Issuu on Google+

SAYFA

5

SAYFA

Libya: D›fltan gelen iç savafl

6

Libya halk›n›n baflkald›r›s›n› f›rsat bilen emperyalistler ç›karlar›na hizmet eden ‘isyanc›’lar yaratt›

Ça¤r› merkezleri Do¤u’da AKP’nin iflsizli¤e çözüm olarak sundu¤u ça¤r› merkezleri Anadolu’ya kayd›r›l›yor

SAYFA

13

Milli Görüfl’ün seyir defteri Erbakan’›n hayat hikayesi Milli Görüfl’ün siyasi serüveninin de özeti

SAYFA

14

Kaçan kurtuldu mu? Libya’dan dönen mühendisler çat›flmalar› ve yaflam koflullar›n› anlat›yor

11 Mart 2011 • 1 TL

Y›l 5 • Say› 127

Teslim olmuyoruz üstüne yürüyoruz



AKP’ye ve cemaate dokunan gazeteciler hapiste. ‹ktidar muhalefeti korkuyla teslim almaya çal›fl›yor



fi›k ve fiener’in tutuklanmas›na, y›llard›r görülmemifl kitlesellikte gazeteci eylemleriyle yan›t veriliyor



Halk 12 Mart’ta, 16 Mart’ta, Newroz’da, 30 Mart’ta, art›k maskesini ç›karan AKP faflizminin üstüne yürüyor

AKP bar›fl f›rsat›n› tepti  AKP’nin bar›fl sürecine yönelik ad›m atmamas› üzerine KCK 13 A¤ustos’tan beri süren çat›flmas›zl›k sürecini sona erdirdi¤ini aç›klad›. Kitle örgütleri AKP’ye “ad›m at” ça¤r›s› yapt›  S. 4

Kad›nlar niye ölüyor?  Kad›na yönelik fliddet vakalar›n›n son zamanlarda her köflebafl›nda karfl›m›za ç›kmas› tesadüf de¤il. Krizin sosyal iliflkilere etkisi gözle görünür hale geliyor  S. 10

8 Mart 2011 Ankara

Direnifl ve hak mücadelesi eksenli bahar hamlesi YOL YAZISI  S. 3

Halkın Sesi’nde mücadeleye özel değişiklik  2011 bahar›nda, Ankara, 3 Nisan’da güvencesizlerin buluflmas›na, 9 Nisan’da do¤an›n metalaflt›r›lmas›na karfl› mücadele edenlerin mitingine ve 10 Nisan’da E¤itim Hakk› mitingine sahne olacak. Halk›n Sesi de bu mitinglerin coflkusuna haz›rlad›¤› özel sayfalarla kat›l›yor

Yalandan mutluluk

Metal işçisi grev için hazırlıkları tamamladı  Metal iflçisi 21 y›l aradan sonra üretimden gelen gücünü kullanacak ve greve ç›kacak

 Birleflik Metal-‹fl grev dalgas›n› 22 Mart’ta Eskiflehir’deki Doruk Metal’den bafllatacak  S. 6

Aleviler ‹zmir’de bulufltu  Aleviler 6 Mart’ta, ‹zmir’de bir araya geldi. Mitinge sand›kta birlik ça¤r›s› damga vurdu

 S. 7, 8, 9

 S. 3

Ferda Koç / Sayfa 4

Tufan Sertlek / Sayfa 7

Vesayet

AKP kuflatmas›

 TÜ‹K’e göre iflsizlik, yoksulluk ve güvencesizlik halk› mutsuz k›lm›yor. Halk mutlu, gelecekten umutlu. Mutluluk için e¤itim düzeyinizi yükseltin, evlenin  S. 11

fiahin Yafl›k / Sayfa 9

Okul yolu düz gitmiyor

Karikatürün ‘Bayan yanı’  Halk›n Sesi, Leman’›n Bayan yan› ekini haz›rlayan ve ilk kad›n mizah dergisini ç›kartan kad›n çizerlerle görüfltü  S.15

Çi¤dem Çidaml› / Sayfa 10

Kad›n düflmanl›¤›na...

Ya¤ma kurultay›na itiraz  TOK‹’nin gerçeklefltirdi¤i ya¤ma kurultay›, ‹stanbul’da bar›nma hakk› için mücadele verenler taraf›ndan protesto edildi  S. 12


2

MEDYA 11 Mart 2011 / 24 Mart 2011

Halk›n Sesi

Kenar Notlar› Büyük resme bak on zamanların moda deyimiyle “büyük resme bakmak lazım.” İslamcılar, dökülen liberalleri sürekli aportta tutabilmek ve işler sarpa sarınca iman tazelemek için sık sık bu deyime baş vuruyorlar: “Büyük davalar uğruna kimi ‘istenmeyen’ adımlar atılabilir. Fakat zaman, büyük resme bakma zamanıdır; ‘istenmeyen’ adımların etrafında kararsızlık gösterme zamanı değildir.” Peki “büyük resim” nedir? Büyük resim, ideolojik bir propaganda malzemesi, ideolojik bir söylem olduğu için bakana göre değişir. Liberal saflık için “demokratikleşme”; İslamcı riya için “kadrolaşma” ya da “İslamcı-burjuva-erkek tahakkümü”dür. İslamcı entelektüeller için büyük resim, her şart altında dinci-liberal hegemonyanın sürekli kılınmasıdır. Peki devrimciler için “büyük resim” nedir? Devrimciler için “büyük resim”, tıksırıncaya kadar kokuşmuşluktur. Neoliberal yeni sömürge kapitalizmini temsil eden burjuva toplumsal düzenin içindeki bütün aktörleriyle, bütün hücrelerine kadar çürümüşlüğüdür. Emeğin yüzlerce yıldır yarattığı uygarlık birikiminin üzerine yerleşen liberal kapitalist düzenin, temelindeki uygarlık birikimiyle uzlaşmaz çelişkisidir; kendi kendisini yiyip bitirmesi; iflas etmesidir. Böyle zamanlarda gerçekten büyük resme bakmak lazım. Zaman, ayrıntılarda tutarsızlık arama zaman değil. Başbakan Erdoğan Türk Metal Sendikası 16. Kadın Kurultayı'nda AKP iktidarında kadına yönelik şiddetin azaldığını söyledi. Başbakan Erdoğan, kadınlara yönelik şiddet olaylarının, muhalefetin ve medyanın istismarıyla artıyormuş gibi bir havada takdim edildiğini söyledi. Erdoğan, “Bugün artıyormuş gibi lanse edilen şiddet, esasen daha önce bilinmeyen, gizlikapalı tutulan, aslında artık azalmaya da başlayan vakaların abartılmasından başka bir şey değildir” dedi. Şimdi bu lafın neresini eleştireceksin! Araştırmacılar kadına yönelik artan şiddet bilançolarıyla başbakanı sıkıştırmaya çalışıyorlar. Oysa büyük resime bakıldığında başka bir bir manzarayla karşılaşıyoruz. Erdoğan ve İslamcıların zihniyetinde “kadına yönelik şiddet” olarak kayda geçen çoğu davranış, aslında bir “şiddet olayı” olarak görülmüyor. Yani aslında başbakan, bir iktidar rafleksi olarak kadına yönelik şiddet olaylarını saklamaya çalışmıyor; kısmen bu da var, ama aslında onun ve İslamcı gericilerin kadına yönelik şiddet anlayışı, erkeğe yönelik “geniş hoşgörü ve tolerans”larla dolu. Bunu anlamak için geniş çaplı araştırmalara gerek yok. Yoldan geçen herhangi bir İslamcıyı çevirin, birkaç saniye konuşturun. Örneğin Küçük ve Orta Büyüklükteki İşletmeler Derneği’nin Genel Başkanı Nurettin Özgenç’in 8 Mart Dünya Kadınlar Günü dolayısıyla yaptığı açıklama: “Bazı kadınlar bu gayretlerle kartala özenen papağan durumuna düşmüşlerdir. Eşitlik safsatasını savunanların realitede, bunun böyle olmadığını kendileri de bilmekteler. Kadın erkeğe eşit değildir. Fiş prize eşit değildir.” Aslında Ergenekon operasyonlarında İslamcılarla kapışan Hürriyet gazetesinin “kadına yönelik şiddet yaklaşımı” da onlardan çok farklı değil. Hürriyet’in “Kadına şiddet uygulayan erkek değildir” kampanyası da kadının ezilmişiliği üzerinde yükselen aynı egemenliğin İslamcı olmayan yüzünü gösteriyor. Kadına yönelik şiddeti gizleyen bu cinsiyetçi kampanya, şiddeti erkek cinsinin toplumsal-siyasalekonomik gerçekliğininden soyutlayarak, “sapıklık”, “hastalık” ya da “töre” derekesine indirgiyor. Tıpkı İslamcı erkek müttefikleri gibi, “normal-sağlıklı erkek yurttaşların” gündelik sıradan düzeninde şiddet üreten pratikler yokmuş gibi şiddeti toplumsal gerçekliğimizin dışına sürüp, “normal sağlıklı erkekleri ve eylemleri” sorumsuzlaştırıyorlar. Örneğin dil; örneğin gündelik yaşam, örneğin baba, kardeş, eş, sevgili, öğretmen, bakkal; örneğin üretim, güvencesizlik, toplumsal kriz; örneğin iktidar kadına yönelik şiddet karşısında sorumsuzlaşıyor. Peki böyle zamanlarda hızla yükselen kadın militanlığı büyük resime baktığında ne görüyor? İslamcı liberal düzen karşısında ömrünü tüketmiş “geleneksel gericilikle mücadele kavram ve pratikleri”nin iflasını görüyor. Ve gericilikten ataerkiye, neoliberalizmden güvencesizliğe karşı mücadeleye; vicdan özgürlüğü, eşit yurttaşlık hakları, ezilenlerin hakları ve halkın haklarına kadar bütün özgürleştirici özneleri bağrında senteze ulaştıran yeni bir gerciliğe karşı mücadele çizgisi görüyor.

S

Hürriyet yazı işlerinde ‘temizlik’ Doğan grubunun ‘amiral gemisi’ Hürriyet’te iki önemli değişiklik oldu. Hürriyet gazetesinin yazı işlerinde yapılan ‘sessiz’ bir düzenleme ile gazetede ‘ulusalcı’ kalemlerin etkinliği sınırlandı. Gazetenin köşe yazarlarından yazı işleri müdürü Tufan Türenç artık köşe yazısı yazmayacak. Türenç’in yazı işlerindeki görevi devam edecek. Gaeteye haftanın beş günü köşe yazısı yazan Özdemir İnce ise bundan sonra haftada bir gün yazı yazacak.

Gazeteciler teslim olmayacak düzeyde toplam 85 meslek örgütü bir araya geldi. Ankara’da ise gazeteciler ağızlarını siyah bantlarla kapatarak Adalet Bakanlığı’na yürüdü. Gazetecilerin tepkileri sokakla da sınırlı kalmadı ve birçok yazar köşesinde baskınlara tepki gösterdi. Ece Temelkuran “İşte özgür bir yazı” dediği yazısında yemek tarifi yaparken, Mustafa Sönmez ve Nihat Sırdar köşelerini karartarak baskıları protesto ettiler. Nuray Mert ise “Doğru bildiklerimizi yazamayacaksak yazmanın anlamı yok” diyerek köşesini boş bıraktı. Mert’in tavrı, gazetecilerin baskıyı bizzat yaşadığının bir kanıtı oldu.

S

on Ergenekon dalgasında 3 Mart Perşembe sabahı, Türkiye’de araştırmacı gazetecilik ekolünün iki başarılı temsilcisi Nedim Şener ve Ahmet Şık’la birlikte Oda TV Genel Yayın Müdürü Doğan Yurdakul, Ankara Temsilcisi Mümtaz İdil, Müyesser Yıldız, yazarları İklim Bayraktar, Prof. Yalçın Küçük, OdaTV çalışanı Sait Kılıç, Veysel Yıldız, Altan Bıyıklı ve MİT mensubu Kaşif Kozinoğlu’na yönelik ev baskınları ve gözaltılar yaşandı. GAZETEC‹L‹K SUÇ OLDU Şubat ayında OdaTv’ye yapılan operasyonda ele geçirildiği iddia edilen belgelerin içeriğinin ortaya çıkmasının ardından Ahmet Şık ve Nedim Şener, muhtemel bir operasyonun hedefinde olduklarını anlamış ve bu durumu yazılarında belirtmişlerdi. OdaTv’den çıktığı iddia edilen belgelere göre Şener ve Şık, Ergenekon örgütünün verdiği talimatlar doğrultusunda Hanefi Avcı’nın kitabının yazımı sırasında çeşitli yardımlarda bulunmuştu. Bu doğrultuda suçlanacağını tahmin eden Şener, Hanefi Avcı’ya mektup yazdı ve Avcı’nın cevabını da sorguda savcıya verdi. Yine OdaTv’den çıkan belgelerde Ahmet Şık’ın henüz bitirmediği ve emniyetteki Fethullahçı yapıyı konu alan kitabını, “Ergenekon” örgütünün ‘talimatı’ doğrultusunda yazdığı ve kitabın eski İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun adıyla yayınlanmasının düşünüldüğü iddia edilmişti. İlki Hürriyet’te yer alan bu iddiaların ardından medyaya yönelik operasyonun süreceği tahmin ediliyordu. Baskınların ardından hükümet yetkilileri, ağız birliğiyle gazetecilere yönelik baskınların “Gazetecilik faaliyetiyle ilgili olmadığını” iddia ettiler. Ancak

Ergenekon operasyonunun son dalgası, basına yönelik sindirme kampanyasına dönüştü. AKP, Şener ve Şık üzerinden tüm basına gözdağı veriyor Şener ve Şık’ın sorgu tutanaklarının ayrıntılarının ortaya çıkmasıyla bu iddianın da yalan olduğu kanıtlandı. Ahmet Şık’ın kitabı için yazdığı notlar “örgüt talimatı” olarak adlandırılırken yine kitabın içeriği ve yayınlanması için yaptığı görüşmeler de bu açıdan değerlendirildi. Şık’a kitap için edinmiş olduğu belgelerin kaynağı dahi (gazetecilerin bunu açıklamama hakları olmasına rağmen) soruldu. Şık’a sorulan 26 sorunun 13’ü hazırladığı kitapla ilgili sorulardı. Şener’in de geçmişte yaptığı pek çok gazetecilik çalışması sorguda soruldu. Baskınlara karşı gazetecilerden ve kamuoyundan gelen tepkiler üzerine Savcı Öz de bir

açıklama yaparak “Açıklanamayacak deliller olduğunu” iddia etti. Ancak Şık cezaevinden gönderdiği ilk mektubunda Öz’e yanıt verdi: “Açıklasın delilleri. Hepimiz bilelim. Madem gazeteci değilim neden sadece gazetecilik faaliyetimi sorguladınız?” BASKINLARA ORTAK TEPK‹ Kontrgerillayı deşifre eden, 19 Aralık katlimından Ergenekon’a yaptığı haberlerle tanınan Ahmet Şık ve Hrant Dink davasının en önemli takipçisi Nedim Şener’in gözaltı kararıyla birlikte, basın dünyasında yıllardır görülmeyen bir kitlesellikle basın üzerindeki baskılar protesto edildi. Baskınların

gerçekleştiği gün Ahmet İnsel, Ali Bayramoğlu ve Ömer Laçiner, Nedim Şener’e destek olmak için evinin önüne giderken baskına bugüne kadar kayıtsız şartsız AKP’ye destek olan diğer birçok liberal de karşı çıktı. Ancak baskının ertesi günü yapılan eylemlere Ruşen Çakır’ın deyimiyle “Çoğunluğu medyada alt pozisyonlarda görev alan emekçiler ve sol kesimde yer alan gazeteciler” katıldı. Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın gazeteci kimliğini sahiplenen ve meslek üzerindeki baskıya karşı çıkan çok sayıda gazeteci İstanbul, Ankara, İzmir, Mersin, Rize ve Adana’da sokağa çıktı. İstanbul’daki eylemde 25’i ulusal, 60’ı yerel

AKP’N‹N SEÇ‹M HAZIRLI⁄I Nedim Şener ve Ahmet Şık, 6 Mart Pazar günü nöbetçi 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararıyla tutuklandı. Tutuklamaların ardından gazeteciler yeni bir eylem planı açıklayarak Şık ve Şener’le birlikte, cezaevlerindeki tüm gazetecilere sahip çıkmaya hazırlanıyor. Çok sayıda gazeteci örgütünün oluşturduğu Gazetecilere Özgürlük Platformu, 13 Mart’ta İstanbul’da, 20 Mart’ta ise Ankara’da sokağa çıkarak meslektaşlarını yalnız bırakmayacak. Seçimlere giderken AKP karşıtı muhalefetin sesini etkili bir şekilde yükseltmesi ve toplumun diğer kesimlerine ulaşmasında basının kritik bir rol oynayabileceği üniversitelilerin eylemlerinde görülmüştü. Kürt hareketinin sokağa çıkacağı, sendikal ve sol muhalefetin de en hareketli dönemine girdiği ve ekonomik risklerin belirdiği bu süreçte basının sesinin fazlaca çıkması AKP açısından önemli bir risk teşkil ediyor. AKP’nin bu son dalgada Şık ve Şener gibi isimler üzerinden tüm medyaya korku salarak bu riski bertaraf etmeye çalıştığı anlaşılıyor.

Şener ve Şık neden hedefte? N

edim Şener’i hedef haline getiren süreç, Dink Cinayeti ve İstihbarat Yalanları adlı kitapla başladı. Şener, Dink cinayetinin Ergenekon davasına bağlanmasını savunurken davaya ilişkin önemli bir tespitte bulunuyordu: AKP hükümetinin Dink cinayetini tam anlamıyla çözmesi mümkün değildi. Çünkü üst düzey emniyet görevlilerin yargılanması gerekiyordu ancak İçişleri Bakanlığı buna bir türlü izin vermiyordu. Şener bu durumu, başta Kamu Güvenliği Müsteşarlığı’nın başına getirilen Muammer Güler olmak üzere, Celalettin Cerrah ve Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek gibi devletin çeşitli kademelerinde, kritik pozisyonlarda yer alan görevlilerin AKP ile çok sıkı ve yakın bir ilişki içinde olmasıyla açıklıyordu. Nitekim bu görevlilerin çoğu AKP döneminde terfi etmişlerdi. Nedim

Şener hakkında, Dink kitabı nedeniyle terörle mücadelede görev yapmış görevlileri hedef göstermek ve gizli belgeleri yayınlamak suçlamasıyla, 18 yıla kadar hapis istemiyle dava da açılmıştı. SALDIRI MEDYAYLA DEVAM ETT‹ Şener’e yönelik saldırı yargıyla sınırlı kalmadı. Polis akademisinde görev alan Taraf yazarı Emre Uslu, Hanefi Avcı’nın kitabı çıktıktan sonra Şener’e saldırmaya başlamıştı. Ağustos ayında çıkan yazılarında Uslu, “Ergenekon operasyonlarını yapan Emniyet ve Savcılık ekibini hedef alan proje kitaplar yazdırıldığını” ve bunlardan ilkinin Şener’in Dink kitabı, ikincisinin ise Avcı’nın kitabı olduğunu iddia ediyordu. İddiaya göre amaç Ergenekon operasyonunu ‘itibarsızlaştırmaktı’ ve elbette Ergenekon

örgütü tarafından yönlendiriliyorlardı. Aynı iddiayı Uslu’yla birlikte Şamil Tayyar da dillendirdi ve Tayyar’la Şener arasındaki tartışma Habertürk’teki bir canlı programda Tayyar’ın Şener’e fiziki saldırıda bulunmasına kadar vardı. Şener, bu iddiaların hepsine gazetedeki köşesinden cevap verdi ve iddiaların hiçbiri ispatlanamadı. CEMAATE DOKUNAN YANIYOR Şener ayrıca “Ergenekon Belgelerin Fethullah Gülen ve Cemaat” adlı kitabı yazmış ve kitabında polis içindeki Fethullahçı örgütlenmeye dair bazı belgeleri kamuoyuyla paylaşmıştı. Bir süredir herkes tarafından bilinen bu örgütlenmeyle ilgili asıl çalışma yapan kişi Ahmet Şık’tı. Şık, basında İmamın Ordusu olarak adlandırılan ve henüz basılmayan kitabında bu örgütlenmeyi inceliyordu.

AKP ve medyası baskının arkasında S

on Ergenekon operasyonlarının ardından hükümet basın özgürlüğünün ihlal edildiği yönünde ciddi eleştirilere hedef oldu. Başta Başbakan Erdoğan olmak üzere tüm hükümet üyeleri “Gazetecilik faaliyetleri nedeniyle gözaltına alınmıyorlar”, “Bizimle ilgisi yok, yargının işine karışmayız”, “Gazetecilerin suç işleme imtiyazı yok” gibi cümlelerle baskınları sahiplendi. Ancak başta “Bizimle ilgisi yok” diyerek sorumluluktan kaçmaya çalışan Erdoğan’ın üslubu giderek sertleşti. 8 Mart Salı günü partisinin grup toplantısında konuşan Erdoğan “28 Şubat’larda köşelerinde yazı yazanların nasıl saldırdıklarını biz iyi biliriz” sözleriyle adeta meydan okudu ve tutuklamaların gazetecilik faaliyetleriyle ilgili olmadığı iddiasını sürdürdü. Medyayla çarpışarak iktidara geldiğini

iddia eden Erdoğan, bu sözleriyle aslında baskınların bir tarafı olduğunu göstermiş oldu. AKP’YE ‹LK KEZ KARfiI ÇIKANLAR Ahmet Şık ve Nedim Şener’e yönelik baskınlar, başlangıçta AKP destekçisi liberal medyada ciddi bir kırılma yarattı. Ali Bayramoğlu, Ahmet Taşgetiren, Kürşat Bumin, Taha Akyol, Ömer Laçiner ve Ahmet İnsel gibi pek çok yazar baskınlara ve Ergenekon davasının gidişatına dair bir sorgula-

maya girdi. Çoğu, Zaman ve Yeni Akit mensubu küçük bir grup yazar ise operasyonun hemen ardından baskınları savunmaya başladı. Öyle ki, Zaman’dan Hüseyin Gülerce medyanın yargıya baskı yaptığını bile iddia etti. Eski savcı Gültekin Avcı ise Bugün gazetesinde ve televizyonlarda, baskınları en yüksek sesle savunan yazarlardan biri oldu. Ancak liberal gruptaki kırılma kısa sürdü. Ahmet Altan 8 Mart’taki köşesinde “Zaten Ergenekon yoktu, bunu muhalefeti susturmak

için yapıyorlar” diyerek Ergenekon’u aklamak için kullanmaya uğraşanlara pabuç bırakmamalıyız ama…” diyerek son baskınlarla birlikte Ergenekon davasındaki meşruiyet sorununu gidermeye çabaladı. Altan’la birlikte Ergenekon davasını hala bir derin devleti ve çeteleri hedefleyen bir ‘temiz eller operasyonu’ zanneden pek çok liberal yazar daha Şık ve Şener’in tutuklanmasından sonra benimsedikleri tavrı değiştirmeye başladılar. Artık tartışma basın özgürlüğü kapsamında değil, son Ergenekon dalgasındaki kuşkuların giderilmesi etrafında yapılıyor. Nitekim Altan aynı yazısında “Bir an önce “iddianame” yazılıp, o “deliller” her ne ise açıklanmalı. Aksi takdirde bu “kuşkular” dinmez” diyerek işin bir an önce kitabına uydurulmasına dair temennilerini iletiyor.

Ahmet Şık’ın “Dokunan yanıyor arkadaşlar” dediği bu yapının onu da hedefe aldığı OdaTV’den çıkan belgeyle ortaya çıkmıştı. İçeriği ilk kez Hürriyet’ten duyurulan belgeler üzerine Medyasavar adlı internet sitesi Şık’a savaş açtı. Şık bu iddialara T24 internet sitesinden cevap verdi ancak Şener ve Şık’ın beklediği ‘son’ geldi. Şık ve Şener Türkiye’de araştırmacı gazetecilik ekolünün iki başarılı ismi. Her iki ismin bu habercilik anlayışı kontrgerilla faaliyetleri ve devlet içerisindeki yolsuzlukları farklı çıkar odakları arasındaki çatışmaları yansıttı. Bu çalışmalar bugüne kadar AKP’nin devlet içindeki tasfiye ve tahkimat sürecinde operasyonel olarak kullanıldı. Fakat bu saatten sonra araştırmacı gazetecilerin bulacağı bilgilerin ucu artık devletleşen AKP’ye daha çok dokunacak.

‘Hükümleri’ verilmiş bile Zekeriya Öz taraf›ndan sorgulanan fiener ve fi›k’a OdaTv’den ç›kt›¤› iddia edilen belgeler ve baz› telefon görüflmelerinin kay›tlar›ndan ibaret olan delillerden yola ç›kan sorular soruldu. Öz, OdaTv’den ç›kt›¤› iddia edilen ve Soner Yalç›n’›n “Virüs arac›l›¤›yla gönderildi” dedi¤i belgelerin do¤rulu¤una iliflkin hiçbir sorgulamaya girmeden ve fi›k ve fiener’in terör örgütü üyesi oldu¤u kabulüyle yola ç›kan sorular yöneltti. Yani delillere dayanarak sonuca var›r gibi görünse de asl›nda kurgudan yola ç›karak delilleri de¤erlendirdi. Öz’ün bu delillerle ilgili sorular›, fi›k ve fiener taraf›ndan “Bir bilgim yok” benzeri cevaplarla yan›tland›. Savc›, fi›k ve fiener’in gazetecilik faaliyetleriyle ilgili sorulara verdikleri cevaplardan yola ç›karak gerçe¤i bulma yönünde sorular sorabilir ve örgüt üyeli¤inin inand›r›c›

olmad›¤› sonucuna varabilirdi; ancak bu cevaplar› umursamad› ve böylece sorgunun tamam›, önceden haz›rlanm›fl sorular›n yöneltilmesinden ibaret oldu. Nitekim sorgu s›ras›nda Ahmet fi›k bir soruyu, “Ben bu soruyu ve sorufl fleklini kabul etmiyorum” diyerek yan›tlad›. Gerçe¤i araflt›rma derdi olmayan savc›n›n, fi›k ve fiener hakk›nda çoktan karar›n› verdi¤i anlafl›l›yordu. Öz, fi›k ve fiener’le ilgili delillerin bir bölümünün gizlilik nedeniyle aç›klanamayaca¤›n› söyledi. fi›k’›n tutuklulu¤una itiraz eden avukatlar, fi›k aleyhinde (varsa) delillerin aç›klanmamas›n›n adil yarg›lama hakk›n›n ihlali ve silahlar›n eflitli¤i ilkesine ayk›r›l›k anlam›na geldi¤ini ve sonradan üretilen delillerle fi›k’a yönelik suçlamalar türetebilece¤ine dikkat çekiyorlar.


3

GÜNDEM 11 Mart 2011 / 24 Mart 2011

Halk›n Sesi

Aleviler: ‘AKP’den kurtulalım’

İstanbul ve Ankara’dan sonra Aleviler 6 Mart’ta İzmir’de bir araya geldi. Yüz bin Alevi eşit yurttaşlık, zorunlu din derslerinin kaldırılması, Madımak’ın müze olması, cemevlerinin ibadethane sayılması ve demokratik bir anayasa taleplerini yineledi, sandıkta birlik çağrısı yaptı

kuranların, Kanlı Pazar’ı gerçekleştirenlerin, 17 yaşındaki gençleri idam edenlerin; bugün 17 yaşındaki gençlere Hrant Dink’i öldürttüğünü, 32 yıl sonra Maraş’ta “Buradan çıkış yok” sloganları attırdığını belirtti. AKP’nin yargıyı ele geçirdiğini, gazetecileri tutuklattığını, toplumsal muhalefeti bastırmaya çalıştığını ifade eden Gümüş, “Bu mitinge katılanlar, en az zalimler kadar cesur olmalıdır” sözleriyle konuşmasını bitirdi.

O

n binlerce Alevi “Demokratik Anayasa ve Eşit Yurttaşlık Hakkı” talebiyle 6 Mart’ta İzmir’de bir araya geldi. Zorunlu din derslerinin ve Diyanet’in kaldırılması, Madımak’ın müze olması, Alevi dergahlarının iadesi, cemevlerinin ibadethane sayılması ve Alevi köylerine cami yapılmaması taleplerinin dile geirildiği mitinge demokratik kitle örgütleri ve siyasi partiler de destek verdi. ‘AKP’NİN OYUNUNA GELMEYİZ’ Mitinde ilk sözü Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Ali Balkız aldı. Cemevlerine ‘inanç merkezi’, Alevi dedelerine ‘inanç önderi’ dendiğini, Alevilerin çalıştaylar ile kandırılma-ya çalışıldığını belirten Balkız, “Bizi oyuna ge-tiremezsiniz. Biz varız ve buradayız. Dersim’de-ki HES’ler durana, Bergama köylüleri hakkını alana, taleplerimiz yerine gelene kadar mücadeleye devam edeceğiz” dedi. Balkız, zorunlu din dersinin kaldırılmaması halinde eylül ayında Milli Eğitim Bakanlığı önüne din kitaplarını bırakacaklarını açıkladı. 12 Eylül’ün AKP ile sürdüğünü söyleyen Balkız ‘AKP’den kurtulalım’ şiarıyla bir araya gelinmesini istedi.

Alevi Bektafli Federasyonu Genel Baflkan› Ali Balk›z: “Alevi köylerine cami yapma iflleri; zorunlu din dersleri; Alevilerin fifllenmesi, ordudan ve emniyetten d›fllanmas›; siyasi partiler yasas›, seçim yasas›, seçim

Liselilerin protestosu Erdoğan’ı terletti

baraj›; üniversiteleri, bilim insanlar›n›, özgür bas›n›, gençleri susturma giriflimleri; hepsi, 12 Eylül’le bafllad› ve AKP devam ettiriyor. K›sacas›, AKP kimin çocu¤u? 12 Eylül’ün çocu¤u.”

Tayyip Erdo¤an Baflbakanl›k, ‹stanbul Üniversitesi ve Çocuk Vakf›’n›n 27 fiubat’ta Haliç Kongre Merkezi’nde düzenledi¤i Çocuk Haklar› Kongresi’nde, Liseli Genç Umut taraf›ndan protesto edildi. Etkinlik için salona girmek isteyen iki Genç Umut üyesi özel güvenlikler taraf›ndan engellendi. Buna karfl›n içeri girebilen di¤er iki liseli, kapan›fl konuflmas›n› yapan Tayyip Erdo¤an kürsüdeyken seslerini yükseltti. “Sizler çocuk haklar› diyerek gelece¤imizi çal›yorsunuz. SBS’de çocuklu¤u çal›nanlar›, ÖSS yüzünden intihar edenleri görmezden geli-

yorsunuz. Biz Genç Umut olarak bugün buraday›z ve liselilerin gerçek taleplerini duyurmak istiyoruz” diyen liseliler sivil polis ve güvenlikler taraf›ndan yaka paça salondan ç›kart›ld›. Müdahaleye birçok veli ve ö¤renci tepki gösterirken bir veli, “Çocuk haklar›ndan bahsediliyor ama taleplerini dile getiren çocuklara sald›r›l›yor” diyerek isyan etti. Baflbakan, protestonun ard›ndan bir odaya kapat›lan liselilerin yan›na gitti. Genç Umut’un “Genciz Genç” kampanyas›nda toplanan 50 bin imzan›n e¤itim sistemine olan isyan›n göstergesi

‘EN AZ ZALİMLER KADAR CESUR OLMALIYIZ Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Fevzi Gümüş de Alevilerin ağıt yakma dönemini geride bırakarak eşitlik, özgürlük ve demokrasi adına örgütlenmesi çağrısını yaptı. Gümüş, komünizm ile mücadele dernekleri

oldu¤unu söyleyen liseliler, taleplerinin görmezden gelinemeyece¤ini ifade etti. S›nav sisteminin kald›r›lmas› talebini “Herkes istedi¤i üniversiteyi kazanacak diye bir fley yok” diye karfl›layan Erdo¤an, okullarda toplanan ba¤›fl paralar›na karfl› yükselen paras›z e¤itim talebine de “Biz ‘para vermeyin’ diyoruz” yan›t›n› verdi. Erdo¤an, liselilerin ö¤retmen atamalar›n›n neden gerçekleflmedi¤ini sormas›na da “Buna yapacak bir fleyimiz yok” aç›klamas›nda bulundu. Genç Umutlu liseliler yüz binlerce ö¤rencinin dershanelere mahkûm edildi¤ini

SANDIKTA BİRLİK MESAJI Mitingin dikkat çekici mesajı Balkız ve Gümüş’ün ‘sandıkta birlik’ çağrısı oldu. 2008 ve 2009’da gerçekleşen mitingler sonrası Balkız ve Gümüş’ün de içinde bulunduğu çeşitli ‘birlik’ çalışmaları olmuş, ardından EDP kurulmuştu. Ancak Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin başına geçmesi ve EDP’nin referandumda ‘evet’ çağrısı yapması ile ikili, projeden uzaklaşmıştı. Birlik çağrısı, Alevilerin seçimlerdeki ana eğiliminin CHP olduğu gerçeğiyle birleşince, CHP’nin işaret edildiği yorumlarına yol açtı. Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkanı Selahattin Özel, KESK Genel Başkanı Döndü Taka Çınar ve Halkevleri Genel Başkanı İlknur Birol da birer konuşma yaptı. İlknur Birol, miting davetini geri çevirerek İZBAN açılışına giden Tayyip Erdoğan ve Kemal Kılıçdaroğlu’nu kastederek, sermayeden yana olanların İZBAN açılışında, eşitlik ve kardeşlikten yana olanların ise mitingde olduğunu kaydetti. Miting Ferhat Tunç ve Arif Sağ'ın türküleriyle son buldu.

söylemesi üzerine kaçamak yan›tlar›na son veren Erdo¤an, “Siz çok ideolojiksiniz” diyerek görüflmeyi sonland›rd›. Protestodan sonra bir aç›klama yapan Liseli Genç Umut, ö¤ütlere kar›nlar›n›n tok oldu¤unu, 4 milyon liselinin taleplerinin görmezden gelinemeyece¤ini ifade ederek “Ö¤üdün de sistemin de senin olsun Tayyip! Seçim malzemesi de¤il, genciz genç!” dedi. Liseliler kampanya çerçevesinde toplad›¤› on binlerce imzay› 24 Mart günü bulunduklar› illerdeki ‹l Milli E¤itim Müdürlükleri’ne götürecek ve 27 Mart’taki YGS öncesinde taleplerini hayk›racak.

