Issuu on Google+

BÖLGESEL SEÇİMLER :

Sarkozy ve politikası ağır yenilgi aldı. Ama gerekli dersi çıkartmayıp, halkla inatlaşmakta diretmeye devam ediyor. Sf 8

F ransa’da r ansa’da türkçe-fransızca aylık gazete NISAN 2010

Sayı 6

- Fiya 2 euro

www.fransadayasam.net

Sf 11 HASTANELER HASTA Zenginlerin hizme ndeki hükümet sağlığa zararlıdır. Sağlığımızı korumak için sağlık emekçilerinin yanında yeralalım.

Sf 12

YOKSULLUK

AB komisyonu 2010 raporuna göre, Avrupa’daki tek tek ülkelerde, ortalama net maaşların %60’ ı kadar geliri olanlar yoksul sayılıyor. Bu kritere göre Fransa’nın yoksulluk sınırı 920€ olarak hesaplanmış. 500 milyon nüfuslu Avrupa Birliğinde 80 milyon insan bu kadar gelirle yaşamını sürdürmek zorunda kalıyor.

Vurgunculara geçit yok ! i

şçi ve emekçinin önceden mücadeleyle kazanılmış hakkını gaspetmenin başka çok çeşitli sonuçları da var. Kapitalist ve onun adına hükümet, sadece işçiyi biraz daha fazla çalıştırmayı degil, bir sınıf olarak yenmeyi ve güçlerini dagıtarak ezmeyi de hedeflemektedir.

G

eçen sene patlak veren büyük çaplı krizin, Avrupa düzeyinde sosyal plandaki yansımaları daha yeni yeni görülmeye başlıyor. Ilk anda bankalar ve batan tekelleri kurtarmak için pompalanan milyarlarca euronun şimdi bir yerlerden karşılanması lazım

Sf 17 OKUMANIN ÖNEMİ Okuyarak öğrenmek kendimize güveni ar rır. Düşünme u umuzu genişle r. Olaylara daha geniş bir perspek fle bakma yeteneğimizi geliş rir.


2

NISAN 2010

Editörden Merhaba sevgili okurlar. Mart ayı sosyal poli k mücadeleler bakımından oldukça hareketli geç . Ha alar süren kampanya ve laf dalaşından sonra karar, sandıkta verildi. Daha doğrusu sandığa kadar gitmeye değer görenler açısından böyle. Zira, seçmenlerin yarısından fazlası oy kullanmaya gitmedi. Bunların önemli bir bölümünün ilk defa bilinçli bir protesto tutumuyla böyle davrandıkları ifade ediliyor. Sandığa gidenler ise, işbaşındaki sağcı hükümetlerin poli ka ve uygulamalarını onaylamadıklarını oylarıyla ifade e ler. Hükümet par si ağır bir yenilgiye uğradı. Ama konuyla ilgili değerlendirme yazımızda da görebileceğimiz gibi, Sarkozy ve hüküme bu sonuçlardan ders çıkaracağına, halka karşı inatlaşma yolunu seçmiş görünüyor. Bu aydan i baren gündeme gelecek olan bir dizi önlemi içeren ekonomik tasarruf pake , işçi ve emekçiler için acı bir ilaç. Yutabilirsen yut ! Üstelik bu durum sadece Fransa’ya da özgü değil. Bu sayımızda örnekleriyle yansı ğımız gibi, pek çok Avrupa Birliği ülkesinde benzer sorunlar yaşanıyor ve benzer saldırı paketleri daya lıyor. İlk önce Yunanistan zayıf halka olarak hedefe kondu. Tüm Avrupa ve dünya finans tekelleri bu küçük ülkenin sır na çullanmış bulunuyorlar. Bir Yunanlı sendikacının ifade e ği gibi « kapitalistler Yunanistan’ı, kendi poli kaları için bir laboratuvar olarak görüyorlar . Ama buranın işçi emekçi mücadelesi ve saldırının nasıl püskürtüleceği bakımından bir laboratuvara dönüşebileceğini herhalde hesap etmediler ». Evet orada işler sarpa sardı. Son al ay içerisinde belki on tane genel grev ve ülke çapında dev gösteriler ter plendi. Portekiz işçi ve gençliği Yunanistan’a gıpta ile bakıyor ve örneğini izliyor. İtalya’da 1 milyon kişi Berlusconi züppeliğine ve emekçi düşmanlığına karşı sokağa çık lar. Fransa’da 23 Mart genel eylem gününe 800 bin emekçi ka ldı. 1 Mayıs’a doğru giderken havalar ısınıyor. *** Abur cubur karış rarak değil, bilinçli ve seçerek okumanın, insanın zihinsel sağlığına sonsuz yararlarını arkadaşımız Mehmet Durmaz sizler için yazdı. İyi okumalar. Gelecek sayıda buluşmak dileğiyle ! sayıda buluşmak dileğiyle !

Bu gazete «Vivre ensemble» derneği tarafından aylık periyotlarla yayınlanmaktadır.

Yayın yönetmeni : K. Bozdoğan mizanpaj : Adil Kurt Kapak resmi : Ulaş Göçmen internet adresi : www.fransadayasam.net e-posta adresi : contact@fransadayasam.net

23 Mart’ta 800 BİN KİŞİ SOKAĞA ÇIKTI!

İş garantisi, yaşanabilir bir ücret ve onurlu bir emeklilik için Fransa’da Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin par si UMP’nin bölgesel seçimlerde büyük yenilgiye uğraması sonrası, binlerce işçi ve emekçi 23 Mart günü iş bırak ve sokaklara çıkarak hüküme pretosto e . Büyük ölçüde ulaşım ve kamu sektörü çalışanlarının grev yaparak güçlü ka ldıkları gösteride hüküme n emeklilik sistemine ilişkin planlarına tepki on plana çıkarken, iş garan si ve yaşanabilir bir ücret talep edildi. Paris’te Republique Meydanı ile Na on Meydanı arasında yapılan yürüyüşe yaklaşık

60 bin kişi ka lırken, ülke genelindeki 177 bölgede yapılan gösterilere ise 800 bin kişinin ka ldğı belir ldi. Oldukca coskulu ve renkli gecen yuruyuslere bazi siyasi par lerde ka lirken, Türkiyeli göçmenlerin örgütü DİDF de ka larak destek verdi. Grev ve eylemler CGT, CFDT, FSU, Solidaires (Sud) ve Unsa sendikalarının çağrısı üzerine gerçekleş . Sendikalar, hükümet par si UMP’nin ağır yara aldığı yerel seçimlerden iki gün sonra bu eylemleri gerçekleş rerek, hükümet poli kalarına seçimlerde

sandık uyarısından sonra sokak uyarısı da yapmış oldular. Eği mdeki greve yüzde 22 ka lım oldugu belir lirken, ortaokul ve liselerde her 10 öğretmenden en az 4’ünün iş durdurduğunu bildirdi. Kamu sektöründe yüzde 17,4 oranında bir grev yaşandı. Fransa Ulusal Demiryolları Kuruluş’unda (SNCF) öngörüldüğü şekilde, Paris ve banliyöleri arası ve şehirler arası seferlerde yüzde 50’lere varan grev günü yaşandı. Eren Araman

İş yasaları işverenlere emanet Mart ayı başında dönemin Çalışma Bakanı olan Xavier Darcos, yap ğı bir açıklamada “çok karmaşık ve yeterince esnek olmayan” iş yasalarını yeniden düzenlemek için bir çalışma grubu kurulduğunu haber verdi. Yaklaşık ikiyüz yıllık bir geçmişe sahip olan ve işçilerin mücadelelerinin eseri olan iş yasaları, her zaman patronların hedef tahtasında olmuştur. Günümüzde de patron kuruluşu Medef ve onun hizme ndeki hükumet, her rsa a çalışma süresinin uza lmasının, asgari ücre n kaldırılmasının, iş güvencelerinin kaldırılmasının ve sendikal özgürlüklerin kısılmasının önündeki yasal engelleri kaldırmak için eline geçen her rsa değerlendirmeye çalışıyor. Ha rlanacağı gibi daha önce de aynı gerekçelerle 2007 yılında Iş yasaları yeniden düzenlenmiş ve bu “düzenleme” sırasında

işçilerin birçok kazanımı budanmış . Şimdi de eski çalışma bakanı Xavier Darcos’ un girişimiyle bir kez daha iş yasaları “düzenlenmek” isteniyor. Ancak bu defa sorunu kökünden halletmek isteyen hükumet, çalışma grubunu sadece patron temsilcilerinden kurmaya karar verdiğini açıkladı. Vinci, Veolia, Rhodia, UIMM ve Genç İdareciler Merkezi gibi tekellerin ve kuruluşların temsilcilerinden oluşacak bir grubun işçiler için pek hayırlı şeyler planlamayacaklarını tahmin etmek için kahin olmaya gerek yok. Fransız emekçilerinin ikiyüz yıllık kazanımı olan iş yasaları biz Türkiye kökenli emekçilerin de kazanımıdır. Onları korumak ve ha a daha da ilerletmek için mücadele etmezsek, mücadeleye çevremizi katmazsak yarın çok geç olabilir.


POLITIKA

NISAN 2010

3

KEMER SIKMAKTAN BAŞKA BİR YOL DAHA VAR Direnmek, sermayenin saldırısını püskürtmek ve krizin yükünü, ona sebep olanlara ödettirmek pekala mümkündür.

B

ir önceki sayımızda “kemer sıkmaya hazır olun !” demiş k. Seçimler ve salonlarda meydanlarda ileri geri nutuk atma dönemi bi , şimdi sıra “ciddi işlere” geldi. Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, Başbakan F. Fillon ve tüm bakanlar, söz birligi etmiş olarak aynı nakara tekrarlıyorlar : “Evet, seçimlerden yenilgi ile çık k ama, reformlara tam hızla devam”. “Reform” dediklerinin, yeni saldırı kararı ve emekçinin kazanılmış haklarını silip süpürmek oldugunu, ar k herkes biliyor. Yani siz seçmenler olarak ne yönde oy kullanırsanız kullanın, nasıl mesaj verirseniz verin, bizim uygulamaya söz verdigimiz bir plan var ve ona sadık kalacagız demek is yorlar. Kime söz vermişler ? Tabi ki uluslararası tekellere, finans kuruluşlarına, patronlara. Hüküme destekleyici yönde konuşma yapan ve sevincini dile ge ren tek kuruluşun, büyük patronlar örgütü Medef

olması, herhalde tesadüf degil.

Hükümet partileri tüm seçmenlerin sadece yüzde 15’inin destegini aldı Seçmenlerin zaten yarısı bir nevi protesto ederek sandık başına bile gitmedi. Öbür yarısının ise sadece %35’i hükümet par lerine oy verdi. Yani toplam seçmen sayısı ile kıyaslarsak, hükümete destek oyu verenlerin oranı %15’ler civarındadır. Seçim sonucu yeterli gelmediyse, seçim bi kten iki gün sonra sokaktan gelen mesaja bakmak lazım. Fransa çapında 180 şehirde 800 bin kişi sokaga çık ve hüküme n poli kalarını kabul etmediklerini ifade e ler. şimdi böyle bir durumda ve normal demokrasi işleyişi içerisinde ne beklenir? Hüküme n ya is fa etmesi veya

poli ka degişikligine gitmesi en dogal olanı degil mi ? Ama hayır ! Bakın başbakan, kendi par si için agır bir yenilgiyle sonuçlanan seçimlerden iki gün sonra ve sokaklarda yüzbinlerce kişinin yürüdügü saatlerde Mecliste neler söylüyor : “ şimdi yarı yoldan geri dönmenin zamanı degildir. Seçim sonuçları, Fransa’nın önündeki görevler bakımınıdan hiçbir şeyi degiş rmedi. Modernleş rme hareke ne devam konusunda asla taviz vermeyecegiz. (…) Emekliye ayrılan her iki memurdan birisinin yerini doldurmayacak ve personnel azaltmaya devam edecegiz. (…) Laiklik ve güvenlik öncelikli konularımız olmaya devam edecek.” Evet aynen böyle ! Bir gün sonra Sarkozy de aynı minval üzere konuşmaya, tatlı sert mesajlar vermeye devam e . Hüküme e yapılan bir kaç degişiklik de aynı yönde mesaj vermek üzere planlanmış . 19 tane bakan ve müsteşar seçime girip,

hepsi de yenilmesine ragmen, hiç bir şey olmamış gibi görevlerine devam ediyorlar. Sadece bir iki degişiklikle ye nildi.

Burjuvazi mevzilerini tahkim ederek çatışmaya hazırlanıyor Yaklaşık üç senedir kamu çalışanlarının tepesinde boza pişiren, her sene 100 bin civarında personnel azaltmaya giden poli kanın uygulayıcısı Eric Woerth, bu “başarılarından” dolayı ödüllendirildi ve Çalışma Bakanlıgına tayin edildi. Çalışma Bakanı, hüküme n önümüzdeki aylarda gerçekleş rmeye hazırlandıgı saldırı dalgası bakımından çok büyük önem taşıyor.

Kemer nasıl sıkılacak ? şimdi uygulamaya konulacak olan “kemer sıkma poli kası”nın bir kaç


4

POLITIKA

NISAN 2010

önemli ayagı var.

ezmeyi de hedeflemektedir.

Bir : Emeklilik yaşı yukarı çekilecek, Iki emekli olabilmek için gerekli çalışma süresi ar rılacak. Yani 60 yaşında emeklilik yerine, 65 yaşında emeklilik koşulu ge rilecek. Eger tek hamlede bu başarılamazsa, 61 veya 62’ye de fit olunacak. şu anda emekli olabilmek için 41 sene çalışmış olmak gerekiyor. Bu süreyi de daha uzatmak, 42-43 ha a mümkün olursa 45 seneye kadar çıkarmak hedefleniyor. Bir kişi bir sene fazla çalışırsa, kim ne kazanır diye düşünmeyin. Fransa’da 25 milyon civarında ücretli var. Bu kadar insanın kapitalistlerin kasası için bir sene fazla çalışması demek, 25 milyon senelik işgücününün bir anda gaspedilmesi anlamına gelir. Üstelik, işçi ve emekçinin önceden mücadeleyle kazanılmış hakkını gaspetmenin başka çok çeşitli sonuçları da var. Kapitalist ve onun adına hükümet, sadece işçiyi biraz daha fazla çalış rmayı degil, bir sınıf olarak yenmeyi ve güçlerini dagıtarak

: Geçen sene kriz patlak verdiginde, hükümet hemen bankaların imdadına koşmuş ve iflasları engellemek için milyarlarca para pompalamış bunlara. Tabi ki bu, sene sonunda bütçede önemli oranda bir açık oluşmasına sebep oldu. Avrupa Birligi üyesi ülkelerin mali ekonomik durumlarını yakından takip eden Brüksel Komisyonu hemen uyarıda bulunmakta gecikmedi. Brüt ulusal gelirin yüzde 8’i civarına yükselmiş olan açıkların, Maastricht kriterlerinde öngörüldügü gibi, yüzde 3’e indirilmesi zorunluydu. Hükümet ilk adımda 50 milyar euroluk bir tasarruf yapmak is yor. Bütçeden tasarruf demek, daha az ya rım, daha az sosyal harcama, daha az egi m, saglık, konut harcaması demek r. Hastahane kar etmek için degil, saglık hizmeti için kurulur Mesela

Paris

bölgesindeki

hastahanelerin önüne, tasarruf planı kondu. Bütçeyi denkleş rmek için, önümüzdeki sene sonuna kadar 4 bin işyeri yokedilecek. Bunlardan bir kısmı mevcut çalışanların işten a lması şeklinde saglanacak, bir kısmı ise, boşalan kadrolara yeni eleman alınmayarak gerçekleş rilecek. Burada man k tümüyle piyasacı bir man k r. Hastahane normalde, kar yapsın diye degil, vatandaşa saglık hizme götürsün diye kurulmuş bir birimdir. şimdi hüküme n hastahanelere daya gı şey ise, ne yapıp ederek kara geçmek r. Bir kısım ilaçların paralarının sigorta tara ndan ödenmemesi, geri ödemesi yapılmayan ilaç listesine belirli aralıklarla yenilerinin eklenmesi de aynı man gın ürünüdür.

