Issuu on Google+

DİYARBAKIR sempozyumu


EDİTÖRLER PROF.DR. KENAN HASPOLAT ARŞ.GRV. MEHMET YANMIŞ Kitap Tasarım

: Düşünce Ofisi www.dusunceofisi.com info@dusunceofisi.com


Diyarbakır İl Gıda, Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü Yayın No:4

EDİTÖRLER PROF.DR. KENAN HASPOLAT ARŞ.GRV. MEHMET YANMIŞ


ÖNSÖZ Son yüzyılda doğadan ve doğallıktan uzaklaşan insanoğlu, günümüzde yeniden doğayı ve doğallığı keşfetme ve yeniden canlandırma çabasına girişmiştir. Bu çabalardan birisi de; “doğa terapisi”, “yeşil tedavi” ya da “bahçe terapisi” olarak adlandırılan yeni bir olgudur. Dolayısıyla, bu olgu yorgunluk ve strese bağlı olarak ortaya çıkan telaşlı ve endişeli ruhların yeniden imarına ve estetik algısının canlandırılmasına yönelik çabalara da yardımcı olmaktadır. Yaşanan bu süreçte süs bitkileri özel bir önem taşımaktadır. Bugün dünyada en fazla kültürü yapılan süs bitkilerinin başında gelen ve çiçeklerin kraliçesi olarak bilinen gülün tarihi insanlık tarihi kadar eskidir. Ülkemiz, tarihi ve yerel kültür mozaiği ile ayrı bir öneme sahiptir. Kentlerimiz ve bu kentlerin kendi özel tarihleri de ayrı bir kültürel zenginliğimizdir. Gül, manevi anlamda ortak sevgi sembolüdür. Hazreti Muhammet’in, “Cennet çiçeklerinin ulusu” olarak nitelendirdiği bu çiçek, İslam kültürünün yayıldığı bütün ülkelerde, bahçe sanatının ve diğer güzel sanatların en sevilen bitkisi olmuştur. Diyarbakır bu coğrafyanın en eski ve önemli kültür başkentlerinden biridir. Bu şehir, tarihi ve kültürel zenginliği, havası, suyu, insanı, gülü ve diğer yönleriyle sadece ülkemizde değil, dünyada da ender rastlanan özelliklere sahiptir. Dünyanın en eski gül merkezlerinden biri olan Diyarbakır’da gül yetiştiriciliğinin geçmişi 4 bin 600 yıl öncesine, yani Asur dönemine kadar uzanmaktadır.


Gülün onlarca çeşidinin yetiştirildiği bu kent Osmanlı döneminde gülistanlar kurulan, yetiştirilen, gülyağı ve gülsuyu elde edilen önemli bir merkezdi. Matrakçı Nasuh 1564 yılında yaptığı Diyarbakır minyatürünün üst kısmında gül bahçelerini nakşetmiştir. Ayrıca, Evliya Çelebi de Seyahatname ’sinde Diyarbakır güllerinden söz ederken: “Büyük nehrin aktığı toprakların iki tarafı da gül bahçeleri güzel kokulu bostan ve reyhan bahçeleridir” demiştir. Bugün, gülcülüğün yeniden başlatılması, şehrin manevi iklimine de büyük katkı sağlayacaktır. Yakın geçmişe kadar Diyarbakır evlerinin avlularında çeşit çeşit güllerin yetiştirildiği havuz kenarlarında bir bütünlük içerisinde insanı dinlendiren gül saksılarının yer aldığı bir şehirdi. Diyarbakır’da 25 çeşit gülün yetiştiği, gül festivallerinin düzenlendiği de bilinen bir gerçektir. Diyarbakır’da, geçmişte de var olan gül ve gül yetiştiriciliğinin, yeniden canlandırılması çabaları bizim için son derece önemlidir. Diyarbakır, bir gül, barış ve sevgi şehri olarak dünyaya örnek teşkil etmelidir. Bu bağlamda bölgeye özgü çeşitlerin geliştirilmesi, yaygınlaştırılması ve desteklenmesi ayrıca önem taşımaktadır. Güllerin ve gülen insanların şehri Diyarbakır’ı selamlıyorum. Bu çalışmada emeği geçen herkesi gönülden tebrik ediyorum.

Mehmet Mehdi Eker Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı


ÖNSÖZ Coğrafyanın en önemli ve en eski şehirlerinden olan Diyarbakır, El Emiri ve El Ceziri ile ilme, Cahit Sıtkı Tarancı ve Sezai Karakoç ile edabiyata ve şiire, Süleyman Nazif ile söze, Ziya Gökalp ile fikre, Hamit Aytaç ile hat sanatına, İshak Sukuti ve daha niceleriyle tarih ve kültüre damgasını vurmuş olan bir sevgi şehridir. Sevginin, aşkın, mutluluğun, bazen güzelliğin, özlemin, insan olmanın ifadesidir güller. Gülün bir şehrin ismiyle anılması, o şehrin insanlarının sevgiye aşka ve güzelliklere olan inancını ifade eder. Bu bağlamda Diyarbakır şehrinin sevgi şehri, sur şehri, karpuz şehri olması yanında gül şehri olma özelliğinin mutlak geçmişteki kazanımı olmasından dolayı yeniden ön plana çıkarılması gerekmektedir. Çünkü Diyarbakır’da gül yetiştirme ve güllerle özdeşleşmenin tarihi 4600 yıl öncesine dayanır. Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nde, Diyarbakır’ın gül ve menekşe bahçeleriyle dolu olduğunu, gül bahçelerinden toplanan güllerin kaynatılarak damıtılmasından elde edilen gül yağının Deliller Hanı’nda ve bölgeden Hacca giden kafilelerin başında bulunduğu Delil adı verilen rehberlerin en büyük hediye olarak yanlarında kutsal topraklara götürdükleri de ifade edilen bir gerçektir. Yine Seyahatname’de Dicle adı verilen büyük bir nehir aktığı, iki tarafında gül bahçeleri, güzel kokulu reyhan ve bostan bahçeleriyle dolu olduğu, bu yerin her yıl vilayet halkının Dicle fasılları yaptıkları mesire yerleri olduğu, menekşe ve gül yağı çıkarıldığı ifade edilmektedir. Yakın geçmişe kadar tipik Diyarbakır evlerinin avlularında çeşit çeşit


güllerin yetiştirildiği, havuz kenarlarında suyun sesiyle bir bütünlük içerisinde insanı dinlendiren gül saksılarının yer aldığı, Diyarbakır’da 25 çeşit gül yetiştirildiği, hatta yetiştirilen güllerin sergilendiği gül festivallerinin düzenlendiği de bir gerçektir. Geçmişteki gibi bizleri gül bahçelerinin karşılamasını ve çevresel güzelliklerin el birliğiyle tekrar ön plana çıkarılarak Gül Şehri Diyarbakır’ın ismine yakışır şekilde güllerle donatılması gerekmektedir. Bu çalışmada emeği geçen herkese, başta Dicle Üniversitesi Rektörlüğü, Diyarbakır Tarım İl Müdürlüğü, Diyarbakır Çevre ve Orman İl Müdürlüğü’ne, katkı sunan herkese teşekkür eder; bu ve benzeri sempozyumların ilimizde tekrar düzenlenmesini ve sempozyum bildiriler kitabının faydalı olmasını temenni ederim.

Mustafa Toprak Diyarbakır Valisi


ÖNSÖZ Dicle Üniversitesi olarak, Diyarbakır Valiliği ile ortaklaşa düzenlediğimiz ve ev sahipliğini yaptığımız “Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu” 24 Mayıs 2011 tarihinde, üniversitemiz kongre merkezinde; gül şarkıları, gül şiirleri, gül kokuları ve rengarenk güllerle dolu bir atmosferde gerçekleşti. Bu güzel ve anlamlı sempozyumun gerçekleşmesine katkıda bulunanlara sonsuz teşekkürler. Diyarbakır; tarihi ve kültürel altyapısı, havası, suyu, insanı, gülü ve diğer yönleriyle yalnızca ülkemizde değil; dünyada da nadir görülebilecek özelliklere sahip, nadide bir şehir. Ancak bu güzelliklerin tam anlamıyla bilindiğini ve tanıtımının yapıldığını söylemek ne yazık ki, mümkün değil.

ÖNSÖZ

Biz, Dicle Üniversitesi olarak; şehrimizin var olan değerlerine sahip çıktığımız gibi, kaybolmaya veya unutulmaya yüz tutmuş değerlerini de gün yüzüne çıkarmayı; insanımızı, aydınlık geçmişiyle buluşturmayı hedefliyoruz. Göreve geldiğimiz günden bugüne; Diyarbakır’ın asli çehresine ve konumuna kavuşması, özünde saklı güzelliklerin ortaya çıkarılıp, herkesçe bilinir hale gelmesi amacıyla yazılı ve görsel medyada çeşitli tanıtım çalışmaları yaptığımız gibi; sivil ve resmi kuruluşlarla beraber birçok kongre, sempozyum, toplantı, proje ve etkinlik gerçekleştirdik. Bu çerçevede son 2 yıl içerisinde Diyarbakır Valiliği ile birlikte Diyarbakır’ımızın kültür, tarih ve turizm potansiyelini, “inanç ve kültür merkezi” olma özelliğini bilimsel olarak inceleyerek, şehrimizin “Nebiler, Sahabiler, Azizler ve Krallar Kenti” olduğu gerçeğini uluslararası sempozyumlarla kamuoyunun bilgisine sunduk.

Dicle Üniversitesi olarak, Diyarbakır Valiliği ile ortaklaşa düzenlediğimiz ve ev sahipliğini yap“Gül Şehri Diyarbakır” tanımı; şehrimizin sahip olduğu geçmişine ve tığımız “Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu” 24 Mayıs 2011 tarihinde, üniversitemiz kongre inşallah geleceğine vurgu yapmakta. Diyarbakır’ı marka pek merkezinde; gül şarkıları, gül şiirleri, gül kokuları ve rengarenk güllerle dolu biryapacak atmosferde


çok değerin Bu gerçekleşti. var güzel olduğuvebir anlamlı gerçek.sempozyumun Bunlardan birigerçekleşmesine de gül ve gülcülük. katkıda Bu değerin bulunanlara farkında sonsuz olan teşekkürler. Diyarbakır’ı markalaştırma adına 2 yıldan beri attığı adımlara bir yenisini daha üniversitemiz, ekliyor ve geçmişinde var olan bir değeri yeniden canlandırmak istiyor. Gerçekleşen bu etkinliDiyarbakır; ve önemli kültürelbiraltyapısı, havası, düşünüyorum. suyu, insanı, gülü ve diğer yönleriyle yalnızca ğin, bu yoldatarihi atılmış adım olduğunu ülkemizde değil; dünyada da nadir görülebilecek özelliklere sahip, nadide bir şehir. Ancak bu güzelliklerin tam anlamıyla bilindiğini ve tanıtımının yapıldığını söylemek ne yazık ki, mümkün Sempozyum süresince bizi sarıp sarmalayan gül kokularının, şehrimizden ve yüreklerimizden değil. hiç eksik olmamasını diliyor, sempozyumun ve sempozyum kitabının hazırlanmasında emeği geçen herkese en içtenolarak; teşekkürlerimi sunuyorum. Biz, Dicle Üniversitesi şehrimizin var olan değerlerine sahip çıktığımız gibi, kaybolmaya veya unutulmaya yüz tutmuş değerlerini de gün yüzüne çıkarmayı; insanımızı, aydınlık geçmişiyle buluşturmayı hedefliyoruz. Göreve geldiğimiz günden bugüne; Diyarbakır’ın asli çehresine Prof.herkesçe Dr. Ayşegül Jale Saraç ve konumuna kavuşması, özünde saklı güzelliklerin ortaya çıkarılıp, bilinir hale gelDicle Üniversitesi Rektörü mesi amacıyla yazılı ve görsel medyada çeşitli tanıtım çalışmaları yaptığımız gibi; sivil ve resmi kuruluşlarla beraber birçok kongre, sempozyum, toplantı, proje ve etkinlik gerçekleştirdik. Bu çerçevede son 2 yıl içerisinde Diyarbakır Valiliği ile birlikte Diyarbakır’ımızın kültür, tarih ve turizm potansiyelini, “inanç ve kültür merkezi” olma özelliğini bilimsel olarak inceleyerek, şehrimizin “Nebiler, Sahabiler, Azizler ve Krallar Kenti” olduğu gerçeğini uluslararası sempozyumlarla kamuoyunun bilgisine sunduk. “Gül Şehri Diyarbakır” tanımı; şehrimizin sahip olduğu geçmişine ve inşaAllah geleceğine vurgu yapmakta. Diyarbakır’ı marka yapacak pek çok değerin var olduğu bir gerçek. Bunlardan biri de gül ve gülcülük. Bu değerin farkında olan üniversitemiz, Diyarbakır’ı markalaştırma adına 2 yıldan beri attığı adımlara bir yenisini daha ekliyor ve geçmişinde var olan bir değeri yeniden canlandırmak istiyor. Gerçekleşen bu etkinliğin, bu yolda atılmış önemli bir adım olduğunu düşünüyorum. Sempozyum süresince bizi sarıp sarmalayan gül kokularının, şehrimizden ve yüreklerimizden hiç eksik olmamasını diliyor, sempozyumun ve sempozyum kitabının hazırlanmasında emeği geçen herkese en içten teşekkürlerimi sunuyorum. Prof. Dr. Ayşegül Jale SARAÇ Dicle Üniversitesi Rektörü


İÇİNDEKİLER


TIBBİ BİTKİ ARAŞTIRMALARINDA “ESKİ TIP” VE “KOKULU GÜL” ÖRNEĞİ

14

OSMANLI TIBBINDA GÜLLE TEDAVİ

24

GÜL İLE EVDE HAZIRLANABİLECEK FORMÜLLER

42

DİYARBAKIR’LI GÜLCÜ FERİT PAMUKÇU

120

DİYARBAKIR’IN GÜL İLE RANDEVUSU

124

MODERNLEŞME VE KÜRESELLEŞME SÜRECİNDE DEĞİŞEN KENTLER VE KİMLİKLER: 136

DİYARBAKIR GÜL ŞEHRİ ÖRNEĞİ DİYARBAKIR TÜRKÜLERİ VE GÜL

152

GÜNÜMÜZ ŞİİRLERİNDE DİYARBAKIR VE GÜL

164

DİYARBAKIRLI OSMANLI DÖNEMİ ŞAİRLERİNDE GÜL TEMASI

186

DİYARBAKIR MUSİKİ FOLKLORUNDA GÜL VE ÇİÇEK

200

FARKLI KÜLTÜRLERDE GÜL SEMBOLÜ

230

TÜRK İSLAM KÜLTÜRÜNDE GÜL ALGISI

254

KÜLTÜRÜMÜZDE GÜL

262

TASAVVUF KÜLTÜRÜNDE GÜL METAFORU

278

GÜL’ÜN GELENEKTEKİ YERİ

304

KOKULU GÜLÜN TARİH İÇİNDEKİ SERÜVENİ

312

DİYARBAKIRDA GÜLCÜLÜK VE KOKULU GÜLLE NELER YAPILABİLİR

344

TARİH İÇİNDE GÜLÜN DAMITILMASI

350

DİYARBAKIR İLİNİN GÜL YETİŞTİRİCİLİĞİ POTANSİYELİ

384

DİYARBAKIR’DA GÜL YETİŞTİRİCİLİĞİ

390

GÜL (ROSA) HASTALIKLARI VE ZARARLILARI

396

TÜRKİYE GENELİNDE SON DURUM

420


Bölüm 1


TARİHTE GÜL VE GÜL İLE TEDAVİ


TIBBİ BİTKİ ARAŞTIRMALARINDA “ESKİ TIP” VE “KOKULU GÜL” ÖRNEĞİ

Prof. Dr. Ayten ALTINTAŞ

İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Tıp Tarihi ve Deontoloji A.B.D.


Eski Tıptan Bugüne Eski Tıp dediğimiz zaman insanlığın ilk çağlarından beri büyük bir zaman diliminde her coğrafyada hastalıklar için verilen mücadele akla gelmelidir. Tıbbın tarihi bu büyük tıbbı ve aşamalarını bir bütün olarak ele alır. Tıbbın geçirdiği devirler ve bu devirlerde kullanılan tedaviler hakkında çok şey biliyoruz. Binlerce yıl önce kullanılan tıp kitaplarını bugünkü dilde okuyabiliyor daha sonra bu bilgilere neler eklendi veya tedavide ne gibi değişiklikler oldu rahatlıkla izleyebiliyoruz. Bu büyük serüvenin bugün neresindeyiz. Tıp eğitiminde tıp tarihi dersleri bugünkü tıbbı anlamak için verilir. Amaç bugünkü tıbbı daha iyi anlayarak yarınki tıbbı şekillendirmektir. Bugünkü tıbba her şeyi çözen yegâne tıp diye bakan bir hekim on yıl sonra komik duruma düşer. Tıp çok dinamik, her gün yenilenen bir bilimdir ve bu sebepten çözemediği sorunlar için yeni çözümler arar. Son yıllarda kimyasal tıbbın çıkmazı ile gene doğaya dönüldü ve ilaç firmaları büyük projelerle bitkiler ve hayvanlar üzerinde araştırmalar yapıyorlar. Bu araştırmalarda özellikle ilkel olarak yaşayan ve bozulmamış halkların kullandıkları bitkisel ilaçları araştırıp onları bugünkü tıbba katmaya çalışıyorlar. Nedense herkesin göz ardı ettiği bir büyük hazine var; Eski Tıp. Bugünkü tıp bundan 150 yıl öncesinden başlayarak kimya, fizik ve matematiği ön plana alan

ve matematiksel ölçmeyi kullanan bir ekolün devamıdır. Göremediği, tanıyamadığı ve ölçemediği bilgiyi dikkate almayan bir tıp olarak öne geçti. Etkili ilaçların kimyasını (en basit şekliyle) keşfetti ve onu kimyasal olarak üretti. Bu büyük başarı onu sadece bu ilacı etken olarak kabul etmeye götürdü. Bugün bu ölçme ve sentezini yapmada çok mesafe kat ettik ama tedavide gene de istenilen yere gelemedik. O yüzden araştırmalar hızla devam ediyor. Eski Tıp, binlerce yıl insanların büyük çabalarıyla oluşmuş ve etkili olduğu için yüzlerce yıl kullanılmış ilaçları ve tedavileri yazılı kaynaklarla insanlık hizmetine sunan tıptır. Osmanlı Tıbbı da bu bilgileri tecrübelerle en iyi şekilde kullanmış ve katkıda bulunmuştur. Bu büyük bilgi birikimi tıp araştırıcılarının dikkatini çekmeyi bekliyor. Bu konuda iki büyük sorun var. Birincisi o dönem tıp kitabının bugünkü dile çevrilmesi. İkincisi o dönem terminolojisini, kavramlarının anlaşılması ve aktarılması. Bu iki sorun çözülürse ve araştırıcılar bu bilgi birikimiyle ilgilenmeye başlarlarsa tıbbın çok şey kazanacağından eminim. Yazdığım iki sorun da bu ilgi ile çözülecektir. O kitapların dilini bilen çok değerli dilciler var. O çevrilen kitapta yazılanları açıklayabilecek kavranmasına yardımcı olacak tıp tarihçileri de var. Kokulu Gül Örneği 21. Yüzyıl eski tıbbın kullandığı birçok bitkiyi “Sağlıklı Yaşam” paketi içinde tanımaya baş-

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011

15


Gül Şehri DİYARBAKIR ladı. Destekleyici Tıp birçok bitkiyi çay olarak kullanılıyor. Ben de bu bitkileri Osmanlı Tıbbında tanımaya çalışırken bildiğim ve önem verdiğim tıbbi bitkilerin yanında kokulu gülü de gördüğümde hiç önem vermemiştim. Zamanla kokulu gülü daha sık fark eder oldum ve bu bilgileri topladım. O zaman anladım ki “Kokulu Gül” ciddi bir ilaç. Gülle ilgili ilk çalışmalarım aslında ilk asistanlığım d��neminde başlamıştı. İlk araştırmam 1988 yılında önemli bir tıp ekolü olan “Gülhane” ile başlamıştı.1 Bu askeri tıp okulunu incelerken neden Gülhane denildiğini çok araştırmış ama kelimenin tam karşılığını öğrenememiştim. Gülhane’nin güllerin damıtılıp gülsuyu ve yağı elde edilen yere dendiğini ve askeri tıp okulunun kurulduğu yerin Topkapı Sarayı’nın Gülhanesi olduğunu çok sonraları öğrendim. Çalışmalarım beni birçok yönden Gül’e götürüyordu. Bulduğum belgelerle Edirne’ deki gülcülüğü 1 Altıntaş Ayten "İstanbul Gülhane Askeri Tababet Tatbikat Mektebi Binasının Bugünkü Durumu," I.Türk Tıp Tarihi Kongresi Kongreye Sunulan Bildiriler, Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara, 1992, s. 179–181.

16

öğrenmiş onu Edirneli dostlarımla paylaşmıştım.2 Zamanla tıbbi bitkilere ait yazdığım makalelerde gül de yer almaya başladı ve ayrı bir makale olarak “Osmanlı Tıbbında Gül” 2006 yılında yayınlandı.3 Bu yazı Isparta’da gül üreticisi Gülbirlik’in dikkatini çekti ve bu bilgileri bir kitap haline getirmem istendi. “Gül, Gülsuyu, Tarihte, Tedavide ve Gelenekteki Yeri” başlıklı kitap 2007 de yayınlandı.4 Gül’ün Eski Tıp’ta ilaç olarak yeri ve bugünkü tıp araştırmalarına göre etkisi konusundaki çalışmalar böylece başladı. Gül İlaçtı Gül’ün ilaç olarak etkisini incelediğimizde çok geniş bir yelpazeye sahip olduğunu görüyoruz. Fakat en önemli etkilerini üç noktada toplayabiliriz; Gül kokusunun ferahlattığı ve hafızayı kuvvetlendirdiği, gül macununun mide ve ka2 Altıntaş Ayten “Edirne’de Gülcülük ve Edirne Gülü,” Yöre, Sayı 34, Ocak 2003. 3 Altıntaş Ayten “Osmanlı Tıbbında Gül”, Osmanlılarda Sağlık, Ed. Dr. Coşkun Yılmaz, Dr. Necdet Yılmaz, Biofarma, İstanbul 2006. 4 Altıntaş Ayten, Gül, Gülsuyu, Tarihte, Tedavide ve Gelenekteki Yeri, İstanbul, Mayıs 2007. (Gülbirlik’in desteğiyle)


raciğere iyi geldiği, gül yağının deri hastalıklarında yararlı olduğu. Bu çok önemli etkileri elde etmek için sadece senede iki ay açan gülün işlenmesi gerekiyordu. Eski Tıpta hekimler bunu üç ayrı şekilde işleyerek başardılar. Taze güllerin damıtılması ile elde ettikleri gülsuyu veya gülyağı şeklinde. Taze güllerin şeker veya balla muamelesiyle üretilen gül macunları şeklinde. Bir de taze güllerin zeytinyağı ve susamyağı içinde bekletilmesi ile hazırlanan gül iksiri de denen yağlar şeklindedir.

kibinde kullanır. 9. yüzyılda yaşamış olan bir diğer hekim Dînaverî’dir. “Gül bütün ağaçların nurudur, bütün çiçeklerin şahıdır” diye başladığı bölümünde kırmızı, beyaz gülleri tanıtır, Arabistan’da bahçelerde ve dağlarda güle sık rastlandığını yazar. Tedavide de gülsuyunun ferahlatıcı etkisini kullanır, serinletici niteliğinden dolayı ateşlenmelerde gül suyunu, baştaki hastalıklarda gül yağının başa sürülmesini tavsiye eder; “Bunlar başın ateşini alır teskin eder” der.7

Bilgilerin Toplanması Gülün tedavideki yerini incelemeye MS. I. yüzyılda yaşamış olan Dioscorides’in “Materia Medica” sından başlayabiliriz.5 Bu tıp kitabında; Gülü zeytinyağı ve şarap içinde bekleterek ilaç hazırlıyor veya kurutulmuş güllerden kokulu toplar yaparak güzel kokusundan faydalanıyordu. 9. Yüzyılda yaşayan büyük hekim Al-Kindî’nin Akrabadin kitabında6 yer alan tedavide kullanılan formüllerin içinde gül de vardır. Burada gül özellikle; Mide ağrıları, ülserler, karaciğer hastalıkları, ağrıyan boğaz ve ağız hastalıklarında hazırlanan ilaçların en önemli maddesidir. Ayrıca gül yağını yanıklar, ülser yaraları ve hemoroit merhemlerinin ter-

İbni-Sînâ, 11. yüzyılda yaşamış ve yazdığı kitaplarla Doğuda ve Batıdaki tıbbı yüzlerce yıl etkilemiş olan İbni Sina öncelikle gülsuyu ve gülyağının kokusunun etkisini yazar; “Hoş kokusundan dolayı ruha hitap eder” diye yazar “Onun rahatlatma etkisi vardır, bayılmalarda ve hızlı atan kalplerde çok yararlıdır “ der. Gülsuyunun hem ruha hem de akla olan etkisini vurgularken beynin çalışma ve algılama gücüne faydalı olduğunu da belirtir.8

5 Gunther, Robert T, “The Greek Herbal Of DIOSCORIDES”. Illustrated By A Byzantıne A.D. 512. Englıshed By John Goodyer A.D. 1655.Edıted and Fırst Prınted A.D. 1933. Hafner Publıshıng Co. 1959. 6 Martın Levey, The Medical Formulary or Aqrabadhın of Al-Kındı, (Translated with a Study of İt’s Materia Medica) London 1966.

İbnül- Baytar’ın “ el-Müfredât” kitabı,9 Şir7 Dînaverî (ölm. 895) Ebû Hanîfe Dînaverî. 9.yy da yaşamış botanikçi. “Kitâbü’n-Nebât” tıbbi bitkiler ve botanik hakkında yazdığı Ansiklopedik eseridir. 8 İbni Sina , “el-Kanun” Türkçe çevirisi Hüseyin elTokadi, “Tehbizu’l-Mathun. Ragıp Paşa nr.1335 El-Kanun Fi’t-Tıbb, İbn-i Sina, İkinci Kitap, Türkçeye Çev. Prof.Dr. Esin Kahya, Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yay. Birinci Baskı Ankara 2003. 9 İbni Baytar, Ebn Baithar, Arapçadan Almanca tercümesi; 1.Kitap,Joseph v. Sontheimer; Große Zusammenstellung über die Kräſte der bekannten einfachen

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011

17


Gül Şehri DİYARBAKIR vanlı Mahmud’un “ Kemâliye” si,10 Geredeli İshak b. Murat’ın “Edviye-yi Müfrede”si,11 Salih bin Nasrullah’ın “Gayet-ül Beyan Fi Tedbir-i Beden-il İnsan” ı,12 Celâlüddin Hızır (Hacı Paşa) “Müntahab-ı Şifâ”sı,13 Tabîb İbn-i Şerîf’in “Yâdigâr “ı,14 Abdülvehhâb bin Yûsuf ibn-i Ahmed el-Mârdânî’nin “ Kitâbu ’l-Müntehab fî’t-Tıb”,15 Muhammed bin Mahmûd-ı Şirvânî’nin “Mürşid”,16 Eşref Bin Heil- und Nahrungsmittel von Abu Mohammed Abdallah Ben Ahmed aus Malaga bekannt unter den Namen Ebn Baithar, I.Band Stuttgart 1840.2.Kitap 1842, Hallberger’sche Verlagshandlung. 10 Şirvanlı Mahmud, Kemâliye.( 1430) (Giriş-İnceleme-Cümle Bilgisi-Metin-Sözlük) İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Yay. No. 3255. Haz. Muhammet Yelten. İstanbul, 1993. 11 Geredeli İshak b. Murat, Edviyei Müfrede, Fatih Millet Kütp. no 109. 12 Salih bin Nasrullah, Gayet-ül Beyan Fi Tedbir-i Beden-il İnsan. Çev. Abdi Özkök . “İnsan Sağlığı ve Sağlığı Koruma Yöntemleri” 1. Kitap. Ve-Ga Yay. Ankara, 1991 13 Celâlüddin Hızır (Hacı Paşa) Müntahab-ı Şifâ, Giriş Metin, Zafer Önler, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Türk Dil Kurumu Yay. 559, Ankara, 1990. 14 Tabîb İbn-i Şerîf “Yâdigâr” 15. yüzyıl Türkçe Tıp kitabı Yâdigâr-ı İbn-i Şerîf, Ed. Orhan Şahin, Yerküre Yay.. Cilt 1 ,İstanbul, 2003; Tabîb İbn-i Şerîf, Yâdigâr, 15. yüzyıl Türkçe Tıp kitabı Yâdigâr-ı İbn-i Şerîf, Proje Danışmanı A. Altıntaş, Haz. Y. Okutan, D. Koçer, M. Yıldız. Yerküre Yay. Cilt 2, İstanbul, 2004. 15 Abdülvehhâb bin Yûsuf ibn-i Ahmed el-Mârdânî. Kitâbu’l-Müntehab fî’t-Tıb.(823/1420). Haz. Ali Haydar Bayat, İstanbul, 2005. 16 Muhammed bin Mahmûd-ı Şirvânî, Mürşid (Göz Hastalıkları). Haz. Ali Haydar Bayat, Necdet Okumuş. Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yay. Ankara, 2004,

18

Muhammed’in “ Hazâ’inü’s-Saâ’dât”17 adlı tıp kitapları incelendiğinde gülün ilaç olarak kullanımına geniş yer veririler. Bu tıp kitaplarında yer alan etkileri şöylece özetleyebiliriz. Etkisi Gül macunu, şerbeti gibi şekerli ilaçlar mide ve karaciğeri koruyucu olarak tavsiye edilir. Hazımsızlıklarda, sindirimi kolaylaştırmak amacıyla özellikle ziyafetlerden sonra gül macunu yenilmesini şiddetle tavsiye ederler. Karaciğer hastalıklarında gül şurubu içirilerek tedavi edilmesinde hekimler hemfikirdirler. Hamile ve loğusa hanımlar için de gece yatarken bir kaşık gül macunu özellikle tavsiye edilir. Hafif müshil etkili olup, bulantılarda rahatlatır. Gülyağı, gül iksiri dediğimiz, gülün zeytinyağında bekletilmesi ile hazırlanan ilaçlar deri hastalıkları için kullanılıyordu. Derideki kaşıntılarda, çıban, kabarcık, hatta uyuz gibi hastalıklarda bu yağın sürülmesinin çok etkili olduğu, vücuttaki ağrı, sızı şişlikler, kabarcıklar ve sivilceler üzerine sürülmesinin de bu hastalıkları def ettiği yazılır. Gülsuyunun ele dökülüp koklanması ile ferahlatıcı, rahatlatıcı ve serinletici etkisi hemen fark edilirdi. Osmanlı hekimlerine göre gülsuS. 342 17 Eşref bin Muhammed, “Hazainüs Saadat” 1460(H.864), Haz. Bedi N. Şehsuvaroğlu, Türk Tarih Kurumu Yay. IX. Seri- Sayı 9, Ankara, 1961.


yu; Ruhsal ve duygusal yapıları kuvvetlendirir, beyni ve aklı güçlendirir, Beden ve yaşam kuvvetini arttırır, heyecandan oluşan kalp atışlarını düzenlerdi. Ayrıca baş ağrısını geçirir, iğrenme, öğürmeyi ve kusmayı dindirir, Göz kanlanmalarını ve ağrılarını geçirir, dişetlerini güçlendirir, sarhoşluğu ve onun verdiği baş ağrısına çaredir. Bu sebeple hekimler gülsuyunu reçetelerinde çok kullanırlar. Bilimsel Araştırmalar Gülün Eski Tıpta etkili bir ilaç olması sebebiyle, bugünkü tıp araştırmaları içinde acaba gül ilaç olarak araştırıldı mı diye baktığımızda bu konuda yazılan birkaç makaleye dikkat çekmek isteriz; 2005 yılında Kanada’da yayınlanan bir araştırma dergisindeki çalışma (Biochem, Cell Biol, 83: 78–85, 2005) Gül çiçeği çözeltisi ile fareler üzerinde yapılmıştı. Bu çözeltinin antioksidan aktivitesini arttırdığı, lipid peroksidasyonunu düzenlediği ve bu sayede farelerin yaşama süresinin uzadığını gösterilmişti. 2007 yılının ilk aylarında Science dergisinde yayınlanan bir diğer araştırma da, Lübeck

Üniversitesi araştırmacısı Björn Rasch’ın çalışmasıydı. İnsanlar üzerinde gül kokusunun belleğe etkisi konusunda Rasch ve ekibinin yaptığı çalışmada; gül kokusu yardımıyla beyindeki süreçler daha yakından incelenmiş ve hatırlamaya olan etkisi gösterilmiştir; Manyetik rezonans görüntülerinde de gül kokulu odada uyuyan deneklerin hipokampüs bölgesinde daha yüksek etkinlik saptanmış olduğu yazılıyordu. Hafızaya etkisi bir başka araştırıcı tarafından da tespit edildi; Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi Anabilim Dalında çalışan bir gurup araştırmacı, 2007 yılında yaptıkları bir deneysel çalışmayla, gül yağı aromasının sıçanların öğrenme davranışları üzerine etkisini araştırmışlar ve sonuçta kokulu Isparta gül yağının öğrenme ve hafıza üzerine faydalı etkisini tespit etmişlerdi. Diğerleri 2007 yılında “Pharmaceutical Biology” dergisinde yayınlanmış olan bir araştırmada Hindistan’da Amala Nagar Kanser Araştırma Merkezi’nde Rosa Damascena’nın antioksidan etkisi ve karaciğerdeki etkileriyle kanserde yardımcı olabileceği konusu “Antioksidan, He-

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011

19


Gül Şehri DİYARBAKIR patoprotective effects of Rosa damescena” başlığıyla yer almıştır. Bizim Araştırmalarımız 2007 yılının Mayıs ayında “Gülsuyu, Tarihte, Tedavide ve Gelenekteki Yeri” adlı kitabım çıktı ve Haziran 2007 tarihinde Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Tıbbi Biyoloji (Genetik Bilim Dalı) bir proje başlattı. Projenin çıkış noktası: Gül’ün tarihte çok eski dönemlerden beri kadınlar tarafından kırışık giderici olarak kullanılması idi. Projeye kaynaklık eden bilgi kitabımdaki senelerce kullanım alanı idi. Projenin hareket noktası: 2005 yılında yayınlanan (Biochem.Cell Biol. 83;78-85) adlı bilimsel dergide yayınlanan makale; “Rosa rugosa’nın çiçek ektrelerinin antioksidan enzim aktivitesini artırdığı, lipid peroksidasyonunu düzeltici etkisi” başlıklı araştırma idi. Kanada’da yayınlanan bu araştırmada rosa rugosa kullanılıyordu. Cerrahpaşa gurubu bu metodu Rosa Damescena’ya uyguladılar. Kan hücreleri ile çalışıldı ve “Evaluation Of In Vitro Antioxidant Activity And Cytotoxicity Of Rosa Damascena Extract Using By Peripheral Blood Lymphocytes As Model System” başlığı ile bu çalışma Barselona’da sunuldu.18 Bildiride kullanılan metot göste18 “Evaluation Of In Vitro Antioxidant Activity And Cytotoxicity Of Rosa Damascena Extract Using By Peripheral Blood Lymphocytes As Model System,” Gönül Kanigur-Sultuybek, Gülçin Tezcan1, Çiğdem Bayram Gürel1, İlhan Onaran1 (Istanbul University, Cerrahpaşa Medical Faculty Department of Medical Biology1); Ayten Altıntaş2 (Istanbul University, Cerrahpaşa Medi-

20

rildi.19 Güllerin kan hücrelerinde bozulan dokuları düzelttiği ve gençleştirici etkisi olduğu gösterildi. DNA Hasarlarını Tedavi Cerahpaşa Tıp Fakültesi Tıbbi Biyoloji Anabilim Dalı, Genetik Bilim Dalından Prof. Dr. Gönül Kanıgür ve Doç. Dr. İlhan Onaran başkanlığındaki çalışma gurubunun yaptığı çalışma ile “Oksidatif Stresin İndüklediği Sitoksite ve DNA hasarları üzerine Rose Damascena’nın Etkisi” gösterilmişti. Bu etki kısaca şöyle özetleniyordu; Hücre metabolizmasının ve çevresel faktörlerin etkisi altında hücre ve dokular yoğun oksidatif stres altında kalmaktadır. Organizma bu strese karşı çok çeşitli antioksidan sistemleri ile karşı koymaktadır. Antioksidan savunma mekanizmalarının yetersiz kaldığı durumlarda hücrenin çok çeşitli komponentleri hasarlanabilmekte, bunun sonucunda bazı patolojiler ortaya çıkabilmektedir. Antioksidan savunma mekanizmalarının ilerleyen yaşla birlikte zayıfladığı ve buna bağlı oksidatif stresin arttığı gösterilmiştir. cal Faculty, History of Medicine Department2), Kerim Alpınar3 (BIOTA Herbal Cosmetic Laboratories Ltd. Co.3), Electronic file number : A1340367_Kanigür.pdf 19 Preparation of rose-flower extract Dried rose flowers from mainland Turkiye (Denizli-Başmakçı province, Başmakcı rosa cooperative) collected in June 2007 were masserated in distilled water for 24 h and then boiled under reflux for 4 h. Aſter cooling, the extract was filtered using filter paper, and the filtrate was lyophilized. The resulting powder was used in the study.


Gül yapraklarının ekstresi bu hasarı tedavide etkili idi.20 Deri Üzerine Etkisi Cerrahpaşa gurubu Gül ekstresinin kan hücreleri üzerine etkisini 2008 yılında gösterdiler. Bu çalışmanın arkasından 2009 yılında bu ekstrenin deri hücrelerine etkisi araştırılmaya başlandı. Oksidatif stresin etkilerinin görüldüğü organlardan biri de deri idi ve günümüzde çok çeşitli kozmetik ürünlerde değişik antioksidan bileşikler kullanılarak yaşlanma etkisi ile oluşan derideki oksidatif hasarların önüne geçilmeye çalışılmaktaydı.. Fibroblast (deri) hücreleri üzerine etkisi çalışmalarına Haziran 2009 Sebat Gül den alınan numunelerle başlandı. Ocak 2010 da etkisi bilimsel olarak anlamlı olduğu tespit edildi. Diğer Bilimsel Araştırmalar Süleyman Demirel Üniversitesi’nde kurulan “GÜLAR”da, gül araştırmaları konusunda yapılan araştırmalarda gül çiçeklerinden elde edilen ekstrenin antioksidan ve anti-bakteriyel etkisi Mikrobiyolojik olarak gösterilmiştir. 20 In conclusion, our results suggest that the aqueous extract of Rosa damascena flower in concentrations of about 20 mg/ml has antioxidant properties against CumOOH-induced oxidative stress and cytotoxicity under the experimental conditions tested. It is concluded that these results support the associated health promoting potential of Rosa damascena flower and in particular against oxidative stress.

Sonuç Bugünkü bilimsel araştırmalarda “Eski Tıp” kaynak olabilir mi diye düşündüğümüzde, bunun pek ala mümkün olabileceği hatta çok faydalı olabileceğini düşünüyorum. Yüzlerce yılın tecrübesiyle şekillenmiş ve denenmiş bu bilgiler yeni araştırmalara yön çizebilir. Eski Tıptan yararlanmak isteyen araştırıcı nereden ve nasıl bu bilgilere ulaşacak. Burada çok önemli ve üzerinde durulması gereken noktalar var. Birincisi bu metinlerin okunmas��dır. Bu çok önemli metinlerin okunmasını bu dili çok iyi bilen uzmanlar yapmalıdır. Yoksa inanılmaz hatalı ve yanlış bilgilere gidilir. İkinci nokta bu Eski Tıbbın hangi kitapları kullanılmalıdır. Bu da çok önemle üzerinde durulması gereken noktadır. Klasik ve önemli hekimlerin yazdığı tıp kitaplarının yanı sıra bu kitaplardan kopya edilmiş ve iyi anlaşılmadığı için anlamlarını çok yitirmiş eski metinler de mevcut. Üçüncü ve çok önemli bir nokta da bugünkü dille okuduğumuz metinlerden ne anladığımızdır. Eski Tıp metinlerinin anlaşılması için mutlaka ve mutlaka o ilmin kavramlarının ve terminolojisinin bilinmesi gerekir. Aksi takdirde yanlış anlaşılabilir ve araştırıcıyı yanlış yönlendirir. Bütün bu sorunları çözecek ve araştırıcıya yardımcı olacak olanlar bu konuda ihtisaslaşmış tıp tarihçileridir. Tıp tarihi ile uğraşanlar özellikle tedavi alanında kullanılan bu ilmi bilirler. Eski Tıbbı kullanırken; nasıl okuyacağız, nasıl ayıklayacağız ve nasıl anlayacağız bunların bilinmesi lazım. Bunun için de iletişim şart.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011

21


Gül Şehri DİYARBAKIR Araştırıcı, tıp tarihçisi, dilci bir arada olursa ve bu iletişim araştırma boyunca devam ederse çok yararlı olacağına inanıyorum. Hepsinden önemlisi Eski Tıbbın önemini fark etmek ve bunu kullanmaya niyetlenmektir. Arkası gelir. Büyük şair Fuzûlî’nin dediği gibi; Bütün dertlerine şifa arıyorsan gül bahçesine git. Gül bahçesinde her derde deva vardır. Çünkü gül goncası sanki şifa sunan gül şerbetinin içinde bulunduğu kap gibidir. Bulunur her derde İstersen gülistanda devâ Hokkasında goncenün san kim şifa cüllâbı var Fuzûlî

22


Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011

23


OSMANLI TIBBINDA GÜLLE TEDAVİ

Prof. Dr. Ayten ALTINTAŞ

İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Tıp Tarihi ve Deontoloji A.B.D.


GİRİŞ Tıp ilmini ve tedavi sanatını İslam Medeniyetinden alan Osmanlı hekimleri yazdıkları tıp kitaplarının çoğunda gül ve gülden yapılan ilaçlardan bahsederler. Bu tedaviler o günkü tıp kuralları içinde yapılır.

nin bu çok geniş döneminde ve böylesine geniş bir coğrafyadaki tıp kitaplarında yer alan gülün tedavideki yerini ancak özetleyerek anlatabiliriz. Burada benim katkım ancak daha iyi bildiğim Osmanlı tıp kitaplarındaki gülle tedavi olacaktır.

Tıbbın tarihi bir yerde tedavi sanatının tarihidir. İnsanlığın ilk dönemlerinden itibaren hekimin ilk görevi hastalığı teşhis etmek ve ikinci görevi onu tedavi etmekti. Hastalıkları tedavi etme sanatı insanlığın ortak bilgi birikimidir. Çünkü tarihin her döneminde farklı bir medeniyet tıp meşalesini önde götürmüştü. Diğer medeniyetler de bu bilgileri aldılar kullandılar ve ilaveler yaptılar. Antik dönemlerde Çin, Hint, Mezopotamya ve Mısır medeniyetlerinde tıp ileri gitmişti ve birbirleriyle iletişim içindeydiler. Antik dönem İyonya ve Yunan medeniyeti bu bilgilerin üzerine pek çok ilaveler yaptı. Ortaçağ’da bu meşaleyi İslam medeniyeti aldı. Diğer bilimlerde olduğu gibi tıpta da bilgileri toplayıcı ve yenilerini ilave edici rolünü yerine getirdi. Bu bilgilerin Avrupa kıtasına geçmesinden sonra diğer bilimlerde ve tıpta yenilenmeler, reformlar yapıldı. Tıptaki bulunduğumuz yer bu yenilenmelerin devamıdır. Tedavi sanatında gül de bu gelişmelerin içinde aynı serüveni takip etmiştir. Osmanlı hekimleri için de gül vazgeçilemeyen bir ilaçtı.

Tıp kitapları dikkatle incelenirse, gülün pek çok değişik hazırlanma teknikleri ve farklı ilaç şekillerinin olduğunu görürüz. Buradaki konumuz gülsuyu olduğu için bu çeşitlerden yalnızca üç gurubu ele alabiliriz; “Gülsuyu, Gül macunu, Gül yağı” Gül macunu; en önemli şekillerinin gülsuyu ile hazırlandığından, gülyağı ise gül kokusunun korunması esası ile hazırlandığından bu konuda yer almışlardır.

Gülün tedavi kitaplarında yer almasını ilk kitaplarından itibaren izleyebiliyoruz. Tıp tarihi-

Tedavide Gül Üçlemesi; Gül Suyu, Gül Macunu, Gül Yağı Gül suyu, gül çiçeklerinin damıtılmasıyla, gül macunu; Güllerin şeker ya da balla reçelden daha koyu kıvamda hazırlanmasıyla, Gül yağı ise güllerin susam yağı veya zeytin yağında güneşte bırakılarak içindeki faydalı maddelerinin yağa geçmesiyle elde edilirdi. Bu üç hazırlama tekniği hekimlerin bilgilerine ve kendi uygulamalarına göre farklılıklar göstermektedir. Teknikler farklılık gösterse de etkileri ve bu etkilerinin teorik içeriği aynıdır, değişmemiştir. Ta ki tıbbın temellerinin değişmesine kadar. 18. yüzyıldan sonra iyice belirginleşen “Yeni Tıp” ta bitkilerin tıptaki yeri azalır, 19. yüzyıldan sonra sahneye kimya fabrikalarında

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011

25


Gül Şehri DİYARBAKIR elde edilen etkili maddeler çıkar. Gül de geleneksel tıp uygulayanların kitaplarında bir müddet daha boy gösterecek ve zaman içinde unutulacaktır. Tıp Kitaplarında Gül Suyu Gül suyunun tedavideki yeri tıp kitaplarını veya ilaç bilgisini(farmakoloji) veren kitapları inceleyerek öğrenebiliriz. Tıp tarihinde tedavi kitabı(farmakoloji, ilaç bilgisi kitabı) denince akla Dioscorides’in kitabı gelir. MS 1. yüzyılda Adana yakınlarındaki Anabarza’da doğup büyüyen bu hekim aynı zamanda Roma ordusunda cerrah olarak görev yapmıştı. Dioscorides tıbbın tedavi sanatına ve ilaçlar bilgisine çok meraklı idi. Tıbbi bitkiler konusunda çok önemli bir kitap yazmıştı21. Tıp tarihinde “Materia Medica” diye tanınan bu kitapta gül de yer alır.22 Dioskorides damıtılarak elde edilen gülsuyundan bahsetmez. Fakat gülün vazgeçilemez kokusu için o sıralar çok kullanılan ve kadınlar arasında moda olan bir çeşit gül preparatından bahseder. “Rhodides” (Pomanders of Roses) isimli bu preparat taze güllerden yapılıyordu. 40 dragms kuru gül, 5 dragms Hint sümbülü,(İndian 21 Pedanios, Dioscorides, MS 64-70 yıllarında yunanca yazdığı kitap Perihyles İatrikes, Latinceye, Materia Medica, Arapça’ya da, Kitâbü’l-Haşâyiş, olarak çevrilmişti. 22 Gunther, Robert T., “The Greek Herbal Of DIOSCORIDES”. Illustrated By A Byzantıne A.D. 512. Englıshed By John Goodyer A.D. 1655.Edıted and Fırst Prınted A.D. 1933. Hafner Publıshıng Co. 1959.

26

Nard) ve 6 dragms mür(myrrh ağacı) hepsi birlikte iyice ezilir ve 3 metelik (Oboli) toplar pastiller şeklinde yapılır, gölgede kurutulur ve ağzı iyice kapatılan bir kapta saklanırdı. Kadınlar hoş kokulu bu pastilleri boyunlarına kolye yerine asıyorlar böylece güzel kokusu her zaman burunlarına geliyordu. Gerektiğinde bu pastilleri öğüterek banyodan sonra pudra gibi kullanıyorlardı.23 Dioskorides gülün güzel kokusunu yağlar içine alarak kullanılmasını da yazmakta. Yağlı merhemler (Oıntments) bölümünde Gülyağını hazırlanmasından bahseder. Gül yapraklarının suda maserasyonu ve zeytinyağında kaynatılması ile elde ediliyordu.24 9. Yüzyılda yaşayan büyük hekim Al-Kindi’nin Akrabadin kitabında yer alan tedavide kullanılan formüllerin içinde gül de yer alır. Kindî’nin Akrabadin’inde gül özellikle; Mide ağrıları, ülserler, karaciğer hastalıları, ağrıyan boğaz ve ağız hastalıklarında hazırlanan ilaçların en önemli maddesidir. Ayrıca gül yağını yanıklar, ülser yaraları ve hemoroid merhemlerinin terkibinde kullanır25. 23 “The Greek Herbal Of DIOSCORIDES” . S. 69; sayı 130 RHODON Rosa lutea, rodon (of the Latin Rosa). sayı 131 Rhodıdes Pomanders of Roses; Pomanders of Roses, which they call Rhodides, are made aſter this fashion. Of fresh Roses. 24 “The Greek Herbal Of DIOSCORIDES .S. 31; Oıntments, RHODINON. Preparation of Rosaceum ; rosaceum oleum . 25 Martın Levey, The Medical Formulary or Aqrabadhın


Gülün önemine inanan 9. yüzyılda yaşamış hekim ve botanikçi olan Dînaverî’dir26 . “Gül bütün ağaçların nurudur. Bütün çiçeklerin şahıdır” diye başladığı bölümünde kırmızı, beyaz gülleri tanıtır, Arabistan’da bahçelerde ve dağlarda güle sık rastlandığını yazar. Tedavide de gülsuyunun ferahlatıcı etkisini kullanır, serinletici niteliğinden dolayı ateşlenmelerde gül suyunu tavsiye eder. Baştaki hastalıklarda gül yağının başa sürülmesini tavsiye eder. Bunlar başın ateşini alır teskin eder der. Kitabında ayrıca gül macunundan, gülden hazırlanan değişik ilaçlar kitabında yer alır.27 Gülün tıptaki yerini çok iyi tarif eden bir başka otorite de “tıbbın prensi” diye adlandırılan “İbn-Sînâ”dır 11. yüzyılda yaşamış ve yazdığı kitaplarla Doğuda ve Batıdaki tıbbı yüzlerce yıl etkilemişti. Onun kitaplarında tedavide gül ve gülsuyu yer alır. İbn-Sînâ öncelikle gülsuyunu ve gülyağının kokusunun etkisini yazar “Hoş kokusundan dolayı ruha hitap eder” der “Onun rahatlatma etkisi vardır, bayılmalarda ve hızlı atan kalplerde çok yararlıdır “. Gülsuyunun hem ruha hem de akla olan etkisini vurgular of Al-Kındı, (Translated with a Study of İt’s Materia Medica), London, 1966. 26 Dînaverî (ölm. 895) Ebû Hanîfe Dînaverî. 9.yy da yaşamış botanikçi. “Kitâbü’n-Nebât” tıbbi bitkiler ve botanik hakkında yazdığı Ansiklopedik eseridir. Bilgi için Muhammed Hamidullah‘ın yazdığı makale; Diyanet İşleri İslam Ansiklopedisi. Cilt 2, İstanbul. 27 Dînaverî (ölm. 895) “Kitâbü’n-Nebât” adlı eserinden aktaran hekim İbnül- Baytâr’dır .

ve beynin çalışma ve algılama gücüne faydalı olduğunu yazar; “anlayış gücünü arttırıp, belleği güçlendirir”.der. İbn-Sînâ gül suyunun ve gül yağının serinletici etkisinden dolayı sıcak ve ateşli vücutları tedavi ettiğini yazar. Baştaki hastalıklarda ve beynin çeşitli nedenlerden doğan ateşli hastalıklarında “onun başlangıcı ve sonrasında çok etkili” olduğunu yazar. Gülyağını müshil olarak da kullanılmasını tavsiye eder; içilince boşaltılması gereken maddeleri boşaltır.28 Dioscorides’in Materia Medica’sın dan sonra tartışılmaz en büyük farmakoloji eseri yazan İbnül- Baytâr’dır. 2500 ilaç maddesini yazdığı önemli eseri “el-Müfredât” bu konuda yazılan en geniş bitkilerle ilgili kitaptır; Bu kitapta gül den elde edilen ilaçlar geniş yer alır.29 13. yüzyılda yaşayan İbnül-Baytâr eserinde gülsuyunu yeri geldikçe bir çok bölümde anlatır. İbnül-Baytâr Endülüslü olduğu halde tıbbi bitkileri araştırmak için uzun yıllar Orta Doğu, Yunanistan ve Anadolu’da dolaşmıştı. Kendisi en güzel ve keskin kokulu güllerin Nisibis (Nu28 İbn-Sînâ, El-Kanun Fi’t-Tıbb, İbn-i Sina, İkinci Kitap, Türkçe’ye Çev. Esin Kahya, Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yay. Birinci Baskı Ankara 2003. s. 205. 29 İbnül- Baytâr’dır, el-Müfredât, kitabının Almanca çevirisi; Joseph v. Sontheimer; Große Zusammenstellung über die Kräſte der bekannten einfachen Heil- und Nahrungsmittel von Abu Mohammed Abdallah Ben Ahmed aus Malaga bekannt unter den Namen Ebn Baithar, II.Band Stuttgart 1842, Hallberger’sche Verlagshandlung S. Cilt 2 s. 582-585 Ward. Ahmet Ataman tarafından tercüme edildi.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011

27


Gül Şehri DİYARBAKIR saybin) de yetişenler olduğunu yazar. Gülsuyu, içine gül atılıp, hafif ateşte ısıtılıp kokuları suya karışan boynuzlu imbikte hazırlanır der. Gül suyunu koklamanın, ferahlatıcı etkisi üzerinde durur mide bulantısına faydalıdır. Kokusu iğrenme, öğürmeyi ve kusmayı dindirir, mideyi güçlendirir, koklayınca baş ağrısını geçirir der. İbn-Sînâ gibi gülsuyunun beyne etkisinden İbnül-Baytâr da bahseder; Gülsuyu aklı, beyni kuvvetlendirir ve duyuları keskinleştirir, yaşam kuvvetini arttırır, heyecandan dolayı aşırı kalp atışında faydalıdır, güzel kokulu kuvvetiyle bedeni güçlendirir der. Gülsuyunun içilmesiyle de faydalı neticeler alınacağını yazar; Gülsuyu içilirse mide bulantısına faydalıdır. Mideyi güçlendirir, kan tükürmeye karşı faydalı hizmetleri bulunur, şurubu da yapılabilir. İbnül-Baytâr gülsuyunun kaynatılarak, buharına başı tutmanın da tedavi edici etkilerini yazar. Bu uygulamanın yeni başlayan göz hastalıklarını tedavi ettiği ve hastalığın ilerlemesini önlediğini yazar. Ayrıca bu uygulamanın fazla içki içenler için de faydalı olduğunu yazar; Kafaya gülsuyu buharı uygulanırsa sarhoşluğu ortadan kaldırıp, baş ağrısını hafifletir. Bu etkiyi 9. yy da yaşayan büyük hekim Ebû Bekir Er-Râzi de “Kitâbü’l-Hâvi” de; Gül sarhoşluğu hafifletir diyerek belirtir30. Osmanlı Hekimlerine Göre Gülsuyu Tıp ilmini ve tedavi sanatını İslam Medeniyetinden alan Osmanlı hekimleri yazdıkları pek 30 İbnül- Baytâr’ın, age. s. 482.

28

tıp kitaplarının çoğunda gül ve gülden yapılan diğer ilaçlardan bahsederler. Bu tedaviler o günkü tıp kuralları içinde yapılır. Osmanlı tıbbında yer alan gülün tedavideki yerini ve hangi mekanizma ile etkili olduğunu anlayabilmek için o zamanki tıp anlayışına biraz değinmek gerekir. Osmanlı Tıbbında insan bedeni ve onun hastalıklarını anlatırken insanın içinde olduğu dünya ve onun da içinde bulunduğu evren ile birlikte düşünülür. Evrenin bir parçası olan içinde yaşadığımız dünyada var olan her şey dört “Temel element” den (temel unsur) meydana gelmiştir. Bunlar; Toprak, Ateş, Hava, Su’ dur. Bu dört değişmez ve vazgeçilemez elementin belli oranlarda karışıp birleşmesiyle bu âlemdeki her şey meydana gelmiştir. İnsan da bu dört temel elementin belli oranlarda karışıp birleşmesiyle oluşmuştur ve bedendeki dört vazgeçilemez sıvıyı da meydana getirmişlerdir. Osmanlı hekimlerine göre bedendeki “Dört Sıvı”(hılt, humor) bedenin sağlıklı olabilmesi için dengeli bir şekilde çalışmalıdırlar. Bu dört hılt; “Kan, Safra, Sevda ve Balgam” diye adlandırılan özel sıvılardı. Osmanlı tıbbına göre insanlar bu dört sıvının bedendeki etkisine göre dört ayrı mizaca sahiptiler. “Demevi, safravi, sevdavi ve balgami” mizaç olarak adlandırılan bu özellikler hekimin hastayı tanıması ve onu tedavi etmesinde önemli idi. Eski tıpta hekimin teşhis ve tedavide kullandığı bir başka ölçek de organların, hastalıkların ve ilaçların


“nitelikleri” idi. “Dört temel nitelik”(sıfat, özellik, tabiat) hekim için çok önemli idi. Bunlar “sıcaklık, soğukluk, nemlilik ve kuruluk” tur. Osmanlı tıbbında hekimlerin hastalık teşhis ve tedavisi için bilmeleri gereken o hastanın ve o hastalığın tabiatı ve mizacı idi. O teşhise göre bedeni sağlıklı kılabilmek için dengeyi bozan özellikler zıtlarıyla dengeye getirilir ve tedavi edilirdi. Bu bilgi o devirde evrensel tıbbın bir parçası olup zamanla gelişmiş, Osmanlı hekimleri de bunu en iyi şekilde kullanmak üzere geliştirmişlerdi.

içindir. “Kemâliye” in yazarı bu koku ruhaniyeti kuvvetlendirir ve kalbi pek safi eyler der ve “gül kokusunun meleklerin sevdiği koku “ olduğunu yazar31.

Tenin Kokusunu Güzel Eyler

17. yüzyılda Salih bin Nasrullah’ın “Gayetül Beyan” adlı kitabında da gülsuyu için “bedene sürülürse güzel koku verir ve başa sürülürse hararetten olan baş ağrısını geçirir” der33 . 18. yüzyılda Erzurumlu İbrahim Hakkı tarafından yazılan “Mârifetnâme” de gülsuyunu “tenin kokusunu güzel eder, ateşli baş ağrısını geçirir, baygınlığa faydası vardır” diye tanıtır34. 15. yüzyılda yazılmış iki önemli tıp kitabı “Müntahab-ı Şifâ” ve “Yâdigâr” da hastalıktan

Gül suyunun güzel kokmak maksadıyla kullanılması tıp kitaplarının konusu dışındadır. Fakat gene de gül kokusunun tedavideki yerinden bahsedilirken bu konuya değinilir. Gül suyu ve gül çiçeğinin kurutulmuşu da bu amaçla kullanılmıştır. 15. yüzyılda yazılmış önemli bir tıp kitabı olan “Kemâliye” de “Teninun kokusı dayim gül kokusı gibi olması için” bir çeşit pudra hazırlanmasını anlatır. Burada kuru gül yaprakları alınır, havanda dövüp toz haline getirilir. Hamamdan çıkılınca daha beden terli iken boynuna ve göğsüne ve koltuklarına sürülür. Öylece güzel gül kokusu gül rayihası tekrar yıkanıncaya kadar vücuttan çıkmaz. Burada bu formülün verilme sebebi “ruhun tedavisi”

14. yüzyılda yazılan önemli bir tıp kitabı “Edviye-yi Müfrede” de; Hamamda sürülen bu gül pudrasından bahsediyor “ter kokusunu güzelleştirir” derken, hamam sıcağından oluşan “baş ağrısını” geçirdiğinden iki taraflı faydasını belirtir32.

31 Şirvanlı Mahmud, Kemâliye( 1430) (Giriş-İnceleme-Cümle Bilgisi-Metin-Sözlük) İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Yay. No. 3255. Haz. Muhammet Yelten. İstanbul 1993. s. 126 8a-1 32 Geredeli İshak b. Murat, Edviye-yi Müfrede, 1390 (H.792) Haz. Hamza Tekin, Adapazarı, 1995. s. 92. 33 Salih bin Nasrullah, “Gayet-ül Beyan Fi Tedbir-i Beden-il İnsan”, Çev. Abdi Özkök. İnsan Sağlığı ve Sağlığı Koruma Yöntemleri, 1. Kitap . Ve-Ga Yay. Ankara, 1991.s. 115. 34 Erzurumlu İbrahim Hakkı. Mârifetnâme .Tercüme eden Faruk Meyan. Bedir Yay.. İstanbul 1999.s.435.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011

29


Gül Şehri DİYARBAKIR yeni kalkmışların ve loğusaların “hoş kokulu nesneler koklamaları” tavsiye edilir ki bu kokular içinde gül ön sıralardadır.35 Bayılmalarda Ferahlatıcı Etkisi Gülsuyunun eskiden çok kullanılan bir şekli bayılmalarda kullanılmasıdır. Bayılanlara hemen bir gülsuyu şişesi getirip yüzünü başını ovmak Osmanlı adetlerinde çok uygulanıyordu. Bu usul kaynağını hekimlerin tavsiyesinden alıyordu; Salih bin Nasrullah “Gayetül Beyan” adlı tıp kitabında “ gülsuyu bayılmayı giderir, hararetten olan yürek kabarmasına karşı çok yararlıdır” der. Tıp kitaplarındaki bilgilerin önemli kısımlarını “Mârifetnâme” sine alan İbrahim Hakkı “Gülsuyu baygınlığa faydalı, ateşli baş ağrısını geçiricidir” der. Mevlânâ Mesnevisinde “ bayılan bir deri tabaklayıcısının hikayesi” de “….adamın başı döndü , olduğu yere düşüp yığıldı. Birisi, elini kalbine götürüyor, öbürü yüzüne gülsuyu serpiyordu.” diyerek bu tıp uygulamasını yazıyordu36 . Gülsuyunun beyne kuvvet verici ve zekâyı açı35 Celâlüddin Hızır (Hacı Paşa) Müntahab-ı Şifâ, Giriş Metin, Zafer Önler, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Türk Dil Kurumu Yay.: 559, Ankara 1990. s. 16. Tabîb İbn-i Şerîf , Yâdigâr ; 15. yüzyıl Türkçe Tıp kitabı Yâdigâr-ı İbn-i Şerîf, Ed. Orhan Şahin, Yerküre Yay.. Cilt 1,İstanbul 2003. s. 89. 36 Mevlana Celalettin Rumi, Mesnevi, Tercemesi ve Şerhi. Terceme ve şerheden Abdülbaki Gölpınarlı. II. Baskı, Inkılap ve Aka Basımevi. İstanbul, 1983. Cilt IV. S. 370.

30

cı etkisi İbn-Sînâ ve İbnül-Baytâr tarafından belirtilmişti. Osmanlı hekimlerinden Geredeli İshak b. Murat37 ve Salih bin Nasrullah38 da kitaplarında bu etkiyi bildirirler. Baş Ağrısına İlaç Osmanlı hekimlerinin kullandıkları tıp kuralları içinde sıcak nitelikli baş ağrılarında, ateşli hastalıklarda veya sıcak nitelikteki hastalıkların sebep oldukları baş ağrılarında gülsuyu vazgeçilmez bir ilaçtı. Çünkü serinletici ferahlatıcı etkisiyle hastalığı geçirirdi. 15. yüzyılda yaşamış önemli hekimlerden Mârdâni “Müntehab” adlı eserinin baş hastalıklarını anlatan kısmında “(…)eğer sayrunun başı ağrıdığı halde gönlü döner ise gülsuyunu başına sürmek ve gülü , menekşeyi koklamak gerek..” der. Ayrıca çok içki içmekten hasıl olan baş ağrısı ve sıcak basmasında tedavi olarak başı gülsuyuyla ovmak gerektiğini bildirir39 . Aynı yüzyılda yazılan “Kitâbü’l Mühimmât” da; hastanın “sıcak” nitelikteki baş ağrısında gülsuyu ve gül yağıyla başı ovmanın, “kuru” nitelikteki baş ağrısında gülsuyu ile hazırlanan şuruplardan içmesinin tedavi edici olduğunu yazar40 . Bu özellikler gülün ve gülsuyunun 37 Geredeli İshak b. Murat, age. s. 92. 38 Salih bin Nasrullah, age. s. 115. 39 Abdülvehhâb bin Yûsuf ibn-i Ahmed el-Mârdânî. Kitâbu’l-Müntehab fî’t-Tıb.(823/1420). Haz. Ali Haydar Bayat. İstanbul 2005. s. 99. Altıncı Makale başta olan illetleri bildirir. S. 100. 40 “Kitâbü’l Mühimmât” Haz. Sadettin Özçelik. XV.


“soğuk ve nemli” niteliğinden dolayıdır. Ağız, Boğaz ve Kulak Ağrılarını Giderir 14. yüzyılda yazılan tıp kitabı “Edviye-yi Müfrede” de ağız ağrılarını ve acılarını gidermek için gülsuyu ile ağzı çalkalamak,41 “Gayetül Beyan” da ağız ağrısına gülsuyu sürmek42 tavsiye edilir. “Kitâbu’l-Müntehab” da ise “…kulak ağrısı kandan ve şişten olsa. …badam yağını gülsuyuyla ve sirke ile bişürüb kulağa tamzurmak..” gerekmekteydi. Burunun şişip kabarmasında da “(…) nar şarabın gülsuyuyla virmek gerek ve sandalı gülsuyuyla ezmek gerek ve kar üstüne savudup bağıra yakmak gerek ve gülsuyun kar üstüne savudup başa dökmek gerek..” diyerek gülsuyunun vazgeçilmez etkisinden yararlanır. Ayrıca zatürree hastalığında da ateşi hafifletmek için esas tedavinin yanında “..döğülmüş gülü ve kafuru, gülsuyu ile ezeler ve göğüse sürteler..” demektedir .43 Kemaliye’de Gülsuyunun sumak ile pişirilmesiyle elde edilen suyun göze sürülmesiyle kanlanan kızaran göz ağrısını, göz kanlanmasına ilaç olduğu bildirilir.44 Şirvânî’nin “Mürşid” adlı tıp kitabında gülün Yüzyılda Yazılmış Bir Tıp eseri, Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yay., Ankara 2001. 157 s.. s. 34. 41 Geredeli İshak b. Murat, age. s. 92. 42 Salih bin Nasrullah, age. s. 115-116. 43 Abdülvehhâb bin Yûsuf ibn-i Ahmed el-Mârdânî, age. s. 114,115,118. 44 Şirvanlı Mahmud( 1430), age.. s. 124 6a-7. göz marazların devaların bildirir 126 8a-1.

birinci derecede soğuk ve üçüncü derecede kuru olduğunu gülsuyunun göz ilacı olarak kullanılmasında “ göze istenmeyen maddeleri indirmez” olduğu belirtilir.45 Cilt Hastalıklarında Gülsuyu Dînaverî “Kitâbü’n-Nebât” adlı kitabında gülün etkisini; Gülü kurutup uylukta ve kasıkta olan çıbana koysalar fayda eder, eğer yenmiş derin çıbanlara vursalar et bitirir diyerek deri hastalıklarındaki etkisinden bahsetmişti 46. “Edviye-yi Müfrede” de “(…)kurutulmuş gül uyuz olmuş vücutlara faydalıdır. İnsanın vücudunda olan sivilcelere sürseler giderir..”47 der. Salih bin Nasrullah’ın “Gayetül Beyan”da “(…) gülü kurutup dövüp ağız ağrısına sürseler iyi gelir, çiçek ve kızamık çıkan yerlere dövüp ekseler çok yararlıdır. 48 der. Aynı hastalıkları gülsuyu ile de tedavi ediyorlardı. 45 Muhammed bin Mahmûd-ı Şirvânî. Mürşid (Göz Hastalıkları). Haz. Ali Haydar Bayat, Necdet Okumuş. Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yay.. Ankara 2004 S. 342. 46 İbnül- Baytâr’dan naklen. “ el-Müfredât” kitabının Almanca çevirisinden çalışılmıştır. Joseph v. Sontheimer; Große Zusammenstellung über die Kräſte der bekannten einfachen Heil- und Nahrungsmittel von Abu Mohammed Abdallah Ben Ahmed aus Malaga bekannt unter den Namen Ebn Baithar, II.Band Stuttgart 1842, Hallberger’sche Verlagshandlung cilt 2 s. 482 Mâ el ward, aqua rosarum, Ahmet Ataman tarafından tercüme edildi. 47 Geredeli İshak b. Murat, age. s. 92-93. 48 Salih bin Nasrullah, age. s. 115

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011

31


Gül Şehri DİYARBAKIR Bebekler İçin Mama 15. yüzyılda hekim Eşref bin Muhammed tarafından yazılmış önemli bir tıp kitabı olan “Hazâ’inü’s-Saâ’dât” ta çocukların sağlığını korumak için yapılması gerekenlerin yazıldığı bölümde; bebeğin beslenmesi için en uygun mamayı gülsuyu ile hazırlanmasını tavsiye eder. “Ufak bebeklerin bakıcılarının uymaları gereken kurallar” başlığı altında, bebeğin bünyesi için uygun olan gıdalardan birisinin de bal ile gülsuyunun pişirilmesi ve bu suya batırılan ekmek ile bebeğin beslenebileceğidir ; “…Ak bal kim kefi (köpük) alınmış gülâbla kaynamış, kıvama gelmiş ola. Erte öğününe nâzik pişmiş ekmek içile şerbet eyliyeler, yedireler…” 49 Tedavide Gül Macunları Osmanlı tıp kitaplarında tedavi amacıyla gül ile hazırlanan ayrı bir gurup gül mâcunu. Bu başlık altında toplanabilen gurup içinde gül mâcunu, gül şerbeti, gül şurubu, cüllâb, gülbeşeker, gülengübin isimleriyle hazırlanma tekniği ve içeriği farklı olan ilaçlar yer alır. Gülün etkili maddelerinin şeker veya bal içinde muhafazası ile hazırlanan bu ilaçlar Ortaçağda İslam medeniyeti döneminden itibaren tıp kitaplarına girmişti. Şeker imalinin geliştirilmesiyle bol miktarda elde edilen şeker, tıpta çok kullanılan bir konservan madde olmuştu. Daha önceleri bitkilerin etkili maddeleri şa49 Eşref Bin Muhammed, Hazâ’inü’s-Saâ’dât, 1460(H.864), Haz. Bedi N. Şehsuvaroğlu, Türk Tarih Kurumu Yay. IX. Seri-Sayı 9. Ankara 1961. s. 59-60.

32

rapla muamele edilerek şaraba geçiriliyor ve böyle kullanılıyordu. Dioscorides’in kitabında anlatılan “gül şarabı” buna güzel bir misaldir; Kırmızı kurutulmuş ve dövülmüş gül alınıp, bir bez ile bağlanıp üzüm suyu içine atılır. Kabın ağzı kapatılıp 6 ay beklenir. Sonra süzülür ve kaba boşaltılıp saklanır. Bu ilacın etkisi kitapta şöyle özetlenir; yemeği hazım ettirir, mide ağrısına iyi gelir, ishale faydalıdır50. Şeker, üretim tekniğinin gelişmesiyle kolay bulunan bir madde haline gelince ilaçların ham maddesi olmaya başlamıştı. Gül den elde edilen ilaçlar da çoğunlukla şekerle hazırlanıyordu. Osmanlı hekimlerinin çok kullandıkları ve şurupların çoğunun ana maddesi olan “cüllâb” da gülsuyundan şekerle elde ediliyordu. Gülsuyundan Hazırlanan Cüllâb Ateşlenmeler dolayısıyla meydana gelen harareti susuzluğu azaltan, dindiren, mide hazımsızlığını ve mide hararetini yok eden, kandan safradan olan ateşli titremeler için çok faydalı bir şurup olan “cüllâb” ın hazırlanma tekniği hakkında tıp kitaplarında bilgi verilir. Hekim bu ilaçların hazırlanmasını hastalıklar içinde yeri geldikçe tekrar eder. Bu bilgilere göre cüllâb’ın hazırlanma tekniğinin en çok kullanılanı şöyledir; Önce iyi kaliteli ve güzel kokulu gülsuyu ve şeker almalıdır Bunu İbn Şerif 15. yüzyılın güzel Türkçesi ile şöyle ifade eder; “… eyü ve gökçek râyihalu güllâb üç yüz dirhem, ak sâfî mükerrer şeker yüz dirhem alub..” Bir ölçü 50 Gunther, age. 1959. s. 69; madde 130.


şekere üç ölçü gülsuyu katıp kalaylı bir tencerede kaynatılır. Ateş çok şiddetli olmamalı ve bu sırada karıştırılmalıdır. Şurubun üstündeki kefi alınır ve şurup kıvamına getirilir. Hekimler cüllâbda kullanılacak şekerin yeterince temiz olmaması halinde önce şekeri az su ile hafifçe kaynatıp yumurta akıyla saf hale getirilmesini bu arada kefinin alınmasını tavsiye ederler; “az az kaynadalar tamâm şekerin kefi cemî‘ ola kefgirle sâf ideler..” Böylece cüllabın kaliteli olacağı belirtilir.51 Cüllâbın hazırlanışı Kemaliye’de biraz daha farklıdır; Kalaylı bir tencereye yeterince şeker konulup şekerin üstüne çıkacak kadar su konur ve ezilir ve kor ateşte kaynatılır; “…şol kadar kaynaya. hatta kıvama gelmege yakın ola, andan sonra üç şeker kadar gül suyun katalar, kaynadalar defi indüreler, turınc kab üzerine dökeler sovuyınca tura..”. Bu uygulamayı birkaç kere yaparlar ve her kaynatma sonunda turunç kaba dökülüp süzülür, soğutulur. Bu işlem şurup kıvamına gelinceye kadar devam edilir.52 Bu şekilde hazırlanan cüllâb hekimin uygun gördüğü reçetelerin ana maddesidir. Buna tarçın, kakule, zencefil gibi sıcak etkili maddeler ilave ederek “efâviyyelü cüllâb” , nilüfer, menekşe gibi tedavide kullanılan çiçeklerle kaynatarak nilüfer şurubu, menekşe şurubu 51 Tabîb İbn-i Şerîf , age. s. 240-241. 52 Şirvanlı Mahmud, age. s. 147 27b-9.

hazırlanır53. Cülâba “…Aynı mikdarda sığırdili otu ve kâsni yaprağı ayrı ayrı döğülüp katılırsa Kalbe kuvvet veren, yüreğin oynamasını giderip ferahlatan bir ilaç olur.54 Sade hazırlanan cüllâb; Birden bire çıkan ateşe, ateşlenmelerle çıkan hastalıklarda içildiğinde ciğere fayda eder, süddeleri açar.55 Celâlüddin Hızır’ın Müntahab-ı Şifâ adlı eserinde; Ateşli hastalıklar için hazırlanacak şerbetlerde cüllâbı kullanır; ekser mizaca yarar ve ıssı mizâclu kişilerim sıhhatin saklar dahi maddeyi latif kılur ve ciğeri şovudur ve idrâr-ı bevl eder dahi safradan olan hastalıklara nâfı dür öksürügi olmasa56. Cüllabı şeker yerine bal ile hazırlanırsa o zaman özelliği değişir. Serinletici değil ısıtıcı etkisi ön plana çıkar. Bu özelliği Celâlüddin Hızır yemekleri sindirici özelliğini belirtirken yazmıştır ;bal cüllâbın ziſtlü ya sakızlu küpe koyıcak ki bir kaç gün tura hamir gibi olur tacâmı sinirür diyerek Bir başka önemli formülünde balla hazırlanan cüllâbı; iki çölmek bal cüllâbın bir buçuk çölmek şireye katsa ve iki bellüt ağacı yüstin katsa tamâm olıcak çıkarsa bıraksa ve ol cüllâbdan içse uyku getüre57 diyerek faydalı 53 Tabîb İbn-i Şerîf, age. cilt1. s. 240-241. 54 Tabîb İbn-i Şerîf, age. cilt.2 s. 51. 55 İbnül- Baytâr. el-Müfredât, cilt 2 s. 482 Mâ el ward, aqua rosarum. 56 Celâlüddin Hızır, age. s. 198. 57 Celâlüddin Hızır, age. s.205.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011

33


Gül Şehri DİYARBAKIR olduğu konuda bir başka formül vermiştir. Cüllâbın tedavideki yerini 11. yüzyılda Türk Dünyası da biliyordu. Yusuf Has Hacib’in yazdığı “Kutadgu Bilig” adlı eserde ziyafetlerde cüllâb ikram edildiğini belirtiyor58. Güneşe Arz Edilen Macunlar Gülle hazırlanan mâcunların başında gelen “gülbe-şeker” ve “gülengübin” in ortak özellikleri mide için faydalı, sindirimi kolaylaştıran ve karaciğere kuvvet veren ilaçlardır. Gülbeşeker’e gül murabbası da denir, yapılışı kısaca şöyledir; taze gül yaprakları alınır, geniş gözenekli kalburdan geçirilir tohumları ayrılır. Bir ölçü gül yapraklarına üç ölçü dövülmüş şeker ilave edilir ve el ile iyice ovulur. Hepsi içi sırçalı kaba konulur ve güneşe bırakılır. Kabın üstüne kıl bir elek kapatılır ki güneş ilacı bozmasın. Her gün elle ovulur ve mâcun haline getirilirken otuz gün güneşte bırakılır. Bu şekilde hazırlanan gülbeşekerin faydası özellikle;“…midedeki balgamları azaldur, mideye, cigere kuvvet virür, ta’amı hazm itmege yardım olur..” diye belirtilmektedir59. Gülbeşeker hamileler ve loğusalar için de tavsiye edilen bir ilaçtı. Hacı Paşa “Yüklü avratlar ve lohusalar tedbirin bildürür” başlıklı bölümünde; “…gece yatacak vakt gülbeşeker yedüreler..” demektedir.60 58 Yusuf Has Hacib. Kutadgu Bilig. Çev. Reşid Rahmeti Arat. Türk Tarih Kurumu Yay. Ankara 1988, 66. Bölüm. “Öğdülmiş Odgurmış’a Ziyafete Davet Usulünü Söyler”. Mısra 4656. 59 Şirvanlı Mahmud, age. s. 144 22b. 60 Celâlüddin Hızır, age. s. 16 -17.

