Issuu on Google+

Almanak 2012

Merih Akoğul

Lynn Bianchi

Jean-Claude Berens

Jacob Aue Sobol

Tom Chambers

Sadık Demiröz

Sahir Abacı

Gorazd Golob

Kayıp Ruhlar

Kentsel Görüntüler

Aydınlanma

Birinci Harman

Beyaz Ağırlık

Bangkok Karşılaşmaları

Dünyevi Hikayeler

Rüyalarımın Kıtası

No:1


FOTORİTİM eFOTOĞRAF DERGİSİ 2012 Almanak No:1 Editör ve Yayın Tasarım: Levent Yıldız Editasyon: Berna Güneri Kapak Fotoğrafı: Tom Chambers 2.Sayfa Fotoğrafı: Gorazd Golob Sunum Yazısı Fotoğrafı: Sadık Demiröz 2012 Yılı Fotoritim Ekibi: Ali Emre Çetiner, Ali İhsan Ökten, Atakan Dürüst, Aydan Çınar, Baybars Sağlamtimur, Berna Güneri, Faika Berat Taşkıran, Funda Gönendik, Hasan Sönmez, Hülya Yeltepe, İmren Doğan, Levent Yıldız, Mehmet Uçkun, Şebnem Aykol ve Şebnem Evren Balevi. Katkılarından ötürü Şule Tüzül’e teşekkür ederiz. ePosta: frdergi@gmail.com Web Sitesi: www.fotoritim.com Bu eYayında yer alan tüm görsel ve yazılar eser sahiplerine aittir, izinsiz olarak kullanılamaz. ©Fotoritim eFotoğraf Dergisi 2012 Bütün Hakları Saklıdır /All Rigths Reserved


2012 yılının ardından Fotoritim Almanağı... “5 yıldır internette yayın yapan edergimiz, yılların su gibi akıp geçmesine biraz engel olmak istedi...”

Merhaba, 5 yıldır internette yayın yapan edergimiz, yılların su gibi akıp geçmesine biraz engel olmak istedi... Birkaç yıldır aklımızda olan bir fikirdi; yıllık Almanak çıkarmak. Ancak işlerimizin ve temponun içinde buna bir türlü fırsat ayıramamıştık. Nihayet bu yıl sonunda, yeni sitemize geçişin verdiği dönem arasını da değerlendirerek şu an ekranlarınızda gördüğünüz ve okuduğunuz Almanak’ın ilk bölümünü hazırladık. 116 sayfadan oluşan yayından kısaca bahsetmek gerekir ise, yıl içindeki sayılarımızdan bir kaç konu seçerek fotoğrafçı dostlarımıza gittik. Elbette seçmesi zordu ve farklı kategorilerden farklı fotoğrafçıları belirlemeye çalıştık. Ne mutlu bize ki, fotoğraflarını orjinal ebatlarında istediğimiz fotoğrafçılar bizi kırmadılar, gönülden katkı verdiler. Kısa sürede 24 fotoğrafçıdan çalışmalar elimize ulaştı. Bu eserleri büyük ebatları ile görmek zaten bizim için

heyecan verici bir olaydı. Nihayetinde de söyleşilerle, sunum yazıları ile ve proje anlatımları ile birleştirdiğimiz fotoğraflar Almanak’ın ilk bölümünü oluşturdu. 8 fotoğrafçının çalışmalarını bu bölümde sizlere sunuyoruz. Birebir dergi ölçülerinde hazırladığımız bu eYayın’ımız, ileriki dönemlerde yapmayı planladığımız diğer ve yeni eYayınlarımızın da bir habercisi aynı zamanda. Umarız okurken keyif alırsınız ve değerli görüşlerinizi, önerilerinizi bizimle paylaşırsınız. İyi okumalar diler ve diğer eYayınlarımızda buluşma temennisi ile sevgilerimizi sunarız...


İçindekiler

Merih Akoğul 08

Jean-ClaudeBerens 26


Tom Chambers 40

Sahir Abac覺 50


İçindekiler

Lynn Bianchi 62

Jacob Aue Sobol 72


Sad覺k Demir繹z 88

Gorazd Golob 100


Kayıp Ruhlar Merih Akoğul ile Röportaj Röportaj: Şebnem Aykol ve Mehmet Uçkun

...Fotoğraf için söyleyeceğim, öyle amatörler var ki, fotoğraf bölümlerinde okuyanlardan çok daha fazla açılan sergilere, bienallere gidiyor; dergiler alıyor, seminerlere katılıyor. Mesela biliyorsunuz ben Akbank Sanat’ta programlar yapıyorum, özellikle de Yapı Kredi’de yıllardır seminer veriyorum, her ay bir tane; ne konuklar, ne konular, ne fotoğrafçılar ele aldım, bilemezsiniz. Vallahi okuldan kendi öğrencilerimi gördüğüm zaman şaşırıyorum. Benim etkinliklerime ders vermediğim okullardan şahsen tanımadığım öğrenciler, halktan insanlar, emekli hanımlar-beyler, farklı kesimlerden gençler -tabii ki eve gitmek istemeyen ya da Beyoğlu’nda rahat koltuklarda uyuklayarak soluklanmak isteyenler- geliyor; ama benim öğrencilerim gelmiyor. Çok tuhaf bir durum, bu mantıktan yola çıkarak; ben eskiden foto muhabiri, spor muhabiri olmak istiyordum. Ufacık yaşımda Hürriyet Gazetesi’ne gidip, oranın spor bölümüne uğruyordum; kimse bilmez bu yönümü. Orada 8 fotoritim almanak

spor bölümünde aynı odada, Eşfak Aykaç, Rıdvan Yelekçi ve Gündüz Kılıç otururdu ve daktilolarında sulh içinde yazılarını yazarlardı. Ben de onların odasına gider, bu çok önemli spor duayenlerinin odalarında onları izler ve arada da sohbet ederdim onlarla. Ben bu bağlantıyı nerden kurdum, nasıl gittim hatırlamıyorum. Lisede bir arkadaşım vardı; Nil, onun babası Metin Soysal Hürriyet’teydi, muhtemel o şekilde kurdum bağı ve gittim. Hatırlıyorum Uğur Dündar gencecikti, hatta Hürriyet’in berberinde yanyana saç traşı olmuştuk. Anlattıklarım 1979-1980, 16-17 yaşlarındayım. Çok acayip dönemler… 12 Eylül bile daha olmamış! Bana gelirsek, şöyle anlatayım; örneğin çocuğa soruyorsunuz ne olmak istiyorsun diye, söylediği şeylerin hepsi, üniforma, alet edavat, silah ve araba ile ilgili... İtfaiyeci, polis, asker olmak istiyorlar; hep bir nesne, hep elle tutulur bir şey var gelecek ile ilgili ideallerinde. Benim de birazcık öyle

oldu. Çünkü şair olarak doğar, sürünür, ölmeye yakın ünlü olunur ve sonra da unutulursun, genelde böyledir, çok az insanın hafızasına kazınırsın. Galiba, fotoğraf biraz daha genele açık olduğu, daha rahat kavranır olduğu için. Mesela eskiden, her iki kişinin üçü şair gibi komik şeyler derlerdi. Şimdi fotoğraf şiiri geçti, şimdi her iki kişinin üçü fotoğrafçı, herkes fotoğrafçı. Aslında iyi bir göz değilsen, dünyasal ve evrensel bir bilgiye sahip değilsen bütün fotoğraflar aynı. Bir çocuğun çektiği fotoğrafla Ara Güler’in çektiği fotoğraf, benim çektiğim fotoğrafla öğrencimin çektiği fotoğraf, bir yazıcıdan arka arkaya geldiğinde çok benzer birbirine, hep söylüyorum bunu. Hatta bazen hiyerarşik katmanda daha aşağıda olanların, ustalarından daha iyi olma ihtimalleri de var; fotoğraf böyle bir şey. Ama başka bir nokta da çok önemli; fotoğraf bugün geldiği noktada daha parlak, daha canlı, daha yüksek teknikle harmanlanmış biçimde. Normal, klasik basılmış fotoğraf sanki kötü fotoğrafmış,


“Şiir benim için çok önemli, şu makineye ya da içindeki hafıza kartına ihtiyacım yok onun için…”

eksik ve yanlış bir çalışmaymış gibi muamele görüyor. Ne kadar

cilalarsan, -dikkat edin- ne kadar büyük basarsan fotoğraf o kadar kıymetlenmeye başladı. İster istemez, bizler de bir kenarından girdik bu furyaya. Biz fotoğraflarımızı normalde 30x40, en fazla 40x60 basar, çerçeveler paspartular ve klasik sistemle arşive ya da sergiye koyardık. Şimdi 2 metreye 3 metre gibi baskılar alınıyor; çünkü daha dekoratif bir meta olarak algılanıyor. Neden sonuç ile yazıya giremeyesin, mesela. Yanlış anlaşılmasın hayatımın hiç bir zamanında isyankar olmadım, ama sessizce karşı olduğum o kadar çok şey vardır ki... Ya içten katlanarak, ya biraz mızıldanarak, ama anarşist olup öne çıkarak, bağırıp çağırarak değil... Fotoğrafım da öyledir; sessiz! Bağırmaz mesela, ben bağırmıyorum ki, fotoğrafım bağırsın. Sisteme bir şeyleri ispat etmek var derinlerde. Yani ben yazdığımın onların takdir ettiğinden daha değerli -daha iyi demiyorum- olduğuna inanıyordum. Ama bunun karşılığını göremedim; göremeyince herhalde bilinçaltından “Ben size gösteririm!” gibi bir şey oldu. Bir yandan da bana böyle yaptıkları için seviniyorum. İçimdeki yazar böyle çıkmış olabilir. Bilirsiniz okullarda Türkçe ve edebiyat kitaplarının hiç sonuna kadar gelinmez; kar yağar, öğretmen

hastalanır, deprem olur, okul yanar -mesela bizim okul yanmıştı Kartaltepe İlkokulu- ve siz kitabın son konularını asla ders olarak göremezdiniz. O zamanlar ben kitapların hep arkalarını açar okurdum; hiç bir zaman ulaşamayacağımız yerlerine açar bakardım, sanki bir suç işlercesine. Orhan Veli’yi ben ortaokulda bir kitabımın arkasında buldum, yoksa onu hiç bilmiyordum mesela. Böylece Orhan Veli ilk şairim oldu. Bir biçimde ikincisi de Ümit Yaşar Oğuzcan idi... Hâlâ delice okuyorum, binlerce kitabım var. Eve her ay 20 ila 50 arasında kitap girer. Okuldan kazandığım, işlerden kazandığım gelirim CD’ler ve kitaplara gider. Ayda 20-30 CD aldığım olur. Sergi açarsam bir şeyler satılırsa, bir anlaşmaya imza atsam hemen buna yansır. Giderim daha parasını almadan 10 CD, 5 fotoğraf albümü ile taçlandırırım hemen. Yemek, üst-baş değil, asla değil. Biz biblioman olduk; kitap delisiyiz. Okunmuyor ama şöyle bir şey, bir sürü kitabı sırf bir satır bulmak için, ya da o kitap da elimde olsun bakabileyim diye alıyorum. Mesela şu kitap, Espas Yayınları’ndan Fotoğrafçının Eğitimi. Bunun tümünü okumam epey zaman alabilir.

© Merih Akoğul

fotoritim almanak 9


© Merih Akoğul


© Merih Akoğul


...Neden fotoğraf çekiyorumun cevabı herhalde başlangıcı ile değişmiş olabilir. Bir fotoğraf makinesine sahip olma isteğim şununla ilgiliydi; uçaklara çok meraklıydım –Şimdilerde uçak ilk gün zarfları topluyorum, size sonra gösterebilirimBakırköy’de oturuyorduk ve sürekli gökyüzünde uçakları görüyordum ve fotoğraflarını çekmek istiyordum. Havaalanı çok yakındı, özellikle ortaokulda, orta birinci sınıftan itibaren haftada üç gün, 2-3 yakın arkadaşımla havaalanına giderdik, eski havaalanı mezbelelik bir yer ve şimdiki haliyle hiçbir alâkası yoktu. Oraya gidip uçakların fotoğraflarını çekmek istiyordum; önceleri makinem yoktu, hep seyretmeye gidiyorduk; ilk sebep buydu. İkincisi de gün batımlarını izlemeyi çok seviyordum; herhalde şair olacağımın göstergesi olan romantizm ile ilgiliydi. Bunları çekmek istiyordum, sanki böyle gözümün önünden geçen, elimin altından kayan her şey arşivimde yer almalı ve dilediğimde onlara bakabilmeliydim. Benim fotoğrafa başlama sebebim buydu. Aslında düşününce, bir şekilde bugünle tutuyor; çünkü fotoğraf hatıra üzerinden hafızanın yerini alıyor. Yani o anlar artık hatıra, ama hafıza da aynı zamanda... Zamanı kontrol altında tuttuğumu sanıyorum belki de böylelikle. Bir de dünyaya kendi duruşumu göstermek istiyordum. Şimdi edebiyatla bunu o günlerde gösteremezdim. Henüz bir ilkokul, ortaokul çocuğunun yazdıklarına kimse bakmaz; ödevini yapmak ve bir şiiri ezberlemek kadardır bir çocuğun edebiyatçılığı. Verilen ödevi yaptıysan tamamdır; şiir yazdım deyip edebiyat öğretmenine gitmezsin, çoğunlukla öyle olmaz. Ama bugün geldiğim nokta itibarı ile bakıyorum koleksiyoncuyum, an ve anı koleksiyoncusuyum ve fotoğraf da bunun en güzel araçlarından bir tanesi. Bugün, şu an üçümüzün fotoğrafını çektiğimizde, paylaştığımız, yaşadığımız bir an var ve bu bir anıya dönüşüyor. Bir tek şey buradaki isimler kimler ve ayın kaçı, hangi yıl olduğu çıkmıyor orada. Bunu koyduğunuz zaman 20 sene sonra da baksanız, artık bu anı hafızanızda tutmaya gerek yok. İşte bu yüzden fotoğraf müthiş bir şey. Ve bu yüzden hatıralar -tabii ki sanat ve belge fotoğrafı ile karıştırılmamak şartıyla- hatıra fotoğrafı benim hayatımda giderek daha fazla önem kazanmaya başlıyor. Çünkü unutuyoruz. İki sene sonra birbirimizi gördüğümüzde Nisan mıydı, Ağustos ayı mıydı; kar mı yağıyordu, çocuklar havuza mı giriyorlardı; detayları unutmuş olacağız. Yaşadığımız günler bize hiç unutulmayacakmış gibi gelir. Belirli bir zaman sonra yapılan tatiller, doğum günleri, eski okul arkadaşlarınızla gittiğiniz yemekler hep birbirine karışır ve içinden çıkılmaz bir hal alır. Hatıraya güven olmaz. Koleksiyon yapmak, dünyayı anlamak, evreni anlamak demektir. Çünkü gözünüzün önünden geçerken anlamıyorsunuz, bir kadraja sığdırıyorsunuz ve belirli bir süre sonra ona bakıyorsunuz, işte fotoğraf asıl o zaman anlam kazanıyor. Benim bugün fotoğrafla olan ilişkimin en önemli nedeni an koleksiyonculuğu yapıyor olmamdır. 14 fotoritim almanak