Üç :

Sigorta kasasında meydana gelen açıklar bahane edilerek, özel sigortalara kapı aralamak da bu hüküme n hedeflerinden bir başkasıdır. ABD gibi acımasızlık ve adaletsizlik üzerine kurulu bazı ülkelerde oldugu gibi, Fransa’da da parası olanın sigortalı olması

Fransa, uluslararası kuruluşların takibi altında Fransa bir süreden beri uluslararası mali kuruluşlar tara ndan sürekli uyarılıyor. Bütçe açıklarının kri k bir noktaya geldigi ve müdahale edilmezse kontrolden çıkabilecegi ileri sürülüyor. Avrupa Birligi Komisyonu, Ekonomik Kalkınma ve Işbirligi Örgütü (OECD), Uluslararası Para Fonu (IMF) ve bir kısım kredi degerlendirme kuruluşları, arka arkaya sıraya girerek uyarı ve ha a hafif yollu tehdi e bulundular. IMF gibi akıl veren de var. IMF başkan yardımcısı John Lipsky biraz daha ileri giderek açık konuştu : “Gelişmiş ülkelerde kamu harcamalarını kısmanın en iyi yollarından birisi, emeklilik yaşını yukarı çekmek r.” Adam, sadece “bütçe açıgı var” diye tespi e bulunmakla ye nmiyor, aynı zamanda bu açıgın nasıl kapa lacagının reçetesini de veriyor. Geri, bagımlı ve sömürge ülkeler için bu türden küstahlıklara alışılmış , ama Fransa gibi bir zen-

gin ülke için pek karşılaşılan birşey degildi. OECD de Fransa’nın emeklilik sistemine gereginden fazla harcama yap gını iddia ediyor. 1992 yılında kabul edilen Maastricht kriterlerine göre, AB ülkelerinin bütçe açıklarının, brüt ulusal gelirin %3’ünü aşmaması gerekiyor. Bugün zaten AB üyesi 27 ülkeden 13 tanesi bu kriterlerin geregini yerine ge rmiyorlar. Uygun oldugunu iddia edenlerin bir kısmının da hesap hilesi yaparak öyle göründükleri belir liyor. Mesela, Yunanistan’ın uzun yıllar boyunca, kendisine kredi saglayan vurguncu Goldman Sachs şirke nin tavsiyeleri dogrultusunda hesapları yanlış ile gi ortaya çık . Tüm AB ülkelerinin kabul e kleri Maastricht kriterlerine göre en fazla % 3 olması gereken bütçe açıgı, Fransa’da şu anda % 8 civarında seyrediyor.

metoduna başvurulması isteniyor. Böylece sigorta şirketleri milyarlarca vurgun vuracak, yoksullar ise, en asgari saglık hizmetlerinden bile mahrum kalacaklar. *** Anlaşılacagı gibi, kemer sıkma pake nde emeklilik yaşının yukarı çekilmesi, zorunlu sosyal harcamaların kısıtlanması ve egi m, saglık, konut alanındaki ya rımların azal lması ve bir de sosyal sigorta işinin devle n sır nda bir yük olmaktan çıkarılması ve hep daha çok kar peşindeki tekellerin rekabe ne açılması gibi acı reçeteler var. Işin garip tara , bu acı reçeteler sadece Fransa’ya mahsus degil. Birçok Avrupa ülkesinde benzer durumlar yaşanıyor. Izlanda gibi resmen iflas bayragı çekeninden, Yunanistan gibi kapı kapı dilenenine kadar, pek çok ülke aynı batagın içerisine saplanmış bulunuyor. Fatih Seyhan

Nisan’dan itibaren yeni önlemler başlıyor *15 Nisan’da yaşlılık kasası ile ilgili mali proje açıklanacak. şimdiden herkes, yaşlılık kasasının içinde bulundugu sıkın lardan sözedilecegini ve acı tedbirler önerilecegini biliyor. Önerilecek ilk tedbir, bir süreden beri la edilip kamuoyu hazırlanan emeklilik yaşı meselesi olacak. Yani 60 yerine 65, o da olmazsa 61, 62 yaşında emeklilik önerilecek. Emekli olabilmek için gerekli çalışma süresi eskiden 37.5 sene idi. Bir kaç yıl önce 40 seneye çıkarıldı. şimdi ortalama 41 sene. Bu sürenin 42’ye, giderek 45’e kadar çıkarılması amaçlanıyor. * Ikinci sırada, personnel azal lmasına gidilmesi tedbiri var. 2007’den beri

zaten kamu sektöründe 100 bin personnel azallması işi hayata geçiriliyor. şimdi öncelikle saglık sektöründe ve Paris hastahanelerinde azaltma gündemde. Paris ve civarı hastahanelerde toplam 4 bin civarında işyerinin yokedilmesi programlanmış durumda. * Ve devamla egi m, saglık, konut vb; alanlarda bütçe kısıtlamalarına gidilerek tasarruf yapılacak. Vurgun vuran büyük tekellerin kasalarından az bir miktar alarak açıgı kapatmak, kimsenin (hüküme n) aklına gelmedigine göre, tek seçenek kalıyor : Emekçinin, yoksulun hakkına, kesesine ve ekmegine dokunmak ..!


POLITIKA

NISAN 2010

5

Tüm Avrupa’da « organize suç

teşkilatı » işbaşında ! B

ir çok Avrupa ülkesinde benzer durumlar ve kemer sıkma paketleri gündeme geliyor. Kendilerinin sebep oldukları krizden, yeni vurgunlar vurarak ve palazlanarak çıkan tekeller ve bankalar ve onların adına hareket eden hükümetler, faturayı emekçiye kesmek is yorlar. Şöyle bir örnek verirsek, durum daha kolay anlaşılabilir : Banque Na onale de Paris (BNP) Fransa’nın en büyük bankalarından birisidir. Bu bankanın tepesinde Sarkozy ve ekibini işbaşına ge renler, onu yatlarına davet edip ta l yap ranlar oturuyorlar. Kriz patlak verdiginde Sarkozy ve hükümet, hemen bankaların imdadına koştu ve 400 milyar euroluk bir kurtarma planı yap . Muhtemel iflasları önleme ve acil nakit ih yacını karşılamak için hizmete sunulan bu dev meblagın bir bölümü bankalar tara ndan kullanıldı. BNP, buradan aslan payını alanlardan birisi idi. Gelişmeleri dikkatle izleyenler o vakit de, bu yöntemi eleş rdiler. Kriz bahanesiyle kaynakların yandaşlara peşkeş çekilmesine karşı çık lar. Ama birçok iyi niyetli insan da, hüküme n böyle davranarak fransız bankalarını iflastan kurtardıgını, ekonominin batmadıgını ve işyerlerinin korundugunu düşündüler. Şimdi Yunanistan’da iflas durumu gündeme gelince anlaşıldı ki, içlerinde BNP’nin önemli bir yer

Görünen o ki, tekeller, bankalar, uluslararası finans kurumları ve hükümetlerin içerisinde yeraldıkları bir « haydut çetesi » işbaşında bulunuyor. Avrupa ve dünya çapında tam bir organize soygun işi tertipleniyor.

tu ugu fransız bankaları, o kriz zamanında Yunanistan devle ne tam 55 milyar euro kredi vermişler. Fransız devle nden neredeyse beleşe aldıkları parayı, Yunanistan’a fahiş bir faiz oranıyla satmışlar ! Yunanistan’a yardım yapılsın mı yapılmasın mı konusunda Fransa ile Almanya arasında bir bardak suda koparılan r nanın sebebi, böylece daha iyi anlaşılmış oluyor. New York’ta en büyük tekellerin avukatlıgından Fransa’nın ekonomi bakanlıgına geçiş yapan Chris ne Lagarde’nin Almanya’yı eleş ri bombardımanına tutması ve Yunanistan’ı o kadar kayırıyor görünmesi, zaten pek hayra alamet bir durum degildi. Sendikaların, işçi par lerinin ve muhalefe n zayıflıgından is fade ederek, tekeller haydutluk daya yorlar herkese. Bazı Avrupa ülkelerinden örnek verelim :

Yunanistan Geçen yıl Karamanlis hüküme nin çok ani bir kararla erken seçime gitmesi ve adeta arkasına bakmadan hüküme en kaçması, zaten şüphe uyandırmış . Sonra anlaşıldı ki, ülkeyi iflasın eşigine ge rmişler ve kaçmaktan, pis işi yapmayı sosyal demokratlara bırakmaktan başka bir çareleri kalmamış. Sosyal demokratlar ise, bu durumu bildikleri halde, teşhir edeceklerine ve gerçegi halka açıklayacaklarına ; gönüllü i aiyecilige soyundular. Söyledikleri şudur : « Bizden önceki hükümet ülkeyi iyi yönetmemiş, borç batagına ve ekonomik iflasa sürüklemiş. Şimdi bu pisligi hep birlikte temizleyelim. »

Tasarruf lazım : eller emekçinin cebine ! Hep birlikte dedigi kim ? Tabi ki, Yunanistan’ın işçi ve emekçileri. Emekçilerin işin bu hale gelmesinde bir sorumlulukları var mı ? Asla. Ama faturayı onların ödemesi bekleniyor. Yunanistan gibi küçük bir

ülkeye 5 milyar euroluk bir tasarruf planı yapılmış. Nereden tasarruf edilecek ? Elbe e işçi ücretlerinden, emekli maaşından, kamu ya rımlarından, saglıktan, egi mden yapılacak tasarruf. Ülkeyi yagmalayan uluslararası tekellerden, onların içerideki işbirlikçilerinden bir şey talep edilecek degil ya ! Bir süreden beri sadece Yunanistan hüküme ve burjuvazisi degil, tüm Avrupa burjuvazisi, uluslararası tekeller ve bankalar, bu küçük ülkenin tepesine çullanmış durumdalar. Avrupa’nın son yıllardaki en mücadeleci halklarından biri olan Yunan halkı şimdi, faturayı ödememek için çırpınıyor, mücadele ediyor. Son bir kaç ay içerisinde onlarca genel grev ve eylem günü düzenlendi. Işçiler, üre ci küylüler, esnaflar, gençlik ayakta.

Herkes kendi payını talep ediyor. Bunlar arasında, Yunan hükümetine hesap hilesi yapma tavsiyesinde bulunan, ülkeyi borç batagına saplayan ve sonra da ihbar eden Goldman Sachs, fransız hükümetinden bedava aldıgı parayı Yunanistan’a yüksek faizle satan BNP gibi finans kuruluşlar ve bankalar da var.


6

NISAN 2010

POLITIKA

Dünyayı haraca baglamış haydutları, tek başlarına püskürtebilecekler mi, görecegiz.

Portekiz Avrupa’nın öteki yakasındaki küçük ülke Portekiz’in durumu, pek çok bakımdan Yunanistan’la benzerlikler taşıyor. AB’nin büyük ülkelerinin ve tekellerinin yagmasına ugramak bakımından, mücadeleci bir gelenege, güçlü bir par ye ve işçi haklarını nispeten iyi savunan sendikalara sahip olmak bakımından ve sosyal demokratların oynadıkları lanetli rol bakımından, bu iki ülke birbirlerine benziyorlar. Portekiz’de 2005 yılında ik dara gelen sosyal demokrat par , hemen seçim meydanlarında verdigi vaadleri bir kenara a p kapitalistlerin hizme ne koşuldu. Ardı ardına uygulanan ve her seferinde büyük kitlesel muhalefetle karşılanan önlemler nedeniyle emekçilerin sa n alma gücü, büyük ölçüde düştü. Ülkenin talanına ka lan 5 büyük bankanın ise, geçen sene 1.8 milyar euro net kar elde e kleri belir liyor. Hüküme n kemer sıkma planında şunlar yeralıyor : Bütçe açıgını %8.3’den %3’e düşürmek, bunun için ücretleri dondurmak, emeklilik yaşını yükseltmek, kamu harcamalarını kısmak, ama bankaların ayrıcalıklarına dokunmamak ve bir de büyük çaplı özelleş rme dalgası.

Portekiz’de 10 milyon nüfus var. 600 bin kişi işsiz. 1 milyon 400 bin kişi yarım günlük, güvencesiz işlerde çalışıyor. 2 milyon yoksul var. Yani nüfusun %20’si yoksul statüsünde sayılıyor. Kârı özelleştir, millileştir

zararı

Hüküme n özelleş rme listesinde 18 tane kamu şirke var. Bunların bir kısmında hisse azaltma yoluna gidilirken, bir kısmı haraç mezat sa lacak. Enerji sektöründe, demiryolu taşımacılıgında, sigorta

ve banka sektöründe bir çok işletme özel sektöre devredilecek. Bunlar arasında mali kriz esnasında borçları devlet tara ndan devralınan ve kurtarılan BPN bankası da var. (Eski sahipleri sa n alırlarsa şaşmamak lazım !) Bunun karşısında güçlü bir kitle hareke nin olması, hüküme n ve burjuvazinin planlarını aksatmakla birlikte, şimdilik tümüyle püskürtmeye de yetmiyor. Lizbon anlaşması imzalandıgında Lizbon’da 200 bin emekçi sokaga çıkmış . 5 Şubat’ta 50 bin memur saldırı planlarına karşı grev ve eyleme çık . 4 Mart’ta yapılan genel greve kamu sektöründe %80 civarında ka lım oldu.

İtalya : 12 Mart günü Italya’nın pek çok şehrinde 1 milyon kişi gösteri yap . CGIL sendika konfederasyonunun çagrısıyla yapılan mi nglerde « iş, ücret, adaletli bir vergi sistemi ve yur aşlık hakları » talep edildi. Eylemin patlak vermesine sebep olan konu, çalışma yasasındaki bir maddenin (18. madde) degiş rilmek istenmesiydi. 1970’li yıllardaki işçi mücadeleleriyle kazanılan haklardan birisinin formüle edildigi 18. madde, « haksız yere işten a lan bir kişinin, mahkeme kararıyla yeniden işe dönebilmesine » imkan tanıyor. Kapitalistler, aşırı sömürü mekanizması önünde engel teşkil edebilecek hiç bir şeye tahammül edemiyorlar. Bu aynı madde, 2002’de de kaldırılmak istenmiş, mücadele

sonucu korunabilmiş . Şimdi kriz bahane edilerek, yeniden aynı konu gündeme ge rildi. Işçiler yürüyüşlerde hem 18. maddeyi savundular, hem de « işten atmaların durdurulması, yoksullukla mücadele edilmesi, adaletli bir vergi sistemi ve yabancı işçilerin haklarının savunulması » taleplerini de haykırdılar. Italya’da da emeklilik yaşının yûksel lmesi, kamu harcamalarının kısıtlanması, krizden çıkış için hüküme n ileri sürdügü tedbirler arasında yeralıyor. Aralık ayında da milyonlarca işçinin ka ldıgı bir genel grev ve yürüyüşler düzenlenmiş .

İspanya : Ispanya, ekonomik ve mali krizin en açık bir tarzda hissedildigi Avrupa ülkelerinden birisi oldu. Avrupa Birligi’ne uygun bir zamanda giren, sanayide ve tarımda önemli bir yıkım olmasına ragmen, yüksek miktarda kredi alarak bunun etkilerini hafifletebilen Ispanya için, denizin sonu çoktan görünmüştü zaten. Ekonomik bakımdan AB’nin en sorunlu ülkelerinden biri olan Ispanya’da bütçe açıgı %12’yi aşmış durumda. 4 milyon 300 bin kişi işsiz. Gençler arasında işsizlik oranı %45’e (kırk beş) kadar varıyor. Asgari ücret 630 euro. Gerici faşizan egilimli Aznar hükümetlerinden sonra, sosyal demokrat Zapatero hüküme de, aynı içerikli poli kalarda karar kılmış . Krizle birlikte durum daha da kötüleşince, aynı reçete orada da

yürürlüge sokulmak isteniyor. Ha a Ispanya, Almanya ile birlikte emeklilik yaşını 67’ye çıkarmayı planlayan iki Avrupa ülkesinden biri oldu. Sendikalar ve kitle örgütleri sert tepki gösterdiler bu pervasızlıga. 23 Şubat tarihinde yüzbinlerce emekçi sokaklara çıkarak ve iş bırakarak, tepkilerini dile ge rdiler.

