Page 1

SAYFA

2

Helalleflme de¤il hesaplaflma Baflbakan›n balkon konuflmas›yla bafllayan hellalleflme furyas› 2 Temmuz’da bas›n› sard›

SAYFA

7

SAYFA

Vadi tek yürek ayakta Dikmen Vadisi’nde Gökçek’in yeni y›k›m tehditlerine karfl› seferberlik ilan edildi

13

Geflmifli ya¤malanan Libya Libya’daki muhalifler, savafl ve iflgalle karfl› direnen Ömer Muhtar’›n torunlar› m›?

SAYFA

15

Bilim ve dogma aras›nda Me¤erse gece ve gündüzün güneflle bir alakas› yokmufl, iflin s›rr› ilahi düzendeymifl

15 Temmuz 2011 • 1 TL

Y›l 6 • Say› 136

AKP’nin alicengiz oyunlar›, burjuva siyaseti teslim ald›

Sokak bu oyunlara gelmez





AKP’nin yeni iktidar döneminin bafllang›ç hamleleri, meclisteki muhalefet partilerinden geleneksel sendikalara kadar bütün düzen içi has›mlar›n› oyuna getirerek etkisizlefltirdi

Halk›n hak ve özgürlük taleplerini yükseltti¤i soka¤a ise bu oyunlar sökmüyor. Önümüzdeki süreci iktidar›n artan bask›s› ve buna karfl› sokaktan yükselen halk direniflleri belirleyecek

AKP’nin yeni kabinesi ve ustalık planları  Hükümet program› ve bakanl›klara getirilen isimler, yeni sald›r›lar›n habercisi: E¤itimde dönüflüm, do¤ada ve kentte ya¤ma, Kürt sorununda tasfiye  S. 12

Davada tan›d›k yüz  Hopa protestolar›na yönelik dava derinlefliyor. Muhalefete dönük davalar›n savc›s› Nuh Mete Yüksel bu davayla birlikte toplumsal muhalefet davalar›nda yeniden sahne ald›  S. 3

Demokrat yargı rüyasına ne oldu?  Referandum öncesi AKP’ye yarg› cephesinden destek sunan Demokrat Yarg› Eflbaflkan› Orhan Gazi Ertekin’le yarg›daki dönüflümü konufltuk  S. 11

S›ra kimde de¤il, s›ra herkeste YOL YAZISI  S. 3

Ferda Koç / Sayfa 4

Sad›k Özsoy / Sayfa 7

Rehin düflmek ya da...

De¤iflen bir fley yok

K›dem tazminat› kald›r›l›yor B

aşbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın açıkladığı yeni programa göre, hükümet yeni iktidar döneminde kıdem tazminatını kaldırmaya kararlı. 61’inci Hükümet Programı’nın işsizlikle mücadeleye ayrılan bölümünde kıdem tazminatınının kaldırılacağı ve yerine bir fon kurulacağı ilan edildi. Programda, “İşçilerin büyük çoğunluğunun alamadığı, işletmelerin üzerinde ödeme baskısı oluşturan, çalışma hayatının en önemli sorun alanlarının başında gelen kıdem tazminatı sorunu, kazanılmış hakları koruyan ve bütün işçilerin kıdem tazminatı garanti altına alan bir fon oluşturularak çözülecek” denildi. İşveren yeni kurulacak bu fona her ay personel başına belli bir oranda prim ödeyecek. İşten çıkarılan çalışan, tazminatını bu fondan alacak.

Tufan Sertlek / Sayfa 8

Kibeleden Mektup / Sayfa 10

El de¤memiflli¤in ticareti

Müslüman olan

Futbola AKP operasyonu

Zehirli flekere bakanl›k onay›

Türkiye’de bugüne kadarki en büyük flike operasyonuyla futbolu yöneten isimler tasfiye ediliyor. AKP futbolu yönetebilece¤i yap› ve isimlerle devam edecek  S. 14

Bakanlar Kurulu niflasta bazl› flekerin kotas›n› yüzde 50 art›rd›. Karar hem çiftçiye hem halk sa¤l›¤›na zararl›  S. 9

“Kamuya yararl›, AKP’ye zararl›y›z!” H alkevleri’nin “kamu yararına dernek” statüsü Bakanlar Kurulu kararı ile kaldırıldı. Hak mücadeleleri ekseninde yürüttüğü AKP karşıtı muhalefeti ile son yıllarda giderek öne çıkan Halkevleri, vaktiyle Demokrat Parti ve 12 Eylül yönetimlerinin yaptığı gibi

yeni bir saldırı dalgasıyla karşı karşıya. Halkevleri tarafından yapılan açıklamada, demokratik halk muhalefetinin tüm unsurlarını hedef alan ve sürpriz olmayan bu saldırıya karşı, "sokakta" ve "kamu yararına" mücadeleye devam edileceği belirtildi.

Ankara’da karara ilişkin düzenlenen basın toplantısının ardından basın emekçilerine Halkevleri’nin faaliyetlerinin gösterilmesi için şubeler gezdirildi. Basın emekçilerini Şiriptepe Halkevi’nde yaz okulunun katılımcısı çocuklar karşıladı.

 S. 4

Halk› duyan yok  Suriye’de Esad”›n istifa etmesi talebiyle bafllayan eylemler giderek kitlesellefliyor. D›flar›da emperyalistler, içerde Esad halk›n taleplerini duymuyor  S. 5

Yeflil Karta s›k› denetim  Her seçim öncesi bol bol da¤›t›lan Yeflil Kart 1 Ocak 2012’den itibaren’gelir testi’ ile s›k› denetime ba¤l› olarak uyguyanacak  S. 6


2

MEDYA 15 Temmuz 2011 / 28 Temmuz 2011

Halk›n Sesi

Helalleşme değil hesaplaşma Başbakanın balkon konuşmasının ardından “helalleşme” furyası başladı. O furya şimdi de medyayı sardı. Yıldırım Türker’in Sivas Katliamının medyadaki “işbirlikçileri”ni teşhir eden yazısının ardından “özür” yazıları geldi

B

aşbakanın geleneksel balkon koşuşmasının ardından bir “helalleşme” furyası başladı. O furya şimdi de medyayı da sardı. Yıldırım Türker’in 2 Temmuz Sivas Katliamı’nı örtbas etmek isteyenleri ve bunun medyadaki “işbirlikçileri”ni teşhir eden yazısının ardından bir dönemin simge gazetecileri Cengiz Çandar ve Ertuğrul Özkök “özür” dileyen yazılar kaleme aldılar Yıldırım Türker, 2 Temmuz ‘93 Sivas Katliamı’nın 18. yıldönümü etkinlikleri nedeniyle katliamın sorumlularıyla açıktan hesaplaşmaya çağıran bir yazı kaleme aldı (“Madımak Helalleşmesi”, Radikal, 04.07. 2011). Katliamı örtbas etmeye çalışan ve yıllardır İslamcıgerici katilleri koruyan devlet politikalarını ve kadrolarını teşhir etti:

Oteli kamulaştırılıp Bilim ve Kültür Merkezi’ne dönüştürülmüştü. Binanın girişinde bir ‘Anı Köşesi’ bulunuyor. O köşede 37 isim var: Olaylar sırasında yanarak hayatını kaybeden 33 aydın, iki otel görevlisi ve onların yanında iki saldırgan. Evet, iki linççi de; oradaki insanları diri diri yakanlardan iki kişi de o duvarda saygıyla anılıyor… Bu arada olaya ‘İnsan merkezli baktığımız için hiçbir ayrım yapmadık’ diyen validen insanlık da öğreniyoruz… 2 Temmuz günü otelin önüne yürümek isteyenler, valinin emriyle gaz bombalarına tutuldular….” Türker’in hesaplaşma girişimi, İslamcı-gerici katil-

VAL‹S‹DEN ‹NSANIN KANINI DONDURAN “‹NSANLIK DERS‹” “2 Temmuz, Sivas katliamının 18’inci yıldönümüydü. Devlet, şimdi Sivas valisi (Ali Kolat) eliyle, insanlık adına, katil yakınlarının sırtını sıvazlıyor… 2 Temmuz, Sivas katliamının 18’inci yıldönümüydü. Madımak

leri gözmezden gelip saldırıya uğrayan ilerici-aydınsanatçıları suçlu göstermeye çalışan dönemin simge gazetecileriyle devam ediyor. Türker’in hedefinde, öncelikle, Sabah, Hürriyet, Milliyet, Türkiye, Meydan gibi yüksek satışlı beş gazete ve Cengiz Çandar, Mehmet Barlas, Nazlı Ilıcak gibi dönemin kamuoyu yaratabilen ünlü gazetecileri var. “Sabah’a kalırsa olayın içinde Alevi-Sünni çatışması yoktu. Aziz Nesin tahrik etmiş, halk da galeyana gelmişti. Milliyet, Aziz Nesin’in Türk milletini yüzdelere bölüşünü hatırlatıyor, böylelikle Nesin’in kışkırtıcılığını tescil-

‘Liberalim’ diyerek bu sayede her dönem iktidar yanl›s› kalem oynatan bir isim de Mehmet Barlas.

liyordu. Sabah’ta Mehmet Barlas, ‘Aydın olmak ve laik olmak inançlara saygısız olmak veya inanç sahiplerini küçümsemek değildir’ buyuruyordu. Yanarak ölmüş 35 kişinin üstüne.” CENG‹Z ÇANDAR DAHA FÜTURSUZDU Cengiz Çandar, “Sivas Faciası: Provokasyon ve Gaflet” başlıklı yazısında şöyle diyordu: ‘Devletin vurdumduymazlığı ve aczi ‘birey’in provokatörlüğü olgusunu ortadan kaldırmaz... ‘Türk milletinin yüzde altmışından fazlasının aptal olduğu’ kanaatini her yerde tekrarlayan Aziz Nesin’in bu saptamasında doğru bir husus var: Eğer seksenine dayanmış Aziz Nesin bunak değilse, Türk milletinin bir aptal ferdi.’” Diğer gazate ve gazetecilerden benzer ifadeleri de sıraladıktan sonra “Devletimiz ve akılverenleri zaten hep Madımak’da yakanların yanında oldu. Bir ara bir Adalet Bakanımız katillerin avukatlığını üstlenmişti sözgelimi. Devlet, şimdi Sivas valisi eliyle, insanlık adına, katil yakınlarının, potansiyel katillerin, hassassiyeti kanlı dindarların sırtını sıvazlıyor” sözleriyle bağlıyor Türker yazısını.

Helalleşmek İslam hukukunda olur Türk Dil Kurumu’nun sözlü¤üne göre, “Al›flveriflte veya ayr›lma s›ras›nda hakk›n› birbirine ba¤›fllamak” anlam›na geliyor. Helallik istemek ‹slam Hukukunun temel kural ve geleneklerinden biridir. ‹slam hukukuna göre, “kul/insan hakk›

önemlidir. Allah bile insan hakk›n› affetmez. Hak sahibi ile hak yiyenin helalleflmesi gerekir. Hakk› yenen veya haklar› elinden al›nan insan; dünyada olmasa bile ahirette hakk›n› alacakt›r.” Sorun flu ki, her seferinde

“Türkiye’nin bir hukuk devleti” oldu¤u an›msat›l›r da nedense, sorunlara hukuk ve yasalarca güvence alt›n al›nm›fl kurumsal çözümler getirmek yerine, hiçbir yapt›r›m› olmayan ‹slam hukuku gere¤i helalleflme yolun gidilir.

‘Bu şehir arkandan gelecetir’ getirilmiyor. Kendi deyişiyle, “tüm ömrünü mazlumların ve mağdurların haklarını seslendirmeye adamış biri olarak”, Cengiz Çandar’a göre, “Madımak’ı unutmamak, Alevilerin haklarını savunmaktır.”

Eski çamlar bardak oldu Y›ld›r›m Türker yaz›s›nda Türk bas›n›n Amiral Gemisi’nin kaptan› Ertu¤rul Özkök’ün ad›n› anm›yor; ancak Özkök durumdan vazife ç›karm›fl. 6 Temmuz 2011 tarihli Hürriyet’te piflmanl›klar›n› dile getirmifl: “O günlerde Sivas'taki olayla ilgili, bu kadar aç›k olmasa bile, ruhu itibariyle Aziz Nesin'in konuflmalar›n› elefltiren bir yaz›y› ben de yazm›flt›m. Yani, kendimi de içine alarak yaz›yorum. Ahmet Kaya konusunda hep flunu söyledim. ‘Bugün olsa o haberi yine verirdim, ama manfleti öyle atmazd›m.’ Diyece¤im tek fley flu: Demek ki ‘zaman›n ruhu’ diye bir fley varm›fl… Belki yazmamak bana daha çok yak›fl›rd› ama, insanl›k hali iflte. Bu kadar a¤›r, bu kadar galiz küfürlerin üslup diye kabul edildi¤i bir toplumda, bu kadar zaafa da hakk›m›z var diye düflündüm…” Görüldü¤ü kadar›yla Ertu¤rul Özkök’ün Sivas Katliam› ve katillerle hesaplaflmak gibi bir derdi yok. Böylesine trajik bir katliam›n anma etkinliklilerini ve tart›flmalar›n› bile, son zamanlarda s›kça yapt›¤› gibi, kendi kiflisel durumunu ve bunal›mlar›n› gündeme getirmek için f›rsat biliyor.

AM‹RAL GEM‹S‹ KAPTANLI⁄INDAN MAGAZ‹N PROGRAMLARINA

Ertu¤rul Özkök, yaklafl›k 20 y›l boyunca Hürriyet Gazetesi Genel Yay›n Yönetmenli¤i yapt›. Hakk›nda “Türk Bas›n›n›n Amiral Gemisinin Kaptan›” yak›flt›rmas› yap›ld›. Ertu¤rul Özkök, eski kontrgerilla sistemati¤inin siyasete ve toplumsal yaflama yön verdi¤i y›llarda medya düzeninin tepesinde “gündemi belirleyen adam”d›. Yukarda kendisinin de belirtti¤i üzere, yaz›lar› ve manfletleriyle kitleleri yönlendiren büyük bir medya gücünün iktidar›nda bulunuyordu. Ne var ki Özkök, bu süreçte kendisinin de parças› oldu¤u kirli politikalar› “insani hata” olarak de¤erlendiriyor. AKP iktidar›n›n medyada güç iliflkilerinin oda¤›n› de¤ifltirmesi sonucunda, amiral gemisi su almaya bafllad›; Özkök ise kaptanl›ktan düfltü. O günden beri siyasi yaz›lar yazmamakla övünen Özkök, flimdi üçüncü s›n›f televizyon programlar›nda jüri üyeli¤i yap›yor. Kalemine onca insan›n kan› bulaflan bu eski muktedir, her f›rsatta “apolitik” olman›n erdemlerini öve öve bitiremiyor.

Yanlışlar insanın peşini bırakmaz. O yazının belki gözlemleri değil ama ruhu yanlıştı. Asıl önemlisi de zaten buydu.” Cengiz Çandar yine Radikal gazetesinde Yıldırım Türker’e yanıt verdi (“Madımak’ı Unutmamak”, 05. 07. 2011). Cengiz Çandar bu yanıtta, 2 Temmuz Sivas Katliamı’nda katile değil kurbana odaklanan tavrından dolayı özür diledi: “O yazıyı, Sivas’ta Sivaslıları dinledikten sonra içimde elem ve ondan da büyük bir öfkeyle yazdığımı hatırlıyorum. Katliamın kitlesel çatışma potansiyeli taşıdığının farkında olarak, ‘İslamcılar’ı özellikle eleştiri oklarına bilinçli olarak hedef kılmadım. Yazı yayımlandıktan sonra ‘İslamcı’ diye tanımlanan çevrelerden ‘dikkatli’ ve ‘sorumlu’ davrandığım için övgüler aldım… O yazı içimde hep bir sıkıntı yumrusu olarak kaldı…” ÖZRÜ KABAHAT‹NDEN BÜYÜK Çandar yanlışlarını şöyle sıralıyor: “1. Birçok gözlem doğru olmakla birlikte, Aziz Nesin’e haksızlık ettiğim ve yakışıksız

sıfatlar kullandığımı düşündüm. Öyle yapmam yanlıştı; 2. Kimin provokasyonda payı ne olursa olsun, 37 kişinin canını alan öylesine bir kundakçılık olayında ‘siyasi denklem’ kurmayı değil, ‘vicdanın sesi’ni dinlemeliydim. Ölenler –üstelik ölüm biçimleriyle- bağrımı yakmıştı ama bu duygum, ne yazık ki, yazıya yansımamıştı.” Bütün bu özür ve sapta-

malardan sonra, Cengiz Çandar’ın Sivas Katliamı’nın anlamını ve güncelliğini kavramış olduğunu düşünenler çok yanılır. “Sivas’ta gördüğümüz manzara, bir ‘provokasyon’a işaret ediyordu. ‘Derin devlet’ kokusu geliyordu. Ama elde kanıt olmayınca, ‘provokasyon’a ilişkin olarak ‘derin devlet’i suçlamak pek inandırıcı olmaya-

caktı. Oysa şimdi, Madımak’ın 18. yıldönümünde böyle bir imkân var.” Bu saptamalardan sonra doğal olarak okur bu konuda Çandar’ın çözümünü merak edecektir; ancak bir türlü çözüme girmiyor. “Bu imkân” nedir, nasıl kullanılacak, bu noktada devletin ve AKP iktidarının görev ve sorumlulukları nedir” gibi pek çok soru Cengiz Çandar tarafından hiç gündeme

CENG‹Z ÇANDAR KATL‹AMI ÖRTBAS ETMEYE DEVAM ED‹YOR HÂLÂ Alevilerin, yıllardır zalimlerin sofrasından beslenen Cengiz Çandar’ın savunusuna gereksinimi olup olmadığı ayrı bir konu. Ancak şurası kesin ki, Cengiz Çandar katliamı örtbas etmeye devam ediyor. Cengiz Çandar, AKP iktidarınca devralınan devletin kontrgerilla operasyonlarını ve onun tarafından harekete geçirilen İslamcı gericiliği tartışma konusu etmiyor. İktidarın görev ve sorumluluklarına odaklanmıyor. Devletin şiddet aygıtını ve İslamcı gericiliği bir hesaplaşma konusu haline getirmiyor. Kısacası Çanda bütün sorunu yalnızca Alevilerin kimlik ve hak taleplerine indirgeyerek, katliamı, örtbas etmeye devam ediyor hâlâ.

NTV’de muhaleflerin tasfiyesi sürüyor N

TV'nin yayın çizgisini AKP ile uyumlulaştırma operasyonu devam ediyor. Haziran başında programı erken tatile çıkarılan Banu Güven 8 Temmuz günü kanalla yollarını ayırdığını açıkladı. Güven kararının nedenini şöyle ifade etti: “NTV'de işimi bugüne kadar yaptığım biçimde sürdürebilecegim bir alan kalmadı. Bunun doğal sonucu olarak da yollarımızı ayırdık.” ‘SEÇ‹M DÖNEM‹NDE BASKI GÖRDÜK’ Biten yayın sezonunda “Banu Güven'le Artı” prog-

ramını sunan Güven 12 Haziran seçimleri öncesi Can Dündar ve Mirgün Cabas gibi kanalın diğer isimleriyle birlikte tatile gönderilmiş, erken tatil NTV’de seçim öncesi AKP karşıtlarının uzaklaştırılması olarak yorumlanmıştı. Güven bu iddiaları bir gazeteye verdiği beyanatında şu sözlerle doğruladı: “Türkiye genelinde hâkim olan baskıcı atmosfer, neredeyse bütün yayın kuruluşlarındaki oto sansürü güçlendirdi. Biz de (özellikle ben) bunun etkilerini seçim öncesindeki bir hafta içinde gördük. Üstelik o atmosferin baskısını kurum olarak

yaşadık.” LEYLA ZANA YER‹NE TAT‹L Seçim öncesinde Banu Güven’in, Vedat Türkali’yi ve Leyla Zana’yı konuk ettiği iki programından NTV yönetiminin ‘rahatsız’ olduğu, NTV’den üst düzey bir yöneticinin, habercilerine “Artık bize yukarıdan bir telefon getirmeyin” uyarısında bulunduğu iddiaları gündeme gelmişti. Banu Güven’le Artı programında 3 Haziran günü Vedat Türkali’yi ağırlayan Güven’in bu programı NTV program arşivine koyulmamış, kanalın sansürü video arşivlerine kadar uzanmıştı.

Güven’in açıklamalarına göre bu gerilimin hemen ardından programına konuk olarak Leyla Zana’yı almak isteyen Güven’e kanal yönetimi bu duruma izin vermeyeceğini söyleyince program erkenden tatile çıkartıldı. Ardından da yeni dönem için ayrılık kararı verildi. Banu Güven’in ardından NTV’den deneyimle bir başka gazeteci daha ayrıldı. Kanalın İstihbarat Müdürlüğü ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürlüğü görevlerinde bulunan Ali Güven bir gerekçe gösterilmeden işten çıkarıldı.


3

GÜNDEM 3 Haziran 2011 / 16 Haziran 2011

Halk›n Sesi

Tanıdık bir yüz hukuksuz bir saldırı H

opa’da yaşanan ve Metin Lokumcu’nun öldürülmesiyle sonuçlanan AKP saldırısının ardından Türkiye’nin dört bir köşesinde yaşanan tutuklama terörünün asıl amacının halkın hakları olduğu ortaya çıktı. 33 kişiyi tutuklayan; ancak bununla yetinmeyen iktidar, yaptığı hukuksuzluklara bir yenisini ekledi. İçinde sendika başkanları ve avukatların bulunduğu toplam 15 kişiye soruşturma açıldı. Eski Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) Savcısı Nuh Mete Yüksel tarafından başlatılan soruşturmada eski KESK Genel Başkanı Döndü Taka Çınar, Eğitim-Sen Genel Başkanı Ünsal Yıldız, BES Genel Başkanı Osman Biçer, ESM Başkanı Mustafa Şenoğlu ile İnsan Hakları Derneği Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan ve Çağdaş Hukukçular Derneği Genel Başkanı Selçuk Kozağaçlı ifadeye çağrıldı. KESK ve Tüm-Bel Sen’in bazı yöneticilerinin yanında ayrıca Adalet Bakanlığı’ndan izin alınmadan, 6 avukat hakkında da doğrudan soruşturma başlatıldı: Öztürk Türkdoğan (İHD Gn. Bşk.), Selçuk Kozağaçlı (ÇHD Gen. Bşk.), Murat Yılmaz (ÇHD Ankara Şb. Bşk.), Kazım Bayraktar, Hakan Akarken (ÇHD Ank.Şb. Bşk.) ve Sevinç Hocaoğulları. Soruşturmanın nedeni olarak, olaylar sırasında avukatların ve sendika yöneticilerinin Ankara Emniyeti’ndeki eylemleri gösterildi. Soruşturma dosyasında yer alan tutanakta, “Söz konusu

H

Hopa protestolarına yönelik dava derinleşiyor. Muhalefete dönük davaların asabi savcısı Nuh Mete Yüksel bu davayla birlikte yeniden sahneye çıktı

grup, avukat olduklarına dair kimliklerini göstermeden, x-ray cihazını kullanmadan ve kapı dedektöründen geçmeden, Emniyet Müdürlüğü’nün araçlara ayrılan giriş kapısında silahlı nöbet tutan polis memuru ve diğer kapı görevlilerini iterek, hakaretler ve tehditlerde bulunarak zorla Emniyet Müdürlüğü’ne girmişlerdir” denildi. ‹ÇERDE ‹fiKENCE, DIfiARDA SALDIRI Hakkında soruşturma açılan avukatlardan Sevinç Hocaoğulları konuyla ilgili olarak Halkın Sesi’ne bir değerlendirme yaptı. 31 Mayıs akşamı gözaltına alınanlarla görüşmek için

emniyete gittiklerini söyleyen Hocaoğulları, polis müdahalesi ile karşılaştıklarını ve müvekkilleri ile görüştürülmediklerini söyledi. “Avukatlar görüştürülmüyordu; çünkü aynı dakikalarda gözaltındakilere otobüslerde hala işkence yapılıyordu” diyen Hocaoğulları, yaşananlar üzerine Ankara Barosu Avukat Hakları Merkezi’nin de emniyete geldiğini belirtti. Hocaoğulları, baro yetkilileri ile Emniyet Müdürü arasında görüşme sürerken Güvenlik Şubeden Sorumlu Emniyet Müdür Yardımcısı Kenan Kabak’ın avukatlara

“Eşkıyasınız siz, şehir eşkıyaları” diyerek ağza alınmayacak küfürler ettiğini belirtti. Ankara Barosu Başkanı Metin Feyzioğlu’nun emniyete geldiğini, gözaltındakilerle görüştüğünü ve gözaltına alınan 3 avukatın serbest kaldığını anlatan Hocaoğulları, Kabak ve diğer yetkililer hakkında da suç duyurusunda bulunduklarını söyledi. Avukat Sevinç Hocaoğulları, ayrıca “Hopa Davası süreci”nde Hopa, Ankara ve Erzurum’da hukuka aykırı onlarca durum olduğunu belirtti. Hukuksuzlukların ortak özelliğinin herkesin suçlu; savunmanın ise yok sayılması olduğunu ifade

eden Hocaoğulları savcılık soruşturmasında suç isnadının dahi belli olmadığını açıkladı. NUH METE YÜKSEL YEN‹DEN SAHNEDE Toplumsal muhalefete yönelik asabi-saldırgan tutumuyla ün yapan eski Ankara DEGM savcısı Nuh Mete Yüksel, “Hopa Olayları Davası”yla birlikte yeniden görevlendirildi. Nuh Mete Yüksel, kapatılan Refah Partisi’nin bazı milletvekilleri için “anayasal düzeni yıkmaya teşebbüs” gerekçesiyle idam istedi. Fethullah Gülen hakkında hazırladığı iddianameyle bir hayli ses getirdi. AKP iktidarının toplumsal-siyasal

geleneğini oluşturan “Milli Görüş” çizgisine karşı ödünsüz-saldırgan girişimleriyle ün yaptı. Nuh Mete Yüksel’in bu şişkin kariyeri Gülen Cemaati’ne karşı başlattığı soruşturma sonrası ortaya dökülen “kaset”lerle zedelendi. Yüksel görevden el çektirildi. “Hopa Davası”yla birlikte Nuh Mete Yüksel’in en başarılı olduğu alanda yeniden görevlendirilmesi, toplumsal muhalefetin çeşitli eylemleriyle “davalı” olmuş kimseyi şaşırtması. Bunlardan biri de “Kalemli Çete” davasında yargılanan Özgür Tüfekçi. DGM savcısı Nuh Mete Yüksel, 29 Şubat 1997’de TBMM’de “Paralı Eğitime Hayır” pankartı açan ve “Kalemli Çete” olarak ünlenen üniversitelilere, “terör” suçlamasıyla soruşturma başlatmıştı. Yüksel’in yıllarca bu tür davalarda adı hep geçti. “Kalemli çete” davasında yargılanan Özgür Tüfekçi, Yüksel için şunları söylüyor: “Bize açılan davanın ilk savcısı Nuh Mete Yüksel’dir. Bize TEM’de işkence edilirken Yüksel de yan odada ifade alıyordu. Hatta bir arkadaşımız Yüksel’in duymak istediklerini söylemeyince Yüksel ‘Alın şunu götürün; bu olmamış’ diyerek işkenceye geri gönderiyordu. Polisler ‘Bakın savcıyı ayağınıza kadar getirdik’ diyerek kendilerince bizle alay ediyorlardı. Yüksel’in Hopa davası ile yeniden sahneye çıkması, AKP iktidarının devletin şiddet geleneğini nasıl ustaca kendine bağlayarak yeniden ürettiğini gösteriyor. Yükselen toplumsal muhalefete karşı, en ödün vermez hasımlarını bile devşirerek yeniden devreye sokuyor.

Adli tıp durumdan vazife çıkardı 3

1 Mayıs’ta başbakanın Hopa’ya gelişini protesto eden ve polis müdahalesi sonucu hayatını kaybeden Metin Lokumcu’nun otopsi raporu açıklandı. Trabzon Adli Tıp Kurumu Morg İhtisas Daire Başkanlığı, Lokumcu’nun vücudunda öldürücü düzeyde kimyasal maddeye rastlanmadığı, ölüm sebebinin kalp ve akciğer hastalığı olduğunu iddia etti. SADECE TANIKLARI DE⁄IL, KENDINI DE YALANLADI Trabzon Adli Tıp Kurumu’nun son raporu, bölgede inceleme yapan Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV), İnsan Hakları Derneği (İHD), Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) ve Türk Tabipleri Birliği (TTB)’nin değerlendirmelerini yalanlıyor. İncelemede “Son derece kontrolsüz kullanılan gaz bombası sonucu Metin Lokumcu ölmüştür. Gazın ölüme neden olan kimyasal etkisinin yanı sıra gaz bombasının fırlatılmasıyla gaz kanisterinin çarpma etkisi de birçok insanı yaralamıştır” ifadesi yer almıştı. Hopalıların anlattıklarına da yer verilen raporda devlet hastanesinin aciline, okullara ve esnafa da çok sayıda biber gazı atıldığı

yazılmıştı. Adli Tıp’ın raporu, sadece tanıkları ve kurumları değil, kendi ön raporunu da yalanlar nitelikte. Çünkü ön inceleme raporunda ölümün biber gazının tetiklemesine bağlı kalp krizi sonucu olduğu belirtilmişti. HOPALILAR RAPORA TEPKILI Hopa halkı 13 Temmuz’da bir basın açıklaması ile raporu yalanladı. Lokumcu’nun ailesi, arkadaşları ile demokratik kitle örgütleri ve sendika üyelerinin katıldığı açıklamada otopside bakılan maddeler arasında gazın olmadığı hatırlatıldı. Gazın etkin maddesinin bilinmediği, bu konuda TTB’nin yaptığı başvurulardan sonuç alınamadığı söylenen açıklamada başbakana taş attığı iddia edilen Lokumcu’nun başbakan gelmeden iki saat önce hayatını kaybettiğine de dikkat çekildi. Metin Lokumcu’nun ve Hopa’da tutuklananların avukatları Lokumcu’ya yönelik fiziki saldırının ve yoğun gaz kullanımının tanıkları ve görüntüleri olduğunu açıkladı. Avukatlar, polis saldırısı ile ölüm arasında bağlantı kurulmaması nedeniyle şikayette bulunacaklarını dile getirdiler.