34

Gül murabbasına 2 vakiyye bal daha katarak sırlı kaplara konur. Gülencübin gülbeşeker den daha sıcak özelliğe sahiptir. Bu sebeple Eşref bin Muhammed kusan hastalara gülencübin den yemelerini tavsiye eder. O dönemlerde kusmak da vücudun sağlıklı kalması için tavsiye edilen eylemlerdendi. Bu sebepten herkes evinde gülencübini bulundurmalıydı. Eşref bin Muhammed yaşlılıkta yenilmesi tavsiye ettiği gıdaların başında gülencübin gelir. Bunu yaşlıların haſtada bir iki gün açken damla sakızı ile beraber yemelerinin çok faydalı olduğunu yazar. Kitâbü’l Mühimmât da cilt hastalıklarında gülencübin’den şurup yapılarak içilmesi tavsiye edilir. Gülencübin hazırlanmasında şeker yerine bal konularak yapılır; 1 ölçü bal eritilir, kefi alınır ona 10 ölçü gül konulup karıştırılır ve güneşe bırakılır. Üç günde bir karıştırarak elli gün güneşte bırakılır. Sonra 1 ölçü daha bal katılıp kavanozlara yerleştirilir61. Etkisi “.. sıcak karakterde olup, mide ve karaciğere kuvvet verir, sindirimi kolaylaştırır.”62 Gül Şurubu, Gül Şerbeti Osmanlı tıbbında gülden hazırlanıp tedavide kullanılan bir başka gurup; gül şurubu veya gül şerbetidir. Hazırlanışının macunlardan farkı gülü önce su ile kaynatıp bu suyun şekerle muamelesi ile hazırlanmasıdır. Gül şurubunu 61 Celâlüddin Hızır, age. s. 184. 62 Erzurumlu İbrahim Hakkı, age.s.435.


kapsamlı olarak İbni Şerif anlatıyor; “…alalar tâze kızıl gül yaprağın yüz direm kaynadalar ziyâde kaynamayup şöyle kim sehelce kaynadalar benefşe gibi bir âşe kaynaya gülün kızıl rengi suya çıka gül yaprağı ağarmaya henüz kızıllıcak yaprakda kala eğer ziyâde kaynayacak olursa acı olur ve kuvveti gider benefşe ve gül ve nîlûfer ziyâde kaynamamak gerek nâzikdür kuvveti gider hem ta‘âmı acı olur bezden süzeler iki yüz direm şeker katup kıvâma getüreler içeler nâfi‘ ola…” Bu şurubun daha kuvvetli olması istenirse yüz dirhem gül ve yüz dirhem şeker daha katılır. Hatta çok kuvvetli istenirse bu şekilde yedi defa tekrarlanabilir.63 Gül şurubunu Hacı paşa su yerine süt kullanarak, Kemaliyede ise gül üzerine dökülen sıcak su ile hazırlanır. Hekimler gül şurubunun “… ıssı marazlar şerbetin şeker ile bişüreler sovuk marazlar şerbetin balıla bişüreler..” diyerek şeker ve balın etkilerinin farklı olduğunu belirtirler 64. Şerbetin hazırlanması için önemli olan hususta; kışın pişen şerbetlenin kıvamının çok koyu olmaması, yazın pişen şerbetlerin ekşimemesi için kıvamının katı gerektiği belirtilir.65 Gül şurupları ve gül şerbetleri pek çok hasta63 Tabîb İbn-i Şerîf, age. s. 239,240,241. 64 Celâlüddin Hızır, age. s. 139. 65 Celâlüddin Hızır, age. s. 198.

lıkta başköşede bulundurulacak ilaçlardandır. İbnül- Baytâr “ el-Müfredât” adlı önemli eserinde faydalarını şöyle yazar; “..midede olan balgamı cila eder, yemeği hazm ettirir,mide ağrısına ve ishale ve bağırsak çıbanlarına fayda eder,eğer bu şuruptan epey bir süre içseler içteki azaları güçlendirir,gülü bal ile pişirip gargara etseler boğaz ağrısına iyi gelir..”66 Kemaliye’de gül şurubunun harareti giderdiği, susuzluğu sakin eylediği, mide yanmalarına iyi geldiğini ve tabiatı yumuşattığı, yüreğe ve gönle ferahlık verdiği yazılır67. Yadigârda gül şurubunu; mideye, karaciğere ve yüreğe kuvvet verdiğini, safrayı arttırarak vücuttan zararlı nesneleri attığını yazar.68 Kitab-ül mühimmat’ta boğaz ağrılarında ve bademcik hastalığında gül şerbetiyle gargara etmeyi, 69 Mârifetnâme’ de, iç organları kuvvetlendirir. Mürabbası sıcak olup mide ve karaciğere kuvvet verir, sindirimi kolaylaştırır.70 66 İbnül- Baytâr, el-Müfredât, cilt 2 s. 482 Mâ el ward, aqua rosarum 67 Şirvanlı Mahmud, age. s. 139, 19a-2. 68 Tabîb İbn-i Şerîf, age. s. 239-240. 69 “Kitâbü’l Mühimmât” Haz. Sadettin Özçelik. XV. Yüzyılda Yazılmış Bir Tıp eseri, Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yay. Ankara 2001. 157 s.. 52-53. 70 Erzurumlu İbrahim Hakkı. age. s. 435.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011

35


Gül Şehri DİYARBAKIR Ateşli hastalıklarda bu şerbetleri soğuk suyla karıştırıp içilmesi öneriliyor. şerbetlerin içilme miktarı en az on iki dirhemden en fazla yirmi beş dirheme kadardır. İksir Gibi Etkili Gülyağı Osmanlı hekimlerinin kullandığı gülyağı, bugün kullanılan gül esansı değildir. Güllerin damıtılması ile elde edilen gül esansı, tamamen aromatik bir yağdır. Eski tıpta kullanılan gülyağı ise güllerin uygun bir sıvı yağ içinde bırakılarak içindeki maddelerin bu yağa çıkması ile yapılır. Çiçeklerden, meyveler, kabuklar, kökler gibi yararlı olduğu düşünülen her bitkiden bu şekilde yağ çıkarılır. Gülden hazırlanan yağ ise özel bir yere sahiptir. Osmanlı hekimlerinin “Mübarek yağ” “iksir gibi faydalı yağ” olarak tanımladığı bu yağ bazen susam yağı, badem yağı bazen de zeytinyağı ile hazırlanır. Müntehabı şifa da “yağlar çıkarmak tarikasın bildirir” bölümünde gül yağı için birkaç formül verilir. Bunlardan biri; 100 dirhem susam yağı veya 100 dirhem tatlı badem yağına Kırk dirhem gül yaprakları konulur bir sırçalı kapta yirmi gün güneşe bırakılır. Çiçekler perverde olunca süzülüp yağı ayrılır ve kullanılır71. Aynı hekim buna benzer şu formülü de verir; Dört ölçü susam yağına bir ölçü gül yaprağını şişe içine koyarlar yirmi gün güneşte bırakırlar sonra süzülüp kullanırlar. Bir başka teknikte; dört ölçü kabuğu çıkmış dövülmüş badem veya 71 Celâlüddin Hızır, age. s. 192.

36

susam alınır, bir ölçü gül diplerinden temizlenir ve susama ilave edilir katılır güneşte iki ay durur sonra bu karışımı dövüp yağı çıkarılır.72 İbni Şerif Yadigârda; 40 dirhem gül 100 dirhem susam yağı(şirugan) yağına veya tatlı badem yağına veya zeytinyağına karıştırılıp 20 gün çiçekler tamamen perverde oluncaya dek güneşte bekletilir. Sonra yağını süzüp posasını atıp yağını saklamak gerek Amma çiçekler koyulmazdan evvel bu yağları kaynatmak iyidir.73 Osmanlı hekimlerinin 15. yüzyılda kullandıkları bu teknikler zamanla biraz daha değişime uğramıştı. Bu yağın çok aranan ve faydalı bir yağ olması sebebiyle 1852 yılında basılan bir halk tıbbı kitabında gül yağına geniş yer ayrılmıştır. Ebubekir Nusret Efendi’nin bu kitabında kendisi hazırlama tekniğini geniş olarak yazmıştı. Nusret Efendi usulü şöyledir; Dört yüz dirhem zeytin yağını bir tencereye koyup üzerine yüz dirhem taze gül yaprağı döküp hafif ateşle kaynatılır, gül pişinceye kadar ondan sonra çıkarıp bir temiz bezden iyice sıkılır. Sonra bu yağa gene yüz dirhem gül konup aynı şekilde kaynatılır. Dört defa daha bu şekilde yapılır. Sonunda bir şişeye koyup ağzı iyice kapatılır. Bir haſta sonra üstteki gül yağı iyi kapalı bir şişeye nakledilir. Özellikle altta kalan gül usaresini bu yağa geçirmemeğe dikkat edilir. Nusret Efendi “ şişelere koyup güneşe asmak bir köhne adettir öyle etseler de olur lakin yazdığımız başka surettir..” diyerek eski teknik72 Celâlüddin Hızır, age. s. 193 73 Tabîb İbn-i Şerîf, age. cilt2 s. 208-209.


lerden farklı olduğunu belirtir.74

denleri soğutma kabiliyeti daha fazladır der.76

Nusret Efendinin tekniği hâlâ geçerlidir. Bugünlerde yazılan alternatif tedavi kitaplarından İksir-i Şifa’da 150 sene önceki bu teknik verilmektedir; Kırmızı (kokulu olursa daha iyidir) gülün taç yapraklarından 1 kilo toplanır. Bir tencereye halis zeytinyağı konur, içine 250 gram gül konur kaynatılır, gül yaprakları ağda erir gibi olunca indirip süzmeli, sıkmalı, posasını atmalı, aynı yağ içine tekrar 250 gram gül konur, aynı şekilde kaynatılıp süzülür. Bu tertiple devam edilip 1 kilo tamamlanır. Buna tıbbi gül yağı denir. Bir şişeye konup muhafaza edilir. Şişenin dibine tortu yapınca, başka bir şişeye süzmelidir. Bu şekilde sık sık kontrol etmeli, tortuyu süzmelidir, tortu yağı bozar şifalı hassası kalmaz.75

Müntehabı şifada; dımağ(beyin) hararetine faydalıdır, beyinde yeni ortaya çıkmış sıcak tabiatlı hastalıklarda çok faydalıdır, Sıcaktan olan baş ağrısını geçirir. Baş ağrılarına gülyağını soğuk su ve sirke ile karıştırıp sürmeyi tavsiye eder. Ayrıca deri hastalıklarında özellikle kaşıntıyı geçirir sakin eder, uyuz gibi deri hastalıklarında faydalıdır der77. Kemaliye’de de bu yağın sürülmesiyle makat kaşıntılarında ve basurda faydalı olduğunu yazar.78

Yukarıdaki şekillerde hazırlanan gül yağının kullanıldığı yerler ve etkilerine gelince İlk önce İbni Sina yı yazmamız lazım. İkinci kitabının Duhn(Yağlar) bölümünde; Gülyağı beynin iltihaplanmasına başlangıcında ve sonrasında etkilidir, beynin gücünü çoğaltır ve anlayış gücünü arttırır, belleği güçlendirir. Onun rahatlatma etkisi vardır bundan dolayı Galenos a göre gülyağı çok soğuk vücutları ısıtır ve sıcak vücutları soğutur, normale döndürür. Bize göre sıcak be74 Hoca Nusret Efendi, Ebubekir Nusret, Risalei Nusret Efendi, Baskı 1268(1852) İstanbul 1302 baskı s. 50–51. Tabîb İbn-i Şerîf, age. cilt 2 s. 208–209. 75 Özgülen, Halit, İksir-i Şifa. Timaş Yay. , İstanbul 1998, s. 226.

Nusret Efendi ise; “…bu yağ iksire müşabih bir yağdır her kanda bir çıban veya bir kabarcık ya bir leke ya bir verem zuhur eder ise ibtidasında bu yağdan tılâ etmek sihir gibi te’sir edip def’ eder” diyerek cilt hastalıklarının başlangıcında tedavide kullanılmasını ve çok etkili olduğunu belirti79. Halit Özgüven’e göre de; Bu yağ, vücuttaki ağrı, sızı şişlikler, kabarcıklar ve sivilceler üzerine sürülürse şifa verir.80 Gözlere Şifa Ruhlara Gıda Eski Tıpta, tedavide kullanılan kitapları taradığımızda gülsuyunun faydalarını yukarıda gördük. Bu bilgiler ışığında gülsuyunun yararlarını “on altın fayda” da özetleyebiliriz. On faydanın dokuzu gülsuyunun ele dökülüp koklanması 76 77 78 79 80

İbn-Sînâ, age. s. 204-205 Celâlüddin Hızır, age. s. 193. Şirvanlı Mahmud, age. s. 136-137. Hoca Nusret Efendi, Ebubekir Nusret; age. s. 51. Özgülen, age. s. 226.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011

37


Gül Şehri DİYARBAKIR ile elde ediliyor, onunca fayda ise gülsuyunun veya gülsuyu ile hazırlanan şerbetin içilmesi ile. Gülsuyunu yani gülün kokusunun içinde saklandığı damıtılmış suyu koklamak; Ruhsal ve duygusal yapıları kuvvetlendirir, beyni ve aklı güçlendirir, beden ve yaşam kuvvetini arttırır, heyecandan oluşan kalp atışlarını düzenler, baş ağrısını geçirir, iğrenme, öğürmeyi ve kusmayı dindirir, göz kanlanmalarını ve ağrılarını geçirir. Dişetlerini güçlendirir, sarhoşluğu ve onun verdiği baş ağrısını geçirir. Gülsuyu şerbeti ise; Mideyi güçlendirir, mide bulantısına ve hazımsızlığa çaredir. Gülsuyunun faydaları sadece hekimler tarafından bilinmiyordu. Bunu kullanan herkes tedavideki etkisini öğrendi ve kullandı. Bu kullanım günlük hayatın her safhasına girdi. Gülsuyunun “gözlere şifa” etkisi; göz ağrılarına faydası, göz kızarıklıklarını geçirici etkisi çok bilinen ve kullanılan bir tedavi usulüydü. 13. yüzyılın çok önemli hekimi İbnül-Baytâr gülsuyunun kaynatılarak, buharına başı tutmanın; “göz kızarıklarında, göz ağrılarında faydalı olduğu ve yeni başlayan göz hastalıklarını tedavi ettiği, hastalığın ilerlemesini önlediğini” yazar. Aynı kitapta Huneyn bin İshak’ın da gülsuyunun gözlere faydalı olduğunu bildirdiği kaydedilmiştir.81 15. yüzyılın önemli tıp kitabı Kemâliye’de; Gülsuyunun sumak ile pişirilmesiyle elde edilen suyun göze sürülmesiyle kanlanan kızaran göz ağrısını, göz kanlanmasına 81 İbnül- Baytâr, age.

38

ilaç olduğu bildirilir.82 Şirvânî’nin “Mürşid” adlı tıp kitabında gülün birinci derecede soğuk ve üçüncü derecede kuru olduğunu gülsuyunun göz ilacı olarak kullanılmasında “ göze istenmeyen maddeleri indirmez” olduğu belirtilir83 Gülün güzel kokusunun gözlere ve ruhlara şifa olduğunu anlatan bir hikaye Mevlânâ’ya aittir. Eflakî Dede’nin yazdığı bir menkıbeye göre ; Mevlânâ Şems’le koyu bir can sohbetine dalmışken duvar açılır ve altı heybetli adam Mevlânâ’nın önüne bir demet gül bırakıp, hiç konuşmadan geldikleri gibi çıkıp giderler. Mevlânâ bu olaya şahit olan eşi Kira Hatun’a “O gül demetini başkasına gösterme. Çünkü Hindistan’ın kutupları ve Kutsal İrem bağının bahçıvanları onu can dimağını ve gözünü kuvvetlendirsin diye göndermişler” diye tembih eder. Eflâki Dede’nin anlattığına göre Kira Hatun bu gülleri son nefesine kadar saklamış, “kimin gözü ağrısa bu gül yapraklarını sürünce o anda iyileşirmiş.”84 Gülsuyu çok uzun zamanlar göz damlalarının kolirlerin içinde yer almıştı. Gülsuyunun faydalarından üzerinde durulması gereken bir diğeri “ruhlara gıda” olmasıdır. Gülsuyunun psikolojiye etkisi ve ruhlara şifalı olduğu sadece hekimler tarafından değil tedavideki etkisini bilen herkes tarafından kullanıldı. Bu kullanım günlük hayatın her safhasına 82 Şirvanlı Mahmud, age. 126 8a-1. 83 Muhammed bin Mahmûd-ı Şirvânî. age. s. 342. 84 Ayvazoğlu, Beşir, “Ariflerin Menkibeleri‘nde Eflâki Dede,” Güller Kitabı, İstanbul, 1996, s. 97.


girdi. Şairler bu çok iyi bildikleri faydaları şiirlerine de naklettiler. İmam Suyuti’nin mısralarında , “ Güzel kokulu nebâtatın padişahı olan gülüm, Canlara sefâ, ruhlara gıdâyım” denilerek bu fayda çok güzel özetlenmişti.85 Fuzuli bir kasidesinde; Yine dîvane-i aşk eyledi dârüşşifâ meyli. Yine gülzâre çıktı kûşe-i mihnet giriſtârı” mısralarında86 aşkından deli divane olan aşık tedavi olmak için darüşşifaya değil gül bahçesine yönelmişti.

beyni kuvvetlendirir ve duyuları keskinleştirir, yaşam kuvvetini arttırır, heyecandan dolayı aşırı kalp atışında faydalıdır, güzel kokulu kuvvetiyle bedeni güçlendirir” der.89 15. yüzyılda yazılmış önemli tıp kitabı “Kemâliye” de gülün o güzel kokusunu; “Bu koku ruhaniyeti kuvvetlendirir ve kalbi pek safi eyler der ve “gül kokusunun meleklerin sevdiği koku “ olduğunu yazar.90

Gülsuyuna geçirilen gülün güzel kokusunun insan psikolojisine faydalı etkisi çok bilinen bir etki idi. Eski Tıbbın prensi İbn-Sînâ bu etkiyi; “Hoş kokusundan dolayı ruha hitap eder, onun rahatlatma etkisi vardır, bayılmalarda ve hızlı atan kalplerde çok yararlıdır “ “anlayış gücünü arttırıp, belleği güçlendirir” diyerek belirtir.88 İbnül- Baytâr “ el-Müfredât” adlı tıbbi bitkilerin etkilerini anlattığı kitabında; “Gülsuyu aklı,

Gülsuyunun psikolojiye etkisini anlatırken “güllâbici” yi unutmamız gerekiyor. Osmanlı tıbbında önemli yeri olan gülâbiciler; Akıl hastalarının bakıcılarına verilen ad idi. Tımarhanelerde veya daha eski haliyle akıl hastalarının bakıldığı darüşşifalarda görevli olan bu şahıslar hastalara gülsuyu yani “gülâb” dökmekle görevliydiler. Ahmet Vefik Paşa, “Lehçe-i Osmânî” adlı sözlüğünde; Güllâbi; kullabi, tımarhaneci olarak belirtir.91 Midhat Sertoğlu “ Osmanlı Tarih Lûgatı” nda Güllâbici “Eski tımarhanelerde delileri zapt etmeye ve uslandırmaya memur kimse” olarak açıklar.92 Önceleri sadece gülsuyu dökenler ve zamanla akıl hastalarına bakan bu güllâbiciler Osmanlı tıbbında çok uzun zaman hizmet vermişlerdi. Güllâbiciler Cumhuriyetin ilk yıllarında değişti ve hastabakıcı olarak adlandırıldılar. Osmanlı

85 Türk Çiçek ve Ziraat Kültürü Ürünü Üzerine, Cevat Rüştü’den Bir Güldeste. Haz. Nazım Hikmet Polat. s. 249. 86 Ayvazoğlu, age. s. 96-97. 87 Şeyh Hakim Muinüddin Çişti, Sûfî Tıbbı. İnsan Yay. İstanbul 2001. s. 134. 88 İbn-Sînâ, age. s. 205.

89 İbnül- Baytâr, age. s. 482. 90 Şirvanlı Mahmud, age. s. 126 8a-1. 91 Ahmet Vefik Paşa, Lehçe-i Osmânî, GÜL mad. (İstanbul 1306). Haz. Recep Toparlı. Türk Dil Kurumu. Ankara 2000, s. 167. 92 Sertoğlu, Midhat. Osmanlı Tarih Lûgatı. Güllabici Mad. Enderun Kitabevi, İstanbul, 1986. s. 127.

Gülsuyunun ruhlara etkisini Şeyh Hakim Muinüddin “Sûfî Tıbbı” kitabında; “Gül bitki alemindeki tüm çiçeklerin en üstünüdür. Gül fiziksel, duygusal ve ruhsal yapıların tümü üzerinde aynı anda iş görür ve her üçünü de saflaştırıp yüceltir” diyerek özetler.87

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011

39


Gül Şehri DİYARBAKIR döneminden Cumhuriyetin ilk yıllarına kadar akıl hastalarına hizmet eden Mahzar Osman Uzman bu konuda çok önemli yenilikler yapmıştı. Onun zamanına kadar güllâbiciler görevli idi. Mahzar Osman Uzman “Tababeti Ruhiye” adlı kitabında 1919 da Toptaşı Akıl Hastanesinde yaptığı düzenlemeleri anlatırken “Güllâbiciler hastabakıcı kıyafetine sokuldu” diyerek o tarihe kadar devam eden geleneği kaydeder.93

93 Mahzar Osman Uzman, Tababeti Ruhiye, “Türklerde Tababeti Ruhiye,” İstanbul Üniversitesi Yay. Kader Matbaası, İstanbul, S. 140, 1941. s. 65.

40


Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011

41


GÜL İLE EVDE HAZIRLANABİLECEK FORMÜLLER

Prof. Dr. Ayten ALTINTAŞ

İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Tıp Tarihi ve Deontoloji A.B.D.


Gül Çayı Bahçenizde veya balkonunuzda kokulu Isparta gülü yetiştirmişseniz baharda taze gül yapraklarından hazırlanan gül çayını sakın ihmal etmeyin. Bu zevki son yudumuna kadar tadın. Bir taraſtan da bu gülleri kurutun ve karanlık kış sabahları için ayırın. Taze Güllerden Çay Çay yapacağınız kokulu Isparta gülüne hiçbir kimyasal madde değmemiş, toprağına da o zehirlerden bulaşmamış olmalıdır. Şehir kirliliğinden ve ekzos artıklarından uzak olmalıdır. Şehirlerde bu şartları bulamayanlar, Isparta’da bu şartlarda yetiştirilmiş organik, ekolojik güllerden getirtebilirler. Isparta bölgesinde özel ekolojik sertifikaya sahip güller yetiştiriliyor. Bu taze güller bozulmadan bir haſta size “taze gül çayı” zevkini tattıracaktır. Isparta gülü, gülcülerin çok iyi bildikleri gibi goncalar tam açmamışken sabahın çok erken saatinde toplanır. Bu hem içindeki faydalı maddelerin en yüksek miktarının, hem de güzel kokusunun doruk noktasının zamanıdır. Bu çiçekler asla yıkanmaz. Yaprakları ayrılır, içindeki tohumlar ve ziyaretçi böcekçiklerden temizlenir. Çok miktarda kullanacaksanız, bir elek ile eleyerek sadece yaprakların kalmasını sağlayabilirsiniz. Sabahleyin ilk olarak bu çayı için. Yanında başka şey içmeyin ve yemeyin, sadece gül çayına odaklanın tadını ve kokusunu daha iyi anlarsınız. Porselen bir fincan-

da hazırlamanızı ve mümkünse gül motifli bir porselen fincanı seçmenizi tavsiye ederim. Fincanın dibine bir tutam gül yaprağı koyun. Başlangıçta büyük bir tutam olmalı. Tadına alıştıkça daha azaltabilirsiniz. Zamanla az bir miktarda gülle de aynı tadı hissedeceksiniz. Üstüne kaynamakta olan kaliteli kaynak suyundan dökün, fincanın bir parmak altına kadar doldurun. Yavaşça karıştırın. Metalik kaşıkla karıştırmayın, zarif ince tahta kaşık veya mümkünse gümüş çay kaşığı ile karıştırmalısınız. Gümüş kaşık gülün kokusunu daha belirgin yapıyor. Tahta kaşık ise nötrdür. Metalik kaşık kokuyu örter. Gül yapraklarının alta çökmesini bekleyin. Artık karıştırmayın. Fincanın soğuyan üst tabakasından içmeye başlayın. Karıştırmazsanız her yudumda aynı sıcaklığı ve tadı alacaksınız. Gül çayını şekerle tatlandırabilirsiniz, kokuyu belirginleştirir fakat tadı örter. Balla da içebilirsiniz fakat çok az koymalısınız, kokuyu ve tadı örter. Çok şekerliye alışkın iseniz Gülbeşeker bölümünde anlatılan tatlıdan bir kaşık koyabilirsiniz. Çayı yudumladıktan sonra çayın dibinde kalan gülü de yemenizi tavsiye ederim, ziyan etmeyin. Gül çayı sadece sabahları veya akşam yatarken içilmeli. Rahatlatıcı, ferahlatıcı, mutluluk verici etkisini hemen hissedeceksiniz. Kurutulmuş Güllerden Çay Gül mevsiminde gülleri kurutun kış için saklayın.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011

43


Gül Şehri DİYARBAKIR Nasıl kurutulduğunu ve saklandığını bilmediğiniz kuru gülleri satın almayın. Mümkünse siz hazırlayın. Hatta kendiniz için mutlaka siz kendiniz hazırlayın. Gül bu ihtimamı hep ister. Gülleri kurutmak hem çok kolay hem de zor bir sanattır. Dikkat edin. Kokulu güller Mayıs ve Haziran ayında açtığı için iç mekânda kurutmanızı tavsiye ederim. Zamanınız varsa günün sıcak saatinde dışarıya çıkarıp, güneş çekilirken hemen içeriye alın. Zamanınız yoksa gülleri evin sıcak ve temiz bir köşesinde kurutun. Kendiniz için özel olduğu için bir kilo gül size yeterlidir. Daha çok gül kurutursanız tüketemezsiniz ve yazık olur. Kullanacağınız güller yukarda yazdığım gibi ekolojik ve emin bir yerden satın alınmalı veya kendi bahçenizden özenle toplanmalıdır. Bir kilo gül yapraklarını temiz bir mutfak bezi üzerine serin ve temizleyin. İsterseniz parça parça elekten eleyerek eleğin üzerinde sadece yaprakların kalmasını sağlayabilirsiniz. Bence temiz beyaz bir mutfak bezinin üzerinde sadece güzel yaprakları elinizle toplamalı geri kalan her şeyi atmalısınız. Büyük geniş tahta bir tepsiye beyaz temiz bir mutfak bezi serin. Mümkünse ham keten bez olmalı. Ayıklayıp ayırdığınız gülleri bu bezin üzerine serpin. Seyrek olmasına dikkat edin. Bu tepsiyi evin temiz ve sıcak köşesine bırakın. Eğer mevsim soğuk geçiyorsa tepsiyi uzaktan güneş gören bir masanın üzerine bırakabilirsiniz. Gülleri temiz bir tahta spatüla ile karıştırıp havalan-

44

dırabilirsiniz. Nazik güller kısa bir sürede kuruyacaktır. İyice kuruduğundan emin olmadan torbaya kaldırmayın. Kuruduğundan emin olduğunuzda temiz keten bir torbaya koyup evin kuru ve kuytu bir dolabında saklayın. Mutfak dolaplarını tavsiye etmem. Yatak odanızdaki dolaplar daha uygun olur. Kuru güllerden çay hazırlanması da yukarıdaki gibi olmalıdır. Karanlık ve soğuk kış sabahları güne mutlaka gül çayı ile başlayın. Neşeniz yerine gelecektir. Sevdiklerinize ve güzelim bebeklerinize de bu çaydan ikram edin, sevginizi paylaşın. Evde Gülsuyu Hazırlamak Gülsuyunun faydalarını, özellikle güzelliği arttırıcı etkisini öğrendikten sonra iyi bir gülsuyu arama maceram başladı. Bütün marketlerde sözleşişmiş gibi “Güllü su” dan başka bir şey yoktu. Güllü su, bildiğimiz suyun içine gül esanssının konulması ile hazırlanıyordu ve bu etikette de bildiriliyordu. Suyun içindeki gülyağı da sentetik bir uçucu yağdı. Mısır çarşısına gittim kapağında hakiki gülsuyu yazan her markayı aldım, kullanmaya başladım. Bir yandan da test ediyor aralarındaki farkı anlamaya çalışıyordum. Daha sonra Isparta’ya birçok kere gittim ve bu markaların imalini görme fırsatını buldum. Sonuç bir hayal kırıklığı idi. Yüzlerce senelik gülsuyu geleneği hiç kalmamıştı ve ticarette gülyağı ön plana geçtiğinden gülsuları artık “suyunun suyu” idi.


Evde gülsuyu hazırlama hayalleri kuruyordum ki arkadaşım Armağan İmamoğlu imdadıma yetişti. Annesi evde, mutfakta gülsuyu hazırlıyordu ve bu tekniği bana öğretti. Zamanın çok hızla akıp geçtiği bugünlerde evde gülsuyu hazırlamaya girişirmiydiniz? Bilmiyorum ama değer. Eğer bunu deneyemeyecekseniz, araştırın ve gene Isparta yöresinde sertifikalı ve taze gülsuyu bulma şansınız var. Evde gülsuyu yapmak isterseniz ihtiyacınız özel bir tencere. Bir zamanlar evlerde büyük ziyafetler için her zaman bir kenarda bulunan büyük kapaklı ve yuvarlak aşçı tencerelerinden. Özellikle bakır ve kalaylı tencerelerdenÇelikten bu şekilde tencere var mı bilmiyorum- Tencerenin önemli özelliği kapağının tutacak yerinin aynı metalden olması ve dışarıya doğru çıkıntı yapması. Tencerenin dibine 1 santim kadar temiz deniz kumu döşeyeceksiniz. Tencerenin ortasına gene bakırdan bir tas yerleştireceksiniz. Bu tas da sıcaklığa dayanıklı bakır veya çelikten olabilir. Bu tasın etrafı yani tencerenin içi güllerle doldurulur. Sıkı sıkı gülle doldurmalısınız. Bu güller içerdeki tasın yerinden oynamasına da mani olur. encerenin kapağı ters çevrilir ve tencerenin üzerine güzelce kapatılır. Sıkıca örtülür ve tencerenin havasının kaçmaması için hamur ile kapak sıkıca sıvanır. Tencere hafif bir ateşin üzerine konur. Bu arada tencerenin kapağının içi soğuk su ile doldurulur ve bu su ısındıkça soğutmak için bir uygun maşrapa ve bir kova soğuk su da hazır

bulundurulur. Buradaki teknik; Gül yapraklarının içinde bulunan ve su ile uçabilen maddelerinin ve özellikle uçucu yağının (gül yağı, gül kokusu) ayrıştırılmasıdır. Sıcaklıkla gül yapraklarının içindeki suda çözünen maddeler buharlaşıyor ve yukarıya doğru uçuyor. Orada tencerenin kapağı ile karşılaşıyor, kapağın bombesinde toplanıyor, orayı dışardan soğuk su ile soğuttuğumuz için buharlaşan maddeler soğuyor ve damlalar halinde tasa akıyor. Bu damıtma kısık ateşte sabahtan akşama kadar devam eder. Bu arada kapaktaki su devamlı soğutulur. Bunun için evde yalnız olmasanız daha iyi olur. Yardımcı arkadaşlara ihtiyaç var. Akşam olunca tencereyi ateşten alıp soğumaya bırakacaksınız. Tencere soğuyunca hemen kapağın hamurlarını kırıp, şahane gülsuyunu kurtarın. Bu mükemmel gülsuyu sizi tencerenin içinde sessizce bekliyor olacak. Hemen en kıymetli temiz şişelere koyup, ağzını sıkıca kapatıp buzdolabına kaldırın. Size özel ve hiçbir yerde bulamayacağınız hakiki gülsuyu budur. Bunu çok özel bir yerlerde kullanabilirsiniz. Size özel tatlılarda (Herkesle paylaştıklarınıza harcamaya gerek yok sanırım) ve güzelliğiniz için. Bir de bebeğinizin cildi için kullanmalısınız. Gülsuyunun içinde 83 tane faydalı madde var. Bir de muhteşem kokusu. Moraliniz bozulduğunda sıkıntılarınızı bu şişedeki kokuyla paylaşın çok faydalanacaksınız. Gülsuyunun kırışıkları ve ciltteki lekeleri giderici etkisi, si-

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011

45


Gül Şehri DİYARBAKIR vilcelere faydalı olduğu ve içinde mikroplarla savaşan maddelerin (antiseptik) bulunduğunu da unutmayın. Gülbeşeker Çocukluğumuzda aklımızda kalan hoş bir sözcüktü gülbeşeker. Gül ve şekerle ilgisi vardı ama tam olarak ne idi bilmiyordum. Tıp kitaplarındaki tedavi edici formülleri okuduğum zaman gülbeşekerin ne olduğunu öğrendim; “İki kere şekere bulanmış gül” İki kere şekere bulanmış gül de bana fazla bir şey ifade etmiyordu. Ancak hazırlanmasını öğrendiğinizde bu muhteşem tatlıyı, daha doğrusu ilacı kavrayabiliyorsunuz. Önce organik ve temiz, kokulu güllere ihtiyacınız var. Güvendiğiniz yerde yetiştirilen bu güller, goncaları biraz açtığında ve sabahın erken saatlerinde toplanır. Bir kavanoz gülbeşeker için yarım kilo gül almanız yeterli. Bu güller temiz bir bez üzerinde açılır ve sadece düzgün pembe yaprakları seçilir alınır. Diğer kısımlar atılır. Güller asla yıkanmaz.cGüller geniş cam bir kâsenin içinde 1 ölçüye 2 ölçü şeker konularak güzelce ovulur. Bu cam kasenin üzeri temiz bir bezle örtülür ve kase güneş gören bir yerde bırakılır. Örtülen bez koyu renkli olmalıdır. 20 gün bu şekilde kalır. Sonra cam kase alınır ve karışım tekrar güzelce ovulur. Üzerine 1 ölçü şeker daha konulur ve tekrar ovulur. Kasenin ağzı bir koyu renk bezle kapatılır ve tekrar aynı yere güneşe bırakılır. Bu sefer 10 gün durma-

46

lı. Süre dolunca kap alınır tekrar güzelce ovulur. Gülbeşekeriniz hazırdır. Bunları cam bir kavanoza veya daha iyisi ağzı iyi kapanan ve üstünde gül resimleri olan porselen bir kaba boşaltılır. Gülbeşekerde gülün kokusu ve lezzeti aynen korunur. Dikkat edilmesi gereken önemli husus, kullandığınız şekerin güvenilir bir şeker fabrikasında ve yalnızca şeker pancarından imal edilmiş olması gerektiğidir. Bu bilgileri şeker paketlerinin üzerini okuyarak öğrenebilirsiniz. Gülbeşeker her evde bulunması gereken önemli bir ilaçtır. Öncelikle yemekleri hazmetmeye yardımcıdır. Mideye ve karaciğere çok faydalıdır. Ağır yemeklerden ve ziyafetlerden sonra eve gelince bir dolu mama kaşığı yemelidir. Bu arada şunu hatırlatmakta fayda var. Osmanlılarda mama kaşığının adı “gülbeşeker kaşığı” dır. Doktorlar ilaç alımını tarif ederken “gülbeşeker kaşığı” ölçüsünü kullanırlar. Gülbeşeker hamileler ve loğusalar için de çok güzel bir ilaçtır. Akşamları yatarken bir kaşık gülbeşeker yemeleri Osmanlı hekimleri tarafından fevkalade tavsiye edilmiştir. Mide bulantılarını önler, rahatlatır. Kolay Gül Reçeli Gülle hazırlanan ve Osmanlı tıbbında yer alan pek çok gül macunu var. Bugünkü gül reçellerinin daha kıvamlısı olan bu macunların ha-


zırlanma tekniği ve kullanılan malzemeleri çok çeşit gösteriyor. Bu çok doğal çünkü hepsi ayrı bir ilaç ve burada kullanılan malzemelerin özellikleri var. Burada sizlere yemesi daha kolay olan macundan daha yumuşak ve alıştığımız bir kıvamdaki gül reçelinin pratik bir tarifini vereceğim. Çok kolay ve çok faydalı bir reçeldir. Siz siz olun çarşıdan “İsmen gül reçeli !” almayın. Hazır gül reçellerinin içindekiler kısmına bakınca ne dediğimi anlarsınız. Bütün turistik otellerin açık büfe kahvaltılarında ilk önce baktığım şey gül reçeli olup olmadığı oluyor. Gül reçeli olduğunu görünce seviniyorum, bize has bir tadı yabancılar da tadacaklar diye. Fakat her seferinde bir hayal kırıklığı ile karşılaşıyorum. Gül reçellerinin hepsi “İsman gül reçeli”, ne gül kokuyor, ne de gül tadı var. İçine konan tatlandırıcıdan mıdır, özensiz ve bilmeyenler tarafından hazırlanmasından mıdır, bu kahve rengi bal kıvamındaki glikoz çorbası beni hep üzer. Halbuki annelerimizin hazırladıkları pespembe, mis gibi gül kokulu reçeller, sadece gül ve şekerden yapılırdı. Sonradan içine renk maddesi, koku maddesi, tat maddesi karıştırılmazdı. Buna ihtiyaç yoktu ki. Çok şükür şimdi de o mis gibi kokulu gül reçelleri yapanlar var, çalışan bizler bile bunu yapma şansına sahibiz. Kendinizi bu zevkten mahrum etmeyin.

Öncelikle organik ve usulüne göre toplanmış güllerden alın. İhtiyacınız olan reçele göre miktarı seçin. 1 kilo gül ufak aileler için yeter de artar bile. Güller temizlenip istenmeyen kısımlar atılınca zaten azalıyor. Gül reçeli yapan annelerimiz pembe güllerin dibinde kalan beyaz kısımlarını keserler, o kısmın reçele acılık verdiğini söylerlerdi. Ne kadar doğru bilmiyorum ama ben de öyle yapıyorum. Bunun pratik bir çözümü de var. Tam açılmamış goncalar toplandığı için öncelikle gülleri bozmadan bütün halinde tutuyorum ve bir mutfak makası ile tamamının dip kısımlarını kesiyorum. Çok kolaylıkla beyaz kısımlardan toptan kurtuluyorum. Daha sonra bu yaprakları açıp temizliyorum. Sadece temiz gül yaprakları kalıyor. Bu gülden 2 su bardağı dolusu alın ve geniş, fazla derin olmayan bir karnıyarık tenceresine koyun. Kalaylı bakır tencereniz varsa çok iyi olur, yoksa çelik tencere kullanın. Asla teflon tencereleri kullanmayın. Faydalı olacağız derken sizi zehirlemeyelim! 2 su bardağı su ilave edilir ve kapağı kapatılır hafif ateşte pişirilir. 5 -7 dakikada gül yaprakları yumuşar, pişer. Buna 2 bardak dolusu şeker (şeker pancarı şekeri) ilave edilir, 1 çay kaşığı limon tuzu veya yarım limon suyu katılır ve hafif ateşte kapağı açık olarak kaynatılır. Limon suyu veya limon tuzunun fazla olması sizi korkutmamalı. Hafif ekşimsi gül reçeli şimdilerde daha makbul oluyor. Aynı zamanda pembe rengi sabitliyorlar. Kaynayan gül reçeli yavaşça tahta kaşıkla karıştırılır, reçel kıvamına gelince ateşten alınır.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011

47


Gül Şehri DİYARBAKIR Sıcakken ufak cam kavanozlara boşaltılır. Bu cam kavanozlar, ailenin 1 haſtada yiyeceği kadar reçel alacak büyüklükte olmalı. Reçel bu kavanozlarda ağzı kapatılmadan soğuması beklenmelidir. Soğuduktan sonra kavanozların kapağını kapatır, bu kapağa ufak pembe peçete kağıtlarını geçirerek ambalaj lastiği ile tutturursanız çok kıymetli bir reçele gereken değeri biraz olsun vermiş olursunuz. Bu reçel aslında çok faydalı bir ilaçtır. Mideyi rahatlatır, hazmı kolaylaştırır, Özellikle yaşlıların mide hazımsızlıklarında kullanılırdı. Bağırsakları yumuşatıcı etkisinden dolayı yaşlıların yatarken bir kaşık almalarının faydalı olduğu bilinir. Çocuklarda da aynı etkiyi verir. Gül reçeli muntazam yendiğinde iç organları tedavi eder ve gençleştirir. Yeni yapılan bilimsel araştırmalarda gülün antioksidan ve gençleştirici etkisi ispat edildi haberiniz olsun. Gül Şerbeti Osmanlı tıbbında çok kullanılan bir başka ilaç gurubu da gül şerbeti veya gül şurubudur. Hastalığa veya kullanma yerine göre çok farklı formüller tarif edilmiştir. Gül ve bal’la hazırlanan şuruplar, gül ve şeker ile gülsuyu ve şeker ile gülsuyu ve bal ile hazırlanan şuruplar en çok kullanılanlar idi. Gülencübin, cüllâb, gülbalı, gül şerbeti, gül şurubu gibi birçok özel ismi de vardı. Bizim için bugün böylesine detaylara ihtiyacımız yok.

48

Güzel bir gül şerbeti için içimi, görünüşü, tadının güzel olması ve kolay hazırlanması esas olmalı diye düşündüm. Gülden hazırlandığı için de faydalı etkisi zaten en önemli unsurdu. Gül şerbetini ben gül reçeli gibi hazırlıyorum, gerektiği zaman süzerek ve sulandırarak gül şerbeti hazırlanabiliyor. Eğer hemen tüketilmeyecekse gül şerbeti çabuk bozulur. Güllerin açtığı mevsimde havalar çok sıcak olmadığından buz gibi bir gül şerbetine ihtiyaç yoktur(Nişan törenleri hariç). Gül şerbeti nişan törenlerinin vazgeçilemez güzelliklerindendir. Gül şerbetinin içildiği ideal mevsim sıcak yaz günleridir. Bu sebepten ilkbaharda gül şerbeti macunu hazırlamalı, istendiği zaman kullanılmalıdır. Organik ve sertifikalı güllerden 1 kilo alınır, önce goncaların diplerindeki beyaz kısımlar mutfak makası ile kesilir sonra temiz yaprakları seçilerek ayıklanır. Güllerin hepsi bir ölçek ile ölçülür ve kalaylı bakır ve fazla derin olmayan bir tencereye konur. Gülü ölçtüğünüz kap kadar suyu güllerin üzerine dökün ve hafif bir ateşte pişirmeye başlayın. Tencerenin kapağı kapalı olsun. 10 dakika hafif hafif tıkırdasın ve güller pişsin. Buna o ölçtüğünüz ölçek ile iki ölçek şeker ilave edin ve 1 limon suyunu üzerine dökün. Hafif ateşte kaynatmaya devam edin fakat bu sefer tencerenin kapağı açık olsun. Kaynayan bu gül bulamacını yavaşça tahta kaşıkla karıştırın, reçel kıvamından daha koyu bir kıvama gelince pişirmeyi durdurun. Hazırlanan bu şerbet macununu sıcakken uygun bir cam kavanoza aktarın, soğumasını


bekleyin. Soğuduktan sonra kavanozu kapatın ve buzdolabına kaldırın. Şerbetin Hazırlanması Gül şerbetinin özelliği serinletici olmasıdır. Sıcak yaz günleri veya eski tıpta tavsiye edildiği gibi ateşlenildiği zaman hazırlanmalıdır. Hazırlanan macundan ihtiyaç olduğu kadar cam bir kaseye alınır, birkaç adet buz ve biraz soğuk su ilave edilir, tahta kaşıkla karıştırılır. İstenilen seyreltmeye ulaşılınca tel bir süzgeçten süzülür, gül yaprakları ayrılır, şerbet kullanıma hazırdır. Özellikle ufak tuzlu kurabiyelerin yanında çok güzel gider. İlaç olarak içecekseniz çok soğuk olmamalı ve daha koyu kıvamda olmalıdır. Ateşli hastalıklarda ve hastalıktan yeni kalkmışlara nekahet devresinde gül şerbeti tavsiye edilir. Mide ve bağırsaktaki hastalıklara da gül şerbeti verilir. Özellikle içki sofralarından yeni kalkmış ve sarhoşluk belirtileri gösterenlere bir gül şerbeti verilerek ferahlatılırdı. Bu şerbet sarhoşluğu da açar, daha rahat ettirirdi. Denemesi çok kolay! Güllü Tart Gülün güzel kokusunu bir tartta tatmak isterseniz, kolayca hazırlayacağınız bir tart tarif edebilirim. Bu tartta kullanacağınız güller, daha önce hazırladığınız gül reçelinden alınacaktır. Dolayısıyla gül reçeliniz varsa her mev-

simde güllü tart yapabilirsiniz. Tartın Harcını Hazırlamak 3 adet mayhoş elma rendelenecek, kendi suyu ile hafifçe pişirilecek. İçine 3 yemek kaşığı gül reçeli konacak ve karıştırılacak. Harcımız hazır. Hamuru • 1 çay bardağı naturel zeytinyağı. • Yarım çay bardağı toz şeker • Bir tutam tuz. • 2 yumurta • Yarım çay bardağı süt • 1 büyük kaşık sirke. • Alabildiği kadar organik un. Hamur kulak memesi yumuşaklığında yapılır, yoğrulur. Hazırladığınız hamurun yarısını kullandığınız tart kabının altına döşeyin, ellerinizle düzgünleştirin. Hamurun üstüne hazırladığınız harcı sıvayın. Kalan hamuru merdane ile açın ve tırtıllı kesecek ile ince uzun şeritler kesin. Bu şeritleri harcın üzerine sepet şeklinde sıralayın. Hazırladığınız tartı 170 derecedeki fırına koyun ve üzeri kızarana kadar pişirin. Güzel bir kahvenin yanında ince bir dilim olarak servis yapın. Sağlıklı ve lezzetlidir. Gül Sirkesi Eski tıpta gül sirkesi özellikle mide ve karaciğer rahatsızlıklarında tavsiye edilir, fakat yapımı hakkında bilgi verilmez. Gene bir tıp ki-

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011

49


Gül Şehri DİYARBAKIR tabında gül sirkesi değil “güllü sirke” yapımı anlatılır. Bu yapım şöyleydi; İyi kaliteli üzüm sirkesinin içine bir çıkın içinde kurutulmuş güller konuyor ve sirke küpünün ağzı kapatılıyordu. Gül çıkını sirkenin içinde bir kaç ay bekletildikten sonra çıkarılıyordu. Bu sirke bir ilaçtı ve öyle kullanılıyordu. Benim hazırladığım sirke ise gülün fermantasyonuyla hazırlanıyor. Güllerin açtığı mevsim organik sertifikalı güllerden alınır. Yarım kilo gül temizlenir, ayıklanır. Büyük bir cam kavanoza konulur. İçine fermantasyon yapması için 2 büyük kaşık bal veya şeker konulur. Güllerin üstünü örtecek kadar sıcak su konur. Hepsinin üzerine maya olarak 3 kaşık hakiki naturel elma sirkesi konur karıştırılır. Kavanozun kapağı kapatılır ve mutfağın ılık bir yerinde bekletilir. Bir ay sonra tadına bakılır, istenilen kıvama gelmemişse tekrar bekletilir. Sirkenin istenilen keskinliği sağlanmışsa süzülür ve cam bir şişeye alınır. Buzdolabına konulur. Hazmettirici özelliği çok belirgin olan bu sirkeyi et yemeklerinin yanında hazırladığınız ot salatalarında bolca kullanabilirsiniz. Güzellik Reçetelerinde Gül Gül Maskesi Tarihin her döneminde kokulu gülün güzellik malzemesi olarak kullanılması boşuna değilmiş. Yeni yapılan bilimsel araştırmalar gülün gençleştirici, kırışıkları giderici ve onarıcı etkisini ispat ettiler. Bu etki gülün kendisinde, haş-

50

lamış gülde, gülsuyunda, gül yağında da var, belki daha ispat edilmeyen başka etkileri de. Bu sebepten güzelleşme çabalarında gülün en önde gitmesi lazım gelecek. Gülü kullanmada en basit ve etkili usul onu maske olarak kullanmaktır. Taze gülleriniz varsa onları parmaklarınızla ezip göz kenarlarına veya yüzünüze sürebilirsiniz. Taze gülleriniz yeteri kadar varsa ve tam bir maske uygulamak istiyorsanız o zaman ufak bir blendere ihtiyacınız olacak. Bir avuç ayıklanmış gülü blendere koyun ve içine bir yemek kaşığı gülsuyu ilave edin ve parçalayın. Gülsuyu ilave etmezseniz macun haline getiremezsiniz. Bu macunu hemen yüzünüze sürün ve bırakın kurusun. Ne kadar kalsa o kadar iyidir. Bu maskeyi elleriniz için de uygulayabilirsiniz. Gülleriniz kurutulmuş gül ise, bir gece önce yeteri kadar gülsuyu ile ıslatın. Ertesi sabah (Çalışan kadınlar için akşam olabilir) blenderde parçalayın ve maskeyi uygulayın. Gülleriniz macun haline gelmiyorsa, kuru gülleri gülsuyunun içinde hafifçe pişirin. Bu sefer gülsuyunu biraz daha fazla koyup, küçük bir tencerede ve kapağı kapalı bir şekilde pişireceksiniz. Pişirme süresi 5 dakikayı geçmemeli. Sonra hemen blendere aktarıp parçalayın ve ılık ılık yüzünüze uygulayın. Gül maskesinin en faydalı olduğu bir başka yer de “göz çevresindeki” şişlerin, şişlik, kı-


zarıklık ve onlara bağlı ağrıların geçmesi için bulunmaz bir ilaç olduğudur. Eğer yorgun savaşçı iseniz; yani çok çalışan, gece hayatı olan, uyumaya ve dinlenmeye vakti olmayanlardan iseniz, sabah kalktığınızda gözlerinizi kanlı, yüzünüzü ve özellikle göz çevrenizi şiş buluyorsanız gülden vazgeçmeyin. Böyle durumlarda yeteri kadar kuru gülleri bir gün önceden gülsuyunda ıslatın ve mutfağın sakin bir köşesinde sizi beklesin. Sabah kalkınca bu karışımı hemen blendere nakledin ve parçalayın. Gözlerinizin etrafına ve yüzünüze sürün ve tekrar yatağa uzanın.Bir taraſtan o gün yapacağınız işleri düşünürken güller de görevini yapmaya başlayacaktır. Zamanınız yoksa kalkın ve evden çıkana kadar yüzünüzdeki maskeyle diğer işlerinizi yapın. En sonunda yüzünüzü gül suyuyla silin, öylece bırakın. Osmanlı hekimleri de kitaplarında gül pansumanının, göz etrafındaki şişlerin, kızarmaların ve göz ağrılarının biricik ilacı olduğunu yazmışlardı. Eğer gülleriniz ve vaktiniz yeteri kadar varsa güzel bir “gül banyosu” yapabilirsiniz. Romalı soylu ve güzel hanımların yaptıkları gibi. Küveti yeteri kadar sıcak suyla doldurun, taze veya kurutulmuş gülleri içine atın. Gül miktarı sizin güller için ödediğiniz ücretle ters orantılı olacaktır. Su yeterince ılıklaştığında içine girin. Gül yapraklarının bir torbaya konup banyo suyuna atılmasına karşıyım. Gül yapraklarının

o zarif dokunuşlarını teninizde hissetmenizi isterim. Temizleyici Olarak Gülsuyu Kaliteli bir gülsuyu hiçbir kozmetik malzeme ile kıyas edilemez. Kaliteli bir gülsuyu için üreticilerimiz el birliği ile çalışmalılar. Gülyağı yani gül esansı kazanç kapısı olduğundan onun yanında elde edilen gülsuyu üvey evlat vazifesi görüyor. Halbuki esas önemli olan gülsuyudur, bir bilselerdi!. Zamanımızda makyaj yapmadan evden çıkmak mümkün değil. Hep güzel olmalısınız, güzel görünmelisiniz, değer bu. Güzel görünmeyenlerin bu modern “vahşi orman”da işi zordur. Bu sebeple makyaj yapıyoruz, daha canlı, daha parlak ve daha sağlıklı görünüyoruz. Fakat gün sona erip istirahata çekileceğimizde yüzümüzdeki bu şehir maskesini çıkarmamız lazım. Bunun için en doğal, en zararsız, üstelik en faydalı ürün “gülsuyu” dur. Hafif makyaj yapan iş kadınları için bu yeterlidir, idealdir. Bir parça pamuğu gülsuyunuzla ıslatın ve yüzünüzü, gözlerinizi bununla silin. Yüzünüzdeki makyaj yoğun ise kolay bir yolu var. Gülsuyunu gliserin ile takviye edeceksiniz. Gliserinin yüzey aktif etkisi sabun gibi tesir edecek ve boyaları yüzünüzden uzaklaştıracak. Gliserin doğal bir madde bitkisel yağların parçalanması ile elde ediliyor, beyaz, şeffaf, kıvamlı, suda ve gülsuyunda kolayca çözülen bir sıvı. Eczanelerden bulabilirsiniz. Fakat sadece

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011

51


Gül Şehri DİYARBAKIR kulağa damlatılma şekli için hazırlandığından, hem çok ufak ambalajda hem de pahalı. Siz en iyisi kimya malzemeleri satan bir yere uğrayın ve 1 kiloluk kaliteli gliserini hem de ucuz fiyata alın, her zaman ihtiyacınız olacak. Formül şu; 100 ml, gülsuyu alın. Bu ölçü yarım su bardağı veya sabahları içtiğiniz büyük boy kahve fincanının yarısı kadardır. Buna 5 ml yani bir büyük bir yemek kaşığı gliserin ilave edin, çalkalayın. Mükemmel yüz temizleyiciniz hazır. Cildinize dost, üstelik onarıcı ve gençleştiricidir. Renk için: Kendi hazırladığınız kozmetiklerden hoşlanıyorsanız ve bunda çeşitler arıyorsanız şunları da yapabilirsiniz; Renk vermek için; Bu şeffaf, renksiz temizleyiciye pembe bir renk vermek isterseniz elinizde birçok doğal seçenek var. Öncelikle hibiscus’u tavsiye ederim. Hibiscus kuşburnu çaylarına renk vermek için konulan bir bitki. Sıcak ülkelerde yetişiyor, bir çeşit bamya çiçeği. Faydalı bir bitki çayı da olduğundan aktarlarda satılıyor. Bundan çok az alın, çünkü az miktarı bile çok renk veriyor. Bu kuru kırmızı yapraklardan bir iki tanesi bile size yeterli. Ufak bir fincana hibiscus koyun ve üzerine 1 kaşık su ilave edin bırakın rengini versin. Yarım saatte koyu kırmızı bir sıvı elde edeceksiniz. Hazırladığınız temizleyici losyona bu sıvıdan birkaç damla damlatın, dikkat edin fazla

52

kaçmasın. Çalkalayın ve o seçkin gülün tatlı pembesinin zevkini yaşayın. Bir başka renk veren doğal boya “kırmızı şeker pancarı”. Turşusunu veya salatasını yapmak için aldığınızda taze suyunu (Rendelediğinizde hemen çıkar) ayırın ve temizleyici losyonunuza birkaç damla damlatın. Sonuç gene muhteşem olacak. Bir başka doğal renk verici de nar suyu. Taze sıkılmış nar suyundan özenle hazırladığınız temizleyicinize yeterince damlatın. Bu miktar narın kırmızı rengi ile orantılı olarak değişir. Gül rengine yaklaştığınız zaman durun ve mutluluk veren pembe rengin keyfini çıkarın. Doğal bir temizleyiciye renk vermek için koyduğunuz maddelere dikkat ettiniz mi. Hepsi de sağlıklı yaşam iksiri, insana yakın, cilde dost. Kokusu; Temizleme losyonunuzun daha belirgin gül kokmasını isterseniz o takviyeyi de yapabilirsiniz. Gülsuları elde edilirken gülyağını o kadar ayırıyorlar ki gülün o güzel kokusunu alamıyorsunuz. Buram buram gül kokan bir temizleyici losyona sahip olmak istiyorsanız içine birkaç damla “gülyağı” ilave edebilirsiniz. Fakat burada bilmeniz gereken noktalar var; Birincisi; Sentetik gülyağını asla evinize sokmayın. Başta alerji olmak üzere birçok kötü etkisi var, doğal olmadığı için beynimiz tanımıyor ve istediğimiz mutluluğu vermiyor.


İkincisi; gülyağı dediğimiz gülün uçucu yağı zor bulunan ve çok pahalı bir madde. Bunu losyonunuzda kullanmanız yazık olur. Üçüncüsü: Kendinize özel bir jest yapıp hakiki gülyağını bulduğunuzu varsaysak, bunun miktarını ayarlamanız çok zor. Çok konsantre bir madde olduğundan az koyarsanız kokuyu fark edemezsiniz, fazla koyarsanız istenilmeyecek ağırlıkta bir koku ile karşılaşırsınız. Sonuç olarak; Temizleme losyonunuzun daha belirgin gül kokmasını istiyorsanız “Itır yağı” kullanmanızı tavsiye ederim. Itır, güle en yakın ve en sevdiğim kokulardan. Türkiye’de çok tanıdığımız, bahçelerimizde, saksılarımızda yetiştirdiğimiz yeşil yapraklı o mütevazı bitki. Yapraklarını parmaklarınız arasına aldığınızda size o güzel kokuyu veren, hatta saksısını suladığınız zaman bile muhteşem kokusunu sizlerle paylaşan dost. Bu yaprakların damıtılması ile elde edilen uçucu yağı, aromaterapi yağları satan güvenilir yerlerden alın. Evinizde bulunsun. Temizleyici losyonunuza birkaç damla damlatın. Losyonunuz cildinizi temizleyecek, güzel koku ise zihninizi. Tonik Olarak Gülsuyu Kozmetik ürünler içinde tonik, yüz temizliği yapıldıktan sonra cildin kendini toparlaması için kullanılır. Çok gerekli olup olmadığı tar-

tışılır. Eğer siz tonik kullanmaya alışık iseniz “güllü tonik”i tercih edin. Bu tonik sadece gül suyu olabilir. Çünkü gülsuyunun içindeki maddeler cildi toparlar, gerginleştirir, temizleyici ve antiseptiktir. Tonik olarak kullandığınız gülsuyu organik, temiz ve taze olmalıdır. O yıla ait olan gülsuyu tazedir, baharda güller açtığı ve yeni damıtmalar başladığı zaman artık o yılın ürünü ile değiştirmelidir. O senenin gülsuyunu serin bir yerde mümkünse buzdolabında saklarsanız gönül rahatlığı ile bütün yıl kullanabilirsiniz. Gülsuyunun tonikliği size yeterli gelmiyorsa kolayca hazırlanan bir başka tonik yapabilirsiniz. Bunun için yeşil çayı kullanmamız gerekir. Büzücü etkisi, antioksidan ve faydalı maddeler taşıması sebebiyle bunu seçtim. Esas maddemiz gülsuyu. İçinde gülsuyu olmayan tonik bence yetersiz bir toniktir. Kullanacağımız yeşil çayı hazırlamak için önce “yeşil çay”ı seçmeniz gerekli. Bunun için yurt dışından gelen, hafif kavrulmuş ve kıvrılmış yeşil çaylara yüz vermeyin. Kendi ülkemizde yetiştirilip, hiçbir işlem yapılmadan kurutulmuş, ufak teneke kutulardaki yeşil çayı seçin. Bu çaydan 1 yemek kaşığı dolusu alın 1 çay bardağı su ile hafifçe haşlayın. Yeşil rengi bozulmadan ateşi kapatın ve bırakın demlensin. Soğuyunca süzün. Bu yeşil çaydan 1 kahve fincanı(Türk kahvesi) alın. Üzerine 1 çay bardağı dolusu kaliteli gülsuyu koyun çalkalayın. Eğer toniğinizde hafif serin-

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011

53


Gül Şehri DİYARBAKIR lik seviyorsanız buna 1 mama kaşığı alkol ilave edebilirsiniz. Sakın daha fazla değil. Hazırladığınız toniği büyük bir şişeye alıp buzdolabına koyun. Bu şişeden haſtalık kullanacağınız kadar başka ufak bir şişeye aktarma yapın. Mümkünse püskürtücü mekanizması olan bir şişe olsun. Yüz temizliğinizden sonra yüzünüzün her yerine bu toniği püskürtün ve emin ellerde olduğunuzu düşünün. Güzellik İksiri “Gülyağı” Cildinizin bakım yağlarına her zaman ihtiyacı var. Günlük koşturmalar içinde hırpalanan cildimizin bakımı her şeyden önemli. Bunun için “gülyağı” hazırlamalısınız. Gülyağı diyince aklınıza sakın gül esansı, gülün uçucu yağı gelmesin. Güllerin damıtılması sonucunda elde edilen ve sadece koku veren uçucu yağları ihtiva eden “gülyağı”ndan bahsetmiyorum. Benim yazacağım gülyağı Osmanlı tıp reçetelerinden alınmış ve hazır olarak hiçbir zaman bulamayacağınız “gül iksiri” olan gülyağı. Gül iksirini mutlaka güllerin açtığı mevsimde hazırlamalısınız. Sertifikalı organik güllerden ve sabahın erken saatinde toplananlardan olacak. Güllerin sadece yapraklarını ayıklayın geri kalanları atın. 1 kilo gül, 2 kiloluk cam bir kavanoza sıkıca doldurulur. Güllerin üzerine zeytinyağı dökülür. Bu zeytinyağı tahmin ede-

54

ceğiniz gibi özenle seçilmiş, naturel sızma ve güvendiğiniz bir marka olmalı. Güllere layık bir zeytinyağı. Güllerin üzerini tamamen örtecek şekilde zeytinyağı doldurulur. Yağın her daim güllerin üzerinde olması için üzerine temiz bir taş koymalısınız. Kavanozun kapağını kapatın ve dış mekanda güneş görecek bir yere bırakın. 20 gün müddetle yerinden oynatmayın. Gündüzleri güneş, geceleri ay ve yıldızlarla arkadaş olmalı. Onların etkilerini içine almalı. 20 gün sonra bu kavanozdakileri süzgeçten süzün, yağı ve gülleri ayırın. Güllerin üzerine tahta kaşıkla bastırarak bütün yağın iyice alta geçtiğinden emin olun. Bu süzülen yağları temiz bir cam kavanoza dökün. Mümkünse kavanoz ince uzun olsun. Bu yağı bir haſta boyunca hiç yerinden oynatmayın. Yağın dibine sulu kıvamlı maddeler birikecek. Bu kısmı yağdan ayırmak lazım. Burası çok önemlidir. Bir haſta sonra üstteki temiz berrak yağı dikkatlice bir başka kaba aktarın. Dikkat edin alttaki kısım yağa geçmesin. Siz en iyisi hiç tehlikeye girmeden alttaki sulu birikintinin üzerindeki yağ bir parmak yüksekliğinde kaldığında dökmeyi durdurun. Altta kalan kısımdaki yağları mümkün olduğunca alabilmek için bu sefer damlalık kullanın. Büyükçe bir damlalıkla üstteki yağı dikkatlice sulu tabakaya değdirmeden alın ve yağınıza ilave edin. Gene de sulu kısma yakın yağları bırakmanızı tavsiye ederim. Gül iksirine hiç sulu kısım geçmemelidir. Sulu kısım kısa zamanda bozulur, o da yağın bozulmasına sebep olur. O riske hiç girmeyin. Ben


bu arkada kalan sulu ve yağlı kısmı ziyan etmiyorum. Ayrı bir krem kavanozuna koyup önce onu tüketiyorum. Yağlı gül iksirini çok uzun süre saklayabilirsiniz. Bozulmaz.

yağa emanet edin. İnce bir tabaka halinde sürün. Hiç korkmayın, cildiniz bu ziyafeti hemen kabul edecek ve emecek, dışarıda hiç yağ bırakmayacak.

Kavanozdaki yağdan kullanmak için ufak, şık bir krem kavanozuna ayırın. Bu banyonuzda bitene kadar kalabilir, bir şey olmaz. Esas yağ kavanozunu da buzdolabının emin bir köşesine gerektiğinde almak üzere yerleştirin. Bu yağın içinde gülde bulunan yüzlerce etkin madde (275 maddeden bahsediliyor) var. Gülün içinde bulunan etkin maddelerden yağa geçenler ve yağın içine aldığı güneş ve yıldızların etkisi(Eski tıpta bu ışınlar da çok önemlidir) size bulunmaz bir “bakım yağı” yaratmıştır. Bu yağın faydalarını Osmanlı hekimleri şöyle özetliyor; Başta uyuz olmak üzere, ciltteki hastalıklara, yaralara, yanıklara, sivilcelere, lekelere, ağrı, sızı ve şişlere yararlıdır. Bütün deri hastalıklarında ve özellikle basurda faydasını tekrar ederler. Baş ağrılarında sirke ile karıştırarak başa sürülmesini, beyin gücünü arttırmak için başın tepesine sürülmesini tavsiye ederler. Bu etkilerini denemedim.

Güllü Bakım Kremi Cilt dokusunun vazgeçilmez unsurlarından biri de yağ tabakasıdır. Cildin yapısında olan yağ bezecikleri devamlı cilde yağ verir ve böylece cildi dış etkenlerin zararlarından korur. Bizler günlük yaşamımızda temizlik sırasında sabun veya temizlik ürünlerindeki deterjanlar ile bu yağ tabakasını cildimizden uzaklaştırıyoruz. Böylece cildin dış etkenlere karşı savunma mekanizmasını da yok etmiş oluyoruz. Bu sebeple hem yüz hem de vücut derimizin uygun yağlara çok ihtiyacı var. Her günün sonunda; Güzel bir şekilde temizlediğimiz yüzümüz ve gün boyunca defalarca yıkadığımız elimizin dokusunu korumak için bakım yağlarını kullanmamızda çok fayda var. Bu amaçla kullanılacak en ideal yağ yukarıda anlattığım güzellik iksirlerinden olan “gül yağı” dır.

Eski tıpta ve özellikle folklorumuzda kadınların bu yağı güzelleşmek amacıyla kullandıklarını biliyorum. Hanımların yüzlerindeki kırışıkları gidericiliği ve cildi parlattığı bilgisi çok bilinen etkilerindendir. Haſtada bir kere olsun (Daha fazla da uygulayabilirsiniz) evde olduğunuzda sabahtan akşama kadar temiz yüzünüzü bu

Yukarıdaki şekilde hazırlanan gülyağı bakım yağı olarak idealdir ve yeterlidir. Fakat çok uzun bir zamandan beri, 1900 yıldır hanımlar bu amaçla beyaz krema kıvamında hoş kokulu kremleri tanıyor ve kullanıyorlar. Güzellik kremlerini M.S. 1.yüzyılda yaşayan ünlü hekim Galenos Roma sarayının asil ve güzel hanımları için hazırlamış. Güzel kavanozlarda gül kokulu, beyaz renkli ve deriyi yumuşatan

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011

55


Gül Şehri DİYARBAKIR kremleri tanıyan hanımlar bir daha bundan vazgeçememişler. Galen başlatmış, daha sonra hekimler güzel ve zengin hanımlar için bu hünerlerini geliştirmişler, daha sonra da kozmetik sanatı bu işe el atmış ve vazgeçemediğimiz bir ürün olarak bugüne gelmiş. Bugün yüzümüz ve ellerimizin ihtiyacı olan yağı “krem” şeklinde olan güzellik ürünlerinden sağlıyoruz. Fakat cildimizin ihtiyacı olan yağlar krem haline gelirken bir yığın zararlı ve yan etkili maddelerden faydalanılarak hazırlandığını hatırlatmakta fayda var. Siz gene de krem kıvamında ürünle “yağlanmak” isterseniz size yapımı kolay, içerdiği maddeleri doğal olan iki güllü krem tarifi vermek isterim. Önümüzde sıcak yaz günleri bizi beklediği için biraz katı kıvamda olan Güllü krem I ve kışa girince daha rahat kullanabileceğiniz yumuşak kıvamlı Güllü krem II kolayca hazırlayabilirsiniz. Güllü Krem-1 1 çay kaşığı kadar rendelenmiş balmumu 2 mama kaşığı kadar “gülyağı” Bu formülü hazırlamak için önce bal arılarının doğal olarak hazırladığı balmumunu satın alın. Az miktarda kullanacağınız için 50 gram bile yeterli olacaktır. Bu balmumunu bir rende ile rendeleyin krem için kullanacağınız miktar 1 çay kaşığı dolusu. Bir taraſta da yukarıda anlattığım, gül ve zeytinyağı ile hazırlanan iksiriniz “Gül yağı”nız hazır olsun.

56

Krem için “Su banyosuna” ihtiyacınız olacak. Az bir miktar ile çalışacağımız için ağzı geniş bir cezve size yeterli olacak. O cezvenin ağzına yerleşecek içine düşmeyecek bir kap bulun. Bu ısıya dayanıklı, yuvarlak tabanlı ufak bir cam kase olabilir. Krem yaparken size mutlaka bir porselen havaneli lazım. Mutfakta güzellik malzemeleri yaratacaksanız, mutlaka bir porselen havanınız olsun. Bunları edinmek çok kolay. Kimya malzemeleri satan dükkânlarda istediğiniz boyda hem de ucuza havanlar bulabilirsiniz. Siz ufağa yakın boylardan bir porselen havan alın ve havanelini bu kremde kullanın. Doğal kremler küçük miktarlarda hazırlanır ve hemen tüketilir, bu sebepten ufak boy havan size yeterli olacak. Cezvenizin içine iki parmak kadar musluk suyu koyun. Üstüne tam ağzını örtecek cam kasenizi yerleştirin ve cezveyi ufak ocaklardan birine yerleştirin. Su kaynayınca kasenizin içine bir çay kaşığı dolusu rendelenmiş balmumunu koyun. Bırakın erisin. Eriyince cezvenizi hemen ocaktan alın ve balmumuna 2 mama kaşığı gülyağını ilave edin havaneli ile hızla karıştırın. Yeterince karıştırdığınızdan emin olunca hemen dibi yuvarlak ufak bir cam kaseye dökün ve orada karıştırmaya devam edin. Bu karışımı kaseyle hemen buz dolabına koyun. O soğuyup krem kıvamını alırken siz de renk ve kokunuzu hazırlayın. Renk olarak “Temizleyici olarak gülsuyu” formülünde verdiğim ““kırmızı şeker pancarı”nı tavsiye ederim. Ben


kırmızı pancar suyunu ufak şişelere koyup saklıyorum. Hemen kullanacağımı buzdolabında, daha sonra kullanacağımı derin dondurucuda bekletiyorum. Kreminiz için bundan bir damla yeterli oluyor. Buzdolabınızdaki kreminiz birkaç dakika içinde soğumuş ve kıvamına kavuşmuş olacak. Dikkat edeceğiniz; tam donmadan macun kıvamında iken almanız ve renk maddesini damlatmanız. Buzdolabından aldığınız kreminizi havan eli ile karıştırın ve macun kıvamını alsın. Buna hemen bir damla kırmızı pancar suyunu damlatın ve hızla karıştırmaya devam edin. Kreminiz pespembe olacak. Buna hemen “ıtır yağı”nı ilave edin. Bence iki damla gül kokusu veren, doğal yollarla elde edilmiş ıtır yağı yeterli olacak. Hızla karıştırıp krem kavanozunuza nakledin, kalanları bir mama kaşığı ile sıyırıp kreminize ilave edin. Bir damlasını bile ziyan etmeyin. Güllü Krem-2 2 mama kaşığı Katı Hindistan cevizi yağı 2 mama kaşığı “gülyağı” Bu hazırlayacağınız krem daha yumuşak kıvamda olacaktır. Hindistan cevizi yağı Osmanlı hekimlerinin “gizli silahı” dır. O tarihlerde zor bulunan bu tropik meyvenin sütü ve yağını çok önemli ve faydalı bulurlardı. Bence de güzellik kremlerinde kullanılabilecek en önemli yağlardan biridir. Bunun gülyağı gibi bir iksirle beraberliğini siz tasavvur edin. Katı Hindistan cevizi yağını, aromaterapi yağları satan seçkin ma-

ğazalarda bulabilirsiniz. Ben Dünyaya aromatik yağlar ve sabit yağlar satan bir Alman firmasının yağını tercih ediyorum.. Etiketinde nereden, ne zaman ve nasıl elde edildiği yazılıdır. İçinde 50 ml bu yağı ihtiva eden cam kavanoz size yeterli olacak. Bu kremin de hazırlanışı da çok kolay. Yukarıda anlattığım su banyosunu alın. Ocağa koyun alttaki su kaynayınca, cam kavanozun içine 2 kaşık Hindistan cevizi yağı koyup erimesini bekleyin. Eriyince hemen ocaktan uzaklaştırın ve içine 2 mama kaşığı daha önce hazırladığınız gül yağını ilave edin. Havan eliyle karıştırın, bir başka cam kaseye nakledin, karıştırın, buzdolabına koyun. Kreminiz macun kıvamını alınca çıkarın havan eli ile karıştırırken bir damla kırmızı pancar suyunu ilave edin, sonra da ıtır yağını. Karıştırıp özenle seçtiğiniz kavanozunuza nakledin ağzını kapatın. Artık bu muhteşem krem hizmetinize hazırdır. Havası kuru beldelerde yaşayan hanımlar veya güneşli beldelerde yaşayan deniz, kum deryasına dalan hanımlar için idealdir. Ekzos gazlarıyla dolu modern bir şehirde Dünyayı kurtaran! İş kadınları için ise vazgeçilemez. Sabahları klorlu musluk sularıyla yıkadığınız yüzünüze ince bir tabaka sürün ve makyaj hünerinizi onun üzerinde gösterin. Güllü Nemlendirici Güzellik malzemesi olarak nemlendirici kullanmaya alışık iseniz, yüzünüzü ve ellerinizi

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011

57


Gül Şehri DİYARBAKIR sadece nem veren bir ürünle yumuşatmayı seviyorsanız bu sefer de “güllü nemlendirici” yi deneyin. Nemlendiricilerde esas, cilt için uygun bir su ile kolay emilecek az miktarda yağın kompozisyonu olmalarıdır. Burada önemli olan bu su-yağ karışımını bir arada tutacak ve kıvam verecek emülgatör maddesine ihtiyacımız var. Kimyasal güzellik ürünleri için bu seçenek sonsuz, bu görevi görecek yüzlerce kimyasal madde var. Aynı işi yapacak doğal madde az ve onlarla çalışmak zor olmasına rağmen ben burada sizler için çok özel maddeler seçtim. Tamamen doğal ve cildin dostu “güllü nemlendirici” leri hazırlamak ta çok kolay. Güllü Nemlendirici-1 50 ml gülsuyu 5 ml “gülyağı” 1 parça “kitre zamkı” Kitre Zamkı (Tragacantha, Tragacanth gum); Bazı Astragalus (Leguminosae) Geven türlerinin gövdesinde meydana gelen bir zamktır. Halen bilhassa Türkiye, İran Kafkasya ve Afganistan’da elde edilmektedir. Türkiye’de 380 kadar Astragalus türü bulunmaktadır. Mayıs ayı sonunda gevenin etrafındaki toprak açılarak hazırlanır. Temmuz ortalarından sonra geven gövdesi özel bir bıçak ile yaralanır. Yaralanmadan 10 gün sonra toplama işlemi başlar. İlki beyaz renklive yarı şeffaf ikinci ürün sarımsı ve kalındır.