Ben yıllar önce şiirde bunun kararını verdim, o da neydi biliyor musunuz, mesela; ben çok ilgi çekip, iyi ün şan getirecek -yani ekmek olan- bir şiir tarzını biliyorum ve onu yazarsam bulunduğum yerden çok daha farklı bir duruma gelebilirim. Aşağı yukarı fotoğrafta da bunun yolunu biliyorum, ama şimdi fotoğrafı karıştırmak istemiyorum. Şiir üstünden konuşayım. Birinin şiirine benzeyecek örneğin, vurgusu Nazım gibi, duyguları Ahmet Arif gibi yazarsan kesinlikle daha iyi iş yapar o şiir. Ama sizin içinizde bir ses var, o ses şunları şöyle yaz diyor; bu şairleri çok sevebilirsin ama bir söylemin olmalı. Bu dünyada ikinci bir Nazım Hikmet, ikinci bir Orhan Veli, ikinci bir Edip Cansever olacağına sıradan bir Merih Akoğul ol. Dünya var olduğundan bu yana aynısından ikinci olan hiçbir şeyi istemez. Ne Sokrates’ı, ne Platon’u, ne Rembrandt’ı ne de Ara Güler’i; anladınız değil mi? Her şey tekliği, biricikliği ile var. Onun için başkasının iyi bir kopyası olmaktansa kendinin kötü orijinali olabilirsin. Çalışırsın, çabalarsın, ilerletirsin ve öldükten sonra da gerçek anlamda bir yerlere gelirsin. ...Savaşı CNN üzerinden ilk kez televizyonda naklen verilmişti; olaylar o an oluyor ve anında seyrediyorsun; ilk defa oldu böyle bir şey. Savaş naklen veriliyor, savaşın naklen verilmesi sanki bir oyun gibi. Bir çekimin yapılması için kameranın önce oraya gidip, sonra ışıkları kurup, ardınan da orada çekimin yapılması; burada acaip bir durum var, böyle düşününce çok garip. Fenton’dan, Kırım Savaşı’ndan bahsettik, hep bir manipülasyon var. O zaman fotoğrafın kendisini manipüle edemiyorlar, çünkü zaten camın duyarlılığı o kadar düşük ki, zaten güneşli olmayan yerde ışık nedeniyle çekim yapılamıyor. Mesela komutanı çekecekler, öyle uzun süre ayakta filan duramıyor, topa ya da mevziye dayandırıyorlar, böyle çok fotoğraf var. O yüzden eski fotoğrafların çoğunun durağan olması ya da insan olmamasının nedeni teknik yetersizlikler. Tekniğin eksikliği de bazen fantezi gibi olup farklı bir şeyler söylüyor; hareket eden bir adamın böyle ruh gibi bir görüntüsünü görüyoruz, göz öyle görmez mesela. Sen yürürken, ben film karesi gibi gördüğüm için böyle bir durum yok. Zaten görsel, optik bir yalan var ortada. Olanla gözüken arasında yanılsamalara dayanan hep bir takım farklılıklar var. ... Ben herkesten önce çağdaş fotoğrafa gönül vermiş, bunun örneklerini bilen ve keyifle izleyen bir adamım. Ama bu iki şeyin karışmamasından yanayım, neden biliyor musunuz? Demin hafızadan hatıralardan konuşuyorduk, bir gün gelecek o gökyüzünde sildiğim tel var mıydı, yok muydu? Bu söylediğin yalana inanman, ya da söylediğin yalanı unutman gibi bir şey. Bırak kalsın, tel kalsın, niye siliyorsun ki? O zaman orayı çekme, bu kadar mı çaresizsin? Onunla çek, onu bir parçası yaparak çek. Ben yırtık posterler, kırık camlar, eğrilmiş direkleri


fotoğrafıma alıyorum, bunu belediyeyi ya da başka bir şeyi eleştirmek adına değil bir insanlık durumunu göstermek adına yapıyorum ve müdahale etmiyorum. Çünkü neden biliyor musunuz, o müdahale, bir gün onun aslını unuttuğumda -belge için söylüyorum- bana gerçeğini anımsatmayacak. E ne olacak ki diyen arkadaşlarımız var; ama ben de diyorum ki madem fotoğrafı hafızanın yanına ve kimi zaman da yerine koyuyorsam, oradaki donelerin doğru ya da doğruya yakın -ki doğru da tartışılır burada- açımdan görünenle flört halinde olmasını istiyorum. Kullandığım objektifin gözün görüşüne yakın bir objektif olması da, hiç bir şekilde montaj kolaj yapmamam da, benim kendime ait bakış açımı gösteriyor. Ortamın içinde zaten kendine ait o kadar çok zenginlik var ki, biraz daha bakıp araştırarak onları görebiliyorsunuz. Ama öbür fotoğraf tarzı için de diyorum ki, uç uçabildiğin kadar; tak adama kanatları, çıkar boynuzları, ters yüz et. Fotoğrafa baktığında gerçek olmadığını zaten anlarsın, o başka bir şeydir. Fantezidir. Bunun iyi örneklerine de varım. ... Benim uzun yıllardır iki hayalim vardır: İlki, imkanım olursa bir çocuk okutmaktı; bir akademi öğrencisine burs veriyorum şimdilerde, elimden geldiğince de daha fazlasını yapacağım. Ama benim asıl isteğim ne biliyor musunuz? İstanbul Festivali’ne bir grubu getirmek istiyorum. Adımı oradaki afişte görmek istiyorum. Bak adama buna bu kadar para mı verdi desinler. Mesela 150- 200.000 dolar vereyim, şaka değil bu. Ülkenin sanat ve kültür ortamı için bir şey yapayım. Bu konuya eskiden beri önem veririm, küçük çapta şeyler yapmaya çalışırım; bazı insanlarla bağlantılarımı kullanarak güzel organizasyonlar yaparım. Kültür sanat üzerinden manen zenginleşmek çok önemlidir ve ben bunu her fırsatta dile getiririm. Cahil insan sayısının azalması ile üst seviyelere çıkmak çok daha kolay olacaktır. ... Ben birinci bienalden beri Türkiye’deki tüm bienalleri ve tüm sanat faaliyetlerini takip ettim. Haksızlık etmişiz eski bienaller daha iyiymiş. İstanbul bu konuda bakir ve yeni bir şehir ve sanatın başkentlerinden birine oynuyor; San Paolo Bienali, Berlin Bienali, Venedik Bienali arasında... Hakikaten önemli bir başkent olma durumunda bu konuda ve fakat çok soyut şeyler var, belki de biz yeterince anlamıyoruz ama bir nitelik tartışması var. Belki de biz hazır olmadığımız için belki de gerçekten bazılarında iş yok. Son 6 senedir kendimde şöyle bir şey geliştirdim; aynı müze mantığından yola çıkarak diyorum ki, 20 tane bana hitap etmeyen, ne işi var bunun burada demektense, daha azınlıkta kalan, işime yarayacak ve ufkumu açacak yapıtlarla iletişime geçmeyi yeğliyorum. Olayın bütününe, onların pozitif yönüyle bakmaya çalışıyorum. Ciddi söylüyorum, biz anlamıyor olabiliriz daha, yapıtların içinde bazen bize bırakılmış ipuçları/miraslar da görebiliyorum. Yetersiz işler de gördüm, mükemmel işler de gördüm bu bienallerde. Öyle şeyler de var ki, mesela önce burnuna çay kokusu geliyor, sonra bir bakıyorsun adam kullanılmış çay poşetlerinden ev yapmış ve sonra çalışan çay işçileri filan görüyorsun ve birden kapitalizmi düşünüyorsun; İngiliz çayı İngiltere’de yetiştirilmiyor, Fransız çayı öyle; Hindistan, Seylan gibi sömürülen birçok ülkede çay işçilerinin verdikleri büyük bir emek var. Şu kahve keyfinin de diğer tarafta bize bunları toplayan işçiler sayesinde olduğunu bilmemiz gerekiyor. Sen Starbucks’tan Nero’dan Illy’den, Lavazza’dan içiyorsun; adam Kolombiya’da nerede ne zor şartlar altında kahve çıkarıyor. Bir kahve firması dükkanların önüne bir tabela koymuştu; bizim kahvemizin en önemli ve değerli parçası olan Brezilyalı, Kolombiyalı işçiler, hakları verilerek ve çalışmalarının karşılıkları ödenerek uygun şartlarda çalıştırılıyorlar diye bir yazı… Sen bir kahve içmeye gidiyorsun, çok erdemsiz bir adamın ben erdemliyim demesi gibi bir şey bu yazı; üretimin olduğu yerde konu sanat da olsa, sömürünün olmaması mümkün müdür? fotoritim almanak 15


© Merih Akoğul


© Merih Akoğul


...Sanat konusunu başka bir açıdan ele alırsak da, bazen halkın eleştirilerini de normal buluyorum. Sanat elit bir şey, ne kadar kamuoyu, halk için yapılsa da, iyi bir izleyici olmak için de gerçekten zaman ve para harcamış olmak gerekiyor. 20-30 TL verip o etkinliğe gidemiyor insanlar, çocuklarına ekmek alamayanlar var. Ekonomik anlamdaki varoluş mücadelesi ne yazık ki sanatı öteliyor. İnsanların hayatlarının ortasında tek başlarına ellerini kollarını sallayıp bir kültür ya da sanat merkezine girmeleri çok zordur. İlkokulda öğretmenin götürürse, sonra annen baban elinden tutarsa ancak; üniversiteye geldiğinde periyodik olarak senfoni konserlerine, devlet tiyatrosunun oyunlarına ya da bir bale gösterisine giderken bulursun kendini. Artık sanata insan kazandırma sırası sendedir. Görsel sanatlara, resim-fotoğraf etkinliklerine gelirsek, daha önce de sözünü ettiğimiz sistemi irdelememiz gerekir. Nasıl sanat yapıtı, onu üreten sanatçı ve sanat yapıtını tüketen izleyici varsa; artık sanat yapıtlarının insanlara ulaşmasını müzelerin yanında galeriler sağlıyor. Son 10 yıl içinde ama özellikle de son 5-6 yılda daha ağırlıklı olarak sanatçı, galerici ve koleksiyoner hayli güçlenmeye başladı. Yeni cevval galericiler var, farklı tipte üretimde bulunan sanatçılar var. Dünya sanatını çok iyi izliyorlar, hem yurtdışına giderek, hem de kitap, dergiler aracılığıyla ve internete bakarak. Artık her şey çok kolaylaştı. 299 Euro’ya 4 günlük Paris bileti ve oteli ayarla, sabah çık, öğleye Paris’te ol, 3-4 günlük metro kartı al, 4 günde Paris’te ne olup bittiğini aşağı yukarı anlayabilirsin. 3 fotoğraf sergisi, 3 resim sergisi, 2 çağdaş sanat müzesi; kolay değil ama genel bir kanı oluşur kafanda. Ama sonraki aşamasında bir bakıyorsun -ben gittiğimde de sıklıkla bunu görüyorum- Türkiye’deki bir sürü sanatçının, ressamın, fotoğrafçının benim gördüğüm hangi sergileri gördüğünü hemen anlıyorum. Çünkü kendi çalışmalarında o kadar aynı mantıkları uygulayıp benzerlerini yapıyorlar ki. Ama işin acı tarafı eserlerini sundukları kitle bunları benimsiyor. ... Bir de sanat yapan insanın yalnızlığı var. Ben kendimi üretirken ve yaşarken ürkek bir sokak köpeği kadar yalnız hissediyorum. Elbette ki çevremizdeki insanlara, ailelerimize, bizi seven insanlara haksızlık etmeyelim. Optimum yalnızlık, üretim için bir en önemli malzemedir. Bilgiyle desteklenmesi ve tecrübeyle zenginleştirilmesi koşuluyla... Çişe ya da yemeğe, yerimize başkasını gönderemediğimiz gibi, sanatı da taşeronla üretemezsin, içinde olman gerekiyor. Şu çayı birbirimiz için fincana koyabiliriz ama mesela sinemaya gitmekse birbirimizin yerimize gidemeyiz, Şu filmi gidip benim yerime izle diyebilir miyiz, diyemeyiz. ... Çağdaş fotoğrafı ve içeriğe yakışan bir tekniği sonuna kadar savunuyorum. Gördüğüm çağdaş sergiler için, dergilerde övgü dolu yazıları yazmaktayım. Ama anlarla ilgili bir şey var ki, benim derdim o; iki farklı tarzı sonuç bakışta gerçekmiş gibi karıştırıp millete sunmayın, diyo20 fotoritim almanak

