunun suç olmadığını anlayacak durumda zaten. Çünkü ortada suç yoktu fakat herkeste ne olacak gerilimi vardı. Avukat arkadaşlarda da vardı. Bende hat safhadaydı. On üç saat herkesin üzerindeki gerginliği hissediyordum. Herkesin yüz hatları gerilmiş bir vaziyetteydi.

Asıl hukuk mücadelesi şimdi başlıyor AKP’nin yargıyı eline geçirdiği bir ortamda hukuki mücadelenin anlamı nedir sizin için? E.G.: Asıl hukuk mücadelesi baskının en yüksek olduğu bu günlerde değerlidir. Zira hukukçuların aydın olma, halkın haklarını olabildiğince savunma ve geri kazanma mücadelesinin ihtiyaç duyulduğu bir dönemde yaşamaktayız. Hopa sürecinde tutuklanan Hopa halkından 7 kişi halen Arhavi cezaevinde ve Hopa savcılığı tutuklamayı cezalandırma yöntemi olarak sürdürmeye devam etmektedir. 2 hafta önce herhangi bir olaya dayanmadan 12 kişi tutuklandı, her gün başka bir özel yetkili savcılık emirlerine dayanan operasyonlarla uyanmaktayız. Asıl hukuk mücadelesi şimdi başlamaktadır. AKP’nin hukukunun, AKP karşıtlarını yok etme hukuku olduğunu yani zorbalığın hukuk kurumlarınca gerçekleştirilmekten başkaca bir yöntem olmadığının halka anlatılmasının en doğrudan yolu bu olcaktır.

A.E.: Eskiden mahkemeye giderim, mahkemede hakkımı ararım, diye bir duygu vardı. Bu özel görevli mahkemelerle birlikte o duyguyu kaybetti insanlar. Yani şunu söyleyemiyorum artık “Ya mahkemeye gideriz. Berlin’de hakimler var gibi Ankara’da hakimler var.” Mahkemeye gitmek tek başına bir sonuç almak için yeterli değil. O mahkemenin kapısına dayanmadığınız sürece haklılığınızı haykırmadığınız sürece mahkemede sadece hukuki savunma yapan iki tane becerikli avukatın sonuç almasını kimse beklemesin artık Türkiye’de. Hukuk yoluyla demokratik hakların ve kağıt üzerinde yazılı hakların dahi kullanılmasının mümkün olmadığı bir süreçteyiz. Özelikle bu özel görevli mahkemlerin bulunduğu yerlerde soruşturmanın yürümesi, tutukluluk halleri, yargılama biçimleri hukuktan umudumuzun kesildiği bir süreci göstermektedir. Tehlikeli bir süreçtir.

Av. K. Erkut Güzel

Davaya ilgi sürdürülmeli Siz bir avukatlar ordusu olarak oradaydınız. Bunun nasıl bir etkisi olmuştur sizce kararda? E.G.: Avukat sayısı bu tür davalarda hep önemli olmuştur. Hukukçuların yargıya olan eleştirisinin somut örneğidir. Tüm destek veren meslektaşlarımıza teşekkürü de yineleriz buradan. Duruşmaya İstanbul, Ankara ve diğer barolardan temsilciler ve baro başkanları da izleyici olarak katılmışlardır. Bugün faal avukatlar haksızlığa karşı duracaklarını bu dava ile yine göstermiş oldular A.E.: Bunun getirdiği olumlu hava davanın başında hissedildi. Ama bu davada hala tehlike geçmemiştir. Tahliye işin sonu değildir. Davada bütün sol örgütlerin basın açıklamasına çağrıları terör örgütü üyeliği olarak kabul edildiği için Halkevleri’nden sonra her çağrıları bir toplu dava haline getirilme ihtimalleri bulunmaktadır. Dolayısıyla bugün süratle bu davada bu ilgiyi devam ettirmek gerekmektedir.

Propaganda değil gerçek Bu tarz davalarda bir avukatın yaptığı basit bir propaganda mıdır? A.E.: Yok, savunmadır. Şimdi siz iddianameyi bu kadar politik hazırlarsanız, iddianameye karşı hazırlayacağımız sözler de dolayısıyla, politik olur. Siz iddianameyi kapitalizmi savunma, sosyalizmi halktan yana olmasını suç saymak üzerine kurarsanız, avukatın da söyleceği şeyler ister istemez yoksul halkı savunmanın suç olmadığı, sosyalizmin halkın lehine bir sistem olduğu, sömürünün bir ayıp olduğu olur. E.G.: Bir savunman avukat meşru tüm olanak, olgu, konulara girmek özgürlüğüne sahiptir. Örneğin bu duruşma da Economist dergisinin Türkiye yargısı için kullandığı tanım ve verileri kullandık, yine kendisi de hukukçu olan Ece Temelkuran’ın yazılarına atıflar yapılarak savunmalar yaptık. Bu mahkeme başkanına göre propaganda gibi görünebilir. Ama ülkemizdeki yargılama sistemi ortadadır. Tüm dünyadaki siyasi tutukluluk oranının üçte biri ülkemizde ise bu artık propaganda değil gerçektir.


12

DOSYA 15 Aral›k 2011 / 28 Aral›k 2011

Halk›n Sesi

Parça parça değil omu z omu z a cünü kullanİşçinin üretimden gelen gü v, işçi sınıfının ması anlamına gelen gre savunma sömürüye karşı önemli bir larında hep aracıdır ve sınıfın kazanım beral rol oynamıştır. Ancak neoli leş üz tirilen, saldırılar sonucunda örgüts sınıfının tek tek bölünüp parçalanan işçi rçekleştireişyerlerinde etkili grevler ge Buna karşı bilmesi fiilen zorlaşmıştır. üretim alanişçi sınıfı yaşamı sadece rdurarak halk larında değil her yerde du işecektir. grevlerini örgütlemeye gir

21 Aralık’ta grev var Bu grev herkesin grevi Taşeron işçilerin örgütlenmeye başlaması, Tekel direnişinin yarattığı toplumsal meşruiyet, sağlık emekçilerinin ortak mücadele süreçleri yeni bir emek hareketi açısından umut vaat ediyor

21 Aralık’ta sağlıkçılar ve kamu emekçileri greve çıkacak. Bunun bir benzeri 2009’da yapılmıştı. Şimdi, 26 Aralık 2009’da gerçekleştirilen grevi bir adım ileri taşımanın zamanı

Halk grevine doğru TUFAN SERTLEK Sınıf hareketinde geleneksel sendikal hareketin artık miadını doldurduğunu söyleyeli epeyce zaman oldu. Bugün kazanılmış hakları korumaya endekslenmiş bir mücadele hattının başarısızlığı üzerine laf söylemenin, Türk-İş kongrelerinden savrulan ‘genel grev’ tehditlerinin boş laftan öteye gitmediği üzerine uzun tahliller yapmanın da anlamı yok. Artık ölmekte olandan umutlanmanın değil doğmakta olanı anlamanın ve onu beslemenin zamanı geldiğini görmek gerekiyor. Kapitalizm küresel piyasada dolaşan sermayeyi değerlendimek için yaşamın bütün alanlarını hızla metalaştırıyor. 15 yıl önce sağlık ve eğitim alanları üzerine konuşmak yeni bir olguyu anlamaya çalışmak anlamına geliyordu. Bugün artık sağlık ve eğitimin bir kamu hizmeti olduğunu hükümetler dahil kimse söylemiyor. Metalaştırmanın üretim alanlarından yeniden üretim alanlarına genişlemesinin ortaya çıkardığı iki önemli olgu sendikal mücadelemizi gözden geçirme-

mizi zorluyor. Enerji, altyapı hizmetleri, eğitim, sağlık, içme suyu vb. hizmetlerin tamamı vatandaşlar tarafından rahatlıkla (eşit-ulaşılabilir) kullanılabilir bir hak olmaktan çıkıp satın alabileceği bir meta haline gelirken bu hizmetleri üreten emekçiler de güvencesizlik temelinde yeniden proleterleştiriliyor. DİSK Araştırma Enstitüsü’nün 2010 yılında yaptığı araştırmalara göre 1980’de 42 milyon insanın yaşadığı Türkiye’de sendikalı işçi sayısı 2,5 milyonken 2010’da 72 milyon nüfusa ulaşan Türkiye’de sendikalı işçi sayısı 650 bine düştü. Diğer taraftan, son yıllarda sermayenin göz koyduğu doğal yaşam alanlarının meta üretim alanına doğrudan dahil edilmesi süreci ülkemiz açısından önem kazanıyor. Özellikle üretici etkinliklerinde, temel üretim aracı olan toprak ve doğayı kullanım haklarından mahrum bırakılma tehlikesiyle karşı karşıya kalan kır tabanlı hareketler kendi özgün biçimleriyle ortaya çıkıyor. Tortum, İspir, Solaklı, Yuvarlakçay bunlardan sadece

bir kısmı. Kapitalizm elini attığı her alanı tahrip ederken ezilen sınıfların tepkisini çekiyor. Bu tepkiler yeni bir sınıf hareketinin ana dinamiğini oluşturuyor. 1970 - 1980 arasında ülkedeki işçi profili çoğu kamu kurumlarında çalışan kadrolu işçiler olurken 2000’li yıllarda bu profil, özel bir şirkette çalışan ve görece güvencesiz işçilerden oluşmuştur. İşçi sınıfının ana gövdesini güvencesiz işçiler oluşturmaya başlamıştır. Güvenceli çalışma ve temel hakların kullanılması mücadelesi işçi sınıfıyla ezilen halk kesimlerinin kesişme kümesini oluşturuyor. Bu kesişme güçlü bir enerjiyi açığa çıkartabildiğinden büyük bir hızla merkezden çevreye doğru bütün halk kesimlerini artçı sarsıntılarla etkisi altına alacak bir sınıf hareketini tasarımdan gerçeğe geçirebilecektir. Bütün toplumsal süreçlerden biliyoruz ki, esas olan toplumun bir kesiminin/sınıfının toplumun genelinin çıkarlarını temsil eden bir kitle hareketini ortaya çıkardığında bu sadece harekete geçen kitlesel gücün meşruiyet

zeminlerini güçlendirmez aynı zamanda kendi taleplerini o güne kadar içsel bir ses olarak dile getiren kesimlerin de bu harekete katılması ve onun etkin bir öznesi haline gelmesine yol açar. Bu anlamıyla emekçi kesimlerin hareketi olarak başlayan bir toplumsal mücadelenin orta sınıfları ve lümpenleşmiş işsiz kitleleri de etkisi altına alarak genişlemesi beklenmelidir. Grev, yani üretimden gelen gücün kullanılması, üretmeme hakkı halen işçi sınıfının en güçlü silahıdır. Ancak bu silahı eski tip mühimmatla kullanmaya çalıştığınızda hiçbir işe yaramayacaktır, yaramadığını zaten son 10 yıldır görüyoruz. Önümüzdeki dönemin mücadele deneyimi, çalışan sınıflarla diğer ezilen halk kesimlerinin birlikte düşünüldüğü ve ikisinin de eyleme geçtiği bir mücadele hattı üzerinde şekilleniyor. Mücadelenin en güçlü silahı olan grev, üretim alanlarında üretim yapılmadığı, ezilen halk kesimlerinin metalaştırılan kamusal hizmetlerden faydalanmayı reddettiği ya da fiilen parasız olarak yararlandığı, diğer

Grev var herkes hastanelere

halk kesimlerinin bu mücadeleye eklemlendiği bir mücadele formu olarak tasarlanmalıdır. Bu anlamıyla grev eylemi sadece işyerleri önü değil bütün bir kentin, kasabanın yerleşim alanlarına yayılmış, kentin ana ulaşım arterlerinde fiili gücünü ortaya koymuş bir halk hareketi olarak örgütlenmelidir. Bu sürecin başarıyla örülebilmesi bugünden bunu öngören bir mücadele hattına yaşam bulduracak bir örgütlenme ve mücadele tarzını yeşertebilmekle mümkündür. Sınıf hareketi kendi yolunu ararken yeni mücadele ve örgütlenme biçimlerini de oluşturmaya çalışıyor. Eski dönemin sadece üretim alanı-işyeri odaklı sendikal örgütlenme modelleri yerine üretim ve yeniden üretim alanlarını birlikte ele alan sendikal örgütlenme modellerini de kapsayan kitle örgütlenmeleri öne çıkıyor. Bunun basit modelleri olarak ortaya çıkan eğitim ve sağlık meclisleri, hizmeti üretenlerle hizmeti kullananların ortak mücadele deneyimini oluşturmayı hedeflemesi açısından önem kazanıyor.