S›ra kimde de¤il, s›ra herkeste! ayra alamet değil, AKP’nin yüzde 50’lik bir oy oranıyla kazandığı seçimlerden hemen sonraki icraatları. İlk olarak, YSK ve yargı elbirliği ile girişilen siyasi rakiplerini “ezme” faaliyeti başladı. BDP’den 6, CHP’den 2 ve MHP’den 1 milletvekilini devre dışı bırakma operasyonunun, aslında başından itibaren özel bir siyasi kriz (özünde temsil krizi) çıkarma amacı taşıdığı ve sadece belirli bir dönemi kapsayacağı zaten belliydi. Bu sorun çözülmeden meclisin yasama faaliyetlerini 4 yıl boyunca “meşru” bir biçimde sürdüremeyeceğini, AKP’nin üzerinde sürekli bir “şaibe” olarak kalacağını bilmesine rağmen Tayyip’in bu durumu kanırtması özel bir tercihtir. AKP’nin özellikle Tayyip’in 9 yıl boyunca kendi özel durumunu (şiir okumaktan hapse girip milletvekili olması engellenmişti ya) malzeme yapıp “millet iradesinin engellendiği” söyleminin artık tam tersine AKP için söyleneceği bir durum bile Tayyip’in karizmasında ciddi sarsıntılar yaratırdı. Böyle bir kriz sistemin (görece) kendi kurallarından doğru değil doğrudan AKP’in özel tercihlerinden doğru çıkarılmıştır. Sonuçta üç parti de “zorunlu” olarak bu tezgaha düşmüş, AKP’nin seçim sonrası başlangıç sürecinde hegemonyasına teslim olmuştur. AKP, seçim sonrası sadece siyasi rakiplerine uğraşmaları için “iş” çıkarmadı iki önemli operasyona da imza attı. Biri, toplumun çok büyük bir bölümünün çok yakından ilgilendiği futbol “spor”undaki şike operasyonu bir diğeri ise AKP’nin 3 yıl boyunca sumen altı ettiği Deniz Feneri yolsuzlukları. Özellikle bu iki operasyon, AKP’nin hükümet olduğu dönem boyunca izlediği çizgiyle örtüşmeyen icraatlardan olması nedeniyle “şaşkınlık” yaratıyor. Fenerbahçeli Tayyip’in Fenerbahçe üzerinde şaibe yaratacak -hatta bundan sonraki tüm tarihi boyunca hatırlanacak- bir olaya

H

imza atmasının tek nedeni; bu şahısların Ergenekon’la bağlantıları ya da bir sermaye ekibinin tasfiyesi olmamalı. Çünkü söz konusu tipler (“koskoca paşaların” içeri tıkıldığını gördükten sonra -görmeseler de durum değişmezdi zaten) Tayyip’in bir sözüyle hizaya gelebilecek, diğer sözüyle de tüm ihaleleri kesilecek türden. Deniz Feneri operasyonunda da bir bit yeniği var. Tamam, yargıyı ele geçirmeyi beklediler, delillerin ortadan kaybedilmesi için zaman kazandılar, skandalın çapını daraltmak konusunda projeleri uyguladılar, yeni ve “temiz” kadrolar için yer açıyorlar… falan. Ancak yine de bilinir ki bu ekip (AKP’nin gerçek çekirdeği) kendi kitlesine “biz yanlış yaptık” dememek için her şeyi yapar, ayrıca “vefalı”dır, arkadaşlarını satmaz, hele hele arkadaşları kendilerini de satacak bilgi ve belgelere sahipse. Zahit Akman tutuklandı ama RTÜK üyeliğinden istifa etmek zorunda değildi, o istifa ederek AKP’nin bir üyeliğinin “boş” kalmamasını sağladı. Karşılığı ödenecektir mutlaka. Özellikle bu iki olay AKP’nin, daha doğrusu Tayyip’in yüzde 50’lik oyun getirdiği meşrulukla yetinmediği, daha geniş bir alanı kapsayan meşruluk edinme çabasının kanıtı. Adalet sözkonusu olduğunda “bağrına taş basıp” kendi takımını bile feda edebilen, yolsuzluklar karşısında “kim olduğuna” bakmaksızın şeriatı uygulayan bir başbakan görüntüsüne ihtiyaç duyulmakta, anlaşılan! Böyle bir pozisyonla ne yapılabilir pekiyi. Cumhurbaşkanı olunabilir mesela. Ya da toplumun kolay kolay kabul etmeyeceği türden “ataklar” daha kolay savunulabilir. Kuşkusuz bu ataklar içinde ilk akla gelen yeni Anayasa. Bu kadar “meşru” pozisyonda olanların çok da fazla onaya ihtiyacı olmasa gerek. O yeni anayasanın halk yararına olma-

yacağı kesin olan birçok maddesi böyle bir göz boyama ile geçirilebilir. Belki Tayyip’in bundan bile büyük planları vardır. Yine böyle bir “meşru” pozisyon, ona Suriye ya da İran’a karşı birtakım “emeller” besletebilir. Hiç olmazsa şu “füze savunma kalkanı”nı çok daha rahat yerleştirtebilir. (Zaten kalkanın kurulması planlanan yerlerde yani Trabzon ve Mardin’de şimdiden inşaat çalışmalarının başladığı biliniyor.) ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın Türkiye’ye bronzlaşmaya gelmeyeceği de malum. Her ne kadar resmi açıklamalar, gündemin sadece Libya ve Suriye ile sınırlı olduğunu belirtse de ABD’nin farklı ajandaları mevcuttur. Bu dönem içinde Davutoğlu’nun Kıbrıs ziyareti ve “Kıbrıs birleşebilir” açıklaması, Abdullah Gül’ün Bulgaristan çıkarması, İran’la temaslardaki artan yoğunluk, AKP tarafının bu görüşme öncesi ev ödevlerini yetiştirme telaşı sanki. Her neyse bu tezgahlardan hangisinin ya da hangilerinin uygulamaya konulacağını görmek için çok beklemeye gerek kalmayacak. Sonbaharın yoğun ve sıcak geçeceği kesin. Bu sürecin olağan gibi görünen tek rutini, askerlere karşı yürütülen operasyonun (Balyoz’un) tüm hızıyla devam etmesi. (Acaba Hava Kuvvetleri’ne bu kadar önem verilmesinin ABD’nin Türkiye’ye biçtiği yeni misyonla bir ilgisi olabilir mi?) Aslında bu operasyonların da kısmen hafiflemesi bekleniyordu çünkü AKP, istediklerini büyük ölçüde almaya başlamıştı. Belki de hafiflemesini beklemek için 1,5 ay sonraki yeni atama döneminin tamamlanması gerekecek. Diğer yandan AKP seçim sonrası kararlarıyla iktidara daha sağlam yerleşirken, bundan sonraki süreci nasıl işleteceğine dair de önemli “ipuçları” veriyor. Bakanlıklar “ustalar”

arasında paylaştırıldı. Arınç’ın pozisyonu daha da güçlenirken, üç bakanlığa yapılan atamalar “kritik” tercihlerin olduğunun göstergesi. Milli Eğitim Bakanlığı’na Ömer Dinçer’in getirilmesi Milli Eğitime verilen “önem”i kanıtladığı gibi, yeni dönemde müfredattan işleyişe birçok icraatın farklılaşacağını kesinleştiriyor. Tayyip, İçişleri Bakanlığı’na ise “cürümünü”, akbil yolsuzluğundan birlikte yargılandığı İdris Naim Şahin’i atadı. Anlaşılan yeni dönemde en çok İçişleri’ne ihtiyacı olacak. TOKİ’nin eski başkanı Erdoğan Bayraktar’ın atandığı, yeni icat olunan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ise yeni rant paylaşım merkezi olarak işleyecek. Yeni hükümet programından da anlaşıldığı üzere artık AKP’nin insan haklarına, Alevilere, demokratik haklara vs. ihtiyacı yok. Madımak’ı kültür merkezi yapıp Alevi sorunu çözdüler! Program, neoliberal saldırıların ustalık dönemi olarak yaşanacağının kanıtı adeta. TİSK, Türk-İş, Hak-İş ve DİSK’ten oluşan “üçlü danışman kurulu”nu toplayan Çalışma Bakanı Faruk Çelik, hükümetin bu dönem kıdem tazminatını kaldırma ve esnek/güvencesiz çalışmayı kural haline getirme konusundaki kararlılığını şu sözlerle yansıttı: “[Kıdem tazminatı] Bugün gündemimize gelmedi ama çalışma hayatının önündeki bütün konuları rahatlıkla tartışabileceğimiz ortamın olduğunu söyleyebilirim.” Çelik’in rahatlığının nedeni, konfederasyonlara karşı iki yıldır açık bir tehdit olarak kullanılan, üye istatistiklerinin açıklanmasını erteleme konusunda yeni bir anlaşma sağlandığı öğrenilince anlaşıldı. Hükümet, istatistikler açıklandığında pek çoğunun baraj altında kalacağını bildiği sendikalara bu “iyiliği” neden yapıyor? AKP, yeni dönemde bir şeyi çok daha “özen”le yapacağını gösterdi; toplumsal muhalefete tahammülü

olmayacak. Özel Yetkili Savcılıklar bu konuda özellikle yetkilendirilmiş durumda. Her türden demokratik hak talebi, hatta ekonomik hak talebi bile keyfi bir biçimde terör örgütü propagandası suçlamasına sokulabilir halde. Bununla yetinmeyip adı bile olması gerekmeyen terör örgütüne üyelik haline getirebilme yetkisine sahipler. Bu konudaki uygulamalar her geçen gün katlanarak artıyor. Aslında yaşananlar “terör”ün gerçek kelime karşılığı; baskı ve şiddet uygulayarak yıldırma. Şu an ilerici toplumsal muhalefet güçleri baskı ve şiddet uygulanarak yıldırılmak istenmektedir. Bu saldırı dalgası tek bir kanaldan yürümüyor elbette. Devletin değişik kurumları aynı amaca kilitlenmiş durumda. Polis Metin Lokumcu’yu öldürürken, jandarma operasyonları sürdürüyor, savcı ve hakim ölümü protesto edenleri “örgüt üyeliği”nden cezaevine gönderiyor; adli tıp delilleri saklayıp, “Metin Lokumcu, o saatte evinde de olsa kalp krizi geçirip ölecekti, mukadderat” demeye getiriyor. Halkevi üyelerini uydurma gerekçelerle, gece yarısı operasyonları yapıp tutuklamaları kesmiyor iktidar sahiplerini. Halkevlerini itibarsızlaştırmak için “kamu yararına dernek” statüsünü gasp etmeye çalışıyor Tayyip ve Abdullah ikilisi. Neden? Çünkü onların istedikleri kamu yararına dernek Deniz Feneri gibi yüzde 90’ını iç edecek yüzde 10’unu göstermelik olarak dağıtacak olanlar. Halkevleri “kötü örnek” oluyor. Bir de “Halkın Hakları Var” deyip, “Tek Yol Sokak” diye hedef göstermiyorlar mı… İşte Tayyip’in önümüzdeki dönem hiç istemediği şey; halkın sokağa inmesi. O zaman kurduğu tüm tezgah bozulacak. Bu yüzden olası tüm muhalefet güçleriyle “özel” olarak ilgilenmek üzere de program yapmışlar. Herkese özel uygulama; üniversite ve lise öğrencilerinin yaz kampını basıp

çadırların altında örgüt arayarak korkutmaya çalışırlar, TMMOB yöneticilerini para kaynaklarının kesileceği yasal düzenlemelerle hizaya getirmeye çalışırlar, işçi sendikalarını yeniden düzenlemenin yolu üyelerini yeniden saymak olur, Tabipler Birliği’nin yasasını yeniden ele alırlar… Tüm bunlar her kurumu, her kesimi aynı zamanda özel bir sorun yaratarak etkisizleştirme operasyonunun parçaları. Bu konuda en gelişkin araçlara, en geniş deneyime sahip olan Kürt hareketi bile bu süreçten fazlasıyla payını aldı/alacak. Seçim sonrası sıkıştıkları yer gasp edilen milletvekilliklerini alma uğraşı ve Öcalan’ın devlet ile girdiği diyaloğun sonuçlarını beklemek. Siyasal temsiliyeti şimdiye kadarki en çok sayıda sağlamış olmalarına rağmen istedikleri inisiyatif pozisyonuna ulaşamadılar. Şimdi, bu süreç kendiliğinden bir hale bırakılıp, herkes kendi derdiyle uğraşmaya çalıştığında tam da AKP’nin istediği sonuç ortaya çıkacak. Sokağa çıkmanın büyük riskler taşıdığı, bunu yapabilme potansiyeline sahip kurumların kendilerini kurtarmaya çalıştığı, en iyi ihtimalle bile her kesimin sadece kendi çizgisini sürdürdüğü parçalı, dağınık ve etkisiz bir muhalefet düzlemi. Böylesi bir ortam AKP’ye neoliberal saldırganlığı azgınlaştırmak için ortam sağlayacağı gibi emperyalist işbirlikçisi politikalara hesapsız cüret etmesini getirecek. Siyasal ve toplumsal alanın yeniden ve ustalıkla inşa edilmesi sürecini de kolaylaştıracak. Bunun için tüm toplumsal muhalefet güçlerinin bir an önce bu gerçekleri görüp, tehlikeyi işaret eden faaliyetlerini yoğunlaştırmaları, bütünlüklü/organize/etkili bir sokak muhalefeti için tüm güçlerini birleştirmeleri gerekmektedir. Artık sıra kimde diye kimse fal açmasın, sıra herkese geldi bile…


4

GÜNDEM 15 Temmuz 2011 / 28 Temmuz 2011

Halk›n Sesi

Rehin düflmek ya da düflmemek Ustalık” dönemi, zulümde ustalaşma dönemi olacak gibi görünüyor. AKP’nin iktidar yönteminin, muhalefeti bir yandan en edepsiz biçimlerle köşeye kıstırmak diğer yandan ise iç zayıflıklarını yöneterek direnemez hale getirmek olduğu artık anlaşılmış olmalı. AKP’nin bu yönetim tekniklerinin laboratuarının işçi hareketi olduğunu söylersek abartmış olmayız. “Köşeye sıkıştırıp yönetme” tekniğinin nadide bir örneğini önümüzdeki günlerde dördüncü kez yinelenecek olan “istatistik dondurma” oyununda görüyoruz. 2009 yılında çıkarılan bir yasayla yüzde 10 işkolu barajına temel oluşturan işkolu istatistiklerinin 2010 Ocak’ından itibaren SGK kayıtlarına göre düzenlenerek yayınlanması kararlaştırılmıştı. Bu kararın uygulanması halinde, halen yürürlükte olan 12 Eylül’ün sendikal yasalarıyla Türkiye’deki sendikaların çok Ferda büyük bir çoğunluğunun toplu Koç sözleşme yetkisine ehil olmadıkları ortaya çıkacaktı. ferdakoc@ AKP hükümeti her Ocak ve hotmail.com Temmuz ayında sendikaların karşısına bu “ölüm”ü çıkarıp onlara istediğini yaptırmakta bugüne kadar büyük bir başarı gösterdi. Türk-İş, Hak-İş ve DİSK bu oyun karşısında “susta durdular” ve mutabakat metinlerine imza koyarak “sıtmaya razı oldular”. Bu defa da aynı sürecin yaşanması şaşırtıcı olmayacak. AKP iktidarı, muhalefeti “içine elini sokarak” etkisizleştirme sanatında da epey ilerledi. Bu yöntemi her türden ve her boydan muhalefetine karşı kullanıyor. Bunun taze bir örneğini Türk-İş içerisindeki 10 sendikanın başlattığı girişimin karşısına bu sendikaların iktidar güdümlü “iç muhalefetlerini” dikerek değersizleştirmesinde gördük. AKP, “köşeye sıkıştır, içerden çökert, teslim al” yöntemiyle sendikal alanı önemli ölçüde patronajı altına aldı. İşçi Sendikaları alanında Hak İş, Kamu Çalışanları Sendikaları (Yoksa artık “Memur Sendikaları” mı demeliyiz!) alanında ise Memur-Sen, hükümetin koltuğu altında “ağabeylik” rolünü üstlendiler. AKP aynı yöntemleri parlamenter siyaset alanında da uygulamaya sokuyor. Yeni TBMM 9 rehin milletvekiliyle açıldı. AKP 9 milletvekilini rehin aldıktan (bunlardan Hatip Dicle’nin milletvekilliğini de gasp ettikten) sonra, muhalefet partilerini “önşartsız” Anayasa müzakeresi masasına oturmaya zorluyor. MHP her zaman olduğu gibi yapacağını yaptı ve rehin politikasını “görmezden gelip” Anayasa müzakereleri için AKP’nin stepneliğine soyundu. CHP’nin direnişi ise kısa sürdü. Tayyip Erdoğan’ın deyişiyle “tükürdüklerini yaladılar” ve “tıpış tıpış gelip yeminlerini ettiler”. “Rehin alma”, AKP’nin iktidar tarzının temel bir yöntemi haline geldi. AKP bu siyasetin girişini KCK operasyonu ile yapmıştı. KCK davasının siyasi niteliğini es geçen ve bu rehin alma operasyonuna sesini çıkarmayan CHP’nin, aynı yöntem kendisine karşı uygulandığında, bu kez “iç muhalefeti” nedeniyle kararlı bir direniş gösteremediğine tanık olduk. 27 Haziran’da “Bir çözüm yoksa ben yarın çıkıp yemin etmeyi kendime yediremem. Kendine saygısı olan herkesin bu değerlendirmeyi yapması lazım. Milli iradeyi bir özel yetkili mahkeme hâkimine yedirmeyi hukuk diye kimse bize yutturamaz.”, “CHP’yi parmağında oynatmaya çalışıyor” diyen Deniz Baykal, 8 Haziran’da “BDP’nin sorunu yemin ile. CHP’nin ise yeminle değil; Boykot CHP’yi yıpratıyor” deyip “Cemil Çiçek’i beklemeden yemin etmeliyiz” çıkışıyla CHP’nin “tükürdüğünü yalamasında” belirleyici rol oynadı gibi görünüyor. BDP’nin AKP’nin gasp ve rehin alma politikalarına karşı sokakta direnme olanağını elinde tutması, CHP ile en önemli farkını oluşturuyor. BDP politik mücadele için TBMM’ye “mecbur” değil. Oysa CHP’nin AKP iktidarına karşı direnen yoksul halkın mücadeleleriyle tutarlı bir ilişkisi bulunmuyor. CHP’nin “direnememesi” buna karşılık BDP-Blok grubunun AKP ipoteği altındaki TBMM’yi bölgesel düzeyde gayrımeşru hale düşürecek bir direnişe girişebilme olanağını elinde tutmasının sırrı burada. (Aslında AKP’nin bu denli saldırgan ve hoyrat olabilmesinde, devlet iktidarını ele geçirmekte sağladığı başarı kadar, sokağa uzanan elinin gücünün de önemli bir payının bulunduğu ayrıca belirtilmelidir) Bununla birlikte BDP’nin “ya 36 ya hiç” çizgisini sürdürüp sürdür(e)meyeceği konusu DTK’da ne karar alınırsa alınsın hiçbir zaman kesin olmayacak. BDP’nin “İmralı Müzakerelerinde” ortaya çıkacak bir mutabakata bağlı olarak direnişten vazgeçmesi şaşırtıcı bir durum olmayacaktır. Ancak, İmralı Görüşmeleri’nin BDP-Blok için taşıdığı belirleyici önem, bu alanda veya temsil alanında herhangi bir gelişme sağlamadan AKP’nin izlediği “salam politikasına” boyun eğmesine neden olabilir ve böylesi bir durumun BDP-Blok için ağır bir siyasi yıpranmaya neden olacağı da ortadadır.

Medyada Deniz Feneri’ne sansür

S

endika.Org yazarı Mustafa Peköz’ün, Radikal gazetesi muhabiri ile hazırladığı Deniz Feneri yazı dizisi gazete yönetiminin sansürüne takıldı. Almanya’daki Deniz Feneri dosyasında yer alan belgelere dayanarak konu ile ilgili çok sayıda yazı kaleme alan Peköz, elindeki belgeleri paylaşmak için savcılığa yaptığı başvuruların yanıtsız kaldığını, kendisi ile iletişime geçen pek çok gazetecinin de bir süre sonra konu ile ilgili yazı yayımlamaktan vazgeçtiğini ya da vazgeçirildiğini belirtiyor.

‹ K T ‹ D A R I N

‘ G ‹ Z L ‹ ’

H A L K E V L E R ‹

K A R A R I

AKP’den kamuya zararlı karar H

alkevleri’nin “kamu yararına dernek” statüsünün bir Bakanlar Kurulu kararı ile kaldırıldığı 4 Temmuz Pazartesi günü Halkevleri Genel Merkezine tebliğ edildi. Ancak karar 4 Nisan tarihliydi. Kararın bildirilmesinin neden üç ay bekletildiği ise soru işaretleri yarattı. Hak mücadeleleri ekseninde yürüttüğü AKP karşıtı muhalefeti ile son yıllarda giderek öne çıkan Halkevleri, vaktiyle Demokrat Parti ve 12 Eylül yönetimlerinin yaptığı gibi yeni bir saldırı dalgasıyla karşı karşıya. AKP iktidarının bu kararıyla ilgili olarak Halkevleri tarafından yapılan açıklamada, demokratik halk muhalefetinin tüm unsurlarını hedef alan ve sürpriz olmayan bu saldırıya karşı, "sokakta" ve "kamu yararına" mücadeleye devam edileceği belirtildi. Açıklamada, başta Başbakan Tayyip Erdoğan olmak üzere AKP iktidarının seçim öncesi bu kararı açıklamayı göze alamadığı için Nisan’da karar alıp tebliği Temmuz’a kadar beklettiğine dikkat çekildi. “Bu, seçim sürecinde Erdoğan’ın her konuşmasında hedef gösterdiği Halkevleri’ne yönelik siyasal iktidardan gelen ne ilk saldırıdır ne de son olacaktır” denilen açıklamada, geçmişte de Halkevleri’nin siyasi iktidarlarca kapatıldığı hatırlatıldı: “Halkevleri tarihi, halk düşmanı, emek düşmanı siyasal iktidarların ve darbelerin saldırıları ve bu saldırılara karşı

Halkevleri kamunun haklarını savunurken AKP ise kamuyu talan ediyor. Bu nedenle diyoruz ki AKP ne derse desin Halkevleri kamuya yararlıdır! AKP ise zararlıdır”

direnişlerle doludur. İki kez kapatılıp, tüm mal varlıklarına el konulan; yöneticileri ve üyeleri türlü baskı ve şiddetle karşılaşan ama halkın içinden her seferinde yeniden doğan bir örgüttür Halkevleri. Gericiliğin, faşizmin, karanlığın temsilcileri daha önce iki kez Halkevlerine saldırmışlardı.” Halkevciler, kendilerinin “Halkın Hakları”nı yani kamunun haklarını savunduğunu AKP’nin ise kamuyu talan ettiği belirterek şunları söyledi: “Bu nedenle diyoruz ki AKP’nin Bakanlar Kurulu

ne derse desin Halkevleri kamuya yararlıdır! AKP kamuya zararlıdır!”

SALDIRI HALKIN HAKLARINA Halkın Sesi’ne konuşan Halkevleri Başkanı İlknur Birol, kararla ilgili olarak şöyle konuştu: “AKP hükümeti kamu yararına, halk yararına olan, halkın haklarını savunan bir kamu kabul etmiyor. Halkın yararına olan bütün kurumlara saldırı var. TMMOB, TTB bu saldırılarla yıpratılıyor, bu kurumlar yetkileri alınıp etk-

isizleştirilerek sivil toplum kuruluşları haline getirilmeye çalışılıyor.” “Halkevleri ise kurulduğundan beri halkın yararına olmuş kültür sanat faaliyetleriyle, verdiği mücadele ile halk olma bilincini taşımış bir örgüt. Halkevleri, Demokrat Parti ve 80 darbesi karanlığında iki kez kapatılmıştı. Şimdiyse AKP iktidarı Halkevleri’ni etkisizleştirmeye çalışıyor. Hükümet programı da gösteriyor ki halkın yararına olan her şeye; sağlığa, eğitime, barınmaya karşı bir saldırı var. Halkevleri’nin kamu yararına dernek

statüsünün kaldırılması kar ile toplumsal fayda arasındaki çatışmadır. İnsanca yaşamın savunucuları ile karın savunucuları arasında gerçekleşen bir kavgadır.”

GEREKEN CEVABI HALK SOKAKTA VERECEK Birol, Halkevleri’nin meşruiyetini halktan alan bir halk örgütü olduğunu belirterek karara karşı gerekli adımların atılacağını söyledi: “Biz bildiğimizi söylemeye devam edeceğiz. Danıştay’a kararın iptali için

başvuracağız, gerekli hukuki yolları kullanacağız. Ancak tarih bize öğretiyor ki saldırılar karşısında korunmanın tek yolu halkın bağrında örgütlenen mücadeledir. Halkevleri bütün yöneticileri ve üyeleri ile bu saldırıyı sokak sokak mücadele ederek karşılayacaktır. Toplumsal baskının giderek arttığı, halkın haklarının kısıtlandığı bir dönemde Halkevleri üzerine düşeni yapacaktır. Biz yine haklarımızı sokakta haykırmaya devam edeceğiz. Halkevleri bu saldırı karşısında bir mücadele dönemi tayin etmiştir. Bu saldırının muhatabı yalnız Halkevleri değildir. Halkevleri üzerinden tüm muhalefete korku salınmaktadır. Tüm emek ve demokrasi güçlerini dayanışmaya çağırıyoruz. Yoksul mahallelerde Halkevleri’ne sahip çıkan halkımız bu saldırılara gereken cevabı da verecektir.”

‹K‹ KEZ KAPATILDI, KÜLLER‹NDEN DO⁄DU Halkevleri Demokrat Parti iktidarı döneminde ve 12 Eylül darbesinin ardından iki kez kapatılmış ancak halkın örgütlü mücadelesi içinde bir halk örgütü olarak yeniden kurulmuştu. Halkevleri üçüncü döneminde de yeniden açılışından itibaren yoğun saldırılara maruz kalmasına rağmen, engelleri aşarak 72 şubesi ve yaklaşık 30 kentteki örgütlülüğüyle Türkiye’nin en büyük sol demokratik kitle örgütü haline geldi.

Halkevleri halkı soymayınca D

eniz Feneri Derneği'ni kamu yararına dernek ilan edip TBMM üstün hizmet ödülü veren AKP iktidarının, Halkevleri'nin kamu yararına dernek statüsünü gizlice kaldırması şaşırtmadı. 2011 Kamu Yararına Dernekler listesi'nde hem Halkevleri'nin hem de Deniz Feneri Derneği'nin adı geçiyor. Ancak Halkevleri'nin kamu yararına dernek statüsü Nisan ayında alınan ve aylarca gizli tutulan bir Bakanlar Kurulu kararı gereği kaldırılmış durumda. Halkevleri'nin kamu yararına dernek statüsü siyasi iktidarları hep rahatsız etmiş, pek çok defa bakanlıkların emriyle denetimler yapılmıştı. Ancak bu statüyü kaldırmak AKP iktidarına

nasip oldu. Aynı AKP iktidarı, 2004 yılında Danıştay İdari İşler Kurulu tarafından reddedilmesine rağmen bir yasa değişikliğine giderek Deniz Feneri Derneği'ni kamu yararına dernek statüsüne soktu. Böylece dernek yoksullara yardım bahanesiyle izin almadan para toplayabiliyor.

Kağıt üzerinde, bu derneğin Almanya merkezli soygun şebekesi Deniz Feneri e.V. ile "hiçbir" bağı bulunmuyor.

PARA TOPLAMAYINCA KAMUYA ZARARLI AKP iktidarı, Halkevleri'nin kamu yararına olmadığına kanaat getirirken, yoksullara

dağıtmak bahanesiyle para toplamamasını da gerekçe gösterdi. "Para toplama" esas alındığında, Deniz Feneri e.V. ve onunla kesinlikle ve de hiçbir ilgisi bulunmayan Deniz Feneri "kamu yararına" oluyor. Halkevleri ne yapıyor? On binlerce kişinin katıldığı kursları neredeyse

tamamen gönüllü emekle ve parasız düzenliyor. 6 yıldır pek çok kent ve ülkede on binlerce izleyiciye ulaşan Uluslararası İşçi Filmleri Festivali'ni gönüllü emekle ve parasız düzenliyor. Filistin ve Lübnan'a yardım gibi uluslararası kampanyaların para toplanmadan, ayni yardımlarla gerçekleşebileceğinin pratiklerini sergiliyor. Bununla da kalmıyor; eğitim, sağlık, barınma, ulaşım, su, enerji gibi toplumsal hizmetlerin tamamen parasız verilmesini istiyor ve halkın bu hizmetlere parasız eriştiği pratiklere önayak oluyor. Bu durumda AKP bir tercih yapıyor ve Deniz Feneri'ni kamuya yararlı ilan ederken Halkevleri'nin bu statüsünü kağıt üzerinde kaldırıyor.

AKP: ‘Kürdün talebine kapalıyız’ T

BMM’deki temsil krizinin CHP ayağını ‘çözen’ AKP iktidarı, BDP ile anlaşmaya ise yanaşmıyor. CHP’ye yalandan da olsa bir orta yolda uzlaşma mesajı veren AKP, BDP karşısında bu samimiyetsiz uzlaşma mesajını dahi çok gördü BDP’nin TBMM boykotunu sonlandırmak için öne sürdüğü taleplerine ilişkin bir soru üzerine Erdoğan şöyle konuştu: “Yemin konusunda biz herhangi bir talebe açık değiliz. Çünkü yemin konusu şu anda taleplerin müzakere konusu değildir. Daha

sonra bu yeni anayasanın yapılması sürecinde bütün konular müzakere edilebilir.” Erdoğan'ın açıklamaları karşısında BDP Genel Merkezi’nin yorumu ise, bu tavrın kendilerinde “Negatif etki” yarattığı yönünde oldu.

ÇATIfiMA VE MÜZAKERE Milletvekilliği gasp edilen Hatip Dicle’nin dışında 5 BDP’li vekil hala hapishanede tutuluyor. Genel seçim sonrası KCK operasyonları hız kesmeden devam ederken, Kürt

illerindeki çatışmalar da tırmanıyor. Bölgeden yeniden asker ve gerilla cenazeleri gelmeye başladıysa da, sindirilmiş medya, iktidarı zor durumda bırakacak bu haberlere sansür uyguluyor. Son olarak PKK tarafından iki asker ile bir sağlıkçının kaçırılmasına rağmen, hükümet de medya da böyle bir olay olmamış gibi davranıyor. Siyasi, toplumsal ve askeri alanda bir türlü dinmeyen çatışmanın, ipleri koparacak dereceye varmamasının tek güvencesi ise siyasi iktidarın İmralı’da Abdullah Öcalan’la yürüt-

tüğü müzakereler. BDP de, PKK de müzakereler sonucu çözüme açılacak bir kapı beklentisi içinde Öcalan’dan gelecek mesaja kilitlenmiş durumda ve çatışmayı kontrollü gerginlik olarak sürdürüyor.

AKP iktidarı bu durumu bir çözüm kapısı olarak değil Kürt halkının örgütlü güçlerini etkisizleştirme kapısı olarak değerlendirirken bir yandan da gericişoven siyasete devam mesajları veriyor.

Halkın Hayır’ına ceza 12 Eylül referandumu öncesi bildiri da¤›tan 4 Halkevi yöneticisine hapis cezas› verildi. Gerekçe ise referandumda oy kullananlar›n yüzde 42’sinin söyledi¤ini söylemek: Hay›r demek! 8 Eylül’de halk› ‘hay›r’ demeye ça¤›ran bildiriler da¤›tan 4 Halkevi yöneticisine seçim yasaklar›n› ihlal ettikleri gerekçesiyle 5’er ay hapis cezas› verildi. Halkevciler, 8 Eylül’de ülkenin dört bir yan›nda yap›ld›¤› gibi ‘Halk›n Hay›r’› Var’ yaz›l› bildiriler da¤›tm›flt›. Ceza ile ilgili Halk›n Sesi’ne konuflan Borçka Halkevi Baflkan› Soner Özçelik, “YSK’nin seçim yasaklar›nda broflür ve bildiri da¤›t›m› yer alm›yor. Cezalar hukuki de¤il, AKP’nin sindirme politikas›n›n bir parças› ama haklar›m›z› aramaktan vazgeçmeyece¤iz” dedi.