Direniş ve hak eksenli bahar hamlesi ok değil bir önceki Yol yazısında AKP’nin seçim sürecinde izleyeceği taktiklerinden biri olarak, parlamento dışı siyasal muhaliflerini elimine etmek için yargı operasyonlarının süreceği belirtilmişti. Bununla birlikte yine AKP’nin devlet yapısı içindeki dönüşümlere hız vereceği de eklenmişti. Son on beş günde yaşanan iki kritik gelişme de bu eksenlerde gerçekleştirildi. Ergenekon’un 18. dalgası bu kez Nedim Şener ve Ahmet Şık’ı da içine alan bir medya operasyonu şeklinde yaşandı. Ve Tayyip Erdoğan, Genelkurmay’a bağlı Türkiye’nin en yüksek kapasiteli elektronik istihbarat ve dinleme üssü olan ve ‘Bayrak Garnizonu’ olarak da bilinen GES Komutanlığı’nın MİT’e bağlanması için çalışma başlattı. (“Bayrak Garnizonu”nun tarihsel açıdan iki kritik önemi var: Menderes döneminde Sovyetlere karşı istihbarat toplamak için ABD tarafından kurulmuş olması ve 12 Eylül faşist darbesinin planlama ve harekât üssü olması.) Ergenekon hakkında artık iyice netleşmiş olan sonuçlar üç başlık altında toplanabilir: 1. Ergenekon olarak adlandırılan yargılama sürecinin, kontrgerillanın tüm faaliyetlerini açığa çıkarma ve kontrgerillayı tamamen tasfiye etme operasyonu olmadığı (ki devrimciler bunu başından itibaren söylemişti) son gözaltı “dalga”sıyla bir kez daha kanıtlandı. 18 ayrı operasyon dönemi yaşandı; 300’e yakın kişi soruşturuldu; 100’den daha fazla kişi cezaevinde tutuklu bulunuyor. Bunlar arasında zaten ipliği pazara çıkmış Veli Küçük gibi askerler, Kemal Kerinçsiz gibi siviller, Doğu Perinçek gibi siyasiler bulunmasına rağmen Çevik Bir gibi askerler, Oral Çelik gibi siviller, Süleyman Demirel gibi siyasiler bulunmuyor. Soruşturulan olaylar içinde Balyoz, Sarıkız gibi hükümeti devirmeye yönelik darbe planları bulunmasına rağmen 1 Mayıs 1977 katliamı, Vedat Aydın suikastı, Sivas katliamı bulunmuyor.

Ç

2. Yine aynı süreç kanıtlamaktadır ki kurumsal faşizm, ağırlık noktası ordudan çıkarılarak MİT ve polis eksenli yeniden yapılandırılmaktadır. MGK Genel Sekreterliği’nin biçimi değiştirilip işlevi sınırlandırılırken Başbakanlığa bağlı olan MİT’e yeni olanaklar sunulmakta, polise yeni görev tanımları yapılmaktadır. Polislere askerlik hizmeti kaldırılarak polisin askerden hiçbir biçimde etkilenmemesi sağlandı. Paralı askerlik projesi AKP’lilerden oluşan ayrışmış birlikler organize etme biçimine dönüştü. Devlet Güvenlik Mahkemeleri kaldırıldı; ama yerine Özel Yetkili Mahkemeler yapılandırıldı. Askerle doğrudan bağlantılı Nusret Demiral, Nuh Mete Yüksel gitti, doğrudan bağlantılı olduğu yer zaten belli olan Zekeriya Öz, Osman Şanal geldi. 3. Ve AKP eliyle yürütülen bir ABD operasyonu olan tüm bu süreç, aynı zamanda, AKP’nin “dönemsel ihtiyaçlarına” yanıt verecek şekilde ilerlemektedir. Bu dönemsel ihtiyaçlar bazen gündem değiştirme, bazen hedef gösterme, bazen gözdağı verme, bazen rakiplerin sayısını azaltma şeklinde olabiliyor. İçinde bulunduğumuz seçim döneminde ise doğrudan AKP oyları düşünülerek uygulanmakta. (Bu arada “yargı ile hükümet ayrı işliyor”, “biz yargının işine karışmayız” gibi safsataları zaten dikkate almamak gerek.) Oy hesabından doğru bakıldığında AKP’nin bu kadar “büyük tepki” çekeceğini bilmesine rağmen bu yeni “dalga”ya girişmesi aslında çok anlaşılır. Çünkü AB üyesi ülkelerin vatandaşları ve temsilcileri Türkiye’deki seçimlerde oy kullanamıyor. Ayrıca AKP, CHP’nin ve MHP’nin kemik kitlesinin kendisine, ne yaparsa yapsın oy vermeyeceğini de biliyor. Dolayısıyla “yeni dalga”, Tayyip’in “ucube, içki yasağı” adımlarını atarak başlattığı milliyetçimuhafazakar (gerici) kitleyi hedefleyen seçim döneminin devam taktikleri.

Bu “yeni dalga”yla birlikte iki değil daha fazla kuş da vurulmuş durumda. Şık ve Şener’in cezaevine tıkılmasıyla birlikte “basın camiasında” korku ve panik en üst düzeye çıktı. Hard diskler siliniyor, kağıt imha makineleri aralıksız çalışıyor. Artık gözaltına alınamayacak hiçbir gazeteci yok. Hadi bu seçim döneminde AKP kitlesini etkileyebilecek haber yapın, AKP aleyhine atıp tutun bakalım! Bunların yaşandığını “bilmeyen” Tayyip tüm pişkinliğiyle “cezaevlerinde cinsel istismardan bile tutuklu olan gazeteci var (o da son kararla salıverilen Hüseyin Üzmez) ama gazetecilik suçundan dolayı kimse yok” diyor. “Yeni dalga” CHP’yi de yeniden karıştırdı. Deniz Baykal’a “Varan 2” girişimine Kılıçdaroğlu’nu da bulaştırdılar. Akıllarda kalan “Gürsel Tekin’in başını çektiği bir grup CHP’li sansasyon kovalıyor” oldu. Ve aynı dalgaya MİT de Dış Operasyonlar Daire Başkan Yardımcısı Kâşif Kozinoğlu ismiyle eklendi. Binbaşı rütbesi ile Özel Kuvvetler Komutanlığı'ndan emekli olan Kozinoğlu, Çakıcı'nın Yargıtay'daki davasını, Yargıtay Başkanı Eraslan Özkaya aracılığıyla takip ettiği iddiasıyla açılan davada 5 ay hapis cezası alarak MİT tarihine böyle bir iddia ile suçlanan en üst düzey görevli olarak geçmişti. Afganistan’daki General Dostum’un yakın dostu Kozinoğlu halen Pakistan’da “görev”de. Yani “yeni dalga”yla vurulan kuşlardan biri de MİT’in yeniden yapılandırılması (tasfiye-terfi) süreci. Zaten Zekeriya Öz’ün operasyon düğmesine basmasından birkaç gün önce Ankara’da MİT’in de katıldığı üst düzey siyasi toplantıların yapılması, bu sürecin sonuçlarının göze alındığının göstergesidir. Bu arada devletin yeniden yapılandırma sürecinin önümüzdeki dönemde kimlerle işleyeceğinin işaretleri de yavaş yavaş gözükmekte. Eski İstanbul Valisi, yeni Kamu Güvenliği Müsteşarı Muammer Güler

ve Emniyet Genel Müdürü Oğuz Kağan Köksal AKP’den milletvekili olmak için görevlerinden istifa ettiler. Geçen yıllar içindeki tutumları şimdi çok daha iyi anlaşılabilir oldu; ve bu potansiyel İçişleri Bakanlarına biçilen misyon da. *** Yukarıda sayılan nedenlere rağmen devrimcilerin, Ergenekon olarak adlandırılan yargılama sürecine mesafeli durmasının nedeni ise yargılananların büyük bölümünün eski de olsa kontrgerillanın aktif parçalarından olması ve hiçbir şart altında bu şahıslarla yan yana gözükmek bile istenmemesidir. Bu hassasiyet siyasal duyarsızlık değil, tam tersine siyasal onurdur. Mesafeli durmanın bir diğer nedeni ise solun güçsüzlüğüdür. Sol, aktörleri oynak, karanlık ve ilkesiz bir düzleme müdahale edebilecek araçlara ve pozisyona sahip değil. Böyle bir düzlem, solu sürecin öznesi değil, başkalarının (başka süreçlerin) nesnesi yapma riskini büyük ölçüde içermektedir. Bu hassasiyetler tersten, AKP’nin solu bu sürece taraf etmesini engellemiştir. AKP’nin tezgahına sadece besleme liberal solcular “düşmüştür”. Onlar da son dönemdeki gelişmelerle birlikte “cehennemin dibini” görene dek düşmeye de devam edecekler. Devrimcilerin siyasal tutum alışını belirleyen asıl mihenk taşının sınıf çelişkileri (savaşı) olduğu hatırda tutulursa, Ergenekon saflaşmasının ülkedeki yönetenler ve yönetilenler arasındaki sınıf mücadelesinin “doğrudan” bir parçası olmadığı rahatlıkla görülecektir. Bu durum ise bu süreci elbette ki görmemeyi, yok saymayı değil, bu sürece nereden ve nasıl müdahale etmek gerektiğini gösterir. Tayyip ve AKP için seçim sürecini Ergenekon benzeri gündemlerle geçirmekten daha uygun bir tercih olamaz. Ergenekon sürecinin ezilenleri ilgilendiren (varsa) her parçasına bağımsız özneler olarak müdahale

etmek kaçınılmazdır. En az bunun kadar kaçınılmaz olan ise sınıf mücadelesinin güncel karşılığı olan hak mücadelelerini “ana eksen” olarak yükseltmektir. Bu bakımdan içinde bulunduğumuz dönemde devrimci mücadele çizgisi iki eksen etrafında oluşacaktır. Birincisi, AKP iktidarının faşist uygulamalarına, gerici baskılarına ve emekçi halka yönelik sınıfsal saldırılarına karşı direniş eksenidir. Bu noktada AKP’nin geriletilmesi önemli ve doğru bir amaçtır. Ancak bundan anlaşılması gereken “ana amaç” AKP’nin sayısal çoğunluğunun azaltılması değildir. AKP’nin izlediği neoliberal politikalara, yeniden yapılandırdığı kurumsal faşizme ve gerici toplum mühendisliği projelerine karşı halkta ortaya çıkan direnme eğilimlerinin ülke çapında yaygın bir muhalefet hareketi olarak örgütlenmesidir. İkincisi ise, gerek iktidara karşı direniş mücadelelerinde, gerek bahar dönemi yükseltilecek toplumsal muhalefette ve gerekse seçim sürecinin özgül politik atmosferinde halkın hak mücadeleleri için ileri mevziler kazanmak devrimci mücadelenin ana eksenini oluşturuyor. AKP iktidarını asıl zorlayacak olanın, emekçi halkın, yoksul halkın gündem ve taleplerinin olacağını söylemeye gerek bile yok. İçinde bulunduğumuz süreç bu eksende gelişecek bir toplumsal muhalefet için geniş olanaklar sunmaktadır. Yıllardan sonra ilk kez gazeteciler sokağa çıktı. AKP operasyonlarının Ahmet Şık ve Nedim Şener’e genişletilmesi bu kesimlerde ve toplumsal muhalefette ciddiye alınması gereken bir duyarlılık oluşturdu. Kentsel dönüşüme karşı barınma hakkı mücadeleleri hiç gündemden düşmüyor. Ege Mahallesi’nde kazanımlarla sonuçlanan ulaşım eylemleri Edirne’de üniversiteli gençlik tarafından sürdürülüyor. Hekimler sağlıkçıları Ankara’ya çağırıyor. Bahar

dönemi Birleşik Metal-İş’in örgütlediği metal işçilerinin grevleriyle ısınacak. Devrimci Sağlık-İş’in başlattığı güvencesizliğe karşı mücadele çağrıları ve Ankara’da güvencesizliğe karşı yapılacak miting Türk İş içindeki başta Petrol İş, Hava İş gibi sendikalar olmak üzere muhalif sendikalarda bile karşılık bulmaya başladı… Ancak en önemlisi, bütün bu hareketlerin ortak öznesi olan “kadın militanlığı” yeni bir tarihsel misyonla toplumsal muhalefetteki yerini alıyor. AKP gericiliğiyle birlikte kadın düşmanlığı ve kadının yeniden ikinci sınıflaştırılması belirgin bir sıçrama yaşıyor. İktidar olanaklarıyla her geçen gün daha da büyüyen İslamcı gericilik, toplumsal hakimiyetini kadının ezilmesi üzerine inşa ediyor. İslamcı liberal iktidar, erkek egemenliğinin geleneksel baskı aygıtlarını kendi iktidarının da temeli haline getiriyor. Neoliberal sermaye politikaları, kadınları, güvencesiz yaşam ve güvencesiz çalışmanın en dip toplumsal katmanlarına dönüştürüyor. İşte tam bu noktada, “yükselen kadın militanlığı” için kuvvetli bir inisiyatif alanı ortaya çıkıyor. AKP iktidarında somutlaşan gericiliğe ve neoliberalizme karşı hak mücadelesi eksenli özgül bir kadın hareketi çizgisi oluşuyor. Bu çizgi, bahar döneminde ve hemen ardından seçim sürecinde, kadınları, AKP gericiliğine karşı toplumsal muhalefetin en hareketli öznelerine dönüştürüyor. Ev içi görünmez emeğin karşılığını istemek için yapılan eylemler, talep edilen sosyal güvence, kadına yönelik şiddet vakası ile karşı karşıya kalınan her durumda gösterilecek her türden duyarlılık, AKP’nin ırkçı, erkek egemen, gerici fikir ve uygulamalarının teşhiri önümüzdeki dönem her zamankinden fazla anlam kazanacak. Eşit, özgür ve onurlu bir hayat bütün kadınların hakkıdır. Bunu söylemenin anlamlı olduğu her yer kadınlar için mücadele ve eylem alanıdır. 8 Mart’ta boş kalmayan meydanlar baharın nasıl geçeceğinin habercisidir.


4

GÜNDEM 11 Mart 2011 / 24 Mart 2011

Halk›n Sesi

Vesayet Türkiye faşizmi kendine özgü bir yapıya sahiptir. Bu özgün işleyişinin “bilinmedik”, “tanımlanmamış” bir yanı da yoktur. Türkiye faşizminin özgünlüğü, bundan 40 yıl önce Mahir Çayan tarafından saptanmış ve “Sömürge Tipi Faşizm” olarak kavramlaştırılmıştı. Çayan’ın bu kavramlaştırması daha sonra geliştirilmiş, yeni sömürge ülkelerde faşizmin, Almanya ve İtalya gibi “metropollerde” görüldüğü gibi “aşağıdan yukarıya” bir kitle hareketi aracılığıyla değil, yukardan aşağı, devlet kurumları aracılığıyla inşa edildiği ve uygulandığı belirtilmişti. Faşizmin bu özel yapı ve işleyişini tanımlamak üzere de “kurumsal faşizm” kavramı kullanılmıştı. “Kurumsal faşizm”in karakteristik özelliği, devletin zor aygıtlarının emperyalizmin doğrudan yönetimi altına alınması (“gizli işgal”) ve rejimin bu zor aygıtlarının açık ya da örtük yönetimi altında şekillendirilmesidir. Sömürge tipi faşist devletin omurgasının, bu “gizli işgal kurumları”nın tüm devlet yapılanması üzerindeki “vesayeti” (hegemonyası) olduğu da söylenebilir. Ferda “Gizli işgal kurumlarının Koç devlet yapılanması üzerindeki ferdakoc@ vesayeti” ise “askeri vesayet”e hotmail.com indirgenemez. Bugünlerde sözü edilen “askeri vesayet”in TSK ile bağlantılı gizli işgal odaklarını ne ölçüde içerdiği bir yana, “asker” gizli işgale aracılık eden tek zor aygıtı değil. “Gizli işgal”in artık devletin zor aygıtları içinde dal budak salmış olan aparatları, çok odaklı bir yapıya sahip bir blok. Hatırlanır mı bilmem. Bir zamanlar “Devlet Güvenlik Mahkemeleri” vardı. 12 Mart cuntacıları giderayak yaptıkları bir Anayasa değişikliği ile kurdukları bu mahkemeler “Devletin iç ve dış güvenliği ile ilgili suçlara bakmakla görevliydiler”. 12 Mart’ın “Sıkıyönetim Mahkemeleri”nin işlevini “sivil yargı sistemi”ne soktukları bu özel savaş kurumuyla sürdürmek istiyorlardı. Demirel-Erbakan-Türkeş koalisyonunun yaşatmaya çalıştığı bu ilk DGM’ler 12 Mart sonrasında yükselen ilerici toplumsal muhalefet dalgasının önünde duramadı ve kaldırıldı. 12 Eylül’cüler DGM’leri 1982 Anayasası’na sokarak hortlattılar. 12 Eylül sonrasının ilerici toplumsal muhalefeti DGM’leri kaldırmak için çok çırpındı ama başarılı olamadı. Avrupa Birliği’nin “demokratikleşme zorlaması” ise DGM’lerin “boyanıp” “Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri”ne dönüştürülmesinden başka bir sonuç vermedi. “Liberal totem” Özal’ın, DGM’lerin eline verdiği “Sansür Sürgün Kararnamesi” ve “Terörle Mücadele Yasası” gibi silahları kuşanan DGM savcıları zalimlikleriyle şöhret kazandılar. Nusret Demiral ve Nuh Mete Yüksel DGM vahşetinin “simge” isimleri olarak hafızalarımıza kazındı. Nusret Demiral’ın Aziz Nesin’i “Sivas Katliamını tahrik etmekle” suçlayıp, idamla yargılamaya kalkışması; Nuh Mete Yüksel’in Meclis’te paralı eğitime karşı pankart açan gençleri hapse tıkmak için evlerine kutuyla Molotof kokteyli yerleştirilmesine nezaret ettiği iddiaları bu “yaşayan efsane”lerin unutulmazları arasındadır. DGM’lerin arkasında bir “özel yetkili polis gücü” “TMŞ” (Terörle Mücadele Şubesi) bulunuyordu. Tıpkı DGM’lerin “unutulmaz kahramanları” gibi bu “özel yetkili polis gücünün” de Mehmet Ağar, Necdet Menzir gibi unutulmaz patronları vardı. Bu patronların sahip olduğu yetki ve dokunulmazlık dehşet vericiydi. Yargısız infazlar, kaçırıp kaybetmeler, işkence, delil imalatı, provokasyon ve yıldırma operasyonları bu dehşet çarkından çıkıyordu. DGM savcıları polise isim ve adres bölümleri boş “arama emirleri”, gazete dergi adı, sayısı ve gerekçe bölümleri boş “toplatma kararları”nı veriyor, polis de istediği evi basabiliyor, içindekileri öldürebiliyor, daha matbaa kapısındayken gazeteleri dergileri toplatabiliyordu. Bu dehşet çarkı çıkarılacak demokratik haklar ve özgürlüklerle ilgili her yasaya “özel mütalaalarla” müdahale ediyor, idari işlemleri dahi yönlendiriyordu. Hürriyet, Sabah gibi “büyük gazeteler” bu “yarı gizli devlet”in marifetlerini onaylatma, gizleme görevini üstlenmiş “kitlesel çarpıtma araçları” olarak çalışıyorlardı. Silivri’deki, İstanbul’daki ve Diyarbakır’daki “özel yetkili mahkemeler”, işte bu eski DGM’lerin “boyanmış”ı. Savcı Zekeriya Öz ve arkadaşları, Nusret Demiral’ların, Nuh Mete Yüksel’lerin öz be öz oğulları! Bugünkü devlet terörünün en etkili araçları olan yaygın dinleme ve izleme usulleri yıllardır kurulmuş çarkların yeni sürümleri. Polisin ve istihbarat birimlerinin siyasi davaları soruşturma yönlendirme ve yönetmedeki inisiyatifi ve (işkenceli sorguların rolünü üslenen) delil imalatı yöntemleri yine aynı kirli geçmişten bugüne devreden bildik durumlar ve usuller. Politik davalarda polis fezlekelerinin iddianameye dönüştürülmesi ve “özel yetkili” denilen savcı ve hakimlerin bu fezlekeleri birer yönerge gibi izlemelerinden de anlaşılacağı gibi hala herkesin bildiği “gizli CMUK” yürürlükte. “Yandaş” ve “hizaya getirilmiş” basınla sağlanan “kitlesel çarpıtma düzeneği”nin ise bugüne kadarki örneklerle kıyas kabul etmez bir büyüklüğe ulaşmış olduğu ortada. Kısacası, AKP iktidarının bugünkü dehşet çarkı, Türkiye faşizminin “geleneksel kurumları” ve “kurumsal işleyiş tarzı”nın üzerinde yükseliyor. Sömürge tipi faşizmin omurgasını oluşturan “vesayet rejimine karşı mücadele”yi, zor aygıtları içindeki hizipler arasındaki bir iktidar mücadelesine indirgemenin ne denli tehlikeli olabileceğini bu günlerde yaşadıklarımız ortaya koyuyor. Ne yazık ki demagojinin ortaya çıkması ile yenilgiye uğratılması aynı şeyler değil.

Barış fırsatını AKP tepti AKP’nin bar›fl için ad›m atmamas› üzerine KCK, 13 A¤ustos’tan beri süren çat›flmas›zl›k sürecini sona erdirdi¤ini aç›klad›

S

eçim takvimi gündeme ağırlığını koyarken AKP’nin, iki tarafı keskin bıçak Kürt sorunu stratejisi beklenen sonucu doğurdu. KCK yürütme konseyi 28 Şubat günü, 13 Ağustos 2010’dan beri süren eylemsizlik sürecini AKP hükümetinin çözüm için adım atmaması nedeniyle bitirdiğini açıkladı. Böylece seçime, siyasi çizgisinde ırkçı-milliyetçigerici söylemi güçlendirerek giden ve milliyetçi tabanın oylarını da almak isteyen AKP’nin, Kürt halkıyla arasına kapanması güç bir mesafe girdi. Oysa iktidar, hem çatışmasızlık ortamının verdiği rahatlıkla seçime hazırlanmayı, hem Kürt sorununda somut hiçbir adım atmadan konuyu anayasa tartışması etrafına kilitleyerek seçim sonrasına havale etmeyi (Kürt hareketinin de buna uymasını) hem de bu strateji sayesinde milliyetçi cenahın oylarını kaybetmemeyi planlıyordu. Fakat siyasi arenanın tek belirleyeni AKP değil.

BARIfi ‹Ç‹N FIRSATTI KCK, 13 Ağustos’ta ilan ettiği ve iki kere uzattığı çatışmasızlık kararının, ortaya koyduğu 5 koşulun yerine getirilmesi durumunda kalıcılaşacağını söylemişti. KCK’nın koşulları, 1-Askeri ve siyasi alanlara dönük tüm operasyonların durdurulması, 2Tutuklanan Kürt siyasetçilerinin serbest bırakılması, 3-Öcalan’ın sürece aktif olarak katılmasının önünün açılması ve yürütülen diyalogun müzakere düzeyine çıkarılması, 4-Sürecin ilerlemesi için Anayasa komisyonu ile Hakikatleri Araştırma Komisyonlarının kurulması, 5Dünyanın hiçbir yerinde olmayan ve Kürt halk iradesinin parlamen-

toya yansımasını engelleyen yüzde 10 seçim barajının kaldırılması, olarak sıralanmıştı. Çatışmasızlık kararının ardından çözüm süreci için Kürtler, kendi cephelerinden barışın koşullarını ortaya koymuştu. 17-18 Aralık’ta Diyarbakır’da Türk aydın, sanatçı, akademisyenlerin de katılımıyla gerçekleşen Demokratik Özerklik Çalıştayı’nda hareketin ne istediğini ortaya koymuşlar, iki dilli yaşam kampanyasıyla anadilin kamusal hayatta kullanımını yerel yönetimlerin etkin olduğu bir kampanyayla hayata geçirmeye çalışmışlardı.

AKP BARIfi YER‹NE TASF‹YEYE YÖNELD‹ Fakat bu talepler karşısında AKP ‘tek dil, tek bayrak’ söylemini benimsemeyi tercih etti. Başbakan demokratik özerklik talebini “çirkin bir tezgah” olarak niteledi, iki dilli hayat kampanyasına “Ortak dil Türkçe'dir, bu gerçeği değiştirmeye yönelik hiçbir girişim kabul edilemez” diyerek yanıt verdi. KCK ateşkese son verdiklerini duyurduğu açıklamada AKP hükümetinin uzattıkları eli karşılıksız bırakarak süreci boşa çıkarıp anlamsızlaştırdığını söyledi. Açıklamada AKP’nin bununla yetinmeyerek bu barışçıl zemini Kürt hareketinin tasfiyesi için kullandığına da dikkat çekildi. Iğdır’da BDP’li yöneticiler ve belediye başkanının yargılandığı davanın 150 yıl hapis cezası verilmesiyle sona ermesi, Diyarbakır’da süren KCK davasının anadilde savunma talebinin mahkeme heyeti tarafından kabul edilmemesiyle kilitlenmesi, geçmişte PKK’nin karşısında desteklenen Hizbullah’ın yöneticilerinin tahliye

edilerek yeniden canlandırılması gibi gelişmeler de Kürt hareketinin eleştirilerini haklı çıkartıyor. KCK’nın eylemsizliği bitirme kararını değerlendiren BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş da "AKP bu süreci değerlendirmektense gerilimi yükseltmek için ateşkesi sonlandırmak için elinden geleni yapmıştır. Şu an bölge illeri barut fıçısı gibi bir hale gelmiş durumda. Biz bu konudan ciddi anlamda kaygı duyuyoruz. Kürt halkı, inisiyatifi eline alarak, kendi sorununu kendi çözecektir" dedi. Diyarbakır’da bir araya gelen ve iki günlük çalışma sonucunda 4 Mart’ta ortak bir açıklama yayımlayan 146 kitle örgütü de kamuoyuna ‘Öcalan’a ev hapsi önersi’ olarak yansıyan bir bildiriye imza attı. Medya, bildirinin bu yönünün popülerleştirse de kurumlar özünde barış konusunda hiçbir adım atmayan devlete çağrı yapıyordu. Bildiride 146 kurum “Kürt sorununun çözümü için devletin ve hükümetin acilen kamuoyunu rahatlatacak diyalogdan müzakere sürecine adım atmasını bekliyoruz” dedi, Kürt hareketi adına ise Öcalan’ı bir inisiyatif odağı olarak tarif ederek rol alması önerisinde bulundu.

MANZARA NEWROZ’DA NETLEfiECEK KCK’nın ateşkesi sona erdirmesinin ardından avukatlarıyla görüşen Öcalan harekete 8 Mart Dünya Kadınlar Günü ve 21 Mart Newroz kutlamalarında hükümetin tavrını gözlemleyerek buna göre karar verme çağrısında bulundu. AKP, çatışmasızlık sürecinin sona ermesinin sorumlusu olarak görülmesine karşın dilini daha da sertleştirdi. Erdoğan, BDP’yi oy avcılığı ile suçlayarak halkın

gözyaşları üzerinden siyaset yapmakla suçladı. Kürt sorununun çözümü konusunda hiçbir girişimi olmadığı halde Erdoğan, 3 Mart günü yaptığı konuşmada BDP’nin oy alabilmek için bölgedeki sorunların çözümünü engellemeye çalışmakla itham etti. Konuşmasında ''Terörle mücadelede asla kararlılık kaybı olmayacak, asla çekince olmayacak” diyen Erdoğan Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı sayesinde “terörle mücadelenin”

Gazi katliamcıları AKP’nin sofrasında ortalığı bulandırdı. Sonrasında ise dalga geçercesine “Hangi örgüt olduğuna karar verebilsek olay bitecek” dedi. Menteşe’nin son açıklaması ise “12 Eylül döneminde buralarda Dev-Yol ve Dev-Sol at oynatmış, bunu anladık” şeklindeydi.

“Çeteleri Gazi’de aray›n” diyen Erdo¤an’›n iktidar› Gazi Katliam›’na iliflkin hiçbir ad›m atmad›. Olay›n bir numaral› san›¤› Adem Albayrak, terfi etti¤i görevini 4 y›l sürdürdü, AKP’li belediyelerin davetlerine ‘onur konu¤u’ olarak kat›ld› 12 Mart 1995’te Gaziosmanpaşa’nın ana caddesinden geçen bir otomobilden etrafa ateş açılmasıyla başladı Gazi Katliamı. Doğu Kıraathanesi’nin önünde mahallelilere gülümseyerek selam dağıtan Alevi dedesi Halil Kaya, açılan ateş sonucu taburesinden devrildi, yaşamını kaybetti. Ayrıca onlarca yaralı vardı. Bu saldırının başlangıcıydı. Devamını ise polis getirdi. Olayı protesto etmek için sokaklara dökülen halka ateş açan polisler, 2 gün içerisinde 18 kişiyi öldürdü. Saldırıyı polisten devralan ise yargı oldu. Failler sürekli yargı tarafından korundu, en yüksek ceza indirimleri uygulandı ve sonuçta 18 kişinin öldürülmesinden kimse ceza almadı.

POL‹S KATLEDER, BAKAN DALGASINI GEÇER 12 Mart’ta açılan ilk ateşin ardından Gazi Mahallesi halkı sokağa döküldü. Resmi polis ekipleri olay yerine geç gelince tepki

gösteren mahalleliler, saldırının düzenlendiği aracın gittiği yönü göstererek peşlerine düşülmesini istediğinde “Merak etmeyin yakalarız” diyen polis, aracını tam tersi yöne sürmüştü. Polis telsizleriyse saldırının ardından bir süre tamamen sustu. Saldırıda kullanılan araç yanmış halde bulundu, şoförü ise boğazı kesilerek öldürülmüştü. Gazi Mahallesi halkı defalarca karakola yürüdü, bir an önce saldırganların yakalanmasını istedi. Polis ise saldırganların peşine düşmek yerine eylem yapan halkın üzerine iki gün boyunca ateş açtı, özel timler nokta atışlarıyla mahallenin gençlerini vurdu. 14 Mart’a gelindiğinde 17 kişi polis tarafından öldürülmüş, Gaziosmanpaşa’da sokağa çıkma yasağı ilan edilmişti. Ancak yasak halkın sokaktan çekilmesine yetme-

di, ayrıca Okmeydanı, Kağıthane, Ümraniye gibi semtlerde Aleviler ve solcular da sokaklara döküldü, polisle çatıştı. 15 Mart’ta ise Ümraniye 1 Mayıs Mahallesi’nde katliamı kınamak için sokağa çıkan halkın üzerine de polis ateş açtı, 5 kişi de burada hayatını kaybetti. 16 Mart’ta alınan cenazelerin toprağa verilmesinin ardından sokağa çıkma yasağı da kaldırıldı. Olaylar esnasında halkın öfkelenmesine neden olan bir diğer gelişme ise DYP-SHP hükümetinin İçişleri Bakanı Nahit Menteşe’nin açıklamalarıydı. Menteşe, katliam sonrası vali Hayri Kozakçıoğlu ve emniyet müdürü Necdet Menzir’i sürekli korurken, halkla adeta alay etti. Menteşe, önce “Olayı gerçekleştiren PKK de olabilir, İBDA-C veya Dev-Sol da olabilir” diyerek

22 CAN ‹Ç‹N 4 YIL Katliamın ardından ilk suç duyurusu yaşamını kaybedenlerin yakınları tarafından 11 Nisan’da yapıldı. Mahkeme bir hafta içinde, jet hızıyla vali Hayri Kozakçıoğlu ve emniyet müdürü Necdet Menzir hakkında takipsizlik verdi. Birkaç polisin yargılanmaya başladığı dava, Eyüp Ağır Ceza Mahkemesi’nde 13 Temmuz’da başladı, ancak “güvenlik” gerekçesiyle dava Trabzon’a nakledildi. Sanıkların ilk ifadesi ise ancak olaydan iki yıl sonra, 17 Kasım 1997’de alınabildi. Bu arada Trabzon’da mahkemeyi yöneten ilk hakim çok ilginç bir açıklamayla davadan çekildi: “Beni korumakla görevli polis memurlarını ben yargılayamam.” Dava güvenlik nedeniyle Trabzon’a alınmıştı ama davayı izlemek isteyen ailelerin güvenliği de hiçbir zaman sağlanamadı, ülkücü faşistler her dava öncesi ailelere saldırı girişiminde bulundu. Sonuçta dava 11 Haziran 2002’de karara bağlandığında, 22 canın bedeli sadece iki polis memuruna verilen 4 yıl hapis cezası oldu. Ailelerin AİHM’e açtığı davada ise Türkiye “yaşam hakkı” maddesini ihlalden 510 bin euro tazminata mahkûm oldu.

çok boyutlu olarak yürütülmesi olanağına kavuştuklarını söyledi. TSK tarafından yapılan açıklama da “terörle mücadeleden taviz verilmeyeceği” yinelenerek hükümetle paralel bir tavır gösterildi. Erdoğan’ın inkâr politikaları konusundaki tavizsiz duruşu ve Kürt hareketinin hükümetin tavrını gözlemek için 21 Mart Newroz kutlamalarını bekleyeceği açıklaması, Kürt sorununun seçim döneminde gireceği yolun bu tarihten sonra belli olacağını gösteriyor.

Beyazıt ve Halepçe unutulmadı 16 Mart 1978’de İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi önünde okuldan topluca çıkan öğrencilerin üzerine bomba atıldı, ateş açıldı. Saldırı sonucu yedi devrimci öğrenci; Hatice Özen, Cemil Sönmez, Baki Ekiz, Turan Ören, Abdullah Şimşek, Hamit Akıl ve Murat Kurt yaşamını yitirdi. Polisin olayı önceden haber aldığı ortaya çıktı. Olayda saldırganların peşinden gitmek isteyen polisleri durduran amir ise Dink cinayeti sırasında Trabzon Emniyet Müdürü Reşat Altay’dı. Davada Abdullah Çatlı, Mehmet Gül gibi ülkücü faşistler yargılandı, ancak bir kişi hariç kimse ceza almadı. Üniversite öğrenciler her yıl Beyazıt Meydanı’nda düzenledikleri eylemlerle 16 Mart Katliamı’nın hesabını soruyor. Saddam Hüseyin’in İran ordusunu durdurmak için zehirli gaz bombası kullanmayı emretmesi üzerine, 16 Mart 1988’de Halepçe kasabasına kimyasal bombalar atıldı. Halepçe’de İran askerleri ve peşmergelerin yanında 5 bin Kürt köylü yaşamını kaybetti, 7 bin kişi yaralandı. Her yıl 16 Mart’ta üniversite öğrencileri Beyazıt Katliamı’nın yanında Halepçe Katliamını da protesto ediyor.

Başbakanın hemşehrisi Adem Albayrak Baflbakan Erdo¤an, 22 fiubat günü gerçeklefltirdi¤i AKP Grup toplant›s›nda Ergenekonun adresini tarif ederken “Gazi’ye bak” demiflti. Yedi y›ll›k AKP iktidar› döneminde Baflbakan Gazi’ye hiç bakmad›. “Çetelerle hesaplafl›yoruz” diyerek sürekli halktan oy deste¤i istedi ama Gazi Katliam›’nda parma¤› olan kimseye dokunmad›. Asl›nda AKP’nin Gazi Katliam› karfl›s›ndaki

konumunu anlamak için olaylarda uzun menzilli tüfekle 6 kifliyi öldürmekten yarg›lanan polis Adem Albayrak’›n hikayesine bakmak yeterli. Albayrak, Gazi olaylar›n›n videolar›nda yer alan beyaz pantolonlu, tüfe¤iyle hedef gözeterek atefl ederken görülen polis. Duruflmalardan birinde ölenlerin yak›nlar›na parma¤›n› sallayarak “Görüflece¤iz” diyen polis. 6 kifli onun silah›ndan ç›kan kurflunla hayat›n›

kaybetti. Katliam›n ard›ndan bir numaral› san›k olarak yarg›land›, ancak polisli¤e devam etti. Sadece bir y›l hapis yatt›, ç›k›nca Rize Terörle Mücadele’ye terfi ettirilerek AKP iktidar›ndan dört y›l daha maafl ald›. 2006’da ise adli bir olay sebebiyle polislikten at›ld›. Adem Albayrak, Rize’de AKP’lilerin hürmet etti¤i, sadece belediye baflkanlar›n›n kat›ld›¤› yemeklere dahi davet edilen bir isim oldu.