Varsın, batsın sömürü sisteminiz ! Sonuçta ortaya çıkan manzara şu Geçen sene patlak veren büyük çaplı krizin, Avrupa düzeyinde sosyal plandaki yansımaları daha yeni yeni görülmeye başlıyor. Ilk anda bankalar ve batan tekelleri kurtarmak için pompalanan milyarlarca euronun şimdi bir yerlerden karşılanması lazım. Avrupa Komisyonu komiserlerinden birisi « Avrupa çapında bir tsunami » tehlikesinden sözetmiş . Yani şirketlerin, bankaların ve ha a devletlerin ardı ardına batması ile oluşacak büyük bir dalga… Bu tehlikeyi engellemek için, faturayı işçi ve emekçi kesimlere öde p sistemi kurtarmayı hedefliyorlar. Işçilerin mücadeleci kesimleri ise, « kurtarmayı planladıgınız şey eger sömürücü kapitalist sistem ise, varsın sisteminiz batsın ! » diyorla r. Önümüzdeki dönem, Yunanistan’dan Portekiz ‘e, Fransa’dan Italya’ya ve giderek Kuzey Avrupa ülkelerine kadar her yerde, saldırı dalgasının ve ona karşı mücadelenin çok daha keskin bir şekilde yaşanacagı bir dönem olacak. Remzi Fırat


GÖÇMEN

NISAN 2010

7

Göçmenler « Şamar oğlanı » mı ?

B

ölge seçimlerinde yenilgi ile çıkan Nicolas Sarkozy, seçimlerden ilginç ilginç sonuçlar çıkar yor. Yürü üğü emek düşmanı poli ka ve saldırılarından kaynaklı olan yenilgiden sonra, verilen mesaji anladığını gösteren açıklama beklenirken, Nicolas Sarkozy yürü üğü poli kalarda ısrarlı olduğunu açıkladı. Ama bunları yaparken bir yandan günah keçisi arama, diğer tara an da ırkçımilliyetçi Le Pen’e kap rdığı oyları geri almanın peşinde. Çözüm olarak da yine göçmenler gösterilmekte. Uzun zamandır tar şılan göçmen aile ve velilerinin çocuklarına sahip çıkmadığı tar şmaları bu vesile ile yine başla ldı. Her yıl binlerce emekliye ayrılan memurun yerlerini doldurmayarak ve bunun sonucunda okullardaki personel açığının her yıl katlanmasına neden olan Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, okullarda çocukların başarısızlığını ailelerin « sorumsuzluğuna » dayadı. Ve buradan da aileleri daha fazla sorumlu kılma adı al nda, okulda devamsızlık gösteren çocukların ailelerinin « çocuk parasını »

(alloca on familiale) kesmeyi planlıyor. Anlaşılacağı gibi, « para tehdi » zenginleri değil, yoksul aileleri ve özelliklede çok çocuklu aileleri, yani göçmen kökenli aileleri hedefliyor. Zaten fakir olan aile bu hakkı da bu şekilde kesilince, çocuklar hemen okulamı gidecek, yada okulda daha disiplinlimi olacaklar! yada Hemen akılları başlarına gelip dersmi çalışacaklar ? Elbe e çocukların eği minde ve gelecek bir meslek sahibi olmalarında ailelerin sorumluluğu olması gerekiyor. Ama, eğer anne ve baba kira, yiyecek – içecek, elbise vs.. derken ay sonunu zor ge riyorsa, ekonomik olarak sıkın içinde, düzenli olarak çalışamıyor, çalış klarında çok kötü koşullarda çalışıyor ve çocuklarına ayırabildikleri zaman sınırlı ise, birde dil bilmiyor ve kendileri de eği msizseler bu belir leni ne kadar yapabilirler ? Bu durumda « suçlu » aileler mi, yoksa aile ve çocukları bu koşullarda yaşamak zorunda bırakanlarmıdır ? Üstelik gençler arasında işsizliğin yüzde 25’lere vardığı bir dönemde, göçmen kökenli gençlerin iş bulmasında ırkçı ve ayrımcı elemeler

hala yüksek düzeyde yaşanıyorsa, diplomalı gençlerin işsizik ordusuna ka lma oranları hergeçen gün ar yorsa ve bu somut durumdan kaynaklı gençlerin gelecekleri için okula bağladıkları umut azalmışsa, yine « suçlu » okulda devamsızlık gösteren gençler mi, yoksa gençlere karamsar bir gelecekden başka bir şey vaat etmeyen/edemeyen kapitalist düzenmidir ? Burada yapılması gereken, gençlerin daha iyi bir gelecek elde edebilmeleri için zorunlu (ama yeterli olmayan)”olmazsa olmaz” bir koşul olan okulun önemini ar rmak için personel açıklarını kapatarak ve okul bi minde iş garan sini sağlamakmıdır? Bizce, Sarkozy burada aile ve gençleri suçlayarak hayata geçirmeye çalış kları « geleceksizlik » poli kalarını, her türlü sosyal hakların gaspını ve saldırılarını gölgelemek is yor.

Burka yasası parlamentodan geçecek. Seçim yenilgisinden Cumhurbaşkanının çıkardığı diğer « sonuç » ise burkayı Fransa

topraklarında yasaklamak r. Gazetemizin önceki sayısında « burka yasağının » ne kadar suni bir gündem olduğunu, kadın hakları için önce yapılması gerekenlerin neler olduğuna dair bir yazı yayınlamış k. Ama işin ilginç yönü UMP par si bu yasağı, seçimlerden önce rafa kaldırmış ve sadece parlamentoda bir « deklarasyonun » onaylanmasına karar vermiş . Seçmenlerinin bir kısmını Le Pen’e kap ran UMP, birden karar değiş rmiş ve kap rılan oyları tekrar «çekebilmek » için burkayı yasaklama kararı vermiş r. Burada ırkçı FN par sinin seçimler esnasında kullandığı temalardan birisi olan « Fransa islam tehdi al nda » demagojisine a fda bulunulduğunu belirtmeden geçemeyiz. Sarkozy herhalde UMP’nin FN’ye kap rdığı oyları bir dinin tahkiri ile açıklıyorki, FN’nin oylarını azaltma adı al nda onun temalarını kullanıyor. Ama böylelikle kendi par sinin değil, FN’nin oylarını ar rmış olacak yine. Her ih malde bundan yine zarar görecek olan ise tüm işçi ve emekçilerdir. Nihat Aydın


8

NISAN 2010

POLITIKA

Bölge seçimlerinde Sarkozy ve politikası büyük yenilgi aldı

14 ve 21 Mart tarihlerinde gerçekleşen bölge seçimlerinde ortaya çıkan manzara 4 temel başlık al nda toparlanabilinir. Bunların birincisi, hükümet par si UMP’nin büyük bir yenilgi ile çıkmış olmasıdır. Hükümet bakanlarının çoğununda aday olması ve devle n tüm olanaklarını kullanmasına rağmen, UMP par sinin 26 bölgenin sadece 3’ünü zar zor ele geçirebilmiş olması elbe e emekçiler açısından önemlidir. Seçimlerden çıkar labilecek 2. sonuç ise, Sosyalist Par sinin (PS)’in bu süreçten güçlenerek çıkmış olmasıdır. PS bir önceki dönemde yöne mde olduğu bölgelerin tümünü elinde tu uğu gibi, Korsika adasının yerel yöne mini de ele geçirdi. Haziran 2009’da AB parlamento seçimlerinde aldığı oy ile şimdi aldığı oyu karşılaş rdığımızda, mutlak oyunu yüzde 100 ar rdığını görebiliriz. Çıkartabileceğimiz 3. sonuç ise, ırkçı Le Pen’in par sinin yükselmiş olmasıdır. Sonuncu olgu ise, Sol cephenin poli k arenada varlığını sürdürebilmesinin olanaklarının ortaya çıkmış ve troçkist hareke n de son yıllardaki aldığı oy oranına

göre yüzde 30 / 40’lara varan oranda düşmesidir. Bunların tümünden çıkan ortak sonuç ise Fransa’da seçimlerin ezici çoğunluğunun sarkozy ve hüküme nin poli kalarına kuvvetlice hayır demiş olmasıdır.

UMP’neden yenildi ve FN nasıl yükseldi ? Hükümet par si UMP’nin yenilmesi aslında hiç kimse açısından sürpriz olmadı. Zira, gazetemizin daha önceki sayılarında Sarkozy ve hüküme n de yıpranma belir lerine dikkat çekmiş k. Uzun yıllardır işçi emekçilerin her türlü hak ve özgürlüklerini kırpma poli kası yürüten UMP, yaşanan ekonomik kriz vesilesi ile bu saldırıları ar rmış, krizin faturasını emekçilere ödetmek için her türlü yol ve yönteme baş vurmaktan geri durmamış r. Patron ve büyük tekellere yapılan ve milyarlarla ölçülen kıyaklardan dolayı devle n bütçesindeki açıklar milyarın üzerine çıkmış ve hükümet kemer sıkma poli kaları ile bunu bu yıl 100 milyara düşürtebilmek için önlemler almaya başlamış . Peki bir

yandan, patronlara milyarlarca kıyak yapıp servet vergisini, gelir vergisini, kurumlar vergisini düşürüp, diğer tara an 40 / 50 milyar civarında tasaruffu nasıl yapabileceksin ? Hükümet bu açığı “kapatabilmek” için gözünü emekçilerin cebine dik ğine daha önce de dikkat çekmiş k. Zira, yıllardır sosyal yardımlar aşağıya çekiliyor, emekliye ayrılan her 2 memurun birisinin yeri doldurulmuyor ve bundan dolayı hastanelerdeki bir çok servis yok ediliyor, okullarda ciddi personel açığı yaşanıyor, sosyal sigortanın kasasında açık var diye emekçinin ödediği sağlık harcamalarının karşılanma oranı aşağı çekiliyor, aynı gerekçe emeklilik kasası için gösteriliyor ve şimdi emeklilik yaşınının 60’dan 62, 63 ha a yapabilirlerse 65’e çıkartmaya çalışıyorlar. Örnekler çoğal labilinir, ama hepimiz açısından görünen bir olgu var, o da yaşam koşullarımızın dahada kötüleşmesidir.İşte bu emek düşmanı poli kaları yaparken, Sarkozy emekçileri bölmeye, birbirlerine karşı ön yargıları körüklemeye çalış . Son aylarda yaşanan “Burka’nın yasaklanma

yasası”, “Ulusal kimlik tar şmaları” ve güvenlik (ve banliyölerdeki şiddet) sorunları ile hükümet bunu yapmaya çalış . Fransızların dini ve milli duygularını gıdıklayarak, kendisine yönelik var olan tepkilerin azalabileceğini, olmadığı durumdada en azından oluşabilecek karşı mücadeleyi baltalayabileceğini, hiç olmaz ise tepkiyi başkalarının üzerine çekmeyi hesaplıyordu. Ama körüklediği dini ve milli gerici duygular UMP’ye tepkilerle birleşince oyların bir kısmı Milli Cepheye (FN)’ye kaydı. Gazetemizde, yara lan sunni “Burka ve ulusal kimlik tar şmalarının” Le Pen’in işine yarayacağını daha önceki sayılarımızda dikkat çekmiş k ve maalasef haksızda çıkmadık.

Sarkozy’nin yenilgiden çıkarttığı sonuç : gerici ve milliyetçi politikalarda tam gaz devam 21 Mart akşamı seçimlerin sonuçları açıklandığında başbakan Fillon, UMP’nin yenilgi ile çık ğını kabul etmiş ve gereken sonuçları çıkartacağını belirtmiş . Ertesi


POLITIKA

gün, Sarkozy ve Fillon görüşüp, “izlenecek tak k” konusunda ortak bir çizgi belirlediler. Görüşmelerden sonra Fillon’un basına verdiği demeçlerde seçimlerden 3 temel sonuç çıkar klarını belir yordu. Bu sonuçları Fillon şu şekilde ifade e : “İş ve ekonomik kalkınma için reformlara devam ; Bütçe açığını kapatma yönlü önlemlerde hızlanma ; Cumhuriyetçi pak n hayata geçmesi için daha hızlı çalışma”. Bu belir len sonuçları hayata geçirebilmek için, hüküme e değişiklikler de yapılmış, iyi bir “sarkozy’ci” ama seçimlerde çok kötü oy olarak ne kadar tepki topladığını göstermiş olan eski Çalışma Bakanı Xavier Darcos’u hüküme en uzaklaş rmış ve 2 tane de Chirac’cı milletvekili bakanlık görevini üstlenmiş . Bu arada “sol’a” açılışın sembolü haline gelmiş Mar n Hirsch’in de hüküme eki görevine son verilmiş . Başbakanın belir ği poli kalar aslında hüküme n uzun yıllardır devam e rdiği poli kaların ta kendisi idi. İş ve ekonomik kalkınma adı al nda yine patronlara kıyaklar yapılacak ve ödemek zorunda oldukları vergiler dahada aşağıya çekilecek ; bütçe açığını kapatma adı al nda “kemer sıkma” poli kası hızlanacak ve örneğin emekliliğe ayrılma yaşı en kısa zamanda uza lacak ve Cumhuriyet pak al nda din ve milli duygular daha’da kabar lacak . Yani Fillon, emekçilerin istediğinin tam tersini hayata geçirme konusunda ne kadar ısrarlı ve kararlı olduklarını gösteriyordu. Bunlara ek olarak, UMP içerisinde ciddi eleş rilerin ortaya çıkmasına neden olan “Karbon vergisi” ni de geri çekeceğini belir yor ve böylelikle par içerisinde “birliğin” pekişmesinide umuyordu. Ertesi gün, 23 mart çarşamba günü bakanlar kurulundan sonra Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, bir basın açıklaması yaparak başbakanının belir klerini somutlaş racak . Nicolas Sarkozy, “emeklilik üzerine yürütülen tar şmaların” 6 ay içinde biteceğini, Burka’nın bu topraklarda yasaklanması için bir yasa tasarısının en kısa zamanda hazırlanacağını ve poli ka da bir değişikliğin “verilecek en kötü karar” olduğuna vurgu yapıyordu. Sarkozy bunlarla ye nmeyip “okulda kendi çocuğuna sahip çıkmayanların aile yardımlarının kesileceğini” de belir yor ve buradan da hedef tahtasına göçmen ailelerini koyuyordu. Yani Cumhurbaşkanı, seçim öncesi emek düşmanı poli kaların da devam edeceğini, ve Le Pen’e kap rdığı oyları 2012 cumhurbaşkanlığı seçimlerinden

önce tekrar alabilmek için de milliyetçi ve göçmen düşmanı poli kaları yürürlüğe geçireceğini ilan etmiş oluyordu böylelikle.