Örnek eylem pratikleri “Halk Grevi”nin kendisini dayatt›¤› önümüzdeki sürecin yeni pratiklerinin Türkiye’nin zengin s›n›f mücadelesi birikimiyle ayd›nlat›ld›¤›n› bilmek gerekti¤ini düflünüyoruz. Bu yüzden iflçilerin ekonomik taleplerinin bütün bir mahallenin ekonomik talepleri oldu¤unu gösteren Paflabahçe grevini ve hem parçalanm›fl güvencesiz iflçileri birlefltiren hem de alternatif bir kamusal alan yaratan TEKEL direniflini hat›rlatmakta fayda var.

Bir mahalle olup kazandılar

Tüm kamu çal›flanlar›n›n kat›laca¤› 21 Aral›k grevinin bir nedeni de AKP’nin, 2 Kas›m’da ç›kard›¤› 663 say›l› Kanun Hükmünde Kararname. Kanun hükmünde darbe anlam›na gelen bu yasay› ‹stanbul Tabip Odas› Genel Sekreteri Ali Çerkezo¤lu özetliyor: “Bütün devlet hastaneleri ve üniversite hastaneleri sat›fla ç›kar›-

lacak. fiirketleflecek olan hastaneler CEO gibi ‘genel müdürler’ taraf›ndan yönetilecek ve bu ‘flirketlerin’ kar etmeleri hedeflenecek. Sa¤l›k flirketinin kar etmesi, daha fazla ameliyat, daha fazla ilaç, daha fazla tedavi ‘edilemeyen!’ hastal›k, sa¤l›kç›lar›n güvencesiz çal›flt›r›lmas› demek”

Sağlık örgütleri 21 Aralık günü Sağlık Hakkı Meclisleri’nin açılışını yapacak. Tüm sağlıkçılar o gün bir günlüğüne iş bırakacak yani kendi deyimleriyle g(ö)revde olacak. Aynı gün KESK de hizmet üretiminden gelen gücünü kullanacağını bildirdi. Bu grev, tüm sağlıkçıların ve hizmet üretimini gerçekleştiren kamu emekçilerinin grevi olmasının ötesinde başta sağlık olmak üzere tüm kamusal hizmetlerden faydalanan halkın da katılacağı bir grev niteliğinde gelişecek. Neoliberal politikalar sağlık alanında hem sağlık hizmetini üreteni hem de hizmet alanı etkiliyor. Bu durum, sağlıkçıların “Toplu sözleşme

Sağlıkçıların 21 Aralık’taki grevinin merkezine Sağlık Hakkı Meclisleri oturuyor. Çapa ve Cerrahpaşa hastanelerinde 22 Kasım’da gerçekleştirilen eylemlerle ilk deneyimleri oluşturulan Sağlık Hakkı Meclisleri’nde halkla çalışanların bir arada olduğu ilk toplantılar birçok kentte yapılmaya başladı. Dev Sağlıkİş, TTB ve SES’in sağlık alanındaki ortak mücadele deneyimleri ile GSS’ye karşı eylemlerin gerçekleştiği süreçte kurulan Herkese Sağlık Güvenli Gelecek Platformu deneyimi de Sağlık Hakkı Meclisleri’ne zemin oluşturmuş durumda. Bir ayağı sağlık kurumlarında olan meclislerin diğer ayağı da halkın yaşam alanlarında mahallelerde ola-

hakkı, güvenceli iş hakkı” gibi talepler çerçevesinde örgütledikleri mücadelelerin kazanıma ulaşmakta yetersiz kalacağını gösteriyor. Hatta hükümet çoğu zaman eczacı, hekim gibi sağlıkçıların taleplerini “Bu doktorlar da çok para alıyor” şeklinde söylemlerle etkisizleştirebiliyor. Bu yüzden emekçiler, emeklerinin ucuzlatılmasına, güvencesizleştirilmelerine karşı gösterecekleri direnişi halkla bütünleştirmek durumundalar. Basında “21 Aralık’ta hastanelere gitmeyin” başlıklarının atılacağını daha şimdiden tahmin edebiliriz ancak bu sefer tam tersi bir durum var. Sağlıkçılar, “21 Aralık’ta g(ö)revdeyiz, herkes hastanelere!” diyor.

cak. Bu meclislerde sağlıkçılarla birlikte halk da söz ve karar hakkı sahibi olacak. Bu meclisler hak alma eylemlerinin yanı sıra halk yararına sağlık hizmeti sunumunun örneklerini yaratmayı da hedefliyor. Yani halk, bu meclisler aracılığıyla mahallesindeki sağlık ocağını geri isterken bir yandan da sağlık sorununa müdahale edebilecek. 21 Aralık günü sağlık çalışanları hizmet üretimini durdururken, hastanelerde kurulacak olan çadırlarda hasta ve hasta yakınlarıyla sağlık sorunlarını konuşacak, sağlık hizmetlerine ulaşmada sorun yaşayan herkesi sağlık hakkı meclislerine katılmaya davet edecek.

DİSK’in temelinin atıldığı 1966’nın 31 Ocak ile 23 Nisan’ı arasında süren Paşabahçe grevinin günümüz açısından önemi, işyeriyle sınırlı bir grev olmaktan çıkarak işçilerin yaşadığı alanın bütününe yayılmasıdır. Paşabahçe işçilerinin Paşabahçe’de yaşamasından dolayı işçilerin sorunu kendi ekonomik demokratik haklarının sınırını aşarak Paşabahçe semtinde yaşayan halkın temel sorunu haline gelmiştir. Paşabahçeli çocukların eğitimleri, esnafın geçimi, ailelerin ve mahalle hayatının huzuru ve devamlılığı bu grevle doğrudan ilişkili hale gelmiştir. Bugünden bakıldığında “mahalle grevi” niteliğiyle öne çıkan Paşabahçe grevi, çalışan sınıflarla diğer halk kesimlerinin ortak bir değer etrafında güçlü bir ilişki kurabileceğinin ve bu ilişkinin örgütlenebileceğinin önemli bir deneyimi olmuştur.

Yüzde 99’un grevi

Tekel direnişi

ABD’de finans-kapitalin kalbi Wall Street’te başlayan “işgal et” eylemleri kısa sürede ülke geneline yayıldı ve tüm ABD’de “Biz %99’uz” diyenler kapitalizmin yıkıcılığına işgallerle yanıt vermeye başladı. İşgal eylemlerinin en önemlilerinden biri kuşkusuz bir liman kenti olan Oakland’da gerçekleştirildi. ABD’nin en büyük beşinci limanına ev sahipliği yapan kentte 3 Kasım’da yapılan genel grev, tüm eylemler içinden sivrilerek çıktı. Ülke genelinde çok daha kitlesel eylemler yapılmasına karşın Oakland’da yaşananları bu kadar önemli kılansa şüphesiz buradaki eylemde işçi sınıfının militan gücünün açığa çıkmasıydı. “Orta sınıf” diye adlandırılarak adından bile bahsedilmek istenmeyen “işçi sınıfı” o gün Oakland limanını işgal etti ve limandaki tüm işleyişi durdurdu. Kentte kepenkler kapandı ve 1946’dan bu yana belki de ilk kez kapitalist sistemin kalbinde böylesi bir isyan hareketi meydana gelmiş oldu.

TEKEL’in özelleştirilmesiyle birlikte Samsun, Diyarbakır, Adıyaman, Muş, Bitlis, İzmir, Adana, Hatay, İskenderun, Tokat gibi illerde kapatılması düşünülen fabrikalarda çalışan 12 bin TEKEL işçisi, AKP tarafından 4/C statüsünde başka kurumlarda çalıştırılması kararına karşı direnişe geçti. Tüm haklarının yok sayılacağı ve düşük ücretle çalışmak anlamına gelen 4/C statüsünde çalışmayı reddeden binlerce TEKEL işçisi 15 Aralık’ta Ankara’ya hareket etti. Başbakanla görüşmek isteyen Tekel işçileri 17 Aralık günü polisin saldırısına uğradı ve o tarihten itibaren Ankara’daki Sakarya Caddesi’nde kalmaya başladı. Kısa sürede toplumun diğer kesimlerinin desteğini kazanan işçiler Sakarya Caddesi’ni bir çadır kente çevirdi. Bu çadır kentte TEKEL işçileriyle buluşan Ankara muhalefeti özgün bir kamusallık deneyimi yarattı. İşçiler, 78 gün boyunca kendi yarattıkları bir çadır kenti yönetti. Güvencesizleştirmeye karşı ortaya çıkan TEKEL direnişi, diğer güvencesiz kesimler için örnek oldu.


