Issuu on Google+

LE MÉPRIS DES JEUNES

FFRANSA’DA TÜRKIYE SEZONU DEVAM EDIYOR

ÇIKARKEN

En subventionnant les le emplois à très bas revenus, l’extension du RSA risque de développer l’emplo l’emploi précaire et à temps partiel chez les jeunes, alors que la précarité dans l’emploi les frappe forte déjà plus fortement que les autres salariés. Pages Centrales

Fr Fransa’da Yaşam, konularını, soru ve cevaplarını, işçisişçisi işsizi, genci ve kadını ile Türkiye kökenli göçmen kitlenin, iş enin, içinde yaşadığı toplumsal koşulların ihtiyaçları üzerinden iç nden oluşturacak. ol Elbette, doğrudan göçmenlikle bağlantılı sorun ve taleplere El plere du duyarlı olacak, ama, ne kendini bununla sınırlayacak ve nee de yayın faaliyetinin merkezine bunu koyacaktır! Amacımız değiya si sik uluslardan isçilerin birliği ve hakların kardesliğini güçlendirndirm mek olacaktır.

Türkiye Sezon Sezonu ile Fransa’nın köşesin her köşesine Türkiye’nin çağdaş ve kla klasik müzik, sahne sanatları, edebiyat, güncel sanat, sinema, tiyatro, s dans gibi farklı disiplinlerfa deki eserleri eserle sunulup, etkinlikler düzenleniyor. d

3

Sf.

Fr a nsa’d a Fransa’da

15

Sf.

MÜLTECİ VE GÖÇME Ç ENLERLE İLGİLİ GÖÇMENLERLE BAZI MANİPÜLASYONLAR İ Ü Kasım 2009

Sayı : 1

Türkçe - Fransızca Aylık Gazete

Fiyatı : 2 euro

Emekçiden alıp zengine veriyorlar

Fransa devletinin göçmenlik politikasının en belirleyici yönü, göçmenlik ve göçmenleri bir «sorun» olarak algılamasında yatıyor. Yaklaşım bu olunca, göçmenlere yönelik politikalarda baskıcı yöntemler sürekli öne çıkıyor. Ama tüm bunları meşrulaştırmak, fransız halkında önyargıları geliştirmek için de bir çok manipülasyona başvuruluyor.

9

Sf.

POSTAHANE’NİN ÖZELLEŞTİRİLMESİNE KARŞI EMEKÇİLER DİRENİYOR

S

arkozy hükümeti kamu şirketlerini özelleştirmeye devam ediyor. Önümüzdeki aylarda, Postahane’nin statüsünü değiştirmek istediğini bildiren hükümet yetkililerine karşı sendikalar ve emekçiler mücadeleyi başlattılar.

12

Sf.

Emekçiden alıp zengine verme politikası

Sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesi

Bir yandan 500 binin üzerinde emekçi işsizlik ordusuna katılır, çalışma koşulları daha da kötüleşirken ve emekçilerin alım gücü düşerken, hükümet bankalara ve ülkenin en büyük tekellerine 400 milyar eurodan fazla yardım kıyak yaptı.

Sağlık hakkına yıllardır darbeler indiriliyor ve hükümet yeni saldırılar peşinde. Sosyal sigortanın karşılamadığı ilaç sayısı artıyor. 2001’den bu yana 100’den fazla doğum servisi kapatıldı.Gelecek yıl 180’den fazla ameliyathane kapatılma tehditi altında.

4

Sf.

8

Sf.

Kriz bitti mi ?

Kimi ülkelerde ekonomik daralma yavaşladı ve burjuva ekonomistleri «kriz aşıldı, yeniden kalkınma dönemine girdik, kermerleri biraz daha sıkın, tünelden çıkmak üzereyiz» demeye başladılar. Gerçekten durum bu mudur ?

13

Sf.


2

Kasım 2009

EDİTÖRDEN Fransa’da yaşayan Türkiye kökenli işçi ve gençlerin ihtiyaç duyduklarını düşündüğümüz böyle bir gazeteyi çıkarma fikri bir süreden beri olgunlaşmaktaydı. Elinizdeki bu ilk sayı ile birlikte pratik adımını da atmış olduk. Gazetemiz “ Fransada Yaşam”, sayfalarında da göreceğiniz gibi “işçilerin birliği ve halkların kardeşliği” belgisini yayın politikasının temeli olarak ele almaktadır. İlk sayımızda ağırlıklı olarak Fransa’da yaşanan ekonomik ve sosyal gelişmeleri ve bu gelişmelerin emekçi kesimler üzerindeki etkilerini ele aldık. Kriz bitti mi (sf 13) tartışmaları yapılırken, çalışma koşullarındaki bozulmaların, emekçilerin bizzat yaşamlarını nasıl tehdit ettiğini (telekomla ilgili yazı sf 5) sayfalarımızda bulacaksınız. Ayrıca türkçe ve (şimdilik sayısı az olan) fransızca sayfalarımızda sizleri ilgilendiren diğer önemli konulara yer ayırmaya çalıştık. Gazetemiz sayfalarında, Fransa’da yaşayan Türk ve Kürt göçmen topluluklarının sorunlarını ve çözüm yollarını, yaşam mücadelelerini, kaygılarını, sevinçlerini, özlem ve beklentilerini yansıtacaktır. Sayfalarını emekten ve emekçiden yana kullanacaktır. Safını asla emekçilerin duygularını sömüren ve onları istismar etmeye çalışan millidini vb. sahte ayırımlar üzerinden değil, emeksermaye çelişkileri üzerinden belirleyecektir. Fransız ve diğer uluslardan işçi ve emekçilere yakın, sömürücü asalaklara uzak ve karşı duracaktır. Bir sonraki sayımızda sizlerin de katkılarıyla ve daha zengin bir içerikle buluşmak üzere...

Abone formu Adı : .......................................... Soyadı : .................................... Telefon : ................................... Adres : ..................................... Tarih : .......................................

Abone ücreti : 3 aylık : 5 euro 6 aylık : 10 euro 1 yıllık : 20 euro

Acı Kaybımız : Hanım Akagündüz-Durmaz

P

aris ve çevresinde yaşayan Türkiye kökenli emekçiler, değerli bir evlatlarını yitirdiler. Gazetemiz de, henüz yayın hayatına başlamadan, mutlaka çok yararlı katkılarını alacağı bir destekçisini, muhabirini ve yazarını kaybetti. Geçirdiği beyin kanaması sonrasında 13 Ekim Salı günü Paris’te hayatını kaybeden Hanım Akagündüz-Durmaz, 15 Ekim günü düzenlenen bir törenle toprağa verildi. Paris yakınlarındaki Nandy banliyösünde düzenlenen cenaze merasimine yüzlerce emekçi katıldı. Avrupa’nın birçok ülkesinden ve Fransa’nın değişik şehirlerinden gelen mücadele arkadaşları, Hanım’ı son yolculuğuna uğurladılar. Ayrıca birçok Fransız demokratik kuruluşu da merasime gönderdikle-

H

anım’ın mezarı başında, mücadele arkadaşları adına yapılan konuşmadan bölümler :

« Sevgili dostlar, kardeşler, Bugun buraya sevgili Hanım bacımızı son ve ebedi yolculuğuna uğurlamak için toplandık. Hanım, herkesin bildiği politik bir kişiliğe sahip bir insandı. Paris ve çevresinde yaşayan bütün Türk ve Kürt emekçilerin «Hanım bacı» sıydı. Dersimli emekçi Kürt bir ailenin kızı olarak dünyaya geldi. Daha ilk gençlik yıllarında lise ögrencisiyken, haksızlıklara karşı mücadele etmeye başladı ve hareketimizin saflarına katıldı. 1970’ li yılların sonunda geldiği Fransa’ da ezilenlerin insanca eşit özgür bir dünyada yaşama davasına hayatını adadı. Genç yaşlarda saflarına katıldığı hareketin inançlı ve kararlı bir unsuru olarak

mücadele etti. Sıradan bir kişi olarak değil, örgütlü ve ileri saflarda sosyalizm davasının bir neferi olarak bu kavgada yerini aldı. Kapitalist sisteme karşı öfkesini, işçi ve emekçilerin her cephede bir araya getirilmesi ve köhnemiş sömürü düzeninin değiştirilmesi için sarfetti. Onurlu bir Kürt devrimcisi olarak Kürt halkının ulusal ve sınıfsal kurtuluş kavgasını her alanda savundu, bunun için tavizsiz bir militandı. Değerli dostlar, Hanım sade bir insandı. Yardımsever ve herkesin sorunlarının çözümüne yardımcı olur ve karşılığında hiç bir şahsi çıkar beklemezdi. Yasamını sürdürmek için emekçi bir insan olarak her zorluğa katlandı, bir çok işte çalıştı. Günlük yaşamın sıkıntılarına katlanır, hiçbir zaman yakınmazdı. Asla

ri başsağlığı mesajlarında, Hanım’ın anısına sahip çıktılar. Mezarı başında yapılan konuşmada, “O, Paris ve çevresinde yaşayan bütün Türk ve Kürt emekçilerin ‘Hanim bacısı’ydı.” denildi. Törende hazır bulunan Almanya, Hollanda ve İngiltere demokratik işçi derneklerinin yöneticileri adına, Almanya DİDF başkanı Hüseyin Avgan da bir konuşma yaptı. Emek Partisi Genel Merkezi adına gönderilen mesajın okunmasının ardından, Hanım Akagündüz-Durmaz, halkının ve dostlarının, mücadele yoldaşlarının arasında son yolculuğuna uğurlandı.

kendi kişisel rahatını düşünmez, çevresine, ailesine yoldaşlarına sadık, alçak gönüllü bir insan olarak yaşamayı tercih ederdi. Hanım, yılların birikimlerini her alanda devrim ve sosyalizm mücadelesinin hizmetine sundu. Fransa’ da yasayan Türkiye kökenli emekçilerin sorunlarına duyarlı ve bilinçli bir kişi olarak Fransız işçi ve emekçilerinin haklı mücadelesinin yanında yer aldı. Türkiye kökenli emekçilerin Fransız sınıf kardeşleriyle ortak sendikal ve politik örgütlenmelerde biraraya gelmesi için birçok semtte dernek kuruluşlarının başında yer aldı. Emekçi sosyalist bir kadın olarak kadınların toplumsal –ekonomik ve cinsel ezilmişliğine başkaldırdı. Kadınların kendi kaderlerini ellerine almasını canı gönülden arzu eder, bunun için mücadele ederdi.

Sistemin dayattığı, kadın imajına isyan eden bir kişiliği vardı. Kadınların bir araya getirilmesi, hak alma davasında yerlerini almaları için her dönem emek harcadı, yol gösterici oldu. Bir anne olarak iki çocuğunu bu sistemin çirkefliklerinden korumak için onların üstüne titrerdi, her türlü yozlaştırıcı tehlikeden korumaya çalışırdı. Sadece kendi çocuklarıyla değil, göçmen işçilerin çocuklarının eğitim – öğretim sorunlarıyla yakından ilgilenirdi. Göçmen emekçilerin ve çocuklarının toplumda ikinci sınıf muamele görmesine karşı çıkar, bunun değişmesi için uğraşırdı. Arkadaşları, yoldaşları olarak ondan bize yardımseverlik, fedakarlık, davasına inatla bağlanma, sadelik, inanç ve dürüstlük değerleri kaldı. Bunları, insanlığın eşit ve özgür bir dünya kurma davasının birikimleriyle birleştirdiğimizde, yoldaşımızın anısını korur ve ileri kuşaklara taşıyabiliriz. Acımız büyük, «ölüm adın kalleş olsun !...» Genç yaşta ve hiç beklenmedik bir anda aramızdan ayrıldı. Hepimizin başı sağ olsun. Eşine, çocuklarına, dostlarına metanet diliyor, anısını ilelebet yaşatmaya söz veriyoruz !»

Bu gazete «Vivre ensemble» derneği tarafından aylık periyotlarla yayınlanmaktadır. Yayın yönetmeni : İsmail Bozdoğan internet adresi : www.fransadayasam.net e-posta adresi : fransadayasam@hotmail.fr


Çıkarken

Kasım 2009

3

Fransa’da Yaşam, emekçiler tarafından ve emekçiler için hazırlanan bir gazete olacak. Konularını, soru ve cevaplarını, işçisi-işsizi, genci ve kadını ile Türkiye kökenli göçmen kitlenin, içinde yaşadığı toplumsal koşulların değiştirlmesi ihtiyacı üzerinden oluşturacak. Fransa’da Yaşam, bu ilk sayısı ile birlikte iki dilli bir dergi olarak yayın hayatına başlıyor. Gazetemiz konularını, soru ve cevaplarını, işçisi-işsizi, genci ve kadını ile Türkiye kökenli göçmen kitlenin, içinde yaşadığı toplumsal koşulların ihtiyaçları üzerinden oluşturacak. Fransızca sayfalarımızın, kendini esas olarak Fransızca ifade eden ve ağırlığını gençliğin oluşturduğu üçüncü kuşak içerisinde okunması-yaygınlaşması, tabii ki önemli hedeflerimiz arasında olacak. Ama bu doğrudan, iki dilli bir yayın olarak çıkarken gazetemizin kendine biçtiği rolle; Türkiye kökenli göçmen kitlenin yaşadığı ülkedeki toplumsal, sosyal, kültürel ve siyasal yaşama aktif katılımının teşvik edilmesi; aynı sorunları, talepleri ve kaderi paylaştığı Fransız halkı ile yakınlaşmasıkaynaşması ve ortak hareketinin güçlendirilmesi hedefiyle bağlantılıdır. Bir “yakınlaşma, kaynaşma ve birlikte hareket” eğiliminin güçlenmesinde, bu ülke ortamında yetişmiş, kendini Fransızca ifade eden kuşağın-kuşakların ve özellikle de gençliğin önemli bir rol oynadığı-oynayacağı açıktır. Ki, iki dilli bir yayınla, aynı zamanda bu kesime de seslenmeyi hedeflememizdeki temel gerekçemiz budur! BIR MADALYONUN IKI YÜZÜ: AYRIMCILIK VE MILLIYETÇILIK

T

ürkiye kökenli göçmenler, Fransa’da yaklaşık kırk yıllık bir geçmişe sahip. Fransa’nın “bir göç ülkesi” olmasının ve göçmenlerin “artık kalıcı ve bu toplumun bir parçası olduğu” gerçeğinin kabulü uzun yıllar önce olmuş ve “entegrasyon kavramının” günlük politik dilde en çok tüketilen kelimelerden biri haline gelmesine rağmen, dışlayıcı - ayrımcı göçmen politikasında bir değişiklik

anlamına gelmediği biliniyor. Özellikle de belli ülke kökenli göçmenleri dışlama, “toplumun sorunlu bir parçası” olarak resmetme, resmi göçmen politikasının değişmezlerinden biri olmaya devam ediyor. Resmi kurumlar ve politika açısından söylenenler, bir başka yönüyle, Türkiye kökenli kuruluş, dernek, basın ve lobici çevrelerin önemli bir bölümü açısından da geçerlidir. Özellikle de milli ve dini duyguların istismarı üzerinden politika yapan ya da lobiciliği meslek haline getirmiş olan çevreler, görünürde “ayrımcı - dışlayıcı” politikalardan yakınıyor, “kalıcıyız, artık buralıyız, bu toplumun bir parçasıyız” vurgusunu sık sık yinelemekten, “bu ülkedeki politik yaşama katılma” çağrıları çıkarmaktan geri durmuyorlar. Ancak tam da

gelecek perspektifi olmayan gence, “sabır dilemenin” ya da durumu “Türk, Müslüman, yabancı olma” ile açıklamanın ötesinde, söyleyebilecekleri tek bir şeyleri, sunabilecekleri tek bir önerileri var mıdır?