Seçimlerde sol’mu yoksa Sosyalist Partisi mi kazandı ? Bu sorumuz ilk bakışta anlaşılmayabilinir ve hemen cevap olarak da “ikisi de” denebilinir. Sosyalist Par ’sine seçimlerin en büyük kazananı demek elbe e yanlış olmaz. 9 ay önce yapılan seçimlere göre oylarını yüzde 100 ar rmış, daha önce elinde olan bölgelerin çoğunu tekrar kazanmış ve ha a Korsika’yı bile sağ’ın elinden almış . Yanlız, PS’in seçim proğramına bakıldığında U M P ’ n i n proğramı ile tamel farklılıklar içermiyor a s l ı n d a . Ö z ü n d e , hükümetin politikalarının eleştirisi üzerine kurulu olan proğramı, doğru dürüst alternatif içermediği gibi, emekçilerin temel talep ve ih yaçlarına da cevap vermiyordu. Aslında, PS’in kazanmasından değil, UMP’nin yenilgisinden bahsedilmesi gerekiyor. Oylar UMP’ye karşı, ona karşı en ciddi “alterna f” gibi görünen PS için kullanıldı. Somutlandıralım söylediklerimizi. Hükümete tepkilerin yürütülen emek ve emekçi düşmanı poli kalardan dolayı olduğuna yukarıda değinmiş k. Örneğin, emeklilik konusunda UMP’nin önerisi şudur : “emeklilik kasasında ciddi açıklar var, bundan dolayı emekliliğe ayrılma yaşı olan 60’ı 65’e çıkartmalıyız”. Peki PS’ne bu konuda neler öneriyor ? Yapılan açıklamalara bakıldığında Sosyalist par sinin UMP’den farklı bir önerisi yok, ve bundan dolayıda muhalefet par si olmasına karşın şu ana kadar Par olarak bir önergede bulunmadılar ve en azındandan 2012’den önce bulunmayacaklarını belir yorlar. Ama Par ’nin en önde gelen yöne cilerin kamuoyunda yap kları açıklamalara bakarak, emekliliğe ayrılma yaşının uza lması gerek ği düşüncesi par içinde egemen olan düşüncedir.

Örneğin, PS’in genel sekreteri Mar ne Aubry, 17 ocak’da RTL radyosunda yap ğı bir röportaj’da aynen şunları belir yordu : “Büyük ih malle [emekliye ayrılma yaşında] 61 yada 62 yaşına doğru gitmemiz gerekecek. Ama zor çalışma koşulları ve yaşlılara iş bulma sorununu çözme koşulu ile elbe e”. Par nin genel sekreteri bu konuda Nicolas Sarkozy ile görüşmeyi de kabul edeceğini vurgulamadan geçmiyor. Bu söylemler üzerinden tepkiler gelince Mar ne Aubry, kırk dereden su ge rerek söylediklerinin yanlış yorumlandığını belir , ama nafile böylelikle par sinin görüşlerini ifade etmiş oldu. Başka bir örnek daha : Eski basbakan ve Par ’nin “ağır toplarından” Laurent Fabius, 17 şubat günü France İnter radyosunda y a p t ı ğ ı r ö p o r t a j ’d a emeklilik yaşına konusunda “esneklik” yapılmasının “kaçınılmaz olduğuna” vurgu yapmış . S o sya l i st Par ’sinin “ağır toplarının” emeklilik yaşının uzatılması gerektiğine v u r g u yapmalarının nedeni, devlet bütçe açığının kapa lması için öngördükleri yöntemlerden birisinin bu olmasındandır. UMP gibi PS’de, emeklilik maaşlarının devlet kasası için pahalıya mal olduğu fikrinde. UMP gibi PS’de var olan açığın kapa lması için zenginlerin vergilerinin ar rılması gerek ğine kesinlikle karşı. UMP gibi PS’de, bu bütçe açığının kapa lması için özelleş rmelerin olabileceğini düşünüyor. PS ik dar da olduğu dönemlerde UMP’nin şu an yap klarından geri kalmamış . Jospin hüküme tarihe en çok özelleş rmeleri gerçekleş ren hükümet olarak geç , özelleş rmeleri bir kural haline ge ren Lizbon sözlesmesini PS imzaladı, halkın referandum yolu ile red e ği ve neoliberal poli kaları kural haline ge ren AB anayasasının bır kopyası tekrar parlamentoya geldiğinde yine onaylayan PS oldu. Dünya halklarına uyguladıkları poli kalarla kan kusturan İMF ve DTÖ (Dünya Ticaret örgütü)’nün başkanları Sosyalist Par sinin önde gelen iki lideri. Pascal

NISAN 2010

9

Lamy’nin OMC başkanı olması için 2005’de eski Cumhurbaşkanı Jacques Chirac desteklemiş, Dominique Strass Kahn’ın ise İMF’nin başına Nicolas Sarkozy’nin desteği ge rmiş r. Eğer söz konusu olan bu “sosyalistler”, sistemin ih yaçlarından başka bir poli ka hayata geçirme çizgileri olsaydı, sağcı Chirac ile Sarkozy bunları desteklermiydi ? Dün olduğu gibi, bugün de Sosyalist par si düzenin ve sermayenin ih yacı olan emekçi düşmanı poli kalardan hayata geçirecek r.

Emekçi alternatifi “Sol cephe” ve NPA’nın durumu Gazetemizin geçen ayki sayısında manşet’ten, “Sol cepheye” oy çağrısında bulunmuştuk. Yazımızda, Sol cephenin proğramı ile emekçilerin en acil taleplerine cevap verilebileceğini, ve bileşimi ile de emekçi hareke nde umut olabileceğini belirtmiş ve Yeni an kapitalist par ” (NPA) nın da bu birlikte yer almasının daha olumlu sonuçlar doğuracağına dikkat çekmiştk. Seçimlerin sonuçlarına bakılırsa, Sol cephenin oyları bir önceki AB parlamento seçimleri ile hemen hemen aynı düzeyde. Reel oy oranında kısmi bir yükseliş bile var. Sosyalist par sine yönelik bir oy kayması yaşanmamış ve ha a kimi bölgelerde bir yükselme kaydetmiş r Sol cephe. Bu anlamı ile poli k arena’da bir güç olarak duruyor ve birliğini koruyabildiği ve emekçi hareke ile birleşebildiği, onların taleplerine sahip çık ğı ve savunduğu oranda, önümüzdeki dönemde önemli bir güç haline gelebilir. Seçim öncesi bu rolü NPA üstlenmek is yor, ve sadece kendi örgütsel çıkarlarından dolayı sorumsuzca davranıp Sol cephe’ye dahil olmaya karşı çıkmış . Yanlız seçim sonuçlarına bakıldığında NPA’nın büyük bir hayal kırıklığı ve yenilgi ile çık ğı görülecek r. NPA, haziran 2009’daki AB parlamento seçimlerinde aldığı oydan neredeyse yüzde 40 civarında kaybetmiş r. Tek başına seçimlere girdiği hiç bir bölge’de yüzde 5’i aşamamış, ve Sol cephe ile girilen 3 bölgede ise birlik azımsanmayacak düzeyde oy alabilmiş r. Buradan doğru sonuç çıkartmaları ve örgütsel çıkarları değilde emekçi hareke nin çıkarları yönlü hareket etmeleri bekleniyor.

Deniz Uztopal


10

NISAN 2010

SOSYAL YAŞAM

Kriz bahane kârlar şahane P

etro-kimya alanında faaliyet gösteren Total tekeli, Exxon Mobil, Texaco, Shell ve BP’ nin ardından dünyanın 5. büyük petrol tekelidir. Ciro açısından da Fransa’ nın en büyük işletmesidir. Total tekeli; Total’ ın sırasıyla 1999 yılında Belçika’ nın Petrofina ve 2000 yılında da Elf’ i yutmasıyla ortaya çık . Dünyanın birçok ülkesinde ya ortak olarak ya da tamamen kendine ait olan birçok rafineri işleten Total’ ın Fransa’ da kendi mülkiye nde olan 6 rafinerisi bulunuyor. Bu rafinerilerinde toplam 3800 kişi çalışıyor ancak Total’ın yan kuruluşları da dahil olmak üzere toplam yaklaşık 100 bin çalışanı mevcu ur. Hemen her kıtada rafineri işleterek, petrol kuyuları açarak faaliyet yürüten Total özellikle Kongo, Angola, Sudan, Kamerun, Tanzanya, Gabon, Birmanya, Nijerya, Çad, Irak ve daha adını sayamayacağımız birçok yoksul ülkenin petrol kaynaklarını onlarca yıldır işle yor (yeral zenginliklerine rağmen bu ülkelerin tamamının çok yoksul ülkeler olması dikkat çekici). Rakiplerini yutarak zaten kârlı bir kuruluş olduğunu gösteren Total tekeli, son yıllarda dünyayı saran ve onbinlerce emekçinin ekmeğinden olmasına neden olan ekonomik kriz koşullarında bir Fransız şirke nin şimdiye kadar gerçekleş remediği oranda kâr elde ederek dikkatleri üzerine çekmiş . 2008 yılında yaklaşık 14 milyar € kâr elde eden Total, 2009 yılında da giderek ağırlaşan ekonomik krize rağmen 7,8 milyar € kâr elde etmeyi başardı. Total tekeli dünyada sadece krize rağmen elde e ği olağanüstü kârlarla tanınmıyor.

Sabıkası oldukça kabarık Toulouse’ da havaya uçan ve 31 emekçinin haya na mal olan AZF fabrikası olayında, Fransa’ nın Ba kıyılarında batan Erika tankerinin yolaç ğı büyük çevre felake nde Total’ ın sorumluluğu hükume n örtbas etme çabalarına rağmen hâlâ unutulmadı. Birmanya’ da cunta hükume nin işbirliğiyle çalış rdığı köleler, Afrika ülkelerinde devlet yöne cileri ve bürokratları arasında oluşturduğu rüşvet sistemi ve tezgahladığı askeri darbeler ar k günlük basının kaleme

aldığı sıradan olaylar haline geldi. Liste daha da uza labilir, ancak yaşadığımız ekonomik sistemde sistemin işleyişinin bir parçası olan rüşvet ve yolsuzluk suçlarının çetelesini tutmanın bir faydası yok. Konunun bizi ilgilendiren yanı, elde e ği olağanüstü kârlarla ekonomik krize rağmen krizden etkilenmediği, tam tersine “krizi bir rsata” çevirdiği ortaya çıkan Total tekelinin geç ğimiz 8 Mart’ ta 370’ i kadrolu, 450’ si taşeron işçisi olmak üzere 820 kişinin çalış ğı Dunquerque’ deki Flandre rafinerisini kapatacağını ilan etmesi oldu. Geç ğimiz 8 Mart’ ta Paris’te yapılan şirket merkez konseyi (CCE) toplan sında Total yöne mi, Eylül 2009’ dan bu yana üre m durdurulan Flandre rafinerisini “Avrupa ve ABD’ de petrol ürünlerinin tüke minin düşmesi” ni gerekçe göstererek kapatacağını açıkladı. Rafinerinin kapa lacağıyla ilgili söylen leri

basından duyarak bilgi almak amacıyla toplan nın yapıldığı binanın önünde toplanan işçilerin haberi duyarak protesto gösterilerine başlaması üzerine polis işçilere gözyaşar cı gaz ile saldırdı. Öte yandan dikkat çekici nokta bir yandan “tüke minin düşmesi” ni gerekçe göstererek Fransa’ daki rafineriyi kapatan Total, 10 Milyar € ya rım yaparak Aramco ile birlikte Suudi Arabistan’ da yeni bir rafineri yap rıyor. Bu rafineride üre lecek ürünlerin “tüke minin düştüğü” ileri sürülen “Avrupa ve ABD” ye ihraç edileceğini belirtmeye gerek bile yok. Sabıkası oldukça kabarık olan Total’ ın elde e ği milyarlarca euro’ yu bulan kârlarına rağmen azalan kârlarını koruyabilmek için ilk başvurduğu önlemin işçilerin sokağa a lması olması Total tekelinin “kirli” oluşundan dolayı değildir. Gazetemizin Ocak sayısında yer alan bir yazıda yine aynı şekilde elde e ği

kârlara rağmen Con nental tekelinin krizi bahane ederek Clairoix’deki fabrikasını kapatmasından bahsetmiş k. Kapitalist ekonomik sistemin doğasında olan ekonomik kriz koşullarında kârların azalmasının önüne geçilmesinin ya da azami oranda ar rılmasının faturasının her zaman emekçilere öde lmeye çalışılması yine kapitalist sistemin doğasında vardır. Bunu boşa çıkaracak olan emekçilerin buna dur demek için mücadele etmeye karar vermeleridir. Con nental işçileri direnebildikleri kadar direndiler ama sını n geri kalanı onları izlemediği için mücadeleyle elde e kleri tazminatlarına razı oldular. Bugün de Total emekçileri aynı durumla karşı karşıya. Eğer onlara bugün sahip çıkmazsak yarın aynı sonuç bizleri de bekleyebilir. Hüseyin Saygılı


SAĞLIK

11

NISAN 2010

Hastaneler hasta! Y

olu hastanelere düşenler birçok defa AP-HP imzasını görmüşlerdir. 1849 yılında bir yasa ile göçmenlere, yoksullara, yaşlılara ve çocuklara sağlık ve sosyal yardım amacıyla kurulan Assistance Publique, 1960 yılından i baren hastanelerle birleşerek Assistance Publique - Hôpitaux de Paris (AP-HP) adını alır. Şimdi bu AP-HP idaresi Mart ayı içerisinde 2012 yılına kadar 300 milyon euro tasarruf yapmak amacıyla 3 ila 4 bin sağlık çalışanın işten çıkarılacağını açıkladı. AP-HP bünyesinde, 20.660’ı doktor, 16.700’ i hemşire ve hasta bakıcı ve 71.800’ i sekreter ve teknisyenlerden oluşan 92 bin sağlık çalışanı Paris ve çevresindeki 39 hastanede hastalara hizmet veriyor. AP-HP, idaresinin, bütçesinin bir elde toplandığı ve ekonomik olarak hükumete bağlı bir kuruluştur. 2008 yılında 6,5 milyar euro bütçeye sahip olan AP-HP’ nin 2009 yılı borcunun 95,5 milyon euro olması bekleniyor. Bütçedeki açığı gidermek için AP-HP yöne mi çareyi personel azaltmakta ve bazı servislerle hastanelerin birleş rilmesinde ve ha a çoçuk hastanesi olan Trousseau Hastanesini kapatmakta buldu. Bunun yanısıra yemek, yatak ve temizlik hizmetlerinden yapılacak tasarruflar da cabası olacak. Basına açıklanan “yeniden yapılanma” planına göre bütçenin %70’ inin harcandığı personnel giderlerinden tasarruf yapmak amacıyla 2012 yılına kadar 4 bin sağlık çalışanının işten çıkarılması öngörülüyor. Planın bir diğer ayağı da Cochin, Lariboisiere, Saint-Louis, Hôtel Dieu hastanelerinin bazı servislerinin birleş rilmesi ve Trousseau çoçuk hastanesinin kapa lmasını öngörüyor. 2009 yılı içerisinde zaten 700 sağlık çalışanı işinden olmuştu. Buna ek olarak 2010 yılı içerisinde 1150 sağlık çalışanı daha işini kaybedecek. AP-HP idaresinin personnel giderlerini kısma çabası, hükumetlerin onyıllardan bu yana devam eden halkın uzun mücadele ve uğraşlardan sonra elde e ği sosyal kazanımların bir bir ortadan kaldırılması poli kasının bir parçası olduğuna şüphe yoktur.

Yine 2009 yılında Sağlık Bakanlığınca yürürlüğe sokulan sağlık hizmetlerinin fiyatlandırılması konusundaki yeni uygulama ile hastalar ar k tedavisinden kâr elde edilenler ile zarar edilen olarak ikiye ayrılmaktadır. Uygulamanın geri çekilmesi, hastalara sunulacak hizmetlerin kalitesinin yüksel lmesi için geçen yıl Mayıs ayında Fransa’ nın dünyaca ünlü p profesörleri doktorlar ve hemşireler ile günlerce sokaklara dökülmüşlerdi Bu defa yine sağlık çalışanları hem hastalara sunulan sağlık hizmetlerinin kalitesinin insan onuruna yakışır olması işin hem de ekmeklerini savunmak için sokaklara dökülmek, mücadele etmek zorunda kaldılar.