Örne¤in, 2007 y›l›nda ‹yidere’nin AKP’li Belediye Baflkan› Ahmet Mete, verdi¤i bir yeme¤e kat›lanlar› kendi a¤z›ndan flöyle s›ral›yor; “Belediye Baflkan› Ahmet Minder, Derepazar› Belediye Baflkan› fiaban Kalça,Yalova Ç›narc›k Belediye Baflkan› Murat Erdo¤an, (…) ve Bafral› Polis hemflehrimiz Adem Albayrak kat›ld›lar.”


5

DÜNYA 11 Mart 2011 / 24 Mart 2011

Halk›n Sesi

Libya’da dıştan gelen iç savaş L

ibya’da isyan üçüncü haftasını da geride bırakırken, ülkede isyancılarla Muammer Kaddafi’ye bağlı güçler arasındaki çatışmalar da şiddetleniyor. İsyanın daha ilk haftası dolmadan başkent Trablus hariç tüm kentleri kaybeden Kaddafi, mart ayının ilk haftasıyla birlikte karşı saldırıya geçti. Öncelikle Trablus’a elli kilometre mesafede bulunan ve isyancıların Trablus’un batısındaki en önemli mevzilerinden olan Zaviye’ye saldıran Kaddafi’ye bağlı güçler kenti günlerce bombaladı. Uçak saldırılarına, ele geçirdikleri ağır silahlarla karşılık veren isyancılara karadan da tanklarla saldıran Kaddafi güçleri yaşanan çatışmalarda ağır kayıplar verdi. Daha sonra Brega ve Ras Lanuf’ta yaşanan çatışmalarda da taraflar ağır kayıplar verdi. Libya’da iç savaş noktasına gelen çatışmalar yaşanırken, çatışmaları fırsat olarak gören ve bu nedenle çatışmaların derinleştirilmesi için uğraş veren güçlerin varlığı da dikkatlerden kaçmıyor. Ülkede genel toplamda “isyancılar” olarak adlandırılan muhalifler Kaddafi’yi devirmek için “tek” bir amaca hizmet ediyormuş gibi görünse de aslında ikiye ayrılıyorlar. İsyanın başladığı ilk günlerde pek ortada görünmeyen ancak daha sonra alanlara çıkarak Kaddafi’ye karşı savaşmaya başlayan Libya Ulusal Kurtuluş Cephe-

Libya halkının başkaldırısını fırsat bilen emperyalistler kolları sıvadı ve kendi amaçlarına hizmet eden “isyancılar” yarattı

si’nin durumu buna sadece bir örnek. CIA tarafından kurulan, finanse edilen ve eğitimden geçirilen bu örgüt, insanca yaşam hakkını elde etmek için Kaddafi’yle savaşan “örgütsüz” Libya halkından oldukça farklı bir yapıya sahip. Bu örgüte mensup olan “muhalifler” ellerinde

monarşi bayrakları ve ölen Kral İdris’in fotoğraflarıyla propaganda yapıyor. ABD’yle yakın ilişkiler kuran ve bölgede ABD’nin kuklası durumuna düşen Kral İdris rejimine “ABD kadar” özlem duyan bu kişilerin, Kaddafi’ye ABD’nin çıkarları doğrultusunda öfkeli olduk-

ları görülüyor. 1969’da bir darbeyle Kral İdris’i deviren Kaddafi o günden sonra ABD’nin çıkarlarına aykırı hareket etmeye başlamıştı. Öyle ki, 1986’da ABD öncülüğündeki güçler Libya’yı bombalamış ve ülkeye ambargo uygulanmıştı. Ne var ki 1990’lı yıllardan itibaren batıya

açılan Kaddafi’yle ilişkileri sıkı tutmak ABD’nin de işine gelmiş, Kaddafi bir anda “sıkı ilişkiler kurulması gereken” bir lider olmuştu. Daha düne kadar Kaddafi’yi öven ABD ve Avrupalı yetkililerin bir anda Kaddafi düşmanı kesilmesinin sebebi ise açık bir şekilde ülkenin coğrafi konumu ve doğal zenginliklerinin kapışılması heyecanından ileri geliyor. 3 haftalık isyanın petrol fiyatlarını ne kadar etkilediği düşünülecek olursa, Kaddafi gibi bir “dengesiz”in ülkeden uzaklaşması emperyalist devletler açısından ilerleyen günler için ‘daha net bir petrol politikası’ anlamına geliyor. Böylesi bir ortamda duruma müdahale eden emperyalist güçlerin ülkedeki iç savaş ortamını neden körüklediği de daha net anlaşılıyor. Kaddafi gibi halkına düşman bir despot liderin devrilmesi nereden bakılacak olursa olsun Libya halkının özgürlüğü için büyük bir adım olacak. Ancak Kaddafi’nin emperyalist güçler tarafından devrilmesi durumunda Libya halkına özgürlükten değil daha çok sömürünün geleceği de Irak ve Yugoslavya’ya yapılan ‘insani müdahalelerden’ elde edilen tecrübeyle biliniyor. İnsanca yaşam için sokaklara dökülen Libya halkının tek kurtuluş yolu özgürlüğünü kendi elleriyle kazanmak olarak görülüyor.

‘Sahili olmayan ada’ N

üfusunun yüzde 70’inden fazlası Şiilerden oluşan ancak yaklaşık 200 yıldır Sünni hanedan tarafından yönetilen Bahreyn’de, rejim karşıtı muhalifler sokaklara döküldü. İlk bakışta eylemlerin sebebi din kaynaklı gibi algılansa da, 3 haftadır süren isyanın temelinde yıllardır günden güne geçim kaynakları yağmalanan, doğal kaynakları kurutulan, yaşam hakkı elinden alınan Bahreynlilerin sınıfsal öfkesi yatıyor. Mısır’da Hüsnü Mübarek’in devrilmesinin ardından Ortadoğu’da “Sıra kimde?” sorusu sorulmaya fırsat kalmadan Libya ve Bahreyn’den isyan çağrıları yükseldi. 16 Şubat günü başlayan isyanda büyük çoğunluğunu Şiilerin oluşturduğu muhalifler, kral Hamad Bin İsa El Halife’nin istifa etmesini ve halkın seçeceği yeni bir yönetim kurulmasını istiyor. Bahreyn en önemli gelirini petrolden elde ediyor, ancak petrol gelirleri krala yakın Avrupalı ve ABD’li küçük bir azınlığa paylaştırıldığı için, petrol gelirleri ne kadar artarsa artsın, halkın gelir düzeyinde bir artış yaşanmıyor. Arapça’da “iki deniz arasında” manasına gelen Bahreyn’de halkın en önemli gelir kaynaklarından birisini balıkçılık ve inci ticareti oluşturuyor. Ancak son yıllarda halkın değil balıkçılık yapması, kıyılara ulaşması bile mümkün olmuyor. Protestoların yapıldığı yer olan İnci Meydanı’na ismini verecek kadar önemli olan inci çıkartıcılığının yapıldığı sahiller tamamen doldurulmuş durumda. Bahreyn’in yüzölçümünün yüzde 20’sinden fazlası bu doldurulmuş alanlardan oluşuyor ve bu dolguların çok büyük bir kısmı son otuz yıl içinde yapıldı. Doldurulan alanlarda balık nesli tükeniyor ve geçimini balıkçılıktan sağlayan kıyı kesimi halkı geçimini sağlayamaz duruma geliyor. Bahreyn’de eskiden balıkçılık ve inci çıkartıcılığı yapanların büyük bir kısmı bugün işsiz. SAHİLİ OLMAYAN ADA Doldurulan kıyı kesimlerine yeni finans merkezleri, devasa alışveriş merkezleri ve

gökdelenler inşa edilerek, bu bölgeler Bahreyn’de sayıları oldukça az olan zenginler için özel bölgeler haline getiriliyor ve halk buralara sadece uzaktan bakabiliyor. Eskiden kıyı kesimlerinde yaşayan halk artık denizi göremez durumda. Bu durum Bahreyn’de şu sıralar çok popüler olan “Sen hiç sahili olmayan ada gördün mü?” sorusunu akıllara getiriyor. Bahreyn halkının en büyük sorunlarından birisi de ülkedeki konut sayısının yetersiz olması ve var olan konutların büyük bölümünün niteliksiz olması. Öyle ki ülkede yıllardır sağlıksız koşullarda, camı çerçevesi olmayan, kanalizasyondan mahrum bir şekilde aynı çatı altında yaşayan binlerce aile var. İsyanın patlak vermesinden sonra kralın konut sözü vermesi de bu problemin isyanın can damarlarından biri olduğunu gösteriyor. Bahreyn’de yaşanan eşitsiz gelir dağılımı, ülkenin petrole olan bağımlılığını azaltmak için finans-kapital merkezi olma yönünde adımlar atmasıyla daha da eşitsiz hale geldi. Bu doğrultuda körfez ülkeleri arasından ABD ile serbest ticaret anlaşması imzalayan tek ülke olma “onur”una da erişen ülke, kısa bir süre içinde ekolojik ve toplumsal yıkımla da yüz yüze gelmiş oldu. Ülkede milli gelir son yedi yılda üç kat artarken, bu artış finans harcamalarına ve zenginlerin cebine daha fazla kâr olarak döndü. Bu süre içinde Bahreyn’de neredeyse hiçbir yeni iş alanı oluşturulmadı ve artan nüfus beraberinde daha fazla işsizliği getirdi. Meydanlardaki muhaliflerin yegane derdinin mezhep uyuşmazlığı olmadığı anlaşılıyor. Zira kralın yandaşlarından oluşan Sünni bir grubun saldırısına uğradıktan sonra yaptıkları açıklamalarda da Sünnilerle hiçbir problemleri olmadığını dile getiren muhalifler, tek sorunlarının kendilerini yaşam hakkından mahrum bırakmak isteyen rejimle ve ülkeyi yönetenlerle olduğunun altını çizerek isyanın sınıfsal boyutuna dikkat çekmişti.

7

iklim 5 kıta

Tunus halk›n›n kazan›mlar› sürüyor

O

rtadoğu’da başlayan isyan dalgasının başlangıç noktası olan Tunus’ta halkın kazanımları sürüyor. İsyan sonucunda devrilen Zeynel Abidin Bin Ali’nin sağ kolu olan ve daha sonra kurulan geçici hükümete başbakan olan Muhammed Gannuşi, halkın tepkisi sonucunda istifa etmek zorunda kaldı. Gannuşi’nin istifasından kısa bir süre sonra da Bin Ali’nin partisi RCD tamamen kapatıldı. Böylece Tunus halkı Bin Ali yönetiminin izlerini silme konusunda önemli bir adım atmış oldu.

Özgürlük bask›nlar›

H

‘Halkçı’ neoliberalizme isyan Bolivya’da Devlet Baflkan› Evo Morales’in göreve gelmesinden bu yana emekçiler 4. kez genel greve gitti. 2006 y›l›nda göreve geldi¤inde ülkeyi Bolivya halk›yla birlikte yönetece¤ine söz veren Morales, son olarak g›da fiyatlar›na uygulanan fahifl zamlar nedeniyle halkla karfl› karfl›ya geldi. 25 fiubat’ta yap›lan genel greve neredeyse tüm sektörlerden emekçiler kat›ld› ve Bolivya’da hayat durdu. Baflkent La Paz, Cochabamba, Santa Cruz ve Oruro baflta olmak üzere tüm Bolivya’da halk meydanlar› doldurdu ve karfl› karfl›ya olduklar› neoliberal sald›r›ya son verilmesini istedi. Genel greve kat›lan iflçiler, halkç› söylemlerle neoliberalizmi dayatan Evo Morales’in uygulad›¤› politikalar›n son bulmas› için genel greve gitmekten baflka seçenekleri kalmad›¤›n› ifade ediyorlar. Bolivya’da 1100 dolar olan açl›k s›n›r›, 96 dolar olan asgari ücretin yaklafl›k 11 kat›. Bu durum karfl›s›nda “gülünç” demekten baflka bir fley yapmayan Morales’e tepkili olduklar›n› belirten emekçiler, hükümetin ücret zamm›n› enflasyon oran›ndan (%7) belirleme-

sine de tepkililer. Ülkenin en önemli sendikalar›ndan ‹flçi Birlikleri Sendikas› (COB) baflkan› Pedro Montes, bu öfkenin neden oldu¤u ve kitlelerin açl›¤a, yoksullu¤a, iflsizli¤e karfl›, kendili¤inden geliflen protestolar›n›n kontrol d›fl›na ç›kmas›n› engellemek için genel greve ça¤r› yapmak zorunda kald›klar›n› aç›klad›. Bolivya’n›n ilk yerli devlet baflkan› olan Morales, devlet baflkan› olarak görevine bafllad›ktan sonra Bolivya’y› 21. Yüzy›l Sosyalizmi olarak tarif edilen, halkç› Latin Amerika kalk›nma modeliyle tan›flt›rd›. Ancak aradan geçen sürede, yerli halkla, emekçilerle, ö¤rencilerle, verdi¤i sözleri tutmamas›ndan ötürü problemler yaflamaya bafllad›. Aral›k ay›nda akaryak›ta yap›lan yüzde 82’ye varan zamma karfl› yap›lan genel grev, Potosi’de maden iflçilerinin yoksullu¤a, açl›¤a karfl› direniflleri ve son olarak g›da fiyatlar›na yap›lan zamlara karfl› mücadele, Bolivya halk›n›n eflitsiz geliflmeye, neoliberalizme ve bunlar›n uygulay›c›lar›na, “halkç›” Baflkan Evo Morales’e, uyar›s› niteli¤inde.

üsnü Mübarek’in istifasının ardından Mısır halkının eylemleri sürüyor. Ülkeyi geçici olarak yöneten askeri konseyden yönetimi kendilerine devretmesini isteyen halk, Mübarek döneminden kalan tüm kişi ve kurumları da Mısır’dan defetmek istiyor. Bu amaçla da Mübarek döneminde halka kan kusturan istihbarat servisine ait binalara ve karakollara baskın düzenledi. İçerideki belgelere el koyan halk binaları tahrip etti ve kullanılamaz hale getirdi. Kendilerine müdahale etmeye çalışan polis ve askerleri ezip geçen Mısır halkı, tamamen özgürleşene kadar eylemlerine devam etmekte oldukça kararlı.

Yemen’de isyan her yerde

Y

emen Devlet Başkanı Ali Abdullah Salih’e karşı yapılan eylemler devam ediyor. Her gün binlerce Yemenlinin meydanları doldurup kolluk kuvvetleriyle çatışarak sürdürdüğü eylemlere hapishanelerden de destek geldi. Yemen’in ve Arap Yarımadası’nın en büyük hapishanesi olan merkez hapishanede bulunan mahkûmlar sloganlar atarak hapishanede isyan çıkardı. 2013’e kadar istifa etmemekte direten Salih’e karşı rejimin hemen devrilmesini isteyen halkın eylemleri de sokaklarda sürüyor.

‘Asıl sen kimsin be adam’ A

Ankara hükümetlerinin dayatt›¤› politikalar nedeniyle günden güne yoksullaflan, huzuru kaçan ve bu nedenle “Ankara elini yakam›zdan çek” diyerek isyan eden K›br›sl›lar kendilerine “beslemeler” diyerek sald›ran AKP’ye en güzel yan›t› K›br›s sokaklar›nda verdi.

nkara’nın neoliberal dayatmalarına karşı 2011 yılını “Toplumsal Varoluş İçin Mücadele Yılı” olarak ilan eden Kıbrıslılar, ilki 28 Ocak’ta gerçekleşen “Toplumsal Varoluş Mitingi”nin ikincisini 2 Mart’ta düzenledi. Mitinge yaklaşık 60 bin kişi katıldı ve “Ankara elini yakamızdan çek” dedi. Katılımın 28 Ocak’takinin yaklaşık iki katı olduğu mitingde AKP hükümetine ve Tayyip Erdoğan’a yoğun tepki vardı. Yapılan ilk mitingde Baraka Kültür Merkezi’nin açtığı “Ankara elini yakamızdan çek” ve Yasemin Hareketi’nin açtığı argo ifadeler içeren pankarttan sonra Kıbrıslı emekçilere “beslemeler” diyerek saldıran Tayyip Erdoğan’a bu mitingde “Asıl sen kimsin be adam?” yazılı pankartla cevap verildi. Sendikal Platform’un çağrıcılığını yaptığı mitinge,

iktidar partisi UBP dışında, Kıbrıs’ta faaliyet gösteren tüm partiler, sendikalar, demokratik kitle örgütleri ve sivil toplum kuruluşları katıldı. ‹fiB‹RL‹KÇ‹LERE TEPK‹ Ankara hükümetlerinin Kıbrıs halkına daha fazla yoksulluktan ve neo liberal politikalardan başka verecek bir şeyinin olmadığının vurgulandığı eylemde, Kıbrıs halkına karşı bugüne kadar Ankara hükümetleriyle işbirliği yapan Kıbrıslı siyasetçiler de protesto edildi. Cumhuriyetçi Türk Partisi Başkanı Ferdi Sabit Soyer ve Demokrat Parti Başkanı Serdar Denktaş’ı konuşma yapmak için kürsüye çıktığı sırada yuhalayan on binlerce Kıbrıslı emekçi, AKP yandaşı ve milliyetçi basın tarafından dile getirilen “Kıbrıs’ı eskiden bunlar yönetiyordu. Yapılan

eylem trajikomik” nitelemelerine de cevap vermiş oldu. 28 Ocak’ta yapılan ilk eylemden sonra Kıbrıslı devrimci gruplara yönelik birtakım saldırılarda bulunulmuştu. Sivil faşistler tarafından tehdit edilen Kıbrıslı devrimcilere yönelik provokasyon mitingde de sürdü. Yasemin Hareketi’nin taşıdığı pankartlara yönelik polis provokasyonu, sivil faşistler tarafından Barikat gazetesinin pankartına saldırılmasıyla devam etti. Saldırılar devrimcilerin bir arada durmasıyla püskürtüldü. Türkiye halklarıyla bir sorunları olmadığının altını çizen Kıbrıslı emekçiler, sorunlarının Kıbrıs’a liberal politikalar dayatan, adada barışı bozmaya çalışan Ankara hükümetleriyle olduğunu belirtti. Kıbrıslılar Ankara Kıbrıs’tan elini çekinceye kadar mücadeleye devam edeceklerini dile getiriyorlar.

Che’nin ‘yol’dafl› öldü

C

he Guevara’nın “Motosiklet Günlükleri” deneyimindeki arkadaşı olan ve devrimden sonra Che’nin çağrısıyla Küba’ya yerleşen Alberto Granado, Küba’da yaşamını yitirdi. Che’nin çocukluk arkadaşı olan Granado, daha sonra filmi de çekilen “Motosiklet Günlükleri” deneyiminde Che’yle birlikte Latin Amerika’yı gezen isimdi. Kimyager olan ve Küba’da bir süre kimya dersleri veren Granado’nun cenazesi vasiyeti gereği yakılacak ve külleri Küba, Venezüella ve Arjantin topraklarına atılacak.


6

EMEK 11 Mart 2011 / 24 Mart 2011

Halk›n Sesi

Sermayeden işsizlere ‘çağrı’ zorlayan bin bir türlü sistem var. Bunların arasından sızmaya çalışıyoruz. Diğer hizmet sektörü çalışanlarının örgütlenmesi de aynı derecede zor. Çağrı merkezlerine özgü zorluklar olabilir ama esas olarak işçi sınıfının tamamını ilgilendiren sorunlar bunlar.

V

odafone Elazığ Çağrı Merkezi’nin açılışına katılan Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım açılış sırasında şu ifadeleri kullandı: “Artık fabrika kurmak için trilyonların yatırılması gerekmediğini, alın terinin yerini ‘akıl teri’aldı Şimdi artık akıl teri para ediyor. İşte bu merkezler de onlardan bir tanesi. Burada akıl teri döküyor gençlerimiz. Bir kişiye fabrika kurup iş bulmak için 50-60 bin lira para harcarken burada 5 bin lira harcayarak bir kişiye iş kurulabiliyor. Onun için de bundan sonra da Doğu'ya Güneydoğu'ya sürekli bilişimle ilgili iş alanları açacağız, iş merkezleri açacağız.” Çağrı Merkezi Çalışanları Derneği Başkanı Gözde Duranay Halkın sesi için anlattı: “Anadolu’daki sosyal ve ekonomik şartlar işverene ‘maliyeti düşük çalışan’ sağlıyor. Taşeron çağrı merkezi şirketleri aracılığıyla İstanbul ve Ankara gibi kentlerde ödeyecekleri paranın çok azını ödeyerek çağrı merkezi açabiliyorlar. Belediyeler kendilerine ait mekanları ucuza kiralıyor. Vergi teşvikinin yanı sıra zımni teşviklerden de yararlanıyorlar. İnsanları yarı zamanlı geçici çağrı üzerine çalıştırıyorlar ve 8 saat vardiya düzeninde çalışılınca 10 kişinin yapacağı işi parçalara bölüp 20 kişiye yaptırıyorlar. Bunun tercümesi geçici, güvencesiz, sendikasız, kötü koşullarda çalışma olarak geri dönüyor. Anadolu’daki çağrı merkezlerinden derneğimize gelen başvurularda hep benzer bir durumla karşılaşıyoruz: Asgari ücretin altında, sigorta ve yemek ücreti olmadan çalışan binlerce genç insan.”

Ulaştırma Bakanlığı, çağrı merkezlerini işsizliğe çözüm olarak sunsa da çağrı merkezi çalışanları ucuz ve güvencesiz çalışma anlamına geliyor ŞİŞİRME İSTİHDAM YARATILIYOR Çağrı merkezleri istihdam rakamlarını şişiriyor bunun iki sebebi var. Birincisi çağrı merkezlerinde en büyük maliyet işçi ücretleri. Otomotiv sektöründe on kişinin çalışacağı bir makine parkurunun yatırım maliyetiyle çağrı merkezinde on kişinin çalışacağı koltuk maliyeti arasında uçurumlar var. Çok sınırlı bir sermayeyle çağrı merkezi açılabilir ve istihdam rakamlarını şişirmek mümkün. İkincisi esnek istihdam modeliy-

le bir kişinin işini beş kişiye yaptırıyorlar. Böylece bir kişinin maliyetiyle beş kişiyi istihdam ediyorlar. Çalışma koşulları ne kadar kötü olursa olsun sistem işliyor. Bir kişi çalışma koşullarına ortalama dört ay dayanabiliyor, ayrılıyor ama o pes ederken orada çalışmak için başvurular sürüyor. ESNEK ÇALIŞTIRMANIN ALAMETİ FARİKASI ÇAĞRI MERKEZLERİ Çalışanlar, mesai boyunca çağrı alıyor, yani gelen telefonlara bakıyor. Çağrıların gün

içindeki yoğunluğu değişken. Çağrı merkezi yöneticilerinin en önemli mahareti vardiyaları ayarlamak. Saat 14.00’le 15.00 arasında yüz kişinin karşılayabileceği kadar çağrı geliyorsa vardiyaları iş yerinde sadece yüz kişinin bulunacağı şekilde düzenlemeleri gerekiyor. Saat 15.00’te gelen çağrılar bıçak gibi kesiliyorsa bu sefer de çalışanları eve yollamaları gerekiyor. Bunu İstanbul’da yapamıyorlar ama Anadolu’da bir çağrı merkezinde yapabiliyorlar. 16.00’da yine yoğunluk yaşanırsa bu sefer eve gön-

derdiklerini geri çağırıyorlar. Bu çalışma düzeni tam anlamıyla esnek bir çalışma yaşamını gerekli kılıyor. İŞİN SAATİ YOK Parçalı vardiyalar, çalışanların birbirleriyle görüşmelerine hatta tanışmalarına engel oluyor. Aynı işyerinde olup birbirini tanımayan ve bizim dernek toplantılarında tanışan arkadaşlarımız oldu. Denetim sistemlerinin yoğun bir şekilde kullanılması, bir başka sıkıntı. İnsanları işyerinde itaat etmeye

ÖDÜLLERLE MEŞRULAŞTIRILIYOR Örneğin, Global Bilgi Çağrı Merkezi Diyarbakır’ın en büyük işvereni. Bahadır Pekkan bu sayede Cumhurbaşkanı’ndan plaket aldı. Taşradaki çağrı merkezlerinde insanlar asgari ücret üzerinden çalıştırılıyor. Asgari ücret açıklanırken haftada 45 saat üzerinden açıklanıyor ancak çağrı merkezinde insanlar yarı-zamanlı ve çağrı üzerinden çalışıyor. Yani asgari ücretin de altında ücret alıyor. Cumhurbaşkanı ödül veriyor, başbakan çağrı merkezi açıyor, böylece asgari ücretin altında ücret alan bir çalışma hayatı model olarak gösteriliyor, meşrulaştırıyor. ÇAĞRI MERKEZİ ÇALIŞANLARI ÖRGÜTLENİYOR Çağrı merkezi çalışanları aynı sendika çatısı altında olmasa da, farklı sendikalarda örgütlenebiliyor. Dernek olarak çağrı merkezi çalışanlarının sendikal hak mücadelesi yürütebileceği bir durum varsa ilgili sendikayla iletişime geçiyoruz. Aynı zamanda çalışanların tamamına yönelik, yani bir işyerini baz almadan örgütlenme faaliyetleri de yapıyoruz. Çalışanlara hukuki destek sağlama, arama eylemleri, basın açıklamaları, panel ve eğitim toplantıları, derneğin yaptığı faaliyetlerden bazıları.”

B

aşbakan Recep Tayyip Erdoğan, 27 Şubat günü Marmaray ziyaretinde projenin arkeolojik kazı yüzünden geciktiğini şu sözlerle ifade etti: “Neymiş, çanak çömlek yüzünden bizi geciktirdiler. İnsan önemli insan!” Başbakanın bu açıklamasının ardından Arkeologlar Derneği İstanbul Şubesi bir açıklama yayımlayarak gecikmenin arkeolojik kazılardan kaynaklanmadığını belirtti. Dernek, İstanbul Arkeoloji Müzeleri başkanlığında yürütülen kazılar sayesinde toplumların geçmişine, İstanbul’un, bölgenin tarihine ışık tutulduğunu ifade etti. Dernek açıklamasında bölgedeki arkeolojik kazıların siyasi iktidar tarafından yeterince anlaşılamadığına işaret etti ve bu tutumun kültür varlıklarının korunmasına yönelik oluşturulan kurum, yasa ve bilinçlenme çalışmalarını hiçe saymak anlamına geldiğini söyledi. 2004 yılında başlayan ve Asya ile Avrupa’yı İstanbul Boğazı’nın altından yapılacak bir tüp geçitle birbirine tren yolu ile bağlayan Marmaray projesine 2004 yılında Ulaştırma Bakanlığı ve Kültür Bakanlığı öncülüğünde başlandı. Projenin boğaz geçiş kısmı çalışmaları halen Japonyalı Taisei ve Kumagai şirketleri ile Türkiyeli Gama ve Nurol şirketleri tarafından yürütülüyor. Projenin maddi kaynağı, ağırlıklı olarak Japon Uluslararası İşbirliği Bankası ile Alman yatırım bankaları tarafından sağlanıyor. ÇANAK ÇÖMLEK LİSTESİ Proje boyunca yapılan kazılarda 36

adet gemi batığı, karada bulunan bir ahşap gemi batığı, eski Theodosius limanı, 8000 yıl öncesine ait kalıntılar, -ki bu kalıntılar İstanbul'un bilinen tarihini 1000 yıl öncesinden başlattı13. yüzyıldan kalan bir kilise, 12. yüzyıldan kalan bir yapı ortaya çıktı. Bunların yanı sıra on binlerce sikke, keramik, heykel, mezar kalıntısı bulundu. Marmaray’da arkeologlar dışında zoologlar, jeologlar, botanikçiler de dahil olmak üzere dünyadan pek çok bilim insanı çalıştı. 2008'de dünya çapında bilimsel bir sempozyum düzenlendi, sergi açıldı, kazının belgeselleri çekildi. YA KAZANLAR Tarihsel ve kültürel olarak dünya çapında önem arz eden bu kazılar taşeron şirket bünyesinde çalıştırılan arkeologlar ve arkeologların talimatıyla kazılarda çalışan işçiler tarafından yapıldı. 2010’un Ocak ayında Marmaray’da arkeolojik kazı bölümünde çalışan işçiler 3 yıldır zam alamadıkları için eylem yapmış ve işten çıkarılmışlardı. İşçilerin başlattıkları direniş, Marmaray’daki çalışma koşullarını gözler önüne sermişti. İşçilerin direnişi, Marmaray şantiyesindeki çalışma koşullarının düzelmesini sağlamıştı. Şantiyede taşeron şirket bünyesinde çalışan arkeologların durumu günlük 28 liraya çalıştırılan işçilerden kısmen daha iyi. Sabah 08.00 akşam 17.00 arasında çalışan arkeologların yemek ve çay molaları var; ancak işyeri arkeologların yol masrafını karşılamıyor. Haftanın 6 günü çalışan arkeologlar ücretlerin azlığından yakınıyor.

Ü

niversite hastanelerinde uygulanmaya başlayan performans sistemini protesto eden Ankara'daki tıp fakültelerinde görevli asistan doktorlar iş bıraktı. Ankara Üniversitesi, Gazi Üniversitesi ve Hacettepe Üniversitesi'nin tıp fakültelerinde çalışan asistan doktorlar ve onlara destek veren öğretim üyeleri, 25 Şubat’ta Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi kampüsünde toplandı. Yapılan açıklamada performans sisteminin hastalara zarar verdiği ve hekimlerin tüccara dönüştürülmeye çalışıldığı belirtildi.

Birleşik Metal greve çıkacak

Belediyenin tehdidine protesto

Metal işçisi 21 yıl aradan sonra üretimden gelen gücünü kullanacak. Birleşik Metal-İş 21 işyerinde greve gidecek, grevler 22 Mart’ta Eskişehir’de başlayacak

İ

B

Çanak çömlek nasıl bulunuyor?

Asistan doktorlar iş bıraktı

irleşik Metal-İş, 22 Mart’ta greve başlayacak. Birleşik Metal-İş (BMİS), 8 Mart günü Gebze’de gerçekleştirdiği dayanışma gecesinde 21 işyerinde greve gideceklerini duyurdu. Grev kapsamındaki fabrikaların yoğun olduğu Gebze’deki dayanışma gecesine 1.500 kişi katıldı. DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi’nin yanı sıra Dev Sağlık-İş, Sosyal-İş, Dev Maden-Sen ve Nakliyat-İş genel başkanları da etkinliğe katılanlar arasındaydı. Etkinlikte konuşan BMİS Genel Başkanı Adnan Serdaroğlu, ilk grevin 22 Mart tarihinde, beyaz eşya sektöründe İtalyan sermayeli Candy grubuna bağlı Eskişehir’deki Doruk işyerinde başlayacağını açıkladı. Serdaroğlu, diğer grev tarihlerini açıklamadı. BMİS, 28 işyerine 10-16 Şubat tarihleri arasında grev kararı asmıştı. 28 işyerinden 14’ünde işveren grev oylaması yapmıştı. 14 işyerinden 7’sinde sandıklardan ‘greve evet’ çıkmasıyla 21 işyerinde resmen grev sürecine girilmişti.

BMİS’in greve gitme sebebinin başında düşük ücret ve farklı ücret uygulamaları geliyor. Üçüncü sebep ise kıdem tazminatının toplu sözleşmede net bir şekilde tarif edilmemesi. Metal işçilerinin bir önceki grevi 21 yıl önce olmuştu. 21 yıl önce başlayan grevler, kamuya ait İskenderun ve Karabük

demir çelik fabrikalarında olmuştu. Devlet, aslı işveren konumundaydı ancak işçilerin Metal Sanayicileri Sendikası’nı (MESS) muhatap almasını istemişti. Başlangıcından beri hükümeti hedef alan grev kısa sürede büyük bir politik etki yaratmıştı. MESS’in devre dışı kaldığı ve grevi kırmaya çalışan Türk Metal Sendikası’nın bitme nok-

tasına geldiği 137 günün sonunda dönemin ANAP hükümeti işçilerin taleplerini kabul etmek zorunda kalmıştı. BMİS’in grev kararı aldığı işyerlerinin tamamı özel sektöre ait ve çoğu MESS üyesi. Bu yüzden BMİS’in başlattığı grev, 21 yıl önceki gibi hükümeti direk olarak hedef almıyor ve politik etkisi daha zayıf görünüyor.

Tepe Denizcilik’te iflçiler kazand› ‹stanbul Tuzla’da bulunan Tepe Klima Denizcilik’te maafllar›n›n üç ayd›r ödenmemesi üzerine ifl durdurup direnifle geçen iflçiler 4 Mart akflam› haklar›n› ald›. ‹flçiler, direniflteki 46 gün için de Tepe Denizcilik patronu Necati Tepe’den 16 Mart’ta ödenmek üzere senetlerini ald›. 15 iflçinin çal›flt›¤› Tepe Denizcilik’te 9 iflçi, 3 ayd›r ödenmeyen maafllar›n›n ödenmesi için 17 Ocak’ta ifl durdurup direnifle geçti. Sendikas›z olan iflçiler direnifl sürecinde Limter-‹fl’e üye oldu. Patron, iflçilere paralar›n›

ödeyece¤ini söyledi ancak sözünü tutmay›nca iflçiler direniflin 35’inci gününde iflyerini iflgal etti. ‹flçileri emek ve demokrasi dostlar› yaln›z b›rakmad›. ‹flyeri iflgali sürerken iflçilerin aileleri patron Necati Tepe’nin evinin önünde eylemler yapt›. Limter-‹fl, iflçilerin alacaklar›n› maddi s›k›nt›lar sebebiyle veremeyece¤ini iddia eden patrona, iflçilerin alacaklar›na karfl› iflyerine talip olduklar›n› aç›klad›. Son olarak patron Tepe, Limter-‹fl yöneticileriyle görüflerek iflçilerin alacaklar›n› ödedi.

stanbul Büyükşehir Belediyesi’nde çalışan Türk-İş’e bağlı Belediye-İş üyelerinin, baskı, tehdit ve zorlamayla istifa ettirilerek yandaş Hizmet-İş’e geçirilmeye çalışılması, 9 Mart’ta Petrol-İş, Tek Gıda-İş, Deri-İş, Hava-İş, Kristal-İş, TGS, Tümtis ve Toleyis sendikalarının yaptığı ortak bir basın açıklamasıyla protesto edildi. Belediye-İş binası önünde toplanan 700’den fazla işçi yoğun kar yağışına rağmen sloganlarla belediye binasına yürüdü.

Ontex direnişi sürüyor

O

ntex işçilerinin direnişlerinin 10’uncu gününde başlattıkları Canbebe, Canped, Helen Harper ve Ontex’in diğer ürünlerini boykot sürüyor. Sendika üyesi oldukları için işten çıkarılan Ontex işçileri, işlerine geri dönmek için İstanbul Yenibosna’da bulunan fabrika önünde direnişe geçmişti. İşçiler, işten çıkarılmadan bir gün önce, kendi görüşlerine başvurmadan işveren ile toplu iş sözleşmesi imzalayan sendikaları Selüloz-İş’i protesto etmişlerdi.