rum. Derdim muhafazakârlık falan değil, sadece ve sadece bu konuda biraz kararlılığım var. Mesela İngiliz fotoğrafı da muhafazakâr, ama İngilizler en uç işleri de yapan insanlar, İngilizlerin fotoğraflarına baktığımızda, çoğu kez az ögeler ve küçük esprilerle de karşılaşırsınız. İngiliz filmlerini izleyin, İngiliz mizahı da çok incedir. Aşk filmleri de çok sevimlidir onların, çünkü arkasında müthiş bir tiyatro geleneği vardır: En hüzünlü şeyi bile onların filminde tebessümle izlersiniz. ...Günümüz fotoğrafında, çağdaş fotoğrafa baktığımızda daha çok yaklaşım ya da biçim akrabalıkları görüyoruz. Bunlar, biçimle daha fazla bağlantılı olduğu için Avrupa’da ya da Amerika’da yapılan fotoğrafları daha çok çağrıştırıyorlar. Bana göre fotoğraflarda doz ya da ayar meselesi çok önemli. Neşelenirsin, içersin dağıtırsın; ertesi sabah kendini soyulmuş bulursun. Buradaki sorun eylemin kendisinden değil, eylemin tasarruf ediliş biçiminden kaynaklanmaktadır. Yani özellikle belge fotoğrafında, anlatımın gerektirdiği tekniği doğru oranlarda kullanmak şart. Yoksa coğrafi yapılanmalardan insanlık onuruna kadar birçok farklı noktayı zedeleyebilirisin. Ben çektiğim fotoğraf konusunda bazen muhafazakâr olduğumu kabul ediyorum, çünkü anların bana birebir verdiği şeyle genelde yetinebiliyorum. Ben basit görünenin arkasında yer alan gizi, fotoğrafımdaki yaklaşım aracılığıyla sessizce sorguluyor ve çözmeye çalışıyorum. Nasıl diyeyim, her şiir Nazım Hikmet’in şiiri gibi çok sesli ve ritmik olmak zorunda değil, tak tak tak vurmaz kulağa. Ya da askerin postal sesi gibi duyulmak zorunda değil. Daha sessiz, ilk bakışta sıradan görünen ama uzun bakmalarla açılıp, içe işleyen bir şeyin peşindeyim ben. ... Projeme gelince… Sokak kedileri ve köpekler, insanın ilk aklına gelen, yakın çevremizdeki hayvanlar bunlar. Ben çoğu kez çekilen kedi köpek fotoğraflarına kızıyorum, hatıra gibi çekiyorlar. Çocuklar için de aynısı yapılıyor. Ya sevimli, ya da çok zavallı çekiliyorlar. Yaşlı amcalar ve teyzeler için de durum böyle. En kırışık yüzü gören hemen deklanşöre basıyor. Fotoğrafın bir parçası olması gereken özellik, fotoğrafın kendisi olunca ifade zayıflıyor. Bunun tam tersi, tekniğin aşırı kullanıldığı içeriğin çok geride bırakıldığı ya da orantısız dozlarda kullanıldığı fotoğraflarda da söz konusu. Gece bir yerden çıkıyorsun sokakta bir köpek, bazen sana havlıyor, bazen yanına geliyor; kedileri filan gördüğümde hep yanlarına giderim ve severim. Ama evde kedi, köpek beslemeyi hiç düşünmüyorum, ama onları sokaklarda çok soylu buluyorum. O köpekler çoğu kez aç olmalarına rağmen nasıl da mağrur hayvanlar, uyuzlar kaşınıyorlar, tekmelenmişler, korkutulmuşlar ama garip bir duruşları var. Ben onları kendime çok yakın buluyorum, mesela beni çok önceleri bir köpek de ısırdı, ama fark etmedi. Arkadaşlarımın evine gittiğimde onların besledikleri hayvanlarla da oynarım. Sonra çeşitli hayvanat bahçelerinde de hayvanları dikkatle izledim ve fotoğrafladım. İnsanların istediklerini yapan hayvanlar beni hiç çekmez; o yüzden sirklerden ve hayvan terbiyesinden hiç


www.merihakogul.com

hoşlanmam. Bu hayvanları incelerken, aslında etrafımızda ne kadar çok hayvan imgesi olduğunu gördüm. Galatasaray; aslan, Fenerbahçe; kanarya, Beşiktaş, kartal, şirketler, mitoloji, bir bakmaya başladım, o kadar çok hayvan imgesi ile dolu ki çevremiz. Bir de şu var, ben fotoğraflarımı çekerken onlar zaten kadraja giriyordu. Doldurulmuş hayvanları Berlin’de Doğa Tarihi Müzesi’nde çekmiştim. Mesela Yıldız Parkı’ndaki kanguru heykeline kaş göz çizmişler. Eşim “Ne var bunda, bunu herkes çeker” dedi. Zaten ben de adamın imkanı, fırsatı, parası, çevresi var tabii gider çeker, denmesini istemiyorum. Fotoğraflar hepimizin çekebileceği fotoğraflar olmalı. Anlar o kadar özgünler ve farklılıklar içeriyorlar ki. Bana, ilk bakışta dümdüz görünen anlar/fotoğraflar daha çok hitap ediyor. Benim gördüğüm ve göstermek istediğim bir şey var. Şu kanguru heykeline çizilen kaşa göze bakar mısınız, bunu Avrupa’da asla böyle yapmazlar, bambaşka bir hale sokmuşlar hayvanı. Buna dikkatle baktığımız zaman cinsellik, hayvana

ilgi, bastırılmış duygular, Avusturalya’da yaşama özlemi; her şey var. Hatta heykele olan düşmanlık... Gerçi İstanbul’un güzelim tarihi çeşmelerine bile boyalarla graffitiler yapıyorlar. Bu bir vandalizmden başka bir şey değil. Biliyorsunuz Yıldız Sarayı’ndaki, Tophane’nin önündeki heykeller çalındı, kırıldı, depolara atıldı ve yok edildi. Gürdal Duyar’ın meşhur geriye doğru uzanmış çıplak kadın heykeli “Güzel İstanbul” un akıbeti bilinmiyor. Düşünün 1974’te o heykel Karaköy’ün göbeğine dikilmişti, sonra kaldırıldı, ardından Yıldız Sarayı’nın yani şimdi bu kangurunun yaşadığı bölgenin biraz yukarılarında, kuytuya oradan da bilinmeze doğru yola çıktı. Aynı şeyler Mehmet Aksoy gibi önemli bir heykel sanatçımızın da başına geldi. Gerçekten de, sanat birilerini fena korkutuyor, kendilerinin yok olacaklarını, ya da kötü anılacaklarını ve sanat yapıtlarının da belki yüzyıllarca kalacağını tahmin edip yok etmeye çalışıyorlar. fotoritim almanak 21


© Merih Akoğul


© Merih Akoğul

...Benim fotoğraf ile ilgili tavsiyem şu, fotoğraf koca bir bütünün, sanat ve yaşam bütünlüğünün önemli bir parçasıdır. Aşırı abartmasınlar, ama gereken bütün dikkati verip özeni de göstersinler; bu söylediğim çok önemli bir şey. Makineyi omzuna takıp, fotoğrafçı olduğunu sanarak gezindiğinde, aslında hiç bir şey olmuyorsun. Sokaktaki on binlerce fotoğrafçıdan birisin. Ama fotoğrafın çok önemli bir varoluş biçimi ve dünyanın en acayip icatlarından birini icra ettiklerini bilsinler. Tribüne oynayan sahtekârlar ortadan silindiğinde, üç kuruşluk işleri 300 liralıkmış gibi satanların foyası kamu tarafından bilinip dile getirildiğinde arena gerçek fotoğrafçılara kalacak. Fotoğrafın, bir bütünün parçası olduğunu söyledim ya, o bütünü tama24 fotoritim almanak

mlayan diğer parçaların varlıklarını ve desteğini kullansınlar. Fotoğrafın grafik, sinema, edebiyat, heykel gibi diğer sanatlarla olan bağlantısını, bir taraftan da felsefe, estetik ve sanat tarihi ile olan ilişkisini pas geçmesinler. Çünkü dünya yüzüne çıkan her yapıt, sanat tarihi bağlamında bir zincirin parçasıdır. Evinde Sanatın Öyküsü kitabı olmayan adam, isterse elinde bütün fotoğraf albümlerini bulundursun bir şeyler hep eksik kalacaktır. Rönesans, Barok, Kübizm, Empresyonizm, Sürrealizm’i bilmiyorsa; yapabilecekleri sınırlıdır. Son olarak da, daha önce de söylediğim gibi bilgi dünyadaki en önemli şey, tecrübe yani yaşanmışlıktır; iflas edersin, paralar kaybedersin ama sonucunda bir tecrübe kazanırsın, acı lezzetli olan

bir tecrübe. Bu kazandığın tecrübe yeniden iflas etmene de engel olmaz tabii. Ben bir de şuna inanırım; bilgi öyle bir şey ki; önce hasta eder adamı, sonra da çelik gibi yapar. Hastalanırsın, aşı niyetine vücuduna giren seyreltilmiş mikroptan, sonra da hastalıklara karşı kuvvetlenmiş olursun. Bunun yolu okumaktan geçer. Evet, bilgisayarının ekranına da bakabilirsin ama eline bir kitabı alıp, onu kendine ait hızla okumanın keyfi de başka hiçbir yerde yoktur. Sergilere gitmek, orijinal yapıtlarla karşı karşıya gelmek insana çok şey kazandırır. Elbette sağlam, her şeyi konuşabileceğin, senden biraz daha fazla donanıma sahip dost ve arkadaşlarının olması da çok önemlidir. Bu işlerde en tehlikeli şey “Ben biliyorum” diyerek tek başına,


hiç kimseye danışmadan ilerlemektir. Bütün bunları tamamladığın zaman, muhteşem bir yere gidersin. Yaptığın işi dikkatli, severek ve arkasında durarak inançla yapman gerekiyor. Eleştirilere açık olmalısın. Eğer ortaya bir iş koyarsan en büyük övgüden, en ağır sövgülere kadar yaptığın işe söylenecek her sözü göze almalısın. Aslında üretmek gerçekten vakit kaybı; genin böyle değilse zaten zorlayarak bunu yapamazsın. Bir sürü insan bu mekanik süreci biraz fazla kullanıyor, çünkü içinde gerçek hissediş yok. Şu çok önemli bir şey; ben de bir zamanlar aynı şeyi yapıyordum. Bir sanat yapıtının karşısına geçtiğinde, ben de eve gidip bunu yapacağım demeyeceksin, bunu söylemeyecek dirence sahip olmak

lazım. Jan Garbarek’i izliyorum, gelip ben de saksofon çalmaya çalışıyorum ama konserde izlediklerim benim saksofonla aramı daha çok açıyor. Çünkü adamın ne yaptığını anlamışım ve asla böyle çalamayacağıma bir kez daha emin oluyorum. Başkasının iyi yaptığı bir şeyi sen de iyi yapmak istiyorsun. Mesela aşçılar ne kadar çoğaldı, çünkü onlar da gittikleri yerdeki ya da ders aldıkları gibi yemek yapmak istiyorlar… Bir sürü müzik kursu, fotoğraf kursu vs. Keşke biz biraz daha egomuzu ve ihtirasımızı bastırsak ve sadece dinleyici, izleyici olarak kalabilsek, ama benim için bu işlere bu kadar bulaştıktan sonra çok geç.

para kazanırsın, ne başka bir şey. Hayatını veriyorsun, her gün düzenli çalışıyorsun, 40 senede 2.000 roman okursun. Hangisinin keyfi daha büyük, çok daha kötülerini yazıyorsun zaman harcayarak; hiç bir zaman Babalar ve Oğullar, Venedik’te Ölüm, Yüzyıllık Yalnızlık gibi olmayacak yazdıkların.

Kendine acı çektirerek 40 senede 5 roman yazıyorsun, ne düzgün

http://www.fotoritim.com/yazi/merihakogul-ile-roportaj--kayip-ruhlar

Benim son olarak diyeceğim; devam etsinler, içlerindekini çeksinler, başkalarının işlerini değil; mücadelelerini de dozunda versinler. Küçüğe sevgi, büyüğe saygı da işin önemli bir parçası, çok önemli. Röportajın tamamı :

fotoritim almanak 25


Kentsel Görüntüler Jean-Claude Berens Çeviri : Berna Güneri 1970’de Paris’te doğdu, küçüklüğünden beri Lüksemburg’da yaşıyor. Lüksemburg, Fransa ve Almanya genelindeki kentsel ve endüstriyel yapıların çürümesini belgeleyen profesyonel olmayan bir fotoğrafçıdır. Jean Claude’un fotoğraflarındaki sıkça kullandığı muntazam kompozisyonlarda ve konularında bulduğu ruh halini yansıtan ışığın nerdeyse resimsel yorumunda, unutulması güç gizli eğilimler, ağırbaşlı bir nostalji vardır. Çalışmaları, Simon Marsden’in İngiltere’deki perili olduğu varsayılan yerlere ait serisini hatırlatıyor ve Marden gibi o da esrarengiz bir benzerliği kanıtlayan özel bir fotoğraf tekniği kullanıyor. Çürümede şahane bir güzellik olduğunu gördüğü için ona karşı bir sevgi besliyor. Ve Jean Claude gerçekten çeşitli etkili konularda pek çok güzellik sunuyor.