58

Nemlendiricimizin esas maddesi gülsuyudur. Cilde nem ve güzellik katacak olan gülsuyu olup buna ilave edeceğimiz gül iksirimiz “gülyağı” bu nemlendiricinin olmazsa olmazı. Bu iki karışımı bir araya getirecek olan sihirli bitkimiz de kitre zamkı. Kitre zamkının içindeki faydalı maddeler bu nemlendiricinin önemini daha da arttırıyor. Hem size istediğiniz kıvamı veriyor hem de cildinizin istediği pek çok maddeyi. Aktarlardan kolaylıkla bulacağınız kitre zamkı; Beyaz ufak yaprakçıklar şeklinde ve kuru bir reçine. Su ile şişiyor ve şeffaf kıvama geliyor. Çok az bir miktarı bile bu kıvamı vermeye yeterli. Kitre zamkından ufak bir yaprak alın, orta boy cam kaseye koyun üzerine 100 ml kadar (Yarım su bardağı ) organik, sertifikalı gülsuyunu dökün, serin bir yerde 1 gece kalsın. Ertesi sabah güzelce karıştırın ve bu şeffaf kıvamlı suyu bir süzgeçten süzün. Yumuşamamış kısımları ayırmış olacağız. Bu kısımları tekrar gülsuyuna koyarak başka yerlerde kullanabilirsiniz. Bu süzdüğünüzden 50 ml kadar ayırın ve ufak altı yuvarlak cam kaseye veya havanınıza aktarın. Havan eliniz ile önce iyi bir karıştırın ve içine 1 mama kaşığı dolusu gülyağınızdan koyup, karıştırmaya devam edin. Pembeden vazgeçmem derseniz içine gene 1 damla “kırmızı pancar suyu” veya 2 damla kırmızı nar suyundan ilave edebilirsiniz. Gülsuyunun kokusu size yeterli gelmiyorsa birkaç damla da ıtır yağı ilave edebilirsiniz. Güzelce


karıştırın. Bu kıvam nemlendirici için yeterli ama zamkınız size kalın bir kıvam vermişse kendi alışkanlığınıza göre biraz daha gülsuyu ilave edebilirsiniz. Bu pembe şeffafı beyaz cam şişenize aktarın ve tuvalet masanızdaki en ön sıradaki yerine yerleştirin. Güllü Nemlendirici II 50 ml gülsuyu 5 ml gliserin 5 gram keten tohumu Keten tohumu,Semen Lini. Keten bitkisi Linum usitatissimum L. (Linaceae) türünün olgun meyveleridir. Bileşimi; Müsilaj%10 ve sabit yağ %27-41 ve bir glikozit olan linamarin taşımaktadır. Dahilen müshil olarak, sindirim sistemi iltihapları, tahrişlerine karşı koruyucu olarak kullanılır. Haricen cildi yumuşatıcı, tedavi edici ve ağrı azaltıcı olarak kullanılır. Çok faydalı ve güzel bir kıvama sahip bir başka güllü nemlendirici için keten tohumuna ihtiyacımız var. Allah’tan şimdilerde çok moda da her aktarda rahatlıkla buluyorsunuz. 5 gram keten tohumunu uygun bir cezveye koyun, üstüne 100 ml ( yarım su bardağı) gülsuyu koyun bir gece bekletin. Keten tohumu parçalanmamış ve taze olmalıdır. Bu zaman zarfında fırsat buldukça tahta bir kaşıkla karıştırın, keten tohumu müsilajını gülsuyuna aktaracaktır. Sabah kalkınca bu cezvedeki karışımı ateşe koyun ve sadece bir taşım kaynatın hemen altını kapatın. Bırakın o ısı ile kalan müsilajını da versin. Öğlene doğru bu karışımı tel süzgeç-

ten cam bir şişeye süzün. Bu solüsyona 5 ml (1 mama kaşığı dolusu) gliserin ilave edin ve şişeyi çalkalayın. Gliserin daha önce de yazdığım gibi doğal yağların parçalanması sonucu elde edilen faydalı bir madde, nemlendirici özelliği çok. Bu karışıma şimdi zevkinize göre kırmızı boya (kırmızı pancar, hibiskus, nar suyu) ve gül kokusu (damıtma ile elde edilen ıtır yağı) ilave edin. Bu şeffaf nemlendirici hem gül suyu, hem gliserin ihtiva ederek nemlendirme görevini en iyi şekilde yerine getirir. Yağsızdır bu sebeple gündüzleri, özellikle yaz mevsiminde tercih edeceğiniz bir ürün olacak. Ayrıca keten tohumu ve gül suyunun ferahlatıcı, yaraları tedavi edici ve antiseptik koruyucu özelliği ile cilde faydasını düşünürseniz ne kadar isabetli hareket ettiğinizi anlayacaksınız.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011

59


Bölüm 2


DİYARBAKIR VE GÜL


Gül Şehri DİYARBAKIR

DİYAR-I GÜL

Öğr. Grv. Aysel ALYAMAÇ YILMAZ Dicle Üniversitesi Mimarlık Fakültesi


GİRİŞ “Aylardan Mayıs. Diyarbakır’da Şeyh Muhammed Düzlüğü’ndeki verimli Dicle toprağının altında da, üstünde de ayrı bir heyecan, ayrı bir coşku yaşanmakta. Kışın derin uykusundan baharla birlikte uyanan, her bir ayrı bir tat, renk ve güzellikteki yüzlerce çiçeğin, binlerce bitkinin tek arzusu, bir an önce, bereketli yağmur sonrası gülümseyen güneşe kavuşmakta. Bunlardan biri de Muhammedi Gülüdür. Aylardır toprağın altına doğru uzattığı kökleriyle, sapasağlam tutunmuştur doğaya. İncecik dalları yeşermiş, misler kokan nazenin yaprakları sağlı, sollu gövdesini kuşatmış ve ilk tomurcuklarını salmıştır bile… Her bir goncasında sıkı sıkıya birbirine kenetlenmiş rengârenk bir hazine yatmakta. Günlerdir süren bekleyişin sonu geliyor gibi. Biten her gün, başlayan her gece ve gün doğmadan efil efil esen saba rüzgarı, beklenen mutlu sonu yavaş yavaş müjdelemekte. Binlerce yıldır olduğu gibi, tıpkı bir doğum sancısı gibi sürüyor her şey. İşte gün o gün, heyecan yine dorukta. Dış yapraklar, saba rüzgârının okşayışı andıran o doyumsuz temasıyla an be an gevşiyor gibi. İşte, evet işte ilk ışık huzmeleri giriveriyor içeri. Açılıyor sırlı kapılar birbiri ardınca. Ey güneş, ey sevgili, sıcak yüzüne hasreti bitiyor bu mübarek gülün işte. Bülbüle de haber sal, gelsin bu gece. Al kanıyla boyasın taç yapraklarımı yine. Leyla’nın Mecnun’a Ferhat’ın Şirin’e kavuşması neyse, gülün bülbüle, bülbülün de güle kavuşması böyledir işte.”

Evet, dile kolay, tam 4 bin 600 yıldır yaşana geliyor bu öykü Diyarbakır’da. Sonu gelmeden, bitip tükenmeden, her gül mevsiminde ve bu kadim şehirde. Bülbül güle âşık ama gülün gönlü sanki Diyar-ı Bekir’de. Öyle olmasa, sürer miydi asırlardır bu sevda masalı. Boşuna mı demiş şair; “Gel gül, dedi, bülbül güle; gül, gülmedi gitti Gül, bülbüle; bülbül güle yar olmadı gitti” diye. Biliniyor ki, İslam halk inanışına göre, gül, Nebiler Nebisi Hazret-i Peygamber Efendimizin simgesidir. Mirac gecesi, Yüce Yaradan’la görüşmek için yaşanan zorlu yolculukta, yorgunluktan akan mübarek teri, gökyüzüne düştüğünde sadece gülü sulamıştır. Bu nedenle de, gül, Hazret-i Muhammed Aleyhisselam gibi kokmaktadır. Diyarbakır’a özgü yetişen ve bu büyük Nebi’nin ismini alan Muhammedi Gülü işte bu güldür. O gün bu gündür, sadece Diyar-ı Bekir’de yetişip cümle âleme buradan yayılmaktadır. Bunun bilincinde olan Diyarbakırlı, Âlemin Sultanı’na olan saygısından olsa gerek bu güzide çiçeğe ayrı bir değer vermiş, koruyup kollamış, bugünlere kadar getirmiştir. Ovada, dağda, bayırda kendi kendine yetişmesiyle yetinmemiş, almış evine taşımış bu misk-ü amber kokan gülleri. Kâh evinin bahçesinde, kâh merdiven kenarlarında, çoğunlukla da saksılara ekerek pencere kenarlarında gözünün

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011

63


Gül Şehri DİYARBAKIR önünde tutmuş, baş tacı etmiştir. Sabahları onun kokusuyla uyanmış, toprağını havalandırıp kuruyan yapraklarını temizlemiş. İncitmeden her koklayıp Peygamber Efendimiz’e salâvat getirmiş. Çünkü o aldığı nefesin, O Yüce Sultan’ın mübarek kokusu olduğuna inanmış. Onu da, cennet kokusuyla eşdeğer bilmiş. Diyarbakırlı bununla da yetinmemiş, gülü, gündelik yaşamının taa içine, hayatının merkezine taşımış. Neler mi yapmış. Gülü koparmaya kıyamadığı için kurutmuş, evine süs etmiş. Taç yapraklarını toplayıp reçel, şerbet yapmış. Hastalıklara şifa olsun diye gül suyu hazırlayıp bayramlarda, kandillerde, mevlitlerde gelen misafirlerine ikram etmiş. Bu şehre özgü güllaç tatlısına katarak konu–komşusuyla paylaşmış. Doğum sonrası loğusa kadına içirterek güç kazanmasını sağlamış. En mutlu günleri sayılan sünnet, kına, nişan ve düğünlerde Zerde’ye katarak sonsuz saadete kavuşmayı dilemiş. Daha ne yapmış derseniz, en güzeli çocuklarına gül kaynaklı isimler vermiş. Kızlara; Gülcan, Güler, Gülseren, Gülseven, Gülnaz, Gülbahar, Gülbeyaz, Gülenay, Gülsen, Gülşen, Gülben, Gülşah, Gülistan, Gülfidan, Gülcihan, Güldane, Güldeste, Gülhayat, Gülizar, Gülgonca, Aygül, Badegül, Birgül, Esengül, GoncagülNurgül, Songül ve Ayşegül gibi. Yalnız kızlarımız mı nasiplenmiş bu güzel gül

64

kökenli isimlerden, elbette ki hayır. Erkek adlarında da gül kaynaklı isimlere rastlamak mümkün. Örneğin; Ergül, Erengül, Gülali, Gülbey, Gülcelal, Gülcemal, Gülağa, Gültekin, Gülcihan bunlardan sadece birkaçı. Daha neler var diye irdelediğimizde günlük yaşamda da gülün varlığını bu şehrin insanının her an yanıbaşında hissettiğini görüyoruz. Mesela, yeni doğan bebeğe yaptırılan tahta beşikteki kenar işlemelerinde marangoz ustası mahir elleriyle gül goncasını öylesine güzel nakşetmiş ki hayran olmamak mümkün değil. Böylece hem doğan bebeği yeni açan bir gül goncasına benzetmiş hem de, el bebek gül bebeği gülün nazardan koruyucu sırlı gücüne emanet etmiş. Sonraki yıllarda demir profillerden yapılan beşikler de demirci ustalarının aynı sanatı yaşattıklarına şahit oluyoruz. Yine Diyarbakır’a özgü doğum geleneklerimiz içinde, bebeğe yapılan yastık, yorgan, battaniye, mama önlüğü ve benzeri el emeği ürünlerde gül motifinin en özenli şekilde anneler, teyzeler, halalar, nineler ve konu-komşu marifetiyle rengârenk işlendiğini rahatlıkla görebiliyoruz. Annelerin annelik duygusuyla bebeklerine seslenirken, “gül yüzlüm, gül kokulum, gül cemallim, güler yüzlüm, gül çeşnilim, gül goncam ve benzeri gül kaynaklı benzetmeler kullandığını çoğumuz duymuşuzdur. Bebeğin asıl ismi ne


olursa olsun, böylesi benzetmelerle seslenmenin ve sevmenin tek nedeni, güle olan sevgi, özlem ve can paresini gülle eşdeğer tutmak olsa gerek. Şark Bülbülü lakaplı ünlü sanatçımız Celal Güzelses’in derlediği ve şehrimizin en çok sevilen türkülerinden birinde, gül mevsiminde şöyle betimler sevdiği güzeli. Esti baharın nesimi ne hoş edalı kesimi Aldım o yarin sesini hay hay Aldım o yarin sesini Bak ay göründü meşeden avcılar bekler köşeden Kokusunu gülden almış Anam Yanakları menevşeden

Bu türkü sözlerinde de görüldüğü üzere, yârin

kokusu gül kokusuna, yanakları menevşeye benzetiliyor. Yine anlatılan bir rivayete göre, Celal Bey, Gazi köşkünde türkü söylerken, bülbüller gelip gül fidanlarına konar, o söylerken susar, o susarken kendileri şakımaya başlarmış. Baharda esen Saba yeli, günün ilk ışıklarıyla birlikte gol goncalarını okşarcasına bir bir açtırıp kokularını dört bir yana saçar Diyarbakır’da. Eskilerin anlattığına göre, bir zamanlar Dicle kıyılarında da öbek öbek gül fideleri varmış. Çünkü gül, özellikle Muhammedi Gülü sulak alanları daha çok sever, en kokulu yapraklarını burada açarmış. Gül, bülbül ve Dicle. Ne muhteşem bir üçlü! Birinin sesi, birinin nefesi, birinin de doyumsuz kokusu. Bir insan dinlenmek için daha ne ister. Bahar, yani gül mevsimi geldi mi, gencisi yaşlısı bütün Diyarbakır Dicle kıyısına “Çıkharı”ya, yani pikniğe çıkardı ikindi vakitlerinde. Akşam gün kararıp dolunayın aksi Dicle’nin nazlı sularında yakamozlar oluşturunca, bülbülle gülün ve onlara bir keman zarafetiyle eşlik eden Dicle’nin doyumsuz senfonisi başlarmış. Diyarbakırlı özellikle gecenin bu ilerleyen saatlerini tercih eder, pür dikkat kesilir, gözlerini kapayıp bu güzelliği ruhuyla dinlermiş. Zaman burada farkında olmadan geçer, günün yorgunluğundan eser kalmazmış. 6 Mayıs olup da Hıdrellez günü geldiğinde, o günün gecesinde özellikle genç kızlar sabahın

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011

65


Gül Şehri DİYARBAKIR erken saatlerinde kalkıp mutlaka bir gül ağacı ararmış. Bulduğunda da dileği neyse bir kağıda yazar ve o ağacın dibine gömermiş. Öylesine İnanır, öylesine güvenirmiş ki gülün gücüne o dileği bir dahaki Hıdrelleze değin gerçeğe dönermiş. Yıllar boyu Diyarbekir’de kardeşçe yaşadığımız, kız alıp verdiğimiz başta Süryaniler, Ermeniler ve diğer gayri Müslimler içinde özellikle gümüş ve altın işleme sanatkârları çokmuş. O el emeği göz nuru ürünlere baktığımızda göze çarpan önemli figürlerin başında yine gülün ve güllü işlemelerin geldiğini görüyoruz. Yurdumuzun en büyük gül üreticilerinden Isparta’daki Gül Birlik’in Danışmanı Prof. Dr.Ayten Altıntaş, bir makalesinde gül kokusunun beyin ve bellek gücünü arttırarak insan ömrünü uzattığını belirtmekte ve şöyle devam etmektedir. “Gülün sağlıktaki rolü çok büyüktür. Cildi temizlediği gibi, gül kokusu da beyin ve bellek gücünü arttırmaktadır. Gül kokla ki ömrün uzasın. Gül ayrıca tüm ateşli hastalıklar, mide ve barsak rahatsızlıklarında da kullanılabilen bir bitkidir. Orta Asya’dan beri atalarımız gülü çeşitli amaçlarla ve şifa sağlayıcı olarak kullanıyorlarmış” diyor. Bir başka gül dostu Prof. Dr. Turhan Baytop, “Türkiye’de Eski bahçe Gülleri” adlı eserinin bir bölümünde: “Sevdiğimize gülüm deriz. Arslan gibi delikanlılarımızı gül gibi kızlarımızla

66

everir, gül gibi geçinmelerini dileriz. Yağını eller sürünse bile, bülbülün güle olan sevgisi eksilmek nedir bilmez. Nice şarkımız, şiirimiz, türkümüz burcu burcu gül kokar. Yeri gelir gülü gül ile tartar, yeri gelir mendilimizi gül dalında kuruturuz. Gül mevsimi deriz, gül devri deriz. Gül kokusunu Peygamber teri biliriz. Bazı yanaklarda güller açar. Bunlarla da yetinmez gül ile başlayan – biten yüzlerce kadın, kız adı yaparız. Gün gelir gül Baba olur. Gün gelir gül, Ana olur. Fatih’in gül koklayan minyatürünü görmeyenimiz yoktur.” diyor. Yeniden Diyar-ı Gül’e dönecek olursak, gelin kısa bir süreliğine 40–50 yıl öncesine ve Deva Hamamı’na dönelim birlikte. Askerden dönen oğluna gelinlik kız bakınan hanım ile komşusunun muhabbetine ortak olalım sizlerle. “Ayten Hanım, Ayten Hanım huu.. Efendim, Gülperi Abla… Muştumu isterem, şincikten söyliyem de unutmayasan. Heyirdir Abla ne muştusundan söz edisen. Oğulan için ele bir kız bulmuşam ki, Allah nazardan esirgeye. De vallah. Hemi vallah, hemi billah. Eee anlat hele Abla, nasıl biri kemin nesi. Sen tanımazsan, ama bir görsen bayılırsan. Tıpkım ayın ondördü gibi. Yüzi beyaz,


saçi komür karasi, simsiyah. Gözleri iri, kirpikleri ok misali, sankim dersin bir peri.. Eee daha başka Abla hayran. Daha ne diyem kız Ayten. Boyu desen fidan gibim uzun ve ince. Eminim oğlun vurulacak görünce. Dişleri inci misali tas tamam. Ağzı var, dili yok el aman… Ayy abla, ağzından bal damli valla. Daha başka, daha başka. Daha ne diyem sahan bilmem ki. Ha, en önemlisini ez daha unutturidin bahan. Dee hele Abla, neymiş unutacağın söyle. Bir güzel kokuyor ki, gül gibim. Bir teni var ki, gül yaprağı gibim. Bir görünişi var ki, gül goncası gibim. Daha ne diyem kız. Gül gibi diyem, gül gibi. Var mı daha ötesi viş kele, al elen hamam tasini, şincikten göbek at oyna hele” İşte böyle, gelinlik kızın en hası, en güzeli, en kıymetlisi gül gibi olanıymış, güle benzetileniymiş eski Diyar-ı Bekir’de. Analar oğullarına, “sana bir kız buldum, tıpkı bir gül gibi” diyerek muştu verdiler mi, gerisi tamammış. Gelinlik kıza çeyiz hazırlama işi biliyorsunuz eskiden beri Diyarbakır’da önem verilen bir konudur. Kız ailesi kızına hazırladığı çeyizle öğünür, elinden geleni esirgemez. Her şeyden neredeyse deste deste hazırlanır, ta doğacak bebek bile düşünülerek hareket edilir. İşte bu çeyizde yer alan yatak, masa, sehpa örtüleri,

minder, yastık kılıfları, özellikle mutfak perdeleri, hamam takımları, divan başları, karyola etekleri, gelin duvağı ve çeyiz bohçaları mutlaka gül motifleriyle işlenir, süslenir. Bunun, yeni kurulacak yuvaya, huzur, mutluluk, bolluk ve bereket getireceğine inanılır. Kına gecelerinde bile, gelin başı gül motifli kırmızı örtüyle örtülür. Evliliği boyunca hep gülsün, üzülmesin diye dualar edilirmiş. Söz düğün–dernekten açılmışken, yine Diyarbakır yöresinde anlatılan kısa bir öyküyü paylaşmak isterim sizlerle. Zamanın birinde, bu kadim şehrin zengin ağalarından birinin güzeller güzeli bir kızı varmış. Ağanın oturduğu bey konağının bahçesi tamamen gül ekiliymiş. Bahar geldiğinde o konağın bahçesi allı-beyazlı, turunç-sarılı güllerle bezenir, kokusu metrelerce öteden alınırmış. Bu güzel kızın o kadar çok isteyeni varmış ki, görücünün biri gider, biri gelirmiş. Ağa da bu tek evladının üzerine titrermiş. Gönlü olmadığı sürece kimseye vermemiş gül kızını. Bizim buralarda yaşı geçince, ağa kızı da olsa artık kısmeti kapanır, isteyeni çıkmaz olur bir süre sonra. Güzeller güzeli kıza zamanında talip olup da olumsuz cevap alanlardan biri 15-20 yıl sonra yeniden yolu buralara düşünce merak eder ve o güzel ağa kızını soruşturur. Evlendiğini öğrenir. Acaba nasıl biriyle evlendi diye meraklanır ve gizliden gizliye konağı gözler bir süre. Bir sabah bakar ki konaktan orta yaşlı, kilolu ve saçı dökük biri çıkar. Kadın da onu kapıdan uğurla-

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011

67


Gül Şehri DİYARBAKIR maktadır. Gördüklerine şaşırıp kalan eski talipli, bu işin aslını merak eder. Konağa varıp kapıyı çalar. Az sonra kapı açılır. Karşısındaki kadın, bunca yıllık araya rağmen hala çok alımlı ve çok güzeldir. Kendisini de hatırlar. “Bacım, kusura bakma ama yıllar sonra yolum düştü, seni hatırladım ve sordum, evlendiğini söylediler. Az önce kapıdan beyini uğurlarken gördüm seni. Merak ettim, nasıl böyle biriyle evlendin” diye sorar. Kadın onu içeriye davet eder. Bahçesi hala birbirinden güzel güllerle doludur. “Sorunun cevabını almak mı istiyorsun” der. Adam da, “Evet, onun için buradayım” deyince, “o halde, şu bahçeye gir ve bana gördüğün en güzel gülü koparıp getir. Yalnız bir şartım var, önündeki gülü koparabilirsin, geride bıraktığına bir daha dönüp bakmayacaksın” der. Adam, bundan kolay ne var deyip gül bahçesine dalar. Bir sağına, bir soluna, bir önüne bakarak ilerlemeye başlar. Tam en güzeli bu gül deyip koparmak için eğildiğinde biraz ilerde daha güzeli gözüne çarpar. Ona vardığında, ileride daha alımlısını görür. Öyle böyle yürüye yürüye farkında olmadan bahçenin sonuna gelir ve önünde sadece tek bir gülün kaldığını görür. O da hafiſten hafife kurumaya yüz tutmuş, yaprakları pörsümüş bir güldür. Geriye dönüp bakamadığı için mecburen onu koparıp mahcup bir şekilde kadına götürür. O da sanki olacakları önceden biliyormuş gibi; “bak gördün mü, onca güzel içinde kala kala elindeki gülle geldin bana. İşte be-

68

nim de kısmetim böyle yazılmıştı. Onca zengin, yakışıklı, varlıklı, asil, soylu taliplim çıktı. Ama ben, hep daha iyisi çıkar diye bekledim. Sonunda da, kala kala az önce gördüğüne kaldım. Şu güller benim hayatımın özeti gibi. Güzelliğimin yegâne sebebi. Onlar da olmasa ne yapardım bilemem” der. Adam, utancından gül kadının yüzüne bile bakamaz, gerisin geri konaktan çıkar gider. Gül alımlıdır, gül çiçeklerin sultanıdır. Gül nazenindir, nazlıdır. Gül şefkat ister, özen ister. Gül kendisini seveni tanır, tek kusuru dikenleri. Varsın o kadarcık kusuru olsun. Hem, “Gülü seven dikenine katlanır” özlü sözünü boşuna dememiş atalar. Gül duygusaldır da aynı zamanda. Sözden, bakıştan, temastan anlar. Gül, doğada sanki bir canlı gibi yaşar. Yaş kemale erip hac farzı yerine getirildiğinde, mutlaka gül motifi işlemeli gülabdanlar bulundurulur Diyarbekir’de ki hacı evlerinde. Gelen misafirlere gül suyu bunlarla sunulur. Gül şerbeti yapılıp ikram edilir. Güllaç açılıp konu-komşuya dağıtılır. Mekke Medine’den mutlaka gül işlemeli seccadeler, takkeler, tespihler getirilir, hatıra olarak saklanır. Yaş ilerleyip bel büküldüğünde, ayaklar artık bedeni taşımaz olduğunda, alınan bastonlarda da gül kabartmalarına sıklıkla rastlanır.


Diyarbakırlı, ebediyete uğurladığı sevdiklerini de gülle yolcular öte âleme. Kadim şehrin en eski mezarlığı olan Mardin Kapı’ya gittiğinizde, binlerce mezarın yanı başında, hatta üzerinde gül fideleri görürsünüz. Çeşit çeşit güller, hele bu mevsimde zambaklarla birlikte açtığında orası adeta bir cennet bahçesine dönüşür. Gül, dinsel yönüyle değerlendirildiğinde, Yüce Peygamberimizin sembolü olması nedeniyle, altında yatan kişiye şefaatçi olacağına inanılır. Mezarlıklarda gözlenen bir başka unsur da, bazı kabir taşlarına işlenen gül motifleri ve kabartmalarıdır. Maharetli taş ustaları, sanatlarının inceliklerini, sabırla taşa bile gülü işleyerek göstermişler bu diyarlarda. Sözün özü, bu bilgiler ışığında da görüldüğü üzere, doğumdan ölüme yaşamın her anında gülle birliktedir Diyarbakır insanı ve bu kadim şehrin her bir yanı. En eski tarihi eserlerden tutun da günümüzde yapılanlara varıncaya değin, işleme, süsleme ve kabartmalarda gül eksik olmamış, unutulmamıştır. Camilerde, çeşmelerde, hanlar ve kervansaraylarda devasa duvarlara gül işlenmiş, gül resmedilmiştir. Yıllar yıllar önce bir adam tanımıştım, Diyarbekirli. Adı, Seydoş Ektirici. Evine gittiğimizde orası sanki ev değil bir gül bahçesi gibiydi. Evin içi, pencere önleri, balkonların her bir

yeri ve arkada yer alan küçük bahçesi tamamen gül fideleriyle doluydu. Her biri ayrı bir renk taşıyor, ayrı bir koku yayıyordu. Yaşlı karısı söylenip dursa da, aslında o da seviyordu gülleri. “Ama kızım, gülleri görmekten beni görmez oldu bu adam” deyişini hiç unutmuyorum. Bir eş duygusallığıyla belki siteminde haklıydı ama o gülleri görüp sevmemek, onlara sıkı sıkıya bağlanmamak olamazdı elbette. Seydoş Ektirici’nin en büyük hayali o hep methini duyduğu “Siyah Gülü” yetiştirebilmekti. Atalarından duymuştu. Bir zamanlar varmış bu gül Diyarbekir’de. Öyleyse ne yapıp edip o da bulmalıydı siyah gül goncasını. “Her mevsim sabırla çalışıyorum kızım, gül kalemlerini birbirine aşılıyorum. Mevlam kısmet eder, ömür verirse bulacağım inşallah” demişti. Ne yazık ki ömrü vefa etmedi Seydoş Ektirici’nin siyah gülü görmeye. Bir sabah gül bahçesinde buldular cansız bedenini. Sevgilileriyle sarmaş dolaş bir şekilde, bir cennet bahçesindeymiş gibi gülümseyerek yatıyordu. Mekanı cennet olsun. Bir gül; size özel bir sevgiyi, iki gül; karşılıklı derin aşkı, üç gül; seni seviyor umu 365 gül, seni her gün düşünüyor umu, 1001 gül, ebedi aşkı simgelermiş. Varın gerisini düşünün artık. Sevgiliye gülle sunulan daha nice ne aşklar varmış diye. Duyan, düşünen, hatırlayan bir çiçek… Başka bir benzeri var mı dünyada, üzerine bu denli

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011

69


Gül Şehri DİYARBAKIR çok ve manası güçlü sıfatlar ekleyecek? Bahçemizdeki bütün çiçeklerin sertacı o…Bahara bile o kadar hükmetmiş ki adını “gül mevsimi” yapmış koca ilkbaharın. Gönüllerdeki geniş saltanatın sahibidir, bize gülmeyi öğreten. O yüzden adının yanına gülen’i, handan’ı hiç çekinmeden ekleyen. Bu bahar bir başka bakalım güle, bir başka koklayalım, bilerek-hissederek. Sözlerimi bitirirken diyorum ki: gül yüzünüz hiç solmasın, gül hayatınızdan hiç eksik olmasın. Kucak dolusu güller eşliğinde sevgi ve saygılarımla…

70


Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011

71


TARİHTE DİYARBAKIR VE GÜL

Prof. Dr. Kenan HASPOLAT Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi


GİRİŞ Milattan Önce 7250 yıllarına kadar giden, dünyadaki ilk yerleşimlerden biri olan Çayönü,’Ergani’ye yakın bir yerleşim yeridir. Çayönü dünyada ilk tarımın yapıldığı bir mekândır.94 9000 yıl önce gülgillerin Diyarbakır’da Çayönünde yetiştiğini George Wıllcox’dan öğreniyoruz.95

Günümüzde pek bilinmiyor olsa da, Diyarbakır’da gül yetiştiriciliğinin geçmişi Asur dönemine kadar uzanır. İngiliz Arkeolog Sir Leonard Wooley’in bilim dünyasına tanıttığı Mezopotamya kil tabletlerinde yazıldığına göre MÖ 2684–2630 yılları arasında Asur kralı I. Sargon gülfidanlarını kendi ülkesine Diyarbakır civarından götürmüş. Bu belgede Kral I.Sargon’un Dicle nehrinin üst kısımlarına askeri keşif gezisi yaptığını bu geziden “Asma, incir ve gülfidanları” ile geri döndüğü yazılıyor.96

94 Güneli, Zülküf, “Diyarbakır Kent Kimliği İçin Önemli Bir Öğe Suriçi Dokusu Diyarbakır Kale-Kent,” 1.Uluslararası Nebiler Sahabeler Krallar Kenti Sempozyumu, Diyarbakır, 2009. 95 George Wıllcox. Manon Savard, “Güneydoğu Anadolu’da Tarımın Benimsenmesine İlişkin Veriler,” Mehmet Özdoğan, Nezih Başgelen, Ed. Türkiye’de Neolitik Dönem, Arkeoloji ve Sanat Yay. İst. 2007, s. 427– 440.

96 Ludvık Vecera, Classıc Roses, Published Great Britain, 1989, s. 7–11; Eıgıl Kıaer, Methuen Handbook of Roses, Ancıent Tımes, London, 1965, s. 10; Altıntaş, Ayten, “İslam Tasavvufunda Gül, Peygamberimiz ve Diyarbakır”. 2. Nebiler Sahabiler Azizler Krallar Kenti Diyarbakır Sempozyumu, 2010.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011

73


Gül Şehri DİYARBAKIR tığı toprakların iki tarafı da “gül bahçeleri” güzel kokulu bostan ve reyhan bahçeleridir. Buralar vilayet halkının altı ay boyunca Diyarbekir’in Dicle fasıllarını yaptıkları mesire yerleridir’ der.99

Kral Sargon97

Arkeolog Wooley’in bulduğu stel98

Evliya Çelebi’de Seyahatnamesi’nde Diyarbakır güllerinden söz ederken: ‘Büyük nehrin ak97 http://www.turkopedi.com/sargon-ve-sumerler. html 98 www.wardom.com.tr

74

99 Korkusuz, Şefik, Seyahatnamelerde Diyarbakır, İst. Kent Yay. 2006.


Evliya Çelebi der ki: Dünyayı dolaştım şehr-i Amid kadar güzel bir şehir yeryüzünde görmedim. İnsanları kadar da nezih, mert ve misafirperver görmedim Zümrüt gibi bir şehir, her tarafı gül bahçesi der.100

medilen bir minyatürde şehrin surlarının dışında büyük gül bahçeleri resmedilir.102

Ortaçağ'da özellikle Abbasiler döneminde El cezire'de(Kuzey Mezopotamya) bol miktarda gül yetiştiriliyordu ve çok sayıda gül suyu imalathanesi vardı.101

Gülün onlarca çeşidinin yetiştirildiği kent Osmanlı döneminde gülistanlıklar kurulan, yetiştirilen güllerden gülyağı ve gülsuyu elde edilen önemli bir merkezdi. Matrakçı Nasuh’un 16.yüzyılda meydana getirdiği ‘Beyan-ı Menazir-i Sefer-i Irakeyn’ adlı eserinde res100 Diken, Şeyhmuz, Diyarbekir Diyarım, Yitirmişem Yanarım, İst. 2003. 101 Altıntaş, Ayten, Gül-Gülsuyu, Portakal Basım. İst. 2009.

Matrakçı Nasuh(1564), Diyarbakır gül bahçeleri, altta meyve bahçeleri.

1691 yılında Diyarbakır’da meslekler zikredilirken 1 Gullabi’nin varlığından bahsedilir. Gullabi: akıl hastanesinde gülsuyuyla bakıcı102 Kaya, Hasan Mert, Sevgi Kenti Diyarbakır, SkyLife, Eylül 2010.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011

75


Gül Şehri DİYARBAKIR lık yapan kimse demektir. Bu açıdan 1691’de Diyarbakır’da zihinsel engellilere bir yaklaşım olduğu anlaşılıyor. Bu durum büyük bir ekonomik refahın sonucudur. Zira 1568 tarihli Tahrir deſterine göre Diyarbakır’da 186 meslek bulunmaktadır. Bursa’da tespit edilen meslek sayısı 50, Kayseri’de XVI. yüzyılda 18, XVIII. yüzyılda 23,Kastamonu’da 34’dür.103 Fis Kayası Lalelik ve Gül Evliya Çelebi seyahanamesinde Fisk kayası adı ile meşhur yüksek bir tepe üzerine siyah taş ile yapılmış,yüksek ve gayet kuvvetli bir kaledir…o yüksek dağın tepesi geniş ve laleliktir….Fis kayası mağaraları bu yüksek kalenin altındadır. Yunus Aleyhisselamın makamı da buradadır… Büyük nehir aktığından iki tarafı da gül bahçeleri, güzel kokulu bostan ve reyhan bahçeleridir… Her yıl vilayet halkının altı ay Diyarbekir’in Dicle fasıllarını yaptıkları mesire yerleridir.

Şemseddin Sami Kamus-u Alam.’da Diyarbakır ilinin gülleriyle diğer çiçekleri çoktur demektedir.104

Dicle Kenarında Reyhan Bağları(Fesleğen Bahçeleri) E.Çelebi Dicle kenarındaki fesleğen bahçelerini şu şekilde tanımlar; Aşağıda akmakta olan büyük nehrin iki yanı güllük, gülistanlık, bağ, bostan ve reyhanlıktır. Reyhanların hepsinin kökü toprakta olduğundan bütün yaprakları yeşil olmakta ve yerden sürekli nem alarak da büyümektedirler. Bir evin reyhan duvarından görünme imkanı yoktur. Bunlar,o derece sık reyhanlı,reyhandan kulübeler olup gece gündüz içinde oturan erkek ve kadınların genizlerine reyhanların ve gül,sümbül ve erguvan gibi diğer çiçeklerin kokuları dolar.105 1700 yıllarında paşaların ev eşyaları içinde

103 Erpolat, Mehmet Salih, “Osmanlı Döneminde Diyarbakır’daki Esnaf Grupları ve Meslekler”, Osmanlı’dan Cumhuriyete Diyarbakır, Ed. Yediyıldız B. Tomenendal. C. 2, Ank. 2008, s. 316.

76

104 Şemseddin Sami, Kamus-u Alam, c.3, 1889, s. 2203. 105 Martin van Bruinessen ve Hendrik Boeschoten, Evliya Çelebi Diyarbekir’de, İst. 1997. s. 364.279.253.


gülabdanların varlığı o zaman gülsuyunun önemini yansıtmaktadır. 1784-86’da Diyarbakırda valilik yapan Diyarbakırlı Kiki Abdi Paşa’nın mirasında yani terekesinde 3 adet gülabdan’ın varlığını öğreniyoruz.106

tanlar Tesis Ve Teksir Edilmiştir’ yazılıdır. Resmi devlet belgesi olan tarihi Diyarbakır salnamelerinde; Dicle nehrinin sağa ve sola temayül ede ede cereyan-ı tabiisinin teşkil etmekte olduğu cetveller o manzaraya başka letafetler vermekte ve bahçelerin bazısında huda-yi nabit menekşe çiçeği, yetiştirilen gül fidanları adeda birer gülzar-ı nükhet-i nisar-ı letafet teşkil edip bülbüllerin, tuyurun enva-ı nağamat-ı ferah efzası da da teşnif-i sevami eyler. Mevsim-i Rebinin bidayetinde menekşe ve nihayetinde gülistan mesireleri olur.(5/84) denir).108

Dr.Lamec Saad Diyarbakır 1890 yılı izlenimlerini şöyle anlatır: Dicle kıyısı boyunca uzayan bahçeler, çeşitli nehir kollarının akmasıyla da, Diyarbekir'in güneyinde ve doğusunda verimli alanlar oluşturuyor. Bu verimli alan ilkbaharın gelmesiyle gül ve menekşe bahçesine dönüşmektedir. Halkın eğlence yeri olarak da Dicle kenarında Urfa kapı ile Dağkapı arasında bahçeler çok ünlüdür.107 19.Yüzyıl Diyarbakır Salnamelerinde ‘Gülis106 Yılmazçelik, İbrahim, “Kiki Abdi Paşanın Muhallefatı,” 1.Bütün Yönleriyle Diyarbakır Sempozyumu, 2000. s. 279,313. 107 Korkusuz, age.

108 Diyarbakır Salnameleri, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi, İstanbul Acar Matb. 1999.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011

77


Gül Şehri DİYARBAKIR 1869–1905 yılı Diyarbakır salnamelerinde Diyarbakır gülleri şu şekilde anlatılır; Bahçelerde menekşe ve güllükler vardır ki ilkbaharın bidayetinde menekşe ve nihayetinde gülistan seyirleri olur (salname 3/314).

1881 yılı Diyarbakırlı bahçıvanlar.109

Erzincani İzzet Paşa Diyarbekir valisi iken Ben u Sen ve gülleri hakkında söylediği manzume; Manzume-i Ben u Sen Bir aceb sefa Gülşen-i rana Ben u Sen 109 Bulduk, Üçler, “Hülasa-i Ahvali’l-Buldan’a Göre 19.Yüzyılda Diyarbakır Şehiri.”Osmanlı’dan Cumhuriyete Diyarbakır, Ed.Yediyıldız B,Tomenendal. c.1, Ank. 2008. s. 196.

78


Görse ger Sa’di Gülistan’a yazardı vasfın Çün viri revnak-ı gülgeşt-i musalla Ben u Sen Olmaya kimse bu gülzarda illa Ben u Sen110

Ben u Sen’den bir görünüm.

Sultan Abdülmecid döneminde, Abdülmecid’e ithafen Fevzi Efendi tarafından yazılan Ahval-ü Buldan isimli eserde “Mardin Kapısı haricinde Dicle’nin kenarında çok sayıda gül bahçesinin olduğu, bunların etrafında duvar bulunduğu ve bunun içinde ve dışında çok sayıda köşk olduğu ifade edilir.”111 110 Korkusuz, age. 111 Bulduk, agb. s. 196.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011

79


Gül Şehri DİYARBAKIR Sultan Abdülhamid Döneminde Diyarbakır’da Gülcülüğün Teşviki Osmanlı Devleti Ziraat Nezareti 1880’li yıllardan itibaren Osmanlı Memleketinin her yerinde “Gülistanlıklar” tesis edilmesi için çalışmalar başlatmıştı. Bu program içinde Diyarbakır Sancağının da önemli bir yeri vardır. Uzun yıllardır güllerin yetiştirildiği ve geniş gül bahçelerinin olduğu rapor edilen Diyarbakır’a da 1895 yılından itibaren gülistanlıklar tesisi kararı alınmıştı. Gül yağı, gülsuyu imali için gül bahçeleri kurulması için harekete geçilmiş, kısa sürede 250 dönüm toprağa gül ekilmesi planlanmıştı. Diyarbakır’a gülfidanları, gülyağı çıkarmak için imbikler ve eğitim verecek bir ziraatçı gönderilmişti. 1899 yılında 130 dönüm gül bahçeleri tesis olmuş ve Diyarbakır Valisi Mehmed Halîd Bey bu güllerden elde edilen gülyağlarından 4 şişe Padişaha göndermişti. Diyarbakır Valisi Mehmed Halid Bey 28 Haziran 1899 tarihinde “Mabeyn-i Hümâyun Cenâb-ı Mülükhâne Başkitabet-i Celilesine” bir mektup yazmıştı. Padişaha hitaben yazılmış olan bu mektup, Padişaha uzun bir övgü ile başlamaktadır. Padişahın isteği ve iradesi ile Diyarbakır’a bir “gül memuru” gönderildiğini ve bu memurun çalışmaları ile vilayet dâhilinde bir sene zarfında 130 dönüm gülistan yetiştirildiği belirtilmektedir. Gül memurunun güller yetiştikten sonra gülyağı çıkarmak usulünü halka öğret-

80

miş ve kaliteli gülyağı elde edilmiştir. Bu çıkarılan ilk üründen ilk defa olarak Padişaha gönderildiği; “…ibtida nefs-i nefîs-i hazret-i velinimet bi-minnet-i a’zami içün taraf-ı çakeranemden…” denilerek belirtilmektedir. Bu gülyağı dört şişeye konmuş, bu şişeler birer muhafaza, onların da üzerleri sarılarak postaya teslim edildiği belirtilmiştir. Mektubun sonunda bu gülyağı şişelerinin “..mübarek ve mes’ud hâk-pây-ı şevkat-ihtivâ-yı cenâb-ı zillullahiye arz ve takdime müsaade-i aliye-i asafhanelerinin şâyan buyurulması” istenmektedir. Gül memurunun çalışmaların takip edebileceğimiz bir yazışma da 1900 senesine ait. “Orman ve Maâdin ve Ziraat Nezaretinin Şûrâyi Devlet’e havale buyurulan tezkiresi”nde. İstanbul’dan Diyarbakır’a iki seneliğine gönderilen gül uzmanı Mustafa Efendinin süresinin uzatılmasına aittir. “Diyarbakır vilayetinde gülistanlar tesisi ve gülyağı sanatının ahaliye fiilen irae ve talimi zımnında ba-irade-i seniyye-i Cenab-ı Padişahî “ olarak gönderilen Mustafa Efendi ‘nin süresinin 25 Mayıs 1900 tarihinde dolacağından o tarihten itibaren iki sene daha uzatılması talep edilmektedir. Böylece ödenmesi gereken maaş hesap edilerek o miktarın ödenmesi talep edilmektedir.112 Diyarbakır vilayetinde gül bahçeleri tesis etmek ve gülyağı imali sanatı hususunda ahaliyi 112 Altıntaş, Ayten, ”Diyarbakır’da Gülistanlıklar Tesisi,” Diyarbakır’da Tarım Doğa Çevre Sempozyumu. 2010.


bilgilendirmek üzere memur tayin edilen Mustafa Efendinin başarılı çalışması hakkında.113

olduğu ifade edilir.114 1937 yıllarına ait bir kitapta; Diyabekirliler gül ve çiçek yetiştirmeğe çok önem vermektedirler. Şehrin heman bütün evlerinde avlular, havuz başları muhtelif çiçeklerle süslüdür. Halkevinin her ilkbahar açdığı çiçek sergileri büyük bir ilgi ile karşılanmaktadır. Şehirde 25 türlü gül yetiştirilir. Şehrin dışındaki bahçelerde geniş menekşe tarlaları vardır. Mevsiminde kilolarla menekşe kurusu satılır. Çiçek ve menekşe şurupları, çayları ve bilhassa harır adı verilen şurup yalnız Diyarbakır’a mahsustur. Bin bir renkli bir şark halısı gibi Dicle kıyısına uzanan gül ve menekşe bahçelerinde meyvanın türlüsü yetişir.115 Osmanlıda Diyarbakır’da Gülcülüğün Tarihi 1936 yılında H.Basri Konyar’ın kaleme aldığı Diyarbakır yıllığında Gülcülüğün tarihine temas eder.

27 Haziran 1900

1899 basımlı La culture de roses en Turquie isimli eserde Osmanlı topraklarında gül üretimini ve gülyağı elde edilişini teşvik amacıyla Ziraat Nezaretinin Anadolu’da 100.000 fidan dağıtıldığını ve bunlardan birinin Diyarbakır 113 Ekici C Ed. “Osmanlı Belgelerinde Diyarbakır.” Devlet Arşivleri Genel Md. 2. Uluslarası Diyarbakır Sempozyumu, Ank. 2006.

Fatih Paşa camile karakolunun iç duvarlarında müşahede edilen çinilerde mevcut nakışlardan ve hususile gül, karanfil, sünbül vs. çiçek resimlerinden bahçıvanlığın tezyinat şubesini teşkil eden bu bedii sanatların eskiden beri bu havalide malum olduğu istidlal olunmaktadır.116 114 Baytop, Asuman, Türkiye’de Botanik Tarihi Araştırmaları, TÜBİTAK. Ank. 2004. s. 505.508.512. 115 Eti, Umsan, Diyarbekir, Diyarbekir, Matb. 1937, s. 5.27.54. 116 Konyar, H.Basri, Diyarbekir Yıllığı, Ulus Basımevi. c. 3, 1936. s. 147.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011

81


Gül Şehri DİYARBAKIR Takriben 37 yıl önce (1900 yılı) Diyarbekir’in gül ve gülyağcılığına olan istidat ve kabiliyetini nazarı itibare alan Osmanlı hükümeti bu havalide Mustafa Efendi adında mütehassıs bir memur göndermiş ve bu gayretli memurun teşvik ve himmeti sayesinde Diyarbakır kasabasile etrafındaki köylerde oldukça geniş ve muntazam gülistanlar tesis edilmişti.117

Eskiden önemli bir piknik yeri Mardin Kapı’daki gülistanlardı; Gazi Köşkü bahçeleri, tam Ahmet Haşim’in bahçesidir. Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprakla bu bahçedeki güller ki kamıştan daha nalândır. Parlak iri güller, set set yükselen bahçelerin temposuna uymuşlar, ufaktan büyüklere doğru, garip bir sıralanışları vardır.119

Gazi köşkü tamamen güldü

1936’da Diyarbakır’da Gülistanlar

Diyarbekir’118de gülcülük merakı gerçi vardı ve bu merakın yaygın bir ifadesi olmak üzere kasabanın dört tarafında yani Mardin ve Urfa Kapıları ile Dağ Kapı ve Yeni Kapı semtlerinde Esfel bahçelerinde ve Mardin Kapısının haricindeki umum köşklerde ikişer ve üçer dönümlük birçok gülistanlar vücuda getirilmiştir. 117 Konyar, age, s. 147, 148. 118 Konyar, age, s. 147, 148.

82

Gazi köşkü

Vaktiyle bahçelerinin inkişaf ettiği mayıs ayında birçok kibar aileler, Gülistanların latif 119 Korkusuz, Şefik, Eski Diyarbakir’de Gündelik Hayat, Kent Yay. İst. 2007, s. 64,69.


manzaralarını temaşa eylemek üzere şehir etrafındaki bahçelere gidip eğlenirlerdi. Bir taraſtan gül kokulu saf ve temiz havayı süzüp ciğerlerine çekerler, diğer taraſtan da bedii zevklerini bi hakkın temin ederlerdi. Muntazam güllüklere malik bahçe sahiplerinin bu kibar ailelere hediye namıyla takdim eyledikleri gül buketlerine karşılık olarak aileler tarafından bahçivanlara bahşiş suretiyle para vermek cari idi.120

fettişi 40 yıl önceki Diyarbakır anılarını anlatıyor; Kırk yıl sonra Diyarbakır, "Diyarbakır, gül şehri, karpuz şehri.124 Mardin Kapı eşrafından 76 yaşındaki Musa Tutka anlatıyor; Mardin Kkapı’dan inmeye başlayınca gül kokusu başlardı, Hevsel bahçelerinde Muhammediye gülleri vardı, gülyağı çıkarılırdı. Mardin Kapı’da, Gazi Köşkü’nde ve Kavs Köşkü’nde siyah güller yetişirdi.

İbrahim Tokay 30–11–1937 tarihli ülke dergisinde; Diyarbakır halkı zevk-i selim sahibi ve ehli tabiat olduklarından herkesin evinde ufak veya büyük çiçek bahçesiymiş gibi gülleri, baygın menekşesi vardır. Evlerde saksılara da yetişen güller, sur dışına çıkıldığında Gülistana dönüşürdü.121 1936’da İlçe ve Köylerde Gülcülük Çanakçı, Şehkent, Şilbe, Fabrika, Çöllü, Zoğa, Zoravan, Bacavan, Haskavar gibi bir çok köylerde dahi muntazam ve geniş güllükler meydana getirilmiş ve bu ara gülyağcılığına da başlanmıştır. Hani ve Lice havalisinde ehemmiyetle yetiştirilen güller ticaret maksadı ile vilayet merkezine sevk olunuyordu.122 1933’de Silvan’da bir gülistan tesis edildi.123 Şemseddin Koçak isimli eski ilköğretim mü120 121 106. 122 123

Hevsel Bahçeleri

Konyar, age, s. 148. Göral, M.Kadri. Cevahir Çıkını, Ankara, 2009, s. Konyar, age, s. 147, 148. 15. Yılında Diyarbakır, s. 50.

124 Koçak, Şemseddin, Eski İlköğretim Müfettişi. www.hangisinegitsek.com.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011

83


Gül Şehri DİYARBAKIR Muhammedi gülü: Çok kokulu, pembe ve yarım katmerlidir. Yılda iki kez çiçek açar. Gül yağı, reçel, gül suyu ve şurubu yapılır.125

Kavs Köşkü ve siyah gül

84

125 Özhal, Kenan, “Diyarbakır’da Gül Çeşitleri,” Diyarbakır’da Tarım Doğa Çevre Sempozyumu, 2010.


Gülsuyu Bütün düğünlerde, mevlitlerde ve hatta berber dükkânlarında gül suyu rağbetle kullanılmakta idi. Bunun için evlerde atarlar tarafından hususi surette kullanılan imbikler gül mevsiminin devam ettiği müddetçe faal bulunuyordu. Gerek erkek ve gerek kadın cemiyetlerinde senede tahminen beş altı bin kiloluk gülsuyu sarf edilmekte olduğu rivayet edilirdi. Gülyağı üretimi de önemlidir. Yakın zamanlara kadar Diyarbekir vilayetinde Gülyağcılık dahi memnuniyeti mucip bir dereceyi bulmuştu.126

Deliller Hanı

larını alıp hacca götürürken armağan olarak işte o gül yağlarını götürürlerdi. Diyarbekir’in menekşe yağı ve gül yağı Diyarbekirli hacılarla beraber giderdi. İşte o Diyarbekir imalatı imbiklerde kaynatılarak yağı çıkarılırdı.127 Diyarbakır’da Gül Mutfağı Gülşerbeti Eskiden çok güzel güllerimiz vardı. Gülbaran'da gül açtığında, etrafa kokular saçılırdı. Gül çiçeğinin yaprakları su dolu şişelere konulur, içerisine de azıcık limon tuzu atılarak şişelerin ağzı kapatıldıktan sonra güneşe bırakılırdı. Şişeler 15–20 gün güneşte kalınca, gül rengini şişe içersindeki suya verir, rengi kırmızılaşır veya pembeleşirdi. Sonra bu gül suyu bir tülbent yardımıyla süzülüp içersine bir miktar şeker atılarak Gül Şerbeti yapılırdı. Şerbetin içine buz veya kar atılarak sıcak yaz günlerinde içildiğinde yürek ferahlatırdı, en kıymetli misafirlere ikram edilirdi.

Diyarbekir güllük gülistanlıktı, her tarafı gül bahçeleriyle doluydu. Şimdi o güller yok. O güllerin yağları işte o imbiklerde çıkarılırdı. Şimdiki Kervansaray oteli o zamanlar Deliller hanıydı.

Bu güzel alışkanlık, tüketim toplumu olmanın sonucu tümden unutuldu. Oysa hem gül yapraklarıyla dolu renkli şişelerin görünümü ve hem de gül şerbetinin içimi güzeldi.128

Hacca giden deliller (rehberler) kendi grup-

127 Diken, age, 2003. 128 Üzülmez, Müslüm, Makam, Makam Çiçeği ve Bülbül, İst. 2010. s. 294.

126 Konyar, age, s. 147, 148.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011

85


Gül Şehri DİYARBAKIR Her türlü peynir çeşitleri, kaymak, çakılmas, tereyağı, bal ve şarabi Harir satılan bu dükkânlardan en ünlüsü, Ulu Cami karşısındaki dar sokakta bulunan HALİS ve MUHLİS isimli iki kardeşe ait dükkândı. Bu arada ŞARABİ HARİR'in nasıl yapıldığını anlatalım. Su, şeker, kabuklu tarçın, karanfil, şerbet boyası bir arada kaynatılır ve Reçel Suyu kıvamına getirilir. Biraz sulandırılır ve içersine bir kaç damla gül suyu damlatılır. Güllaç

Şarabi Harir daha çok kaymağın üzerine dökülerek değişik bir damak tadı oluştururdu.129 Ayrıca Zerde ve loğusa şerbetinde de gül suyu kullanılmaktadır.

Gül Reçeli

Şarabi Harir ve Gül Suyu Özellikle Buğday Pazarı, Sipahi Pazarı ve Çarşiye Şevuti diye bilinen şimdiki Kavaflar çarşısı içersinde, esnafın yararlandığı kahvaltı dükkânları mevcuttu.

Gül suyu ve Aşure

129 Ötük, Halit, Şehir Mektupları 14 - Diyarbakır Lokantaları, http://www.hancepek.com/

86


nebatat-ı itriyenin uzul-i ziraatı ve iadareleriyle ve bunlardan yağ çıkarma isimli eserinde Malatya ve Diyarbakır illerinde gülcülük yapılması isteniyorsa da, bu sanayinin merkezlerde değil de merkez dışı yörelerde yapılması uygundur. Çünkü bu iş bir insanı sadece bir iki ay işgal ettiği gibi, merkez dışı yörelerde arazi, işçilik, odun ucuzdur ve gül yağı hacmen hafif olduğundan nakliye masrafı düşüktür denmektedir.130 Gül Sergileri 1932 yılında Çiçekçilik, gülcülük ve gülyağcılık için halkevinde sergiler açıldı, kazananlara nakdi ödül verildi. Bu sergide 18 nevi gül teşhir edildi.131

Güllaç ve gül suyu

Eski Ziraat Kitaplarında Diyarbakır’da Gülcülük Agop Zakaryan’ın 1895 basımlı Ziraat-ı Ameliye kitabında Osmanlı devletinin gülyağcılığını teşvik ettiğini Diyarbakır ve bazı yerlerde yağ takdiri sanatının kurulmasına çalıştığını ifade eder. Ahmet Tevfik 1921 tarihli Gül ve en meşhur

1932-Vali Faiz Ergun gül sergisinde 130 Baytop, age. 131 Konyar, age, s. 147, 148.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011

87


Gül Şehri DİYARBAKIR

1932’de bir sergi

Tarihi Resimlerde Gül Figürü

1932 Vali ve Kumandan gül sergisinde

1937 yılına ait bir kitapta Hemen her evin avlusunda çok temiz ve çok saf bir su olan Hamravat suyu akar. Bu avlular geniş havuzlar ve türlü çiçeklerle süslüdür’ denmektedir.132

1932’de bir sergi

Eyvan da güller vardı, avluda havuz. Anam tulumbayı çektiği gibi, Bütün avlu, bal dök yala. Havuza attım mı kavunla karpuzları, Doyamazsın görüntüsüne onların artık. (Zeynep Doğulu) 132 Korkusuz, age, 2007.

88


Hamravat suyunun her eve gelmesi havuz yapma geleneğini başlatmış, su bollaşınca çiçeğe ilgi artmıştır. Diyarbakır’ın iri, aromalı, renk renk gülleri konakların övüncü olmuştur.133

Abdüssettar Hayati Avşar, yatsı namazından sonra konaklardaki musiki gecelerini şöyle anlatır; Muhammedi güllerinin, top reyhanların, 133 Güney, Emrullah, Diyarbakır ve Yöresinde DoğaKültür Turizmi, Diyarbakır, 1991. s.64.

ıtırların, katmer kadifelerin, menekşelerin, lalelerin, zambakların, şebboyların, kılıflarının, nergislerin, sümbüllerin, yaseminlerin, zer leylakların ve diğer birçok çiçeklerin birbirine karışmış kokularını almak için havayı koklar, teneffüs eder, fıskiyelerden dökülen suların şırıltılarını dinler ve kandillerin, avizelerin, fanusların etrafında daireler çizerek dönen çeşitli şekiller meydana getiren, aleve atılıp yanan pervaneleri seyrederdik. Şair, bestekar ve icra karlar havuz başındaki tahtalara, sazendelenlerle yanlarındaki kanepe ve koltuklara eyvana karşı oturup yerlerini alıp eğlenceyi başlatırlardı.134

Diyarbakır’daki Gül Çeşitlerini Özet Olarak Vereceğim. 1.Yediveren gülü,2.Muhammedi gülü,3.Yüz 134 Cengiz, Tuba, “Diyarbakır Eski Suriçi ve Surdışı Evlerinde Çevresel Etmenler”, D.Ü.Mimarlık AD. Diyarbakır.1993. s.1.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011

89


Gül Şehri DİYARBAKIR yaprak gülü 4.Nesrin gülü,5.Sarmaşık gülü, 6.Sultan gülü. 7.Yabani beyaz gülü 8.Çeper gülü 9.Asma gülü 10.Viktorya gülü 11.Pembe esans gülü 12.Dantel amor gülü 13.Cevat paşa gülü. 14.Hacı İbrahim gülü,15.Rumkale gülü,16.Arif Bey gülü 17.Mikado gülü 18.Üç renk aşılı gül 19.Malatya gülü 20.Fes kırmızısı gülü 21.Açık sarı gül 22.Koyu sarı gül 23.Krem gül 24.Beyaz gül.135 Mevlüt Mergen eskilerde Diyarbakır gülcülünü şöyle anlatır; Gül sadece evlerde yetiştirilmezdi. Başta Gazi Köşkü olmak üzere, Cumhuriyet parkında ve diğer bahçelerde de yetiştirilirdi. Nereye baksanız her mevsim her taraſta gülü görebilirdiniz. Şimdilerde Diyarbekir’de öteden beri yetiştirilen Nergis çiçeğinin ticari amaçla yetiştirildiğini ve çeşitli semtlerde satıldığını görüyoruz. Eskiden “mor menekşe” de nergizin arkadaşı olarak satışa sunulurdu. Şimdilerde “mor menekşeyi” göremiyoruz dedikten sonra gülleri anlatalım ki, bu sayacağımız güllerin tamamı Diyarbakır’da yetiştirilen güllerdir. Gerçi gülün bir “yedi veren”i vardır, bu hemen 135 Diken, age, 2003.

90

her mevsimde görülür ve Şeyhzade Osman bey tarafından iki asır önce Diyarbekir’e getirildiği söylenen bu gülü katmerli ve az kokulu olarak tarif eder bahçevanlar. Diyarbekirlilerin en çok sevdikleri gül “Muhammedi” güldür. Bu gül o kadar güzeldir ki, hem kokusu, hem görüntüsü fevkalade güzeldir. Hazret-i Peygamberi anımsattığı için de ayrıca kıymetlidir bu gül. Derler ki, bu gülden gül yağı çıkarılır, reçeli yapılır, gül suyu ve şurubu elde edilirken meraklıları rakısını bile yaparlarmış. Hacı İbrahim Gülü diye ünlenen bir gülü daha vardır Diyarbakır’ın.. Yüksek, yüksek dalları bol dikenlidir.. Pembe ve ebru renklerini taşır.. Yılda yedi kere gül yüzünü insanlara gösterirmiş bu Hacı İbrahim gülü... Dedik ya Diyarbekir’liler gül severdirler diye. Sevgilerini meraklarıyla birleştirince ta uzaklarda duysalar bir gülün varlığını gidip onu oradan getirirlermiş. Mesela “Rum kale gülü” bu gülün medhini işiten Fevzi Efendi. bu zat eski bir tapu memurudur 1926 senesinde bu gülü Diyarbekir’e getirir. Ki, bu gül, Rumkale’den Urfa’ya, Urfa’dan da Diyarbekir’e kadar bir


yolculuk yapar. Rumkale gülünün rengi pembedir. Kokuludur. Katmerli olup büyükçe bir gül türüdür. Yetiştirenlerin ifadelerine bakılırsa yılda dört kez gül yüzünü açarmış sevdalılarına. Sürekli açan bir gül türü de vardır ki adına “Dantel Amor gülü” diyorlar. Az dikenli olan bu gül kokulu ve katmerlidir. Renkleri koyu kırmızı ve erguvanidir. Hayvanların yabanisi olur da gülün yabanisi olmaz mı? Bu gül tek, tek yapraklıdır. Beyaz renklidir ve “çeper gülü” olarak da bilinir. Asma gül. Bu gül öylesine güzel bir güldür ki, hem renkleri kırmızıdır. Hem de çok büyük değildir. Yanına bir sırık dikseniz ona sarılır ve uzanır yukarılara doğru çıkar. Bir de süslemelerde kullanılan bir gül çeşidi vardır Diyarbakır’ın. Adına “Sultan gülü” de denir. Renklidir ama kokusuzdur. Böyle olduğu içinde süslemelerde kullanılan bir güldür. Nasıl ki Hacı İbrahim Urfa’dan getirdiği güle kendini adını vermişse, aynen onun gibi Cevat paşa El Cezire kumandanı iken oradan getirtilen güle “Cevat Paşa Gülü” denmiştir. “Sar-

maşık gülü” de vardır Diyarbekir’in. İsminden de anlaşılacağı gibi sarmaşık çiçeği gibidir ve demir parmaklıklara ve çardaklara sarılıp güzelliğini sergileyen bir gül çeşididir. Esans yapımında kullanılan güle ise Diyarbakır’lılar “pembe esans gülü” derler. Katmerlidir. Sürekli çiçek açan bir gül türüdür. Gülleri saydık çünkü özellikle bahar mevsimleri ve yaz ayları ki bu günler.. Gül günleridir ve Diyarbakır’ın en güzel günleridir. Bu mevsimler piknik yerleri insanlarla dolup taştığından ve insanlar buralarda gülü görmek istediklerinden güle önem vermişlerdir. Şimdilerde ancak bazı evlerin balkonlarındaki saksılarda ve özellikle toplu konutlardaki evlerin bahçelerinde görebiliyoruz gülleri. Diliyoruz ki, Diyarbakır’ımız yine geçmişteki gibi güllerle donansın, parklarında, meydanlarında, evlerinin balkonlarında. Hemen her yerde gül olsun. Gül olsun ve Diyarbakır’lının yüzü gülsün. Çünkü Diyarbekir “Viktorya gülü” gibidir. Neden bu gül gibidir derseniz bilesiniz ki bu gül sadece Diyarbekir’de yetişirdi.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011

91


Gül Şehri DİYARBAKIR Birinci cihan savaşından önce Behram Paşa tarafından oğlu “Arif Bey” adına getirilen güle de “Arif Bey Gülü” denir. Bu gülü Diyarbakır’lılar çok sever çünkü hem kokulu, hem katmerli hem de sürekli çiçek açan bir özelliği vardır Arif bey gülünün. “Mikado gülü” 1928 yılında Levazım eski reisi Kenan bey tarafından İstanbul’dan getirilen bir güldür. Diyarbakır’ın bir de üç renk aşılı bir gülü vardır ki, aynı isimle yâd edilir. Tevfik efendi zade Bekir Sıtkı bey tarafından üretilmiş, fes kırmızısı renginde olan bu güle “Arif bey” gülü denir, aşılandığı için üç renkli bir gül elde edilmiştir. Az kıvırcık, yediveren türde bir gül daha var ki buna “Malatya gülü” denirmiş. Hoş kokulu ve katmerli bir güldür “Malatya gülü”. “Yedi veren” dedik ya sohbetimizin başında.. bu gülü “Fes kırmızısı gül” diye tanımlar Diyarbakır’lılar..Az dikenli dalları, katmerli ve hoş kokulu bir güldür. Sarı gül. Türkülere bile adını söylettiren güllerdendir. Diyarbakır’ın sarı gülü..O da yedi verendir..Varsın kokusu az olsun, dalları dikenli olsun. “Gül dikensiz olmaz” sözü ne için söylenmiş peki? Gerçi dikensiz olan güllerde vardır ama bu söz bir darb-ı mesel olarak literatürümüzdeki yerini her zaman koruya gelmiştir.

92

Bilmem ismini hiç işittiniz mi “Kaysı gülünün” Ufak dallı, dikenli, katmerli kokusuzdur ama güldür.. Görüntüsü bile insanın gönlünü şenlendirmeye yeter bu güllerin. Diyarbakır’lılar vilayet bahçesine “Müfettişlik” derlerdi. Buradaki güllerin haşmetli görüntüsünü anlatmak başka şey, görmek başka şeydi. İlla ki görmek lazımdır. Biz bu güllerin bazı gördüğümüzü söylerken bazılarını görmediğimize yanarız. İşte burada bir gül daha vardı ki adına ”Beyaz gül” denirdi. Mersin’den getirilmiş. Aşı kalemiyle çoğaltılmış diye bir bilgiye ulaşıyoruz bu gülü araştırırken... bu gülün bir özelliği de “dikensiz” oluşu imiş. Sevenlerin birbirlerine en güzel hediyesi nedir diye sorarsanız “Gül” dür derim. Nitekim bu gün bu güzelliğin yaygınlaştığını görüyoruz. Gül’ün yanı sıra diğer çiçeklerde bu hediyeleşmede görülüyorlar ama en çok gül kendini benimsetiyor insanlara. Ama günümüz insanı gülü, dalından koparılmış olduğu halde alıp sevdiğine hediye ederken, o gülü erken solduruyor. Oysa dünün Diyarbakır’ında da insanlar birbirlerine gül hediye etmişler ama, gül neslini kurutmak için değil, yaşatmak için.Misal mi? “Krem gül” ü gösterelim.. İş bu krem gül Merhum Evkaf Müdürü Mustafa Akif Bey tarafından oğlu Hasan Efendi talebesi Müſtüzade Bekir Şeref’e Urfa’dan gönderilmiş ve ıslah


edilmiş bir güldür. Diyarbekir’e geliş tarihi 1928 olan bu gülün de dalları dikensizdir..Orta büyüklükte yapraklı, katmerli ve az kokuludur..ama olsun çünkü en iyi Pazar bulan bir gül çeşidi diye anılır.

ki Gül parkından karşılanıyordu. Bu mekân şu anki Sur belediye fidanlığıdır. 1970’lere kadar buraya gül parkı denirdi.

Bilmiyorum şimdilerde de var mıdır? Gazi köşküne gittiğimizde yerlere dikilmiş bazı levhalar görürdük ve üzerinde şöyle yazardı; “Dokunmayın çiçeklere, yazık olur emeklere” Çünkü çiçekler yani güller insanlar gibi canlıdırlar. Onları kendi ecelleri gelmeden çekip koparmak hiç de şık olmayan bir iştir. Şehmuz Diken Diyarbakır baharını anlatıyor; Karacadağ dedik de, bir başka olur Karacadağ'da bahar. 250 rakamıyla ifade edilen ve 40 ayrı familyaya mensubiyeti bilinen bitki türlerinin ve de 'nin vatanıdır Karacadağ. Bahar en çok bu bitkilerin doğayla kucaklaşmasına yakışır. Bahar gelende bizim buralara; Gülün telaşı lalenin yabani olarak bitmesinden kaynaklı kendi kıymetinin bilinmemesinedir. Yoksa laleye de yer var bu diyarlarda, güle de!136 Gül şehri Diyarbakır’da güllerin ilk mekânı ve Diyarbakır’ın gülfidan ihtiyacı Mardin Kapı’da-

Seyran tepe güzel gül bahçeleri ile dolu imiş Rüzgâr estiğinde buradaki güllerin kokusu şehir merkezine yayılırmış.

136 http://www.bianet.org/biamag/kultur/129131daglara-bahar-gelende

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011

93


Gül Şehri DİYARBAKIR

Seyrantepe

Seyrantepe’yle ilgili hoyrat; Gül eser Rüzgar vurur gül eser Serme toprak üstüne Yar yatağın güle ser Yaşamda Gül Hop hop olsun yavrum Gül topun olsun yavrum Gül ağacı dibinde Hoş toyun olsun yavrum137

137 Beysanoğlu, Şevket, Diyarbakır Folkloru, Diyarbakır Mat. 1943. s. 155.

94

Mezar Taşlarımız da Gülden


Hz. Süleyman Camii Lahit

Nakiboğlu Camii mezar taşı

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011

95


Gül Şehri DİYARBAKIR

Ulu Camii tavanı

Ulu camii avizede gül motifi(fotoğraflar. Zülfikar Halifeoğlu)

El Sanatlarında Gül Motifi Ülkede çinicilik denince akla İznik ve Kütahya gelir.

96

Hâlbuki Diyarbakır ülkede değil dünyada öncülük eden bir şehirdir. İznik atölyesi ile birlikte önemli bir çini merkezi olan Kütahya'da sürdürülmüş, günümüze kadar gelen Kütahya çiniciliği, başarı düzeyi zaman zaman değişen örnekler vermiştir. Bunların yanında Diyarbakır'ı da bir çini merkezi olarak saymak gerekir.138 Ali Paşa çinileri klasik Osmanlı çinilerinin dışında bölgesel bir karekter gösterir. Diyarbakır’da yapıldığı düşünülmektedir. İlk Osmanlı Camisi olan Ali Paşa’da bölgesel özellikler olması, Osmanlıların yerli atölyeleri desteklediğini gösterir.139 Diyarbakır’da Artuklular döneminde de çiniyi görüyoruz. Akkoyunlular döneminde çini ca138 http://members.fortunecity.de/sanat/cinikera/ cini.htm. http://www.minyatursanati. com/?p= 139 Sözen, Metin, Diyarbakır’da Türk Mimarisi, İst. 1971. s. 50,69; Gürsoy, Suna, “Diyarbakır Eski Mimarisinde Çini Süsleme,” Mimarlık AD. Yüksek Lisans Tezi, Diyarbakır, 1993. s.38.49.56.80.


milerin süslemesinde etkin olmuştur. Bu çiniler Osmanlı çinilerinden farklı olup, Doğu ve Güney etkili motifler taşımaktadır. Safa caminin içini tabandan başlayıp yerden bir metre yüksekliğe kadar devam eden çiniler boydan boya çevrelemektedir. Osmanlı dönemi çinilerinden farklı bir karekter gösteren bu çinileri Akkoyunlular döneminde Diyarbakır’da üretildiği düşünülmektedir. Bu konuda yapılan araştırmalar Diyarbakır’da çini üretildiğini gösteren bulguların varlığına işaret eder.

Paşa camiinde ise gül goncaları ve soyut çiçekler farklı kullanım alanlarında görülmüştür. Renkler firuze, açık mavi, beyaz ve laciverttir.142

Safa camii çinileri altıgen formda ve değişik motiflerdir. Dikkati çeken birinci motif, iç içe giren dairelerden oluşmuştur. Renk olarak koyu sarı, mavi, beyaz, koyu mavi kullanılmıştır. Bordürle ise firuze ve siyah renktedir. Bu çinilerin Diyarbakır’daki atölyelerde üretilmiş oldukları düşünülmektedir. Diğer duvardaki altıgen çiniler ise çiçek motiflidir. Renk diğer motiflerle aynıdır. Bordür yine çiçek motiflidir.140 Diyarbakır Çini ve Seramik Sanatında Gül Osmanlı çini eserleri İstanbul, Edirne, Bursa, İznik ve Diyarbakır gibi şehirlerde yoğunlaşır. Karanfil, lale, papatya, sümbül, gül, menekşe, zambak, narçiçeği, erik çiçeği, asma, servilerle çok zengin dekorları sonsuz bir bahar havası verir.141 17 yüzyıl yapısı olan Melek Ahmet 140 Sözen, age. s. 50,69; Gürsoy, agtz. s.38.49.56.80. 141 http://ismek.ibb.gov.tr/portal/bransicerik. asp?icerikID=96&BransCode=4

142 Aykal, F. Demet, Diyarbakır Camilerinde Süsleme (Çini), 1.Uluslararası Nebiler Sahabiler, Azizler Krallar Kenti Sempozyumu, Diyarbakır, 2009.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011

97


Gül Şehri DİYARBAKIR

Şahmeran ve Gül Mekânlarda Gül Diyarbakır evlerinde bazalt taşın soğukluğunu örtmek üzere cıs denilen süslemeler vardır. Bu süslemelerde gül motiflerine rastlayabiliyoruz. Lala Bey Camii Mihrabı Mukarnaslan takiben düz yüzeyli ve geometrik bezemeli iki bordur, ters "U" şeklinde üç yönlü olarak mihrabı dolanmaktadır. Geniş olan ana bordur, kapalı ve açık geometrik geçme kompozisyonu ile teşkil edilmiştir. Kapalı büyük sekizgenlerin birbiri ile irtibatlı yarım sekizgenlerle kesişmesi ile yarım ve tam sekiz köşeli yıldız motifleri elde edilmiş ve bunların içleri birer gülbezekle doldurulmuştur.143 143 Top, Mehmet, Diyarbakır’daki Akkoyunlu Dönemi Mihrapları. Oğuzlardan Osmanlıya Diyarbakır, 2004. s. 325.

98


Gülbezek: Kursların, yüzeyleri oyma gülbezek ve kabartmalı yapraklarla stilize edilmiş bir gülü andıranlarına verilen ad, gülce (Fr. rosace karşılığı). Bunlar çoğunlukla İslâm gözpencere ve gotik yapılarında görülürler. Yazıtlıkların gülpencere ve çeşitli yüzeylerin ortasına yerleştirilerek o yüzeyleri süslerler.

larına iğne ile güllü mücevher takardı, mücevherin ortasında yakut vardı demiştir.

Tarihi Gümüş İşlemeciliğinde Gül Motifine Rastlıyoruz. Gümüş Kemer ve gül motifi; Gül, menekşe, lale, yonca yaprağı gibi motifleri bulunan gümüşten imal edilip ve bele takılan bir süs eşyasıdır. Gümüş kemer savatlı ve telkari diye iki ayrı işlemecilik sanatı ile yapılır. Savatlı, boraks ile birlikte toz kaynağının ateşle kaynatılması suretiyle savat oluşmaktadır. Ayrıca bez üzerinde savat ve kabartma işlemeciliği ile de kemer yapılır. Telkari ile yapılmış kemer parçalarında değişik motifler bulunur. Motiflerden bazıları gül, menekşe, yaprak, yonca yaprağı ve laledir. Bu kemer tek veya çiſt katlı yapılmaktadır. Ana parçalar halkalarla birbirine kaynatılarak kemer şekline getirilir.144 Diyarbakırın eski kuyumcularından Celil Şengül eskiden altınlarda ve gümüşte kabartma şeklinde gül motifi vardı. Eski kadınlar yaka144 Şengül, Celil, “Diyarbakır El Sanatları,” Petek Life. 2.21, 2011.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011

99


Gül Şehri DİYARBAKIR

Ev eşyalarında gül motifi

100

Çeyizlerde gülabdan


Söz kesiminden sonra önemli çeyiz eşyasından sayılan gümüş takımların teminine çalışılırdı. Bunların başlıcalar şunlardı; Gümüş çekmece, gümüş kupa, rafdanlık, gülabdan, dış yüz ve etrafı gümüş işlemeli el aynası, gümüş nalın(takonya), hamam tası idi. Altın takılarda gül motifi

Altın gül küpesi

Oyalarda gül

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 101


Gül Şehri DİYARBAKIR

Meryemana Kilisesi

Ahşap İşlemelerde Gül Motifi

Ahşap ve gül(M. Erim Evi)

102

Bakır İşlemeciliğinde Gül Diyarbakır yöresi bakır işlerinde en sık görülen motifler ise bitkisel bezeme; yaprak, dal, lale, gonca, gül, çiçek, çam ağacı ve soğan motifidir.