7

EMEK 11 Mart 2011 / 24 Mart 2011

Halk›n Sesi

Güvencesizler buluşuyor Y A aşamlar parçalanırken kaderleri birleşenler, tüm güvencesiz çalıştırılanlar, güvencesizleştirme saldırılarına karşı direnenler 3 Nisan’da Ankara’da buluşuyor

KP ve patronlar emekçiyi güvencesizleştirmek için elinden geleni yapıyor. Güvencesizleştirme kendini işten çıkarmalar, sendikasızlaştırma, iş kazaları, taşeron sistemi olarak gösteriyor

D

evrimci Sağlık İşçileri Sendikası (Dev Sağlık-İş) güvencesizliğe karşı 3 Nisan’da Ankara’da bir miting gerçekleştireceklerini duyurdu. Dev Sağlık-İş Çukurova Şubesi Başkanı Mustafa Hotlar, tüm güvencesiz çalışanları 3 Nisan’da Ankara’da güvencesizleştirmeye karşı gerçekleştirilecek mitinge çağırdı. Halkın Sesi’ne konuşan Hotlar şunları söyledi: “Güvencesiz çalıştırılanlara, bu politikalarla hakları elinden alınanlara mesajımız değil sözümüz var. Haksız yere işten çıkarılan tüm emekçilere, güvencesiz çalışma koşullarında hayatlarını kaybeden kardeşlerimizin yakınlarına ve tüm güvencesizlere sesleniyorum. İnsanca bir yaşam ve insanca çalışma koşulları bizim elimizdedir. Güvencesizleştirmeye karşı güvenceli iş ve insanca bir yaşam için herkesi 3 Nisan’da Ankara’ya çağırıyorum.” VALİ ‘ÇALIŞIYORMUŞ’ Hotlar’la görüştüğümüz esnada Adana Numune Hastanesi direniş çadırındaydı. Hotlar, 3 Nisan mitinginin yanı sıra Numune direnişi ile ilgili bazı bilgiler aktardı. Son olarak Adana Valisi İlhan Atış, direnişçi işçilerin temsilcileri, DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi ve Dev Sağlık-İş üyelerinden oluşan bir heyetle görüşmüş ve ‘işçilerin mağduriyetinin 10 gün içinde giderileceğini’ söylemişti. Vali Atış, söz verirken kendisinin de işçilerle birlikte üşüdüğünü söylemişti. Direnişin 67’nci gününde

valinin verdiği 10 günlük süre doldu. Son olarak valinin, DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi’ye ‘bir iki gün içinde bir çözüm noktasına varılabilmesi için çalıştığını’ söylediği öğrenildi. DİRENİŞ ANKARA’YA TAŞINACAK Valinin verdiği sözü tutmaması durumunda işçiler direnişlerini Ankara’daki Sağlık Bakanlığı önüne taşıyacaklarını söylüyor. Hotlar, valilik bünyesinde işten çıkarılan işçilerin durumlarıyla ilgili oluşturulan komisyonun çalışmalarının sürdüğünü dile getirdi. Hotlar, edindiği bilgilere göre komisyonun Numune

Hastanesi’nde çalışan bazı işçilerin diplomalarının sahte olup olmadığını araştırdığını söyledi. Komisyon, 30 Ocak günü işçilerin gerçekleştirdiği valilik yürüyüşünün ardından valilik tarafından kurulmuştu. Dev Sağlık-İş öncülüğünde mücadele eden taşeron sağlık işçileri, işlerini geri istiyor. İşçiler, taşeron şirket yöneticilerinin dayattığı belgeleri imzalayan arkadaşları için de hastane başhekimliğinin belgenin aslını taşeron şirketten almasını istiyor. İşten çıkarılan ve otomasyonda çalışan 21 işçi Adana Numune Hastanesi bahçesinde 4 Ocak’tan bu yana işlerine geri dönmek için

direniyor. İşten çıkarılanların büyük kısmı otomasyon, güvenlik ve yemekhane bölümünde çalışan işçilerden oluşuyor. “Geçmişe dönük tüm alacaklarımdan vazgeçiyorum” yazılı ibranameleri imzalamayan taşeron sağlık işçileri hizmet ihalesini alan yeni şirket tarafından işe alınmadı. Şirketin dayattığı bu belgeleri imzalamayan işçilerin yanı sıra imzalayan az sayıda işçi de işten çıkarılmıştı. Direnişin başlaması, temizlik bölümünde çalışan sağlık işçilerinin işten çıkarılmasını engellemişti. AĞRI: TAŞERON KALDIRILSIN Ağrı’da 3 Nisan’daki mitinge

yönelik hazırlıklar sürüyor. Halkın Sesi’ne konuşan Dev Sağlık-İş Ağrı Şube Başkanı Saim Akbulut miting öncesinde bölge toplantısı yaptıklarını ve mitinge Diyarbakır, Dersim, Hakkari’nin yanı sıra Ağrı’nın Merkez, Patnos, Diyadin ve Doğubeyazıt ilçelerinden de katılım olacağını söyledi. Mitinge kadar bir program çıkaran Ağrı’daki Dev Sağlık-İş üyeleri hükümetin baskılarına karşı mücadele ediyor. İşçiler, taşeron sistemin kaldırılması taleplerini CHP, BDP, AKP ve İl Sağlık Müdürlüğü yetkililerine iletti. AKP ile yapılan görüşmede AKP’liler işçilere ‘kesinlikle baskı olmayacak işten çıkarma olmayacak’ şeklinde açıklamalar yaptı. Görüşmenin hemen ardından Dev Sağlık-İş üyesi işçileri çalıştıkları bölümden başka bölümlere sürülmeye başlandı. Saim Akbulut, yerel basının taşeron şirketlerin elinde olduğunu ve Dev Sağlık-İş eylemlerinin görmezden gelindiğini söyledi. Akbulut, İl Sağlık Müdürlüğü ile yaptıkları görüşmelerde taşeron sistemine son vermeleri talebini yinelediklerini ancak ‘Bizim yapabilecek bir şeyimiz yok’ cevabını aldıklarını söyledi. İKİ TAŞERON İŞÇİ DİRENİYOR Samsun Gazi Devlet hastanesi’nde Dev Sağlık-İş üyesi olduğu için işten çıkarılan Ali Arslan ve Cemalettin Kömpe 26 Ocak’tan beri hastane bahçesinde kurdukları çadırda direniyor. Direniş, halkın ve Samsun muhalefetinin desteklerini alıyor. Samsunlular da 3 Nisan’da Ankara’da olacaklar.

CHP’nin taşeron yalanı İ

CHP’li ‹zmir Büyükflehir Belediyesi ‘tafleronu kald›rsa da’ ‹zmir’deki di¤er CHP’li belediyeler tafleronu sistemini sürdürüyor. Konak Belediyesi iflçileri taflerona karfl› direniyor

zmir’in Konak Belediyesi’nde Efe Kent A.Ş adlı taşeron şirket bünyesinde çalışan işçiler, 2 aylık ücretlerinin ödenmesi ve taşeron sistemin kaldırılması talebiyle 26 Şubat günü direnişe geçti. Konak Belediyesi yetkilileri işçilerin alacaklarını hesaplarına yatırdıklarını açıklasa da işçiler taşeron sistem kalkana kadar direnişlerini sürdüreceklerini söylüyor. İşçiler, sendikal haklarını da istiyor. Direnişe Efe Kent bünyesinde çalışan 180 temizlik işçisinin büyük bir kısmı katılıyor. İşçiler nöbetleşe olarak Konak Belediyesi önünde kurdukları direniş çadırında sabahlıyor. CHP’li İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu 31 Ocak günü

büyükşehir belediyesi bünyesinde taşeronu bitirdiğini ilan etmişti. Büyükşehir belediyesi 31 Ocak günü bünyesindeki taşeron şirketlerde çalışan 2.500 işçiyi belediyenin şirketlerine geçirmişti. CHP’li Büyükşehir Belediyesi’nin taşerona karşı bulduğu yöntem kısa süre için faydalı bir yöntem olarak gözükse de iş yasasına ve taşeron sistemin bütününe karşı bir yaptırım ifade etmiyor. CHP’nin ‘taşeron’ çıkışı, diğer belediyelere ve geçmiş deneyimlere bakıldığında lafta kalıyor. Son olarak CHP’li Buca Belediyesi, belediye bünyesindeki taşeron şirkette çalışan 7 işçiyi işten çıkarmıştı. Buca Belediyesi önünde direnen işçiler için Başkan Ercan Tatı “kafamı

bozmasınlar, işçilerin maliyetlerinin yazılı olduğu afişlerle Buca’yı donatırım” ifadelerini kullanmıştı. 1 Mayıs 2009’da başlayan KENT A.Ş işçilerinin direnişi CHP’nin sendika ve işçi düşmanlığını gözler önüne sermişti. CHP’li Karşıyaka Belediyesi, belediye bünyesindeki KENT A.Ş’de çalışan 276 temizlik işçisini işten çıkararak işi Atlaş adında bir taşeron şirkete vermişti. 187 gün belediye şantiyesinde direnişlerini sürdüren işçiler CHP lideri Baykal’la görüşmek için Eylül 2010’da Ankara’ya yürümüştü. Bir aylık yürüyüşün ardından bir ay da Ankara’da oturma eylemi yapan işçilerle hiçbir CHP yetkilisi görüşmemişti.

Direnenler kazanıyor, direniş öğretiyor Güvencesizli¤e karfl› tepkiler fiili direnifllerle ortaya ç›k›yor. ‹flçilerin haklar›n› fiili direnifllerle ald›¤› eylemler ön plana ç›k›yor. Toplu sözleflme yapt›r›lmayan sendikas›z iflçiler ücret art›fl›, çal›flma koflullar›n›n düzeltilmesi, iflten ç›kar›lm›flsa ifle iadelerini gerçeklefltirdikleri direnifl ve iflgallerle dile getiriyor. Bu durum sendikal› iflçiler için de geçerlili¤ini sürdürüyor. Sadece 2010 bafl›ndan bu yana geliflen 57 iflçi direnifli oldu. Bu direnifllerin 30’u kazan›l›rken 7 direniflten sonuç al›nmad›; 20 direnifl hala sürüyor. 2010 y›l›nda bafllayan 45 iflçi direniflinin 28’i kazan›mla sonuçland› ve bu direnifllerin 10’u hala sürüyor. 2011’de bafllayan 12 direniflin 2’si kazan›l›rken 10’u sürüyor. Direnifllerin çok büyük k›sm› iflten ç›kar›lan iflçilerin ifle iade mücadelesi talebiyle bafll›yor. Direnifllerin genelinde sendikal› oldu¤u için iflten ç›kar›lan iflçiler, iflyeri önünde direnifle geçiyor. Polis bask›s›na ra¤men kurduklar› direnifl çad›rlar›nda ifle iade taleplerini dile getiriyorlar ve iflyerindeki arkadafllar›n›n desteklerini al›yorlar. Direnifl çad›rlar›na iflçilerin aileleri geliyor. Ailelerin yan› s›ra demokratik kitle örgütleri, sendikalar ve siyasi partiler çad›rlar› ziyaret ediyor. Bu direnifllerin a¤›rl›kl› k›sm› mesai saatleri içinde oluyor.

‹flçilerin gösterdi¤i direnme iradesinin mücadeleci bir sendikayla buluflmas› ve yarat›lan kamuoyu deste¤i direniflleri kazand›r›yor. Sendikas›z olup direnifle geçen sa¤l›k iflkolundaki iflçiler Dev Sa¤l›k-‹fl ile bulufltu¤unda yaratt›klar› kamuoyu deste¤iyle Okmeydan› ve Hacettepe’de ifllerine geri dönmüfltü. En fazla direnifl metal ifl kolunda gerçekleflti. Birleflik Metal-‹fl’in örgütledi¤i 14 direniflin 7’si kazan›ma ulafl›rken 7’si hukuki mücadele boyutunda sürüyor. Krizin etkilerinin ‘daralma’ gerekçesiyle iflten ç›karmalar olarak yafland›¤› 2008’in son günlerinde Birleflik Metal-‹fl fabrika iflgalleriyle bu sald›r›lara karfl›l›k verdi. Genifl deste¤in oluflmamas› sebebiyle direnifllerin ilk bafllarda yakalad›¤› ivme daha sonra azald›. Uzun sürdürülemeyen iflgaller yerini fabrika önlerinde aç›lan direnifl çad›rlar›na b›rakt›. Direnifller yavafl yavafl etkisini yitirdi ve hukuki süreç a¤›rl›k kazanmaya bafllad›. Böylece iflgallerle bafllayan ilk tepki direniflleri ifle iade davalar› flekline dönüfltü. Örnek olarak 2008’in sonunda bafllayan Sinter direnifli gösterilebilir. 2010’da bafllayan direnifllerde ise Çelmer, Mutafl gibi kente uzak, kamuoyu etkisinin zay›f oldu¤u yerlerde metal iflçileri fabrikay› iflgal ederek sonuç al›rken, Düzce’de direnifllerin

Marmaray iflçilerinin flantiye iflgali

kent merkeziyle ba¤ kurmas› ve iflçilerin gösterdi¤i dayan›flma sayesinde kazan›ld›. Bu dayan›flmay› Düzce’deki bir metal iflçisi flu sözlerle özetliyor: “Çal›fl›rken arkadafllar›m›za ‘bugün benim yerime çal›flabilir misin?’ diye rica ederdik ve o da çal›fl›rd›; çünkü ayn› fleyi ben de onun için yapard›m. ‹flten ç›kar›l›p direnifle geçince ayn› fleyi yapt›k. Çal›flan arkadafllar›m›za ‘Bugün benim için ifle gitme’ dedik ve böyle kazand›k.” Büyük firmalar›n ifllerini yapan alt iflveren konumundaki tafleron flirketlerde çal›flan iflçiler direnifllerini as›l iflverene yönelterek kazan›ma ulafl›yor. Nemtrans iflçileri Gemlik’te olmalar›na

ra¤men direnifl çad›r›n› as›l iflveren ‹fl Bankas›’n›n ‹stanbul’daki genel merkezinin önüne kurdu. ‹fl Bankas›’na ait fiifle Cam iflçilerinin direnifle destek vermesi kazan›mda önemli rol oynad›. Belediyelere ba¤l› tafleron flirketlerde çal›flt›r›lan iflçiler de direnifllerinin oda¤›na tafleron flirket yerine belediyeyi yerlefltiriyor. Sendikas›z olan bu iflçiler belediye binalar›n›n kent meydan›nda olmas›n› avantaja çeviriyor. ‹flçilerin belediye önlerine kurduklar› direnifl çad›r›, direniflten neredeyse tüm kentin ya da ilçenin haberdar olmas›n› sa¤l›yor ve büyük bir kamuoyu gücü yaratarak kazan›ma ulafl›yor.

AKP kuflatmas› Mart, Çarşama günü Belediye-İş Sendikası’nın çağrısı üzerine başta TÜRKİŞ’e bağlı sendikalar olmak üzere bütün sınıf örgütlerinin ve Belediye İş Sendikası üyesi işçilerin katıldığı bir basın açıklaması yapıldı. Basın açıklamasına katılan TEK GIDA İŞ Sendikası Genel Başkanı Mustafa Türkel’in yaptığı konuşmadan öğreniyoruz ki, AKP iktidara geldikten sonra Orman iş Kolu, Gıda İş Kolu başta olmak üzere bütün kamu iş kollarında idari yöneticiler baskı yaparak işçileri HAK-İŞ’e bağlı sendikalara geçmeye zorluyormuş. O gün İstanbul Büyükşehir Belediyesi önünde yapılan basın açıklaması da yine benzer güncel bir konuyla ilgiliydi. Büyükşehir Belediyesi’nde çalışan ve Belediye İş Sendikası’na üye tam 2 bin işçi Büyükşehir Belediyesi idarecilerinin baskısı sonucu Hak İş’e bağlı sendikaya geçirilmiş. İşçileri tek tek çağrılarak İstanbul ilinin çeperinde bulunan veya Tufan çalışma koşulları daha zor olan işyerlerine sürgün Sertlek etmekle tehdit ediyorlarmış. Dev Sağlık-İş İstanbul’da yaşamayan bir işçinin işyerinin değiştirilerek Genel Sekreteri evinden uzak bir yerde çalışmaya zorlanmasının nasıl bir şey olduğunu anlaması mümkün değildir. Başka hiçbir sebep aramaya gerek kalmadan bir kişinin günde 4-5 saatinin işe gidip gelirken geçmesi anlamına geleceğini söylemek yeterli olsa gerek. İlk başta şimdiye kadar yaşanan şekliyle belediyelerde yönetimde bulunan zihniyet kendi sendikasını işyerinde yetkili kılmaya çalışıyormuş gibi görünebilir. Ancak yukarıda değinildği gibi bütün kamu işkollarında ve sadece işçi alanında değil memur alanında da benzer bir tablonun yaşandığını görmek bizi biraz daha ayrıntılı düşünmeye zorlamalı. Bu meseleye basitçe bir yandaş sendika örgütleme çabası olarak bakamayız. AKP’nin bu operasyondaki temel hedefi basitçe, benim konfederasyonum güçlensin, değildir. AKP’nin hayatın diğer alanlarında yaptıklarıyla birlikte düşünüldüğünde örgütlü işçi alanındaki bu operasyonun açıkça totaliter bir düzen kurma çabasına hizmet ettiği görülecektir. Bu anlamıyla kendisine biat etmeyen gazetecilerin susturulma operasyonuyla aynı bütünün parçasıdır. Şurası artık açıkça görülüyor ki, AKP dikensiz bir gül bahçesi yaratmak için emin adımlarla ilerliyor. Sesi çıkan muhaliflerin sesini kesecek, çıkmayanları etkisizleştirecek, marjinalleştirecek. Bunun dışındaki büyük bir kitleyi kendi sultası altında “örgütleyecek.” Eski derin devletten farklı olarak sadece şiddet uygulayan kurumlarda işi sıkı tutmayacak toplumun en derin hücresine kadar örgütlenecek. Eskiden DİSK ve KESK’in örgütlenmesinin önüne geçmek için TÜRK-İŞ veya TÜRK KAMU SEN, işverenler ya da kamu yöneticileri tarafından örgütlenirdi. TÜRK-İŞ yıllarca devletin ve onun kapitalist düzeninin yüksek çıkarları için sınıf mücadelesinin önünde engel oldu. Ancak HAK-İŞ’in ve MEMUR-SEN’in örgütlenmesi basitçe sınıf mücadelesini bölmek veya engellemek değildir. Bununla birlikte ve daha önemlisi totaliter İslamcı vahşi kapitalist düzenin toplumsal tabanını yaratma çabasıdır. Totaliter rejimlerin en önemli özelliği egemen sınıf ideolojisinin çeşitli yollarla dayatılarak toplumun bütün düzeylerinde hakim hale getirilmesidir. AKP’nin vahşi kapitalist düzeninin yumuşak karnı emek cephesidir. Emek cephesini olabildiğince bölmek ve “yandaş sendikalar” kanalıyla örgütlemek için elindeki bütün imkanları kullanacaktır... Zira amacı tıpkı tek parti döneminde olduğu gibi sınıf mücadelesinin ortadan kaldırıldığı, Atatürk’ün söylemiyle ifade edersek “sınıfsız ve imtiyazsız” bir kitle yaratmaktır. İslamcı ideoloji en az milliyetçi-faşist ideolojiler kadar korporatist özelliğe sahiptir. Yani yüce bir amaç için toplumsal sınıfların birbiriyle dayanışma içerisinde olması gerektiği yanılsamasını yaratma konusunda İslamcı ideolojinin faşizmden aşağı kalır yanı yoktur. Bu saldırıya karşı emek cephesinin daha etkin ve güçlü biçimde karşı durmasının zorunluluğu bir ihtiyaç olarak ortaya çıkmaktadır. Basın açıklamasında bir konuşma yapan HAVA-İŞ Sendikası Genel Başkanı Atilay Ayçin’in “Bugün burada sadece Belediye İş Sendikası’na destek olmak için bulunmuyoruz. İktidara geldiği günden beri işçi düşmanı tutum sergileyen AKP iktidarına karşı nasıl ortak mücadele edilebileceğini göstermek için buradayız... Bu mücadele anlayışı bugün burada başlamıştır ve TÜRK-İŞ kongresine kadar sürdürülecektir” şeklinde açıkladığı mücadele anlayışı AKP kuşatmasının dağıtılması için umut verici bir mesaj olmuştur.

9

Halk›n Sesi Sahibi ve Sorumlu Yaz› ‹flleri Müdürü Ali Ergin Demirhan Telefon / Faks 0212 245 90 37 Adres Tomtom Mahallesi Örtmealt› Sokak No: 6/3 BEYO⁄LU/‹STANBUL Bas›ld›¤› Yer Art Matbaac›l›k Yay. ve Amb. San. Tic. Ltd. fiti. Bask› Tesisleri Kocaeli /‹ZM‹T (0262 335 45 29) 15 günlük Yayg›n, Süreli, Türkçe yay›nd›r.


8

DOĞANIN TALANINA HAYIR 11 Mart 2011 / 24 Mart 2011

Halk›n Sesi

Toprak ve su uyanıyor... Derelerin Kardeflli¤i Platformu, suyun ticarilefltirilmesine karfl› mücadele eden, toprak ve yaflam mücadelesi veren, nükleerle, termikle, maden lisanslar›yla,

mera ve ormanlar›n talan›yla yaflam alanlar› sald›r› alt›nda olan herkesi 9 Nisan’da Ankara’da gerçeklefltirece¤i mitinge ça¤›r›yor.

Keskin önümüzdeki dönem haz›rl›klar›n› flöyle anlatt›: “19 Mart’ta bir su sempozyumu gerçeklefltirece¤iz. Sempozyumda tar›mda ve sanayide su kullan›m›n›, kentte su kullan›m› ve HES’leri suyun ticarilefltirilmesi noktas›nda iflleyece¤iz. Bursa’n›n en büyük salonu olan Atatürk Kapal› Spor Salonu’nda 20 Mart’ta su hakk› mücadelesi verenlerin gücünü gösterece¤i bir flölene haz›rlan›yoruz.”

Derelerin Kardeflli¤i Platformu’nun ça¤r›s›d›r: “Bu ça¤r› paran›n saltanat›na karfl›, derelerin kardeflli¤ine inananlar›n ça¤r›s›d›r. Bu ça¤r› derelerimize el koy-

mak isteyenlere karfl›, su ve yaflam hakk› mücadelesi verenlerin ça¤r›s›d›r! Anadolu‘nun tüm akarsular›ndan Ankara‘ya akal›m. Sular›m›z›n

sat›lmas›na, kültürümüz ya¤malanmas›na, bugünümüz ve yar›n›m›z›n çal›nmas›na karfl› 9 Nisan Cumartesi günü Ankara‘da buluflal›m.”

Bursalı suyuna sahip çıkıyor 9 Nisan mitinginin çağrıcılarından biri olan Bursa Su Platformu’nu, platform üyesi Halkevleri 4’üncü Bölge Başkanı Ahmet Keskin Halkın Sesi’ne anlattı Bursa Su Platformu’nu anlatabilir misiniz? Bursa Su Platformu İstanbul'da düzenlenen Dünya Su Forumu toplantılarıyla eş zamanlı kuruldu. Platformun içinde yöre dernekleri, meslek odaları, DİSK, KESK ve demokratik kitle örgütleri vardı. İstanbul’daki Dünya Su Forumu protestolarının ardından platform bir süre durgunluk yaşasa da hiç dağılmadı. 2 yıl kadar önce hidroelektrik santrallerine karşı Karadeniz’deki mücadeleler gözleri su hakkı mücadelesine çevirdi ve platform Bursa’da tekrar önem kazandı. Bu süreçte platforma Halkevleri, Artvin Dernekleri gibi birçok unsur katıldı. Katılımlarla güçlenen platform gecen yıl bin kişinin

katıldığı bir eylemle “Suyun ticarileştirilmesine hayır!” dedi. O günden beri Bursa’da su hakkı mücadelesinin adresi olan platform bileşenleri, suyun kirlenmesinden, fiyatlandırılmasına kadar suyun metalaştığı ve doğanın tahrip edildiği tüm uygulamalara karşı mücadele ediyor. 25’ten fazla su şirketi Uludağ’ın suyunu satarken biz Türkiye’nin en pahalı şebeke suyunu kullanıyoruz. AKP’li belediyeler hanları hamamları restore ediyor ama çeşmeler sürekli kapanıyor. Verimli ovalarda, sulama birlikleri yüzünden çiftçi kan ağlıyor. Fabrikalar binlerce kaçak kuyudan su çekiyor ve kirli suları toprağa veriyor. Bu platform nasıl işliyor? Platform, suyun ticarileştir-

ilmesine ve doğanın metalaştırılmasına karşı mücadele temelinde işliyor. Şimdi platformda 20’den fazla örgüt var ve sekretaryasını Bursa Doğayı ve Çevreyi Koruma Derneği yürütüyor. Platform kararlarını 15 günde bir yapılan toplantılarla alıyor. Verimli tartışmaların olduğu toplantılar uzun sürüyor ama her toplantıdan net sonuçlar çıkararak hareket ediyoruz. Netliğe örnek vermek gerekirse, HES’lerin hepsine mi karşı çıkmalı yoksa yapılışına göre ayırmalı mıyız diye bir tartışma olmuştu. Bu tartışmayı su hakkı mücadelesi çerçevesinde ele alarak çözdük. Birçok örgütün bir araya gelip net kararlar verebilmesi bu platformu özel kılıyor. Bunun bir nedeni de

platformun temelini su hakkı mücadelesinin oluşturması. Bu yüzden bileşenlerin hiçbiri kendini platformun önünde tutmuyor; sonuç olarak platform çok geniş bir etki yaratıyor. Şunu rahatça söyleyebiliriz, Bursa’da platformun olmadığı yer yok. Platform 9 Nisan’a nasıl hazırlanıyor? Platformumuz HES’lere, suyun fiyatlandırılmasına ve doğanın metalaştırılmasına karşı mücadele edenlerle birlikte alanda olacak. Bu miting suyun ticarileştirilmesine karşı bir araya geldiğimiz en güçlü ve keyifli gün olsun istiyoruz. Yapacağımız şenlikte mitinge çağrı yapacağız. Bu mitinge platformumuzun çok güçlü bir katılım sergileyeceğini düşünüyoruz.

Termikçiye ve altıncıya Çanakkale’de rahat yok Ç

anakkale ve çevresinde siyanürlü altın madenciliği için 34 ayrı noktada arama ve işletme ruhsatı alınmasına karşı Çanakkalelilerin çevre ve yaşam hakkı mücadelesi sürüyor. Çanakkaleliler son olarak 24 Şubat’ta Çanakkale Halkevi ve Ziraat Mühendisleri Odası Çanakkale Şubesi’nin ortaklaşa düzenlediği basın açıklamasında siyanürlü altın madenciliğine karşı çıktı. Eyleme Çanakkale Belediye Başkanı Ülgür Gökhan ve çok sayıda demokratik kitle örgütü temsilcisinin yanı sıra temiz çevre için mücadele eden köylerden de katılım oldu. Çanakkale’de termik santrallere karşı da bir mücadele var. 8 Şubat günü Karabiga’nın Kaleler mevkiine yapılması planlanan termik santral için yapılan bilgilendirme toplantısı eyleme dönüştü. Toplantının yapılacağı Karabiga düğün salonu önünde buluşan köylüler bilgilendirme toplantısına katılmadı. Eylemciler ‘Karabiga’ya termik santral istemiyoruz’ dedi. .

TÜRK METAL – PATRON DAYANIŞMASI Bölgedeki termik santral 2010 yılında İÇDAŞ tarafından kuruldu. Termik santralin kuruluşu, temiz çevre mücadelesinde bir ders niteliğinde. 2008’da başlayan çalışmalarda ilk ÇED kararı 11 Ocak 2010’da iptal edildi. Kararın iptalinde Ziraat Mühendisleri Odası başkanı Hicri Nalbant’ın büyük payı vardı. İptalden 3 gün sonra Türk Metal yetkilileri Nalbant’ı tehdit etti ve 17 Ocak’ta 200 Türk Metal üyesi Nalbant’ın evinin önüne yürüyüp tehditler savurdu. İÇDAŞ, hemen yeni ÇED için başvurdu ve 20 Ocak 2010’daki toplantıya 2 bin Türk Metal üyesi katıldı ve ÇED olumlu raporu alındı. İÇDAŞ’ın termik santralinin yanına kurulmak istenen ek santralin ihale sürecinde AKP’nin etkisi dikkat çekiyor. Santral için ilk teklifler Alarko firması tarafından verildi; ancak dikkate alınmadı. Alarko, AKP’ye yakınlığıyla bilinen Cengiz Holding’le birleşip ALCEN adında bir ortaklıkla teklif verince projeye izin verildi.

Elmalı Köyü Komitesi

‘Soluk alacak ülkeniz olsun’ ‘

Dönecek bir köyünüz, soluk alacak ülkeniz olsun!’ Bu söz, Samsun’da yaşayan Sivaslılar Köyü halkının, köylerinde kurulması planlanan termik santral ve 5 adet tersaneye karşı mücadelesine çağrı için yazdığı mektubun son cümlesi. Sivaslılar Köyü halkı, 1.500 kişinin katıldığı bir eylemle 27 Şubat günü sesini duyurdu. Köylüler, köylerinin yıkılıp yerine 5 adet tersane ve bir adet doğalgaz çevrim santrali yapılmasını protesto etti. Eyleme çok sayıda parti temsilcisi, Samsun Halkevi, Vezirköprü Halkevi, Temiz Ünye Çevre Platformu, KESK, 78'liler Derneği, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, gençlik örgütleri destek verdi. Sivaslılar Köyü’nün bulunduğu alan dahil 35 hektarlık alan, Kıran HoldingShipyard firmasına bedelsiz tahsis edilmişti. Firma bu alana bir termik santral ve 5 adet tersane yapmayı planlıyor. Köy halkı, santral ve tersanelere karşı köylerini savunan mektup kampanyasını 15 Şubat’tan beri sürdürüyor. Köy halkı,

ülke dışında yaşayan köylülerinin de ilgili konsolosluklara faks ve dilekçe vermesini istiyor. Sivaslılar halkı mücadelelerini 9 Nisan’daki mitingde taşımaya kararlı. HES’LER DE VAR Termik santrallere karşı mücadelenin yoğun olduğu Samsun-Sinop ve Ordu bölgelerinde HES’ler de var. Samsun Halkevi 26 Şubat günü gerçekleştirdiği

su paneli bölgede kurulması planlanan HES’lerin varlığına dikkat çekti. Panele, termik santrallere karşı mücadele eden Gerze, Vezirköprü, Ünye, Fatsa’dan ve HES’lere karşı mücadele eden Rize’deki Fırtına Vadisi’nden katılanlar oldu. Öte yandan OMV şirketi, TermeAkçay arasında bir doğalgaz boru hattı planlıyor. OMV’nin, hattın geçtiği 28 köydeki arazi sahiplerinin hesabına para yatırarak toprakları satın aldığı öğrenildi.

‘Peri Suyu, Limak Holding’e kurban gitmesin!’ Peri Suyu Koruma Platformu taraf›ndan 5 Mart günü ‹stiklal Caddesi’nde düzenlenen yürüyüfle kat›lanlar “Peri Suyu’nun barajlarla katledilmesine, suyun sat›lmas›na izin vermeyece¤iz” dedi. Eylemde, Peri Suyu etraf›ndaki halk da t›pk› Do¤u Karadeniz ve Dersim’deki gibi suyun sat›lmas›na, do¤an›n talan edilme-

sine karfl› sesini yükseltti. Eyleme DEKAP ve Suyun Ticarilefltirilmesine Hay›r Platformu da kat›ld›. Limak Holding’in Bingöl ve Dersim’deki Peri Suyu üzerindeki santral inflaat› yüzünden yollar kapand›, ormanlar katledildi, gürültü ve toz kirlili¤i halk› ma¤dur etti. Baraj su tutulmaya baflland›¤›nda verimli

topraklar geri dönüflümsüz olarak çorak hale gelecek, birçok canl› çeflidinin varl›¤› sona erecek, su kaynaklar› kuruyacak, do¤al su döngüsünün engellenmesiyle iklim kuraklaflacak, çölleflecek, içme suyu sorunu yaflanacak. Pek çok eser, mezar, ziyaret sular alt›nda kalacak; akraba köyler aras› ulafl›m imkans›z hale gelecek.

Çanakkale Biga’daki Elmalı Köyü halkı 9 Nisan’da doğanın metalaştırılmasına karşı yapılacak mitinge hazırlanıyor. Siyanürlü altın arama çalışmalarına karşı bir komite oluşturan Elmalılılar, ‘altıncıları’ köylerine sokmuyor. Elmalılılar nöbet tuttuğu için şirket yetkilileri

maden arama çalışmasına gitmek için yollarını değiştiriyor. Bölgelerinde yapılan siyanürlü altın arama çalışmalarına karşı verdikleri mücadele sürecinde örgütlenen Elmalılılar, temiz bir çevre için termik santrale karşı da diğer köylülerin mücadelesini sahipleniyor.

HES lisansı iptal oldu A rtvin’in Yusufeli İlçesi Demirdöven Köyü’nde Ekin Elektrik Enerji şirketi tarafından yapımı planlanan hidroelektrik santraline (HES), Enerji Piyasası Denetleme Kurulu (EPDK) tarafından verilen üretim lisansı Ankara 8. İdare Mahkemesi tarafından iptal edildi. Derelerin Kardeşliği Platformu (DEKAP) Dönem Sözcüsü Ömer Şan, lisans iptal kararının bir ilk olduğunu belirtti ve kararın HES’lerle mücadelede önemli bir emsal olduğunu söyledi. Şan, kararla birlikte yöre halkının başvurularının dikkate alınmadığının ve EPDK’nın dayatmasının ortaya çıktığını da söyledi. Bölgeye HES kurulacağını öğrenen Demirdövenliler, olası bir HES’in bölgenin doğal güzelliklerini yok edeceğini ve bölgedeki turizm faaliyetinin de son bulacağını belirterek EPDK’ya lisansın iptali istemiyle 2009’da başvurmuştu. EPDK, bu talebini reddedince köylüler aynı gerekçeyle mahkemeye başvurmuştu. SAFLAR BELLİ OLUYOR EPDK’nın bölge halkının taleplerini görmemesi şaşırtıcı değil. Artvin Valisi Mustafa Yemlihalıoğlu, Ankara’da 3-6 Mart tarihleri arasında yapılması planlanan Artvin Günleri programındaki ‘Derelere ve Hidroelektrik Santralleri’ panelini iptal ettirdi. Artvin Kültür Yardımlaşma ve Dayanışma

Derneği Başkanı Gürbüz Akyüz’ü arayan vali şunları söyledi: “Ben içerisinde Derelerin Kardeşliği Platformu olan bir panele izin vermem. Eğer bu platformdan biri de konuşursa bu etkinliğe verdiğimiz bütün maddi desteği keser, Atatürk Kültür Merkezi’nin de kullanılmasını engellerim.” Vali’nin paneli yasaklamasına karşı DEKAP 5 Mart’ta Ankara’da eylem yaptı. DEKAP, eylemin amacını ‘Artvin’in gizlenmeye çalışan HES karşıtı yüzünü göstermek’ olarak belirtti. Valinin tehdidinin ardından geri adım atan Artvin Kültür ve Dayanışma Derneği (AKDD) ve bu dernek tarafından kurulan Artvin Çevre Platformu eyleme katılmadı. Benzer bir uygulama da 25 Şubat’ta Artvin’in Hopa İlçesi’nde yaşandı. Hopa’daki Güneşli Regülatörü ve HES projesi halkı bilgilendirme toplantısının yapılamadığını belgeleyen HES karşıtlarına savcılık soruşturma açtı. Hopalılar, 20 Aralık günü Hopa Öğretmenevi’nde düzenlenen toplantıyı ilçe meydanından Öğretmenevi’ne kadar yapılan bir yürüyüşle protesto etmişti. Protesto sonucu toplantı yapılamamış ve DEKAP yürütme kurulu üyeleri toplantının yapılamadığına ilişkin tutanak tutturmuşlardı. Tutanak tutturan 4 kişi hakkında savcılık “toplantı ve gösteri yürüyüşleri kanununa muhalefet” gerekçesiyle soruşturma başlattı.