Arayışları onu eski, metruk kilise mahzenlerine, terk edilmiş çiftlik evlerine, Ortaçağ kiliselerine ve kullanılmayan sanayi sitelerine götürüyor. Bu tarz fotoğrafçılığa, Lüksemburg tarihini ve atalarını 26 fotoritim almanak

araştırması esnasında başladı. Paris’te doğmasına karşın küçücük ama bir zamanlar aşırı derecede sanayileşmiş Lüksemburg’da yetişmiş ve halen orada yaşamaktadır. Demir zengini Lüksemburg 19. Yüzyılın ikinci yarısından 20. Yüzyılın sonuna kadar madenler ve fabrikalar bakımından çok zengindi. Bunların çoğu şimdi kapanmış ve terk edilmiştir. 13 yaşından itibaren hobi olarak siyah beyaz fotoğraf çeken ve kendi karanlık odası olan Jean Claude, tamamen kendi kendini yetiştirdiğini düşünmekte ve analog fotoğraf geçmişi, Bilgi Teknolojileri’ndeki profesyonel rolü ve bir güvenlik uzmanı oluşu sayesinde dijital fotoğrafçılığı kavraması kolay olmuştur. Ansel Adams ve Budist filozof Shantideva’nın kendisinin görsel ve ruhani mentorları olduğunu düşünmektedir ve gerçekten fotoğraflarında çok Budist bir hassasiyet vardır. İnternet sitesi Urbanvisions’daki fotoğrafları sayesinde tanınmış ve sonra bu temada pek çok sergi açıp bir de kitap yayınlamıştır.


Š Jean-Claude Berens

fotoritim almanak 27


Š Jean-Claude Berens


Š Jean-Claude Berens


Š Jean-Claude Berens


Bir mekana girdiğinde yalnızca tek bir çekim yaptığı fotoğrafların en unutulmaz fotoğrafları olduğunu belirten Jean Claude için fotoğrafçılık bir meydan okuma ve maceradır. Sahnedeki ayrıntıların zenginliğini ortaya çıkarmaya yeterli olan HDR görüntülemenin incelikli ve gerçekçi tarzını tercih eder, Fotoğrafları internet üzerinden büyük bir hayran kitlesi çekmiş ve bir kısmı cinayet kitaplarının kapaklarında kullanılmıştır. Görüntüler olağanüstü kaliteye sahip, ürkütücü ama hastalıklı değil, çok dingin konuları tasvir ediyor bununla beraber kareyi dinamik bir şekilde araştırmaya davet ediyor, bir fotoğrafçının bir tekniğe nasıl uyum sağladığını ve içinde “sesini” nasıl bulacağını gösteriyor. Bilhassa, derin bir tutkunun ürünleri olduğu apaçıktır. Jean Claude “Benim çürümeye ve fotoğrafa olan tutkularımın birbirine derinden bağlı olduğunu düşünüyorum. Biri olmadan diğerine devam edebilirdim ama eğer asla ulaşamayacağımız bir kalıcılığı hepimizin kavradığı bir yaşamdaki çürümeye ve devamsızlığa ait bazı belirtileri hatırlatmasaydım insanların terk ettiği, huzur dolu bu tür yerlere olan bu yanan tutku, bu derin aşk aynı olmazdı”.

© Jean-Claude Berens

fotoritim almanak 33


Š Jean-Claude Berens


Urbanvisions Born in 1970 in Paris, he lived since his earliest days in Luxembourg. He is an nonprofessional photographer documenting the decay of urban and industrial structures across Luxembourg, France and Germany. There is an undercurrent of haunting, solemn nostalgia in Jean-Claude Berens’ photographs, with his often formal compositions and almost painterly rendition of light perfectly conveying the mood he finds in his subjects. His work is reminiscent of Simon Marsden’s series on supposedly haunted sites in England, and like Marsden, he uses a special technique of photography that has proven an uncanny match for his theme. He has developed a love for decay because he realized there is actually tremendous beauty in decay. And indeed, Jean-Claude has a lot of beauty in decline to show, with a variety of picturesque subjects. His explorations have taken him into old, disused burial crypts, abandoned farmhouses, medieval castles and a multitude of mothballed industrial sites. He has got into this type of photography while privately researching the history and culture of Luxembourg and of his ancestors. Though born in Paris, Jean-Claude grew up and still resides in the tiny but once heavily industrialized country of Luxembourg. Rich in iron, Luxembourg had a profusion of mines and smelters from the latter nineteenth century to the end of the twentieth. Many of these sites have now been closed down and abandoned. A hobby photographer since the age of 13, when he shot black and white and had his own darkroom. Jean-Claude considers himself entirely self-taught, easily coming to understand digital photography thanks to his background in analog photography and his professional role as an IT network and security specialist. He considers Ansel Adams fotoritim almanak 37


and Buddhist philosopher Shantideva his visual and spiritual mentors, and indeed there is a very Buddhist sensitivity to impermanence in his photographs. He became known for his photographs through his website, UrbanVisions and after several exhibits on the theme, published a book. Photography is a challenge and adventure for Jean-Claude, who notes that his most memorable photographs are those where he entered a site and was able to take only one shot. Jean-Claude has come to prefer a subtle, realistic style of HDR imaging, just enough to bring out the richness of detail in the scene. His photography has attracted a strong following over the Internet, and a series of them have been used as covers for crime thrillers. The images have an extraordinary quality to them, eerie yet not morbid, depicting very static subjects yet inviting dynamic exploration of the frame, demonstrating how a photographer can adopt a technique and find his ‘voice’ in it. Most of all, they are very evidently the products of a deep passion. “I think now that my two passions, decay and photography, are deeply interdependent,” says Jean-Claude. “I could continue one without the other, but this burning passion, this deep love for those places, abandoned by the crowds, so full of serenity, would not be the same if I could not bring back some glimpses of decay and impermanence in a life where we all grasp for a permanence we could never reach.”

www.urbanvisions.lu

38 fotoritim almanak


Š Jean-Claude Berens


Aydınlanma Tom Chambers Çeviri : Berna Güneri


Š Tom Chambers


Rönesans sanatçıları ışığın değişen doğasını kendi klasik tablolarında onayladılar. Rönesans döneminden Taddeo Gaddi ve Giotto di Bondone ışığın dramatik etkiler yarattığı nefes kesici freskler yaptılar. Bu ustalar gibi sanatçılar ışığın estetik gücünü vurgulayabileceğim fotomontajları oluşturmak için bana ilham verdiler.

İtalya’yı son seyahatlerimin ardından Toskana ışığının metafizik doğasına hayran kaldım. Benzersiz ışık Rönesans sanat ve mimari şaheserlerinin parlaklığını vurgulamaktaydı. Işığın olasılıkları ortaya koyduğunu ve nesneleri farklı görmemiz için zihinleri açtığını kavramamla kendimden geçtim. Aydınlanma, kişisel inaçlarla ilgili hikayeleri tasvir eden ve nesneleri farklı ışıkta gösteren bir dizi fotomontajdır.

www.tomchambersphoto.com

42 fotoritim almanak


Š Tom Chambers

Illumination Renaissance artists affirmed the transformational nature of light in their classical paintings. Taddeo Gaddi and Giotto di Bondone of the Renaissance period painted breathtaking frescoes in which light created dramatic effects. Artists, such as these masters, inspired me to create photomontages that highlight the aesthetic power of light.

Following recent travels in Italy, I was awed by the metaphysical nature of Tuscan light. The unique light accentuated the brilliance of the Renaissance artistic and architectural masterpieces. I came away with the understanding that light exposes possibilities and opens the mind to seeing things differently. Illumination, a series of photomontages, illustrates stories about personal beliefs and seeing things in a different light.

fotoritim almanak 43


Š Tom Chambers


Š Tom Chambers


Š Tom Chambers


Birinci Harman Sahir Abacı ile Röportaj Röportaj: Levent Yıldız

Sanat eğitiminiz resim üzerine… Hem bu eğitim / öğretim yıllarınızdan hem de fotoğrafa geçiş sürecinizden bahseder misiniz? Benim için serüven akademik eğitim ile başlamadı, ortaokul yıllarından itibaren resim, grafik ve fotoğraf hayatımda belirleyici olarak hep vardı, akademik eğitim de bunun doğal bir sonucu olarak gündeme geldi. Sonrasında resim sanatsal bir uğraş olarak, grafik, fotoğraf ve mekan tasarımı ise daha çok ticari bir zeminde sürdü. Sonra belirli bir alanda yoğunlaşmak istedim, tercihim fotoğraf oldu.

Aldığınız eğitim üzerinden devam edersek, fotoğraf çalışmalarınıza sizce nasıl katkıları oldu? Sanat ürünlerinin ortaya çıkmasını sağlayan kültürel ortam, pek çok alanla bağlantılı olarak sürekli değişen, gelişen, yenilenen dinamik bir süreç, bu anlamda da sanat 50 fotoritim almanak

ortamını, sanat üretimini besleyen pek çok etken sözkonusu, bununla beraber “Sanat eğitimi” çok yoğun bir şekilde, özellikle de “yöntem” açısından tartışılsa da, sanat eğitimi veren akademik kurumlar da kuşkusuz bu sürecin önemli bir boyutu. Sürekli bir sanat ortamı, sanatçı veya sanatçı adaylarıyla bir arada, etkileşim içinde olmak bile başlıbaşına önemli...

hayatlarını konu edinen, küçük işleri, küçük üretimi ve insanları anlatmayı deneyen, karmaşık kent yaşamının içinde barındırdığı görselliği yansıtmaya çalışan, doğanın ve yaşam ihtiyaçlarının ortaya çıkardığı grafik unsurların peşinde oluşan bu fotograflar...”

2005-2010 yılları arasındaki çalışmalarınızdan oluşan fotoğrafları “Birinci Harman” başlığı ile sergilediniz. Her ne kadar portfolyonuz bu dönemlerinizi anlatıyor olsa siz de kısaca bahseder misiniz bu yolculuğunuzdan?

Bir grup siyah-beyaz fotoğraflarınızda gri tonlar var ancak bir grup ise tamamen siyah ve beyaz renklerden oluşturulmuş… Bu tercih sizce etkiyi arttırıyor mu, daha çok bir sadeleştirme mi ortaya çıkarıyor?

Bu yıllar içinde, çok belirgin bir konusu olmayan ama bir anlam/anlatım bütünlüğü oluşturmaya çaba göstererek bazı çalışmalar gerçekleştirdim. Sergi broşüründen alıntılayacak olursak;

“Sıradan

insanların,

gündelik

Sergi, bu fotoğrafların bir bölümünden, biraz da istek üzerine oluştu.

Bu, o anda fotoğraflamaya çalıştığım şeyle ilgili bir durum, anlatmak ya da göstermek istediğimi ön plana çıkaracak en uygun olan ne ise onu tercih ediyorum.

Fotoğraf kompozisyonlarınızda “grafik” olgusu oldukça hakim… Yalın,


ancak yalın olduğu kadar da vurucu bir anlatım var. Fotoğraf kompozisyonu oluşturma ve grafikselliği içine taşıma konusunda düşüncelerinizi alabilir miyiz?

Yakın dönemde, çalışmalarını halen yoğun olarak sürdürdüğüm proje sergileri olacak. Dört farklı tema, dört sergi... İkinci Harman sanırım daha sonra...

Kadrajı düzenlerken etkili bir kompozisyon elde etmek için gerekli olan görsel ögelerin bir kısmını, çekim koşullarının, konunun elverdiği ölçüde, söylemek istediğiniz sözün görsel bir dille ifade edilebilmesine katkıda bulunmak üzere kullanırsınız. Grafik unsurlar da, görsel anlatımın önemli araçlarından biri, ancak bu sergide “grafik” yanı belir-

Dillere sakız olan, “doğrudan fotoğraf ” ve “masa üstünde yaratılmış fotoğraf ” hengamesi üzerine sizin düşünceleriniz nelerdir?

gin fotoğrafların ağırlıkta olması, çalıştığım konunun ve bunu anlatabilmek üzere tercih ettiğim biçimin gerektirdiği bir durum. Kent ve yaşam olgusu içinde, sıradan hayatları alabildiğine şematize ederek, mekandan ve zamandan soyutlayarak içerik/anlam derinliğini öne çıkarma, belirgin kılma tercihinin sonucu.

Sergi günleri nasıl geçti, sergiyi gezenlerin izlenimleri nasıldı? İyi geçti, ilgi de gördü, izlenimler de olumluydu genel olarak...

İkinci Harman için bir beş yıl daha beklenecek mi? Yoksa yakın bir dönemde devamı olacak mı?

Hayatın her alanında doğru zeminlere oturmayan ikilemler ya da kördüğümler yaratıp sonra da bunları çözmeye çalışmak gibi tuhaf bir huyumuz var... Burada bir iki saptama yapmakta yarar var. Birincisi, bu tarz tartışmaların esas kaynağı, biraz da ortaya çıkan şeyin sanatsal nitelikleri üzerinden bir değerlendirme yapma kapasitesinden yoksun olmanın bir sonucu. “Sanat olarak ne yapmış” yerine “ Neyle yapmış, nasıl yapmış “ gibi yaklaşmak... Bütün sanat dalları, kendi alanlarındaki her türlü gelişmeyi, kavramı, malzemeyi, teknolojiyi vs. üretim sürecinde kullanır. Aslolan ortaya az ya da çok, sanat’a dair birşey koyabilmektir. İkinci olarak, “kitap” dediğimizde hemen aklımıza bir edebiyat ürünü, örneğin bir roman gelmez. Kitap, basılmış, ciltlenmiş bir formatın genel adıdır. Ders

© Sahir Abacı

fotoritim almanak 51


穢 Sahir Abac覺


穢 Sahir Abac覺


kitabı, ansiklopedi, teknik kitaplar vs. hepsini birileri yazar ama sadece “edebiyat“ disiplini içinde ürün verenler ki, yapıtları sanatsal bir düzeye sahipse “sanatçı” sayılırlar. Böyle baktığımızda “fotoğraf ” kelimesi tek başına bir sanatsal ürünü ifade etmez, “fotoğrafçı” kelimesi de sanatcı anlamına gelmez. Bu anlamda fotoğraf alanı henüz kendi tasniflerini, kategorilerini yeterince düzenleyebilmiş değil... Sorunuza gelecek olursak, “Doğrudan fotoğraf ” kavramı, “masa başında üretilmiş fotoğraf ” karşıtı bir kavram ol56 fotoritim almanak

maktan çok “deneysel/kavramsal fotoğraf ” anlayışına karşı, çekim öncesinde bir anlamda, var olan gerçeklikten farklı, planlayarak, kurgulayarak fotoğraf üretmeye karşı bir görüş... Oysa az önce de değindiğim gibi ortaya çıkan şeyin sanatsal nitelikleri açısından bir değerlendirme yaptığımızda ve fotoğrafı tek ve genel bir kapsamdan kurtarıp farklı üretme biçimine, anlayışa ve niteliklere sahip, farklı kategorileri barındıran bir alan olarak tanımladığımızda bu türden tartışmalar çokta anlamlı olmuyor ister istemez...