Diyarbakır Sümer Halı Motiflerinde Gül

Osmanlı Dönemi Diyarbakır Şairleri Ve Gül

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 103


Gül Şehri DİYARBAKIR Türkülerde Gül

DİYARBAKIRLI 88 şairden 82’si gül konusunu işlemiştir.

• • • • • • • • • • • • • • • • • • • • • • • • • •

104

Yemenim Turalıdır (Gülizar)" Türkü Sözü Ağzın Dilleri (Kırılır Kalemler)" Türkü Sözü Bahçada Yeşil Çınar" Türkü Sözü Esti Baharın Nesimi" Türkü Sözü Dağlara Lale Düştü" Türkü Sözü "Düş Müdür Hayal Mıdır" Türkü Sözü Eyvanda Yatan Oğlan" Türkü Sözü Karşıda Görünürsün" Türkü Sözü Bahar Olur Yeşillenir Bu Bağlar Gel Efendim" Türkü Sözü Olsun Mu Gönül" Türkü Sözü Yalana Döndü" Türkü Sözü Ağzın Dilleri Hangi Bağın Bağbanısan" Türkü Sözü Karpuz Kestim Yiyeyim" Türkü Sözü Makaram Sarı Bağlar" Türkü Sözü Mavi Bağlar Başına" Türkü Sözü Mevlam Bir Adama Çocuk Verince" Türkü Sözü "Yayık Yaydım Kolum Şişti" Türkü Sözü "Yazsam Üstadımın Mezar Taşını" Türkü Sözü Muradı Böyle" Türkü Sözü Çay İçinde Döğme Taş" Türkü Sözü Yalana Döndü" Türkü Sözü Arkadaşlar Benim Derdim Yegindir Biner Paytona Dağlara Lale Düştü


• • • • • • • • • • • • • • • • • • • • • • • • • • • •

Eyvanda Yatan Oğlan Fincanın Etrafı Oy Nedem Nedem Oy Milliye Milliye Suya Gider Vardım Yârin Bahçesine Diyarbakır Berber Türküsü Aşk Kalbimde Yar Almış Yola Çıkmış Bir Güzel Erganinin Taşları Dağlara Lale Düştü Eyvanda Yatan Oğlan Fincanın Etrafı Oy Nedem Nedem Oy Milliye Milliye Suya Gider Vardım Yarin Bahçesine Diyarbakır Berber Türküsü Aşk Kalbimde Yar Almış Yola Çıkmış Bir Güzel Erganinin Taşları Mavi Bağlar Başına Elinde Maşrabası Şu Giden Nerelidir Güle Çıkmış Eyvana Evleri Kayalıkta Gülüm Gider Bostana Dama Çıkmış Bir Güzel Gül Ektim Evlek Evlek

Diyarbakırlı Hattat Hamit Aytaç Hattında Gül Süsleme

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 105


Gül Şehri DİYARBAKIR Günlük Yaşamımızda Gül

Gül her zaman bizi derinden etkileyen bir fenomen olmuştur. Güzele ve sevgiliye her daim gül ile bezenmiş nice anlamlı tanımlamalarda bulunmuşuzdur. "Gülü tarife ne hacet", nasıl güzel olduğunu ancak biz biliriz. Bizim

106


için sevgilinin gezdiği bahçe gülistan; gül toplayan gülçin; masal kadını gülşah; gül vücutlu gülten; gül fidanı gibi ince, nazik, hoş endamlı olan gülendam; nar çiçeği dalı gibi ince boylu olan gülnar; fidan boylu gülnihal; gülden gömleği olan gülpirehen; gül örtülü olan gülpus; gül benzeri gülce; güzelliğiyle gül saçana gülefşan; gül tatlısı gibi güzel olan gülşeker; gül güzelliğinde olan gülcemal; gül yanaklı olan gülizar veya gülruhsar; pembe yüzlü olan gülnikap; gül goncası gibi güzel olan gülgonca; gül renkli olan gülgün; narin ve nazlı olan gülnaz; gül ağızlı olan güldehan veya gülfem; öpüşü gül duygusu veren ise gülbuse dir. Gül muhafızları güldan; Mevlit gibi dinsel törenlerde ya da günlük yaşamda gül suyunu serpmek amacıyla kullanılan armut gibi gövdesi, ince uzun boynu olan özel kaplar gülabdan dır. Şeyh Sadî Şirazî'nin en güzel eserlerinden biri olan Gülistan ile İtalyalı ünlü yazar Umberto Eco'nun Gülün Adı isimli romanı birer dünya klasiğidir. Divan şairlerinde bülbül her daim güle aşıktır. Gül şiirlerin süsü, bestelerin esin kaynağıdır. Gül inançların dokusuna bile nüfuz etmiştir. Müslümanlara göre gül, Hz. Muhammed'in remzidir. Bektâşîler, Hz. Ali'nin öleceği zaman bile eline bir deste gül aldığını söylerler ve bu deste güle, güldeste derler. Topluca okunan dua ve yapılan yeminlere gülbank, Ezan'a da Gülbanki Muhammedî denilir. Halvetîlik ve Mevlevîliğin birleşimi olan ve XVI. Yüzyılda Diyarbakırlı İbrahim Gülşenî tarafından kurulan tarikata da Gülşeniyye denilmek-

tedir. Ayrıca bu bayramda, gelin, "Gül Ötesi"nin şairi, değerli hemşehrimiz Sezai Karakoç'un "Gül Muştusu" şiirini birlikte okuyalım diyorum: Dicleyle fırat arasında Bir eski şehir cennet titremesi Sarı güller çevirmiş dört yanını Yabancı bir şehir gibi Kırmızı güller yerli Kuzuların doğması nasıl beklenirse o ülkede Güllerin açması da öyle beklenir gün doğmadan önce Bahar yağmurları böyle güllere gebe İner gökyüzünden bahçelere Nişanlarda gül şerbeti içilir Hastalara gül şurubundan ilâç Gül yeni bir yıl gibi Yetişir evlere muştu gibi ... Batısına fıratı alıp Doğusuna dicleyi Bir diriliş sûru gibi saklayarak geleceklere Kurumuş bir su yatağı gibi kaynayan Üzeyr deresini … Bir kutlu yaprak gibi Doğuda sallayarak … Zülküfül tepesini Göğsünü vakte geren yoksul ülke Zenginliği baharda çobanların kavallarında çocukların türkülerinde İğde kokularında üzüm asmalarında güllerde

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 107


Gül Şehri DİYARBAKIR Zengindir gülleriyle bu ülke her şeyden önce Kırk yıl öteye gitseler de Bu yerliler Gül açar gül kapanır boyuna gönüllerinde Yaşlısıyla genciyle Gül taşırlar dünyanın bütün ülkelerin145 Gül İsimleri • GÜL: Gülgillerin örneği olan bitki ve bunun çiçeğine verilen ad; Gülmek eyleminden gül GÜLAL: Gülün kırmızısı gibi güzel. • GÜLAY: Gül gibi güzel, ay gibi aydınlık olan. • GÜLBAHAR: Ebru yapmakta kullanılan koyu kırmızı toprak rengi • GÜLBEN: Gül yüzlü,gül gibi beni olan. • GÜLBİN: Gül fidanı, gül yetişen yer. • GÜLCAN: Gül gibi güzel kişi. • GÜLCE: Gül gibi. • GÜLÇİÇEK: Her yönüyle güzel olan. • GÜLÇİN: Gül toplayan, gül seven. • GÜLDEN: Güle ilişkin, gülden yapılmış. Gül soluklu • GÜLEDA: Gül gibi güzel ve nazlı. • GÜLEN: Güleç yüzlü, mutlu anlamında • GÜLENAY: Güleç ay, gülümseyen ay; Ay gibi gülümseyen güzel • GÜLFEM: Ağzı gül gibi olan • GÜLFER: Zarifliği ve güzelliğiyle göz kamaştıran. • GÜLGEN: Güler yüzlü • GÜLGÜN: Gül renkli; Gülen, gülümseyen • GÜLHAN: Gül kadar çok sevilen, han, ha145 Üzülmez, age.

108

• • • • • • • • • • • • • • • • • • • • • • • • • •

kan GÜLİN: Güzel,zarif. GÜLİNAZ: Nazlı,güzel. GÜLİSTAN: Gül bahçesi GÜLİZ: Gül yetiştiren GÜLİZAR: Al yanaklı, gül yanaklı; Alaturka müzikte bir bileşik bir makam GÜLNİHAL: Gül fidanı. GÜLNİSA: Gül gibi kadınlar anlamında GÜLNUR: Işık saçan güzellik. GÜLPERİ: Gizemli gül, saklı gül. GÜLRİZ: Gül saçan GÜLRU: Gül yüzlü, gül yanaklı GÜLSANEM: Çok güzel kadın. GÜLSELİ(N): Coşkulu bir güzelliğe sahip olan. GÜLSU: Gül ve su gibi güzel GÜLSÜN: Yaşam boyu yüzü gülsün anlamında GÜLŞAH: Gül dalı; Güzelliğiyle ün salmış olan GÜLŞEN: Gül bahçesi GÜLTEN: Gül tenli, vücudu gül gibi GÜLÜM: Bana ait olan gül. Canım.146 Kürtçe Gül İsimleri Gulav(gülsuyu) Gulavî-Gulavi(gülsuyundan olan) Gulbanû-Gulbanu (hanım gül) Gulbaran(gül yağmuru) Gulbejn(çiçek endamlı bedenli) Gulberoj(her günü çiçek gibi olan)

146 http://www.adaminsitesi.com/kiz_isimlerinin_ anlamlari.htm


• • • • • • • • • • • • • • • • • • • • • • • • • • • • •

Gulbîn-Gulbin(çiçek koklayan) Guldan(gül barınağı) Guldar(güllü) Gulazêr-Gulazer(sarı gül) Gulbarîn-Gulbarin(gül yağmuru) Gelavêj-Gelavej(ağustos ayında doğan) Guhar(küpe) Gulçîn-Gulçin(gül eken, çiçek ekicisi) Gulda(gülden olma) Gulê-Guli(gül kız) Gulîn-Gulin(gullü, güllü olan) Gulfiroş(çiçek satıcısı) Gulîşa-Gulişa(gül gibi mutlu ol) Gulistan(gül diyarı) Gulîzer-Gulizer(sarı gül) Gulnav(gül isimli) Gulnîşan-Gulnişan(gül gösteren, gül benli, gül adresi) Gulperî-Gulperi(peri ve gülden olan) Gulreng Gulroj Gulşîn-Gulşin(yeşermiş gül) Gulzerin(sarımsı gül) Gulşirîn-Gulşirin(tatlı çiçek), Pergul(gül yaprağı) Rojgûl-Rojgul(güneş gülü) Sorgul(kırmızı gül) Şagul(mutlu gül) Yargul(sevgili gül) Yardil(âşık gül)147

Diyarbakır Avlusu Ve Gül

147 http://www.frmartuklu.net/isimlersozlugu/11748-kurtce-kiz-cocuk-isimleri-veanlamlari.html

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 109


Gül Şehri DİYARBAKIR Rektörlük

Valilik

110


Bizim Evin Gülleri

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 111


Gül Şehri DİYARBAKIR Campüs cafe

Çaybahçelerinde gül

112


Cahit Sıtkı Evi

Devlet Hastanesi

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 113


Gül Şehri DİYARBAKIR Kuşdili Köşkü

Gazi Köşkü

114


Okullarımızda Gül

Hz Ömer Camii

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 115


Gül Şehri DİYARBAKIR Yiğit Çavuş İöo.

116


Şehitlik Semti Mezarlığı

Mezarı tamamen kapatan güller de var

En önemli gülümüz Muhammedi güller Muhammedin(SAV) arkadaşlarının yanına yakışır. Diyarbekir’lilerin en çok sevdikleri gül “Muhammedi” güldür. Bu gül o kadar güzeldir ki, hem kokusu, hem görüntüsü fevkalade gü-

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 117


Gül Şehri DİYARBAKIR zeldir. Hazret-i Peygamberi anımsattığı için de ayrıca kıymetlidir bu gül.

Sevgili Diyarbekir'e Ey Ömer in, Anadolu bağından derdiği gül. Ey Halid'in uğruna oğlunu verdiği gül. Ey ipekyol boynunda inci ve mercan şehir, Seni gören gözlerin, sevinciydin can şehir. Y. Emre Gördük

27 sahabenin medfun olduğu Hz Süleyman Camii.

118


Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 119


DİYARBAKIR’LI GÜLCÜ FERİT PAMUKÇU

Nuri PAMUKÇU


Gulizar-I Muhammed Öncelikle, o çok sevdiği ve uğruna ömür harcadığı Muhammediye Gülleri’ni yaşatmakta verdiği mücadelinin bir benzerini bugünlerde kendisi için veren muhterem pederim adına bu satırları kaleme almaktan duyduğum mutluluğu tarif edemem. Diyarbakır’da çok eski ve köklü bir tarihe sahip olan gül bahçelerinin, tekrardan oluşumunu ve yaygınlaşmasını sağlayan ’’ Diyarbekir’in Gülü’’ lakaplı, değerli pederim Ferit PAMUKÇU’nun 1998 yılında başlattığı girişimler sonucu çiſtliğimizdeki on altı dönüm bahçeyi gülistana çevirmesi başta ben olmak üzere gören herkeste hayranlık uyandırmıştı. Altmış yaşında bir insanın hem kendi dünyasını güllere adaması hem de yaşadığı kentin kaybolmuş bir kültürünü yeniden canlandırması gerçekten takdire şayan bir davranış olsa gerek. Hayatı gibi rengârenk güller içerisinde, başta yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olan Muhammediye güllerin açtığını ve çoğaldığını görmek hem kendisini hem de görenleri büyülüyordu zira muhterem pederim Muhammediye Gülleri’nin kokusunu Hz.Muhammed Mustafa (SAV) Efendimizden aldığını düşünür ve buna inanırdı.

gülizara dönmüş olduğunu görmekti ki bunu kısmen de olsa içindeki gül aşkıyla ve azmiyle başardı. Başta Büyükşehir Belediyesi olmak üzere Valilik, Tarım İl Müdürlüğü, Dicle Üniversitesi ve birçok kurum ve kuruluşlara hem köklü hem de kalem birçok çeşit gül bağışladı. Bugün birçok kurumun ve şahsın bahçelerinde yetişen güllerin babamın sayesinde tekrar açtığını görmenin mutluluğunu yaşıyor ve kendisiyle gurur duyuyorum. Basında Ferit Pamukçu

Sabahın erken saatlerinde seraya gidip cümbüş çalarak bülbül şakımaları arasında güllere şarkı söyleyip onları açtırdığına defalarca şahit olmuşumdur. Tek isteği Diyarbakır’ın-

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 121


Gül Şehri DİYARBAKIR

Günaydın Gazetesi.18–6–2003

122


Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 123


DİYARBAKIR’IN GÜL İLE RANDEVUSU

Yrd. Doç. Dr. Alaattin DİKMEN

Dicle Üniversitesi Öğretim Üyesi İlahiyat Fak. Din Sosyolojisi Anabilim Dalı


GİRİŞ Divan şairleri, bülbülün gecelerini beste yapmakla geçirdiğini söyler. Seherin en güzel vaktini bekleyen gülün açılışındaki hikemi ve mucizevî anı yakalayabilmek ve yaptığı beste ile o ana eşlik etmek için sabaha kadar uykuya direnirmiş bülbül. Ne var ki gün ışığı bülbüllere feryâd u figân vakti oluvermiştir birden; gece boyu uykusuzluğa diretmiş ama o mucizevî anın son kertesi olan uyanış vaktinin en müstesna anını, gülün açılma anını, kaçırmıştır bülbül yorgunluktan bitap… Gül’ün duygu ve inanç dünyasında yoğun sembollerle kullanıldığı yegâne insanî coğrafya Osmanlı coğrafyası olmuştur. Özellikle edebiyat ve inanç alanında gül nesnel olarak başka çiçek türlerine göre hatırı sayılır bir değer bulmuştur. Doğrudan gül üzerine ya da gül ile birlikte başka nesnelerin ilişkilendirilmesi üzerine sembollerle ifade edilen güzellemeler yapılmıştır. Bu ilişkilendirmenin en yoğun işlendiği iki konu daha bir ön plana çıkmıştır. Gül ile bülbül ve Gül ile Hz. Muhammed. Edebiyat ve inanç dünyamızda derin bir karşılığı olan gül çiçeğinin reel/ekonomik haya-

tımızdan unutulmuşçasına uzaklaşmış olması, söz konusu hayattan uzaklaşmanın yıllar öncesinin gül kokan, güllerle bezeli Diyarbakır’ın bağlarından, bahçelerinden ve şiirlerinden, türkülerinden kısacası edebiyatından ve estetik dünyasından olması Diyarbakır için tarihinin önemli kırılma noktalarından birisi olmalıdır. Çünkü yeryüzünün en eski gül yetiştiriciliği bu topraklarda yapılmış. Dahası Diyarbakır çevresinde 24 çeşit gül yetiştirildiği ve en kayda değer olanın da Muhammedî Gül olduğu bilinmektedir. Gülün Diyarbakır’dan Gidişi Kendisi de bir Doğulu yani Şarklı olan Edward W. Said, Şarkiyatçılık adını verdiğini çalışmasında Chateaubriand’ın Şarka yaptığı seyahatlerini yazdığı eserindeki bir cümleye alarak bir yorum getirir. Chateaubriand’a göre Şark Batılılar tarafından yenilenmeyi bekleyen yıpranmış bir tabloydu. Şark’da yine de umut vardı. Çünkü Şarklılar ne de olsa “yaban haline geri dönmüş uygar insandı.”148 Batılıların kastı Şarklıların yani Müslümanların medenî olduğu yönündeki görüş doğrudur. Çünkü dünyanın sürekliliği tartışmasız olan medeniyet havzası 148 Edward W. Said, Şarkiyatçılık, Çev.Berna Ülner, Metis Yay. Beşinci bas. 2010, s.183.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 125


Gül Şehri DİYARBAKIR Müslüman ve çevre coğrafyalar olmuştur. İnsanlığın biriktirip geldiği bütün insani değerler bu coğrafyalarda üretile geldiğinden dolayı Müslümanlar ya insani geleneğin ürettiği değerlerin bizzat taşıyıcısı ya da bizzat üreticisi olmuştur. Her iki durumda da Müslümanların kendilerinden sonra kurulan her medeniyette dolaylı ya da dolaysız tesirleri vardır. Ne var ki bu durum kırılmalara ve savrulmalara kapalı bir yapı olmamıştır. Yine insanlığa ait büyük dramlar, büyük buhranlar da bu bölgelerde yaşanmıştır. “Moğol istilası, Haçlı saldırıları ve Endülüs Medeniyeti’nin çökmesinden sonra yaşadığımız birinci medeniyet buhranı, temelde siyasi bir buhrandı, bir fetret dönemine dönüşmemişti. Bu buhranı, insanlık tarihinin, Asya, Afrika ve Avrupa’dan oluşan merkezi coğrafyasındaki bütün medeniyet geleneklerinin üzerine oturarak, hem bunlardan yararlanan, hem de akîdevî, fikrî ve siyasî bütünleşme gerçekleştiren Osmanlı tecrübesiyle ürettiğimiz çok yönlü cevapla aştık.”149 Bu cevap bütün İslam beldelerinde üretilirken Diyarbakır da nasibine düşeni almış ve Hz. Ömer döneminden 149 Whitehead, Alfred North, Düşüncenin Serüvenleri, Çev, Yusuf Kaplan, Külliyat Yay., İst. 2008, s.4-5.

126

itibaren kazandığı Müslüman kimliği ile bir taraſtan geçmiş mirasa sahip çıkmış bir taraſtan da Osmanlı döneminde zirve yapan imar, iskân, ilim, tefekkür ve sanat hayatını geliştirerek sürdürmüştür. Dahası Diyarbakır tarihteki önemli şehirlerden birisi olma hüviyetini Osmanlı döneminde de geliştirmiştir. Çünkü Osmanlı, altı asrı aşan bir sürede üç kıta arasındaki temel dinamikleri güçlü bağlarla kurduğu sisteme entegre etmesini bilmişti ve böylece ekonomik ve politik yönden çok güçlü bir imparatorluk kurmuştu. Özellikle Anadolu’da güçlendikleri zaman farklı dinler, etnik gruplar ve farklı diller mevcuttu. Durmadan değişik kültürler bünyesine katılıyordu. Kurulan sistem çeşitli gelenekleri uyum içinde birleştirerek, sanatlara ve sanatlı bir hayata dair orijinal Osmanlı üslup ve temaları ortaya koydu.150 İmparatorluğun en zayıf olduğu son dönemlerde bile II. Abdülhamit Han’ın gayretleriyle tarihinde var olan gül yetiştiriciliğini geliştirme ve güçlendirmeye dair hamleler yapmıştır. Yani gül ve Diyarbakır birlikteliği zor günlerde de devam ermiştir. Çün150 Geniş yorumlar için bkz. Ekmeleddin İhsanoğlu (Editör), Osmanlı Medeniyeti Tarihi, Feza Gazetecilik Yay. İst, 1999, s.447.


kü gülün özellikle Osmanlı coğrafyasında bir çiçek olmaktan öte çok güçlü ekonomik, edebî, beslenme ve inanç boyutu olagelmiştir. Tabiatın ve insanlığın bin yıllardır süren tabii düzeninin ve üreticiliğinin geri gelmemek üzere coğrafyasını terk edişi Rönesans ve Reformasyon’la başlayan modern/seküler Batı Uygarlığı’nın geliştirdiği meydan okuma ile olmuştur. Bu meydan okuma dünyada bütün medeniyetlere karşı yıkıcı bir saldırı üretmiş, Toynbee’nin deyişiyle, üç asır içinde, mevcut 26 medeniyetten 16’sını yok etmiş, 9’unu ise fosilleştirmişti… İslam medeniyeti, Toynbee’nin yerinde tanımlamasıyla, “Osmanlı’nın durdurulması”yla birlikte, tarihin yapılmasında özne rolü oynama konumunu yitirdi; ilimi fikir ve sanat geleneklerini yeniden üretemez ve geliştiremez hâle geldi”151 Ne yazıktır ki bu yeniden üretemeyiş, toprağı yeterince kullanarak ondan faydalanma konusunda da kendini gösterdi. Gül, ekonomik girdisi, kültür, edebiyat, sanat, duygu ve his dünyamıza kattıklarını da alarak kokusuyla birlikte kadim coğrafyasını terk etti. Artık gül elli yıl öncesini bilen Diyarbakırlıların hafızasını süsleyen bir yâd-ı cemil şimdi. “Gül” İle Birlikte “Güzel” De Gitti Mi? Gül kendisine yüklenen anlam gereği çiçekli bir bitki olmaktan öte bazı çağrışımlar ve 151 Whitehead, age, s.5

semboller içerir. Neredeyse geleneksel İslam sanatları ve İslami Türk edebiyatının bütün türlerinde gül belli anlam dili oluşturularak işlene gelmiş sevilen bir bitkidir. Gül deyince İslam coğrafyalarında herkesin aklına farklı çağrışımlar gelmektedir. Artık gül için, sanat dilinin en karakteristik kelimesi ya da dili diyebiliriz. Gül nerede ise orada bir sanatlılıktan bahsedilebilir. Sanat ise, görünüşün gerçeklik’e amaçlı bir şekilde adapte edilmesidir. Burada amaç Güzellik ve Hakikat olarak ikiye ayrılır. Hakikat olmadığında güzellik, bir yığınlık arzeden özelliği ile daha düşük düzeydedir. Güzellik olmadığında Hakikat, gelişigüzelliğe yuvarlanır. Güzellik nedeniyle Hakikat önem arzeder.152 İşte gül güzeldir ve güzel olduğu için de kendinden öte Hakikat’in cisimleşmiş hallerinden yani sıfatlardan (Esma-i Hüsna’dan) birini veya birçoklarını insanlara fısıldar. Diğer taraſtan “Güzellik” bizatihi Yaratıcıdan dolayı güzeldir. Yani yaratılışın ve “var olmanın” kendisi güzeldir. İnsanın ya da insanlığın insan olma duygusunu güzeli görme, güzeli düşünme besler, geliştirir ve pekiştirir. “İnsanda bir duygu sıçraması gerçekleştirir.”153 Duygu sıçramalarından ya da o sıçramaların müsebbiplerinden yoksunluk, güzelliğin ve hakikatin el ele vererek bu toprakları terk edişi 152 Whitehead, age, s.299. 153 Age., s.303

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 127


Gül Şehri DİYARBAKIR sevgisiz, mutsuz ve huzursuz, hatta daha hırçın toplumların oluşumuna sebep olmuş gibidir. Giderek toplum geliştirdiği bütün ilişki türlerinde sevgi içerikli sözcükleri, çiçekler, güzel kokular üzerinden ürettiği muhabbet içerikli değerleri günlük hayatında çok az kullanır hale gelmiştir. “Sevgi” doğulu toplumlarda ‘ölesiye’ diyecek kadar güçlü ya da ‘ya benimsin ya kara toprağın’ diyecek kadar anlamsızlaşan derinliklerde yaşanan bir değerdir. Ne yazık ki bu güçlü duygu ailede, okullarda, kişiler arasında çok açık edilmez, kullanılmaz ya da söylenmez. Sanskritçe’de sevgiyi, aşkı, muhabbeti tanımlayan doksan altı kelimenin varlığından154 bahsedilirken bizde bu birkaç kelimeyi geçmemektedir. Oysa aşk ve sevgi kâinatın yaratılışındaki Yaratıcıya ait güzellik gücünün tecellisidir. Bu gücün tecellilerinden olan güller diyarımızdan gidince “Güzel” de gitmiş oldu denilebilir. Yani gülün coğrafyamızdan gidişi sadece bir tür çiçeğin gidişi anlamına gelmemektedir. “Gül”ün gidişi “Güzel”in de gidişidir. Gül Geri Döner Mi? Gül’ün geri dönmesi, Diyarbakır’daki toplum katmanlarının zihniyetindeki değişim, gelişme ve bir değerler sistemi üretme isteğine bağlı bir durumdur. Eğitim kurumlarından başlayarak bütün sivil ve resmi toplum kuruluşları 154 Lıewellyn Vaughan-Lee, Çağrı ve Yankı, çev. Enise Ergün, İnsan Yay., İst, 2002, s.113.

128

Diyarbakır’ın gül ile tekrar buluşmasının gerçekleşebileceği inancını taşımaları gerekiyor. Yani, gül’ün, kültür, inanç, sanat ve ekonomi alanlarında fertlerden başlayarak toplum hayatında değişme ve değer yüklü gelişmelere sebep olabileceği düşüncesi oluşmalıdır. Bu düşüncenin oluşması ve gülün geri dönmesi için; Öncelikle diğer üretici aktörlerle rekabete girecek bir yatırım ve kapasite hedeflenmelidir. Milli ve kültürel sınırlar kalktıkça, tüketim birçok ülke ve insanlarca aynileştirildikçe dünya düzeninde çok çeşitli ülkelerin markaları birbirleri ile rekabet ederken bu rekabet şehirler için de geçerli bir eğilim olmuştur.155 Unutulmamalıdır ki, günümüzde rekabet yalnızca ürünler veya firmalar arasında değil ülkeler ve kentler arasında da yaşanmaktadır. Diyarbakır bir yüzyıl öncesinden bu yana gül yetiştiriciliğinden git gide uzaklaşırken başta Isparta olmak üzere bazı Ege ve Akdeniz şehirleri bu alanda önemli birer aktör haline gelmişlerdir. Dolayısıyla gül yetiştiriciliği konusunda avantajlarını konumunun diğerlerine göre neler 155 Ayrıntılı bilgi için; Kurtuluş, Sema Dündar, “Ülkelerin Marka Kişiliği Üzerine Bir Araştırma”, İst Ü.İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, Cilt: 22 Temmuz 2008 Sayı: 2, s. 286; Giritlioğlu, İbrahim, Cevdet Avcıkurt, “Şehirlerin Turistik Bir Ürün Olarak Pazarlanması, Örnek Şehirler Ve Türkiye’deki Şehirler Üzerine Öneriler” (Derlemeden Oluşmuş Bir Uygulama) Adıyaman Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Yıl, Sayı, 4 Haziran 2010. s,114.


olduğunu belirleyerek rekabete girmeyi göze alabilmelidir. İkinci olarak, rekabetin asıl hedefi dünya çapında markalar oluşturmak olmalıdır. Arz ve tüketim “marka” ile anılmaya başlanmıştır ve bu nedenle de herkes, her ülke ve hatta her şehir bir marka oluşturma gayretine düşmüştür. Çünkü bölgelerin veya şehirlerin tanıtımı belli semboller kullanılarak yapılmakta ve bu semboller etrafında ayırt edici bir marka değeri oluşturulmaya çalışılmaktadır. Örneğin; Güney’de “Mavi yolculuk”, Karadeniz’de “Yeşil yolculuk”, Edirne için “Ata sporu yağlı güreşe yolculuk”, Güneydoğu’da “Medeniyetlerin kesiştiği yer, Mardin”e tarih yolculuğu, “Alışverişin cenneti Kapalıçarşı”ya alışveriş yolculuğu, “Şifa kaynağı Sivas balıklı göl”e sağlık yolculuğu gibi değişik sloganlarla dikkatler istenilen alana çekilmektedir.156 Bu çerçeveden baktığımızda rekabette avantaj elde etmek isteyen kentler bir marka olmalarını sağlayacak özelliklerini belirleyip bunlardan faydalanma yoluna gitmeleri gerekmektedir. Aslında her kent bir markadır. Çünkü her kent bir diğerinden ayırt edici özelliklere ve farklılıklara sahiptir.157 Söz konusu Diyarbakır olunca Diyarbakır’ın tarihi ve kültürel zengin156 Aykut Bedük – Muammer Zerenler – Abdullah Soysal, “Değişen Dünya’da Yeni Yönetim Modelleri’nin Turizm Sektörü’nde Kullanılması ve Tanıtım Stratejileri’nin Belirlenmesi”, (ww.sosyalbil.selcuk.edu. tr) 157 Giritlioğlu, Avcıkurt, agb, s.114.

liği olan emsalsiz surları, Sahabe ve Peygamber kabirleri ve uzun tarihlerden bu yana ünü bütün ülkeye yayılmış olan Diyarbakır Karpuzu ve bakır işlerindeki alt yapısı ile birlikte gül ve gül mamullerini de katacağı bir konsepte uluslararası marka değeri üretebilmenin yanı sıra bir “gül şehri” unvanını da almış olacaktır. Şehirlerin “marka olma” çabaları öncelikle ekonomik nedenlere dayandığından gül yetiştiriciliğinin de öncelikli hedefi ekonomik nedenlere dayandırılmalıdır. Şehir ekonomilerini refaha ve zenginliğe ulaşmasını sağlayacak sihirli formüller elbette yoktur. Ancak hedefe yönelik çalışmaların sistematik, bilinçli ve kurumsal yöntemlerle yapılmasına ihtiyaç vardır. Söz konusu yöntemler, bir şehrin var olan şartlarını, taşıdığı belli başlı fırsatları, güçlü ve zayıf olduğu yanlarını yeterince analiz etmenin yanında, ekonomik gelişme veya canlanma sürecinde, mevcut yollar arasında başarı potansiyeli en yüksek olan yolu seçme mekanizmasını içermelidir.158 Yukarıda da belirtildiği gibi, iletişimin anlık olduğu günümüzde insanlar için birbirlerinden ve değişik coğrafyalardan haberdarlık çok kolaylaşmıştır. Artık kişi ve kişiler, çeşitli ekonomik, kültürel ve dini gruplar, yaşanılacak, gezilecek veya yatırım yapılacak yerleri değerlendirmeye alırken en basit klişelerin bile önemli etkileri olmaktadır. Paris moda, İsviçre kış turizmi, sağlık ve saat sektörü, Rio de Janerio karnavallar, Rusya eğlence, kumar, Japonya teknoloji, Afrika ülkelerinin pek çoğu 158 Agb, s.115.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 129


Gül Şehri DİYARBAKIR yoksulluk, savaş, suç ve kıtlığı, Mısır turizmi, Kudüs inanç turizmini çağrıştırmaktadır. Pek çoğumuz bu çağrışımların gerçeklerle ne ölçüde bağdaştığının farkında değilizdir. Ancak bu klişeler ister doğru olsun ister yanlış veya ister olumlu olsun ister olumsuz buralara yönelik davranışlarımızı etkiler.159 Gül’ün Diyarbakır randevusuna gelmesi için Diyarbakır’ın Türk ve Dünya kamuoyunda oluşmuş veya oluşabilecek çağrışımlarının, imajının, klişelerinin, kısacası ‘Diyarbakır algısının’ en müspet şekline dönmesi ve bunun görünürlük ve bilinirlik oranının en üst düzeye çıkarılması gerekir. Diyarbakır tarihinin ürettiği kültürel birikim, bin yıllık geçmişte yaşanmış ve günümüzde hâlâ var olan inanç, dil ve etnik farklılıklarına rağmen birlikte ‘olabilme’, birlikte ‘yaşayabilme’ tecrübesi, çeşitli sosyal topluluklar arası ilişkilerin devamındaki istikrar, klişe ve imaj meselesinde Diyarbakır’ın avantajları olarak değerlendirilebilir niteliktedir. Tarihinin kendisine kattığı değerleri bilen, üzerinde yükseleceği kültür ve inanç zeminin asırların imbiğinden süzülerek gelen zengin bir inançlar, diller mozaiğinde 159 Giritlioğlu-Avcıkurt, agm. s.116.

130

kemal noktasına ulaştığını gören ve bu değerin farkında fertler gülle randevuyu da gerçekleştirebilirler. Kısacası; düşünen, çalışan ve üreten insanların varlığı veya yokluğudur gülün geri dönüşünü belirleyecek olan. Diğer taraſtan maddi/manevi bir değer/ ürün üretme ve pazarlamasında “köken ülke etkisi”nden bahsedilir. Bu ‘ülke markası’ konusuna göre daha eskidir ve daha çok araştırılan bir konudur. Tüketicilerin ürünü kökeni ile algılamalarıyla yani nerede üretildiği, tasarlandığı, hammadde ve katkılarının nereden temin edildiği, üretim yerinin ve merkezinin nerede olduğu gibi faktörlerle ilişkilidir.160 Daha geleneksel diye tanımlanabilecek köken ülke etkisi ile nispeten yeni bir alan olan ülke markası arasında bir kesişme söz konusudur. Her ikisi de aslında ülke imajının; ülkenin kendisi ve ürünlerinin (ürettikleri veya ülkeyle ilişkilendirilen) pazarlanmasında nasıl kullanılabileceği ile ilişkilidir. Örneğin Fransız parfümü, Belçika çikolatası, Rus havyarı, Kolombiya kahvesi gibi.161 160 Kurtuluş, agm, s.287. 161 Papadopoulos, N, “Place Branding: Evaluation, Meaning and Implications”, Place Branding, Vol:1, No:1, 2004, p. 36–49.’den nakille, Kurtuluş, agm. s.287.


Son on yılda bütün dünya ülkeleri Çin malı/ mallarının hızla yaygınlaşması tecrübesini yaşamıştır. Günümüzde de bu tecrübe ediş devam etmektedir. ‘Köken ülke’ ve ‘ülke markası’ meselesinde bir çikolatanın Belçika’da üretilmiş Belçika markası olması ile Çin’de üretilmiş ve Çin markası olması arasındaki imaj ve çağrışımlar silsilesi kıyaslanabilir. İlkinde imajla birlikte ortaya çıkan güven, kabul düşüncesi ikincisinde imaj bozukluğunun tetiklediği şüphe ve tereddütler, güvensizlik ve ret düşüncesi ana belirleyiciler olarak bizde bir tavır gelişimine sebebiyet vermektedir. Diyarbakır, son onlu yıllarda ortaya çıkan ‘karmaşa’ üreten toplum imajından kurtulma imkân ve potansiyelini yeteri kadar taşımaktadır. Çünkü Türkiye herhangi bir ürüne marka olma ve köken ülke olma konusunda dünya ülkeleri arasında olumlu bir imaja sahiptir. Malları çevre ülkeler ile özellikle İslam ülkeleri ve Türk Dünyasında tercih edilir bir konuma gelmiştir. Diyarbakır’ın asırlar öncesine ait gül yetiştiriciliği deneyimi, 24 ayrı gül çeşidinin bu topraklarda isimleriyle bilinir olması, özellikle ekonomik değer açısından en kıymetli gül türü olan ‘Muhammedî Gül’ün Diyarbakır’a has edebiyat, sanat ve inanç dünyasında çok özel bir literatürünün olması gülün Diyarbakır’a dönüşünü kolaylaştıracaktır. Bu aynı zamanda gül’ün memleketine dönüşü anlamına da gelecektir.

Diyarbakır’ın Gülle Buluşması O’na Ne Kazandırır? Diyarbakır hem bölgesinde hem de dünyada kadim kültürleri ve tarihi mirası bünyesinde barındırması nedeniyle dünya şehirlerinden birisi olma yönünde çok büyük avantajları olan bir şehir özelliği taşımaktadır. Lakin bu emsalsiz özelliğini bir türlü geçerliliği olan bir değere dönüştürememiştir. Öyle ki Mardin ve Urfa turizm hareketliliği ve marka şehir olma yönüyle Diyarbakır kadar potansiyele sahip olmamasına rağmen Diyarbakır’dan çok daha üst ve tanınır bir konuma yükselmişlerdir. Özellikle Mardin iyi bir Dünya şehri olma yolunda çok hızlı mesafeler almaktadır. Diyarbakır ise, imajı günden güne bozulan, sürekli karmaşa, terör ve şiddet üreten, git gide dünyaya kapanan, taşıdığı tarihi ve kültürel değerleri bir türlü kıymete dönüştüremeyen, günümüz şehirciliğinden çok nasibini alamamış bir görünüm arz etmektedir. Eğer Diyarbakır’ın gül ile buluşması ve gerçekten bir sektör haline gelmesi sağlanabilirse özelde Diyarbakır genelde bu coğrafyaların kültürel, ekonomik ve istikrara ait kaderi umulanın üzerinde değişebilir. Disiplinli, metodolojik bir çalışma ve kurumlar arası işbirliğine gidilerek Diyarbakır gül şehri olma özelliği kazanabilirse bunun muhtemel sonuçları şöyle sıralanabilir: •

Diyarbakır var olan tarihi ve kültürel de-

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 131


Gül Şehri DİYARBAKIR

132

ğerlerinin yanına ‘gül şehri’ olma gibi bir değeri de eklemiş olacaktır. Böylece öncelikle terör ve karmaşa ile anılan şehir olmaktan çıkacak, ürettiği değerlerle anılan bir şehir haline gelebilecektir. Gül’ün Ortadoğu coğrafyalarındaki çağrışımları sanat, edebiyat, estetik, inanç ve muhabbet eksenlidir. Dolayısıyla gül insanların dünyasına sadece ekonomik bir girdi olarak değil çok yönlü olarak girecektir. Gül birçok ürün, hediyelik eşya ve süsleme sanatlarında desen, figür, motif olarak karşımıza çıkacaktır. Unutulmamalıdır ki güller üzerinde yapılan melezleme çalışmaları, yüzlerce yeni kültür formunun meydana gelmesini sağlamıştır ve sağlayacaktır. Şiir ve edebiyatımız için de gülün dönüşü hisli, duygulu ve sanatlı nice edebiyat eserinin ortaya çıkmasına sebep olacaktır. Sadece “Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu” için düzenlenen şiir yarışması için yapılan çalışmalar bile gül’ün adının geçmesiyle sihirli bir dokunuş gibi duygu ve düşünceleri nasıl dönüştürdüğünün güzel bir örneği olarak düşünülebilir. Buna bağlı olarak, gül, insanların sanat, edebiyat ve inanç hayatlarında yoğun bir şekilde işlenen bir figür, bir tema haline gelecektir. Sürekli gül ve gül sektörü ile uğraşan insanların fıtratları yumuşayacak, gül kokusu ve sembolize ettiği sevgi değerleri ile bu coğrafyaların sert karakterli olan in-

sanlarını daha duygulu ve merhametli bir karaktere doğru değişmeye, düşünme ve davranmışlar sergilemelerine sebebiyet verecektir. Bu düşünce ve davranış şekli Diyarbakır’ı yüzyıllar öncesinden beri taşıya geldiği geniş hoşgörü, birlikte yaşama, inançlara saygı değerleriyle tekrar karşılaştıracak ve buluşturacaktır. Diyarbakır’ın ekonomik hayatı üretim, girdiler, yan sanayi, istihdam gibi alanlarda tam bir gelişim ve değişime uğrayacaktır. Yetiştirilen sadece gül bitkisi değildir çünkü. Gülün yetiştirilmesi ve pazarlanması birçok yan iş kolunu da destekler özelliktedir. Gül yetiştiriciliği geliştirilebilinirse bu çiçekçilik sektörünün mümkün olan bütün tür ve alanlarında da gelişme demektir. Diyarbakır çiçekçilik ve kesme çiçekçilik sektöründe ciddi bir aktör haline gelebilir. Çünkü iklim, sulama imkânları ve toprak türü itibariyle şartlar uygundur. Altyapı ve zihni süreçlerin hazırlanması yeterli olacaktır. Gül üretimi geliştirildiğinde sektörel anlamdaki muhtemel neticeler, günümüzün en yetkin gül yetiştiriciliğinin yapıldığı Isparta ilimiz örneklem olarak alındığında şöyle olacaktır; Isparta yağ gülü (rose damascena) üretimi 1888 yılında, gülyağı üretimi de 1892 yılında gerçekleştirilmiştir. İmbik adı verilen kolay anlaşılır bir işle-


yiş mantığına sahip gülyağı üretimi 1935 yılında gülyağı fabrikası kurulmasıyla daha seri üretime yani sanayi tipi üretime geçmiştir. Kurulmasıyla birçok üreticiyi ilgilendiren ve “Gülbirlik” adıyla faaliyete geçen firma 1958 yılında bir, 1976 yılında da bir diğer gülyağı tesislerini faaliyete geçirerek gül ve gülyağı yetiştiriciliğinin mantalitesini değiştirmiş ve üretime ciddi bir ivme kazandırmıştır. Günümüze gelindiğinde eski usullerle yapılan gülyağı üretimi, yerini tamamen sanayi tipi gülyağı üretimine bırakmıştır. Ciddi gayretler neticesinde Isparta ili, Türkiye’de gül, gül yağı ve gülden mamul ürünler konusunda önemli bir merkez haline gelmiştir. Yaklaşık 10 bin kadar aile gül sektöründe çalışmaktadır. Yörede gül mamullerini üreten birçok yerli ve yabancı işletme bulunmaktadır. Gülbirlik ve özel kuruluşlara ait gül yağı fabrikası, 5’i büyük olmak üzere toplam 15 âdete ulaşmıştır.162 Gülbirlik, 1954 yılında 9 kurucu birim kooperatifinin oluşturduğu Kooperatifler Birliği olarak kurulmuştur. Gülbirlik’in halen 6 birim kooperatifi, 8000 üretici ortağı, 5 ayrı yerde kurulu 7 ünite gülyağı tesisi ile 1 ünite gül konkreti tesisi mevcuttur. Gülbirlik mevcut tesislerinde günlük 360 ton gül çiçeği işleyerek, Türk ve Dünya stan-

162 www.isparta.gov.tr., www.cizgidiyari.com, erişim, 20 06 2011

dartlarına uygun gülyağı ve gül konkreti üretimini gerçekleştiren, Türkiye’nin ve dünyanın bu alanda en büyük üretici ve ihracatçı kuruluşudur. Halen dünya parfüm ve kozmetik sanayinin önde gelen kuruluşlarının gülyağı ve gül konkreti ihtiyaçlarını karşılayan Gülbirlik, 1998 yılı başında kozmetik üretimine de başlamıştır. Isparta ilinde kurulu firmalar ihracatın önemli kısmını AB ülkeleri, ABD, İsviçre, Bahreyn, Kuveyt, Japonya, BAE, Avustralya, Azerbaycan, Türkmenistan, Irak ve KKTC’ye yapmaktadır. 2009 yılı ihracat verilerine göre toplam gülyağı ihracatı içerisinde Fransa’nın payı %62, Almanya’nın payı %13, ABD’nin payı %10 ve İsviçre’nin payı ise %9 olmuştur.163 Isparta ili için geçerli olan bu ekonomik girdi ve tabloların Diyarbakır için de önemli bir çıkış kapısı olabileceği muhakkaktır. Fabrikalar, işletmeler, ticarethaneler zincirleme olarak şehrin ekonomik hayatını değiştirecektir. Burada asıl unutulmaması gereken Diyarbakır’ın gül yetiştiriciliğinde, her ne kadar alt yapısını tamamen yitirse de, uzun asırlara dayalı bir şuuraltı kazanımlarının olduğu hususudur. Gül yetiştiriciliği ekonomik olarak sadece bir çiçek yetiştirmenin ötesinde anlamlar içermektedir. Gül kesme çiçek olarak değerlendirilebileceği gibi geniş bir mamuller yelpazesinde hammadde/anamadde

163 A.g.siteler

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 133


Gül Şehri DİYARBAKIR olarak da kullanılmaktadır. Başlıcaları şunlardır: Gülyağı: Gül bitkisinin asıl yetiştirilme amacı onun kokusundan faydalanma amacıyladır. Parfüm ve kozmetik sanayinin en önemli ve pahalı hammaddelerinden olan gülyağı pembe yağ güllerinin buharlı distilasyon yöntemiyle kaynatılmasıyla üretilir. Dünyada asıl talep bu ürünedir. Üreticiler için bu mamulün girdisi esastır. Gül Konkreti: Fermantasyona uğramamış, rengini ve kendine has yapısını bozmamış son derece taze pembe güllerden üretilir. Parfüm ve kozmetik sanayinin hammaddelerinden biri olan absolüt üretiminde kullanılır. Gülsuyu: Gülyağı üretimi esnasında elde edilen yağlı suyun (mayanın) bire bir oranında damıtılmış, saf temiz ve sıcak su ile karıştırılması sonucunda elde edilen gül kokulu natürel sudur. Gülsularının natürel olması, zararlı madde içermemesi nedeniyle bazı yiyecek maddeleri ve tatlılarda aroma olarak, cildi besleyici ve dokuları gerginleştirici özelliği nedeniyle vücut ve makyaj temizliğinde kullanılmaktadır. Ayrıca her yıl Haç mevsiminde Kabe ve içinde bulunduğu Mescid-i Haram denilen geniş ibadet mekanları senede bir kez mutlaka bu gül suyu ile yıkanmaktadır. Bu gül suyu Isparta’dan tedarik edilmektedir.

134

Kozmetikler: Ülkedeki en iyi kaliteli ürünlere eş değer formülasyonlarla el ve cilt kremi, el ve vücut losyonu, değişik saç tiplerine yönelik şampuanlar üretilmektedir. 164 Diyarbakır ilinde bu sektörlerle ilgili istihdam imkânları, ihracat ve sektöre yönelik Ar-ge, eğitim, tanıtım ve satış faaliyetleri düşünüldüğünde gül ile Diyarbakır’ın buluşması neredeyse yeni bir medeniyet projesi anlamına gelmektedir. •

Diyarbakır gül ile anılmaya başlayınca diğer potansiyelleriyle birlikte uluslar arası bir marka şehir olacaktır ki bu, bütün ülke ve şehirlerin istediği, uğraştığı bir trenddir. Bazı ürünler veya turizme ait kabuller şehirlerin ekonomik ve kültürel hayatını tamamen değiştirmekte ve dönüştürmektedir. Mesela turizmin dönüştürdüğü ve geliştirdiği şehre Mardin, ekonomik girdisi olan bir ürünün dönüştürdüğü ve geliştirdiği şehirlere de Isparta ve Rize örnek olarak verilebilir. Dolayısıyla gül ekonomi, sanat ve estetik alanlarında oluşturacağı katma değerlerle bir Rize ve Isparta örneklerinde olduğu gibi bir dönem sonra Diyarbakır’da da sosyal, ekonomik ve kültürel dönüşümler yaşanacaktır.

164 Konunun ayrıntıları için ilgili int. sitelerine ve bağlı linkler ile kaynaklara bakılabilir.


Sonuç Diyarbakır ve gül. Birbirine çok yabancı olmayan ama birbirinden olabilesiye uzaklara savrulmuş kadim medeniyetlerin iki şahidi. Birliktelikleri insanlığın asırlar süren, inançlara, dinlere ve dillere saygı üzerine kurulu güzel bir insanlık deneyiminin inşasına yaramış. Şehirdeki hayat ibadet endeksli ve şehir ibadethane merkezli kurulmuş. Sanatta, büyüklenme, gurur ya da Yaratıcıya ait küçücük bir yaratma duygusu uyanıverir diye insan figürünü gerekmedikçe kullanmamış165 bunun yerine daha çok duygu zenginliği veren bitkileri, özellikle gülün yüzlerce kültür ve sanat formunu kullanmış, bizzat gülün 24 çeşidini yetiştirmiş ve gül gibi güzelleşmiş insanlar ve şehirleri söz konusu olan. Her ne sebeple olursa olsun bozulmamış, bir takım ön kabullere esir edilmemiş insan fıtratı dünyanın neresinde olursa olsun, bir sanat eserindeki güzelliği keşfe muktedirdir.166 İnsanı erensel kılan, evrensel değerlerin inşasında katkı sahibi yapan onun bu muktedir olma yönüdür. Medine/şehir de, medeni olarak hayatını sürdürmesi gereken insanın kendi varlığını gerçekleştirdiği alandır. Medine’ye bağlı bir şekilde hayatını idame ettirmeyen kişiye İbni Haldun’un ifadesiyle bedevi denir.167Oysa İslam insanını hemen medenileştirir. Öyle ki Bağdat deneyimi vardır mesela İslam tarihinin. İslam medeniyetinin 165 Yılmaz Can-Recep Gün, İslam Sanatın Giriş, Dem Yay. İst. 2009, s.29. 166 Age. s.21 167 Söylemez, M. Mahfuz, İslam Şehirleri Üzerine Makaleler, Çorum Belediyesi Yay. 2010, s.28.

merkezi olmuş, Beytü’l Hikme’yi kurmuş. Asırlarca araştırmalar yapılmış, telif eserler yazılmış, büyük tıp bilginleri, astronomlar, kimyacılar, fizikçiler, felsefeciler yetiştirmiş bu şehir.168 İslam coğrafyasının bütün kadim şehirleri ve kişileri aynı ton ve renkleri yansıtan simalar olarak karşımıza çıkarlar hep. Meyyâfârikin (Silvan) sonra Bekîrîlerce Diyar-ı Bekir kurulmuş benzer donanım ve değerlerle. Yani bir medeniyet yüklenicisi ve inşacısı şehirler olarak.169 Bu şehirler köklüdür ve geleneği olan şehirlerdir. Gülle buluşması asaletinin gereği olarak mayasında olmalı. Diğer taraſtan medeniyet değerler sistemi üzerine oturur. Yani değerler olmaz ise medeniyetler de olmaz.170 İslam medeniyeti de Kur’an ve Sünnet kaynaklı değerler sistemi kurmuş bu değerlerin ışığında ilimler, sanatlar, kurumlar olarak tarihi bir birikim ortaya koymuştur. Bu yüksek kültür ve medeniyet tecrübesi Müslümanlar için olduğu kadar bütün insanlık için de kalıcı sonuçlar doğurmuştur. Müslümanlar zaman zaman ihlaller ve ihmaller yaşasalar da sosyal, kültürel ve sanat hayatlarını İslam’ın asli kaynaklarından aldıkları değerlerle tekrardan ve yeniden insanlık adına inşa edecek dinamiklere sahiptir. Hele söz konusu olan yüce Peygamberlerinin yegâne remzi olan gül ise. 168 Altan, Mehmet, Kent Dindarlığı, Timaş Yay. İst. 2010, 3. Bas., s. 50. 169 Söylemez, age. s.102. 170 İbrahim Sarıçam-Seyfettin Erşahin, İslam Medeniyeti Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yay. Ank. 2006, s. 53–56.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 135


MODERNLEŞME VE KÜRESELLEŞME SÜRECİNDE DEĞİŞEN KENTLER VE KİMLİKLER: DİYARBAKIR GÜL ŞEHRİ ÖRNEĞİ

Arş. Gör. Mehmet YANMIŞ

Dicle Üniversitesi Ziya Gökalp Eğitim Fakültesi


GİRİŞ Şehirler sadece taş yapıları, içerlerinden geçen nehirler, eteklerine kuruldukları dağlar ile bilinmezler. Tarih boyu şairler, seyyahlar, şehir sakinleri gezdikleri yaşadıkları şehirleri farklı özelliklerini öne çıkararak tanımlamışlardır. Bazen şehirler, kenarındaki kale ile anılmış bazen misafirperverliği ile bazen soğuk havaları ile bazen orada yetişmiş meşhur kişilikleri ile tanınmıştır. Antropologlar insanlık tarihini anlatırken genel olarak onun yaptığı üç büyük göçe vurgu yapmaktadırlar. Avcılık ve toplayıcılık evresinden sonra insanlığın yavaş yavaş yerleşik hayata geçtiği bilinir. İkinci olarak köylerden daha büyük şehirlere, son safhada da şehirlerin kenarlarından “merkezine” doğru bir hareketin olduğu kabul edilmektedir. Hususiyle de son 150 yılda insanlığın kitleler halinde kırsaldan şehirlere akın ettiği görülmektedir. Daha yakın tarihlerde ise şehirlerin varoşlarından merkezine yapılan yolculuk modernleşmenin adeta tipik özelliklerinden birisi olmuştur. İnsanoğlunun bu yolculuğu kültürleri ve medeniyetleri büyük ölçüde etkilemiştir. Birçok aile, şehir, millet ve devletin de bu göçlerle kaderi değişmiştir. Göçler bireylere olduğu gibi şehirlere ve hatta milletlere de yeni kimlikler kazandırmıştır. Bunun yanında tarihin doğal akışı içerisinde yaşanan sosyal değişmeler de kültür ve medeniyetlerin değişmelerini tetiklemiştir. Diyarbakır’ın da hem kırsaldan aldığı

kitlesel göçlerle hem de dışarıya verdiği göçlerle büyük ölçüde kültür değişmeleri yaşadığı ve yeni bir kimlik kazandığı görülmektedir. İnsanlık tarihi içerisinde belki de en hızlı değişmelerin son 150 yılda yaşandığını söylemek abartı sayılmamalıdır. Ulaşım vasıtalarının gelişmesine paralel ticari, siyasi, sosyal ilişkilerin hızlandığı bir vakıadır. İletişim teknolojilerinin sağladığı imkânları çok iyi kullanan Batı Medeniyeti hemen her alanda kendi varlığını göstermektedir. İnsan ve Toplum Bilimlerinde küreselleşme denilen bu durum ikinci ve üçüncü dünya ülkelerinde çok farklı sonuçlar doğurmuştur. Bunlardan birisi de hiç şüphesiz küreselleşme ile beraber yerel olanın, farklılıkların hızla kaybolması, buna paralel şekilde batı kültürünün tek tipleştirici yönünün ortaya çıkmasıdır. Marksist ve postmodernist düşünürlerin ısrarla üzerinde durduğu bu tek tipleştirme bireysel etkilerinin yanında toplumsal sonuçlar da doğurmuştur. Kentleşmenin modernleşme ile olan ilişkileri düşünüldüğünde geleneksel kentlerin de modernleşmeden çokça etkilendiği bir gerçektir. Artık doğudan batıya kuzeyden güneye gidildikçe dünya ve ülkemiz şehirlerinin birbirlerine daha çok benzediğine, aynı marketler, fastfoodcular, arabalar, kıyafetler, müzikler, boş zaman kültürleri ile farklılıklarının azaldığına şahitlik etmekteyiz. Küreselleşmenin kentleri bir parça kimliksizleştirdiği söylenebilir.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 137


Gül Şehri DİYARBAKIR Toplumların bireyleri belirli bir oranda şekillendirdiği sosyolojinin en temel kurallarındandır. Yine bireysel kimliğin oluşmasında toplumsal etkinin yanında bireysel farklılıkların varlığı da insan ve toplum bilimlerince bilinen bir durumdur. Bireysel özelliklerimiz, aile, okul ve toplum bizleri belirli oranlarda şekillendirir ve bireysel kimliklerimiz ortaya çıkar. Kentler de adeta bir birey gibi belirli etkilerin altında kendi kimliklerini oluştururlar. Şehirler, bulundukları coğrafi konum, içlerinde barındırdıkları din, dil, sanat, edebi ve bedii güzellikler ile kendi kimliklerini oluştururlar. Nasıl ki bireyler kişisel özelliklerini öne çıkarabildikleri oranda toplumda fark edilebiliyorlarsa şehirler de postmodern çağa uygun şekilde kendi özgün özelliklerini iyi sunabildikleri takdirde daha çok turist, yatırım ve nitelikli insan çekme şansına sahip olabilirler. Diyarbakır ve birçok şehrimizin küreselleşme öncesi dönemde sahip oldukları özelliklerini, bir bütün olarak kimliklerini, son 70–80 yılda kaybettiği görülmektedir. 1800-1900’lü yıllarda Diyarbakır’ın Isparta’nın adı güllerle anılırken bir dönem güle hasret kalmışlar, yine bir zamanlar erguvan şenliklerinin yapıldığı Bursa’da şehrin sakinleri erguvanı tanımaz olmuştur. Bir kahramanlık destanının yazıldığı Çanakkale de beklediği ilgiyi ancak son yıllarda bulabilmiştir. Yarenlik, Çankırı’da unutulmaya yüz tutmuş, Kırşehir’de Ahi Evran bilinmez olmuştur. Sümela Manastırı çobanla-

138

rın sürülerine en güvenilir ahır olmuş, Ani Harabeleri, İhsak Paşa Sarayı, Divriği Ulu Cami, Nemrut Dağı kaderlerine terk edilmiştir. Lalenin yurdu İstanbul, çöplerin şehri olmuştur… Şehirlerimizin kimlikleri ya da kimliklerinin bir parçası olan bu güzelliklerinin unutulmasının hem yerel hem küresel sebepleri olmuştur. Artık kentlerimizin farklılıklarını sergileme, daha güzel bir kimlik kazanma, daha çok turist çekme kaygılarıyla kendi değerlerine sahip çıktıklarını görmekteyiz. Bu bağlamda Diyarbakır da başka değerleri yanında gül şehri olma özelliğini de öne çıkarmak durumundadır. Modernleşme ve Küreselleşme Bağlamında Kent Modernleşme insan ve toplum bilimlerinin bekli de en tartışmalı kavramlarından birisidir. Ne olduğu gibi nerede, ne zaman, hangi etkilerle başladığı da tartışılmaktadır. Yine modernleşmenin özellikleri ve geleceği de farklı fikirlerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Felsefe ve Sosyoloji modernleşmeye farklı pencerelerden bakma eğilimindedir. Felsefeciler özelde Batı’nın genelde de bütün insanlığın yaşadığı bu süreci tanımlarken daha çok filozoflar ve fikir akımları üzerinde durmaktadır. Oysa sosyologlar kendilerinden beklendiği gibi hem dönemin etkin düşünürlerini ihmal etmemiş hem de bu süreci ortaya çıkaran sosyal hadiseleri irdelemişlerdir. Modernleşme, İslam Dünyası karşısında uzun


dönem geri kalmış Avrupa toplumunun Haçlı Seferleri, Coğrafi Keşifler, Endülüs-Latin Birikiminin aktarımı, Rönesans ve Reform çalışmaları gibi geniş kitleleri etkileyen hadiselerle yeni bir medeniyet meydana getirmesini anlatır. Bu teknik ve toplumsal gelişmelerin arkasında ve yanında More, Campanella, Machiavelli, Bruno, Erasmus, Copernicus, Galileo, Kepler, Bacon, Newton, Calvin, Luther, Hobbes, Descartes, Spinoza, Locke, Hume, Kant, Hegel gibi sayısız bilim ve din adamının çok ciddi etkileri olmuştur.171 Orta çağın kilise temelli bilim, siyaset, ekonomi, sanat vb. anlayışına karşın aydınlanmacılar ve genel olarak modernistler daha seküler kurumlar kurmaya çalışmışlardır. Luther ve Calvin geliştirdikleri yeni din, kilise, Tanrı anlayışları ile adeta kapitalizmin ruhunu yaratmışlardır.172 Benzer şekilde özellikle astronomideki buluşlar yeni batı medeniyetinin şekillenmesinde çok önemli bir yere sahiptir. Copernicus, Galileo ve Kepler’in tespitleri Tanrı-Dünya merkezli (teleolojik) düşünmenin terkine yol açmıştır. Bu 171 Bkz. Küçükalp, Kasım- Cevizci, Ahmet, Batı Düşüncesi- Felsefi Temeller, İsam Yay. İst. 2009. 172 Weber, Max, Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu, Çev. Zeynep Aruoba, Hil Yay, İst. 1985.

düşünürlerin gayretleri evrende her şeyin ilahi hikmetle değil de bir matematik-fizik hesapla hareket ettiği fikrini yaygınlaştırmıştır. 1400 ve 1500’lü yıllardaki bu buluş ve fikirler sanattan hukuka, eğitimden dine, üretim alışkanlıklarından yaşam tarzlarına kadar insani olan her kurumu kökten etkilemeye başlamıştır. Ulaşım teknolojileri, misyonerlik, sömürge faaliyetleri ve 1920’lerden sonra sömürgeleştirilen topraklarda kurulan yeni devletlerin yaptığı metazori modernleştirme faaliyetleri dünyaya yeni seküler medeniyetin tohumlarını saçmıştır. Modernleşme-kent bağlamında dikkatten kaçmaması gereken diğer bir kavram da küreselleşmedir. Küreselleşme uluslararası spor müsabakalarından, AİDS hastalığına, kıtalar arası savaşlardan, McDonald’slaşmaya birçok alandaki etkileşimi anlatmak için kullanılan bir kavramdır.173 Fernand Braudel’in deyimiyle Dünya Sistemi de174 denilebilecek olan bu yapı gün geçtikçe ulusların farklılıklarını yok etmektedir. Teknoloji, ileti173 Marshall, Gordon, Sosyoloji Sözlüğü, Çev. Osman Akınhay- Derya Kömürcü, Bilim ve sanat Yay. Ank. 1999, s. 449. 174 Kottak, Conrad Phillip, Antropoloji, Çev. Serpil N. Altuntek ve Ark. Ütopya Yay. Ank. 2002, s. 344.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 139


Gül Şehri DİYARBAKIR şim, sanayi, medya gücüne sahip batılı ülkeler kendi kültürel değerlerini dünya milletlerine, hususiyle de okumuş, kentleşmiş gençlere empoze etmede oldukça başarılı görülmektedirler. Öyle ki batının hegomonik özelliğini protesto eden Müslüman, Hindu, Sosyalist kişilerin de çoğu zaman bu kültürün etkisinde kaldıklarını görmek insanları artık şaşırtmamaktadır. Kentleşme de bu bölümde açıklanması gereken başka bir kavramdır. Sosyolojik açıdan bakıldığında kentleşmenin her çağa ve kültüre uyacak evrensel bir tanımlamasının yapılamayacağı görülmektedir. İnsanların ilk kurdukları şehirler ile ilk çağlardaki Yunan şehirlerinin, Orta çağdaki feodal şehirler ile Asya şehirlerinin ortak noktaları çoksa da aynı oldukları söylenemez. Zamanımızdan yaklaşık 100 yıl önce yaşamış, sosyolojinin kurucu babalarından Max Weber “Şehir” isimli çalışmasında, kendi zamanına uygun şekilde yaptığı ayrım ve tanımlamalar bu cümlenin haklılığını göstermektedir. Bahsi geçen eserde Weber, şehirleri, Antik Şehir, Ortaçağ Aristokratik Şehri, Plepler Şehri, Avrupa Şehri gibi sınıflara ayırmakta ve bunların Avrupa’da görüldüğünü, Asya’da birkaç istis-

140

na haricinde gerçek manada şehirlerin hiçbir zaman olmadığını söylemektedir.175 Yine aynı eserde bir şehir tasviri de yapmaktadır. Weber’e göre şehir şu beş özelliğe sahip olmalıdır; 1- bir kale, 2- bir Pazar, 3- kendine ait bir mahkeme ve hiç değilse özerk bir hukuk, 4- ilgili bir birlik biçimi, 5- en azından kısmi bir özerklik ve sonuçta seçilmelerinde şehir sakinlerinin katılımının gerçekleştiği yetkililerce yönetilme.176 Dikkat edileceği gibi böyle bir şehir tasviri artık bir geçerlilik taşımamaktadır. Çünkü Weber’in yaşadığı 1900’lerde Dünya’da 1 milyon nüfusunu aşan 16 kent bulunmakta iken 1990’da ise bu sayı 276’ya çıkmıştır.177 Fakat yukarıdaki tasvir kendi dönemi için bazı açıklama ve anlama kolaylıkları sağlamıştır. Daha modern şehir tanımlamalarına bakacak olursak kent şu şekilde tanımlanmaktadır; “Tarımsal özellikleri taşımayan, üretimin en üst düzeyde olduğu ve denetlendiği, teknolojinin kullanıldığı, demografik açıdan belirli yoğunluk ve büyüklüğe sahip bütünleşme ve çeşitliliğin olduğu yerleşim yeri olarak tanımlanabilir.”178 175 Weber, Max, Şehir- Modern Kentin Oluşumu, Çev. Musa Ceylan, Bakış Yay, İst. 2003, s. 106, 130 vd. 176 Weber, age, 2003, s. 105. 177 Kottak, age, s. 544. 178 Eroğlu, E. Sursan, “Kent, Kentleşme ve Kent So-


Modernleşme bazı temel özelliklere sahiptir. Sekülerleşme, ilerlemecilik(lineer anlayış ve evrim), şehirleşme-sanayileşme, pozitivizmbilimcilik, hümanizm, yabancılaşma-bilimcilik, feminizm, bürokrasi, demokrasi, düalizm ve rasyonel ahlak bu özelliklerden en önemlileridir. Şehirleşmenin birçok noktada modernleşme ile ilişkisi vardır. Bunu Z. Bauman’ın çok bilinen sözü ile ifade etmek gerekirse; “Bütün kent yaşamı modern değildir fakat bütün modern yaşam kent yaşamıdır. Çünkü yaşamın modernleşmesi demek kent yaşamına daha fazla benzemek demektir.”179 Şehirleşme birçok noktada modernleşmeye ya sebeptir ya da bunun sonucudur. Yabancılaşma, sekülerleşme, bürokrasi, demokrasi ve sanayileşme büyük oranda şehirleşme ile bağlantılıdır. Kırsalda yaşayan insanlar ile şehirli halkların farklı toplumsal sistemleri temsil ettiği tartışmasız bir durumdur.180 Kırsalda ki insanların manevi değerlere yatkınlığı ile şehirlilerin ilgisinin aynı olması beklenmemelidir. Benzer şekilde bürokrasinin bir kentleşme olgusu olduğu, sanayinin şehirlerde gerekli insan kaynaklarına ulaştığı bilinen şeylerdir. Sekülerleşmeye bağlı olarak rasyonel bir ahlakın oluşması, hümanizmanın ve feminizmin güçlenmesi daha çok şehirlerde ortaya çıkmaktadır.

Modernleşme, küreselleşme ve kent kavramları beraber ele alınacak olursa bunların bir birlerini tamamladığı görülür. Nasıl ki modernleşmenin şartlarından ve sonuçlarından birisi kentleşme ise küreselleşmenin de sebep-sonuçlarından bir tanesi kentleşmedir. 18 ve 19.yy’da ki sömürge faaliyetleri, makineleşme ve üretimin artması kır-köy dengesini bozmaya başlamıştır. Kırsalın az üretip az tüketen kültürü yerine kapitalizm çok üretip çok tüketen yeni bir model koymuştur. Yeni sistem ise şehirlerde fabrika kurmayı, buralarda üretimin bir parçası olmayı gerektiriyordu. Bu dönemde başlayan hızlı şehirleşme sanayinin yaygınlaşması ile 2. ve 3. dünya ülkelerine de yayılmıştır. 1990 yılında %37 olan dünya kent nüfusu oranının 2025 yılında %60 olması beklenmektedir.181 Doğal olarak da hızlı kentleşmenin getirdiği sorunlar kentleri, hükümetleri fazlasıyla uğraştırmaktadır. Sorun geçmişte olduğu gibi sadece bir şehrin-ülkenin değil artık küreselleşeme ile bütün gelişen-gelişmekte olan şehir ve ülkelerin problemi haline gelmiştir. Diyarbakır şehri de yakın tarihinde iki ayrı dönemde bu hızlı kentleşme olgusunu yaşamıştır. Bunların tamamen küreselleşme ve modernleşme ile bağlı olduğu söylenemese de konuyla ilgisiz olduğu da söylenemez.

runları”, Sosyoloji, Ed. Feridun Merter- Mustafa Talas, Lisans Yay. İst. 2010, s. 444. 179 Bauman, Zygmund, Parçalanmış Hayat, Çev. İsmail Türkmen, Ayrıntı Yay. İst. 2001, s. 170. 180 Kottak, age, s. 545.

Küreselleşeme-modernleşme-kentleşme bağlamında konumuzla ilgili önemli görülen nokta iki başlıkla özetlenebilir; 1- Hızlı kentleşme 181 Kottak, age, s. 544.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 141


Gül Şehri DİYARBAKIR ve göçlere bağlı olarak kent kimliğinin kaybı, 2- Küreselleşme ile bağlı olarak yerel kültürün zayıflaması. Hızlı kentleşme ile şehirlerin eski sakinleri etkisizleşmekte ve geleneksel kültürü zayıflamaktadır. Özellikle Diyarbakır gibi kısa sürede aşırı göç alan şehirlerin bu sorunu yaşadığını görmekteyiz. 1960’larda Türkiye ve dünyada yaşanan yoğun kırsaldan şehre göçler ve 1990’larda yaşanan köy boşaltmalar şehrin nüfus yapısını büyük ölçüde değiştirdiği görülmektedir. Bunun yanında şehrin özellikle yerli, kültürlü, ekonomik durumu iyi ailelerinin de büyük şehirlere göç etmesi şehri her açıdan etkilemiş görülmektedir. 1990’lara kadar büyük oranda Türkçe’nin hâkim olduğu, Hanefilerin ağırlıkta olduğu şehir bu yıllarda aldığı kitlesel köy göçleriyle büyük oranda Kürtçe konuşulan, Şafii mezhebinin çoğunlukta olduğu bir şehir olmuştur.182 Tarihte kültür, bilim ve edebiyat dünyasına yüzlerce dehayı kazandıran Diyarbakır, bu göçlerle beraber hiç hak etmediği halde cehalet, fakirlik, terör ve gözyaşıyla anılmaya başlanmıştır. Doğal olarak tarihi kimliğinin birer parçası olan peygamberler, sahabeler, şairler, surlar, gül, karpuz gibi birçok maddi-manevi öğe unutulmaya yüz tutmuştur. İkinci önemli konu ise Türkiye ve dünyada hemen her şehrin yaşadığı kültürel değişmelerdir. Bu sadece Diyarbakır’ın yaşadığı bir sorun 182 Tan, Altan, Kürt Sorunu, Timaş Yay. İst. 2009, s. 201,522.

142

değildir. Küreselleşen dünyada uluslararası şirketler, reklâm sektörü, moda, tv, internet, dolaşım ağının genişlemesi, ülkelerin liberal ekonomi anlayışları gibi sebeplerle dünya küçük bir köy olmuştur. Sonuçta modernizmin sıklıkla eleştirildiği şey kaçınılmaz hale gelmektedir. Bu, modernleşmenin yukarıdaki sebeplerle yerel kültürleri hızla yok etmesine, dillerin, kıyafetlerin ve hatta dinlerin bile unutulmasına neden olmaktır. Alan araştırmaları sürecinde birçok kişinin Diyarbakır’ın geleneksel Kürt kimliğini hızla kaybettiğini söyledikleri gözlenmiştir. Çoğu, genç veya şehirde doğmamış olan bu insanlar Diyarbakır’ın eskiden tamamen bir Kürt şehri olduğunu, her kesin Kürtçe konuştuğunu ve Şafii mezhebine bağlı olduğunu söylemekteydiler. Bugün başka dillerde işyerlerinin, farklı kültürlerin giyim, müzik tarzları, eğlence alışkanlıklarının yaygın olması bu insanları rahatsız etmektedir. Bu durumun tek sorumlusu olarak devletin baskı politikalarını görmeleri ise üzerinde durulması gereken bir konudur. Yapılan bu toplantı ile bağlantılı olarak iki konu dikkat çekicidir. Öncelikle Diyarbakır’ın bahsedildiği şekilde bir kimliği hiçbir zaman olamamıştır.183 Fakat yaşadıkları kente son 20- 30 yılda geldiği düşünülen bu insanlar kafalarında tarihi değilse de ideolojik bir Diyarbakır kimliği kurmuşa benziyorlar. Bunun araştırılması ayrı bir çalışmanın konusudur. İkinci nokta ise şehrin kültüründeki bozulmanın sadece devletin uygu183 Tan, age, a.y.


lamalarına bağlanması fakat modernleşme ve küreselleşmenin dikkate alınmamasıdır. Aslında aynı şekilde Aydın, Trabzon, Erzurum da bir değişim yaşamakta, şivelerinden kıyafetlerine yaşamın hemen her alanında geleneğin yerini modern-batılı olan değerler almaktadır. Gençlerin İngilizce merakı, bluejean sevgisi, fastfood alışkanlığı, manevi değerlere ilgisizliği sadece Diyarbakır’ın problemi değildir. Sonuç olarak Diyarbakır kent kimliği modernleşme, küreselleşme, göçler ve yanlış devlet politikaları ile tarihi kent kimliğinden uzaklaşmış görülmektedir. Kent Kimliğinin Oluşumu ve Bazı Örnekler Kimlik, toplumsal bir varlık olarak insana özgü olan belirti, nitelik ve özelliklerle, birinin belirli bir kimse olmasını sağlayan şartların bütünü, kişinin türlü bağlılıklarını açıklayan, tanınmasını sağlayan özellikleridir.184 Ancak kimlik sadece kişiye ait öznel, sosyal ve kültürel bir durumu ifade etmez. Aynı zamanda ortama ve nesneye ait yapısal bir nitelik de taşır ve yaşanılan kentsel çevrenin kimliği olarak da yansır.185 184 Türk Dil Kurumu, http://www.tdkterim.gov.tr/ bts/ 185 Kaypak, Şafak, “Küreselleşme Sürecinde Kültü-

Kent kimliği ise, kente ait olan, o kenti diğerlerinden farklı kılan ve o kente değer katan, o kente özgü tarihi-modern, doğal-suni, kültürel-mimari unsurların oluşturduğu bir bütündür. Küreselleşmenin gözlemlenen sonuçlarından birisi çok kültürlülüğün fark edilmesi ve yerel farklılıkların korunmasına yönelik çalışmaların ivme kazanmasıdır. Hızla yok olan yerel kültürler sivil veya resmi kurumlarca yeni nesillere aktarılmaya çalışılmaktadır. Bu bağlamda şehirler de kendi kültürel özelliklerini korumayaşatma adına yeniden kent kimliklerini ele almak durumunda kalmıştır. Bunda yeni kentli nüfusların daha sağlıklı, modern ve çevreci şehirlerde yaşama isteği etkili olmuştur. Gelişmekte olan şehirlerin göçler ve ciddi alt yapı problemleri dolayısıyla çok eğilemediği bu kimlik sorunu modern şehirler için artık öncelikli konulardan birisi haline gelmiştir. Kent kimliğinin oluşmasında bazı temel unrel Kimlik Açılımları Ve Kentsel Çevreye Yansıması”, http://idc.sdu.edu.tr/tammetinler/demokrasi/demokrasi40.pdf

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 143


Gül Şehri DİYARBAKIR surlar dikkat çekicidir. Kent kimliği her şeyden önce toplumsal uzlaşı ile ortaya çıkar. Tekeli’ye göre, kent kimliği toplum tarafından üretilir.186 İster tarihten gelsin isterse modern zamanlarda oluşturulmak istensin bir kentin kimliği ancak insanların bu kimlik üzerindeki ittifakına bağlıdır. Bir şehrin sakinleri benimsemediği sürece herhangi bir yapıt veya unsur şehrin kimliğinin bir parçası olamaz. Orada yaşayan insanlar için bir şeyler ifade eden, bir anlamı olan şeyler kimliğin parçası olabilir. Kent kimliğinin oluşumunda önemli unsurlardan birisi de tarihtir. Kent kimliğinin oluşumu için bir süreç gerekir. Tekeli, kent kimliğinin oluşumunu tarihsel bir olgu olarak görmekte ve kent kimliğinin zaman içinde farklı katmanların uyumlu ve anlamlı bir bütün oluşturmasıyla gerçekleştiğini belirtmektedir.187 Bu nedenle kente yeni bir kimlik kazandırmak yerine önce onun var olan özgün kimliğini kuran değerlerin keşfedilmesi, bu değerlerin güncel ko186 Tekeli, İlhan, “Bir Kentin Kimliği Üzerine Düşünceler”, Kent Planlaması Konuşmaları, TMMOB Mimarlar Odası Yay. Ank. 1991, s. 79–89. 187 Tekeli, agm.