HES karşıtlarının 2011’i

2

011’in ilk iki ayında HES karşıtı direniş yükselirken, mücadele kazanımlarla ilerliyor. HES karşıtı yoğun gündem arasından yaşam savunucularının kazanımlarını içeren sadece birkaç haber: 3 Ocak- Loç kazandı Kastamonu Cide Loç Vadisi’nde bulunan Cide HES regülatörü için Kastamonu İdari mahkemesi yürütmeyi durdurma kararı verdi 10 Ocak - Dersim’de HES’çilere izin yok Tunceli'de yapılması planlanan Pülümür Barajı ve Hidroelektrik Santrali (HES) projesi için düzenlenecek olan Çevresel Etki Değerlendirme toplantısı (ÇED) protesto nedeniyle yapılamadı. 10 Ocak- Gerze HES ajanlarına karşı tepkili Gerze’de termik şirketin kurdurduğu ‘Gerze Kalkınma ve Çevre Koruma Derneği’ adındaki derneğin düzenlemek istediği toplantı halkın tepkisi sonucu engellendi. 14 Ocak- HES’lerde ‘oldubitti’ye son Geç duyurulduğu için zaman sınırı aşıldığından iptal davası açılamayan yüzlerce HES projesi için Danıştay’dan emsal karar çıktı. Yeşilırmak Nehri için verilen karara göre proje duyulunca dava açılabilecek. 7 Şubat- Karabiga termiğe karşı ayakta Çanakkale’nin Karabiga Beldesi’nde neredeyse tüm belde halkının katıldığı eylemle termik santral için yapılması planlanan bilgilendirme toplantısını engellendi. 5 Mart - Ordu’da köylüler HES’çileri kovdu Ordu'nun Gökömer Köyü Kovanlık Mahallesi mevkiinde bulunan Turnasuyu Irmağı’na yapılacak olan Büben HES inşaatı için ölçüm yapan ekip köylüler tarafından kovalandı. Köylüler, cihaz ve ekipmanları sergileyerek, "Köyümüzde kesinlikle HES yapılmasını istemiyoruz. Doğaya zarar verecek, yaşama zarar verecek hiçbir şeyi istemiyoruz” dedi.

13 Mart’ta AKP önüne!

S

uyun Ticarileştirilmesine Hayır Platformu, “Su ve yaşam için uluslararası eylem günü” dolayısıyla 13 Mart’ta İstanbul AKP İl Binası önünde eylem düzenleyecek.


9

EĞİTİMDE GERİCİLEŞME 11 Mart 2011 / 24 Mart 2011

Halk›n Sesi

‘Çocuğum muaf olsun’ O

kmeydanı Halkevi Eğitim Hakkı Atölyesi’nin çağrısıyla bir araya gelen veliler 28 Şubat günü Şişli İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’ne çocuklarının zorunlu din dersinden muaf tutulması için dilekçe verdi. Dilekçelerin verilmesinin ardından atölye katılımcısı veliler, öğretmenler ve öğrenciler bir basın açıklaması yaparak zorunlu din dersinin kaldırılmasını talep etti, eğitimin içeriğinin cinsiyetçi, ırkçı ve gerici bir niteliği bürünmesine karşı mücadele edeceklerini belirtti. VELİLER İSTEMİYORSA DİLEKÇE HAKLARI Çocuğunun din dersinden muaf tutulması için dilekçe verenlerden birisi olan Okmeydanı’ndan Songül Yalçınkaya, dilekçeyi vermesinin sebeplerini Halkın Sesi’ne anlattı. Yalçınkaya, velilerin bu konuda istekli fakat cesaretsiz olduğuna dikkat çekerek Eğitim Hakkı Atölyesi’ne katılan eğitim emekçileriyle yaptığı tartışmaların dilekçe konusunda aldığı tutumda payı olduğunu belirtti. Yalçınkaya 28 Şubat günü dilekçe veren isimlerden birisi. Aslında oğlu henüz birinci sınıf öğrencisi fakat din dersinin saatinin arttırılması ve diğer derslerin içeriklerine yansıması onu tedigin etmiş. “Ben çocuğumun din dersi almasını istemiyorum, öğrettikleri şeyler ortada” diyor, derslerin içeriğinin eksik ve bilimsel olmamasına dikkat çekiyor. Kendisinin inançlarıyla ters düşüncelerin oğluna verilmesini istemediğini

H

‘Namaz ağacı’yla ödev A

KP’nin öğretmenleri, zorunlu din derslerini de az buluyor. Mersin’de bir ilköğretim okulunda küçük çocuklara “namaz ağacı” resimleri dağıtan sınıf öğretmeni, çocuklardan kıldıkları namaz başına bir yaprak boyayıp her ay geri getirmelerini istedi Eğitimde gericileşme AKP hükümetinin ön açıcılığında tam hız devam ediyor. Tüm idari kadroları Memur-Sen üyelerinin tekeline alan, İlahiyat mezunlarının din dersi dışındaki pek çok sözel derste görevlendirilmesini sağlayan ve müfredatı giderek daha gerici bir içeriğe kavuşturan AKP iktidarının yarattığı atmosferde, gerici kadrolar da durumdan vazife çıkarıyor. Mersin 3 Ocak İlköğretim Okulu’nda 1-F sınıfının sınıf öğretmeni, öğrencilerine bir resim dağıttı. Resimde, dalları haftalara ve günlere, yaprakları da namaz vakitlerine denk düşen bir ağaç yer alıyor. Sınıf öğretmeni öğrencilerine, her kılınan namazdan sonra ağacın bir yaprağını boyayarak her ay geri getirmelerini istedi. Öğretmen böylece henüz birinci sınıfta olan öğrencilerine uzun erimli bir namaz ödevi verdi. Bu durumdan haberdar olan öğretmenler konuyu Valilik İnsan Hakları Kurulu ve Kaymakamlık da dâhil olmak üzere pek çok kuruma bildirdi. Öğretmenlerin şikâyetinin dikkate alınıp alınmayacağı merak konusu.

soduğumuzda şu yanıtı veriyor: “İlk başta ben de düşündüm ya çocuğumu horlarlarsa diye, ama ben onun doğru bulmadığım bir derse girmesinin, geleceğinin, düşüncelerinin yanlış bilgilerle yönlenmesinin kötü olacağını düşündüm.” ÖĞRETMENLER DE BİLİYOR Yalçınkaya dilekçe verdikten sonra okula giderek bunu öğretmenlerle de paylaştığını aktarıyor. “Öğretmenlere ‘ben çocuğumun din dersinden muaf olmasını istiyorum’ dedim. Bu talebimi takip edeceğim,

izim çocukluğumuzda ‘’Okul yolu düz gider çocuklar bayram eder’’şarkısı öğretilirdi. Şimdilerde ne öğretilir oldu bu şarkı ne de çocuklar tarafından söylenir. Öğretilmemesinin sebebi acaba artık okul yolunun düz gitmemesi ve çocukların bayram etmemesi olabilir mi? Okul yolu ne veli için ne öğretmen için düz ne de çocuklar için bir bayram... Okul yolu artık veli için düz değil çünkü veliler artık okulların yakınından bile geçmekten korkuyor. Hatta ve hatta öğretmenlerin çağrısıyla olan veli toplantılarına bile iştirak etmekten kaçınıyor. Çünkü her toplantıda kendisini borçlu hissediyor. Okulun elektrik parası, temizlik parası, tebeşir parası, akıllı tahta parası, çocuğunuz etütlere katılmayacak mı baskısı okul yolunu dolambaçlı hale getiriyor... Okul yolu sadece velilere değil öğretmenlere de düz değil. Her alanda olduğu gibi eğitimde güvencesizleştirme politikaları; her geçen gün artan biçimde sözleşmeli, ücretli, vekil sıfatlarıyla eğitim çalışanlarını asgari ücretle terbiye etmeye çalışıyor. Bu Şahin şekilde sadece okul yolu değil Yaşık evin yolu da öğretmenlere düz Eğitim Hakkı gelmiyor... Atölyesi Ya çocuklarımız… Onlar da tatiller dışında bayram görmez oldular. Her geçen gün niteliksizleştirilen, gericileştirilen, baskıcı, ırkçı, cinsiyetçi bir eğitimle, adeta öğrenmeyi zorlaştıran tekniklerle azaptan kurtulmanın mutluluğunu yaşayacakları tatillerin yolunu gözlüyorlar. “Okul yolu düz gider, çocuklar bayram eder” şarkısının söylenemediği yukarıdaki tablo, 1980 sonrası uygulanmaya başlayan, 1990’larda ve 2000’lerde devam eden, şimdi AKP eliyle doruk noktasına çıkarak büyük bir yıkıma yol açan neoliberal politikalarla yaratılmıştır. AKP açısından en önemli etap ise bundan sonrası için planlananlardır. Kendi eğitim sistemi tornasından çıkmış gençler; güvencesiz çalışmaya hazır olacak öğretmenler, eğitimi parayla satın almayı içselleştirmiş veliler yaratmak adına en kritik sürece girilmektedir. Eğitim sermayesi için çalışan Milli Eğitim Bakanlığı uygulamalarının karşısında gerçeği aslında herkes görmekte ancak toplum büyük bir çaresizlik içinde bırakılarak var olan duruma razı edilmektedir. Halkın Hakları Forumu’nda da dile getirildiği gibi bu durum karşısında velileri, öğrencileri ve öğretmenleri kapsayacak militan bir cevaba ihtiyaç duyulmaktadır. Ülkenin her yerinden eğitimin tüm bileşenleriyle yükselecek eğitim hakkı mücadelesinin ortaya çıkarttığı deneyimler eğitim hakkı meclislerinde buluşacaktır. Eğitim alanında konunun muhataplarıyla buluşmak ve mücadelenin sürekliliğini sağlamak da zor değil. Çünkü hakları gasp edilenler bizleriz ya da en azından yanı başımızdakiler: akrabamız, komşumuz, okulumuzdaki öğrencimiz, öğretmenimiz... Her yıl eylül ve haziran ayında toplu parasız kayıt yaptırma, karne parası vermeme gibi fiili mücadelelerin yanında yeni mücadele araçları ve konuları eklenmelidir. Okullarda yaşanan temizlik sorunlarından, AKP kadrolarının çeşitli cinsiyetçi, baskıcı, gerici uygulamalarına kadar çevremizdeki okullardaki yaşanan her türlü sıkıntıdan haberdar olunmasını sağlayacak çeşitli kanalların oluşturulması ve bunlara anında müdahale edilmesi gerekmektedir. Bu yaşanan sorunlar karşısında harekete geçecek ve çözüm üretecek, özellikle emekli öğretmenlerden oluşabilecek “eğitim hakkı müfettişleri” seferber edilebilir. Zorunlu din derslerine karşı dilekçe eylemlerinin örnekleri de çoğaltılabilir. Eğitim hakkı mücadelesi veren farklı kesimlere ulaşarak birleşik bir eğitim hakkı direnişinin de olanakları kısıtlı da olsa denenebilir. Yoksulluğun, işsizliğin, güvencesizleştirmenin arttığı, kentlerin ve doğanın yağmalandığı, sermayeye sunulduğu ve haklarımızın birer birer elimizden alındığı bir süreçte AKP yalanı ve talanıyla halkı sandığa çağırıyor ve kendini aklamaya çalışıyor. Bizler hak mücadelesi verenler, yalancıların maskesini bir kez daha düşürmek için, harç parasını ödemek için çalıştığı inşattan düşerek ölen Ömer Çetin için, Soner için, kanser tedavisi görürken 1 ay rapor aldığı gerekçesiyle işten atılan öğretmen Metin Kurtçu için, zorunlu din dersinden dolayı baskı görenler için, parasız-bilimsel anadilde eğitim hakkımız ve güvenceli iş için 10 Nisan’da Halkevleri Eğitim Hakkı Meclisleri’yle Ankara’da olacağız. Bu bir son değil eğitim hakkı mücadelesinin meclislerle büyüyecek ve kurumsallaşacak yeni döneminin başlangıcı olacak. Halkın eğitim hakkı mücadelesinin öz savunma örgütlerinin inşası için yoldayız…

B

MAMAKLILAR DA DİLEKÇE VERMİŞTİ Okmeydanı Halkevi Eğitim Hakkı Atölyesi bu konuda adım atan tek çalışma değil. Bu konuda ilk eylemi 3 Kasım 2010’da Mamak Eğitim Hakkı Meclisi yapmıştı. Mamak Halkevleri’nin çağrısıyla Eğitim Hakkı Meclisi çatısı altında bir araya gelen eğitim emekçileri, öğrenciler ve veliler din eğitiminin yaygınlaştırılması tartışmasının gündemde olduğu bir dönemde Mamak İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’ne giderek din derslerinin kaldırılması talebiyle dilekçe vermiş, “Parasız, bilimsel, nitelikli eğitim istiyoruz, taleplerimiz konusunda ısrarcıyız, Milli Eğitim Bakanı başta olmak üzere AKP hükümetine duyurulur” demişti.

alkın Hakları Forumu’nda karar altına alınan zorunlu din derslerine karşı dilekçe verilmesi önerisi Okmeydanı’nda da hayata geçti

söyleyip ekliyor, “Etrafımdaki birçok insan da böyle düşünüyor.” Yalçınkaya birçok velinin de zorunlu din dersini doğru bulmadığını, içeriğinin çocuğunun gelişimini kötü etkilemesinden korktuğunu, fakat bunun için birşey yapmaya çekindiğini aktarıyor. Bu konuda konuştuğu velilerin düşüncelerini kaygılarını şu sözlerle anlatıyor: “Herkes bana katılıyor ama birçoğu ya çocuğumuz horlanırsa, öğretmen tarafından ayrımcılığa maruz kalırsa diye korkuyor.” Yalçınkaya’ya ‘senin böyle bir çekincen olmadı mı’ diye

Okul yolu düz gitmiyor

okulda da çocuğumun durumunu takip edeceğim, bir mağduriyet yaşamasını istemem her zaman da arkasındayım” demiş. Öğretmenler bu talebi olumlu karşılamış, zorunlu din dersinin 4. sınıfta olduğunu belirtmiş. Yalçınkaya’nın dile getirdiklerinin ve din dersi konusundaki isteğinin de hakkı olduğunu belirtmişler. Yalçınkaya bu kararlılıkta Okmeydanı Halkevi’nde oluşturulan Eğitim Hakkı Atölyesi’nde yaptıkları tartışmaların önemlipayı olduğunu söylüyor, dilekçeleri atölyeye katılanların verdiklerini belirtiyor.

FORUMDA ORTAKLAŞTILAR Din derslerine karşı dilekçe verilmesi fikri Halkevleri tarafından 21-22-23 Ocak 2011’de Ankara’da gerçekleştirilen Halkın Hakları Forumu’nda toplanan Eğitim Hakkı Atölyesi tarafından da benimsenmişti. Eğitim hakkı alanında mücadele eden kurumların temsilcileri, veliler, öğrenciler, öğretmenler, güvencesiz eğitimciler ve akademisyenlerden oluşan 350’den fazla kişi, atölyede her ilde ‘eğitim hakkı meclisleri’, her mahallede eğitim hakkı atölyeleri kurmaya karar vermişti. Bir diğer karar da “Gericiliğe karşı hukuk mücadelesinin güçlendirilmesi, zorunlu din dersinin kaldırılması için toplu davalar açılmasının, tüm illerde yaygınlaştırılması” olmuştu.

Milli E¤itim kararlar›nda din 1

980 Darbesi sonrası hazırlanan 1982 Anayasasında yer alan 24. madde “Din kültürü ve ahlak öğretimi ilk ve orta öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır” ifadesiyle din kültürü derslerini okullarda zorunlu hale getirdi. Bu zorunluluğa karşı ilk mücadeleyi Alevi yurttaşlar başlattı. Sünni mezheplerin inanışlarına göre hazırlanan ders müfredatları nedeniyle konuyu yargıya taşıyan birden fazla Alevi yurttaş hem AİHM nezdinde hem de ülke çapında İdari Mahkemeler düzeyinde hukuki zaferler kazandı. AİHM 2004’te kendisine başvuran Hasan Zengin’in, kızı Eylem Zengin’in zorunlu din dersi nedeniyle eğitim hakkının ihlal edildiğine hükmetmiş, dersin içeriğine ilişkin eleştiriler yöneltmişti. 2006’da ise Ali Kenanoğlu’nun çocuğunun zorunlu din dersine girmemesiçin açtığı davada İstahbul 5. İdare Mahkemesi olumlu karar verişti. DEĞER KUŞATMASI Yargı zorunlu din dersinin verilmemesi yönünde karar ve tavsiyelerde bulunurken AKP iktidarı din eğitimini ve din dersini eğitim politikalarının temel bir parçası haline getiriyor. Milli eğitim kadrolarında din dersi öğretmenlerinin hareket alanı genişletilirken müfredatta da din dersinin arttırılması,

içeriğinin diğer derslere de yaygınlaştırılması gündeme geliyor. Eğitim alanına dönük politika ve uygulamaların saptandığı 18. Milli Eğitim Şurası’nda alınan kararlar da bu gayenin bir ispatı niteliğinde. 1-5 Kasım 2010 tarihlerinde Ankara’da toplanan 18. Milli Eğitim Şurası’nda toplanan beş komisyondan biri olan ‘Spor, Sanat, Beceri Eğitimi ve Değerler Komisyonu’ Şura’da karar altına alınan önergelerde ‘değerler eğitimi’ benimsetilmesi için din dersine ağırlık verilmesi yönünde öneriler sundu. Şura’da ‘değerler’ olarak tanımlanan kavramların birçoğu 27-28 Mayıs 2010 tarihinde İstanbul’da gerçekleşenUluslararası Değerler Eğitimi Konferansı’nda konuşulan çoğu dini referanslara

dayalı toplumsal değerlerdi. Bu konferansta çözülen toplumsal ilişkileri onarmak için çocuklara ve gençlere verilen eğitimde toplumsal değerlerin güçlendirilmesi tartışılmıştı. Yapılan sunuşlarda Türkiye toplumundaki değerlerin çok büyük bir çoğunluğunun dini değerler olduğu tespiti yapılarak değerler eğitiminde yığınağın buraya yapılmasına dönük tartışmalar yapılmıştı. Bu konferansa katılan Türkiyeli çoğu eğitimci de değerler eğitimini din dersi ile ilişkilendirerek tartışmıştı. Bu tartışmalar bakanlık politikalarının belirlendiği 18. Milli Eğitim Şurası’nda şu şekilde kararlaştırıldı: “Değerler konusunda önemli işlevi gören ‘Din Kültürü ve

Ahlak Bilgisi’ dersi çoğulcu bir anlayışla tüm öğretim kurumlarında daha etkin olarak okutulmalıdır.” “Anayasa’nın 24. maddesinin “Din kültürü ve ahlak eğitimiöğretimi devletin gözetiminde yapılır. Din kültürü ve ahlak öğretimi ilköğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitimi-öğretimi ancak kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcilerinin talebine bağlıdır” hükmü gereğince isteyen anne ve babaların çocuklarının ahlaki ve manevi değerlerini geliştirmelerine yardımcı olmak amacıyla seçmeli din eğitimi verilebilmesi için düzenlemeler yapılır.”

Din öğretmeninin yıldızı parlak Baflta Milli E¤itim Bakanl›¤› ve onun taflra teflkilat› olmak üzere devlet kurumlar›nda liyakat ve nitelik kriteri yerine cemaat iliflkileri görevde yükselmenin ya da yap›lan atamalar›n temel kriteri haline geldi. 2008 y›l›nda meclisteki bir soru önergesine verilen cevapta AKP iktidar› döneminde 20 bakanl›kta toplam 76 bin 241 atama yap›ld›¤› aç›klan›yordu. Bu atamalar içinde en yüksek paya Milli E¤itim Bakanl›¤› sahipti. Milli E¤itim Bakanl›¤›’nda yap›lan atamalarda ise y›ld›z› parlayanlar›n din kültürü ve ahlak bilgisi ö¤retmenleri oldu¤unu söylemek yanl›fl olmaz.

Milli E¤itim Bakan› Nimet Çubukçu’nun mecliste bir soru önergesine verdi¤i cevaba göre AKP döneminde 4 bine yak›n din dersi ö¤retmeni yönetici oldu. 2003-2010 y›llar› aras›nda atanan 109’u bakanl›k merkez ve taflra il ve ilçe milli e¤itim müdürlü¤ü teflkilat›nda, 3 bin 684’ünün ise e¤itim kurumu müdür, müdür baflyard›mc›s› ve müdür yard›mc›s› olmak üzere toplam 3 bin 793’ünün ö¤retmen yönetici olarak çal›flt›. Atamas› yap›lmayan felsefe ö¤retmenlerinin yapt›¤› araflt›rmalara göre birçok okulda felsefe derslerine din kültürü ve ahlak bilgisi ö¤retmenleri

giriyor. Birçok ders fiili olarak din dersine çevrilmifl oluyor. Fakat yöneticilikten felsefe ö¤retimine kadar her alanda göreve sürülen din dersi ö¤retmenlerinin say›s› yetmiyor olsa gerek ki Edirne’de 20102011 e¤itim ö¤retim y›l› bafl›nda Edirne Valili¤i, kadrolu din kültürü ve ahlak bilgisi ö¤retmeni bulunmad›¤› gerekçesiyle, camilerde görev yapan 3 imam› 1 lise ile 2 ilkö¤retim okulunda ‘ücretli ö¤retmen’ olarak görevlendirdi. Benzer bir uygulama 2008 y›l› bafl›nda ‹zmir Güzelbahçe’de yaflanm›fl, 5 cami imam› din kültürü ve ahlak bilgisi derslerine girmek için görevlendirilmiflti.

Engelliler eğitim hakkını tartıştı H

alkevleri Engelli Hakları Atölyesi İstanbul’da bir panel düzenleyerek engellilerin eğitim hakkının gaspına yol açan yasal düzenlemeleri ve bunlara karşı mücadele olanaklarını tartıştı. Engellilerin destek eğitimini kısıtlayan dönemsel genelgeler ve ilgili gelişmelerin tartışıldığı panel 27 Şubat 2011 Pazar günü Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi’nde gerçekleşti. Panelde engellilerin eğitim hakkını savunabilmek için hem hukuksal hem de fiili olarak neler yapılabilecegi tartışıldı. Engellilerin eğitim hakkı mücadelesinde aileler, eğitimciler ve öğrencilerin oynadığı rol konuşuldu. Engelli ailelerinin mücadelenin önemli bir parçası olduğunun altı çizildi. Panelde Trakya Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Öğretim Görevlisi Yrd.Doç.Dr.Selda Çağlar da engellilerin eğitimine yönelik düzenlemeler ve mevcut durum hakkında bilgi veren bir sunuş yaptı. Çağlar, engelli eğitiminde var olan düzenlemelerin ve devletin üstlendiği yükümlüklerin yetersiz olduğuna dikkat çekti.


10

KİBELE 11 Mart 2011 /24 Mart 2011

Halk›n Sesi

Kad›n düflmanl›¤›na karfl› aya¤a kalk›yoruz! Kadınların hayatının erkekler, patronlar ve siyasal iktidar karşısında “güvencesizlikle” kuşatıldığı bir ülkede yaşıyoruz. Bu ülkede her gün beş kadın, yakınları olan erkekler tarafından öldürülüyor; tacize ve şiddete maruz bırakılıyor; milyonlarca kadının emeği karşılıksız yağmalanıyor. Tecavüze uğramak” birçok kadının hayattaki en büyük korkusu ve bu korkunun temelleri, cinsiyetçi iktidar rejiminin bileşenleri tarafından yeniden üretiliyor. Kadınları ailenin ve erkeklerin mülkü sayan egemen cinsel namus ideolojisi, kadınların hayatını kuşatan güvencesizliğe karşı güvence olarak tek bir kurumu işaret ediyor: “Kutsal aile!” Kutsal aile, milyonlarca kadının emeklerinin hiçbir toplumsal karşılık yaratmadan sarf edilmesini; yağmalanmasını; kadınların özelleştirilen kamusal hizmetler alanının bedava işçileri haline getirilmesini Çi¤dem güvence altına alıyor. AKP hükümeti, kadınların Çidaml› bedenlerini, emeklerini ve cigdem@ kimliklerini değersizleştiren sendika.org özel bir kadın düşmanlığı siyasetiyle piyasacı, dinci, gerici toplumsal ilişkileri tahkim ediyor. Peki bu kısır döngünün içinde hapsedilen kadınlar olarak ne yapacağız? Sürekli ölülerimize, hakkı yenmiş emeğimize ağlayıp sızlamaya devam mı edeceğiz? Güvencesizlik cehenneminden ürken kurbanlar gibi sıcak yuvalarımızın olmayan güvenliğine mi sığınacağız? “Kadına şiddet uygulayan alçaktır” derken kadına yönelik şiddeti meşrulaştıran kadın düşmanı Başbakana bağlı Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı’nın “Kadına şiddet uygulayan erkek değildir” ikiyüzlü sloganıyla yürüttüğü kampanyaların paydaşı olmaktan mı medet umacağız? “Evin direği” diye nitelendirdikleri kadınları “aile sigortasıyla” şiddetten koruyacaklarını ilan eden sahte muhaliflerin peşine mi takılacağız? Yoksa kadınların hayatını kuşatan bu düşmanlık siyasetine karşı erkeklerden, patronlardan ve AKP’den hakkımızı istemek ve almak için kadın dayanışmasıyla büyüttüğümüz öz gücümüzle ayağa mı kalkacağız? Bizler ayağa kalkmayı seçiyoruz! Bütün kadınlar sosyal güvenceyi hak eder! Çalışmak, insan hayatı için ihtiyaç duyulan mal ve hizmetleri üretmek için emek sarf etmektir. Kadınlar insan hayatını ve insan hayatını sürdürmek için ihtiyaç duyulan mal ve hizmetleri üretmek için ömür boyu emek sarf eden emekçilerdir. Emeğimizin hakkını; Evde yaptığımız işlerin ve çocuk yetiştirmenin ekonomik zenginlik üreten ve sosyal güvence hakkı yaratan işler olarak kabul edilmesini; Özelleştirilen eğitim, sağlık, çocuk ve yaşlı bakımı gibi işler için ücretsiz işçiler olarak sarf ettiğimiz, devlet ve patronlar tarafından el konulan emeğimizin hakkını; Başta kadın emeğinin yoğun olarak istihdam edildiği eğitim, sağlık, temizlik hizmetleri gibi alanlarda sendikasız, sigortasız, taşeron kadın işçi çalıştırmanın yasaklanmasını; Temizlik işçilerine, evde çalışan kadınlara sosyal güvence istiyoruz! Kadınların babaya, kocaya bağlı olmadan sosyal güvenceye sahip olma hakkı vardır! Büyük çoğunluğu kesintisiz ve tam zamanlı çalışamayan kadınlar için emekliliği hayal haline getiren, sağlık hakkını ortadan kaldıran ve kadınların evlilik dışında kalmasını güçleştiren “sosyal güvenlik” düzenlemelerinin iptalini; Ücretli işlerde çalışan kadınların erken emeklilik hakkının iade edilmesini; engelli anneleri gibi özel koşullara sahip kadınlara sosyal güvenceyle ilgili özel haklar tanınmasını; “Aile sigortası” değil, kadınların aile ve evlilik dışında da asgari yaşam standartlarına sahip olabilmesi ve toplumsal hayata eşit ve özgür bireyler olarak katılması için çok yönlü pozitif ayrımcılık önlemleri; Kadınları günde en az beş kadının öldürülmesine neden olan aile isimli şiddet yatağına bağlayan bütün düzenlemelerin iptal edilmesini; şiddete karşı, çalışma ve sosyal güvence alanlarını da kapsayan gerçek çözümler istiyoruz! Eşit, özgür ve onurlu bir hayat tüm kadınların hakkıdır! Kadınlara sosyal güvence istiyoruz! Alacağız!

Kriz kadına dostu düşmanı gösterdi G

azeteler yalnızca 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde 8 kadına yönelik şiddet haberi yazıldı. Kadına yönelik şiddet vakaları arttı çünkü şiddeti besleyen kriz ve yoksulluk derinleşti. Her kriz döneminde olduğu gibi toplumsal öfke kadın bedenine yöneldi. Ülke gündeminin Dünya Kadınlar Günü yaklaştığı günlerde, kadın cinayetleri, kadına dönük şiddet haberleri ile dolu olması pekçok kişiye aynı soruyu sordurdu: “Niçin şimdi?” BURSA SEMA ‹Ç‹N YÜRÜDÜ Bursa’da Uludağ Üniversitesi Felsefe Bölümü öğrencisi Sema Kocakaya’nın faili meçhul cinayeti, Mersin’de evden kaçtığı gerekçesi ile Hatice Fırat’ın katledilmesi ve dahası, erkek medyanın dahi seyirciği kalamadığı kadına yönelik şiddet ve kadın cinayeti vakaları silsilesi ülke gündemini oluşturdu. Şiddet vakaları kimi zaman cinnet geçirenlerin hikayesi olarak gösterilen, kimi zaman psikolojik olarak sorunlu, sapık erkekler tarafından ya da dil sürçmesi, el kaymasıyla, yanlışlıkla, bilinçsizce işlenen fiiller olarak gösteriliyor. Sema Kocakaya’nın bir sapık tarafından öldürüldüğünü düşünmeye sevk eden medya kuruluşlarına, Uludağ Üniversitesi öğrencileri kitlesel katılımla gerçekleştirdikleri yürüyüşte taşıdıkları “Sema’nın katili, erkek egemenliği” dövizleri ile cevap verdi. EKONOM‹ POL‹T‹K GERÇEK YÜZÜNÜ GÖSTER‹YOR Sema’nın arkadaşlarının açtığı dövizler kadına yönelik şiddet sorunun kaynağına işaret ediyor. Bu

K

adına yönelik şiddetin, son zamanlarda her köşebaşında karşımıza çıkıverir olması tesadüf değil. Krizin sosyal ilişkilere etkisi gözle görülür hale geliyor

sorun şiddeti görmezden gelen hatta gerici argümanlarla ona destek veren AKP iktidarı tarafından derinleştiriliyor. Örneğin Başbakan Erdoğan, 7 Mart günü Türk Metal Sendikası’nın Kadın Kurultayı’nda bakın ne diyor şiddet vakaları konusunda: “Artıyormuş gibi gösterilen şiddet aslında azalmaya başlayan vakaların abartılmasından başka bir şey değil” Başbakan rakamları ve ölümleri bilerek görmezden geliyor. Çünkü neoliberal İslam’ın kadınlara vaad ettiği ‘saygın toplumsal konum’, ‘güvenlik ve huzur’ söylemi yoksulluk ve krizle çözülen topluma çarparak dağılıyor. Ekonomi politik

AKP’nin ‘kadın dostu’ politikasının cilasını döküyor. Kadın düşmanı yüzünü gösteriyor. Uluslararası Af Örgütü’nün yaptığı araştırma, 2009 krizinin sosyal etkilerinin açıkça hissedilmeye başladığı son süreci açıklar nitelikte. Uluslararası Af Örgütü raporuna göre yoksulluk kadınları daha fazla savunmasız hale getirerek, kadına yönelik şiddet riskini artırıyor. Ekonomik krizlerin, kadınların seks işçiliği gibi daha fazla sömürüye ve ayrımcılığa açık mesleklerde daha çok yer almasına ve daha çok savunmasız hale

gelmesine neden olduğunu rapor eden Uluslararası Af Örgütü, ülkelerin ekonomi politikalarının kadınların ekonomik yer değiştirmesine neden olmasının sonuçlarını şöyle veriyor: “Kadın ekonomik göçmenlerin kendilerine ve ailelerine yönelik taciz, korkutma ya da tehditlere, ekonomik ve cinsel sömürüye, ırk ayrımcılığına ve yabancı düşmanlığına, kötü çalışma koşullarına, artan sağlık risklerine ve zorla çalıştırılma, borç esareti, zorla hizmetçilik ve esaret durumlarının da içinde bulunduğu diğer ihlal türlerine açık olduğu ortaya çıkmıştır.”

‘N‹Ç‹N fi‹MD‹?’ SORUSUNUN CEVABI AÇIK Raporun verileri, Emniyet Genel Müdürlüğü ve Jandarma Genel Komutanlığı’ndan alınan bilgiler birlikte değerlendirildiğinde “Niçin şimdi?” sorusu cevabını bulmaya başlıyor. Buna göre yalnızca ekonomik krizin yeni yeni sosyal yaşamdaki ilişkiler bağlamında etkilerini gösterdiği 2010 yılının ilk 7 ayında kadına yönelik işlenen suçlarda büyük artış yaşandı. Resmi ifadelere göre 7 ayda 748 tecavüz suçu işlendi. 6 bin 423 kadının aile içi şiddet nedeniyle hastane kaydı bulunuyor. Ekonomik krizlerin etkili olduğu dönemi kapsayan 2005-2010 yılları arasında 100 binin üzerinde kadın cinsel saldırıya uğradı. Her gün 5 kadının öldürüldüğü, her gün her üç kadından birinin cinsel, fiziksel, sözlü ya da psikolojik olarak şiddete maruz kaldığı ülkemizde son 8 yılda, kadına yönelik şiddet yüzde 1400 oranında arttı. Bunların yanı sıra, yoksulluğun erkekler üzerindeki etkilerinin yine, kadınlar tarafından daha büyük oranda hissedilmesi mevcut şartlarda şaşırtıcı olmuyor. Kriz dönemlerinde işini kaybetme korkusu, iş arkadaşı kadını erkeğe düşman gösteriyor. Kendisini mağdur eden ekonomik düzende kendisini var etmeye çalışan erkeklerse güçlerini kadınlara yönelttikleri şiddetlerle gösterme çabasına giriyor. Yoksulluğun kadınlaşması, kadınların yoksullaşması olarak tarif edilen bu ekonomik süreçte ortaya çıkan veriler, ‘Kadın dostu’ siyaset yapmakla övünen AKP’yi ve “Sayılar abartılıyor” diyen Başbakan’ı haksız çıkartıyor.

8 Mart’ta işten çıkarıldılar Türk Patent Enstitüsü’nde taşeron işçi olarak çalışan çoğu kadın 110 işçi, 8 Mart’ta işsiz kaldı

T

Kadınlar özür diletti S

abah gazetesi yazarları Emre Aköz ve Engin Ardıç’ın solcu kadınlar hakkında köşelerinde yazdıkları hakaretlere kadınlar cevap verdi: “Cinsiyetçi kaleminize sahip çıkın, yoksa sizi yumurtaya boğarız.” Emre Aköz, İzmir’de Öğrenci Kolektifleri’nin yumurtalı protestosunun ardından yazdığı, “İzmir’de neler oldu” yazılarında cinsiyetçi ifadeler kullandı. Aköz’ün “Necdet Şen'in 1980'lerde tartışmalara yol açan ‘Bacı’ adlı çizgi romanından fırlamış birkaç kara kuru kız” dediği kadınlara hakaret fırsatı bulan Ardıç, “çirkin, pasaklı, kompleks kumkuması” gibi sözlerle dolu bir yazı kaleme aldı. Yazılar üzerine kadınlar eyleme geçti. 1 Mart’ta, polisin engelleme çabalarına rağmen, Sabah gazetesine yürüyen İzmir Üniversiteli Kadın Kolektifi, AKP’nin kalemşörlüğünü yaptığını söyledikleri Aköz ve Ardıç’ı “Cinsiyetçi kalemine sahip çık, yoksa seni yumurtaya

Kadına şiddet uygulayan erkek değil de nedir?

boğarız” diyerek uyardı. 2 Mart’ta, Ardıç’ın kadın düşmanlığı yaptığını belirten Üniversiteli Kadın Kolektifi, İstanbul Balmumcu’da ATV-Sabah binasını işgal etti. Ardıç’ın işten çıkarılmasını ve kadınlardan özür dilemesini isteyen kadınlar, yetkililerle görüşmeyi talep etti. İdari İşler Grup Başkanı Abdülhalik Çimen’e Ardıç’ın yazısı ile ilgili özür dileten kadınlar herkesi http://www.enginardicistifa.com/ adresine tıklayarak imza vermeye çağırıyor. İstanbul ve Ankara’da eşzamanlı olarak Sabah-ATV binalarına yürüyen Gençlik Muhalefeti’nden kadınlar “Bizde pisliğe pislik derler! Ardıç ve onun gibilerinin, kutsal aile tezleriyle kadını ve kapatan, türbana sokan, kadın bedenini ve kimliğini tahakküm altına alanlara karşı eşitlik ve özgürlük mücadelesi veren devrimci kadınlara tahammül edememesi gayet normal” diyerek binalara merdanelerini bıraktı.