I

rkçı-faşist propaganda ve faaliyetin önünü açma da dahil, izlene gelen gerici ayrımcı göçmen politikası ile hedeflenenin, gerçekleri çarpıtıp, ön yargıları kışkırtmak, bölmek ve bölünmüşlüğü derinleştirmek, ortak mücadeleyi mümkün olduğunca zayıflatmak ve baltalamak olduğu bilinir. Ve bunun alternatifinin, ayrımcıdışlayıcı göçmen politikasının yarattığı atmosferden de beslenerek, “Türklük ve Müslümanlık kimliğini” öne çıkarmak ve bu temelde bir kutuplaşmaya gitmek olmadığı

kapitalist toplumdaki gerçek bölünmenin, göçmen ya da yerli olunmasından bağımsız olarak, sömüren-sömürülen, zengin-yoksul, ezen-ezilen ilişkileri üzerinden şekillendiği gerçekliği üzerinden hareket edecek. Bu temelde ortaya çıkan ve gelişen saflaşmada tabii ki, bir taraf olacak! Her olay, sorun ve gelişmeye, sömürülenlerin, yoksulların, baskı görenlerin, dışlayıcı politikalara maruz kalanların tarafı olarak yaklaşacak. Fransa’da Yaşam, “entegrasyon” olayına, yerli ve göçmen emekçilerin, gençlerin kaynaşması sorununa ve

Fransa’da Yaşam, ırkçılığa çanak tutan, ön yargıları derinleştiren, ayrımcıdışlayıcı resmi göçmen politikasını mahkum ederken, aynı zamanda milli ve dini duyguların istismarı üzerinden politika yapılmasının ve bu temelde bir kutuplaşmanın da kesin bir biçimde karşısında olacaktır bu noktada; iş, “bu toplumun bir parçası olma”nın ne anlama geldiği veya “nasıl bir parça” olunduğunun tanımına geldiğinde, dananın kuyruğu kopuyor! Türkiye kökenli göçmen kitle, işçisi-işsizi, genci, kadını ve emeklisi... ile, mevcut toplumsal ilişkiler içerisindeki sosyal konumları ve kimlikleri, sorun ve talepleri ile değil, etnik kökenleri ve dinsel inanışları üzerinden tarif ediliyor. Bu “kimlikler” öne çıkarılıyor ve bunlar üzerinden bir saflaşmakutuplaşma dayatılıyor. Etnik ya da inançsal farklılıklar üzerinden bir saflaşmayı dayatanların, krizin yükü sırtına bindirilen işçiye, işten atılma tehdidi ile yüz yüze olana, yoksulluk girdabındaki işsizeemekliye, eğitim alanındaki sorunların altında ezilen ve bir

da açıktır. Biri dışlayıp, “sorunlu” olarak damgalarken, diğeri de ‘Türkler, Müslümanlar .. olarak kendi gettolarımızda toplanalım” diyor. Bir madalyonun iki yüzü gibi!

bunlardan hareketle kendine çıkardığı görevlere de buradan bakıyor!

Fransa’da Yaşam tabii ki, doğrudan göçmenlikle bağlantılı sorun ve taleplere duyarlı olacaktır. Ama, ne kendini bununla sınırlayacak ve ne de yayın faaliyetinin merkezine bunu koyacaktır! Yoğun kapitalist sömürü koşullarına, işsizliğe, yoksullu��a, ekonomik, sosyal ve siyasal alandaki saldırılara arkasını dönüp, ufkunu “göçmenlikle” sınırlayanların mücadeleye sunabilecekleri fazlaca bir katkı yoktur.

T

Fransa’da Yaşam, yaşadığımız

TOPLUMSAL HAREKETIN AKTIF BIR PARÇASI OLMALIYIZ ürkiye kökenli göçmenler arasında, içinde yaşadıkları ülke ve bir parçası oldukları toplumdaki gelişmelere duyarlılıkta düne göre bir ilerlemenin olduğu kesindir. Ama, ileri kesimler arasında bile, kendini daha çok katılımcı ve destekçi olarak görme yaklaşım ve tutumu egemenliğini sürdürüyor. Haliyle, bu anlayış ve eğilim, sorunlara ve gelişmelere ilerden bir bilinç ve sorumlulukla müdahale etme yerine, kendini sınırlamayı beraberinde getiriyor.

Fransa’da Yaşam, “kalıcı ve bu toplumun bir parçası olmanın” gereklerinin henüz yeterince özümsenmediğinin de bir göstergesi olan bu eğilimin aşılmasını teşvik etmek üzere, bu konuda ortaya çıkan olumlu örnekleri de yaygınlaştıracak bir çaba içerisinde olacak. Fransa’da Yaşam, iddiasına ve kendisini ortaya çıkaran ihtiyaçlara yanıt vermek üzere, olabildiği ölçüde çok yönlü ve zengin bir içerikle çıkmayı hedefliyor. Kapaktaki ana gündemin yanı sıra, iç politikadan, işçi ve sendikal alana, kültür ve sanata, tartışma, gençlik, kadın, dünya ... sayfalarına kadar, konularını oldukça geniş bir yelpaze üzerinden oluşturacak. Fransa’da Yaşam, sadece redaksiyon kurulu tarafından hazırlanan bir gazete olmayacak. Işçi-işsiz, genç, kadın, sendikacı, sanatçı ve aydınlardan gelecek mektuplara, yapılacak katkılara sayfaları açık olacak. Fransa’da Yaşam, kendi yayınlanma amacının da bir gereği olarak, işçi ve sendikacısından aydınına kadar, yerli kesimden insanların düşüncelerini sayfalarında yansıtmaya özel bir önem verecek. Böylece, Türkiye kökenli okuyuculara, değişik alanlardan Fransızların düşünce ve değerlendirmelerini öğrenme imkanı doğarken, Fransızca sayfalar üzerinden ise, ilgili yerliler göçmenleri daha yakından izleyebilecekler. Gazetemiz, bu anlamda yerli ve Türkiye kökenli okuyucular arasında bir buluşma platformu rolünü de üstlenecektir.


4

POLITIKA

Kasım 2009

Emekçiden alıp zengine verme politikası 2009 yılını hükümet rekor bir bütçe açığı ile kapattı. Geçen yıl 56 milyar euro açık varken, krizde ülkenin en zenginleri için yaptığı yardımlardan dolayı, devlet bütçe açığını 141 milyara yükseltti. Simdi ise, artan bir yoksullaşmanın olmasına rağmen hükümet bütçe açığını bahane göstererek emekçilerin ceplerine göz dikmiştir. Sağlık, eğitim, çalışma koşulları, Pazar günleri çalışma, emeklilik yaşının uzatılması , yeni özelleştirmeler vs.. hükümetin gündeminde. bankanın ve şirketlerin batması yada çok zor duruma düşmelerine neden oldu. Dünyanın en büyük devletleri, kendi bütçelerini bu batan şirketleri kurtarmak için kullandılar ve hizmetlerine milyarlar sundular. Fransa bütçe bakanı Eric Woerth, bu açığın yüzde 70’nin krizden kaynaklandığını kabul ediyor. Gelinen aşamada, yıllardır biriken borçlar üst üste binerek ve 2010 yılında kamu borcu neredeyse 1.6 trilyon euro olacak. Bu ise gayri safi yurt içi hasılanın yüzde 84’nü teşkil ediyor. Yalnız, bu astronomik borcun nedenini sadece krize bağlamak doğru olmaz. 2002 yılından bu yana ard arda gelen değişik hükümetler hayata geçirdikleri politikalara adeta emekçilere bir saldırı, patronlara ise kıyak oldu. Ekonomistlerin yaptıkları hesaplamalara göre 2002’den 2009’da kadar parlamentoda onaylanan yasalarla servet vergisi düşürüldü, şirket vergisi yok edildi, mesai saatlerinin vergileri sıfırlandı, gelir

Bütçe neden 141 milyar euro açık veriyor ?

2

008’in son çeyreğinde patlak veren ekonomik kriz 2009 yılı boyunca tahribatlar yaparak ilerledi. Yaşadığımız yıl, sistemin gerçek niteliğini görmemiz açısından’dan bir çok olanak sundu. Zira, Devlet bütçe açığı Bütçe açığı

Yıl

(milyar euro olarak)

2005

-43,5

2006

-36,2

2007

-38,4

2008

-56,6

2009

-141

2010

-116 (ulaşılmak istenilen hedef)

bir yandan 500 binin üzerinde emekçi işsizlik ordusuna katılır, çalışanların

çalışma koşulları daha da kötüleşirken ve emekçilerin alım gücü düşerken, hükümet banka ve ülkenin en büyük tekellerine 400 milyar eurodan fazla kıyak yaptı. Bir yandan esas yükü emekçilerin sırtına binecek olan yeni vergiler “icat edilirken”, diğer taraftan servet vergisi, gelir vergisi, şirket vergisi vb.. ülkenin en zenginleri lehine düşürülüyor. Devlet’in hayata geçirmek istediği politikalara bağlı olarak devlet bütçesi her yıl bir önceki yılın son çeyreğinde parlamentoda gündeme gelir ve oylamaya sunulur. 2008’in sonunda 2009 yılının bütçesi gündeme geldiğinde, bütçe açığı “sadece” 52.1 milyar idi. Şimdi ise 141 milyara yükselmiş. Neden bu kadar büyük bir açık oldu sorusunu kendimize sormadan edemiyoruz ? Bunun önemli nedenlerinden birisi yaşanan büyük ekonomik krizdir. Dünya çapında patlak veren kriz, onlarca dev

Faturayı emekçiler ödemeli mi ?

H

erseyden önce devlet harcamaları sınırlamak istiyor. Bunu ise emekliye ayrılan her iki memurdan birisinin yerini doldurmayarak yapmak istiyor. CGT sendikasının yaptığı hesaplamalara göre 2003’den 2012’ye kadar, yani Nicolas Sarkozy’nın cumhurbaskanlığının bittiği yıla kadar, devlet 300 bin memurun yerini doldurmayacak. Eğitim sisteminde örneğin, her yıl artan bir istiham tahribi söz konusu. 2005 ile 2009 arasında eğitim alanında, çocunluğu öğretmen olmak üzere 38 bin iş yeri yok edildi. 2010’da 16000 iş yerinin yok edilmesi planlanıyor. Böylelikle 6 yıl içinde eğitim alanında, çoğunluğu öğretmen olmak üzere, toplam 54 bin işe son vermiş olacak. Eğitim sisteminde yok edilen iş yerleri Yıl

Yok edilen iş yerleri

2005

3500

2006

1607

2007

8700

2008

11200

2009

13500

2010

16000

Toplam

54507

Somut olarak bu ne anlama geliyor ? Öğretmen açıkları önemli bir sorun olacak, sınıflar daha kalabalıklaşacak, öğrencilerle ilgilenme zamanı yok denilecek kadar azalacak, öğretmenlerin çalışma koşulları daha da kötüleşecek, 16 yaşını geçmiş gençlerin okul bulması daha zorlaşacak vs.. Anlaşılacağı gibi, devlet tasaruf yapmak için çoçuklarımızın geleceğini tehlikeye atmayı tercih ediyor. Peki gerçekten bu tahribatla tasarruf yapılabilecek mi? sorusu aklımıza gelmiyor değil. Bütçe bakanlığının verdiği sayılara bir göz attığımızda bunun böyle olmayacağını görebiliriz. Zira, 2010’da devletin yok edeceği 34 bin işyeri devlet kasasına «sadece» 500 milyon euro’luk bir tasarruf yaptırabilecek. Ama diğer taraftan servet ve gelir vergisi düşürülmesi üzerinden ülkenin en zenginlerine sadece 2010’da yapılacak 7 milyarlık hediye göz önünde bulundurulduğunda, kamu hizmetini kötüleşmeye makhum ederek yapılacak 500 milyonluk tasaruf gerçekten traji komiktir. Hükümetin gerçekten kimin hizmetinde olduğunu görmemek için art niyetli olmak gerekir her halde. Bir başka örnek daha verelim. Sağlık üzerinden tasarruf yapılamıyacağı genelde herkes tarafından kabul görür.

Ama malum olan bir gerçek, hükümet açısından gerçerli değildir. 2009’da Sosyal sigorta kasasının açığı 20 milyar euro civarında olduğu ve önümüzdeki yıl bunun daha da artacağı belirtiliyor. Nedir bu açığın kökeni? Bu soruya cevap verebilmek için öncelikle Sosyal sigortanın kasasının nasıl oluştuğunu bilmek gerekir. Sosyal sigorta kasası isçilerden ve patronlardan alınan sosyal ödentilerden oluşuyor. Eğer bir yandan, patronların ödediği vergileri iptal eder, diğer taraftan da isçilerin ücretlerini dondurursanız, sosyal sigortanın kasasını açık vermeye mahkum edersiniz. Yani açığı kapatmanın bir tek yolu var, o da patronlara yapılan vergi kolaylıklarının iptal edilmesidir. Ama bunu yapmak yerine, hükümet, emekçilerin ceplerine göz dikmistir. Zira, hastanede sosyal sigortanın karşılamadığı günlük yatak parasını 16 euro’dan 18’e çıkartmak, ve “zaruri olmayan” ilaçların (eğer zaruri değilse neden doktorlar yazıyor? sorusunuda kendimize sormadan geçemiyoruz) sigorta tarafından ödenmesini yüzde 35’den yüzde 15’e düsürmek istiyor. Böylelikle birinciden 160 milyon, ikinci saldırıdan ise 100 ile 200 milyon arası bir

vergisi sınırlandı, miras vergisi aşağı çekildi vs... Yani ülkenin en zenginlerinin ödediği vergilerde sürekli aşağı çekilme yasandı. Bunların tümü 7 sene içerisinde devlet bütçesine yaklasık 40 milyar euro’ya mal oldu. 2009’da devlet bütçe açığı astronomik oranlara ulaşmış, ama hükümet ülkenin en zenginlerine yaptığı bu kıyaklardan vaz geçmediği gibi daha da yaygınlaştırmayı planlıyor. Bütün bunlara rağmen hükümet 2010’da bütçe açığını 116 milyara düşüreceğini belirtiyor. Peki o zaman, bir yandan patronlara milyarlarca euroluk kıyaklar yaparken, bu bütçe açığı nasıl kapatılacak? Ya da faturayı kim ödeyecek ?

ek “gelir” etmiş olacak sigorta kasası için. Peki emekçilerin cebinden yaklasık 300 milyon çalındığı varsayıldığı durumda 20 milyarlık açık kapanacak mı? Bunun bu yollarla olmayacağını kendileride çok iyi biliyor, ama “ufak” değişikliklerle insanları alıştırmaya çalışıyorlar. Amaçları, sağlık ve eğitim basta olmak üzere, kamu hizmetlerini tamamen özelleştirmektir. Zira yıllardır yapılan “ufak” saldırıları ardarda eklendiğinde bunların bir bütün olduğu, ve hareketin güçlenmemesini hesapladıkları açıkca ortaya çıkıyor. Deniz Uztopal


Kasım 2009

ÇALIŞMA YAŞAMI

5

France Telekom’da neler oluyor? France Telekom işyerlerinde 25 kişi çalışma koşullarına bağlı olarak girdikleri bunalım sonucu intihar etti ve sayısı henüz bilinmeyen miktarda çalışan ise intihara teşebbüs etti

K

ullandığı teknoloji ile Fransa’ nın dünya çapındaki gurur kaynağı olan France Telekom, son zamanlarda, yeni bir teknolojik buluşla değil de, işyerinde hayatına son veren çalışanları ile kamuoyunun gündemine oturdu.

her gün 2 kişi iş kazaları sonucu hayatını kaybediyor. Her yıl yaklaşık 60.000 işçi geçirdiği iş kazası sonucu hayatı boyunca iş göremez hale geliyor. 1995’ den bu yana meslek hastalıklarının sayısı ikiye katlandı. İşyeri koşullarından dolayı kansere yakalananların patlama Fransa gibi iş güvenliğinin yüksek sayısında Peşpeşe gelen ölümlerin yaşanıyor. Geçmişte boyutlarda olduğu bir ülkede bile kullanılanasbestnedeniyle ardından France Telekom her gün 2 kişi iş kazaları sonucu 2020 yılına kadar bu çalışanlarının eylemlerine ve kamuoyunun hayatını kaybediyor. Her yıl işyerlerinde çalıştıkları için tepkilerine uzun süre kulak nı kaybedeceklerin yaklaşık 60.000 işçi geçirdiği iş hayatı tıkayan işyeri yönetimi sayısı 80.000 ila 100.000 çalışanların giderek artan kazası sonucu hayatı boyunca iş arasında tahmin ediliyor. genel bir iş bırakma İşyerlerinde çalışma göremez hale geliyor. tehdidi karşısında en koşullarına bağlı olarak azından olayın unutulacağı intihar girişimleri eskiden umuduyla yıl sonuna kadar beri mevcuttu. Ancak bu oran son on yıllarda üretimde “yeniden yapılanma” planlarını rafa kaldırdığını ilan yoğunlaşmanın armasıyla birlikte daha da arttı. etti. Fransadaki Sosyal Araştırmalar Akademisinin yaptığı bir araştırmaya göre işsizlik oranındaki %1 lik her artış, 1996 yılından bu yana artık bir özel sektör işletmesine intihar olaylarında %4 lük bir artışa neden olmaktadır. dönüşerek tamamen pazarın kurallarına tâbi olan

çalışanlar, emeklilik yaşı gelene kadar ücretlerinin %85’ ini almak kaydıyla işten ayrılabiliyorlardı. Bu anlaşma işverene yıllık olarak 7 milyar euro’ ya patlıyordu. 2006 yılından itibaren bu anlaşma yenilenmedi. France Telekom idaresi 2006 yılından bu yana “yeniden yapılanma” silahıyla aynı zamanda istenmeyen kişi ilan edilen 55 yaş üzeri çalışanlardan da kurtulmayı planlıyordu. Nitekim intihar edenler arasında 55 yaş ve üstündekilerin çoğunlukta olmasının bir nedeni de işverenin bu sinsi planıdır.