144

şullar ve gerekliliklerle bütünleştirilmesi ve böylece kent kimliğinin sürekliliğinin sağlanması daha uygun bir tutum olacaktır. Çünkü kimliğin oluşumu sürekliliğe dayanır ve kendisinden önceki gelişmelerden bağımsız olarak düşünülemez. Bu nedenle bir kentte kimliğin amaçlı olarak üretilmesi, çeşitli nedenlerle erozyona uğramış olan kimliğin yerine yeni bir kimliğin konumlandırılması güçtür.188 Kent kimliği ile ilgili bir diğer husus da kimliklerin zaman içerisinde değişebileceği gerçeğidir. Nasıl ki şehirlerin isimleri tarihi süreçte değişebiliyorsa kimlikleri de değişime uğramaktadır. Bu durum kendi başına olumlu veya olumsuz şeklinde tanımlanamaz. Elbette tarihte gül şehri olarak bilinen bir şehrin çöpleri ile anılmasına olumlu bir değişim denilemeyeceği gibi fakirlik ve cehalet ile maruf bir şehrinde kültürsanat ile anılmasına olumsuz bir değişim denilemez. Bu değişime de kimliğin dönüşümü denilebilir. Kimlik dönüşümü tarihi kimlikle bağlantılı olduğu ölçüde daha gerçekçi ve kalıcı olabilir. Kimlikteki süreklilik değerlerin aktarımında da 188 Birol, Gaye, “Bir Kentin Kimliği Ve Kervansaray Oteli Üzerine Bir Değerlendirme”, Http://W3.Balikesir. Edu.Tr/ ~Birol/Kervansaray.Pdf


kolaylıklar sağlamaktadır. Kent kimliğinin oluşumu ile ilgili bir diğer konu da kimliğin daha çok bir idea olarak kurulmasıdır. Yine Tekeli’ye dönecek olursak; “Bir kentin kimliğinden söz edildiğinde, kentte yasayanların onda buldukları bir değerler kümesinden, kente yüklenen bir idealleştirmeden söz etmiş oluruz.”189 Şehrin kimliğinin başka şeyler yanında idea etrafında kurulması beklenen bir durumdur. Tarih boyu fatihler fethettikleri şehirleri kendi idealarına göre yeniden şekillendirmişlerdir. Fatih Sultan Mehmet’in Ayasofya’ya minare yapması, Diyarbakır’ı fethedenlerin en büyük kiliseyi camiye çevirmeleri, Endülüslülerin bıraktığı muhteşem cami ve sarayların İspanyollarca kiliseye çevrilmesi, Şah İsmail’in Tebriz’i Sünni âlim ve sultanların türbesini yıkarak Şiileştirmesi bu kent kimliği-idealleştirme bağlamında ele alınabilir. Kent kimliğinin oluşumuna dair bazı örnekler vermek konumuzun şekillenmesinde kolaylık sağlayacaktır. Yarenlik kültürünün yaygın olduğu Çankırı’da uzun dönem bu kültür yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştır. Oysa şehrin en önemli değerlerinden olan bu kültürün hem yeni kuşaklara aktarılıp onların ahlaki şekillenmesine katkı sağladığı hem de şehrin kimliğinin tanınmasına ciddi katkı sağladığı söylenebilir. Son yıllarda çeşitli kurum ve kişilerin çalışmalarının Çankırı’yı ülke kamuoyunda Yaren Kimliği ile tanıtma ko189 Tekeli, agm, s. 81,82.

nusunda ciddi yankı uyandırdığı söylenebilir. Ayrıca daha önceleri tuz sadece Tuz gölü ile anılmakta iken bugün Çankırı’nın Tuz Mağarası da şehrin kimliğinin bir parçası olmuştur. Kurtuluş Savaşının kahramanlık destanının yazıldığı Çanakkale ili de son on yıllara kadar daha çok Truva Atı ile bilinmekte iken özellikle 2000’lerden sonra ziyaret edilme rekorları kırmış ve bu durum kentin kimliğini etkilemiştir. Yine Mardin ilinin son yıllarda sıklıkla Süryani Kenti şeklinde lanse edilmesi de değişen kimlikler bağlamında dikkat çekicidir. Şehir halkının bu söylemi benimsediği söylenemese de özellikle ulusal basında sıklıkla dillendirilmesi kent kimliği-idea ilişkisi açısından önemlidir. Kar ve uzun süreli kış denildiğinde Erzurum akla gelmekte fakat kayak merkezi denildiğinde ise Bursa öne çıkmaktadır. Değişen kimlikler bağlamında Erzurum’un da küresel bir organizasyon(2011 UNİVERSİADE) ile kış sporlarını kimliğinin bir parçası yapmaya çalışması sevindirici bir durumdur. Bursa’nın da daha çok Yeşil Türbesi, tekstili, Uludağ’ı, araba sektörü, yeşili ile tanındığını bilmekteyiz. Fakat şehrin akil adamları kent kimliği açısından bunları yeterli bulmadı ve şehri bilişim, teknoloji, turizm, üniversite, deniz açısından da bilinir, marka bir şehir yapma konusunda harekete geçmiş görülmektedirler. Konya’nın Mevlana etkinlilerini uluslararası düzeyde düzenlemesi şehrin kimliğini Dünya’ya tanıtma girişimi açısından oldukça güzel bir projedir. Doğu illerinin terör ile anıldığı 90’lı yıllarda

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 145


Gül Şehri DİYARBAKIR Vali Recep Yazıcıoğlu’nun Erzincan’ı raſting sporu ile tanıtması da başarılı kimlik dönüşüm örneklerinden birisidir. Yakın tarihlere kadar hamamları, yemekleri ve Gazi’liğiyle bilinen Antep kentinin şimdilerde büyük parkları, sanayisi, üniversiteleri ile yeni bir kimliğe kavuştuğu da herkesin malumudur. Kentler insan gibi kimliklere sahiptir. Hem kentin eski sahipleri hem de yeniler kente bir kimlik kazandırırlar. Süreç içerisinde değişebilen bu kimliklerin, şehrin halkını psiko-sosyal açıdan etkileyebilme gücüne sahip oldukları düşünülebilir. Modernleşen Türkiye’de kentlerin idareci ve akil adamları yaşadıkları kentlerin alt-üst yapı sorunları ile ilgilendikleri gibi kimlik sorunları üzerine de kafa yormak zorundadır. Diyarbakır Kent Kimliğinde Gülün Yeri ve Bazı Öneriler Kent kimliğinin oluşmasında hem tarih hem de günümüz algıları önemlidir. İnsanların bozuk imajlarının değişmesi gibi şehirlerin imajları da tarihi süreçte değişebilmektedir. Fakat unutmamak gerekir ki tarihi kentsel öğelerin tekrar canlandırılması yeni kimlik oluşturmaktan daha kolay ve anlamlıdır. Diyarbakır insanlık tarihinin eski kentlerinden birisidir. Bu uzun tarihi içerisinde farklı isimler ve doğal olarak farklı kimliklere bürünmüştür. Gül şehri olma özelliği de tarihi kimliği-

146

nin parçalarından birisidir.190 Tarihi kaynaklar M.Ö. ki dönemlerde bile şehirde gülgillerin olduğu bilgisini vermektedir. Ortaçağ'da özellikle Abbasiler döneminde, El Cezire denilen Cizre, Mardin ve Diyarbakır çevrelerinde bol miktarda gül yetiştiriliyordu ve çok sayıda gül suyu imalathanesi vardı.191 Osmanlı dönemi kayıtları şehrin gülle ilişkisini açıkça ortaya koyacak netliktedir. Evliya Çelebi de Seyahatnamesi’nde Diyarbakır gül bahçelerinden övgüyle bahseder; ‘Büyük nehrin aktığı toprakların iki tarafı da “gül bahçeleri” güzel kokulu bostan ve reyhan bahçeleridir. Buralar vilayet halkının altı ay boyunca Diyarbekir’in Dicle fasıllarını yaptıkları mesire yerleridir.’192 Seyahatnamenin başka bir bölümünde ise Çelebi; “Dünyayı dolaştım şehr-i Amid kadar güzel bir şehir yeryüzünde görmedim. İnsanları kadar da nezih, mert ve misafirperver görmedim Zümrüt gibi bir şehir, her tarafı gül bahçesi”193 diyerek Diyarbakır ve gül bahçelerini anlatmıştır. Benzer şekilde Osmanlı dönemi matematik, tarih âlimlerinden, minyatür ustası Matrakçı Nasuh da(1564) Diyarbakır’ı gül bahçeleri ile 190 George Wıllcox, Manon Savard, “Güneydoğu Anadolu’da Tarımın Benimsenmesine İlişkin Veriler,” Türkiye’de Neolitik Dönem, Ed. Mehmet Özdoğan-Nezih Başgelen, Arkeoloji ve Sanat Yay. İst. 2007, s. 427–440. 191 Altıntaş,Ayten, Gül, Gülsuyu, Tarihte, Tedavide ve Gelenekteki Yeri Portakal Basım, İst. 2009. 192 Korkusuz, Şefik, Seyahatnamelerde Diyarbakır, Kent Yay. İst. 2006. 193 Diken, Şeyhmuz, Diyarbekir Diyarım Yitirmişem Yanarım, İletişim Yay, İst. 2003.


tasvir etmiştir.194 Daha yakın dönemlerde ise Şemseddin Sami ilk Türkçe ansiklopedi olan Kamus-u Alam’da(1889) Diyarbakır, güllerinin çokluğu ile övülmektedir.195 Daha erken ya da geç döneme ait birçok belgede de GülDiyarbakır ilişkisinin tarihinin çok eski ve köklü olduğu görülmektedir.196 Tarihi kimliğinde Diyarbakır’ın gül şehri olduğu açıkça görülmesine karşın günümüzde bu özelliğini büyük ölçüde kaybetmiş görülmektedir. Hem şehre dışarıdan gelenler hem de orta yaş ve altındaki insanların şehrin güllerinden bihaber olduğu gözlenmektedir. Yaşlı ve yerli insanların ise eski gül bahçeli evleri esefle anlattığı görülmüştür. Bu noktada Diyarbakır gül kimliğinin yeni Diyarbakırlılara anlatılması zaruret arz etmektedir. Sözlü tarih çalışmaları şehrin geçmiş ve bugününün buluşturulmasına katkı sağlayabilir. Bu konuda farklı çalışmaları olan Erhan Metin; “Günümüzde birçok Anadolu şehri tarihi ve kültürel değerleri ile göz kamaştıran bir zenginliğe sahiptir. Her 194 Kaya, Hasan Mert, “Sevgi Kenti Diyarbakır”, SkyLife, Eylül 2010. 195 www.bilinmeyendiyarbekir.com/gul_sehri.html 196 Geniş bilgi ve kaynak için Bkz. www.bilinmeyendiyarbekir.com/gul_sehri.html

yörenin ayrı bir kültürel dokusu ve kendine özgü bir tarihi vardır. Fakat ne büyük bir talihsizliktir ki bu zenginliklerin gün yüzüne çıkarılması ve muhafaza edilerek insanlığın hizmetine sunulması gerekirken, bu değerler her geçen gün unutulmakta ve silinmeye yüz tutmaktadır(…) Şehir kültürünü ve Anadolu’nun yüzlerce yıllık tarihinden güç alarak ortaya çıkmış kültürel kimliğini korumak ve yaşatmak amacı ile yapılacak çalışmalardan bir tanesi sözlü tarih çalışmalarıdır,”197 şeklindeki ifadesiyle sözlü tarih çalışmalarının kent kimliğinin korunmasındaki önemini belirtmektedir. Bu nedenle, Diyarbakır kent kimliğinde gülü tekrar bilinir kılmak için özellikle okullarda sözlü tarih çalışmaları yaptırılıp şehrin eski sahipleri ile yeni sakinlerinin buluşması sağlanabilir. Yaşlı kimselere eski gül bahçeleri, Diyarbakır’a has Muhammedi gül ve diğer güllerin anlattırılması gerekmektedir. Yerel yönetimlerin ve kamu kuruluşlarının çevre düzenlemesinde güle öncelikli yer vermeleri de sözlü tarih çalışmaları ile beraber müspet netice verebilir. Ayrıca gülle sembolleşen Hz. Peygamber’e(AS) 197 Metin, Erhan, “Kültürel Kimliğin Korunmasında Sözlü Tarih Çalışmaları: Çankırı Örneği”, Çankırı Araştırmaları Dergisi, Y. 4, S. 4, Kasım 2009, Ankara, s. 78.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 147


Gül Şehri DİYARBAKIR olan sevgi gül kültürünün yaygınlaşmasını kolaylaştıracak, kısa sürede şehrin ülke içindeki imajına olumlu katkı sağlayacaktır. Modern kent kimliği kulağa hoş gelmekle beraber bazı problemleri de peşi sıra getirmektedir. Yeşil alanların azalması modern insanın topraktan uzaklaşıp hızla betonlaşan bir çevre ile karşı karşıya gelmesine neden olmuştur. Doğadan uzaklaşan nesiller ise imaj çağına uygun tarzda daha çok görme ve duyma duyularını kullanmaya başlamıştır. Oysaki normal bir insanın, pozitivist bir anlayışla bile, beş duyu organı, gayba iman edenler açısından ise yüzlerce duyu organı vardır. Tabiattan uzaklaşan insanın kendi tabiatından da uzaklaştığı söylenebilir. Tarihte yüzlerce şair ve edip yetiştiren Diyarbakır gül ve çiçek bahçelerine sahip olmasaydı anneler çocuklarını hangi güzel duygularla yetiştirebilir, bu çocuklar nasıl şair, edip ruhlu olabilirlerdi.198 Sonuç Modernleşme, küreselleşme ve Diyarbakır özelinde de bunlara ilave olarak yoğun göç hareketleri tarihi kentlerin kimliklerini değiştirmektedir. Yüzlerce yıllık kent imajları, insanlığın her şeyi hızlı yaşadığı modern dönemde hızla değişime uğramıştır. Dolayısıyla da yaşadığımız çağın mühim bir özelliği olan imaj ve 198 Mekân-Psikoloji ilişkisi konusunda geniş bilgi için Bkz. Göregenli, Melek, Çevre Psikolojisi-İnsan Mekân İlişkileri, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yay. İst. 2010.

148

reklâm şehirlerin kimliklerini ciddi şekilde ele almayı gerektirmektedir. Kent kimliklerinin oluşmasında tarihi süreç etkin bir rol oynamaktadır. Fakat tarihten alınacak güç ile şehre tarihi kimliğinin kazandırılması yeni bir imaj yaratmaktan daha kolay ve anlamlı olacaktır. Hususiyle de tarihteki güzel ve şanlı günlerini arayan Diyarbakır gibi şehirlerin tarihi ve kültürel mirasını titizlikle araştırması, oradan bulacağı güzellikleri yeniden kimliğinin bir parçası haline getirmesi önem arz etmektedir. Her şeyin imaj ve reklâm odaklı olmaya başladığı küçük dünyamızda taş atan çocuklar, terör olayları, şiddet eylemleri bu köklü şehrin imajı açısından tehlikeli bir durumdur. Dünyada dolaşan sermaye, yatırım, nitelikli insan, öğrenci ve turist payından daha fazla pay almak isteyen şehirlerin alt-üst yapı yeterliliklerinin yanında iyi bir imaja ve kimliğe sahip olması gerekmektedir. Diyarbakır tarihte sahip olduğu gül şehri imajını ve kimliğini tekrar kazanarak hem ülke içerisindeki imajını pozitif yönde güçlendirmiş olacak hem de daha fazla yatırım çekme şansına sahip olacaktır.


Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 149


Bölüm 3


DİYARBAKIR FOLKLORU VE GÜL


DİYARBAKIR TÜRKÜLERİ VE GÜL

Prof. Dr. Kenan HASPOLAT Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi


Yemenim Turalıdır (Gülizar)" Türkü Sözü İzzet ALTINMEŞE

Ağzın Dilleri (Kırılır Kalemler) Türkü Sözü Kadir TANRIKULU

Yemenim turalıdır Vay sinem ölem Sevdiğim buralıdır Vay gül vay gül vay Gülizar Derdim birken oldu sed hezar Ben bu canımdan olmuşam bezar

Bağlar talan olmuş bülbül görünmez Dil dara çekilmiş sual sorulmaz Ben neyim sen nesin gayrı bilinmez Ağlayarak gelir firdevs gülleri

Yarımı eller almış Vay sinem ölem Ciğerim yaralıdır Vay gül vay gül vay Gülizar Derdim birken oldu sed hezar Ben bu canımdan olmuşam bezar Yemenimin yeşili Vay sinem ölem Ben kaybettim eşimi Vay gül vay gül vay Gülizar Derdim birken oldu sed hezar Ben bu canımdan olmuşam bezar Yas tutaram ağlaram Vay sinem ölem Ağardaram ben başımı Vay gül vay gül vay Gülizar Derdim birken oldu sed hezar Ben bu canımdan olmuşam bezar

Bahçada Yeşil Çınar" Türkü Sözü C.GÜZELSES Bahçada yeşil çınar Boyun boyuma uyar Ben seni gizli sevdim Bilmedim alem duyar Aman gülüm nananay Top kaküllüm nananay Nanay kibar yarim Nay nanay ay nay Bahçalarda gül varı Var git ellerin yari Sen bana yar olmazsın Yüzüme gülme bari Aman gülüm nananay Top kaküllüm nananay Nanay kibar yarim Nay nanay ay nay

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 153


Gül Şehri DİYARBAKIR Dağlar Dağımdır Benim" Türkü Sözü C. GÜZELSES

Hay hay Aldım o yarin sesini

Bu dağlar olmasaydı Gül benzi solmasaydı Ölüm Allah'm emri Ayrılık olmasaydı

Bak ay göründü meşeden Avcılar bekler köşeden Kokusunu gülden almış Anam Yanakları menevşeden

Dağlara Lale Düştü" Türkü Sözü C. GÜZELSES Dağlara lale düştü Güle velvele düştü Yanarım ona gelin Yar elden ele düştü

Dama çıkmış bir güzel Damın etrafın gezer Elinde bir deste gül Kendi gülünden güzel

"Düş Müdür Hayal Mıdır" Türkü Sözü C. GÜZELSES

Karşıda Görünürsün" Türkü Sözü C. GÜZELSES

Düş müdür hayal midir bilmedim (Yar yar) Gözüm yaşı akıp gitti silmedim (Gülüm aman) Ben vaatliyim ben de sensiz gülmedim (Yar yar) İster dünyam felek felek bahçe bağ olsa İster dünyanın felek ey bahçe bağ olsa

Karpuzun al dilimi Nettin benim gülümü Gülümü koklayanlar Göze alsın ölümü

Esti Baharın Nesimi" Türkü Sözü C. GÜZELSES Esti baharın nesimi Ne hoş edalı kesimi Aldım o yarin sesini

154

Eyvanda Yatan Oğlan" Türkü Sözü C. GÜZELSES

Bahar Olur Yeşillenir Bu Bağlar C. GÜZELSES Hanki bağın bağbanısan gülüsen Aldın aklım beni ettin deli sen Kırk yıl kalsa gine kendi malımsan İsterem ki bir gün evvel gelesen ey ey


Bağban oldum bir gül ektim gülşene Gün vuranda gül damlası döşene Güzellikte üç şey vardır nişane Biri işve biri cilve biri naz ey ey

Bağlar talan olmuş bülbül görünmez Dil dara çekilmiş sual sorulmaz Ben neyim sen nesin gayrı bilinmez Ağlayarak gelir firdevs gülleri

Gel Efendim" Türkü Sözü Kadir TANRIKULU

Hangi Bağın Bağbanısan" Türkü Sözü Ramazan ŞENSES 1928 Çermik doğumludur.

Padişahlar astı gonca gülümü Kesip şu dilimi kırıp kolumu Bunca dertten görmez oldum yolumu Şarap ol kabımdan taş gel efendim Olsun Mu Gönül" Türkü Sözü Kadir TANRIKULU Yar Yüzü Görmeden Gördüm Ölümü Kanlı Cellat Geldi Derdi Gülümü Nice Haram Kıldın Kestin Yolumu Didarın Çehresi Solsun Mu Gönül Kadir-İ Sarılmış Yaslı Karaya Son Gülün Dikeni Girdi Yaraya Hekimler Aşk Demiş En Son Çareye Esmer Güzel Yarim Olsun Mu Gönül Yalana Döndü" Türkü Sözü Kadir TANRIKULU Bülbül figan etti gül yaralandı Nara düştüğümden ten karalandı Padişah başında taht parelendi Kim kamil kim cahil dolana döndü Ağzın Dilleri

Hangi bağın bağbanısan gülüsen Aldın aklım ettin beni deli sen amman Kırk yıl kalsa gene kendi malımsan İsterem ki bir gün evvel gelesen Amman Karpuz Kestim Yiyeyim" Türkü Sözü Ramazan ŞENSES Karpuzun al dilimi N'ettin benim gülümü Gülümü koklayanlar Göze alsın ölümü Makaram Sarı Bağlar" Türkü Sözü Selahaddin MAZLUMOĞLU Sarı gülü derende lo İnsaf senin nerende Kabahat sende değil lo Sana gönül verende

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 155


Gül Şehri DİYARBAKIR Mavi Bağlar Başına" Türkü Sözü Cemil DEĞER

Çıkalım dağlar başına Sen gül topla ben nergisi

Mavi bağlar başına Gül koyar o zülfüne Seni sevdim seveli Düştüm aşkın peşine

"Yazsam Üstadımın Mezar Taşını" Türkü Sözü - Yusuf TAPAN

Mevlam Bir Adama Çocuk Verince" Türkü Sözü - Aşık HASAN On yaşında konca güldür açılır Onbirinde ab-ı hayat içilir Onikide boyu beli seçilir Önüçünde gözler mestane benzer "Yayık Yaydım Kolum Şişti" Türkü Sözü Bedri AYSELİ Yayık yaydım kolum şişti Kolumdan kol bağım düştü Benim gönlüm sana düştü Sen allar giy ben kırmızı Çıkalım dağlar başına Sen gül topla ben nergisi Evlerinin önü nane Ben kül oldum yane yane Bulamadım derde çare Sen allar giy ben kırmızı

156

Başına takmıştık bir demet gülü Elimizden uçtu şarkın bülbülü Tarih elli dokuz bir şubat günü Bağrımızı yaktın Celal Güzelses Muradı Böyle" Türkü Sözü Ahmet CANKAT Ah Gül idim Kardaş Fidan Oldum El Kahrını Kardaş Gene Bögün Yudan Oldum Gündüzler Hayalımda Geceler Şirin Uykumdan Oldum Çay İçinde Döğme Taş" Türkü Sözü Tarık ÇIKINTAŞ Çay içinde döğme taş vay vay Gönlüm huni gözüm yaş vay gülüm vay Aklımı baştan aldı vay vay Orta boylu kalem kaş vay gülüm vayOy niye niye niye vay vay Öldüm yar diye diye vay gülüm vay Bu küçe uzun küçe vay vay Küçeye serdim keçe vay gülüm vay Hak yoluna üç kurban vay gülüm vay


Yar gele burdan geçe Oy niye niye niye vay vay Öldüm yar diye diye vay gülüm vay Bu küçe başaşağı vay vay Belinde şal kuşağı vay gülüm vay Hergün gel burdan savuş vay vay Çatlasın el uşağı vay vay

Sen allar giy ben kırmızı Çıkalım dağlar başına Sen gül topla ben nergisi Güle Çıkmış Eyvana Recep Kaymak'ın icrasından Salih Turhan notaya almıştır. Şarkı sözü Diyarbakır Ferhat Tunç

Oy niye niye niye vay vay Öldüm yar diye diye vay gülüm vay Çay önünde camhana İçinde gülaphana Gülap(Gülsuyu) suyum dökmeyin Belki yarım yıhana

diyarbakir duze dogru yar salinir bize dogru bu hasretlik diner bir gun dert dolanir saza dogru

Çay ögünde çağlaram, Desteyle gül bağlaram Deseler yarin geli Çiſte kurban bağlaram

diyarbakir onu surlar icinde bir sevdigim var ana bugun dugun olsun guller acsin gulsun daglar

Yalana Döndü" Türkü Sözü Bülbül figan etti gül yaralandı Nara düştüğümden ten karalandı Padişah başında taht parelendi Kim kamil kim cahil dolana döndü

FUAD EDİP BAKSI Bestelenmiş güſteleri vardır.1912’de doğdu, 1974’de öldü

Yayık Yaydım Kolum Şişti" Türkü Sözü Yayık yaydım kolum şişti Kolumdan kol bağım düştü Benim gönlüm sana düştü

Uzun Yıllar Uzun yıllar ötesinden Hatırını sorayım mı Sana gönül bahçesinden Bir demet gül vereyim mi

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 157


Gül Şehri DİYARBAKIR İKİ DAĞIN ARASINDA KALMIŞAM CELAL GÜZELSES Arkadaşlar Benim Derdim Yegindir Bülbül gibi ahü zarı çekerem Gözyaşımı gül başına dökerem Oy dökerem oy oy, , Biner Paytona Karşıdaki dağlar duman değil meşedir Yarin yoluna gül menekşeler döşenir Yarimin kalbi pırlanta elmas şişedir. Dağlara Lale Düştü Dağlara lale düştü Güle velvele düştü Yazığım ona geli Yarim ellere düştü Eyvanda Yatan Oğlan Dama çıkmış bir güzel Damın etrafı gezer Elinde bir deste gül Gendi gülünden güzel Fincanın Etrafı Fincanın etrafı sarı aman aman Elimden aldılar gül yüzlü yari Ağlarım ben zarı zarı aman aman Oy Nedem Nedem Bu dağlar olmasaydı Gül benzim olmasaydı Ölüm Allahın emri Ayrılık olmasaydı

158

Oy Milliye Milliye Oy Milliye Milliye Bakın sürme saçlıya Yanakları güllüye Suya Gider Suya gider su testisi doldurur Sudan gelir gül benzini soldurur. Vardım Yarin Bahçesine Vardım yarin bahçesine Gülleri Fincen gibi Yanağında çiſte ben var Tanesi mercan gibi Diyarbakır Berber Türküsü Amanda berber yanağıda terLer Miski anber yar yar yar yar Ben bir hal oldum Bahçendeki gül gibi Sarardım soldum Yeşil Yaprak Arasında Kırmızı Gül Goncası Yeşil yaprak arasında Kırmızı gül goncası Nerelerde mesken tutmuş Gönlümün eğlencesi Yeşil yaprak arasında Kırmızı gül ali var Gidin deyin nazlı yare Benden başka kimi var


DİYARBAKIR MUSİKİ FOLKLORU Aşk Kalbimde Yar Almış Bahçede güller açmış Gidek havuz başına İnsaf merhamet eyle Bak gözümün yaşına Yola Çıkmış Bir Güzel Yola çıkmış bir güzel Yolun üstünü gezer, öldürür sevdan beni Elinde bir deste gül Kendi gülünden güzel, öldürür sevdan beni Erganinin Taşları Gül baranda gül açar Etrafa koku saçar O yarın bakışları Sinemde yara açar Mavi Bağlar Başına Mavi bağlar başına Gül koyar o zülfüne Seni sevdim seveli Düştüm aşkın peşine Elinde Maşrabası Bahar gelir gül işler Elde gergef gül işler İnsanı deli eder vay Yar sendeki gülüşler Şu Giden Nerelidir

Gidene bak gidene Gül sarılmış dikene Mevlam sabırlar vere Gizli sevda çekene Güle Çıkmış Eyvana Güle çıkmış eyvana vay limin Çıkmış sedir divane vay limin Cigerim ateş oldu vay limin Kahve koyar fincana vay limin Evleri Kayalıkta Evinizde bir gülüm l ele l ele le Ayşem Yarım çimen ben gülüm yandım yandın le Ayşem Gülüm Gider Bostana Gülüm gider bostana Gül doldurur fistana Korkharam yağmur yağa Mantin çarşaf ıslana Aman gülüm yar gülüm Ben sana hayran gülüm Olayım kurban gülüm Gülüm gider bahçaya Gül dolduru bohçaya Hek gülümü sorarsan Benzer ondörtlük aya Aman gülüm yar gülüm Ben sana hayran gülüm

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 159


Gül Şehri DİYARBAKIR Olayım kurban gülüm Dama Çıkmış Bir Güzel Dama çıkmış bir güzel Damın etrafın gezer Elinde bir deste gül Kendi gülünden güzel Loy loy loy loy Loy loy loy loy Gidersen uğu ola Gül bahçe yolun ola Benden başka seversen İki gözün kör ola Loy loy loy loy Loy loy loy loy Gül Ektim Evlek Evlek Gül ektim evlek evlek Dadandı kara leylek Yazı beraber ettik Kışa ayırdı felek199 OSMANLI DİYARBAKIR BESTEKÂRLARI Yahya Çelebi

160

Kürdi ve Aşiran makamlarından olna murabbalarından ikişer mısraları şunlardır: ‘Murg-i dilimin karını hep naleler etti Bana o gül-i bağ-ı Melahat neler etti ve Yaşım ki gözde aksi arız-ı canana düşmüştür O şebnemdir seher berk-i gül-i handane düşmüştür Diyarbakır İl Yıllığı-1967.s.., 269,

Seyyid Nuh Diyarb akırlı bestekardır.1714'de Diyarbakır'da öldü Şehnaz makamında bestelediği Bezm-i meyde sakıya devr eylesün mül gül gibi Bülbül etsün sad hezeran nağmesin gül-gül gibi Bertaraf kıl ruhlerinden turre-i müşkini Gülistanda olmaya rağbette sümbül gül gibi Tahir makamında Ne çemen, ne saye-i gül, ne seba, ne bu-yi sünbül Diyarbakır İl Yıllığı-1967.s.., 269

XVII. yüzyılın sonlarında XVIII. yüzyıl başlarında yaşamış Diyarbakır’da doğup ve buraya yerleşen bestekârın 15 kadar bestesi vardır.

Ahmed Verdi Çelebi III.Sultan Ahmed dönemi Diyarbakırlı bestekarıdır.10 bestesi vardır Aşiaran makamında

199 Ş.Beysanoğlu, K.Dökmetaş, S.Turhan, Diyarbakır Musiki Folkloru, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi, Yay.1996.

Alıp gene eline cam-ı zeringarın gül


Sefa ile geçirir mevsim-i beharın gül Hezar-ı zar, zar okur, guş-i gül alışmıştır Zaman olur işitir nalesin hezarın gül200 Diyarbakır Manileri ve Gül Diyarbakır sarayım Seni kimden sorayım Mektuban hayran oldum Gül cemalin göreyim Gül demedi Elinde gül demedi Ya ben nasıl güleyim Yar bana gül demedi Gülmenem Bülbül menem gülmenem Gönlü şad olan gülsün Ber dertliyim gülmenem Senin yeren Gül sevdim senin yeren Sen ölme canan yazık Ben ölem senin yeren Güle naz Bülbül eyler güle naz Girdim dost bahçesine Ağlayan çok gülen az. Bahçalarda gül açar Etrafa koku saçar Yara nerde rastlasam Kaş çatıp benden kaçar Bahçeye gelde görim El uzat bir gül verim

Aramız dağlar aldı --Eyvana serdim kilim Gel otur benim gülüm Niye benden darıldın Lal olsun benim dilim Portakal leymun topla Gül destesi ayıhla Sen benim olacahsan Gece gündüz sayıhla --Dicle kimi ah güzel Gül menevşe tah güzel Ben küçeden geçerken Pencereden bah güzel Dağlar siz ne dağlarsız Kardan kemer bağlarsız Gül sizde lale sizde Derdiz nedir ağlarsız Açılsın dilin bülbül Şakısın dilin bülbül Gül yanına çağırsa Yetişmez elin bülbül HOYRATLAR Bağda dara Zülfünü bağda dara Nazlımı bir gül için Çektiler bağda dara

200 Diyarbakır İl Yıllığı, 1967. s, 269.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 161


Gül Şehri DİYARBAKIR Böle bağlar Yar başın böyle bağlar Gül açmaz bülbil ötmez Yıhılsın böle bağlar Başta yazma yemeni Ucunda gül dügimi Ah felek çok gördin zar Bir kırtik güldigımı Gülmenem Bülbül menem gül menem Gönli şad olan gülsin Ben dertliyem gülmenem Güle ser Bülbıl eser gül eser Bağbanci heyranınam yar yatağın güle ser Güle naz Bülbül eyler güle naz Girdim dost bahçasına Ağlayan çoh gülen az

162

Gece gündiz ismi olmiş ezberim Cani nedım cananımdan olmişam Benim nazlım kemer bağlı beline Mailem ben şeker kimi diline Bin naz ile bir gül verdim eline Candan oldım ta elimden alınca Bir gül için bülbıl geymiş karalar Bu dert beni iflah etmez paralar Göz göz olmiş sinemdeki yaralar Neşter urıp deldiren yoh sinemi Dost bağında ne bülbılım ne gülım Felek konmaz ne şad olım ne gülım Alem bilir öz halimde değilim Urulmişam bir esmere ağlaram Diyarbakır Mayası" Kaynağı Bilinmiyor

Kısmet kalktı ben bu yerden gidersem Namert olayım ikrarımdan dönersem Son akibet bu hasretle ölürsem Şehit yazın beni kabir taşıma

Gül bağlar Gül bağında gül bağlar Gül oturmuş gül bağlar Elinde bir deste gül Gülü gene gül bağlar

Bağban oldum bir gül diktim gülşene Gün devranda gül damlası düşene Güzellikte üç şey vardır nişana Biri işve biri cilve biri naz

MAYALAR Ben dervişem var elimde teberim Hayli demdir yoh gülimden haberim

Bir kara kaş bir kara göz kimde var Bir tükenmez deli gönül bende var Yedi yıl derdime derman aradım


Hiç demiysen derde derman bende var Dost bağında ne bülbülem ne gülem Komaz felek ne şad olam ne gülem Alem bilir ben özümde değilem Bir esmere vurulmuşam ağlarım Karşı dağlar duman değil meşedir Yar yoluna menevşe gül döşedir Yarin gönlü elmastan bir şişedir Kırılırsa yapılması güç olur

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 163


GÜNÜMÜZ ŞİİRLERİNDE DİYARBAKIR VE GÜL

Prof. Dr. Kenan HASPOLAT Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi


MEVLÜD MERGEN ŞİİRLERİNDE GÜL VE DİYARBAKIR Mesire şehriydi Diyarbekirim ‘Osman ağa’ dahi bir ünlü bahçe Dalında bülbül var, konamaz serçe Elvan elvan güller, kim neyi seçe Mesire şehriydi Diyarbekirim. Dicle üstüne Dicle’nin kenarı bağ ile bostan Suyundan içerdi, tarla gülistan Masmavi tül gibi her baharistan çevre nakışından bahseden yoktur Celal Güzelses’e Seven gönül bağının, bağbanıydın, gülüydün Yalnız Amid’in değil, tüm şarkın bülbülüydün Tarık’la celal’i unuturmuyuz Sevgi bahçesinin solmaz gülleri Onlardı şehrimin şen bülbülleri Bahar Gelince Manada zenginlik, maddede fakir Ruhumuz temizdi, daha ne denir Gülün vatanıydı şu Diyarbekir Gül koklar, gülerdik bahar gelince Küçe Türküsü Çok hoş olur, has bahçesi, gülşeni201 201 Mergen, Mevlüd, Sende Arıyorum Diyarbakır’ı. Kilim Mat. Diyarbakır. 2006. s. 39.60.61.73.119.122.

MEHMET ALİ ABAKAY ŞİİRİNDE DİYARBAKIR VE GÜL Diyarbakir İnsanı gül yüzlüydü, güller şehrinin Konağı, köşkü, evi gülsüz karşılamazdı misafiri Cümle kapısından geçerken içeri Kuyu kenarında, havuz başında Muhammedî pembe, Yedi veren kan kırmızı gülleri Her gül denilişinde Salavat-ı Şerif Elleri yüzlerinde yaşlıların ki o yaşlılar bilir Ey Şehr-i Amid!... Gönüllerin gül şehri Ey Şehr-i Dilrûba Ey Şehr-i Selam Gül ikliminden yüreğime gir içeri ........... Şehr-i Amid'e uğrarken her kimse gelen Yirmiyi aşkın çeşidiyle gülün kokusu Merhaba denmek için karşılar adeta kendisini Esfel Bahçaları'nda Şeyh Muhammed Düzlüğü'nde Bir şehr-i gül şehrayini başlar kendiliğinden Birer maket gül bahçesidir her avlu Dur ve şehri dinle Istırabı güllerden uzak düşmek olmasın sakın Gül mevsiminden dol yüreğimin içine ... Ey Şehr-i Amid, gönül ikliminin usaresi

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 165


Gül Şehri DİYARBAKIR güldür Her mevsimde yetişen güldür Gül yüzlü insanların hatırına Çekilen sıkıntıları dindir Bilmez misin tek beklentimiz güldür Gül sağnağından sor gönlümüzü o güldür İBRAHİM YAVUZ ŞİİRLERİNDE GÜL VE DİYARBAKIR Garsonum felek Avluda Muhammedi güller yangın yangın İbrahim Yavuz. Şeher Çocuği.İst.2010.s.34

ABDÜLKADİR NUR GÖRDÜK ŞİİRLERİNDE DİYARBAKIR VE GÜL Benim İki Gözümsen Avludaki akasyam Bahçemde nergizimsen Gül kokan Diyarbekir Benim iki gözümsen

166

Gülün sevdası Bülbül konmaz dalına dikenden korkar Diken kıskanır gülü, yanar gizliden Ebedi bir sevdadır, bitmeyi bilmez Aşk yarasıyla yürek kanar gizliden Gülde bülbülü sever, sessizce ağlar Yüreğini rüzgara bağlar içinden Gelmeyince sevgili boynu bükülür Çağırır lisan-ı hal, ağlar içinden Geribler kenti adlı şiirden.. Anlatsam geçmişi, zaman yetmiyor, Gülistan kalmamış, bülbül ötmüyor, Hiçbir belde senin yerin tutmuyor, Bu şehir saniyam, Diyarbekir’dir. Segah kaside adlı şiirden…. Geçmişe takılı düşünceleri, Alnı kırışık, yüzü gergin, yorgun elleri. Ne hatırında Cinali’deki akasyalar, Ne de Gazi köşkünün gül bahçeleri. Kırklardağı’ nda aranan huzur, Son demde, Dicle’ nin kıyısında. Başım üstüne adlı şiirden…… Bahçemde, goncası açılan gülün, Dikeni, dalıyla kucaklaşırken, Bir ömür, beraber gidilen yolun, Bilsin kıymetini, başım üstüne.202 202 Nur, Abdülkadir, Gördük.Benim İki Gözümsen, Ürün Yay. Ank. 2010. s.7, 56.


İRFAN YAZICIOĞLU ŞİİRLERİNDE DİYARBAKIR VE GÜL Kimse Yok mu Hani benim gül kokan larım Yetişin lar O im Diyarbakır larına Ve birde sabah namazına koşan insanlar Şehrim pırıl pırıl Berrak Mis gibi kokuyor çam ağaçları Tanyeri ağarıyor yavaş yavaş Cıvıl cıvıl Diyarbakır ları Her ki gibi…203

İstemiyorum Bülbüle ihanet eden Dikenden şikayet eden S.evene eziyet eden Gül olmak istemiyorum İnsana dair İnsanın her biri kokar ayrı ayrı Kimi gül, kimi amber, kimi reyhan özüdür204

MUHARREM GÜLER ŞİİRLERİNDE DİYARBAKIR VE GÜL Fesat Gülleri Diyarbekirlinin buymuş kaderi Ölene dek sürer, bitmez kederi Boy vermiş, renk vermiş fesat gülleri Benim cahillere gücüm yetmiyor.

KADRİ GÖRAL ŞİİRLERİNDE DİYARBAKIR VE GÜL

İnsanlığın matemi Gül bülbülün Çiçekler arıların Bal insanların olacaktı Ne yazık yüreğimde Ahların yankıları Dilimde, hasret şarkıları

Görümce Şefik askerden dönmüş küçük bir dükkan açmıştı Cebi para görünce evlenmeye kalkmıştı Maniler okuyarak bir şeyler çıtlatmıştı Dağlarda meşelerde

203 http://www.edebiyatdeſteri.com/siir/428094/ kimse-yok-mu.html

204 Güler, Muharrem, Adım Adım Diyarbakır, Fon Ofset, Diyarbakır. 2008. s. 24, 34, 63, 74.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 167


Gül Şehri DİYARBAKIR Gülsuyu şişelerde Herkes yarini akmış Ben kaldım köşelerde Ana kurban olaydi Oğlunu veren Allah’a Yarın hemen çıhaydi Oğluna kız bahmağa Gül koyam gül tasına Dizeyim ortasına Gülü merhem edeyim Oğlumun yarasına Oğlunun tercihine kulak kabartmamıştı Oğlu son bir ümitle bir mani daha yaktı Gülem gülü neylerem Güle hizmet eylerem Beni gülüm dururken El gülünü neylerem Bahtı Kara Hey gidi karalar içinde Taşı kara Bahtı kara Diyarbakırlım Renklerin en güzelini senin tabiatında Kokuların en güzelini Hevsel bahçesinde kokladık Allı morlu güllerden205 205 Göral, Kadri, Küçe Kapısı, Gökçe Mat. Ank. 2000. s. 44, 60.

168

BEJAN MATUR ŞİİRLERİNDE DİYARBAKIR VE GÜL Tell Kapısı, Muhammedi Güller Tell kapısından döndüğünde, bir avluda Muhammedi gülleri göreceksin Açacaklar Ruhlarıdır açılmış olan katmer katmer Muhammedi bir gül, şehirde bir çocuğun pembe rüyasını başlarır Sonsuzluğa akan nehir Dileğini Dicle’nin sularına açamayacak kadar mahcup olan genç kızlar ve kadınlar Akşam olduğunda aynı dilekleri evlerinin gül ve leylak ağaçlarına bağlarlar Kervansaray Güllerin açılmasından, gökyüzüne uzanan servilere.. Deliller hanı doğunun durağıdır


Siyah Güller, Ak güller Diyarbakır şair ruhunun sığınağıdır.. O şölende Diclede yıkanmış olmak, çölün bahşettikleriyle birleştiğinde ortaya Mona roza çıkar. Siyah güller, ak güller çıkar206

ğumuzun aklına ilk olarak “Mona Rosa siyah güller ak güller” dizeleriyle başlayan, aslında 4 parçadan müteşekkil şiirin birinci kısmını oluşturan “Aşk ve Çileler” gelir. Bu kısımda şairin dilinden, “Mona Rosa” adını verdiği sevgilisine duyduğu aşkı, bu aşkın yüceliğini ve bir anlamda bu dünya ötesi niteliğini dinleriz. Üstelik sevgilinin adının saklı olduğu kısımdır bu. 207 GÜL MUŞTUSU (V.Bölüm)

SEZAİ KARAKOÇ ŞİİRLERİNDE DİYARBAKIR VE GÜL Mona roza(Tek gül) Mona roza siyah güller, ak güller Geyvenin gülleri ve beyaz yatak Kanadı kırık kuş merhamet ister Ah senin yüzünden kana batacak mona roza Siyah güller, ak güller

Dicleyle Fırat arasında Bir eski şehir cennet titremesi Sarı güller çevirmiş dört yanını Yabancı bir şehir gibi Kırmızı güller yerli Kuzuların doğması nasıl beklenirse o ülkede Güllerin açması da öyle beklenir gün doğmadan önce Dicleyle Fırat arasında İpekten sedirlerinde kur’an okunan Açık pencerelerinden gül dolan Güneşin beyaz köpüklerinde yanmış Bir şehir bir eski kanatlar ülkesi

Sezai Karakoç’un “Mona Rosa”sı hepimizin bildiği, sevdiği, hayatının bir döneminde “yaşamışçasına” tadına vardığı nadide şiirlerdendir. Elbette Mona Rosa dediğimizde ço-

Batısına fıratı alıp Doğusuna dicleyi Bir diriliş sûru gibi saklayarak geleceklere Kurumuş bir su yatağı gibi kaynayan

206 Matur, Bejan, Doğunun Kapısı Diyarbakır, DKSV Yay. İst. 2009. s. 80, 102, 164, 224.

207 Mona Rossa – ı. aşk ve çileler.İstisna Dergisi. Kış 2011.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 169


Gül Şehri DİYARBAKIR Üzeyr deresini Bir kutlu yaprak gibi Doğuda sallayarak Zülküfül Tepesini Göğsünü vakte geren yoksul ülke Zenginliği baharda çobanların kavallarında çocukların türkülerinde İğde kokularında üzüm asmalarında güllerde Zengindir gülleriyle bu ülke her şeyden önce Kırk yıl öteye gitseler de Bu yerliler Gül açar gül kapanır boyuna gönüllerinde Yaşlısıyla genciyle Gül taşırlar dünyanın bütün ülkelerine Bir tek denizle avunurum o ülkesiz Deniz ki gelip çarpınca karaya Sanki bembeyaz güller açar dudaklarında Güneş ki doğuda ay ki gökyüzünde Bir işarettir bana Unutmamak için o ülkeyi Develer çölde neyse geceleri Bir kere daha doğsam orda doğarım elbet Batsam orda batmak isterim Bir güneş gibi

Sezai KARAKOÇ Gül nezaketin, zarafetin, aşkın ve sevginin simgesidir. Vahdetin remzi, Hazreti Muhammed'in teridir. Gül ile gönül arasında ulvi bir aşkın, erişilmez bir hazzın onurlu ilişkisi vardır. Gülün açması sevindirici, iyi bir haber demek olan muştudur. Gülün kendisi de muştudur. Bu muştu tabiatın diriliş günü olan bahardır. Baharın şiiri de güldür. İyiliğin artması, sevginin çoğalması için bir uyanış işaretidir. “Gül Muştusu” şiiriyle Gönüllere ilham doğmuş, düşüncelere gül hakim olmuştur. Bahar yüzlü bir süreç başlamıştır. Gül aydınlıktır. Gül aydınlığı “erdemli toplumun, ideal insan”ın durduğu yeri, huzur ve mutluluk atmosferini ifade eder. Gül düşüncesi estetik duygusunu, güzelliğe yönelme arzusunu uyandırmıştır. Çağımızı sevgi ve saygı dünyasına, geçmişin görkemli karelerini alarak taşıma vakti gelmiştir. Kara Fazlî'nin “Gül ü Bülbül” ünü, Şeyh Galip'in

170


Hüsn-ü Aşkı'nı, Baki'nin Bahariyesini okuma mevsimine girilmiştir. Görmeyen gözlere, işitmeyen kulaklara sürmek için gül merhemi yapmanın zamanı gelmiştir. İşte “Hıdrellez Rüzgârları'nın kapı aralayışı” ndan “Yedinci Sağnak”la 1969 yılında ebadı küçük, kendisi büyük bir kitapla, tek şiirden ibaret “GÜL MUŞTUSU” adlı bir kitapla; Evet, “Dicle'yle Fırat arasında, ipekte sedirlerinde Kur'an okunan, açık pencerelerinden gül dolan” Zülküfül Nebi diyarı Osmanlı'nın Osmaniye'si, Cumhuriyet döneminin Ergani'si Mısralarının öncesinde ve sonrasında yer yer Ergani'den alınan motifler çocukluk günlerinin, ilk gençlik yıllarının kuvvetli kanıtları, şiirimsi fotoğraflarıdır. İkinci Yeni Hareketin önde gelen şairlerinden biri sayılırsa da Sezai Karakoç farklı bir öncüdür. Geçmişten gelen bir geleceğin sesidir. Güçlü bir hayal ve hafıza gücünü, yüksek bir imânı, yalnız eserlerinde değil, İslâm Toplumu'na adanmış hayatında da görüyoruz.. Asırlar geçse de hep güncel kalacak şiirler yazmıştır. 36 Yaşında yazdığı bu şiir, 36 yıl aradan sonra bugün aynı derecede aktüel, taze ve yenidir. Şair “Gül Muştusu” şiirinde dünyanın bütün ülkelerine gül taşısa da hayallerine acı veren cehalet sahneleri, şiddetli kan davaları da anlatılmaktadır. Fakat umut ışığını hep toplumun önüne kor. Diriliş Muştusu'nu ver-

mekten, güneşin doğuşunu beklemekten asla vaz geçmez. İki cihan sultanı, medeniyet güneşi Hz. Peygamber O'nun önünde, Kur'an ışığı gönlünde soylu direniş ve yürüyüşüne hep devam eder.208 Köşe İçinden geçilen küçük aynalar Ve gülden rengarenk yağmurlar yağdı İnsanı ağlatan yağmurlar yağdı Yaralı bir ceylan gözleri kadar sıcak209 VEYSEL ÖZKIRTAY ŞİİRLERİNDE DİYARBAKIR VE GÜL Katsal Kastal’dan sular akar Karşıdan yarim bakar Öyle bir yar sevdimki Başıma güller takar210

208 Gümüş, Naci, “Gül Muştusu ve Sezai Karakoç” .Ay Vakti, Sayı.80. 209 Beysanoğlu, Şevket, Diyarbakırlı Fikir ve Sanat Adamları, San Mat. Ankara.1997 c.3. 210 Katsal Dergisi. Ocak Şubat 2011. Sayı.1, s. 42.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 171


Gül Şehri DİYARBAKIR AHMET ARİF ŞİİRLERİNDE DİYARBAKIR VE GÜL Bir Mavi gül Bir mavi gül bahçesi yorganım Uyku saçlarımın mechul şarkısı

Bugün Gülden laleden farksız Faniliğinde ömrün Herkes gibi dertli Ümitli herkes kadar

Uy havar Yediveren gül kardeşi bir arzu Oy sevmişem ben seni..

İlk aşk Ah o yaz gecesi, o mehtap Balkonundan gül atan cömert sevgili Aşkınla deli divane olduğumuz Sarmaşığa tırmandığımızdan belli

CAHİT SITKI ŞİİRLERİNDE DİYARBAKIR VE GÜL Serenad Ancak sen tazelikte gül yaraşır pencereme Uykusuz gecelerimde kokusunu duyduğum Hatıralar Sanmayın güller açar Bülbül değildir öten Bu rüzgar başka rüzgar Gençlik böyledir işte Ah o kadrini bilmediğim günler, Koklamadan attığım gül demeti Suyunu sebil ettiğim o çeşme Bu sabah hava berrak Ben gülüm, ben karanfil, ben de yasemin diyor Renk renk kokularda çiçekler Sahiplerinden memnun evlerin bahçelerinde

172

Peyzaj Karanlıkta söylediğin müddetçe Sesinden semaya akseden bahçe Sakin güllerini açtıkça bir bir Bunalmış ruhların tesellisidir. Misafir adam Bir gül açabilir her nefesinde İstersen teneffüs etmekle mest ol Hele sevgi hele iyilik bahsinde Baharda tabiat gibi cömert ol Davet Duymak istemezmisin daha derin Gül bahçesinde bülbül sesini Ebedi kılmak vuslat gecesini Saymak saçlarını tel tel o yarin Ferman sendedir Nedim’in gözünden ırak o dilber O dilbersin ki hüsnüan sendedir Rüyada görülen bahara benzer


Bülbülleri mest gülistan sendedir.211

MEHMET HELVACI ŞİİRLERİNDE DİYARBAKIR VE GÜL Sevdanın sesi Dicle kıyısında dile sıra hülleler Gözüne sürmeler çekmiş saçta lüleler Demet demet sevgi dolu hep gönüllerde Benimkinde köz köz ateş top top gülleler İşve gülde, hoyrat dildedir le le Halay çeker mendil eldedir le le

ŞEYHMUS DEMİR ŞİİRLERİNDE DİYARBAKIR VE GÜL Koklayamadan gülümü Gam aldı gönlümü Leylakları boyun büken Gül içinde olur diken İlkbaharda yaprak döken Dallara lanet olsun Kerem değilim Mecnun olmadım ben Yunus Emre gibi Güllere hasretim ben212

211 Tarancı, Cahit Sıtkı, Otuzbeş Yaş, Varlık Yay. 14.Baskı. 212 Demir, Şeyhmus, Ne Haldesen Diyarbekir, Diyarbakır, 2008, s. 43, 78, 90.

KADİR SIRRI ÖZTÜRK ŞİİRLERİNDE DİYARBAKIR VE GÜL Bahar Gök alemi sevinir bulutlar üzülürken Bütün güller açılır, bülbüller ötüşürken Göçmen kuşlar neşeli mevsime sürülürken Bie renkli saadet var, pembe bahar yelinde VECDİ SUBAŞI ŞİİRLERİNDE DİYARBAKIR VE GÜL Sıla özlemi Gezerken arılar çiçeği gülü Neyleyim saksıda lale sümbülü Makamın dağında kaya bülbülü Dinleyip kendimden geçmek isterim213

213 Beysanoğlu, age.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 173


Gül Şehri DİYARBAKIR YAŞAR HEKİMOĞLU ŞİİRLERİNDE DİYARBAKIR VE GÜL Anı Gelri bir gün biter baharım Solar güllerim FIRAT MEHMET EROĞLU ŞİİRLERİNDE DİYARBAKIR VE GÜL MİRAÇ AKTUĞ ŞİİRLERİNDE DİYARBAKIR VE GÜL Toprak beni Çek Güneş sönsün artık güller kararsın Dikenler bürüsün bütün dalları Bulutlar gökleri kaplasın sarsın Izdırapla dolu hayat yolları İHSAN FİKRET BİÇİCİ ŞİİRLERİNDE DİYARBAKIR VE GÜL Diyarbekir-şaraban Nazlı gülüm Gözlerinde gülümser gibi ölüm Bereketli yağmurlar gibi iner tarlaya Bir gül tutar, bir kan tutar elleri

Kuruyan dere Kendi tarihinin daracık arkını kaz yeni baştan Nasılsa su akar, gül olur, yıl uçar yel olur214 ŞEVKET BEYSANOĞLU HASRET Gurbette gözümde tüten hasretin Eritir mum gibi beni ey Diyar, Dolaşsam gezsem de bütün cihanı, Bulamam kendime yakın sen kadar Gül gibi açsam da çabuk solarım Sensiz her şey kara, her işim yarım Ey, bence Cennet güzel Diyarım Bahtiyar olsam da sensiz, ne çıkar. Dr. Şevket BEYSANOĞLU(Ankara: 1938) YUNUS EMRE GÖRDÜK Sevgili Diyarbekir'e Ey Ömer in, Anadolu bağından derdiği gül. 214 Beysanoğlu, age. c.3.

174


Ey Halid'in uğruna oğlunu verdiği gül. Ey ipekyol boynunda inci ve mercan şehir, Seni gören gözlerin, sevinciydin can şehir. MEHMET ÇOBANOĞLU

güllerin ahengini görüp çoşmamak uzak ihtimaldir. Güllerin güzelliğini sunan Rabbim'e hamdolsun ki böyle eşsiz güzelliklerin içinde bize yaşamı bağışlamış.

Yüreğimde Kopan Çığlık Diyarbakır kalesinin meşalesi Mezopotamya’ya ekilen al güllerim Bahar içinde zemheridir gelen Toprak buz bağladı, yüreğimi sancı Bağda, cıvıldaşmıyor bülbüllerim Filizkıran fırtınası bir derin acı Menekşelerim filizdi, güllerim tomurcuk FATMA ÖZTÜRK’ÜN ÇALIŞMASI Bütün güller yaşamın tarifidir. Güller, hayatın, sevincin anlamıdır, betimlemesidir. Dalları, yemyeşil yaprakları arasında rengarenk olan güller; kırmızı, sarı, eflatun...Tıpkı insanlar gibi farklı farklıdırlar. İnsanlar arasındaki farklılıklar, nasıl mozaik ve renklilikse güllerin renkliliği de aynı ahengi taşımaktadır. İnsanlar nasıl doğuyor, büyüyor ve ölüyor ve ardından hüzün bırakıyorsa; güller de yeşerdikten sonra solması aynı hüznü taşımaktadırlar. Güllerin ahengi umutlandırıyor desek yeridir;

GÜLLER Bir gül gördüm Kırmızıydı Ağacına baktım dalları yapraksızdı. Dallarını tuttum Baktım ki ellerim ıslanmış Islak avuçlarıma baktım Gözyaşlarını gördüm. Koklayayım dedim Kokladığım an Hasretin kokusunu aldım iniltinin kokosunu aldım Gülü elimden düşürdüğümde Yitirdiğim her şey gibi O'da hayal oldu

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 175


Gül Şehri DİYARBAKIR DİYARBAKIR VE GÜL YARIŞMASINDA DERECEYE GİREN ÖĞRENCİ ŞİİRLERİ GÖNÜLLER GÜLE HASRET Tayfun Arslan Dicle Üniversitesi Fen Fakültesi Fizik Bölümü Yüksek Lisans Öğrencisi Bülbül güle sevdalı, ağlar durur, Dicle aşkından her an çağlar durur, Nerede cemâlin ey kadim diyâr? Firâkın yürekleri dağlar durur. Tarihin sözcüsüdür surlar bize, Vasfın anlatır, gerek kalmaz söze, Şânı büyük şehirdir Diyârbekir, Sahiplenirsen döner elbet öze. Gül kokusuna hasrettir sokaklar, Sevgiye muhtaç kaldı bu topraklar, Yazıktır ayrı düşmek, tek kardeşiz, Ortak dünden güne acı ve tatlar. Hazan yağmurunun son demi şu an, Aydınlatır karanlıkları zamân, Türküler söyleyecek cümle yarân, Bülbül güle, diken bülbüle hayrân. Güllerle bezenir bir gün bu diyâr, Kokusuyla mest olur ol vakit yâr, Umutsuzluğa kapılmak ne diye? Sanma ki Diyârbekir bize ağyâr.

176

Nisan katreleri sardı cihânı, Bugün gülleri derleme zamânı, Gül ol bekle bülbülünü ey diyâr! Mevsim-i vuslattır bul yarânı. Kadim tarihin başa belâ, Güzelliğine ki herkes aşinâ, Adını koymuşlar Bekrin diyârı, İkilik isteyeni yaksın Hudâ. Peygamber kokusunu taşırmış gül, Ona aşık gedâ-yı halktır bülbül, Sahabeler getirmiş Nebî vasfın, Her vakit hürmet bekler bu şehr-i gül. Güzelliğin gözümü nem-nâk eyler, Bülbül senden uzak gönlün çâk eyler, Sanma niteliğin halk idrâk eyler, Düşüp yoluna özünü hâk eyler. Aşk içre gönle her şey nigâr olur, Bu yolda can vermek tek karâr olur. Ey şehr-i Diyârbekir hüznü bırak, Sevince cümle âlem bahâr olur.


SULTAN GÜLÜM Gulan Kalçık Dicle Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları Bölümü Sevdalıyam Diyarbekir’e Gönlümde alevlenir bir gül Uslanmaz kanar yaram Her mevsim kendinden boy verir Sevdam yediveren gül gibi Uzanır, engel bilmez gönlüm, Asma güllere özenir. Diyarbekir derim, başka bilmem, Viktorya gülü müyem bilmem, Memleket rüzgârıdır eğer boynumu, Güneşidir yakar bağrımı, Varsın yanam kavrulam İçinde olam yeter Diyar-ı Bekir’in Sultanısın yar kalbimin Kokunu saklarsın kendine Rengarenk büyülersin, deli divane Süslerim seni her hecemde Sultan gülümsün, yar; Sultan gülümsün, Diyar-ı Bekir içinde. Deliyem ben deli, Kervansaray delisiyem, Kimi bekçi der, kimi nöbetçi Ben bilmem, deliyem ben deli. Delirten bir sevdadır içimdeki,

Ey kervansaray gülleri… Anlatıram gece gündüz, Bir siz anlayın derdimi. Koca koca güller yetiştirirem, Goncasını gözyaşıyla sularam Hikâyem anlatıram, gülerem Bilmezler ben bu gülün delisiyem. Mor menevşe de bilirem Güneş ilk ona açar gözüni, Muhammedi gül ağlar bana Rüzgâr ilk ona açar gönlüni… Diyarbekir, Diyarbekir… İçim yara, gönlüm şen, Güller derim günlerdir, Bilmezler ben bu gülün delisiyem BU ŞEHRİ ANNELER DOĞURDU Feyzi BARAN Dicle Üniversitesi Atatürk Sağlık Yüksek Okulu Hemşirelik Bölümü yaşamayı bilseydim adı diyarbakır olurdu yada ondan biraz eksik bir güle muştu doğunun kulağındaki sır uçsuz bucaksız bir gök güllerden tuvaller düşer üstüne sur dibinde

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 177


Gül Şehri DİYARBAKIR ikindi selamında güneş biraz kırmızı, biraz beyaz etrafı surlarla çevrili bir yalnızlık duadan yeni çıkmış tanrının elleri kalbinde peygamberin boncuk boncuk ter gibi dua, gibi diyarbakır, gibi gül hasret kılçıl nöbetlerle armağan sallanıp durur esmer delikanlının elinde kehribar bir tespih öğlen otuz üçlük bir devinimdir imamesini aya kaptırmış diyarbakır güneşin önünde kavruk bir şiir dilinde karpuz çekirdeği tuzlu tuz en iyi acıyı bilendir ve tuz en iyi acıya en çok iyi gelendir bu şehri anneler doğurdu sevgisiz konuşmayın güller uyanır bir şiir, bir kentte böyle boğulur intihar düşerler kaydına güller bu sokakları iyi tanır

178

BİR ACI HİKÂYE Rozelin Yalçınkaya Bağlar Namık Kemal Lisesi ÖNCE Açtın gözlerini, filizlendin, Tomurcuk oldun. Peygamber duasıyla büyüyen, Yediverenler, Muhammediler, Rum Kaleler iken, Gülistan oldun. Ab-ı hayat ile beslendin, Ölümsüz oldun. SONRA Denizler kabardı, fırtınalar koptu. Son limandaki son yolcusuyken Nuh’un gemisinin Unutuldun, kayboldun hatıralarda. Bıkmadım durmadım, yorulmadım Beklemeden suların çekilmesini Aradım dört bir tarafında Amedin


Surların gölgesinde, Hevselde, Diclenin iki yakasında, Seyahatnamelerde, şiirlerde, Sevgiliye işlenen el işi, yar kokan mendillerde. ŞİMDİ Mükemmel bir ziyafetten arta kalan, Sonunu kestiremediğim bir hikâyesin artık. Sarmaşık güllerinin saramadığı çıplak bir beden, Kalkan balığının çevirdiği bir taş yığınısın artık. SOLMA AMEDİM Şuheda Nur Temel Leyla Hanım Anadolu Lisesi Tanıdık bir rüzgârdı esen Solmayan gülleri yüreklere serpen Anamın tandır ekmeğinin kokusu gibi Yârim bildim bu gülleri Memleketim bildim. Amedim! Türkülerimin bağrına bastığın gibi beni Acı çığlıklarıma umutlar biriktirdiğin gibi Açmamış bir gül bildiğim gibi kalbini Ben seni solmaz bildim Değişmez bildim Şimdi kulak ver bana Solma Amedim, sen solma! Aldanmış yürekler gibi İnanmadılar bağlanmışlara

Oysa kardeşlikti Amed; umuttu Gülünün dikenlerini sağlam bildim Koparamazlar dedim Solma Amedim sen solma! Amedim! Cebimdeki unutulmaz kırıntılar gibi Senide bitmez bildim Masum bildim kırık gülleri Bilmedim işte bilemedim Ama sen yine de duy beni Solma Amedim, Bir sen solma! BAB-I GÜLSÜN SEN Selenay ARTEMEL Diyarbakır İMKB Anadolu Lisesi Kaç medeniyete körpe beşiklik etmiştin Sen bir merkez bir eşik olmuştun Anadolu’ya Her bir metre karen esenlikle doludur Bundandır ki bu yere bab-ı hayat demiştik Yürürken tarih kokan kadim sokaklarında Hissetmemek görmemek ne mümkün hasretini Sarıverir her yanı rengarenk bir cümbüşle Saçılıverir etrafa taze bir gül kokusu Yanıyor şehri ortasında binlerce kibrit Az gelir belki şehre sağladığı aydınlık Işığı bilmez kişi ne anlar ki güneşi Güllerdir benzer ancak ayın 14 üne

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 179


Gül Şehri DİYARBAKIR Karşıda ufak bir kız çocuğu Kimi zaman hırçın kimi zaman asi Kimi zaman erişilmez yükseklerde bir nevi Can damarıdır bu haylaz Diyarbekir’in Gülerler haline Dicle’nin Güller kokusunu yayıyor o an susturmak için Astırır kalbi tüyden bir iple semaya Fark etmeden huzur dolu verir insanın ruhuna Çekerken o huzuru içine derin derin Bir pervane üflenir ruhun özüne Sağımda solumda her bir yanımda Sevincimde hüznümde huzurumda

Surlar dirilir, yaşamlara adanır, Ve hayat, güller gibi kokan güzel bir gül olur. Yıkanır Dicle’de nice buruk sevgiler, Raks eder hisler sabahın sonsuzluğunda, Silinir pası su ile, eskimiş arzuların, Ve aşk, gül gibi saran güzel bir gül olur Bekleşir kapılarda gemlenmiş azgın atlar, Yeleleri savrulur dalga, dalga Dicle’ye, Taşlar ki açılır; çıkar binler sokağa, Ve şehir güllerle yaşayan, bir gül olur.

Ah Diyarbekir ah! Ne gülen bir şehirsin sen Biryanın gül bahçesi bir yanın medeniyet Yaşatmak seni güllerle ilelebet DİCLE’ DE SABAH Sevginur CEVİZ Leyla Hanım Lisesi Sınıf: 9 Doğarken değişir güneşin rengi, Tutuşur saçları Aslı gibi Dicle’nin Alev yüklü bir gün başlar bu şehirde, Ve sabah, - güllerle açan güzel bir gül olur. Binlerce gönül ehli birbirine dolanır, Bir kördüğüm olur geçmiş ve gelecek,

180

ESMER KENTİN GÜL SEVDASI Gurbet BOZACAK Bağlar Namık Kemal Lisesi Çeviriyorum kadim Amida’nın gül yapraklı tarihini Dicle nehrine kurup otağımı Yapraklar çevrildikçe Önce


Esmer kentin gül rengi Doğruluyor, selam duruyor Muhammedi güle Kutlu kokusu yarenlik peşinde

Gül dallarıyla harlanan tandıra vurulur, gül sevenlere Tandır ekmeğinin buğusuna karışır beyaz gül

Sonra Viktorya gülü kokuyor âşıklar tepesi El sallıyor Fiskaya’da gönül yarası olana Sevilene verilir gül ve gülen sevilir İskenderpaşa’da Sonra Cevat Paşa gülü, en mağrur duruşuyla Asaletini toplar dikenlerinde Diyarbekir’in Suriçi’ni sever Rumkale gülü Hacı İbrahim gülü okşar yanaklarını Yalınayak Alipaşalı Çocukların Çıkıp Dağkapı’dan Arif Bey gülü Yapraklara sarar, dağıtır heybetini cömertçe Avlulu evler ne de sever sarmaşık gülünü

Gül desenli kitaba gömülmüş gül şehrin gül tarihi Şimdi olunmuş bir gül misali Diyarbakır Beton ve metal, önce nefesini kesmiş gülün Sonra kökünü Sarktı vermiş onu parkların kuytularına Saksılar bile güle hasret bestelerinde Minyatürde mi donacaktı Matrakçı Nasuh’un gül-i nesrin’i Yoksa Evliya Çelebi mi tutacaktı göçen güllerin yasını Ey kadim yalnızlıkların diyarı Unutulanların hükmünü vermedi mi yeniler Biz değil miydik gül ağacından beşiklerde Gül gibi avunan Gül yazmalı anaların salladığı

Yüzyaprak gülüne umutlanır karasevdalı Hançepekli genç Bilir, yapraklardan biri mutlaka ikna eder fidan boylu yârini Ve bilir, Sultan gülü rengindedir yârinin yüreği Gazi Köşkü’nden yükselir Mikado gülünün rayihası Gül gül olur bulutlar, gül suyu akıtır gül şehrine

Şu sahabeler şehrini neden sis bastı ki, renksiz Âşıklar! Muhammedi gülün aşkına kalkın Kalkın ve Muhammed’in kavline gül taşıyın Gül dikin elinizin değdiği yere Hatta güller yontun bazalt taşlarına

Seyrantepe’ye uzanır da salmaz mı kendini Nesrin gülü Gül annelerin gül kokulu ellerinde gül biçimini alır hamur

Aşkla emzirin gülleri, kanla dolsun yapraklar Orta refüjler, alt geçitler, üst geçitler Eriyiversin gül kokularıyla Belki

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 181


Gül Şehri DİYARBAKIR Gülümseriz bir daha bir birimize Gül yanaklı oldur yine Aziz Diyarbakır’ın asil çocukları

de…

YEDİKARDEŞLER GÜLÜ Havva Nur Getiren Vali Aydın Arslan Fen Lisesi Kuru bir gül tutuşturmuşum elime, Yine sana sığınıyorum Diyarbakır! Unutmuşum efkârımı, tasamı, Yaslamışım şefkatli kollarına başımı. Özledim ben renkleri Diyarbakır. Kara toprağındaki renkleri özledim. Kırklar Dağında koşuştururken, Anneme gül toplamayı özledim. Ay ışığı vuruyor On Gözlü’ye, Bense umarsızca çökmüşüm dibine. Dicle bile yorulmuş, usul usul akıyor. Serin bir mayıs rüzgârı kokusuyla çarpıyor. Gül kokusu bu, uzun süredir unuttuğum; Senelerdir kitapların arasında soldurduğum, Zaman zaman toprağında aradığım, Diyarbakır’ımda açan güllerin kokusu. Yedi mayıs geçti üstünden güllerimle özlemimin. Yedi güneş eskittim Diyarbakır’ımın üstünde. Ve ben şimdi güllerimle özlemimle, Yedi gül elimde, Yedi Kardeşler’in gölgesin-

182

GÜL KOKULU MÜJDELER KENTİNDE BİR GECE Bilal Yavuz seher yeli öğütünce anlam yüklü buğdayı ah sevgili ruhum kanatlansak seninle bir gece ve yaşasak bu şehrin bütün burçlarını ısınsa kar tutmuş elleriye Güneydoğu seher bir yeldi esip geçti mezar taşlarının arasından sur kapılarının kilit aralığından derin bir uğultuyla Dicle güllerinin sur yapılı sırlarından ki bir gül gibi akardı Dicle


ölümün verimli sularından vakitlerden bir Nisan seheriydi bu şehir, damarlarına kadar kış buz tutan sayıklamalar bir çığlığın vebaliydi çığlık bir çığ gibi kopardı gül bahçelerinden karpuz koparırdı şair mâzinin miras deſterinden seher bir ölüm vakti kuşlarda hafif bir titreme hâli bir gül son nefesini verirdi belki köklerinin kucağında emri beklerdi avlular buram buram gül kokardı ter ü tâze gül suyu yağardı gök kapaklarından bir gülün içinde doğardı çocuklar rahimler gülle donanırdı her kelime saklanacak bir gül arardı kazanlarda gül eriyişleriyle büyürdü münacaatlar naatlar bir gülün hâsretine gebeydi müjdeler kentinde bir gece gül şarabıyla kendinden geçerdi seyyahlar tencerelerde gül reçeliyle büyünürdü bahçeler ki o gülden hâtıra Ulu Camii’de gül merasimi musalla taşında bir tabut gül ağacından des-

tekli yine bir Şeb-i Arûz gecesi öyle evliyalar saklıdır ki kerpiçten odalarda hissedemez ulusal uyduların reaktörleri şiir bir his gibi doğar kalemde kâğıda bürünür gül renginde kelamlar dizeler dökülür gül bulutlarından sıkılma ve ışır müjdeler kenti bir gece gül tohumundan ışır gecenin gülde eridiği namazlarla Kur’an yüreklere asılır bir Kadir gecesinde tanıktım peygamber kabirlerinin aydınlığına gökte tavaf eden yıldızlara yıldızlar ki kaybolmaz orada işlek caddelerde kayboluşlar gibi yıldızlar ki barışıktır kutlu toprağa ziyaretçisidir sahabe kabirlerinin şahadet solmayan bir gül idi gönül bu gülden nevşünema idi bir tohum içimize kadar serildi ey hilâl yoksa bu yeni bir dirilişin habercisi mi şiir bile şimdi gülden bir soru işareti ey şehir sende gül ben yine güller atacağım kalbimin Güneydoğu’suna

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 183


Gül Şehri DİYARBAKIR gül ağacından oyma sapanıma gereceğim acılarımı çarmıha gerer gibi değil çarmıhı gererek hakikat ışığıyla gömeceğim toprağa fesad yangınlarını toprak ki kibirsiz secdededir Tanrı’ya belki bu yüzden insana toprak olmak bir gün bir gül eksinler toprağıma belki güller yeşerir küllerimden bir halka olur zikir devranına tefekkür iliklerime kadar ısıtır ruhumu aşkın ateşten ırm/ağıyla yanyana dizilir gül kokulu tuğlalar içteniçe gül akıtırlar buralarda her gün bir duvar örülür gül desenli bin duvar yıkılır ey ruhum gül renginde bir şiir olur insanlığa mektubum bu kaçıncı sunum bilemiyorum güller kırmızı mavi beyaz ihtiyar genç çocuk Diyarbekir bir müjdeye gebe bir davaya mecnun gül yetiştirir her mevsim Hızır

184

bir gül ki bütün güllere nâzır gül yaprakları dikeninden doğarak bir yola dönüşür çocuklar kasırgalarla büyür tarlalarda buğday gibi doğunca sevda yine bir seher gülü Allah’a döğru yürür

DİYARBAKIR GÜL ŞEHRİ OLSUN Hatice Berşan GÜLEÇ Özel Nil İlköğretim Okulu Dünyaya gül medeniyeti sunardın İnsanlara neşe saçardın Yolda kalmış yolcuyu Allah misafiri sayardın Rabbimin Gülleri, Hz Elyasa, Hz Zülkif burada


Binlerce yıl ayakta duran surlarım burada Asahabdan Halid Bin Velidin oğlu burada Karpuzumun yanında güllerim olsun burada Ilıman iklimin var Dicle kenarında gül için Rabbim her şey vermiş gülü sevenler için Gülerin Sultanı güllerini göndermiş Ülkemizin diyarı, Diyarbakırımıza Lalelerin yanına gülleri de ekelim Şehrimiz de eskiden gül bahçeleri vardı Eski insanlar gibi bizde ekelim gülü Hatırlamış olalım Hz Peygamberi Rüyamız gerçek olsun İnsanımız mutlu olsun Oluk oluk akar Dicle Nehri Leylekleri sular Dicle Nehri Sular ekilen gülleri Dicle Nehri Ulular diyarına kuralım gül bahçesi Neslimiz korusun onu bir ömür boyu

GÜL ŞEHRİ DİYARBAKIR İrem Ece GÖREN FİNAL OKULLARI Yemyeşil çayırlarda açan Eşi benzeri bulunmayan Kokusuyla içimizi ferahlatan Rengârenk güller vardı burada Ay ışığında olunduğunda Elmas gibi parlayan İçine baktığında Gözleri kamaşan Ama şimdi yok hiçbiri Soldu geçti her biri Olsa keşke yine Eski yerlerinde Suları boydan boya Sorsan yine Kelebekler her yerde Uçsa çiçekten çiçeğe Surlar kadar eski olun Bu meşhur güller Niye yine açmıyor Sormayın sakın bize Elimde olsa o eski güller Rengârenk yapmaz mıyım ben Diyarbakır’ı Ama elimde değil Eskiyi geri getirmek

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 185


DİYARBAKIRLI OSMANLI DÖNEMİ ŞAİRLERİNDE GÜL TEMASI

Prof.Dr.Kenan HASPOLAT

Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi


İBRAHİM GÜLŞENİ VE ŞİİRİNDE GÜL 1422 Diyarbakır doğumludur Bir gülistan-ı müferrihdir dil-i pür feyzi kim Ana ruh-i Gülşenidir bağbanı manevi215 HELET-İ GÜLŞENİ VE ŞİİRİNDE GÜL 1553 tarihinde doğdu.1581'de(H.989) öldü. Vefatı için şair Uyuni 989 tarihini düşürür Çünki bağ-ı Gülşeninin goncesi Buldu gülzar-i İrem'de rifati216 Halet-i Gülşeni, Ahmed hayalinin torunudur. Asıl adı Muhammed’dir. Gazel Gülden ne biter gülşen-i âlemde habibüm217

DİYARBEKİRLİ ŞAİR SIRRI HANIM’IN DİVANI VE GÜL Müseddes Baharın ruz-ı nevruzun duyup şad olsa hep güller Derip giysulerin tebrike gelse bağa sünbüller Bu demler her taraſtan nağma –saz oldukça bülbüller Dil-i pür derdimi guş itse bülbül ney gibi inler Benim gönlüm kızıl gül goncesi ve dopdolu kandır Açılmak ihtiyar etmez eger yüz bin bahar olsa220

ZA'Fİ-İ GÜLŞENİ Asıl adı Muhammed’tir. İbrahim Gülşeni'nin oğludur.1544'de vefat etti

Gazel tahmisi Melahat gülşeninde ‘anber-i nadidedir zülfün Serilmiş güller üzre sünbül-i julidedir zülfün Der-ağuş eyledikçe şaneden rencidedir zülfün

Gazel Ey gül-i hamra neden soldu gülistanun senin218

Harim-i Gülşen içre bülbül-i guya-sıfat görsen Göz açıp Kaf-i dilde saki-i Anka-sıfat görsen

HAYAL-İ GÜLŞENİ İbrahim gülşeninin oğludur Gazel Bülbüllere söyleden terane Gülşende nevay-i Gülşenidir219

Dökülmüş gerdene ol zülf-i ‘anber-bu-ların sünbül, Tayansunmi bu etvare gül-endamım bu ab u gül Gelip dergahına leyl u Nehar efğan ider bülbül Cihanın gülşenine gelmemiş hüsnün gibi bir gül

215 Diyarbakır İl Yıllığı–1967. s. 263. 216 Diyarbakır İl Yıllığı–1967. s. 265. 217 Beysanoğlu, Şevket, Diyarbakırlı Fikir ve Sanat Adamları, San Mat. Ankara.1966, c.1. 218 Beysanoğlu, age. 219 Beysanoğlu, age. c. 1.