Sağlık, alınıp satılan bir hizmet değildir AP-HP’ nin “yeniden yapılanma”

planını açıklamasından sonra Hipokrat yemini etmiş olan binlerce doktor yeminlerinin gereğini yerine ge rmek için planı protesto e ler, dünyaca ünlü p profesörleri planı teşhir e ler, hastane direktörleri is fa etmekle tehdit e ler. Bazı hastanelerde hemşireler ve hasta bakıcılar hastane direktörlerini bir süreliğine alıkoydular, idare bürolarını işgal e ler. Bütün bu çabalar sonuç verdi ve nihayet AP-HP idaresi sendikalarla görüşmeler sona erinceye kadar planın dondurulduğunu açıkladı. Sağlık hizmetlerinin bir kamu hizme olmaktan çıkarılmasını ve ne cede alınıp sa labilen herhangi bir hizmet konumuna sokulmasının adımlarından biri sağlık çalışanlarının çabasıyla şimdilik durduruldu. Ancak sağlık çalışanları biz emekçiler tara ndan desteklenmezlerse,

onların çabaları da yetmeyebilir. Sağlık hizmetlerinin kamu hizme olarak kalması için, yararlandığımız hizmetlerin insan onuruna yakışır olması için biz Türkiye kökenli emekçiler ve göçmenler olarak sağlık çalışanlarını desteklemek için seferber olmalıyız. Zenginlere bir çırpıda 15 milyar euro veren hükume n, AP-HP’ nin 95,5 milyon euro tutarındaki borcunu silmek yerine 4 bin sağlık çalışanını kapı dışarı etmesi, hastaneleri ve servisleri kapatması, onun kimden yana olduğunu açıkça gösteriyor. Zenginlerin hizme ndeki hükumet sağlığa zararlıdır. Sağlığımızı korumak için sağlık emekçilerinin yanında yeralalım.

Fransa’da Yaşam


12

NISAN 2010

AVRUPA

Avrupa’da yoksulluk alarm veriyor ! A

vrupa birliği komisyonu 2010 yılını yoksulluğa ve toplumsal dışlanmışlığa karşı mücadele yılı ilan etmiş. Bu cümleyi okuyanların önemli bir bölümü muhtemelen, dünya’daki yoksullukmu yoksa Afrika’daki yoksullukmu diye düşüneceklerdir. Hayır, Avrupa’daki yoksulluktur söz konusu olan. Oysa yoksulluk Avrupa’ya pek yakış rılmaz. Avrupa ve yoksulluk pek yan yana düşünülmez. Avrupa denilince zenginlik, bolluk, gelişmişlik gibi kavramlar akla gelir. Asya’daki, Afrika’daki yoksulun pembe düşler diyarıdır Avrupa. Kaf dağının ardı kadar ulaşılması güç, ulaşıldığında ise kurtuluşun adı olmuştur Avrupa. Yoksulluk ise daha çok dünya’nın güney yarım küresiyle birlikte anılır olmuş, ha a güney’in açlık ordusunun günün birinde çekirge sürüleri gibi zengin kuzeyi is la edeceğine dair korku ve komplo teorileri bile üre lmiş, kitaplar, makaleler yazılmış, filmler çekilmiş r. Fakat ne olduysa oldu, sihir bozuldu, zengin avrupa ile yoksulluk ve sefalet yan yana yazılmaya başlandı. İşçiler, emekçiler ve göçmenler olarak bizler bu gerçeği son bir kaç yıldır e mizde, kemiğimizde hissediyorduk aslında. Fakat bugün bu gerçek bütün çıplaklığı ile daha iyi görünmeye başlanıyor ve Avrupa’nın karabasanı haline dönüşüyor. İşsizlik, yoksulluk ve sefalet her geçen gün çığ gibi büyüyor. Buraya kadar yazılanları abar lı bulanlar için işte rakamlar hemde en yetkili ve resmi ağızlardan.

AB komisyonu 2010 raporuna göre, Avrupa’daki tek tek ülkelerde, ortalama net maaşların %60’ ı kadar geliri olanlar yoksul sayılıyor. Bu kritere göre Fransa’nın yoksulluk sınırı 920€ olarak hesaplanmış. Almanya’nın 833€, Lüksemburg 1375€, Polonya 325€, Bulgaristan 233€, Romanya 185€’dur. 500 milyon nüfuslu Avrupa Birliğinde 80 milyon insan bu rakamlar ve daha az gelirlerle yaşamını sürdürmek zorunda kalıyor. Bir başka ifade ile AB nufusunun %17’si yoksulluk ve sefalet içinde yaşamakta ve bu sayının her geçen gün daha da artmasından endişe edilmektedir. Komisyon raporuna ve açıklanan rakamlara göre Fransa’da 8 milyon insan, yani nüfusun yaklaşık % 14’ü yoksullukla cebelleşiyor. Almanya’da da durum farklı değil.

80 milyonluk Almanya’da 10 milyonu aşkın insan sefaletle boğuşuyor. AB’de yaşayan çocukların %20’si yoksulluk koşullarında büyüyor. Bu oran İtalya’da %25, Bulgaristan’da %26, Romanya’da %33’e kadar çıkmış durumda. Yine yoksulluktan en fazla etkilenen kesimlerin başında göçmenler ve emekliler geliyor. Bu kesimlerde de yoksulluk oranları %26 ile %30 arasında değişiyor. AB’de yaşayan halkın %37’si yılda sadece bir ha a bile ta l yapamaz duruma gelmiş. Halkın %10’nu evini yeterince ısıtamıyor. %9’u otomobil sa n alamıyor. Yine halkın %10’u ha ada sadece 2 kez et yada balık yiyebiliyor. Krizle birlikte işsizlik rakamlarıda yükselişe geçmiş durumda. İşsizlik oranı Fransa’da %8,6 , Almanya’da %7.5 , İspanya’da %14 dolaylarında seyrediyor. Bütun bu veriler AB komisyonu raporlarının resmi rakamlarıdır. Gerçek rakamların

ise daha yüksek olduğu tahmin edilmektedir.

Bu duruma neden ve nasıl gelindi ! Peki bunca yoksulluk, işsizlik ve sefale n ortaya çıkmasının sebebi bir üre m daralması mı ? Yani herkese yetecek düzeyde üre m yapılamaz halemi gelindi? Eldeki veriler ve rakamlar tam tersini söylüyor. Teknolojide ve makineleşmedeki baş döndürücü gelişmeler düşünüldüğünde, üre m araçları ve üre m güçlerinin muazzam düzeydeki gelişim ve dönüşümleri hesaba ka ldığında düne göre üre mdeki ar ş kat ve kat artmış, aşırı bir üre me dönüşmüş bu durum piyasadaki arz ve talep dengelerini alt üst ederek bir ekonomik krize bile dönüşmüştür. Ayrıca şunuda biliyoruz ki AB’nin

en güçlü patronlarından Almanya son 5 yıldır dünya ihracat şampiyonluğunu kimseye kap rmıyor. Yani 5 yıldır dünya’ya en çok mal satan ülke Almanyadır. Dolayısıyla sorun üre mde bir gerileme yada daralma sorunu değildir. Sorun üre lenin adaletli bir paylaşımı sorunudur. Sadece son 15 -20 yıldır büyük tekelci, holding’çi sermayenin daya ğı ve hükümetlerin uyguladığı neoliberal poli kalara emekçiler cephesinden bakıldığında işin rengi daha net görülmüş oluyor. Avrupa işçi sını nın ekonomik, sosyal ve siyasal kazanımlarının önemli bir bölümü yok edildi. Kamu hizmetleri toplumsal ih yaçlara göre değil piyasanın acımasız rekabet koşullarına göre yeniden organize edildi. Bütün kamu kurum ve hizmetleri özelleş rilip sermayenin hizme ne sunuldu. Sağlık, eği m, ulaşım, ile şim gibi dev kamu sektörleri piyasa koşullarına


NISAN 2010

AVRUPA

uyarlandı. Öyleki sağlık sektörü hastayı, eği m sektörü öğrenciyi birer müşteri olarak görmeye başladı. Arkadaşlıklar, dostluklar sahteleşmekte, herşey alınıp sa lan çıkar ilişkilerine endekslenmekte, paylasma, yardımlaşma gibi değerler sulandırılıp buharlaş rılmakta, algılar değişmekte ahlâki değerler yozlaşmaktadır. Kısacası bir çok şey insan odaklı olmaktan çıkıp piyasa odaklı, kâr, kazanç odaklı olmaya dönüşüyor. Artan yoksullukla oran lı olarak büyük şirketlerin kâr oranlarıda 5-10-20 kat daha artmış, kişisel servetler akılları durduracak düzeye ulaşmış, birçok zenginin kişisel serve bazı ülkelerin bütçelerinden çok daha fazla düzeye ulaşmış r. Polonya’daki, Romanya’daki, Türkiye’deki ve son olarak Çin’deki ucuz işgücü buradaki isçi ücretleri üzerinde bir tehdit ve baski olarak kullanılıp ücretler donduruldu yada düşürüldü, emeklilik yaşı sürekli yüksel lip emekli maaşları düşürüldü. İşsizlik ücre ve süresi düşürüldü. Birçok sosyal yardım hakları budanarak adım adım yok edildi. Bu ve benzeri uygulamaların bir sonucu olarak geniş emekçi kesimlerin sa n alma gücü her geçen gün daha da düştü ve yukarıda bahse ğimiz yoksulluk ve sefalet tablosu ortaya cık .

Yoksullukla kim nasıl mücadele edecek ! Yeniden başa dönersek eğer ; AB komisyonu yoksullukla mücadele edecekmiş. Nasıl ve hangi poli kalarla ? Örneğin özelleş rmelerden vazgeçilip işten atmalar durdurulacak mı ? Emeklilik yaşı ve çalışma saatleri düşürülüp işsizlere çalışma alanları yara lacakmı ? Kârlarını 10’a 20’ye katlamış servetlerine servet katmış zenginlerden ve dev şirketlerden daha yüksek vergiler alınıp yoksullukla mücadele için kullanılacak mı ? Kuşkusuz bunların hiçbiri yapılmayacak. Zaten bu ve benzeri talepler yıllardır her işçi, memur ve öğrenci eylemlerinde, her grev ve direnişte dile ge riliyor. Fakat AB yöne cileri ve hükümetler bu talepler karşısında sürekli üç maymunu oynuyorlar. İşte iflasın eşiğindeki Yunanistan örneği ortada. Ülke bir yangın yerine dönmüş, kriz en çok yunan işçisini ve emekçisini vurmuş buna rağmen AB’nin Yunanistan’a bulduğu çözüm ve daya ğı poli kalar yine bilinen türden. İşçi ücretlerinin düşürülmesi, emeklilik yaşının

yüksel lmesi ve halkın sır na yeni vergilerin bindirilmesi. Benzer acı reçeteler İspanya, İtalya ve Portekiz için yola koyulmak üzeredir. Bütün bu neoliberal saldırı poli kaları çoğu zaman açıktan sermaye yanlısı, işçi düşmanı, gerici merkez sağ par ler tara ndan yürütülmüş zaman zamanda işçi ve emekçi yanlısı görünen sol, sosyal demokrat par ve poli kacılar eliyle yürütülmüştür. Örneğin Fransa’da en çok özelleş rme ve işten atma uygulamaları 10 yıl önceki sosyalist par li Jospin hüküme döneminde olmuştur. Almanya’da emekçiler için bir yıkım reformu olan Hartz 4 Poli kaları Sosyal Demokrat – Yeşiller koalisyonu olan Shroder hüküme döneminde olmuştur. İngiltere’de Blaire öncülüğündeki sözde işçi par si hüküme hem ülkesinin emekçilerine yönelik hak gasplarında hemde dünya halklarına yönelik savaşçı, saldırgan poli kalarıyla yapmadığını bırakmadı. Canice icraatları ha zalarda tazeliğini halâ koruyor. Yunan emekçilerinin üzerine yıkılmaya çalışılan kriz’in ağır faturası yine bir Sosyal demokrat par olan PASOK tara ndan kesiliyor. Açık r ki sermaye sını insafsızlığın bütün sınırlarını zorluyor, gardını almış, dünya’yı işçi ve emekçilere dar ediyor. Bütün bu pis işlerinide bazen sağ hükümetler bazende sözde sol, sosyal demokrat hükümetler üzerinden yürütüyor. Yaşananlar gösteriyor ki Kapitalizm’in ve sermaye yanlısı neoliberal poli kaların Dünya’ya ve Avrupa’ya işsizlikten, yoksulluktan bunun sonucu olarak ırkçılıktan ve ayrımcılıktan, ahlaki çöküntülerden ve doğayı tahrip etmekten, savaş ve saldırganlıktan başka verebileceği hiçbirşeyi kalmamış r. Bu gidişe dur diyebilecek yegane güç bu saldırıların mağduru ve muhatabı durumunda olan işçi sını , emek ve demokrasi cephesidir. Avrupa işçi sını bu güce ve potansiyele, bu tarihsel birikime ve reflekslere sahip r. Bugün için ayağa kalkıp daha güçlü silkinişlere, daha fazla moral ve mo vasyonlara, daha fazla özgüvene, daha azimli mücadeleci önderlere ve daha fazla kendisi için sınıf olma bilincine ih yacı vardır. Kuşkusuz bu ve benzeri özelliklerini mücadele içerisinde yeniden bilenerek kazanacak r. İbrahim Balcı

13

Haber turu 3 ayda 74 evsiz sokakta yaşamını kaybetti

11 mart günü « Morts de la rue » (Sokak ölüleri) derneğinin yap ğı açıklamaya göre, 1 ocak’dan bu yana Fransa���da 74 evsiz sokakta soğuk ve beslenme sorunlarından kaynaklı ölmüş ve bunların 4’ü çocuk. Dünyanın en zengin ülkeleri arasında yer alan Fransa’da, hâla in-

sanlar evsizlikden sokaklarda yaşamak zorunda kalıyor. « Morts de la rue » derneğinin açıklamasına göre bu sayının artma ih malinin yüksek olduğu tahmin ediliyor. Aynı derneğin yap ğı sayıma göre ise 2009 yılında toplam 358 kişi sokakta kaldığından dolayı haya nı kaybetmiş .

Şubat ayında enflasyon yüzde 1.3 arttı

INSEE’nin (Ulusal ista s k ve Ekonomik aras rmalar ens tüsü) 16 mart’ta yap ğı açıklamalara göre Fransa’da enflasyon oranı, kasım 2008’den bu yana en yüksek yükselişi kaydederek, yüzde 1.3 ar . INSEE’nin verilerine göre, enflasyon canavarının yükselmesine bağlı olarak tüke m mallarında ise yüzde 0.6 ar ş yaşanmış. Avrupa çapında tüke m mallarındaki fiyat ar şlarını hesaplamak için kullanılan IPCH fiyat ölçüsü şubat ayında beklenilen 2 ka na çıkarak yüzde 0.6 art-

mış. Yani Avrupa’nın her köşesinde fiyatlarda bir ar ş yaşanıyor. Insee’nin verilerine göre, ocak ayına göre şubat ayında elbise ve ayakkabı fiyatlarında yüzde 5.8 artmış. Aynı esyalar 2009’un şubat ayında ise sadece 1.3 artmış . Ekonomik krizden en çok etkilenen sektörlerin arasında olan otomobil sektöründe ise yeni arabalardaki ar ş yüzde 0.5 olarak kalmış. Ücretlerde ar ş olmayınca, işçi emekçilerin alım gücü yine biraz daha gerilemiş oldu.

Gaz fiyatlarında patlama Şubat ayında ev gazlarında bir ar şın olacağı, ama yapılacak bölge seçimlerinden dolayı bunun mayıs yada haziran ayına ertelendiği belir liyordu. 21 mart’ta büyük bir yenilgi ile çıkan hükümet, adeta öç alırcasına, bir kaç ay daha beklemeden 1 nisan’dan i baren ev gazları tarifesini ar rma kararı

verdi. Ama ufak tefek bir ar ş değil. Tam yüzde 9.5 ar ş birden yapılacak. Görünen, hükümet ekonomik kriz vesilesi ile büyük tekellerin hizme ne sunduğu milyarların yol aç ğı bütçe açıklarını emekçinin cebine göz dikerek kapatmaya çalıyor.