Posta hizmetlerinin geleceği ve Telecomun özelleştirilmesine karşı sendikalar ve kitle örgütleri tarafından 3 ekim 2009’da düzenlenen referanduma 2.2 milyon kişi katıldı. Bunların % 95’i “özelleştirmeye hayır” oyu kullandılar. Referandum sonucu, Sarkozy ve hükümetinin saldırı politikasına karşı bir tepkinin göstegesi oldu.

France Telekomun elbette bu kuralları sonuna kadar uygulaması da beklenen bir olgudur. Sosyalist olmadığını herkesin bildiği Fransa’ da pazar kuralları demek “daha fazla kâr” olarak özetlenebilecek tek bir kuraldır.

YENİDEN YAPILANMA Yeniden yapılanma olarak adlandırılan ve birçok işletmede ve France Telekom’ da da hayata geçirilen planlar, aslında daha fazla kâr arayışının işyerinde üretimin yeniden organizasyonuyla gerçekleştirilmeye çalışılmasından başka birşey değildir. İşyerlerinde yeniden organizasyon, verimililiğin arttırılması; emekçilerin posaları çıkarılıncaya kadar çalıştırılacak şekilde üretimin yeniden organize edilmesidir. Bunun elbette işçiler üzerinde fiziki olduğu kadar psikolojik etkisinin de olduğu hem işyeri doktorları hem de tüm bilim çevreleri tarafından kabul edilmektedir. Bu yıpranmanın pratik sonuçları meslek hastalıkları, iş kazaları, intiharlar ve strese dayalı kalp-damar hastalıklarıdır. Bunlar çoğaltılabilir ancak istatistiklere göre en sık rastlanan sonuçlar bunlardır. Fransa gibi iş güvenliğinin yüksek boyutlarda olduğu bir ülkede bile

Daha önce belirttiğimiz gibi France Telekom’ da son iki yılda 22.000 kişinin işten çıkarılmış olması intihar olaylarının son iki yılda yoğunlaşmış olmasını da açıklayıcı bir etkendir.

ALINAN TEDBİRLER İşletmelerin giderek çetinleşen rekabet koşullarına uymak için üretim giderlerini kısarak daha fazla üretmeyi ilke haline getirdiklerini artık patronlarda dahil herkes itiraf ediyor. Bunun pratikteki anlamı ücretlerin kısılarak çalışma sürelerinin ve “verimliliğin” arttırılmasıdır. France Telekom’ da olanda budur. Ücret artışları ve primler bireyselleştirilerek çalışanlar yanlızlaştırılmış, dirençsiz hale getirilmişler, ve bu sürecin ardında da bireysel olarak önlerine gerçekleştirilmesi neredeyse imkansız olan hedefler konularak bu hedefler peşinde koşan çalışanların yasal çalışma süresinden kat be kat fazla çalışmak zorunda kalmaları sağlanmıştır. 1996 yılında 2006 yılına kadar geçerli olmak üzere sendikalarla France Telekom işvereni arasında imzalanan bir anlaşmaya göre 55 yaşına gelen

France Telekom’ da ard arda meydana gelen intiharların ardından hükumet kanadından bazı “bilirkişiler” ve işveren, intiharları kişisel psikolojik nedenlere bağlayarak psikolog desteği vaatleri ile geçiştirmeye çalıştılar. Kendisinin ve ailesinin geçimini sağlayabilmek için çalışmak zorunda olan işçi, bir yandan patronların “yeniden yapılanma” planlarının sonucunda posası çıkıncaya kadar çalışırken diğer yandan maruz kaldığı ve sağlık üzerindeki etkileri 1520 yıl sonra ortaya çıkacak olan mesleki hastalıklarla boğuşmak zorunda kalıyor. Bütün bunların tek bir mantığı var: tek bir kuruşu bile hayatını iyileştirmek için harcanmayacak olan patronların daha fazla kâr hırsıdır. Bugün Fance Telekomdaki intiharların, depresyonların ve acıların sorumlusu hükümetin uzun bir süreden beri uygulamaya soktuğu kamu hizmetlerinin ortadan kaldırılması, özelleştirmeler ve borsanın idare ettiği bir üretkenlik yarışıdır. Kamu hizmetlerinin savunulması, özelleştirmelere karşı çıkılması, borsalaran kışkırttığı üretkenlik yarışına karşı mücadele etmek, çalışma koşullarının iyileştirilmesi için mücadelenin bir parçasıdır. İşçiler, hayatlarının kapitalistlerin kârlarından daha değerli olduğunu hükumetlerin ve patronların planlarını boşa çıkararak göstereceklerdir. Hüseyin Saygılı


6

ÇALIŞMA YAŞAMI

Kasım 2009

Pratik bilgiler

FRANCE TELECOM’ A

SMIC (ASGARI ÜCRET)

KISA BIR BAKIŞ

1 Temmuz 2009’ dan bu yana:

996 yılına kadar bir kamu kuruluşu olan France Telekom’ un sermayesi bu yıldan itibaren dış yatırımcılara açıldı ve özel sermeye belli oranda France Telekom’ un hisselerine sahip oldu. 1998 yılına dek telekomünikasyon alanı devlet tekelinde iken bu yıldan itibaren Avrupa Birliğinin direktifleri doğrultusunda telekomünikasyon hizmetlerinin rekabete açılması ile özel şirketlerle rekabete dahil oldu. Hisselerinin zaman içerisinde devlet tarafından özel sermayeye devri ile bugün artık sadece %27’ si devlet tarafından kontrol edilmektedir. Artık bir özel sektör işletmesine dönüşen France Telekom, 2008 yılında hissedarlarına 4 milyar euro kâr payı dağıttı. (bu

saat ücreti: 8,82€ 151,67 saat çalışma karşılığı aylık brüt: 1.337 € SECURITE SOCIAL AYLIK TAVAN MIKTARI : 2.859 € (Bu tavan bazı yardımların hesaplanmasında kullanılıyor. Yani bazı yardımlardan faydalanabilmek için hanenin aylık gelirinin bu miktarı geçmemesi gerekiyor)

YAŞLILIK SIGORTASI

1

1 Nisan 2009’ dan itibaren Asgari yaşlılık ücreti: bir kişi için yıllık: 8.125,59 € (aylık olarak 677,13 €)

DOKTOR MUAYENE ÜCRETLERI: Medecin generaliste: 22 € Spécialiste: 25 €

ÇOCUK YARDIMI: 2 çocuk için: 123,92 € 3 çocuk için: 282,70 € 4 çocuk için: 441,48 € 4. çocuktan sonra her bir çocuk için 158,78 € fazladan Yaşla orantılı olarak çocuk parasındaki artış oranı 11 yaşından sonra 16 yaşına kadar çocuk başına 34,86 € 16 yaşından sonra 61,96 €

İŞSIZLIK PARASI: Asgari olarak günlük ücret: 26,66 €, Azami olarak günlük: Refereans olarak alınan ücretin %75’ ini geçemez (örneğin çalışırken günlük ücretiniz 100 € ise 75 € dan fazla alamazsınız)

BILIYORMUYDUNUZ? Aşırı oranda borçlanan ailelerin yaptığı bildirimlere göre bu ailelerin %79’ u bu harcamaları kira, yiyecek, sigorta, elektrik, su gibi faturaları ödemek için yaptıklarını söylüyorlar.

miktar eğer aylık ücret olarak kullanılsaydı 65.000 kişinin daha iş sahibi olması anlamına geliyor. Yani France Telekom yönetimi 65.000 kişiye daha iş vermek yerine bu parayı rantiye olarak dağıttı). 2009 yılının daha ilk üç ayında net kâr oranı şimdiden 4.1 milyarı buldu. Sermayesinin özel yatırımcılara açıldığı 1996 yılında 140.000 kişinin çalıştığı France Telekom da bugün 80.000 kişi çalışıyor. Yani 1996 yılında başlanan özelleştirme süreci boyunca çalışanlarının %40’ ının işine son veren France Telekom da son iki yılda 22.000 kişinin işine son vererek girişilen «yeniden yapılanma» ile özelleştirme süreci artık son etabını yaşıyor.60.000 kişinin işinden olması özelleştirmenin ne anlama geldiğini fazla söze gerek bırakmadan özetliyor.

BAK POSTACI GELEMIYOR !

F

ransa’ nın en büyük işverenleri arasında olan Posta işletmesi (La Poste) Avrupa Birliğinin direktifleri uyarınca özelleştirme yolunda ilk adımını Kasım ayında atıyor. 2006 yılında Avrupa Komisyonu aldığı karar uyarınca bütün posta hizmetlerinin gelecek 3 yıl içerisinde «rekabete» açılmasını karara bağlamıştı. Aslında Fransa’ da 1990 yılından bu yana birbirini soldan ve sağdan birbirini takip eden hükumetler posta hizmetlerinin özelleştirilmesini parça parça gerçekleştirmişlerdi. Koli hizmetlerinin bir kısmı, 50 gr. dan büyük mektupların dağıtımının özel sektöre açılması daha önceden gerçekleşmişti. Kasım ayı başında senatoda görüşülecek olan yasa değişikliği tasarısına göre Posta işletmeleri Anonim şirkete dönüştürülerek sermayesi dış yatırımcılara açılacak, ardından da Avrupa Birliği direktiflerine uygun olarak posta hizmetleri tamamen rekabete açılacak. Sanki daha önce birer kamu işletmesi olan Air France, France Telecom, EDF-GDF’ de özelleştirme sürecinde yaşanan senaryonun aynısı tekrarlanıyor. Bu sürecin sonucunda varılacak olan özelleştirmenin ilk sonuçları; toplu işten çıkarmalar, fiyatların

Bu işletmeler; önce işletmenin yasal statüsü değiştirilerek Anonim Şirkete dönüştürülmüş, ardından sermayesi dış yatırımcılara açılarak borsaya girmesi sağlanmış ve nihayet hisselerinin çoğunluğunun özel sermayeye geçmesiyle sonuçlanan bir özelleştirme süreci yaşamıştır.

arttırılması, öncelikle hissedarların memnun edilmesi olacaktır. Sendikaların tepkisi karşısında adı güney Fransa’ daki mafya şefleriyle birlikta anılan Devlet bakanı Christian Estrosi’ nin açıklamalarına göre Posta işletmeleri «kesinlikle özelleştirilmeyecek».

özelleştirilmesine karşı bir oylama yapıldı. Bu oylamada hükumet yanlısı birçok belediyenin engelleme çabasına rağmen 2.1 milyon kişi özelleştirmeye karşı oy kullandı. Ayrıca diğer yandan yapılan bir ankette halkın %75’ inin Postanın özelleştirilmesine karşı olduğu or-

Nihayet en son EDF-GDF’ nin yasal statüsü değiştirilirken o zamanlar ekonomiden sorumlu devlet bakanı olan Sarkozy de yemin billah ile EDF-GDF’ nin özelleştirilmeyeceğini söylemişti. Ancak gelinen süreç Sarkozy’ nin EDF-GDF işçilerini bölmek için böyle bir yalan söylediğini ortaya koydu. Sanırım mafyacı dostu Estrosi’ nin de yalan söylediğini belirtmek falcılık olmaz. Özelleştirme yoluna uzun bir süreden beri girmiş olan Posta işletmesinde 2002 yılından bugüne dek 50.000 kişi işten çıkarılırken 17.000 posta şubesinden 6.000’ i ya kapatıldı ya da banka şubesine dönüştürüldü. 2008 yılının Eylül ayında 60 civarında kitle örgütünün (partiler, dernekler, sendikalar v.s) katılımıyla oluşturulan özelleştirme karşıtı platformun inisiyatifiyle geçtiğimiz 3 Ekim’ de Postanın

taya çıktı. Posta işletmelerin özelleştirilmesine izin vermek kapitalistlerin köpeksiz köyde değneksiz gezmelerine izin vermekle aynı anlama gelir. Özelleştirmenin biz tüketicilere zam olarak döneceği, mektuplarımızın ve kolilerimizin zamanında yerine ulaşamaması olarak dönmesi bir yana çalışanlarını bekleyen tehlike bugün France Telekom’ da yaşanan üzücü olaylardır. Özelleştirmelere karşı mücadelede posta emekçileriyle omuz omuza olmak aynı zamanda bizim de çalışma koşullarımızın iyileştirilmesi için mücadelenin yükselmesi demektir. Fransa’da Yaşam


Kasım 2009

7

ÇALIŞMA YAŞAMI KISA HABERLER

İŞ YASALARI GRIBE YAKALANDI.

B

ir süreden bu yana dünyayı etkisi altına alan «domuz gribi» korkusu Fransa’ yı da sardı. Bir yandan televizyon ve gazetelerde nasıl korunulması gerektiği anlatılırken bir yandan da hazırlık maksadıyla devletin ne kadar maske, temizlik maddesi ve aşı, anti-biyotik siparişi verdiği anlatılarak halk teskin edilmeye çalışılıyor.

«Domuz gribi» adından da anlaşılacağı üzere domuzlar arasında yaygın olan ve öldürücü olmayan bir grip türünün değişime uğrayarak (evrim karşıtlarının kulağı çınlasın) domuzdan insana ve insandan insana geçen bir gribe dönüşmesiyle ortaya çıkan bulaşıcı bir solunum yolu hastalığıdır. Daha önceleri «domuz gribi, Meksika gribi» isimlerini taşıyan salgını «Grip A» olarak isimlendiren Dünya Sağlık Örgütü, geçen temmuz ayında bu hastalığı dünya çapında bulaşıcı ilan ederek tüm dikkatleri bu hastalığın üzerine çekti. Bu grip Kuzey Amerika’ da rastlanan bir kuş gribi, domuz gribi, A tipi bir insan gribi ve Avrupa ve Asya’ da bulunan bir tür domuz gribi viruslerinin karışımı yeni tip bir grip virüsüdür ve başka tür bir enfeksiyon hastalığı bulunan kişilerde ciddi sonuçlara yol açabiliyor. Nitekim ölümle sonuçlanan vakaların hemen hemen tamamı daha önce belli bir hastalığı olan kişilerdir. Dünya Sağlık Örgütü, geçen hafta yaptığı açıklamada salgının başlangıcından bu yana tüm dünyada 400.000 kişinin Grip A’ ya yakalandığını ve 4.735 kişinin de hayatını kaybettiğini açıkladı. Fransa Sağlık Bakanlığı yaptığı açıklamada 800 milyon euro tutarında aşı satın alacağı açıklandı. Aşıların yanısıra alınacak olan anti-biyotik, temizlik malzemesi ve maskenin ne kadar tutacağı ise henüz bilinmiyor. 20 Ekim tarihinden itibaren gribe karşı genel bir aşı kampanyası başlatıldı. Kampanyaya önce sağlık personelinden başlanırken bir-

çok doktor ve hemşire aşıda kullanılan aşının etkin maddesinin etkisini hızlandıran yan maddelerin yan etkilerinden dolayı aşı olmayı reddediyorlar. Bir yandan bütün bu önlemlerin alındığı gürültülü bir şekilde gösterilirken öte yan-

MILLI EĞITIM’ DE «DIYALOG» Geçen 13 Ekim’ de Sarkozy tarafından ilan edilen yeni lise «reformu» nun hemen ardından eğitim bakanı Luc Chatel, öğrenci sendikalarını kabul ederek görüşeceğini açıklamıştı. Ancak basından edindiğimiz bilgilere göre bakan’ ın sadece, 2008 yılında «point de cconvergence» adı verilen ve Sarkozy’ nin açıkladığı «ref «reformların» çıkış noktası olan ortak bildiriyi imzalayan FSU FSU, UNSA, SNALC, FAEN ve CGEN-CFDT sendikalarını görü görüşmelere davet etmiş bulunuyor. Sendikalarla diyalog sadece hoşa giden sendikalarla oluyormuş demek ki.