220 Korkusuz, Şefik, Diyarbekirli Şair Sırrı Hanım’ın Divanı, Kent Yay. İst. 2005.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 187


Gül Şehri DİYARBAKIR Dil-giriſte gül ruhubda hal-i anber famına Leşker-i zülfün dağıtmış şaneler ağlar bana Gazel Serv-i kaddin ham kılıp gülşende güller har olup Gonceler yıldız gibi hak üzre baran oldu hep

Müstezad Gülşen içine misk saçup düşdi gazale Ey sünbül-i pür-khem Ol nev’ile her gülsen ara dağıla lale Ey serv bolur hem Gülzar içinde gonca ara düştü dü jale Ey şehd ü şeker-fem223

Harf-i Ra Gül yüzü güzel çok beni hayran etdi amma Bir gevher-i yekta ki güzeller güzelidir

ŞAHİ 16. yüzyıl ilk yarısında yaşamış Diyarbakırlı saz şairdrir

Harf-i Şad Ey bülbül-i şeyda hazer et cay-ı hatardan Bu nağme o şahın gül-i gülzarına mahsus.221

Goncayı gül bülbülün kasdına peykan eylemiş Gonca açılgan gülü yüzüne kalkan eylemiş

Murabba Eğlenürken daima dil sen yüzü gülzar ile Bülbül asa ruz ü şeb hasrette kaldım yar ile222 CEMİLİ Ölümü 1543 yılı Cemili 1465 yılında Diyarbakır'da doğdu Gazel

188

Goncanın peykanını tiz etmek için şah-ı gül Cismini baştan aşağı şekl-i sühan eylemiş Gül arusun subh-dem bülbül nikah etmiş meger Kim özün yeşil duvak altında pinhan eylemiş224 MESİHİ Amidde doğdu.1562 ölümlüdür. Ermenidir Bülbülün şur ü figaanın görüben eylediler Gonçe-i taze tebessüm gül-i ahmer hande

Çemende gül yüzünğ gördü kızardı Gül yüzünğ hecrinde gönğlüm içre her kharı ki bar

Yine dil bülbülünün gulgülü var Galiba taze açılgan gülü var

221 Ekmekçi, Güneş, XVI. Yüzyıl Diyarbakır Şairleri. Diyarbakır Valiliği Hizmet Vakfı. İst. 2009. 222 Beysanoğlu, age. c. 1.

223 Beysanoğlu, age. c. 1; Ekmekçi, age. 224 Ekmekçi, age.


HALİFE HalifeXVI.asrın şairlerindendir.Diyarbakırlıdır. Yasdanur hub yüzlerinde taze berk-i gülleri Ruhlarına dağıdup anber-feşan sünbülleri Suret-i hüsnün görüp didi musavvir pirler Dağıdup gül arızında sünbül-i dil-girler Açup leb söylese ol gül çeminde gonca femlerle Acemi goncanın hasretten ağzı dolsa demlerle Gazel Kulağuna rakibün söyledükce ol gül-i handan225 HUMARİ 1523 Diyarbakır doğumludur1591de Diyarbakır’da vefat etti Gazel Ruh-i gül-narı oldukda fürüzan ateş-i meyden Şol kadar methi cemalin eyledüm gülşende kim Bülbül-i şah üzre aldı bu hayretle hab Zannetme tutmuş elde o gül ruh mil sifit Şah-ı letafet üzere açıldı gül-sifit226 HALİLİ 1407 yılında Diyarbakır'da doğdu. Muhammes 225 Beysanoğlu, age. c. 1; Ekmekçi, age. 226 Beysanoğlu, age. c. 1; Ekmekçi, age.

Ey güneş tal'at kamer-behcet habibi gül'izar Gazel Lutf ile şol karşudan gül yüzlü yarumdur gelen Gönlümün şehrinde şah-i şehriyarumdur gelen AL BARDAKLI ŞEYH AHMED 1446 yılında Diyarbakırda doğdu. Misal-i bi-ş-Şi'r Yüzün güldür, saçun sünbül, düşün dür Ve lakin aşık öldürmek işündür ŞERİFİ 16.asrın ilk yarısında yaşamış Diyarbakırlı şairdir Gazel Ta seher vaktin girersin vuslat-i gülzarına Dide-imakhul ile sen ol gül-i ra'naya bak. YESRİ Diyarbakırlıdır.1659'de vefat etti. Gazel Yazıkdur kalmasun ol gonçe-i ziba dikenlikde ÖMRİ Asıl adı Ömer'dir1661'de vefat etti. Bahariyye Bağ-ı hüsnünde açılmış ya gül-i ziba mıdur RESMİ 17.yüzyıl Amidli Nekşibendi şeyhidir Gazel Hem-zeban-i bülbül olmaz gülşen-i âlemde

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 189


Gül Şehri DİYARBAKIR AHMED PAŞA XVI. yüzyıl şairlerindir. İskender Paşa'nın büyük oğludur. Şiir Dürr-i yekta-yi hilafet gonce-i gülzarı can227 ÜMNİ XVII.asrın son yarısında şöhret buldu.1640 Diyarbakır doğumludur Tahmis Güldü gül ey gül-i gülzar-ı cihanın deyerek Bu gülşen içre bir gül-i handana kani ol ŞURİ XVII.asırda yetişmiş Diyarbakırlı şairlerdendir.1694'de vefat etti. Nesim-i ahdan gül-berk-i hatır olup efserde Gül ağlar, lale ağlar, bülbül ağlar, bağban ağlar SİRUNİ XVII yüzyıl Diyarbakırlı Ermeni şairlerdendir. Türkçe şiir yazmıştır Salında bağçaya girdi Çiçekler selama durdi Mor menevşe boynun eğdi Gül kızardı hicabından EMİRİ 1625 Diyarbakır doğumludur. Asıl adı Mehmeddir. Na't 227 Beysanoğlu, age. c. 1.

190

Dem-i kiştinde ateşzar eder ruy-i gülistanı Gazel Geldi bahar ü mevsim-i gül seyr-i cu gerek Gülzar-ı hüsne buncileyin reng ü bu gerek Dil aks-i ruhun dide-i hunabda saklar Ol taze gülü şişe-i pür abda saklar VALİ 1688 Diyarbakır doğumludur. Müterrep divanı vardır Gazel Bir taze gül kasidesin ezber idüp gezer Gördüm hezarı mest ü gazel-han dem-i seher Tebaiyyet-i hezar iderek fart-ı zevk ile Güllerde itdi çak-i giriban dem-i seher Rübai Kendin gibi bir şuh ki zar itdi seni ÇAKERİ 1669 Diyarbakır doğumludur.1747'de vefat etti Muaşşer Gül-i dağınla bulur gülşen-i dil zib ü feri Tir-i müjganının ey meh dil ü candır siperi HAMİ 1679 Diyarbakır doğumludur. Adı Ahmeddir. Gazel Gül hasret-i ruhsarın ile ruy-i pür ateş Hak-i kademin şevkına ber-bal karanfil


ŞEHİD Gazel Şevk-i gül böylemidir sen öte dur ey andelib KAMİ 1766'da vefat etti Naat Nabud buy-i gül gibi sen aşikarsın228 KAMİ Muhammed Şaban Kami.1805’te Diyarbakır’da doğdu.1884’te vefat etti Gazel Sanma şebnem güller’e tab-u taravet bahseder Besler acka gülşeni, eski, revani bülbülün Gülistan şerhindedir hep, dasitan’ı bülbülün Gonca ağzında dururken, çeşm-i kani bülbülün Şule-i ahım düşünce, Kami, Şahi, güllere Ser-te-ser ateşle doldu, aşiyan-ı bülbülün229 LEBİB XVIII asır Diyarbakır ilim adamı ve sanatkarıdır. Müſtüdür.1768'de Urfakapıda kabristana gömüldü. Kaside İdüp Harezmşah şakh-i gül miadını nevruz Oldu sahn-i gülşene piraye gül hacegan-ı işrete sermaye gül 228 Beysanoğlu, age. c. 1. 229 Korkusuz, M.Şefik, Tezkire-i Meşayih-i Amid, Kent Yay. İst. 2004.

Gonçelerdür bağa tıfl-i nazenin Mehd gül-bün şir şebnem daye gül Hükm-i şah-ı aşkla me'murdur İlticaya bülbül istiğnaya güğl Bak meh-i gerduna ayb-i amhvine Ey meh-i burc-i nezaket aya gül Bulmağa reng-i ruh-i yari LEBİB Bağdan açıldı istikraya gül230 Behiştün gülşeninde her seher kabilmidür olmak Menar-gül-bün üzre’andelibü-ş-şala-h-‘anı Dağdan gül ahdan sünbül bitirdüm tende ben Gül-ruhlarında buy-ı gadab var nedür sebeb Sünbül dirmese zülfüne tevbe hatasına Gül-ab alude perçem gösterür zann itme dildaru Çıkardı- kuşe-i desterdan bir deste ter sünbül Varma bağa maksadun gül seyridür mir’ata bak Korkaram güller açıldıkça ruhun rencür olur231 VAFİ 1766'da vefat etti GazelŞehlevendüm gaaliba gül-geşt-i sahradan gelür232 230 Beysanoğlu, age. c. 1. 231 Kadıoğlu, İdris, Diyarbakırlı Lebib, Malatya. 2005. s. 464, 491, 508, 512, 562, 591. 232 Beysanoğlu, age. c. 1.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 191


Gül Şehri DİYARBAKIR FARIK 1785 vefat tarihi olan nüktedan bir Diyarbakırlı şairdir Gazel. Ruhların güldür desem afv eyle gül ey gonçafem Bu sözüm gark-ı gül-ab-ı infial eyler Göreydim Yusuf-i gül-pirehen sinemde ram olmuş Ruh-i gül-rengi eylerken temaşa kaldı hattında

Gonçe dehanı, haddi gül ve murg-i dil hezar --Ruhu gül, kakülü sünbül, kadi bir serv-i sehi. --Derdin ol gonçe hezar gülzara söyler söylese

ŞERMİ ÇELEBİ XVIII asır şairidir.Hasan Efendinin oğludur Bahariye Gül-ivala çemende kurdu zerrin haymeler güya Gül-i şadaba cana bid ü ‘ar’ar sayedar oldu Gazel Gül-i ruhsarun üzre kakülün her tarumar oldu CAMİ 1713’de Diyarbakır’da doğdu.Hami ve Lebib’in öğrencisidir. Gazel Hiç bakmadı yüzüme o gül kılmadı ferah O gonca fem açmadı dil kılmadı ferah

REFİ 1756’da doğdu.Şair seyid Lebib Amidinin torunudur. Dua Kasidesi Güller gibi handan ola mihman-i Refia Canü Canan Mukaddime Gülzar-i maarif içre bir gül Kasideyçe Cihan reşk aver oldu şevk ile gülzar-i Rıdvana Hiram-i naz ile harf-atdı kaddi gül izarana Gazel Gül yüzün tutdu anın sarkup o kara kaşı

İBRAHİM HAFİD PAŞA Şeyh Yusuf veli hafididir.1746’da Diyarbakır’da doğdu Gazel Alınurken gül ruhundan sevdiğim buy-u edeb Dahi renginde giymiş gölgeli şalı o gül-çehre

192

YUSUF ZİYA 1815’de öen Diyarbakırlı bir şair Cezb eder ruhsar-i verdin reng-i gülden rengini Arturur dil bülbülü her dem bana ahengini

RAGIB 1824’de öldü.Müderris ve şairdir Şitaiye Gülşen-i marifeti basdı zimistan-ı melal Ateşinden düşdü gül gülşende dest u palara HALİL HAMİD 1771’de doğdu.Divan katipiydi Gazel


Hak-i nazeninden halkeylemiş Mevla seni Her gül-i ranadan itmiş ey gül-i rana seni Dil açılmaz yarsız bağ-ı gülistan olsa da Dilde nakşolmuş hayalin ey gül-i rana senin AZMİ Asıl adı Ahmettir1831’de vefat etti.Mürettep divanı vardır Gazel Gülistanda nevasından bulur rağbet hezar elbet Güle hem-ser olan bülbül gerekdir nişhar elbet Maarif gülşeninden bir gül-i ter Pesend eyler gören her bir hünerver Bu gülşende gül-i taze direnler SÜLEYMAN NAZİF 1787’de şehrimizde doğduMahkeme başkatibi oldu Gazel Gülnihalin tazesin bir bağban lazım sana Goncasın açılmağa hayli zeman lazım sana Dün gece gülzarda guş eyledim ta subhe dek Ariz-i alın sena eylerdi bülbül bülbüle Hasıl oldu saha-i gülzarda bir gulgule ŞİRİN Diyarbakırlı Ermeni halk şairidir.1834’de öldü Koşma Bir oku gör ağ mı yoksa kara mı Vusul bulup gül ellere vara mı MUALLİM HAMDİ

1834 yılında öldü Helva sohbetlerine katılırdı Mevsim-i sayfin egerci Gülşen ü sahrası var MUHİB Asıl adı Mustafadır.1812’de şehrimizde doğdu.1842’de öldü Gazel Bir lebi lal’ü gül-ruhsara ben kıldım heves Bülbül-i şeyda olup gülzara ben kıldım heves Geldi senden güllere ser tabe pa buy-i gülab Gülruhundan galiba almış heva buy-i gülab Gonce-i gülde henüz oldu seza buy-i gülab SARRACZADE RASİM 1771’de doğdu.Diyarbakir eyalet meclis azasıdır Gazel Bülbül-i şuride –veş ey gonça-i rana dihen NAZMİ 1884’de vefat etti.Asıl adı Salihtir. Gazel Böyle gülzar-i letafet görmemiş çeşmi cihan Ruhları gül, kaküli sünbül benefce destedi. Başalınmaz ask elinden eylerem feryad dad Gülşen-i hüsnün hezar-ı, nağmeden güller küşad Buyu gül, ruhlar kızıl, hal-i Hindu hoş Nigar LÜTFİ Diyarbekir müſtisi Ali efendinin oğludur1847’de vefat etti, Gazel

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 193


Gül Şehri DİYARBAKIR Bülbül-i hasret-keşim bilmem gül-i amali ben SAFVET Asıl adı Mustafadır.1846’da vefat etti Gazel Melahat gülşeninde misli yok bir dane yazmışlar FAİK Şeyh Mustafa Safi’nin oğludur.1825’de doğdu. Gazel Ey gönül cam-i safadan bade-i gülgun içün ALİ RIZA 1762 doğumludur.Şeyh Ahmed Ağanın oğludur. Gazel Revnak-i Gülşen-i elfaz-i safadır mana Açmağa, gonçe-i irfanı sabadır mana RAŞİD 1785 doğumludur.Esad Muhlis paşanın katibidir.1856’da öldü. Gazel İhtizaz ü naz ile gülşende ettikçe hiram OSMAN NURİ PAŞA Mahlası Nuri’dir1803 doğumludur.1856’da vefat etti. Gazel Nihal-i gonçe güle söz atar öter ötüşür Dümu-i çeşmine bak berk-i gülde lale gibi Bülbül-i gülzar-i harim-i edeb

194

Gonçe-i mestur-i hayadır gönül Nekhet-i gülden zebana ver bu şeb bir cam su Enkem olsam nola ol gonçe-lebin vasfında Lal eder bülbülü gülzar-i bahar ayrılığı Müstezad Sahbay-i lebin seyredeli ey gül-i rana Ey lal-i lebi mül ruhu gül serv-i dil-ara NİGAHİ BABA 1860’da vefat etti. Terci bend Aşık-ı sadık menem, aşk içre men merdaneyem Maksadım Gülşen değil bir şem içün pervaneyem İSMAİL Halk şairidir. Koşma Ak sinede sık sıyırmış kar gibi Yapraklar içinde gonca gül gibi MUSTAFA TALİB 1810 doğumludur.Kadı Mehmet şerif’in oğludur Kaside Ruyün ki gül- Gülşen-i firdevse bedeldir Manendi gül-i Gülşen-i ikbal Kamantu Olsaydı mukarin gül-i ahlakına şebbu Açmaz güli Hulki gibi gül, bin sene verse Gülzare felek çeşme-i çeşminden eğer su Gül-i bahar-ı maarif (said) efendi kim


Odur sefine-i derya-yı fenn-i şire reis O gül guş eyleyüb zar-ı figanım bağ-ı hüsnünde AŞIK MELUL Asıl adı Levon’dur.Taşnak ve Hınçak komitelerini tenkid ettiği için Ermenilerce öldürüldü Maya Ben maişlem yanağında gülüne Söyleşende bal dökülen diline KUL MAHMUD Bismil ilçesi Darlo köyünden saz şairidir. Koşma Benden selam olsun gül yüzlü yara Azıcık yanıma gelsin de gitsin MEHMET ŞABAN KAMİ Hoca Ahmed’in oğludur.1805’de doğdu.Ulu cami bitişiğindeki Sarı Abdurrahman paşa kütüphanesinde okudu. Gazel Sanma şebnem güllere tab u teravet bahşeder Gonca ağzında dururken çeşm-i kanı bülbülün Şule-i ahım düşünce KAMİ şah-i güllere Ser-tes-ser ateşle doldu aşiyani bülbülün NAİM Baba adı Ahmeddir.1842’de doğdu Gazel Döndürdü gülşeni yine matemseralara Gülbank iyesi zemzeme bünyadı andeli

Mecburdur ziyarete gülzarı her bahar Yek nevki hare bir gül için aferin kim Birer güldestei gülzarı me’vayi mahabbettir RAİF 1832’de doğdu.1891’de vefat etti. Gazel Kimse inkar edemez bülbüle sorsan dahi der O gülün handesi yüz gonca-i handana değer Tahmis Böyledi bağ-ı Melahat gül biter şebbu gelür Nale-i dil nağme-i bülbül gibi matbu olur Ol zaman kim Gülşen-i efkare ol gül-eu gelir ABDİ Son asır şairidir. Asıl adı Abdülkerimdir.rağıbiye medresesinde okudu. Gazel Henüz bir gonce-i neşküſtedir bağ-ı ümidimde Hele seyr et açılsun o gül-i rana-yi istiğna MAHİR Son asır halk şairidir.1898’de vefat etti Maya Tadadı yok gül yüzünde halın yar Allar giyin gel karşımda salın yar233 İZZET PAŞA İzzet Paşa Diyarbekir valisi iken bu mesire hakkında söylediği manzume-i Dilara aşağıya yazılmıştır: Manzume-i Ben u Sen 233 Beysanoğlu, age. c. 1.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 195


Gül Şehri DİYARBAKIR Bir aceb sefa Gülşen-i rana Ben u Sen Görse ger Sa’di Gülistan’a yazardı vasfın Çün viri revnak-ı gülgeşt-i musalla Ben u Sen Mevki’inde varanın feyz-i meserretden eser Gerçi bir vadi-i pür sahra ve saha Ben u Sen Gösteririm sana sinemde olan yareleri Olmaya kimse bu gülzarda illa ben u Sen Gerçi ki her tarafı Amid’in ‘adn-asadır Nice mümkün idelim vasfına aya ben u Sen234 HAYALİ Son asır şairidir.Asıl adı Ahmeddir.Mehmet Şaban kami'nin oğludur1850'de doğdu, 1887'de vefat etti Gazel Gülleri şermende eyler reng-i ruhsarın senin Terk-i gülşen etti hasretle hezaran reşkten Gördüler nadide rengin hüsn ü etvarın senin YUSUF RAİF 19.asır ikinci yarısında meşhur şairlerdendir. İskenderpaşa torunudur. Hâkimdir. iskenderpaşa cami yanında medfundur.1888'de vefat etti. Gazel Cüda düştüm o dem ki nev-nihal-i gülzarımdan Cihan doldu seda-yi nale-i feryad ü zarımdan LÜZUMİ Son asır şairlerindendir. 234 Korkusuz, Şefik, Seyahatnamelerde Diyarbekir, Kent Yay. İst. 2003. s. 143.

196

Asıl adı Ahmeddir. Kaſtanağasızadedir.1843'de doğdu, 1893'te vefat etti. Gazel Gül-çin-i kam olamadık bir cihetle ah Ol gonçaya benzer ki ser-i hara dayanmış MAHİR Son asır şairlerindendir. Asıl adı Mahirdir.Şaban Kami'den ders aldı Gazel Aceb gülden mi yoksa hardan mı dadın ey bülbül Pesendide ederlerse dahi gül nağmeni asla Bu gülşende açılmaz hiç dil-i naşadın ey bülbül Tutup zağı ne gun gülzardan bahs-i kafes kaldın FEYZİ Asıl adı Fethullahtır.Mürettep divanı vardır gazel Elim yetmez güle pader-kef-i har olduğum kaldı Bu gülşende heman bülbül gibi zar olduğum kaldı VEHBİ Asıl adı Abdülvahabdır.1870–1880 arası tapu kitabetinde bulunmuştur Gazel Bir taraf gül yasemen ruy-i ziba bir taraf Durmuş a'la bir taraf gülşende edna bir taraf


HAYRİ Üryanizade ailesindendir.Asıl adı Mehmet hayrullah'tır.1875'te müfettişlikten emekli oldu Gazel Şemşir açamaz ağzını ol gonçe-i tengin FAZIL Asıl adı Muhammeddir.Müſtü Abdülgani efendinin oğludur.1897'de vefat etti Gazel Rişte-i canım sana bağlanmaz ol güldeste kim Bülbül-i şaridenin medd-i nigahı olmasan Gül gonce-i bağ-ı irem ruhsara-i şuh-i cihan Gül bend-i nazik kamete şermendelik iras eder. REFET 1834 Lice doğumludur.1903'de vefat etti Gazel Bülbül-i şaride-i-veş ey gonca-i rana dehen MEHMED TEVFİK Kaymakam Rüstem efendinin oğludur.1865’de doğdu. İstinaf mahkemesinde çalıştı.1905’te vefat etti Gazerl Bir gül getirdi sanki cinandan saba bize Tahmis Ol sebebden neşreder gül-buy-i cennet kametin

BAKİ Son asır şairlerindendir. Mehmet Ali isimli bir zatın oğludur.1866’da doğdu, 1912’de vefat etti. Tahmis Güllü diba giydin amma korkarım azar eder, Rünumadır gülde enva-i hafaya-ı sefa Bir elinde gül, bir elde cam geldin sakiya ALİ EMİRİ EFENDİ 1857 doğumlu çok ünlü bilim adamımızdır Sultan Abdülhamid hanın haline tarih düşürmüştür Bülbülün susdu bu gün zemzeme zağa düştü Eyledi gonca-i maksudunu millet zayi Gazel Gel gülşene azm eyleyelim ey gül-i ziba Haydi edelim bülbül-i şeydayı temaşa Gülzara gidüb zevk edelim gel gece gündüz Gül ü nesrin mi olur ademe ihsan-ı kaza Gülgonca-i maksudum handan ola mı ya Rab Tahmis Bu gün gülzara geldi bir melek sima-yi istiğna Elinde gül gibi bir sagarı mina-yi istiğna MİKTAD SEZAİ Yusuf Raif beyin torunudur1906’da doğdu, 1927’de vefat etti Göründü Sandım ki serapa bir gül-i al göründü Bu sefer hoş hal ve hatır meyyal göründü

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 197


Gül Şehri DİYARBAKIR HACI ABDÜLHAMİD NİYAZİ ÇIKINTAŞ Medine kadısı Mehmet Feyzi beyin oğludur.1856’da doğdu, 1934’de vefat etti. Beyit Gül sad-berk-i kudret biçmek ister ABDÜLAZİZ HALİS ÇIKINTAŞ Niyazi Çıkıntaşın kardeşidir1867’de doğdu, 1935’de vefat etti Gazel Saye salmış arıza geysuy-i anber-buları Al al açmış Gülşen-i hüsnün gül-i hod-ruları BEKİR SITKI Hacı Mesut beyin oğludur.1866’da doğdu, 1936’da vefat etti.Kıymetli bir hattatdır Tahmis Anadelib asa gül-iziba diye gam çekmeyiz Biz ne rengin laleler, güller, çemenler görmüşüz Reng-i gülden came buyi, yasemen pireheni SÜLEYMAN SAVCI 1861’de doğdu. Silvan tarihi adlı eseri vardır1945’de vefat etti Gazel Ağuşu gülün nühhet-işuh ile perişan Vusletzede bülbül gene bir hare dolaştı ABDÜLGANİ FAHRİ BULDUK 1864’de Çermikte doğduSavcı yardımcısı olmuştur1951’de vefat etti Tahmis

198

Gülşen-i hatırda asar-ı taravet kalmamış Güllerin badı bela dökmüş letafet kalmamış MUNİS FAİK OZANSOY Ünlüşair ve devlet adamıdır. Faik Ali Ozansoyun oğludur Gazel Gözün üzüm, yanağın gül, kaşın keman diyerek Bütün bir ömrü tükettik de intizarında OSMAN OCAK NAKİBOĞLU 1901’de doğdu, Diyarbakır milletvekilliği yaptı Gazel Nazar kıldıkta açmış gül gibi ruhani ezhare KAZIM VEHBİ ORAL 1894’de doğdu, Türkçe öğretmenliği yaptı, 1985’de öldü İkinci dünya harbine kaside Bu yıl hun-i beşerden kıpkızıl bir nevbahar olmuş Gülistanlar bozulmuş, aşiyanlar tar ü mar olmuş235

235 Baysanoğlu, age, c. 2.


Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 199


DİYARBAKIR MUSİKİ FOLKLORUNDA GÜL VE ÇİÇEK

Arş. Yazar Vedat GÜLDOĞAN


GİRİŞ Gülcülüğün Diyarbakır’da ne zaman başladığı kesin olarak belli olmamakla birlikte Osmanlı İmparatorluğu döneminde Diyarbakır önemli bir “Gül Merkezi” konumumdaydı ve 25 gül türü yetiştirilmekteydi. Osmanlı imparatorluğu dönemindeki belgelerden anlaşıldığına göre Diyarbakır’da önemli gülcülük araştırmaları yapıldığı anlaşılmaktadır. 27 Haziran 1900 tarihinde Diyarbakır halkını gül bahçeleri tesisi ve gül yağı imalatı hakkında bilgilendiren Mustafa Efendiye ödül verilmiştir. Basri Konyar 1936 yılında yazdığı Diyarbakır Yıllığı (cilt:3) isimli eserinde şu bilgileri vermektedir: “Fatih Paşa Camii ve karakolunun iç duvarlarında bulunan çinilerdeki nakışlardan, gül, karanfil, sümbül ve saire gibi muhtelif çiçek resimlerinden bahçıvanlığın tezyinat şubesini teşkil eden bu bedii sanatların eskiden beri bu havalide malûm olduğu istidlâl olunmaktadır.” 1932 senesi mayıs ayının ortasına doğru Vilâyet Halkevi’nde ilk defa olarak açılan gül ve çiçek sergisine halkın büyük bir alaka ile iştiraki, bediiyatta olan bu merak ve meſtuniyetin yüksek bir delilidir. Bu sergide 18 nevi gül ile birçok tenevvüleri havi 20 cins çiçek ve

13 cins nebati tezyinîye teşhir edilmiştir. Yakın zamanlara kadar Diyarbekir vilâyetinde gül yağcılık dahi memnuniyeti mucip bir dereceyi bulmuşken maalesef umumi harbin ilca at ile bu sanat yavaş, yavaş sönmeğe mahkum olmuş ve bu gün bu işle iştigal eden kimse kalmamıştır. Takriben 37 yıl önce Diyarbekir’in gül ve gül yağcılığa olan istidat ve kabiliyetini nazarı itibara alan Osmanlı hükümeti bu havalide Mustafa Efendi adında mütehassıs bir memur göndermiş ve bu gayretli memurun teşvik ve himmeti sayesinde Diyarbekir kasabası ile etrafındaki köylerde oldukça geniş ve muntazam gülistanlar tesis edilmişti. Bu memurun buraya izamından evvelde Diyarbekir’de gülcülük merakı gerçi vardı ve bu merakın yayığın bir ifadesi olmak üzere Diyarbekir’in dört tarafında yani Mardin ve Urfa Kapılar ile Dağ Kapı ve Yeni Kapı semtlerinde, Esfel bahçelerinde ve Mardin Kapı’sının haricindeki umum köşklerde birer ve ikişer ve bazen üçer dönümlük birçok gülistanlar vücuda getirilmişti. Ancak memurun teşviki üzerine gülcülüğe daha fazla ehemmiyet verildiğinden Çanakçı,

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 201


Gül Şehri DİYARBAKIR Şehkent, Şilbe, Fabrika, Çöllü, Zoğa, Zoravan, Bacavan, Hashavar gibi birçok köylerde dahi muntazam ve geniş güllükler meydana getirilmiş ve bu ara gül yağcılığına da başlanmış idi. Vaktile köklü fidan tarzından başka gül yetiştirmek usulüne vakıf olmayan halk memurun tarif ve tavsiyesi üzerine gül çeliklerini otuz kırk santim derinliğinde ihzar edilen hendeklere ufki olarak yatırılmak suretile de güllükler tesis edilmiştir. Toprak seviyesinden itibaren 15-20 santim derinliğinde hendeklere yatırılan gül çiçekleri üzerine 4-5 santim toprak ve bunun üzerine o kadar da gübre koymak usulü teammün etmiş idi. Bununla beraber fidanlar yükseldikçe üzerine toprak ve gübre ilave etmek itiyadı da mevcut idi. Az çok fenni bir usul ile gülcülüğü muvaffakiyetle tatbik eden, maddi faidelerini gören halk bir taraſtan mevcut güllüklerin tevsi ve ıslahına, diğer taraſtan da gül yağcılığına müteallik ufak tefek alât ve edevatı sipariş etmiş ve Diyarbekir muhitinde bu sanatın ilerlemesine sebep olmuştur. Vaktile gül bahçelerinin inkişaf ettiği mayıs

202

ayında birçok kibar aileler, gülistanların latif manzaralarını temaşa eylemek üzere şehir etrafındaki bahçelere gidip eğlenirlerdi. Bir taraſtan gül kokulu saf ve temiz havayı süzüp ciğerlerine çekerler, diğer taraſtan da bedii zevklerini bihakkın tatmin ederlerdi. Muntazam güllüklere malik bahçe sahiplerinin bu kibar ailelere hediye namile takdim eyledikleri gül buketlerine karşı mezkûr aileler tarafından bahçıvanlara bahşiş sureti ile para vermek âdeti cari idi. Gül mevsiminde her gün müteaddit ziyaretlerden alınan bu bahşişlerden maada attarlara peştamallar dolusu gül mahsulü satılmakta idi. Eskiden bu havalide elyevm istimal edilen muhtelif kolonyalarla diğer ıtri maddeler mebzulen mevcut ve ucuz olmadığından bütün düğünlerde, mevlitlerde ve hatta berber dükkânlarında gül suyu rağbetle kullanılmakta idi. Bunun için evlerde attarlar tarafından hususi surette kurulan imbikler gül mevsiminin devam ettiği müddetçe faal bulunuyordu. Bundan başka güllerden geniş mikyasta şurup, reçel ve gayet nefis rakı yapılmakta olduğundan halk büyük bir ihtimam ve hevesle


gül yetiştirmekte idi. O tarihlerde Hani ve Lice havalisinde ehemmiyetle yetiştirilen güller ticaret maksadı ile vilayet merkezine kadar sevk olunuyordu. 1315 tarihinden itibaren vilayette gül istihsalatı fevkalade çoğaldığından 400 dirhemden ibaret olan beher okkası şimdiki para ile beş kuruşa (yıl olarak 1936 yılı kastediliyor) satılmakta idi. Vaktile her evde lakaal birer kilo gül suyu bulunduğundan ihtihsalatı fazla idi. Gülsuyu maimukattar olmak itibarile önceleri göz ve vücut iltihaplarına karşı deva olarak ta kullanılırdı. Düğün ve mevlitlerde gümüşten mamûl Gülabdanlıklarla halk üzerine gül suyu serpmek adet idi. Gerek erkek ve gerek kadın cemiyetlerinde senede tahminen beş altı bin kiloluk gülsuyu sarf edilmekte olduğu rivayet edilirdi” Diyarbakır’da Yakın Zamana Kadar Yetiştirilen Gül ve Çiçek Çeşitleri Beyaz gül, Krem gül, Mikado gül, Arif Bey gülü, Rumkale gülü, Hacı İbrahim gülü, Koyu sarı gül, Açık sarı gül, Fes kırmızısı gül, Malaya gülü, Üç renkli aşılı gül, Cevat Paşa gülü, Malta gülü, Dantilamur gülü, Pembe esans gülü, Viktorya gülü, Asma gülü, Çeper gülü, Sultan gülü, Yediveren gülü, Yüz yaprak gülü, Nesrin gülü, Yabani beyaz gül, sarmaşık gülü. Güllerin yanı sıra sardunya, hüsnü yusuf, karanfil, aslanağzı, hercai menekşe, ful, nişan

çiçeği, brağonya, küpe, gilye, ortanca, zambak, Telgraf, ıtır, şebboy, kamelya, flördamur, düğme, mercan, pırpır (gündüz safa) çiçekleri. Şehirdeki hemen, hemen bütün evlerde bu çiçeklerden bir kaçı bulunur idi. Köşklerin bahçeleri, mesire yerleri adeta bir gülistanı andır idi. Ayrıca her evin avlusunda bu güllerden ve çiçeklerden bazıları yetiştirilmekte idi. Bu güllerin yapraklarından yapılan gül şurubu, çiçek ve menekşe şurupları, çayları ve bilhassa harir (Şarab-ı Harir) adı verilen şurubu misafirlere ikram edilen en güzel içecek idi. Diyarbakır Salnamelerinde Gül ve Menekşeler İle İlgili Bilgiler “Dicle nehrinin sağa ve sola temayül ede ede cereyan-ı tabiisinin teşkil etmekte olduğu cetveller o manzaraya başka letafetler vermekte ve bahçelerin bazısında huda-yi nabit menekşe çiçeği, yetiştirilen gülfidanları adeda birer gülzar-ı nükhet-i nisar-ı letafet teşkil edip bülbüllerin, tuyugun enva-ı nağamat-ı ferah efzası da da teşnif-i sevami eyler.Mevsim-i Rebinin bidayetinde menekşe ve nihayetinde gülistan mesireleri olur” Diyarbakır güllerinden çok güzel rakı, menekşelerinden ise likör yapılırdı. Gül rakısı ile ilgili Av. İhsan Biçici bir sohbetimizde bana şu bilgileri aktarmıştır: “Naim Efendi çok güzel gül rakısı ve menekşe likörü yapardı. 1953 yılında Ziya Gökalp Lisesi talebeleri olarak hocaları-

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 203


Gül Şehri DİYARBAKIR mızla beraber Kavs (Çarbağ) köşküne gittik. Burada Gevranizadelerden Feyzi Bey, pantolonunun arka cebinden gül rakısı çıkarıp Sedat Güney Beye, Ziya Beye ve bana ikram etti.” Hazım Özbay ile babasının üzerine yakılan “Yanarım Ben Yanarım“ türküsünün sözlerini, müziğini ve hikâyesini derlemek, ayrıca köşkleri hakkında bilgi almak için yaptığımız bir sohbette gül rakısı ile ilgili de şu bilgileri aktarmıştır. 1937 yılında Atatürk Diyarbakır’a geldiğinde 1917 yılında ikametgâh olarak kullandığı Semanoğulları Köşkünü (Gazi Köşkü) gezer ve biraz dinlenir. Bu köşke komşu olan köşkün sahibi babam Hacı Mustafa’yı (Hacı Paşa) çağırtır ve beraberce eski günleri anarlar. Atatürk Ankara’ya dönünce Hacı Mustafa Özbay’a telgraf çekerek gül rakısı ve menekşe likörü ister. Hacı Mustafa Özbay hemen rakıları ve likörü hazırlatır ve bunları oğlu Hazım Özbay posta ile Atatürk’e gönderir Diyarbakır’da yetiştirilen güllerinin Diyarbakırlı şairlerin, halk ozanlarının, güſte karların dizilerinde ayrı bir yeri olduğu gibi, Diyarbakır’ın Şarkı ve türkülerinde, Mani, Hoyrat ve mayalarında da sıkça yer almıştır. Osmanlı Döneminde Diyarbakırlı Şairlerin Şiirlerinde Gül ve Çiçek HALET-İ GÜLŞENİ Ahmed Hayali’nin torunu, Ali Safveti’nin oğlu olan Halet-i Gülşeni H.960 (M.1552/53)

204

tarihinde Diyarbakır’da doğdu. Asıl ismi Muhammed’tir. Haleti mahlasıyla yazdığı manzumeler vardır. (Millet Kütüphanesi Manzum Eserler, Nr.97) Genç yaşında H.989 (M.1581) vefat etmiştir. Gazellerinde biri şöyledir: Cân vermiyecek derile cânan ele girmez Müşkil bu durur ol ol dahi âsân ele girmez Gülden ne biter gülşen-i âlemde habîbüm Âşıklara hüsnün gibi seyrân ele girmez Münkirlerin inkârına gam çekme ki zîrâ Küfr olmayacak arada îman ele girmez Sür devrünü ihvân-i safâyile cihânda Kim buncılayan bir dahi devrân ele girmez Ey HÂLETİ sür yüzünü dergâhına anın Âlemde Hâyalî gibi sultan ele girmez Şair Uyûnî vefatı için şu tarihi düşmüştür: Çünki bağ-ı Gülşeni’nün goncesi Buldu gülzâr-i İrem'de rif’ati Rûh-i pâki Arşa pervâz eyleyüp İdicek mülk-i bakaya rihleti Didi târîhin Uyûnî ağlayup İrdi bu dem Hakka Sultan Hâleti Sene: 989 MESİHİ Diyarbakırlı Ermeni şairlerden olan Mesihi XVI. Asırda yaşamıştır. Devrin tanınmış hattatlarından olan Mesihi bir zaman sonra Venedik’e yerleşmiş ve 970 (M. 1562)yılında burada öl-


müştür. Şiirlerinden bazıları şunlardır: Bülbülün şûr ü figaanın görüben eylediler Gonçe-i tâze tebessüm gül-i ahmer hande Her kişinin ki geçer yâri ile hoş vakti Tâli’ ü bahtı irür ol kişinin ferhunde Eyl hoş ol vakit MESİHİ ki senin cânuna Yavuz dîde bakup eyliye şeker hande Yine dil bülbülünün gül gülü var Galiba tâze açılgan gülü var Zahide Kâ’be, manğa meyhâne Lâcerem her kişinin bir yolu var. ŞÖHRETİ Asıl adı haydar olan Şöhreti xVI. Asır şairlerindendir. 1005 tarihinde vefat eden şairimizin yazmış olduğu şiirlerinden birin beyit’i şöyledir: Çemende ben geçerken mübtelâ ol serv-i âzâde Revâ mı lâle vü sümbül çıka bir yerden üſtâde ŞAİR SIRRI HANIM Asıl adı Rahile olan Sırrı Hanım H.1230 (m.1814) tarihinde Diyarbakır’da dünyaya gelmiş, Diyarbakır hanedanından Ahmet Beyin kızıdır. Çok kültürlü olan Sırrı Hanım Arapça ve Farsçayı iyi öğrenmiş olup Tahirağazâde Bekir Beyle evlenmiş bu zattan Mehmet Emin ve Rıfat adlı iki erkek çocuğu ve Nihal adlı bir kız çocuğu olmuştur.

Kadiri tarikatına mensup olan Sırrı Hanım H.1287 (M. 1870) yılında oğlu Mehmed Emin ile beraber Bağdat’a giderek orada bulunan evliyaları ziyaret ettikten sonra 1873 yılında Diyarbakır’a döner. Burada bir müddet kaldıktan sonra İstanbul’a giderek Yusuf Kamil Paşa’nın konağına misafir olur. Bu konakta zamanın ileri gelen şairleri ile tanışır. Çok sevdiği kızı Nihal’ın genç yaşta ölümü kendisini büyük üzüntüye sokmuş ve aşağıdaki mersiyesini bunun için yazmıştır. Sırrı Hanımın yazmış olduğu bir Divanı “Millet Kütüphanesi manzum eserler No: 202” de mevcuttur. H. 1294 (M.1877) yılında İstanbul’da vefat eden Sırrı Hanımın mezarı Edirne Kapı dışındaki Ortakçılar semtindeki Kadiri dergâhındadır. Vefatı üzerine Şeyh Mustafa Cami adında bir zat şunu yazmıştır: Eyledi müddeti tarihi vücudun itmam Vah ki şaire Sırrı Bacı sırroldu bugün Sırrı Hanımın bazı şiirlerini Ziya Paşa, Harabat isimli eserinde toplamıştır. Bu mersiye de buradan alınmıştır. Mersiye

Ferâgat gelmişem fâni cihândan hasm-i cânândır Ne bilsün mihribânlık resmin ol kim ehl-i nâdândır Felek dil-hâhım üze dönmedi bergeşte devrândır Nihâl-i nâzenimden cüdâ hâlim perişândır Benim gönlüm kızıl gül gonçesi veş dopdolu kandır Açılmak ihtiyâr etmez eğer yüz bin bahâr olsa

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 205


Gül Şehri DİYARBAKIR Bu bağın serv-kad bir lâle-i zârımdan ayrıldım Dıraht-i ömrümün şirin sühanbârımdan ayrıldım Melâmet eylemem Allah içün yârımdan ayrıldım Hakikât râhının Mansûr’iyam dârımdan ayrıldım Benim gönlüm kızıl gül gonçesi veş dopdolu kandır Açılmak ihtiyâr etmez eğer yüz bin bahâr olsa

Benim gönlüm kızıl gül gonçesi veş dopdolu kandır Açılmak ihtiyâr etmez eğer yüz bin bahâr olsa

Firak-i düd-i hasrettir çıkan kandili cânımdan Semâda kat-be-kat ebri bahar olmuş dehanımdan Göreydi hüznümü Ya’kuub firâr eylerdi yanımdan Dem-â-dem burümûz eyler sadâ hep üstühvânımdan

Bahârın Rûz-i Nevrûzun duyup şâd olsa hep güller Derüp giysûların tebrîke gelse bağa sünbüller Bu esna her taraſtan nağmesaz olsa şirin diller Dil-i pür-derdimi gûş etse bülbül ney gibi inler

Benim gönlü kızıl gül gonçesi veş dopdolu kandır Açılmak ihtiyâr etmez eğer yüz bin bahâr olsa

Benim gönlüm kızıl gül goncesi ve dopdolu kandır Açılmak ihtiyar etmez eğer yüz bin bahar olsa

Nihâni şem’-i aşka yanmağa pervâneyim şimdi İçi dildâr ile memlû dışı bigâneyim şimdi Bırakmak âh u zârı hasrete gamhâneyim şimdi Felek câmında sem nûş etmişem mestâneyim şimdi Benim gönlüm kızıl gül gonçesi veş dopdolu kandır Açılmak ihtiyâr etmez eğer yüz bin bahâr olsa

CEMİLİ XV. asır şairlerinden olan, tahminen 1465 yılında Diyarbakır’da doğan Cemili’nin (Topkapı sarayı Revan Kütüphanesi No: 755 ). 1543 yılında vefat eden şairinizin bir divanı vardır. Bu divanında bulunan gazellerden birinin ilk dörtlüğü şöyledir:

Kazâ peykânına nâgâh ciğerpârem siper oldu Nişane uğradı takdir-i Rabbâni yerin buldu Açup Per murg-ı ruhu Bâğ-i Firdevs’e revân oldu Terehhüm etmedi bu nâtüvânı yakdı yandırdı Benim gönlüm kızıl gül gonçesi veş dopdolu kandır Açılmak ihtiyâr etmez eğer yüz bin bahâr olsa

Gözümge düşeli yüzünğ hayâli Revân oldu dem-a –dem eşk-i âli Çemende gül yüzünğ gördü kızardı Meğer ki tapdı ey meh infi’âli

Benim gönlüm kızıl gül gonçesi veş dopdolu kandır Açılmak ihtiyâr etmez eğer yüz bin bahâr olsa

ŞAHİ XVI. yüzyılda yaşamış Diyarbakırlı saz şairlerindendir. Şah İsmail’e karşı büyük bir saygı ve sevgi beslediği için Şahi mahlasını ulanan şairimizin birçok eseri vardır. Eserlerinden birinin sözleri şöyledir:

Ferâgat gelmişem fânî cihândan hasm-i cânândır

Goncayı gül bülbülün kasdına peykan eylemiş

Salâdır ehl-i aşka cem olup divânı görsünler Saray-ı halvete hükmeyleyen sultanı görsünler Melâmet hırkasında gizlenen uryânı görsünler Hele vaktim yok imdi SIRRI-i sûzânı görsünler

206

Ne bilsin Mihribanlık resmin ol kim ehli nâdândır Felek dil-hânım üzre dönmedi bergeşte devrândır Nihâl-i nazenîmimdencüdâ hâlim perîşândır


Gonca açılgan gülü yüzüne kalkan eylemiş Goncanın peykanını tiz etmek için şah-ı gül Cismini baştan aşağı şekl-i sühan eylemiş ÜMNİ 1640 yılında Diyarbakır’da doğan şairimiz XVII. asrın son yarısında şöhret kazanmıştır. Umni’nin şiirlerinden birinin iki satırı: Güldü gül ey gül-i gülzar-ı cihanın deyerek Bu gülşen içre bir gül-i handana kani ol SİRUNİ XVII yüzyıl Diyarbakırlı Ermeni şairlerdendir. Türkçe şiirler yazmıştır. Bilhassa koşmalar, gazeller destanlar ve kırk beyitlik “Fare Destanı” vardır. Yazdığı koşmalardan biri şöyledir: Salındı bağçaya girdi Çiçekler selama durdi Mor menevşe boynun eğdi Gül kızardı hicabından LEBİB XVIII asır Diyarbakır’ın ilim ve sanat adamlarından olup, aynı zamanda şehrimizde. Müftülük görevinde bulunmuştur. 1768'de vefat etmiştir. Mezarı Urfa kapı’da kabristanındır. Dört eser bırakmıştır. Bunlardan Divanının bir nüshası İstanbul’da Ali Emiri Kütüphanesinde manzum eserler Nr. 381 dedir Gazellerinden biri şöyledir. Oldu sahn-i gülşene pîrâye gül

Hâcegân-ı işrete sermâye gül Gonçelerdür bağa tıfl-i nâzenîn Mehd gül-bün şîr şebnem dâye gül Hükm-i şah-ı aşkla me'murdur İlticâya bülbül istiğnâya gül Bak meh-i gerduna ayb-i amhvine Ey meh-i burc-i nezâket aya gül Bulmağa reng-i ruh-i yâri LEBİB Bağdan açıldı istikraya gül SÜLEYMAN NAZİF 1780 yılında Diyarbakır’da doğan Süleyman Nazif tarihçi Said Paşa’nın oğludur. Servet-i Fünun dönemi şairi, yazarı ve Devlet adamıdır. Arapça, Farsça, İngilizce bilen Süleyman Nazif ikinci Meşrutiyetten sonra Basra (1909), Kastamonu (1911), Trabzon (1911), v1913’te Musul, 1914’de Bağdat valiliklerinde bulundu. 1915 yılında devlet memurluğundan kendi isteğiyle ayrıldı. 1918’de Cenap Şahabettin ile birlikte Hadisat Gazetesi’ni çıkardı. 1927 yılında vefat eden bu değerli devlet adamı ve şairimizin bir gazeli şöyledir: Gülnihalin tazesin bir bağban lazım sana Goncasın açılmağa hayli zeman lazım sana Dün gece gülzarda guş eyledim ta subhe dek Ariz-i alın sena eylerdi bülbül bülbüle Hasıl oldu saha-i gülzarda bir gulgule ŞİRİN Ne zaman doğduğu bilinmeyen Diyarbakırlı Ermeni halk şairidir.1834’de vefat eden

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 207


Gül Şehri DİYARBAKIR Şirin’in bir koşmasının iki satırı şöyledir: Bir oku gör, ağ mı yoksa kara mı? Vusul bulup gül ellere vara mı? MUHİB Asıl adı Mustafa’dır. 1812’de Diyarbakır’da doğan Mustafa “Muhib” mahlasıyla şiirler, gazeller yazmıştır.1842’de ölen şairimizin bir gazelinin sözleri şöyledir: Bir lebi lal’ü gül-ruhsara ben kıldım heves Bülbül-i şeyda olup gülzara ben kıldım heves Geldi senden güllere ser tabe pa buy-i gülab Gül ruhundan galiba almış heva buy-i gülab Gonce-i gülde henüz oldu seza buy-i gülab MEHMET ŞABAN KAMİ Hoca Ahmed Efendi’nin oğludur.1805’de doğdu. Ulu Cami bitişiğindeki Sarı Abdurrahman paşa kütüphanesinde okudu. Ali Emiri‘nin hocalarından olan Şaban Kami şairliğinin yanında âlim ve mutasavvuf bir kişiliğe sahipti. Bir Mevlid-i Şerif’i bulunmaktadır. 1844 yılında vefat eden Şaban Kami’nin bir gazeli şöyledir: Sanma şebnem güllere tab u teravet bahşeder Gonca ağzında dururken çeşm-i kanı bülbülün Şule-i ahım düşünce KAMİ şah-i güllere Ser-tes-ser ateşle doldu aşiyani bülbülün

HAYALİ Son asır şairidir. Asıl adı Ahmed olup Meh-

208

met Şaban Kami'nin oğludur. 1850'de doğdu, 1887'de vefat eden Hayali’nin eserlerinden bir gazeli şöyledir: Gülleri şermende eyler reng-i ruhsarın senin Terk-i gülşen etti hasretle hezaran reşkten Gördüler nadide rengin hüsn ü etvarın senin FEYZİ Asıl adı Fethullah olan şairimiz “Feyzi” mahlasıyla gazeller yazmış olup Mürettep bir divanı vardır. Gazellerinden birinin ilk iki satırı şöyledir: Elim yetmez güle pader-kef-i har olduğum kaldı Bu gülşende heman bülbül gibi zar olduğum kaldı

FAZIL Diyarbakır Müſtülerinden Abdülgani Efendi’nin oğlu olup asıl adı Muhammed’dir. “Fazıl” mahlasını kullanmıştır. 1897'de vefat eden şairimizin iki gazelinin sözlerinden ikişer satırı şöyledir: Rişte-i canım sana bağlanmaz ol güldeste kim Bülbül-i şaridenin medd-i nigahı olmasan Gül gonce-i bağ-ı irem ruhsara-i şuh-i cihan Gül bend-i nazik kamete şermendelik iras eder.

ALİ EMİRİ EFENDİ Tezkire yazarı ve araştırmacı olan Ali Emiri Efendi 1857 yılında Diyarbakır’da doğdu. 30


yıl devlet memurluğu yaptıktan sonra 1908 yılında emekli oldu. Emekli olduktan sonra geri kalan hayatını İstanbul’da gündüzleri kitapları arasında, akşamları da Divanyolu’nda bulunan Diyarbakır Kıraathanesinde dost ve arkadaşlarıyla sohbet ederek geçirdi. Diyarbakır’ın canlı kütüphanesi olan Ali Emiri Efendi 23 Ocak 1924 yılında vefat etti. Kitap kurdu şairimizin bir gazelinin sözleri şöyledir: Gel gülşene azm eyleyelim ey gül-i ziba Haydi, edelim bülbül-i şeydayı temaşa Gülzara gidüb zevk edelim gel gece gündüz Gül ü nesrin mi olur âdeme ihsan-ı kaza Gül gonca-i maksudum handan ola mı ya Rab Tahmis Bu gün gülzara geldi bir melek sima-yi istiğna Elinde gül gibi bir sagarı mina-yi istiğna Gül sad-berk-i kudret biçmek ister

MUNİS FAİK OZANSOY Diyarbakırlı Devlet Adamı, şair Faik Ali Ozansoy’un oğlu olup 22 Mart 1911 tarihinde doğmuştur. Basın Yayın Genel müdürlüğü, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği, Başbakanlık Müsteşarlığı görevlerinde bulunan Münis Faik Ozansoy 1975 yılında vefat etmiştir. Bir gazelinin sözlerinden iki satırı şöyledir: Gözün üzüm, yanağın gül, kaşın keman diyerek Bütün bir ömrü tükettik de intizarında

CAHİT SITKI ŞİİRLERİNDE DİYARBAKIR VE GÜL 2 Ekim 1910 tarihinde Diyarbakır’da doğan şairimizin babası Bekir Sıtkı, annesi Arife Hanım’dır. İsmi yaş otuz beş şiiriyle özdeşleşen şairimiz 1953 yılında genç ağır bir hastalığa yakalandı. 1956 yılında tedavi için Avrupa2ya götürüldü. Aynı yıl Viyana’da vefat eden şairimizin şiirlerinden bazı bölümlerin sözleri şöyledir: Serenad Ancak sen tazelikte gül yaraşır pencereme Uykusuz gecelerimde kokusunu duyduğum Hatıralar Sanmayın güller açar Bülbül değildir öten Bu rüzgâr başka rüzgâr Gençlik böyledir işte Ah o kadrini bilmediğim günler, Koklamadan attığım gül demeti Suyunu sebil ettiğim o çeşme Bu sabah hava berrak Ben gülüm, ben karanfil, ben de yasemin diyor Renk, renk kokularda çiçekler Sahiplerinden memnun evlerin bahçelerinde Bugün Gülden laleden farksız Faniliğinde ömrün Herkes gibi dertli Ümitli herkes kadar

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 209


Gül Şehri DİYARBAKIR İlk aşk Ah o yaz gecesi, o mehtap Balkonundan gül atan cömert sevgili Aşkınla deli divane olduğumuz Sarmaşığa tırmandığımızdan belli Peyzaj Karanlıkta söylediğin müddetçe Sesinden semaya akseden bahçe Sakin güllerini açtıkça bir bir Bunalmış ruhların tesellisidir. Misafir adam Bir gül açabilir her nefesinde İstersen teneffüs etmekle mest ol Hele sevgi hele iyilik bahsinde Baharda tabiat gibi cömert ol Davet Duymak istemez misin daha derin Gül bahçesinde bülbül sesini Ebedi kılmak vuslat gecesini Saymak saçlarını tel tel o yârin Ferman sendedir Nedim’in gözünden ırak o dilber O dilbersin ki hüsnüan sendedir Rüyada görülen bahara benzer Bülbülleri mest gülistan sendedir.

VALİ XVIII. yüzyıl Eski Türk Edebiyatı şairlerinden olup Vali mahlasını kullanan Divan şairimizin asıl adı Hasan Ağa olup 1688 tarihinde Diyarbakır’da doğmuştur. Mürettip divanı var-

210

dır. Divanının iki nüshası Milli Kütüphanededir. 1728 yılında vefat eden Vali’nin divanındaki gazellerden biri şöyledir: Bir taze gül kasidesin ezber idüp gezer Gördüm hezarı mest ü gazel-han dem-i seher Tebaiyyet-i hezar iderek fart-ı zevk ile Güllerde itdi çak-i giriban dem-i seher AHMET VERDİ ÇELEBİ III. Sultan Ahmed (1703–1730) devrinin önemli bestekârlarındandır. 1717 yılında vefat etmiştir. 10 tane eser bestelemiştir. Bunlardan bir tanesi şöyledir: Aşıran makamında: Alıp gene eline cam-ı zernigârın gül Sefa ile geçirir mevsim-ibehârın gül Hezâr-ı zâr, zâr okur, puş-i gül alışmıştır Zeman olur işitir nalesin hezârın gül SEYİT NUH Klasik Türk musikisinde mümtaz bir yeri olan Seyid Nuh’un doğum tarihi bilinmemektedir ancak 1714 yılında öldüğü bilinmektedir. Şeyhul İslam Esad Efendi Seyid Nuh’un otuz kadar kıymetli bestesi olduğunu kaydetmektedir. IV. Mehmet devrinde (1648–1687) şöhret yapmıştır. Enderun-ı Hümâyun’da başhanende olmuştur. Sonra kendisine Diyarbakır’da tımar


verilerek emekliye ayrılmıştır. Şeyhülislâm Es’ad Efendi 30’dan fazla beste semâî ve şarkı bestelediğini yazıyorsa da, bu sayı Es’ad Efendi’nin bizzat bildiği veya dinlediği eserlerin sayısıdır. Eski güſte mecmualarında yüzden fazla eserinin güſtesi yazılı olup bunlardan, Millet Kütüphanesi Ali Emiri Manzum Eserler, Nu: 732 ve ayrıca Nu: 736’da kayıtlı bulunan XVIII yüzyıla ait Hasan Gülşenî’nin güſte mecmuasında 11 eseri mevcuttur. Seyid Nuh Efendi’nin günümüze kadar gelen eserlerinden tespit ettiklerim şunlardır:

sâkıyâ, devr-eylesîn mül, gül gibi) 13. Şehnâz Evsat Dâğî Şarkı (Nice sevmiyeyim dostlar, bîr acâib dili var) 14. Nühüſt Darb-ı Fetih Beste (Tâ kim hatın-ey mah-cebîmin yüze çıkdı) 15. Arazbâr-Buselik Muhammes Peşrev

1. Neva Peşrevi “Dil-güşay” (HamparsumMardoli, 224) 2. Saz semaisi (Hamp., 225) 3. Seng-Endaz Peşrevi (Hamp., 571) 4. Saz Semaâîsi (Hamp., 571) 5. Tahir Ağır Remel I. Beste (Meyl-etdi gönül bir meh-i hurşîd-tırâze) 6. Tahir Çember II. Beste (Nesîm-î bül-heves, gîsûy-i cânânımdan el-çeksin) 7. Tâhir Aksak Semâî (Hevây-i aşka uyup, kûy-i yâre-dek gideriz) 8. Tâhir Yörük Semâî (Ne hevây-î bâğ-ı ruhsar, nê esîr-î zülf-i yârim) 9. Hümâyûn Hafîf Beste (Ol kaaşı kemânımla hemen bâyıla kaldım) 10. Hümâyûn Nakış Sengîn Semâî (Şeb-cûnûn‘ı dil, dîmâğımrâ perîşan kerde) 11. Hümâyûn Nakış Yürûk Semâî (Kâmîlu’lmâ’nâ vasla nasıybî, Arapça) 12. Şehnâz Ağır Çenber Beste (Bezm-i meyde

Notalarına ulaştığım Seyit Nuh’un eserlerinden Şehnaz makamındaki eserinin sözleri şöyledir:

Seyid Nuh’un ölümüne şöyle tarih düşülmüştür; “Bir yıl da olsa ömrü kişinin ne kârı var? Nuh’un da bir müsâ-de-î rüzgârı var”

Bezm-i meyde sakıyâ devr eylesûn mül gül gibi Bülbül etsin sad hezârân nağmesin gül gül gibi Bertaraf kıl ruhlerinden turre-i müşkinini Gülistanda olmaya rağbette sümbül gül gibi

Diyarbakır Şarkı ve Türkü ve Uzun Havalarında Gül ve Çiçek AÇILDI GÜLÜN BÜLBÜL

Açıldı gülün bülbül di gel bülbül gel bülbül Şakısın dilin bülbül di gel bülbül gel bülbül Gül yanına çağırsa di gel bülbül gel bülbül Yetişmez elin bülbül di gel bülbül gel bülbül Bülbülüm figan etme Nolur beni terk etme

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 211


Gül Şehri DİYARBAKIR Beni sen yetim koyup Gülistanı terk etme Gonca gül açtı bugün di gel bülbül gel bülbül Kokusun saçtı buğun di gel bülbül gel bülbül Her gün bize gelen yar di gel bülbül gel bülbül Kapıdan kaçtı bugün di gel bülbül gel bülbül

Çekerim(3) bile, bile Ne desen ben ağlarım Gece gündüz yanarım Kaybettim her şeyimi İçer, içer ağlarım Ah bu çile(4) Çekerim(3) bile, bile ALTIN KASTAL ŞEYHMATAR Altın kastal şeyh matar aman yar Gördükçe derdim artar leylim yar (2) Kim yârimi sorarsa aman yar Kasaplarda et satar leylim yar(2) Leylim, leylim leylolsun aman yar Her akşam hayır olsun canım yar Altın kastal şeyh matar aman yar Yârim hüllede yatar leylim yar(2) Kim yârimi sorarsa aman yar Bahçelerde gül toplar leylim yar(2) Leylim leylim leylolsun aman yar Her akşam hayır olsun canım yar

AH BU ÇİLE Bir gün olsun gülmedim Gül yüzünü görmedim Bırakmaz zalim felek Bir gün olsun güleyim Ah bu çile(4)

212

AŞK KALBİMDE YER ALMIŞ Aşk kalbimde yer almış Atma bana bu taşı Siyah zülfün tel- tel olmuş Dökme rüzgâra karşı Di gel ağam di gel paşam Yeter ağlatma beni Di gel malım di gel canım


Yeter yaktın sinemi Bahça da güller açmış Gidah havuz başına İnsaf merhamet eyle Bak gözümün yaşına Di gel ağam di gel paşam Yeter ağlatma beni Di gel malım di gel canım Yeter yaktın sinemi AYRILDIM GÜLÜM SENDEN Yar... Ayrıldım anam gülüm senden Yar... Saçı sümbülüm senden Ağamın elinden, elinden Yârimin derdinden, derdinden nasıl edim

Bir gün yâri görmezsem gel bana gel bana Deliyim divaneyim hayranım ben sana BAHAR GELMİŞ DAĞLARA Bahar gelmiş dağlara Mor sümbüllü bağlara Gönül kavuşmak ister Vefasız nazlı yara Gel gülüm gel bana gel Öldürdün beni güzel Bahar geldi neşeli Yârin gözü sürmeli Yana, yana kül oldum Yar aşkına düşeli

Yar... Araya dağlar düştü Oğul... Kesildi yolum senden Valla(h)... Kesildi yolum senden, zalım senden Yar... Ben senden ayrılamam Valla(h)... Sen nasıl geçtin benden Ağamın elinden. elinden nasıl edim

Gel gülüm gel bana gel Öldürdün beni güzel Bahçelerde gül biter Çıkmış bülbüller öter Gül menekşe istemem Yârin kokusu yeter Gel gülüm gel bana gel Öldürdün beni güzel

BAHÇELERDE GÜL OLUR Bahçelerde gül olur gel bana gel bana Dalında bülbül olur hayranım ben sana Bir gün yâri görmezsem gel bana gel bana Yanar yanar kül olur hayranım ben sana

BAHAR OLUR YEŞİLLENİR BU BAĞLAR Bahar olur yeşillenir bu bağlar Bu çemenler bu çiçekler bu dağlar Gidin sorun dünya âlem ne ağlar Ben ağlarım nazlı yardan ayrıldım ey...ey...

Bahçelerde laleyim gel bana gel bana Yel vurur pervaneyim hayranım ben sana

Hangi bağın bağbanısan gülüsen Aldın aklım beni ettin deli sen

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 213


Gül Şehri DİYARBAKIR Kırk yıl kalsan yine kendi malımsan İsterem ki bir gün evvel gelesen ey...ey... Bağban oldum bir gül ektim gülşene Gün vuranda gül damlası döşene Güzellikte üç şey vardır nişane Biri işve, biri cilve, biri naz ey... ey... BAHÇEDE YEŞİL HİYAR Bahçede yeşil hıyar Boyun boyuma uyar Ben seni gizli sevdim Bilmedim âlem duyar Nanay, nanay esmer yârim nanay Nanay, nanay top kâküllüm nanay Bahçelerde gül bahri Var git ellerin yâri Sen bana yar olmazsın Yüzüme gülme bari Nanay, nanay esmer yârim nanay Nanay, nanay top kâküllüm nanay

214

BAHÇELER BARSIZ GÜLLER Bahçeler barsız güller Ayvalar narsız güller Gülümü eller almış Arsız vefasız güller Bahçelerde barım yok Genç yiğidim yârim yok Yârimi eller almış Ben garip haberim yok Ben gittim sen kalasın Meylim bana salasın Hatırından atarsan Düz ovada kalasın BERBER DÜKKÂNINA VARSAM (Üç Perdelik Türkülü Operet) Berber dükkânına varsam(2) Ağzındaki inci gibi dişlerin olsam(2) Kerem gibi aman Allah bir aşkla yansam(2)

BAHAR GELDİ BAR KAPLADI DAĞLARI Bahar geldi bar kapladı (dağları)3 Ayaz vurdu gül açılmış (bağları)3 Yar beklerim kervan geçmez yolları Ben ağlarım yara küskün kalmışam

Aman da berber Yanakları terler Misk ile amber yar, yar, yar, yar Ben bir hal oldum Bahçendeki güller gibi Sarardım soldum

Bahar gitti ömrün yazı bitmekte Son bahar da ağaç gazel dökmekte Anladım ki yolun sonu gelmekte Ben ağlarım yardan ayrı kalmışam

BERBER (Havuz Başının Gülleri) Berber... Havuz başının gülleri Şak şak öter bülbülleri


O gülümün dudu dudu dilleri vay sinem of Gül kokuyor yanakları CİN ALİ BAHÇASINDA Cin ali bahçasında ay le le le vay vay Gül dolu bohçasında ay le le le vay vay Bugün ben yâri gördüm ay le le le vay vay Ben var kaş arasında ay le le le vay vay

Diyarbakır’ın dört tarafı gül nergiz gül nergiz çavuş gül nergiz Biz üç kardaş bir orduya yeteriz yeteriz çavuş yeteriz Yar yoluna nice kanlar dökeriz dökeriz çavuş dökeriz Yandım çavuş yandım senin elinden elinden çavuş elinden Çok sallama kasaturan düşer belinden belinden çavuş belinden ÇAY İÇİNDE KALMIŞAM Çay içinde kalmışam Deste gül bağlamışam Git yâre selam söyle Minnetten kurtulmuşam

ÇAVUŞ TÜRKÜSÜ Diyarbakır ile bağlar arası arası çavuş arası Yaktı beni kaşlarının karası karası çavuş karası Sende kurşun bende piçah yarası yarası çavuş yarası Yandım çavuş yandım senin elinden elinden çavuş elinden Çok sallanma kasatura düşer belinden belinden çavuş belinden<

ÇİFTE BÜLBÜL ŞİVAN EDRE BİR GÜLE Ayağın toprağıyam Belinin kuşağıyam Göksünde güller açmış Ben onun yaprağıyam Çiſte bülbül şivan eder bir güle aman, aman Layık mıdır ben ağlayam el güle aman, aman (2) DAĞLARA LALE DÜŞTÜ Dağlara lale düştü Güle velvele düştü Yazığım ona gelin Yar elden ele düştü

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 215


Gül Şehri DİYARBAKIR DAMA ÇIKMA DAM TİTRER Dama çıkma dam titrer Koynunda memen titrer Ele bir ah çekerem Kendinden gelen titrer Hop hop yârim nanay Hoş bakışlım nanay Sırma saçlım nanay Nanay yarınam ben Dama çıkmış bir güzel Damın etrafın gezer Elinde bir deste gül Kendi gülünden güzel

Böyle garip ötme bülbül DERDİM BİRKEN OLDU SETHAZAR Yemenim turalıdır oy sinem ölem Sevdiğim buralıdır vay gül vay gül vay güllizar Derdim bir ken oldu set hazar Ben bu canımdan olmuşam bezar Yârimi eller almış oy sinem ölem Yüreğim yaralıdır vay gül vay gül vay güllizar Derdim bir ken oldu set hazar Ben bu canımdan olmuşam bezar DİKENSİZ BAĞA BAKIN Ah. Bir dalda iki payam Her gelen gidenden seni soram yar Gelen giden kalmadı zalım yar Seni kimden soram yar Ah. Dikensiz bağa bakın Bülbülsüz güle bakın Yar koynunda vefa yok Vallah yavrum pişman olana bakın

DERBEDER BİR AŞIĞIM BEN Şeyda bülbül gülşene gel Gül mevsimin kokusu var Böyle dertli örtme bülbül Şu gönlümün yarası var Şu derdimin dermanı ol

216

DİYARBAKIR YOLLARINDA Diyarbakır yollarında vay vay Gül açar bağlarında severim seni Ben yârimi görmüşem vay vay Çermiğin yollarında sevmişem seni DOST BAĞINDA NE BÜLBÜLEM NE GÜLEM Of amman amman. dost bağında ne bülbülem ne gülem vay. ne gülem


Felek koymaz ne ağlıyam ne gülem Felek koymaz gülüm nenni nenni nenni vay Ne ağlıyam ne gülem

Elde gergef gül işler İnsanı deli eder vay Yar sendeki gülüşler

ELA GÖZLERİNİ SEVDİĞİM DİLBER On gözlü köprüyü geçtim bu yana O yar bana küsmüş bakmaz bu yana Ela gözlerini sevdiğim dilber Can gerek ki bu dertlere dayana

GARİP KALDIM BU YERLERDE Garip kaldım bu yelerde Gözyaşımı silenim yok Arif dili anlayan yok Gönül halinden bilen yok

Esfel’de içenlerin derdi çok olur Diyarbakır kızları edalı nazlı olur Ela gözlerini sevdiğim dilber Güzelin koynunda sabah tez olur

Salandı girdi bahçeye Çiçekler selama durdu Mor menekşe boyun eğdi Gül kızardı hicabından

Gazi köşkünde mum yanar gördüm Elini uzattı gonca gül verdim Ela gözlerini sevdiğim dilber Gurbete yolladım gelme mi dedim

GAZİ KÖŞKÜNÜ AÇMIŞ GÜLLERİ Gazi köşkünün açmış gülleri Yar geyinmiş geziyor beyaz tülleri Başıma açtı türlü halleri Atma bu taşları güzel ben yaralıyam El âlem al geyinmiş ben karalıyam

ELİNDE MAŞRABASI (Kibarım) Elinde maşrapası Terlemiş kaş arası Göz gördü gönül sevdi vay Sızlar bağrım yarası Gel kibarım kibarım Saçları kehribarım Uğruna talan olsun vay Servetim külli varım

GÜL DİKENİ Ah... Gül dikeni gül dikeni Bahçede gül dikeni Vallah. Herkes gülünü almış Ben oldum gül dikeni Ah.