ürk Patent Enstitüsü’nde taşeron şirket işçisi yerine 4/B’li sözleşmeli personel alımı üzerine 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde 64’ü kadın 110 işçi işten çıkarıldı. DİSK Kadın Komisyonu ve Sosyal-İş Sendikası’nın çağrısı ile TPE önünde buluşan DİSK ve KESK’e bağlı sendikalar, kadın örgütleri ve TPE’de çalışan işçiler taşeron sistemine ve işten çıkarmalara karşı seslerini yükselttiler. Yapılan eylemde söz alan işten çıkarılan işçilerden Nejla Karaş, “Biz emekçi kadınların elinden her şeyi aldılar. İşimizi, ekmeğimizi, geleceğimizi, umutlarımızı, gülen yüzümüzü aldılar. 8 Mart’ta işimize son verilmesini hiçbir şekilde hak etmedik. En güzel günlerimizi buraya verdik ama şimdi kapıya koyulduk” dedi. İşten çıkarılanlardan Özgehan Yiğit’in, Nazım Hikmet’in “Kadınlarımız” şiirini okumasının ardından KESK Yönetim Kurulu üyesi Hamide Yiğit, işçilerin yanında olduklarını ve güvenceli iş talebiyle seslerini çıkaran işçilerin mücadelesinin ortak mücadeleleri olduğunu vurguladı. DİSK Ankara Kadın Komisyonu temsilcisi Evrim Aydoğan ise, işten çıkarmaların haksız ve hukuksuz olduğuna değindi. TPE’de yıllardır çalışan işçilerin

emeklerinin yok sayılmasına karşı “Bu aslında sistematik bir biçimde yıllardır bize dayatılan taşeron ve güvencesiz çalıştırma biçiminin sonucudur. Taşeronlaştırma, insanlık dışı koşullarda, iş güvencesinden yoksun çalışma anlamına geliyor” dedi. Güvencesizliğin en çok kadınları etkilediğine vurgu yapan Aydın, 8 Mart’ta 64 kadın işçinin işsiz bırakılmasının manidar olduğunu belirtti. Aydın, yaşananların bir son olmadığını mücadeleyi yükseltmenin başlangıcı olduğunu sözlerine ekledi. Tüm işçilerin mücadeleyi sürdüreceklerini ve açtıkları davayı kazanacaklarını tekrarladığı eyleme işçi kadınların dayanışma söylemleri damgasını vurdu. Eylemin amacına özgü, “Alınterime patent istemez”, “Taşerona son”, “Taşeron köleliktir”, “Herkese iş, güvenli gelecek”, “İşten atılanlar geri alınsın” döviz ve sloganlarının yanında kadın cinayetleri ve cinsiyetçiliğe de dikkat çekildi. “Savaşa, krize, ayrımcılığa hayır” pankartı taşıyan kadınlar, “Kadın cinayetlerine son” dövizleri taşıyarak “Yaşasın kadın dayanışması” sloganları attı. Kadınlar, açıklamanın ardından taleplerini alanda haykırmak üzere Kolej Meydanı’ndaki 8 Mart mitingine katıldı.

Erkek şiddetinin devlet yüzü Erkek-polis şiddeti Halkevleri MYK üyesi Dilşat Aktaş’a yöneldi. Kendisine yumrukla saldıran polis hakkında suç duyurusunda bulunan Aktaş, ‘polis kadınlara vururken tereddüt etsin’ dedi

H

Hürriyet gazetesinin “Kad›na fliddet uygulayan erkek de¤ildir” kampanyas› her gün 5 kad›n›n erkekler taraf›ndan öldürüldü¤ü Türkiye’de erkek fliddeti

gizliyor. Öte yandan kampanya, ‘Erkek olmamay›’ bir hakaret ifadesi olarak kullanarak cinsiyetçili¤i de yeniden üretiyor.

alkevleri düzenlediği organ bağışı kampanyası için Ankara Yüksel Caddesi’nde, bir stand açtı. 26 Şubat’ta polisin, valilik kararını dayanak göstererek caddede bulunan diğer standlara saldırısı üzerine Halkevciler araya girerek olası bir polis saldırısını engellemek istedi. Bu esnada Halkevleri MYK üyesi Dilşat Aktaş, bir sivil polis tarafından yumruklandı. Halkevci Kadınlar, 28 Şubat’ta, KESK Kadın Sekreterliği, DİSK Kadın Bölge Sekreterliği, EğitimSen Genel Başkanı, ÖDP,

EHP, EMEP, Feministiz Biz’in desteği ve katılımı ile Ankara Adliyesi önünde buluşarak Aktaş’a, yumruk atan sivil polis hakkında suç duyurusunda bulundu. Burada bir basın açıklaması gerçekleştiren kadınlar adına konuşan Gülşah Öztürk, saldırının profesyonel olduğunu çünkü gücünü devletten ve ait olduğu erkek egemen, cinsiyetçi iktidardan aldığını söyledi. Ankara Emniyeti’nin saldırgan polisin, polis olmadığını ima eden “Kadına vuranı gördünüz

mü?” gibi sorularına basın açıklaması ile cevap veren Gülşah Öztürk, “Biz, Dilşat’a vuranı gördük, tanıyoruz. Sakın korumaya, kollamaya çalışmayın. Uyarıyoruz, hesap soracağız” ifadelerini kullandı. Açıklama sırasında Aktaş’a saldıran polisin de adliyede olduğunu fark eden kadınlar polisin peşine düştü. Aktaş ve kadınlar tarafından etrafı sarılan ‘yumrukçu polis’ kadınlara tehdit ve hakaretler savurdu. Arkadaşları tarafından olay yerinden uzaklaştırıldı.


11

EMEK 11 Mart 2011 / 24 Mart 2011

HALK

Halk›n Sesi

‹fiS‹Z,

YOKSUL;

AMA

MUTLU

VE

UMUTLU

Yalandan mutluluk TÜİK’e göre, işsizlik, yoksuluk ve güvencesizlik halkı mutsuz kılmıyor. Halk yaşamından mutlu ve gelecekten umutlu. Mutlu olmak için, eğitim düzeyinizi yükseltin, evlenin ve aile kurun

T

ürkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK), “Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması-2009”, “Hane Halkı İşgücü Araştırması-2010” ve “Yaşam Memnuniyeti Araştırması2010” sonuçları, kurumun haber bülteninde yayımlandı. (Bak. www.tuik.gov.tr, Haber Bülteni, Sayı 41, 42 , 47, Şubat-Mart, 2011.) TÜİK’e göre, işsizlik, yoksulluk, güvencesizlik gibi kronikleşen toplumsal sorunlarda “azalma”; halkın yaşamında “mutluluk” ve gelecek beklentilerinde “umut” var. ZENGİNLE YOKSUL ARASINDAKİ GELİR UÇURUMU BÜYÜYOR TÜİK’in “Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması” sonuçlarına göre en yüksek gelire sahip olanların toplam gelirden aldığı pay 47,6 iken, en düşük gelire sahip olanların toplam gelirden aldığı pay yüzde 5,6’dır. Bu durumda en yoksul yüzde 20 ile en zengin yüzde 20 arasındaki gelir farkı 8,5 kat olarak gerçekleşti. Nüfusun yüzde 17,1’i, yani yaklaşık 12 milyon kişi yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Yine nüfusun; I Yüzde 39.8’i kendilerine ait olmayan konutta oturuyor; I Yüzde 42,2’sinin konutunda “sızdıran çatı, nemli duvarlar, çürümüş pencere çerçevesi vb.” sorunlar söz konusu; I Yüzde 42,9’unun oturduğu konutta “izolasyondan dolayı ısınma sorunu” var; I Yüzde 59,3’ünün hanesinin taksit ödemeleri ve borçları (konut alımı ve konut masrafları dışında) var, bu borç ödemeleri, yüzde 29,3’ünün hanesine çok yük getiriyor; I Yüzde 87,4’ü “evden uzakta bir haftalık tatili”, yüzde 62,5’i “beklenmedik

Modern Zamanlar filminde Chaplin ‘mutlu’ bir iflçiyi canland›r›yor

harcamalarını” ve yüzde 82,1’i “yıpranmış ve eskimiş mobilyalarını yenileme ihtiyacını” ekonomik nedenlerle karşılayamıyor. ‘HER 100 GENCİN 21’İ SOKAKLARDA GEZİNİYOR’ “Hanehalkı İşgücü Araştırması” sonuçlarına göre, 2010’da çalışma çağındaki nüfus, 855 bin kişilik artışla 52 milyon 541 bin kişiye ulaştı. Çalışanların yüzde 43,3’ü yaptığı işten dolayı sosyal güvenlik kuruluşuna kayıtlı değil; yani çalışanları neredeyse yarısı güvencesiz çalışıyor. Bunun yüzde 85,5'ini tarım sektörü, yüzde 29,1’ini ise tarım dışı sektörler

oluşturuyor. Resmi TÜİK verilerine göre, çalışabilir nüfusun yüzde 11,9’u işsiz; yani yaklaşık 52 milyonun sadece 22 milyonunun işi var; yaklaşık 3 milyon kişi işsiz. Milliyet’in ekonomi yazarı Güngör Uras’ın değerlendirmesine göre “Her 100 gencin 21’i sokaklarda geziniyor.” MUTLULUK OYUNU Bütün bunlara karşın TÜİK, “Yaşam Memnuniyeti Araştırması”nda halkın mutluluğuna ve gelecekten umutlarına ilişkin çarpıcı sonuçlara ulaşmış. Ülkemizde 18 ve daha yukarı

Baflbakan Erdo¤an, her gitti¤i toplant›da ve nikah töreninde en az üç çocuk istiyor. Sanayi ve Ticaret Bakan› Nihat Ergün baflbakan› teyit ediyor. Ergün, “Sürdürülebilir bir nüfus ve iyi bir gelecek için her aileden 3 çocuk” istiyor. Ancak genç nüfusa ra¤men giriflimcili¤in yeterli seviyede olmad›¤›n› söyleyen Ergün, “giriflimcili¤in bir kültür meselesi” oldu¤unu savunuyor.

yaştaki bireylerin yüzde 61,2’si kendilerini mutlu olarak ifade etmiş. Kadınlarda mutluluk oranı yüzde 62,7 iken, erkeklerde bu oran yüzde 59,6. Yine bireylerin yüzde 72,8’i kendi geleceklerinden umutlu. Bunun yüzde 72,9’unu kadınlar, yüzde 72,7’sini ise erkekler oluşturuyor. Peki bütün bu olumsuz koşullara kaşı halk mutlu olmayı nasıl başarıyor? İşte halkın “mutluluk oyunu”nun sırrı: TÜİK’e göre bireyler daha ucuz ürün tüketmeye başlamış. Ekonomik gelişmeler karşısında bireylerin yüzde 54,2’i daha ucuz ürün tükettiğini belirtiyor. Yine halkın yüzde 33,8’i borçlanarak ve yüzde 22,7’si ise eğlence ve

tatil masraflarını kısarak mutlu olmayı başarıyor. Ancak halkın “mutluluk kaynakları” bunlarla sınırlı değil elbette. TÜİK’e göre, eğitim düzeyi, evlilik ve aile halkın asıl mutluluk kaynağını oluşturuyor. Eğitim düzeyi arttıkça mutluluk düzeyi de artıyor. Örneğin ilkokul mezunu olanlarda mutluluk oranı yüzde 60,5 iken yüksekokul ya da üniversite mezunlarında bu oran yüzde 67,7’ye yükseliyor. Evli bireylerin, evli olmayanlara göre daha mutlu olduğu görülüyor. Evli bireylerin yüzde 63,7’si mutlu iken, evli olmayanlarda bu oran yüzde 53,5. Kendilerini en çok ailenin mutlu ettiğini ifade edenlerin oranı yüzde 70,9.

Yandaş kömürcüye gün doğdu

T

orba Yasa’ya son dakikada eklenen bir maddeyle birlikte Türkiye Kömür İşletmeleri’nin (TKİ) kömür alım işlemleri Kamu İhale Kanunu’nun dışına çıkarıldı. Böylece TKİ istediği kurumdan ihalesiz kömür alabilecek. Başını AKP’nin çektiği ve genellikle seçim süreçlerinde dağıtımı artan kömürler, TKİ tarafından sağlanıyordu. TKİ bu kömürleri kendi kaynaklarından değil, özel şirketlerden ihale yoluyla satın alıyordu. Hazine Müsteşarlığı’nın incelemesinde TKİ’nin ihale yoluyla aldığı kömürlerle 2003-2008 yılları arasında kamuyu 1 milyar 475 milyon 310 bin lira zarara soktuğu ortaya çıkmıştı. TKİ’nin alımları maden şirketlerini zenginleştirdi. Bu kişilerin arasında 10 Aralık 2009’daki grizu patlamasında 19 işçinin öldüğü Bükköy Madeni’nin sahibi Nurullah Ercan da var. Bükköy’deki kazanın sebebi, üç kuruşluk grizuyu ölçecek aletin olmayışı.

‘Dünyanın en pahalı şekeri’ “Dünyanın en pahalı şekeri” olduğu iddiasıyla şekerpancarı tarımı tasfiye edilirken, Türkiye, dev gıda tekellerinin denetlediği nişasta bazlı şeker pazarlarına bağımlı hale getiriliyor

T

Nasıl zengin olunur? Forbes Türkiye’nin “En zengin yüz Türk” listesinde, servet yaratan bütün kaynaklar değerlendirilmiş ama sadece ucuz işçilik, güvencesiz çalışma ve doğanın tahribatı ‘unutulmuş’

F

orbes Türkiye, Mart 2011 sayısında “En Zengin 100 Türk” listesini “iftiharla” yayımladı. Liste “zengin Türkler”e ilişkin ayrıntılı bilgilerle dolu. Zenginlerin servetlerinin kaynağı, türü; yükselen ve alçalan sektörler bu bilgiler arasında yer alıyor. Listenin en çarpıcı özelliği dolar milyarderlerinin çokluğu. Forbes’in açıklamasına göre, araştırma ve hesaplamaları gözden geçirmesi için verdikleri ABD’li asıl Forbes Amerika bile “bizim liste”deki dolar milyarderlerinin çokluğuna şaşırmış. Listede tam 39 dolar milyarderi var. İçinden geçtiğimiz krizli yıllar halkın yaşamında telafi edilemez yaralar açarken, listedeki zenginlerin toplam serveti 104 milyar doları buluyor. Listesinin tepesinde 4 milyar dolarlık servetiyle Mehmet Emin Karamehmet (Çukurova Holding) yer alıyor. Ardından Semahat Arsel (Koç Holding), Hüsnü Özyeğin (Fiba Holding), Rahmi Koç (Koç Holding), Murat Ülker (Yıldız Holding), Ferit Şahenk (Doğuş Holding), Şarık Tara (ENKA İnşaat), Ali Ağaoğlu (Ağaoğlu İnşaat), Ali Metin Kazancı (Kazancı Holding, enerji sektörünün yükselen ismi), Mustafa Latif Toptaş (BİM), Nihat Özdemir (Limak İnşaat), Suzan Sabancı Dinçer (Sabancı Holding), Mehmet Sepil (Genel Enerji, Karamehmet’in ortağı), Aydın Doğan (Doğan Hoding), Turgay Ciner (Ciner Holding), Erol Çarmıklı (Nurol Holding) gibi isimler geliyor. PARA NEREDE? Büyük holdingler stratejik gördükleri alanlara yoğunlaştılar. En kârlı çıkanlar

enerjiye yatırım yapanlar oldu. Finans, inşaat, otomotiv, turizm, gıda, madencilik zenginlik getiren diğer işler olarak ağırlık kazandı. Yaklaşan “gıda ve petrol krizi” enerji, tarım, gıda hatta tekstil sektörlerinde yeni fırsatlar sunuyor. Karamehmet, Kazancı, Sepil, Özyeğin, Ciner, Topbaş, Ülker, Aksu, Çalık gibi zenginler bu alanlara yatırım yapan “fırsatçı”ları oluşturuyor. SERVETİN KAYNAĞI: “En Zengin 100 Türk” listesinin toplam 104 milyar dolarlık servetinin “gerçek” kaynağına bakıldığında, enerji, gayrımenkul, inşaat, turizm alanlarına yönelik sermaye yatırımlarından başka gerçeklerle de karşılıyor. Bu alanlardaki kârlı yatırımlar, ucuz işçilik, güvencesiz çalışma ve doğanın hoyratça metalaştırılması üzerinde yükseliyor. 2010 yılı içinde gerçekleşen çeşitli işçi direnişleri, grevler, iş kazaları ve başta HES karşıtı direnişler olmak üzere kırsal direnişler, servetin kaynağına ilişkin bu kârlı gerçekliğin emek eksenli yüzünü gösteriyor. 2010’da gerçekleşen yaklaşık 45 işçi direnişi, metal (otomotiv-yedek parça), tekstil, gıda, tarım (tekel), TOKİ-inşaat, enerji, ulaştırma ve madencilik sektörlerinde görüldü. Sendika.org’un iş kazaları raporuna göre, yine bu sektörlerde 619 iş kazası gerçekleşti. Toplam 2568 işçi iş kazasına uğradı. İşçilerin 430’u hayatını kaybetti, 2138’i yaralandı. Tıpkı direnişlerde olduğu gibi iş kazalarında da, sermayenin “düşük maliyet stratejisi” gereği başvurduğu güvencesiz çalıştırma belirleyici koşulu oluşturuyor.

arım ve Köyişleri Bakanı Mehdi Eker, Kanal 24'te "Söz Kampüsten İçeri" programında “Türkiye’nin, dünyanın en pahalı şekerini tüketiğini” ileri sürdü. Bunu şeker pancarı üretim maliyetinin ve özellikle sulama maliyetinin çok yüksek olmasına bağladı. Şekerpancarı üretiminde dünya dördüncüsü olan Türkiye, mısır ithal ederek nişasta bazlı şeker ve şekerli gıda üretiminde kullanıyor. AKP iktidarı nişasta bazlı şekeri desteklerken, şeker pancarına kısıtlı kotalar uyguluyor. Ziraat Mühendisleri Odası, Ziraatçılar Derneği ve şeker pancarı üretici birlikleri, Türkiye’de dünyanın en pahalı şekerinin tüketilmesine itiraz ediyor. Sulama maliyetlerinin yüksek olmasında iktidarın sorumluluğu bulunduğunu öne sürüyorlar. Ayrıca ithalata bağımlı nişasta bazlı şeker üretiminin Cargill örneğinde görüldüğü gibi bağımlılık ilişkilerini daha da derinleştirerek fiyat ayarlamalarını dev gıda tekellerinin kontrolüne bırakacağı ve fiyatların daha da yükselmesine yol açacağı uyarısında bulunuyorlar. Tarımsal ürünlerdeki bağımlılık ilişkileri, yaklaşan gıda krizinin de habercisi durumunda. Ortadoğu’daki halk ayaklanmalarının nedenlerinden biri olan emtia fiyat artışları küresel çapta ortaya çıkabilecek bir gıda krizini de tetikleyebilir. Küresel mısır stokları son 37 yılın en düşük seviyesinde. ABD Tarım Bakanlığı’na göre gıda, hayvan yemi ve yakıt olarak kullanılan mısır stokları yakında eriyecek. Bu durumda ABD’nin kaderi Avrupa ülkelerindeki hasata bağlı. Bunun yanında küresel çapta yaşanan iklim değişimleri, sel ve kuraklık, tarımsal ürün

fiyatlarında iniş ve çıkışlar yaratıyor. Bu fiyat dalgalanmaları, hükümetler ve dev gıda tekelleri için fiyat artışlarından yüksek kârlar elde etmeleri için fırsatlar yaratıyor. Küresel bağımlılık ilişkileri ağına yakalanmış bütün ülke halkları bu fiyat artışlarından olumsuz etkileniyor. “Dünyanın en pahalı şekeri” olduğu iddiasıyla tasfiye edilen şekerpancarı tarımının maliyetleri, küresel fiyat artışları ve olası gıda krizlerinin maliyetleri yanında önemsiz kalıyor. Kaynak: Haberin yapımında, Ali Ekber Yıldırım (Dünya Gazetesi), Bloomberg Dergisi ve ziraat oda ve dernekleri yayınlarından yararlanıldı.

Konut reklamlarının sırrı Konut reklamlar› adeta bafl›m›z› döndürüyor. Birbirinden çekici, steril, yüksek güvenlikli, kentin gürültüsünden uzak yerleflim yerlerinde konuflland›r›lm›fl konutlar› satmak için reklam flirketleri birbirini k›r›yor. Kentsel dönüflüm mimarlar›ndan TOK‹ baflkan› Erdo¤an Bayraktar ve kentsel dönüflüm f›rsatç›s› ve yükselen dolar milyarderi Ali A¤ao¤lu adeta film y›ld›z› gibi televizyonlardan inmiyor.

Bunun çok basit bir nedeni var. ‹nflaat sektörü, enerjiden sonra en h›zl› büyüyen ve en kârl› yat›r›m alan›n› oluflturuyor. ‹nflaat sektörü yaln›zca ülkemizde de¤il dünyada da h›zla büyüyor. Global Construction Perspectives ve Oxford Economics'in raporuna göre gelecek 10 y›lda küresel inflaat sektörüne 98 trilyon dolar akacak. Dünyan›n GSY‹H'sinden daha h›zl› bir büyüme bu.

‘Zam mı, haftadaan haftaya...’

H

er hafta akaryakıta zam geliyor. 8 Mart, 4 Mart ve 26 Şubat’ta benzin, kalorifer yakıtı, mazot ve gazyağına toplamda 2930 kuruş zam yapıldı. AKP hükümeti, dünya petrol piyasasındaki ufak oynamaların Türkiye’ye zam olarak yansıdığını söylüyor. Bu ‘oynamalar’ Türkiye Petrol Rafinerileri A.Ş’nin rafineri çıkışında yaptığı zamlarla telafi edilmeye çalışılıyor. Bu telafi, halka akaryakıt zammı olarak yansıyor. Akaryakıta verilen her yüz liranın 65 lirası devlete vergi olarak ödeniyor. Zamların ardından bir litre mazotun fiyatı, 3.50 TL’lerden 3.65-3.70 liraya çıktı. 4 Mart’taki mazot zammına kamyonculardan tepki geldi. Eskişehir Organize Sanayi Bölgesi’nde toplanan yaklaşık 80 tır ve kamyon şoförü mazot fiyatlarının yüksekliğini protesto ederek, 5 Mart günü kontak kapama eylemi yaptı. Mazot zamlarına karşı Çiftçi-Sen 2011’in ilk günlerinde, ‘Mazotta ÖTV kaldırılsın’ diyerek bir imza kampanyası başlatmıştı. Çiftçi-Sen’in başlattığı imza kampanyası sürüyor.


12

İNSANCA YAŞAM 11 Mart 2011 / 24 Mart 2011

Halk›n Sesi

Yağma kurultayına ‘yaşam’ itirazı 2

011 yılını ‘kentsel dönüşüm yılı’ ilan eden TOKİ, yeni yıkım projelerinin ‘yol haritasını’ çıkartmak için 2011 Konut Kurultayı’nı topladı. Kurultaya Türkiye’den kentsel yağma konusunda uzman çoğu akademisyen ve belediye başkanı ya da bürokrat 51 isim; dünyanın farklı ülkelerinden barınma hakkı mücadelelerini sermaye denetimine sokma konusunda uzmanlaşmış isimler ve kentsel dönüşüm alanında faaliyet gösteren sermaye güdümlü yönetişim kurumlarından 19 temsilci katıldı. TOKİ, kurultay sonucunda ‘Dönüşüm acil eylem planı’ çıkarttı. Kurum bundan bir önceki acil eylem planını 2003 yılında çıkartmıştı. AKP’N‹N TERM‹NATÖRÜ 2003 yılında çıkartılan plan sonrası aynı yıl bir yasa ile TOKİ’ye ortaklık kurma ve kar amaçlı projeler yapma hakkı verildi. 2004’te çıkartılan yasa ile kamu kaynaklarının kullanım hakkını devralan kurum aynı yıl Kamu İhale Kanunu’nda yapılan değişiklikle denetim dışına çıkartıldı. 2007’de Bayındırlık ve İskan Bakanlığı gecekondu bölgelerine dair görev ve yetkinin tümünü TOKİ’ye verdi. Bu yasal düzenlemeler ile AKP bir neoliberal terminatör yarattı. TOKİ bu sekiz yılda Türkiye’nin 248 noktasında hayata geçirilen kentsel dönüşüm projeleriyle 483 bin konut yaptı. Bu konutları yaparken TOKİ Başkanı Erdoğan Bayraktar’ın açıklamasına göre 13-14 bin gecekondu yıkıldı. Bu yıkımlar ve yerine yükselen evlerin yapılması için

H

em Türkiye’de hem de dünyada yoksulların evlerini ellerinden alanlar TOKİ’nin 2011 Konut Kurultayı’nda buluştu. Yaşam savunucuları da itiraz için oradaydı

kaç şirketin ihalelerle köşeyi döndüğü ise rakamlarla açıklanmadı. TOK‹, YEN‹ DÜZENLEMELER ‹ST‹YOR Bir öncekinin bu kadar ağır bir yıkım tablosuna yol açtığı ‘Dönüşüm acil planının’ ikincisini oluşturma amacı güden 2011 Konut Kurultayı, TOKİ’nin bu alanda uluslararası deneyimlerden yararlanma ve kendisinin de bu ölçekte etkililiğini arttırma çabalarına sahne oldu. Kurultayın açılışında konuşan TOKİ Başkanı Erdoğan

Bayraktar, “kentsel dönüşüm projelerinin daha hızlı hayata geçmesi için ilave düzenlemelere ve koordinatör bir kuruma ihtiyaç olduğunu” söyledi. Kentsel dönüşüm projelerinin hızını kesen yargı kararlarına atıfta bulunarak idari yargının kentsel dönüşüme ilişkin kolaylaştırıcı roller üstlenmesini isteyen Bayraktar bu taleplerle kurultayı başlatmış oldu. 4-5 Mart’ta İstanbul Kongre Merkezi’nde gerçekleşen kurultayda, on ayrı oturumda, sermaye güdümlü uluslararası kuruluşların temsilcileri,

belediye başkanları ve bürokratları, akademik çalışmalarını sermaye ile işbirliği içinde yürüten üniversitelerden öğretim görevlileri kentsel dönüşümü konuştu. Toplantıda düzenlenen oturumlarda kentsel dönüşümün bir sermaye stratejisi olarak her yüzü tartışıldı. İnşaat sektörü ve konut seferberliği, kentsel dönüşümlerin dar boğazı, TOKİ, marka kentler, konut finansman modelleri, sürdürülebilir konut tasarımı diğer oturumların başlıklarıydı. Bu oturumlara katılan uluslararası konuklar ayrı

bir oturumda da kentsel dönüşüm ve barınma hakkı mücadelelerine karşı deneyimlerini anlattılar. YAfiAM SAVUNUCULARI BOfi DURMADI Hem Türkiye’de hem de dünyada yoksulların evlerini ellerinden alan bu kadar isim bir araya gelince, üstelik de daha fazla yıkımı planlamak için buluşunca yoksullar tarafından protesto edilmeleri de hiç şaşırtıcı olmadı. Kurultayın çağrısının kamuoyuyla paylaşılmasının

ardından harekete geçen Üçüncü Köprü Yerine Yaşam Platformu da barınma hakkı mücadelesi verenleri ve onların yanında yer alanları bu kurultayı protesto etmeye çağırdı. Platform bileşenlerinin “kentsel yağma kurultayı” olarak adlandırdıkları kurultayı protesto çağırısı aralarında Korkut Boratav, Mustafa Sönmez, Onur Hamzaoğlu gibi isimlerin olduğu aydın ve sanatçıların imzacısı olduğu bir metinle desteklendi. Hindistan ve Güney Afrika’dan barınma hakkı hareketlerinin temsilcileri de eyleme destek verdi. Eylem 4 Mart Cuma günü Konut Kurultayı’nın başladığı saatlerde İstanbul Kongre Merkezi’nin girişinde başladı. Platform bileşenleri, kentsel dönüşüm projelerini protesto etti. Harbiye’deki İstanbul Kongre Merkezi önünde grup adına basın açıklamasını Tozkoparan Mahalle Derneği’nden Ömer Kiriş okudu. Kiriş, TOKİ’nin rant çevreleri için kurultay düzenlediğini belirtti. Onlarca mahallede halkın işgalci ilan edildiğini belirterek kendilerinin de bu kurultayı meşru bulmadığını dile getirdi. Eyleme İstanbul’da yıkımlara ve doğanın metalaştırılmasına karşı mücadele eden birçok yerel direniş ve inisiyatifin temsilcisi katıldı. TOKİ tarafından kurultaya davet edilen TMMOB’ye bağlı odalar da kurultaya gitmeme kararı aldı. Kurultay sürerken Konut Hakkı Koordinasyonu ve Halk Cephesi üyeleri de kurultayı protesto eylemleri yaptı. Halk Cephesi üyeleri gözaltına alındı.

Bursa ilk parasız ulaşım eylemini gördü B

ursa’da ulaşım zamlarına karşı eylemler büyüyor. Halkevleri, Liseli Genç Umut ve Öğrenci Kolektifleri, yaptıkları uyarı eylemlerinin ardından “parasız ulaşım hakkı”eylemleriyle protestolarına devam ediyorlar. Ulaşım zamlarına karşı haftalardır yapılan eylemler, Halkevleri’ni, Liseli Genç Umut’u ve Öğrenci Kolektifleri’ni zam karşıtı mücadelenin kentte yükselen sesi yaptı. Zammı uygulayan Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe, yerel bir gazeteye verdiği demeçte, ulaşımda kar gözetmediklerini ve zamları belirlerken vatandaşın alım gücünü de hesaba kattıklarını ifade etti. Altepe zamları az bulan minibüsçüler odasını hedef gösterip, asgari ücrete yüzde 4-8 arasında zam yapılırken ulaşıma yüzde 10’dan fazla zam yapamayacaklarını söyleyerek, asgari

Kütahyalıları öğrenciler yürüttü K

ütahya Belediyesi’nin ulaşımda “ikili sisteme” geçmesi üniversite öğrencilerinin ateşlediği ve kısa sürede tüm kente yayılan isyanı başlattı. Belediyenin şubat ayında uygulamaya geçtiği ikili sistem otobüs güzergahlarını kısalttı. 10 kilometrelik aktarma alanları oluşturularak tüm seferleri belirli noktalarda birleştirdi. Bu uygulama Kütahyalıların kısa mesafeler için bile en az iki otobüs kullanması anlamına geliyordu. 45 dakika içinde binilen ikinci araca aktarma yapılarak %50 indirimli fiyat ödeniyordu. Fakat aktarmadan sadece Kart43 sahipleri yararlanabiliyordu. Böylece ulaşıma dolaylı olarak %50 zam geldi. Uygulamaya geçilmesi kentte ulaşım eylemlerini başlattı. Kütahyalı üniversite öğrencileri gizli zammın geri alınması ve ikili sistemin iptal

edilmesi için ilk eylemlerini 28 Şubat günü yaptı. Öğrencilerin belediye önündeki eylemine halk da destek verdi. Tepkiler üzerine belediye mart ayında ikili sistemi kaldırdı. Bu konuda geri adım atan belediye bu sefer üniversite öğrencileri dışındaki tüm tarifelere 10-25 kuruş arasında zam yaptı. Kütahya Öğrenci Kolektifleri bu zamma da sessiz kalmadı. Kolektifler, 4 Mart günü "Pazarlık yok zamlar geri çekilsin" yazılı pankartın arkasında yürüyerek Kütahya halkını belediyeye çağırdı. “Gelin birleşelim” diyen üniversitelilerin eylemi halkın yoğun katılımıyla belediyede sonlandırıldı. 6 Mart Pazar günü tekrarlanan eyleme halk ilkinden daha yoğun katılım gösterdi. Belediye önünde yapılan açıklamada zamların geri alınması çağrısı yinelendi.

ücrete yapılan daha fazlasını ulaşıma yaptıklarını itiraf etti. ‘UYARDIK D‹NLEMED‹N‹Z’ Açtıkları davanın sonucunu beklerken bir taraftan da eylemlerine devam eden ulaşım hakkı savunucuları, belediyenin bu tutumuna karşı 5 Mart’ta düzenledikleri eylemle parasız ulaşım haklarını kullandılar. 5 Mart Cumartesi günü Bursa’nın en işlek metro istasyonu olan Osmangazi İstasyonu önünde toplanan Halkevleri, Liseli Genç Umut ve Öğrenci Kolektifleri, uyarılara kulak asmayan belediyeye zamları geri çekene kadar parasız ulaşım haklarını kullanacaklarını duyurdular ve

turnikelerden atladılar. Bu eyleme metro istasyonundaki diğer yolcular da katıldı. ‘B‹Z RAHATSIZ OLMUYORUZ’ Turnikelere yönelen Halkevcilerin ardından halk da parasız ulaşım hakkını kullandı. Kitlesel biçimde metroya binen Halkevleri, Liseli Genç Umut ve Öğrenci Kolektifleri’ni “gürültü çıkartarak vatandaşı rahatsız ediyorsunuz” diyerek uyaran bir sivil polise, metrodaki bir vatandaş “Biz rahatsız olmuyoruz. Biz de zamların geri çekilmesini istiyoruz” diyerek tepki gösterdi. Bursa’da ilk kez yapılan

parasız ulaşım hakkı eylemine yoğun katılan lise ve üniversite öğrencileri de, yapılan zamdan en çok mağdur olanların kendileri olduklarını belirttiler. Okullarına ve dershanelerine giderken haftanın her günü defalarca belediyenin toplu taşıma araçlarını kullandıklarını ve zamdan sonra bazen okulda aç kaldıklarını, okula yürümek zorunda kaldıklarını söylediler. Eylemde konuşan Halkevleri 4. Bölge Temsilcisi Ahmet Keskin, ulaşımın kamusal bir hak olduğunu ve belediyenin buradan kar elde edemeyeceğini söyledi. Yapılan zammın halkı soymak anlamına geldiğini belirten Keskin, ulaşım haklarını almak için doğrudan eylem yapacaklarını, parasız ulaşım haklarını kullanacaklarını ifade etti. Keskin, dava sonucu ne olursa olsun ulaşım haklarını turnikelerden atlayarak, otobüslere parasız binerek alacaklarını vurguladı.