5

DÜNYA 15 Temmuz 2011 / 28 Temmuz 2011

Halk›n Sesi

Halka kulak veren yok 7

iklim 5 kıta

Suriye’de eylemler devam ederken, dışarıda emperyalistler içeride Esad halkı duymuyor

T

unus ve Mısır’dan sonra Suriye’de başlayan halk ayaklanması dördüncü ayını doldururken, ülkedeki eylemler giderek kitleselleşiyor. Devlet Başkanı Beşar Esad’ın istifa etmesi talebiyle başlayan eylemlere en başından beri silahlarla karşılık veren devlet güçleri ülkede katliam yapmaya devam etse de, demokratik bir ülke isteyen Suriyelilerin sokağa çıkmasına engel olamıyorlar. 8 Temmuz’da yaklaşık 200 bin, 10 Temmuz’da yapılan eylemde ise yaklaşık 500 bin kişinin sokağa çıktığı Hama’da Esad’a bağlı ordu birlikleri operasyon başlattı. Onlarca tank, askeri araç, hücum helikopteri ve binlerce askerin katıldığı operasyonlarda çok sayıda yaralı olduğu ifade ediliyor. Operasyonlarda onlarca kişinin de gözaltına alındığı bilgisi veriliyor. Ülkenin üçüncü büyük kenti olan Humus’ta yapılan operasyonlarda ise en az 1 kişinin hayatını kaybettiği ve 20 kişinin de yaralandığı öğrenildi. Operasyonlarda yüzlerce kişinin tutuklandığı tahmin ediliyor. Humus'taki zırhlı araç ve tank destekli saldırı, Esad'ın çağrısıyla yapılan ulusal diyalog toplantısının muhalefet tarafından

boykot edilmesinden sonra geldi. Başkent Şam’da 8 Temmuz’da yapılan oldukça kitlesel eylemlerde de ordu birliklerinin saldırısı sonucunda en az 2 kişi hayatını kaybetti, çok sayıda kişi de yaralanarak hastanelere kaldırıldı. Suriye ordusunun yaptığı operasyonlardan kaçarak Türkiye’deki mülteci kamplarına yerleşen Suriyelilerin bir kısmıysa ülkelerine geri döndü. Sıkıyönetim koşullarının uygulandığı mülteci kamplarında daha önce 9 bin 800 civarında Suriyeli göçmenin bulunduğu açıklanmıştı. Ancak Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun yaptığı son açıklamaya göre, Hatay’daki kamplarda bulunan göçmen sayısı 8 bin 421. AKP TUTARSIZ 11 Temmuz’da İran’a giden Ahmet Davutoğlu, burada gerçekleştirdiği görüşmelerden sonra yaptığı açıklamalarda, Suriye, Türkiye ve İran’ın aynı aileden olduğunu söyleyerek, Suriye’de yaşanan meselelerin aile içinde çözülmesi gerektiğini öne sürdü. Davutoğlu bölgedeki gelişmelerin önemli olduğunu söyleyerek "Bölgedeki halkların meşru talepleri barışçıl yöntemlerle reform

Güney Sudan ba€›ms›z

R süreci içinde karşılanmalı” dedi. Libya’da Kaddafi’ye karşı kurulan emperyalist cephenin hizmetkârı olan AKP hükümeti, Suriye’de 4 aydan bu yana halkı katleden Beşar Esad’a karşı reform yapma, halkın taleplerine karşılık verme çağrısı ile yetinmeyerek emperyalist planlara aktif bir şekilde dahil oluyor. Esad karşıtı muhalefetin gerici güçleri ile temas içinde olan AKP hükümeti, mülteciler konusunda maniplatif bir tavır takınarak emperyalistlerle paralel bir politika izliyor. AKP bir yandan da temkini elden bırakmadan içerideki

destekçilerinin yapacağı eylemlerin bile içeriğine müdahale ederek sürdürüyor. Ahmet Albayrak’ın da kurucuları arasında olduğu 16 Temmuz Gençlik Hareketi’nin Hatay sınırını zorlayarak Suriyelilere destek eylemi yapma planına AKP sınırda olası bir Suriye müdahalesi sonrasında yaşanabilecek olan problemleri gözeterek müdahale etti. Eylem Antep’teki Suriye sınırında amacından oldukça uzaklaşmış bir şekilde yapılacak. Öte yandan ABD Büyükelçisi Robert Ford ve Fransa Büyükelçisi

Eric Chevallier’nin Suriye’deki halk ayaklanmasının kalesi konumundaki Hama’ya geçtiğimiz hafta yaptığı ziyaret sonrasında bu ülkelerin Şam’daki büyükelçilik binaları Esad yanlıları tarafından basıldı. Bunun hemen ardından Libya’daki operasyonda aktif rol oynayan Fransa, yine bir iç siyaset hamlesi yaparak BM’den Suriye’nin kınanmasını istedi. BM henüz bir karar almadı ancak alınacak olan bir kınama kararının Suriye’ye yönelik emperyalist müdahale politikalarının başlangıcı olması da kuvvetli bir olasılık olarak görünüyor.

Filoya yasak, boykotçuya ceza T

emmuz başında Yunanistan’dan demir alması beklenen Gazze’ye yardım filosunun yola çıkması yasaklandı. Yunanistan Vatandaşı Koruma Bakanı Hristos Papuçis’in emri üzerine filodaki gemilerin limandan ayrılmasına izin verilmedi. Filoya getirilen yasağın ardından gemilerden birinin kaptanı tutuklandı. Kısa bir süre sonra da habersiz bir şekilde limandan ayrılmak isteyen Kanada gemisi durduruldu ve içindeki üç aktivist önce tutuklandı. Filonun engellenmesinin ardından İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres Yunanistan’a giderek Yunanistan Cumhurbaşkanı Karolas Papulyas’a teşekkür etti. Peres ziyareti sırasında ekonomik krizdeki Yunanistan’la çok güçlü yatırım ve ticaret ilişkilerinin olduğunu söyleyerek, filonun önüne çekilen setin arka planına ışık tutmuş oldu. Filistin halkının mağduriyeti üzerinden prim yapmayı görev edinen Tayyip Erdoğan yaşananlar karşısında sessiz kalmayı tercih ediyor.

Mavi Marmara baskınından sonra mangalda kül bırakmayan Erdoğan, Yunanistan’da rehin tutulan gemiler içinse kılını kıpırdatmıyor. Gazze’ye yardım filolarının bayrak gemisi olan Mavi Marmara’nın, taşıdığı anlama karşılık bu yıl yola çıkan filoya “teknik aksaklıklar nedeniyle” gönderilmemesi ve son olaylardaki tepkisizlik, AKP’nin İsrail’le yardım filoları konusunda uzlaştığını ortaya koyuyor. Filistin Adalet Ağı’nın uluslararası koordinatörü Mazin Qumsiyeh’in “İsrail apartheid’ine uçakla meydan okumak” başlıklı yazısında yer verdiği Dr. Martin Luther King’in bir sözü AKP’nin durumunu açıkça ortaya koyuyor: “Bir şerri edilgenlikle kabullenen biri o şerri işleyen kadar buna bulaşmış demektir. Şerri ona karşı çıkmaksızın kabullenen gerçekte onunla işbirliği yapıyordur.” BOYKOTÇULARA CEZA İşbirlikçilerinin desteğiyle uluslararası

Mısır: ‘Tahrir’e kadar Tahrir M

ısır’da otuz yıllık Mübarek hükümetini deviren halk ayaklanması, demokrasi sözü verip halkı oyalayan askeri yönetimin politikaları nedeniyle tekrar sokaklara indi. Mübarek döneminde görev yapan bakanları kefaletle serbest bırakan askeri yönetim, isyan sırasında hedef gözeterek halkın üzerine ateş açan yedi polisi daha serbest bırakınca halkın öfkesi tekrar Tahrir meydanına aktı. İsyan sırasında halktan yanaymış gibi bir tutum izleyen Mısır ordusu, daha ilk günden ABD’li üst düzey yetkililer tarafından yapılan ziyaretlerle ne kadar halkçı olabileceğini göstermişti. Mübarek dönemindeki kayıtlara göre ABD’den yılda 3 milyar dolar civarında yardım alan Mısır ordusunun halkı oyalayarak Mısır devrimini baltalamaya çalışma çabaları, daha önce yapılan küçük çaplı eylemlerle protesto ediliyordu.

Başta ABD olmak üzere, emperyalist devletlerin Dünya Bankası ve IMF aracılığıyla kıskaca almaya çalıştığı Mısır’da, askeri yönetimin işbirlikçi, yalancı, dolancı, halkı oyalamaya dönük politikalarına “yeter” diyen devrimci Mısırlılar, 8 Temmuz Cuma günü yine Tahrir Meydanı’nda bir araya geldi. On binlerce Mısırlının askeri yönetim karşıtı sloganlar attığı eylemde devrimin gereklerini yerine getirmek için harekete geçme çağrısı yapıldı. 25 Ocak’ta başlayan eylemlerde önemli bir rol üstlenen 6 Nisan Gençlik Hareketi, Devrim Gençliği ve Hepimiz Halid Said’iz isimli facebook grubunun çağrıcılığında yapılan eylemi ordu uzaktan takip etti. Eylemcilerin bir kısmı daha sonra çadırlarını kurarak Tahrir’de sabahladı. Tahrir Meydanı’ndaki çadırların sayısı giderek artıyor. *Tahrir: Arapçada kurtuluş

Yunanistan’da yıkıma direniş Yunan hükümeti IMF ve AB’yle birlikte emekçilere saldırıyor, sokaktaki emekçiler de ‘sonuna kadar birlikte mücadele’ diyor

Yunanistan Parlamentosu'nda IMF ve AB'nin öngördüğü ekonomik yıkım paketinin kabul edilmesine rağmen halk Sintagma Meydanı'nı terk etmiyor. Ekonomik krizden çıkış yolu olarak halkı açlığa ve yoksulluğa mahkum etmeyi, ülkenin geleceğini ipotek altına aldırmayı seçen Yunan hükümetine karşı eylemler sürüyor. Yıkım paketinin oylandığı sırada polise karşı meydan savaşı veren Yunanistanlı gençler geleceklerinin karartılmasına izin veremeyecekle-

rini ifade ediyorlar. Bunun için sokaklarda kalmaya devam edeceklerini dile getiren gençler, “Biz sokakta olduğumuz sürece bu yıkımı gerçekleştiremeyecekler” diyerek yasanın derhal geri çekilmesini istiyorlar. Meclis önündeki Sintagma Meydanı'nı işgal ederek çadır kuran binlerce ‘Öfkeli’, Amalias Caddesi'ni trafiğe kapattı ve yürüyüş gerçekleştirdi. Borç “desteği”, kamu mülkiyetlerinin satılmasını, orta vadeli yıkım programının geçirilmesini ve

kayıplar halka mal edilirken, kazançların özelleştirilmesini istemeyen Yunanistanlı gençler, tüm dünyayı mücadelelerine destek olmaya çağırıyorlar. “Bir yatırım fırsatını dört gözle bekleyenlerin bilmesini isteriz ki çok kısa bir süre içinde bu hükümeti devireceğiz ve bütün sorumlular halk ve ülkeye karşı işledikleri bu suçların hesabını vereceklerdir” diyen gençler anlaşmaların ve imzaların Yunanistan halkı tarafından tanınmadığının altını çiziyorlar.

alandaki hukuksuzluklarına her gün bir yenisini ekleyen İsrail, içeride de antidemokratik uygulamalara devam ediyor. Kamuoyunda “boykot yasası” olarak adlandırılan, işgal altındaki Batı Şeria´daki yerleşimleri boykot eden vatandaş ve sivil toplum örgütlerini cezalandırmayı öngören yasa mecliste 38´e karşı 47 oyla kabul edildi. İsrail´deki bir sivil toplum örgütü, bu alandaki uluslararası boykot, İsrail´in tecrit edilmesi veya yaptırımlar uygulanması çağrılarına katılırsa, bu statüsünü kaybedebilecek ve normal ticari bir şirket gibi vergi ödemek zorunda kalacak. İsrail devletinin yasadışı yerleşim birimlerini genişletme planlarını kesintisiz sürdürürken, bunu barışın önünde engel gören İsrailli sivil toplum örgütleri zaman zaman boykot eylemleri gerçekleştiriyorlar. Yasaya karşı çıkan sivil toplum örgütleri yasayı Yüksek Mahkeme´ye götürmeye hazırlanıyorlar.

Fas’ta anayasaya boykot Anayasa de¤iflikli¤i ile yap›lan reformlar›n yetersiz oldu¤unu söyleyen Fasl›lar sosyal adalet talebiyle yeniden eylemlere bafllad›lar. fiubat eylemleriyle kurulan 20 Aral›k Hareketi de¤iflikliklerin yetersiz oldu¤unu söyleyerek yeniden alanlara ç›kt›. Kazablanka’n›n Oulafa bölgesinde yap›lan eyleme kat›lan yaklafl›k 10 bin kifli, yolsuzluklara karfl› eflit ve adil bölüflüm istedi. Eyleme baz› muhalif gruplarla sol yap›lar destek verdi. Fas’ta kral›n Arap Bahar›’ndan endiflelenerek haz›rlatt›¤› anayasa referandumla kabul edilmiflti. Referanduma halk›n %72.65’i kat›lm›fl ve kat›lanlar›n %98’i anayasaya ‘evet’ demiflti. Anayasan›n kabulüyle parlamentolu demokrasiye geçilmifl ancak demokratik denilen tüm kurumlar krala ba¤lanm›flt›. 20 Aral›k hareketi ve baz› sol yap›lar ise anayasa referandumunu yeterli bulmayarak boykot etti. Anayasa de¤iflikli¤inde güçler ayr›l›¤› ilkesinin uygulanmad›¤›n› belirten muhalifler, tasla¤›n demokratik yollarla seçilmifl bir halk komitesi taraf›ndan oluflturulmas›n› istiyor.

eferandumla Kuzey Sudan’dan ayrılan Güney Sudan 9 Temmuz’da resmi olarak bağımsızlığına kavuştu. Binlerce Güney Sudanlı sokaklarda davullar eşliğinde dans ederek ve havai fişeklerle günlerce kutlamalar yaptı. Eski liderleri John Garang ve yeni başkanları Salva Kiir'in resimlerini taşıyan gruplar, Güney Sudan marşını söyledi ve ülkenin yeni bayrağı göndere çekildi. Ocak ayında yapılan referandumdan Güney Sudan’a bağımsızlık kararı çıkmıştı.

Güney Afrika’da grev

G

üney Afrika'da petrol rafinerisi ve ilgili sanayilerde çalışan 70 binden fazla işçi bir hafta önce başlayan greve katıldı. İşçilerin greve çıkmasıyla ülkede yakıt problemleri görülüyor. Greve çıkan işçilerin örgütlü olduğu Kimya, Enerji, Kağıt, Basım, Kereste ve Benzer İşkolları Çalışanları Sendikası’ndan (CEPPWAWU) yapılan açıklamada da grevle akaryakıt arzına büyük bir darbe vurulacağı dile getirildi. Yüzde 13 zam isteyen sendika, haftalık çalışma süresinin 40 saate düşürülmesini ve 6 aylık ücretli annelik izni talep ediyor.

Chavez evine döndü

K

anser olduğu açıklanan Venezüella Devlet Başkanı Hugo Chavez, ameliyat olmak için gittiği Küba'dan ülkesine döndü. 4 Temmuz’da ülkesine dönen Hugo Chavez ülkesine dönmekten dolayı mutlu olduğunu söyledi. Venezüella’ya döner dönmez halka seslenen Chavez, “Bana eşlik eden sizlerle nihai zafere kadar birlikte yürüyeceğiz" dedi. 56 yaşındaki Chavez hiçbir destek olmadan yarım saat boyunca Venezüella halkına seslendi. Chavez’in hastalığı hakkında Venezüella’da faaliyet gösteren ABD yanlısı medya sıkça spekülasyon yapmıştı.

FARC sald›r› alt›nda

K

olombiya ordusunun, Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri'na (FARC) ait bir kampa baskın düzenlendiği ve FARC'ın lideri Alfonso Cano'nun baskından kısa bir süre önce kaçmayı başardığı bildirildi. Gazetecilere konuşan Kolombiya Cumhurbaşkanı Santos, FARC liderinin peşini bırakmayacaklarını ve örgüt üzerinde daha fazla baskı kuracaklarını söyledi. FARC'a karşı son dönemde saldırılarını arttıran Kolombiya, örgütün askeri kanadının komutanı Mono Jojoy’u geçtiğimiz Eylül ayında katletmişti.


6

İNSANCA YAŞAM 15 Temmuz 2011 / 28 Temmuz 2011

Halk›n Sesi

Yeşil Kartlı seçmene sıkı denetim Her seçim öncesi bol bol dağıtılan Yeşil Kart, 1 Ocak 2012’de tarihe karışıyor. Yeni uygulamada kimin piriminin devlet tarafından ödeneceği sıkı bir ‘gelir testi’ ile belirlenecek

T

ürkiye kamuoyunun gündemine ilk kez 1991 seçimleri öncesi Süleyman Demirel’in seçim vaadi olarak girdi Yeşil Kart: “Bu kartı hastane kapısında gösterdiniz mi, paran var mı yoktu yok, geç git içeriye, tedavi ol çık.” Sosyal güvencesi olmayanlara parasız sağlık hizmeti vaadiyle başlatılan Yeşil Kart uygulaması, 19 yıldır yürürlükte. İktidarlar değişse de Yeşil Kart uygulaması yoksulluğun yönetilmesi için bir devlet politikasına dönüştü ve hükümetler için vazgeçilemez hale geldi. AKP hükümeti de iktidara geldiğinden bu yana Yeşil Kartı seçim kozu olarak sıkça kullandı. Yeşil Kart bu günlerde de yılbaşından sonra uygulamada yapılacak radikal değişiklik kararıyla gündemde. Artık Yeşil Kart tarihe karışıyor, yerine sosyal güvencesi olmayan düşük gelirlilerin genel sağlık sigortası primlerinin devlet tarafından ödenmesi uygulaması getiriliyor. Yeni sistemde düşük gelirli yoksul vatandaşların primleri devlet tarafından ödenecek ancak devletin kimin primini ödeyeceği, tüm Yeşil Kart sahiplerinin gerçek gelirlerinin tek tek incelenmesiyle belirlenecek. Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) Başkanı Emin Zararsız 1 Temmuz günü basına yaptığı açıklamada GSS'nin uygulamaya geçmesiyle beraber Yeşil Kart sistemine getirilecek uygulamaları anlattı. 18 yaşından büyük tüm yurttaşların prim ödemek zorunda olduğu yeni sistemde, mevcut halde Yeşil Kart'a sahip olanların primi devlet tarafından

İlk üç ay kartla devam

S›ras›yla baz› illerde yeflil kartl› yurttafl say›s› ve bu illerde AKP’nin 2011 Genel Seçimi’nde ald›¤› oy flöyle: Bitlis: 164.929 (kart) 73.785 (oy) Erzurum: 241.823(kart) 282.745 (oy) Antep: 255.547 (kart) 519.179 (oy) Marafl: 251.947 (kart) 390.988 (oy) Urfa: 628.346 (kart) 453.390 (oy)

ödenecek. Fakat devletten bu yardımı almak hiç de kolay olmayacak. SGK Başkanı Zararsız yeni uygulamayı şu sözlerle anlattı: “SGK olarak bankalardan ticari sır kapsamına girmeden, kişilere ait bilgileri alabileceğiz. Yılbaşından sonra, tüm ilgili kurumlardan ve bankalardan alınacak bilgilerle, o ailenin geliri ve o aile içerisindeki kişilere düşen gelir miktarı ortaya çıkacak. Asgari ücretin üçte birinden az ise o aileden 1 kişi Genel Sağlık Sigortalısı olarak tespit edilecek. Ailenin diğer üyeleri o kişinin bakmakla yükümlü olduğu kişi olacak” diye konuştu.

SEÇ‹MLER VE YEfi‹L KART Uygulamanın mevcut haliyle Yeşil Kart almak için sosyal güvencenin olmadığını ve asgari ücretin 3’te 1’inden az gelirin olduğunu gösteren belgeyle kaymakamlığa başvuru yapmak yeterli. Bu oran yaklaşık 243 lira aylık gelire tekabül ediyor. Nüfusun yüzde 14’ünde yani 9.5 miyon kişide Yeşil Kart bulunuyor. Yeşil Kartlılar, istedikleri hastanede parasız muayene ve tedavi olabiliyor, sosyal güvencesi olanlarla aynı haklardan yararlanabiliyor. Daha vaat halindeyken seçim propagandası olarak doğan Yeşil Kart uygulaması, partiler tarafından seçmen kazanmak için bazen tehdit unsuru olarak

bazen seçim primi olarak kullanılageldi. Demirel dışında Çiller ve Ecevit dönemlerinde de Yeşil Kartlı sayısı sürekli arttı. Hükümetler seçmeni Yeşil Kartları iptal etmekle tehdit ederken, muhalefet liderleri ise gittikleri yerlerde daha fazla Yeşil Kart dağıtacaklarını söyleyerek uygulamayı yoksulluktan yararlanma aracı haline getirdi. AKP döneminde de uygulama aynı biçimiyle sürdü. Ancak AKP özel yöntemlerle Yeşil Kart uygulamasını oya tahvil etmekte daha başarılı oldu. Bunun en açık örneği ise 2007 seçimlerinde görüldü. Seçim öncesi 9 milyon olan Yeşil Kartlı sayısı bir anda 14 milyona çıktı. Seçimlerde zafer elde

eden AKP tekrar iktidara geldikten birkaç ay sonra ise 5 milyon kişinin Yeşil Kartını iptal etti. 2011 SEÇ‹MLER‹ VE YEfi‹L KART Son seçim sonuçlarına bakıldığında da Yeşil Kart sahiplerinin genel tercihinin çok büyük oranda AKP olduğu görülüyor. Yeşil kart sayısının Türkiye ortalamasının üzerinde olduğu yerlerde AKP oy oranları da ortalamanın üzerinde seyretti. Örneğin seçim öncesi 47 bin kişilik nüfusunun yarısından fazlasının Yeşil Kartlı olmasıyla haber olan Adıyaman Gölbaşı’nda, AKP yüzde 58 oy aldı. Yine 1.6 mil-

yon nüfusun 612 bininde yeşil kart olan Urfa’da AKP 12 milletvekilliğinden 10’unu kazandı. Yeşil Kartın en yoğun olduğu Konya, Maraş, Erzurum, Adıyaman, Urfa, Antep gibi illerde AKP oy patlaması yaşadı. SEÇ‹M ÖNCES‹ G‹ZLENEN UYGULAMA AKP yoksulluğu oya çevirmek için Yeşil Kart uygulamasını kullandığını, seçimden hemen sonra açıkladığı 'gelir testi' planıyla göstermiş oldu. Sosyal güvenlik uzmanları, bu uygulamayla Yeşil Kartlıların yarısının testi geçemeyeceğini vurguluyor. Devlet üzerindeki prim yükü de azaltılmış oluyor.

SGK baflkan› Emin Zarars›z, 31Aral›k’› 1 Ocak’a ba¤layan gece sistemdeki geçiflin nas›l olaca¤›n› flöyle anlatt›: “Sizin Yeflil Kart’›n›z iptal edilecek ama siz yine primi devlet taraf›ndan karfl›lanan Genel Sa¤l›k Sigortal›s› olarak tescil edileceksiniz. Bu kendili¤inden olacak. Ancak Yeflil Kart 6 ay veya bi y›ll›k gibi süreli olacak. Yeflil Kart› ilk ald›¤›n›z andan itibaren vize süresi bitene kadar siz primi devlet taraf›ndan ödenen sa¤l›k sigortal›s› olarak tescil edileceksiniz. Ama diyelim 3 ay sonra vizeniz bitiyor , biz bu süre içinde sizi gelir testine tabi tutmufl olaca¤›z. fiayet sonuçlar kifli bafl›na gelirinizin asgari ücretin üçte birinden az oldu¤unu gösterirse , priminiz devlet taraf›ndan ödenir. Bundan sonra her ay düzenli olarak sizin gelir durumunuz kontrol edilecek. E¤er gelir durumunuzda önemli bir geliflme meydana gelip de bir sonraki seviyeye ç›kma hali olursa , otomatik olarak sizinle ilgili bu bilgi bize bildirilecek ve sizi gelir durumunuza göre ilgili bölüme alaca¤›z.”

Her üniversiteye lazım: İlahiyat A

Belediyenin madende söz hakkı yok

A

KP, Maden Kanunu ve Madencilik İzin Yönetmeliği’nden sonra İşyeri Açma ve Çalışma Ruhsatlarına İlişkin Yönetmelikte yaptığı değişiklikle madencilik alanındaki tüm yetkileri il özel idarelerine bıraktı. Yönetmelikte yapılan değişiklikle birlikte yerel yönetimlerin bu alandaki yetkileri kaldırıldı. Böylece yerel yönetimler artık açılan madenleri imar planına veya işyeri açma yönetmeliğine aykırılıklardan dolayı kapatamayacak. Bu konudaki yetkiler valilerin başkanlık ettiği il özel idarelerine bırakıldı. Bunun yanında yeni uygulamayla birlikte ÇED olumlu kararı alan işletmeye ayrı bir inceleme yapılmadan ruhsat verilebilecek, madencilik yapılacak alanda imar planı ve yapı ruhsatı da aranmayacak. Yasayı yorumlayan avukat Arif Ali Cangı, madencilerin önündeki son engelin kaldırıldığını belirterek maden şirketleri ne yaparsa yapsın belediyelerin karışamayacağını söylüyor. Cangı su havzalarının durumundan kaygılandığını da ekliyor.

KP’nin Milli Eğitim Bakanlığı ve Yükseköğretim Kurulu (YÖK) eliyle hazırladığı yükseköğretim reformunun ipuçları ortaya çıkmaya başladı. Tayyip Erdoğan’ın ‘her ile bir üniversite’ sözünün karşılığını vermeye çalışan YÖK, yeni eğitim-öğretim yılında yeni üniversiteler kurulduğunu ve kontenjanların arttığını açıkladı. ÖSYM’nin yayımladığı “2011 ÖSYS Yükseköğretim Programları ve Kontenjanları Kılavuzu”nda kontenjanı en çok artan alan ise din eğitimi. Kılavuza göre ilahiyat fakültesine sahip üniversite sayısı 24’ten 35’e yükseldi. Böylece yeni eğitim yılında ilahiyat ve İslam ilimleri fakültelerinin kontenjanı

AKP, yükseköğretim reformunun ipuçlarını veriyor. İlahiyat bölümünün kontenjanları yüzde 26 artıyor, 11 üniversitede ilahiyat fakültesi kuruluyor. Üstelik fakülte açılacak okullardan biri de teknik üniversite! yüzde 25.8 arttı ve 8 bin 25’i buldu. TEKN‹K ÜN‹VERS‹TEDE B‹LE KURULDU Din eğitimi alanına kapısını açacak üniversitelerin, yeşil sermaye tarafından kurulması ise dikkat çekici. Suudi Arabistan Ümmül Kura Üniversitesi ile ortak çalışan Fatih Sultan

Oda’ya ‘sus’ davası Eti Gümüfl A.fi Kütahya'da yaflanan siyanür s›z›nt›s› sorununu takip eden Çevre Mühendisleri Odas› (ÇMO) hakk›nda dava açt›. Halk›n zehirlenmesi ihtimaline yol açan kazan›n sorumlusu flirket, halk› zehirlenme ve di¤er tehlikelere karfl› uyaran odan›n aç›klama yapmas›n› durdurmak istiyor. Bununla da yetinmeyip 30 bin TL tazminat istiyor. ÇMO, Eti Gümüfl Afi’ye ait Kütahya’daki tesisin at›k havuzunda yaflanan k›smi y›k›lma üzerine incelemeler yapm›flt›. Oda yöneticileri yapt›¤› aç›klamalarla s›z›nt›n›n halk› ve do¤ay› tehdit etti¤ine dikkat çekmifl, yetkilileri önlem almaya ça¤›rm›flt›. Eti Gümüfl A.fi bu çabaya davayla cevap verdi. Eti Gümüfl Afi, ÇMO’nun bas›n aç›klamalar›n›n dava sonuna kadar durdurulmas› ve 30 bin TL’lik manevi

tazminat istemiyle bir dava açt›. Firma, dava dilekçesinde ÇMO’yu halk› kin, nefret ve pani¤e sevk etmekle suçlad› "Halen devam etmekte olan, kesin ve emin ifadeler kullan›lan haks›z bas›n aç›klamalar›n›n ve kötülemelerinin dava sonuna kadar tedbiren durdurulmas›n›" istedi. Bununla da yetinmeyen Eti Gümüfl A.fi, "Aç›klamalar dolay›s›yla flirket ve çal›flanlar›n›n, yöneticilerinin, hissedarlar›n›n elem ve ›zd›rap çektikleri, bölgede yaflayan insanlar›n hücumuna muhatap olduklar›, toplumda kaybettikleri sayg›nl›¤›n yeniden elde edilmesi için” 30 bin TL tazminat istedi. ÇMO yapt›¤› yaz›l› aç›klamada davan›n kendilerini halk sa¤l›¤› ve çevrenin tahribat›na karfl› mücadeleden vazgeçiremeyece¤ini belirtti.

Mehmet Üniversitesi, İslam İlimleri Fakültesi kurmaya karar verdi. Uluslararası İslam ve Din Bilimleri Fakültesi açacak olan 29 Mayıs Üniversitesi’nde ise Arapça eğitimi zorunlu. Özel üniversitelerden Fatih ve Yakın Doğu; devlet üniversitelerinden ise Bingöl, Erzincan, Gaziantep, Gümüşhane, Karabük ve Muş Alpaslan

üniversiteleri ilahiyat fakülteleri açacak. Ancak ilahiyat eğitimi verecek okullardan en ilginci Karadeniz Teknik Üniversitesi! NEDEN ‹LAH‹YAT? YÖK, 2009’da üniversite kontenjanlarını yüzde 15, ilahiyat kontenjanlarını yüzde 115 artırmıştı. Geçen yıllarda

yükseköğrenimde ilahiyat bölümleri için açılan kadro sayısı artırıldı. Geçtiğimiz yıl Dicle Üniversitesi’nde sadece ilahiyat fakültelerine kadro verilmiş, uygulama tepki toplamıştı. Yüzüncü Yıl, Harran, Artuklu üniversitelerinde de tarih, felsefe, sosyoloji gibi bölümlere yüzde 70 oranında ilahiyat mezunları atanmıştı. Bu bölümden mezun olanların istihdam olanakları da arttırılmış, kamuda atamaları yaygınlaşmıştı. AKP ve YÖK’ün bu kararı gerici eğitimin yükseköğretimdeki etki alanını genişletmek üzere sistematik olarak yürütülen çalışmaların bir parçası olarak karşımıza çıkıyor.

Macahel’deki HES’ler de iptal Ülkenin dört bir yanında hidroelektrik santralleri (HES) ve rüzgar enerjisi santrallerine (RES) karşı yürütülen doğa, su ve yaşam hakkı mücadelesi art arda kazanımlar elde etmeye başladı. Hopa’da lisans sahibi firma olan Nett Enerji A.Ş.’nin Güneşli HES Projesi’nden Hopa halkının tepkisi üzerine vazgeçtiğini açıklamasının ardından, 30 Haziran’da Artvin Borçka’daki Macahel Vadisi’nde yapılması planlanan iki HES projesi de rafa kalktı. Sarnıç 1-2 Regülatörü ve HES projesi, yatırımcı firma Dağlar Elektrik ve Enerji Üretimi A.Ş.’nin yaptığı açıklama üzerine iptal edildi. Firma yetkilileri, kararlarını Orman ve Su İşleri Bakanlığı temsilcilerinin de bulunduğu Rize İdare Mahkemesi’ndeki duruşma sırasında açıkladı. Borçka’daki Macahel Vadisi’ne kurulması planlanan Düzenli HES Projesi’ne Borçka halkı büyük tepki göstermiş ve doğanın talan edilmesine karşı bir dizi eylem

Projenin iptali için Macahel’de Derelerin Kardeflli¤i Platformu taraf›ndan yap›lan bir eylemden gerçekleşmişti. Halk, mücadelesini hukuki olarak da yürütmüş ve açılan dava sonucunda Rize İdare Mahkemesi 14 Mayıs 2010’da yürütmeyi durdurma kararı vermişti. Karara karşın HES prosedürünü devam ettirmekte

direten şirket yetkilileri, halkın katılımıyla bilgilendirme toplantısı yapmak istemiş, ancak köylüler toplantıya izin vermemişti. Toplantı yapılmadan apar topar köyü terk eden şirket yetkililerine bir darbe de

yargıdan geldi. 24 Temmuz 2010’da mahkemenin görevlendirdiği bilirkişi, Macahel Vadisi’nin UNESCO tarafından ‘Biyosfer Rezerv Alanı’ ilan edildiğini ve HES projesinde hiçbir şekilde kamu yararı olamayacağını rapor etti.


7

İNSANCA YAŞAM 15 Temmuz 2011 / 28 Temmuz 2011

Halk›n Sesi

Yıkılmadı, ayakta ve tek yürek D

ikmen Vadisi halkı, 1 Şubat 2007’de yaşadığı saldırının ardından AKP’nin üçüncü iktidarın döneminin ilk günlerinde tekrar saldırıyla karşı karşıya kaldı. Seçimlerin ardından hızlı bir şekilde toplumsal muhalefete ve hak mücadelelerine saldırmaya başlayan AKP, 30 Haziran Perşembe günü de Dikmen Vadisi’ne saldırdı. Ancak, yaklaşık 500 polis ile Vadi’ye çıkartma yapmaya çalışan Ankara Büyükşehir Belediyesi yıkım ekipleri, mahallenin direnişiyle karşılaştı. Direniş sonucunda geri çekilen yıkım ekipleri, "bir hafta sonra yıkım için yeniden geleceklerini" duyurdular. 2007’den bu yana yıkım yerine farklı yollarla mahalle halkını yıldırmaya çalışan Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, öyle görünüyor ki, yeni dönemde saldırılarını artıracak. Ancak 5 yıl boyunca alternatif bir mücadeleyi örgütleyen Vadi Halkı da yeni döneme hazırlanıyor, direniş komiteleri oluşturuyor. VADI’DEN SEFERBERLIK ÇA⁄RISI Mahalleye yapılan saldırının ardından herkesi barınma hakkına sahip çıkmaya çağıran Dikmen Vadisi Barınma Hakkı Bürosu, Ankara toplumsal muhalefetine çağrı yaparak 7 Temmuz tarihinde mahallede bir toplantı gerçekleştirdi. Toplumsal muhalefet bileşenlerinin yoğun destek verdiği toplantıda Dikmen Vadisi Barınma Hakkı Bürosu Temsilcisi Tarık Çalışkan “Bize şiddetle saldırana biz de kararlı bir şekilde yanıt veririz” sözü ile

BIRLEfiIK MÜCADELE fiART AKP’nin Türk Mühendis Mimarlar Odası Birliği’ne (TMMOB) de saldırdığını hatırlatan Meriç, TMMOB’un görev ve yetkilerinin yeni yağma politikalarının adresi olacak bakanlıklara devredilmek istendiğini söyledi. AKP’nin doğayı ve kentleri yağmalama politikalarına karşı birleşik mücadelenin her zamankinden daha fazla bir zorunluluk haline geldiğinin altını çizen Meriç “ustalık dönemi”nde yapılacak saldırılara ustalıkla cevap verilmesi gerektiğini ifade etti.