Gülkurusu gülkurusu Şuruptur gülkurusu Vallah. Konma bülbül gülüme Vaktidir gülkurusu

Bahar gelir gül işler

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 217


Gül Şehri DİYARBAKIR GÜLE NAZ Yar of. Güle naz Bülbül eyler ey...ey... güle naz Di gel beşirim aman ey... Yar...(4).. Gir dünya bahçesine Valla(h). Ağlayan çok gülen az Aman, aman, aman, aman(2) Di gel bu dertlerim aman Di gel şekerim aman hey, hey GÜL EKTİM EVLEK EVLEK Oğul... Gül ektim evlek evlek Ah oğul... Dadandı karaleylek Yazı beraber ettik Kışın ayıracak felek Aman garibem, aman garibem (aman)6 Oğul... Gül ektim gül bittimi Ah oğul... Yâre haber gitti mi? Duydum ki yar evlenmiş Başı göğe yetti mi? Aman garibem aman garibem (aman)6 ÜL ÇUBUĞU Bu dere baştanbaşa gül çubuğu Dökülmüş yaprakları kalmış gülü Ne yaman öğretmişler şu bülbülü Her seher kapar kaçar gonca gülü Daldım ben daldım ellere bak Ellerin yâri güzel bizlere bak

218

GÜLÜM GİDER BOSTANA (Bostan Türküsü) Gülüm gider bostana Gül doldurur fistana Korkaram yağmur yağa Mantin çarşaf ıslana Aman gülüm yar gülüm Ben sana hayran gülüm Olayım kurban gülüm Gülüm gider bahçaya Gül doldurur bohçaya Hek gülümü sorarsan Benzer on dörtlük aya Aman gülüm yar gülüm Ben sana hayran gülüm Olayım kurban gülüm GÜLMEMENDEN Gülmemenden Gül kokar anam gül memenden tıfıl yârim Billâh... Olaydım kuzi aman Emeydim gül memenden tıfıl yârim Gülüm yar. Tıfıl yârim esmer yârim Az buçuk esmerim aman aman GÜLİSTANDA GÜL TOPLUYOR GÜLEYŞAH Gülistanda gül topluyor güley güley güleyşah Leylak mıdır sümbül müdür zambak mıdır bilemem Bu ne eda bu ne seda güley güley güleyşah Melül mahsun duruşunu seyretmeden gidemem Gören gözler selam durar atan kalp der maşallah Güley güley güley güley güley güley güleyşah Güzelliğen şirin sözen nazar değmez inşallah


HANGİ BAĞIN BAĞBANISAN GÜLÜSEN

Hangi bağın bağbanısan (gülüsen)2 Aldın aklım ettin beni deli sen amman Kırk yıl kalsa yine kendi (malımsan)2 İsterim ki bir gün evvel gelesen amman Öldüm bittim eridim kül oldum amman O senin aşkın elinden bayıldım amman Sesin aldım yüzünü de gördüm ayıldım amman

HAVŞA SERDİM KİLİMİ Havşa serdim kilimi Tez getirin gülümü Kaynanası gelinse Yakar düğün evin De güle hayran gel canım Gel canım gel mihricanım İKİ BACI Gül toplasın gülistancı Bak geliyor iki bacı Biri yolcu biri hancı Hancı derdimin ilacı

MAVİ BAĞLAR BAŞINA Mavi bağlar başına Gül koyar o zülfüne Seni sevdim seveli Düştüm aşkın peşine Amman aman amman aman Ben sana oldum hayran (kurban) PINARIN BAŞINDA DESTİ VAR İMİŞ Pınarın başında desti var imiş Zalimin kızının dostu var imiş Beni öldürmeye kastı var imiş Gönül nasıl sevdin sen bu zalimi Pınarın başında mumlar yanar mı? Gül olmasa bülbül dala konar mı? Acep o vefasız beni anar mı? Gönül nasıl sevdin sen bu zalimi

İki bacı iki bacı Yüreğime koymuş acı Yolcudur başımın tacı Hancı derdimin ilacı KIRMIZILAR GİYİNİRSİN Kırmızılar giyinirsin Gonca güllere benzersin Söyle sevdiceğim söyle Ne diye beni üzersin

SARI MENDİL ELDEDİR Sarı mendil eldedir yar yar yar aman Gürün şalı beldedir yar aman

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 219


Gül Şehri DİYARBAKIR Gönlümüz yine birdir yar yar yar aman Darılmamız dildedir yar aman Güllerim bağda biter yar yar yar aman Tütünüm dağda biter yar aman Beni hasretle koydun yar yar yar aman Olasın benden beter yar aman

SEVDİĞİME PİŞMAN ETTİN (Seni Sevdim Bir Gül Gibi) Seni sevdim bir gül gibi vay vay Sarardı benzin kül gibi vay vay Ortada koydun el gibi vay vay vay Sevdiğime pişman ettin vay vay vay vay VARDIM YÂRİN BAHÇESİNE BİR NAR ALDIM YEMAĞA

Vardım yârin bahçesine bir nar aldım yemağa Meramım nar yeme- yeme değil geldim yâri görmağa Yara bir çiſt sözüm vardır utanıram demağa Dağlar daşlar dayanamaz ahu zârıma benim Gider isen selam selam söyle nazlı yarıma benim Vardım yârin bahçesine çevrilir şişte kebap Dolandım yüzüne baktım sanki doğmuş mâhitap Benden başka yar seversen seni çarpsın dört kitap Dağlar daşlar dayanamaz ahu zârıma benim Gider isen selam selam söyle nazlı yarıma benim

SEHER SABAHTIR GÜLÜM Seher sabahtır gülüm Gamzen kadehtir gülüm Bülbüller figan eyler Uyan sabahtır gülüm (2) SERİN ESER

Oğul... Buğun serin eser Valla(h)... Gül kokar hey..hey Serin eser Anam... Valla(h) bulaydım hey hey bir sadık yar Oğul... Vereydim serine ser havar yandım

220

Vardım yârin bahçesine gülleri fincan gibi Yanağında çiſte ben var tanesi mercan gibi Gel ikimiz barışalım olalım bir can gibi Dağlar daşlar dayanamaz ahu zârıma benim Gider isen selam selam söyle nazlı yarıma benim

YÂRİ GÖNDERDİM YOLA Yâri gönderdim yola ( lelele lele)4 le yârim Gözlerim dola, dola vay ah yârim vah yârim yar yârim can yârim Mevla’m bir bulut gönder (lelele lele)4 le yârim O yâre gölge ola vay ah yârim vah yârim yar yârim can yârim


Cin ali de saz olur (lelele lele)4 le yârim Gül açılır yaz olur vay ah yârim vah yârim yar yârim can yârim Sen havuşta oturma (lelele lele)4 le yârim Eller görür söz olur vay ah yârim vah yârim yar yârim can yârim YENİKAPI ŞEYHMATAR Yenikapı Şeyhmatar leylim yay İçtikçe derdim artar leylim yar Kim o yâri sorarsa leylim yar Bahçalarda gül toplar leylim yar Leylim leylim leylolsun leylim yar Her gün akşam hayrolsun leylim yar Diyarbakır Mani, Hoyrat Ve Mayalarında Gül ve Çiçek MANİLER Altundan oklaviyam Ayağın toprağiyam Cennette bir gül açmış Ben onun yaprağıyam Al almayı deleydim Beyaz gülle sileydim Yara giden dilimin Arasına gireydim Ak gülüm uyan da gel Beklerim bahçeye gel Arkamızda düşman var Mevla’ya dayan da gel

Bahçede gülüm sensin Gülüm bülbülüm sensin Arayı dağlar aldı Gene umudum sensin Bahçeler barsız güller Ayvalar narsız güller Gülüm karalar geymiş Yüzüm arsızdır güler Bağımız gül olaydı Etrafı göl olaydı Beni senden ayıran Gözleri kör olaydı Bahçeye gel seni görüm El uzat bir gül verim Aramız dağlar aldı Ben seni nasıl görüm Bağa indim budanmış Bülbül güle dadanmış Ben yarı benim sandım Yar ellere aldanmış Büyük havuz olaydı Etrafı gül olaydı Beni yardan edenin Çiſt gözü çıkaydı Bülbülün yüzü gülmez Gülün açtığı görmez Gine bülbül asildir

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 221


Gül Şehri DİYARBAKIR Gülün terkini vermez Çaya indim ağlarım Gülü deste bağlarım Deseler yarin geli Teneşirden kalkarım Dağlara lale düştü Güle velvele düştü Yazığım ona geli Elden ele düştü Dağlarda meşelerde Gülsuyu şişelerde Ellerin yarı geldi Ben kaldım köşelerde Dicle yanında diken Yaktın gonca gül iken Tanrım sana koymıya Üç günlük gelin iken Diyarbekir sarayım Seni kimden sorayım Mektuban hayran oldum Gül cemalin göreyim Dicle gibi akh güzel Gül menekşe takh güzel Ben sokaktan geçerken Pencereden bakh güzel Ekin ektim gül bitti

222

Dağlarda bülbül ötti Ötme bülbülüm ötme O yar elimden gitti Esmerler beyaz olur Gül açılır yaz olur Bu yarıma gül demem Gülün ömrü az olur Gel benim meşhur gülüm Daim gül taşır gülüm Dedim aşka yakın gel Demedim şaşır gönlüm Gül ektim gül bitti mi? Yara haber gitti mi? Yar üstüne yar sevmiş Başı göğe yetti mi? Gül kopardım daş ile Gözüm doldi yaş ile Nerelere gideyim Bu sevdalı baş ile Güzelim uyanda gel Güllere boyanda gel Anan izin vermezse Allah’a dayan da gel Gökte yıldız sayılmaz Gül dikenden ayrılmaz Sevdiğinle yatarken Uykulara doyulmaz


Karanfil oylum oylum Güle benzettim boyun Yağmur yağar yer doymaz Ben senden nasıl doyam Karpuzun al dilimi Nettin benim gülümü Gülümü koklayanlar Göze alsın ölümi Karşıdan gördüm seni Gül iken sevdim seni Öpmeğe kıyamadım Ellere verdim seni Karnfilem mil gibi Yanağında gül gibi Yanın sıra gelirim Satın alma gül gibi Köşkünün ögi çayır Gülü dikenden ayır Senin aşkan düşeli Yaniyam cayır, cayır

Senden ayrı düşeli O güller ah o güller Bülbüller düğün eyler Aşk maşukun görse Düğünü o gün eyler Portakal dilim dilim Gel otur benim gülüm Ne dedim neden küstün Lal olsun benim dilim Portakal leymun topla Gül destesi ayıkla Sen benim olacaksın Gece gündüz sayıkla Pembe gülün daliyam Altındaki hariyam Çayır çimen üstünde Bir ufacık ariyam

Karanfil pembe, pembe Ne hata gördün bende Ölüp mezara girsem Gine gönlüm var sende Mendili dört köşeli Etrafı gül döşeli Bin günün bir gün olsun

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 223


Gül Şehri DİYARBAKIR HOYRATLAR Bülbül öter Gül açar bülbül öter O bir ay dili laldır Gülende bülbül öter Böyle bağlar Yar başın böyle bağlar Gül açmaz bülbül ötmez Yıkılsın böyle bağlar Diken güle Sarılmış diken güle Alem gözünü dikmiş Sevdiğim diken güle Güldüğümü Başta yazma yemeni Ucunda gül düğümü Akh felek çok gördün zaar Bir kırtik güldügümü Gülmenem Bülbül benem gülmenem Gönlü şad olan gülsün Ben dertliyem gülmenem Gül senindir Bağ senin gül senindir Kendin gül adın çiçek Korkma gönül senindir Gül eser

224

Rüzgar eser gül eser Bağbancı hayranınam Yâr yatağın güle ser Gül terin Çiçek yerin gül yerin Yüz bin çiçek toplansa Gene tutmaz gül yerin Güle damlar Gül suyu güle damlar Kendi gül hanesi gül Oturan gül adamlar Bülbülün gözü yaşı Her seher güle damlar Gül almaya Sarılmış gül almaya Rakibin haddi var mı Elimden gül almaya Gülerken Bilmem ki yaz mı gelmiş Niye açmış gül erken Aklım başımdan gider Gülde ben Gölgede ben günde ben Sen otur dal başına Koy yanam günde ben Gül çimende Açılmış gül çimende


Yara bir mendil olum Gül bahçede çimende Gül sana Sevin sana gül sana Sevdim elimden aldın Kokladığım gül sana Gül memenden Gül kokar gül memenden Can evi viran olur Kaş çatıp gül memenden Gül nakili Elimde gül nakili Yar beni kabul etse Verirem gül nakili Gül demedi Elinde gül demedi Ya ben nasıl güleyim Yâr bana gül demedi Gül demedi Bülbül menem gül menem Göynü şat olan gülsün Ben dertliyem gülmenem Gül ambarı Hoş kokar gül ambarı Elde var deste, deste Bizde var gül ambarı

Gülfidana Sarılmış gülfidana Yara derin el yetmez İş kaldı yaradana Gül fidanı Dikmişem gül fidanı Yarım bu ilden getse Koparırım fiğanı Gül demedi Elinde gül demedi Ya ben nice güleyim Yar bana gül demedi Gelen ayda Gül kokar gelen ayda Yar ile konuşaydık Güllükte gelen ayda Mendiline Gül koymuş mendiline Felek fiskesin vurmuş Gönümün kandiline Sarı gül Kat katı gül sarı gül Hep ellere gülersin Birde bizden sarı gül Sına beni Bir gül ver sına beni Eller sardı sınadı

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 225


Gül Şehri DİYARBAKIR Sende sar sına beni Senin yeren Gül serdim senin yeren Yar bilir ben seninem Ben ölem senin yeren Sinesine Gül takmış sinesine Ne elim ele değdi Ne sinem sinesine

Bizden selam olsun gül yüzlü yâra Felek bizi salmış bu rüzgara Hiç name göndermez bizim diyara Gözüm dost yolunda kalacak oldu Dost bağında ne bülbülem ne gülem Felek koymaz ne şad olam ne gülem Alem bilir öz halimde değilem Vurulmuşam bir esmere ağlaram Diyarbekir diyarımdır ilimdir Böyle yapan beni benim dilimdir Âlem bilir o yâr benim gülümdür Ölsem bile vaz geçemem senden yâr Göç, göç oldu ben ayrıldım gülümden Biraz yamanların gönlü hoş olsun Bu ayrılık bana yektir ölümden Ağlayayım bu gözlerim kan dolsun

MAYALAR Âşık oldum bir güle Bülbül gibi sarardım Di gel yanıma Halil kardeşim Güzelin uğruna kırılsın başım Bağban oldum bir gün bağan girmedim El uzadup gonca gülün dermedim Vefasız yar hiç bir sefan sürmedim Ne bileydim böyle sonsuz olduğun

226

Hangi bağın bağbanısan gülüsen Aklım aldın deli ettin beni sen Bin yıl geçse yine kendi malımsan Umaram ki bir gün evvel gelesen İki bülbül havaidir havai İner gül dalına yapar yuvayi Benim sahan eylediğim duayi Yerde kitap gökte melek yazamaz Kırmızı gül goncasına benzersin Göz ucuyla hunu bağrım ezersin Beni koyup kimler ile gezersin


Değil kuldan Allah’ından bulasın Kapayın camları esmesin yeller Gidiyor nazlı yâr duymasın elle Açsın bahçedeki kırmızı güller Gülünü ben derem dikenin eller Kırmızı gül goncasına benzersin Yeni ayın incesine benzersin Beni koyup el yar ile gezersin Ben başımı hangi taşa çalayım Rihan ekmiş gül ekmemişem Unutmuş dibine su serpmemişim Elâ gözlerine kurban olduğum Bunca hasretini hiç çekmemişim Sende lale sende sünbül sende gül Ben ağlaram hatırım için sende gül Ben bu bağın bağbaniyam sende bil Senin için gül dermeğe gelmişem Şeker olum şerbetine katılam Çiſt gül olum kâkülüne çatılan Kul olayım sipahide satılan Sen beğim ol gel pazarda al beni

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 227


Bölüm 4


FARKLI KÜLTÜR VE DİNLERDE GÜL


FARKLI KÜLTÜRLERDE GÜL SEMBOLÜ

Yrd. Doç. Dr. Muharrem YILDIZ Dicle Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi FDB. Dinler Tarihi A.B.D.


GİRİŞ Kendisine yüklenen anlamlar yönüyle gül, milli kültürde ve evrensel kültürde önemli bir semboldür. “Gül” kelimesinin Türkçe’ye, telaffuzundaki yakınlığı itibariyle Farsçadaki “Gûl” kelimesinden geçtiğini söylemek mümkündür. Urducada ki “Gulâb” ve Hintçedeki “Gulaba” kelimeleri de, gül manasına gelen ve dilimizdeki gül kelimesine en yakın lafızlara sahip sözcüklerdir.

sanın içini serinleten kokusu, rengi ve güzelliği ile bütün kültürlerde dikkatleri hep kendi üzerine çekmiştir. O, bazen daha gözünü dünyaya yeni açmış minicik bir kız bebeğin adına sıfat olmuş, sevginin ve şefkatin dili olarak tomurcuklanmış ve taçlanmıştır.

Gül kelimesi Latince’de kırmızı anlamına gelen “rosa” (Rosa damascena Miller) kelimesiyle ifade edilir. Anlamı "kırmızı" olan latince rosa kelimesinden gelmektedir. Fakat güller çok farklı renklerde bulunur ve latince olarak "roses" olarak adlandırılır.236Özellikle Alman ve İngiliz gibi batı toplumlarının dillerinde “Rose” ile karşılanan gül kelimesi, Macarca’ da “rózsa”, Hırvatça da “ruža”, Fince de “ruusu”, Rusça’da “Rouz”, Arapçada “werdeh” Ermenice de “vard” gibi kelimelerle ifade edilmiştir. Beyaz, sarı, kırmızı, pembe, turuncu, mor, vb. renkleriyle, kat kat yaprakları, tomurcuk, gonca ve katmanlarıyla, salkım saçaklarıyla, dikenlerin arasında korumaya alınmış bir sanat harikası olması yönüyle, milletlerin dillerinde farklı farklı kelimelerle ifade edilse de aslında onun dili evrenseldir. Gül, sadece bir çiçeğe isim değildir. O aynı zamanda fizikî özellikleriyle insanın gönlünü ferahlatan bir semboldür. Gül; in-

Geçmişten Günümüze Kadim Kültürlerde Gül Gül genel olarak, kültürlerde sevgi ve neşe çiçeği olarak bilinir. Kutsal bir özelliği olduğuna inanılan gül, çok eski tarihlerden beri bilinmektedir. Gülün tarihine bakılınca milyonlarca yılı incelemek gerekir. Gülün insanlar için ne kadar önemli olduğunu geçen milyonlarca yıllardan anlamaktayız. İnsanlık tarihi için binlerce yılı zikrederken, gülün tarihine inmek için daha gerilere gitmek gerekir. İlk Gül fosili 3,5 milyon yıl öncesine aittir ve Irak’da Sümer kitabelerinde kayıtlara geçmiştir. Bilinen bu ilk güllere “Damask“ gülleri denir ve eski Mısır mezarlarında bulunmuştur.237 Belgelere göre, yaban gülü (Rosa Canina) çok eski zamanlarda Orta Asya’da tanınmakta ve bilinmektedir. Mitolojide eski Yunanlıların güzellik Tanrıçası Aphrodite’in doğuşu sırasında vücudundan

236 http://www.cicekansiklopedisi.com/cicek/140GuL.html 20.06.2011.

237 http://www.cicekansiklopedisi.com/cicek/140GuL.html (Erişim Tarihi:20.06.2011)

İşte biz bu çalışmamızda farklı kültürlerde kendisine pek çok anlamlar yüklenen “Gül”algısı ve sembolü üzerinde duracağız.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 231


Gül Şehri DİYARBAKIR akan köpüklerden oluştuğuna inanılan gülün, Hint efsanelerinde de dinî ve kozmogonik238 bir mânâsı vardır. Hindistan’da, Eski Suriye ve Mısır’da ona tapıldığına dair bazı işaretlerden de söz edilmektedir. Ünlü Çinli bilge Konfüçyüs de, yaşadığı devirde; yani İ. Ö. 551–479 yıllarında, Çin imparatorunun kütüphanesinde “gül yetiştiriciliği ve kültürü” hakkında altı yüz kitabın bulunduğunu yazmaktadır. İ.Ö. 5. yy. da Çinliler, imparatorluk bahçesinde yetiştirdikleri güllerden gül suyu çıkarmaktaydılar. Ancak bu yağdan faydalanma ve kullanma hakkı sadece elit kast sınıfına aitti. Halktan birinin gül suyuna sahip olduğu duyulduğunda da, o kişi veya kişiler ölümle cezalandırılıyorlardı. Bir başka inanışa göre ise gül, Dionysos’un kutsal çiçeğidir; bu sebeple sofraların başköşelerinden hiç eksik edilmemiş, bazen de yaprakları mezarlara serpilmiştir. Mısır duvar resimlerinde ve çeşitli kral mezarlarından çıkarılan ‘gül desenli’ arkeolojik bul238 Kozmogoni(k): (Fr. Cosmogonie) Kâinatın meydana geliş sistemi;(k) Kosmogoni ile ilgili bkz. Özön, Mustafa Nihat, Türkçe-Yabancı Kelimeler Sözlüğü, İnkılap Kitabevi, İstanbul 1962, s. 123.

232

gular, İ.Ö. 5. yy.’dan Kleopatra zamanına kadar gitmektedir. Kleopatra’nın “Romalı” olan her şeye karşı büyük bir ihtiras duyduğu, gülü de ‘çılgınlık derecesinde’ sevdiği bilinen bir gerçektir.239 Eski Suriye ve Mısır’da gül üzerine efsaneler bulunmaktadır. Roma döneminde aşk ve neşe çiçeği sayılan gül, geniş çaplı ziyafetlerde vazgeçilmez bir çiçek olarak dikkat çekmektedir.240 Zira gül taşlara 30–40 milyon yıllarla ifade edilen imzalar bırakmıştır. Moleküler biyologlara göre gülün yaşı 200 milyon yılı buluyor. Bundan dolayı olsa gerek gülün eski medeniyetlerin mitolojilerinde yer ettiğini görmekteyiz.241 Bazılarına göre gülün tarihi, Mezopotamya’ya, Babilliler zamanına kadar iner.242 Bu bilgilerden, gülün Doğu’dan, Orta Doğu, Anadolu ve Yunan Adaları yolu ile Batıya geçmiş bir çiçek olduğu anlaşılmaktadır. Hatta 239 http://www.ekoses.com/ekolojikyasamportali/ bpg/publication_view.asp?iabspos=1&vjob=vdoc id,148055 240 Yılmaz, Kâşif, “Gül”, TAED, C. 3, Dergâh Yay. İstanbul 1973, s. 382–383; Tanç, Nilüfer, “Rifâî’den Oscar Wilde’a Gül ve Bülbül”, TAED sayı: 39, İstanbul 2009, s. 967–987. 241 Altıntaş, Ayten; Gül Gül Suyu & Tarihte Tedavide ve Gelenekteki Yeri, İstanbul 2009, s. 13. 242 Tanç, Nilüfer; Rifâî’den Oscar Wilde’a Gül ve Bülbül TAED 39, 2009, 967–987.


denilebilir ki, gül türlerinin çoğunun anavatanı Asya’dır. Güzel kokusu ve gösterişli çiçekleriyle hemen hemen bütün dünyada yaygın olarak yetiştirilir. Sadece Anadolu’da tabii olarak 25 kadar gül türüne rastlanır.243 Mezopotamya’ya ait bir kil tablette gül ile ilgili önemli bilgilere ulaşılmıştır. Akad kralı I. Sargon (2684–2630 İ.Ö), 5 bin yıl önce Dicle kıyılarına yaptığı bir seferden dönüşünde Ur şehrine asma, incir ve gülfidanları getirmiştir.244 Halikarnassos doğumlu, tarihin ve “tarih yazıcılığının babası” Heredot’un verdiği bilgilere göre, Babil Kralı ve aynı zamanda, bugün Dünya’nın yedi harikasından biri olarak saydığımız, ünlü Asma Bahçeleri’ni yaptıran Nabukadnezar, kendi sarayının etrafını süslemek için güller yetiştirmiş, sarayında dekor olarak gülleri kullanmıştır. “Babil’in asma bahçeleri” ismini belki de bu güllerden almıştır. “Persia” adını verdiği parfüm yağını geliştirmiştir. Homeros’un İlyada’sında Achylles’in kalkanının güllerle bezeli olduğu anlatılır. Buradan da hareketle Antik Yunan medeniyetinde de yaban gülünün bilindiği ortaya çıkmaktadır.245

larda yaşadığı tahmin edilen ünlü kralları Midas’ın, üç yapraklı güllerin yetiştirildiği, mis kokulu saray bahçelerinden ve Yunanistan’a güllerin buralardan geçmiş olduğundan bahsetmektedir.246 Antik çağda, gülün ortaya çıkışı ile ilgili olarak birçok efsane üretilmiştir: Bir örnek vermek gerekirse, Güzellik Tanrıçası Afrodit’in doğuşu sırasında vücudundan akan beyaz köpüklerden bir gül ağacı bitmiş, sonra, Afrodit onu Tanrıların içeceği nektar ile sulayınca da bu ağaç, beyaz bir gül vermiş. Yıllar geçmiş ve AfroditAdonis aşkı doğmuş. Adonis ve sevgilisi Afrodit kırlarda, bahçelerde beraberce eğlenirken, bu durumdan hoşlanmayan ve böyle bir aşkı kıskanan bazı tanrılar, yaban domuzunu onların üstüne salmışlar; Adonis kasığından yaralanmış. Afrodit sevgilisine yardım için koşarken ayağına diken batmış. Her nasıl olmuşsa olmuş, bir damla kan Afrodit’in sembolü ve çiçeği kabul edilen beyaz gülü kırmızıya boyamış, Adonis de sevgilisinin bakışları arasında can vermiş. Kanının toprağa karıştığı yerlerde ise Manisa Lalesi (Lale-i Numan) denilen çiçekler çıkmış.247

Yine tarihçi Heredot, Frigler’in İ.Ö. 300’lü yıl-

Romalılar ziyafetlerde o kadar çok gül kullanırdı ki, en azından bir misafirin tavandan dökülen gül yap-

243 Ana Britannica, ISBN,975–7760–01–3, İstanbul 1994, c. 14, s. 178. 244 Altıntaş, Ayten; age. 2009, s. 14–15. 245 http://www.2de1.com/bilelim. ogrenelim/114406-gullerin.tarihi.html

246 a.y. 247 http://www.2de1.com/bilelim. ogrenelim/114406-gullerin.tarihi.html

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 233


Gül Şehri DİYARBAKIR rakları altında boğularak öldüğü bilinmektedir.248 Romalılarda gül sevgisi devam etmiş ve o, aşk ve neşe çiçeği sayılmıştır. Düzenlenen “Oyunlar”da Roma’nın bütün caddeleri güllerle süslenir, yapılan eğlencelerde sofralar güllerle donatılır, cariyeler ve rakkaseler de gül çelengi takarlarmış. Hatta Neron’un, verdiği bir davette gelenleri gül yapraklarıyla karşıladığı ve misafirlerinin altına gülden yataklar serdiği de anlatılmaktadır. Roma’da gül, tıpta ve yemek yapımında kullanıldığından, geniş gülistanlar ve gül bahçeleri bulunmaktaydı.249 Zend Avesta’da250 ise gül, daha çok dinî ve kozmogonik anlamları ve çağrışımlarıyla ön plandadır.

nılan gül, kilise, şapel251* mimarisinde özellikle de vitrayli gül pencere bütün gotik katedrallerde de kullanılmıştır252 ve bugün “gül pencere” dediğimiz bu pencere türünün örneklerini ünlü Chatres Katedrali, Antakya’daki St. Pierre Kilisesi, Almanya’daki Reims Katedrali vs. yerlerde görebilmekteyiz. Aşağıdaki resimlerde bu örnekleri somutlaştırmaya çalıştık. Germenler, kutsal mabetlerin etrafını yabani güllerle çevirir; gülü Romalılardaki gibi bir aşk sembolü sayar ve genç yaşta ölen sevgililerin mezarlarının başına -bu anlayışa dayalı olarak – gül ağaçları dikerlerdi. 253

Kilise ve Şapel Mimarisinde Kullanılan Gül Motifleri Bir aşk işareti olarak gökten indirildiğine ina248 http://www.cicekansiklopedisi.com/cicek/140GuL.html 20.06.2011. 249 a.y. 250 Zend Avesta: Eski İran dinlerinden Zerdüştlüğün kutsal kitabıdır. Bu dinin kurucusu Zerdüşt, Gatalar denen dörtlükler yazmıştı. Bu dörtlükler Avesta´da toplanmıştı. Bu yazılar, Zerdüşt´ün neye inandığını ve Zerdüştçülüğün temellerini anlatan tek belgedir. Avesta dilinin "zaray"-sarı manasında Eski Türkçe ile ortak kelimeler mevcuttur. Hâlâ da Zerdüştlüğü benimseyen az sayıda Kırmanç bulunmaktadır. Avesta 21 kitaptan oluşmakta iken, İskender'in işgali sırasında yok olan kitaplardan sadece Yasna, Visparad ve Vendidad (veya Videvdat) kalmıştır. (http://tr.wikipedia.org/wiki/Avesta)

234

Reims Katedrali- İç ve Dıştan Almanya; Avrupa’nın çeşitli katedrallerden örnek gül motifleri 251 * Şapel: Bir kilise veya ibadet yeridir. Genelde ufak olur ve başka bir mimari yapıya bağlıdır; örneğin büyük bir kiliseye, bir hastaneye, bir eğitim kurumuna, bir hapishaneye veya bir cenaze evine bağlı küçük bir mabet. Belirli mezheplerin belirli şapel gelenekleri vardır, bazıları her kilisenin arkasına bir de Meryem Ana şapeliyaparlar. (http://www.turkcebilgi.com/%C5%9Fapel/ nedir) 252 Esiz, Bora, “Gotik Sanat”, Kıbrısca, http://www. kibrisca.com/page.asp?PID=48&ResetModules=True 253 Esiz, Bora, a.y.


Bu dönem Almanya’sında bahçe gülü, yani ehlî gül, daha çok halka kapalı manastırlarda keşişler tarafından yetiştirilmekteydi; ve geniş kitlelere tanıtılması Haçlı seferlerinden dönen askerlerin, Orta Doğu, İran ve Anadolu’dan yeni gül çeşitlerini Avrupa’ya taşımaları sonucunda olmuştur. Ayrıca, o dönemde Yahudiler’in “Gül Bayramı’na Germenlerde de rastlanmaktaydı.254

şit “rosa” türünden doğmuştur. Botanik bilimciler 150 çeşit rosa türünü tanımlamışlar ve bütün gülleri belirledikleri guruplara yerleştirmişlerdir. Dolayısıyla tanıdığımız bütün güller bu soyların çeşitli fertleridir. Ülkemizde de bu şekilde kendine has 25 tür tespit edilmiştir. Türkiye florasında yetişen 25 çeşit gül kendine özgü bir biçimde ve yabani olarak bulunmaktadırlar.256

Anlatılan başka bir efsanede ise Afrodit, oğlu Eros’a gülü hediye eder. Ve böylece de gül -belki de ilk defa- bir aşk sembolü olur. Eros da aynı gülü, Sessizlik tanrısı Harpocrates’e, annesi hakkında çıkabilecek dedikoduları önlemek için, verir. Böylece de gül ‘sessizlik ve gizlilik’ sembolü olma özelliği kazanır.255 Gül geçmişten günümüze hemen her asırda, kokusuyla rengiyle çeşitli türleriyle ilgi görmüş sarayların çevresini, bahçeleri süslemiştir. Uzun bir zaman dilimi içinde birçok coğrafyada yapılan çoğaltma ve melezleştirme çalışmaları sonucunda günümüzde dünyamızda gül çeşidi sayısı 18 bine ulaşmıştır. Bu kadar çeşit gül, aslında 150 çe-

Fransa’nın Verdun kasabası Belediye Başkanı’nın genç yaşta ölen Rose (gül) isimli kızı için ünlü Fransız şairi Malherbe bir mersiye yazar. Yazma işi çok uzun sürer. Başkan kızının mâtemini unutur. Hatta zaman geçer ve başkan da ölür. Şiirin yazılışı uzun bir süre sonra biter. Şaire çevresinden; “Sen bu şiiri belediye başkanını teselli etmek için yazmıştın. Hâlbuki teselli edecek kimse kalmadı” derler. Ünlü şair buna şu tarihi cevabı verir: “Kabahat bir şiirin yazılacağı zaman kadar yaşamayan belediye reisindedir.” Yazılan şiir: “Gül, bir gül’dü ve güller kadar kısa yaşadı” manasına geliyordu. Yani gülün ömrü azdır. İşin özü, bir güle benzettiği kızın çok genç yaşta ölümü, ömrünün gülün ömrü kadar kısa olma-

254 Esiz, Bora, a.y. 255 Esiz, Bora, a.y.

256 Altıntaş, Ayten, Gül, Gül Suyu ve Tarihte Tedavide ve Gelenekteki Yeri, İstanbul 2009, s. 11.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 235


Gül Şehri DİYARBAKIR sına benzetilmesidir. Bugün kimin söylediğini dahi bilemediğimiz anonim bir Türk mânisinde aynı konunun dört satırlık bir kıtada özetlenmesi ise çok manidardır: Dere boyu saz olur, Gül açılır yaz olur, Ben yârime Gül demem, Gül’ün ömrü az olur. Güller sadece şairlerin değil, bitki bilimcilerin, kimyacıların, bitkiyle tedavi uzmanlarının ve onun şaşırtıcı gücünden yararlanmak isteyenlerin de dünyasıdır. Yaban gülü cins ve türleri oldukça fazladır ve bunların 40 kadarı Avrupalıdır. Yetiştirilen gül çeşitlerinin sayısıysa binleri aşar. Bugün botanikçilerin ve bitki yetiştiricilerinin her gün bir yeni cins elde ettikleri söylenebilir. Ve bu sihirbaz çiçek, bahçelerde erguvandan, ametisten daha parıltılı bir mora, kırmızıdan pembeye, sarıdan portakal rengine, hiçbir imparatorun tacında görülmemiş rubi’den (kırmızı yakut) safire (gök yakut) olağanüstü bir tablonun ortaya çıkmasını sağlar.257 257 http://www.dogadansifaya.com/gul-ve-gulunfaydalari.html

236

Kültür Tarihimizde Gül Etrafında Şekillenen Terminoloji Tarihimiz boyunca gülün konu olduğu birçok terim ve kavram gelişmiştir. Güle yüklenen anlamlar dini içeriğe sahip olduğu gibi mecaz anlamlarda ifade etmektedir. Gül ile başlayan çeşitli siyasî, edebî, mûsiki, mimarî ve tasavvufî muhtevaya sahip kavramlara ve eserlere de rastlanmaktadır. Gülşen Âbad, Gülbaba, Gülbaba Tekkesi ve Türbesi, Gülbün-i Hânân, Gül ü Nevruz, Gül–i Sâd Berk, Gülistan, Güldeste-i Riyâz-ı İrfan, Gülşen-i Envâk, Gülşen-i Hulefa, Gülzâr-ı İrfan, Gülşen-i Râz Gülzâr-ı Savâb, Gülşenname, Gülşeniyye, Gülşen-i Saruhânî, Gülşen-i Şuarâ, Gülzâr-ı Sulehâ, Gülbahar Hatun, Gülbahar Hatun Camii ve Türbesi, Gülhane Hatt-ı Hümayunu, Gülhane Kasrı, Gülbank, Gülizar gibi. “Gül bir “saray istiâresi”dir. O, bütün bir ihtişamı, gösterişi ve görkemi ile merkezde bulunan ve çevresindeki diğer değerlerin de bu nisbette önemli ve değerli olduğu bir varlıktır. Onu bu denli önemli ve değerli kılan ise gücünün kaynağının semavî oluşudur. Zira yeryüzü bahçesi, gökyüzünün bir yansıması ve suretidir. Nasıl ki yeryüzü bahçesinin en kıymetli çiçeği, çiçeklerin sultanı olan gül ise; gökyüzün-


deki yıldız ve gezegenlerin sultanı da güneştir. Ve bunların her ikisi de (gül ve güneş) gücünü Mutlak Varlık’tan alır. Allah’ın Cemal ve Celâl sıfatları sevgilide tecelli etmiştir. Sevgili, hükümdara benzer; çünkü o, kalp âleminin sultanıdır. Kâinat esasen bütünüyle hiyerarşik bir düzen şeklinde tanzim edilmiştir. Bu hiyerarşik düzenin en üst katmanında veya kademesinde diğer bütün varlıkların gücünü kendisinden aldığı, merkez konumda bir merci vardır ki o da arzî ve semavî bütün güçleri elinde bulunduran Yüce Allah’tır. O’nun yaratmış olduğu ve kurduğu bu düzenin her bir basamağında bu hiyerarşik yapılanmayı ve bütünlüğü görmek mümkündür.258 Ve sembolik olarak ilahî nizama uygun bir surette bir de onun yansıması söz konusudur. İlahî ve beşerî bu nizamın kaynağı yukarıda da zikredildiği üzere Mutlak Varlık olan Allah’tır. Çünkü her şey O’nun iradesine bağlıdır ve her şey onun etrafında döner. Bu düzende, semavî yapıdan arzî yapıya yönelindiğinde iç içe geçmiş katmanların her birinde yer alan bir âlem ve onun bir de merkezi vardır.” Gül, çiçeklerin en güzeli, prensesi, şahı, padişahı... Gül, Doğu’da yetişmiş, Batı’ya, Mezopotamya’ya Anadolu yoluyla seyahat etmiştir. Bu nazlı çiçek hakkında yukarda da temas ettiğimiz gibi birçok hikâye ve efsane an258 İpek, Abdulmuttalip, Klasik Türk şiirinde Gül Redifli Kasideler, Yüksek Lisans Tezi, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Elazığ 2008, s.10.

latılır. Süslemelerin başköşelerini kapan gül, kokusu, rengi ve şekliyle şairlerin ilham kaynağıdır. Dinî kitapların kapaklarında, mabetlerde, kılıçların kabzalarında, oyalarda, yazmalarda hep gül motifi bize tebessüm eder. Gül motifini Kur’an-ı Kerim sayfalarının kenarlarında da görürüz. Hizip, cüz bölümlerini gösteren süsler ve tezhiplerde yine yazma kitapların sayfa kenarlarında, çevresi tezhiplenmiş, ortası boş, yuvarlak motifler genellikle hep gül motifleri olmuştur. Gül bülbülün üzerine konduğu dikenli bir gül dalı olduğu kadar başka konularla da ilintilendirilmiştir. Mesela yukarıda da geçtiği üzere, Hint kültüründe gül ile çam arasında da ilgi kurulmuştur. Farsça “Gul u Şanavbar” ifadesiyle Hint kaynaklarında geçmektedir.259 Bir fikir vermesi bakımından bazılarından söz etmeden geçemeyeceğiz. Ayrıntı ve kaynakçalarıyla birlikte, Türkiye Diyanet Vakfı’nın hazırladığı (DİA) İslam Ansiklopedisi’nin 14. cildinde yer alan bilgilerden bazılarını burada özet hâliyle sunmaya çalışacağız: Gülşen Âbad: Şemseddin Sivâsî’nin (ö. 1006/1597) tasavvuf mesnevisi. Halvetiyye tarikatının Şemsiyye kolunun kurucusu Şemseddin Sivâsî’nin aruzun “mefâilün mefâilün 259 İslam Ansiklopedisi, M.E. B. İstanbul 1964, c. 4, s. 831.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 237


Gül Şehri DİYARBAKIR feûlün” kalıbında yazdığı beyitten meydana gelen eser, dinî-tasavvufî edebiyat çerçevesinde telif edilen en orijinal mesnevilerdendir. Çiçeklerin sırayla bir meclise gelerek konuşmalarını anlatan Gülşen - âbâd, Yunus Emre’nin, “Sordum sarıçiçeğe” mısraıyla başlayan ilâhisi gibi intak sanatına dayalı olarak kaleme alınan az sayıdaki eserlerden biridir. Gerek divan edebiyatı gerekse dinî-tasavvufî edebiyat alanlarında yazılmış bu nitelikte başka bir mesneviye henüz rastlanmamıştır. Baştan sona muhayyel bir atmosferin tasvir edildiği bu alegorik eser Şeyh Galib’in “Hüsn ü Aşk’”ın da çok başarıyla kullandığı üslûbun ilk örneklerini de içinde barındırmaktadır. Allah’a tazimden, Hz. Peygamber’i (s.a.s) ve ashabını metheden klasik bir başlangıçtan sonra şair âdeta gerçek üstü bir tabiat manzarası çizmektedir.260 Gülbaba (ö. 948/1541): Mutasavvıf şair. Hayatı ve tarihî şahsiyeti hakkında çeşitli rivayetler vardır. Evliya Çelebi’nin babasından naklen verdiği bilgiye göre bir Bektaşî dervişi olan Gülbaba Amasya’nın Merzifon ilçesinde doğmuş, Fâtih Sultan Mehmed. II. Bayezid, Yavuz Sultan Selim ve Kanunî Sultan Süleyman dönemlerindeki birçok savaşa katılmış ve 948’de (1541) Budin seferinde şehid olmuştur. Budin fethedildikten sonra 200.000 askerin katıldığı ve Kanûnî’nin de hazır bulunduğu cenaze namazını Ebüssuûd Efendi kıldırmış, Osman260 Aksoy, Hasan, “Gülşen âbâd”, DİA, c. 14, s. 255.

238

lı Türkleri’nin Gültepe yada Gülbaba bayırı olarak adlandırdıkları, Budapeşte’nin Buda yakasındaki kalenin dışında, Kâlvâria (Kabaktepe veya Mihnet tepesi, bugün Gültepe) denilen yere defnedilmiştir. Halen türbenin içinde bulunan bir levhada ise Budin’in fethinden birkaç gün sonra Eylül 1541 ‘de, Aya Mâria Mâthias Kilisesi’nden bozma Fethiye Camii’nde cemaatle namaz kılarken öldüğü yazılıdır. 261 Gülbün-i Hânân: Halim Giray’ın (ö. 1239/1823) Kırım hanlarının biyografilerine dair eseri. Kırım hanlarının toplu biyografisini veren en önemli eser olan Gülbün-i Hânân’m müellifi Halim Giray 1772’de Kırım’da doğdu. Vize’de sürgünde iken ölen hanlardan Şehbaz Giray’ın oğludur.262 Gül ü Nevruz: 15. yüzyıl Çağatay şairlerinden Lutfî’nin Celâleddin Tabîb’in aynı adı taşıyan Farsça eserinden tercüme yoluyla meydana getirdiği âşıkane mesnevisi. Gül–i Sâd Berk: Klasik Türk edebiyatında yüz sayısına bağlı olarak düzenlenen değişik türdeki eserlerin ortak adı. “Yüz yapraklı gül” anlamına gelen gül-i sâd-berk tamlaması divan edebiyatında yüz beyit, yüz gazel, yüz beyitlik 261 Kaçalin, Mustafa S.; “Gülbaba”, DİA, c. 14, s. 227– 228; Ayrıca geniş bilgi için bakınız; İslam Ansiklopedisi, M.E.B., İstanbul 1964, c. 4, s. 832-836. 262 Ürekli, Muzaffer; “Gülbin-i Hânan”, DİA, c.14, s. 235–236.


kaside, yüz hadis, yüz mektup gibi yüz sayısı esas alınarak yazılan eserlere verilen addır. Bunlarda sayı her zaman yüze ulaşmamakla beraber müellifler, sayı bakımından eksik olan bu türdeki çalışmalarına da aynı adı vermişlerdir. Gül-i sad-berk tabirine Fars edebiyatında rastlanmamakta, bunun yerine daha çok sad-berk (“katmerli gül”) ve gül-i sad-berg-i asuman (kinaye yoluyla “âlemi aydınlatan güneş”] tamlamaları görülmektedir. Türk edebiyatında “Gül-i Sad-berk” adıyla yazılmış iki eser kronolojik olarak şöyle sıralanabilir: 1. Mesîhî’nin (ö. 918/ 1512) Gül-i Sad-berg’ Doğum, ölüm, düğün gibi olaylara; tebrik, tavsiye, şikâyet ve teşekkür gibi konulara dair yüz kadar mektup örneğinden meydana gelmiştir. İçinde “şefkatnâme, talebnâme, irsalnâme, şevknâme, tehniyetnâme, i’lâmnâme, şikâyetname, cevabnâme, şükür-nâme, ta’ziyetnâme, ıyâdetnâme ve da’vetnâme” başlıkları altında toplam on iki mektup türüne ait örnekler bulunmaktadır. 2- Lâmiî’nin (ö. 938/1532) Gül-i Sad-berg’i Kaynaklarda Lâmiî’nin böyle bir eserinden söz edilmemekle beraber Ramazan Şeşen bu adı

taşıyan bir eserin Diyarbakır İl Halk Kütüphanesinde bulunduğunu bildirmektedir.263 Gülistan: Sa’dî-i Şîrâzî’nin (ö. 691/1292) ünlü Farsça eseri. Salgurlu hanedanından Ebu Bekir b. Sa’d b. Zengî adına 656’da (1258) kaleme alınmıştır. Gerek kendi türü (makame”) içinde gerek sanat değeri bakımından taklit edilemeyen bir eserdir. Na’t ve yazılış sebebini anlatan bir önsözden sonra padişahların hâl ve hareketlerini, dervişlerin ahlâkını, kanaatin faziletini, susmanın faydalarını, aşk ve gençliği, güçsüzlük ve ihtiyarlığı, terbiyenin etkisini ve sohbet âdabını konu alan sekiz bölüm hâlinde düzenlenmiştir. Bölümler, çok defa günlük hayatta karşılaşılan olaylar dikkate alınmıştır. Ahlâkî ve edebî sonuçlar çıkarılabilen hikâye, nükte ve beyitlerle süslenmiştir. Ancak bu hikâye ve nüktelerin her zaman bölümlerin içeriği ile bağdaştığı söylenemez.264 Güldeste-i Riyâz-ı İrfan: İsmail Belîğ’in (ö. 1142/1729) Bursa’da ölmüş veya orada ya263 Derdiyok İ. Çetin; “Gül-i Sad- Berk”, DİA, c.14, s. 225–226. * Makame: (Makamat) Meclis, Topluluk, cemaat, cemiyet, kalabalık; Nutuk tarzında söylenen sözler. 264 Yazıcı,Tahsin; Gülistan, DİA, c.14, s. 235-236.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 239


Gül Şehri DİYARBAKIR şamış ünlüler hakkındaki hâl tercümesi kitabı. Güldeste-i Riyâz-i Itrîân, Tezkire-i Belîğ; Târih-i Vefeyât-i Beliğ Efendi, Güldeste-i Belîğ, Güldeste, Târih-i Burûsa gibi isimlerle anılan eserin tam adı Güldeste-i Riyâz-ı İrfan ve Vefeyât-ı Dânişverân -ı Nâdiredân” dır. Müellif, müsveddesinde eserin adını önce “Güldeste-i Riyâz-ı Erbâb-ı Kemâl-i Burûsa” olarak koymuş, daha sonra bu şekilde değiştirmiştir.265 Gülşen-i Envâk: Taşlicah Yahya’nın (ö. 990/1582) dinîahlâkî ve tasavvufî konulardan bahseden mesnevisi.

Gülşen-i Râz: Şebüsterî’nin (ö. 720/1320) tasavvufî mesnevisi. Müellif, esere yazdığı yetmiş beyitlik önsözde vahdet-i vücûd görü-

Gülzâr-ı Savâb: Nefeszâde İbrahim’in (ö. 1060/1650) hat sanatı ve malzemelerine dair eseri. Müellif, zamanının büyüklerinden bir zatın, hattatların hal tercümeleriyle ahar, mürekkep, boya, kâğıt ve kalem hakkında kendisinden bir eser yazmasını istemesi üzerine bu kitabı kaleme aldığını söyler. IV. Murad’a sunulan eser bir fasıl ve iki babdan oluşmaktadır. “Tabakâtü’l-küttâb” adı verilen fasılda hattın ve kitabetin fazileti, menşei ve aklam-ı sit-te konusunda bilgi verilir. Ayrıca ibn Mukle, İbnü’1-Bevvâb, Yâkut el-Müsta’sımî ve Şeyh Hamdullah gibi büyük sanatkârlardan başlayarak kendi dönemine kadar yetişen hattatlarla meşhur İran ve Os-

265 Abdülkadiroğlu, Abdülkerim; “Güldeste-i Riyâz-ı İrfan”, DİA, c.14, s. 235–236.

266 Sevgi, H. Ahmet; “Gülşen-i Râz”, DİA, c.14, s. 253– 254.

Gülşen-i Hulefa: Nazmîzâde Murtaza Efendi’nin (ö.1136/1723) 1718 yılına kadar Osmanlı dönemi Bağdat valilerini ve tarihîni konu alan eseri. Gülzâr-ı İrfan: Mehmed Fahreddin Efendi’nin (ö. 1272/1856) vefeyât türündeki eseri.

240

şünü kısaca anlattıktan sonra eserin telif sebebi hakkında açıklamalarda bulunur. Devrin büyük sûfî müelliflerinden Sühreverdî şeyhi Hüseynî Sâdât’ın, 717 Şevvalinde Tebriz’e bazı sorular ihtiva eden, aruzun hezec bahrinde ve mesnevi tarzında yazılmış bir mektup gönderdiğini söyleyen Şebüsterî, mektup kendisine ulaşınca meclisinde bulunanların arzusu üzerine hemen orada aynı vezinle irticalen cevap verdiğini anlatır.266


manlı nesta’lik hattatlarından toplam kırk yedi kişinin biyografileri yer almaktadır. Bu bilgiler, müellifin hattatlığının yanında hat sanatının tarihçesi ve nazariyatı konusunda da iyi bir araştırmacı olduğunu göstermektedir. 267 Gülşenname: Ferîdüddin Attâr’ın Mantıku’ttayr adlı eserinin Gülşehrî (ö. 717/1317’den sonra) tarafından yapılan ve aynı adla da tanınan Türkçe tercümesi. Gülşeniyye: Halvetiyye tarikatının İbrahim Gülşenî’ye (ö. 940/1534) nisbet edilen bir kolu. Bir Türkmen ailesine mensup olan İbrahim Gülşenî anne tarafından nesebi Hz. Ali’ye ulaşır. Babası Şeyh Muhammed’dir. Diyarbakır’da doğduğu sanılmaktadır.268 ‘Gülşenî’nin Kahire’de Bâbüz-züveyle’de kurduğu tekke İle temelleri atılan tarikat, Osmanlı topraklarında 16. yüzyıldan sonra faaliyet göstermeye ve yaygınlaşmaya başlamıştır. İbrahim Gülşenî, mürşidi Dede Ömer Rûşenî’nin kendisine bir gül vererek, “Sen ol bâğ-ı bekanın gülşenisin” demesi üzerine mahlası Heybetî’yi Gülşenî olarak değiştirmiş, tarikatın adı da bu kelimeye nisbet edilmiştir. Gülşeniyye’nin silsilesi İbrahim Gülşenî, Dede Ömer Rüşenî, Pîr-i Sânî Seyyid Yahyâ-yı Şirvânî, Pîr Sadreddin, Ahî İzzeddin, Ahî Mîrem vasıtasıyla Halvetiyye 267 Nuhoğlu, Hidayet Yavuz; “Gülzâr-ı Savâb”, DİA, c.14, s. 260. 268 Birinci, Necat; Türk Edebiyatı Ansiklopedisi, Tercüman Yay. İstanbul 1985, s. 399.

tarikatının pîri Ömer el-Halvetiye ulaşır. Gülşen-i Şuarâ: Ahdî’nin (ö. 1002/1593–94) şairler tezkiresi. Gülzâr-ı Sulehâ: Eşrefzâde Ahmed Ziyâeddin’in (ö. 1198/1784) Bursa’da vefat eden şeyh, vaiz, müderris, şair ve hattatların hâl tercümelerine dair eseri. Gülbahar Hatun (ö. 898/1492) II. Bayezıd’in annesi: Hayatı hakkında kaynaklarda bilgi bulunmamaktadır. Osmanlı sarayına 850 (1446) yılında girdiği, Arnavut, Sırp veya Fransız asıllı olduğu rivayet edilir. Haziran 1468 tarihli bir hüccette adı Gülbahar bint Abdullah şeklinde geçtiğine göre esir veya câriye olarak saraya getirildiği anlaşılmaktadır.269 Gülhane Hatt-ı Hümayunu: 1839’da Mustafa Reşid Paşa tarafından Gülhane’de okunan ve Tanzimat devrini başlattığı için Tanzimat Fermanı da denilen Sultan Abdülmecid’in fermanı. Gülhane Kasrı: Topkapı Sarayı kompleksine dâhil günümüze intikal etmemiş kasır. Topkapı Sarayı’nın Marmara yönündeki dış bahçeleri arasında bulunan ve Gülhane Meydanı adıyla anılan düzlüğe hâkim bir set üzerinde yükseldiği bilinmektedir. 269 Emecen, Feridun; “Gülbahar Hatun”, DİA, c.14, s. 230–231.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 241


Gül Şehri DİYARBAKIR Gülbank: Tarikat toplantılarında, bazı dinî ve resmî törenlerde belli bir edâ ile veya makamla okunan dua. Farsça’da “gül sesi” mânasına gelen kelimeye sözlüklerde birbirine yakın anlamlar verilmiştir. Dihhudâ, gülbâm ile gülbangin Farsça’da aynı mânaya geldiğine işaret ettikten sonra “coşkulu bir şekilde yüksek sesle bağırma, savaş esnasında askerlerin attığı nâra, müjde, bir makam adı” olarak kullanılışlarına dair birçok örnek vermektedir. Mütercim Âsim gülbangi, “Mehterler nevbete başlarken ve selâtîn ü vüzerâ süvâr olurken çavuşlar yek-dehen demsâz olurlar” şeklinde “alkış”a yakın olarak tarif eder.. Türkçe sözlüklerde kelimeye, “bir cemaat tarafından bir ağızdan makamla çağrılan dua, ahenk, tekbir ve tehlîl; vaktiyle mektebe yeni başlayan çocuğun hanesi kapısının önünde mektep çocuklarının ettikleri dua”; “âyinlerde ve bazı merasimde müteaddit adamlar tarafından dua ve alkış tarzında hep bir ağızdan bağrışma” gibi karşılıklar verilmiştir. Gülbank okunması için daha çok “gülbank çekme” deyimi yaygındır. Gülbank kelimesi Türk edebiyatında bu anlamların yanında başka mânalarda da kullanılmıştır. Nef î’nin, “Tuta dünyâyı hep gülbang-i kûs-ı nusret âvâzf mısraında gülbank “zafer havaları vuran kös sesi, zafer narası” anlamındadır. “Hükm-i âsafla arşı aldı erbâb-ı salâh / İşitip gülbang-i İslâm’ı adû etti enîn” (Sürûrî) beytinde şair gülbank kelimesini tekbir ve tehlîl

242

yerine kullanmıştır. Yahya Kemal’in bir mehter marşı olarak bestelenen “Yeniçeriye Gazel” adlı şiirinde yer alan, “Vur pençe-i Alî’deki şemşîr aşkına / Gülbangi asumanı tutan pîr aşkına” beytinde ise “dua ve zikir anlamındadır. Şeyh Gaüb’in bir na’tındaki, “Gülbang-i kudümün çekilir arş-ı Huda’da / Esmâ-i şerifin anılır arz u semâda” beytinde Hz. Peygamber’in adının arş ve semada yankılanması gülbank kelimesiyle ifade edilmiştir. Fars ve Türk edebiyatlarında ezan İçin ayrıca “gülbang-i Muhammedi” ve “gülbang-i mü-selmânî” tamlamaları kullanılmaktadır. Gülbankler yapılacak İşin hayırlı, uğurlu olması veya sağlık, esenlik, basan dileğiyle ve kalıplaşmış bir ifade tarzıyla Allah’a yalvarıp yakarmayı dile getiren dua metinleridir. Osmanlı cemiyet hayatında çeşitli toplantılar yanında dinî törenlerde, özellikle tarikat âyinlerinde okunan birbirinden farklı gülbank metinlerinin en belirgin vasıflan, dualar gibi seci ve iç kafiyelerin de yardımıyla ve belli bir eda ile yüksek sesle okunmaya elverişli melodik bir yapıya sahip bulunmalarıdır. Gülbankler, genellikle bitirilen işin ardından gülbank çekmekle görevli kişi tarafından okunur.270 Gülizar: Türk musikisinde bir makam: Hüseynî makamı ile yakınlığı sebebiyle “Hüseynî gülizar” adıyla da anılan bu makam basit ve bileşik (mürekkeb) olmak üzere iki çeşittir. 270 Uzun, Mustafa; “Gülbank”, DİA, c. 14, s. 232–235.


1- Basit Gülizar Makamı: Hüseynî ve muhayyer makamları arasında, bazı özellikleriyle Hüseynî, bazıları ile de muhayyer makamlarına benzeyen, ancak onlardan ayrılan yönleri de bulunan bir makamdır. Basit Gülizar makamı, hüseynî makamının inici şekli olması sebebiyle seyir bakımından hüseynî makamından ayrılır. İnici makamlardan olduğu için muhayyer makamına benzerse de güçlü perdesi bakımından muhayyerden ayrılır. Nota yazımında donanımına Hüseynî ve muhayyer makamları gibi “si koma bemolü” ve “fa bakiye diyezi” yazılır. Gerekli değişiklikler eser içinde gösterilir. Makamın pastoral yapısı halk musikisinde de çokça kullanılmasına sebep olmuştur. 2- Bileşik Gülizar Makamı: Bu makama da "Hüseynî gülizar" adı verilir. Dizisi İnici hüseynî yani basit Gülizar makamı dizisine, yerindeki inici karcığar dizisinin ve neva perdesindeki buselik dizisinin bir bölümünün zaman zaman katılması ile meydana gelmiştir. Bu makam bazı eserlerde, sonuna doğru bir karcığar geçkisi yapan basit Gülizar makamı şeklinde de kullanılmıştır. Nota yazımında donanımına hüseynî ve basit Gülizar makamlarında olduğu gibi “si” koma bemolü ve “fa” bakiye diyezi yazılır.271 271 Özkan, İsmail Hakkı; “Gülizar”, DİA, c.14, s. 241–

Edebiyatta Gül 1.ŞİİRDE GÜL Doğu edebiyatlarında özellikle güzelliği bakımından sözü edilen bu çiçek, Türkler tarafından ta eski devirlerden beri en çok kullanılan bir motiſtir. Çeşitli vasıflarının yanında daha çok sevginin sembolü olarak şairlerin ilham kaynağı, çiçeklerin de sultanıdır. Şark şiirinde Gülün büyük bir rolü vardır. Bundan dolayı adına Fars-Türk ve Hint kitaplarının unvanlarında sık sık rastlanır.272 Gül ile Çam arasında da bir münasebet, bir ilgi söz konusudur ki buna daha ziyade Hint kaynaklarında rastlanmaktadır. Bu, “Gul u Şanavbâr” şeklinde ifade edilir.273 Rengi, şekli, kokusu, parlaklığı ve gösterişli oluşu, dikenleri, çabuk solması yani ömrünün kısa oluşu gibi özellikleriyle Klâsik Türk şiirinde çokça islenmiş ve çağrıştırdığı anlamlar, sembolik değerler bakımından manzumlara konu olmuştur. Gül, dünden bugüne dünyada hiçbir çiçeğe nasip olmayan derin bir geçmişe, hiç değişme243. 272 İslam Ansiklopedisi, M.E.B., İstanbul 1964, c. 4, s. 831. 273 a.g.ans., 1964, c. 4, s. 831.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 243


Gül Şehri DİYARBAKIR yen bir ilgi ve sevgiye sahiptir. Ayten Altıntaş (D.1948-) hocamızın önemli değerlendirmeleri içinde; “Gül, her zaman “sevgi ve güzellik” sembolü olmuştur. Gül İslam Dünyası için de çok önemli. Hz. Muhammed’in (s.a.s) sembolü, O’nun kokusudur. Güller artık kokmuyor… O şık çiçeklerin, vitrinleri süsleyen güllerin kokusu yok. Gül kokusundan hoşlanmayan, hatta o kokuyu tanımayan bir nesil var. İnsanlık, belleğindeki gülü yitirmiştir.”274 Çiçekler arasında sevgiliye en çok benzeyen çiçek olarak görülmüş; bununla da kalmayıp Nûr-ı Muhammedî (s.a.s) olan Hz. Peygamber’in bir sembolü olarak şiirlerde yerini almıştır. Bununla birlikte sadece bizim şiirimizde ve kültürümüzde değil “karmaşık simetrisinden, yumuşaklığından, renklerinin çeşitliliğinden ve baharda çiçek açmasından ötürü gül, hemen hemen bütün mistik geleneklerde, tazeliğin, gençliğin, kadın zarafetinin ve genel olarak güzelliğin bir imgesi, eğretilmesi, alegorisi ya da teşbihi olarak belirir.”275 274 Altıntaş, Ayten; Gül suyu, Tarihte Tedavide ve Gelenekteki Yeri, İstanbul 2009, s. 7–9. 275 Eco, Umberto, Yorum ve Aşırı Yorum, (çev. Kemal Atakay), Can Yay. İstanbul 1997, s. 65.

244

Klâsik Türk şiirinde arzî yapıların merkezi, gücünü aldığı varlık, hükümdardır. Çünkü o, Zıll-i Hüdâ’dır ve bu gücün bulunduğu yer de hükümdara bağlı olarak saraydır. Merkez olan saraydan dışarı çıkıldığında bahçe karşımıza çıkar ve bahçede çiçekler vardır. Çiçekler içinde merkez olan bahçede ise sultan güldür. “Gül, bahçeyi bulunduğu yeri tıpkı güneş gibi parıltısıyla bir merkez, bir nevi saray yapar. Hayvanlar âleminde aslanın hükümdarlığı da yüzü güneşe benzediği içindir.” 276 2. NEDEN HEP GÜL İSMİ Kültürel açıdan baktığımızda, Osmanlı’da bazı sarayların etrafında gül yetiştirilmesi için özel bahçelerin tahsis edilmiş olduğunu görmekteyiz. Bu alanlara, içinde “gül” lafzı bulunan isimler verilmiştir. Gülbahçe, Hasbahçe, Gülhane gibi isimler kulağımıza hiç de yabancı gelmez. Bazen tasavvuf büyüklerine, bazen mabetlere, şehirlere köylere, bazen kız çocuklarının isimlerinde gülün kokusunu duyar gibi oluruz. Gülbaba, Gül Camisi, Gülbahar, Gülnihal, Gülşehir, Gülnar, Güllü… vs. gibi. Yeni doğan kız bebeklerin isimlerine bu gül276 Tanpınar, A. Hamdi, 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, Çağlayan Kitabevi, İstanbul 1976, s. 6.


ler hem bir sıfat hem de bir taç olmuşlardır. Narinliğe inceliğe ve güzelliğe duyulan özlem ve hayra vesile olması dilek ve temennisi ile Türkçemizde birçok “güllü” kız isimleri vardır. Yasemin, lale, sümbül, gül, menekşe, zambak, şakayık, nilüfer, nar ve şeſtali ve daha birçok benzeriyle birlikte, sadece bahçede birer çiçek olarak değil, aynı zamanda dilde de birer mecazdır. Bunlardan çoğunun bilhassa kız çocuklarına isim olması da bundandır. Farsçada çiçek demek olan “gul”, hem bir gül inceliğini hem de bir güllü isimler saltanatını Anadolu’da yaşatmıştır. Gül ile başlayan her bir ismi çağırırken, gülün inceliği yumuşaklığı dilimizi okşar, dudaklarımızı süsler. Kokusu içimize bir inşirah verir. Müslüman Türk milleti, yazdığı kitabın kapağında, elyazması Kur’an sayfalarında hizip, cüz vb. işaretlemelerde süsleme olarak, minyatürlerinde, cami ve medrese süslemelerinde, mermer, taş ve ağaç oymalarında, ninelerimiz, annelerimiz iğne oyalarında, mendillerde, başını koyduğu yastığın kaneviçelerinde, kızlarımızın çeyizlerinde işlenmiş nakışlarında, yazmaların oyalarında, silah kabzalarında, dokuduğu kilim, halı ve heybede, kaſtanda, şiirlerinde, şarkılarında... Kısacası hayatın her yerinde gülü dillendirmiş, yaşamıştır ve yaşatmıştır. Milletimiz bugün; köylü ve kentlisiyle, kasabalı

ve şehirlisiyle kadın ve kızlarına gülle münasib isimler vermişler ve hâlâ da vermektedirler. İşte onlardan tespit edebildiklerimizden bazıları: Gül, Gülbahar, Gülben Gülberk, Gülbeyaz Gülçehre, Gülçiçek, Güldem, Güldeste Gülefşan, Gülefsun, Gülfem, Gülfer,Gülfiliz, Gülfidan,Gülhan, Gülenaz, Güleser Gülnaz, Gülay, Güldalı, Güldane Gülenay Gülbeyaz, Gülbeden, Gülhanım Gülkadın,Gülenda, Güllü,Gülnar, Gülnur, Gülnaz Gülten Gülkız,Gülnûş, Gülistan, Gülsen,Gülseren, Gülsüm, Güldane, Güldalı, Gülderen, Gülizar, Gülistan Gülpembe, Gülperi, Gülruhsar, Gülşah, Güllüşah, Gülşan,Gülhan Gülçin, Gülçiçek, Gülümser, Gülgün, Gülfidan Gülendam, Güllü, Gülce, Gülfer, Gülben, Gülden, Gülefer, Güler, Gülazer, Gülizar, Gülnihal, Gülnisâ, Gülten, , Gülsena, Güliz, Gülizâr,Gülsün, Gülen, Güldeste, Güldalı, Gülriz, Gülsoy, Gülsen, Gülümser,Gülin, Gülzade, Gülnare, Güldal, Gülfer, Gülfiye, Gülcan Gülhan, Ayşegül, Aygül, Esengül, Fatmagül,Gönlügül, Kırgülü,Mervegül, Nakşıgül Nargül, Nurgül, Yazgülü Yurdagül, Songül, Gonca, Goncagül, Betigül, Yazgülü, Kırgülü…, gibi binlerce güllü isim taşıyan insanımız vardır. Gülcemal, Gülbey, isimleri de erkeklere örnektir. Ahmet Kocabaş, Güllerin Efendisi adlı yazısında bir hatırasını okuyucusuyla köşe yazısında şöyle paylaşır: “Doğu Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden İstanbul’a, Ankara’ya ve başka şehirlere akın eden halkımız var… Adlarını

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 245


Gül Şehri DİYARBAKIR öğreniyorum. Bilhassa kadın adları dikkatimi çekiyor. Bu güllü isimlerin, Anadolu’muzu gül bahçesine çeviren bu güzel adların, bu derece ısrarla niçin konulduklarını aslında ben biliyorum. Ama yine de bilmemezlikten gelerek soruyorum: —Sizin oralarda gül bahçeleri çok olmalı… Köy evlerinin bahçelerinde çok mu çiçek yetiştirirsiniz siz? Adı Güldalı olan kadın cevap veriyor: —Hayır beğ! Bizim oralarda çiçek bahçesi ne gezer? Biz toprağı tarla diye kullanırız. —Peki, kızlarınıza bu kadar çok ve bu kadar güzel gül adlarını, yoksa gül’e hasret duyduğunuz için mi koyuyorsunuz? —Hayır, beğ, bizim hasret duyduğumuz başkadır. Bizim oralarda inanılır ki gül, Hz. Muhammed’in (s.a.s) remzidir.� 3. GÜL VE BÜLBÜL Farsça’da genel anlam itibariyle bütün çiçeklere “gûl” denir. Çoğulu “Gulân”dır. Yani “Güller” demektir. Bu anlayışla bakıldığında tüm çiçekler güldür. Gül; güzelliğin inceliğin, zarafetin, nezahetin sembolüdür. Gül sevgisi medeniyetimizde İslam milletinin örf ve ananelerine o kadar geniş girmiş ki her yerde gül kelimesini başlangıç olarak görürüz. İşte bu kadar ge-

246

niş alanda beğenilen güllerimiz, aynı şekilde sayısı türü ve karışımı bakımından da duygularımıza hitabı farklılık gösterir. Aynı zamanda gül, kültürümüzde çok sık kullanılan motiflerden birisidir. Gül, çeşitli vasıflarıyla daha çok sevgilinin sembolü olarak kabul görmüştür. Bu yüzden gül bülbülün, şairlerin ve âşıkların ilham kaynağı, çiçeklerin de sultanıdır. “Bülbül niyâz, gül ise nâz eder. Onu yetiştirmek çok emek ve zahmet gerektirir. Çünkü gül nârindir, latiſtir nazlı oluşu da bu yüzdendir. Gül maşuk, bülbül ise âşıktır; onların aşkları dillere destandır. Bülbül, gül’e âşıktır ve bu aşk özünde tüm mevcûdâtın aşkını da sembolize etmektedir. Çünkü kâinât, “aşk” üzerine yaratılmış ve bu duygu Allah tarafından varlığın özüne âdetâ nakşedilmiştir. Bezm-i Elest’teki ikrârdan sonra ruhlar bedenlere girmiş ve o andan itibaren de özüne veya benliğine nakşedilmiş O İlâhî güzelliği aramaya koyulmuştur. Bülbülün gül’e olan aşkı ise bu yönüyle ilk ve Mutlak güzelliğe ulaşmayı, onu idrâk etmeyi amaçlayan İlâhî bir aşktır. Bu durumda da gül, beşerî aşktan İlâhî aşka yükselişin bir basamağıdır ve bülbülün gül’e olan çileli aşk yolculuğunu başarı ile tamamlamasını gerektirmektedir. Gül’ün dikeni ise rakibdir. Rakib, bülbülün gül’e ulaşmasında en büyük engeldir; ancak bu bülbülün gül’e olan aşkını daha da artırır. Gülün açılmadan önceki hâli goncadır, gonca, kapalıdır; içerisinde sırlar barındırır. O bu hâliyle sanki kâğıttan dürülmüş bir tomar-


dır. Sabâ rüzgârı goncayı açıp, yapraklarını çevirir; bülbül ise gül dalına konarak ondan letâif öğrenir. Bazen de gül eline bir tef alıp bülbülden fenn-i edvâr (musikî ilmi) öğrenir. “Gül ü Bülbül” adıyla bilinen bu edebiyat türünde gül ile bülbül arasındaki aşkı anlatan mesnevi tarzında temsili hikâyelerin yazıldığı eserler vardır. Bu terim bu tür hikâyelerin ortak adıdır. Bülbül kendisine naz ve cefa eden güle âşıktır. Bülbülün terennümü ya güle olan aşkını ve ıstırabını ilan içindir. Ya da aşkının ıstırabını ifade içindir.277 Gül ve Bülbül fenomeni İran edebiyatından Arap edebiyatına girmiş oradan da Doğu kültürünün Avrupa’ya geçişinde önemli iki kapı olan İspanya ve Sicilya yoluyla Batı’ya ulaşmıştır. Türk edebiyatında bu adla birçok eser kaleme alınmış olmasına rağmen konuların işlenişi farklı biçimlerde olmuştur.278 Edebiyatımızda gül ile bülbül arasındaki münasebet çok işlenmiştir. Bu iki ayrılmaz parça arasında başka bir efsane de şöyle anlatılır: Gülün rengi eskiden bu kadar kırmızı değilmiş; gülün hasretinden dolayı bülbülün döktüğü kanlı gözyaşları,

gülün rengini böyle kan kırmızısına döndürmüş. Ey bahçedeki bütün çiçeklerin sertacı, bahara o kadar hükmetmişsin ki, bahara “gül mevsimi” demişler. Gönüllerdeki saltanatın o kadar geniştir ki, yeryüzünün her yerinde gülmeyi sen Öğretirsin. Herhâlde ondan dolayı gülen, handan, dahhak kalıpları sana pek münasip düşmüş. Sana bu bahar bir başka bakacak, seni bir başka koklayacağım. Gül yüzlülerin baharının yakın olduğu şu dönemde ey gül-i râna gönlümüzde senin ayrı bir yerin var.279

277 İslam Ansiklopedisi, M.E. B. İstanbul 1970, c. 2, s. 832–833. 278 Özkan, Mustafa, “Gül ü Bülbül”, DİA, c.14, s. 222.

279 http://www.facebook.com/topic. php?uid=100268703334&topic=9608 (erişim tarihi: 25 Temmuz 2009)

Gül cennet çiçeğidir, İbrahim Peygamber Nemrut tarafından ateşe atılınca ateşin gül bahçesine dönüşmesini hatırlatır. “İnanışa göre Nemrut tarafından ateşe atılan Hz. İbrahim’in önünde saf bağlayan kuşlardan birisi O’nunla birlikte kendisini ateşe bırakır ve Allah’ın Halîli ve elçisi olan Hz. İbrahim’e o zor anında eşlik eder. Kendisine hoş gelen bu hareketi sebebiyle Hak Tealâ onu mükâfatlandırmak ister ve Cebrail vasıtasıyla ne dilediğini sorar. O da Yüce Allah’ın bin isminden yalnızca yüzünü bildiğini söyleyerek kalan dokuz yüzünün de öğ-

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 247


Gül Şehri DİYARBAKIR retilmesini ister. İşte Allah’ın, bütün isimlerini, öğrettiği o kuş, kıyamete dek gönülleri bağlayan sesiyle Yüce Yaratıcı’nın isimlerini haykıran bülbüldür.” Gonca hâlindeyken Züleyha’nın halvetidir, açılması Hz. Yusuf’un dâmeninin çâk olup Züleyha’nın odasından çıkısını hatırlatır, onun açılması yine İsrafil’in Sûr’a üflemesini, ölülerin dirilmesini ve tabiatın yeniden cân buluşunu hatırlatır. Gül, Hz. Mûsâ’nın isteği üzerine Allah’ın Tûr Dağı���na tecellisini, Mansûr’un dar ağacına bas aşağı asılmasını hatırlatır. Sabâ rüzgârının gül’ün yapraklarını çemenlikte gezdirmesi, Hz. Süleyman’ın tahtını yele vermesini, şekli ise O’nun canlılara hükmeden yüzüğünü hatırlatır. Kısacası gül, bize hem beşerî hem de ilâhî aşkı hatırlatır ve sembolize eder.280 Efsaneye göre bülbül güle âşıktır. Gül önce solgun bir ak güldür, goncanın seher vakti açtığı sanılır, bülbül bütün gece bu anı bekler. Gonca açılacaktır, bülbül seyredecektir, ama beklediği anı yaşayamadan 280 İpek, Abdülmuttalip, Klasik Türk Şiirinde Gül Redifli Kasideler, Yüksek Lisans Tezi, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Elazığ 2008, Giriş, s. 16.