Anlamayana davul zurna A

nkara’nın Polatlı ilçesinde kentsel dönüşüm projesiyle evlerine belediye tarafından el konulmak istenen Yenimahalle halkı yaptıkları bir eylemle belediyeyi uyardı. Projeye itirazlarını duymayan belediyeye seslerini duyurmak için davul zurna çalan mahalle halkı, belediyeden yana tavır alan mahalle muhtarına da seslendi: “Safını seç!” ‘BELED‹YE BAfiKANI BASKI YAPIYOR’ Şubat ayı başında Barınma Hakkı Bürosu’na başvurarak tapulu imarlı olduğu halde kentsel dönüşüm projesi kapsamına alınan 630 ev ve iş yeri sahibinin Polatlı Belediyesi’ne karşı mücadelesi sürüyor. İlk büyük halk toplantısını 20 Şubat’ta yapan mahalle halkı ilk kitlesel eylemini de 6 Mart Pazar günü mahallede bulunan çocuk parkında yaptı. Parkta buluşan yüzlerce kişi davul zurna eşliğinde eylemlerine başladı. Mahalle halkı açtıkları

pankartlar ve taşıdıkları dövizlerle Belediye Başkanı Yakup Çelik’e seslendi. Mahalleli, her fırsatta kendilerine ‘rantçı’, ‘parazit’, ‘provokatör’ diyerek saldıran Çelik’e “hakaret etmekten vazgeç” mesajı yolladı. Mahalleli, Çelik’e seslenerek “Belediyede kurduğunuz ikna odalarına vatandaşları çağırıp baskıcı ve adil olmayan bir ortamda yürüttüğünüz çalışmalar insani değildir” diyerek halka zorla projeyi kabul

ettiren sözleşmeler imzalatmaya çalışmasını da eleştirdi. RAPOR 15 M‹LYON D‹YOR Eylemde mahalle halkı adına Mesut Özkeskin bir basın açıklaması yaptı. Özkeskin evlerinin yıkılmasına yol açacak projenin bir rant projesi olduğunu, belediyenin kendi hazırladığı ‘Kentsel dönüşüm projesi dönüşüm ve matematik paylaşım modeli önerisi ön raporu’nda bu projeden 15 mil-

yon kar beklendiğini yazdığını belirtti. Bu kar beklentisiyle evlerinin yıkılmak istendiğini ama buna izin vermeyeceklerini söyledi. Özkeskin, belediye başkanının halka sözleşmeleri imzalatmak için ikna odaları kurduğunu belirterek her türlü baskı ve caydırma yönteminin denendiğini söyledi. Başkanı hukuka uygun davranmaya çağıran Özkeskin “rant için değil halk için dönüşüm yapılması” çağrısında bulundu.

KTÜ'lülere parasız kayıt hakkı

K

aradeniz Teknik Üniversitesi Öğrenci Kolektifi’nin “zorunlu bağış” adı altında toplanan paralara karşı başlattığı oturma eylemi 21. gününde kazanımla sonuçlandı. Rektör İbrahim Özen ders kayıtlarının ‘bağış’ alınmadan yapılacağını açıkladı Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde “zorunlu bağış” adıyla toplanan paraları ödemeyen öğrencilerin ders kayıtlarının yapılmaması üzerine Öğrenci Kolektifi’nin 7 Şubat'ta başlattığı oturma eylemi 21. gününde kazanımla sonuçlandı. Oturma eylemini sürdüren öğrencilerle görüşen rektör İbrahim Özen eylemdeki öğrencilerin kayıtlarını bağış ödemeden yapabileceğini söyledi. Fakat Özen bağış parası toplamaktan vazgeçmeyeceğini de belirtti. Görüşme sonucunda öğrenciler, bölümlerine giderek ders kayıtlarını yaptırdı. Kolektifler bu eğitim öğretim yılı başında da rektör Özen’in toplanan kayıt paraları nedeniyle davalık olduğunu belirtilerek kayıt parası verilmemesi çağrısı yapmıştı.

Arızlılılar AİHM’yi işaret etti

A

rızlı halkının 2 Mart günü Kocaeli 1. İcra Mahkemesi’nde görülen aidat davası yine sonuçlanmadı. Arızlı halkından Recep Uğur “Hakkımızı AİHM’de arayacağız” dedi Arızlı Deprem Konutları’nda oturan depremzedeler 2 Mart günü Kocaeli 1. İcra Mahkemesi’ne giderek valiliğin haklarında açtığı aidat ödememe davasına katıldı. Mahkeme heyeti davanın avukatın katılmaması nedeniyle ayrıca bilirkişi raporlarının ayrıntılı incelenmesi koşulu ile davayı 14 Nisan tarihine erteledi. Duruşma sonrası Kocaeli Adliyesi önünde bir araya gelen Arızlı halkı adına Recep Uğur basın açıklaması yaptı. Uğur, konutların depremzedelere hibe edildiğini belirterek, protokol ve CD kayıtlarının da bunu doğruladığını dile getirdi. Uğur, konutlarda oturmaya devam etmek istediklerini ifade ettive 2008 yılında AİHM’ye açtıkları davayı hatırlattı; “2008 yılında Avurupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşıdığımız davamız ile ilgili ciddi ve bizleri umutlandırıcı haberler gelmeye başladı” dedi.


13

TARİH 11 Mart 2011 / 24 Mart 2011

Halk›n Sesi

Milli Görüş’ün seyir defteri 1 M Akıncılar 960’lar sonunda temelleri atılan Milli Görüş Hareketi’nin (MGH) serüveni, 1969 genel seçimlerinde Erbakan ve bir grup arkadaşının bağımsız aday olmasıyla başladı. Konya’dan AP aday adayı olarak başvuran ancak Demirel tarafından veto edilen Erbakan, Konya’dan bağımsız aday oldu ancak bu bağımsızlık elbette bir tabanı olmadığı anlamına gelmiyordu. Nakşilere bağlı İskenderpaşa Dergahı’nın şeyhi Mehmed Kodku’nun yönlendirmesi ile aday olan Erbakan, yine şeyhinin dergahın gücünü seferber etmesi ile milletvekili olarak seçildi. 26 Ocak 1970’de de 18 kişi, Erbakan liderliğinde Milli Nizam Partisi’ni (MNP) kurdu. Partinin önemli kadroları da ağırlıklı olarak dergaha bağlıydı. Partinin ilk kongresinden 1,5 ay sonra 12 Mart darbesi geldi ve parti, şeriat propagandası ve laikliğe aykırı davranışlardan kapatıldı, Erbakan da İsviçre’ye gitti. Döndükten sonra, 1972’de kurulan Milli Selamet Partisi (MSP) bir yıl sonraki seçimlerden 3’üncü büyük parti olarak çıktı, CHP koalisyonu ile de iktidara geldi. MİLLİYETÇİ CEPHE Parti, 1975’te de AP lideri Demirel başkanlığında kurulan ilk Milliyetçi Cephe (MC) koalisyonunda yer aldı, mümkün olduğunca kadrolaşmaya gitmeye çalıştı. 1977 seçim kampanyasında Kıbrıs Harekatı’nı CHP’ye rağmen kendilerinin gerçekleştirdikleri stratejisi üzerine kurdular, ancak başarılı olmadı. Seçmen sayısı ve katılım oranının yükselmesi ile partinin oy oranı düştü. Azalan milletvekili sayısı ile kurulan II. MC’de de yer aldılar, ancak koalisyonun ömrü kısa oldu. 70’lerin sonunda tüm dünyada yükselişe geçen radikal İslami hareketler dalgası Türkiye’yi de sardı ve MSP’nin son eylemi olan Konya mitingi böyle bir dönemde, 12 Eylül’den 6 gün önce gerçekleşti. MSP’nin 6 Eylül 1980’de Konya’da düzenlediği Kudüs’ü Kurtarma ve Gençlik Mitingi’nde ülkenin çeşitli yerlerinden gelen MSP’liler Mevlana Meydanı’nda toplanmıştı.

illi Görüş’ün lideri Erbakan öldü. Hareketin tarikat desteğiyle başlayan serüveni adım adım ilerledi, her darbeden güçlenerek çıktı ve bugünkü iktidarın kadrolarını yarattı

Milli Görüş hareketinin ilk partisi MNP’nin Kuruluş Beyannamesi, hareketin sonraki partilerinin de yönünü çizmişti: “Milletimizin fıtratındaki yüksek ahlak ve fazilet kuvveden fiile çıkacak, MNP’nin muntazam kanallarından dört bir yana dağılarak bütün yurt sathında, her tarafa refah, saadet ve selamet götürmeye başlayacaktır.” Mitingde silahlı çatışmalarda hayatını kaybeden Akıncılar için saygı duruşunda bulunulmuş, İstiklal Marşı’nda bir grup ayağa kalkmamıştı. Konya mitingi MSP’nin son eylemi oldu. Mitingin 12 Eylül askeri darbesinin sebeplerinden birisi olduğu belirtildi. Erbakan, 15 Ekim 1980’de 21 MSP yöneticisiyle birlikte “MSP’yi illegal bir cemiyete dönüştürmek ve laikliğe aykırı davranmak” suçlamasıyla tutuklandı, yargılandı. 12 EYLÜL’ÜN ARDINDAN Cuntanın siyasi partilere izin vermesinin ardından 1983’te Refah Partisi(RP) kuruldu. Ancak MSP’nin önde gelen isimlerine siyaset yasaklanmış, mal varlıklarına da el konmuştu. Siyasi yasakların kalkması ve Erbakan’ın 1987’de yapılan kongrede genel

başkanlığa gelmesi ile RP’nin siyasetteki yeri sağlamlaştı. 1989 yerel seçimlerinde 5 il merkezinde belediye başkanlığı aldı, 91 genel seçimleri ile de tekrar meclise girdi. Diğer partilerin krizlerini fırsat bilerek hızla kitleselleşti. 1994 yerel seçimlerinde İstanbul ve Ankara büyükşehir belediyelerini alarak yerel yönetimlere damgasını vurdu. 1995 genel seçimlerinde en yüksek oyu alan parti oldu. Erbakan, seçimler öncesinde, Aydın Menderes’in RP’ye geçmesiyle DP’nin “46 ruhunu” sahiplenmeye başlamıştı. Seçimlerden sonra da ANAP’la koalisyon yapabilmek için Özal’ın “83 ruhu”na sahip çıktı. Seçimlerin ardından da 1996’da Refahyol hükümetinin başbakanı olarak iktidara geldi. O güne kadar sert bir şekilde karşı çıktıkları Çekiç Güç’ün görev süresinin ve

OHAL’in uzatılmasına “evet” denmesi, İsrail’le yapılan askeri anlaşmanın imzalaması gibi konular, tabanını hayal kırıklığına uğrattı. ABD’nin karşı çıkmasına, Genelkurmay ve Dışişleri’nin ikazlarına rağmen Erbakan’ın başbakan olarak ilk resmi ziyaretini İran’a yapması, Batı ile yakınlaşmaya direnmesi de iktidarını sarsan bir başka cepheydi. Türk müteahhitlerin alacaklarını tahsili için gittiği Libya’da onu çadırında ağırlayan Kaddafi’nin Türkiye’de rejimi yeren sözleri de önemli bir darbe oldu. Parti, Taksim’e cami, cemaat liderlerine verilen iftar yemeği, Kudüs gecesi gibi olaylarla eski reflekslerine yöneldi. 28 Şubat süreci olarak bilinen dönemin ardından da parti kapatıldı.

GELENEKÇİLER-YENİLİKÇİLER AYRIŞMASI RP kapatılmadan Milli Görüşçüler, Fazilet Partisi’ni(FP) kurmuştu. Bu kez RP deneyiminden farklı olarak varoluş teminatlarını Batı’da aramayı öğrenmişlerdi, değişim mesajları vermeye çalıştılar. FP genel başkanı Kutan ilk yurtdışı gezisini ABD’ye yaptı, ardından da Brüksel ve Strasbourg’a. Ancak 1999 seçimlerinde MHP’nin “seçilseler bile iktidar olamazlar” kampanyasının da etkisi ile 3. parti oldular. 2000’deki kongre ile partideki ayrışma da görünür olmaya başladı. Kutan’ın karşısına yenilikçilerin adayı olarak Abdullah Gül çıktı ve büyük oy aldı. Böylece yenilikçilerin Milli Görüş’ten kopma süreci başladı. 2001’de FP kapatılınca gelenekçiler SP, yenilikçiler AKP’yi kurdu. Erdoğan ve AKP’nin ana gövdesini oluşturan eski kadrolar Milli Görüş’ten uzaklaşma yolunda çaba harcadı, “Milli Görüş gömleğini çıkardık” sözleri ile ayrışmayı deklare etti.

yine birlikte 1976 tarihinde kurulan MSP’nin uydusu Ak›nc›lar Derne¤i, Milli Görüfl’ün dolay›s›yla da bugünkü ‹slamc› kadrolar›n devflirildi¤i bir dernekti. Derne¤in baflkan› Ahmet Tevfik R›za Çavufl bu iliflkiyi flöyle anlat›yor: “Ak›nc›lar Derne¤i 963 flubesiyle, partiyle organik ba¤› olmamakla birlikte, ayn› idealin peflinde koflmalar› nedeniyle mutlak manada çok önemli bir yer tutmufltur. Köy, mahalle, kent demeden taban›n oluflmas›nda çok büyük varl›k göstermifltir. Milli Görüfl hareketinin öncü kuvveti haline gelmifltir. Bu da sadece çal›flmayla de¤ildir. Bu u¤urda kan, mal ve can da verilmifltir.” Dernek 1979 y›l›nda kapat›l›nca Mart 1980’de Ak›nc› Gençlik Derne¤i (Ak-Genç) kuruldu, 12 Eylül’le beraber kapat›ld›. Ak›nc›lar›n 1978-1980 y›llar› aras›nda kurdu¤u 32 kampta militanlar›na silahl› e¤itim yapt›rd›¤› iddialar› var. Ak›nc›lar sadece bir gençlik derne¤i olarak kalmam›fl, "Ak›nc› ‹flçiler", "Ak›nc› Memurlar", "Ak›nc› Sporcular" derneklerini de kurmufllard›. Bu derne¤in yöntecilerinden birisi hareket içerisindeki karizmas›n› bu dönemde sa¤layan ve oradan ald›¤› güçle hareket içinde yükselerek bugün baflbakan koltu¤una oturan Erdo¤an’d›r. Hak-‹fl Baflkan› Salim Uslu da Ak›nc› gençlerden birisidir.

Askerle bir küs bir barışık M

Değişmeyen gericilik M

illi Görüş, hükümete geldiği her fırsatta gericiliği topluma yaymaya çalışırken kendi kadrolarına bürokraside yer vermeye de gayret gösterdi. 1973 seçimlerinden sonra kurulan CHP-MSP koalisyonunun başbakan yardımcısı Erbakan “Derslerde çocuklarımıza Batı taklitçisi şeklinde ‘Bak evladım sofrada bıçak sağ elle, çatal sol elle tutulur” gibi uydurma şeyler öğretilmeyecek; “Evladım sofraya otururken Cenab-ı Hak’kın adını anacaksın, kalkarken de Cenabı-ı Hak’ka şükür duası yapacaksın’ diye öğretilecek” demişti. Ahlak dersi meselesi 1974 yılında hükümet programına da yansımıştı: “Çocuklarımıza, töre ve geleneklerimizle milli hasletlerimize uygun ahlak kaidelerinin öğretilmesi gayesiyle ilk ve orta öğretime mecburi Ahlak Dersleri konulacaktır.” Haziran 1974’de alınan bir kararla da ahlak dersi, ilkokul 4-5’inci; ortaokul; lise ve dengi okullarda da 9 ve 10’uncu sınıflarda birer saat, zorunlu ders statüsünde verilmeye başlandı. 1982 yılına kadar ayrı bir ders olarak okutulan ahlak dersi, 1982 Anayasası’ndan önce Milli Eğitim Bakanlığı’nca din dersi ile birleştirildi ve adına “Din ve Ahlak Bilgisi” dendi. 12 Eylül anayasasının 24. maddesiyle de bu birliktelik için “Din Kültürü ve Ahlak Öğretimi” adı uygun görüldü. MSP, koalisyon dönemi boyunca elinde bulundurduğu bakanlıklar aracılığıyla benzerlerini bugün AKP’de gördüğümüz uygulamalara

da imza attı. Adalet Bakanı Şevket Kazan, müstehcen neşriyata karşı savaş açtı ve Güzel İstanbul adındaki çıplak kadın heykelini Karaköy meydanından kaldırttı. Basında çıkan yazıları ihbar kabul eden savcılık da, heykeli diken komite üyeleri hakkında soruşturma açtı. İçişleri Bakanı Oğuzhan Asiltürk, alkol tüketimini sınırlandırarak biranın tüm lokanta ve kahvehanelerde satılmasını özel izne tabi kıldı. Devlet Bakanı Süleyman Arif Emre, binden çok köy camiinin proje ve bedellerinin devletçe karşılanmasını, beş bin imammüezzin ve Kuran kursu hocası kadrosunun, ek olarak bütçeye konmasını ve dağıtılmasını, İmam Hatip okullarının orta kısımlarının yeniden açılmasını sağlandı. Mezunların diğer lise mezunları gibi diledikleri fakültelere girebilmesini sağlayarak kadrolaşmalarına yarayacak önemli bir adım attı. Fikir ve vicdan hürriyetini, kırk iki milyonun kardeşliğini ve iç barışı savunan MSP’nin 22 milletvekili, koalisyon protokolünde yer alan ‘düşünce ve inanç suçlarını kapsayan genel af’ konusu mecliste gündeme geldiğinde, Genel Af Yasası’nın 5. maddesinin aleyhine oy kullandı. Böylece TCK 141 ve 142 mahkumları af dışı kaldı, oysa 163. maddesinden hüküm giymiş İslamcıların affını sağlamışlardı. MSP, ikinci koalisyonu olan I. MC döneminde de mümkün olduğunca kadrolaşmaya, Diyanet İşleri’ni ihya etmeye çalıştı.

illi Görüş, bir hareket haline geldiği günden bugüne her askeri darbe döneminde sekteye uğrasa da sanılanın aksine Milli Görüşçüler’in askerle arası kötü değildi. Hareket, her darbeden güçlenerek çıktı. MNP’nin kurulduğu yıllarda, askerlerin tehdit algısında komünizm önde olduğu için, tarikatlara destek veriliyordu. Bu kaygıyla 12 Mart’ta MNP’nin kapatılmasını ordu içinde tereddütle karşılayanlar olmuştu: “MNP’nin kapatılması kampanyasına MGK Genel Sekreteri Rafet Ülgenalp karşı çıkmıştı. Nuri Emre (MİT Mensubu) Rafet Paşa sol anarşinin hız kazandığını bunu önlemek için dini eğitime ağırlık verilmesi gerektiğini belirtiyordu. Hatta o sıralarda toplanan Maarif Şurası’na hitabeti kuvvetli bir konuşmacıyı göndererek, Şura’da bu konuda menfi bir karar çıkmasını önlemek istemişti.” 12 Mart’ta MNP kapatılınca İsviçre’ye giden Erbakan’ı, 12 Mart paşalarından Muhsin Batur ile Turgut Sunalp’in Zürih’te ziyaret ederek, Türkiye’ye dönüp parti kurması için ikna edildiği iddia edilir. Bu iddiaların iki dayanağı; askeri yönetimin Erbakan’ın parti kurarak AP’nin oylarını bölmek istemiş olduğu ve köktenci İslamcılığın güçlenmesine karşı ılımlı İslamcılığı destekleyen bir strateji izlediğiydi. Bu iddia her iki taraftan da inkar edilmiş, Erbakan bir kalp

MSP’nin Konya’daki Kudüs Mitingi, 12 Eylül askeri darbesinin sebeplerinden sayıldı. Yöneticileri yargılandı, Temmuz 81’de beraat etti. Kararı veren hakim emekli olduktan sonra parti saflarına katıldı. rahatsızlığı dolayısıyla muayene olmak için İsviçre’de bulunduğu söylemiştir. YARGILAYANLAR YANDAŞI 1980’e gelindiğinde Milli Görüşçüler’in Konya’daki Kudüs Mitingi, 12 Eylül askeri darbesinin sebeplerinden birisi olduğu belirtildi. Erbakan, 15 Ekim 1980’de 21 MSP yöneticisiyle birlikte “MSP’yi illegal bir cemiyete dönüştürmek ve laikliğe aykırı davranmak” suçlamasıyla tutuklandı. Askeri savcılık MSP ile ilgili dosyayı sıkıyönetim mahkemesine gönderdi. Hakim

Albay Hamdi Sevinç, 8 Ekim’de önüne gelen dosyayı çarçabuk bitirip ertesi gün MSP’lileri tahliye etti. Sevinç emekli olup 10 Ekim 1993’te de Refah Partisi’ne girdi. MSP’liler 15 Ekim’de yine tutuklanarak cezaevine kondular, ikinci yargılanma dönemi Nisan’da başladı. Bu davanın Mahkeme Başkanı Albay Niyazi Çağın, savunmaları dinlerken gözyaşlarını tutamıyordu. Heyetteki iki yargıcın ret istemlerine karşın Çağın’ın tahliye kararı geçerli oldu. Çağın’ın, emekli olduktan sonra Suudi Arabistan’da iş kurması dikkat

8 Mart’ın 101’inci yılı Bu topraklarda kadın hareketindeki aktif mücadele Tanzimat dönemiyle başladı. Özellikle dergiler, dernekler aracılığıyla seslerini duyurmak isteyen kadınlar, 1869’da dönemin feminist hareketinin ilk yayını olarak bilinen Terakki-i Muhaderat isimli kadın dergisini çıkardı. Cumhuriyetin ilanına kadar çıkarılan dergi ve gazetelerin sayısı 40’ı buldu. Bu dergiler kadınlara kendilerini, sorunlarını ifade etme olanağı sağladı, Resimde Müdafa-i Hukuk-i Nisvan Cemiyeti’nin yayın organı olan Kadınlar Dünyası dergisinin yazarları var.

çekti. Tahliye kararı veren heyetteki değişikliğin ardından yeni gelen ekip, Erbakan’ı 4 yıl ağır hapis ve 16 ay zorunlu ikamete mahkum etti. MSP’liler kararı Askeri Yargıtay’a götürdüler. Hüküm, askeri Yargıtay tarafından bozuldu ve yeniden yargılandılar. Jet ataması yapılan Hâkim Albay Hikmet Şahin, delil yetersizliğinden beraata karar verdi. “Mahkeme esnasında tanıdığı Erbakan’ın milli ve manevi değerler verdiği önemi hayranlıkla izlediğini” ifade eden Şahin, Erbakan ve MSP’nin durumunu hukuki açıdan da değerlendirmişti: “Bir cezanın suç olması için, kasıt ararım… Erbakan’ın suçlandığı hadisenin, ne kanunda müeyyidesi ne de kanıtı var. Dolayısıyla, ceza verilemez. Dosyanın muhtevası esasen Konya olaylarıdır. Mitingde İstiklal Marşı’na muhalif olan bir grup şahıslar, oturma durumuna geçmişler. Onlar oturdu diye, partiyi ve parti başkanını idamla yargılamaya kalkışmışlar. Bu mantığa ters düşüyor.” Şahin de emekli olur olmaz RP saflarındaki yerini aldı. Bu bilgiler göz önüne alınınca, TSK’nın Erbakan’ın için yayınladığı taziye mesajındaki “siyaset adamı olarak ülkemize yaptığı büyük hizmetler” ibaresi çok da şaşırtıcı değil.


14

YÜZ YÜZE 11 Mart 2011 / 24 Mart 2011

Halk›n Sesi

Mühendis çöllerde ne arıyor?

Politeknik.org.tr, Libya’da çalışan ve ayaklanmaların ardından Türkiye’ye dönmek zorunda kalan Harita ve Kadastro Mühendisi Ozan Akgül ve Jeoloji Mühendisi Arzu Özge Alioğlu ile çalışma koşulları, yurt dışında çalışma tercihleri ve Libya’da yaşadıkları son süreçle ile ilgili bir söyleşi yaptı. İşsizlik ve düşük ücretler nedeniyle yurt dışına çalışmaya gittiklerini belirten Alioğlu ve Akgül,

‹fiS‹ZL‹KTEN

KAÇIP

L‹BYA’YA

Libya’da biraz diş sıkıp Türkiye’ye dönünce rahat edebilmeyi planlıyormuş. Ancak isyan nedeniyle yaşanan tahliyelerin ardından şimdi yine işsizler. Hükümetin çok övündüğü tahliye operasyonunda yaşadıklarının “trajikomik” olduğunu söyleyen Alioğlu ve Akgül, Libya’daki binlerce göçmen işçinin pek umursanmayan gerçekliğini öz tanıklıkları ve deneyimleri üzerinden bizimle paylaştılar

G‹DENLER

GER‹

DÖNDÜ

Libya’dan kaçan kurtuldu mu? L B iraz diş sıkıp, yurt dışına çıkıp para biriktirmek ve dönünce bir nebze olsun rahat etmek gibi bir amacım vardı. Libya’da en azından bir işim vardı

oliteknik: Türkiye’de oldukça fazla sayıda mühendisin yurt dışındaki şantiyelerde çalıştığını biliyoruz. Siz de bu mühendislerden birisiniz. Neden böyle bir tercih yapıyorsunuz? Ozan Akgül: Yurtiçindeki iş sayısının azlığı, iş arayan mühendis sayısının fazlalığı, bunun sonucunda ödenen düşük ücretler ve Türkiye’ deki hayat pahalılığı olarak özetleyebiliriz yurtdışında çalışma gerekçelerimi. Yani bu seçim bir tercihten çok zorunluluk diyebilir miyiz? O.A.: Evet. Türkiye’de birçok meslek kesimi gibi mühendislerin de çalışma koşulları iyi değil. Ücretler düşük, çalışma saatleri fazla. Ekonomik, sosyal ve kültürel haklardan söz etmek pek mümkün değil. Bu sebeple biraz diş sıkıp, yurt dışına çıkıp para biriktirmek ve dönünce bir nebze olsun rahat etmek gibi bir amacım vardı. Libya’da Türkiyeli şirketlerin 25 milyar dolar gibi çok büyük yatırımlarından bahsediliyor. 1000’i aşkın Türkiyeli mühendis de orada çalışıyor. Bu yatırımların kaynağı ne ve ne tür projeler söz konusu? O.A.: Yatırımların kaynağı tabii ki petrol. Zaten ülkede ne sanayi ne tarım var. Ülke, ambargoların kalktığı 2003 yılından bugüne kadar yeniden inşa sürecindeydi. Altyapı, üstyapı, turistik-kamusal konut alanları başta olmak üzere her alanda ülke baştan aşağı yeniden inşa ediliyordu. Şantiyelerdeki durumdan bahseder misiniz? Koşullar nasıl? Barınma, beslenme gibi temel ihtiyaçlar nasıl karşılanıyor? Arzu Özge Alioğlu: Şantiyelerdeki koşullar firmaya göre değişir ama genel anlamda olanaklar kısıtlı. Barınma genellikle iş sahasının içinde ya da yakın konumlarda çevrilen kamp sahası içine yerleştirilen konteyner ya da prefabrik binalar ile sağlanıyor. Mühendisler genellikle tek ya da iki kişilik odalarda kalıyor. Yemekleri firmalar ya kendi mutfaklarında çıkarıyorlar ya da bir taşeron firma ile bu ihtiyacı karşılıyorlar, kalitesine gelince, iyisi de var çok kötüsü de. Libya, bir taraftan çok sayıda yabancının istihdam edildiği bir taraftan da işsizilik oranının yüzde 30 olduğu bir ülke. Bu durum Libya’daki emekçilerde nasıl bir gerilim yaratıyor? A.Ö.A.: Libya’da çok sayıda yabancının istihdam edildiği doğru bunun asıl nedeni teknik anlamda bilgi ihtiyacı diye düşünüyorum. Aslında yabancı firmaların hepsi belirli oranda Libyalı çalıştırmak zorunda fakat maaş dengesi çok sıkıntılı. Örneğin Libyalı bir işçi 300 dolara çalışırken Türk bir işçi 1500 dolara çalışıyor, aynı şekilde bir Vietnamlı işçi de 150 dolara çalışıyor. Bu dengesizlik çalışanlar arasında gerilime yol açıyor. Libya’da halk isyanı başladıktan sonra, orada kaldığınız süre boyunca neler yaşadınız? A.Ö.A.: Olayların ilk başladığı şehir olan Bingazi’de çalışıyorduk. Başta pek bir endişemiz yoktu. Konsolosluk da rahat davrandı ama onların neler olabileceğine dair istihbarat alma şansları vardı. Silah seslerinin ilk duyulduğu 17 Şubat günü mesai saatinde proje müdüründen şantiyeden çıkışların yasaklandığı anonsu geldi, ertesi gün de kısım şeflerini toplantıya

ibyalı işçi 300 dolara çalışırken Türk işçi 1500 dolara, aynı şekilde Vietnamlı işçi de 150 dolara çalışıyor. Bu dengesizlik gerilime yol açıyor

P

çağırdı. Proje müdürümüz ufak bir valiz hazırlamamızı, bu valize sıcak tutacak giysilerimizi ve değerli eşyalarımızı koymamızı söyledi. Eğer yağma için gelirlerse hiçbir şekilde karşı koymamamız gerektiğini söyleyip “Böyle bir durum yaşanmaz ama yine de bunu konuşalım” dedi. Sonradan işe kaldığımız yerden devam edebilmek için bilgisayarlardaki bilgilerin yedeklenmesi gerektiğini söyledi. O akşam bazı şirketlerin yağmalandığı hatta bazılarının yakıldığı haberlerini duyduk. Bazı firmaların ise ertesi gün elemanlarını kiralık uçaklarla Türkiye’ye tahliye edeceğini duyduk. Ayrıca haberlerde Trablus büyükelçisinin saçma sapan açıklamalarını izledik. Önemli bir durum olmadığını, sadece Libya’nın yüzde 3’lük bir kısmında olay olduğunu, ki Libya’nın zaten coğrafi olarak sadece yüzde 3’ünde hayat var, olayların abartıldığını söylüyordu. Şantiyeler yağmalandı Sık sık silah sesleri duyarak, şehirden yükselen kara dumanları izleyerek pazar gününe vardık. O gün gitmeye karar verdiğimiz haberi geldi, valizlerimizi alıp araçlarımızın olduğu yerde toplandık. Bir grup Libyalı bizi güvenli bir yere götüreceklerini söylüyor, bir yandan da araçlarımızın Türkiye plakalarını söküyorlardı. Daha sonra öğrendik ki şantiyeyi yağmalamaya gelmişler. Libyalı

“Hükümet tahliye operasyonu ile böbürlenirken karşılaştığımız manzara trajikomikti. Neyse ki yanımızda isyancıların verdiği şeyler vardı” grup araçların bir kısmını alıp gitti. Geceye kadar yine silah sesleri devam etti. İkinci kez gitmeye karar verdik ve gece meydanda toplandık. Yine Libyalı bir grup vardı ve bizimle çalışan Libyalı bir mühendis arkadaşımız. Biz Libyalıları bize yardım edecek, oradan güvenli bir yere götürecek sanıyorduk ki birden ortalık karıştı. Araçların üzerinde anahtarları bulamayan Libyalı grup ellerindeki palaları üzerimize savurdu. Valizlerimizi bırakıp şantiyenin içinde bir yerlere kaçtık. Sonra anahtarları alıp biraz sakinleşen isyancıların arasından geçerek firmamıza ait minibüse doluştuk. Bazı arkadaşlarımız minibüse sığmadı ve orada kaldı, daha sonra isyancılar tarafından bizim

gittiğimiz yere getirildiler. Ertesi gün havaalanına gittik. Orada insanlar bir hangarda tutuluyorlardı. Bizden günler önce havaalanına gelen ve Kaddafi güçleri ile muhaliflerin çatışmasına tanıklık eden, havaalanındaki yangını yaşayan, cep telefonları gasp edilen binlerce Türk daha vardı. O konuda da şanslıydık, o anları yaşamamıştık. Uçuş izni alınamadığı ve havaalanının bir kısmı da yanmış olduğu için uçakla tahliye edilemeyecektik. Bu aşamaya kadar hiçbir konsolosluk yetkilisi görmedik. Daha sonra Libyalılar gelip “Kaddafi burayı bombalayacak, gidiyoruz” dediler. Yine çantaları yüklendik ve 2 km gibi bir eziyetin ardından Hugo Chavez Stadyumu’na geldik. Bingazi Başkonsolosu hayati güvencemiz olmadığını söylerken, aynı saatlerde Trablus konsolosu Libya’da Türklerin hayati tehlikesi olmadığı ve durumun abartılmaması gerektiği yönünde demeçler veriyormuş. Sonradan öğrendik. Elçiler, Libyalı yetkililerle temasta olduklarını ve 2 geminin bizi almak için Bingazi limanına geleceğini söyledi. 3500 kişi o gece statta konakladık. Kaddafi karşıtı grup bize çok iyi davrandı. Her türlü ihtiyacımızı giderdiler. Yatak ve battaniye dağıttılar. Geceyi genç isyancılarla sohbet ederek geçirdik. Sürekli her toplumda iyi ve kötü insanlar olduğunu, yağmaların ortak bir tavır olmadığını anlatmak gibi

kaygıları vardı. En iyi ilgiyi onlardan gördük. Sağlık hizmeti dahi veriyorlardı. Trajikomik tahliye başarısı Salı günü de Bingazi limanına geldik. İnsanlar gemiler görünmeye başladıktan sonra kapıya akın etmeye başladı. Biz ikinci gemideydik, o nedenle kendi odamızda bekliyorduk. Derken sıramız geldi ve gemiye bindik. Herhalde güzel bir yemek yeriz diye düşünüyorduk. Hükümet yetkilileri televizyonda Türkiye’nin en büyük tahliye operasyonunu yaptıkları, işçilerin bütün ihtiyaçlarının karşılandığı ile böbürlenirken bizim karşılaştıklarımız ise tam anlamıyla trajikomikti. Gece biraz tansiyonum düştü ve fenalaştım ancak gemi çok hazırlıksız yola çıkmıştı. Bir battaniye dahi zorla bulup getirdiler, oysaki Kaddafi karşıtı isyancılar bile 3500 kişiye yetecek kadar battaniye dağıtmıştı. Tansiyonu düşen birine yapılabilecek hiçbir desteği sağlayamadılar, bırakın ilacı, tuzlu bir gıda bile veremediler. Sonra yemek servisi yapılmaya başlandı. 6 kişiye 1 küçük kutu pilaki, 3 küçük karper peyniri ve 2 dilim ekmek verdiler, şok içindeydik. Neyse ki isyancıların verdiği gıdaların bir kısmını gemiye getirmiştik. Derken çorba dağıtılmaya başlandı, yine 6 kişiye sadece 3 paket çorba dağıtıldı ama bu sefer de sıcak su dağıtılmadı. Yine neyse ki yanımızda isyancıların verdiği su ısıtıcısı vardı, çorbamızı da o şekilde hazırladık. Yolculuğun son 3-4 saatinde de içme suyu tükendi. Tabii ki önemli olan Libya’yı bir an önce terkedip sevdiklerimiz ile buluşmaktı ancak televizyonda izlediklerimiz gemideki herkesin sinirlerini geriyordu. Böyle saçma sapan bir yolculuğun ardından, ilk Türk firmasının yağmalanıp yakılmasından 5 gün geçtikten sonra geride kalan arkadaşlarımızı düşünerek, Marmaris limanına ulaştık. 25 bin insanın sadece 2 gemi ile 5 gün sonra tahliye edilmeye başlamasına hala anlam veremiyorum. Oysaki işçileri daha fazla gemiyle yakın ülkelere (Mısır, Tunus, Malta) tahliye etmek gibi bir sürü pratik çözüm bulunabilirdi. Marmaris’te çalıştığımız firma tarafından karşılandık, yine firma tarafından maddi ihtiyaçlarımız giderildi ve evlerimize gitmek üzere otobüslere bindik.