13

TARİH 15 Aral›k 2011 / 28 Aral›k 2011

Halk›n Sesi

GEÇM‹fi‹N DE⁄‹L GELECE⁄‹N DAVALARI

Yarını bugünden kuranlar aklandı 9 Aralık’ta Ankara’da görülen Hopa Davası’nın ilk duruşmasında devrimci dayanışmadan, sosyal medyanın kullanımına dek pek çok nokta öne çıktı ancak güne, aslında gelecek günlere de damgasını vuran, yapılan savunmalar oldu. En başta, sanıklar, verdikleri hak mücadelelerini, örgütlerini, toprağı, suyu, kamusal hakları sahiplendiler. Tepki göstermenin düşünce, ifade, örgütlenme özgürlüğü olduğunu, iktidarın protesto edilebileceğini hatırlatırken hukuksuzluğa, iddia makamının tutarsızlığına da dikkat çektiler. “İnsanın haklarıyla insan olduğu”nu net bir biçimde savundular. İnsanlık tarihi Hopa davası benzeri davalarla dolu. Tutuklamalar, yargılamalarla zapturapt altına alınmaya çalışılan muhalifler, mahkemeleri de birer mücadele alanına dönüştürmüş. İlkçağlardan bugüne, dünyanın pek çok yerinde, savunmalar tarihe not düşmüş, birer kılavuz belge olarak çoktan belleklerde yerini almış. Kendisini, “ağır ve dürtülmek isteyen bir ata benzettiği devletin başında, her gün her yerde iktidarı dürten, uyaran, azarlayan bir at sineği” olarak tanımlayan ve hakkında ölüm cezası verilen Sokrates’ten Cezayir bağımsızlık savaşında Fransızların ağır işkencelerine direndikten sonra mahkemede savunma yapan Cemile’ye… Haymarket Meydanı olaylarından sorumlu tutulup yargılanan ve özür dileme şartıyla affedileceğinin söylenmesi üzerine, "Bütün dünya biliyor suçsuz olduğumu. Eğer asılırsam cani olduğumdan değil, emekçi olduğumdan asılacağım" diyen Chicago sekizlerinden Albert Persons’a… Din, dünya, bilim üzerine düşünceleri nedeniyle engizisyon mahkemesi kararı ile yakılarak öldürülen, ölüm kararı ve şekli yüzüne okunduğunda, “siz benden daha çok korkuyorsunuz” diyen İtalyan Giardano Bruno’ya dek bu davalar geniş bir yelpazeye yayılsa da iktidara karşı yapılan savunmaların tutarlı içeriği ve dik başı ile yekpareler. Politik koşullar zaman ve mekâna göre değişse de “sanki hepsi mahpus olarak aynı zindancı, aynı cellâtla karşı karşıya gelmişler”, “hepsinin, çağlar boyunca başvurdukları savunucu da hep aynı savunucuya benzer: Yardıma çağrılan bu savunucu onların çağrılarını duyup, onları kurtarmak ve kendi kendini daha iyi kurtarmayı öğrenmek için hapishanelerin, mahkeme salonlarının içine sızıp girebilen, ezilen halktır. Bu, ezilen halklardır.” (M. Willard)

Castro: ‘Tarih beni aklayacaktır’

1

952 yılında Küba’da Batista’nın, ABD destekli darbeyle iktidara el koymasının ardından Fidel ve arkadaşlarınca kurulan Movimiento (Hareket) isimli gizli örgüt, Batista'ya karşı tepkiyi örgütlemek ve silah sağlamak için bir kışlaya saldırma kararı aldı. Bu iş için de Oriente eyaletindeki Moncada Kışlası seçildi. 26 Temmuz günü başlayan saldırı, askerlerin kısa sürede toparlanması nedeniyle başarısız oldu, 60 kadar isyancı öldürüldü. Saldırı askeri anlamda amacına ulaşamadı ancak başkent Havana'da önemli bir siyasi etki yarattı. Ordu, şüpheli gördüğü herkesi tutuklamaya

ve sorgusuz infaz etmeye başladı. Batista yanlısı basın, isyancıları “gözü dönmüş vahşiler, kökü dışarıda gangsterler” olarak tanıtıyor, radyo ve gazetelerden yayımlanan haberlerle katliam Fidel ve arkadaşlarına mal edilmeye çalışılıyordu. Baskın sonrasında yakalanan Fidel’in 16 Ekim 1953'te Santiago’daki Küba Yüksek Mahkemesi’nde yaptığı “La Historia Me Absolvera” (Tarih Beni Aklayacaktır) başlıklı savunması, adını baskın gününden alan 26 Temmuz Hareketi’nin manifestosu haline geldi. Fidel dava sonunda "devlete karşı işlenmiş büyük bir suçun lideri" olarak 15 yıl hapse mahkûm

edildi. Zaten affını da talep etmemişti: “Yoldaşlarım Pines Adası hapishanesinde ıstırap çekerken kendim için hürriyet isteyemem. Beni oraya, onların yanına, kaderlerini paylaşmak üzere gönderin. Başkanı suçlu ve hırsız olan bir ülkede dürüst insanların ölmüş ya da hapiste olması anlaşılır bir durumdur.” Kübalıların hafızasına kazınan da cezadan çok Fidel'in savunması oldu. Binlerce baskısı yapılarak dağıtılan savunma sayesinde oluşan hareket, 1955’te Fidel ve diğer eylemcilerin afla serbest bırakılmasını sağladı. Meksika’ya giden Fidel, birliğiyle Küba’ya, Sierra Maestra’ya döndü ve zafere ulaştı.

“Castro, Küba diktatörü Fulgencio Batista’yı yıkmak için düzenlediği Moncada baskınının tarihi tarafından affedildi. Ama diktatör hiçbir zaman onu; daha fazla devlet darbesi yapmadığı, son yüzyılın suçlarını işlemediği ve de Küba’yı büyük şirketlere talan ettirmediği için asla bağışlamadı. Büyük iletişim araçları ile onu gözlemekte olanlar, paranın ve pazarın egemenliği altına alamayacaklarını gördükleri ve sadece ülkesinin bağımsızlığını ve onun kaderini tayin etme hakkını savunduğu için bir halkı, bir hükümeti ve bir devrimi suçlu ilan ettiler ve bundan dolayı Fidel’i hiç bağışlamadılar.” (P. Serrano)

Leipzig’de komünizm savunması A

lmanya’da siyasi mülteci durumunda bulunan Bulgaristan Komünist Partisi Merkez Komite üyesi Georgi Dimitrov, parlamento binası Reichstag’ın 27 Şubat 1933’te kundaklanması olayına karıştığı iddiasıyla tutuklanır. 9 Mart’ta Berlin’de tutuklanan Dimitrov’un nasyonel sosyalist bir garson ihbar etmiştir. Hitler’in şansölye olarak atanmasından 1 ay sonra çıkan yangın esas itibariyle Dimitrov’un değerlendirmesiyle “Alman faşizminin devrimci proletarya hareketine karşı terörist bir saldırı harekâtı için başlangıç işareti olarak tasarlanmış, Marksizm’in imhasına başlama sinyali olarak düşünülmüştü.” Leipzig’de görülen dava için tüm polis, adalet aygıtı, Propaganda Bakanlığı kısaca tüm Nazi yönetim aygıtı seferber edildi. Komünistlerin silahlı ayaklanma

hazırlığı içinde olduğu, yangının da ayaklanmanın işareti olduğu iddialarını ispat etmek için tanık yaratma yoluna gidildi. Binlerce komünist işçi “sadık tanık”lar haline getirilebilmek için hapishane ve toplama kamplarında işkencelere maruz bırakıldı. Dava pek çok açıdan önemliydi. Avukat seçme talebi kabul edilmediği için savunmasını da kendisi yapan Dimitrov, duruşmalara altı ay boyunca gece gündüz taşımak zorunda kaldığı kelepçeleri ile hazırlandı. Dilekçeler, protestolar, mektuplar yazdı, notlar aldı, günlük tuttu. Davayı kendi savunması olmaktan çıkararak komünizm savunması haline getiren Dimitrov, sadece yangını, olay gününü değil, Almanya’nın politik durumunu, milliyetçi cephe içindeki hareketi finanse eden savaş sanayinin kendi içindeki sürtüşmeyi ve bu sürtüşmeyi bertaraf etmek isteyen

iktidarın işçi cephesini parçalama amacını da sorguladı. Bunu sağlamak için kabul edilen, basın ve kişi özgürlüğünü ortadan kaldıran kanun hükmünde kararnameye de dikkat çekti. Dimitrov’un, duruşmalar devam ederken ödün vermez tavrıyla sürdürdüğü savunmasının dili de keskindi: “keskin ve çetin bir dil kullandığımı kabul ediyorum. Hayatım ve sürdürdüğüm mücadele de hep keskin ve çetindi.” Dimitrov, kendi talebiyle tanık sıfatıyla mahkemeye gelen Propaganda Bakanı Goebbels’i ve General Göring’i girdiği sert ve ezici polemiklerle hezimete uğrattı. Savunmasını yaparken komünist propaganda yaptığı iddiasıyla uyarılan Dimitrov, Goebbels ve Göring'in tutumlarının da dolaylı olarak komünizm lehine propagandatif bir etki yarattığını, bunun için hiç kimsenin onları sorumlu tutama-

yacağını da kıvrak zekasıyla kayıtlara geçirdi. Son duruşmasında da komünist ve devrimci onurunu, görüşlerini, komünist anlayışı savunduğunu söyledi. Komünistlerin parlamento binasını yaktığı iddiasını titiz savunmasıyla çürüttü. Dünyanın dikkatini üzerine toplayan dava, faşizmin dünya çapında teşhiriyle sonuçlandı. Nazi mahkemelerinde suçsuzluğunu kabul ettiren Dimitrov, beraat kararının ardından uzun süre daha hapishanede tutulsa da sonunda serbest kaldı. Savunmasını kişisel bir savunma olmaktan çıkaran Dimitrov, başarısını da tamamlanan bir şey olarak görmedi: “Fakat mücadele devam ediyor ve daha büyük bir hız kazanması gerek. Antifaşist kamuoyu bu zaferle yetinmemelidir. ...Faşizmin elindeki diğer binlerce tutsağın kurtarılması, uluslararası antifaşist hareket için bir şeref sorunudur.”

‘Bunlar suç değil görevdir’ Egemen s›n›flar›n dünya sath›na yay›lan adalet anlay›fl›ndan ülkemiz de nasibini alm›fl durumda elbette. Özellikle 12 Eylül dönemi hukuksuzlu¤uyla bu davalar›n artt›¤› dönemlerden. 12 Eylül’ün hedeflerinden birisi D‹SK’ti. Genel Baflkan Abdullah Bafltürk savunmas›nda, iflçi s›n›f›n›n bir bireyi olmakla övündü¤ünü, yaln›zca ve yaln›zca demokrasi ve özgürlük savafl› verdi¤i için ba¤›ms›zl›k, demokrasi ve sosyalizm mücadelesinde yer ald›¤›n›, “iyiyi, güzeli, mutlulu¤u arayanlar ile sömürü ve bask›n›n yandafllar› aras›ndaki kavga”n›n sürece¤ine, dünyadaki ve Türkiye’deki emekçilerin yüzlerinin bir gün mutlaka gülece¤ine inand›¤›n› söylemekten çekinmedi. Bafltürk, davan›n adli de¤il, siyasi bir dava oldu¤unu ›srarla vurgulad›. D‹SK üyesi iflçilerin y›llarca sendikas›z kalmas›, sar› sendikac›l›¤a karfl› gelifltirilen demokratik s›n›f ve kitle sendikac›l›¤›n›n tasfiyesinin amaçland›¤›n›,

davan›n temel insan hak ve özgürlüklerinden demokratik iflçi haklar›ndan, sendika özgürlü¤ünden ve sosyal haklardan yap›lan ve yap›lacak olan geriye dönüfllerin gerekçesi olarak haz›rland›¤›n› savundu. Bu nedenle dava, “gerçekte gelece¤e yönelik olarak haz›rlanm›flt›r. Bu dava geçmiflin de¤il, gelece¤in davas›d›r. Bu nedenle de siyasi bir davad›r” dedi. D‹SK davas› kapsam ve süreç bak›m›ndan önemli davalardan biri oldu, 1986’n›n son günlerinde sonuçland›r›ld›. 264 sendikac› ve uzman 515 y›l aras›nda hapis cezas› ile cezaland›r›ld›, D‹SK ve üye sendikalar için kapatma karar› al›nd›. Bu kararlar temyiz edildi ve 1991’de dava beraatla sonuçland›rd›. 12 Eylül’le birlikte, ö¤retmen örgütü TÖB-DER de kapat›ld›, yöneticileri tutukland›. Ankara'ya getirilen TÖB-DER yöneticileri, her gün yüzlerce san›¤›n sevk edildi¤i, yayg›n iflkence uygulanan Mamak Askeri Cezaevi'nde tutuldu. Mahkemeye

ç›kar›lan TÖB-DER’liler savunmalar›nda darbenin ilan gerekçelerinden biri olan etkinliklerini sahiplendi: “Yurtseverlik ve demokratl›k görevlerimizi, geri b›rakt›r›lm›fl bir ülkenin ayd›n ve ilerici ö¤retmenleri olarak yerine getirmeye çal›flt›k. Bunun için suçlan›yoruz.” Tercihleri netti: “Ö¤retmenlerin ve halk›n›n yüzüne bakamayan ö¤retmenler olmaktansa aç, iflsiz, mapusta ve sürgünde yaflamak ama onurlu ve aln› aç›k yaflamak daha güzel olsa gerek.” Savunmalar sonucunda TÖBDER yöneticileri, S›k›yönetim Askeri Mahkemesi’nce hapis cezalar›na çarpt›r›ld›. Kapat›lan bir baflka örgüt de Halkevleri’ydi. Kapat›lmas›yla beraber üyeleri tutukland›, iflkencelerden geçirildi, Genel Baflkan Ahmet Y›ld›z idamla yarg›land›. Mahkemesinde örgütünü savunan Y›ld›z, faflizmin suç sayd›¤› ne kadar insani de¤er varsa hepsini sahiplendi¤ini aç›kça ifade etti; “bunlar suç de¤il Halkevleri’nin asli görevleridir” dedi.