Kaldı ki, sanatsal niteliklerden yoksun bir “doğrudan fotoğraf ” çok sıradan bir fotoğrafa dönüşebiliyor ya da “deneysel/kavramsal fotoğraf ” üretenler de gene her ürettiklerini bir sanat ürünü sanmak gibi bir yanılgıya düşebiliyor ki örnekleri fazlasıyla mevcut...

İşin diğer boyutuna gelince, masa başında fotoğraf yaratılır mı? “sanat” üretilebilir ama ortaya çıkan şey fotoğraf olur mu şüpheliyim... Bence fotoğraf, fotoğrafa benzemeli, müdahale, gerçeklik duygusunu değiştirmeyecek sınırlarda kalmalı. Bunun dışına taştığında ortaya çıkan, bir sanat eseri olur veya olmaz ama artık farklı bir alana geçmiş olur kanısındayım...

www.sahirabaci.com fotoritim almanak 57


穢 Sahir Abac覺


穢 Sahir Abac覺


Lynn Bianchi Çeviri : Berna Gßneri


Beyaz Ağırlık


Š Lynn Bianchi


Beyaz Ağırlık serisi, Bianchi’nin güzellik kavramı ve klasik ideal kadın çıplaklığına duyduğu hayranlığı yansıtıyor. Görüntüler; kilosu ve şekli değişen kadınları güzel, bazen de toplumun mükemmellik tanımını sınayan mitolojik yaratıklar olarak tasvir ediyor. Çıplaklar güzellik objesi olmaktan daha fazlasıdır. Kadınlar; günümüz kadınlarını rahatsız eden öz bilinç ve utanç duyguları olmadan gündelik işlerine, yemeye, kendilerine çeki düzen vermeye, sohbet etmeye bakarlar. Beyaz Ağırlık, dış dünyanın onayından ziyade kendi içindeki memnuniyeti yansıtır. Bu seri özünde, toplumun kısıtlamaları olmaksızın kadın figürünün güzelliğini ortaya koyar.

The Heavy in White series reflects Bianchi’s fascination with the concept of beauty and the classical ideal of the female nude. The images depict women of varying weights and shapes as beautiful, sometimes mythological creatures who test society’s definition of perfection. These nudes are more than beauty objects; they go about their daily tasks, eating, grooming themselves, chatting, all without the feelings of self-consciousness or shame that plague many women in today’s world. Heavy in White reflects contentment from within, rather than the approval sought from the outside world. At its heart, this series displays the beauty of the female figure removed from the constraints of society.

www.lynnbianchi.com

66 fotoritim almanak


The Heavy in White

Š Lynn Bianchi


Š Lynn Bianchi


70 fotoritim almanak


Lynn Bianchi’nin çalışmaları; Tokyo Metropolitan Fotoğraf Müzesi, the Musée de l’Elysée İsviçre, The Ken Damy Museum İtalya, 21c Museum Kentucky ve Ontario Sanat Galerisi Toronto dahil 30’un üzerinde uluslararası kişisel sergi ve dünya çapında müzede yer almıştır. Onun fotoğraf sanatı; ABD Gıda ve Kültür Ansiklopedisi, Vogue Italya ve Zoom Italya, Phot’Art International Fransa ve GEO Almanya gibi 40’ı aşkın yayında yaynlanmıştır. Yapıtları özel koleksiyoncuların yanısıra Houston, New York Brooklyn Müzesi ve Paris Güzel Sanatlar Müzesi gibi müzelerin daimi koleksiyonlarındadır.

Lynn Bianchi has shown work internationally in over 30 solo exhibitions and in museums worldwide, including the Tokyo Metropolitan Museum of Photography, the Musée de l’Elysée in Switzerland, The Ken Damy Museum in Italy, 21c Museum in Kentucky, and the Art Gallery of Ontario in Toronto. Her photographic art has been featured in over 40 publications, including the Encyclopedia of Food and Culture in the U.S., Vogue Italia and Zoom in Italy, Phot’Art International in France, and GEO in Germany. Her work belongs to private collectors as well as the permanent collections of museums including The Museum of Fine Arts in Houston, the Brooklyn Museum in New York and the Biblioteque nationale de France in Paris.

fotoritim almanak 71


Bangkok Karşılaşmaları Jacob Aue Sobol Yazı : Şule Tüzül

© Jacob Aue Sobol

72 fotoritim almanak


fotoritim almanak 73


Š Jacob Aue Sobol


Š Jacob Aue Sobol


Š Jacob Aue Sobol


Hani deriz ya bazı insanlar doğuştan fotoğrafçıdır, pek çok Magnum fotoğrafçısı gibi Jacob Aue Sobol için de bunu rahatlıkla söyleyebiliriz bence. Üstelik onun gibi insanlar için fotoğraf hem yaşamlarının vazgeçilmez bir parçası hem de aslında hiçbir şey; fotoğraf, onlar için yaşamı somutlamak, ifade edebilmek, hissedebilmek, gördüklerinin varlığını kanıtlayabilmek, ‘evet, işte o vardı’ diyebilmek için kullandıkları bir araç sadece. Sobol’un Sabine ile başlayıp bugüne kadar süren fotoğraf sürecine baktığınızda son derece tutarlı bir çizgi ile yürüdüğünü görüyoruz. Bu tutarlılık, fotoğrafa başladığı dönemde belirlediği kurallar ya da hedeflerden kaynaklanmıyor, aksine onun peşine düştüğü konulara, coğraflayalara, insanlara ve yaşamlara baktığınızda görüyoruz ki tüm bunlar hayranlık uyandıran bir doğallıkla fotoğrafçıyı peşinden sürükleyen olgular. Sobol’un dünyanın birçok farklı coğrafyasında yaptığı fotoğraf çalışmalarına ve bu konudaki tanıtım yazılarına baktığımızda diyebiliriz ki, Sobol o coğrafyalarda fotoğraf çekmek için bulunmuyor, orada olmak, orada yaşamak, orada yaşamla yüz yüze gelebilmek için bulunuyor. Fotoğraflar, bu yüzleşmenin sonuçları, bu yüzleşmelerin dile gelişi olarak ortaya çıkıyor. Sobol’un Bangkok Karşılaşmaları üzerine bir şeyler yazmak amacıyla bu fotoğraflara baktığımda, kendimi sadece Bangkok Karşılaşmaları ile sınırlamak yeterli gelmedi. Çünkü Bangkok Karşılaşmaları fotoğraflarına baktığımda ilk fark ettiğim şey bu fotoğrafların bana aslında Bangkok’u anlatmadığı oldu. Bu fotoğraflar, sadece o coğrafyanın yaşamına, olaylarına, insanlarına dair, o coğrafyaya özel hikayeler anlatmıyordu. İsmini tam koyamadığım başka bir hikayeyi de barındırıyor olmalıydı. Bu fotoğraflar bana Jacob Aue Sobol’un Bangkok’unu, daha doğrusu fotoğrafçının yaşama bakışının Bangkok ile buluştuğu hikayeleri anlatıyordu, dolayısıyla bu fotoğrafları anlamak için sadece Bangkok Karşılaşmaları’nı incelemek yeterli olamazdı. Bu nedenle Sobol’un diğer çalışmalarına bakma ihtiyacı duydum. Zaten bir fotoğrafçının herhangi bir çalışmasını, fotoğrafla ilgili ya da fotoğraf dışı olsun, diğer çalışmalarından bağımsız tek başına değerlendirmenin, tek başına algılamaya çalışmanın da yeterli olduğunu hiçbir zaman düşünmedim. Sobol’un fotoğraflarında gördüklerimiz sıradan insanlar, sıradan olaylar, sıradan görüntüler. Fotoğraflarda gördüklerimizi içinde yaşadığımız coğrafyalarda, her gün geçip gittiğimiz sokaklarda, bulunduğumuz mekanlarda da görebiliriz. Ya da onun gittiği coğraflayalara gittiğimizde aynı görüntülerle karşılaşmamız kaçınılmaz. Ama Sobol’un fotoğraflarına bakmaya başladığınızda, örneğin Bangkok Karşılaşmaları’na baktığınızda, karşınıza gelen her bir fotoğrafla birlikte, izleyiciyi biraz daha Sobol’un hikayesinin içine çeken, izleyicide biraz daha derine gitme isteği uyandıran bir şey oluyor ve fotoğraflar sıra dışı bir izlenim oluşturmaya başlıyor. Bizi içine çeken, benzer fotoğraf projelerinin de olmazsa olmazı şu:

katıksız samimiyet. Fotoğrafçının katıksız içtenliği. Olduğu gibiliği… Bangkok Karşılaşmaları, neredeyse birbiri ile hiçbir ilişkisi yok diyebileceğimiz fotoğraflarla dolu. Bir fotoğrafta bir çocuk, bir köpek, kabloları dışarı çıkmış (muhtemelen) bir elektrik direği bir kadrajda buluşmuş. Bir başkasında sade bir fon önünde elbisesini kaldırmış çıplak bir kadın bedeni. Başka bir fotoğrafta yine masum bir çocuk yüzü fotoğrafın sol alt köşesinden bakıyor. Bir diğerinde yüksek apartmanları, merdiven başında bekleyen şemsiyeli bir kadınla bir sokak görüntüsü. Bu fotoğraflar ne Bangkok’un yoksulluğunu anlatmaya çabalıyor, ne de zenginliğini. Ne çocukların masumiyetine odaklanmış, ne de Bangkok’un erkekleri baştan çıkaran gecelerine. Oysa hepsi birbirine kökten bağlı. Çünkü hepsi Bangkok. Çünkü hepsi Sobol’un Bangkok’u. Onun yaşamla ve insanlarla kurmaya çalıştığı aracısız iletişimin, aradığı içtenliğin bize ulaştığı, Sobol tarafından bize söylenen kısımları. Tüm büyük edebiyat eserlerinin anlatmaya çalıştığı insanlık durumlarının fotoğrafça anlatımı. Sobol’u etkileyen, onun peşine düşerek bulduğu, bu fotoğrafların ortaya çıkmasına neden olan içtenlik, bakın bizleri de etkiliyor. Çünkü Sobol aynı zamanda dünyanın farklı coğrafyalarından bu fotoğraflara bakan bizlerin de arayışlarına kendince cevap veriyor. Kim bilir ne zaman, yağmurlu bir akşam vakti çöplükte yiyecek arayan ıslak bir kedinin içimizi sızlatan çaresizliği, bir Sobol fotoğrafında birdenbire karşımıza çıkmış oluyor. Ne şaşırtıcı değil mi? Sobol fotoğrafları, yaşamın sıradanlığı içinde akıp giden görüntülerin içinden, kendi ile buluştuğu anları dondurarak elbette sıra dışı bir işe imza atıyor. Çünkü hızla akıp giden yaşamın bu sıradanlığı içinde bir “an”la buluşabilmek, insanın koca bir hikayeyi barındıran bir “an”la karşılaşabilmesi aynı zamanda o kadar sıra dışı ki. Bu da ancak, yazının başında dediğim gibi, hani fotoğrafçı doğmuş diyebileceğim kişiler tarafından gerçekleştiriliyor. Hani sanki yaşam mucizevi anlarını bu fotoğrafçılara sunuyor. Bir bacağı olmayan koltuk değnekleri ile bir insan bedeni, omuzları ve başı fotoğrafta görünmüyor. İki yapma kuşu bu bedenle aynı kadrajda buluşturan kim? Fotoğrafçı mı, yaşam mı? Peki ya bir işçinin yorgun ve bakımsız bacaklarını, oradan geçmekte olan bir kadının bakımlı ve güzel bacakları ile buluşturan, yere uzanmış tek bacaklı bir bedeni yürüyen bedenlerle buluşturan?… 1960’lardan sonra ismini duymaya başladığımız pek çok Magnum fotoğrafçısı gibi Sobol da otobiyografik bir bakış açısı ile fotoğraf üretiyor. Fotoğrafçının özgün bakışını her fotoğrafta görebileceğimiz çalışmalar bunlar. Bir önceki yazımda bahsettiğim Anders Petersen da, bu bakış açısına sahip fotoğrafçılardan biriydi.

fotoritim almanak 79


Š Jacob Aue Sobol


Sobol fotoğrafları, bizi yaşama biraz daha yaklaştıran fotoğraflar. Çünkü bunların içinde kendimize yakın hissettiğimiz, aradığımız içtenliği bulduğumuz fotoğraflar kadar, yaşamın bakmak istemediğimiz, bakmaya katlanamadığımız, varlığını kabullenemediğimiz yanlarını gösteren fotoğraflar da var. Ama bu fotoğraflar bize bir şeyleri empoze etmiyor, anlatırken fotoğrafın nesnesi olan insanları ya da olayları yargılamıyor. İçimiz huzursuz değil; izleyici bu fotoğrafların anlattığı yaşamlara konuk olmuyor, ötekinin yaşamına izinsiz girmişiz hissine kapılmıyoruz bu fotoğraflara bakarken. Çünkü aslında Sobol en çok da kendi hikayesini anlatıyor, çünkü O kendisinin içinde olmadığı bir hikayenin anlatılamayacağını biliyor. “Bence yaşam…” diye başlayan noktasız bir cümlenin fotoğrafları bunlar… Cümle hala devam ediyor…