HERKESIN ELEKTRIĞI EŞIT MI? dan Merkezi Stokholm’ de bulunan Avrupa Hastalıklara Karşı Erken Uyarı ve Kontrol Merkezi (ECDC) yaptığı bir açıklamada; Grip A’ nın iddia edildiği kadar ölüm tehlikesi taşıyan bir hastalık olmadığını be-

patronları sevindirmesini bildi. 3 Temmuz 2009’ da yayınlanan genelgede, asılnda salgın halinde salgının önünün kesilmesi ve çalışanların sağlıklarının korunması ve böylece salgının yaratacağı ekonomik tahribatın önlenmesinin

BIR IŞYERINDE SALGIN ILAN EDILMESIYLE: Günlük çalışma süresinin 10 saatten daha da fazla olmasına müsaade edilmesi. Fazla mesailerin normal saat olarak ödenmesi Haftada 48 saat olan azami çalışma süresinin 60 saate kadar çıkarılabilmesi. Haftalık dinlenmenin askıya alınabilmesi Normal koşullarda patronların rüyasını bile göremeyeceği koşulları hükumet işçilerin sağlığını ve ekonomiyi kurtarmak adına patronlara altın tepside sunuyor. Hükumet genelgeye, bu koşulları kabul etmeyenleri patronların işten çıkarımaya hakları olduğu da eklemeyi unutmamış. Mahkemede hak aramanızın önü de böylece kesilmiş oluyor.

lirtti. Normal bir gripte yaklaşık olarak ‰1 olan ölüm oranının Grip A’ da ‰0.2 ila ‰0.3 arasında olduğu açıklandı. Gribin tehlikeli olup olmadığı tartışıladururken toplumda yaratılan genel histerinin yarattığı toz duman içerisinde hükumet Çalışma İdaresi’ ne yayınlattığı bir genelge ile bir yolunu bulup yine

hedeflendiği iddia edilse de genelgeye kısa bir göz atınca o kadar da masum olmadığı anlaşılıyor. Genelge her ne kadar «işçilerin sağlığı» düşünülerek çıkarılsa da işçilerin çalışma koşullarında önemli değişiklikleri öngörüyor. Fransa’da Yaşam

Merkezi Stokholm’de bulunan Avrupa Hastalıklara Karşı Erken Uyarı ve Kontrol Merkezi (ECDC) yaptığı bir açıklamada; Grip A’nın iddia edildiği kadar ölüm tehlikesi taşıyan bir hastalık olmadığını belirtti Sağlık Bakanı Roselyne Bachelot ve Başbakan François Fillon

15 Ağustos’ tan bu yana elektrik fiyatlarına %1,9 oranında zam geldi. Elektrik faturanızda bu oranda bir artış bekliyorsanız yanılıyorsunuz. Çünkü bu oran sadece harcanan elektriğin «ortalama» artışı oranıdır ve abonelik ücretlerin lerine yapılan zamları içermemektedir. Bilin Bilindiği gibi EDF abonelikleri evlerdeki elektrikli aletlerin muhtemelen harcayacakları enerji miktarına göre değ değişik tiplerde yapılıyor. Yan Yani evinizde sadece bir buzdolabı, elektrikli süpürge, tele televizyon varsa en küçük güçlü yani 3 kVA lık bir aboneli nelik, bunlara ek olarak bir fırın ve çamaşır makinası var ise 6 kVA’ lık bir abonelik yapılıyor. Evle Evlerde en fazla kullanılan 3 kVA lık aboneliğin yıllı yıllık abone ücreti 21.48 €’ dan 51.24 €’ ya 6 kVA lık abo aboneliğin yıllık abone ücreti ise 54.48 €’ dan 58.32 €’ ya yyükseltildi. Fran Fransa’ da toplam 22 milyon emekçi hanesinin bu iki abo abonelik türlerinden birini kullandığını tekrar etmeye gerek yok. gere Bun Buna karşın fabrika ve atölye gibi fazla elektrik tüketilen alanlarda ise abonelik ücretleri düşürülerek patronlara bir kıyak da bu şekilde yapılıyor. Yani tarifeye göre 6m milyon abonenin kullandığı 36 kVA lık bir aboneliğin yıllık ücreti 743.52 €’ dan 528 € indirildi. yıllı

CADARACHE’’ DA GIZLENMEYE ÇALIŞILAN CA PLUTONYUM

M

arsilya yakınlarında bulunan Cadarache Atom Araştırma Merkezinin atölyelerinde kayıtdışı olarak olar 39 kg zenginleştirilmiş plutonyum bulunduğu ortaya orta çıktı. Atom Enerjisi Komiserliğine 8 kg bulunduğu bildirilirken aslında atölyelerde 39 kg plutonyum çıkmış bild olması olm son zamanlarda Iran’ a karşı yöneltilen «askeri amaçlı olarak gizlice plutonyum zenginleştirme» ama girişiminde giriş bulunduğu yollu suçlamalarla aynı döneme rastlaması ilginç oldu. Aslında Haziran ayında ortaya rast çıkan çıka durumun Ekim ayına kadar gizlendiği düşünülürse durum daha da ilginç oluyor. Bütün yaz aylarında duru ve özellikle de Eylül ayında yapılan G20 zirvesinde Iran’ a «gizli işler çevirdiği» için tehditler savuran Iran Fransa’ nın aynı zamanda 39 kg plutonyumu her türlü Fran ulus uluslararası kontrolden kaçırmaya çalışması anlamlı oldu. oldu Plutonyum, esas olarak nükleer silahaların ana maddesi mad olarak kullanılıyor.


8

SAĞLIK

Kasım 2009

DOKTORLAR T2A SISTEMININ ŞU OLUMSUZ SONUÇLARINDAN BAHSEDIYORLAR.

Sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesi : Yeni sistemle hastahaneler özel şirket gibi işleyecek

S

ağlık hakkınına yıllardır darbeler indiriliyor. Kendi yaşantımızdan bunu görebiliyoruz. Sağlık bir kaç yıl öncesine göre ev bütçemize daha pahalıya mal oluyor. Yapılan araştırmalara göre Fransa’da her yıl yüz binlerce insan sırf maddi nedenlerden dolayı doktora

gidemiyormuş. A m a durum daha da ağırlaşınca, hem sağlığımız tehlikeye atılmış oluyor, hemde hastalık neticesinde Sosyal sigortaya daha pahalıya mal olmuş oluyor (hastahanede yatma, daha ağır ve pahalı ilaçlar vs..). Hükümet bir kaç yıldır sağlık sisteminde ciddi değişiklikler yapmaya çalışıyor. Ocak 2004’den bu yana yürürlükte olan ve 2012’de tamamen yürürlükte olacak

olan T2A sistemi hastanelerin yürütme bütçesini belirliyor ve zaman içinde maddi olarak boğulma ve bir çok hizmeti özel şirketlere devretmeyi zorunlu kılacak. Bugüne kadar hastanelerin bütçesine göre çalışma organize ediliyorken (daha doğrusu sağlık hizmeti sunulabiliyorken), T2A sitemi ile tam tersi sunduğu hizmetler bütçesini belirliyordu. Bu ne anlama geliyor? Hastahanelerin bütçesi yaptığı işlerle belirleniyor. Hastanelerin tedavi ettiği hastaların masrafı ne kadar yüksek olursa, hastanelerin bütçeside o kadar yüksek olacak. Bu mantık hastanelerin vatandaşa hizmet sunan bir kurum olarak değil de, tamemen özel bir şirket gibi işlemeleri anlamına geliyor. Hastahanede yatan her hasta zorunlu olarak bir hastalık kategorisine girecek. Yani apandistten hastaneye yattıäınızda, hastane açısından hastalığın bir masrafı ve sosyal sigortanın ne kadar karşıladı��ın bilinmesi gerekiyor. Ama tüm doktorlarında belirttiği gibi apandistten yatan bir hastanın, kalp sorunu, şeker ya da alerji gibi yan rahatsızlıklarının

1) hastahane bir şirket gibi işlemeya başladığından, en kısa sürede en fazla iş yapmanın peşinde. Buda hastanede yatma sürelerini kısaltma yöntemi ve hasta üzerinde sunni işlerin artmasını doğuruyor. Örneğin artık kemoterapi gören bir hasta önceden bir seferde yaptığı tedaviyi artık iki seferde yapması gerekebilir; -ki zaten aynı nedenlerle bir kaç yıldır yaygın olan bir yöntemdir. “Parça başı iş” yapmaya benzer bir şekilde ne kadar fazla hasta gelirse o kadar hastane iş yapmış olacak. Bu sistemde hastane için “iyi olan” bu tedavi biçimi hasta için oldukxa zahmet vericidir. Yada eskiden hastaneye yatırılan hasta tedavi ediliyor ve birkaç gün sonra tekrar gelmesi isteniliyor. 2) Bir çok devlet hastahanesinde uzun ve pahalı hastalıkları kabul etmeme eğilimi yaygınlaşmaya başlıyor. Bunun en somut örneğini ölümcül hastalığa yakalanmış hastaların hastaneye yatırılmaları işlemleridir. Eğer hasta hasta 2 ile 35 gün içerisinde vefat edeceği tespit edilği durumda hastaneye yatırılıyor. Eğer bu süreyi geçecekse, hastanenin başka bir servisine sevk ediliyor ve ancak öleceäi anlaşılınca tekrar yoğun bakıma getirtilebiliyor. 3) Hastahane idaresinin kendisine en fazla kâr saälayacak olan hastalıkların tedavilerine ağırlık vermesidir. Bunun en somut sonucu ise sunulan hizmetin kalitesinin düşmesi ve hastaların özel kliniklere yönelmesidir. 4) Hastahanelerin masraflarını kısmak için bir çok servisini (örneğin restaurant, temizleme vs..) özel şirketlere devretme yolunu girmesidir. Sadece kâr güden özel şirketlerin devlet hastanelerine girmesi de son yıllarda yoğunlaşan yöntemlerden birisidir

olması hastanın göreceği tedaviyi önceden belirnenmiş “gruplandırmalardan ” birine girmesini engelliyor. Somut olarak her hastaya bir yatış süresi ve bir fatura miktarı belirleniyor ve hastane bütçesinde açık olmasını istenmiyorsa bunlara uyması gerekiyor. Ve hastane ne kadar iş gösterebiliyorsa o kadar

yardım alabiliyor, ve böylelikle T2A sistemi ile hastanelerin bütçelerinin dengelenmesi isteniliyor. Bu sistemin bütçeyi dengelememesi bir yana (2008’de ülkedeki 31 CHU’nün (Üniversite Hastane –Merkezi) 29’unun bütçesi açık vermişti). Fransa’da Yaşam

«ZARURI OLMAYAN» ILAÇLAR :

Hastahanelerin kapatılmasına hayır !

S

adece T2A sistemi ile açıklanamıyacak, ama onunda yıllardır uygulanan politikarın bir sonucu olarak son yıllarda hastanelerin yok olmalarına tanıklık ediyoruz. Birbirine yakın hastaneler, son yıllarda olanakları birleştirip masrafları

asgariye indirme adı altında teker teker kapatılıyor. 2 veya 3 hastanenin bileşiminden oluşan yeni hastaneler, yok edilen hastanelerin toplam yatak sayısından daha az, sunulan tedavi hizmetlerinin tümünün olmadığı yerler olarak kurgulanıyor. Buna en somut olarak doğum servisleri örneğini verebiliriz. Doğum servislerinin kapanması yeni

bir olay değil, ama son yıllardaki sağlık hakkına yönelik saldırılar bu süreci çok hızlandırdı. Örneğin Fransa’da 1975’de toplam 1379 doğum servisi (maternité) varken 2008’in basında bu sayı 584’e düsürüldü. 2001’den bu yana 100’den fazla doğum servisi yok edildi. 2009 yılında ise bunu Noisy-le-Grand (Seine-Saint-Denis), Ivry-sur-Seine (Val-de-Marne) ve Saint-Vincent-dePaul (Paris) doğum servislerinin yok edilmesi takip etti. Yanı sıra, hükümet yayınlanan bir kararname ile yılda 1500’den asağı ameliyat gerçeklestiren hastanelerin ameliyathanesini kapatmayı öngörüyor. Bu tehdit tam 182 ameliyathaneyi ilgilendiriyor. Anlaşılacagı gibi, sadece kâr amaçlı hastaneler yaratma sürecinde kendileri için “gereksiz”, ama vatandaş için hayati önem taşıyan servisler kapatılacak.

2

009’da Sosyal sigorta kasasında yaklaşık 10 milyarlik bir açık planlanırken, açık 20 milyarın üstüne çıktı. Bu açığın oluşmasında belirleyici nedenlerin başında işsizlik oranın yükselmesi, işçi ve emekçi maaşlarının dondurulması ve patronların bir kismının vergiden muaf tutulması geliyor. Yani işçilere saldırı yoğunlaştıkça, sosyal sigortanın kasasındaki açık da büyüyor. 1980’lerin başlarından bu yana patronlara yapılan vergi muafiyetlerinin 100 milyara yaklaştığını belirtiliyor kimi ekonomistler. Yani devlet sadece yasa gereği alması gereken vergileri toplasa, bırakın sadece Sosyal sigorta kasasının açığını kapatmayı, ülkede sağlık bile tamamem ücretsiz olabilir. Ama bunu yapabilmek için halkın çıkarlarını göz önünde bulunduran bir hükümetin olması gerekiyor iktidarda. Sarkozy ve hükümeti yıllardır yaptığı gibi bu sene de Sosyal sigorta kasasının açığını bahane göstererek yeni saldırılara hazırlanıyor. Örneğin şimdiden, zaruri (zorunlu) olmayan ilaçların sosyal sigorta tarafından ödenme oranlarını düşürtmek istediğini açıklamış bulunuyor. Peki nedir zaruri, yada tedavi için zorunlu olmayan ilaçlar? Soruyu başka türlü soralım isterseniz : Doktorlar bize gerekli olmayan, yani işe yararlılığı kesinleşmemiş ilaçlar mı veriyorlar? Peki bizlere verilen reçetelerde sadece hastalığın tedavisi için gerekli ilaçlar bulunmuyorsa, hükümet neden doktorlardan bu ilaçları yazmamasını istemiyor ve sadece hastaları suçluyor ? Bu durumda hem sosyal sigorta işe yaramayan ilaçları tekrar ödemez, hemde bizlerler gereksiz ilaçları yutup midemize zarar vermeyiz. Ama aslına bakılırsa, hükümetin derdi başka. Esas derdi, patronlara yaptığı kıyaklardan dolayı oluşan açıkları bizim cebimizden çıkartmaya çalışıyor. Yoksa onca testten geçerek piyasaya sürülen ilaçları, onlarca yıl eğitim görmüş ve çoğu zaman da yıllarca tecrübe sahibi olan doktorlar bu ilaçları bize neden yazsınlar ki? Zaten bu nedenden dolayı hükümet doktorları suçlamaya girişemiyor, zira bunların bildiklerinin en iyisini yapmaya çalışyor. Geçenlerde açıklanan listeye baktığımızda, yüzden fazla ilaç’ın ödenme oranı yüzde 35’den yüzde 15’e düşecek. Bu ne anlamına geliyor ? Bir örnek verelim : düşününkü 25 euro değerinde bir ilaç satın aldınız. Sosyal Sigorta bunun yüzde 35’ni, yani 8.75 eurosunu karşılıyordu. Bu oran yüzde 15’e düştüğü durumda, size sadece 3.75 euro ödeyecek. Geri kalanın hepsini hasta cebinden ödemesi gerekecek. Görünen fakirin hasta olmaya hakkı yok.


GÖÇMENLER

Kasım 2009

Fransa devletinin göçmenlik politikasının en belirleyici yönü, göçmenlik ve göçmenleri bir «sorun» olarak algılamasında yatıyor. Yaklaşım bu olunca, göçmenlere yönelik politikalarda baskıcı yöntemler sürekli öne çıkıyor.