Ahmet Y›ld›z

12 Eylül mahkemelerinde tüm suçlar› üslenin Y›ld›z, 1976’da yap›lan Halkevleri Genel Kurulu’nda devrimci Halkevcilerin aday› olarak genel baflkanl›k görevine seçildi. Ahmet Y›ld›z bu görevini 12 Eylül’e kadar sürdürmüfl darbenin ard›ndan ise tutuklanarak 354 gün hapishanede kalm›flt›. Halkevlerinin 1988 y›l›ndaki kongresinde Halkevleri Genel Baflkanl›¤›’na tekrar seçilmiflti.

Kaynakça: I Georgi Dimitrov Faflizmin Yarg›lanmas›-Leipzig 1933 I Marchel Willard – Babeuf’tan Dimitrof’a Sosyalist Savunamalar I Platon – Sokrates’in Savunmas› Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeler Ansiklopedisi I Tarih Fidel’i Seçti Pascual Serrano

Tüm Fransızların ortak suçu

1

794'te Fransa’da Jakobenler’in iktidardan düşmesinin ardından seçme ve seçilme hakkını daraltan ve yürütme işlevini Direktuvar adlı beş kişilik bir hükümete bırakan yeni bir Anayasa kabul edildi. Devrimin tamamlanmış olduğuna inanmayan, daraltılan bir burjuva cumhuriyetine razı gelmeyen azınlığın son hamlesini bastırmak da bu Direktuvar yönetimine düştü. Burjuva cumhuriyetine razı gelmeyen azınlık ise büyük şehirlerde ve özellikle Paris'te yaşayan küçük üreticilerden ve yeni gelişmeye başlayan proletaryadan oluşan "ayaktakımı"ydı. Bu kesimin temsilcisi Gracchus Babeuf’tü ve arkadaşlarıyla birlikte "Eşitler Cumhuriyeti" için yeni bir devrim yapmak amacıyla "Eşitler Komplosu"nu örgütlediler. Komplo bütün çalışanların katılacağı, ülke çapındaki bir hareketi öngörüyordu. Ancak ayaklanmanın çıkmasının tasarlandığı sabahtan hemen önce Direktuvar yönetimince tutuklandılar. Babeuf ve arkadaşlarını sadece kendi dönemleri için değil daha sonraki toplumsal mücadeleler için de önemli kılan şey, tasarladıkları ayaklanmadan çok, duruşmaları oldu. Kendilerini, Direktuvar yönetiminin de meşruiyetinin dayanağı olan devrimci ilkelerden, başkaldırma hakkından hareketle savunarak yönetimi güç durumda bıraktılar: “Bugünkü hükümetin halkı ezdiğine bütün yüreğimle inandığım için, onu devirmek uğruna elimden geleni yapardım.” Babeuf ve arkadaşları, kalabalık bir dinleyici kitlesinin önünde alabildiğine siyasal bir savunma yaptılar, gerçek jüri ve savunmayı kabul edecek makam olarak halkı gördüklerini belirttiler. Babeuf kendisine yöneltilen yöneticilik iddialarını da sahiplendi: “İnancım odur ki bu suç tüm Fransızların ortak suçudur, hiç değilse Fransızların namuslu kalan bölümünün; yığınların yoksulluğu üzerine kurulan küçük bir azınlığın mutluluğunu sağlayan o iğrenç düzeni istemeyenlerin ortak suçu. Suç sayılan eyleme katılmam, tam bir inanç ve bilinçledir ve dava arkadaşlarımı durumu da benim gibidir.” Mahkeme sonunda idam hükmünü okuyan yargıç "Ben ne yapabilirim ki, sadece bir emir kuluyum" diyerek kendisini savundu. Kararı dinleyen Babeuf mahkeme salonunda kendini hançerleyerek öldürmeyi denedi; başaramadı. 28 Mayıs 1797'de giyotinle idam edildi. Görüşleri ve özellikle Eşitler Komplosu'nun örgütlenme tarzı, sürgüne mahkum edilen arkadaşı Buonarotti'nin yazdığı kitap aracılığıyla toplumsal mücadeleleri etkilemeye devam etti.


MUHALEFET TARTIŞMALARI

14

15 Aral›k 2011 / 28 Aral›k 2011

Halk›n Sesi

Ustalardan Zafer için örgütlü ve örgütsüz iflçilerin iflbirli¤i gereklidir mücadelenin bir ürünü olarak Almanya’da kitle grevi sorunuyla değerlendirir. bağlantılı olarak örgütlenme sorunu, Bu tarz bir diğer açıklama Alman hayati önemde farklı bir durumu zorunlu kılmaktadır. Birçok sendika önderinin sendikalarının tarihi tarafından ortaya konmaktadır. 1878 yılında sendika bu soruna yaklaşımı şu iddia altında toplanmıştır: “Kitle grevi gibi tehlikeli bir üyelerinin sayısı 50 bin tutmaktadır. Bugünün sendika liderlerinin teorisine güç denemesini göze almak için henüz göre, bu örgütlenme, yukarıda da beliryeterince güçlü değiliz.” tildiği gibi, şiddetli bir politik mücadele Şimdi bu, savunulabilir olmaktan düzeyine geçmek için “yeterince güçlü” uzak bir pozisyondur zira proletaryanın olmaktan uzaktır. herhangi bir mücadele için “yeterince Bununla birlikte Alman sendikaları, güçlü” olduğu zamanı belirlemek, uysal anti-sosyalist yasaya karşı mücadeleyi biçimde kafa sayarak çözülebilecek bir yükselttiler ve sadece bu mücadeleden sorun değildir. zaferle çıktıkları için değil, aynı zamanda 30 yıl önce Alman sendikalarının 50 anti-sosyalist yasaların feshinin ardından bin üyesi vardı. (…) 15 yıl sonra 1891’de güçlerini beş katına, 277.659 sendikalar dört kat daha güçlüydü ve üyeye çıkararak, “yeterince güçlü” 237 bin üyeleri vardı. Eğer, buna olduklarını gösterdiler rağmen, mevcut sendika liderlerine o Şurası gerçektir ki, anti-sosyalist zaman proletaryanın örgütlülüğünün bir yasaya karşı mücadelede sendikaların kitle grevi için yeterli olgunluğa sahip kazandığı yöntemler barışçıl, kesintisiz olup olmadığı sorulsaydı, elbette ki bundan çok uzak olduğu ve sendikalar- bir süreç idealine tekabül etmemektedir: İlkin, bir sonraki dalgada yeniden da örgütlü işçilerin sayısının öncelikle yükselmek ve yeniden doğmak üzere milyonlarla sayılması gerektiği yolunda yıkıntılar içerisinde kavgaya yanıt vereceklerdi. girdiler. Ancak bu tam Bugün sendikalıların sayısı olarak proleter sınıf iki milyona koşuyor ancak liörgütünün özel bir büyüme derlerin bakışı hala aynı ve netiyöntemidir: mücadelenin ce olarak aynı olacak. içinde sınanır ve artan Zımni varsayım şu ki, bir kitgüçle beraber mücadelenin le eylemini göze alacak kadar geleceğine ilerlenir. “güçlü olması” için son erkek Alman yerel koşullarına ve son kadına dek Almanya işve işçi sınıfının farklı kesitçi sınıfının tümü örgütlenmeye lerinin koşullarına dair dahil edilmelidir; ki o zaman, daha yakın bir örnek eski reçeteye göre, bu eylem olarak, önümüzdeki fırtınalı muhtemelen “fuzuli” olarak politik kitle mücadelesi dögösterilecektir. Rosa nemi Alman sendikalarının Bu teori basit bir sebepten, Luxemburg korkulan, tehdit edici içsel bir çelişkiden muzdarip oldüşününü getirmeyecektir, duğundan ve bir kısır döngüye tersine etki alanlarının çok girdiğinden tamamen ütopiktir. süratli bir biçimde genişlemesinin İşçiler doğrudan bir sınıf mücadeleşimdiye kadar akla gelmeyen ihtimalsine girmeden önce hepsi örgütlü lerini söz konusu edecektir. Ancak soruolmalı. Kapitalist gelişmenin ve burjuva nun başka bir yönü var. Sadece örgütlü devletinin yarattığı koşullar, şartlar, işçilerin ciddi bir politik sınıf eylemi fırtınalı bir sınıf mücadelesi olmaksızın olarak kitle grevine girişme planı normal bir gidişatta, bunu olanaksız bütünüyle umutsuzdur. kılacaktır, sadece sınıfın sadece belli Eğer bir kitle grevi, daha da ötesi kesitleri tümüyle organize olacaktır. kitle grevleri ve kitle mücadelesi başarılı Çartist hareketin başlangıç dönemolacaksa gerçek bir halk hareketine leri dışında, herhangi bir “sıkıntı” dönmelidir, yani proletaryanın en geniş olmaksızın bütün bir yüzyıla yayılan kesimleri kavgaya dahil edilmelidir. sendikal çabaların olduğu Britanya’da (…) dahi gördüğümüz gibi, proletaryanın Eğer işçi sınıfının örgütlü çekirdeği azınlıktaki daha iyi ücretli kesimlerinden olarak sosyal demokratlar, işçi sınıfının fazlası örgütlenememiştir. gövdesinin tamamının en önemli öncü Diğer taraftan, proletaryanın bütün kolu ise, artık proletaryanın sınıf harekekavga örgütleri gibi sendikalar, tinin örgütlü bir azınlığın hareketi olarak mücadele dışında herhangi bir yolla görülmesi kabul edilebilir değildir. kalıcı olarak var olamazlar ve bu Bütün gerçek, büyük sınıf mücadeleler durgun sulardaki mücadeleleri en geniş kitlelerin mücadeleler biçiminde değil, ancak kitle grevinin buhranlı devrimci dönem- desteğine ve işbirliğine dayanmalıdır; ve bu işbirliğini önüne koymayan, ince lerindeki mücadeleleridir. ince planlanmış aşamalarla proleKatı, mekanik-bürokratik kavrayış, taryanın küçük, iyi eğitilmiş kesimin güçlülüğün belli bir aşamasındaki yürüyüşe geçmesi fikrini temel alan bir örgütün ürünü olarak tasarladığı sınıf mücadelesi stratejisinin yazgısı mücadeleyi idrak edemez. Tersine, yaşayan, diyalektik bir açıklama örgütü, acıklı bir fiyasko olmaya mahkumdur.