B a r ı n m a h a kk ı m ü c a d e l e s i n i n s i m g e s i h a l i n e g e le n D i k m e n V a d i s i , i s y a n a t e ş i n i y a k t ı . Ha l k y ı k ı m t e h d i d i n e k a r ş ı ö r g ü t l ü mücadelenin verdiği güçle, h a k k ı n ı s a v u n u y o r

Ankara muhalefeti temsilcilerinin kat›ld›¤› buluflmada, Vadi halk› y›k›m tehditlerine karfl› birlik olarak güçlü bir biçimde durulaca¤›n›n mesaj›n› verdi. Direnifl haz›rl›klar›n›n sürdü¤ü bölgeye sald›r› olmas› durumunda farkl› kentlerde dayan›flma eylemleri yap›lmas› planlan›yor. gelecek dönemin yol haritasını çizdi. Toplantıda Dikmen Vadisi’nde verilen mücadelenin artık Türkiye halklarının mücadelesi olduğu belirtildi. Kadın, erkek, yaşlı, genç mahallelinin bir araya geldiği toplantıda Vadi Halkı barınma hakkı için sonuna kadar

mücadele edeceğini belirtti. ‘GECEKONDU TERMiNATÖRÜ’ Toplantıya katılan Halkevleri Merkez Yürütme Kurulu (MYK) üyesi Kutay Meriç yaptığı konuşmada yapılması planlanan ve adına “çılgın

proje” denilen çalışmanın, karşısında yıllardır mücadele ettikleri kentsel dönüşüm projeleri olduğunu söyledi. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın kuruluşuna da değinen Meriç, bu bakanlığın kuruluş amacının yükselen hak mücadelelerinin önüne bir set kurmak olduğunu

doğanın ve kentlerin bu bakanlık eliyle yağmalanacağını belirtti. Erdoğan Bayraktar’ın bu bakanlığa getirilme sebebini TOKİ’den gelen yağma kültürü olarak açıklayan Meriç, Bayraktar’ı “gecekondu terminatörü” olarak nitelendirdi.

VAD‹DE DIRENIfi iÇ‹N KOMITELER KURULDU Toplantının ardından Halkın Sesi’ne değerlendirmelerde bulunan Barınma Hakkı Bürosu Temsilcisi Tarık Çalışkan, 2007’deki saldırının ardından bu seferki saldırının daha kapsamlı ve şiddetli olacağı konusunda mahalle halkının ortak kanı içerisinde olduğunu söyledi. “Barınma hakkı mücadelesi Dikmen Vadisi’nde artık bir direniş mücadelesi olarak örgütleniyor. Mahalle halkı direniş komitelerini kuruyor” diyerek konuşmasına devam eden Çalışkan, toplantının amacının bu saldırılar karşısında barınma hakkına sahip çıkan toplumsal muhalefet bileşenlerini Vadi’ye getirmek olduğunu ve yapılan toplantıyla bu amaca ulaştıklarını ifade etti. Bundan sonraki süreçte direniş hazırlıklarına hız kesmeden devam edeceklerini söyleyen Çalışkan, mahalle halkının sonuna kadar hakkı için mücadele edeceğini söyledi.

Loç’ta ÇED raporu iptal

K

astamonu’nun Cide İlçesi’nde bulunan Loç Vadisi’nde Orya Enerji’nin yapmak istediği hidroelektrik santrallere (HES) karşı mücadele eden köylüler önemli bir kazanım elde etti. Loçlular, Orman Bakanlığı’nın projeye vermiş olduğu ÇED’in iptal davasını kazandı. Akademisyenlerden oluşan bilirkişi heyetinin raporunda daha önceki ÇED raporunun eksik olduğu ve bazı konulara açıklık getirmediği kanaatine varıldı. Raporda “Projenin Milli Park alanına dahil bir bölgede yapılmasının planlandığı, hatırlatıldı. Hayata geçmesi ve işletmeye açılması halinde uzun dönemde ekosistem bütünlüğüne zarar verecek nitelikte olduğu” belirtildi.

Mücadeleleri ‘kitap’lık oldu Mamak’ta Büyükflehir Belediyesinin hayata geçirmeye çal›flt›¤› kentsel dönüflüm projesi içerisinde bulunan 14 mahalleden biri olan Dostlar Mahallesi’nde Mamak Halkevi'ne ba¤l› bir halk kitapl›¤› aç›ld›. Daha önceden kahvehane olarak iflletilen bir gecekondu mahallelilerin kolektif çal›flmas› sonucu kitapl›¤a çevrildi. Kurulan dayan›flma a¤lar›yla kitaplar toplanmaya bafllad›. Ankara’da bar›nma hakk› mücadelesi veren bölgelerden biri olan Mamak, aç›lan kitapl›kla

De¤iflen 1 bir fley yok

Konuk Yazar SADIK ÖZSOY HACI BEKTAfi VEL‹ ANADOLU KÜLTÜR VAKFI GENEL SEKRETER‹

8 yıl önce Sivas’ta kültürlerini, inançlarını, sanatlarını, duygularını yaşatmak için gelmişlerdi bir araya. Paneller yaptılar, kitaplar imzaladılar, türküler söylediler, halaylar çektiler. Ne yazık ki karanlıktan habersizdiler. Onlar temiz duygularla birlikteydiler, inançlarının gereğini yerine getireceklerdi. Ama yalnız onlar değildi bir araya gelen. Kaldıkları otel karanlığa inanan binlerce kişi tarafından kuşatılmış ve vahşice katledilmişlerdi. Devlet ve siyasal iktidar, cumhuriyetin temellerinin atıldığı bu şehri o gün görmemişler, duymamışlar, unutmuşlardı. Gözlerinin önünde cereyan eden, alt yapısı günler öncesinden hazırlanan ve saatlerce süren bu vahşetten habersizdiler sanki!... O gün karanlığa yenik düşen aydınlık yüzler için asıl acı aslında daha yeni başlıyordu. Görüntüleri kameralarla saptanan binlerce kişiden sadece 177’si gözaltına alınmıştı. Yıllarca süren ‘bağımız yargılama’ süreci sonunda bunlardan 138'i mahkûm edilmişti. Katliamın en önemli sanıklarından Cafer Erçakmak yapılan tüm aramalara rağmen bulunamamıştı, ta ki 11 Temmuz gününe kadar. Yine bir başka sanık İhsan Çakmak arandığı süre içerisinde devletin resmi kurumunda

bar›nma hakk› bürolar› ile birlikte halk›n bar›nma hakk› mücadelesi yeni bir mekana daha sahip oldu. Dostlar Mahallesi Halk Kitapl›¤›, 10 Temmuz günü düzenlenen bir etkinlikle aç›ld›. Mahallede süren direniflin en yafll› ismi olan Mustafa Kemal Alpul’un konuflmas›yla aç›l›fl› yap›lan kitapl›k mahalle halk›n›n kitapl›¤› dolaflmas›yla sona erdi. Kitapl›k Mamak’›n s›rt›n› verdi¤i Hüseyin Gazi Da¤›’n›n ete¤inde, Çoban Çeflmesi dura¤›nda bulunuyor.

nikâh işlemlerini yaptırmış, ülkesini ve milletini koruma adına askerliğini bile yapmıştı. Geçen bu süreçte devletin gözü ve kulağı yine kapalıydı. Katliamı gerçekleştirenlere bir türlü ulaşamıyordu. Dönemin yetkilileri, Sivas valisi, garnizon komutanı, emniyet müdürü, içişleri bakanı, kültür bakanı ve hükümet yargı sürecinin hiçbir yerinde yer almadılar. Sanki orada katledilen 35 masum vatandaşın güvenliğinden onlar sorumlu değilmiş gibi görevlerini yapmaya devam ettiler. Yaşanan tüm bu süreç içerisinde onlarca sıkıntıya rağmen katliamda yitirdiklerimizin aileleri, dostları, yol arkadaşları her yıl Madımak önünde anma etkinlikleri düzenlediler. Bu vahşi katliamın yaşandığı Madımak Oteli'nin bir utanç müzesine dönüştürülmesi için mücadelelerini sürdürdüler. Ama Sivas, 93’te yaşanan katliamdan aldığı mirasını aynen devam ettiriyordu. Anma etkinliklerine gelenlere karşı aynı kin ve nefret bakışlarını devam ettirdiler. Bu anma etkinliklerinin Sivas’ın ‘kardeşlik’ duygularını zedelediğini her platformda dile getirdiler. Madımak’ın utanç müzesi haline dönüştürülmesini bir türlü kabullenemediler. Özellikle AKP hükümetinin kendi iktidarı döneminde yapılan çalıştaylar silsilesinde

Bu meclis işçi için

İ

şçi Sağlığı ve Güvenliği Meclisi Kuruldu. İstanbul Tabip Odası, TMMOB İstanbul İl Koordinasyon Kurulu, DİSK İstanbul Bölge Temsilciliği, KESK İstanbul Şubeler Platformu ve Türk-İş İstanbul Sendika Şubeleri Platformu’nun çağrısıyla bir araya gelen meslek odası, sendika, dernek ve inisiyatif temsilcileri ile duyarlı kişiler tarafından İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi (İSİG) oluşturuldu. Emek alanındaki güvencesizleştirme politikalarına ve bu politikalardan doğan sorunlara çözüm üretmek için kurulan İSİG, yaşama ve sağlık hakkı için mücadele edecek.

yayınladığı Alevi Çalıştayları Nihai Raporu'nda Sivas katliamından ‘Otel kimliği belirsiz kişi ya da kişilerce ateşe verilmiş, ortaya çıkan arbedede çoğu Alevi olmak üzere 37 kişi karbon monoksit gazından boğularak hayatını kaybetmiştir’ diye söz etmesi, hem Sivas’ta yaşayanların hem de devletin ve siyasal iktidarın katliama bakışında ne kadar yol alındığını ortaya koymaktadır. Ancak raporun bu şekilde ortaya çıkmasında sadece devletin ve hükümetlerin değil kimi Alevi örgütlerinin etkisi olduğu gerçeği görülmektedir. Bu Alevi örgütleri, çalıştaylar sürecinde hükümetin yetkilileri ile bir araya gelerek akşam yemeklerinde, rakı masalarında kapalı kapılar arkasında Sivas Katliamı'nı unutturmak adına ellerinde gelen her şeyi yaptılar. 18. yılında yine onbinler anma etkinliği gerçekleştirmek ve “Madımak utanç müzesi olsun” talebini dile getirmek için Sivas’ta buluştular. Bu kez karşılarında karanlıktan yana daha kararlı bir Sivas vardı. Hükümeti arkasına almış bir vali, onun borazanlığını yapan kolluk kuvvetleri anma etkinliğini gerçekleştirmemek adına her türlü yola başvurdular. Madımak Oteli'nin artık olmadığını ve ilim irfan merkezine, anı evine

dönüştürüldüğünü, otelin önüne kimsenin alınmayacağını, teşebbüste bulunanlara karşı zor kullanılacağını söylediler. Tabi artık tecrübeliydiler. 18 yıl önceki gibi basireti bağlanmış bir vali yoktu artık Sivas’ta. Geçmişinden ders almış ve hükümetten beslenen bir vali vardı. Hem artık Sivas’a kardeşlik hakimdi. Anı evinde katilleriyle yan yana olan, bu durumdan şikâyetçi olmayan 35 aydınlık yüz sessizce duruyordu. 'Madımak utanç müzesi olacak' şiarıyla Sivas’a gelen onbinlerce aydınlık yüz kararlıydı ve yürüyüşünü Madımak Oteli önünde noktalayacaktı. Bu kararlılık karşısında yapmadığı provakasyon kalmayan iktidarın valisi daha fazla dayanamadı. Aydınlık yüzler yine alınlarının akıyla 17 yıldır gerçekleştirdikleri anma programını 18. yılında da gerçekleştirdiler. Gelinen noktada görülüyor ki Madımak utanç müzesi olana kadar ve Alevi toplumunun talepleri gerçekleştirilinceye kadar her yıl daha da çoğalarak Madımak Oteli önünde bir araya gelecek tüm canlar. Bu buluşma ne hükümet ne iktidar valileri ne Hızırpaşalar ne de provakasyonlardan beslenen kesimler tarafından engellenemeycek. Aşk ola!

Erzurumlu kadınlar HES’e karşı

E

rzurum'un Tortum ilçesine bağlı Pehlivanlı beldesinde hidroelektrik santral (HES) inşaatını durdurmak için köylü kadınlar eylem yaptı. Kadınlar santral inşaatına ait iş makinalarının üzerine çıkarak çalışmalarını engelledi. 7 Temmuz gecesi saat 02.00 sularında iş makinalarının beldelerine girdiğini gören köylüler araçların önünü keserek iş makinalarının çalışmasına izin vermedi. Yapılacak HES ile yörede 4 bin ailenin mağdur olacağını, 40 bin dönüm arazinin susuz kalacağını söyleyen kadınlar köylerine yapılacak olan HES’i istemediklerini belirtti. Kadınlar canları pahasına da olsa HES'e izin vermeyeceklerini söyleyerek eylemlerine uzun bir süre devam etti.


8

EMEK 15 Temmiz 2011 / 28 Temmuz 2011

Halk›n Sesi

Müslüman olan... şçi annesi böyle feryat ediyor: “Müslüman olan buna göz yumar mı?” Samsun’da işten atılan sağlık işçisinin annesi direniş çadırında bu soruyu soruyor: Sendika üyesi oldu diye bir işçiyi açlığa mahkum etmenin hesabını soruyor yetkililerden. “Çocuğum 4 aydır çimenlerin üzerinde yatıyor, hiç Müslüman olan buna göz yumabilir mi? Bu çocuklar ne yaptı? Hırsızlık mı, ne yaptı? Bir diğer işçinin annesi ise doğrudan sorumlu olarak Başbakan’ı görüyor ve ona sesleniyor: ”Sayın Başbakanım sen haksızlığa uğradığın zaman senin için dua ettik, senin için ağladık. İnşallah sen başa gelirsin haksızlık yapanları utandırırsın, dedik. Ama şimdi sen bu işçileri gör, bu haksızlığı gör.” diyor. Başka ne diyor anne: “Benim oğlumu ve gelinimi birlikte işten attılar. Ben şeker hastasıyım, eşimin de benim de sigortam yok. Bize kim bakacak?” diye soruyor. Bu nasıl bir insafsızlıktır. Aynı aileden iki kişiyi birlikten işten çıkartmak.. Ne yapmaya çalışıyorlar… Açlıkla mı terbiye edeceksiniz işçileri, ibret-i alem olsun mu diyeceksiniz? Bize biat etmeyenin sonu bu Tufan olur diye çarşaf çarşaf Sertlek gazetelere ilan mı vereceksiniz? İşçi arkadaşımızın yaşlı Dev Sa¤l›k-‹fl annesinin veya babasının YK üyesi başına bir sağlık sorunu gelip de hastaneye gidemediğinde ya da ev kirasını ödeyemedikleri için genç bir evli çiftin kapı dışarı edildiğini gördüğünüzde ne yapacaksınız ey Gazi Devlet Hastanesi Başhekimi, Samsun İl Sağlık Müdürü… Heyecanla Sağlık Bakanı veya Başbakan’dan gelecek tebrik mesajlarını mı bekleyeceksiniz… Kukla zorbalar olarak tarihe geçeceğinizi mi sanıyorsunuz! Gazi Devlet Hastanesi’nin müdür yardımcısı yanına şirket patronunu da alıp bir toplantı salonuna işçileri topluyor ve “sendikadan istifa etmezseniz hepinizi işten çıkartacağız” diye tehdit ediyorlar. Bu ne cüret, bu adam nasıl kamu görevlisidir, bir taşeron şirketinin yöneticisinin yanına oturup da nasıl bu kadar pervasızlıkla suç işleyebilir. Bundan çıkarı nedir, bunun karşılığında ne verilecektir kendisine. Nerede Anayasa’nın 51. maddesi nerede Ceza Kanunu’nun 118. maddesi… Nerede hukuk, nerede demokrasi, nerede Tayip Erdoğan’ın mazlum, mağdur, garip gurebası… Hepsi mi boş, hepsi mi yalan… Ne olacak? AKP’ye yalakalık yaptığın sürece senden iyisi yok mu olacak? Yeşil kartına, üç kuruş asgari ücrete şükredip AKP’nin rakiplerini ezip paçavraya çevirmesi karşısında korkup hayranlık besleyeceksin… Bu olursa iyi… Ama asla hakkını aramayacaksın, soru sormayacaksın, itiraz etmeyeceksin… AKP sana neyi layık görüyorsa onunla yetineceksin… Sağlık Bakanı’nın Batmanlı görme engelli işçi arkadaşımıza dediği gibi: “Taşerondan çalışıp paranı kazanacaksın…” Gören de taşerondan çalışıp ayda 5 bin lira maaş alıyor sanır. İşçi diyor asgari ücrete köle olmak istemiyoruz, Bakan diyor “çalışıp paranı kazanacaksın.” AKP kendi zulüm düzenini iğneyle oya işler gibi büyük bir ustalıkla ve sabırla örüyor. Evet çok iyi anlaşılıyor ki, AKP bugüne, eski derin devletin zorbalarını püskürtüp kalelerini bir bir fethetmekle geldi. Ama “ustalık dönemi” AKP’nin kendi zulüm düzenini inşa ettiği bir dönem olacak. İşçi annesinden sonra bir laf da bizden, taşeron sağlık emekçilerinden olsun Başbakan’a : Bugüne kadar “Müslümanlara dinini yaşatmadılar” diye diye geldin ve işçi annemizin dediği gibi “bu ülkenin insanları sen haksızlığa uğradın diye senin için ağladı, dua etti” ama meğer ki senin derdin zulmü ortadan kaldırmak değil de zulüm tahtına kendin oturmaksa, işte o zaman şundan emin ol; Samsun’da sana oy veren bir annenin feryadı bil ki, bir süre sonra suratının ortasında esaslı bir Osmanlı tokadı olarak şaklayacaktır… Bizden söylemesi…

İ

KESK’te kongre durağandı K

ESK 7. Olağan Genel Kurulu 1-2-3 Temmuz tarihlerinde gerçekleştirildi. Seçime DEH (Demokratik Emek Hareketi), Devrimci Sendikal Dayanışma (DSD), Sendikal Birlik ve Devrimci Memur Hareketi’nin (DMH) oluşturduğu ortak liste ile Emek Hareketi’nin oluşturduğu iki ayrı liste girdi. Yapılan seçim sonrasında KESK yönetimine DEH’den Lami Özgen, Canan Çalağan, DSD’den İsmail Hakkı Tombul, Baki Çınar, Ali Kılıç, Sendikal Birlik’ten Ali Berberoğlu, DMH’den Akman Şimşek seçildiler. Emek Hareketi’nden bir önceki yönetimde olan Döndü Taka Çınar (KESK eski Genel Başkanı) ve İlhami Şahbaz (KESK eski TİS ve Uluslararası İlişkiler Sekreteri) seçilemediler. MÜCADELE PROGRAMI TARTIfiILMADI KESK 7. Olağan Genel Kurulu durağan bir atmosferde gerçekleşti. Örgütlenme ve örgüt organlarına ilişkin tüzüksel değişikliklerin yapıldığı kongre, yönetime aday gruplar arasındaki seçim ittifaklarının öne çıktığı üç günün ardından geride kaldı. Bu gündem kürsüye de yansıdı. AKP iktidarının üçüncü dönemiyle beraber yaklaşan saldırı sürecine dair hazırlıklar kongrede etkili bir biçimde tartışılamadı. KESK’in 1-2-3 Temmuz günlerinde yapılan olağan genel kurulu her ne kadar seçim ve seçim ittifak hesapları üzerinde yoğunlaşsa da kongrenin ikinci günündeki tüzük değişikliği kongrenin dikkate değer tek gündemi oldu. Yaklaşan saldırı programını ve mücadele gündemini karşılamaktan uzak tartışmaların yapıldığı kongrede yeni döneme dair mücadele hattı belirlenemese de KESK’e bağlı sendikaların genel

K

kurullarında yapılan tüzük değişikliklerinin gereklerine uygun düzenlemeler yapılmış oldu. TÜZÜK YOLUYLA ÖRGÜTSEL DE⁄‹fi‹KL‹K KESK’teki tüzük değişikliğinin genel hatları şunlar: KESK’te değişen tüzük maddelerinden biri karar alma süreçlerine katılacak meclis tipi örgütlenmenin biçimsel olarak benimsenmesi oldu. Tartışmaların sonunda bir çoğunluk görüşü olarak genel

kurulda Merkez Yönetim Kurulu (MYK ) Merkez Yürütme Kurulu’na dönüştürülürken; Merkez Yürütme Kurulu üyeleri, KESK’e bağlı sendikaların genel başkanları ve KESK kongresinin seçtiği 50 kişilik KESK Genel Meclisini oluşturdu. Meclis tipi örgütlenme üzerinde çoğunluk uzlaşsa da meclisin oluşumuna ilişkin farklı görüşler ortaya çıktı. KESK Genel Meclisi’nin KESK’e bağlı sendikalardan seçilerek oluşturulmaması ve meclis tipi örgütlenme-

lerle çeliştiği eleştirileri özellikle vurgulanan noktalardan biri oldu. Tüzükte yapılan yeniliklerden öne çıkanları şöyle sıralanabilir: 1. Karar organı olarak KESK Genel Meclisi kabul edildi 2. KESK’in örgütlenme alanı “Emekçilerin hizmet kolu esasına göre örgütlenmiş bulunduğu sendikaları kapsar” oldu. 3. Amaçlar kısmında “herkesin kendi anadilinde eşit, ücretsiz, nitelikli, erişilebilir kamusal hizmet almasını savunur” ifadesi eklendi. 4. KESK Kadın Meclisi

Bilgi satılınca, işsiz kaldılar B

ilgi Üniversitesi çalışanları ve diğer vakıf üniversitelerinde çalışanlar işten atılmalar ve sendikalaşmanın önündeki engellerin kaldırılması için bu ayın başında bir eylem yaptı. 2 Temmuz günü İstanbul Taksim’de bir araya gelen akademisyenler ve üniversite çalışanları vakıf üniversitelerinin kar/zarar mantığıyla hareket ettiğini ve bu doğrultuda işsiz kalma tehlikesiyle karşı karşıya kaldıklarını yaptıkları eylemle kamuoyuna duyurdular.

Halk›n Sesi Sahibi ve Sorumlu Yaz› ‹flleri Müdürü Ali Ergin Demirhan Telefon / Faks 0212 245 90 37 Adres Tomtom Mahallesi Örtmealt› Sokak No: 6/3 BEYO⁄LU/‹STANBUL Bas›ld›¤› Yer Art Matbaac›l›k Yay. ve Amb. San. Tic. Ltd. fiti. Bask› Tesisleri Kocaeli /‹ZM‹T (0262 335 45 29)

ÇOK SATAN BÖLÜMLER Eyleme katılanlar esnek ve kuralsız çalıştırılmaktan ve sendikalaşma önündeki engellerden şikâyetçi olurken gelecek günlerin daha da

15 günlük Yayg›n, Süreli, Türkçe yay›nd›r.

Samsun Gazi Devlet Hastanesi'nde k›sa süre önce hizmete bafllayan tafleron firma Atlas fiirkeri. üç iflçiyi liste fazlas› olduklar› gerekçesiyle iflten ç›kard›. Birisi Dev Sa¤l›k-‹fl iflyeri temsilcisi olmak üzere iflten ç›kar›lan üç iflçi de sendika üyesydi. ‹flten ç›kart›lan Samsun’da Gazi Devlet Hastanesi’nde iflten at›lan üç Dev Sa¤l›k ‹fl üyesi, daha önce iflten ç›kar›lan ve ifllerini geri almak için 26 Ocak 2011’den beri hastane önünde nöbet tutan iki iflçinin direnifline kat›ld›. Dev Sa¤l›k ‹fl Genel Baflkan› Arzu Çerkezo¤lu, ikinci iflten ç›karmalar›n hemen ard›ndan Samsun'a giderek hem direnifle kat›ld› hem de iflten at›lan iflçilerin ifle iadesi için Bölge Çal›flma Müdürlü¤ü ve Cumhuriyet Savc›l›¤›'na gerekli baflvurularda bulundu. Direnifl çad›r›nda sorular› yan›tlayan Çerkezo¤lu, yeni flirketin üç kifliyi liste fazlas› olduklar› gerekçesiyle iflten ç›kard›¤›n› ama ayn› gün yerlerine üç yeni iflçi ald›¤›n› belirterek Atlas flirketinin aç›kça suç iflledi¤ini belirtti. Çerkezo¤lu direnifle haks›z, hukuksuz çal›flma biçim-

ESK, 7’inci kongresini geride bıraktı. Yeni dönem mücadele hattına ilişkin zengin tartışmalardan mahrum kalan kongrenin ana gündemi gruplar arası ittifak ve onun gölgesinde gerçekleşen tüzük değişikliği oldu

Direnifle anne deste¤i

karanlık olduğunu belirttiler. Vakıf üniversitesi çalışanları bir süredir artarak devam eden güvençesizleştirme hamlelerinden duydukları rahatsızlıkları dile getirirken birçok kişinin işsiz kalacağı yeni uygulamalardan bahsettiler. Açıklamada Bilgi Üniversitesi’nde hem öğrencileri hem de çalışanları mağdur eden “bölüm kapatma” uygulaması anlatıldı. Öğrencilerin çok fazla talep etmedikleri bölümleri kapatıp üniversiteye daha fazla kar getirecek bölümleri açma yoluna giren Bilgi’de kapatılan sosyal bilimler bölümü öğrencileri başka üniversitelere gitmek zorunda kalırken akademisyenler ve bölüm çalışanları da işsiz kaldılar. Şimdi-

den 3 bölümün kapatıldığı Bilgi Üniversitesi’nde bu duruma karşı çıkan öğretim üyelerine de soruşturma açıldı. SEND‹KAYA DÜfiMAN Bilgi Üniversitesi çalışanları 2010 yılının Mart ayında Sosyal-İş sendikasında örgütlenmeye başlamışlardı. Bu başlangıç ile sendikalı sayısı iyi bir ivme yakalamış ve sendikalaşma çabası basında da çokça yer bulmuştu. Bilgi’de sendikalaşma süreci devam ederken sendikalı oldukları için işten çıkarılan 3 Bilgi çalışanı için üniversite çalışanları eylemler düzenlemiş ve işten çıkarılanların işe iade edilmeleri için dava açmışlardı. Sendikanın önüne çıkarma tehdidi ile çıkan Bilgi Üniversite-

si daha sonrasında ödev konusu olarak ‘porno’yu seçen bir öğrencinin ödev değerlendirme jürisinde yer alan 3 akademisyenin işine son vermişti. Bu son gelinen “bölüm kapatma” hamlesi ile Bilgi ve diğer vakıf üniversitelerinin kar elde etme amacının ‘öğrenci, öğretmen, çalışan’ın gözyaşına bakılmadan devam edeceğini gösteriyor. Vakıf üniversitelerinin yönetimi mütevelli heyetleri tarafından yapılıyor. Bilgi Üniversitesinin kuruluşunda rol alan mütevelli heyeti hisselerini 2007 yılında Laureate Uluslararası Üniversiteler ağına devretti. Hisselerin devredildiği bu ağ Bilgi’de kar etmeyen bölümleri kapatma, sendikal örgütlülüğü kırma yoluna gitti.

oluşturularak KESK’in kadın politikaları ile ilgili kararlar almasını ve KESK Genel Meclisi’ne onaylanmak üzere gönderebileceğine ilişkin yeni bir danışma organı oluşturuldu. 5. KESK Genel Meclisi’ndeki üyelerin zorunlu katıldığı “çalışma birimleri” oluşturulmasına karar verildi. 6. KESK’in her bir organında kadın kotasının %40 olmasına kotanın bir sonraki kongreden itibaren uygulanmasına karar verildi.

Taksim İlkyardım’da direniş

T

aksim İlkyardım Hastanesi’nde taşeron olarak çalışan ve Devrimci Sağlık-İş sendikası işyeri temsilcisi olan Güllü Hanoğlu taşeron şirket tarafından işten çıkarıldı. İşten çıkarılma kararı 13 Temmuz saat 12.30’da yapılan basın açıklamasıyla protesto edildi. Hastane bahçesinde 200 kişinin katılımıyla yapılan eylem sonrası Güllü Hanoğlu, Başhekimlik önünde direnişe başladı. Hanoğlu’nun işten çıkarılma gerekçesi olarak yeni gelen taşeron şirketin ‘geçmişe ilişkin tüm haklarımdan vazgeçiyorum’ ibaresini taşıyan taahhütnamesini imzalamaması gösterildi. Sekiz yıldır aynı işyerinde çalışan Hanoğlu sadece kendisi için değil bu şartlarda çalışmak zorunda kalan tüm arkadaşları için direnişe devam edeceğini söyledi. Hanoğlu’nu iş arkadaşları, ailesi ve demokratik kurumlar yalnız bırakmadı.

Tafleron eliyle soygun lerinin yayg›nlaflmamas› için destek verilmesi gerekti¤ini belirterek Samsunlulara direnifline sahip ç›kma ça¤r›s› yapt›. Direniflin 163'üncü gününde çad›r›n ziyaretçileri direniflçilerin anneleri oldu. ‹flçilerin anneleri ve yak›nlar› baflhekimle görüflerek çocuklar›n›n ifle geri al›nmas› talebini iletti. Hastane yönetiminin sendikal düflmanl›kta kararl› oldu¤u, 7 Temmuz’da tafleron flirketin düzenledi¤i iflyeri toplant›s›nda iflçilere 1 hafta içinde sendikadan istifa etmeleri aksi taktirde iflten ç›kar›lacaklar› yönünde ‘telkinler’ yap›lmas›yla ortaya ç›kt›. ‹flveren, direniflteki iflçilere destek veren tafleron iflçileri tespit etmek için hastane kameras›yla çekim yapt›.

Kriz döneminde tekstilde yaflanan ‘atölyeyi kapatarak kaçma’ olay› bu kez de Biltek iflçilerinin bafl›na geldi. Koton, Kauf, Petermiller, Elfloff gibi uluslararas› firmalara çal›flan Karbel Konfeksiyon Grubu'nun Ümraniye’de kurulu tafleron firmas› Biltek'in patronlar› 4 ayd›r ücretlerini vermedikleri iflçilerin k›dem, ihbar tazminatlar›n› da gasp ederek ortadan kayboldu. 1 Temmuz Cuma günü mesai bitimine kadar atölyede çal›flan iflçilere makinelerde ar›za oldu¤u söylenerek “ifle gelmeyin” denildi. Pazartesi günü

iflyerine giden iflçiler atölyenin kapal› oldu¤unu gördü. Böylece k›dem, ihbar tazminat› ve 4 ayl›k alaca¤› gasp edilen 120 iflçi iflsiz kald›. Ba¤›ms›z Tekstil ‹flçileri Sendikas›’na (BAT‹S) baflvuran iflçiler, MEHA-LCW direniflinde oldu¤u gibi üst iflverene gitti. 7 Temmuz’dan itibaren, firmaya ifl veren Karbel önünde direnifl bafllatan 50 iflçi, gasp edilen haklar›n› üst iflverenden istiyor. ‹flçiler Karbel yetkilileri haklar›n› verene dek hergün firma önünde buluflarak aç›klama yapacak.