14

NISAN 2010

TÜRKIYE

- ERMENISTAN

Oysa çözüm ne kadar da basit ... “Soykırım tasarısı”, ABD Temsilciler Meclisi’ndeki oylamada bu kez kabul edildi. Yıllardır aynı konuda yapılan oylamalarla geleneksel bir şenlik haline getirilen “Ermeni soykırımını kabul etmeme” oylamaları, bu kez Türkiye’nin bütün direnişine rağmen “kabul etme oylaması” biçiminde sonuçlandı.

H

rant Dink’ten dinlemiş m. Özellikle Amerika’da yaşayan ve önemli bir etki gücü edinmiş bulunan Ermeni Diasporası’nın önde gelenlerinden oluşan bir grup, kurdukları çeşitli vakıf ve örgütler aracılığıyla bu işten yüklü miktarda gelir elde ediyordu. Onların sorunu, 1915’te başlayan büyük insanlık faciası değildi. Kitleler halinde katledilen Ermeni yoksullarının acısı ile onların faaliye arasında herhangi bir bağ yoktu. Ama aynı şekilde, Türkiye Cumhuriye ’nin çeşitli kanallardan inanılmaz boyutlarda rüşvet akıtarak yürü üğü “soykırım tasarısını engelleme faaliyetleri”nin de tarihte yaşananlarla en küçük bir ilgisi yoktu. Sonuçta iki tara n zayıflıklarından yararlanan bir asalaklar sürüsü oluşmuştu ve bunlar, nesnel olarak aynı menfaat şebekesi olarak görülebilirdi. Gelinen noktada, ABD Temsilciler Meclisi, Beyaz Saray’ın şu anda yürürlükte olan Ortadoğu poli kalarıyla görünüşte çok uyumlu olmayan bir karar vererek, soykırım konusundaki tutumun değişmesine kapı açmış r. Ancak, Türkiye’nin şiddetli tepkisi üzerine topun Obama’da olduğu yolunda bir umut rüzgarı es rilmiş, kararın onaylanmayacağı yönünde bir ışık yakılmış r. Günümüz koşullarında normal sonuç budur. Ancak, Türkiye-Ermenistan arasında protokol aşamasına gelmiş ilişkilerin ilerleyebilmesi için ABD’nin yeni bir yol haritası çizdiği yolundaki kuşkuları daha dikkatli izlemek gerekecek r. Bu konuyla sınırlı olmak üzere, hükümet üzerinde, en azından Ermeni kamuoyunu hoşnut edecek bir adım a lması için baskı yoğunlaşacak r. “Ermeni Açılımı”nın devam edebilmesi için somut ve yol açıcı bir tavır beklen si, şimdi Erdoğan hüküme nin hareket tarzını belirleyecek r. Bu arada, hüküme n İncirlik Üssü ile ilgili radikal bir karar verebileceği gibi ham hayallerin nesnel hiçbir karşılığının bulunmadığını söylemek gerekir. Amerikan üsleri ve bölgedeki ABD askeri varlığının

Türkiye tara ndan desteklenmesine ilişkin herhangi bir husus, bu konuyla ilişkilendirilemez. Ne var ki, Azerbaycan faktörünün bu süreçte Türkiye’yi daha “baskı yapılabilir” bir pozisyonda görmesi de kaçınılmazdır ve bu, şaşır cı bir biçimde, Türkiyeİsrail ilişkilerini de etkileyecek; doğmuş bulunan soğukluğun çözülmesi yönünde bir sonuca doğru ilerlenecek r. Bazı yorumcuların, soykırım tasarısının bir oy farkla da olsa geçmesini, “şanlı Davos van minüt”ünün in kamı olarak görmeleri çok anlamsız değildir. Son oylamada “Yahudi Lobisi”nin eskisi kadar etkili olmadığı söylen leri büyük olasılıkla gerçeği yansı yor. Oyun çok yönlü ve çok aktörlü özellikler taşımaya devam ediyor. Aradan neredeyse 100 yıl geçmiş r ama, bölgedeki etkin güçlerin listesi ve bu listeye dahil olanların temel ve değişmez çıkarları değişmemiş r. Karl Marx, çok eski tarihi olay ve kişiliklerin günümüz üzerindeki etkisini bir yasa gibi formüle etmiş :

“Bütün ölmüş kuşakların geleneği, büyük bir ağırlıkla, yaşayanların beyinleri üzerine çöker. Ve onlar, kendilerini ve şeyleri, bir başka biçime dönüştürmekle, tamamıyla yepyeni bir şey yaratmakla uğraşır göründüklerinde bile, özellikle bu devrimci bunalım çağlarında, korku ile geçmişteki ruhları kafalarında canlandırırlar; tarihin yeni sahnesinde o saygıdeğer eğre kılıkla ve başkasından alınma ağızla ortaya çıkmak üzere, onların adlarını, sloganlarını, kılıklarını alırlar...” Türkiye ile Ermenistan arasında ünlü protokol imzalanırken, orada bulunanlar topluca bir fotoğraf çek rmişlerdi. Fransa, Almanya, İngiltere ve ABD yöne cileri, Türkiye ve Ermenistan heyetlerini temsil edenler arasında sırıtarak boy gösteriyorlardı. Yüz binlerce insanın kanı ve canı üzerinde parmak izi bulunan caniler, topluca, bu “sorunun çözülmesi” anında “en güvenilir kurtarıcılar” gibi görünmek istemişlerdi. Kendi aralarındaki hesapları henüz hiçbir

biçimde kapatmamış olanlar, yeni hesaplaşmalar sırasında dökülecek kanın rengi hakkında şimdiden anlaşmış bulunuyorlar. “Komşularıyla sı r sorun poli kası” yürütme sevdasında olduğu izlenimi vermeye çalışan Erdoğan hüküme ise tarihte dökülmüş kanın hâlâ tüten kokusunu burnunun ucundan uzaklaş rmak için utangaç bir biçimde eliyle yelleniyor. Çaresizlik içinde kıvranıyor. Oysa çözüm, ne kadar uzak görünürse görünsün, ne kadar da basit… Türk ve Ermeni halkları, vazgeçemeyecekleri kardeşlik adına, tüm emperyalistlerin yakasına birlikte sarılmak üzere birleşebilirler. Şu anda kendilerini yönetenleri de karşısına dik kleri bir adalet mahkemesini birlikte kurabilirler. Pis hesaplara boğulmamış bir yolu bulmak mümkündür ve gereklidir. Hüküme n sokulmaya çalışıldığı yeni dönemeç, bu yoldan mümkün olduğu kadar uzağa savrulma dönemecidir. Aydin Çubukçu


TÜRKIYE

NISAN 2010

15

Newroz’dan çıkan mesaj 17 Mart’ta Yüksekova’da başla lan Newroz gösterileri önceki gün Diyarbakır ve İstanbul başta olmak üzere başlıca kentlerde yapılan görkemli gösterilerle tamamlandı. Basında gösteriler; “Görkemli Newroz”, “En barışçıl Newroz”, “Yüz binlerin sesi”, “Newroz alanlarından barış çağrısı” gibi olumlanan bir içerikle yer buldu. Kuşkusuz bu ve benzeri nitelemelerin her biri doğrudur. Çünkü yüz binlerin ka lımıyla yapılan eylemlerde hiç bir ölüm, yaralanma, ha a sözü edilen bir vukuat olmamış r. Ama kalabalıklar; çözüm için kri k bir talep olarak; “muhatap sorununun” nasıl olması gerek ğini dile ge rmişlerdir. BDP’nin bir muhatap olduğu hem BDP’li yetkililer tara ndan açıkça söylenip hem de alanlardan haykırılırken, Öcalan ve PKK’nin “muhatap alınması” talebi de dile ge rilmiş r. Bu görüşler, geçmiş yıllarla kıyaslandığında hem çok daha kitlesel hem de çok daha barışçıl biçimde ifade edilmiş r. Bunca kitleselliğe ve yaygınlığa karşın bir “vukuat”ın olmamasının iki nedeni vardır. Bunlardan birincisi ve en önemlisi; Newroz’a ka lan yığınların hem barış isteğini hem de Kürt sorununa barışçıl ve demokra k çözüm beklen sini tüm öteki kaygıların önüne geçirmiş olmasıdır. İkincisi ise polisin ortamı provoke

edecek müdahaleler yapmaktan kaçınan bir tutum izlemesidir. 2010 Newroz’unda dikkat çekici özelliklerden birisi de, sadece bölge illerinde değil, başlıca illerde (İstanbul, İzmir, Adana, Antep, Kocaeli, …) Newroz’a ka lımların yoğunluğudur. Bu da, Kürt sorununun bölge sorunu olmaktan da öte tüm Türkiye’nin sorunu olduğunun, çözümünün de bu nedenle sadece Kürtleri ilgilendirmeyi çoktan aşarak Türklerin de bir sorunu olduğu gerçeğinin kimsenin inkar edemeyeceği biçimde ortaya çıkması demek r. Başka bir söyleyişle; “Sorun Kürt sorunudur. Öyleyse Kürtleri ilgilendirir. Çözümün nasıl olmasına dair kaygılar da onların kaygısı olmalı” tezi geçersizdir. Tersine sorunun çözümünde, “Nasıl bir Türkiye de yaşamak is yoruz?” sorusuna yanıt kaygısı taşıyan her kesimin ve herkesin tutum takınması ertelenemez bir görev olmuştur. Burada, bu tablodan görev çıkarması gerekenlerin en başında ise sendikal camia vardır. Çünkü Newroz alanlarından yapılan “Barışçıl demokratik ç ö z ü m ”

çağrısında özellikle de ba illerinde sendikalar, emek örgütlerinin katkısı olmadan oluşturulacak bir çözümün demokra k bir muhteva kazanması, AKP’nin yedeklediği bir saflaşmayı aşması olanaksızdır. Bu yüzden de sendikalar ve emek örgütü yöne cilerinin sorunda taraf olarak kendilerini ortaya koymamış olmaları, sorunun çözümünün en önemli handikabı olarak da ortaya çıkmaktadır. Kimi illerde TEKEL işçilerinin kendi pankartlarıyla Newroz’a ka lması, bazı illerde de TEKEL işçilerinin konuşmacı olarak yer alması elbe e önemlidir ve TEKEL mücadelesinin Newroz alanına yansımasıdır. Ancak, tanınmış sendikacıların, emek örgütlerinin önde gelen temsilcilerinin Newroz kürsülerinde olmamaları, üyelerini kendi pankartlarıyla Newroz etkinliklerine katmaktan geri durmalarının ar k anlaşılır bir yanı da kalmamış r. Çözümün böyle dayatmasının yanında Kürt halkının barış ısrarının bu ölçüde ortaya çık ğı bir durumda emek

cephesinden, emek cephesinin en önemli kurumları olan sendika ve öteki meslek örgütlerinden bir destek görülmemesi elbe e ki anlaşılır değildir. AKP Hüküme ; Anayasa’nın 26 maddesini değiş rmek amaçlı bir pake kamuoyuna açıkladı. Sendikalar ve emek örgütleri şimdi ne yapacak; burada da “tarafsız” mı kalacaklar; “Bu siyasi par lerin işidir, bizi ilgilendirmez” mi diyecekler? Sendikaların ve emek örgütlerinin, Kürt sorununda bu; “siyaset dışı”nda kalma tutumları sürerken, Anayasa konusunda ciddi olarak “muhatap” olarak ortaya çıkabilirler mi; çıksalar bile kamuoyunda bu tutum ciddiye alınır mı? Sorular çoğal labilir. Ama asıl olan sorulara verilecek yanı r. Ve sendikalar ülkenin başlıca sorunlarında siyasi tutumlar alma cesare ve inisiya fi gösteremezlerse sendikal alanda da ayakları üstüne kalkmaları olanaklı olmayacak r. Newroz alanları, AKP Hüküme ne talepleri ulaş rmış r. Ama aynı zamanda alanlardan sendikalar ve emek örgütlerine de “Kürt sorununun demokra k ve barışçıl çözümü için birlikte davranma” çağrısı yapılmış r. Newroz alanlarındaki barış vurgusunun, kitlesellik ve yaygınlığın anlamı budur. Ihsan Caralan

AYDINLARDAN ANAYASA ÇAĞRISI Aydınlar, demokratik bir anayasa için ortak bildiri yayınladı. Bildiride, seçim barajının kaldırılması, milletvekili dokunulmazlığının kürsü dokunulmazlığı ile sınırlandırılması isteniyor. Türkiye’de aydınlar, demokra k bir anayasa için ortak bildiri yayınladı. Bildiride, seçim barajının kaldırılması, milletvekili dokunulmazlığının kürsü dokunulmazlığı ile sınırlandırılması isteniyor. Öğre m üyesi, sanatçı, gazeteci, sendikacı gibi pek çok meslek alanından 200’ü aşkın ismin imza a ğı ortak bildiride, yeni Anayasa pake konusunda öncelikle ‘‘mutabakat’’ sağlanması gerek ği vurgulandı.

Yeni bir anayasa ih yacına dikkat çekilen bildirgede, “Tüm siyasi par ler, üniversiteler ve sivil toplum kuruluşlarının ak f olarak anayasa tar şmalarına ve anayasanın oluşumuna ka lacağı bir süreç içerisinde hazırlanmasını önemli buluyoruz” vurgusu yapıldı. Demokra k temsil Türkiye’de demokra kleşmenin temel ih yaç olduğuna dikkat çekilen bildirgede, “Darbe anayasası

bütünüyle değiş rilerek eşitlikçi, özgürlükçü, demokra k bir anayasa yapılmalıdır” denildi. Yeni anayasa çalışmalarında 23. Dönem TBMM’nin önemli rol alacağına dikkat çekilen bildirgede, “Yaklaşan genel seçimlerin daha demokra k koşullarda yapılabilmesi ve daha demokra k bir temsil imkanı yara labilmesi için gereken öncelikli düzenlemeler vardır” denilerek şu öneriler sıralandı: *Anayasa ve Seçim Yasası’nda yapılacak değişiklik ile ülke seçim barajı kaldırılmalı, par lerin Hazine yardımlarından adil biçimde yararlanmaları sağlanmalı, par lerin ve adayların seçim harcamalarının sınırları belirlenerek seçim gelir ve

giderlerinin şeffaflığını denetleyecek bağımsız bir kurum oluşturulmalıdır *Anayasa, Siyasi Par ler ve Seçim Yasası’nda değişiklik yapılarak, an demokra k sınırlamalar kaldırılmalı ve par lerin kapa lması Avrupa Konseyi Venedik Komisyonu Kriterleri çerçevesinde ve is snai bir durum olarak düzenlenmelidir. *Milletvekili dokunulmazlıkları kürsü dokunulmazlığı ile sınırlandırılarak, TBMM Siyasi E k Yasası çıkar lmalıdır. *Ordu, güvenlik ve yargı mensupları dışında kamu görevlileri ile ilgili siyaset yasağı kaldırılmalıdır. *Kadınların eşit siyasi temsiline imkan vermek amacıyla pozi f ayrımcılığı da içeren cinsiyet eşitlikçi yasal ve anayasal düzenlemeler yapılmalıdır.


16

NISAN 2010

GÜNCEL

Silah tüccarları kana doymuyor

Haber turu

2010’un ekonomik kalkınması 0.3 ile 0.4 arasında kalacak

Dünya çapında birkaç yıldır etkisini gösteren ekonomik kriz nedeniyle pek çok sektörde daralma yaşanırken, silah sanayiinde adeta patlama yaşanıyor. Stockholm Barış Araş rmaları Ens tüsü (Sipri) tara ndan yapılan açıklamaya göre 2005-2009 yılları arasında dünya genelinde silah sa şı yüzde yirmi ar .