Basında Hopa yorumları Büyüklere ev ödevi! Geçen cuma Ankara'nın buz kestiği gece, adliye binasının önünden yükselen Nihal Kemalo¤lu taze ve temiz rüzgârın, Hopa'ya Metin Lokumcu'nun kabrine dek ulaştığına eminiz. Çünkü Hopa davasının ilk duruşmasında tahliye edilen 22 gencin savunmaları, doğduğu köyün yeşil derelerine HES yapılmasını protesto ederken hayatını kaybeden Metin Lokumcu'nun hatırasına da saygın ve dik duruşlu selamdı. 31 Mayıs'ta emniyet güçlerinin Hopa'da yerel örgütlü muhalefete karşı başlattığı haftalarca sürdürülen olağanüs-

tü hale rağmen, 6 ay sonra Hopa'nın dayanışmayla nasıl büyüdüğüne Ankara Adliyesi önünde şahitlik ediyorduk. Hak arayışını 'terör eylemine', örgütlenmeyi 'terör örgütüne üye' olmaya, iktidarı eleştirmeyi 'demokrasi düşmanlığına' tercüme eden yani 'muhalefet etmek terörizmdir' diyen otoriter devlete, anayasada yazılı haklarını tek tek hatırlatan 22 genç çıkmıştı.(…) Ondandır altı ay sonra mahkemeye çıkan çocukların savunmalarını konformist liberal ideolojinin siyasi lügatten attığı 'hak söylemiyle' temellendirmeleri post-modern zihinlere sıkı bir yapıbozumdu...

İkrah ve tedavisi (…)Hopa Davası, bazılarımızın tahmin ettiği üzere Türkiye Sol’u açısından önemli bir dava olacak. Ece Temelkuran Sanırım ileride, Türkiye’de AKP sonrası aklı başında, ağır oturaklı, kafası çalışan bir muhalefetin başladığı, Sol’un abuk sabuk kafa

karışıklığından kurtulup temel insan hakları için bir araya geldiği tarih olarak Hopa Duruşması’nı hatırlayacağız. Tek uzmanlık alanı bana ve benim gibilere faşist demek olan, Hopa duruşması gibi meselelerle kafa yoramayacak kadar taşkın demokrat arkadaşların da ipliğinin pazara çıktığı gün olarak da tabii… En azından ben öyle olacağını düşünüyorum.(…)

Dev-Eşkıya, Eşkıya-Genç Yaşasın! Devrimci bir genç kuşak yetişiyor: Solculuğu sosyalistlik, komünistlik mertebesine dek çıkaran ve bunu devrimcilik tarzıyla yeniden Melih Pekdemir üreten bir kuşak.

Daha dün Ankara’daki Hopa davası mahkemesinde söylediklerine kulak verin, ne demek istediğimi anlarsınız: Onlar sadece eylemci değil onlar bilhassa bilinçli birer devrimci.

Neden hedefteyiz, neyi başardık?

Hopa davasındaki kazanım sola umut verdi. Dava sürecinde neyi başardığımız, iktidarın solu neden hedef aldığı konusu önümüzdeki dönem için yanıtlanması gereken iki soru... AL‹ ERG‹N DEM‹RHAN

A

KP iktidarının muhaliflere karşı yürüttüğü genel baskı siyaseti içinde Hopa davasını özgün kılan iki şeyden söz edilebilir. Birincisi, solun, toplumsal muhalefet üzerine bir karabasan gibi çöken baskı politikalarına karşı kendi davasını bütün toplumsal muhalefetin davasına dönüştürebilmiş olmasıdır. Bu durum adliye önündeki buluşmaya da yansımış ve tahliye kararının alınmasında önemli bir etkide bulunmuştur. Hopa davasının diğer özgünlüğü ise, AKP iktidarın sola dönük “şaşırtıcı” tehdit algısının bu ölçüde öne çıkmasıdır. Nedense 40 yıl öncesinin devrimci örgütleri ile ilgili anmalar, posterler, kitaplar vs temel suç unsuru olarak gösterilmekte ve bu yöntem giderek genelleşmektedir. Hopa davasını, bu iki özgünlüğe odaklanarak çözümlemek, gerek karşı karşıya olduğumuz çatışmanın özünü gerek solun bu çatışma içinde ne tür avantajlara sahip olduğunu anlamak açısından önemlidir. SOL NEY‹ NASIL BAfiARDI? Hopa davası, AKP’nin anti-demokratik uygulamalarına karşı toplumun farklı kesimlerinde gelişen direnme eğilimlerini seferber edebilmiştir. Her birinin benzer davalardan mahpuslukları bulunan sosyalistler, sosyal demokratlar, Kürt hareketi, gazeteciler, aydınlar, hak mücadelesi örgütleri ilk kez bir davaya bu ölçüde geniş bir bileşenle sahip çıkmıştır. Adliye önündeki buluşmanın kitleselliğinde ve tahliye sonucunda elbette ki AKP’nin muhalefete tahammülsüzlüğünün ifrata varması ve iktidar blokunda yargı süreçleri ekseninde iç gerilimlerin belirmesi de etkili olmuştur. Ancak muhalefeti seferber eden de iktidara geri adım attıran da onca şey içinde özel olarak Hopa davasıdır. Bunu sağlayan, yargılananların masumiyeti* değil meşruiyeti ve militanlığıdır. Yani onlar suçsuz olmaktan çok haklıdır ve inkâr değil sahiplenme üzerine kurulu siyasi bir savunma yapmışlar, başı dik tutumlarıyla takdir toplamışlardır. Bu meşruiyet, söz konusu AKP karşıtlığının halkın hakları mücadelesi ekseninde gelişmesine dayanmaktadır. Hopa’da somut eylem HES’lere, Çay-Kur özelleştirmesine karşı tepkiyle başlayıp iddianamede ulaşım hakkı eylemleriyle vs. ilişkilendirilmiştir. Uzlaşmaz çıkarlara değen ve siyasi iktidarı da hedefine koyan bu hak mücadelesinin iktidarın şiddeti ile karşılaşması ve kendini savunması onun politik potansiyelini görünür kılmıştır, o kadar. Ancak fark, demokratik hak ve özgürlüklerin alenen çiğnendiği bu siyasi davada yargılananların, Ergenekon gibi çıkarları halkın çıkarlarından ayrışmış bir egemen kesimine ya da KCK gibi halkın yalnızca bir bölümüne, ya da OdaTv gibi bir aydın grubuna değil halkın insanca yaşam kavgasına dayanmasıdır.

Bu nedenle de bu dava, sosyalistlerden Kürt hareketine, yerel hak mücadelesi örgütlerinden sosyal demokratlara ve aydınlara, ilerici toplumsal muhalefetin farklı kesimlerini yan yana getirmiş ancak adliye önüne gelenlerin tek tek toplamından fazlasını açığa çıkarmıştır. Davaya bakan hâkimin sözlerine atıfla kimi gazete manşetlerine taşınan “Hopa solu buluşturdu” iddiası da bu nedenle eksiktir. Çünkü, herkesin dâhil olduğunda kendini aşan başka bir anlam kazandığı ve bir dar gruba ya da gruplar ittifakına mal edilemeyecek bir bileşke açığa çıkmıştır. Halkın ekmek ve insanca yaşam mücadelesinin bir demokrasi mücadelesi olduğunu bilenlerin, bu bileşke karşısında kendi dar grubunu ya da gruplar ittifakını değil de bu bileşkenin kendisini hedef alan bir dil kurması, 9 Aralık buluşmasının hoş bir anı olarak kalmayıp iddia edildiği gibi “umut” olmasının ön koşuludur. SOL GERÇEKTEN ‹KT‹DARA TEHD‹T M‹? Ankara’daki Hopa davasında en çok tartışılan konulardan biri de, yargılananları suçlulaştırmak için THKP-C ve Devrimci Yol örgütleriyle ilişkilendirme yolunun tercih edilmesi, devrimcilerin posterleri ve Marksist klasiklerin suç delili sayılması idi. Bu durum Hopa davası ile sınırlı değil. Anmalar, cenaze törenleri, kitaplar, posterler, özetle sol simgeler delil gösterilerek 40 yıl önce varlığı son bulmuş örgütlere üyelik suçlamasıyla yapılan tutuklamalar sola yönelik operasyonların genel karakteri haline geldi. Üstelik irili ufaklı sol örgütlere dönük operasyonlar, iktidarın solun cüssesi ile orantısız bir tehdit algısı ile hareket ettiğini ortaya koyuyor. Klişe benzetmeyle “bir heyula dolaşıyor…” Kimi aydınlar bu durum karşısında, solun gerçekte bir tehdit oluşturmadığını ancak mevcut sistemin kurbana ihtiyaç duyduğu için mantık aramaksızın solcuları hedef aldığını öne sürüyor. Üstelik sola yönelik bu küçümseme ve körleşme yalnızca aydınlara değil solun kendi içine de sirayet etmiş durumda. Oysa ne iktidarın sola dönük tehdit algısı yersiz ne de sola yönelik operasyonlarda devrimci köklerin unutulmadığına ilişkin bulguların ciddiye alınması. BU CÜSSE K‹M‹N? Türkiye solu, tek tek örgütler bazında düşünüldüğünde pek umut verici bir manzara açığa çıkmayabilir. Ama bazen bir araya gelip kendi tek tek toplamından daha fazlasını açığa çıkarabilmekte, tabiri caizse voltranı oluşturmaktadır. 9 Aralık bunun son ve mütevazı bir örneği. ABD’nin Irak işgaline katılım tezkeresinin oylandığı 1 Mart 2003’te Irak’ta Savaşa Hayır Koordinasyonu tarafından düzenlenen 100 bin kişilik miting, ABD’nin ve AKP’nin unutamadığı solun da akıldan çıkarmaması gereken bir örnek. Orada da egemenler arası bir çatlak söz konusuydu ancak AKP’nin “çıraklık döneminde” tezkere-

2. Cumhuriyetin Tayyip sendromu Aslında daha fazla kuvvet uygulamaya dayalı bir rejim modelinin temel varsayımı toplumun direnmemesi olsa gerektir. Uyuşturulmuş ve Aydemir Güler Kumlu'yu başına musallat etmiş işçi sınıfının kıdem tazminatına sahip çıkamadığı, ataması yapılmayan öğretmenlerin bakkal dükkânı açtığı, arkadaşları için adliyenin kapısına dayanan gençlerin yaşamadığı bir Türkiye'de

hizayı bozanlara kalayı basan bir başbakan. Model, sabah akşam halka dayak atılan, silah çekilen bir ülke değil, böyle bir sünepeler kalabalığıdır. Tayyip bey, olsa olsa halk böyle bir güruha dönüştürüldüğünde devleşecek, yoksa sapır sapır dökülecektir. Öyleyse 9 Aralık'ta Ankara'yı ısıtan gençlerin alınlarından öpmek için koskoca bir nedenimiz daha var demektir. Tayyip'de merkezileşip somutlanan bir şiddet rejiminin son derece kırılgan olduğu bilinmelidir.