MÜLTECİ VE GÖÇMENLERLE İLGİLİ BAZI MANİPÜLASYONLAR

F

ransa’daki, göçmenler ve mültecilerle ilgili tartışmaların, gündemi işgal edişlerine baktiığımızda, ülkenin sanki göçmen ve mülteci akımına uğradığnı düşünürüz; benzer bir duyguya, Batıdaki gelişmiş ülkelerin gündemlerini takip ettiğimizde de kapılırız. Öyle ki, konunun gündemleştirilme biçimi ve içerigi ile en temel insan haklarından biri olan sığınma hakkı bir problem ve sığınmacıların ise suçlular olarak algılanmasına neden olabilmektedir. Diğer yandan konuyla ilgili gerek yapılan bilimsel çalısmaları gerekse de uluslararası kurumların raporlarnı yakından incelediğimizde gerçeğin hiçte öyle olmadığını ve kapıldığımız işgal ve göç dalgası duygusunun planlı geliştirildiğini anlarız. İktidar aygıtlarıyla organize bir şekilde oluşturulan bu yanılsamanın neden yapılığına geçmeden önce, mülteci ve göçmenlerle ilgili temel ilizyonlardan bazılarına değinmek istiyoruz; “GÖÇMENLERIN SAYISI HIÇ OLMADIĞI KADAR ARTMAKTA(MI)DIR”

D

ünyada mevcut göçmen ve mülteci oranlarıyla ilgili önemli tartişmalar meydana gelmektedir: genel eğilimde; göç oranlarının devasa arttığı, kontrolden çıktığı, göç alan ülkelerde önemli problemlere neden olduğu savunulmakta ve çeşitli göç politikalarıyla kontrol altına alınması gerekliliğini vurgulanmaktadır. Gelişen teknoloji,

artan iletişim ve ulaşım imkanları ile göçün arttığı ve mesafesini de uzattığı söylenmektedir. Fakat konuya aşina olanların çok iyi bilebileceği gibi; göç ve mültecilik konusu – özellikle Batılı gelişmiş ülkelerde- ideolojik bir tercih çerçevesinde planlı bir şekilde öne çıkarıldığı ve önemli bir sorunmuş gibi yansıtıldığı bir sır değildir. Günümüzde teknolojinin, ulaşım ve iletişim imkanlarının çok gelişmiş olmasına rağmen, dünyada sadece 130 milyon insanın hareket halinde olduğu ve bununda dünya nüfusunun sadece %2’sine denk düştüğü, nüfusun geri kalan %98’inin durağan olduğu gerçeğinin unutulduğu görülmektedir (Richier, 2006). Giderek yükselen zincirleme ve kitlesel göç hareketleri bile -her yıl neredeyse 2-4 milyon daha fazla- karşılaştırmalı tarihsel perspektif göz önüne alındığında çokta yüksek sayılmazlar. Faist’e (2003) göre, uluslar arası göç hacminin yüzyıl boyunca düzenli olarak arttığına dair yaygın beklentileri destekleyecek kesin bir kanıta rastlamak mümkün değildir. Örneğin, 1919-1980 döneminde gönüllü göç durumuyla ilgili uluslar arası göç hacmi, 1814 ile 1914 arasındaki zaman dilimindeki göç hacmi kadar düşüktür ve aralarında anlamlı bir farklılaşma yoktur. “DÜNYADA GÜNEYDEN KUZEYE VE DOĞUDAN BATIYA GÖÇ AKIMI VAR(MI)DIR; DIĞER BIR DEYIŞLE GÖÇMENLERIN HEDEFI GELIŞMIŞ KUZEY-BATI ÜLKELERI(MI)DIR”

G

öç ile ilgili tartışmaların kaynağı genellikle gelişmiş batı ülkeleridir ve göçün olumsuz sonuçlarını daha çok onlar gündeme getirmekte ve tedbir alınmasına ç a l ı ş m a k t a d ı r l a r. Fakat dünyadaki gizil göç süreçleri incelendiğinde gerçeğin hiçte böyle olmadığı görülmektedir. Göç edenlerin en az yarısı bir gelişmekte olan ülkeden diğerine göç etmektedir, gelişmiş olan ülkelere değil. Güney-Güney göç akışları rakamsal olarak Güney-Kuzey akışlarına oranla daha

9

anlamlıdır. Hatta bu durum mülteci akımları için de geçerlidir. Genel olarak, bazı gelişmekte olan ülkeler nüfusları içerisinde yüksek yüzdelerle işçi göçmenleri ve mültecileri ağırlamaktadırlar. Örneğin, Ürdün’de bu oran % 26, Kosta Riko’da % 19’ken, çok göç aldıkları söylenen Almanya’da bu oran % 8, A.B.D.’de ise sadece % 9’ dur (Farrag, 1997). «MÜLTECILER GELIŞMEKTE OLAN ÜLKERE GÖÇ ETMEKTE(MI)DIRLER, GELIŞMIŞ ÜLKELER DÜNYANIN MÜLTECI YÜKÜNÜ ÇEKMEKTE(MI)DIRLER »

Y

aratılan tabloya aldanırsak dünyanın tüm mülteci yükünü gelişmiş Batı ülkelerin çektiğine inanırken bulabiliriz kendimizi. Hatta bu söylem « dünyanın tüm sefaletini ülkemizde kabul edemeyiz » diye mecut fransız politikacılarının diline dolanmış durumdadır. Diğer yandan, savaş, siyasi istikrarsızlık, ekolojik felaketler, ekonomik yıkımlar veya etnik, dini ve kabileler arası çatışmalar sebebiyle yerlerini terk etmeye zorlanan birçokları bile ülkelerini terk etmeye yanaşmamakta iç göçü tercih etmektedirler. Türkiye buna çok iyi bir örnektir. En iyi ihtimalle başka gelişmekte olan ülkeye geçmektedirler, ama Kuzeye yarım küreye ya da Batıya değil. Sığınmacı, mülteci ve ülkesi içinde yerinden edilenlerin sayılarına ve profiline ilişkin veriler sunan ve BMMYK tarafından yayınlanan 2008 Küresel Eğilimler Raporu önemli gerçeklerin altını çizmektedir. Bu rapora göre: Dünyada 2008 yılı sonunda 42 milyon insan zorunlu olarak yer değiştirmek durumunda kalmıştır. Bunun 15,2 milyonu mülteci ve 26 milyonu ülkesi içinde yerinden edilmiş kişi konumundadır. Sığınmacı ve mülteciler konusunda en duyarlı ülkeler irdelendiğinde gelişmekte olan ülkelerin dünyadaki mültecilerin 4/5 ine ev sahipliği yaptıklarını görmekteyiz. Örneğin Pakistan dünya çapında en fazla sayıda mülteciye ev sahipliği yapan ülke konumunda (1.8 milyon), onu Suriye 1.1 milyon ve İran 980,000 ile izlemektedir. Bunu destekleyen çarpıcı bir tespit ise 2008 yılı sonunda gelişmekte olan ülkelerin 8.4 milyon mülteciye (küresel mülteci nüfusunun yüzde 80 i) ev sahipliği yapması, 49 az gelişmiş ülkenin ise yüzde 18 lik bir nüfusa sığınma sağlamış olması gerçeğidir (UNCHR, 2008). Diğer yandan bu kadar fırtına koparan gelişmiş ülkeler (38 avrupa ülkesi, ABD, Kanada, Japonya, Avusturalya ve Yeni Zellanda dahil) dünya mülteci

mevcut nufusunun sadece %3’ünü topraklarnda barındırmaktadır. Geriye kalan dünyadaki mültecilerin %97’i ya gelişmekte olan ülkelerde yada az gelişmiş üulkelerde bulunmaktadırlar (UNCHR, 2009). ONUÇ OLARAK, gerçekten ekonomik nedenli göçler ve mülteci akımları daha çok Kuzey-Batı’ya mı oluyor yoksa bu algı manipülasyon ile oluşan/ oluşturulan bir yanılsama mı? Sorusunu şöyle cevaplayabiliriz: Özetle, ekonomik olarak gelişmiş ulus devletlerdeki 65 milyondan fazla göçmen anlamlı bir sayı oluşturur, fakat bu, Güneydeki ve Doğudaki iç-göçler ve Güneyden Güneye ve Doğudan Doğuya sınır aşırı göç ile karşılaştırıldığında ufak bir rakamdır. Ancak tüm bu rakamlar, seyahat maliyetlerini azaltan taşımacılıkta ve iletişimdeki devrimler, ekonomik eşitsizliklerin yükselen algılanışları ve sabit demografik baskılar gibi aslında göç etmeleri için zaten fazla olan çekimlere rağmen asla göç etmeyenlerin çok büyük yüzdeleriyle karşılaştırıldığında önemini kaybetmektedir. Kuzey-Batı’daki gelişmiş ulus devletler, çokta dillendirildiği gibi göçmenlerin gelgit dalgaları altında kalmamaktadırlar. Bu söylemelerinin, zamanında sömürgeleştirdikleri ve bu yolla yer üstü ve yer altı zenginliklerini hortumladıkları ülkelerden yönelen göçmenlerin önünü kesmeye yönelik bir komuoyu oluşturma ve alacakları önlemleri (Amerika’da Meksika sınırında silahla insan avları, avrupa’nın kuzey Afrika ve benzeri geçiş ülkelerinde kurdukları ve nazi kamplarını andıran multeci kampları) meşrulaştırmaya yönelik bir manevra olduğu açıktır. Göç, özellikle de mültecilik konularında batılı ülkelerin kopardıkları fırtına onları kendi içinde çelişkiye itmektedir. Bir yandan, son 20-30 yılda dünyanın büyük bir dönüşüm yaşadığı, sanayi toplumundan bilgi toplumuna, modernizimden post-modernizme, ulus devletler dünyasından küreselleşmiş bir dünyaya geçişin yaşandığı iddia edilirken, diğer yandan küreselleşmenin yalnızca fikirlerin iletişimi/dolaşımı, teknoloji transferi, çok uluslu sermayenin nakledilmesi ve malların değiş-tokuşu ile sınırlandırılması ve insanların bu sürece dahil edilmemesi çok büyük çelişki olarak ortada durmaktadır. Bahsi geçen ülkelerin her türlü zenginlikliklerine özgürce yer değiştirme şansı (!) tanınırken aynı şans bu zenginliklerin gerçek sahipleri ve üreticilerine tanınmamaktadır.

S

Zübeyit Gün


10

GÖÇMENLER

Kasım 2009

İnşaat sektöründe orman kanunu Paris Metro inşaatında taşeronlara çalışan yabancı işçilerin durumuna bir bakış

G

enellikle işçiler kağıt üzerinde resmi, gerçekte ise gayri resmi calıştırılır. Durum böyle olunca normal şartlarda bir işçinin yasal hakları olan hiçbir hakkı kullanamazsın. Sen hiçsin, her şeyin patronların ve çömezlerin insafına terk edilmiştir. İstediği gibi uzun saat, aynı iş gününde birden fazla işyerinde (metro istasyonunda), işe erken başlatma, işi geç bırakma, angarya çalıstırma adeta normal bir durummuş gibi dayatılmaktadır. İtiraz etme cesaretini gösteren olursa kapı gösterilmektedir. Herşey çağdışı ve ilkel : ne üstünü değiştirebileceğin bir yer, ne tuvalet, nede bir lavabo.İşçiler çoğu zaman merdiven altlarında koridorlarda, çöp konulan küçücük yerlerde elbiselerini değiştirmek zorunda kalmaktadır. Metro’da genellikle gece çalışıldığından sabahları bazen yüzünün tozu kubarıyla eve gitmektedir. Metrolardaki musluklardan bile kir ve pas akmaktadır.

Çalışmak işin gerekli malzemeler, işçinin ekipmanı hiç bir zaman verilmemektedir. En basitinden iş eldiveni, kulaklık , gözlük onlarda mecburiyetten verilir. Maske günlük olarak kullanılır çünkü pislik birikir atılması lazım ama iki gün hatta bir hafta kullandırmaya zorlarnır. Güvenlik ayakkabısı mecburi olmasına rağmen verilmemektedir, iş elbisesi yoktur. Tüm bu zor koşullarda calışmak zorunda kalan işçi aylığını almak içinde binbir zorluklar çekmek zorundadır. Çoğu zaman aylığını alması iki ayı bulur. Aylık zamanı geldiğinde patron ortadan kaybolur, ya Türkiye’ye gittiği söylenir ya da hastalığı bahane edilir. Yerine bıraktığı şef, muhasebeci günlerce telefonlara cevap vermez.Cevap verdiğinde de kendisinin birşey yapamıyacagını çünkü patronun burda olmadıgnı söyler. Açıkca işçiler enayi yerine konur, oyalanır. İşçilerin aylıklarından her ay bir yada iki gün kesinti

yapılır, itiraz edildiğinde patron topu muhasebeciye, muhasebeci ise patrona atar. Yani ikisi birden işçiyi oyalar durur. Ama işçiler şunu iyi biliyorlar : sözum ona telefonlara cevap vermeyen, işçilerin sorunları karşısında ortalıkta gözükmeyen patron, işçiyi ihtiyacı olduğunda istediği saatte isterse gece iki olsun ayağına çağırıyor, götürüyor. Fransa’da çalışan herkese maaş bordrosu (bulletin de paye) verilmek zorundadır. Ama bizde verilen bordro hiçbir zaman aylık kazancına denk değildir.Ya asgari ücret, çoğu zaman da daha düşüktür. Çoğu zaman işçi aylarca oyalanır hep gelecek aylara ertelenir. İşçi illa da aylık bordrosunu isterse, devlete ödenen vergilerin çokluğu bahane edilerek işine son verilir. Metro’da bu bir kural haline gelmiş durumdadır. Patronlar işçiler arası birliğin ve dayanışmanın olmaması için sürekli bir rekabet köruklerler, bu onların karakteridir.Son bir yıldır da ekonomik kriz bahane edilerek işçiler arası dostluk ve dayanışma yok edilmek isteniyor. Bu taktiklerinde şimdilik başarılı durumdalar. İşçiler birbirlerine dayanışmadan çok süpheyle bakıyorlar. Yanındakine patronun adamı gözüyle bakıyor. Tabi bu durum patronun daha da pervasızlaşmasına kural tanımamasını da beraberinde getiriyor. Patronlar şeflere telefon ederek «bu gönderdigim ‘malı’ istediğin şekilde istediğin kadar çalıstır itiraz ederse evine gönder» der. Bir de Türkiye’li taşeron patronların birbirleriyle rekabeti var : Birbirlerinin elinden iş kapmak için fiyat kırmaları, düşük fiyata alınan işler daha fazla iş çıkarmak vb. gibi durumlar işin içine girince, iş saatlerini uzatmak, işe erken başlamak, dinlenme zamanını ortadan kaldırmak, işçiyi daha hızlı çalışmaya zorlama durumu ortaya çıkmakta, hatta ücretler düşürülmek istenmektedir. Eski işçilerin üç beş kuruş fazla ücret almaları patronları o kadar rahatsız etmektedir ki, işçileri yıldrıp işten ayrılmaya zorlamaktadırlar. Tabi ki amaçları, daha ucuza başka işçiler almaktır. Bir de son yıllarda işçileri diğer « Bulgar ve Polonya’lı » işçilerle tehdit etmekteler. Zaten yabancı işcilerin metroda yaptığı işler kaba kuvvete dayalı ve ustalık gerektirmeyen işler olduğu için, geçici işçi bulmaları hiç de zor olmuyor. Kötü olanı da biz işçilerin bu koşullara boyun eğmek zorunda kalmamızdır.Çünkü işçiler ikişer, üçerli ekipler halinde değişik metrolarda dağınık halde çalıştırılıyor. Hiç kimse sendikalı değil ve

Calais’deki mülteci kampına saldırı Fransa Hükümeti, ülkede oturum hakkı olmayan göçmenlere yönelik politikalarını her geçen gün daha da sertleştiriyor. ‘Kağıtsızlar’ olarak da bilinen göçmenlere yönelik olarak daha sert ve saldırgan politikalar uygulamaya konuluyor. Kendi ülkelerinde güven içinde yaşam olanaklarının olmadığını herkesin kabul ettiği Afganistanlı göçmenler bu süreçten en fazla etkilenenler arasında. Fransa Hükümetinin bu göçmenleri şu ana kadar sınırdışı etmediği

ama normal şekilde yaşamaları için ise hiç bir imkan sağlamadığı bilinen bir durum . Afganistanlı göçmenler özellikle Calais şehrinde ormanlık bir alanda kendi çaba ve olanaklarıyla oluşturdukları baraka ve kulübelerde yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlar. Geçtiğimiz günlerde Fransa Göçmen Bakanlığı bu alanı kapatacaklarını açıklamasının üzerinden bir hafta geçmeden Calais’deki kamp polis tarafindan dağıtıldı. Birçok sivil toplum örgütü

Kağıtsız Emekçilere Çağrı

12 Ekim’den beri binlerce kağıtsız emekçi oturma ve çalışma hakkı almak için grevdeler. Hükümetten, kriterleri açık ve Fransa genelinde tüm valiliklerde aynı şekilde uygulanacak bir genelge talep ediyorlar. Bu genelge, statü ve durumları ne olursa olsun tüm kağıtsız emekçileri kapsamalıdır. Sigortasız çalışıyorsunuz. Nakit ödemeyle çalıştırılıyorsunuz. Ne is kontratınız ne de maaş bordronuz var. Buna rağmen ve diğer çalışanlar gibi sizler de birer emekçisiniz. Kimsenin işini çalmıyorsunuz. Bu ülkenin ekonomisine katkıda bulunuyorsunuz. Talep ettiğimiz genelge sizin durumunuzu da göz önünde bulunduracak, çalışma ve oturma hakkınızı kazanmanızı sağlayacaktır.