9

EMEK 15 Temmuz 2011 / 28 Temmuz 2011

fi E K E R

Halk›n Sesi

T Ü C C A R L A R I

H A L K I N

S A ⁄ L I ⁄ I

‹ L E

O Y N U Y O R

Zehirli şekere bakanlık onayı Nişaşta Bazlı Şeker (NBŞ) üretimi kotasının %50 arttırılmasına yönelik Bakanlar Kurulu kararı cumhurbaşkanı tarafından onaylandı ve 30 Haziran tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Bu karar hem halk sağlığını yakından

ilgilendiriyor hem de şeker pancarı üreticilerini. Kararla ülkemizde tüketilen şekerin %85’i şeker pancarından %15’i de nişasta bazlı şekerden üretilmiş veya ithal edilmiş olacak. Şeker pancarı üreticisi zorda kalacak. Öte yanda NBŞ kullanılan

N

işasta Bazlı Şeker’in (mısır kökenli) insan sağlığına olası zararları konusuna dikkati çeken Onkoloji Uzmanı Dr.Yavuz Dizdar’la görüştük. NBŞ tartışması ne zaman başladı, bizim çocukluk dönemlerimizde böyle bir tehlike var mıydı, o zaman bilinmiyor muydu? Hayır bizim çocukluk dönemimizde böyle bir tartışma yoktu. Çünkü NBŞ, 2002 yılında Kemal Derviş’in ekonominin başına geldiği dönemle birlikte Türkiye’nin gündemine girdi. O dönemde ‘NBŞ üreticilerine de bir fırsat verelim’ dendi ve özel bir kota konularak NBŞ ithalatına izin verildi. Bizim bildiğimiz şeker, şeker pancarından üretilir. NBŞ’nin farkı ne, ikisi de şeker değil mi? Sorun ikisinin de şeker olup olmaması değil. Şeker pancarından üretilen şeker bütünüyle doğal yolla oluyor, hiçbir endüstriyel işleme tabi tutulmuyor. İnsan vücudunun tanıdığı bir ürün. Ama NBŞ ABD’de bir Japon tarafından geliştirildi ve doğal olarak kullanılmayan bir şeker türü. Mısır nişastasından kimyasal bir işlemle elde edilen şeker türü. Dışarıdan aldığımız şekerler şekerpancarı, şeker kamışı ve mısır nişastasından üretiliyor. Şekerpancarından üretilen sakkaroz adı verilen şeker yarı yarıya glikoz ve fruktoz içeriyor. Mısır şurubundan üretilen şekerde ise yüzde 90'lara varan oranda fruktoz bulunuyor. Fruktoz karaciğerde yağlanmaya, kanda trigliserid denen yağların artmasına ve insülin direncine sebep oluyor. Şeker sermayesinin bu ürünü kullanmasının avantajı ne, neden insanlara zarar vereceği bilinen bir ürün kullanıyorlar? Bir kere maliyeti daha düşük. Tatlandırıcı olarak kullanımının yanı sıra bir o kadar da önemli özelliği prezervan yani bayatlamayı geciktirici özelliği şeker üreticisi firmaları cezbediyor. Kek türü ürünlerde tatlandırıcı olmasından daha çok kullanım ömrünü uzatması avantajı için tercih ediliyor. Bir ürünün raf ömrünü bir yıla çıkarmak, sıcaktan bile etkilenmesini engellemek bu işe sermaye koyanlar için büyük avantaj… Bu ürünün zararlı olduğunu nereden biliyoruz, Türkiye’de bu konuda yapılmış bilimsel çalışmalar mı söylüyor bunu bize? Ne yazık ki, bildiğim kadarıyla Türkiye’de bu konuda yapılmış bilimsel çalışma yok. Dünyada ise iki türlü çalışma yapılmış. Bir tanesi

yüksek dozda fruktozlu suyla beslenmiş farelerde ne tür etki yapıldığı izlenmiş ve bu şekilde beslenen farelerde şeker hastalığı çok net olarak gözlenmiş. Dolayısıyla fruktozun toksik özelliği olduğu, şeker hastalığını tetiklediğini herkes biliyor, bu konuda bir şüphe yok. Diğer çalışma ise obezitenin yaygınlaşmasıyla ihtiyaç haline gelmiş. 1980’lerle birlikte endüstriyel gıda ürünlerinde NBŞ kullanımının artmasıyla obezite arasında doğrudan bağlantı kuran çalışmalar yapıldı. Obezite’nin bu kadar artmasının nedeni önceleri anlaşılamadı… Sendrom X, metabolik sendrom tanımları daha yeni, o dönemlerde yoktu. Bakın sanırım 2010 yılındaydı ABD Başkanı Obama’nın eşi Michel Obama bir açıklama yaptı. “Ben NBŞ kullanılarak üretilmiş ürünleri mutfağıma sokmam, çocuklarıma bu ürünleri yedirmem” dedi. Bu konumdaki bir insanın bu lafı etmesi için uzun bir düşünme ve araştırma döneminden geçmesi gerektiğini kabul etmemiz gerekir. Dünyada kullanım oranı nedir NBŞ’nin? Bayan Obama’nın bu açıklamasından sonra ABD’de kotayı biraz daha düşürdüler. AB ülkeleri bu konuda çok duyarlı. Fransa gibi ülkeler sadece şeker pancarı kullanıyorlar. Diğer ülkeler ise bazı endüstriyel zorunluluğun olduğu alanlar dışında gıda ürünlerinde kullanımını yasakladılar. Bizde ise

hükümet her yıl yeni bir karar alarak kotayı sürekli arttırıyor. Şu anda NBŞ kotası %15’e çıktı. Yani Türkiye’de kullanılan şekerin %15’i NBŞ’den %85’i şeker pancarından üretiliyor. Ancak Bakanlar Kurulu’nun bu oranı %50 oranında arttırma veya azaltma yetkisi var ve Bakanlık tercihini bunu her yıl arttırma yönünde kullanıyor. Başlıca kullanım alanları meşrubat ve bisküvi üretimi. NBfi’L‹ B‹SKÜV‹LER KAÇAK G‹R‹YOR Kuşkusuz bu %15’lik oran yasal sınırlar içerisinde seyreden üretimler için geçerli. Oysa hepimizin tahmin edebileceği gibi Türkiye’ye kaçak yoldan giren önemli miktarda NBŞ var. Bir bilgilendirme toplantısı için Trakya’ya gittiğimizde orada toplantıya katılanlar bunu çok net anlattılar. İddia edilen bir bilgi çarpıcıydı: Anlatılana göre bakanlık yetkilileri NBŞ kullanan fabrikaları denetlemeye gitmeden önce fabrika yetkililerine haber veriyorlar ve fabrikada buna göre tedbir alınarak yasal olmayan kullanımlar denetimden kaçırılıyor. Yine yaygın bir söylentiye göre Suriye’de 5 fabrika sadece Türkiye’de bisküvi sektörüne yönelik üretim yapıp yasa dışı yollardan Türkiye’ye NBŞ sokuyor. Yani aslında kimse gerçekte ne kadar NBŞ kullanıldığını bilmiyor. Yani çeşitli pastanelerde oldukça ucuz baklava vb. tatlılar satılıyor, bunlar NBŞ kullanılarak mı üretiliyordur sizce?

Kesinlikle. NBŞ’li ürünün genzi yakan bir tadı vardır. Ama ondan daha önemlisi şekerlenmez. Bu ürün bize nasıl zarar veriyor? NBŞ, şeker pancarından üretilmiş şekere göre yüksek oranda fruktoz içeriyor. NBŞ’li ürün vücuda girdikten sonra trigliserite dönüşüyor ve vücudun şeker metabolizması tarafından algılanmıyor. Trigliserit iç organlarda özellikle karaciğerde yağlanmaya sebep oluyor. Son dönemde genç insanlarda karaciğer yağlanmasının sıklıkla görülmesinin sebebinin NBŞ olduğu sanılıyor. Bunun yanında insülin yüksekliğine sebep oluyor yani insanlar şeker hastası oluyor. NBŞ, sadece şeker hastası yapmakla kalmıyor insülin zaten büyüme hormonu olduğu için NBŞ ilgili organlarda aşırı büyümeye yol açıyor. Özellikle pankreasta meydana gelen büyümelerin yani kanserli büyümenin buna bağlı olduğu sanılıyor. NBŞ verilen pankreasta normal kan akımındaki insülin miktarından 20 kat fazla insülin miktarı görülüyor. Dolayısıyla başta pankreas olmak üzere diğer organlarda da kanserleşmeyi tetikleyen ciddi bir risk unsuru olarak görülüyor. Peki, vatandaş bunu nasıl anlayacak? “NBŞ kullanılan ürün kullanmak istemiyorum” diyen vatandaş ürünün ambalajına bakarak bunu anlayabilir mi? Ne yazık ki ambalajda yazmıyor, yazması üreticinin iyi niyetine kalmış. Çünkü kullanımı yasal.

gıdalar şeker hastalığı ve kanser gibi hastalıkları tetiklediği için karar halk sağlığını tehilikeye atan bir içeriğe sahip. NBŞ'nin sağlığa etkilerini Dr. Yavuz Dizdar anlattı, Türkiye ve dünyada önünün nasıl açıldığını Halkın Sesi araştırdı

Üzerine “şeker” yazması yeterli. Ama o şekerin nasıl üretildiği belli değil. Dünyada bu kadar tartışmalı bir konuyken Tarım Bakanlığı veya Sağlık Bakanlığı’ndan bir açıklama yapıldı mı? Tarım Bakanlığı’ndan bir açıklamanın yapıldığını ben duymadım. Ulusal Beslenme Platformu diye kimlerden meydana geldiğini bilmediğim bir kuruluş açıklama yaptı. “NBŞ kullanımının bir sakıncası yoktur” dediler. Sağlık Bakanlığı da uzun süre sessiz kaldıktan sonra bir açıklama yaparak NBŞ’nin zararsız olduğunu söyledi. Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı raporun hazırlanmasına katılan Kenan Demirkol ve Şükrü Hatun gibi NBŞ’nin zararlarına dikkat çeken hocaların uyarıları dikkate alınmadan kendi istedikleri gibi raporu sonuçlandırıp açıkladılar. Hükümetin bu işten para kazanan firmaları ürkütmemek için elinden ne geliyorsa yapacağı anlaşılıyor. Halkın sağlığı tehlikeye atılsa bile… Çünkü NBŞ’nin etkisi bu ürün kullandığınızın ertesi günü çıkmıyor. Bu nedenle vatandaşın daha doğru ve etkili bilgilendirilmesi şart. Ben insanların bu konuda duyarlı olduğuna inanıyorum. Yeniden bir bilgilendirme faaliyetine girişilse etkili olacağını düşünüyorum. Çünkü vatandaşlar bu işle uğraşan insanların dürüstlüğüne inanıyor, onların herhangi bir çıkar veya kazanç niyetiyle bu mücadeleyi sürdürmediğine inanıyor. Bu nedenle Halk Sağlığı Platformu türü oluşumlar meydana getirilerek bu çabalar daha da güçlendirilmeli. Medya kuşkusuz bu konuda çok önemli. Ama hükümetin ve sermaye kuruluşlarının medyayı nasıl etkilediğini görüyoruz. Bu nedenle medyanın düşüncelerimizi vatandaşlara ileteceğine güvenerek yola çıkmamalıyız. Dr. Yavuz Dizdar’la yaptığımız söyleşide Dr.Kenan Demirkol’un Sağlık Bakanlığı tarafından toplantıya davet edildiğini öğrendik ve kendisine çıkan rapor hakkında ne düşündüğünü sorduk. Demirkol, “Toplantıya NBŞ’nin insan sağlığına zararlı olduğunu düşünen ben ve iki bilim insanı daha davet edildik. Raporu hazırlamak üzere bir araya geldiğimiz ilk toplantıda ortak bir sonuca ulaşamadığımız için ikinci bir toplantıda devam edelim kararı alındı. Ancak biz ikinci toplantıya davet edilmedik ve öğrendik ki başka bir kurul oluşturularak rapor hazırlanmış ve açıklanmış” dedi.

Düflük maliyet için halk› zehirliyorlar

U

luslararası şeker şirketlerinin mısır kökenli şekeri tercih etmesinin en önemli sebebi maliyetinin ucuz ve taşınmasının kolay olması. Ayrıca mısır şurubundan üretilen fruktoz şeker pancarından üretilen glikoza oranla 2.5 kat daha tatlı. Bu unsurlar doğrudan karlılık oranını etkilediği için şeker şirketleri açısından insan sağlığının bir kıymeti kalmıyor. Mısır kökenli şeker üreticileri şeker pancarı kökenli şeker üretimini en aza indirmeyi veya mümkünse ortadan kaldırmayı hedefliyor. Böylece elindeki şekeri rahatlıkla satabileceği geniş bir pazar ortaya çıkmış olacak. AB, kendisinin belirlediği şeker rejimi gereği 27 ülkeden 6 tanesinin şeker pancarı üretimine izin veriyor, diğer ülkelerin şeker pancarı üretimini terk etmesini istiyor. Türkiye ise Balkan, Ortadoğu ve Kafkasya coğrafyasında şeker pancarı ekebilen tek ülke özelliği taşıyor. Buna rağmen Avrupa ülkelerinde kişi başına ortalama nişasta kökenli şeker tüketimi 1,5 kg iken bu oran Türkiye’de daha bugünden 6 kg’a çıkmış durumda. SEKTÖRÜN DEV‹ CARG‹LL NBŞ deyince akla tarım tekeli Cargill geliyor. 1865 yılında faaliyete başlayan Cargill bugün 131 bin işçi çalıştıran uluslararası bir tekel. Şirketin Türkiye’deki faaliyetleri kendi sitesinde şöyle anlatılıyor: “Biz şekerleme, alkollü ve gazlı içecek sektöründe ve meyve sularında, fırıncılık ürünlerinde kullanılmakta olan tatlandırıcıları ve proteinleri üretmekteyiz. Bursa Orhangazi ve Istanbul Pendik tesislerimizde de mısırdan üretmekte olduğumuz kepek, protein ve özü yem sektörüne tedarik etmekteyiz. Bu ürünlerin yanı sıra yüksek kalitede ürünler olan mısır nişastası ve nişasta bazlı şekerlerden glikoz ve fruktoz şuruplarını üretmekteyiz.” Cargill Türkiye’de Ülker grubuyla ortak. Pendik’te kurulu üretim tesisinin %50 hissesi Ülker’e ait.

Şeker pancarı sadece şeker mi? Ülkemizde y›llard›r temel fleker üretim maddesi olarak kullan›lan fleker pancar› ayn› zamanda çok önemli bir ekonomik de¤er. fieker ‹fl Sendikas›’n›n verdi¤i bilgiye göre 10 milyon kifli fleker pancar› üretimi ve ürünün de¤erlenmesi sürecindeki ifllerden geçimini sa¤l›yor. ‹flçi istihdam›, tafl›mac›l›k, ilaç sanayi, kozmetik sanayi, alkol sanayi, hayvan yemi sanayi, süt hayvanc›l›¤›na yapt›¤› katk›larla fleker pancar› sadece fleker üretimini sa¤layan bir üründen çok daha fazlas›n› ifade ediyor. fieker ‹fl Sendikas›, fleker pancar› merkezli sanayi ve ticaret

faaliyetinin ülkeye y›ll›k 2 milyar dolar›n üzerinde katma de¤er sa¤lad›¤›n› ifade ediyor. Çiftçi Sen ise Türkiye’de 175 bin pancar üreticisinin bu kararla daha da içinden ç›k›lmaz bir duruma sokuldu¤unu dile getirdi. Kotan›n %15’e ç›kar›lmas› üzerine yapt›¤› aç›klamada Çiftçi Sen, “Bu karar Türkiye’deki pancar üreticilerini bitirmekte niflasta kökenli fleker üreticilerini güçlendirmektedir” dedi. Çiftçi Sen yapt›¤› aç›klamada ayr›ca flu bilgilere yer verdi:  Pancar üreticileri yaklafl›k olarak 2 milyon dekar arazide art›k pancar ekemiyor.  Üretim d›fl›na ç›kar›lan

175 bin üretici art›k pancar üretemiyor.  200 bin büyükbafl hayvan›n yafl küspe ihtiyac› karfl›lanam›yor.  fieker fabrikalar›nda çal›flan iflçiler ifllerinden ve afl›ndan oluyor.  18 milyon ton olan fleker pancar› üretimimiz azald›.  ‹yi bir münavebe bitkisi olan fleker pancar›n›n hasad›n›n ard›ndan ekilen bu¤day›n verimlili¤inde % 20 oran›nda art›fl sa¤lan›r. Belirlenen kotan›n sonucu olarak, bu¤day verimlili¤inde çiftçilerimiz verim olarak, ülkemiz ise ekonomik olarak % 20 kay›p yaflamaktad›r.

 Ülkenin çevresel/ekolojik dengesi, azalan fleker pancar› üretimi oran›nda bozulmufltur, çünkü 1 dekar fleker pancar›n›n sa¤lad›¤› oksijen 3 dekar çam orman›na eflittir. Dünyada fleker pancar› üretiminde söz sahibi olan Fransa daha önce özellefltirdi¤i fleker pancar› fabrikalar›n› tekrar kamulaflt›rm›fl ve fleker üretiminde fleker pancar› oran›n› yükselterek %65’e ç›kartm›flt›r. Vatan gazetesinin haberine göre niflasta bazl› fleker üretimi kotas› bu ürünün anavatan› ABD de bile %2. Almanya’da binde 8,9, Fransa’da ise binde 4,9. Türkiye’de ise %15.

Bakanl›k raporu: Araflt›rmas›z onay

S

ağlık Bakanlığı bir bilim kurulu oluşturarak NBŞ hakkında çalışma yapılmasını istedi. Mart ayı sonunda Kurul Başkanı Doç. Dr. Serdar Güler imzasıyla yayınlanan raporda özetle normal şekerle nişasta bazlı şekerin insülin salgılanmasına etkisi konusunda birbirinden farklı olmadığı ve NBŞ’li ürünlerin pankreas kanserine neden olduğuna dair yeterli delil olmadığı söyleniyor. Güler bir açıklamasında NBŞ’nin zararsız olduğuna nasıl kanaat getirdiklerini şöyle anlatıyor: “Biz yeni bir bilimsel çalışma yapmadık, yeni bir çalışma yıllarınızı alır, yayınlanmış veriler üzerinde çalıştık ve çalışmamız tabii ki yeterli oldu. Yurt dışı ve yurt içinde yayınlanan her çalışmayı değerlendirdik.”


10

KİBELE 25 Mart 2011 / 7 Nisan 2011

Halk›n Sesi

El de¤memiflli¤in ticareti Geçen günlerde gazetelere yansıyan bir habere göre Antalya Gümrük Muhafaza ekipleri, Çin’de üretilen ve internet üzerinden satış yöntemiyle Türkiye’ye sokulmaya çalışılan ambalajlar içinde 45 yapay kızlık zarı kanı ele geçirdi. Yapay kızlık zarlarının 1000-4000 dolardan alıcı bulduğu söyleniyor. Söz konusu tivarete konu olan Kızlık zarı ya da bekaret bir insan icadıdır. Ne bilinen biyolojik bir işlevi vardır, ne de kadınların beden sağlığı için bir anlamı ya da önemi vardır. Bir bedenin yalnızca kendi mülkü olduğundan emin olmak isteyen erkekler tarafında icad edilen bir kavramdır. Bir de iyi gören gözler onun sayesinde (Bunun için erkek egemenliğin varlığını kabul etmek bir gözlükten daha çok işe yarar) tüm değer ve yargıların 'para', 'mülk' ve 'güc'e bağlı olarak geliştiği bir toplumda çürümüşlüğün, zorbalığın kadın bedenine yansımasına; oradan da bir ayna gibi yeniden topluma yansımasına tanık olabilir. Bekaretin El Değmemiş Tarihi kitabının yazarı Hanne Kibele’den Blank (İletişim Yayınları, Mektup 2008 İstanbul) kitabının girişinde bekareti adalet ve merhamete benzetir. “Tıpkı onlar gibi bekaretin var olduğunu ancak varlığının etkilerinden anlarız” der. İçinde yaşadığımız toplumda da bekaretin varlığını onun etkilerinden; 'namus' cinayetlerinden, kadına yönelik şiddet vakalarından, erkek egemen ve küfürlü dilden anlıyoruz. Bekaret, varlığı beden için gerekli olmadığı halde ülkenin kimi bölgelerinde yaşayabilmek için gereklidir. Neredeyse tamamında ise toplumda bir kadının saygı görmesi için asgari şarttır. Etrafımızı saran hayat, sevgi, güvenlik halesi, saygınlığımız aslında bedenimiz için hiç de anlamı olmayan bir parçasının ortadan kalkıp kalkmadığıyla ya da nasıl kalktığıyla ilgili olarak şekillenir. Bu saygınlık, güvenlik, sevgi çemberinin dışında kalmamak için kadınlar zaman zaman çaresiz kalmakta. İçlerinden 1000-4000 dolar kadar para verebilenler bu çaresizligin çözümünü Çin’de bulabilmektedir. Burada önemli olan el değmemişliğin ticaretini yapanların müşterilerinin kim olduğudur. Yaşama Çin'den gelen küçük bir paket sayesinde tutunacak kadar iğreti bir konuma sahip olan ama ona binlerce dolar verebilecek imkana sahip olan kadınlar kimlerdir? Bu soru karşısında kimsenin aklına proleter mahallelerin, işçi / işsiz kadınları gelmese gerek. Tüm alametler bir yere işaret ediyor: Yükselen yeni İslamcı orta sınıftan kadınlara. Bu sınıfın kadınları çürüyen, güvencesizlik ve yoksullaştırma ile çözülen toplumda evlerin içine sığınmayı, cemmatleştirilmiş mikro bir toplumda gerici-erkek egemen ideolojinin yarattığı bir hayatı yaşamayı tercih edebiliyor. Fakat görünen o ki etraflarını saran toplumsal değerler, yapay zardan bile sahte.

‘Aile’mizin bakanı Şahin AKP’nin kadının adını kabineden silerek kurduğu Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın ilk bakanı Fatma Şahin, AKP’nin kadın politikaları için ideal bir isim

A

ile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın ilk bakanı Fatma Şahin oldu. Fatma Şahin’in düşüncesi, icraatları ve AKP teşkilatından bakanlığa giden öyküsü incelendiğinde Şahin’in AKP’nin kadın siyasetinin tipik bir temsilcisi olduğu görülüyor. İlk kez bakanlık koltuğuna oturan Fatma Şahin, AKP’nin kadın politikalarına ilişkin herhangi bir duyumu olan neredeyse herkesin anımsadığı bir isim. Şahin, AKP’nin kurucularından biri olmakla birlikte, AKP iktidarının üç döneminde de milletvekili ve bir önceki dönem AKP Kadın Kolları’nın başkanıydı. Şahin, Köy Hizmetleri’nden emekli bir babanın ve yoksul bir ailenin çocuğu. Hatta babasının anlattığına göre, üniversitede babasının gönderdiği paraları harcamayıp biriktirir, bayram dönüşlerinde geri verirmiş. İstanbul Teknik Üniversitesi’nde Kimya Mühendisliği bölümünü bitiren Şahin, Sanko Holding’de 18 yıl yöneticilik yaptı. Şahin, AKP teşkilatına katılımını şöyle anlatıyor: “Örgütlenme çalışmalarına katılanların tamamına yakını erkeklerden oluşuyordu. Ben de eşim ile birlikte bu çalışmaları katılıyordum. Bu nedenle de çalıştığım holdingden sık sık izin almak zorunda kalıyordum. Bir gün o zamanki il başkanımız Ökkeş Bey bana, 'Ya anam, bacım ne işin var senin bu kalabalığın içinde? Git işine gücüne bak' dedi. Ben de 'Başkanım siyaseti seviyorum' dedim, gülüştük ve çalışmalarımı sürdürdüm." Fatma Şahin 2002 seçimlerinde Gaziantep’ten 8. sıradan aday gösterildi. Metin Özkarslı’nın 5. sıradaki adaylığından çekilmesi sayesinde 7. sıradan vekil seçildi. ‘KOCANIN MÜSAADE ETMES‹ LAZIM’ Fatma Şahin’in daha önce Zaman Gazetesi’ne verdiği bir röportajda kullandığı ifadeler, aile

bakanı görevine gelen bir kişi için yazmaya değer. Şahin, söyleşide “Kadın eğer bağlanacaksa, bir yerde konuşlanacaksa ve emeğini verecekse lidere güvenmesi lazım. Fakat eşinin de bunu kabul etmesi lazım. Çünkü muhafazakâr bir yapı… Eşi de bu sosyalleşmeye gönül rahatlığıyla müsaade ediyor” ifadelerini kullanıyor. Başka bir soruya “(Kadınlar olarak) Aslında rekabetle çok başarılı baş edemiyoruz. Çok başarılı değiliz. Duygusalız çünkü. Erkekler kadar hesaplı değiliz. Erkekler kadar uzun soluklu da düşünemiyoruz. Bunlar bizim zaaflarımız” diyerek cevap veriyor. Yolu bakanlığa kadar uzanan Şahin’in ilk açıklamaları da bu süreçte AKP’nin kadın politikalarının üretilmesindeki ve yaygınlaştırılmasındaki etkisini, öyle olmasa bile AKP politikalarını ne kadar sahiplendiğini gösteriyor. FEM‹N‹ZMDEN YARAR GELMEZ Şahin’in feminizm eleştirisi kadınların bakanlığı olacağını iddia eden bir bakanlık için oldukça çarpıcı: “Feminizmden bugüne kadar kimse fayda görmemiştir. Bundan sonra da görmeyecektir.” Bakanın bir diğer beyanatı da “ustalık dönemi” bakanlığının nasıl işleyeceğine ilişkin tüyolar veriyor: “Aileyi parçalayan, bizi biz yapan değerleri yok eden, birlikte yaşamayı normalleştiren, nikâhsız yaşamayı normal gösteren televizyon dizileri Türk toplumunu ciddi manada sıkıntı sokuyor.” Kavaf favori dizisini Kurtlar Vadisi olarak açıklamıştı. Şahin henüz böyle bir ilgisini kamuoyuyla paylaşmadı. RAD‹KAL DÜZENLEME: TECAVÜZ SUÇTUR Şahin’in AKP hükümetinin kadınlar için devrim niteliğinde birçok düzenleme yaptığını anlattığı başka bir açıklamasında evlilik içi tecavüzün, yasada tecavüz olarak kabul edilip bir ceza

öngörülmesinin AKP döneminde yapıldığını söylüyor. Şahin, bu düzenlemeyle ilgili “Sorarım size, böylesine radikal bir düzenleme, muhafazakâr bir hükümet için şaşırtıcı değil midir?” diye soruyor. Şahin’in sorusu bu düzenlemenin radikal olduğu önkabulünü barındırıyor. Bir yandan da muhafazakâr bir iktidarın kadına dönük cinsel şiddet konusunda böyle bir düzenleme yapmamasının daha olağan olduğu yargısına dayanıyor. “Bazıları” diyerek ismini anmadığı kadın hareketine eleştiri getiren Şahin, Erdoğan’ın “üç çocuk yapın” çağrılarının kadının çalışma hayatına engel olmadığını, AKP’nin kadınların işgücüne katılımını artırmak için pek çok düzenleme yaptığını iddia ediyor. Şahin, açıklamasını başbakanın üç çocuk isteğinin kadının bedeni üzerinde tahakküm kurulması, neoliberal sistemde kadının iş yaşamına katılmasının da toplumsal cinsiyete dayalı işbölümünü güçlendirir nitelikte olduğu eleştirilerine değinmeden kapatıyor. BU BAKANLIK KADINLARIN BAKANLI⁄I Adında kadın geçmeyen bakanlığın içinde kadın geçen açıklamalarına Şahin’in şu sözleri dayanak gösterilebilir: “Şunu unutmayalım ki ‘Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’ tanımı olsa bile bu bakanlık, kadınların bakanlığı olacaktır. Hak aramada kadınların mücadelesini bütün milletvekili arkadaşlarımla takip edeceğime size söz veriyorum. Şuna inanmanızı istiyorum ki haksızlığa uğramış bir kadın varsa bunun bütün hakkını bu ekip birebir takip edecektir.” “Kimsesizlerin ‘kim’i” olacaklarının sözünü verdiği aynı açıklamasında Şahin, “Şuna inanmanızı istiyorum ki haksızlığa uğramış bir kadın varsa bunun bütün hakkını bu ekip birebir takip edecektir” diyor ve devam ediyor:

FATMA fiAH‹N “Boynu bükük bir evlat varsa onun boynunu düzeltmek, ona analık yapmak bu ekibin görevi olacaktır. Yaşlılarımızın evladı, çocuklarımızın anası, bacısı olacağız.” AKP’nin sürdürdüğü kadın sorununun ezilen cins sorunu değil, sosyal politikalarla çözümlenecek bir sorun olduğu bakışı yeni bakanlık ve Şahin’in açıklamaları ile somutlanmış oluyor. Kadın sorunu artık bu bakanlık ile dezavantajlı kesimlerin sorunlarıyla birlikte ele alınacak. Bunun için çalışmalar da derhal başlatıldı.

Sosyal Yardımlaşma Genel Müdürlüğü, Primsiz Ödemeler Genel Müdürlüğü de Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’na bağlandı. EYVAH! ‹CRAYA GEÇ‹L‹YOR Şahin bakanlığın adının ve içeriğin değiştirilmesine dönük eleştirilerin ise haksız olduğunu savunuyor. Akşam gazetesinden Özlem Çelik’in kendisiyle yaptığı bir görüşmede Şahin “Bakanlık, sadece politika üreten bir bakanlıktan icracı bir bakanlığa dönüştürüldü” diyor.

Ev işçileri hala ölüyor E

Kad›nlar mecliste

Feminist Atölye, KKTC Cumhuriyet Meclisi’nde neoliberal politikalar›n yaratt›¤› y›k›m› protesto etti. Eylemden sonra meclise dinleyici olarak kat›lmak keyfi olarak flartlara ve izne ba¤land›.

Ensesti saklayan cezalandırılsın Hakim, Türkiye’deki yaygın bir sorun olan ensesti saklayan mağdur yakınların cezalandırılması için yasal düzenleme istedi

E

nsesti ihbar etmeyen yakınların cezalandırılmasının önünü kapatan uyuşmazlığın giderilmesi için hâkim Tülin Keleş Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Mahkeme davayı esastan incelemeye aldı. Bingöl'ün Genç ilçesinde Asliye Ceza Mahkemesi hâkimi Tülin Keleş, Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) "Suçu yetkili makamlara bildirmeyenlere 1 yıla kadar hapis cezası verilir" hükmünü içeren 278'inci maddesinin, aile bireylerini de kapsayabilmesi için iptalini istedi. Anayasa Mahkemesi, başvuruyu kabul ederek davayı esastan incelemeye aldı. Keleş, Bingöl’ün Genç ilçesinde yaşanan ensest olayıyla ilgili hâkimi olduğu mahkemenin gördüğü dava neticesinde kanunda

değişiklik yapılması için başvuru yaptı. Görülen dava konusu şöyle: 15 yaşından küçük olan K.T., 3 erkek kardeşinin cinsel tacizine uğradı. Hâkim Tülin Keleş üç erkek kardeşten birini 3, diğerlerini 4’er yıl hapse mahkûm etti. Genç Savcılığı’nın olaylardan haberdar olan baba A.T. hakkında “suçu ilgili mahkemeye bildirmemekten” açtığı davaya ise hâkim Keleş, anayasanın "Hiç kimse, yakınlarını suçlamaya zorlanamaz" hükmü gereğince babanın cezalandırılmasına hükmedemedi. İlgili TCK maddesinin aile içi cinsel taciz iddialarını gizleyen aile bireylerine de cezayı öngörecek biçimde düzenlenmesiniistedi. Mahkeme, baba A.T. hakkındaki davayı da Anayasa Mahkemesi'ne yapılan başvuru sonuçlanıncaya kadar beklemeye aldı.

v işçileri örgütsüz ve güvencesiz bırakılmanın bedelini ölümlerle ödemeye devam ediyor. Son olarak Antalya’da ev işçisi olarak çalışan Yeter Akyüz, cam silerken 8. kattan düşerek hayatını kaybetti. 52 yaşındaki Yeter Akyüz, henüz birkaç aydır gündelikçi olarak çalışıyordu. Akyüz, çalıştığı evin balkonundaki fayansın

kırılması sonucu dengesini kaybedip düştü. Ev İşçileri Dayanışma Sendikası konuyla ilgili İstanbul Kuştepe’de basın açıklaması gerçekleştirdi. Akyüz’ün ölümünün iş kazası değil iş cinayeti olduğunu söyleyen Ev İşçileri Dayanışma Sendikası Başkanı Gülhan Benli, camdan düşmenin işkollarında sık yaşanılan bir kaza türü olduğunu söyledi. Benli, palet bulundurulması ya da döner pencere kullanılmasının bu iş cinayetlerini önleyebileceğini ifade etti. Hükümeti Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) ev işçilerini örgütlenmetoplu pazarlık dahil temel haklardan yararlanma yolunu açan sözleşmesini tanımaya ve imzalamaya çağıran Benli, ev işçilerinin baskı ve tacize karşı korumasız koşullarda

çalıştığına değindi. AKP hükümeti ev işçiliğini iş yasası kapsamına almadığı için ev işçilerinin örgütlü olarak taleplerine yanıt bulabilmesinin imkanı yok. Her yıl onlarca ev işçisi bu nedenlerle hayatını kaybediyor, tacize, tecavüze uğruyor, insanlık dışı koşullarda çalışmaya mahkum ediliyor. Basın açıklamasının Kuştepe’de yapılmasının nedeninin çok sayıda ev işçisnin bu bölgede yaşaması olduğunu belirten Benli, "Örgütlenmenin önündeki en büyük engel kadınların içlerindeki korku. İçlerindeki korkuyu yenmeleri için bu mahallede eylem yapmayı seçtik” dedi.