nin kıl payı farkla reddedilmesi, tartışmasız biçimde solun öncülük ettiği sokak muhalefetinin başarısı AKP yönetiminin ise başarısızlığıydı. Bir başka örnek Tekel direnişidir. İşçilerin güvencesizleştirmeye karşı tepkileri ile sosyalistlerin dayanışması buluştuğunda başkentin göbeğine binlerce kişinin çadır kurarak 2-3 ay boyunca direndiği ve iktidarın başını fazlasıyla ağrıttığı kitlesel bir direniş açığa çıkmıştır. Bir başkası, 1 Mayıs Taksim eylemleridir. AKP’nin bütün polis gücünü seferber edip İstanbul’u felç etme pahasına engellemeye çalıştığı Taksim 1 Mayıs’ı yıllar süren militan mücadelenin sonucunda kazanılmıştır. 2010-2011 yıllarında Küba’yı bir kenara bırakırsak dünyanın en kitlesel 1 Mayıs’ları Türkiye’nin kalbinde, Taksim Meydanı’nda gerçekleşmiştir. Gerek Tekel direnişinde gerek 1 Mayıs’larda dikkat çeken nokta, bu şaşırtıcı cüssenin sosyalistlerin emekçi halk kesimlerinin mücadele eğilimleriyle buluştuğu anlarda açığa çıkıyor olmasıdır. Sosyalistler emekçi halk kesimleriyle buluşma yeteneğine sahiptir, sadece bu buluşmayı süreklileştirecek biçimde kavrayan örgütsel-politik araçlardan yoksundur. Ancak emeğin güvencesizleştirilmesi, doğanın yağmalanması ve temel hakların piyasalaştırılması nedeniyle emekçi kesimler içinde giderek tırmanan direnme eğilimleri bu örgütsel-politik araçların gelişmesine müsait bir zemin de sunmaktadır. Türkiye’nin dört yanında pıtrak gibi çoğalan irili ufaklı çevre mücadeleleri, barınma hakkı mücadeleleri, işçi mücadeleleri geleneksel olarak sol siyasete mesafeli kesimleri de içeren halk kitlelerinin sosyalistlerle doğrudan ya da dolaylı temasları sonucunda gelişmektedir. Bu da, ekonomik krizin nefesinin sürekli ensesinde hissederken bir yanda da toplumsal yıkımı derinleştirecek projelere hazırlanan iktidarın malumudur. İçerden pek fark edilmese ve kıymeti anlaşılmasa da Türkiye solu bu zemini sistem açısından tehdit olacak şekilde değerlendirebilecek niteliklere sahiptir. S‹STEM BU SOLLA UZLAfiMAZ CIA Türkiye Masası eski Şefi Graham E. Fuller, 2008’de çıkan “Yükselen Bölgesel Aktör / Yeni Türkiye Cumhuriyeti” adlı kitabında Türkiye’deki politik güçleri sıralarken, “ılımlıİslamcılar”, “ulusalcılar” ve “Kürtler”den sonra “sosyalistler” diye bir başlık açıyor. Fuller, sosyalistler için şöyle yazıyor: “Türkiye’deki sosyalist sol uzun zaman ABD’ye düşmanca yaklaşmış, ABD’yi kendi küreselleşme projesi ve çıkarları için Türkiye’nin kaynaklarını sömürmüş emperyalist bir güç olarak görmüştür. SSCB’nin çökmesinden sonra bile Türk solu hâlâ varlığını sürdürmektedir ve Ankara için çok popüler olmasa da, sesi epeyce yüksek çıkmaktadır.” SSCB’nin çöküşünü izleyen dönemde sosyalistler dünya çapında yeni sistemle bütünleşmeye yönelirken, Türkiye’de 1980 darbesine rağmen kendini sistem karşıtı bir güç olarak koruyan sosyalistlerin sırrını, bugün savcılık iddianamelerinde “saçma” deliler olarak geçen köklerinde aramak yanlış olmaz. Bugün kimi yerde “olmayan örgüt”, “masum gençlik hareketleri” vs gibi tanımlamalarla anılan o kökler, yani 70’lerin devrimciliği, Türkiye sosyalist hareketinin sistemden kopuşunun, iktidar mücadelesine yönelişinin, halkla buluşmasının; “anti-emperyalizm”, “anti-faşizm”, “anti-kapitalizm” gibi ezberlerinin de kaynağıdır. Bu da buralardan gıpta ile bakılan dış dünyadaki pek çok harekette bulunmayan ve solu sistemin uzlaşamayacağı bir güç yapan özellikleridir. Halk kesimlerinin mücadele eğilimlerini körükleyecek kriz dinamiklerinin giderek tırmandığı bir ortamda, hak mücadeleleri ekseninde gelişen böylesi bir solun varlığı cüssesine bakılmaksızın elbette ciddiye alınacaktır. İktidar işin ciddiyetinin farkındadır ki solu bu şekilde hedef almaktadır. Solun kendisini ciddiye almasının sonucu da Ankara Adliyesi’nin önünde görülmüştür.


KÜLTÜR SANAT

15

15 Aral›k 2011 / 28 Aral›k 2011

Halk›n Sesi

Son kez Winehouse Amy Winehouse'un ölümünden sonra yayınlanan albümü ‘Lioness: Hidden Treasures’ Türkiye'de de satışa çıktı. 27 yaşında hayatını kaybeden sanatçının 2006 çıkışlı "Back to Black" albümünü takiben çıkması planlanan albümde 2002'den 2011'e kadar yaptığı çalışmalar yer alıyor.

‹zmir’den Maksat

Gezici filmler Sinop’ta

Ekim 2011'de kurulan İzmir Halkevleri Kültür-Sanat Atölyesi'nin dergi çalışması MAKSAT çıktı. Bayilerde veya kitapçılarda bulunmayan ve internet ortamında yayınlanmayan dergiye ulaşmak isteyenler maksatdergi@gmail .com adresinden iletişime geçebilirler.

Ankara Sinema Derneği tarafından düzenlenen, şehir şehir dolaşan Gezici Festival bu sene dümeni Sinop’a kırıyor. Ankara’da filmlerle, galalarla, atölyeler, söyleşilerle ve çocuklara özel etkinliklerle geçen bir haftadan sonra, önceki yıllarda Artvin ve Kars’a konuk olan festivalin ikinci durağı 9 Aralık‘ta Sinop oldu.

Van’› terk etmiyoruz Kardeş Türküler, Grup Yorum ve Gevende, Van'ın barınma sorununa dikkat çekmek için “Van'ı terk etmiyoruz” diyerek 25 Aralık Pazar günü, saat 18.00'de Bostancı Gösteri Merkezi'nde sahne alıyor. Konserin geliriyle Van'a konteynır sağlaması amaçlıyor.

Bazen gerçeği söylemek komiktir U⁄UR AKSOY

Siyaset ülkemizde boflluktan karizma yaratma sanat› biraz. Karikatür de mizah da bunu çabucak gösteren bir sanat türü oldu¤u için iktidarlar sevmez karikatürü

Son zamanlarda AKP çevresinin başlattığı mizah tartışması üzerine Penguen dergisi çizeri Metin Üstündağ ile sohbet ettik Öncelikle “karikatür mizahı muhaliftir”i konuşalım. Gerçekten karikatür, mizah muhalif midir? Muhalif dersek iktidara talip olduğunu da söylememiz gerekir, biz iktidara talip değiliz. Sadece olanın saçmalıklarını ortaya çıkarmaya çalışıyoruz. Karikatür kelime anlamıyla bozmak demektir. Yani yapı bozucu bir sanattır. Olan bir şeyi bozan bir sanattır, iktidara da kafası bozulur. Ama muhalefet dediğimiz zaman bir parti gibi olur, iktidara alternatifmiş gibi ama biz öyle değiliz. Biz kendimize de kafası bozulan tipleriz. Yani o klişe bir tanımdır, güldürürken düşündürmek gibi,

mizah, muhalefet gibi bunlar klişe şeylerdir. Üstüne çok fazla düşünülmemiş artistik laflardır. Çünkü mizah her türlü iktidara karşıdır, kendi iktidarına da karşıdır. Dolayısıyla anarşist, yapı bozucu tarafı vardır. Biz hiçbir şeye alternatif değiliz. Yani mizahın açıklaması bu bence, keyifli, eğlenceli gerçeklikler üretmektir mizah.

Mizahın ideolojisi, ideolojisizliğin ideolojisi olabilir. Bunu kişiliksiz anlamında söylemiyorum, yani bukalemun gibi değildir. Sadece her an değişebilir. Kendine bile karşı çıktığı için onu söylüyorum. Çünkü ideolojide yapı kurma, bir şey inşa etme vardır. Mizah her türlü şeyi yıkmak istiyor, doğası bu. Kendisi de dâhil bu yıktığı şeylere.

O zaman aynı zamanda mizahın belli başlı bir ideolojisi de olmaz herhalde? Yani tek bir şeyi yoktur; ideoloji de bir klişedir, ona da karşıdır. Mizah her şeyi bozar, tapusu ve tabusu yoktur. Dolayısıyla tanımlanırsa biter. İdeoloji de tanımlanan bir şeydir zaten.

Biraz daha her şeyden bağımsız gibi... Mesela bizim dergi mizahı bağımsızdır. Her türlü kavramla, kişiyle, olayla, kurumla bir mesafe içindedir. Kimsenin sözcüsü değildir, kendisinin de sözcüsü değildir. Yani gariptir, delidir, doludur. Mizahçılar iktidarın baskısını yaşar mı ve iktidarın mizaha bakış açısı nedir? Sonuçta çizilen karikatürler yüzünden davalar açılıyor, iktidar kendi mizahını da yaratmaya çalışıyor, en basitinden kendi yandaş mizah dergilerini de çıkartır hale geldi. Bu konuda ne diyorsunuz? Bir görünen iktidarlar var bir de görünmeyen iktidarlar var. Görünen iktidarlardan birisi hükümettir. Onun uygulamalarıyla ilgili zaten çeşitli karikatürler, mizah yapılıyor. Biraz onların bir şey yapması gerekiyor ki sonradan onun mizahı yapılsın. Durup dururken onlara çatılmıyor, onlar bir eylemde bulunuyor ondan sonra mizahı yapılıyor. Siyaset ülkemizde boşluktan karizma yaratma sanatı biraz. Karikatür de mizah da bunu çabucak gösteren bir sanat türü

olduğu için iktidarlar sevmez karikatürü. Çünkü mizah "kral çıplak" deme sanatı. Ama iktidar muhalefet partisiyken mizahı sever, iktidara geldiği zaman sevmez. Yani hep övülmek ister iktidar, okşanmak, arkası sıvazlanmak ister. Karikatür ise öyle bir şey değildir. Karikatür hep onun eksik yanlarını görmek zorundadır. Yani bozacak taraflarını görmek zorundadır doğası gereği. Yani eleştirdiği için adı mizah. Zaten iktidarların yaptığı karikatürler pek komik olmuyor. Bu da bunun sebebi olabilir herhalde? Yani ezilenden yanadır mizah, karikatür. Dolayısıyla “aa ne güzel eziyoruz” diye mizah olmaz. Yani mizah empati kurar, taraf tutar, tarafı da ezilenin yanında tutar. Patron işçi ikilisinde işçiyi tutar, komutan er ikilisinde eri tutar, koca karı ilişkisinde kadını tutar, öğretmen öğrenci ilişkisinde öğrencinin tarafını tutar, tanrı kul ilişkisinde kulun tarafını tutar, hayat ölüm ilişkisinde de hayatın tarafını tutar. Hep ezilen, yenilen ve yenilecek olanın tarafını tutar. Bu onun sesi olarak çıkar, ondan komik ya da kederli olur yoksa iktidarın tarafını tutarsa komik olmaz. İnsani de olmaz bence. MEMLEKET‹N SAÇMASI KAYDI Zaytung, Bobiler ve mizah dergileri meclise bile girmeye başladı. Siyasi partilerin, politikacıların hatta meclisin mizah yapar hale gelmesi sizce de acayip değil mi?