Bu mücadele sizin de mücadelenizdir! Hareketi destekleyen örgütler : CGT-CFDT- Union Syndicale Solidaires - FSU - UNSA – LDH - Cimade - RESF- Femmes Egalité - Autremonde - Droits Devants!! işe geçici bakıyorlar. İşin kötüsü her taraf aynı diyerek bu koşulların kanıksanmasıdır. Evet dünyanın en modern metrolarından biri olan Paris metrosunda işçilerin yasadıklarının bir kısmı böyledir.

ve derneğin, burada yaşayan insanlara kalacakları hiç bir yer düzenlenmeden kampların bu şekilde dağıtılmasına karşı çıkmalarına rağmen sonuç değişmedi. Bu süreçte hemen hemen yarısı 18 yaşından küçük 300 civarında Afgan genç gözaltına alındı. Gözaltına alınanlar ise kısa süre sonra serbest bırakılmasına rağmen Göçmen Bakanı Eric Besson İngiltereyle birlikte Afganları toplu halde sınırdışı etmek için ortak uçak seferleri düzenleyeceğini ilan etti. Bu karar cok yoğun tepkilerle karşılansa da hükümet geri adım atmadı ve ilk

Mehmet Durmaz

uçak 21 Ekim 2009 da Afganistan’a gönderildi. Gönderilen uçakta çoğunluğu İngiltere’de yaşayan ve üçü de Fransa’dan olmak üzere Afganistanlı göçmenler bulunuyordu. Birçok kuruluş ve dernek, ‘bu tür uygulamalarla göçmen sorununun çözülemeyeceğini, bu süreçlerde insan haklarının ihlal edildiğini ve bu yöntemin bir çözüm olmadığının en iyi örneğinin daha önce Calais yakınlarında bulunan Sangatte kampının kapatılması’ olduğunu belirten açıklamalarda bulundu. Fransa’da Yaşam


Kasım 2009

TÜRKIYE

11

Türkiye’nin komşularıyla sorunları sıfırlanıyor mu? Başbakan Erdoğan ve hükümetinin söylemine bakılırsa, Türkiye komşularıyla sorunlar sıfırlanıyor! 11 yıl önce savaşın eşiğine gelinen Suriye ile vize bile kalktı. Irak’la, ortak bakanlar toplantısı düzenleniyor; stratejik işbirliği adımları atılıyor. Ermenistan ile ilişkiler yumuşama sürecine girdi. Bütün bunlar Erdoğan’la Obama arasında Eylül sonunda yapılan görüşmede üzerinde anlaşmaya varılan konseptin parçaları.

B

aşbakan Erdoğan, 9 bakanlı bir heyet ve “patronlar ordusu”yla, resmi bir ziyaret için Irak’a yaptığı ziyaret sırasında, bu ülke ile “stratejik işbirliği” geliştirileceği, her konuda işbirliği için adımlar atılacağını açıkladı. Bu gezi, Türkiye’nin kendisini bölgenin “lider ülkesi”, ABD’nin “bölgenin model ülkesi” diye adlandırıldığı yükümlülüklerle bağlantılı olarak değerlendirildiğinde anlam kazanabilir. Ama Erdoğan’ın söylemlerine bakarsak, komşularla sorunlar sıfırlanıyor!

HÜKÜMETİN DIŞ POLİTİKA DAYANAKLARI Başbakan Erdoğan’la ABD Başkanı Obama arasında Eylül 2009 sonunda yapılan görüşmelerde, Türkiye’nin Ermenistan, Suriye ve Irak’la yapılacak görüşmelerin konsepti belirlenmişti. Dolayısıyla Bağdat’ta yapılan görüşmelerin bu “ortak konsepte” uygun olduğundan kuşku duyulamaz. Dahası, bu görüşmelerde Kuzey Irak’ın ve PKK’nin bu bölgedeki yerleşiminden Kerkük’ün statüsüne kadar ayrıntısı kamuoyuna çok yansıtılmayan konuların gündeme geldiği tartışmasızdır. Erdoğan ve hükümetinin sürdürdüğü diplomasinin yerli yerine oturtulması için şu saptamaları yapmak doğru olur: 1- Ermenistan, Suriye ve Irak’la yapılan görüşmelerin ABD ile yakın işbirliği içinde yürütüldüğü açıktır. 2- Suriye ve Irak’la yapılan görüşmelerin bir boyutunu da PKK’nin tasfiyesi oluşturmaktadır. Aynı nedenle de

görüşmeler bölgedeki Kürt sorununu da (Türkiye, Suriye, Irak, İran) kapsamaktadır. Ve sorunun bölge çapında çözümü, bölgesel egemen güçlerin isteklerine ve ABD’nin bölgeyi yeniden yapılandırma stratejisine uyumlu bir çözümünü içermektedir. 3- Hükümetin, dış politikadaki girişimleri iç politikaya, Türkiye’nin kendi Kürtleriyle, Türkiye’nin demokrasi güçleriyle, DTP ile çelişkilerin derinleşmesi biçiminde yansıyacağını söylemek bir kehanet olmaz. Çünkü, Kürt sorununun çözümüne ilişkin yapılan görüşmelerde Türkiye’nin ısrar noktası PKK’nin tasfiyesi ve devamı olarak da DTP’nin bölünüp etkisizleştirilmesidir. 4- ABD, bölgede egemenliğini sürdürme amacından vazgeçmiş değildir. Irak merkezli olarak uğradığı askeri ve diplomatik başarısızlıklar öte yandan ekonomik krizle her bakımdan hırpalanmış olması ABD için büyük bir güç ve itibar yitimi getirmiştir. Bu da ABD’nin Türkiye’ye ihtiyacını artırmıştır. Çünkü bölgedeki en güçlü, ABD’ye müttefiklikte sadakatini kanıtlamış en önemli ülke Türkiye’dir. 5- Bu gelişmeler, Türkiye’nin bölgede “aktif dış politika”ya geçmesini, hatta zaman zaman ABD’nin hoşnut olmayacağı ilişkiler geliştirmesi imkanlarını da artırmıştır. Ancak AKP Hükümeti batı karşıtı bir politika izliyor gibi görünse de bu bir yanılsamadır. Hükümetin dış politika stratejisi ABD’nin bölge amaçlarıyla ve Türkiye’ye biçtiği rolle uyumludur. [...]

KAYGAN ZEMİNDE ‘LİDER ÜLKE’ HAYALİ” AKP Hükümeti, Türkiye’nin kronik sorunlarını bir torbaya doldurup; bunları “Demokratik Açılım’la çözeceğim” propagandasıyla toplumda umut uyandırmaktadır. Ancak Türkiye’nin bölgede karşı karşıya olduğu sorunlar, AKP propagandasının üstünü örtebileceği sorunlar değildir. Bu sorunları sıralamak bile, gizlenmek isteneni göstermektedir. 1- Bölgedeki başlıca sorunlar, ABD ve batının bölgeye müdahalesinden kaynaklanmaktadır. ABD, Irak’taki karşıt güç odaklarını ve bölgede canlandırdığı tüm çatışmaların faturasını bölge ülkelerinin üstüne yıkarak çekilmek istemektedir. Irak’ta Kürt-Arap, Sünni-Şii, Türkmen-Arap-Kürt çatışması, Irak-Suriye gerginliği, İran-Irak gerilimi, bölgeyi bekleyen gerilimlerdir. Türkiye bölgenin “lider ülkesi” rütbesini alırken, ABD’den bu gerilimleri de devralmaktadır. 2- Rusya, bölgede giderek daha etkin rol oynamaktadır. Burada enerji silahı, bölge ülkelerine yakınlığını ve eski etkisini kullanmaktadır. ABD’den bağımsız davranabilmesi, Rusya’ya bölgede ek bir ayrıcalık da kazandırmaktadır. Türkiye’nin Rusya ile karşı karşıya gelmesi kaçınılmazdır. 3- İsrail faktörü: Yukarıda değinilen gelişmeler ABD’nin, İsrail’den vazgeçtiği anlamına gelmez. Bu yüzden de İsrail’le arasını, bir başka düzlemde de olsa

iyileştirmeyen Türkiye’nin, ABD ile ilişkilerini iyileştirmesi beklenemez. 4İran-Türkiye rekabeti: ABD, İran’ı etkisizleştirme amacından vazgeçmemiştir. Ama İran’a askeri müdahale yapamayacağını anlamasından beri de İran’a bölgede bir rakip aramaktadır. Bu da Türkiye’dir. Bu, Rusya’nın da işine gelir. 5- Kafkasya çatışması: Türkiye-Ermenistan sınırını açmak bile Türkiye-Azerbaycan ilişkilerini berhava etmekte, Türkiye’yi dışlayacak gelişmeleri tetiklemektedir. Elbette burada eleştirilen, bölge ülkeleri arasında ve halklar arasında yeni ve daha yoğun ilişkilerin önünü açacak adımlar atılması değildir. Bu adımlar elbette atılmalı. Ama bölgenin ve Türkiye’nin demokratlarının, ilericilerinin; Türkiye’nin demokratikleştirilmesi ve bölge halklarının, kendi kaderlerini tayin hakkı temelinde, emperyalist müdahalelere karşı yakınlaşıp kardeşleşmesi, Türkiye halklarının burada üstüne düşeni yapması ve hükümeti de bu doğrultuda davranmak için baskılaması, son derece önemlidir. Yoksa hükümetin, bölgedeki manevralarını, “Bölge sorunlarını çözüyor” diye alkışlamak sadece geleneksel yanılgıları tekrarlamak olur. Bunun son örneği de, “Kürt Açılımı yapılıyor” bahanesiyle girişilen, Kürtlerin taleplerini dışlayan ve Kürt direnişini çökertme hamlesine dönüştürülmüş hamlelere destek verilmesidir. İhsan Çaralan


12

TÜRKIYE

Kasım 2009

“Kürt açılımı” tartışmaları ve bazı yanılgılar

K

ürt açılımı tartışmalarının daha ilk günlerinde, Genelkurmay Başkanı Ilker Başbuğ ilginç bir öneride bulundu. Vatandaşın, “her şeyin söylendiği, söylenmeyenin kalmadığı” televizyonlarda “Kürt sorunu” yla ilgili dile getirilenleri, “Eyvah! Böyle mi olacak!” diye algıladığını saptayan Başbuğ, çareyi artık, “Lütfen, seyretmeyin şu televizyonları” demekte buldu! Tamam; “Demokrasidir, her şey söylenir ama insanların genel dengesinin bozulmaması lazım”dı! Zira “insanlar, her konuşulan ‘olacak’ diye algılıyor. ‘Bölünecek miyiz?’ diye soruyorlar”dı!

“GENEL DENGE” NEYDİ? Doğrudur; özellikle de AKP hükümetinin başlattığı “Kürt açılımı” ve ardından gelişen tartışmalar, “genel dengeyi” bozucu bir ortam yarattı. Peki ama, neydi şimdiye kadar Türkiye’deki “genel denge”? Hatırlayalım: “Türkiye’de yaşayan herkes Türk”tür! “Kürt halkı yoktur”! “Kürtler diye bilinenler, aslında dağ Türkleridir”! “Kürt sorunu yok, te-

sonuçların çok uzağında olduklarını da görmek gerekir.

YENİ “GENEL DENGE” Hükümetle Genelkurmayın birlikte direndiği nokta nedir? Denilmektedir ki, Kürt sorunu bağlamında atılması gereken “kültürel adımlar” var, ancak bu adımlar “tek millet, tek devlet, tek dil, tek bayrak” anlayışıyla atılacaktır. Yani, Kürtler, bireyler olarak bazı kültürel haklara kavuşacaklar. Fakat, ulus olarak tanınmayacaklar! Örneğin, Kürtlerin kimliklerini gizlemeleri gerekmiyor artık. Türkiye’nin Kürt illerindeki Kürt çocukları okula gittiklerinde; “Türküm, çalışkanım...” diye devam eden ilköğretim andını söylemek zorunda kalmayabilirler mesela. Veya, Kürtçeyi ilköğretim ve lisede seçmeli ders olarak okuyabilirler vb. (bunlar tartışılan adımlardan bazıları). İyi de, Türkiye’deki Kürtlerin, örneğin ilköğretimden üniversiteye kadar eğitimlerini Kürtçe, yani kendi anadillerinde yapma hakları neden olmamalı?

Kürtlere bu hakları tanımak, onları ulus olarak kabul etmek demektir. Bu kabul edildiği anda, Türk devletine, onların adına kaderlerini belirleme hakkı da düşmeyecektir. Çünkü kaderini kendisinin belirlemesi bir ulusun evrensel haklarının başında gelmektedir. Ve bu hakkından vazgeçen bir ulus da tarihte görülmemiştir!

“BÖLÜNECEK MİYİZ?” Asker, sivil, emekli, herkes “Ne oluyoruz komutanım?”, “Bölünecek miyiz?” diye soruyorlarmış Genelkurmay Başkanı’na. O da, “Merak etmeyin” diyormuş! Acaba başkomutan neye güvenerek “merak etmeyin” diyor? “Açılım” çerçevesinde öngörülen yasal değişikliklere mi? Yani, Kürtlerde kabaran “ulusal şuurun”, sözü edilen kültürel bireysel hakların tanınmasıyla söneceğini mi hesaplıyor? Öyle görünüyor ki; hükümeti ve ordusuyla devlet katında, böyle bir hesap yapılmakta. Fakat bu hesabın tutacağını söylemek zor; çünkü öngörülen değişikliklerde, artık eskisi

gibi yaşamamaya kararlı görünen Kürt halkının asgari talepleri dahi yok. Kürt halkı, en başta bölgesel özerklik, kendi anadilinde eğitim ve bunları güvence altına alan anayasal düzenlemeler istiyor. Kalkıp ‘bu talepler meşru değil’ denilebilir mi? Böyle demek, Türk ve Kürt halkının birliğinin eşit ve gönüllü bir birlik olmasını istememektir! Gönüllü ve her iki tarafın da eşit olmadığı bir “birlik”, birlik değildir! Zira, Türkiye’deki “milli birlik” gerçek bir birliğe tekabül ediyor olsa ve bu nedenle de kırılgan olmasaydı, bölünme fobisi diye bir problem olur muydu? Bugün Türkiye’de asıl sorun, “bölünme”değil, tersine; gerçek bir birliğin, iki halkın eşit hakları ve gönüllülüğüne dayanan bir birliğin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğidir. Yaşanan onca acıdan sonra artık şu kabul edilmelidir: Ancak Kürt ulusuna asgari demokratik hakların tanınması durumunda, Kürt halkının da birliğe gönüllü razı olması beklenebilir! Mehmet Cengiz

“açılım” krize girdi

rör sorunu vardır”! Başka bir deyişle, şimdiye kadarki “genel denge”, sayıları son araştırmalarda 14,5 milyon olarak belirlenen koca bir halkın Türkiye’de inkar edilmesi; dahası, bu halkın zorla “Türkleştirilmesi” idi! Ve unutmamamız gereken diğer bir acı gerçek de şudur ki, bu “genel denge”nin zorla muhafazası için, Cumhuriyet tarihi boyunca on binlerce insan öldürüldü. Sadece son 25 yılda 62 bini aşkın insan inkara dayalı bu “denge”nin korunması pahasına yaşamını kaybetti. Sonuçta; 85 yıllık bir inkardan sonraki yüzleşme, ‘evet Kürtler ve Kürt sorunu var’ deme noktasındadır! Denilebilir ki, bu kabül, inkardan daha iyidir. Her ne kadar MHP ve CHP gibi partiler bu kabulü bile fazla görseler de, bu değişim elbette iyidir. Ancak, “açılım”la kaldırılan tozun arasından, gerek Genelkurmayın, gerekse hükümetin, “Kürtlerin varlığının kabulü”nden çıkması gereken doğal

Neden, İngilizce öğrenir gibi sadece seçmeli ders olmalı Kürtçe? Tersi, yani Kürtlerin Türkçeyi seçmeli ders olarak öğrenmeleri daha doğru olmaz mı? Kürtlerin kendi anadillerini, başta eğitim olmak üzere, toplumsal yaşamın tüm alanlarında kullanmalarıgeliştirmeleri neden yasak olmalı? Kürtlerin “dağ Türkleri” değil de, ayrı bir halk olduğu nihayet kabul edildikten sonra, bir halkın her bakımdan kendisi olabilmesi ve kendi kendisini yönetmesine neden sınırlamalar getirilmeli? Mesele şu ki,