82 fotoritim almanak


Š Jacob Aue Sobol

fotoritim almanak 83


Bangkok Encounters Well we so say that some people are photographer since inborn, as to Jacob Aue Sobol like plenty of other Magnum photographers even we can say this readily for him. Furthermore for people like him the photography is both the part of their life and is nothing indeed; photography is the only instrument they used to embody the life, to connote, to feel, to prove the existence of their seeings, and to say ‘yes, here there it was.’ When I looked over Sobols photography experience started with Sabine through this day I should see him going on with his consistent line. This cosistency does not arise from the rules which he specified as starting photography periods or from his goals, conversely we can see it when looked at his subjects, geographics, people and lifes that these are all phenomenons which trail the photographer with admirable naturalness. When I looked over his works which he studied over the various geographies of the world and regarding statements I can say that Sobol does not stand in that geographies for taking photographs but for being, and living there, for encountering with the life. His images take place as the results of these encounterings, as starting to talk. When I glanced to these images with the aim of writing a lot on Sobols Bangkok Encounters it did not enough for me to limit myself with Bangkok Encounters. Because when I saw them the first thing that I realized that they did not tell about Bangok indeed. Those images were not telling distinctive stories about only the life in that geography, events, people. It might have also included another story which I could not gave the name yet. These photographs telling me about Jacob Aue Sobols Bangkok, or rather the stories which the photographer’s viewing point to the life met with the Bangkok, accordingly it did not enough to examine only Bangkok Encounters to perceive these images. Thus, I needed to handle his other works. Anyway I have never thought that it was enough to perceive, to consider any work of a photographer by itself as being completely different from the other works regarding with photography or not. Those we saw in his photography were real people, ordinary events, ordinary scenes. we should even see the things which we looked in images in our geographies, in streets that we go by, environments that we present. Or it is inevitable to encounter same scenes if we go to geographies where he gone. However if you began to have look his images, for example when you looked over Bangkok Encounters there is something happening that drawing the viewer inside the Sobols story more, building up passion inside them to go 84 fotoritim almanak

deeper by each frame that face with you and his photographs start to build up an extraordinary impression. What the sine qua non of same photographies that draw us inside is: absolute intimacy. An intimacy of photographer. His naturalness… Bangkok Encounters is full of the images that are almost different from each other. A child in one photograph, a dog, a lamppost with its cables popped out -great possibilitycame together in one frame. In the other frame there is a naked woman body lifted up her dress in front of a plain background. In another scene there is again another blameless child face looking out the left bottom of the frame. In one image there are high appartements, there is a street scene includes a woman with her umbrella standing over stairs. These images are nither trying to explain poverty of Bangkok nor its wealthiness. They are neither focused on blameless of children nor the Bangkok nights that debauched the men. Wheras all of them are connected each other radically. Because they are all Bangkok. Because they are all Sobols Bangkok. They are all the parts which Sobol told us that he tried to establish direct comunication with life and people, is the intimacy that he sought. It was the exposition of humanity aspects which whole great literary works dealed with by photography. The intimacy which affects Sobol, his finding by following it, causes these photographs to emerge, here also affects us. Because he answers to us who look these images from the various geographies of the world to our questions by his self style. Who knows when, the painful desperation of a wet cat which looking for a food in a rainy night appears in a flash. What an incredible, is not it? Certainly Sobol photography signatures an extraordinary work by freezing the moments met with himself through the images slipped by in the ordinariness of life. Because meeting with a “moment” in a commonnes of life slipping by rapidly, the encountering with a “moment” contained a huge story is so extraordinary. This can be performed by only individuals who I should say as though borned as a photographer as I said in the beginning of my writing. As if the life presents its miraculous moments to these people. A human body without one leg and with crutches, his head and shoulders do not appear in photograph. Who is the person who get two of artificial birds met with this body in the same frame? Does it photographer or does it life? What about person who get a worker’s tired and squalid legs met with the well groomed and beautiful legs of a woman who passed by there, a one leg body laid on the ground met with other walking bodies?..


Š Jacob Aue Sobol


As the most of Magnum photographers that we have begun to hear names after 1960s even Sobol has produced photographs with the viewpoint of autobiographic. These are the works that we can see the photographer’s genuine viewpoint in each images. Anders Petersen who I meant about in my previous write was also one of photographers who had this viewpoint. Sobol photography gets us closer to life. Because among these photographs there are some images in which we feel close ourselves, we can find intimacy on the other hand there are also some others which we do not want to have look, we can 86 fotoritim almanak

not stand to overlook, we can not accept the ways of life as well. But all these photographs do not impose somethings, while telling they do not judge people or events that are being a subject of photograph. Our inside is not restless; the viewer does not be a guest to the lives that these photographs told about, we do not have feeling like as went in other’s life without permission looking over these photographs. Because Sobol also tells his story basically, because he knows that a story without himself can not being told. These are the photographs of a sentence so starts “According to me life is…” with an undotted letters… The sentence still goes on…


Š Jacob Aue Sobol

www.auesobol.dk fotoritim almanak 87


Dünyevi Hikayeler Sadık Demiröz ile Röportaj Röportaj: Levent Yıldız

Sizinle ilk tanışmamız Mayıs 2007’de idi, aradan yaklaşık 4,5 sene geçti. Bugünkü Sadık Demiröz’de değişenler neler oldu? Zaman çabuk geçiyor… 4,5 yıl daha büyüdüm. Fotoğraf olarak değişenler… Bunları yaptığım işlerimden görebilirsiniz… Bence ufak tefek değişim, gelişim ya da her ne derseniz varsa da temel aynı, “klasik fotoğraf ”… Sanırım fotoğrafa eskisinden daha da rahat bakıyorum… Doğrudan, değiştirilmiş, grafik, resim, belgesel, bunlarla pek ilgilenmiyorum. Tek tek fotoğrafın kendisiyle ilgileniyorum… Yani teknik olarak bazı işlerim dijital manüpilasyon, bazıları geleneksel anlamda manüpile edilmiş… Bazıları doğrudan fotoğraf… Her ne kadar fark edilir teknik bir tarzım olsa da, sanırım tekniğimi fotoğrafın içeriği belirliyor. Belki de şöyle diyebiliriz içerik benim için biçimden bir adım önde. Benim için, bir işin nasıl bir teknik sunuşu olacağını içerik 88 fotoritim almanak

belirliyor, bu konuda kendimi çok daha rahat hissediyorum ve teknik bir tarz ve bütünlük beni eskisi kadar etkilemiyor… Demek istediğim felsefi bütünlük, işlerim arkasındaki asıl olan şey… İşte bu benim için daha önemli. Bu yüzden de renkli, siyah beyaz, doğrudan, değiştirilmiş, dijital benim için hepsi fotoğraf… Çünkü hepsinin manüpilatif bir fotoğraf gerçekliği var. Ben de işlerim de işte tam olarak bunu kullanıyorum zaten.

Sanat tarzının süreklilik (tekrara düşmeden, gelişerek) arz etmesi önemli demiştiniz. Sizce bu konuda istikrarınızı koruyor musunuz? Yukarıdaki soruda sanırım buna biraz cevap verdim. Ben fotoğrafa tutkuyla başladığımda Anadolu Üniversitesi G.S.F. grafik 1. sınıf öğrencisiydim. Doğrudan fotoğraf benim için çok önemliydi. Hatta öğrencilik yıllarında 3. ya da 4. Sınıf da Cumhuriyet Gazetesi “Yunus Nadi Ödülleri” Fotoğraf dalında bana verilmişti… O

kadar yani… (hala tutkuyla doğrudan fotoğrafla uğraşmaktayım. Buna daha çok benim hobim diyebiliriz. Dinlenmek için hoşuma gittiği için fotoğraf çekmeye çıkarım. Yani amatör fotoğrafçılık benim bir hobim olarak kaldı ve çektiklerimi çok uzun zamandır benim işlerim diye paylaşmayı bıraktım). Daha sonra araştırma görevliliği ve Amerika MFA yılları da dahil, geleneksel kimyasal fotoğrafın her teknik aşamasını “alternatif process” makineler, kimyasallar, filimler de dahil uygulama, deneme ve manüpile etme fırsatını buldum… Aslında bunları yapmamdaki temel amaç belki de “Doğrudan Fotoğrafın” anlatmak istediklerime yetmemesiydi… Kısaca benim yaptığım, “hayatın yansıması” diyebileceğimiz “fotoğrafik gerçekliği” Gerçek Üstü görüntüler elde etmek için kullanmak. Bu benim sanat anlayışımın teknik temeliydi ve hala öyle. (istikrardan bahsettiğiniz buysa)


Teknik sunuş yada biçim olarak, kendimi tamamen özgür bırakmam, yani fotoğrafı bir bütün olarak (renkli, siyah beyaz, belgesel, manüpilatif, dijital analog) görmeye başlamam ve içeriğin sunuş biçimimi belirlemesine izin vermem benim şu anki duruşumdur. İşlerimdeki içerik ise, benim izleyiciye anlatmaya çalıştığım hayatla ilgili bir çözüm, doğru-yanlış ya da güzel çirkin değil hatta başı sonu olan bir hikaye de değil. Bu görüntüler, yaşamda yaptığım bağlantılar, tecrübe kazandığım ilişkiler, yani içinde yaşadığımız zaman ve tüm geçmişimin bir kolleksiyonudur aslında… Eğer benim bir çalışmama bakan izleyici onunla iletişime geçip (benim anlatmak istediğimin dışında) o işten kendi hikayesini çıkarabiliyorsa ben kendimi başarılı sayarım çünkü tam da istediğim budur aslında…

Görsel sanatların birleştirilmesi yani hepsindeki araçların zorlanarak aynı zamanda yaratıcılığın da zorlanması mı demek sizce? Hayır, araçlar sadece birer araçtır bence… Dediğim gibi içerik biçimi belirler buna da ancak sanatçının tercihi karar verir (nasıl bir biçimde sunulacağına). Surrealism, Popart, Postmodernizm, gibi sanat akımları, Marsel Dushamp, Andy Warhol, Starn Twins, Joel Peter Witkin, Mehmet Siyah Kalem, Yunus Emre gibi sanatçılar

ve filozoflar benim gelişim sürecime büyük etkileri olmuştur. Bence Fotoğraf, fiziksel gerçeğin dışında bilinçli ya da bilinç dışı, karmaşık, soyut ve düşünsel kavramları görsel olarak ifade edebilir. Bunu yaparken saf fotoğrafa yapılan eklemeler, çıkarmalar ve müdahaleler (ki bu en saf fotoğrafta bile az yada çok mevcut zaten) tamamen sanatçının üretim sürecindeki tercihidir.

Fotoğrafımızda çağdaşlık kaygısı ne anlama gelir sizce? Çağa ayak uydurmak mı, çağın ötesine ulaşmaya çalışmak mı? “Sanatçı, içinde yaşadığı çağın farkında olan kişidir.” Değerli hocam Sıtkı Erinç’in Çağdaş Sanat Yorumu dersinden aklımda kalan bir sanatçı tanımı bu. Genel olarak insanlar yaşadıkları çağı kanıksarlar ve rutine dönen yaşamlar ayrıntıları ve hatta bütünü görmemizi engeller. Yaşadığımız farklılıklar ancak geçmişle kıyaslanınca ortaya çıkar ama bunlar ciddi saptamalar için değil yine rutine bağlanmış sohbetlerde olur… Geçmişle kıyaslama çok fazla olduğunda ise buna nostalji deriz ki bu da kültür tıkanıklığının bir belirtisidir aslında… Çağdaş bir sanatçı, bundan 200 yıl sonra dönüp bakıldığında yaşadığı yılların ve yaşadığı çevresinin özelliklerini yansıtabilmiş olandır. Bir başka deyişle, geçmişteki birikim ve tecrübelerin üzerine ekleyebildikleridir. Çağın ötesine ulaşmak biraz

Sosyal ağ kızı sahnede © Sadık Demiröz

fotoritim almanak 89


iddialı bir laf ama unutmayalım ki bugün yapılan hiçbir şey geçmişi değiştiremez fakat bu gün yapılan her ne olursa olsun geleceği belirlemede az ya da çok etkili olacaktır. Sanat eseri neden olmasın…

Türk Fotoğrafçıları Kütüphanesi’den sonra yeni bir yayın gündeminize geldi mi? Evet işlerimi bir araya getirmeye çalışıyorum ayrıca bir de kitap var bakalım…

“Dünyevi Hikayeler” serginizde yer alan çalışmalardan biraz bahseder misiniz? Hangi dönemdeki eserleriniz? Nasıl bir konsept oluşturmak istediniz? Yeni işler çoğu… Bazıları uzun zamandır bitirilmeyi bekliyordu. Benim işlediğim kavramlar hayatın içinde kanıksadığımız, çok önemsediğimiz ya da farkına bile varmadığımız şeyler… Eleştirel olmaktan uzak fakat yalın saptamalar, içinde yaşadığımız ya da bize yaşatılan gerçeklikler… Fotoğrafın gerçeği yansıtan bir malzeme olması ve benim bu gerçeği manüpile edip kendi gerçekliklerimi oluşturabilmem, fotoğrafı malzeme olarak sanatsal işlerimde kullanmamın en önemli nedeni.