Aslında şöyle bir şey oldu, olup bitenler o kadar komik ki, mizahçılar olaya, duruma mantıklı bakınca, bakılması gerektiği gibi bakınca komik algılanıyor artık. Memleketin saçması kaydı, yani saçmanın da bir mantığı var o iyice kaydı. Dolayısıyla hayat diye yaşadığımız o kadar saçma sapan şeyler var ki sadece siyaset değil, bayram tatillerinde 150 kişinin ölmesi ya da bir savaşın 30 yıl sürmesi, bunlar o kadar olağan şeyler ki kimse şaşırmıyor. Dolayısıyla burada aklıselim konuştuğunuz zaman siz saçma geliyorsunuz çünkü memleketin saçması kaymış durum da. Bazen gerçeği söylemek komik oluyor. Akif Beki "mizah dergileri bitmiştir" açıklamasını yapmıştı... Kendisi yirmi binlik bir gazetede çalışıyor, mizah dergilerinin toplam tirajı iki yüz bine ulaşıyor. Kendisi

karar versin biten hangisiymiş. Son olarak şunu sormak istiyorum, Egemen Bağış’a yaptığı son esprisinden sonra hiç köşe vermeyi düşündünüz mü? Her dönem mizah yaparken kendisi mizah malzemesi olan siyasetçiler olmuştur. İşte Osman Durmuş vardı, uyuyan bakan vardı, döneminde kendini mizah malzemesi eden bakanı o gibi görünüyor. Mizah yapmak ise mizahçıların tekelinde değil, herkes mizah yapabilir ama iyi mizah yapmak gerekiyor. İyi mizah yapan iyi siyaset de yapar diye düşünüyorum. Bir de Penguen'in sayfaları değerlidir, Egemen Bağış’a yumurtalarda bile sanmıyorum ki yer verelim. Belki de yoksulların ve ezilenlerin elinde kendilerini savunacak hiçbir şey kalmadığında, tek kendilerini savunma yolu mizah olacaktır.

Beyoğlu Sinema Mezarlığı Emek'i de yutmasın İ

stanbul 9. İdare Mahkemesi, Emek Sineması'nın yıkılmasıyla ilgili olarak geçtiğimiz yıl aldığı yürütmeyi durdurma kararını kaldırdı. Bundan bir buçuk yıl önce mahkeme, Emek sinemasının yıkılmasıyla ilgili olarak topu bilirkişiye atmıştı. Aylar sonra bilirkişi kararı açıklandı ve oy çokluğuyla Emek Sineması’nın yıkılmasında sakınca olmadığı kararı verildi. Bilirkişi içerisinde yer alan isimler henüz belli değil ancak beş kişiden üçünün yıkımdan taraf olduğu biliniyor. Mahkemenin bilirkişi raporu üzerine yıkım kararını onaylaması an meselesi.

Filistinli konuk vize alamadı ‘

Hangi İnsan Hakları?’ Film Festivali'nin davetlisi olarak İstanbul'a gelmesi beklenen, Filistinli insan hakları eylemcisi ve "Budrus" filminin baş rol oyuncusu Ayed Morrar, Türkiye Başkonsolosluğu'ndan vize alamadığı için festivale katılamadı. İsrail'in köylerinde örmeye başladığı duvara karşı, farklı mezheplere mensup Filistinleri ve İsraillileri ortak bir mücadele etrafında örgütleyen Morrar'ın direnişçi yöntemi "Budrus" filmine konu olmuştu. Morrar'ın, Hangi İnsan Hakları? Film Festivali kapsamında gösterilen "Budrus"un gösterimine katılması bekleniyordu. Ramallah'ta yaşayan Ayed Morrar, festivalin resmi daveti üzerine Filistin pasaportuyla Türkiye'nin Kudüs Başkonsolosluğu’na vize başvurusunda bulundu ancak banka hesabında yeterli miktarda para gözükmediği gerekçesiyle talebi reddedildi.

Emek Sineması'nın yıkılma yolunu açan mahkeme kararının ardından Sinema Yazarları Derneği "Emek Sineması'nı yıktırmayacağız" başlıklı, kültür sanat dünyasını protestoya çağıran bir mektup yayımladı. İdare mahkemesinin yürütmeyi durdurma kararını kaldırmasıyla birlikte saatin kaçınılmaz sona doğru ilerlediğinin, "fişin çekildiği"nin söylenmesine karşın Emek Sineması'nın sevenleri tarafından terk edilmeyeceğinin ifade edildiği açıklamada şu ifadelere yer verildi: "Beyoğlu Sinema Mezarlığı'nın Emek'i de yutmasına izin vermeyecek, Emek'i

yıktırmayacağız! "Sinemacılarımızı, aydınlarımızı, kültür-sanat insanlarımızı, Emek Sineması konusunda bir kez daha harekete geçmeye çağırıyoruz.” Mahkemenin yürütmeyi durdurma kararını iptal etmesinin ardından bir açıklama da Mimarlar Odası'ndan geldi. Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi Basın Sözcüsü Mücella Yapıcı, bilirkişi raporunun üç uzman hoca tarafından hazırlandığını, bir hocanın dava konusu projenin kültür dokusuna uygun olduğunu belirtmesine karşın iki hocanın uygun olmadığı kararına vardığını belirtti ve Mimarlar Odası olarak karara itiraz edeceklerini açıkladı.

Neruda’nın mezarı açılıyor K

31 Mayıs Hopa: Öyle bir gün gördük Halkevleri Ankara Film Atölyesi Metin Lokumcu anısına hazırladığı “Öyle Bir Gün Gördük-31 Mayıs Hopa Olayları” isimli belgeseli tamamladı . Belgeselin başta Hopa olmak üzere birçok ilde gösterimi yapıldı. İzlemek isteyenlerin kolayca ulaşabilmesi için Sendika.TV'den yayınlandı. Belgeselin şu ana kadar 10 bine yakın kişi tarafından izlendiği belirtiliyor. Belgeseli genç yönetmenler Davut Kanmaz ve Volkan Yosunlu yönetmiş. Belgesel filmin galası 6 Aralık'ta Ankara'da yapıldı. Ankara Hopa tutuklularının aileleri de salondaydı. 6 aydır çocuklarını kendilerinden alınmasına bahane edilen olayı

bizzat tanıklarından dinlediler. Bir kez daha çocuklarının haklılıklarını gördüler. Aslında kamerasından, kurgusuna kadar her aşamasında ince bir emek söz konusu. “Tarihe bir not düşmek” istediklerini belirtiyor film ekibi. 31 Mayıs'ı tanıkları ve mağdurlarıyla anlatmayı seçmişler. Belgeselin ismini de tanıklardan biri koymuş zaten. Tutuklu aileleriyle görüşebilmek için dere tepe düz demeden yüksek köylere ulaşmış belgesel ekibi. Ailelerin öfkelerini ve umutlarını paylaşmışlar, bir de demli bir bardak çaylarını içmişler yeşil çay bahçelerinin ortasında. O günü “Günlük güneşlik bir gündü” diye anlatıyor.

Tanıkların belgeselde anlattıklarına göre 31 Mayıs tanıkları, yeşille mavinin ton yarışına girdiği sıradan bir Hopa günü. Gündelik yaşam devam ediyordu. Ta ki Başbakan Tayyip Erdoğan komutasında, siyah elbiseli, joplu, panzerli “çevik” kuvvetleri Hopa'yı gaz bombalarının griliğine boğduğu ana kadar. Metin öğretmen telefonla konuştuğu oğlu Ulaş'a “Herkes burda, horon çekiyoruz ama sanırım birazdan ortalık karışacak” demişti. Kemalpaşa Halkevi çocuk korosuyla mutlu ve umutlu bir şekilde sonlanıyor belgesel. Belgesel'in ardından Ankara'da mutlu sona ulaşıldı. Sanırız şimdi sıra Hopa ve Kocaeli'nde...

omünist şair Pablo Neruda'nın bir cinayete kurban gidip gitmediğini tespit etmek için mezarı açılacak. Neruda, 1973’teki darbede öldürülen Şili Devlet Başkanı Salvador Allende’nin yakın dostuydu. Şair darbeden 12 gün sonra hayatını kaybetmişti. Haziran ayında geçmişiyle yüzleşen Şili'de bir yargıç, Neruda'nın Pinochet rejimi tarafından zehirlendiği iddiaları üzerine Nobel ödüllü şairin 1973 yılındaki ölümünün araştırılması talimatı verdi. Yargıç Mario Carroza, Şili Komünist Partisi’nin Başkanı Guillermo Teillier’in Neruda'nın ölümünün araştırılmasını isteyen dilekçesini kabul etti. Dilekçede otopsi yapılması için Neruda’nın mezarının açılması isteniyor. Şili Komünist Partisi, Neruda’nın prostat kanserinden ölmediğini, doktoru tarafından yapılan ne olduğu belirsiz bir enjeksiyonun ardından kalp krizi geçirdiğini belirtiyor. Neruda'nın sekreteri ve şoförü Manuel Araya da Neruda'nın öldüğü gün hastane yatağından kendisini ve eşini arayarak doktorun uyurken kendisine bir ilaç enjekte etiğini söylediğini belirtmişti.


SOKAĞIN SESİ

ÜRETEN BİZİZ YÖNETEN DE BİZ OLACAĞIZ

15 Aralık 2011 / 28 Aralık 2011

Halk›n Sesi

Zafer böyle kazanılır 9 Aralık’ta, Ankara Adliyesi’nin önünü eylem alanına çeviren ve 13 saat boyunca bir an olsun susmadan bekleyen binler ve AKP adaletini yargılayan savunmalarıyla Hopa tutukluları Hak mücadelesinin hapsedilemeyeceğini gösterdi

T

ürkiye’nin dört bir yanından doğasına, suyuna, emeğine sahip çıkan ‘eşkıyalar’ 9 Aralık günü Ankara Adliyesi’nin önünde buluştu. Öğretmen Metin Lokumcu’nun öldürülmesine karşı yaşamı savunanlar, AKP’nin zulmüne karşı sokağın gücüne inananlar birlik olup kazandılar. 22 tutuklunun tahliyesine karar verildi. 31 Mayıs’ta, Metin Lokumcu’nun öldürüldüğü Hopa olaylarını protesto etmek için Ankara’da gerçekleştirilen yürüyüşün katılan 22’si tutuklu

16

KISA KISA

 Halkevleri, ÖDP, TKP ve Ö¤renci Kolektifleri’nin örgütledi¤i eyleme CHP ve BDP milletvekilleri, DEKAP, Yeflil Gerze Platformu, Politeknik, Sendika.Org, Liseli Genç Umut, ESP, SDP, EHP, Kald›raç, TÖP, BDSP ve SDH’nin yan› s›ra Hava ‹fl ve Genel ‹fl Genel Baflkanlar› ile Ça¤dafl Gazeteciler Derne¤i, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, Dev Sa¤l›k-‹fl, ‹stanbul Tabip Odas›, TMMOB, KESK ve E¤itim-Sen yöneticileri kat›ld›.