PKK lideri Abdullah Öcalan’ın çağrısı ile 20 Ekim Salı günü sekizi Kandil’den, yirmialtısı da Mahmur mülteci kampından olmak üzere 34 kişilik “Barış ve Demokratik Çözüm Grubu” Habur Sınır Kapısı’ndan Türkiye’ye geldi. Grup Habur sınır kapısına sevk edilen dört özel savcı ve hakimden oluşan nöbetçi mahkemede sorgulandıktan sonra serbest bırakıldı. PKK’lılar pişman olmadıklarını, tıkanan “Demokratik Açılım”ın önünü açmak üzere Öcalan’ın çağrısı üzerine geldiklerini söylediler. Onbinlerce kişi tarafından büyük bir coşkuyla karşılanan grup, Habur Sınır Kapısı’ndan alınarak Silopi, Cizre,Nusaybin, Kızıltepe ve Mardin’den sonra Diyarbakır’a getirildi. Yapılan karşılama, devletin tutumu ve gelenlerin serbest bırakılmaları, Kürt sorununda bu güne kadar yaşananlardan farklı bir gelişme olarak değerlendirildi. Hükümetin birkaç aydan bu yana gündeme getirdiği ancak hiçbir somut adım atmadığı ‘açılım’ tartışmalarından sonra bu gelişme, nihayet somut adımların atılmaya başlanacağı umudunun artmasına vesile oldu. Ancak, AKP hükümetinin sürecin önünü açacak, barış grubunun birlikte getirdiği mektupta yer alan dokuz maddelik mütevazı talepleri karşılayacak bir yolda ilerletmek istediğine ilişkin henüz bir gelişme bulunmuyor. Tam tersine, varılan anlaşma sonucu grubun gelişinin yüzbinler tarafından sevinçle karşılanmasından duyulan rahatsızlık, umutların yeniden azalmasına neden oldu. Muhalefet partileri CHP, MHP, Genel Kurmay Başkanlığı ve diğer milliyetçi-şoven çevrelerin tepkileri karşısında derhal geri adım atan hükümet, “Kürt açılımı”nda samimiyetsizliğini

bir kez daha ortaya koydu. Kürt halkının barış umudu karşısında gösterdiği sevinci çok gören Başbakan R.T. Erdoğan, Kürt halkına aleni yerlerde değil evlerinde sevinmelerini salık verdi! Sevinmeye devam ederseniz “Sil baştan yaparım” diye tehdit etti! Bu arada Avrupa’dan gitmesi planlanan barış grubuna da izin verilmeyeceği açıklandı. Bu gelişmeler, AKP hükümetinin çözümün ilerletilmesi noktasındaki tutarsızlığı ve kararsızlığını ortaya koydu. Görüldü ki, Kürtlerin ayrı bir ulus olduğu gerçeği kabul edilmeden ve açılımı da bu gerçeğin kabulü üzerinden şekillendirmeden, bu süreç sağlam ve barışçıl bir doğrultuda ilerlemeyecektir. Gelinen noktada, AKP’nin yasal düzenlemeler, kolaylaştırıcı fiili tutumlar geliştirmemesi durumunda, sürecin yeniden tıkanması kaçınılmaz gibi. PKK’nin süresiz çatışmasızlık kararı almasının yolu da AKP’nin operasyonlara ilişkin yapacağı bir açıklamaya ve karara bağlı. Devletin ortadaki sorunu çözmek için operasyonlara ve kalıcı çatışmasızlık, ya da ateşkese ilişkin açık bir tutum ilan etmesi şart. Koruculuk sisteminin kaldırılması, dil, kimlik ve kültür alanlarında ciddi adımların atılması, Kürt halkı tarafından benimsenecek kararların alınması, yasal düzenlemelerin yapılması ve zaman yitirmeden adımların atılması durumunda, ancak yakın gelecekte bir barış ortamının sağlanması mümkün olabilir. Oyalama, teslim alma ve yok etme politikasının devamı ise, umutların yeniden yok olmasına, karşılıklı güvensizliğin büyüyerek gelişmesine neden olacaktır.


EKONOMI

Kasım 2009

Ekonomik kriz aşıldı mı?

B

u tartışma bazı ekonomik gelişmelerden esinleniyor. Kabaca özetleyecek olursak: Çin, Hindistan ve Brezilya gibi “geçiş ülkeleri”, eski çapta olmasa da, büyümeye devam ediyorlar. ABD, Almanya, Japonya gibi ileri kapitalist ülke ekonomilerinde de, üç aylık ya da aylık bazda, kısmi canlanma belirtileri görülüyor.

Örneğin krizin derinden sarstığı Japonya’nın, bu yılın ikinci çeyreğinde (Nisan-Haziran 2009), bir önceki çeyreğe göre % 0,9 oranında büyümesi gibi. Dünya borsalarında da canlanma belirtileri gözleniyor. Borsalar, dibe vurdukları Mart 2009’dan beri yükselişte. Örneğin New York Borsası’nda Dow Jones endeksi, son altı ayda % 45 yükseldi. Frankfurt Borsası’ndaki DAX da geçtiğimiz marta göre, % 65 oranında bir yükseliş kaydetmiş durumda. Bu gibi veriler, iyimser bir havanın yayılmasına neden oldu. Dahası, IMF, “küresel resesyonun sona erdiği, ancak dünya ekonomisinin toparlanmasının zaman alacağı”nı açıkladı. Bu yılın küçülme oranını % 1,1 olarak düzelten Fon, dünya ekonomi-

sinin 2010’da % 3,1 büyüyeceği tahmininde bulundu.

ÇEYREK GERÇEKLER Sanırız, bu veriler karşısında sorulması gereken soru şu olmalı: Bu “iyileşmeler” in boyutu ve kaynağı ne? Bu veriler, dünya ekonomisinin krizden çıkışının göstergeleri sayılabilir

mi? Olup biteni bir örnekle de açıklayabiliriz: 10 metrelik bir çukura düşmüş birinin, 2 metre yukarı tırmanmasından umutlanılıyor. Bu arada, çukurdan çıkabilmek için daha 8 metrenin bulunduğu hasıraltı ediliyor. Ve böylelikle, tırmanan kişinin geriye kalan 8 metreyi de aşacak mecali varmış gibi konuşuluyor. Oysa, dünya ekonomisinin hal ve görüntüsüne baktığımızda, onun bu mecalinin henüz bulunmadığını söylemeliyiz. Birincisi; borsadaki canlanma (bkz. kutu) ve ekonomik büyümeyle ilgili yaratılan intiba ile gerçek örtüşmemektedir. Örneğin Japon ekonomisinin ikinci çeyrekteki % 0,9 oranındaki “büyümesi”, bir önceki çeyreğe (Ocak-Mart

BORSALAR İŞ

D

13

ünya borsalarındaki son altı aylık canlanmaya bakıldıǧında, insanın “bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu!” diyesi geliyor. Dünya ekonomisi büyük bir kriz içinde debelenirken, borsa endeksleri yükseliyor! Endeksleri yükseltici pek çok etkenden söz edilebilir elbette, ancak bu hareketliliǧin asıl nedeni ne? Örneǧin Avro bölgesinde, bankaların sınai şirketlerine ve tüketicilere verdiǧi kredilerde bir artış görülmüyor. Zira kriz, yatırımları geriletmiştir. Ilginç bir durum: Devasa yatırım bankaları ve büyük mali şirketler, halkın parasıyla kurtarılıyor. Ancak, kredilere gereksinim duyması gerekenler (sinai şirketler, tüketiciler vb.) bu kredileri kriz

2009) göre hesaplanmıştır. Ancak, 2009’un ikinci çeyreğini, bir önceki yılın çeyreğiyle kıyasladığımızda, Japon ekonomisinin aslında % 7,2 oranında küçülmüş olduğunu görürüz! Yani, gerçekte büyüme falan yok, tersine ekonomi sadece daha az küçülmüştür! Sadece Japonya değil, Avrupa kıtasında da durum farklı değil (ABD’den bahsetmeye gerek bile yok). Geçen yılın aynı çeyreğiyle kıyaslandığında Avrupa Birliği ekonomisindeki daralma, bu yılın ilk çeyreğinde % 4,8 idi. Daha iyimser beklentilerin aksine, daralma ikinci çeyrekte de % 4,9’u buldu. Aynı kıyaslamayla ikinci çeyrekte AB’nin büyük ekonomilerinden Italya % 6, Almanya % 5,9, Ingiltere % 5,5 ve Fransa % 2,8 küçüldü. Rusya ekonomisi ise bu yılın ilk 8 ayında % 12,5 küçüldü. Ikincisi; krizin derinleşme hızındaki bu yavaşlamanın gerisinde sağlam bir temel de yok. Ekonominin küçülmesindeki bazı yavaşlamalara ilişkin pek çok faktör burada sıralanabilir. Başta ABD’de olmak üzere merkez bankalarının, kredi sistemini ayakta tutmak için bankalara neredeyse sıfır faizle pompaladığı trilyonlarca dolarlar; hükümetlerin yine trilyon dolarla ifade edilen konjonktür paketleri, başta Çin olmak üzere bazı ülkelerin ve tekellerin hammadde alımında bulunmaları vb. faktörler ilk akla gelenlerdir. Sözü edilen “iyileşmeler”in gerisin-

de esasta bu tür faktörler bulunmaktadır. Ancak, bu tür tedbirler krizlerin aşılmasını sağlayamazlar. Şimdi de olduğu gibi, bir yandan düşüşün hızını kesmeye, diğer yandan da sermayeye soluk vermeye yararlar.

İSTEM BÜYÜK OLANAKLAR KÜÇÜK Krizin gerçekten aşılabilmesi için, son tahlilde; ya üretilen metaların (pazar için üretilen mallar) fiyatlarının, kitlelerin alım gücünün seviyesine düşürülmesi ya da kitlelerin alım gücünün bu metaları satın alabilecek bir seviyeye çıkartılması gerekir veya ikisi de olmalı. Bu açıdan tabloya baktığımızda, başta ileri kapitalist ülkelerdeki durum iç açıcı değildir. ABD’de krizle birlikte 7,6 milyon kişi daha işsiz kaldı. Yani şu anda resmi rakamlarla 15,2 milyon kişi işsiz! Bu, 1929’daki Büyük Buhran’dan bu yana, en yüksek seviyedir. Bugün ABD’de yaklaşık 36 milyon insan, kişi başına 133 dolara satılan ve bir aylık alışveriş için geçerli olan “gıda karneleriyle” karınlarını doyuruyorlar! Dünya Bankası Başkanı Zoellick’e göre, kriz nedeniyle bu yıl sonu itibarıyla; 90 milyon kişi daha olağandışı bir yoksullukla yüz yüze gelecek, 60 milyona yakın kişi de işini kaybedecek. Öte yandan, mevcut ekonomik krizin kendisini bir finans krizi olarak dışa vurmuş olması, krizin aşılması olanaklarını da

ağırlaştırmıştır. Örneğin sadece ABD Hükümeti ve Merkez Bankası, krizin patlak vermesinden bu yana, “ekonominin ve kredi piyasasının canlanması” için 12 trilyon (!) Dolar harcamış, borç vermiş ve kefil olmuştur! Ve sadece ABD’nin değil, hemen hemen tüm ileri kapitalist ülkelerin devlet borçları astronomik rakamlara ulaşmıştır. Almanya’nın 1,6 trilyon Euro’yu bulan devlet borcu, gayri safi yurt içi hasılasının % 80’ne yaklaşmakta (Japonya’nın % 200’ü geçmekte). Mali sermaye için adeta “sonsuza kadar” garanti kar demek olan bu durum, hükümetlerin “krizle mücadelelerini”, özellikle de kitlelerin alım gücünü bir defaya has önlemlerle diriltmeyi de içeren “konjonktür programları” için kolaylaştırıcı bir faktör olmasa gerek. Kısacası; devlet borçlarının ve bütçe açıklarının mali sermayeyi kurtarma amacıyla had safhaya çıktığı ve üstelik buna rağmen finans sektöründeki “zehirli varlıklar” tam temizlenemediği; işsizliğin giderek yükseldiği ve reel ücretlerin de düşmeye devam ettiği; dolayısıyla kitlelerin alım gücünün de artmadığı koşullarda; bazı sektörlerdeki kısmi çeyrek yıllık “iyileşme” belirtileriyle, bu köklü ekonomik krizin aşılması yoluna girildiği iddialarının ciddiye alınamayacağı tartışmasız olsa gerek! Gazi Ateş

BAŞINDA

nedeniyle çekmiyorlar! Neredeyse sıfır faizli kamu parasıyla kasalarını dolduran bankalar ne yapıyor? Borsada spekülasyon! Bu mali şirketlerin önemli bir kısmı aslında fiilen iflas etmiştir. Devlet desteǧiyle ayaktadırlar. Şimdi, gerçek durumlarıyla kaǧıt üstündeki durumları birbiriyle tezat oluşturan bu mali şirket ve bankalar, borsada spekülasyon yaparak yeni karlar elde etmeye çalışıyorlar. Banka ve mali şirketler bu arada kamu kaynaklarını da birbirlerinden çalmaya çalışıyorlar! Böylelikle, sadece kaǧıt üstünde deǧil, gerçekten de iflastan kurtulmaya çalışıyorlar. Ve bu işler, ekonominin genel olarak büyümediǧi koşullarda oluyor. Yani, borsalarda yeni bir “köpük” oluşuyor!

Bankaların bilançolarındaki “zehirli varlıklar” ise, oldukları yerde duruyor! Dahası var: Bugün batık kredilerin üçte ikisi ticari gayri menkuller, kredi kartları ve sanayiye verilen borçlardan meydana geliyor. Demek ki, mali sektör zehir kusmaya devam edecek! Özcesi: Dünya pazarlarında üre-

timi artırmayı gerektirecek bir talep olmadıǧından, sanayinin kredi talebi de az. Spekülasyon ise, merkez bankalarının trilyonlarıyla büyüyor! Gerçekte iflas etmiş olan büyük mali kuruluşlar, bu trilyonları birbirinden kapmanın spekülasyonunu yapıyorlar. Demek ki borsa, vatandaşın parasıyla ayakta tutuluyor!