Cinayet değil geçimsizlikmiş Ocak ay›nda Ankara’da ölü bulunan 17 yafl›ndaki Ç.T’nin cinayet davas›nda san›klar, tüm delillere ra¤men oybirli¤i ile verilen karar neticesinde beraat etti. Ç.T, efli ve eflinin ailesi ile birlikte kald›¤› Pursaklar ilçesindeki evinde ölü olarak bulundu. San›klar M.T. ve H.T.’nin intihar oldu¤unu iddia ettikleri olaya iliflkin dava Ankara 4. A¤›r Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Dosyada kad›n›n intihar etti¤ine iliflkin herhangi bir delil olmamas›na ve cinayete iliflkin delillerin aç›k olmas›na ve çeliflkili tan›k ifadelerine ra¤men, mahkeme oy birli¤i ile san›klar›n beraat karar›n› verdi. Mahkeme heyeti Ç.T.’nin bedeninde sigara söndürüldü¤ünü gösteren yan›klar› yaln›zca “fliddetli geçimsizlik” olarak tan›mlayarak

geçifltirdi. Ç.T, öldürülmeden önce annesinin yan›na s›¤›nm›flt›. Eflinin bar›flma iste¤i üzerine zorla eflinin ailesiyle birlikte yaflad›¤› eve döndü. ‹ki gün sonra Ç.T. evinde ölü bulundu. Ç.T. boflanma istemiyle kendisine avukat atanmas› için baroya baflvurmufltu. Talebinin kabul edildi¤i gün ise boflanmak istedi¤i H.T. ve onun babas› M.T. taraf›ndan öldürüldü. Kad›n Dayan›flma Vakf›’n›n konuyla ilgili yapt›¤› bas›n aç›klamas›nda Ç.T’nin boflanma girifliminin kad›n›n intihar› tercih etmedi¤inin ve hayat›n› normale dönüfltürmeye çal›flt›¤›n›n bir göstergesi oldu¤u söyleniyor. Vak›f’›n yapt›¤› bas›n aç›klamas›nda; “Yarg›n›n adaleti yerine getirmeyip, erkek fliddetini ödüllendiren bu karar› ne yaz›k ki ilk

de¤il. Göz göre göre öldürülen kad›nlar›n katillerinin cezaland›r›lmamas›na sessiz kalmak mümkün de¤il. Günde 5 kad›n çeflitli bahanelerle erkekler taraf›ndan öldürüyor; bu cinayetlerin istatistiklere yans›mayan büyük bir k›sm› ise intihar süsü verilerek iflleniyor” denildi. KARAR BOZULMALI

Aç›klamada kad›nlar, “Biz kad›nlar bu korkunç karar›n üst mahkeme taraf›ndan bozulmas›n›, katillerin yeniden yarg›lanmas›n›, dosyadaki delillerin adil bir biçimde de¤erlendirilmesini ve kad›n katillerinin en a¤›r biçimde cezaland›r›lmas›n› talep ediyoruz” ifadelerine yer verildi. Kad›n cinayetlerinin politik ve sistematik oldu¤unun alt›n› çizen

kad›nlar, bu cinayetlerin karfl›s›nda olmayan herkesin suç orta¤› oldu¤unu belirtti. Kad›nlar aç›klamay› “Biz adaletsizli¤e karfl› sesimizi ç›karmaya, isyan etmeye devam edece¤iz” diyerek sonland›rd›.


11

YÜZ YÜZE 15 Temmuz 2011 / 28 Temmuz 2011

Yargı meselesi hallolunca

Halk›n Sesi

12 Eylül referandumu öncesinde AKP'ye yargı cephesinden destek sunan Demokrat Yargı Derneği'nin eşbaşkanı Orhan Gazi Ertekin, referandumun ardından eleştirel tavrı ile öne çıktı. Ertekin, Epos Yayınları’ndan çıkan "Yargı Meselesi Hallolundu" kitabında AKP'nin yargıyı yeniden şekillendirme operasyonunu anlatıyor. 12 Eylül gününe denk getirilen ve önemli bir farkla Evet’çilerin galibiyetiyle

sonuçlanan Anayasa referandumunun sonuçlarından biri de HSYK’nın yeniden düzenlenmesiydi. Gerçekten de anayasa referandumunun ardından HSYK yeniden düzenlendi. Ama bu düzenleme Ertekin'in deyimiyle "failin değişmesi" şeklinde oldu ve yargı yeni iktidar yapısının şekillenmesinde polisle birlikte en etkin araç olarak öne çıktı. Ertekin'le yargıdaki dönüşüm üzerine konuştuk.

ON AY ‹Ç‹NDE YARGIDA YEN‹ B‹R ‹KT‹DAR YAPISI KURULDU’

Demokrat yargı rüyasının sonu

A

rtık siyasal analize AKP içi iktidar ilişkilerini eklemek gerek. AKP içi iktidar bileşenlerinin arasındaki gerilimlerin ne şekilde tezahür edeceğine dikkat etmeli

T

MK, devlet ile ilişkimizin yasal temellerini yerle bir edip çıplak şiddete dönüştüren yerdir. Hak ve özgürlük mücadelelerinin ana eksenine yerleştirilmelidir merkez. Fakat, bu noktada AKP içi iktidar bileşenleri arasında bir gerilim ve huzursuzluk kaynağı olduğunu da söyleyebilirim. Yargıdaki bu yeni ideolojik merkezin temel davranış kodları ve reflekslerine bakıldığında geçmiş hakim ideolojik merkezden hiç farklı olmadığı, yine hiyerarşik bir siyaset ve yargı dilinin üretilmesinin aracılığını yaptığını söylemek mümkündür.

K

imi kitapların tehlikeli görüldüğü basılmamış kopyalarının bile toplandığı bir dönemde, mensubu olduğunuz yargı kurumu hakkında bir kitap yazdınız. Yargının yeniden yapılanma sürecine ilişkin kamuoyunun bilmediği önemli gelişmeleri anlattınız. Sizi böylesi bir kitap yazmaya yönlendiren neydi? Asıl olarak anayasa değişikliği ile siyasal gerçeklikteki değişiklik arasındaki ilişkiyi belirlemeye, aralarındaki mesafeyi ölçmeye ve aktörlerin bu süreçteki sorunlarını, doğru ve yanlışlarını ifşa etmeye dönük bir demokrasi deneyimi dersleri olarak okunabilir bu çalışma. Bir “Demokrat Yargı Deneyimi” veya bir “Yargıda Demokrasi Deneyimi” olarak adlandırmak yerinde olabilir. Kitapta iki temel soruyu öne alarak cevaplar geliştirmeye çalıştım. Birincisi “yargıda neler oluyor?”, ikincisi ise “Türkiye’de neler oluyor?” Bu iki soruyu yargı özelinde bir araya getirerek bir tarihsel perspektif oluşturmaya ve okuyucu ile Demokrat Yargıçlar Hareketi’nin çıkardığı dersleri paylaşmaya çalıştım. Referandum sonrası HSYK seçimlerini yorumlayacak olursanız seçim sürecinde yaşananlar ve ortaya çıkan yeni HSYK hakkında görüşleriniz neler? Referandum öncesi, AKP ve onun iktidarının bileşenlerinin demokrasi, hukukun üstünlüğü ve siyasal özgürlüklere dayalı politik dil ile referandum sonrası vesayetçi ve bürokratik dile iltihak edilmesi arasındaki derin çelişkiye dikkat göstermek durumundayız kuşkusuz. Bu durum yargıdaki mevcut dönüşümün sadece “iktidarın faili”nin dönüşmesi olarak ele alınması gerektiğini ortaya koyuyor. “Eski HSYK” ile “yeni HSYK” arasında tarihsel olarak bir fark yoktur. Bununla beraber, bundan sonraki siyasi analizlerimizin ana eksenine bir noktayı mutlaka yerleştirmemiz gerektiğini düşünüyorum. O nokta da, yargıdaki gelişmelerden sonra artık siyasal analize AKP içi iktidar ilişkilerini de eklemek gerektiğine inanıyorum. Yargıda ve HSYK’da AKP içi iktidar bileşenlerinin arasındaki gerilimler ne şekilde tezahür edecek buna dikkat göstermeliyiz ve bu sürecin yarattığı mağdurlara da sahip çıkmalıyız. Son birkaç yılda yargı Türkiye'de dönüşümün etkili bir parçası oldu. Balyozla TSK’da, Ergenekonla siyasette, medyada, şike operasyonuyla futbol federasyonunda… Siz de kitabınızda batı ülkelerinde dahi “Politik dönüşümün hukuk yoluyla” yapıldığına dair bir tespitte bulunmuştunuz. Yargının bu işlevini nasıl yorumlamak gerekir? Bence, Türkiye’de yargı, yeni bir tarihsel rolün baş döndürücü imkanlarını kullanıyor. Bu tarihsel rol, bugüne kadar hep şikayet edilen adalet noksanlığını ve yargının şimdiye kadarki seçici çalışmasına karşı geleneksel iktidar güçlerine dokunmayı öne alıyor. Böylece, Türkiye’de demokrasinin ilk defa hukuksal imkanlarının ortaya çıktığı söyleniyor. Oysa, yargının tarihsel rolünde aslında değişen bir şey yok. Fazladan sadece geçmiş iktidar sahiplerine

dokunuluyor. Bu tabii ki hiç kötü bir şey değil. Tam tersine önemli bir gelişme. Fakat, burada önemli olan yargının geleneksel misyonuna uygun olarak iktidar açısından işlevsel kullanımıdır. Bu işlevsel kullanımın bundan sonra da devam ettirileceğini tahmin ediyorum. Dolayısıyla “Yargı yoluyla demokrasi” iddiasını sürdürmeleri onlar açısından mantıklı görünüyor. Ama yaşanan tarihsel gerçeklik bu değil. Mevcut yargı, politik güç ilişkilerini eşit, dengeli ve adil bir ortama kavuşturmak yerine yukarıdaki kesimlerden herhangi biri lehine diğerlerine yönelik kullanılan bir araç durumundadır. Son dönemdeki tüm operasyon ve süreçler bu durumun somut ispat noktalarını oluşturmaktadırlar. Hopa olayları davasında da karşımıza çıkan Terörle Mücadele Kanunu’nda (TMK) yer alan “terör örgütü üyesi olmamakla birlikte terör örgütü adına suç işlemek” maddesi ile demokratik bir eyleme katılanlar hakkında TMK kapsamında işlem yapılabiliyor. Basit bir basın açıklaması tıpkı yazılan kitaplar gibi terör örgütü faaliyeti olarak değerlendirilebiliyor. KCK davası ve TMK kapsamında verilen diğer kararlar da benzer bir biçimde “terör suçu” kavramının oldukça esnek kullanıldığı yönünde bir algı ortaya çıkarıyor. Tüm bu demokrasi tartışmaları içinde TMK ve uygula-

Bu iktidarın hoşuna gitmeyen kararlara ve soruşturmalara imza atan bir hakim ve savcının hiçbir hukuksal garantisi yok malarını nasıl yorumluyorsunuz? TMK, başka birçok yerde ısrarla söylediğim gibi Türkiye’nin ikinci ve gerçekte asıl anayasasını temsil etmektedir. Bu kanun, Türkiye’deki hukuk düzenini ikili bir rejime ve uygulamaya bölmekte, toplumu da “yurttaşlar” ile “teröristler” şeklinde ayırmaktadır. Fakat, gerçekte, kimin yurttaş ve kimin terörist olduğuna karar verme yetkisi tamamen polistedir. Bence polis, hukuk ve yargının gerçek merci yasa ve anayasanın her gün yeniden belirlendiği, anlamlandırıldığı ve sonuçlandırıldığı asıl güç merkezidir. Dolayısıyla, Agamben’in dediği gibi yargı ve hukuktan çok dikkatimizi polis

müessesesi üzerine vermeliyiz. Bütün asli kararların verildiği yer tam burasıdır. Bütün o yasal ve anayasal hak ve hürriyetler vaatlerine karşılık bizi çıplak bir güç ve şiddet ile karşı karşıya getiren noktadır burası. TMK, devlet ile ilişkimizin hukuksal/yasal temellerini yerle bir edip çıplak şiddete dönüştüren yerdir. Bu açıdan, bundan sonraki hak ve özgürlük mücadelelerinin ana eksenine yerleştirilmesinde zorunluluk vardır. Bu yasanın hukuk ve yasanın lağvedilmesi bakımından önemini ifşa etmek gerekir. Özel yetkili savcıları ve ağır ceza mahkemelerini bu sistem içinde nereye koyabiliriz? Türkiye’de geçen yıla kadar yargıda iki büyük ideolojik merkez çatışma halindeydi. Birincisi Yargıtay, Danıştay, Anayasa Mahkemesi gibi yüksek yargıda hakim geleneksel iktidar ideolojisiydi. İkincisi ise özel yetkili mahkemelerde temerküz eden bir başka ideolojik merkezdi. Son bir yıl içinde birinci ideolojik blok ikincisinin saldırısı ile geri çekildi ve gücünü önemli ölçüde kaybetti. Şimdi yargıda özel yetkili mahkemelere hakim olan ideolojik merkezin gücünü rahatlıkla görebiliyorsunuz. Bu merkezi AKP’nin siyasi uzantısı olarak görmek son derece yanlış olur. Tabii ki AKP iktidarının bileşenlerinden birisi tarafından yönetilmektedir bu

Son dönemde yargının bazı hak talepli eylemler hakkında başlattığı soruşturmalar var. Örneğin ulaşım zamlarına karşı yapılan parasız otobüse binme eylemleri “gasp, hürriyeti tahdit” gibi ağır ceza kapsamında suçlamalarla dava konusu oldu. Hukuk, hak, güvenlik konusundaki yeni 'konsept'le ilgili ne düşünüyorsunuz? Türkiye’de yargı, bugüne kadar hak, adalet ve hukuk kavramlarına dayanan bir hukuk işçiliği süreci yaratamamış, bunun yerine devletin alelade bir devlet dairesi olarak “asayiş” veya “güvenlik” odaklı faaliyet yürüte gelmiştir. Dolayısıyla, geleneksel olarak adalet taleplerinin devlet ve iktidar güçleri karşısında korunması yerine, bu taleplerin bastırılması yönündeki bir “sopa”ya dönüşmüştür. Son dönemlerde de bu kez “yeni yargı”nın elinden geliştirilen bu refleksleri gelenek ile uyumlu görüyorum. Bu durum, Türkiye’de gerçek bir yargıya hala ne kadar ciddi biçimde ihtiyaç duyduğumuzu gösteren esaslı bir noktayı teşkil etmektedir. Yargının, asıl misyonu devlete ve iktidara karşı halkı ve hak taleplerini korumaktır. Bu misyonunu sürekli olarak da ona hatırlatmak zaruridir. HSYK atamalarında bazı detaylar göze çarptı. Rize'de HES’lerin durdurulmasına ilişkin kararlara imza atan mahkeme heyeti atamalarla dağıtıldı. Kars'ta insanlık anıtının yıkımına ilişkin karara yürütmeyi durdurma veren mahkeme heyeti başkanı farklı bir bölgeye atanırken bu kararı kaldıran mahkeme heyeti başkanı terfi ettirildi. Bu atama ve terfiler ne anlama geliyor? Bu iktidarın hoşuna gitmeyen kararlara ve soruşturmalara imza atan bir hakim ve savcının hiçbir hukuksal garantisi yoktur. Yukarıda verdiğiniz örnekler de bunun somut ispatını oluşturmaktadır.

“Yargıda sanki bir askeri süreç yaşanıyor” HSYK, Danıştay ve Yargıtay'daki son gelişmeler hakkında ne düşünüyorsunuz? Yeni Yargıtay ve Danıştay üyelerinin blok halinde hareket etmelerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Yargıtay ve Danıştay’da son on aylık süreç içinde tarihsel olarak 10 yıllık bir süreç yaşandı ve yeni bir iktidar yapısı hızla inşa edildi. Bu sürecin kadrolarına dikkat gösterildiğinde çok ilginç ve bir o kadar da şaşırtıcı bir durum ile karşılaşırsınız. Sadece Türkiye’de değil tüm dünyada hakim-savcı hayatlarının çoğu zaman bireysel bir özgünlük olarak yaşandığını beşeri farklılaşma ve şerhlerin en çok yaşandığı bir meslek

türü olduğunu görürsünüz. Buna karşılık, Yargıtay ve Danıştay’ın yeni üyelerinde bu genel gelişme ile hiç uyumlu olmayan mekanik tepkilerle karşılaşmaktayız. Daha önemlisi, bu mekanik tepkilerin dışardan görülebilir, gözlenebilir herhangi bir politik ve toplumsal karşılığı da yok. Kendilerini belli edecek, kamuoyunun bu süreci takip etmesini sağlayacak bir “söz” ürettikleri de gözlenemiyor. Bir yargı organının içinde görünmez denetlemez nitelikte sanki bir “askeri” süreç yaşanmakta ve bu sürece sosyal ve siyasal bir anlam vermemizin malzemeleri dahi bizlerden saklanmaktadır. Bu son derece tehlikelidir.

Tepki: Stratejik sessizlik ‘Yargı Meselesi Hallolundu’ içeriği itibariyle kesinlikle yankı uyandıracak bir kitap. Ne gibi tepkiler aldınız? Kitap henüz yayınlandı ve tam olarak nasıl bir serüven yaşayacağı konusunda bir şeyler söylemek için çok erken. Fakat, erken tepkilere bakarak oldukça olumlu olduğunu söyleyebilirim. Buna karşılık, belirli kesimlerin, bu çalışmaya karşı tamamen sessiz kalma stratejisi güttüklerini anlamamak mümkün değildir. Çünkü, böyle bir konuda ve yargı sürecine ilişkin bu çapta iddiaları olan bir kitap karşısında bu kesimlerin sessiz kalması sadece ve sadece bir tek anlama gelir. O da bu sessizliğin gerçekte “stratejik” bir sessizlik olduğudur. Tek bir eleştiri dahi geliştirilmemiş oluşu, muhatap dahi alınmamış olması, onların bu çalışmayı gerçekte muhatap aldığını ve sessizliğin de bu muhataplığın bir biçimi olarak değerlendirilmesi gerektiği açıktır. Tüm bunlara karşılık, ben kitabın yeni olması sebebiyle etkisini tartmak ve tepkileri ölçmek için erken olduğunu düşünüyorum.

Yeni kadroda kapasite yok! Yeni Danıştay başkanının 'kuralcı biri değilim, toplumun değer yargılarını göz önüne alırım' açıklamasını nasıl yorumluyorsunuz? Kuralcılığın alternatifi toplumun değer yargıları mı olmalı? Yargıdaki yeni iktidar kadroları maalesef ciddi bir yetersizlikle malüller ve hukuk ve yargı alanındaki sorunlara cevap yetiştirebilecek hazırlık ve tecrübeden yoksunlar. Geçmiş- geleneksel iktidar mahfillerinde ciddi yetişmiş, hazırlıkları olan elit bir hukukçular sınıfından bahsedilebilirdi. Bu seçkinler sınıfı, yargıdaki sorunları geleneksel perspektifleri ile cevaplar geliştirmeye çalışır ve kendi hallerince sorunları çözerlerdi. Düşüncelerine katılın veya katılmayın ciddi bir altyapıları, perspektifleri vardı. Yabancı dil bilgileri ileri düzeydeydi. Akademik çalışma yapmışlardı ve Türkçeye de hakim durumdaydılar. Buna karşılık, yeni kadroların buna ilişkin hiçbir hazırlıklarından ve kapasitelerinden bahsedilemez. Bu nedenle yeni kadroların demeçlerini ciddiye alarak analizler yapmanın son derece yersiz olduğunu düşünüyorum.


12

DOSYA 15 Temmuz 2011 / 28 Temmuz 2011

Halk›n Sesi

Kabine yeni, ba kanla r es ki rulunu Erdoğan önce bakanlar ku programını sonra da 61’inci hükümet ikliğin açıkladı. Büyük bir değiş ral olmadığı kabinede neolibe tiren ge e rin dönüşümün gereğini ye sik du. Ek leri bakanlar koltuğunu koru bineye eklengiderecek yeni isimler ka ı yürütmeye di. Sermayenin saldırıların ricileşme ve devam edecek AKP’nin ge atamalara kadrolaşma politikaları da yansıdı ve hükümet programına

Neoliberal dönüşümde ustalık dönemi kabinesi AKP yeni kabineyi kurdu, 61’inci hükümet programını açıkladı. Neoliberal dönüşümün eksikleri gideriliyor, nihai adımları atılıyor, bürokrasi ve rejimin kurumları yeniden yapılandırılıyor

Hükümet programı ve bakanlıklara getirilen isimler yeni saldırı alanlarının habercisi: Eğitimde dönüşüm, su ve orman satışıyla kentsel dönüşümde kurumsallaşma, Kürt sorununda tasfiye... değerli" diyerek suyun yeni dönemde "iyi değerlendirileceğini" söyledi.

A

KP, bir önceki iktidar dönemi sona ermeden, kendini önemli bir yetkiyle donatmıştı. TBMM tatile girmeden önce 6 Nisan 2011 tarihli oturumunda, hükümetin kamu kurum ve kuruluşlarının teşkilat ve görevleri üzerine düzenleme yapmasını sağlayan Kanun Hükmünde Kararname (KHK) çıkarma yetkisi oylanarak kabul edilmişti. AKP, bu KHK ile elde ettiği yetkiye dayanarak bakanlıkların yapısında değişiklik ve düzenlemeler yaptı. 8 Haziran günü yayımlanan kararname ile 8 devlet bakanlığı kaldırıldı, icracı niteliğe sahip 6 yeni bakanlık kuruldu. Bazı bakanlıklar birleştirilerek veya ismi değiştirilerek yenilendi. Neoliberal dönüşüm programına uygun işlevlere sahip bu bakanlıklar gelecek dönem sermaye saldırılarının yoğunlaşacağı alanları işaret ediyor. Bakanlıklara ilişkin yeni düzenlemelerin bir kısmı da AKP'nin kadrolaşma, gericileştirme ve tasfiye operasyonu için gerekli uygulamaları içeriyor. KENTTE BARINMAYA, KIRDA ÇEVREYE ZARARLI Çevre ve Orman Bakanlığı'nın Orman Genel Müdürlüğü dışındaki birimleri ile Bayındırlık ve İskan Bakanlığı birleştirilerek Çevre ve Şehircilik Bakanlığı kuruldu. Ülke çapında yerleşmeye, imara, yapılaşmaya yönelik tüm faaliyetler bu bakanlık tarafından düzenlenecek. Bu bakanlık hak mücadelelerini ilgilendiren iki önemli işleve sahip. Bunlardan ilki barınma hakkı mücadelesini ilgilendiriyor. “Gecekondu, kıyı alanları ve tesisleri ile niteliğinin bozulması nedeniyle orman ve mera dışına çıkarılan alanlar dâhil kentsel ve kırsal alan ve yerleşmelerde yapılaşma ve dönüşüm projeleri” bu bakanlık bünyesinde olacak. Kentsel dönüşüm projeleri ve ranta dayalı şehircilik stratejileri artık bakanlık düzeyinde koordine edilecek. Bu bakanlığın başına kentsel

dönüşümün simge kurumu TOKİ’nin eski başkanı Erdoğan Bayraktar getirildi. TOKİ AKP iktidarı döneminde kentsel dönüşüm projesi ve toplu konut kapsamında 490 bin konut yaptı. 35 milyar TL'lik bu yatırımlar ihale alan firmaların yüzünü güldürdü. Bugüne dek 248 gecekondu bölgesinde yıkım yapan TOKİ, yeni dönemde de kanunda belirtildiği üzere gecekondu bölgelerinde yıkımlara imza atacak. Bakanlığın bünyesinde bulunan Çevresel Etki Değerlendirme Genel Müdürlüğü ise doğa ve yaşam savunucularını ilgilendiriyor. Atık tesislerinin kuruluşuna ilişkin düzenlemeler, başta santraller ve taş ocakları olmak üzere kurulacak tesislerin çevresel etki değerlendirme raporları

bu bakanlığın yetkisi kapsamında. TMMOB'un yetki alanı olan mühendis, mimarların ve şehir plancılarının mesleki denetimi görevi ise bu bakanlık bünyesinde kurulan Mesleki Hizmetler Genel Müdürlüğü'ne veriliyor. Mühendislik hizmetlerine ilişkin yetkilendirmeyi bu birim yapacak. İktidar ve belediyelerin rant projelerinin önemli bir kısmını hem bilimsel yetersizliklerini ortaya koyarak hem de yargı yoluyla durduran TMMOB etkisizleştirilmiş olacak. SU YA⁄MASI BAKANLI⁄I Su ve Orman, doğanın bu iki yaşamsal unsurunun metalaştırılması sürecine özel önem verileceği adlarına bir bakanlık kurulmasından anlaşılıyor. Hükümet programını açıklayan Erdoğan 2015'e kadar mevcut enerji

abine yapısındaki yeni değişiklikler, devletin şiddet aygıtlarının yeniden yapılandırıldığını gösteriyor. Bu değişim kabinedeki üç önemli görevlendirme ve düzenlemeyle de açığa çıktı. ‹ST‹HBARAT VE STRATEJ‹ BAfiBAKANDA Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği ve Milli İstihbarat Teşkilatı, başbakana bağlı olarak çalışmaya devam edecek. MİT'le istihbarat; MGK Genel Sekreterliği'yle devletin faaliyetleri ve güvenlik stratejilerinin belirlenmesinde koordinasyonu sağlayan iki önemli kurum doğrudan başbakana bağlı olarak çalışacak. Devletin derin faaliyetlerinin koordinasyon merkezi olan MGK Genel Sekreterliği AKP iktidarı sonrası AB ile uyum düzenlemeleri çerçevesinde 2004'te 'sivlleştirilmiş' bu tarihe kadar TSK kurmay kademelerinin atandığı genel sekreterliğe büyükelçi Yiğit Alpogan getirilmişti. Bu tarihten sonra göreve gelen diğer iki isim de TSK yerine dışişlerinin diplomat kadroları arasından seçilmişti. Kurumun başbakanlığa bağlı faaliyetlerinin sürmesi bu derin iktidar odağının AKP kontrolünde faaliyetlerini yürütmeye devam edeceği anlamına geliyor. Eskinin TSK merkezli güven-

MUTABAKAT B‹TT‹ Kabine'nin sürpriz isimlerinden birisi Milli Savunma Bakanlığı'na atanan İsmet Yılmaz oldu. AKP hükümetinin değişmez Milli Savunma Bakanı

Baflbakan: Recep Tayyip Erdo¤an Baflbakan Yard›mc›lar›: Bülent Ar›nç, Ali Babacan, Beflir Atalay, Bekir Bozda¤ Adalet Bakan›: Sadullah Ergin Aile ve Sosyal Politikalar Bakan›: Fatma fiahin Avrupa Birli¤i Bakan›: Egemen Ba¤›fl Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakan›: Nihat Ergün Çal›flma ve Sosyal Güvenlik Bakan›: Faruk Çelik Çevre ve fiehircilik Bakan›: Erdo¤an Bayraktar D›fliflleri Bakan›: Ahmet Davuto¤lu Ekonomi Bakan›: M. Zafer Ça¤layan Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakan›: Taner Y›ld›z Gençlik ve Spor Bakan›: Suat K›l›ç G›da, Tar›m ve Hayvanc›l›k Bakan›: Mehdi Eker Gümrük ve Ticaret Bakan›: Hayati Yaz›c› ‹çiflleri Bakan›: ‹dris Naim fiahin Kalk›nma Bakan›: Cevdet Y›lmaz Kültür ve Turizm Bakan›: Ertu¤rul Günay Maliye Bakan›: Mehmet fiimflek Milli E¤itim Bakan›: Ömer Dinçer Milli Savunma Bakan›: ‹smet Y›lmaz Sa¤l›k Bakan›: Recep Akda¤ Su ve Orman Bakan›: Veysel Ero¤lu Ulaflt›rma Bakan›: Binali Y›ld›r›m

61’inci hükümetin programında eğitimde özelleştirme, kentsel dönüşümde merkezi saldırı var

lik, istihbarat gibi şiddet aygıtları bugün 'sivilleşme' söylemiyle beraber AKP merkezli olarak yeniden yapılandırılıyor. DER‹N KOORD‹NASYON S‹V‹LLEfi‹YOR Bir diğer önemli düzenleme ise AKP merkezli bu yeniden yapılandırmanın yeni koordinasyon merkezini oluşturmaya yönelik. 8 Temmuz günü Resmi Gazete'de yayımlanan kararla İçişleri Bakanlığı bünyesinde kurulan Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı, Başbakanlığa bağlandı. Yeni kabinede bu müsteşarlık Başbakan yardımcısı Beşir Atalay'ın sorumluluğuna verildi. Atalay Başbakan adına Terörle Mücadele Yüksek Kurulu'na da başkanlık edecek. Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı'nın bir dönem 'derin devlet'in çekirdeğini oluşturan Genel Kurmay 2. Başkanlığı-Özel Harp Dairesi’nin işlevini görmesi, güvenlik stratejileri ve istihabarati koordinasyonu yürütecek biçimde örgütlenmesi hedefleniyor.

Kabinede kim var?

Hükümet satışa programlı

Rejimin kurumları dönüşüyor K

gücünün 10'da 1'ine tekabül eden 5. 5 bin MW enerji elde edilecek biçimde HES projelerine hız verileceğini açıkladı. Bunun planlanmasının da kurulan yeni bakanlık tarafından yapılacağını açıkladı. Ormanlara, biyolojik çeşitliliğe, yaban hayata ilişkin tüm tasarruflar Su ve Orman Bakanlığı tarafından gerçekleştirilecek. Bakanlığın kuruluşuna ilişkin KHK'da "su kaynaklarının sürdürülebilir kullanımı" görevi verilen bakanlığın suyun ticarileştirilmesi süreçlerini yürüteceği görülüyor. Suyun ticarileştirilmesi sürecinin altyapısını oluşturan "havza yönetimi" de ‘Su Yönetimi Müdürlüğü’ tarafından koordine edilecek. Erdoğan kabinenin açıklandığı basın toplantısında "Su adeta petrol kadar

SOSYAL POL‹T‹KADA SADAKACILIK DÖNEM‹ AKP, neoliberalizmin yarattığı yoksulları, mülksüzleri sisteme yeniden eklemlemede sosyal politikaları etkili bir araç olarak kullandı. AKP'nin etkin bir parti politikası olarak kullandığı sadakacı sosyal yardım anlayışı Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ile devlet politikası haline geldi. Bakanlığa ayrılan 25 Milyar TL bütçe de projeye verilen önemi gösteriyor. Bu bakanlık kadınların sorunlarını, engelliler, yaşlılar, çocuklar gibi toplumun diğer hak mağduru kesimleriyle birlikte ele alacak. 8 Haziran günü yayımlanan KHK'da bakanlığın bir diğer yetkisi ise "yoksullukla mücadele”ye ilişkin ulusal strateji ve politikaları belirleme ve koordine etme" olarak tanımlanmış. Yoksullukla mücadele IMF ve Dünya Bankası patentli bir kavram. Yoksulluğun ortadan kaldırılması gibi bir amaç taşımayıp aksine 'yoksulluğun sürdürülebilir' olmasına yönelik politikalar geliştiriyor. Mikrokredi, ayni ve nakdi yardım gibi araçlarla yoksulların düzenle bütünleştirilemesine yetecek kadar ihtiyaçlarını karşılamak amaçlanıyor. Bu bakanlığın bir diğer görevi de gönüllü yardım kuruluşlarına ilişkin düzenleme ve denetim yapmak. Türkiye'de 84 bin dernek var. Bu derneklerin 15 binden fazlası 'dini hizmetlere yönelik’ dernekler olarak sınıflandırılıyor. 14 bini ise yardım derneği kategorisinde yer alıyor. AKP iktidarı döneminde açılan 20 binden fazla derneğin yüzde 50'si yardım derneği. Yardım derneklerinin büyük bir bölümü İslamcı örgütler veya cemaatlere ait. Deniz Feneri davasında görüldüğü üzere cemaatin mali kaynaklarının yardım dernekleri aracılığıyla örgütlendiği göz önüne alındığında bu bakanlığın İslamcı derneklerin önünü açabileceği öngörülebilir.