29 kişi yargılanmaya başladı. Yargılananlar iddianamede HES’lere karşı oldukları, ulaşım zammına karşı çıktıkları için “terörist” ilan edilmişti. Yargılananların bir kısmı kendilerinden önce tutuklanarak hapishanede saçları zorla kesilen arkadaşlarına destek olmak için saçlarını kestirdikleri için de suçlanıyordu. Dava öncesinde oldukça geniş bir kamuoyu oluşturuldu. Dava günü yaklaştıkça akademisyeninden yazarına, üniversite öğrencisinden sanatçısına, milletvekiline kadar

birçok kişi saçlarını kestirerek “Biz de teröristiz” dedi, dağcılar çıktıkları Hasan Dağı’nın tepesinde destek pankartları açtı. Çok sayıda yazar ve hak mücadelesi savunucusu twitter aracılığıyla davaya çağrı yaptı. Stockholm’den bile destek mesajı geldi. ADLİYE ÖNÜ EYLEM ALANI OLDU Sabahın erken saatlerinde Türkiye’nin çeşitli yerlerinden Ankara Adliyesi’ne akın vardı. Böylesi bir atmosferde beş binden fazla kişi Ankara

Adliyesi’ni büyük bir eylem alanına çevirdi. Sabah başlayan kar yağışı öğlen saatlerinde yerini güneşe bırakırken mahkemede savunmalara geçilmişti bile. İçeride yargılananlar yaptıkları savunmalarla adeta AKP’nin adaletini yargılarken dışarıdaki demokrasi güçleri dondurucu soğuğa rağmen desteklerini bir an olsun kesmedi. Adliye önündeki 13 saatlik eylemde kurulan kürsülerde kurum temsilcileri, akademisyenler, yazarlar, sanatçılar, milletvekilleri ve

tutuklu yakınları konuşmalar yaptı. Dışarıda bekleyenlere duyurulan savunmalar alkış ve sloganlarla karşıladı. Bekleyiş bir karnaval coşkusuyla ilerlerken Beyoğlu Kumpanya hazırladığı oyunlarla Hopa mahpuslarının yanında oldu. Neredeyse her direnişte yerlerini alan Bandista müzik grubu da alandaki yerini aldı. Mahkeme duvarını delen alternatif medya içerideki gelişmeleri dışarı yansıttı. Sanatçılar, aydınlar yazarlar, akademisyenler de alanda bekledi. Birlikte çekilen halaylar,

tepilen horonlar, akşam olunca yanan irili ufaklı ateşler Ankara ile simgeleşen Tekel direnişini hatırlattı. COŞKU ANKARA SOKAKLARINDA Zaman ilerledikçe dışırıda bekleyenlerin sesleri daha gür çıkmaya başladı. Saat, 22.13’te tutuklu bulunan 22’i mahpusun serbest bırakılması kararı büyük bir coşkuyla karşılandı. Herkes birbirine sarıldı, “Halkın hakları yargılanamaz” sloganlarıyla coşku artık Ankara sokaklarındaydı.

‘O duvar vız gelir bize’ H

alkevleri Genel Başkan Yardımcısı Samut Karabulut’un “Şimdi bir yürüyüş başlatıyoruz. Bu yürüyüş, AKP’nin zulmü nedeniyle hapishanede olan tutsaklar içindir” dediği konuşmasıyla AKP’nin adaletini yargılayanların özgürlük yürüyüşleri başladı. Binlerce kişi “Tek yol sokak, tek yol devrim” ve “Halkın hakları yargılanamaz” sloganlarıyla Sakarya Meydanı’na yürüdü. Burada yapılan basın açıklamasında ilk sözü Halkevleri Genel Başkanı İlknur Birol aldı. Birol, ülkeyi karanlığa boğmak isteyenlerin devrimcilere yönelik terör suçlamasını yırtıp attıklarını, devrimci dayanışma ile Hopa tutuklularını özgür bıraktırdıklarını söyledi.

ÖDP Genel Başkanı Alper Taş, mahkemedeki savunmalardan gurur duyduklarını, herkese devrimciliğin ne olduğunu gösterdiklerini ifade etti. Hopa davasının başlangıç olduğunu söyleyen Taş, Terörle Mücadele Kanunu’nun ve Özel Yetkili Mahkemeler’in kaldırılmasını talep etti. TKP Genel Başkanı Erkan Baş da mahkeme salonunun AKP’ye karşı bir kürsüye dönüştüğünü belirterek “Arkadaşlarımız ‘yaptık, yine yapacağız’ dedi. Devrimciliğin tarihi budur” dedi. SİNCAN’DA TAHLİYE COŞKUSU Sakarya Meydanı’ndaki eylemin ardından yüzlerce kişi Sincan F Tipi Hapishanesi’ne gitti. Hapishane önün-

deki bekleyiş sırasında davul ve zurnalar eşliğinde halaylar çekildi. Yaşanan coşku, Kadın ve L Tipi hapishanelerinde kalan Demet Yılan, Eda Dişkaya, Ozan Gündoğdu, Soner Torlak ve Göksel Ilgın’ın tahliye edilmesiyle doruk noktasına ulaştı. Dondurucu soğuğa karşın yaklaşık 3 saatlik bekleyişin ardından diğer mahpuslar da Sincan Hapishanesi’nin kapısında göründü. Hücrelerinde çarşaf, ayakkabı boyası ve kulak çöpünden yaptıkları “O duvar duvarınız, vız gelir bize vızz” pankartıyla araçtan inen 13 kişi, “Her yer Hopa, her yer direniş”, “Tek yol sokak, tek yol devrim”, “İsyan devrim özgürlük” sloganlarıyla karşılandı.

 Birçok kurum Hopa davas› için Kurtulufl Park›'nda buluflarak Ankara Adliyesi önüne geçti. En önde tutuklu aileleri, ard›ndan da Halkevleri, Ö¤renci Kolektifleri, Derelerin Kardeflli¤i Platformu ve Genç Umut kortejleri Ankara Adliyesi önünde eyleme kat›lan di¤er kitleyle bulufltu. Yeflil Gerze Çevre Platformu ve Politeknik de yürüyüflte yerini al›rken davada “terör örgütü güdümlü” yay›n yapmakla suçlanan Sendika.Org "Ke en lem yekun/Soner Torlak'› özgür b›rak' pankart› ile kat›ld›.  Adliye önündeki eylemde tutuklu aileleri ad›na söz alan Kenan Kaya “Çocuklar›m›z›n silah› kitaplar› defterleridir” derken KESK Genel Baflkan› Lami Özgen de “Cezaevlerini mücadele okuluna, mahkemeleri AKP yarg›s›n›n mahkum edildi¤i yerlere dönüfltürece¤iz” diye konufltu. BDP milletvekili Hasip Kaplan, Hopa’dan Diyarbak›r’a dayan›flmay› büyütme ça¤r›s› yaparken Ö¤renci Kolektifleri ad›na konuflan Neval Köseda¤ “Arkadafllar›m›z› almaya geldik” dedi.  BKM oyuncusu Emre Canpolat, “Ben de saçlar›m› kestirdim” diyerek deste¤ini belirtti, Kocaeli’nde de hak mücadelesi verenlerin tutukland›¤›na dikkat çekilirken Hopa’dan gelen Yoldafl Gümüflkaya Arhavi Cezaevi’nde tutuklu bulunan Hopa mahpuslar›n›n ve Hopal›lar›n selam›n› getirdi.

Oradaydılar, tarihe tanıklık ettiler Halkın Sesi, Ankara Adliyesi önünde süren uzun bekleyişe katılanlara mikrofonunu uzattı. Direnişin neden bir parçası olduklarını bir de onlardan dinledi Mehmet Esen - Tiyatro Sanatçısı: Bu dava devletin utanç davası. Bizlerin de onur davası. O yüzden buradayız. Büyük haksızlık yapıldığına inanıyoruz. Buradaki genç arkadaşlarımızın serbest bırakılmasını istiyoruz. Doç.Dr. Metin Özuğurlu - Siyasl bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi: Biz öğretim üyeleri, gerek imza metni hazırlamamız, gerek eylemimizle, bugün yargılanan arkadaşların bizim nazarımızda öğrenci olduğunu söylüyoruz. Ayrıca toplu davalarda görülen uzun tutukluluk ve yargılama sürecini de protesto ediyoruz. Şengül Şahin – Yeşil Gerze

Platformu Dönem Sözcüsü: Biz Gerze’de termik santrale karşı, Anadolu Grubu’na karşı mücadele veriyoruz. Hopa’da tutuklanan arkadaşların davası bizim de davamızdır. Termik santrale karşı çıktığı için Gerze’de bir arkadaşımız 92 gündür tutuklu. 21 Aralık’ta davası olacak. Haklı mücadelemizden asla vazgeçmeyeceğiz. PANKART DAVASI’NDAN HOPA’YA 29 Şubat 1996’da TBMM’de “Paralı eğitime hayır” pankartı açtığı için 96 yıl hapis cezası istemiyle yargılanan Öğrenci Koordinasyonu üyesi sekiz üniver-

siteliden ikisi Özgür Tüfekçi ve Metin Murat Kalyoncugil de oradaydı.

Metin Murat Kalyoncugil Çok uzun zaman sonra hapishaneyi gördüğüm zaman birçok şey zihnimde canlandı. Şunu anladım ki, dışarıda olmak daha acı verici. Bu yüzden hiçbir arkadaşımızı içeride bırakmayalım. Hapishaneleri bu ülkenin tarihinden söküp atalım. Özgür Tüfekçi Buradan çıkan bir tek olumlu sonuç varsa, o da daha dün dimdik ayakta olan, yine hapishanelerde ve adliye önünde arkadaşlarını almak için mücadele eden insanların yürüttüğü hareketin devamlılığı söz konusudur. Buradan çıkan biricik şey vardır, orada umut vardır. O salonda umut vardır.

Cihan K›rm›z›gül ve Hopa davas›nda delil olarak sunulan pufliyi mahkeme salonun önünde satan seyyar sat›c›yla konufltuk: Kardeflim ben her solu takip ediyorum, Halkevleri’ni takip ediyorum. Gidecek fleyleri biliyorum. Puflinin suç delili oldu¤unu flimdi sizden duydum. Benim o¤lum okula giderken

pufli tak›p gidiyor. Vallahi ben y›llard›r sat›yorum. Valla mahkemede de öyle olsun, savc› istedi¤i kadar ceza arac› yaps›n, yasak desin, kardeflim pufliden ceza alan› ben görmedim. Bu mahkemede de olmaz diye düflünüyorum. Aha buraday›m, kaçm›yorum da, sat›yorum.

146'ıncı sayı  

Halkın Sesi'nin 15 - 28 Aralık 2011 periyodlu sayısı

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you