D

ünya çapında birkaç yıldır etkisini gösteren ekonomik kriz nedeniyle pek çok sektörde daralma yaşanırken, silah sanayiinde adeta patlama yaşanıyor. Stockholm Barış Araş rmaları Ens tüsü (Sipri) tara ndan yapılan açıklamaya göre 2005-2009 yılları arasında dünya genelinde silah sa şı yüzde yirmi ar . 2000-2004 yılına göre yapılan kıyaslama, son 5 yıl içinde silah üreten büyük emperyalist devletler tara ndan gerçekleş rilen silah sa şlarının yüzde 22 ar ğını gösterdi. En çok sa lan silahlar arasında roket, savaş uçağı ve mermi bulunuyor. En çok ABD sa yor Sipri Başkanı Paul Holtom, dünya çapında silah sa şında savaş uçaklarının sa şının yüzde 27 ar ğına işaret e . Sipri tara ndan verilen bilgiye göre ABD, dünya silah sa şında en büyük payı elinde bulundurmaya devam ediyor. Son beş yıl içinde ABD, dünyadaki silah sa şının yüzde 30’unu gerçekleş rdi. Bu sa şın yüzde 39’unu savaş uçakları oluşturdu. ABD’yi yüzde 23 ile Rusya takip ediyor. Avrupa’da en çok silah satan ülke Almanya olurken, onu Fransa ve İngiltere takip e .

Türkiye Almanya için vazgeçilmez Son beş yıl içinde silah sa şını en çok ar ran ülke ise Almanya. Almanya, önceki beş yıla göre dünya silah sa şındaki payını yüzde 6’dan yüzde 11’e çıkardı. Almanya’dan en çok silah sa n alan ülkelerin başında ise Türkiye geliyor. Sipri’nin verilerine göre Almanya’nın sa ğı silahların yüzde 14’ü Türkiye’ye gi . Türkiye, geç ğimiz yıl Almanya’dan 2 milyar

avro karşılığında U214 pi 6 denizal siparişi yapmış . Alıcı ülkeler listesinde Türkiye’yi, yüzde 13 ile şu sıralar ağır bir ekonomik bunalım yaşayan Yunanistan takip ediyor. Yunanistan, bundan 5 yıl önceki araş rmada dünya genelinde Çin ve Hindistan’dan sonra en çok silah sa n alan üçüncü ülke olmuştu. Son beş yıl içinde ise dördüncü sıraya düştü. Sipri’nin araş rmasına göre Yunanistan’ın son beş yıl içinde aldığı silahların yüzde 38’ini, ABD’nin üre ği F-16C ve Fransa’nın üre ği Mirage 2000-9 pi savaş uçakları oluşturuyor. Bu durumun kendisi bile, Yunanistan’ın aşırı borçlanmasında yüksek miktarda silah sa n almasının ya ğını gösteriyor.

Gerilimli bölgeler ilk sıralarda Dünya genelinde silah sa n alan ülkelerin çoğunun “gerilimli bölgeler”deki ülkeler arasında olduğu dikkat çekiyor. ABD’den en fazla silah sa n alan ülkeler arasında Güney Kore, Birleşik Arap Emirlikleri ve İsrail bulunuyor. Rusya’dan en çok silah alan ülkeler ise Çin, Hindistan ve Cezayir. Ça şma ve gerilimlerin yüksek olduğu bölgelerdeki ülkeler silahlanmaya hız verirken, özellikle Güneydoğu Asya ülkelerinde aşırı bir ar ş dikkat çekiyor. Malezya, 2005-2009 yılları arasında geç ğimiz beş yıla göre silahlanmaya ayırdığı bütçeyi yüzde 722 ar rdı. Yine Güney Amerika ülkeleri de son beş yıl içinde yüzde 150 daha fazla silah sa n aldı. Fransa’da Yaşam

Fransa Merkez bankası ve INSEE’in 8 mart Pazartesi günü yap kları açıklamalara göre Fransa’nın ekonomik kalkınması 2010’un ilk üç ayında yüzde 0.4 olarak öngörüldü. Daha önce yapılan öngörülere göre ekonomik kalkınma oranı 0.5 olarak varsayılıyordu. Böylelikle veriler “kriz’den çık k” diyenleride yalanlamış oldu. INSEE’nin araş rmalarına göre 2010 yılı boyunca ekonomik kalkınma yüzde 0.3 ile 0.4 oranından yüksek olmayacak. Hükümet ise aylardır aras rma ku-

rumlarının öngörülerine neredeyse hiçe sayarak kalkınma oranını yüzde 1.6 olarak öngörüyor. Yani bilimsel araş rma yapan kurumların öngörülerinin tam 4 kat fazlası. Aslında öngörüsünün yukardan hesaplandığını kendiside biliyor, ama daha sonra “öngördüğümüz olmadı, ar k kriz’den dolayı bu reformları yapmak zorundayız” argümanını kullanarak emekçilerin haklarına yönelik yapılan sosyal saldırıları “meşrulaş rmak”, yada “kabul edilir” kılmak is yor.

Paris dünyanın en pahalı şehri Ünlü ingiliz ekonomi gazetesi “The Economist” in yayınladığı bir araşrmaya göre Paris şehri dünyanın en pahalı şehriymiş. Geçen sene yapılan sıralamaya göre Fransa’nın basken 2. sırayken, bu sene 1. lik tah nı kapmış. Dünya’da 132 şehirdeki fiyatlara göre bir sıralama yapan ekonomi gazetesi, sıralamasında kullandığı kriterler arasında insanların kazançları bulunmuyor. Gazete sadece tüke m malla-

rı ve hizmetlerin fiyatları kriterine dayanarak sıralama yapmış. Yani, insanların gelir ve harcamalarına göre hesaplanan alım gücü olarak sıralanma yapılmamış. Peki, buradan hangi sonuç çıkar labilinir ? Her şeyden önce Paris çok pahalı bir şehirdir, yaşam koşulları her geçen gün daha’da zorlaşıyordur, ama genel olarak insanların alım gücü örneğin bir İstanbullulardan daha yüksek olabilir.

Paris’te araba cezalarına kota “Aujourd’hui en France” adlı gazete 19 mart günü çok ilginç bir belge yayınladı. Paris valiliğinin kendi servislerine yönelik hazırladığı “kararname’de”, memur ve polislere Paris sokaklarında araba cezaları için bir kota konuluyor. Bu kararname’ye göre, memur ve polisler 2010 yılında, örneğin 17 bin

park cezası yazmaları gerekiyor. Eger belirlenen sayıya ulaşılmadığında ise görevli memur veya polis kendi idaresinden “uyarı” alacak. Sayısal baskı al nda bulunan memur, Paris sokaklarında dolaşırken cezayı basmak için hiç bir durumu “anlaşıyla” karşılayamayacak.


KITAP

NISAN 2010

17

OKUMANIN ÖNEMİ O

kuyarak öğrenmek kendimize güveni ar rır. Düşünme u umuzu genişle r. Olaylara daha geniş bir perspek fle bakma yeteneğimizi geliş rir.Okuyarak kişinin haliyle kelime dağarcığı zenginleşir ve insanı daha fazla kavramlarla düşünmesini sağlar. Yani düşünce kapasitesini ve kültür düzeyini ar rır. Günümüz dünyasında yönetenler sorgulayan, hesap soran, çevresindeki ve dünyadaki olaylara eleş rel bir gözle bakan insanları istemiyorlar.Tam tersine bananeci, bireyci, vurdumduymaz vb gençler ye ş riyor. Neden ? Çünkü okuyup kendini geliş ren insanı istedikleri gibi yönlendiremeyeceklerini ve kolay yönetemeyeceklerini tecrübeleriyle iyi biliyorlar. Bireyler ve toplumlar için okuma alışkanlığı çok önemlidir.Okuma alışkanlığı edinebilen insan eleş rel düşünür, kendisine güvenir, haklarını savunabilir, olumsuzlukları kavrar ve bilerek karşı koyar. Okuma alışkanlığı okuyucuyu daha çok düşünmeye sevk eder. Söz konusu e ğim gerçekliklerle de, güzel olan herşeyden yana bir düşünmedir. Sık sık şu p sözlerle karşılaşırız ; ‘’işine gücüne bak, kitap okumak karın doyurmaz… Düşünmenin geçinmeye faydası yok…’’ İlk etapta masum ve doğru görünen bu görüşlerin bilinçsizce gündeme ge rilmesi önemli değil fazla ciddiye alınmayabilir. Ancak bilinçlice bu düşünceleri gündeme ge renlerin art niyetli oldukları kesin . Neden ? Sizin düşünmeniz yerine sizin adınıza düşünülmesi yeterlidir demek r bu. Okumuş üniversite bi rmiş yani genel bir eği m ve öğre m sürecinden geçmiş kişiler bile okumayı bir süreklilik haline ge rmedikleri sürece zamanla geriliyorlar. Araş rmayan, sorgulamayan, üretmeyen bu insanlar sadece duyduğuna ve gördüğü yüzeysel şeylere inanan düzenin bir uysal kölesi durumuna gelebiliyorlar. Diyeceksiniz ki okula gitmenin bir yaşı var…Bu doğru ! Fakat okumanın sürekli yeni şeyler öğrenip kendini geliş rmenin bir yaşı yok. Okuma beynin besinidir. Şunuda iyi biliyoruz ki beynimiz bilgi depolama ve işleme merkezidir. Okuyarak depomuzu beslemiyorsak işleyecek

bir şey olmayan beynimizin yeni bir şeyler üretmesi mümkün müdür ? Doğru kitap nasıl seçilir ? Okunacak kitap özenle seçilmelidir. Günümüzde o kadar çok kitap basılıyorki içlerinde kendimize ve insanlığın geleceğine hizmet eden kitaplar olduğu gibi saçma sapan bir sürü zararlı fikir ve görüşler içeren bir çok kitap da vardır. İyi ve kaliteli kitaplar seçmek ise doğru bir yönlendirmeyle mümkündür. Okuyun ama ne okursanız okuyun anlayışı da yanlış r. Herşeyde olduğu gibi okumanın da bir amacı vardır. Okumanın kendisinin ne olduğundan çok niçin okunduğu önemlidir. Kuşkusuz herkes için ayrı

ayrı bir okuma kılavuzu reçetesi yok. En genel anlamıyla insanlık nereden geldi nereye gidiyor ve bu gidişat içerisinde insanın rolü ne ? Daha ileri giderek ‘insan olarak bana düşen nedir ? Insan olarak üzerime düşen görevi daha iyi yerine nasıl ge rebilirim ?’ sorusuna yanıt aramak r. Bir insan tek başına yanlızca kendi deneyimlerine dayanarak ilerlemek istesede çok ileri gidemez. İşte burda bizden önce benzer yollardan geçmiş belli konularda deneyim birikim ve ustalığını kanıtlamış kişilerin bilgilerine başvururuz ki buda günümüzde çoğu kez kitap r.

Kısaca tekrar belirtelim…Şu kitaptan başlanır şu sıralama izlenir diye bir reçete yoktur. Önerenler de hata yapıyorlardır. Şöyle yapılabilir ve bunun doğruluğunu kendi deneyimlerimden biliyorum. Sorun olarak gördüğünüz , öğrenmeye ih yaç duyduğunuz kitaplardan başlayabilirsiniz.Yani ilgi alanın ne ise gerek düşünsel gerekse de pra k, onunla başlamalı. Okudukça ne kadar az şey bildiğimizi gördükçe daha çok okuma ih yacı doğacak r. Herşey bir yana okuyarak, boşa geçen zamanımızı değerlendirmiş olacağız. Boş zamanlar kitap okuyarak geçirebileceğimiz en verimli zamanlardır. Boş zamanı en az olan çalışan işçilerdir ama trenlerde geçirilen zamanlar bile okumak için çok önemlidir. Veya herhangi bir yerde bişey beklerken de okumak, zamanı daha kolay geçmesini sağlar. Bu konuda Fransızları örnek alabiliriz. Kitap okuyarak geçmişimizi değiş rmek mümkün değil.Ama geleceğimizi okuyarak edindiğimiz tecrübelerle inşa edebiliriz. Okuyan insan düşünen insandır… Yani fikren aydınlığa kavuşmak için durmadan çabalayan zekası işlek insanlardır. Okumayan insan olay ve gelişmeleri etraflıca irdeleyemez. Olayları karşılaş rma ve nedenlerini çözümlerini sağlıklı göremez bilemez. Açıkçası beynen uyuşur. Yönünü kitaba çeviren insan yaşadığı dünyayı daha iyi görür, hayat mücadelesinde direnci artar.Okumayı sevmeyen insan düşünceleri ve düşünmeyi sevmeyen insandır. Ne kadar önemli olduğu ile ilgili okuma üzerine yüzlerce kitap makale ve araş rmalar yapılmış ve yazılmış r. Bu kısa yazıda detaylı olarak anlatmak mümkün değil.Amacım da bu değil. Eğer bu yazıyla beraber bir kaç kişiyi okumaya, araş rmaya teşvik edebilirsem bile yeterli. Yada eskiden okuma alışkanlıkları olupta şimdi televizyon ve interne n önünde tüm zamanlarını öldürenler belki bir kez daha düşünürler. Okuma alışkanlıkları olmayanlar haydi bir deneyelim. Deneyimlerimizi paylaşalım.

MEHMET DURMAZ


18

NISAN 2010

KÜLTÜR SANAT VE HAYAT

« Yoksulların koruyucu melegi » : Louise Michel Adı sokaklara, caddelere, oyun dünyaya gözlerini açar, babasının kim oldugu parklarına, okullara ve ha a tek bilinmiyor. devrimci kadın olarak bir metro Annesi kızının, yoksulların açlıktan ölmesini istasyonuna verilen kişidir Louise Michel. Paris görmesini istemez. Louise 20 yaşına geldiginde Komünü ve fransız işçi hareke nin önemli Victor Hugo’ya “kendisini tanrıya adadıgın” simalarından biri olan Louise Michel’in haya ve belirten bir mektup yazar. Daha sonra aydınlanma çagının filozoflarını keşfe ginde, aydınlanmaya mücadelesi bir kez daha güncellik kazandı. 8 Mart Uluslarası Kadınlar Günü’nde fransız olan açlıgını « dizginlerinden sıyrılan bir at gibi televizyonu 3. kanalında tanı mı yapılan “Rebelle” koştugunu » anla r. Ailesinin kendisine gösterdigi (Isyankar ) filmi, 7 Nisan’da sinemalarda gösterime yolu elinin tersiyle iter, devrime başkoymuş girecek. Kadın haklarının ve sosyal esitsizliklere bütün kadınlar gibi yaşamını idealin en yücesine karşı kavganın neferi Louise Michel devrimi, “en adadıgını ilan eder. büyük aşkım” olarak tanımlıyordu. Ögretmen olarak Paris’te Montmartre’da Victor Hugo’nun adına, Vio Majore adlı şiirini aç gı okulda özelikle kız çocuklarının okuması, adadıgı feminist ve bir o kadar da sosyalist olan aydınlanması için elinden geleni yapar. Okul, L. Michel’i, Verlaine ise “yoksulların korucuyu feminist, sosyalist, cumhuriyetçi ve her türlü ilerici melegi” olarak tanımlıyordu. düşüncenin geliş gi tar şıldıgı önemli bir mevzi Fransız işçi sını nın mücadelesinin önemli haline gelir. neferlerinden Louise Michel 1871 Paris Komunü 18 Mart 1871’de Paris halkı isyana giriş ginde esnasında kavganın ve barikatların en önünde Komün’ün en ön saflarında yer alır. “Kanatlarımız yer alıyordu. Yoksulların hak alma mücadelesinde devrimde çırpıyor” kapitalizme karşı amansız derken, ayakları adeta savaşında her türlü mücadele yere basmaz. Versailles yöntemlerinin yerinde oldugunu ordusu Paris halkına vurgulayan L. Michel, sömürü saldırıya geç gi zaman, sistemine karşı sını n ve elinde silahla barikatların ezilenlerin üre mden gelen en önünde yer alır. Ih yaç güçlerini ve sınıf gücünü duyulan her cephede kullanmasına sık sık işaret vardır, ya bir yaralıyı ederdi : tedavi eder, ya da açık “işçilerin, kendilerini limon gibi olan bir barika doldurur. sıkan posasını çıkaran, sömüren Ama ne yazık ki, Paris patronları dize ge rmek için halkı yenilgiye ugrar. genel greve başvurmaktan Louise Michel ilk başka yolları yok. Kan emicilerin mahkemede kendisini tepelerine bombalar yagdırmak yargılıyanlara karşı lazım”. Ha a bazı tarihçiler onun yap gı yargılayıcı bu önü alınmaz ö esini, düzene ve mahkum edici isyan ve boyun ezmezligini, konuşmasıyla ünlenir. anarşist düşüncelerden Askeri mahkemede « Rebelle » filminde Louise Michel’in etkilenmesine baglıyorlar. sanık sandalyesinde haya nın önemli dönemleri anla lıyor Filmin yapımcısı Jacıues Kirsner, degil, yargılayandır o. “herkes onun adını bilir ama Sömrücülere ve kan kavgasını kimse tanımaz” emicilere karşı şiddete başvurmaktan pişman diyerek, L. Michel’in kavgasını ve haya nı ilk kez olmadıgını haykırır. Sag kalan diger komunarlarla derli toplu yapan bir filmi gerçekleş rdi. birlikte sürgüne gönderildiginde, ünlü « Le Temps