Vecdi Gönül iktidarla TSK arasında yaşanan gerilimli dönemlerde üzerinde mutabakat sağlanan bir isim olarak bu koltuğa getirilmişti. Yılmaz ise AKP bürokrasisinden gelen bir isim. Son sekiz yılda Denizcilik ile Kültür ve Turizm Bakanlığı Müsteşarlığı, Ulaştırma Bakanlığı görevlerinde bulundu. AKP'nin yeni iktidar döneminde TSK ile ilişkileri kendi tercih ettiği bir isme havale etmesi ve Yılmaz'ın yardımcılığına da TSK dışından 'sivil' bir ismin getirileceği yönündeki açıklamalar, AKPTSK ilişkilerinde mutabakatın yerini, iktidarın belirleyici olduğu yeni bir dönemin aldığının habercisi.

61. hükümetin programı Tayyip Erdoğan tarafından 8 Temmuz günü Meclis Genel Kurulu’nda açıklandı. Erdoğan, geçmiş dönem icraatlarına dayalı popülist bir konuşmayla AKP’nin yeni dönem ilgi alanlarına işaret etti. Hükümet programında icraatların yoğunlaşacağı alanlar olarak dış politika, eğitim, sosyal politika, yargı, anayasa, kentsel dönüşüm, enerji politikası, Kürt sorunu öne çıktı. Eğitimde ‘Milli değerler ve uluslararası standartlar esas alınarak kalite merkezli’ reform yapılacağını anlatan Erdoğan bu bakanlığa Ömer Dinçer gibi kamuda esnekleşme ve önemli dönüşüm yasalarına imza atan bir ismi getirdi. Dinçer 28 Şubat öncesi ‘şeriat düzenini öven’ açıklamalar yapmış, Başbakanlık müşaviri olduğu dönemde bu açıklamalar gündeme getirilmişti. Üniversitedeki öğretim üyeliği ise intihal yaptığı için elinden alınmıştı. ULUSAL ÖLÇEKTE KENTSEL DÖNÜfiÜM Hükümet programında kentsel dönüşüm de önemli bir yer tutuyor. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı kuruldu. “Marka şehirler yaratacağız” diyen

Erdoğan TOKİ başkanlığı sırasında yaptığı rantsal dönüşüm projeleriyle takdirine mazhar olan Erdoğan Bayraktar’ı bu bakanlığın başına getirerek işe başladı. Erdoğan daha önce yaptığı bir konuşmada da ulusal ölçekte yapılaşma planı hedeflediklerini açıklamıştı. Hükümet programında yargı reformuna dair somut şeyler açıklamayan Erdoğan bunun yerine geçmiş icraatlarını anlattı. Yargı alanında neoliberal dönüşüm ve kadrolaşmanın devamı AKP’nin yargı gündemini oluşturuyor. HSYK’da AKP’nin söz sahibi olmasını sağlayan değişikliklerin mimarı olan Sadullah Ergin, Adalet Bakanı olarak atandı. Ergin’in bu göreve devam getirilmesi yargının ele geçirilmesi operasyonunun ince işçiliklerle devam edeceğini gösteriyor. EN ÖNEML‹ VAAT ANAYASA Yeni bir anayasa vaadi hükümet programında da yer aldı. Seçim süreci sıkça kullanılan “anayasa değişecek” söylemi yeni dönem yine gündem başlıklarından birini oluşturacak. Programın bir diğer önemli

başlığı olan Kürt açılımı ise geçmiş dönemle örtüşüyor. ‘Denizi geçtik, derede boğulmayacağız’ diyen Erdoğan milli birlik ve kardeşlik projesinin takipçisi olmaya devam edeceklerini söyledi. İçişleri Bakanlığı’ndan başbakan yardımcılığı görevine atanan Beşir Atalay’a Kürt sorununda yeniden inisiyatif verilmesi açılım adı altında Kürt hareketini tasfiye programı devam edildiğini gösteriyor. DAVUTO⁄LU ‹LE DEVAM Türkiye’nin dış politikasında da bir değişiklik emaresi yok.

Bölgede güçlü Türkiye imajı dış politikanın özünü oluşturuyor. Seçimin hemen ertesinde işe koyulan Dışişleri Bakanı Davutoğlu Ortadoğu turuna çıkmış, önümüzdeki günlerde de Türkiye’nin emperyalistler açısından bölgede hala seçenek olacağının ipuçlarını vermişti. Erdoğan, Ortadoğu halklarının meşru taleplerinin arkasında oluğunu söylerken İsrail’e karşı alışılan çıkışlarını yapmaktan da imtina etmedi. Daha önce de bölgede yaşanan sorunlara Türkiye müdahil olmaya çalışmış ancak güçlü Türkiye imajı her defasında söylemde kalmıştı.


13

TARİH 15 Temmuz 2011 / 28 Temmuz 2011

Halk›n Sesi

Geçmişi yağmalanan Libya S

avaşlarla ve emperyalist işgallerle direniş tarihi yazılan Libya yeni bir empiryalist saldırıyla karşı karşıya. Bu saldırının işbirlikçileri direniş tarihini bile kendileri için kullanmaya hevesli

D

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu geçtiğimiz günlerde Libya’yı ziyaret etti. NATO, BM, ABD ile birlikte üyesi olduğu Libya Temas Grubu’nun yol haritası gereği olarak da muhatap olarak Bingazili muhalifleri aldı. Burada Arapça seslenen Davutoğlu, “Ömer Muhtar’ın çocukları” şeklinde selamladığı topluluğa desteğini iletti. Ertesi gün kimi gazetelerde “Ömer Muhtar'ın oğullarının Türkiye'yi bağrına bastığı”, Davutoğlu’nun kürsüden aracına giden yolda gösterilen yoğun ilgi sebebiyle güçlükle ilerlediği gibi güzellemeler yer aldı. Böyle bir 'temas' grubunun desteklediği bu muhalifler, Davutoğlu’nun gönderme yaptığı, ülkesinin işgaline karşı direniş tarihini yazan Ömer Muhtar’ın çocukları kabul edilebilir mi peki? Bu kadarı bile yeni bir tarih çarpıtmasıyla karşı karşıya olduğumuza dair hayli kuvvetli ‘şüphe’ uyandırıyor. Libya’nın işgal ve direniş tarihine kulak vermek gerek… LIBYA: ‹TALYA’NIN “VAAT EDILEN TOPRAK”LARI Bugünkü Libya’yı oluşturan topraklar, Osmanlı’nın Kuzey Afrika’daki son toprak parçası olarak İtalya’nın kendisine sömürge alanı olarak belirlediği bir bölgeydi. İtalya misyonerlerin yönettiği okul, hastane ve ticaret yerleri ile bölgeyle ilişki kurmuş, kapitülasyonlardan faydalanarak bu toprakların çeşitli noktalarına girmişlerdi. Sömürge yarışında geç kalan İtalya, 28 Eylül 1911 tarihli notasıyla, Akdeniz’deki konumu ve Afrika'ya açılan bir kapı olması dolayısıyla Trablus ve Bingazi’yi işgal edeceğini açıkladı, bir gün sonra da Trablus’a asker çıkardı. İşgalin gerisinde, klasik bir yatırım bankası olmasının ötesinde İtalyan emperyalizminin sürükleyicisi konumundaki Banco di Roma ve siyasal taleplerini Milliyetçi Parti aracılığıyla dile getiren demir-çelik sanayi vardı. Yarattıkları kamuoyunun 1911'de ulaştığı yoğunluk, işgal kararını hazırladı. Zaten birkaç ay önceden büyük sermaye tarafından desteklenen basın, işgal lehine kampanya başlatmış, Libya, “Vaat Edilen Toprak” ilan edilmişti. Savaş fiili olarak

Emperyalist projeleri uygulamak için Libya’ya giden Davutoğlu ‘muhaliflere’ Ömer Muhtar’ın çocukları diyerek seslendi. Peki bu ‘muhalifler’ gerçekten Ömer Muhtar’ın çocukları mı? subaylar, birkaç bin Osmanlı askeri ve Libyalı aşiret direnişçilerinin savaşı olmaktan ileri gidemedi. Balkan Savaşları’ndan yenilgiyle çıkan Osmanlı 18 Ekim 1912’de barış yapmak zorunda kaldı. Osmanlı kuvvetleri Trablus’u terk ettikten sonra da direniş devam etti, İtalya sadece sahil şeridinde tutunabildi, güneydeki kırsal ve çöl bölgeye hakim olamadı. Hatta bölgesel bir hükümet kuruldu, başına Senusi tarikatının lideri Emir İdris esSenusi geldi. İtalya 1917’de yaptığı anlaşmayla İdris’in yetkilerini tanıdı ve silahlı çatışma durdu. Ancak 1. Dünya Savaşı sırasında İtalyan işgali altında olmayan Libya limanları düşman bölgesi sayılarak işgal edildi, Libyalılar savaş boyunca İtalyanlarla çarpıştılar. Savaş sona erince İtalya, ülkenin verimli topraklarına el koydu, şirketlere ve işgalde büyük rol oynayan general ve subaylara verildi. Mussolini’nin iktidara gelmesinin ardından da saldırılar giderek arttı.

Trablus’un bombardımanı ile başladı. BIR HALKIN DIRENIfiI İtalyan kuvvetlerine göre zayıf olan ülke ordusunun ilk saldırıyla birlikte sahil şehirlerini terk edip içerilere çekilmesi, Trablus’taki hastane personelinin İtalyanlara teslim olması gibi olaylar, işgalin halk arasında büyük bir panik yaratmasına neden oldu. Diğer taraftan Banco di Roma’nın paraları, belediye reisinin de işbirliği ile halka dağıtılmış olan silahların satın alınması için piyasaya sürülüyordu. Ancak halk işgale karşı işbirlikçiliğin karşısındaydı. Libya halkı bu çatışmada, bölgeye gelen Enver Paşa ve Mustafa

Kemal’in de aralarında bulunduğu subayların yanında yer aldı. Özellikle, Libya'daki en önemli dinsel tarikat olan Senusiler, İtalyan sömürgeciliğine karşı direnişin çekirdeğini oluşturdular. İtalya, kolay bir işgal beklerken, sahilde tıkanıp kalmış, karşısında Osmanlı ve yerli kuvvetlerin denetimi altında 1900 kilometrelik bir cephe bulmuştu. Libya halkının direnişi, esas olarak başkenti Bingazi olan Sireneyka bölgesinde yoğunlaşmış, Trablus’ta da halk çatışmalara katılmıştı.

İtalyanların şehirdeki direnişçileri topluca halkın önünde idam etmesine rağmen gönüllülerin katılımı devam ediyordu. İdamlar İngiliz ve Fransız basınında katliam resimleriyle birlikte “Trablus’da İtalyan uygarlığı-Bir köyün halkının toptan yok edilişi” başlığıyla veriliyordu. Ancak silah ve para desteği bulamayan Libya mücadelesi, başlangıçta 23 bin kişi olan ancak zaman içinde 100 bin kişiye kadar ulaşan İtalyan ordusunun karşısında ittihatçı

KAYNAKÇA: -Türkkaya Ataöv, Afrika Ulusal Kurtuluş Mücadeleleri -Orhan Koloğlu, Fizan

Korkusundan Libya Mücahitliğine -Ayşe Hür, Siyasi sürgünler diyarı Trablusgarp

‹K‹ ATEfi ARASINDA II. Dünya Savaşı sırasında ise Libya, bir yanda Alman ve İtalyan, öte yanda İngiliz ve Amerikan kuvvetleri arasında geçen çatışmalara sahne oldu. Binlerce Libyalı öldü; Bingazi başta olmak üzere çok sayıda yerleşim birimi bombardımanlar sonucunda büyük ölçüde yıkıma uğradı. İngilizlerin 1943’te Libya’ya girmesiyle İtalya’nın 32 yıl süren ve 20 bin kişinin ölümüne neden olan işgal dönemi bitti ancak Bingazi ve Trablusgarb’ı İngilizler, Fizan’ı Fransızlar işgal etti. ABD de Tripoli yakınlarında askeri üs elde etti. İngiltere ve İtalya, Libya’nın bu bölünmüşlüğünü BM eliyle sürdürmek istediyse de bu plan BM’de reddedildi. 1951’de Libya ülke bütünlüğü bozulmadan bağımsız ilan edildi ancak söz konusu ülkeler sermayesi ve askeri üsleriyle varlıklarını devam ettirdi.

-Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi -News Times Dergisi Mart 2011

Fizan’a kadar yolu var... Uzakl›¤› ifade eden bir kelime olarak kulland›¤›m›z ‘Fizan’›n genellikle co¤rafi olarak nereyi tarif etti¤ini bilmeden kullan›yoruz. Hatta böyle bir yerin gerçekli¤i bile kimilerince kuflkuyla karfl›lan›yor. Fizan, Afrika’n›n ortas›ndaki Büyük Sahra’n›n Libya ile ba¤lant›l› bölümüdür. II. Abdülhamid döneminde buras› muhaliflerin, komitac›lar›n, baflar›s›z yöneticilerin gönderildi¤i bir sürgün yeriydi. Özellikle en tehlikeli kabul edilen siyasi mahkumlar kaçman›n mümkün olmad›¤› bu bölgeye gönderilirdi. 19. yüzy›l›n sonunda, otuz kilometrekare bafl›na sadece bir insan›n düfltü¤ü bölgenin merkezi Murzuk, Trablusgarp’ten 900, Bingazi’den 1150 km içerdedir. Oraya ulaflmak için deve s›rt›nda en az birkaç hafta geçirmek gerekirdi. Akreplerin, zehirli y›lanlar›n kol gezdi¤i, geceleri s›cakl›¤›n s›f›r›n alt›na düfltü¤ü çölde, gündüz ise 50 derecenin üzerindeydi. Su bulman›n imkans›z oldu¤u

bölgede tek besin maddesi de hurmayd›. Bu niteli¤iyle Fizan, sürgünlerce en istenmeyen bölge olarak ün yapm›flt›. Öyle ki oraya gitmemek için, devirmeye kalk›flt›klar› padiflaha “Çok yafla” diye ba¤›rarak sürgün yerinin hiç olmazsa sahilde olmas›n› sa¤lamaya çal›flanlar vard›. Ancak kimileri için gönüllü sürgün yeri haline de gelmiflti. ‹talya Libya’ya ilk sald›rd›¤› s›rada Osmanl› ordusunun büyük k›sm› Balkanlar’da toplanm›flt› ve donanmas› olmayan ‹stanbul’un yard›m göndermesi imkans›zd›. Üstelik Dünya Savafl› öncesi bafllayan kamplaflmada bar›flç› kalma karar›ndayd› ancak aralar›nda Libya’da sürgünlük yaflam›fl olan ‹ttihat Terraki mensuplar› aksi düflüncedeydi. Gönüllü sürgünlü¤ü kabul ettiler, aralar›nda Enver Pafla ve Mustafa Kemal’in de oldu¤u askerler takma adlarla pasaportlar düzenleyerek bölgeye gittiler ve halkla beraber direnifl örgütlediler.

Teslim olmadı, cellatlarından uzun yaşadı İtalya’da 1922'de Mussolini lideliğinde Faşist Parti iktidara gelince, daha önce Libya’ya dair yapılmış anlaşmaları geçersiz ilan ederek Libya'ya saldırdı. İdris es-Senusî Mısır'a sığınınca da, askeri önderliği ulemanın alt tabakasından yaşlı bir öğretmen olan “Çöl Aslanı” lakaplı Ömer Muhtar üstlendi. İtalyanlar askeri harekatın bir iki hafta içinde biteceğini düşünmelerine rağmen, Libyalıların karşı koyması sonucu direniş 1930’ların başına dek sürdü. İtalyanların 1911'de Libya çıkarmasında da direnişe katılan Muhtar, 1923'te Berka'da yeni bir direniş başlattı, İtalyanlara karşı direnişin bayrağı haline geldi. İtalyan kuvvetleri ilk yıllarda ciddi kayıplara uğradılar, Muhtar’ın gruplar şeklinde düzenlediği direnişçiler İtalyan karakolları, müfrezelerine ani baskınlar düzenliyor ve hakim oldukları bu coğrafyada seri hareket edebilmeleri sayesinde çok çabuk geri çekilebiliyorlardı. İtalya’nın bu gerilla savaşına karşı taktiği ise, 1911’deki işgalde kullandığı, dünya tarihine ilk olarak geçen, havadan bombardıman yöntemi; direnişçilerin halktan yardım görmelerini engellemek için bölgedeki hayvanların telef edilmesi, mahsullerin zarara uğratılması ve ormanların yakılmasıydı. Ancak saldırılar hız kesmedi. Kısıtlı koşularda mücadeleye devam eden Muhtar, özellikle silah ve ekonomik desteğe ihtiyaç duyuyordu. Bu dönem Mısır’da bulunan İdris Senusi’nin yanına giderek yardım talebinde bulunan ancak reddedilen Ömer Muhtar’a burada direnişi bırakması karşılığı

Bingazi’de bir köşk, yüklü miktarda maaş gibi kendilerince cazip önerilerde de bulundular ancak reddetti. İtalyan’ın direnişi çökertmek için kullandığı yöntemlerden biri de buydu; bazı kabile şeyhlerini satın almışlardı, Ömer Muhtar'ın çocukluk arkadaşı, Senusi şeyhi Şerif el Giryani de bunlardan biriydi. Direnişi kırmak için İtalyan faşistleri köylüleri topraklarından attılar, hayvanlarına el koydular, su kuyularını kumla doldurdular, kadınları ve çocukları çölün ortasına kurdukları toplama kamplarında açlığa mahkum ettiler. Mısır-Libya sınırına 200 kilometre dikenli tel çekip direnişçilerin kaçış imkanlarını azaltma yoluna bile gittiler. Öyle ki 1929’da valiliğe atanan Badoglio “Berka Kasabı” namıyla anılır oldu. Ömer Muhtar, 11 Eylül 1931’de El-Beyda yakınlarında bir İtalyan askeri taşıt kolunu vurmaya hazırlanırken İtalyanların hizmetindeki bir yerli süvari jandarması tarafından yakalandı. Bingazi’ye getirildiğinde Mussoli’nin özellikle bu harekat için görevlendirdiği valilerin sonuncusu olan General Graziani bu önemli haberi alır almaz hemen uçakla Trablus’a geldi ve Genel Vali Mareşal Badoglio ile görüşüp bir oturumluk çabuk bir “divan-ı harb” kararı sağladı. Yetmişli yaşlardaki Ömer Muhtar hemen ertesi gün, faşist iktidarın 9. yıl dönümü vurgusuyla, Soluk’ta 20 bin insanın önünde asıldı. Bu olay, direnişin sona ermesinin ve işgalin pekişmesinin sembolü oldu. Libya, 1932 yılında İtalyan faşizminin tam denetimine sokulduğunda, kıyımlar, açlık,

‹talyan iflgaline karfl› direniflin bayra¤› haline gelen Ömer Muhtar yakaland›¤›nda yetmiflli yafllar›ndayd›, 20 y›l›n› savaflarak geçirmiflti. Davuto¤lu’nun Bingazi’de ‘Ömer Muhtar’›n çocuklar›’ olarak niteledi¤i, flimdi ‹talya’yla da iflbirli¤i içinde olan muhalifler, bu direniflçinin çocuklar› olabilir mi? çatışma, sürgünler sonucu ülkenin nüfusu, 1922’dekinin yarısına inmişti. Mussolini bu kıyımın tarifini, “bitkileriyle yemyeşil olan Sirenayka’nın kandan kıpkırmızı” olduğu sözleriyle yapmıştı. Oysa bu kıyımın başındaki Mussolini, İtalya’nın 1911’deki ilk saldırısında “uluslararası savaşı bir sınıf savaşı haline dönüştürmek” söylemiyle işgale karşı çıkarak

Forli'de genel bir grev örgütlemişti. Eylemler sırasında cepheye asker taşıyan trenlerin önüne yatılmış, raylar sökülmüş, şehirde barikatlar kurulmuş, tutuklanan Mussolini bu nedenle 5 ay hapis yatmıştı. Bütün bu direniş tarihi, Libya’nın İtalyan emperyalizminin işgali altına girmeye başladığı 1911’in 100. yıldönümünde ülkelerine saldıran-

larla işbirliği yapanların “Ömer Muhtar’ın çocukları” olamayacağını gösteriyor. Ülkesini işgal edenlere karşı 20 yıl boyunca direnmiş, ölmeden evvel "Biz asla teslim olmayız. Ya kazanırız, ya ölürüz. Bizden sonraki nesillerle de savaşacaksınız. Bana gelince… Ben, cellatlarımdan daha uzun yaşayacağım" diyen Ömer Muhtar’ın işaret ettiği de bu olmalı.


14

SPOR 15 Temmuz 2011 / 28 Temmuz 2011

Halk›n Sesi

Futbola AKP operasyonu T T ürkiye futbolu şike operasyonuyla çalkalanıyor. 3 Temmuz Pazar sabahı başlayan operasyonla birlikte Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım ve bazı Fenerbahçeli yöneticilerin de aralarında bulunduğu 49 kişi gözaltına alındı. Sivasspor Başkanı ve FB’li eski futbolcu Mecnun Otyakmaz, Eskişehirspor teknik direktörü Bülent Uygun, şu an Eskişehispor’da çalışan Ümit Karan ve Sivasspor’un kalecisi Korcan Çelikay ve Aziz Yıldırım tutuklanarak Metris Cezaevi’ne gönderildi.

ERDO⁄AN’DAN OPERASYONA DESTEK AÇIKLAMASI AKP’ye yakın medya gruplarının operasyonun dalga dalga süreceği iddiasının ardından beklenen ikinci dalga da 10 Temmuz Pazar günü yaşandı. Trabzonspor Başkanı Sadri Şener ve Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) Başkanı Mahmut Özgener’le birlikte 11 kişi gözaltına alındı. Beşiktaş teknik direktörü Tayfur Havutçu, Beşiktaşlı yönetici Serdar Adalı, İBB’li futbolcular İbrahim Akın ve İskender Alın da ifadeye çağrılan isimler arasında. Gözaltına alınan ve tutuklanan isimler, suç işlemek amacıyla örgüt kurmak, şike ve teşvik primi vermekle suçlanıyor. Bunlar arasındaki en çarpıcı isim, yıllardır Türkiye futboluna yön veren takımlardan Fenerbahçe’nin başkanı Aziz Yıldırım. Yıldırım, 1998’den beri Fenerbahçe’nin başkanlığını yapıyor. Başbakan Erdoğan, 6 Temmuz’da kabineyi açıklarken şike operasyonuyla ilgili ilk kez konuştu ve “bir suiistimal varsa adil bir yaklaşımla” çözülmeli diyerek operasyona destek verdi. Operasyon dokunulmayanlara dokunulduğu savı ve temiz futbol iddiasıyla yürütülse de AKP, futbol-

ürkiye’de bugüne kadarki en büyük şike operasyonuyla futbolu yöneten isimler tasfiye ediliyor. AKP futbolu yönetebileceği yapı ve isimlerle devam edecek

da iktidar olacağı bir yapıyı oluşturmak istiyor. Sporda şiddet yasasıyla taraftar üzerinde ciddi bir baskı aracı oluşturan AKP, şimdi de futbolun yönetim kademesindeki önemli isimleri tasfiye ediyor ve politik çıkarlarına hizmet eden bir futbol yapısı oluşturmayı amaçlıyor, kitleleri oldukça fazla etkileyen bir spor olan futbolun tamamen kontrolünde olmasını istiyor. L‹GLER ZAMANINDA BAfiLAYACAK Türkiye’de yıllardır olduğu konuşulan ancak her zaman operasyonların alt liglerle sınırlı kaldığı şikeye yönelik bugüne

kadarki en büyük operasyon gerçekleştirildi. Ağırlıklı olarak AKP’ye yakın medya grupları tarafından basına servis edilen bilgilerde Fenerbahçe’nin şike yaptığı iddiası yer alıyor. Bu maçlardan biri de ligin son haftasında oynanan Sivasspor maçı. Kaleci Korcan Çelikay’ın yediği hatalı golle gündeme gelen maçta Çelikay’ın cip karşılığı şike yaptığı iddia ediliyor. Ayrıca Fenerbahçe yönetiminin Trabzonspor’un oynadığı Eskişehirspor maçında Eskişehirspor’a teşvik primi verdiği de ifade ediliyor. Bu nedenle Fenerbahçe, Eskişehirspor, Sivasspor gibi kulüpler ligden düşürülme, lige eksi puanla

başlama gibi ağır cezalarla karşı karşıya kalabilir. Ancak TFF’nin yaptığı “iddianameyi bekliyoruz, şu anda her şey planlandığı gibi sürecek” açıklamasının ardından yakın zamanda soruşturmaya başlanması mümkün görünmüyor. TFF’nin bu kararda futboldaki piyasa dengelerini gözettiği anlaşılıyor. Nitekim Kulüpler Birliği TFF’ye destek açıklamasında “Türk futbolunun en değerli markası olan Spor Toto Süper Lig'i oluşturan kulüplerin başkanları olarak tek ses, tek yürek durumundayız” ifadelerini kullandı. Beşiktaş da yaptığı açıklamada TFF’nin “ligin geleceğini ve marka

değerini yönlendirip, yükselteceğine ve kulüp camialarını belirsizlikten çıkaracağına inancının tam olduğunu” vurguladı. Süper Lig’in önemli finansman kaynaklarından Lig Tv’nin Fenerbahçe’nin küme düşürülmesine karşı olduğuna dair haberler medyada yer alıyor. Kulüpler Birliği’nin birlik açıklamalarına karşı tek çatlak ses Galatasaray’dan geldi. Galatasaray Başkanı Ünal Aysal, futbolun şaibe altında olduğunu belirterek liglerin ertelenmesi dahil birçok uygulamanın zaman kaybetmeden yapılması gerektiğini ve çözümün zamana yayılmaması gerektiğini belirtti. Ancak Galatasaray 2. Başkanı Ali Dürüst, Kulüpler Birliği’nin destek açıklamasına katılan isimler arasındaydı. ÖNCE FUTBOLDAN P‹YASAYI TEM‹ZLEY‹N Operasyon, temiz bir futbol getirileceği propagandasıyla yürütülüyor. Ancak dünyada 500 milyar doları aşan, Türkiye’de ise 16 milyar Euro’yu bulan futbol pazarı vahşi bir rekabeti içinde barındırıyor. Bu nedenle neredeyse her yıl bir ülkede büyük bir şike skandalı patlak veriyor. Son olarak Türkiye’yle eş zamanlı olarak Kore’de şike skandalı patlak verdi ve büyük bir operasyon gerçekleştirildi. Türkiye’de de dünyada olduğu gibi futbol pazarındaki isimler tasfiye edilirken şikenin de aralarında bulunduğu pek çok uygulamaya neden olan piyasa ilişkilerine dokunulmuyor. Böylece yeni isimler ve yapılar kirli ilişkileri devam ettiriyor. Bu nedenle temiz futbol yani örgütlenme özgürlüğü ve kamusal yarar polis operasyonlarıyla değil ancak vahşi rekabetin, piyasa ilişkilerinin dışında bir futbol sisteminin kurulmasıyla mümkün olabilir.

Şikenin mucidi İtalya D

ünyada tespit edilen ilk şike skandalı 1926 yılında, şimdi şike skandallarına alışık olduğumuz İtalya’da gerçekleşmişti. İtalya’da ezeli rakipler Torino ve Juventus arasındaki maç 2-1 Torino lehine sonuçlanmış fakat Torino’nun rakip takım oyuncusuna para verdiği ortaya çıkmıştı. 1979-1980 sezonunda Milan ve Lazio, şike nedeniyle küme düşürüldü. Ceza alan oyuncular arasında 1982 Dünya Kupası'nda gol kralı olan Paolo Rossi de vardı. Dünyada en çok sansasyon yaratan skandal da İtalya’da gerçekleşti. 2006-2007 sezonunda ortaya çıkan skandalda Juventus, Milan, Lazio, Fiorentina ve Reggina cezalandırılmıştı. 1993'te Marsilya, Fransa ligini şampiyon olarak tamamladı. Ama 10 kazandıkları Valenciennes maçında rakip futbolculara para verildiği ortaya çıkınca şampiyonluk ellerinden alındı ve küme düşürüldü. Geçtiğimiz yıl da Bochum Savcılığı’nın başlattığı soruşturmayla aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 9 Avrupa ülkesinde ve bazı uluslararası maçlarda şike yapıldığını ortaya çıkmıştı. Bu şike skandalında UEFA yetkililerinin de yer aldığı iddia edilmişti.

Operasyonun bir numarası Operasyonda al›nan en önemli isim Aziz Y›ld›r›m. Türkiye futbolunun bafl›ndaki isim olarak kabul edilen Y›ld›r›m pek çok skandala imza att›; kimi zaman hakemleri tehdit etti, hakem odalar›n› bast›, kimi zaman istemedi¤i spor yazarlar›n› kovdurttu. Y›ld›r›m, özel olarak Fenerbahçe, genel olarak da Türkiye futbolu üzerindeki despotça tav›rlar›, hiçbir zaman tatmin edilemeyecek egosuyla ve kontrgerilla-mafya iliflkileriyle y›llard›r Türkiye’de futbolunu yönlendiren isimlerden biri oldu.

Aziz Y›ld›r›m, ailesinin sahibi oldu¤u Maktafl Mühendislik firmas›yla özellikle NATO’nun altyap› ihalelerinde etkin flekilde görev ald›. Bu nedenle “NATO müteahhidi” olarak tan›nd›. Day›s›n›n sahibi oldu¤u Makyal fiirketler Grubu bünyesinde NATO’nun üslerinin ve dinlenme tesislerinin inflaat›n› tamamlayan Y›ld›r›m, inflaat ve taahhüt iflleriyle ciddi bir servete sahip oldu. Y›ld›r›m’›n savunma sektöründe de önemli bir gücü oldu¤u söyleniyor ve özellikle Yaflar Büyükan›t döneminde ordudan pek çok ihale ald›¤›

den gündeme gelmiflti. ‹ddiaya göre Dolmabahçe’deki Erdo¤an-Büyükan›t görüflmesinde, Erdo¤an’›n Büyükan›t’›n önüne koydu¤u dosyada bu kasetle birlikte ordudaki pek çok ihaleye dair gizli bilgiler yer al›yordu. Pek çok alanda faaliyet gösteren Y›ld›r›m’›n tasfiye süreci yaln›zca futbola dönük AKP müdahalesiyle aç›klanmamal›. Burada egemenler aras› çat›flma ve Y›ld›r›m’›n sahip oldu¤u güç iliflkilerinin de belirleyici oldu¤unu göz ard› etmemek gerekiyor.

Meclis’te yemin krizi CHP ile AKP’li grup baflkan vekilleri aras›nda imzalanan bir protokolle çözüldü. CHP’nin taleplerine itiraz eden AKP iktidar olman›n tüm avantajlar›n› kulland›.