Fotoğraf dilinin cesareti, sertliği, kara-mizahı, sorgulaması vs. sizi izleyici beyninde yaratmayı hedeflediğiniz algılar olarak çeker mi? Kırmızı bir elma fotoğrafı düşünelim. Her ne kadar elma bir sembol olsa da fotoğrafta gerçek olan kırmızı bir elmadır. Aynı elmayı kırmızı uzun tırnaklı bir kadının avucunda çekersek fotoğraftaki gerçekten çok gerçeklik ön plana çıkar… Artık izleyici kendi hikayesiyle (geçmişiyle) o gerçekliği algılamaya başlar… Sanatçı burada (doğrudan bir fotoğraf dahi olsa) konuyu daha da manüpile edebilir… Mesela, şimdi aynı kırmızı elmayı avucunda tutan kadını uzun kırmızı tırnaklarını elmanın içine geçirmiş olarak fotoğrafladığımızı düşünelim… Burada artık fotoğrafta fiziksel olarak bulunmayan şeyler bile fotoğraftaki gerçeklikte var olmuştur mesela “erkek” gibi. Başka bir örnek verelim, herkesin çekebileceği basitlikte bir Beyin fotoğrafı düşünelim fiziksel gerçek beyin olmasına rağmen bu fotoğrafın altında Aziz Nesin imzası görürsek o fotoğrafın oluşturduğu gerçeklikler birden beyin fotoğrafının fiziksel gerçekliğinin önüne geçer. Benim sanatsal görüşüm insan tecrübelerini vurgular. İlgili ya da ilgisiz görüntüleri katmanlar oluşturarak birleştirmek zihnimde var olan soyut gerçekleri oluşturmama olanak sağlar. Teknik olarak doğrudan fotoğraflanan bir iş bile, içinde barındırdığı semboller nedeniyle, görünen gerçekten başka sizin gerçekliğinizi oluşturabilir. Fotoğraflarımı yalnızlık ve izolasyon 90 fotoritim almanak

duygularını ifade etmek için kullanırım. Ayrıca konunun mizahi ya da üzücü taraflarını da göstermeye çalışırım. Fotoğraf hayatın gerçeklerini bir ayna gibi yansıtabilir fakat unutmayalım ki keşfedeceğimiz kendi dünyamız bildiğimiz bize öğretilen gerçeklerden daha gerçek olabilir.

“Dünyada yapılmamış sanat konusu yoktur, senin yaratıcılığınla katacağın yorum vardır. Ufak nüanslardır etkili olan, farkı yaratan”, sözüne katılır mısınız? Evet, olabilir ama her gün gelişen farklılaşan bir yaşam tarzı da var, bunu da küçümsememek gerek. Genel ve kavramsal insani değerler insanlık var olduğundan beri aynı. Sevgi, iyi, kötü, hırs, intikam, adalet vb. Bu büyük kısır döngüde binlerce yıldır insanlık hala ideali arıyor… Aslında çok ilginç ve gerçek üstü… Bunun sebebi belki de her doğan bebeğin sadece genlerindeki yetenek ve yetersizliklerle doğması ve bizim uydurduğumuz kavramların sonradan tekrar tekrar öğretilmesi ve insan ömrünün bunları geliştirip bir üste yani ideale geçmesine bir türlü yetmemesi… Biraz basitçe formülüze edersek, aslında bu insani kavramların yaşı ortalama bir insan ömrü kadardır. Belki de bu yüzden aynen devam eden bir kısır döngüdür. Mesela, farklı yaşam tarzlarında ve çağlarda ihanet kavramını hep görürüz… Biçim olarak çağlara ve toplumlara göre farklılık gösterse de vardır… Yanlış olduğu binlerce yıldır hemen her öğretide vurgulanan ihanet kavramı neden insan hayatından tamamen çıkmaz… (Dialektik bir mantıkla bakarsak ihanet diye bir kavramın ortadan kalkması sadakat kavramının varlığını da anlamsızlaştıracaktır belki de). İşte sanatçı ihanet kavramını öğrendiği çağdaki biçimde sunar buna da “ufak bir nüans” diyebiliriz herhalde.

Katmanları çok derinleştirilmiş, çözülmesi kafa yorulması belki de öğrenilmesi gereken bir çalışmanız mı yoksa sade ve dediğini bir anda söyleyen direkt bir çalışmanız mı? Sanatta “Az” “Çoktur” aslında… Bunu yapabilmek ise bilgelik gerektirir… Benim için asıl olan bir kişi dahi olsa benim işlerimle iletişime geçip onlardan kendi hikayelerini yorumlayabilmesidir. Basit ya da karmaşık şu aşamada benim için ikisi de birer sunuş tercihidir yani biçimdir ve bunu içeriğe göre belirlerim. O yüzden benim fotoğraflarıma verdiğim isimler birer çıkış noktasıdır, İzleyici için belirleyici değildir ama basit bir sunuşu karmaşıklaştıracağı gibi karmaşık bir sunuşu basitleştirebilir… Her ne kadar bilinçli olarak yapmasam da, bu anlatmak istediğimi izleyiciye empoze etmek değil, bir Enigma yaratmak ve izleyicinin kendi başına kalmasını sağlamak için olabilir ancak. O yüzden benim işlerimde eser adı önemlidir.


Efendine itat et © Sadık Demiröz

Yıllardır (belki gerekli belki gereksiz) süre gelen “dijital fotoğraf ”, “fotoğrafa müdahale” gibi tartışma konularını artık fotoğraf dünyamızın gündeminden düşürdüğüne inanıyorum. Aslında neyi tartışmamız, çözmeye çalışmamız lazımdı sizce? Şu an neler eksik ya da göz ardı ediliyor? Ben öğrenciyken otomatik netlik yapan makinelerle çekilen fotoğrafların diğerlerine göre daha az değerli olduğu bile tartışılıyordu... Çünkü fotoğrafta “Ustalık” içerikten çok daha önemliydi… İkisi bir arada olursa da mükemmel… Yani doğru pozlanmış bir saydam (pozitif film) iyi bir kadraj ve ışıkla birlikte iyi bir fotoğraf sayılmak için yeterliydi. Şimdi bu anlamda kötü fotoğraf çekmek imkansız gibi… Fotoğrafa yapılan teknik müdahalelerde (montaj, baskı, çekim teknikleri… vb.) fazlasıyla ustalık isterdi. Şimdi her biri için nerdeyse ayrı bir program var… Yani yöntemler değişti ama fotoğraf aynı fotoğraf aslında… Dijital fotoğraf “fotoğrafın” ustalık isteyen kısımlarını herkesin yapabileceği bir hale getirdi. Yani bir anlam-

da fotoğrafı demokratikleştirdi. Günümüzde teknik sorunların minimuma indiğini düşünürsek, artık fotoğrafı çeken kişinin o fotoğrafta olması gerekiyor bence… Yıllardır Türk fotoğrafındaki en büyük eksiklik… Nerde büyümüş, inançları, korkuları, geçmişi ve bugünü bunlar bir kişiyi diğerlerinden ayıran ve bazen de birleştiren ve yapılan işe eklendiğinde o işi diğerlerinden farklı kılan ya da gruplaştıran etmenler… Türk Fotoğraf Sanatı diye bir şeyden bahsedebilmemiz için o ülkede bunları işlerine yansıtabilecek cesaret ve özgürlükte sanatçılar olması gerekir… Halen profesyonel galeriler ve müzeler yerine amatör derneklerin temsil etmeye çalıştığı Türk Fotoğrafı 1970’ler ve 80’lerdeki Fotoğraf ustalarımızın tekrarı olmaya devam etmektedir maalesef.

Şu an çalışmalarınıza nasıl devam ediyorsunuz, yakın dönemde neler planladınız, aktarabilir misiniz? Kendi atölyemde, İstanbul ve Amerika’da çalışmalarıma devam ediyorum. Şu an ticari fotoğraf vaktimin çoğunu alıyor maalesef… Eğer zamanı uygun kullanmayı başarabilirsem film ve video yapmayı planlıyorum… fotoritim almanak 91


Hiçbir şey kalmadı © Sadık Demiröz


İğrenç Natürmort © Sadık Demiröz


Çağdaş Natürmort © Sadık Demiröz

96 fotoritim almanak


Liposucion için ikna © Sadık Demiröz

Savannah’tan Hediyelik 2 © Sadık Demiröz

1969 yılında Balıkesir’de doğan Demiröz, ilk orta ve lise eğitimini İzmir’de tamamladıktan sonra 1995 yılında Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi grafik bölümünden mezun oldu ve aynı bölümde öğretim elemanı olarak çalışmaya başladı. 1997 yılında Amerika’dan kazandığı bursla Savannah College of Art and Desıgn’ da fotoğraf dalında M.F.A. (Master of Fine Arts) yaptı. Eskişehir Fotoğraf Sanatı Derneği kurucularından olan Sadik Demiröz birçok özel ve resmi fotoğraf projelerinde yer aldı. Çalışmaları 30’dan fazla ülkede bianeller, festivaller, fotoğraf günleri gibi çeşitli etkinliklerde sergilendi. Eserleri resmi ve özel koleksiyonlarda bulunan Demiröz düzenli yayınlarda makaleler yazdı, sempozyum ve panellerde konuşmacı olarak yer aldı, fotoğraf yarışmalarında jüri üyeliklerinde bulundu. 1999 yılında Uluslararası Fotoğraf Federasyonu tarafından Artist of F.I.A.P. ünvanıyla ödüllendirildi. Aynı

yıl Photographic Society of America tarafından “Two Star Exhibitor” ünvanı verildi. 200’den fazla ulusal ve uluslar arası ödül aldı. Bunlardan bazıları: 1996 Yunus Nadi Fotoğraf Ödülü-Cumhuriyet Gazetesi, Türkiye. 9. Devlet Fotoğraf Sergisi Başarı Ödülü- Kültür Bakanlığı, Türkiye Gaudi Medal - 39. Gaudi Medal- İspanya 7 kişisel sergi açmış olan Demiröz evli ve iki çocuk babasıdır. Halen kendi atölyesinde çalışmalarına devam etmekte ve fotoğraf dersleri vermektedir. fotoritim almanak 97


Bir hafta sonu fotoğrafçısının günlüğü© Sadık Demiröz


Afrika : Benim Rüyalarımın Kıtası

© Gorazd Golob

100 fotoritim almanak


Gorazd Golob Röportaj : Levent YILDIZ Çeviri : Berna GÜNERİ

fotoritim almanak 101


Š Gorazd Golob


Š Gorazd Golob


Sevgili Gorazd öncelikle Fotoritim’e hoş geldin, bu fantastik fotoğraflarını ve seni dergimizde sunmak bizi çok memnun etti. Fotoğraf öykünü ve özellikle doğa / seyahat fotoğrafçılığı alanını nasıl seçtiğini, seni nelerin etkileyip sürüklediğini bize anlatır mısın? İş için çok seyahat yaptım. Afrika’ya ilk ziyaretimde 3 gün Kruger Parkı’nda geçirdim. O zamandan sonra (2004) diğer kıtalardaki vahşi yaşam cennetlerinin yanısıra Afrika’yı da her yıl ziyaret ettim (bir ya da daha fazla kez).

Çalışmalarına baktığımız zaman çok net ve temiz bir tekniğin olduğunu görüyoruz. Sence bir doğa fotoğrafı ne gibi özellikler taşımalı? İyi fotoğraf için bir tanım yapmak zor, özellikle doğa fotoğrafı için. Ben hayvanları kendi doğal çevrelerinde gösteren ve mümkün olan en iyi ışığı kullanan fotoğraflarla gurur duyuyorum. Fotoğraf yapıyormuş gibi görünmem; yalnızca onları kendi yöntemimle kaydeder ve başkalarının da onda bir kartpostaldan daha fazla bir şeyler görebilmelerini umarım. Sadece net bir fotoğraf bana çok fazla şey ifade etmez, bazı hayvanların 1001. Portrelerinden daha çok duygu yüklü ve bulanık fotoğraflar daha iyidir. Yeni dijital makinelerle hepimiz çok harika, net, parlak fotoğraflar yapabiliriz Ama farklı, yeni bir şey, farklı bir ışık, davranış gösterebilir miyiz? Bana göre iyi fotoğraf için ilk kural konunuzu iyi bilmek yahut onu iyi bilen birileriyle birlikte çalışmaktır. Daha sonra iyi ışığı arayın. Sonra fotoğraflar çekin, yalnızca en uygun ayarlarda kalmayın, deneyin. Ve daha sonra taze fikirler ve geçmiş tecrübelerle tekrar tekrar geri dönün ve beğendiğiniz fotoğraflarla başlayın.

Fotoğraf çalışmalarını ağırlıklı olarak nerelerde gerçekleştiriyorsun? Ve en çok hoşuna giden bölgeler nereleri? Daha çok Afrika’nın el değmemiş ve diğer ekstrem yerlere (Amazon, ABD çölleri, Kuzey Avrupa adaları gibi) seyahat etmeyi seviyorum. Çünkü ben vahşi yaşam fotoğrafçılığını tercih ediyorum, Afrika benim rüyalarımın kıtası.

Doğa (dünya) ve canlılar bize ne anlatıyor? Fotoğraf çekmekteki sanatsal kaygıların nelerdir? Seni ne etkiler, neyin peşinden gidersin? Biz insanlar çoğu zaman doğadaki cahil yaratıklar gibi davranıyoruz. Ekolojik bilimin haçlısı olmak istemiyorum ama doğa’ya olan davranışlarımız ve onunla ilişkilerimizde daha iyisini yapabilirdik. Aynı zamanda doğanın kendi kendini idare edebileceğini anlamalıyız, yok ettiğimiz şey, yaşamak için ihtiyaç duyduğumuz çevredir. Doğa bizden ve hayvanlardan evvel vardı, pek çok defa değişti, biz sadece sevdiğimiz ve yaşamak için ihtiyaç duyduğumuz şeyi yok ediyoruz. İnanması güç ama yaptığımız bu.