Sadece kadınların ezilmişiligine degil, sömürüye ve sefalete isyandı

« Louise Michel’in söylevleri bugün de sadece kadınların degil, yoksulların ezilenlerin açlık ve sefaletle boguşanların kulaklarında çınlıyor” diyen yönetmen Solveig Anspach; ilk defa, onun adına layık bir uzun metrajlı film yapıldıgını belir yor. Bismark ordusuna karşı şiddete başvurdugu gerekçesiyle en agır biçimde cezalandırılan bu ateşli devrimci, Komün’ün yenilgisinden sonra Yeni Kaledonya’ya sürgüne gönderilir. 1873’te diger komünarlarla birlikte Fransa’nın bu en uzak sömürge adasına sürgüne gönderildiginde burada da sömürgecilige karşı savaş açar. 29 mayıs 1830’da Haute Marne bölgesinde annesinin hizmetçi olarak çalış gı bir satoda

des cerises” (Kiraz zamanı) şarkısıyla yola çıkar. Orada boş durmaz, yerlilere okuma yazma ögre r ve sömürgecilige karşı uyandırılmalarına ön ayak olur. Sürgün bi p de Fransa’ya geri geldiginde bir mi ngden öbürüne koşar. Bu ak f propogandacı kısa bir süre sonra faaliyetlerinden dolayı yeniden hapse a lır ve fahişelerin koguşuna konulur. Cezaevinde mahkumların, özelikle fahişelerin durumuna isyan eder. Devrime olan tutksusu ve yap gı ateşli konuşmalarıyla ün yapar. « Bu kan gölünün ışıgında kızıl bir güneş dogacak » sözüyle 9 Ocak 1905’te hayata gözlerini kapa gında, 100 bin kişi onu en güzel marşlarla ugurlar. Arkasında kalıcı bir isim ve eser bırakan, devrimin bu ateşli savunucusunu daha iyi tanimak için « Rebelle » filmini mutlaka izleyin. Yıldız Eren

Bir Halk Ozanı JEAN FERRAT

A

ilesi 1905 yılında Rusya’dan Fransa’ya göçtü,Babası mücevher ustası annesi fabrika işçisiydi, Babası Nazi toplama kamplarına gönderildiğinde henüz 11 yaşındaydı ve nazilerin zulmünden komünistlerin yardımıyla kurtuldu, Babasının kaybı onu okulu genç yaşta bırakıp çalışmasına sebep oldu, Müziğe ve yatroraya olan tutkusuyla 1950 de bir jazz orkestrasına girdi burada bir başarı elde edemedi ama hiç yılmadı ve kendisini müzige adadı. Hayranı oldugu Aragon un şiirlerini besteleyip dillendirdi . Kısa zamanda herkesin gönlünde taht kurdu,1970’li yılların başına kadar 200 tane şarkı yap , Eserlerinde kardeşliği ,barışı, sevgiyi ve haksızlığa adaletsizliğe başkaldırıyı işledi,

Potemkim Gece ve Sis Kadın insanlığın geleceğidir Ne güzeldir Dağlar …..... Unutulmaz şarkılarından birkaç tanesidir, Demokraisi ve emekçilerden yana açıkca taraf olunca yıllarca radyo ve televizyonlarda yasaklandı sansüre uğradı, Başka sanatçılar bile Jean Ferrat’nın eserlerini söyleyemedi. Fransız Komünist Par sine yakınlığını hiç inkar etmedi, Neden üye olmuyorsun bu par ye sorusuna şöyle cevaplıyordu: Ben yap ğım sanatla günluk yaşamımda belediye başkan yardımcısı olarak buna zaten hizmet e ğimi düşünüyorum, İçtenliği ve samimiye ile toplumum her kesiminin sevgisini kazanmış ozandı, Sanat dünyasını ar k para yönetmeye başladığında müziği bırak . Paris’i terk edip 700 km uzaklıkta bir köye yerleşip sade bir hayat yaşadı,Ama her seferinde ilerici emekten yana adaylara desteğini esirgemedi,Son günlerınde Sol Cepye ‘yi desteklediğini açıkladı Ne yazıkki onu 13 Mart 2010 ‘da kaybe k. Böylece halk ozanlığı geleneginin Fransa’daki son temsilcisi de hayata gözlerini yumdu. H. Bay


KÜLTÜR - SANAT VE HAYAT ÖNÜMDE BİR FOTOĞRAF VAR Merhaba ; Artık bu köşede birlikte olacağız. Fransa’da Yaşam’ da bana bir sayfa açtıkları için sevgili yönetici arkadaşlarıma, bu gazetenin emekçilerine teşekür ediyorum.Yaşama dair söyleyeceklerim var, Fransa’ya, Türkiye’ye, Almanya’ya, Güney Afrika’ya, Arjantin’e yani bütün dünyaya dair söyleyeceklerim var . Burada umud ederimki çok da güleceğiz, bazen de hüzünleneceğiz. Çünkü bunlarda yaşama dair. O zaman Merhaba....

Ö

nümde bir fotoğraf... siyah beyaz .. bir duvar önünde çekilmiş, ön planda askerler.. miğferli ve silahlı. En önde duran belki bir astsubay, rütbesi görünmüyor… Objek fe gülümsemiş, arkada ki askerlerin elleri uzun silahlarının te ğinde.. gururlular, bir zafer kazanmışlar belli.. Duvar önüne yığılmış bir kalabalık.. hepsi diz çökmüş ve çömelmiş vaziye e, eller başlarınının arkasından kenetli... teslim olma hali.. Bir kısmı bıyıklı.. hepsi erkek...Askerlerin kazandığı zaferin mağlupları , esirleri..Ama silik fotoğra a hiç birinin asker olmadığı belli.. yani hepsi sivil, sıradan insanlar.. işçi, yoksul..Halktan insanlar.. Belki bir fabrikanın önündeler.. Kendi çalış kları fabrikanın duvarı önünde teslim alınmışlar.. esir gibi yerde diz çöktürülmüş, elleri başlarının arkasında kenetlenmiş... Belki saatlerdir burdalar.. Mevsimler den sonbahar veya kış..Bazıları monta benzer bir şeyler giymişler ama çoğunluğu ucuzundan ceketli.Üşüyorlar. Hepsi endişeli.. Bir bilinmiyenin başındalar.. Ne olacaklar ,nereye götürülecekler , bir daha bu gökyüzünü, dışarıyı , arkada bırak klarını göreceklermi? Bilmiyorlar kimse bilmiyor.. Mutlaka bu duvarın önünde toplanırken dayak yemişler, mutlaka küfürlerle karışık.. Bu mağrur askerler ana avrat deyip dipçiklerle vurmuşlar.. coplarla.. Şimdi bir sesizlikte namlular üzerlerine tutulmuş.. eller te kte.. ölüm korkusu.. gelmiş yüzlerine oturmuş. Bu en öndeki gülümseyen subay, gururlu askerler,

işçileri, yoksulları esir almış.. Kendi halkını esir almış.. Bir mücadalenin, bir hak mücadelesinin esirleri ve galipleri...Fotoğraf sessiz ama kulağımda panzer sesleri, polis sirenleri, telsiz cızır ları,otoma k silahlardan çıkan ard arda kurşun sesleri.. .. Sonra derin sesizlik.. Bir evde kıs rılan gençler, bir arazide elleri bağlı kurşunlanan insanlar.. işkencede kaybedilenler..Dar ağacları. Sonra zindan önleri.. Orada yakınlarını görmeye gelenler.. yürekleri acılı ö eli insanlar.. herkesin kaç ğı, selamı sabahı kes ği yalnız insanlar. Sonra bir yol kenarında üzeri örtülü gazete kağıtlarıyla cansız yatan bir kadın.. başının civarında kan toplanmış.Her ha a yılmadan, Ankara’dan , Bar n zindanlarındaki biricik oğlunu görmeye giderken trafik kazası kurbanı. Henüz 45 yaşında.. Benim Teyzem.. Metris cezaevindeki kardeşim, kardeşlerim, önünde anam , analar… 5 yıl 10 yıl dile kolay.. Bir türkü.. Metrisin önü bir uzun alan.. Darbeci paşalar, onların başbakanı, bakanları, subaylar, askerler, polisler, işkenceciler, hakimler, savcılar, ihbarcılar onların uşakları memurlar, patronlar, esir aldıkları kendi halkının önünden gururla bakanlar … Hiç birinizi, hiç bir şeyi unutmadık.. Bu kalp, bu bellek hiç bir şeyi unutmaz.. Önümde bir fotoğraf var.. siyah beyaz, bir 12 Eylül fotoğra . Hasan Caradot

NISAN 2010

19

ÖYKÜ GASTON (V) GASTON İNEĞİ KAÇIRDI Yediğim bagetlerden sonra Jak’ın reno’sunun arka koltuğunda kes riyordum. Yarı uyur, yarı uyanık hava almak için yarı yarıya aç ğım pencereden buralarda hiç beklemediğim bir ses duydum. “Şu fransızlar olmasa bu fransa cennet gibi bir memleket” “Bunlar fransa’nın içine etmişler” Olacak gibi değil. Kulaklarıma inanamadım. Bu, Paris’ten yüzlerce kilometre uzaktaki kaybolmuş Belen’de türkçe konuşma. Önce bir irkildim, iki adam yukarıdaki ağaçların al nda oturmuş kendi aralarında kürdce konuşuyorlardı. ‘Hemşeri, hemşeri’ diye sesleneni biraz arkadakine döndü ve “êz dîzanim, êz dizanim” dedi, “va î rkê.” Ben de ” tu kîy ê low” dedim. Adam affalladı, belliki benim kürdce konuşacağımı beklemiyordu. Bizim insanlar tez düşman oldukları gibi tez de dost olurlar. Benimle de hemen can ciğer dost oldular. Buralarda ormanda çalışıyorlarmış, fransızca bilmedikleri, kağıtları da olmadığı için alışveriş için kendilerine yardım etmemi istediler. ‘Kanı beş para etmez’ patronları günlerdir görünmemiş, aç kalmışlar. “Fransızlarla hiç karşılaşıyor musunuz?” Konuşkan olanı “bazan” dedi. Söz döndü dolaş fransa’nın güzel bir memleket olduğuna geldi. O çok konuşanı önce bir ahhh çek ve ; “Şu fransızlar olmasa aslında fransa bulunmaz bir memleket. Ama bunlar içine etmişler.” dedi. Doğru lafa ne denir şu fransızlar olmasa bu fransa … İşte şu Gaston da böyle bir fransız. Biz böyle hasbihal ederken Jak k nefes kendini arabanın direksiyonuna a ve hemen “urgent, urgent” deyip motoru çalış rdı. Ve “inek kaç ” sözleri döküldü ağzından. Daha sonra anladım ; Gaston, Jermen ve Jak biraz laflaşmişlar, Jermen Gaston’a bir azıcık çıkışır gibi yapmış, Gaston’dan ses seda çıkmayınca yumuşayıp ineğin sagrısını okşamış ve yolun kenarında otlasın diye ineğin ipini bırakmış. İşte o an inek alçak tel örgüden atlayıp tarlalara doğru kaçmiş. Öyle bir kaçışmışki; tozuna bile ye şememişler. Biz hareket e ğimizde inek, karşıki

koruluğun içinde kayboluyordu. İşte Jak da arabayla kes rme yollardan gidip inek büyük 23 numaralı karayoluna çıkmadan önünü kesecekmiş. Karayoluna ulaşırsa mutlaka ezilir. Arkasında da zavallı Gaston… Vah vah !!! Belen’den Arnaj’a , Arnaj’dan da Spa’ye doğru ok gibi a ldık. Bana öyle geldiki Jak bazan kontrolu kaybediyor. Acaba ben mi direksiyona geçseydim.? Neyse 23 numaralı otoyola ulaş k. Ulaş k ulaşmasına da aynı zamanda donduk kaldık. İnek koruluktan çık , koşarak yola ulaş ve önüne arkasına bakmadan Spa köyüne doğru koşmaya devam e . Arabaymış, kamyonmuş, hiç bilmeden, beklemeden otoyolun Paris’e doğru olan ilk iki şeridini kazasız belasız aş . Sadece bir iki arabanın acı frenini, ve çarpışma şoklarını duyduk. Geliş ve gidiş iki taraf’ta ikişer şerit vardı. Şeritlerin arasındaysa bir metre yüksekliğinde bir duvar. Gaston’un ineği o duvarı aşayım derken garip bir duruma düştü. Duvarın üstünde asılı kaldı. Ön ayakları geliş tara nda, arka ayaklarıysa gidiş tara nda olmak üzere yolun ortasında karnı duvarın üstünde öylece asılı kaldı. İnek öyle asılı kalınca, yol kapandı. Trafiğin en kalabalık olduğu bu akşam saatlerinde yolun geliş yönündeki iki şeridi, gidiş tara ndaiki iki şeridi de kanınca kiyamet koptu. Jandarmalar, havada helikopter, ve i aiye ekipleri derken ortalığı tozu duman bürüdü. Tam o sıra valiliğin önünde Gaston’un imdadına ye şen traktörlü dostları geldi. Yolun kanıklığından ötürü onlar Geseler tara nda tarlalara vurup gelmişlerdi. Jermen onlara doğru koştu, Gaston da onlardan yana döndü, boynu büküktü. Onlar anladılar ve Jermen’i iki yanağından öptüler ve yanımıza gelip beklediler. Gaston’un ineği, i aiye tara ndan kurtarılıp yol kenarına indirilince o üç köylüsü hiç kimseyi dinlemeden ineği kocaman traktörün römorkuna çıkardılar. Gaston donmuş kalmış . Kenarda küçücük bir çocuk gibi r r triyordu. Birisi Gaston’u kaldırdığı gibi ineğinin yanına, römorka yerleş rdi ve gaza bas . Jak bir bana dönüp bir daha “haydi gidelim” dedi. Ve arabasına koştu. “Bu akşam herkes bize davetlidir. Gaston’u yalnız bırakmamak lazım. Şimdi super -U’ye gidip bir kasa şarap alalım. Marikler yemekleri hazırlar. Sen de yediye doğru bizde ol.” dedi. Mehmet Evci


La

avril 2010 - N째6

Journal Mensuel Franco - Turc

e n France en Fr a nc e


Fransa'da Yaşam - TR - N°6 - Avr2010