Halkin Sesi’nde yay›mlanmas›n› istedi¤iniz karikatürlerinizi chevivaugur@hotmail.com ve atb@sendika.org adreslerine gönderebilirsiniz.

Muzır kurulu yeni denetim aracı oldu

Sporda flike operasyonu devam ediyor. Kulüp yöneticisinden teknik direktörüne, oyuncusundan yazar›na kadar sporun tüm katmanlar›n› saran flike o kadar yayg›n bir durum ki sadece futbol oynayarak galibiyet elde etmek için sihirli güçlere sahip olmak gerekiyor.

iddia ediliyor. Y›ld›r›m’›n bir flirketindeki ortaklar›ndan biri ise Çevik Bir. Aziz Y›ld›r›m’›n ad› daha önce farkl› soruflturmalarda gündeme geldi. Askere gitmemesini sa¤layan çürük raporunun sahte oldu¤u pek çok sefer iddia edildi. Ancak iddialar aras›nda en çarp›c› olan› orduda bafllayan casusluk soruflturmas›nda elinde Yaflar Büyükan›t’a ait bir kaset oldu¤u ve Büyükan›t’a karfl› flantaj yapt›¤› iddias›yd›. Bu iddia casusluk soruflturmas› d›fl›nda Wikileaks belgelerinde Aziz Y›ld›r›m’›n ad› zikredilme-

Küçükleri Muz›r Neflriyattan Koruma Kurulu ‘DP dönemi sansür’ devrini aratmayan uygulamalara imza at›yor. Harakiri dergisini gençleri tembelli¤e, miskinli¤e al›flt›rmakla suçlayan Kurul dergiye evlilik d›fl› iliflkiyi özendirdi¤i gerekçesiyle 150 bin TL ceza verdi. Cezay› ödeyemeyecek durumdaki dergi ikinci say›s›n›n ard›ndan kapand›. Yeni denetim / sansür uygulamalar› bu kurul vas›tas›yla yayg›nlafl›yor


KÜLTÜR SANAT

15

15 Temmuz 2011 / 28 Temmuz 2011

Halk›n Sesi

R›fat Ilgaz'› an›yoruz Rıfat Ilgaz, ölümünün 18'inci yılında doğum yeri olan Cide ilçesinde 'Rıfat Ilgaz Sarı Yazma Kültür ve Sanat Festivali' ile anıldı. Türkiye'de toplumcu gerçekçiliğin en güçlü kalemlerinden birisi ve Türkiye mizahının da öncülerinden usta Rıfat Ilgaz’ı saygıyla anıyoruz.

Tahribat› çek

Cabral katledildi

Aktüel Arkeoloji Dergisi öncülüğünde gerçekleştirilen 1. Ulusal Aktüel Arkeoloji Fotoğraf Yarışması, “Bir fotoğraf karesiyle arkeolojinin hikayesini anlat!” sloganıyla tahrip edilen arkeolojik alanları, yok edilen kültürel mirasın hikayesini bir fotoğraf karesiyle anlatmaya çağırıyor.

Latin müziğinin efsanevi isimlerinden Arjantinli Facundo Cabral, Guatemala’da silahlı bir çete tarafından öldürüldü. Cabral’ın ölümü kıtayı yasa boğdu. Sevenleri çeşitli ülkelerde meydanları doldurdu. Facundo Cabral, 1996’da Unesco trafından barış sözcüsü ilan edilmişti.

Atefl Düfler fiark›lara Kardeş Türküler’de yaptığı çalışmalarla hatırladığımız Erol Mutlu’nun iki yıldır çalışmalarını sürdürdüğü solo albümü “Ateş Düşer Şarkılara“ Kalan Müzik’ten yayımlandı. Mutlu, albümünde Cemal Süreya, Edip Cansever, Mehmet Uzun'un şiirlerine yer veriyor.

Bilim ve dogma arasında, gündüz ve gece B

ilim ve Gelecek Dergisi’nin temmuz sayısında Süleymaniye Vakfı kurucusu ilahiyat profesörü Abdülaziz Bayındır’ın “gündüz ve gecenin oluşumunda dünyanın güneşin etrafındaki hareketlerinin bir etkisi olmadığı, bunun ilahi bir düzenle gerçekleştiği” fikri tartışılmış. Üstelik Bayındır bu düşüncesini ispatlamak için aynı vakıftan bir ilim heyeti oluşturup Norveç’e gitmiş ve araştırmalar yapmış. Dergi de bu durumdan vazife çıkartarak konuyu tartışmaya açmış. Zira Alaeddin Şenel’in dediği gibi sorun sadece bir ilahiyatçı olsa belki dini inançtır tartışmaya gerek yok deyip geçilebilirdi ama bunu test etmek için giden heyetin içinde astronomi profesörünün de olması konuya ciddiyetle yaklaşılması gerektiğini gösteriyor. GÜNEŞİN İLGİSİ YOK Bayındır, gece ve gündüzün oluşumunda güneşin bir fonksiyonu olmadığını iddia ediyor. Havanın aydınlık olmasının veya karanlık olmasının güneşin varlığı veya yokluğu ile bağlantılı olmadığını söyledikten sonra güneşten bağımsız bir varlık

Gece ve gündüzün güneflten ba¤›ms›z olarak ‘Allah’›n bir hikmeti oldu¤u TV ekranlar›nda propaganda edilebiliyor... olarak “gündüz” ve “gece”nin olduğunu söylüyor. Hava aydınlığı güneş doğduğu için değil “gündüz varlığı” geldiği için oluyor, diyor. Bilim ve Gelecek Dergisi yazarlarından Alaeddin Şenel, bu yaklaşımın dinsel düşünüş biçimleriyle ilgili olduğunu Kur’an’da da benzer yaklaşımların bulunduğunu belirtiyor. Şenel bu yaklaşımın sadece Kur’an’da değil diğer tek tanrılı dinlerin kutsal kitaplarında da mevcut olduğunu bu kitapların da kendilerinden önceki tarihsel dönemlere ait dinsel inançların mitoslarından etkilendiğini ileri sürüyor. Dergide şu görüşlere yer veriliyor: Kitabı Mukaddes’in “yaratılış” kitabının başında “Tanrı ‘ışık olsun’ diye buyurdu ve ışık oldu. Tanrı ışığın iyi olduğunu gördü ve onu karanlıktan ayırdı.” deniyor. Aynı şekilde Kur’an’da Enbiya

Müzik tarihine yazlık ziyaret

3

BERKAY ÖZBEK Bu sayımızda Orta Çağda müziği ele alıyoruz. Orta Çağ, Demir Çağı’nın ardından gelen, 5. yüzyıldan 15. yüzyıla değin uzanan tarihsel dönemdir. Bu dönemi ele alırken, ayrı bir yazının konusu olarak düşündüğümüzden, Doğu müziğine değinmeyeceğiz. Kapsama alanımız en doğuda Bizans olmak üzere Batı olacak. Bu dönemde en dikkat çeken özellik Kilisenin güçlenmesinin müzik pratiği üzerindeki büyük etkisidir. Roma İmparatorluğunun resmi olarak Doğu (Bizans) ve Batı Roma İmparatorluğu olarak ikiye bölünmesi sonrasında beşinci yüzyılın sonunda Papalık güçlerinin Roma’yı kontrolü altına alması ile otoritesi artan “kilise’nin “eğlence amaçlı müzik” fikrini reddetmesinin müziğin evrimine büyük bir etkisi oldu. BİZANS MÜZİĞİ Bizans İmparatorluğunda (395-1453) Yunan kültürü hakimdi ve coğrafi konumu ve etkileşime girdiği uygarlıklar sebebi ile Doğu kültürü de Bizans kültürünün bir bileşeniydi. Elimizdeki en eski Bizans partisyonu 9. yüzyıla aittir. Ağırlıklı olarak monofonik müzik yapılıyordu. Heterofonik müzik örneklerine de rastlanıyordu. Kilise, festival ya da seremoni müziği olmasından bağımsız bir şekilde Bizans müziği Yunanca metinler üzerinde besteleniyordu. Helenistik ve Oryantal tarzları birleştiren özgün bir tarza sahipti. Aslında bugün birçok kişinin

suresinin 33. ayetinde “O geceyi, gündüzü, güneşi, ayı… yaratandır” denilerek gece ve gündüzü güneş ve aydan bağımsız varlıklar olarak ele alınmıştır. Bu düşünüş biçimi doğa güçlerini bir özne gibi değerlendiren tek tanrılı dinler öncesi ilkel düşünüş biçimleriyle çok yakından ilişkilidir. BİLİMSEL OLARAK GECE VE GÜNDÜZ Emekli astronomi profesörü Prof.Dr.Metin Hotinli’nin Bilim ve Gelecek Dergisi’nde yer alan yazısında “gece ve gündüzün oluşumu”na ilişkin şu görüşler yer alıyor: Astronomik olarak Güneş kursunun merkezinin ufuk çizgisinin 18 yay derecesi altına indiği andan itibaren gecenin başladığı varsayılır. Gündüzün başlaması ise, Güneş kursunun merkezinin ufkun altındaki açısal değerinin 18 yay derecesinden küçük veya 6 yay dere-

cesinden küçük olması ile tanımlanır. Dünyanın çeşitli yerlerinde gece ve gündüz süreleri birbirinden farklıdır. Bunun nedeni Dünyanın dönme ekseninin Güneş çevresindeki yörünge düzlemine dik olmayıp 23 derece 27 dakikalık bir eğime sahip olmasından kaynaklanmaktadır. Buna göre ekvatorda gece ve gündüz yıl boyunca birbirine eşittir. En ilginç bölge Kuzey kutup dairesi olarak tanımlanan 66 derece 33’ enleminin kuzeyidir. 21 Haziran yaz dönencesinde bu daire üzerindeki noktalarda Güneş 24 saat boyuncu hiç ufkun altına inmez. Daha kuzeye çıktıkça Güneş’in ufkun üzerinde kaldığı süre uzar ve 16 Nisan 28 Ağustos arası hiç gece olmaz. Kutup bölgesinde ise yıl boyunca güneş bir kez, ilkbahar başlarken doğar. NE BİLİMLE NE BİLİMSİZ Anlaşılacağı üzere eskiden

Cumhuriyet ile veya Jön Türkler ile başladığını düşündüğü “doğu-batı sentezi” Bizans kültüründe oldukça belirgindir. Bu sentezi tavsiye eserler arasındaki ilahide fark etmek mümkün. KİLİSE Orta Çağ kilisesi müziğin ilahi düşüncelere ilham verdiğini düşünüyordu. Hayattaki güzel şeylerin tümünün sadece insanlığa “ilahi ve kusursuz güzelliği” hatırlatmak için var olduğu düşüncesinin kaçınılmaz bir sonucu olarak keyif için müzik yapılmasına karşıydı. Tek kutsal sesin insan sesi olduğu düşüncesi ile enstrümantal müziğe karşıydı. Kadınların şarkı söylemesi yasaktı. Bu nedenle kilisede şarkı söyleyen küçük çocuklar seslerinin kalınlaşmaması amacı ile hadım ediliyordu. Bu konu ile ilgili 1994 yapımı Farinelli isimli film izlenebilir. ORTA ÇAĞDA SEKÜLER MÜZİK (11. Yüzyıldan itibaren) Orta Çağ boyunca gelişen seküler müzik tarzları özellikle 11.yüzyıla kadar Kilise tarafından “caiz” görülmedikleri için genellikle halk müziği olarak tanımlanabilecek karakterdedir. Goliard şarkıları, Jonglörlerin müziği, Trubadur müziği bu türlere örnek olarak verilebilir. Bu türlerin yanı sıra İtalya, İspanya ve İngiltere’de de benzer türler gelişmiştir. NOTA İSİMLERİNİN KÖKENİ Özellikle 17. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar olan 3 yüzyıllık dönemde "müzik yazımının tek yöntemi" olarak kullanılan uluslararası nota yazısı 11. yüzyılda yaşamış

ağza alınmaya çekinilen bilim dışı iddialar artık büyük bir rahatlıkla ortada tartışılır hale geliyor. Doğa olaylarını anlamakta bilim referansları bütünüyle devre dışı kalıyor, yerine dinsel dogmalar konuluyor. Bilimle açıktan hesaplaşılamadığından “bilim ve din” konuları tek bir çerçevenin

içerisinde sunuluyor ve bu sayede bilim ve din bağdaştırılmaya çalışılıyor. Ancak bunun beyhude bir çaba olduğu açık. Zira dini inançla bilimsel düşünce arasında taban tabana zıtlık olduğu biliniyor. Çünkü bilim her türlü eleştiriye açık ve yanlışlanmak üzere vardır, din ise üzerine her-

olan bir rahibe, Guido’ya aittir.. Ut quent Laxis denilen ilahiyi ezberletebilmek için “Guido’nun Eli” sistemini oluşturmuştur. Bu sistem elin parmaklarındaki girinti ve çıkıntılara metnin ilk hecelerinin yazılması sonucunda bir gam dizisinin elde edilmesi olarak özetlenebilir. Her satırın ilk hecesinin bugün solfejde kullanıldığı ilahinin ilk kıtası şöyle: Ut queant laxis (ut sonradan DO olacaktır) Re sonare fibris. Mi ra gestorum, Fa muli tourum, Sol ve polluti, La biİ reatum, Sa ncte Joannes (sonradan Sİ olacaktır). (Sahneden.com internet sitesinden alınmıştır.) Yazıyı tavsiye eserler ile noktalarken Orta Çağ İngiliz müziğinin modern yorumlarını dinlemek için Deep Purple ve Rainbow’un gitaristi Ritchie Blackmore’un öncülüğünde kurulan Blackmore’s Night grubunu dinlemenizi tavsiye ederim. Önümüzdeki yazıda ana konumuz “Orta Çağ ile Rönesans arasındaki köprü” olarak tanımlanan Gotik Dönem olacak.

Tavsiye Eserler: Music Of The Troubadours Tant m'abelis Greek Orthodox Christian Byzantine Chant (Theotokario, £ÂÔÙÔοÚÈÔ) Blackmore’s Night – Under a violet moon Film – Farinelli (1994) Bizans müziği - Akritika (Türk sanat müziği ile benzerliği ilgi çekici)

Ceylan ve Teoman’a ‘suç ortağı olma’ çağrısı F

ilistin İçin İsrail’e Karşı Boykot Girişimi, Kudüs Uluslararası Film Festivali’nde gösterilecek olan “Bir Zamanlar Anadolu’da” ve “Bizim Büyük Çaresizliğimiz” filmlerinin yönetmenleri Nuri Bilge Ceylan ve Seyfi Teoman'ı İsrail’in ırk ayrımı politikalarının ve savaş suçlarının üzerinin örtülmesi anlamı taşıyan kültürel etkinliklere katılmamaya ve Kudüs Film Festivali’nden filmlerini çekmeye

davet etti. Girişimin Ceylan ve Teoman’a hitaben yayımladığı açık mektupta, İsrail’e karşı Akademik ve Kültürel Boykot İçin Filistin Kampanyası’nın (PACBI) işgal, sömürgecilik ve apartheid rejimindeki suç ortaklıkları nedeniyle akademik ve kültürel kurumların boykot edilmesini talep etiği hatırlatıldı. Açıklamada bu talebin gerekçesi şöyle ifade edildi: “Salt sanatsal eylem diye bir şey

varsa bile, İsrail gibi işgal, sömürgecilik ve apartheid uygulayan bir devlette festivale katılmak salt sanatsal eylem olarak görülemez. Niyeti ne olursa olsun, böyle bir eylem, uluslararası hukuka ve Filistinlilerin haklarına yönelik sürekli ihlallerini aklamak için hummalı çabalar içinde olan İsrail tarafından manipüle edilen bir çeşit bilinçli suç ortaklığı oluşturur.” SALONUN KIYISINDA TECRİT 1967 yılından beri İsrail işgali altında bulunan Doğu Kudüs'te 250 bin Filistinlinin, 2002 yılında inşasına başlanan Apartheid Duvarı ile Batı Şeria'nın geri kalanındaki kardeşlerinden tecrit edildiğini

ifade eden Filistin İçin İsrail’e Karşı Boykot Girişimi, Filistinlilerin karşı karşıya kaldığı ev yıkımları, oturma izni iptalleri, sürgünler ve keyfi tutuklamaları hatırlattı. Filmlerin gösterileceği salonun çok da uzağında olmayan Silvan ve Şeyh Cerrah mahallelerinde Filistinlilere karşı ev ev, oda oda süren bir yerinden yurdundan etme savaşı yürütüldüğünün altını çizen girişim, Nuri Bilge Ceylan ve Seyfi Teoman’a “Filminizi Kudüs Film Festivali’nden Çekin!” diyerek tüm dünyada vicdan sahibi insanların abluka ve işgal altındaki Filistinliler ile dayanışma gösterdiği bir zamanda yönetmenleri İsrail’i protesto etmeye çağırdı.

hangi bir sorunun sorulmasını mümkün kılmayan dogmatik düşünce sistemidir. AKP döneminde toplumsal hayatın dini öğelerle doldurulması için her türlü yönetim iradesi ortaya koyuluyor. Bu yayılmanın en önemli panzehirlerinden biri yine bilimsel düşünce oluyor.

Atıklarla konser T

MMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi Çocuk ve Mimarlık Çalışmaları Merkezi ile Halkevleri’nin ortak düzenlediği yaz okulunu tamamlayan çocuklar, atık malzemelerden yapılan enstrümanlarla konser verdi. Mamak Dostlar Mahallesi'ndeki eski açık hava sinemasında gerçekleştirilen konserde, taş, cam kırıkları, yoğurt kapları, kamış, plastik tesisat borusu, gazoz ve tencere kapakları, tabak ve zincir gibi atık malzemelerden yapılmış bateri, davul, mızıka, zil ve def gibi müzik aletleri kullanıldı. Programda, Halkevleri'nin işbirliği ile 4-8 Temmuz tarihlerindeki yaz okuluna katılan 75 çocuk, yürüme sesinden tren sesine, insan sesinden saat sesine, zil sesinden gemi sesine kadar kentteki seslerden ritim oluşturdu. Konser, davetlilerin yoğun alkışları arasında tamamlandı. Konserin ardından Sahne Dışı tiyatro grubunca sahnelenen oyunu izleyen çocuklara daha sonra sertifikaları verildi. Bu arada, "Kentin Sesi" temasıyla düzenlenen yaz okulunda, drama, oyunlar, kent gezisi, kentteki sesleri dinleme ve kentin müziğini yapma gibi etkinlikler gerçekleştirildi.

Lokumcu’ya ithafen Ö

nder Babat Kültür Merkezi bünyesinde çalışmalarını 5 yıldır sürdüren ve son olarak “Geceyi Kuşatanlara” albümüyle dinleyicilerinin karşısına çıkan müzik gurubu ADALILAR, Hopa’da öldürülen emekli öğretmen Metin Lokumcu’ya ithafen bir beste yaptı. “Metin Lokumcu’ya” adını taşıyan bestenin söz ve müziği ADALILAR tarafından kolektif olarak yapıldı. ADALILAR Lokumcu’ya ithaf ettikleri besteyi şu sözlerle anlattı: “Metin öğretmenin Hopa’da öldürüldüğünü duyduktan hemen sonra, doğallığında, onun için bir beste yapma fikri doğdu hepimizde. Kolektif bir ruhla yaptık bu çalışmayı. Hem hüznümüzü hem de öfkemizi anlatmak istedik. Metin Hoca’yı ne kadar anlatsak yine de birşeyler eksik kalır, biliyoruz. İstedik ki, türkülerimizde de dilden dile yaşasın onun kimliği, değerleri ve uğruna yaşadığı düşleri.”


SOKAĞIN SESİ

16

ÜRETEN B‹Z‹Z YÖNETEN DE B‹Z OLACA⁄IZ

15 Temmuz 2011 / 28 Temmuz 2011

Halk›n Sesi

Anmak değil unutturmak suç

Unutmadılar

Ankara’da miting Ankara’da 2 Temmuz öncesi Mamak, Dikmen ve Batıkent Halkevi’nin düzenlediği anma programlarında binler Sivas için yürüdü. 2 Temmuz günü Alevi örgütleri, emek ve demokrasi güçlerinin katılımıyla Kolej Meydanı’nda bir miting gerçekleşti.

Sivas Katliamı’nın 18’inci yılında anma programı iktidar yasaklarına rağmen Madımak önünde gerçekleşti. Otelin önüne gitmekte ısrar edenlere polis saldırdı

S

ivas Katliamı, iktidarın, toplumsal belleği karartma, katliamcıların suçunu 'normalleştirme' çabalarıyla 18. yılına girdi. 33 insanın diri diri yakıldığı 2 Temmuz’un yıldönümünde anma programına dönük yasak ve saldırılar, AKP’nin katliamın üstünü örtme çabasını gösterdi.

Hep korundular 18 y›ld›r aranan Sivas Katliam›’n›n bir numaral› faili, dönemin Refah Partisi Belediye Meclis üyesi Cafer Erçakmak’›n 10 Temmuz günü Sivas’ta öldü¤ü ortaya ç›kt›. Arand›¤› halde Sivas’ta oldu¤u anlafl›lan Erçakmak’›n ölümü katliam› yapanlar›n iktidarlar taraf›ndan kolland›¤› görüflünü do¤rulad›. AKP de bu durumun istisnas› de¤il: Katliamc›lar›n avukat› Hayati Yaz›c› AKP hükümetlerinin vazgeçilmez bakan›.

AKP'nin giderek kök sald›¤› yarg›, katliamc›lar›n ceza almadan kurtulmas›na yol açt›. 21 Haziran'da Ankara 11. A¤›r Ceza Mahkemesi'nde görülen Sivas katliam› davas›nda savc› 6 san›k için zaman afl›m› nedeniyle davan›n düflmesini talep etti. Katliam anmas›na yönelik karfl› propaganda ise cemaatin ajans›ndan geldi. Cihan Haber Ajans› anma haberinde esnaf›n anma program› nedeniyle ifl yapamamaktan flikayet etti¤ini servis etti.

'HAFIZALARI S‹LECEK B‹R B‹L‹M MERKEZ‹ OLSA' 2 Temmuz günü Sivas’ta katliamın meşum anısı hafızalardan silinmesin diye Madımak'ın kapısına Utanç Müzesi tabelasını asmak isteyen Alevi örgütleri vardı. Karşılarında ise, gaz bombaları ve coplarla saldırıp engellemeye çalışan polisleri; Otelin içerisini Pamuk Prenses ve 7 Cüceler figürleri ile yeniden dekore edip kapısına 'Bilim ve Sanat Merkezi' tabelası asarak 33 kişinin ölümüne yol açan isli bir tarihi unutturmak isteyen, katliamcılarla katledilenlerin adlarını aynı yere yazdırarak katillerin suçunu hafifletmeye çalışan valisi; kısaca kolluk kuvvetleri ve mülki idarecileriyle AKP iktidarı vardı. Alevi örgütleri haftalar öncesinden bu yıl 2 Temmuz'da “Madımak müze olsun ve katliamın siyasi sorumlusu olan dönemin yöneticileri yargılansın” talebiyle anma etkinlikleri gerçekleştireceklerini duyurmuştu. VAL‹ AKP'L‹, BAKIfiI '‹NSAN ODAKLI' Sivas Valisi Ali Kolat, etkinlikten iki gün önce ulusal basını bilgilendirme toplantısında Madımak Oteli önünde anma yapılmasına izin vermeyeceklerini duyurdu. AKP'den milletvekili aday adayı olmak için görevinden istifa eden Kolat, bu girşimi başarısız olunca Sivas Valiliği'ne geri dönmüştü. Kolat, Madımak'ta katledilenlerin isim-

lerinin olayda ölen saldırganlarla beraber yazılması olayını 'insan odaklı' yaklaştıklarını söyleyerek savunduğu için de Alevi örgütlerinin tepkisini çekmişti. Tüm bu baskılara rağmen binlerce kişi 2 Temmuz sabahı kentte olmak üzere yola çıktı. Sivas’a gidenler yoğun polis baskısı ile karşılaştı. İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Mersin, Diyarbakır, Antalya ve daha pek çok şehirden otobüsler ile Sivas’a gelenler şehir giriş ve çıkışlarında polis aramaları ile karşı karşıya kaldı. Kimlik kontrolü yapan polis, anma etkinliklerine gelenlerin pankart, döviz ve flamalarına da el koydu. Öte yandan Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin otele asmak için yaptırdığı “Madımak Utanç Müzesi” tabelasının geçmesine de izin verilmedi. Anma etkinliğini engelleme girişimleri kentte de polis baskısını hissettirdi. Madımak Oteli’nin önündeki caddeler trafiğe kapatıldı, park halindeki araçlar kaldırıldı, sokaklar polis bariyerleri ile kapatıldı. Buna rağmen anma etkinliği engellenemedi. Şehir dışından gelen 49 örgütün üye ve yöneticileri ile Sivas Demokrasi Platformu'nun bileşenleri iki ayrı koldan Madımak'a doğru yürüyüşe geçti. Otele yaklaştırılmayan kitle, Madımak’a yakın bir yerde anma etkinliği ve açıklama yapmak istedi. Ancak katliamda yaşamını yitirenlerin adlarının okunduğu sırada polis gaz bombaları ile saldırdı. Polis saldırısına rağmen dağılmayan katılımcılar arbede sona erdikten sonra anma programına devam etti. Yapılan konuşmaların ardından katliamda hayatını kaybedenlerin yakınları otel önüne karanfiller bıraktı ve anma programı yoğun ablukaya rağmen gerçekleşmiş oldu.

A‹LELER AÇILAN MERKEZE G‹RMED‹ Miting için kente giden Halkevleri Kültür Sekreteri Serhad Savaş Sivas’ta karşılaştıkları engel ve uygulamaları gazetemize şu sözlerle anlattı: “Sabah şehrin girişinde Genel Bilgi Taraması (GBT) kontrölü ve araç araması yapıldı. Araçlar Sivas’ın Alibaba Mahallesi’ndeki Hacı Bektaş Cemevine geçti. Miting için Ethem Bey Parkı’nda toplanıldıktan sonra Madımak’a doğru yürüyüşe geçen kitle yol boyu sözlü sataşmalara maruz kaldı. Fakat yürüyüş devam etti. Otelin önüne gelindiğinde sokağın girişinin polis barikatı ile kapatıldığını gördük. Polis yalnız ailelerin otelin önüne gidebileceğini söyledi, Madımak Utanç Müzesi tabelasını kordondan geçirmediler. Aileler müze yerine açılan bilim kültür merkezine girmeme, burayı meşrulaştırmama kararı aldıklarını belirterek otel önüne karanfil bıraktı. Kürsüden eylemin amacına ulaştığı söylendi. Fakat Madımak’ın önüne yürümekte kararlı kitle dağılmayınca polis gaz bombalarıyla saldırdı. TERT‹P KOM‹TES‹NE SORUfiTURMA Polisin ve mülki erkanın saldırıları mitingle sınırlı kalmadı. Anma programının tertip komitesi 6 Temmuz günü emniyete çağırıldı, haklarında açılan soruşturma gereği ifade verdi. Savcılık emriyle ifadeleri alınan tertip komitesi üyelerine 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu'na muhalefet ettikleri ve yürüyüş güzergahına uymayıp Madımak Oteli önüne yürüdükleri için soruşturma açıldı. Tertip komitesine polise taş, pet şişe ve sopa atılmasına ilişkin de sorular soruldu.

Eskişehir’de semah Eskişehir’de emek ve demokrasi güçleri zengin içerikli bir Madımak anması gerçekleştirdi. Emek ve demokrasi güçleri adına yapılan basın açıklaması sonrası gerçekleştirilen şiir, müzik dinletisi ve dönülen kardeşlik semahı ile anma sona erdi.

Hatay’da yürüyüş Hatay emek ve demokrasi güçleri sloganlar ve dövizler eşliğinde Eğitim Sen şube binası önünden Ulus Meydanı’na yürüdü. Meydanda yapılan basın açıklamasında Sivas Katliamı’nın Türkiye tarihine kara bir leke olarak geçtiği söylendi.

İstanbul’da anma Sarıyer Halkevi 3 Temmuz’da Büyükdere’de bir anma düzenledi. Sarıyer’in birçok mahallesinden gelen yüzlerce kişinin katıldığı etkinlik öncesinde sokak sokak dolaşılarak bildiri dağıtıldı. Kitle örgütleri ise 2 Temmuz günü Kadıköy’de bir miting düzenledi.

Haydi çocuklar, bu okul başka okul Halk›n Sesi'nin genç okurlar›, onlar›n anneleri, babalar›, ablalar› ya da abileri Bu yaz› sizin için kaleme al›nd›. Hemen yan›bafl›n›zdaki sokaklardan birinde turuncu bayraklar›yla uzaktan bile seçilen Halkevi flubesinde flu an çok hummal› bir faaliyet var, Halkevciler çocuklarla buluflacaklar› yaz okulu kurslar› için haz›rlan›yorlar. E⁄‹T‹M ‹Ç‹N B‹RAZ ‹MKAN B‹RAZ HAYAL GÜCÜ YETER

Üniversite ö¤rencilerinden oluflan gönüllü ö¤retmenler ders programlar›n› haz›rl›yor. Bir yandan boya kalemleri, yaz› tahtas›, deney malzemeleri toparlan›yor. Bir yandan müzik derslerinde kullan›lacak enstürmanlar ayarlan›yor. Çocuklar›n gezip görmesi gereken

müzelerin, bilim merkezlerinin listesi ç›kar›l›yor, bu gezilere gitmek için k›l› k›rk yaran hesaplar yap›l›yor, yaz sonunda yap›lacak flenlikler için flimdiden planlar haz›rlan›yor. En önemlisi ise s›n›rl› olanaklar› aflmak, insanl›¤›n en güzel de¤erlerini ve okullarda ö¤retilenlerden biraz daha fazlas›n› anlatmak için hayal gücü ve dayan›flma devreye giriyor. Üniversitelilerin, Halkevcilerin, mesle¤ine ve çocuklar›n gelece¤ine sahip ç›kan e¤itimcilerin bu düflüne ortak olmak için ne duruyorsunuz? Çocuklar›n›z yan› bafl›n›zda elbirli¤i ile kurulan bu yaz okullar›na gitmeli, çünkü - Ö¤renmenin ezberlemekten daha fazlas› oldu¤unu görmeye

hak oldu¤unu görmeye ihtiyaçlar› var - Kendileri için gönüllü olan üniversitelilerle, komflular›yla, arkadafllar›yla beraber dayan›flman›n, paylaflman›n, dostlu¤un tad›n› ç›karmaya haklar› var.

Ankara fiirintepe Halkevi yaz okulu ö¤rencileri

haklar› var - Hayatta paradan daha de¤erli fleyler oldu¤unu görmeye haklar› var

- Ders kitaplar›nda anlat›lanlardan daha fazlas›n› ö¤renmeye haklar› var - Okulun ödevsiz, s›navs›z,

paras›z oldu¤unu da görmeye haklar› var - E¤lenceli ve ö¤retici bir yaz geçirmenin tüm çocuklara ait bir

Çocuklar bu yaz okuluna gitmelisiniz böylece - Müzik, halkoyunlar›, tiyatro, resim, satranç, voleybol, basketbol derslerine girecek, hep birlikte e¤leneceksiniz. - Matematik ve ‹ngilizceyi unutmayacak, s›k›lmadan, ödev yapmadan bu derslere çal›flabileceksiniz. - Kursa gelen arkadafllar›n›zla birlikte çizgi film izleyecek, birlikte

belki hayvanat bahçesini, belki bir müzeyi ziyaret edeceksiniz. - Birlikte resim yapacak, kiminiz kukla yapmay› kiminiz de foto¤raf çekmeyi ö¤reneceksiniz. - Bu yaz›n sonunda kurulacak flenlik sahnelerinde belki de flark› söyleyen, bir dans gösterisi haz›rlayan siz olacaks›n›z. - Uygulamal› tar›m dersinde bir fide ekecek, belki de a¤aç yetifltirmeyi ö¤reneceksiniz. - E¤lenceli mühendislik, mimarl›k dersinde duvar örmeyi ö¤renebilir, zevkli bir biyoloji dersinde bahçede oynarken gördü¤ünüz ama hakk›nda çok fley bilmedi¤iniz bir böce¤i tan›yabilirsiniz. Bu yaz e¤lence bir okulda olacak. E¤lenmek ve ö¤renmek için haydi yaz okuluna.

Halkın Sesi 136'ıncı sayı  

11 Temmuz tarihli Halkın Sesi gazetesi

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you