İşsizlikten kaçarsın ama ya güvencesizlikten...

G

üvenceli çalışma koşulları tamamen sağlanıyor mu? Örneklersek işçi sağlığı ve iş güvenliği alanında, ücretlerin düzenli ödenmesi konusunda sıkıntılar yaşanıyor mu? Ozan Akgül: 2006 yılından beri Libya’da birçok firmayı görme fırsatım oldu. 3 ayrı firmada çalıştım. İş güvenliği ve işçi sağlığı konusunda ciddi tedbirler alındığını söylemek oldukça zor. Benim çalıştığım firmaların içinde sadece bir tanesinde bu iş nispeten ciddi anlamda yapılmaya çalışılıyordu. Baret, işçi tulumu, sahadaki güvenlik tabelaları, korumalı ayakkabılar saha aydınlatılması vs. bulunuyordu. Genellikle her şantiyede bir revir oluyor ancak orada da maliyeti düşük tutmak adına yeterli hizmet verilemiyor. Düşük bütçeli iş alan firmalarda ise hiçbir şekilde iş güvenliği ya da revirden söz etmek mümkün değil. Ücretler konusunda ise hiçbir

güvence yok. İŞKUR üstünden gitseniz bile Libya’ya sözleşmede maaş düşük gösteriliyor. Maaş ödemeleri ise genelde firmaya göre değişiklik gösterse de 2-3-4-5-6 ay geriden geliyor. İş bittiğinde ya da işten ayrıldığınızda içerde biriken maaşlarınızın ödenmesi tamamen firmanın insafına kalmış durumda. İş hukuki sürece girdiğinde ise maalesef yasalar işverenin yanında. Kendimden örnek vermek gerekirse 7 aylık alacağımın olduğu firmayla mahkemem 1 seneyi aşkın süredir devam ediyor ve ne zaman sonuçlanacağı henüz belli değil. Senelik 900 saat fazla mesai yapmış olmama rağmen, yasa senelik en fazla 270 saat fazla mesai yapılabileceğini söylüyor. Oysa yurtiçi ve yurtdışındaki şantiyelerin hemen hemen hepsi 15 günde 1 gün istirahat ve günlük net 10 saat çalışma prensibiyle çalışır.

25 bin kişi işini kaybetti Libya’dan Türkiye’ye dönen tüm çalışanlar işsizlik gerçeğiyle karşı karşıya. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Ozan Akgül: Çalıştığımız firma bize yeni istihdam sağlamayacağını duyurdu. Şu an işsiziz. Her ne kadar zor şartlar altında, sosyal hayatımızdan vazgeçmek pahasına, iş güvencesi olmadan çalışıyor olsak da, en azından maddi anlamda sıkıntılarımızı nispeten gideren bir işimiz vardı. Şimdi Libya’dan dönen 25 bin insanla birlikte işsizlik kâbusuyla yeniden yüzleşeceğiz ve eminiz ki bu durumu firmalar kriz ve kriz sonrası hala devam eden süreçte olduğu gibi, yeniden düşük maaş yansıması olarak en iyi şekilde kullanacaklardır. Mühendisler de güvencesiz koşullarda istihdam ediliyor. Libya’ya gitmek bunu çözmemişti elbette. Bu sebeplerden ötürü de maalesef geleceğe dair olumlu bir beklentiden söz etmem pek mümkün değil.

Siyaset yasak eşitlik yalan Orada çalıştığınız süre boyunca edindiğiniz bilgilerle Libya’daki halk ayaklanmalarının sebeplerini nasıl yorumlarsınız? Ozan Akgül: Libya’daki durum aslında Mısır ve Tunus’taki durumdan farklı. Mısır’da halkın yüzde 70’i aylık 60 doların altında ücretlerle çalışırken Libya’da bu aylık 350 dolar civarında. Kötü ama Mısır’ın koşullarına göre daha iyi. Parasız sağlık, parasız eğitim gibi temel haklara sahipler. İsteyen herkes kadın ya da erkek üniversite eğitimi alabiliyor ama eğitim kalitesi çok düşük. Ama ülkenin kaynakları halka eşit şekilde dağıtılıyor sonucuna varamayız. Bütün yetki tek adamın elinde ve Muammer Kaddafi’nin bireysel ve ailevi mal varlığı herkesçe malum. Ancak buradaki sıkıntının büyüğü sosyal anlamda yaşanıyor. Komşularına kıyasla sosyal anlamda çok baskı altında bir hayat sürüyor Libya halkı. Batıdaki komşu Tunus ve doğudaki komşu Mısır turizmin geliştiği, seyahat özgürlüğünün gözlendiği ülkeler. Libya farklı. Ülkede siyaset de yasak. Bunu havaalanında broşürlerle yeni gelen yabancılara da ilan ediyor Kaddafi, “huzurlu ve mutlu toplumumuzu politik yalanlarınızla kirletmeyin” diye uyarıyor broşürlerde.


KÜLTÜR SANAT

15

11 Mart 2011 / 24 Mart 2011

Halk›n Sesi

Press gösterimde

Mücadele’ de kad›n

S‹YAD ödülleri verildi 43. Sinema Yazarları Derneği (SİYAD) Ödülleri'nden Reha Erdem’in “Kosmos”u En İyi Film dahil 5 ödülle dönerken, Seren Yüce’nin “Çoğunluk”u aday olduğu 10 dalın 4’ünde ödüle uzandı. Ahmet Uluçay Umut Ödülü ise Kahpe Devran adlı belgeseliyle Cahit Çeçen’e gitti.

Redfotoğraf grubunun 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar gününde Evrensel Sanat’ta açılan “Mücadelede Kadın” sergisi 28 Mart’a kadar izlenebilir. İki aydır hazırlıkları süren sergiye 42 fotoğrafçı katılıyor. Sergi eş zamanlı olarak Eskişehir Tepebaşı Belediyesi’nde de açılacak.

Nilüfer’den ‘rock’ düet Nilüfer, 12 müzisyenle düet yaptı, şarkılarını rock formatında onlarla birlikte seslendirdi. “Göreceksin Kendini”, “Haram Geceler”, “Selam Söyle” gibi klasikleşmiş Nilüfer şarkılarına eşlik edenler arasında Hayko Cepkin, Şebnem Ferah ve Yüksek Sadakat var.

Özgür Gündem gazetesinden bir grup gazetecinin 1990’lı yılların başında OHAL uygulamaları altında basın özgürlüğü için verdikleri mücadeleyi anlatan Press filmi, 18 Mart'ta gösterime girecek. Film, Ankara Uluslararası Film Festivali ve İstanbul Film Festivali’nde de yarışacak.

Karikatürün ‘Bayan yanı’ çıktı D K UĞUR AKSOY

arikatür dergisi Leman, sadece kadın çizerlerin hazırladığı “Leman’ın Bayan Yanı” isminde dünyanın ilk kadın mizah dergisini çıkardı. Yirmi kadın çizer Leman’ın Bayan Yanı’nında bir araya geldi. Bu kadrodan İpek Özsüslü, Raziye İçoğlu ve Betül Yılmaz ile Türkiye’nin “kadın yanı” hakkında sohbet ettik

erginin adının ‘bayan’ olması sizce doğru bir tercih midir? Kadını ötekileştiren bir kelime değil midir

‘bayan’? İpek Özsüslü: Ben bayan kelimesini sevmiyorum, kullanılmasından da hoşlanmıyorum. Ama bu kalıplaşmış bir tabir, tuhaf ve komik bir tabir. Biz de bununla dalga geçmek için kullandık. Yani dergimizin adını editörümüzün bu kaygıyla koyduğunu düşünüyoruz. Raziye İçoğlu: Aslında iki a ile olsaydı “Baayan yanı” şeklinde, daha açıklayıcı olabilirdi. Sizce kadının toplumsal konumu nedir? Türkiye’de kadın olmak ne demektir? Betül Yılmaz: Neden erkeklerin kadınlar üzerinde bu kadar baskısı ve şiddeti var? Ben bunun nedeninin kafamızın bir noktada durmasıyla ilgili olduğunu düşünüyorum. Bu dinsel baskı ve zorlamalarla da ilgili olabilir. Toplumumuzun yapısıyla, geleneklerimizle, kültürümüzle; hepsiyle ilgili aslında... Bu biraz da aileden yetişmeyle ilgili; baba oğlunu övgüyle yetiştirip büyütürken kadını eziyor. Erkek egemenliği bana orada ezici tavrını gösteriyor. Çünkü hayat onun için kurulmuş zaten. Düzen onun düzeni. Din de onun için uygun. Sonuçta kadın sadece bunun içinde var olmaya çalışıyor. Kadını ezmek kültür oldu kısacası. İ.Ö: Türkiye’de kadınlar ikinci planda. Erkek egemen bir toplumda yaşıyoruz. Türkiye kadının sömürüldüğü, ezildiği bir ülke! Bir ilahiyat profesörünün çıkıp da “dekolte giyen için tecavüz sürpriz olmaz” demesi mesela ülkenin halini gösteriyor. R.İ: Aslında açıkça “dekolte giyene saldırırım ben” diyor. Söylemek istediği bu… Kendi kafasında geliştirdiği bir şey. İ.Ö: Erkekler kendi kafasındakileri örtmeye çalışıyorlar. Bu onların kafasındaki bir problem; bizim başımızdaki, vücudumuzdaki herhangi bir problem değil. Düşünceleri problemli yani. Karikatürde de aynı şey geçerli mi? Kadının çizimlerde koyulduğu yer, esprilerin düzeyi… B.Y: Bence karikatürde başka. İyi bir erkek

‘Bayan Yan›’ kadrosundan ‹pek Özsüslü, Betül Y›lmaz ve Raziye ‹ço¤lu karikatüristin kadınlar tarafından sevilmesi terilmiyor. Bu tepkilere aldırmıyorum ama bir için, kadınları da tanıyor olması lazım. Çünkü yandan da üretimimi kısıtlıyor. Aldırmıyorum bizim yaptığımız işte çok detay var, kadınların derken bu her şeye gözümü kapatmak değil, gözünden de bakmak var. Bir erkeğin sadece o şeyin varlığını stand-up yaparken kadınların detayını biliyor olması kadınları çok görmek istemiyorum. Mesela beni izlemeye etkiliyor. Yani benim bulamadığım bir şeyi gelen bir gazeteci kız “benim annem seni izleerkek çizerin bulması beni etkiliyor. mez, küfürlü konuşuyorsun çünkü” dedi. Ne R.İ: Çizerken danteline kadar bilmen bileyim ya annesi beni seyretmeyecek, ya da gerek, sonuçta erkek çizerin de danteli bilmesi ben bu işi yapmayacağım. Biz gene de gerekiyor. “O erkeğin kişiliği nedir, nasıl biriuğraşıyoruz, engel tanımıyorum. sidir” sonucunu oradan çıkarıyorsun. Bir şekilde o şiddete maruz kalan kadın da B.Y: O insana da sosyal bir çevrede daha sonuna kadar uğraşıyor, başını eğip gitmiyor. olumlu yaklaşıyorsun, çekinmiyorsun. Veya evdeki kadın bir süre sonra isyanlara Bugün karikatür camiasında herkes bu başlıyor, resmi şekilde yapıyor, ütü yapmıyor. duyarlılığı gösteriyor mu sizce? Bense bunu alaya alarak dile getirmeye İ.Ö: Kendi köşelerinde bu duyarlılığı çalışıyorum. Ama neticede sonuç vermiyor göstermeyenler olabilir ama biz kendimiz gös- gibi. Yüzdelere bakılınca öyle görünüyor. teriyoruz. İ.Ö: Çünkü bizi devlet desteklemiyor. Stand-up’ ta da böyle mi? B.Y: Evet öyle. Kadın “öldürüleceğim” diye R.İ: Örneğin gösteri sırasında küfür kulmektup yazıyor ama bir koruma verilmiyor ve landığımda tepki gördüğüm zamanlar oluyor, ölüyor. oysa aynı tepki erkek stand-upçıya karşı gösR.İ: Ama yine de bunlara rağmen

mücadelemize devam etmeye çalışıyoruz. Peki, sizce erkekler bu kadın mücadelesinde bir yerde bulunabilirler mi? B.Y: Kadın sorununun çözümü zihniyetin değişmesinde, erkek zihninin değişmesinde ve de sistemin değişmesinde. Sonuçta hepimizin sıkıntıları var, ekonomiden tut da sosyal hayata kadar sıkıntılıyız. Üstelik kadınların cinsel olarak da ayrı bir sıkıntısı var onların sosyal hayatına yansıyan. Çünkü düzgün bir cinsel hayatları yok. Yani bir kadının bekâretinin bozulmasıyla onun artık değersizleşmesi gibi bir şey var. Yazılı olmayan, kanun olmayan bir şey! R.İ: Yani hırçınlıklarımızı bıraksak. Herkes yapması gerekeni yapsa, erkek de kadınla uğraşmayı aklından çıkarsa değişir gibi. Bu biraz da kadın araba sürer mi der gibi, sürüyor işte n’olmuş. Biz arabayı erkeğe gıcıklık olsun diye sürmüyoruz, arabayı sürmek istiyoruz. Bu dergiyi de erkeğe çıkarmıyoruz, mizahımızı yapmak istiyoruz. Buradan erkeğin alacağı bir şey varsa alsın tabi. Kardeşim de alsın, arkadaşım da alsın, annem de alsın. İ.Ö: Yani birilerinin kafasında bir ışık yakacaksa bu herkes olsun. R.İ: Kadınlardan her şeyi yapmalarını istiyorlar ama yapınca da niye sen her şeye burnunu sokuyorsun oluyor. Evde kadrolu işçi gibi her şeyi yapsın, bir yere gelince de sus olsun. Ne demektir ki bu şimdi? İ.Ö: Bu sadece aslında kadınların sorunu değil tüm toplumu ilgilendiren bir sorun. Ama şu var ki sistem erkekleri yüceltip kadınları eziyor. Peki, son olarak sizce 8 Mart nedir, kadın için, Türkiye için?

İ.Ö: Türkiye için 8 Mart kadın cinayetleri, töre cinayetleri, yüzüne kezzap atılan kadınlar. Türkiye’nin 8 Mart’ı bunlar. Bizim ülkemizde 8 Mart bir aydınlanma süreci değildir, içi boşaltılmıştır. B.Y: Türkiye’de kadınlar bir takım şeyler yapıyor ama televizyona popüler şeyler yansıyor. Halkımız da televizyondan beslendiği için onları görüyor. Mesela Doğu’ya gidildiğinde oralarda bambaşka hikâyeler olduğu görülecek kadınlarla ilgili. R.İ: Hatta İstanbul’da bile var böyle semtler… İ.Ö: Kısacası kadınlar olarak hiç bu olanlardan, erkek egemen sistemden, olacak olanlardan memnun değiliz…

Altın Bamya adayları belli oldu F

ilmmor Kadın Filmleri Festivali ile kadınlar, 25 ülkeden, 88 kadın yönetmenden 60'ı aşkın filmle "Elbette Eşitiz!" diyor. Bu yıl dokuzuncusu düzenlenecek olan festival 12-20 Mart'ta İstanbul'da, 26-27 Mart'ta Van'da, 2-3 Nisan'da Antalya'da, 9-10 Nisan'da Trabzon'da olacak. Festivalde, "Kadınların Sineması", "Toplu Gösterim", "Kadınlardan Ortadoğu", "Kendine Ait Bir Cüzdan", "Annelik Meselesi" ve "Cins-iyet-ler" bölümleri yer alacak. Festival etkinlikleri kapsamında, Ayşe Düzkan ile Sinemada Cinsellik, Alin Taşçıyan ile Sinemada Sansür, Hülya Uğur Tanrıöver ile Film Okuma Atöl-

Ona göre ‘çanak çömlek’miş! M

armaray şantiyesini ziyaret eden Başbakan Erdoğan, kazılar sırasında ortaya çıkan Yenikapı’daki liman kenti ve arkeolojik buluntuları ‘çanak çömlek‘ olarak nitelendirdi, “Bu ‘şeyler’ insandan daha mı önemli?” diye sordu. Oysa, Başbakan’ın ‘arkeolojik şey‘,‘çanak çömlek‘ diye tanımladığı ve Marmaray projesinin önünde engel olarak gördüğü eserler tüm insanlık tarihinin mirası niteliğinde. Bulunan arkeolojik kalıntılar, yarımadanın tarihini 8 bin yıl geriye götürüyor ve bu yüzden arkeoloji tarihi açısından bir milat sayılıyor.

Kazılarda bugüne kadar eski yerleşimlere ait bir liman, 35 batık gemi, 9 gömü ve 30 binden fazla taşınabilir tarihi eser, binlerce kemik ortaya çıktı. Yenikapı’daki kazı alan tarih öncesi çağlara dayanan bir yerleşim yeri, dolayısıyla kazılarda ortaya çıkarılan eserler farklı dönemlere ait. Dünyanın en zengin batık koleksiyonundan tarih öncesi döneme, ilk

çiftçi topluluklarından ilk İstanbullulara ait bir köye kadar çok farklı tarihi katmanlara ait buluntular günyüzüne çıktı. Özellikle de köydeki kalıntılar oksijensiz bir ortamda olduğu için çok iyi korunarak bugüne kadar gelmesi nedeniyle emsalsiz bir öneme sahip. Yenikapı’da ortaya çıkan Theodosius Limanı ve liman

içinde 35 teknenin gün ışığına çıkarılması ise Doğu Roma denizciliği hakkında önemli veriler sunuyor. İşte tüm bu taşınabilir ve taşınamaz kültür varlıkları Başbakan Erdoğan için sadece önüne çıkan bir engel, vincin önünü tıkayan bir kaya parçası kadar anlam ifade ediyor. Başbakan’a göre ancak İslam uygarlıklarına ait eserler ‘tarihi eser’ sıfatı taşıyor; Erdoğan için İstanbul’un tarihi 1453 yılından itibaren başlıyor. Bu tarihten önce bu topraklarda yaşayan milletlerden, kültürlerden haz etmediği gibi mümkünse izleri de kalmasın istiyor.

Yıkıma ihtiyati tedbir kararı Baflbakan Recep Tayyip Erdo¤an'›n 'ucube' diye nitelendirdi¤i Kars'taki ‹nsanl›k An›t›'n› kald›rmak için Kars Belediyesi ihale süreci bafllatt›. Mahkeme ise ayn› gün heykel için ihtiyati tedbir karar› verdi. Parça parça sökülerek kald›r›lmas› planlanan heykelin y›k›m› için belediyenin açt›¤› ihaleye 6 firma kat›ld›. Belediyenin aç›klamas›na göre yaklafl›k 350 ton a¤›rl›¤›nda ve 24.5 metre yüksekli¤indeki 2 betonarme bloktan oluflan ‹nsanl›k An›t› heykelini kald›racak firma ile sözleflme imzaland›ktan 5 gün sonra yer teslimi yap›lacak. ‹haleyi alan firman›n, 60 gün içerisinde ‹nsanl›k An›t›’n› kald›rmas› planlan›yor.

yeleri; "Queer?" başlıklı bir atölye-söyleşi ile "Eşitlik: Ne Hediye Ne Lütuf Ne de Gaspa Müsait" başlıklı bir panel de gerçekleştirilecek. ALTIN BAMYA ADAYLARI Altın Bamya adayları belli oldu: "Büşra", "Ejder Kapanı", "Herkes Mi Aldatır", "Rina", "Yahşi Batı", "Veda", "Av Mevsimi", "Romantik Komedi" ve "Çakallarla Dans". Türkiye sinemasındaki erkek egemen bakışın ağırlığını ortaya koymak ve cinsiyetçiliğe dikkat çekmek amacıyla verilen Altın Bamya Ödül töreni 20 Mart günü gerçekleştirilecek.

TEDBİR KARARI ÇIKTI

Bu geliflmeyle ayn› gün heykelt›rafl Mehmet Aksoy’un vekili Avukat Turgut Kazan’dan sevindirici bir haber geldi. Kazan, Baflbakan Erdo¤an’›n ’ucube’ dedi¤i ‹nsanl›k An›t› için verilen y›k›m karar›na karfl› Erzurum 1’inci ‹dare Mahkemesi’nde iptal davas› açt›klar›n› hat›rlatarak baflvurudan olumlu sonuç al›nd›¤›n› ve ‹nsanl›k An›t› için ihtiyati tedbir karar› konuldu¤u bildirdi. Bu karara göre heykel mahkeme sonuçlanana kadar y›k›lmayacak. ‹nsanl›k An›t› ile ilgili son karar› mahkeme verecek.


SOKAĞIN SESİ

ÜRETEN BİZİZ YÖNETEN DE BİZ OLACAĞIZ

11 Mart 2011 / 24 Mart 2011

Halk›n Sesi

ŞİDDETE, GERİCİLİĞE, YOKSULLUĞA KARŞI

Meydandan kadın sesleri D

ünya Kadınlar Günü için, İstanbul Kadıköy’de 5 Mart’ta yapılan mitingde kadınlarla bu yılki 8 Mart gündemleri üzerine söyleştik. Kadınlar torba yasadan, kadın cinayetlerinden, cinsiyetçi medyadan şikayetçi oldu.

Kadınlar vardır her yerde Erkek egemenliği, gericilik, şiddet ve yoksullukla kuşatılan kadınlar her 8 Mart’ta oduğu gibi bu yıl da meydanlara çıktılar, ‘şiddetinize teslim olmayacağız’ dediler

8

Mart Dünya Kadınlar Günü’nün 101. yılı ülke çapında mitingler, yürüyüşler ve sayısız eylemle kutlandı. Kadına yönelik şiddet vakalarının hızla arttığı, taciz, tecavüzlerin gericilikle meşrulaştırılmaya çalışıldığı bir döneme denk gelen 2011 8 Mart’ında mor, yeşil, turuncu, kırmızı, mavi flamalarla renklenen alanlar, erkek egemenligine, ayrımcılığa, gericiliğe karşı “kadınlar vardır” dedirtti. İSTANBUL: KADIN CİNAYETLERİNE KARŞI MÜCADELE İstanbul 8 Mart Kadın Platformu’nun çağrısıyla bir araya gelen binlerce kadın 5 Mart Cumartesi günü Kadıköy’de buluşarak yılın ilk 8 Mart mitingini gerçekleştirdi. Mitingde, kadına yönelik şiddete, kadın cinayetlerine, erkek egemenliğine, cinsiyetçiliğe, kadınların güvencesiz ve ucuz işgücü olarak çalıştırılmasına karşı kadınlar hep bir ağızdan seslerini yükseltti. ANTALYA: ARDIÇ İSTİFA Antalya’da 8 Mart Kadın Platformu’nun çağrısıyla 6 Mart günü Güllük TRT Kavşağı’nda bir araya gelen kadınlar, Yavuz Özcan

16

Parkı’na yürüdü. Yürüyüş boyunca “Kimsenin namusu olmayacağız”, “Yaşasın 8 Mart, yaşasın kadın dayanışması” sloganları atan kadınlar, yaşamını yitiren kadınların isimlerini okudu. Kadınlar basın açıklamasında AKP iktidarı döneminde kadına yönelik şiddetin arttığını ifade ederek, AKP´den güç aldığını belirttikleri Engin Ardıç ve Emre Aköz gibi yazarları protesto etti. ADANA: NAMUS CİNAYETİNE AĞIR CEZA VERİLSİN Adana Kadın Platformu, Mimar Sinan Açıkhava Tiyatrosu’nun önünde bir araya gelerek, Uğur Mumcu Meydanı’na yürüdü. Mitingde kadınlar, erkek egemenliğine ve kapitalist sisteme karşı seslerini bir kez daha yükselttiler. Platform adına yapılan konuşmalarda sebebi namus olarak gösterilen cinayetlere ağırlaştırılmış ceza verilmesi gerektiği belirtildi. HATAY: 3 KADIN, 3 SORUNA KARŞI KONUŞTU Hatay’da binlerce kadın “Kadınlar el ele özgürleşmeye” diyerek miting düzenledi. Hatay Doğuş Okulları önünden Uğur Mumcu Alanı’na yürüyen kadınlar, burada basın açıklaması düzenledi.

Mitingde 3 kadın söz alarak torba yasa, savaş ve seçimler hakkında konuşmalar yaptı. Konuşmaların ardından “Kadınlar artık susmayacaklar” adlı tiyatro sahnelendi. İZMİR: HER GÜN 8 MART HER GÜN DİRENİŞ İzmir 8 Mart Kadın Platformu tarafından “Güvencesizliğe, yoksulluğa, tacize, tecavüze, şiddete, cinayetlere ve savaşa karşı isyandayız” başlığıyla düzenlenen eylem Lozan Meydanı’nda başladı. Kadınlar buradan Alsancak Dominik Caddesi’ne yürüdü. Kadın cinayetleri ve tecavüze dikkat çeken kadınlar, kadın düşmanı erkek gazetecilerin de istifasını istedi. Eylem “Her gün 8 Mart her gün direniş” sloganıyla sona erdi. HOPA: GÖRÜNMEYEN EMEK SESİNİ YÜKSELT 8 Mart etkinliklerini 3 güne yayan Hopalı kadınlar, 8 Mart günü sokağa çıktı. Hopa Parkı’nda bir araya gelen kadınlar “Görünmeyen emek sesini yükselt” dedi. Sloganlar ve tulum eşliğinde yürüyen kadınlar Hopa Meydanı’nda basın açıklaması yaptı. Coşkulu oldukları görülen kadınlar, basın açıklamasında

AKP’nin kadını ikinci plana ittiğini belirterek hükümeti protesto etti. Kendilerinin HES inşaatları ve çayda sömürüye karşı mücadelede önemine değinen kadınlar, “Kimsenin namusu olmayacağız”, “Şiddete karşı sesini yükselt”, “Emeğimiz kimliğimiz bedenimiz bizimdir” sloganları attı. Eylem horonlarla sona erdi. ESKİŞEHİR: YAŞASIN KADIN DAYANIŞMASI Eskişehir Demokratik Kadın Platformu’nun Porsuk Bulvarı Adalar Migros önündeki eylemine 350’ye yakın kadın katıldı. “Yaşasın kadın dayanışması”, “Kadın cinayetleri politiktir”, “Jin jiyan azadi” sloganları atan kadınlar adına basın açıklamasını Handan Ustabaş okudu. ÇANAKKALE: DİZİNİ KIRMA ZİNCİRİNİ KIR Çanakkale Halkevi’nin çağrısıyla bir araya gelen kadınlar 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü kutladı. Yapılan meşaleli yürüyüşte “Şiddetin kölesi olmayacağız”, “Kadınlar el ele bir adım önce”, “AKP elini bedenimden çek” sloganları atan kadınlar, Saat Kulesi’ne yürüdü. Çanakkaleli kadınlar, Güldünya, Münevver Karabulut,

Pippa Bacca, Mirabal kardeşler gibi erkeklerin katlettiği kadınların hikayelerini anlatan bir skeç sergiledi. ANKARA: KAVAF İSTİFA Ankara Kadın Platformu’nun çağrısıyla Kolej Meydanı’nda toplanan binden fazla kadın Ziya Gökalp Caddesi boyunca yürüyerek SSK İşhanı önünde fiili bir miting gerçekleşterdi. Mitingde platform adına yapılan ortak açıklamalarda kadın cinayetleri ve taciz tecavüz konusunda gündeme gelen erkek egemen gerici açıklamalar hedef alındı. Şiddetin üstesinden kadın mücadelesiyle gelineceği belirtildi. Mitng 8 Mart sabahı işten çıkartılan Türk Patent Enstitüsü işçisi bir kadının yaptığı konuşmayla sona erdi. BURSA: KAR DURDURAMADI Bursa Kadın Platformu’nun düzenlediği kutlama, yoğun kar yağışına rağmen sloganların ve şarkıların coşkusuyla gerçekleşti. 8 Mart’ta Atatürk Stadyumu önünde buluşan kadınlar, kadın cinayetlerine, AKP gericiliğine karşı gerçek eşitlik talepleriyle Orhangazi Parkı’na yürüdüler.

TORBAYA KARŞI Eğitim-Sen’den Fatma Özbakır, torba yasanın kadını eve hapsettiğini vurguladığı konuşmasında, güvencesiz çalıştırmaya ve kadınların ucuz iş gücü olarak görülmesine karşı daha çok örgütlü olmayı istediklerini söyledi. KREŞ İÇİN KESK’ten Hatun İldemir, kadın cinayetlerinin, tacizin son bulmasını istediklerini belirtti. KESK olarak, 50 kişinin çalıştığı tüm iş yerlerinde kreş kurulması, ebeveyn izinlerinin 3 yıla çıkarılması, torba yasada yer alan 2 yıl ücretsiz iznin derhal son bulması için mücadeleye devam edeceklerini bildirdi. Liseli Genç Umut’tan Çağla ise Mersin’deki bir lisede kadın ve erkek öğrenciler arasında 45 cm olması uygulamasına atfen, “45 adım geri değil, 45 adım ileri” dedi. ACİL EŞİTLİK Üniversiteli Kadın Kolektifi’nden Sultan Çiftçi yürüttükleri “Bize acil eşitlik

gerek” kampanyalarını hatırlatarak, Engin Ardıç’ı istifaya davet ettiklerini söyledi. Devam ederse, Ardıçgillere yumurtalarını esirgemeyeceklerini ekledi. SENDİKA İÇİN Ev İşçileri Dayanışma Sendikası Girişimi’nden Gülhan Benli, 8 Mart sonrası programlarını aktardı. Kendilerini sendika olarak ilan edecekleri sürece girdiklerini belirten Benli, bütün demokratik kitle örgütlerini destek olmaya çağırdı. SİGORTALI İŞ İmece’den Serpil Kemalbay ise, görünmeyen emeğin görünür kılınması talepleri ile 8 Mart alanında olduklarını söyledi. Ev işçileri için sendika, sigorta haklarını istediklerini belirten Kemalbay, alanda olmalarının bir sebebinin de kadın cinayetlerinin son bulması istekleri olduğunu ifade etti. BARIŞ İSTİYORUZ BDP ile mitinge katılan Dilber İnce, barış istediklerini yineledi. Kadınların köle gibi kullanıldığını söyleyen İnce, bütün acıların kadınlar için olduğunu söyledi. Aynı yıl içinde bir oğlunun şehit olduğunu bir oğlunun ömür boyu hapse mahkum olduğunu belirten İnce, “8 Mart’a içim yanarak geldim” dedi. Kadınların barış talebini 8 Mart alanında da dile getireceğini söyledi.

Kendi sözlerini söylediler 8 Mart’ta Halkevci Kadınlar Ankara’da AKP il binası önünde, İstanbul’da İstiklal Caddesi’nde eylem yaptı, ‘AKP kadınlara hesap verecek’ dedi

H

alkevci kadınlar 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nün 101'inci yılında AKP’den hesap sormak için Ankara il binası önünde eylem yaptı. Eylem nedeniyle 4 Halkevci kadın gözaltına alındı. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın 7 Mart Pazartesi günü Kadın İşçi Kurultayı’nda ‘Kadına yönelik şiddet olaylarının aslında artmadığı’ yönündeki açıklamalarına cevaben Halkevci Kadınlar AKP il binasına gittiler. İl binası önünde konuşan kadınlar, ölenlerin, öldürülenlerin, tacize ve tecavüze uğrayanların çetelesini tutmak istemediklerini söylediler. AKP iktidarı döneminde kadın cinayetlerinin yüzde 1.400 arttığını hatırlatan kadınlar, Hüseyin Üzmez, Emre Aköz ve Engin Ardıç’ın kadına yönelik saldırılarında güçlerini AKP’den aldıklarını söylediler. AKP Ankara il başkanlığı binasına girerek bir

yetkiliyle görüşmek istedikleri söyleyen kadınlar karşılarına muhatap olarak ancak polisleri bulabildiler. Polis, Halkevci kadınların binanın içine girmesini engelledi. Kadınlar gözaltına alındı. İSTANBUL’DA SOSYAL GÜVENCE İÇİN YÜRÜDÜLER 8 Mart Dünya Kadınlar Günü nedeniyle İstanbul Halkevi’nde buluşan Halkevci Kadınlar İstiklal Caddesi boyunca yürüyerek, “Gerçek eşitlik için kadınlara sosyal güvence” talebiyle başlattıkları kampanyalarını duyurdu. Üzerinde, kadın düşmanı söylemleri ile son dönemde gündeme gelen isimlerden Hıncal Uluç, Engin Ardıç, Emre Aköz, Recep Tayyip Erdoğan, Orhan Çeker, Hüseyin Üzmez’in fotoğraflarının olduğu bir kum torbası ile Taksim

Ankara’da dört Halkevci Kad›n Kocatepe’de bulunan AKP il binas› önünde eylem yapt›. Kad›n cinayetlerinden AKP’yi sorumlu tutan ve bu nedenle AKP’lilerle görüflmek isteyen kad›nlar› polis engelledi.

Meydanı Tramvay durağına kadar yürüyen Halkevci Kadınlar eylemi kum torbasını yumruklayarak, tekmeleyerek bitirdi. “Mutfaktaki tencere kimin umrunda, bu dünyanın yükü benim omzumda” diyerek sokağa çıkan kadınların, “İsyan” çığlıklarına ve ıslıklarına çevredeki kadınlar alkışlarla selam verdi. Dayanışma çağrısı, kimi kadınların kum torbası üstüne kendi kocalarının fotoğrafların eklemek istemesi ile karşılık buldu. Soğuğa ve kara aldırış etmeden eyleme gelen kadınlar “Kar, kış demeyiz, hakkımızı isteriz” dediler. ŞİDDETİ KARŞI DURMAK İÇİN Her gün beş kadının öldürüldüğünü, gidecek başka bir yeri ve sosyal güvencesi olmadığı için kadınların birçoğunun şiddete uğradığı yerde kalmaya mecbur bırakıldığını ifade eden Halkevci Kadınlar açıklamalarında, “Ücretli bir işte çalışabilenlerimizin çoğu güvencesiz çalışıyor. Uzun çalışma saatleri, kötü çalışma koşulları artık olağanlaşıyor. Çalıştığımız iş yerlerinde aynı işi yapan erkeklerden daha az maaş alıyoruz” dedi. Kadınların, ücretli bir işte çalışsalar da çalışmasalar da aile üyelerinin bakımını üstlenmek zorunda bırakıldığını, ev işlerinin üzerlerine yüklenmesine rağmen “ev kadınlığından” emekli olunmadığını söyleyen kadınlar, sosyal güvence taleplerinin karşılık bulması durumunda sağlanacak koşulları anlattı: “Kadınlara sosyal güvence sağlanırsa, evlenmeyi kadın için kural olarak dayatan, evlenmemiş olmayı meşru görmeyen bir düzende, AKP’nin, başbakanın, bakanların üç çocuk doğurmayı vaaz verdiği, ilahiyatçıların etek boyumuzu belirlemeye çalıştığı, kadını ikinci sınıf insan gördüğü bir ülkede kadın düşmanı uygulamalara karşı bir set oluşturabiliriz.”

Halkevci Kad›nlar 21 Ocak 2011’de Halk›n Haklar› Kad›n Forumu’nda buluflmufltu. Bu buluflmada yürütülen tart›flmalar ›fl›¤›nda ‹stanbul’da Halkevci Kad›nlar, yeni bir çal›flma bafllatt›klar›n› 8 Mart günü ilan etti.

Mahallelerde yap›lan kad›n toplant›lar›nda belirlenen ‘Patronlardan, erkeklerden, AKP’den haklar›m›z› istiyoruz, gerçek eflitlik için kad›nlara sosyal güvence’ kampanyas› yap›lan yürüyüflle duyuruldu.


127'inci sayı