Ben bir fotoğrafçı olarak yabani yerleri bulmaya çalışıyorum ve bu hem çok daha zor hem çok kolay oluyor. Pek çok vahşi yer yok oluyor ama bir zamanlar bilinmeyen yerler ulaşılabilir hale geliyor. Ben zaman içindeki anları kaydetmeye çalışıyorum. Biliyorum çoğu zaman zor ama bu benim fotoğraflarımın olmasını istediğim şey; doğadan çerçeveler koleksiyonu. Zamanda bir an’ı yaklaşık olarak sunmak…

Fotoğraf tur organizasyonları da yapıyorsun, bu faaliyetlerinden kısaca bahseder misin? Vahşi yerlere, hayvanlara olan tutkumu herkesle paylaşmak istiyorum. Pek çok arkadaşımı ilk gezilerime davet ettim ve daha sonra diğer fotoğrafçıları aynı tutku ve ihtiyaçlarla davet etmeye başladım- uzak yerlerdeki vahşi yaşam fotoğraflarını çekmek için. Bu benim öncelikli işim değil ama her sene bir gezi yapıyorum, daha çok Namibya, Güney Afrika, Zambiya ve kuşlar için diğer yerlere (Ekvador, New Mexico, Helgoland…) Herkes bunu kendisi yapabilir ama benimle elde ettiğiniz şey, aynı paraya daha fazla sayıda ve daha kısa sürede konsantre fotoğraflardır. Pek çok seyahatten sonra gezileri nasıl organize edeceğimi biliyorum, eğer Namibya’ya gidiyorsak önceden tüm izin ve rezervasyonları yapıyoruz, eğer iki saat boyunca aynı noktada kalmak istiyorsak özel araçları parklara park ediyoruz, 3 kişilik sırada bir yahut en fazla iki fotoğrafçı, profesyonel fotoğrafçıdan yardım alıyor ve hepimiz fotoğrafçıyız. Evet, bazen fotoğraf tutkunu olmayan bazı insanlar da bize katılıyor ama inanın seyahatin başından sonuna hepsi değişiyor.

Öncelikli olarak fotoğrafçı mı makine mi? Makine bir araçtır, çok önemli bir araç ama çektiğimiz konu önce gelir. Ve fotoğrafçı, konuyu nasıl sunacağına dair bir fikri olan kişidir.

Seyahatlerinde başından geçen ilginç olaylardan örnekler verir misin? Çoğunlukla macera gezisine gittiğimizi söylemeyi severiz ama hiçbir macera olmamasını umarız. Aynı şeyleri yaparız ama aklınızda kalan bazı anlar hala vardır. Bunlardan bir tanesi vahşi bir fil ile dostça bir yaklaşma idi. Açık araçla, sağından solundan hareket ederek onun çalılıklardan çıkmasını bekliyorduk ve iyi bir görüntü elde edemiyorduk. Sonra arkadaş bize yardım etmeye karar verdi, bize doğru yavaşça yürümeye başladı ve biz arabaya yaslanana dek durmadı, hortumuyla bizi kontrol ediyordu. Çok gerilimli bir andı, çok hareketsizdik ve hiçbir şey yapmamaya çalışıyorduk, kötü kokulu nefesini kokluyor ve bir an evvel oradan ayrılmayı diliyorduk. Ama onun için yeterli bir süre sonra arkasını dönerek çalılıklara geri yürüdü. Anlatılacak harika bir hikaye, büyük bir deneyim ama yeniden yaşamayı istemem. fotoritim almanak 105


Š Gorazd Golob


Hem fotoğraf çekmeyi hem de bilgi, tecrübe ve çalışmalarını çok seviyorsun. Zaten fotoğrafın ruhunda da paylaşmak var. Özel yaşamın ile fotoğraf arasında nasıl bir denge kuruyorsun? Fotoğraf paylaşımı senin için ne anlam ifade ediyor? Özel yaşamım ve fotoğrafçılık birlikte gayet iyi gidiyor. 14 yaşında bir oğlum ve 19 yaşında bir kızım ile karım var, hepsi de beni destekliyor ve bazen bana katılıyor. Senede 5-6 seyahat yaptığım için hala zamanımın çoğu onlarla birlikteyim, ne zaman geri döneceğimi bilirler. Fotoğraf paylaşımıyla ilgilenmiyorum ve eğer fotoğraflarım bir yerlerde gösteriliyorsa mutlu oluyorum. Eğer birileri bana nasıl çektiğimi sorarsa tekniği ve tüm detayları anlatmaktan zevk alıyorum. Sunumlar yapıyorum, sergilerim var (online ve galerilerde) ve eğer birilerini hareket etmeye/kıçlarını sandalyeden, şehirden, ülkeden kaldırıp seyahat etmeye, dünyayı farklı gözlerle görmeye ikna edebilirsem çok mutlu oluyorum. Benim turlarım sebebiyle değil, eğer seyahat ediyorsak, diğer medeniyetleri, ülkeleri, dinleri, dünyadaki diğer insanları biliyorsak o zaman inançlarımızda ve eylemlerimizde ne kadar benzer olduğumuzu, ne kadar kırılgan ve güçlü olduğumuzu anlarız. Sonra kitle iletişim araçlarından edindiğimiz dünya hakkındaki algımızı serbest bırakır ve değiştirmeye başlar ve belki de daha toleranslı bir kişi oluruz. Daha sonra da; önce kendimizi değiştirerek dünyayı değiştirmeye başlarız. Fotoğraflarımla ilgili fazla değilim ama daha çok fotoğraflarda sunduğum ülkeler, yerlerle ilgili hırslıyım ve o bölgenin yerel müziği ile birleştirmeye çalışıyorum.

Şimdiye dek fotoğraf üzerine ne gibi başarılar elde ettin? En büyük başarım seyahatlerimden edindiğim anılardır, sonra çocuklarımın benimle seyahat etmek ve keşfetmek istemesinden mutlu oluyorum. IPA, Siyah Beyaz Örümcek Ödülü, Fotoğraf Ustaları Kupası ve birkaç FIAP, PSA ve diğer yarışmalardan elde ettiğim ödüllerim var. Tüm dünyadan doğa ve yaban hayatı seven arkadaşlarım ve destekçilerim var. Ve en iyisi, Afrika’daki tatil yerlerinden fotoğraf işi alıyorum, tatil için param ödeniyor, bundan daha iyi ne olabilir ki?

Okurlarımız diğer çalışmalarını hangi sitelerde görebilirler? http://www.gorazd.si/ http://gogo1803.500px.com/http://www.nature-phototours.com/en/ http://www.facebook.com/media/albums/?id=1056346784 http://www.pbase.com/gogo1803/root


Š Gorazd Golob

108 fotoritim almanak


Doğa / seyahat fotoğrafçısı olmayı aklına koymuş insanlara neler önerirsin? Yola çıkmadan evvel konunuzu bilin, bulabildiğiniz kadar çok bilgi edinin, başka fotoğraflara bakın ve onları kopyalamamaya çalışın. Onlardan ve tecrübelerinden öğrenin. Fotoğraf artık ucuz, bu nedenle kötü fotoğraf çekmekten korkmayın, iyi fotoğraflar gelecektir ve deklanşöre basmadan evvel fotoğrafınızı görmeye çalışın. Vahşi yaşamda hayvanların çoğuna karşı çok yavaş hareket ederiz. O yüzden sonraki adımda ne olacağını bilmek gerekir, bir kaç dakika içinde hareket etmeye hazırlıklı olmalıyız. Birkaç şanslı çekim yapabilirsiniz, bu harika bir şey ama bunun üzerine çalışamazsınız, kumar oynamak hobiniz olmalı.

Bundan sonraki hedeflerin, projelerin nelerdir? Bu yıl Helgoland ve Ekvodor’a, keşfetmeyi planladığım diğer yerlere turlar hazırlamak için Botswana’yı ziyaret edip Namibya ve Zambiya’ya turlarım olacak. Profesyonel fotoğrafçılığa diğer işlerimden daha fazla zaman ayırmaya çalışıyorum.

fotoritim almanak 109


Š Gorazd Golob


Africa is My Dream Continent Dear Gorazd, First welcome to Fotoritim. We are pleased to present your fantastic photographs and you in our e-magazine. Could you tell us your photography story, especially how did you choose nature/travel photography, What did affect you?

we need to survive. Nature existed before us, before animals, changed many times, we are just distroying what we like and and what we need to exist. It is hard to belive but that is what we do.

I travelled a lot for my business and at my first visit to South Africa I spent 3 days in Kruger Park and I was sold. After that time (2004) I visited Africa every year (once or more) and started to visit wildlife heavens on other continents as well.

As a photographer i am trying to find wild places and it is getting harder and easier at the same time. More and more wild places are vanishing but once unknown places are becoming available. I try to record moments in time. I know is hard many times but it shows what my photography wants to be, a collection of frames from nature. Showing nothing more or less that a moment in time.

Regarding your work we see your technique is very clear and perfect. In your opinion, a nature photo what kind of features should have? It is hard to make a receipt for a good photo, especially for Nature. I am most proud of photos, showing animals in their surroundings, using best possible light. I don’t pretend I make photos; I just record them in my way and hope that also others will see something in it, more than just a postcard. We all see things different, so my way my be different to others. Just a clear photo is not bringing much to me, better blurred with some emotions then 1001st portrait of some animal. With new digital camera we can all make great looking, clear, bright photos. But do we show something new, different, in different light, POV, behavior... First rule of good photography (for me) is know your subject or work with someone who knows it. Then look for best light. Then take photos, don’t stay just with optimal settings but experiment. And then come back again and again with fresh ideas and with past experience and you will start to get photos you like.

Where do you take photo mainly? And what are your favorite regions? I am mostly travelling to African wilderness and other more extreme places (Amazonia, deserts in USA, Northern Europe islands...). Because wildlife is my preferred way of photography, Africa is my dream continent.

You are organizing Photo tours, could you tell us a little bit about it? I wanted to share my passion to everybody, for great wild places, animals, invited many friends with on my first trips and then I started to invite also other photographers with same passion and needs – to take photos of wildlife in remote places. It is not my primary business but I do few trips per year, mostly Namibia, South Africa, Zambia, and some others mostly for birds, (Ecuador, New Mexico, Helgoland...). Everybody can do it for himself but what you can get with me is concentrated photography in shorter time, so for same money more photos. After many trips I know how to organize trips, if we travel in Namibia we have all permit ions and bookings in advance, we have in parks private cars (if we want to stay for 2 hours on same spot, we can), one or max. 2 photographers on one row for 3 help from professional photographer and we are all photographers. Yes sometimes some people join us and they are not photo enthusiasts but believe me before the end of the trip they are all converted.

Is photographer or camera primarily? Camera is a tool, very important tool but primarily is a subject we take photos of. And photographer is a person with idea how to present the subject.

What do the nature (Earth) and things tell us? What is your artistic concern? What do affect you, what do you follow?

Could you give some interesting events you experienced in your travels?

We, people, behave as ignorant creatures in nature, many times. I don’t want to be crusader of ecological science but we could do better in our behavior and relation with Nature. At the same time we must understand that nature can handle for itself, what we are destroying is human habitat, surroundings

Mostly we like to say we are going on adventures trip and then we are hoping that no adventure will happened. And we do the same but still you have some moments that stay in your mind for ever. One was the close encounter with a friendly wild elephant. We were waiting for him to come from the

112 fotoritim almanak


Š Gorazd Golob


bush, moving left and right with the open car and couldn’t get a good look on him. Then our friend decided to help us, he starts to walk slowly towards, us and didn’t stop until he was leaning on the car and checking us with his trunk. It was quite a tense moment, we were very calm, not trying to do anything, smelling his not so nice breath and whishing we left the place before. But after a while he had enough, turns away and walked back in the bush. Great story to tell, great experience but I do not wish to do it again.

You like so much taking photograph as well as knowledge, experiment and works. There is sharing in the spirit of photograph already. How do you balance your personal life and photography? What does photo sharing mean to you?

awards, Photography masters cup and several FIAP, PSA and other competitions. And I have quite some amount of friends and supporters all over the world which likes nature and wildlife. And best I got some jobs to do photography for African lodges, so I got paid holiday, can it get any better than this?

From where our audiences can find your other works? http://www.gorazd.si/ http://gogo1803.500px.com/

My personal life and photography is going well together. I have a 14 year old son and 19 year old daughter and wife and they all supports me and sometimes join me. As I do 5-6 trips per year I am still most of the time with them, so they still know me when I am back.

http://www.nature-phototours.com/en/

About photo sharing I don’t mind and I am happy if my photos are showed around, as long they are my. I revel all techniques, all details of how something was captured if someone is asking. I do presentations, have exhibitions (online and galleries) and I am most happy if I convince someone to move his/her ass from the chair and city and country and starts to travel and see world with different eyes. Not because of my tours but because if we travel if we know other civilizations, countries, religions, people all over the world, then we realize how similar we are, how fragile and how strong we are in our believes and acts. Then you start to loose and change your perception of the world we get from mass media and maybe become a better more tolerant person. And then you start to change the world, first with changing yourself. I am not most passionate about my photographs but mostly about countries, places I show photos from and try to incorporate local music from that region.

What do you suggest to the persons who decide nature/travel photography?

What kind of successes did you reap up to now? My biggest success are my memories from my travels, then I am happy that my kids want to travel and discover as well, and I got some rewards on IPA, Black and white spider

114 fotoritim almanak

http://www.facebook.com/media/albums/?id=1056346784 http://www.pbase.com/gogo1803/root

Know your subject before you start travelling, get as much information’s you can, see other photos and don’t try just to copy them. Learn from them and then experiment. Now photos are cheap, so don’t be afraid to take bad photos, after those good photos are coming and try to see the photo before you press the shutter. In wildlife we are too slow to react on animal moves – most of them. So we need to know what will happen next and be prepared for the move it will happen in few moments. You can get some lucky shots and that is great too but you can’t work on this, then gambling is your hobby.

What are your next goals and projects? This year I have tours to Namibia and Zambia, visiting Botswana to prepare new tours, Helgoland and Ecuador tours and some other places I am planning to discover. Also I am trying to spend more time professionally in photography than other job I have.


Š Gorazd Golob

fotoritim almanak 115


Advertising

www.fotoritim.com


Fotoritim 2012 Almanak 1