14

KÜLTÜR - SANAT VE HAYAT

Kasım 2009

Kültür-sanat ve hayat sayfamızda ayın önemli kültürel gelismelerini, dikkate deger gördügümüz kitap ve yayınları, izlenmesinde yarar gördügümüz film, tiyatro, konser , sergi vb etkinlikleri tanıtmayı amaçlıyoruz. Sanatın, kültürel gelişmelerin ve sosyal yaşamdan dıştalanan

Özgürlük savaşçıları

B

irçok tarihsel toplumsal ve sosyal içerikli filme imza atan tanınmış yönetmen Robert Guediguan Armée du Crime adli filmin tanıtımını Humanite gazetesinin yıllık şenliğinde yaparken şunlara dikkat çekiyordu. «Manuchianlarla ilgili belki de çok şey söylendi yazıldı çizildi, ancak ben onların mensup oldugu örgütü ve komünist direnişi, her biri ayrı uluslara mensup bu gençlerin faşizme karşı tek yürek olarak yaşamlarını feda edişlerini ekrana yansıtmak istedim. Mücadele olarak faşizmin işgaline karşı silahlı mücadeleyi seçmişlerdi, yani şiddete başvuruyorlardı, kıyım ordusuna karşı savaşıyorlardı, şiddeti öven bir filmi değil, ama haklı olanı yeren de değil, her dönem barışçıl mücadele yöntemleri geçerli olmayabilir, bunun mesajını özellikle genç kuşaklara vermek istedim. Faşizme karşı FTP-MOI hücresini kuran Manuchian ve yoldaşları Alman nazi işgaline karşı bir dizi eyleme girişirken, kendilerini Fransız halkının bir parçası saydılar, Macar, Romen, İtalyan, Ermeni ve İspanyol kökenli milliyetlerden olsalar bile bu vatanı savundular. Bugün bu ülkede göçmenler sadece ra-

kamlarla ifade ediliyor, toplumun huzuru kaçıranlar diye tanımlanarak seçim dönemlerinde propaganda malzemesi olarak kullanılıyor, sadece onlar değil, karşı çıkan, hakkını savunanlar kriminalize ediliyor, işini savunmak için eyleme geçen sendikacılara adi suçlu mumalesi yapılıyor, toplumda karşı duran, direnen kesimlerin mahkum edilmesi için her türlü yol ve yöntem kullanılıyor, oysa esas şiddete başvuran kapitalistler ve patronlar degil mi ?.. onların uyguladığı şiddetten kıyımdan kimse bahsetmiyor, ezilenler açısından baktığımızda kıyım ordusu bugünde işbaşında bu filmi bugünkü sosyal ve toplumsal gerçekliklerden kopararak ele alamayız». Film, 2. Dünya savaşının en tanınmış direnişçilerinden Paris’li Ermeni işçisair Missak Manouchian (Manukyan) ve göçmen kökenli arkadaşlarının hikâyesini anlatıyor. 1940-44 arasında Nazi işgali altındaki Fransa’nın onurlu sayfalarından birini yazan, İspanyol, İtalyan, Macar, Polonyalı ve Rumen göçmenlerinin CGT (Genel İş Konfederasyonu) içersinde olusturduğu FTP-MOI direniş hücresinin mücadelesini yalın bir dille anlatıyor. Louis Aragon (1897-1982) “Kızıl Afiş”

emekçilerin, göçmenlerin aksine bunları izlemesini katılmasını bir parçası olmasını teşvik etmek istiyoruz. Bu sayfada yer almasında fayda gördüğünüz her etkinliği; sosyal yaşamı zenginleştirici her gösteriyi bize iletirseniz daha zengin ve daha canlı bir sayfa düzenlemiş oluruz adıyla şiirleştirmiş, Léo Ferré (19161993) aynı adla şarkılaştırmış ve bir başka Fransız yonetmen, belgeselci Frank Cassenti de yine “Kızıl Afiş” adıyla 1975’te sinemaya uyarlamıştı. Robert Guediguian, bu direniş öyküsünü yeniden çekmiş, Manukyan’ın harekete katılışını, çevresindeki genç komünist ve sendikacı göçmenlerin özverisini, ihanetleri, bir dizi eylem ve suikast ve son olarak da yakalanmalarını ve kurşuna dizilmelerini gerçeklere sadık kalarak ekrana yansıtıyor. Bu yıl Mayıs ayında Cannes Film Festivali’nde gosterilen film, 16 Eylul 2009’da Fransa’da sinemalarda gösterime girdi. Film Pariste geçiyor, bir işçi şair olan Missak Manuchian ve yoldaşları birer kahraman olarak yaşamlarını feda ederken, onları gündelik hayatlarında görüyoruz. Birer işçi- sendikacı aile babası, ögrenci, şairdiler. Her genç gibi aşık oluyorlar, ileriye dönük hayaller kuruyorlar, gelecege ilişkin bir dizi projelerle dolular yaşamı delicesine seviyorlar; ama boyunduruk altında yaşamayı red ediyorlar, kişisel bireysel yaşamı değil, bir örgütte yer almayı seçiyorlar, toplumsal sorunlara duyarlı gençler, olup bitenden haberdar oluyorlar, sosyal bir sınıfa mensup olma sınıfsal bilince yöneliyorlar. Örgütlü mücadelenin karalandığı, gençlere bireyciliğin ve bir inanç uğruna ölmenin anti-propogandasının her dakika ve saniye yapıldığı günümüzde R. Guediguian bunun aksini yapmak istiyor, geleceği kurmanın en onurlu yolunun baskıya ve zulme karşı koymaktan

geçtiğinin mesajını veriyor. Manuchian ve yoldaşları Paris sokaklarına her köşesine yapıştırılan kızıl afişlerle aranıyorlar. 22 erkek ve bir genç kız yaşamlarını Mont Valerien tepelerinde şubat 1944’te faşızmin kurşunları altında feda ederken, Fransız halkının direniş tarihi-

ne kahramanlar olarak geçiyorlar. Anılarına şarkılar besteleniyor, sokaklara, caddelere isimleri veriliyor. Ve bugün kızıl afişlerle her yıl anılıyorlar. Yıldız Eren

KAPİTALİZM, BİR AŞK HİKAYESİ ABD’ li rejisör Michael Moore’un “Kapitalizm, Bir aşk Hikayesi” adlı filmi 25 Kasım’dan itibaren Fransa’ da belli başlı sinemalarda gösterime giriyor.

Ş

imdiye kadar yaptığı çarpıcı belgesellerle politikacı ve işverenlerin bulaştığı kirli işlere dikkat çeken yönetmen Michael Moore, son filmiyle de tartışma yaratacağa benziyor. Moore, son ekonomik krizi ve etkilerini anlatıyor.

Önümüzdeki haftalarda Fransa sinemalarinda gösterime girecek olan filmin adi «Kapitalizm, bir ask hikayesi». Moore bu filminde, “Amerika’da bir çok şey iyi değilse bunun nedeni kapitalizmdir” diyor. Krizin nedenlerini krizin merkezi olan ABD’ de arıyor. Kamerasnın bir yanına kriz nedeniyle astronomik

boyuta çıkan işsizliği, her 7,5 saniyede ipotek konulup satılan evlerin sahiplerini, ne yapacağını bilmeyen emeklileri, zengin ülkenin sağlıksız çocuklarını koyuyor. Diğer yanında ise tekeller, bankalar, tekel ve bankalara 700 milyar dolar yardım yapan politikacılar var. -

Michael Moore, kapitalizmin kurbanlarının kendini çok etkilediğini, bu nedenle film çektiğini söylüyor. Bu berbat durumdan kurtulmanın yolu var mı sorusuna ise “umut var, ayaklanma herzaman kötü değildir, ayaklanma başladı bile!” cevabını veriyor.


KÜLTÜR - SANAT VE HAYAT

Kasım 2009

15

Fransa’da Türkiye sezonu devam ediyor

2

006 yılında Türkiye’de yapılan “Fransa Baharı” etkinliklerinin ardından, dönemin eski Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac tarafından gündeme getirilen ve Fransa ile Türkiye arasında 2006 yılında imzalanan bir anlaşmayla resmileştirilen mevsimin çalışmaları iki Kültür Bakanlıklarına bağlı olarak Türkiye’de IKSV( İstanbul Kültür Sanat Vakfı), Fransa’da Cultures France tarafından yürütülüyor. Türkiye’yi kültür ve sanat başta olmak üzere bir çok alanda Fransız toplumuna tanıtmak amacını taşıyan sezon (kısmende ticari), iki ülke arasındaki kültürel ilişkileri de sürekli kılmayı hedefliyor. 2.5 senelik yoğun bir hazırlık süreci ardından devam eden mevsim etkinlikleri Türkiye’nin 11 milyon, Fransa’nın ise 12 milyon euro yatırımıyla gerçekleşiyor.

Mevsim de Sisli Hava!.. “Türkiye mevsi mi” iki ülke yöneticileri arasında yaşanan sorunlar nedeniyle birkaç kez iptal edilme tehlikesi geçirmisti. Türkiye- Fransa ilişkilerinde yaşanan sancılı süreç Temmuzda başlayan “Türkiye Mevsimi”ne de yansıdı. En önemli yansıma Türkiye Yılı olarak kutlanması gereken proje kısaltılarak ‘Türkiye Sezonu’ na dönüştürülüp 9 ayla sınırlandırıldı. Yine sezon kapsamında Eyfel Kulesi’nin ekim ayında üç hafta boyunca Türkiye renklerinde aydınlatılması planlanıyordu. Bu süre bir anda 5 güne indirildi. Fransız basınında şimdiye kadar mevsim çalışmaları kayda değer bir yer görmedi. Tüm bu faktörlerde etken olarak, Chirac’ın ardından Türkiye’nin Avrupa’da yeri olmadığını savunan ve Türkiye konusunda isteksizliği bilinen Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin rölü biliniyor. Türkiye açısıdan ise gerginlik o düzeye vardı ki sezonun iptal edilmesi bile gündeme geldi. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın haziran sonunda “‘Fransa’da Türkiye

günleri’ gibi bir şeyi güya bize lütfediyorlar. Ben şimdi onun üzerinde düşünüyorum, yapıp yapmamayı” demesi ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün sponsor yemeklerini iptal etmesiyle açıkca ortaya konan isteksizlik mevsimin fırtınalı günlerini oluşturuyordu.

rek sezonun ; “Fransız halkına Türkiye’yi tanıtarak, yenilikçi boyutları ile kültürel çeşitliliğini göstermeyi” amaçladığını belirtti. Böylece «Fransa’da Türkiye Sezonu» 1 Temmuzda başlayarak 9 ay boyuca devam etmesini sağlıyacak resmi süreç başlamış oldu.

Ve Mevsim Başladı... Türkiye`yi yaklaşık 400 etkinlikle Fransa genelinde tanıtılmasının hedeflendiği süreç başkent Paris’in ünlü Trocodero Meydanı’nda Anadolu Ateşi Dans Topluluğunun gösterisi ve Mercan Dede konseriyle resmen başlamış oldu. Eren Araman

Mevsim Bahar’ı Daha Zengin Karşılamalı... Sezon, genel anlamda toplumlar arası kültürel etkileşim düşünüldüğünde olumlu bir proje. Ancak mevcut haliyle Türkiye nin ‘kültürel çeşitliliğini’ yansıtmaktan uzak duruyor. Türkiye’nin temel problemlerinden biri de sayılabilecek bu durum sezonda da kendini gösteriyor. Demokratikleşme rüzgarı! diye estirilen süreçle birlikte, aslında zihinlerde hala bir kültürel körlüğün! olduğununda göstergesi sayılabilir.Nasıl ki mevsim denildiğinde akla,’ yazıyla kışı-baharıyla yağmurları’ geliyorsa; Türkiye Mevsimi denildiğinde ‘kürdüyle türkü-ermenisiyle çerkezi, alevisiylesunnisine’ kadar ülkenin bütün çeşitliliğinin bu sezona yansıması asıl zenginliğimizin tanıtılması olacaktır. Sezonun en eksik yanlarından bir diğer konu ise, proje oluşturulurken Fransa’da bulunan yılların deneyim ve tecrübesine sahip bir çok Türkiye merkezli dernek ve kurum varken, bunların sürece dahil edilip fikirlerinin alınmaması ise ayrıca bir problem. Sonuç olarak; kendi içerisinde barındırdığı bütün kültürler ile barışık bir Türkiye’nin bu çabaları samimi görülecek ve anlam kazanacaktır. Aksi bütün durumlar dostlar alış-verişte görsün! anlamına gelecektir. Tüm tartışmalar arasında Fransa’da 9 ay sürecek Türkiye Mevsimi etkinlikleri temmuz başında Paris’te iki ülkenin kültür bakanlarının katılımıyla resmen başladı. Kültür Bakanı Ertuğrul Günay, Fransız meslektaşı Frederic Mitterand ile ortak basın toplantısı düzenleye-

• Fransız üniversitelerinde 9 ay boyunca Türk profesörlerin de katılımıyla Türkiye üzerine konferans ve paneller düzenleniyor. Tüm bu etkinliklerin kokteyl ve yemek servislerinde mutlaka bir iki Türk yemeği bulundurulacak.

• Paris Film Festivali’nde Türkiye onur konuğu. 40’a yakın film, 20’ye yakın davetlisi var. Fransa’da çok iyi tanınan Türkiye sinemasının ünlü yönetmenlerinden Nuri Bilge Ceylan bu festivalin onur konuğu.

• Mevsimde sinema, tiyatro, fotoğraf etkinlikleri de yer alcak. La Rochelle kentindeki sinema festivalinin konuğu Nuri Bige Ceylan olacak, Ara Güler segisinin yanı sıra, ünlü Cahiers de Cinema dergisi Türk sinemasına özel bir sayı çıkartacak.

• Paris Belediye Başkanı Betrand Delanoe, «Fransa’da Türkiye Sezonu» etkinlikleri çerçevesinde, yönetmen Nuri Bilge Ceylan, yazar Orhan Pamuk ve fotoğraf sanatçısı Ara Güler’e şehrin altın anahtarını veriyor.

• Paris’in en önemli 3 müzesinde sergi salonları Türkiye için rezerve edilmiş durumda… Grand Palais’de İstanbul sergisi 10 Ekim’de başladı. Louvre Müzesi’nde de aynı tarihlerde Antik İzmir, Hitit Uygarlığı ve Osmanlı kaftanları üzerine üç ayrı sergi yapılacak. Centre Pompidou’da ise Türk video sanatı üzerine bir sergi düzenleniyor. • Mevsim çalışmaları kapsamında Eyfel Kulesi 6-11 ekim tarihleri arasında Türkiye renkleriyle ışıklandırıldı. (Bu daha önce sadece 3 kez yapıldı. Brezilya, Çin ve AB için)

• Paris’in ünlü Louvre Müzesinde «Osmanlı Kaftanları» ve Grand Palais’de «Çağlar Boyu İstanbul» konulu sergiler, sezonun en önemli etkinlikleri arasında yer alıyor. • “Bizans’tan İstanbul’a : iki kıtanın limanı» başlıklı sergi Fransa Ulusal Müzeler Birliği ve İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’nın desteğiyle gerçekleştiriliyor. 25 Ocak 2010 tarihine kadar açık kalacak sergi, Topkapı Sarayı Müzesi, İstanbul Arkeoloji Müzeleri, Türk ve İslam Eserleri ve Ayasofya Müzelerinin yanı sıra, Louvre Müzesi, Fransa Ulusal Kütüphanesi gibi Fransız kurumları ile, önde gelen Avrupa müzelerinin koleksiyonlarından seçilen dikilitaş, el yazmaları, gravürler, elbiseler, günlük mutfak gereçleri, kitaplar ve ikonlardan oluşan 500’den fazla eseri bir araya getiriyor.


Pourquoi un nouveau journal ?

Travailler Plus, pour Gagner Plus.... vite,

La Vie en France entame sa diffusion avec ce premier numéro. Notre journal sera un mensuel préparé en France et, ainsi que son nom l’indique, elle s’intéressera à toutes les questions de la vie en France. Les sujets traités seront déterminés en fonction les besoins des conditions sociales dans lesquelles vivent les travailleurs, les chômeurs, les hommes, les femmes, les jeunes, habitants de la France. Le rôle que nous attribuons à notre journal a une étroite corrélation avec l’objectif de renforcer la lutte sociale et démocratique en encourageant les travailleurs immigrés originaires de Turquie à participer activement à la vie sociale, culturelle et politique de la France.

sa place au cimetière

La

e n F ran rance

Novembre 2009 - N° 1

Journal Mensuel Franco - Turc

Le Mépris des jeunes Les jeunes sont durement touchés par la crise économique. Les mesures proposées par le gouvernement ne sont que des aubaines pour le Patronat. En subventionnant les emplois à très bas revenus, l’extension du RSA pronoée par le gouvernement risque de développer l’emploi précaire et à temps partiel chez les jeunes, alors que la précarité dans l’emploi les frappe déjà plus fortement que les autres salariés.

Selon une enquête menée par Christian Larose, le vice-président du Conseil économique et social (CES), il y aurait « entre 300 et 400 » suicides liés au travail par an. Un chiffre sous évalué selon Dominique Chouanière, médecin épidémiologiste et responsable du projet « Stress au travail » à l’Institut National de Recherche et de Sécurité (INRS) qui se dit « effarée par la façon dont les entreprises dénient la part du travail responsable d’un suicide » et tendent à mettre ces problèmes sur le dos de la fragilité psychologique des salariés.

Aux travailleurs et travailleuses sans-papiers

Depuis le 12 octobre, des centaines et maintenant des milliers de travailleurs, travailleuses sans-papiers se sont mis en grève pour obtenir leur régularisation. Ils exigent la publication d’un circulaire claire, avec des critères simples, améliorés et uniformes dans tout le pays. Cette Circulaire devrait être applicable à tous les travailleurs sans-papiers quels que soient leur situation et leur statut. Vous travaillez « au noir ». Vous êtes payés en liquide. Vous n’avez pas de contrat de travail. Vous n’avez pas de bulletin de paie. Pourtant, vous êtes dans travailleurs comme les autres. Vous ne prenez le travail de personnes, vous contribuez à la richesse de ce pays. La circulaire que nous voulons tiendra compte de votre situation et vous permettra à vous aussi d’être régularisés. Par conséquent, ce mouvement vous concerne. Rejoignez vos camarades en grèves. Prenez contact avec les organisations qui soutiennent le mouvement.

CGT-CFDT- Union Syndicale Solidaires - FSU - UNSA – LDH - Cimade - RESF- Femmes Egalité - Autremonde - Droits Devants!!


Fransa'da Yaşam - TR - N°1 - Nov 2009