248

uykuya dalar, goncanın açılışını seyredemez. Her seferinde fırsatı kaçırır... Gül mevsimi geçer bülbül lal olur. Gül mevsimi gelir ötmeye başlar, gülün açılmasını kendi muhabbetine karşılık vermesini bekler, bülbül öter, gül naz eder. Bülbül hasretle gülün dalına konar ama daldaki dikeni fark etmez, diken bülbülün göğsüne batar, al kanlar sızar bülbülden... Gülün toprağına akan kanlar yağmur suyuyla gülfidanına geçer ve ondan sonra beyaz gül kıpkırmızı açmaya başlar. Bu yüzden “gülün kırmızısı bülbülün kanındandır” ya da “… bülbülün ölümüne sebep olan gül hicabından kızarır” denir. Şiirler bundan dolayı bülbülgül-diken üçlüsü üzerine kurulur. Artık sevda nimeti, külfeti ile beraberdir. Efsaneden gerçek sözler yerleşir hafızamıza; “gülü seven dikenine katlanır”, “gül dikensiz olmaz”... Gülün çilesi hiç bitmez.“Gül der ki: Benim yüzüm kadar güzel başka yüz almadığı hâlde gülsuyu çıkaranların bana çektirdikleri azab nedendir? Bir bilsem... Bülbül buna kendi terennümüyle şu cevabı verir: “Dünyada bir gün güldüğü için bir yıl azap çekmeyen kim vardır?” derken; Ömer Hayyam, gonca hâlindeki gülün halveti temsil ettiğini, açılınca


da can sırrını fâş ettiğini dile getirmiştir. Gül mevsimi kısadır. Bu bakımdan gül insana faniliğini hatırlatır. Hazana ermesiyle gülistan harab olur, bağlar bozulur. Küçük bir temasla bile gül hemen soluverirse hassas insan da gül gibi dostlarından gelen küçük bir sözden bile alınabilir. Divan edebiyatımızda sayısız manzum ve teşbihe konu olan bu güzel çiçek, insanımıza o kadar yakındır ki, “Gülü tarife ne hacet” dedirtivermiştir. Halk edebiyatımızda mani ve türkülerde en az divan edebiyatındaki kadar işlenmiştir: “Gül ezerler gül ezerler, Gülü tabağa dizerler” gibi mısralar pek çoktur. Namık Kemal vatanı anneye benzettiği şiirinde: “yeni açmış gül” motifini kullanır. Ahmet Haşim, gülü Doğu medeniyetinin simgesi olarak değerlendirir. Güller, arza doğru başını eğmiş kırmızının en güzeliyle devamlı ağlamaktadır. Bir başka şiirde: “Eğilmiş arza kanar muttasıl kanar güller.” “Yorgun gözümün halkalarında Güller gibi geçer oldu nümayan Güller gibi... Sonsuz iri güller” İslam mitolojisi ve tasavvuf anlayışında ise, gül ilahî güzelliği temsil eder. Çiçeklerin doğuşu hakkında Taberî Tarihi’nde bir efsane anlatılır. Bu efsanede Hz. Âdem ile Havva’nın üzerinde kuruyup yere dökülen cennet yaprak-

larının güzel kokulu bitkiler hâlinde uç verdiği söylenir. Gül de bu bitkilerden biridir. Doğu mitolojisinde de gül, aşkın her çeşidinde sevgiliyi temsil eder. Bülbül ise onun aşkıyla yanıp tutuşan âşıktır. Bir başka efsaneye göre, gülün rengi eskiden kırmızı değilmiş ve bülbüle de hiç yüz vermiyormuş. Gülün bu kayıtsızlığına dayanamayan bülbül, günün her birinde gidip onun gövdesine konuvermiş. Dikenler bülbülün göğsüne batınca akan kan gülün dibine dökülmüş ve köklerinden damarlarına doğru yayılmış. Gül, işte o günden sonra kan kırmızı açmaya başlamış. 4. RENKLERİYLE GÜLLERİN DİLİ Kâinatın kusursuzluğunu ve tüm bitkilerin sırrını kendinde toplamış bir sultandır gül... Ona yüklenen anlamlar mı onu böyle eşsiz kılar, yoksa eşsizliği mi ona bunca anlamlar yüklenmesini sağlar bilinmez ama saf güzelliği ve kokusu yönünden güllere eşdeğer çiçek yoktur bitkiler âleminde. Gül, her yerde en iyilere layıktır. Halkımız arasında kırmızı gül aşk, gençlik; beyaz gül murat ve ümit; siyah gül kötü kader ve ölüm karşılığı olarak kullanılır. Taçlarının eşi bulunmaz kadifeliğine, zümrüt yeşili yapraklarının kusursuz orantısına ya da taçların ortasına kurulan etaminin erimiş altınına her ozan vurulmuştur.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 249


Gül Şehri DİYARBAKIR Çiçekler ve Güller bir araya getirilerek ve düzenlenerek duygularımızın hoş bir ifadesi olarak sunulabilirler. Dikenleri ayıklanmış, sadece yaprakları ile birlikte bir gül goncası; “Artık korkmuyorum, umut ediyorum” anlamına gelir. Dikenleri ve yapraklarının hepsi ayıklanmış sadece bir gül goncası ise; “Umut edecek veya korkacak bir şey yok.” anlamına gelir. İki gonca üzerinde tam açılmış bir gül ise gizlilik anlamını ifade eder. Verilen Gül’e dudaklarla dokunmak; “Evet”, verilen gülün taç yapraklarını kopartıp atmak ise; “Hayır” anlamına gelir. Eğer bir gül çiçeği ters çevrilmiş olarak verilirse anlamı da tersini ifade eder. Her ne kadar ilmî olarak renklerin dilini ispat etmek çok mümkün olmasa da bir kültürü ifade etmesi açısından burada halk arasında güllerin renklerine göre dili ile ilgili birkaç yaygın bilgiyi aktarmak istiyoruz. Edebiyatımızda ve halk arasında en çok sözü edilen çiçek kırmızı gül’dür. Güller insanoğlunun bildiği, aşkı, sihri, sevgiyi, ümidi ihtirası sembolize eden ilk çiçeklerden biridir. Kırmızı Gül: “Seni Seviyorum”, Tutku, Güzellik ifade eder. Kırmızı Gül Tomurcuğu: Temizlik, Masumluğu ifade eder. “Ben sana uygunum.” Kırmızı Gül Yaprağı: Saf güzellik, “Ben senin mutlu olmanı istiyorum.” Koyu Kırmızı Gül: “Senin aşkın için ölüyorum.” Çok Koyu Kırmızı Gül; Utangaçlık, Hayâ, edep, ar, iffet ifade eder. Aşırı Koyu Kırmızı Gül;”Ben son nefesini verene

250

kadar seni bekleyeceğim .” Kırmızı ve beyaz karışımlı gül; birliktelik anlamına gelir.”Senin için ölürüm bile, bizin aşkımız her şeyden üstündür.” birlikte yaşamak istediğini belirtir. Dikensiz Gül; erken arkadaşlık ve birlikteliği istemeyi de ifade eder. Mercan Renkli Güller; arzulu, tutkulu, istekli ve şehvetli olduğunuzu ifade eder. Beyaz renk olarak; Masumiyet, Saflık, Temizlik, Gizlilik, Saygı, Alçakgönüllülük, Korku, Layık Olma, Sır Saklama, gibi erdemleri ifade eder. Beyaz Gonca Gül; aşk’tan habersiz kalp” anlamına da gelir. Ayrıca “Ben sana değer veriyorum” anlamını da ifade eder. Beyaz Gül Tomurcuğu: İffet, Namus. , Küçük Beyaz Gül; “Âşık olmak için siz genç sayılırsınız.” Solmuş Beyaz Gül, “Bir ömür boyu aşk için yemin etmek,”, Sarı renk; Sevinç, Dostluk, Arkadaşlık, Kıvanç, Memnuniyet, Sıcak Sevgi, Kıskançlık ifade eder. Sarı Gül:”Seni Seviyorum”, Arkadaşlık, “Senin aşkından yoruldum.”,İffetsizlik, Kıskançlık, “Arkadaşlığımızı bitirelim.” şeklinde mesaj vermektedir. Ayrıca yine Sarı Gül; azalan sevgiyi ve aşkı da ifade eder. Ayrıca arkadaşlık ve sevinçli olduğu anlamına da gelir. Küçük Sarı Gül “arkadaşlığımızı bitirelim ama öfkelenmek yok.” Orta Hacimli Sarı Gül: “Sen ikiyüzlüsün.”demektedir. Çok Katmerli Taç Yapraklı Gül Gurur, Övünç, İſtihar ,”Bana Gülme!” Tek Taç Yapraklı Gül: Saf, temiz kutsal, ilahi aşk, Saygı, Hürmet, itibar. Bir tomurcuk ve İki Gül Çiçekli Gül:”Onu şimdilik gizli tut, sakla” Çiçek Dolu Gül: “Ben evli bir bayanım.” Üç Tomurcuklu, Bir çiçekli Gül: “Sonsuza kadar


onu sakla, gizli tut.” Dikenli Tomurcuk Gül: Saflık, Masumiyet. Dikeni Az Gül: İçten, Samimi ve arkadaşça.” Gül Yaprağı: “Ümit var ona sarıl.” Gül sapı veya dalı: Üzüntü, sıkıntı ifade eder. Gül Dikeni: “Her bulut gümüş bir çizgiye sahiptir.” Pempe Gül; gönül koyma anlamını da gelir. Ayrıca mükemmel mutluluk ifadesidir. Büyük Çiçekli pempe Gül: “Ben hamileyim.” Koyu Pempe ; “Teşekkür Ederim” anlamına gelir. Buket Güller; şükranlığı, minnettarlığı ifade eder. Yabani Gül: Kalbini sunmak. 281 5. GÜL ÜZERİNE SÖYLENMİŞ SÖZLER “…bir gülün fıtratında güzel kokmak vardır ve her sabah güne, güzel kokularını çevresine yayarak başlar. Hiçbir zaman, ‘ben bugün güzel kokmayacağım’ demez. O tatlı kokusunu kimlerden saklayıp, kimlere yansıtacağının veya o tatlı kokusu sayesinde acaba neler kazanabileceğinin hesabına girmez… O sadece güzel kokar ve bunu hiçbir ayrım gütmeden, tüm çevresine yayar… Hepsi bu. Aslında bizler de bir bakıma güllere benzeriz. Her birimizin fıtratında, kimi zaman gösteremediğimiz, göstermesini bilemediğimiz ya da akıl edemediğimiz bir sevgi duygusu 281 http://www.gulevi.net/gul/gmanasi.htm

vardır. Bizlerde eksik olan sevgi değil; bu sevgiyi, hiçbir karşılık beklemeden paylaşabilmeyi öğrenmemiz gerekiyor sadece… Tıpkı gülün kokusunu, ay’ın parlaklığını, güneşin sıcaklığını herkesle paylaşması gibi… Onu hak edip etmediğini düşünmeden… Çıkar hesaplarına girmeden…” “Gül bitirmek için toprak olmalı, insan yetiştirmek için toprak olmalı; cennete ehil olmak için yine toprak olmalı.” Toprak olmak istiyorum Allahım! İnsanlar beni gördükleri zaman topraktan gelip yine toprağa gideceklerini hatırlasınlar.. Her gidişin Sana olduğunu bilsinler... Güller bitsin üzerimde ve yükselsinler göğe doğru. Bülbüller, varlığıma şükrederek şakısınlar seher vakitleri, güllerin koynundan güne merhaba derken... Sevgi için...282 Sadi Şirazi, ünlü eseri Bostan ve Gülistan’da anlatır. Bir avuç toprak aldım der, gül kokuyordu. Sordum, senin aslî kokun bu değil, sen bu kokuyu nereden aldın? Cevap şöyledir: Ben bir gül ağacının dibinin toprağıydım, onun kokusu bana sindi, işte bu nedenle gül kokuyorum... 282 Şahin, Erol; “Gül Bitirmek İçin”, Sızıntı, Mart 1998 Yıl: 20, Sayı: 230

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 251


Gül Şehri DİYARBAKIR “Dikensiz gül olmaz” Robert Herick “En güzel güller en çabuk solarlar” Andre Maurois “Güle kıymet verilmezdi, Âşık ve maşuk olmasa” Aşık Veysel “Gül bahçesinden maksadımız Şah’ın lütfudur.” “Gülün dostu dikendir.” ”Her diken gül vermez” Mevlana “Her insanın dikeni vardır, gülü vardır Gülünü görecek, oradan seveceksin.” Esat Çoşan “Herkes bir şeyden hoşlanmaz ki, kimi gider dikeni koparır, kimi gülü. Seneca Karaçalıda gül bitmez” Karacaoğlan “Ömrünü geçirse de güllerle bahçıvanlar, bir gülü yeryüzünde gülden güzel kim anlar?” Faruk Nafız Çamlıbel “Seher yelinden gül perişan olur, odun perişan olmaz” Sadi “Senden bilirim yok bana bir faide ey gül, Gül yağını eller sürünür çatlasa bülbül.” Nevres-i Kadim “Şu illerin taşı hiç bana değmez, İlle dostun gülü yaralar beni.” Pir Sultan Abdal

252

“Ya kırmızı gülden ayrı yaşamalı yahut dikenin acılarını hoş görmeli.” Sadi 283 “Toprak ol! Toprak ki gül bitiresin; zira topraktan başkasının gül bitirmesi söz konusu değildir… Gül bitirmek için toprak olmalı, insan yetiştirmek için toprak olmalı; cennete ehil olmak için yine toprak olmalı.” *** 284 Sonuç Elhasıl; gülün tarihi insanlık tarihi kadar eskidir. O, hemen her kültürün özellikle de Türkİslam medeniyetinin önemli bir sembolüdür. Gülün insanlar için ne kadar önemli olduğunu geçen milyonlarca yıllardan anlamaktayız. Gül; kokusu, muhtelif renk ve desenlerde oluşu, güzelliği ile hem çiçeklerin prensesi hem de gönüllerin sultanı olmuştur. Şairlerin dilinde sevgiliye muhabbetin ilanında bir aracıdır. Âdem ile Havva’nın yasaklı meyveyi yemeleri sonucunda Allah’a karşı duydukları hicaptan dolayı edep yerlerini örtmek için kullandıkları cennet yaprakları, üzerlerinde kurumuş ve sonra yere dökülmüş, dökülen bu cennet yaprakları güzel kokulu bitkiler şeklinde uç vermiş. İşte gülün bu bitkilerden biri olduğuna inanılır. Batı kültüründe gülün kırmızı rengi İsa’nın ka283 http://www.mumsema.org/alfabetik-siralamaguzel-sozler/36117-gul-ile-ilgili-sozler.html 284 Sızıntı, “Ölçü” Mart 1998 Yıl: 20 Sayı: 230.


nını ve Meryem Ana’nın iffetini simgelemektedir. Gül, Hıristiyanlığın ilk çağlarında Hz. İsa’nın mistik bir sembolü olmuştur. Müslümanlarda ise, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) mübarek terinin kokusu, Gülpembe teninin rengi olarak tefeül edilir. Bektaşî kültürüne göre Hz. Ali Efendimiz ruhunu, Selman ı Farisi’ye getirttiği bir demet gülü, koklayarak teslim etmiştir. O’nu koklayarak ölmek ne şeref! Bu yüzden Bektaşi geleneğinde gülün önemli bir yeri vardır. Gül ile başlayan veya biten herhangi bir ismi çağırırken gülün inceliği dilimizi okşar, dudaklarımızı süsler. O kız çocuklarının adının başına âdeta bir kurdeladır. Sanki onsuz çağrılan bir kızın adı öksüzdür, boynu büküktür, onun adı eksik söylenmiştir.

Ninelerimizin tezgâhında ve ıstarında dokuduğu, hemen hemen bir ömrünü oturarak üzerinde geçirdiği halı-kilimlerinde, bineğinin terkisine attığı heybelerinde, içine un koyduğu keçi kılı veya koyunyününden dokuduğu un çuvallarında, sırtına aldığı kaſtanında, şairlerin şiirlerinde, âşıkların şarkılarında... Kısacası hayatın her anında ve her alanında gülü sembolleştirmiş, dillendirmiş ve yaşatmıştır. İşte bu medeniyet bir bakıma bu açıdan bir gül medeniyetidir. Sevgi saygı ve hoşgörü medeniyetidir. O medeniyetin çocukları ve torunları olarak bizlere düşen şey de, pek çok güzel özelliğini gül remziyle bütün dünyaya göstermiş olan atalarımızın şanlı mirasını yaşamak, yaşatmak; evrensel anlamda tanıtmak, bilinmesine hizmet etmektir. Bu hepimize bir vefa borcudur.

Müslüman milletler, yazdıkları kitapların kapağında, elyazması Kur’an sayfalarında hizip, cüz vb. işaretlemelerinde tezhip olarak, minyatürlerinde, cami ve medrese süslemelerinde, mermer, taş ve ağaç oymalarında, mezar taşlarında gülü motif olarak kullanmışlardır. Ninelerimiz, annelerimiz iğne oyalarında, mendillerinde, başını koyduğu yastığının kenar işlemelerinde, genç kızlarımızın çeyizlerinde yazmaların oyalarında, silah kabzalarında, aksakallı nur yüzlü dedelerimizin bastonlarının sapında süs olmuştur.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 253


TÜRK İSLAM KÜLTÜRÜNDE GÜL ALGISI

Yrd. Doç. Dr. Orhan ATEŞ

Dicle Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi


GİRİŞ Toplumların inançlarından ve hayata bakış biçimlerinden neşet eden farklı varlık tasavvurları vardır. Anadolu insanı özellikle İslam ile tanıştıktan sonra varlığı, tesadüfî bir var oluşun neticesi değil her şeyi bilen ve her şeye güç yetiren aynı zaman da güzellik ve merhamet kaynağı bir yaratıcının eseri ve insanoğluna yüklenmiş ilahî bir emanet olarak görmüştür. Bu bakış açısı ile yaratılmış libasını giyen mahlûkat yalnızca insana yabancı olmaktan kurtulmakla kalmamış bir emanet-i ilahî olması yönü ile de insanın şer/tahripkâr yanına karşı da korunmaya alınmıştır. Tek bir yaratıcının eseri olması nedeniyle insan, dünyanın her yerinde aynı insan olmakla beraber kültürel açıdan285 farklı estetik algılara286 sahiptir. İnsanoğlunun diğer ihtiyaçlarına cömert bir şekilde karşılık veren hikmet sahibi Yüce Yaratıcı insanın estetik duygularını doyuracak objeleri de yaratmayı ihmal etmemiştir. Aslında varlıklar içerisinde kâinatın estetik donanımını değerlendirebilecek tek varlık insandır. Gül hem görünen suretindeki güzellikle hem de kendisine yüklenen farklı anlamları ihtiva eden görünmeyen siretindeki/teşbihlerindeki güzellik ile bediî duygularımızı okşayan güzellik objelerinin başında gelir. Öyle ki gül, insan ruhunu büyüleyen güzelliği ile farklı 285 Giddens, Anthony, Sosyoloji, (Çev. Günseli Altaylar), İstanbul 2009, s. 31. 286 Soygür, Haldun, “Sanat ve Delilik”, s.1

kültürlere sahip her toplumun estetik duygularını cezp etmeyi başarmıştır.287 Hayatın her alanını gül bahçesine dönüştüren insanımız semtine “Gülhane”; evladına “Gülpare”;288 sevgilisine “Gülnazar”; bahçesine “Gülşen” bahtı açık olana “Bahtıgül” ; vefalı olanına “Yargül” demiştir. Anadolu’da gül ile başlayan ve gülle biten yaklaşık yüz elliye yakın isim tespit edilmiştir.289 Osmanlı tarihinde gül önemli bir yer tutar. Fatih Sultan Mehmet zamanında yapılan Topkapı Sarayının Hasbahçesinin bir bölümü güllere ayrılarak sarayın ihtiyacı olan güller buradan karşılanmıştır. Ayrıca bölge Gülhane adını buradan almıştır.290 Aslında varlık âleminde gül dahil hiçbir varlık insan kadar güzel değildir.291 Fakat insana ait bu güzelliğin tasvirinde veya teşbihinde başka bir nesne kullanılacaksa bu ihtiyacı evrende en güzel karşılayacak obje güldür. İslâm coğrafyasında gül, şiir başta olmak üzere her türlü bediî sanatın vazgeçilmez objesi olmuş287 Chevalier, Jean; Gheerbrant Alain, A Dictionary of Sembols, London 1996, s. 813–815. 288 İnsanımız çocuklarına isim koyarken gülden mürekkep yaklaşık yüz elliye yakın isim türetmiştir. Gül Kitabı, Akkuş, Mehmet, “İsimlerimizde Gülün Kokusu ve Rengi”, s. 67. 289 Akkuş, Mehmet, Gül Kitabı, “İsimlerimizde Gülün Rengi ve Kokusu”, 63–64. 290 Ateş, Erdoğan; Dikmen, Melek. K., Gül Kitabı “Şarkılarda Gül”, 87. 291 Kur’an-ı Kerim, 95/4.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 255


Gül Şehri DİYARBAKIR tur. Şairler gazellerini292, kasidelerini293 gülle süsleyerek satır aralarına gül kokularını serpiştirmiştir. Klasik şiirimizde sevgili gül üzerinden anlatılır. Gül maşuktur ona aşk nameleri döken aşık da bülbül. Özellikle sevgiliye sesleniş söz konusu olduğunda âşık sevgiliye olan duygularını gül üzerinden anlatır. Sevgilinin güzelliği kristalize edilir ve gül üzerinden anlatılırken bir taraſtan sevgilinin eşsiz güzelliği vurgulanır öte yandan gülün masumiyeti ile bu güzellik müstehcenlikten korunur. Yavuz Bülent Bakiler gönül aynasında sevilen kadını, Senin için yüreğimde bir gül açardı, Uzat şafaklarımın en güzel gülü Hani senin simsiyah saçların vardı Sağında solunda iki örgülü294, mısralarıyla yürekte açan bir gül ile anlatır. Ateş’in mısralarında ise “Sevilen Kadının” sevilmekten kaynaklanan ruhundaki derin coşku kırmızı gül olarak yanaklarına yansır; Ben sevilen kadını Yanaklarından tanırım Yanakları Al al, kırmızı gül tarlası gibidir Yüzünde aşkın gülbaharı 292 Tarlan, Ali Nihat, Gül Kitabı, Ahmet Paşa Divanı, Ankara 1992, s. 204-205 293 Mazıoğlu, Hasibe, Gül Kitabı, Fuzuli ve Türkçr Divanı’ndan Seçmeler, s.48- 58. 294 Bakiler, Yavuz Bülent, “Git Artık”, Yalnızlık, İst 1989, s.22.

256

Bakana tebessüm aynası gibidir. Ben sevilen kadını Sözlerinden tanırım Hecelerinde Sarmaşık kokusu vardır Namelerinde öyle bir huzur ki Aşkla söylenmiş bin bir şarkının dokusu vardır.295 Müslümanlar için gül hayatın bizatihi kendisidir. Öyle ki hayatın içi gülle doldurularak eylemlerin tamamı güle teşbih edilmiştir. Bu sebeple Hz. Peygamber (as) yaşadığı devre “Gül Devri” denilmiştir. Gül alırız gül satarız. Gülü gül ile tartarız. Terazimiz güldür bizim… Ve Müslümanlar gül kadar temiz ve berrak bir devrin özlemi ile yaşamışlardır. Güller insanlığın kardeşçe, eşitlik ve adalet içerisinde yaşayacağı bir dünyaya giden yolların süsü olarak addedilmiştir; Çiçek dik, gül dik Hakk’a giden yollara Kelepçe vur, zincir vur mazlumu ezen kollara296

Bizler,

Veysel’in

sözüyle

toprağı

seven,

295 Ateş, Orhan, “Ben Seven Kadını Gözlerinden Tanırım”, yayımlanmamış şiir. 296 Ateş, yayımlanmamış şiir.


Yunus’un diliyle öfkeyi yeren, gül ülkesinde Mecnun ile aşkı deren bir medeniyetin mensuplarıyız. Bu medeniyetin mensupları ne elleriyle ne dilleriyle başkalarına zarar verirler. Gül Çağrışımları Farsça bir kelime olan “gül” klasik edebiyatımızda aşkın, maşukun, bekâretin, güzelliğin ve saffetin simgesi olarak işlenmiştir. Hayran olunan sevgilinin her bir durumu gül üzerinden anlatılmıştır. Sevgili, gül yanaklıdır, gül dudaklıdır, gül endamlıdır. Nedim bir beytinde sevgiliye şöyle seslenir; “Gülüm şöyle, gülüm böyle demektir yâre mu’tâdım Seni ey gül sever cânım ki cânâne hitabımsın.” Gül söz konusu olunca insanımız bediî duygularını en üst seviyede kullanmıştır. Gül şekilsel olarak işret (zikir) meclisinin kadehine teşbih edilmiştir. Gülün kırmızılığı şaraba benzetilir. Bu bağlamda “Mey-i gül- fâm” terkibi çok bilinir.297 Gül, diğer çiçekler gibi her hangi bir çiçek olmanın ötesinde Hz. Peygamber’in remzi olması yönü ile psikolojik bir objeye dönüşerek müminler nazarında manevi bir anlam yüklen297 Andı, M. Fatih, “Modern Türk Şiirinde Gül İmajı” s. 3

miştir. Yaratılmışların en güzeline remz olan gül maddi güzelliğine manevi bir güzellik katarak Hz. Peygamber ile kendisini süslemiştir. Gül Muhammed teridür bülbül onun yâridir Ol gül ile ezeli cihâna bile geldüm298 Bu toplum Allah’tan sonra en çok sevdiği Hz. Peygamber’i gül ile sembolize etmiştir. Peygamber’in eline silah değil gül vermiştir. Onu kılıçlarla değil güllerle tasvir etmiştir. Gülün kokusu Hz. Peygamber’in terine nispet edilmiştir. Hz. Peygamber terlediğinde etrafına gül kokuları dağıldığından sahabe (r. anhum) yanına toplanırdı.299 Hak anı öğdü yaratdı sevdi habibim didi, Yir yüzünde cümle çiçek Mustafa’nın teridir.300 Hz. Peygamberin kokusu gül kokusuna benzetildiği için Anadolu’nun birçok yerinde gül koklarken salâvat getirme âdeti yerleşmiştir.301 298 Tatçı, Mustafa, Yunus Emre Divanı II, Kültür Bakanlığı Yay. Ankara 1990, s. 209. 299 Bursevî, Muhammed b. Abdurrahman es-Sahavî, el Makâsıdu’l- Hasene fi Beyani Kesîrin Mine’l-Ehâdisi’lMeşhure, vr. 1b. 300 Tatçı, Mustafa, age. s. 96. 301 Andı, M. Fatih, “Modern Türk Şiirinde Gül İmajı”

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 257


Gül Şehri DİYARBAKIR Hz. Peygamber’in Hz. Hatice (r. anha) ile olan dönemi goncaya, Hz. Aişe (r. anha) annemizle olan dönemi ise açılmış güle benzetilmiştir. Arif Nihat Asya Hz. Peygamber’in bu durumunu Hadîce’nin goncası Âişe’nin gülüydün, şeklinde anlatır. Tasavvufi sembolizmde gonca halindeki gül Tevhid’i "birliği", açılmış gül ise "birliğin çokluk halinde görünüşü" olan kesreti temsil eder. Gül bahçesi "gönül açıklığı, kirinden pasından temizlenerek, ilahi güzelliğin yansımasına hazır hale gelmiş kalbi", gonca, "insanın kendisiyle ve Allah ile baş başa kalmasını" simgeler. Buna göre, açılmış gül, "can sırrını açığa vurmak" anlamına gelir. Anadolu insanı Efendimiz’i (as) çağrıştırdığı için gülü çok sevmiştir. Gülden isimler türeterek evlatlarına güllü isimler vermişlerdir. Nihat Sami Banarlı, çocuklarını Gülveren, Gülseren, Gülizar, Gülendam gibi gül isimleriyle çağıran komşu hanım efendiye sorar: s. 3

258

Sizin memlekette çok fazla gül mü var

ki, çocuklarınızı hep bu isimlerle çağırırsınız? -

Hayır, demiş kadın.

Toprağımızda bir tek gül bile yetişmez. Ama gül başka o, Hz. Peygamber’in (as) remzidir. Gül - Muhammed (as) ilişkisi bağlamında Hz. Peygamber’in hayatıyla ilgili özel durumlar gül tasvirleriyle edebiyatımıza yansımıştır. Sevgili Peygamberimizin doğduğu yer gül bahçesi, doğduğu mevsim gül mevsimi ve O annesi Amine’nin biricik gülü olarak anlatılmıştır.302 Gül ehl- tasavvufun kıyafetlerinde mühür olarak kullanılmıştır. Çuha üzerine işlenen gül tarikat taçlarının merkez noktasına dikilmiştir. Arapça “verd” kelimesi gül anlamına gelmektedir. Bu kelimede yer alan “vav” harfi Hz. Muhammed (as) a varis olan kamillere, “rı” harfi Hz. Muhammed (as) in “rauf ve rahîm” isimlerine, “dal” harfi de davetçi anlamında “daî” ismine işarettir. 302 Güngör, Zülfikar, “Edebiyatımızda Gül Sembolü ve Peygamberimiz” Gül Kitabı içerisinde makale, s. 31.


Gül Kadiriyye tarikatının alamet-i farikası olmanın yanında diğer tarikat erbabı tarafından da kullanılmıştır. Kadiriler beş köşeli gülü kullanırlar. Rifaiyye gülüne “celcelutiyye gülü” adı verilir. Bedeviye gülü ise üç daireden oluşur.303 Bir rivayete göre Abdulkadir Geylanî, Hz. Hızır’ın telkini ile Bağdat’a gelir. Bağdatın ileri gelen şeyhleri içi tümüyle dolu bir bardak su göndererek kendisine ihtiyacın olmadığını söylemek isterler. Abdulkadir Geylanî kendisine getirilen su dolu bardağın üzerine bir gül yaprağı koyar ve su getirene şöyle söyler: Var selam söyle bir gül ile su taşmaz.304 Gül kardeşlik Mesajıdır. Güller, gül olma özelliğini kaybetmeden pembe, sarı, kırmızı ve beyazımsıdan oluşan farklı renkleriyle arz-ı endam ederek çıkarlar karşımıza. Renklerin farklı olması onları gül olmaktan çıkarmadığı gibi birbirlerine karşı diken silahını kullanmalarını da gerektirmiyor. Belki de gül oluşları buradan kaynaklanıyor. Yanı başlarında onca potansiyel diken silahına sahip olmalarına rağmen onlar birbirlerine diken atmayı değil gülücük atmayı tercih ediyorlar. Güllerin dilini çözen Bizim Yunus ılık bir Mayıs sabahı sarı gülün ağladığını görür. Çok üzülür. Kadife tenini okşayarak derdin nedir, niçin ağlarsın diye sual eder. Sarı gül önce bir yutkunur sonra da; 303 Muslu, Ramazan, Gül, “Tarikat Gülleri ve Anlamları”, s. 131. 304 İbrahim el-Eşrefî, Risâle-i Gül-i Abâd, vr. 3a.

“Bağcılar komşum kırmızı gülü kopardılar. O, benim yalnızca komşum değil ruhumun yarısıydı. Bağcılar yalnızca onu koparmakla kalmadılar benim ruhumun yarısını kesip aldılar” der. Asırlarca ötelerden gelen “Bizim Yunus’un” sedasına veya yan komşunun bahçesinden gelen bu irfanî sese kulak vermek gerekmez mi! Bizim Yunus laf olsun diye konuşmamıştır sarıçiçekle. Sanki bu mükâlemeye manidar bir mesaj yüklemiştir. O da şudur; gül nasıl gül vasfını kaybetmeden farklı renklerle içinde yaşadığı bağ ve bahçeyi güzelleştiriyorsa; farklı renkler onlar için bir düşmanlığı gerektirmiyorsa, insan da “insan olma” özünü kaybetmeden çok renkliliği ve çok sesliliği ile içinde yaşadığı coğrafyayı şenlendirmelidir. Hatta birbirleri için sevinebilmeli ve gözyaşı dökebilmelidirler. Zira insanlar acılarına ve sevgilerine anlam yükleyerek hayatlarını sürdürürler. Ortak acılar, ortak sevgiler ortak hayatları inşa eder. Gül alırız gül satarız. Gülü gül ile tartarız. Terazimiz güldür bizim… Gül Pür Güzelliktir: Yaratan gülü öylesine güzel yaratmıştır ki onun güzelliğini başka bir obje ile değil yine bir gül ile anlatabiliriz. Gül insanın istisnasız tüm duyularına hitap eden ve ruhları doyuran, benliği esir alan bir güzelliğe sahiptir. Mesela, bir insan düşünün ki sadece gözleri görüyor, gül onu endamıyla büyüler.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 259


Gül Şehri DİYARBAKIR Bir başka insan düşünün ki sadece koku alma melekesi iş görüyor olsun, gül onu kokusuyla mest eder; bir insan düşünün ki sadece dokunma hissetme duygusu faal, gül onu kadife teniyle kendine hayran eder, sadece tat alma duygusu olanı ise şurubuyla kendinden geçirir. Sadece işitme duygusu açık olana gelince gül onu nasıl etkiler dersiniz? Onun için gülün yapacağı bir şey yok mu? Gülün yapacağı bir şey yok ama bu defa iş gül aşkıyla bir ömür en güzel nameleri söyleyen bülbüle düşer. Bülbül gül için öyle gönül yakan aşk nameleri terennüm eder ki duyup da mest olmamak imkânsız bir şeydir. Gülün cazibesinden sadece ölüler uzak kalır. Çünkü; Kokusunu Efendimiz Muhammed’den alır.305 Gülü defalarca kokladıktan sonra göğsümüze hem de kalbimizin üzerine gelecek şekilde takışımız ya da suyla dolu bir sürahiye bırakıp baygın baygın temaşa edişimiz onu tüm duyuları doyuran maddi ve manevi güzelliği sebebiyledir. Gül alırız, gül satarız. Gülü gül ile tartarız. Terazimiz güldür bizim… Gül, Baharla Gelen Hazinelerin Anahtarıdır: 305 Ateş, Orhan, yayımlanmamış şiir.

260

Çok ağır ve zor geçen bir kışın ardından gül, Mayıs ayıyla birlikte baharın bir müjdecisi olarak girer dünyamıza, Aslında Nisan ayını hesaba kattığımızda zahiren bir aylık bir gecikme var gibi gözükmekte ama aslında o bir gecikme değildir, bahara vurulmuş bir mühürdür. Büyük şair Mehmet Akif, On dört asır evvel yine böyle bir geceydi Kumdan ayın on dördü gibi bir öksüz çıkıverdi, der. Yaratan yüz yirmi dört bin peygamber göndermiş, Kâinatın iſtihar tablosu Gülün remzi Hz. Muhammed (as)’i de sona bırakmıştır. Sona bırakmış ama onu divan-ı nübüvvetin hatemi, (künûzu mahfiyyânın miſtahı) gizli hazinelerin miſtahı (anahtarı) yapmıştır. Gül kıştan sonra gelen bahara mührünü vururken, Hz. Peygamber de cehaletten sonra aydınlığa vurulan bir mühürdür Gül Tekâmüle İşaret Eder: Ülkemizde yaklaşık yirmi üç çeşit yabani gül yetiştiği söylenmektedir. Fakat yabani güller kendi haline bırakılmaz. Gülü avucunun içi gibi bilen Anadolu köylüsü güle emek harcar, alın teri döker, aşı yapar ve onu yabanilikten alarak yakamıza takılacak süs haline getirir. Efendimizin bedevi toplulukları terbiye ederek medeni milletlere muallim yapması gibi. Özünde halife-i ruy-i zemin olan insan da değişik sebeplerle kendi özüne yabancılaşarak ayakaltına düşmüş olabilir. Eğer insan için ter döker, emek harcarsak o da gül gibi göğüslere gonca olabilir. Değilse, eğitim ve terbiyen


insan insanın kurdu olacaktır. Gül başlangıçta beyazdı. Bülbülün kanı onu kırmızıya boyadı. Bülbül güle âşıktı. Aşk da kutsaldı. Ama bir şeyin kutsallığı onu herkese açık hale getirmez. Aşkın da bir iffeti ve hukuku vardır. Bülbül duygularına kapılarak aşkın hukukunu ve maşukun iffetini hiçe saydı. Aşkın sarhoşluğu içinde gülün haremine kanat çırptı. Gül de onu dikenleri ile karşıladı. Meşru bir amaca gayr-ı meşru şekilde ulaşılamayacağını gösterdi. Haremini ve iffetini korudu. Gülün beyazken kırmızıya dönüşü ile alakalı bazı söylentiler vardır. Bir söylentiye göre gül kendisini ölürcesine seven bülbülün aşkına karşılık vermediği için bülbülün ölü bedenini görünce utancından kızarmıştır. Başka bir söylentiye göre de bülbülün toprağa dökülen kanını emerek kırmızıya boyanmıştır. Doğrusunu söylemek gerekirse, bülbül âşıktır, gül de maşuk. Ama bülbül aşkın hukukunu ve gülün iffetini hiçe saydığı için; gül bülbülün bu sorumsuz davranışı sebebiyle âlemden hayâ etmiş ve kızarmıştır. Sonuçta gül iffetini muhafaza etmiş, bülbülde hukuksuzluğun cezasını canı ile ödemiştir.

hip oldukları kültür manzumesini hangi değerler ile süslediklerine bakmak kâfidir. Sevgi mi önde öfkemi, gül mü baskın diken mi. Bir filozof der ki; kalkan yapan usta, kılıç yapan ustadan daha faziletlidir. Neden? İkisi de usta değil mi! Her ikisi de usta ancak, kalkan yapan usta mesleğini insan canını kurtaracak bir aleti yapmak için kullanırken kılıç yapan usta, mesleğini insanı öldürecek bir aleti yapmak için kullanır. Bu anlamda İslam kültürüne bakıldığında, insanlara hayat bahşeden sevgi, barış, aşk, adalet, hoşgörü vb değerler ile örülü bir fazilet manzumesi olduğu görülecektir. Medeniyetimiz diken medeniyeti değil gül medeniyetidir. Düşmanlarımız dahi bu hakikati zaman zaman ikrar etmek zorunda kalmışlardır.

Sonuç Kültür toplumları oluşturan tüm katmanların hayat algısını özetleyen bir manzumedir. Her toplum öncelediği maddi ve manevi değerler ile kendi kültürünü adeta bir dantelâ gibi örer. Dolayısıyla toplumları tanımak için onların sa-

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 261


KÜLTÜRÜMÜZDE GÜL

Mehmet Ali ABAKAY Diyarbakır Yazarlar Birliği Kurucu Üyesi Araştırmacı-Yazar


GİRİŞ Kültürümüzde Gül’ü tebliğimiz için konu başlığı olarak seçerken, sempozyum bildirilerini sunan kıymetli katılımcılarla aynı noktalara ister istemez değineceğiz. Bu sebeple tekrarlar olursa, olmuş ise beni ma’zur görünüz. Çünkü bu Şehr-i Diyarbekir’in “Güller Şehri” olduğunun ispatıdır. Fazla söze ne hacet!... Demek ki birbirinden habersiz olanlar aynı noktada buluşmaktadır.306 Kültürümüzde Gül’ü anlatırken Mezopotamya öncesine gitmeyeceğiz. Biz edebiyatçıyız, tarihçi değiliz. Fakat Kanunî Sultan Süleyman’a sunulan Matrakçı Nasuh’un Diyarbekir Tasvirinde şehrin kalesi resmedilirken gül bahçelerinin varlığı, bu şehrin güllerle tarihteki dostluğunun yegâne belgesidir. Matrakçı Nasuh’un çiziminde olduğu görünümü, biz 19. Yüzyıl başlarında yitirmişiz. Evliya Çelebî’nin Dicle Önü’nü anlatırken çizdiği güzel tasvire burada yer vermeye gerek var mı? Merak içinde olan hûllelerde aylarca süren ve yaz denildi mi sonbahara dek süren gülistanlar içindeki yaşantıyı, Çelebî’den okuyabilir.

havuzun çevresinde yetiştirilen güller, şehir insanının güllere verdiği, kazandırdığı mana ortadadır. Giyimde kuşamda gülün hayata kattığı mana, genç kızların, gelinlerin gül misali olduklarının işaretidir. Sabahın erken deminde bahçede gezinirseniz gül yaprağındaki su damlasından etkilenmez misiniz? Bir çiğ tanesi ve yaprak arasındaki ilişkinin ruha yansımasının şaire verdiği heyecanı kelimelerle ifade etmek mümkün mü? Gülün tomurcuk hali ve yapraklarının açılması… Gül, niçin yetişir? Neden yaprak açar? Her gülün kokusu, toprağı aynı olmasına rağmen neden farklıdır? Rengahenk güllerin yansıyışının ruha verdiği esintilerin insana kazandırdığı ve şaire, yazara verdirdiği his atmosferinde estetizmin ruha eşlik eden biçimi.. Hayatın birçok merhalesinde vazgeçilmez sembollerden biri… Bir hekimin elinde dertlere şifadır, gül, hastalıklara devadır. Bir kilimde halıya nakşedildiğinde yüzyılların zevki söz konusudur.

Mimarî’de her evin avlusundaki kuyu ve bazalt 306 Ocak 2007’de yayınladığımız derginin ismi Gül Damlası idi. Bu dergi Fatih Lisesi’nin yayın organı olarak çıkmıştır. Bu sempozyum bildirimizin ana hatları da bu derginin 32. Sayfasında yer almıştır.

Bir minyatürde yer alan gül, ressamının ismini ölümsüz kıldığı gibi, nakkaşın nakışlarında gül olmazsa nakşedilenler kemale ermez, bir türlü…

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 263


Gül Şehri DİYARBAKIR Gelinlerin çeyizinde geçmişten gelen duyguların kendisini bulduğu remz olan gül, işlendiği destmalı eşsiz kılar, hasretin imbikten geçirilmesi misali, şekillendirilen motifle. Hastanın başucuna konulduğunda ruhen insanı rahata erdiren varlığa dönüşür. Şairin kaleminde aşkın, sevginin, hasretin tecessümüdür, gül; maddeden öte manada buluşmanın adresi, tefekkürle varılabilen çizgi… Çocuklar güle benzetilir, sevilenler gülle ifade edilir, en çok sevilenlerin işaretçisidir, gül… Çocuk teninin tazeliğinde dokunsan sihrini kaybedercesine nazik, zerafetiyle ihtişamın misali, insanı dünyası içinde büyüleyen yapraklar ve şekilleriyle büyüleyen figür… Güle ulaşmak isteyenin dikene razı olduğu demler… Güle ulaşmak, bilmeyen için dalından koparılmasıdır. Lakin güle ulaşamayanların sıkıntısı vardır, düşünce âleminde. Gülün beraberinde taşıdığı dikenler söz konusudur. Kokusu, rengi, görünümü apayrı olan gül, bahçıvanın da şehadette bulunduğu gülleri, beraberinde büyütür. Güller, neden diken-

264

leriyle büyür? Bunun sırrı nedir? Dikeni olmayan gülün kıymeti var mıdır? Tasavvuf erbabının, fikir adamının, felsefe ile iştigal edenin gözünde gülün diken taşımasının manası oldukça engindir, düşünce ufkunda. Hayatta mutlu olmayı gül haliyle düşünenlerin mutluluğa giden yolda karşılaştığı her engel diken ile telaffuz edilir, edebî lisanla. Varılmak istenen hedef ve karşılaşılan zorluklar, gül ve diken ile tecessüm kazanır, yazıya dökülürken. Vuslatı geciktiren, bazen de engelleyen dikenler, felekle tarif edilir, edebiyat dünyamızda. Tasavvuſta Allah’la buluşmanın önündeki en büyük dikenlerden biri nefistir. Buluşulmak istenen gül ve engelleyen diken nefistir. Nefsin ıslâhı çileden, insanın kendisini bilerek birçok nimetten alıkoymasını gerektirir. Bunun için bir lokma bir hırka, insan için her dünyevî zevkten daha iyidir. İnanç âleminde Peygamberin teni gül kokar, teri gülün kokusudur. Peygamberi anımsatan


gül, hasretle sevdayla karılır, kendisini gülün tezahüründe bulur. “Gül” denilince akla gelen peygamberdir, İslam İnancı’nda. İslam’ın resmedilme durumunda takındığı yasak, insan ve hayvan şekli dışında en çok gül için serbestliğe dönüşmüştür. Gül ile şekillendirilmek istenen birçok duygu vardır, serbest bırakılan. Cennette tasvir edilen bahçeler ve kokular için Kur’an-ı Kerim’de geçen birçok âyete ve Peygamberin hadis-i şerifine bakılabilir. Fikir adamları, ideallerinin gerçekleşmesinde karşılaşılan zorlukları tarif ederken” Her gülün bir dikeni vardır.” ifadesini sık kullanır, anlatılarında. Heykeltıraşın gülü tasviri vardır, bitkiler içinde şekillendirdiği, can vermek istediği. Bu can veriş, mana itibariyledir… Önceleri bahçelerde kişinin zevkine göre yetiştirilen gül, sonraları suya atılan taşın halkalar misali büyüyerek, birçok ülkede gül bahçelerinin oluşmasına zemin hazırlamış, hüküm süren sultanların, hükümdarların nazarında ehemmiyet arz etmiş, her saltanat süren padişahın, şahın, kralın, imparatorun köşkü, konağı, malikânesi bu gül bahçeler içinde farklı öneme haiz hale gelmiştir. Dün suyu ile bizim hayatımızda etken hale gelen gül, bu gün sektörel alanda oldukça getiriye sahip bir hammaddedir. Tıbbîyatta eczanın

bazen en çok aranan hammaddesi olan gül, günümüzde itriyat-koku dünyasının ana malzemesi haline gelmiştir. Tıbbiyatta hazmedici olma beraberinde birçok hastalığa deva olan gül, cerrahî alanda vazgeçilmezdi. Birçok yönüyle antioksidan, dezenfekte olmak üzere hijyen alanında kullanılan gül ürünleri, içecek alanında şerbet, şurub yiyecek alanında reçel, pasta, tatlı olmak üzere birçok alanda alternatif özelliğe sahiptir. Halen şişliklerde, iltihabî durumlarda, kadın hastalıklarında, cerrahî müdahalelerde, psikolojik tedavilerde geleneksel tedavide güle verilen kıymet söz konusudur. Biz, edebiyat alanında çalışan ve araştırma içinde olan biri olarak işin sağlık yönünü tıbbiyata bağlı bilirken, edebiyat alanında birçok şair, gülsüz bir hayat düşünmemiştir. Doğu kültüründe hayata dair manalar sembollerle anlam kazanır, anlaşılmak üzere çoğunlukla. Gül sevileni sembolize eder, halk şiirinde; sevene “Bülbül” denilir. Kerem’e, Ferhat’a, Mecnun’a, Mem’e karşılık Aslı, Şirin, Leyla, Zin söz konusudur. Halk şirinde olan bu tarz yaklaşım, Divan Şirinde de egemen motiſtir. Fuzulî’nin Su

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 265


Gül Şehri DİYARBAKIR Kasidesi’nde egemen olan motif güldür.307

mutlaka birkaç gül ağacı yetiştirilirdi.

Ahmed Haşim’in Merdiven’inde hem gül vardır hem bülbül. Mehmet Akif’te Bülbül, bir devri anlatan şiire isim olmuştur.

Avlular, gülsüz kalmazdı.

Sezai Karakoç’ta gül vardır, Ahmed Arif’te yedi veren gülleri vardır. Diyarbakırlı Şairlerde, yazarlarda gül eksik olmadı, hiçbir zaman. Gül, bülbülle birlikte anıldı, söylendi, yazıldı. “Gül” denilince önceleri Şehr-i Diyarbekir akla gelirmiş, öyle anlaşılırmış. Duyduklarımıza, anlatılanlara ve yazılanlara göre. Bilir misiniz, bu şehrin diğer isminin “Güller Şehri” olduğunu, “Güller Şehri” olarak bilindiğini? Karacadağ’ın kiliminde, halısında duyguların güle dönüştüğünü bilir miydiniz? Genç kızların nakışlarını şekillendirdiği kanaviçelerde gülün eksik olmadığını bilir miydiniz? Bohçaların içinde gülkurularının saklandığını, üzerindeki işlemelerin sadece gül olduğunu bilir miydiniz? Mendillerin bir ucuna işlenirdi, göz nuruyla bir zamanlar. Bu mendiller, işleyenin kokusunu taşırdı, hiç yıkanmadan. Bahçelerinde güller vardı, şehrin. Her avluda 307 Geniş bilgi için aşağıda ilgili bölüm.

266

Kuyunun, havuzun yanı başında gül, dikilen ilk ağaçtı. Esfel Bahçaları’nda Dicle’ye nazır köşklerde gül yetiştirmek bir sanattı, geçmişte. Gülün reçeli vardı, her evde. Kış ortası içilen şerbet, gül şerbetiydi. Her misafir, gül suyuyla karşılanırdı, evde. “Gül” denilince Hazreti Muhammed(a)’e salâvat getirilirdi, eller yüze sürülerek. Konuşmalarda gül mutlaka geçerdi, gelenekte bir önemli konu ele alındığında. Zorluklar anlatıldığında gülün dikensiz olmadığı vurgulanırdı, özellikle. “Gül” denildiğinde dikenden soyutlanmazdı, konuşulan.. Gül, yakaya, saça takılandı. Büyüğe saygının ifadesiydi, huzurun simgesiydi, bir dönemler. Güller şehriydi, Diyarbekir… Hanların avlusundan bile eksik olmazdı. Mardin Kapı’dan Sem’ân Köşkü’nün ötesine uzayan geniş alan kokularıyla farklılık arz ederdi. Bu gün, evlerin avluları kalmadı, gül ağaçlarına mekân olma adına. Betonarme yapılar yükseldi, dönem dönem tarihî evlerin bağrından Birçok gül yetiştiren gül yüzlü adamlar, gül ba-


kışlı kadınlar küstü hayata.

lar arasında kala kala biz ara kuşak kaldık, gibi.

Tebessümler bile goncayı çağrıştırırdı, şiirde. Boşuna gül goncası denilmezdi, yaşı küçük olanlara. Çocuklar güldü, küçük yaştan itibaren. Evlerin pencerelerinde saksılara konuldu, sonraları balkonlarda yitip giden güller, bir bir unutuldu hayatta.

Doğallıktan kopan yaşam, yerini mekanik hayata terk edince albenili-kokusuz-ruhsuz güller çıktı, ortaya. Hastaların başucuna konuldu, bir bir. Bu güller su bile istemez cinse sahip. Plastik olduğu biline biline hastaya takdim edilen güllerin egemenliğinde yaşamın tadı kalır mı ?

Gül yetiştiren gül yüzlü insanlar, ömürlerinin son demlerini yaşarken nefes alamaz hale gelen betonarme yapılar içinde çaresiz son anlarını bekler oldu, dünü her hatırlayışlarında. Ne kasımpatılar kaldı ne fesleğenler. Begonyaya yabancı, karanfil görmemiş olanlar, gülsüz kalmanın acısını nereden bilsin? Muhammedî güller unutulup gitti, o güzelim kokularıyla. Hayattan göçüp gidince güzellikler bir bir, nasibini alanlardan biri de güller oldu. Terk-i diyar eden yedi veren gülleri, kan kırmızı-yedi veren gülleri artık yok. Bembeyaz gülleri, sapsarı safran renkli gülleri, yârin yanağı gibi pembemsi gülleri anımsayan-

Isparta, “Gül Şehri” olarak anılıyor muydu, şehrim “Güller Şehri” olarak adlandırıldığı zaman? Diyarbekir güller şehriydi, bir dönemler. Biz, o dönemi hayalmeyal hatırlayanlardanız. Diyarbekirli Şairler dünde gülü o kadar şiirlerine konu etmiş ki yaptığımız araştırmada birçok şairin bu konuda şiiri söz konusudur ya da şiirinde gülü ele almışlığı vardır. Biz sadece kimi şairlerden kısa değinmelerde bulunacağız: İhsan Fikret BİÇİCİ’den: “Bu senin Diyarbekir oluşun Bazen Yediveren bir gül gibi, Ama çok kere kanlı bir kurşun Gibi durur canevimde”.(DiyarbekirŞaraban’dan…)

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 267


Gül Şehri DİYARBAKIR Sezai KARAKOÇ’tan: “Dicleyle Fırat arasında Bir eski şehir cennet titremesi Sarı güller çevirmiş dört yanını Yabancı bir şehir gibi Kırmızı güller yerli Kuzların doğması nasıl beklenirse o ülkede Güllerin açması da öyle beklenir gün doğmadan önce Bahar yağmurları böyle günlere gebe İner gökyüzünden bahçelere Nişanlarda gül şerbeti içi,lir Hastalara gül şurubundan ilaç Gül yeni bir yeni yıl gibi Hızır fısıltısı say onu Baharın salavatı güller Yeryüzüne gelerek sabahları Yataklara dökülerek “(Gül Muştusu’ndan) …. “Gelin gülle başlıyalım şiire atalara uyarak Baharı kollayarak girelim kelimeler ülkesine “(Ülkeden Başkentler Başkentine’den) Rûşenî’nin Kâmî’ ile beraber söylediği gazelden: Kâmî: Dahl ederdim bî muhaba bülbül-i şeydâya ben Şimdi dil verdim vuruldum bir gül-i ra’naya ben Rûşenî: Beste-i târ-i siyah-i zülfün olmuştur gönül İhtiyarsız düşmüşüm zalim yaman sevdaya ben

Mehmet Tevfik’ten:

Bûy-i vatanla gönlümüze verdi inşirah Bir gül getirdi sanki cinandan sabâ bize Vehbi’nin Kaldı redifli gazelinden:

268

Elim yetmez güle pâder-kef-i hâr olduğum kaldı Bu gülşende heman bülbül gibi zâr olduğum kaldı Kemâle irmeden bedr-i ümidim buldu noksanı Hilâl-i minnet-i çarh-i sitemkâe olduğum kaldı Mâhir’in Ey Bülbül redifli gazeli: Acep gülden mi yoksa hârdan mı dâdın ey bülbül Ki âteş urdu bağa nâle ü feryâdın ey bülbül Benüm gibi esir-i derd-i hicrân olmamışsın sen Hemân taklid ile olmuş figan mu’tadın ey bülbül Pasendide ederlerse dahi gül nağmeni asla Bu gülşende açılmaz hîç dil-i nâşâdın ey bülbül Tutup zâğı ne gun gülzâ<rdan bahs-i kafes kaldın Cihânda olmasun aslâ senin sayyadın ey bülbül Bu gûna ah-i dilsûzu sana kim eylemiş ta’lim Aceb Mâhir midir bilmem senin üstâdın ey bülbül

Râif’in bir şiirinden beyit:

Cûda düştüm o dem ki nev-nihal-i gülizârımdan Cihan doldu seda-yi nâle-i feryâd u zârımdan

Hayalî’nin Senin redifli gazeli’nden: Gülleri şermende eyler reng-i ruhsarın senin Öğredir serve edâlar naz ü reſtarın senin Terk-i Gülşen etti hasretle hezaran reşkten Gördüler nadîde rengin hüsn ü etvarın senin Gülün damlası mı olur? Olur dostlar olur. Gül solunca yaprağı düşer. Kıpkırmızı gülden düşen yaprak, damla kabul edilir. Ağlamaktadır,


gül. Hüznün yansımasıdır, düşen yaprak. Ondandır güle bakıp bülbülün ağlaması. Aşklar değişken olmadan evveldi., sevilene sunulan ve ömür boyu saklanan gül. Alınan işlemeli mendil ve o bakışın yıllarca hatırlandığı an. Ne sevgili kaldı ne âşık… Ondandır göç etmesi hayatımızdan güllerin. Gül damlası daima bana bunu hatırlatır. Doğu Kültüründe Bülbül ve Gül Motifi Halk hikâyelerinde mesnevîlerde gül ve bülbül, daima sevilen ile sevenin remzi olarak kabul edilmiştir. “Diyarbakır Folklorlundan Kesitler Celâl Güzelses” kitap çalışmamızda Diyarbakır Folklorunda Gül-Bülbül Motifi hakkında yaptığımız araştırmayı sunuyoruz: “Doğu Kültüründe bülbülün gül yüzünden çektiği acılar, ciltler dolusu tutar. Sevenin sevilenin remzi olan “Gül” ile “Bülbül”, Diyarbakır Folklorunda ele alınmamış bakîr konulardandır. Şiirini semboller üzerine kuran Haşim’in Şiiri’nden remzler:

Ahmed

Eğilmiş arza kanar, mutassıl kanar güller; Durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller, Sular mı yandı neden tunca benziyor mermer (Merdiven ) Düştükçe vurulmuş gibi yer yer Kızgın kokusundan kelebekler

Gönlüm ona pervane kesildi (Karanfil ) Gül ile bülbül bazen mumla pervane, bazen Leylâ ile Mecnun olur, Doğu Kültürü’nde. Fuzûlî’nin Su Kasidesi’nde Gül ile Bülbül: Suya virsün bağban gülzârı zahmet çekmesün Bir gül açılmaz yüzün tek virse bin gülzâre su Arızun yâdıyla nemnâk olsa müjgânım n’ola Zayi olmaz gül temennâsıyle virmek hâre su İçmek ister bülbülün kanın meğer bir reng ile Gül budağının mizâcına gire kurtare su

Misalleri çoğaltmak mümkün olduğu bu şiirlerden, folklordaki Gül ve Bülbül ikilemine geçiyoruz. Celâl Güzelses’in saba makamındaki “Ana Beni Bir zalime verdiler” isimli eserinde Gül Motifi egemendir: Ayrıldım gülüm senden Saçı sümbülüm senden Ağamın elinden Yârimin derdinden Nasıl edem Gül ve Bülbül ikileminde seven, sürekli sevilenden yana fedakârdır: Senin yeren Gül sevdim senin yeren Sen ölme canan yazıh

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 269


Gül Şehri DİYARBAKIR Ben ölem senin yeren Sevilenin sevenden yana şikâyeti de manilerde yerini bulur:

Bülbül benem gülmenem Gönlü şad olan gülsün Ben dertliyem gülmenem Hüznü eksen alan manilerden biri:

Gül demedi Elinde gül demedi Ya ben nasıl güleyim Yâr bana gül demedi Manilerin bir önemli özelliği de aynı maninin diğer şehirlerde hatta farklı ülkelerde aynılık göstermesidir: Gamze deler Gönlümü gamze deler Sinem tabib delemez Delerse gamze deler Güle olan meyil, çok şeyin üzerindedir. Hasrete programlı gönül, istenilene varma için çok şeyden feragât eder: Gül senindir Bağ senin gül senindir Kendin gül adın çiçek Korkma gönül senindir İnsanın gülmesi, kültürde hoş karşılanmaz. Günlük geçim telâşı, ayrılıklar, eş-dost derdi, alınan terbiye hele aşk ile yoğrulmuşsa, “gülme” yerini ağlamaya bırakır. Öyle bir ağlamak ki… Gülmenem

270

Güle naz Bülbül eyler güle naz Girdim dost bahçasına Ağlayan çok gülen az Gül ile Bülbül, ayrılığın adıdır. “Bahar olur yeşillenir “de gül, “sümbül”, bülbül “ağlayan” olmuştur: Bahar olur döker bağlar gazeli Yârim sümbül elvan elvan güzeli Gidi(n) sorun dünya âlem ne ağlar Ben ağlaram nazlı yârdan olmuşum Aşağıdaki manide sevgilinin benzi güle benzetilerek, ayrılıktan dolayı sevenin çektiği acı dile getirilip, kavuşmanın önüne geçen engeller, dağlar ile ifade edilmektedir: Bu dağlar olmasaydı Gül benzin solmasaydı Ölüm Allah’ın emri Ayrılık olmasaydı Celâl Güzelses’in bir araya getirip musıkîmize kazandırdığı eserler, bugün musıkîmizin seçkin ürünlerini oluşturmaktadır. Celâl Güzelses’in


Ulu Camiî Müezzinlik yıllarından, unutulmayan uşşak makamındaki şaheserde yine Gül ve Bülbül motifi egemendir: Her bir gülün râyihası âlemi tuttu Feryâda getirdi gülü gülzârı Muhammed Diyarbakır’da yetiştirilen bir gül çeşidine de “Gül-i Muhammedî” ismi verilir. Tasavvufla iç içe olan bu motif, tasavvuſta vazgeçilmez sembol halindedir. Yunus Emre’den: Sordum sarı çiçeğe Neden boynun eğridir Çiçek eydür derviş baba Benim aslım topraktır…”(age Sayfa 66-68 ) Mehmed Âkif’in Bülbül Şiiri’nden: …

Eşin var, âşiyanın var, baharın var, ki beklerdin; Kıyâmetler koparmak neydi, ey bülbül, nedir derdin? 0 zümrüd tahta kondun, bir semâvî saltanat kurdun; Cihânın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun, Bugün bir yemyeşil vâdi, yarın bir kıpkızıl gülşen, Gezersin, hânmânın şen, için şen, kâinatın şen. Hazansız bir zemin isterse, şâyed rûh-i ser-bâzın, Ufuklar, bu'd-i mutlaklar bütün mahkûm-i pervâzın. Değil bir kayda, sığmazsın - kanadlandım mı - eb'âda; Hayâtın en muhayyel gayedir ahrâra dünyâda, Neden öyleyse mâtemlerle eyyâmın perîşandır? Niçin bir damlacık göğsünde bir umman hurûşandır? Hayır, mâtem senin hakkın değil... Mâtem benim hakkım: Asırlar var ki, aydınlık nedir, hiç bilmez âfâkım! Tesellîden nasîbim yok, hazân ağlar bahârımda;

Bugün bir hânmansız serseriyim öz diyârımda! Ne husrandır ki: Şark'ın ben vefâsız, kansız evlâdı, Serâpâ Garba çiğnettim de çıktım hâk-i ecdâdı! Hayâlimden geçerken şimdi, fikrim herc ü merc oldu, SALÂHADDÎN-İ EYYÛBÎ'lerin, FATİH'lerin yurdu. Ne zillettir ki: nâkûs inlesin beyninde OSMAN'ın; Ezan sussun, fezâlardan silinsin yâdı Mevlâ'nın! Ne hicrandır ki: en şevketli bir mâzi serâp olsun; O kudretler, o satvetler harâb olsun, türâb olsun! Çökük bir kubbe kalsın ma'bedinden YILDIRIM Hân'ın; Şenâatlerle çiğnensin muazzam Kabri ORHAN'ın! Ne heybettir ki: vahdet-gâhı dînin devrilip, taş taş, Sürünsün şimdi milyonlarca me'vâsız kalan dindaş! Yıkılmış hânmânlar yerde işkenceyle kıvransın; Serilmiş gövdeler, binlerce, yüz binlerce doğransın! Dolaşsın, sonra, İslâm'ın harem-gâhında nâ-mahrem... Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem!..

Ahmed Arif’in şiirinde Gül Uy havar! Muhammed, İsa aşkına, Yattığın ranza aşkına, Deeey, dağları un eder Ferhadın gürzü! Benim de boş yanım hançer yalımı Ve zulamda kan-ter içinde, asi, He desem, koparacak dizginlerini Yediveren gül kardeşi bir arzu Oy sevmişem ben seni… … Açar kankırmızı yediverenler Ve kar yağar bir yandan Savrulur Karacadağ Savrulur zozan…

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 271


Gül Şehri DİYARBAKIR Sezai Karakoç ve Gül: “Güllerin içine yağdığı Bahar aydınlıklarının“ … “Yaratılışa dönmüşüm baharla İlk yaratılışa Gül saçarım düşmanıma bile Bir ilgi var ölenle bulut Doğanla güneş arasında Taş bile çiçeklenir baharda” “Eski çocuk gül gibi dağıldı gitti atlarda Atlar kan çizgileri ufuklarda Çocuklar Tiſtiklenmiş öyküler bahar akan mezarlarda Genç ölmüşlerdir dedelerim İlgim yok benim bu erken ağarmış saçlarla Denizin düşüyüm ben karada ….. Güneşte yanmış bir gül sesi” ….. “ Ve kapılar açmış doğum zindanına Diriliş ayazmasına Yusuf'un hücresine Düş olmuş Düşmüş asmalardan Babilin dudaklarından Kudüs sarnıçlarından Çalkantılar taşımış Mısır'ın kızgın umutsuzluk akşamlarına” “Eski zamanlarda söylenmiş apaçık Ama gelecek zamanlarda sırra dönüşen Yüce erlerin sözlerinden Sözlerin gençleşen hayallerinden

272

Kabarmış yeşil damarlı elleriyle Alınyazısıyla döğmeli gül devşirmede Araştırıyor gözleriyle kuşlukta biriken Muştulu kader seslerini Bir şey olacak biliyor ama ilerde” …. “-Bahar gelmiş Yusuf Çok düş gördük Gül getirilmiş hapishaneye Çok düş yorumladın ama Henüz çıkamadık geniş Ve aydınlık yeryüzüne Bir gül getirilmiş Ama aşamadık duvarları Çıkmadık gül bahar ülkesine” “Son insan ölmeden önce Bir ülkü inecek bahçelere” …… Size bir mutluluk haberi gibi Gül gelecek Kıyamet demek gülün geri gelişi demek Gül peygamber muştusu peygamber sesi…” …. “Seni ben gönderdim Gülün muştusunu vermek için … Seni sevenin ismiyle yetiş bize Yetiştir bize Günahlarımızı kül edecek ateş harmanını Verim yağmuru insin ülkemize Mekkeye Medineye Şama Kudüse Bağdata İstanbula Semerkanda Taşkente Diyarbekire


Yetiş Peygamber imdadı yetiş Yetiş Allah'ın izniyle” “ Gül diksinler diye yeni topraklarına İnsanın ta gönlüne Yetiştir erenlerini Allah'ım” …. Gül alıp gül satarlar Gülü gül ile tartarlar Gülden terazi tutarlar Çarşı pazar güldür gül”. … Mona Roza siyah güler ak güller Geyve’nin gülleri beyaz yatak Kanadı kırık kuş merhamet ister Ah senin yüzünden kana batacak Mona Roza siyah güller ak güller …

bu özenin karşılığında renkahenk güllerin yetiştirildiğini gördüğü zaman, duyduğu haz ve yaşadığı coşku ile emek vermenin karşılığını alıyor, harcanan ömre ve zamana acımıyordu. Çünkü emeğinin karşılığını alan bahçevan, yetiştirdiği güllerle ustalığının derecesini çevresine ilan ediyordu.

Aziz Mahmud Hûdaî’den: Gül ağlama gül bize Ele diken gül bize Gül olanın yüzünde Gül açılır gül bize!”

Zamanla bahçelerdeki ağaçlarla beraber güller de söktürüldü, yerine betonarme binalar dikilmek üzere. Toprak, köklerini bağrına aldığı ağaçlardan kopmak istemese de kullanılan zor, direngenliğin ölçüsünü kırıyordu. Bahçeler bir bir yaşanan hatıraların merkezi olmaktan çıkarak, birer çok tabakalı evlere, apartman dairelerine dönüştü. Bahçeler, birer maket şeklinde yaşatılmak istense bile ihtiyaçlar arttığı için ya araba parkına ya da topraktan haz etmeyenler tarafından betonlaştırıldı, etrafı demir aksamlarla çevrelendi.

Güle dair yazdığımız bir beyit: Bir dikene rast geldi şu sargılı elim Güldendir bunca gün acı çektiğim Gül Bahçe ve Yaşlı Adam Öyküsü Önceleri kökleriyle toprağa sırdaşlık eden gül ağaçlarının bahçelerde koruyucusu idi, bahçevanlar. Her bahçevan, elinde makası ile gül ağaçlarının yetiştirilmesine özenle bakar ve

Toprağa düşen fidan, zaman içinde serencamını yaşarken, renkahenk güllerin verileceği zamana kadar, koruyucusu olan bahçevanın elerlinde bir bebek misali özenle yetiştiriliyor, sıcağa ve soğuğa karşı alınan tedbirlerle bahçevanın göz nuru el emeği sayesinde insan derecesinde hususî ihtimamla varlığının esas sebebinin bilincinde kendisine harcanan zamanı ve emeği boşa çıkartmıyordu.

Gül Yetiştiren Adamlar, şehirde olmanın insan benliğini yaralayan oluşumlar karşısında çö-

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 273


Gül Şehri DİYARBAKIR zümü balkonlarda saksılarda gül yetiştirmekte buldular, en azından. Gül, toprağa olan hasretinden saksılarda istenileni vermeyince, esaret kabul edince saksıdaki duruşunu, Gül Yetiştiren Adamlar kınandı, zaman içinde. Onlar, yaşlansa da bu davranışlarını gelenekten kaynaklanan alışkanlık ve gereklilikle sürdürdü. Çocukları ihtiyaçtan bahçeleri betonlaştırdıklarını ifade ederek kendi vicdanlarını rahatlatmak isterken Gül Yetiştiren Adamlar, gözyaşlarını saksılardaki sıska güllerin fazla kokmayan, kokusunu kaybetmiş yapraklarına dökmeye devam etti. Torunlarına bunu aşılamak isteyen Gül Yetiştiren Adamlar, saksı ile buluşmaktan yorgun düşen güllerin bir bir solduklarını gördü, yaşlı gözlerle. Saksılarda gül yetiştirme yerine kuşları kafeslerden azad etme halinin daha mütenasip olduğunu bilenler saksılardaki gülleri toprak ile buluşturmaya ahd etti, güller uzak topraklara zorunlu sürgüne tabiî tutuldu. Balkonlarda gül yetiştiriciliği kalmadı, artık. İnsanoğlu, toprağa çıplak ayakla basmaktan imtina etti. Küçük çocuklar, her gün ağaçların gölgesi altında oyunlar oynamaz oldu. İki ağaç arasında gerili, minderle desteklenmiş salıncaklarda uyumadı, bebekler.

274

Cıvıldaşmadı kuşlar eskisi gibi, yeşillikler içinde. Ne bir demet maydanoz ne bir deste nane ne de kokusu kopartılırken elden kolay gitmeyen birkaç yeşilimsi domates… Bahçelere eskiden oluşan tufanlar gibi bir musibet gelmiş, toprağın altı ve üstü değiştirilmişti. Hiçbir yeşile tahammül etmeyen anlayış, daha çok kazanma adına her gördüğü yeri, bahçeyi apartmanlaştırmaya koyulmuştu. Önceleri şehirleşmede cazip gelen daire hayatı, sonradan tadı tuzu olmayan bir yaşam dönüşünce balkonlarda oturup çay içemez hale geldi, insanlar. Merdiven basamaklarını bile çıkmaktan acziyet içinde olanlar, asansörü kullanır oldu. Çoğunlukla pencereler bile açılmaz oldu, isin, kurumun ve tozun ev içine dolmaması için. Balkonlar da gözden çıkarıldı. Evin mahremiyetine karşı olan balkonlar, bir bir gözden çıkarıldı. Bir depo haline getirildi, öncelikle küçük balkonlar. Sonrasında büyük balkonlar, misafir gelince oturulur, kullanılır hale geldi. Bazen bahçede yaşananın canlandırılması yapılmak istense de boşunaydı, çırpınışlar. Komşular, yakılan mangalın, yapılmak istenen yemeğin kokusundan rahatsızlığını dile getirir, oldu. Ev içinde bile yüksek sesle konuşmalar


yasaklandı, aile fertlerince. Çocukların uslulaşması, ehilleşmesi sessizliklerine bağlandı. Ne denli sessiz oturur ve konuşmazlarsa, hareketsiz dururlarsa mükâfatlandırıldı, mahalle bakkalından alınan şekerlemeler ve bisküvilerle. Artık çocuklar bile yaşayamaz oldu yaşlılarla birlikte. Apartman hayatı, gönüllü esaretin ismi haline dönüştürüldü. Yüz metre kare alanda küçücük odalarda yaşanan hayat, yeşilin ve toprağın hayattan çekilmesiyle beraber bir cehennem hayatına dönüştü. Bahçelerde güllerin yetiştiricileri unutuldu, bir bir. Akan suyun şırıltısı, yerini madeni seslere bıraktı. Güller, saksılardan aforoz edilince yerini vazolarda yapmacık, kokusuz, suya ihtiyaç duymayan plâstik çiçeklere-güllere bıraktı. Hastaların başucuna bırakılan, alımlı, güzel görünüşlü güller kokmadığı için, değer görmese bile, yeşile olan hasret dinmediği için, masalarda süs dekoruna dönüştü, sunî güller. Göze hoş, ruha ıstırab veren güllerin aynı kalması, zamana ihanet misali bir ibret vesikası gibiydi. Solan gülle hüzünlenen insan kalmadı,

ölümü hatırlayanlar azaldı. Solan gülün yapraklarına bakıp, hayatı bir film şeridi gibi gözünün önünden geçirenler azaldı. Hatta güzel kokan güllerin verdiği şevkle salavat getirenlerin çocukları, bu güzel hasleti unutuverdi. Kimi sebeplerden dolayı gül suyu kullanmak, hoş görülmedi, gül yağının çağrıştırdığı yan etkiler(!) sebebiyle gül ile olan irtibatımız ortadan kalktı. Evleri balkonsuz yapan mimarların alnından öpen Şairi hatırlarım… Bizim evlerimizde balkon yoktu, bahçeler vardı. Bahçelerde hane halkı istediği gibi rahat ediyordu. Geyvenin gülleri yetiştirilmiyor, artık bahçelerde. Ne kan kırmızı kadife güller ne Muhammedî güller. Ne bir çimen ne bir yeşillik!... Hekimler, artık yaşlılara, çocuklara parklardaki yeşilliklerde oksijen solumayı reçeteleştirir oldu. Ev içinde sıkılan insana, rahatlık verdirme adına duvarda çerçevelerin, odada kanepelerin yerlerinin değiştirilmesi tavsiye edilir oldu, psikologlar tarafından. Yılda bir beş-on gün bile olsa tatile çıkma tavsiye edilir oldu. Şehirde has ekmeğe talim edenlere, kepekli

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 275


Gül Şehri DİYARBAKIR köy ekmeği tavsiye edilir oldu. Baldan uzak düşenler, pekmezi tanımazken, şerbete yabancı olanlar, hazır içecekler tüketmeye başladı. Yoğurdun bile makinelerde işleme tabiî tutulduğu şehirde insan, ayranı bile hazırlamaya üşenir oldu, hazır ayran içer duruma geldi. Gül şerbetlerinin tadı, reçellerinin kokusu, gül sularının ve özellikle yağlarının baş döndüren mutluluk hissi yerini kimyevî maddelere bırakalı, hastalıkların önü alınmaz oldu, tetikleyen sebeplerle.

Gülleri’ni elime almak isterim. Ben de akşamüstleri batan güneşin güle verdiği ihtişamı görmek isterim. Mutassıl kanayan güllere bakıp, eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak bırakan biri olarak, ağır ağır çıktığım merdivenin son basamağında ağlarken güle hasret çektiğim bilinmelidir. Gül Yüzlü İnsanlar azalınca gülden bahsetmek zorlaştı. Şair şiir bahçesine gülle girerken dirilişten esintiler, ruhumuzda bir iz bırakacak mı?

Ekmekler bozuldu, sular kirlendi, çevre yeşilliğinden eser görülmüyor, insanlar aynı tornadan çıkmış robotlara dönüşeli, emekli olanlar çareyi geçmişe dönmekte arar gibidir. Köye gidişe hazırlanan ruh, rahatlıktan elini çekmek istemeyince iç çatışmalar başladı, beraberinde.

Ben bahçemdeki gülleri istiyorum, kokusuz, renkahenksiz gülleri değil.

Gül Yetiştiren Adamlar, Mimarîde Balkona Düşman Mimarlar ve Toprağa Hasret Güller!... Gül işlemeli mendili koynunda saklayan da kalmadı, günümüzde. Ne kanaviçeye ne etamine işlenir oldu, gül. Şairler bile şiirlerinde güle methiye dizemez oldu. Bülbülden bahsetmediğimizin farkında mısınız? Onu da bir başka yazıda gülle bülbülün sohbeti olarak ele alalım.

Onların yargılanarak birer bahçe yapma cezasına çarptırılmalarını ve her bahçede de en azından yirmi gül çeşidi dikmelerini istiyorum. -Bayım siz kendinizde misiniz? Hasta iseniz bir ambulans çağıralım.

Bunca zamandır hayatımızda olmayan bahçe ve gül motifi, bundan sonra şehirleşmede zorunlu olarak yerini alırken bizi bahçesiz ve gülsüz bırakanlar suçlu görülmeyecek mi?

Yaşlı adam, göz yaşını silerek, önündeki gence baktı: -Hayır evladım, hasta değilim.

Ben de alnından öpmek istiyorum, evleri balkonsuz yapan mimarların. Ben de Geyvenin

276

Genç, anlayamadı söyleneni:


-Fakat ağlıyorsunuz? Yaşlı adam, gözyaşını silerek başını kaldırdı, gence bakarak: -Evladım, bir zaman burası bahçelik idi, güllerle kaplı idi, her alan… Genç, sormadan kendisi konuşmaya devam etti:

günlerimizde, reçelinden suyuna ilacından dermanına kadar olanı ve biteni yaşayan ve araştıran birisiyim. Yazdıklarımız belki okura geçmişe hasret satırlar olarak algılanabilirse de işin özünde bunun var olduğunu inkâra kalkışmanın beyhude bir uğraş olduğunu belirtmekle beraber, yazının maksadının sadece bu olmadığını ifade etmek isteriz.

-Buralarda geçen çocukluğumu hatırladım… Bahçede birçok yemiş ağacı vardı. Şimdi bir şey kalmamış. Genç, sormadan edemedi: -Kim sattı, bu bahçeyi, kim bu beton mezarları diktirdi, Beyefendi? Yaşlı Adam, ayağa kalkmaya çabaladı, banktan kalkamadı: -Ben yaptım evladım, ben!... Açıklama: Bu çalışma, ilk bölümü ile bir eleştiri, son bölümü ile eleştirinin hikâyeye dönmüş halidir. Gül ağacının toprağa kök saldığı ve bahçelerde renkahenk güllerin açıldığı zamanların şahitliğinde yazan birisiyim. Güllerin kokularının varlıklarının tanıklığına işaret ettiği çocukluk

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 277


TASAVVUF KÜLTÜRÜNDE GÜL METAFORU

Yrd. Doç. Dr. Murat ÖZAYDIN

Dicle Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi


GİRİŞ Yunus Emre, “Çıktım erik dalına, yedim onda üzümü / Bostan ıssı kakıyıp, der, ne yersin kozumu?” beytiyle başlayan meşhur muammâsını çattığında, kendinden sonra gelecek nesillerin, bu on üç beyitlik şiirine ve aynı türden diğer manzûmelerine ne çeşit yorumlar getireceğini belki de hiç tahmin edemezdi. Kimbilir, belki de onun bu tür şiirlerinde kastettiği anlamlar, şârihlerin açıklamalarından çok daha farklıydı. Ama şurası muhakkak ki, özellikle Hz. Yunus ve onun takipçileri, bu yola bilinçli olarak başvurmuşlardı ve bu anlatım tarzının ne denli düşünce ve mânâ zenginliklerine yol açacağını kendileri de çok iyi biliyordu. Mecaz, istiâre, teşbih, kıyâs, mesel, kinâye gibi edebî söz sanatları ile amblem, sembolik imgelem gibi anlatım öğelerini bünyesinde barındıran Metafor kavramı, daha çok şiir (poetik) ve belâgat (retorik) alanlarında kullanılan edebî bir sanat olarak görülmesine karşın, başka sahalarda, özellikle de felsefe ve düşünce alanında kendisine sıkça başvurulan bir anlatım biçimi olarak da karşımıza çıkmaktadır. Tarih boyunca eski kültür ve medeniyetlerin sıkça kullandıkları Metaforik dil, İslâm düşüncesinde de kendine ayrı bir yer edinmiştir. Metaforlara Kur’an ve hadislerde rastlandığı gibi, sistemlerini bu iki ana kaynaktan aldıkları ilhamla geliştirip şekillendiren müslüman filozoflar ve mutasavvıflar da Metaforik anlatım yoluna başvurmuşlar ve bu türün zengin

örneklerini sunmuşlardır. Ne var ki, tasavvufî düşünce sistemi içinde tuttuğu yer ve taşıdığı öneme rağmen Metaforik anlatım, günümüz tasavvuf araştırmalarına yeterince konu olabilmeyi henüz başarabilmiş değildir. İşte, bu eksikliği bir nebze gidermek yolunda atılmış küçük bir adım olmak üzere hazırladığımız bu çalışmamızda da görüldüğü üzere, sûfîler, görünmeyen (bâtın / iç / mânevî) âleme ait konuları, fizikî dünyada kolaylıkla görüp bilebileceğimiz ve algılayabileceğimiz nesnelerle ifâde etme yoluna gitmişlerdir. Dolayısıyla onların kullandıkları Metaforları anlayıp çözümleyebilmek için, bunun tam tersi bir yol izlemek; görünür (dış / zâhir) dünyadan hareket ederek bunları görünmeyen (iç / bâtın) âleme, insanın gönül dünyasına uyarlayarak anlamaya çalışmak gerekmektedir. Aksi takdirde, bütün bir tasavvuf ve bu dili kullanan mutasavvıflar, ya hiç anlaşılamayacaklardır ya da yanlış anlaşılacaklardır. Kanaatimizce tasavvufa ve çoğu sûfîye yönelik sataşmaların temelinde de bu durum yatmaktadır. Örneğin, meyhânenin içki satılan köşe başındaki dükkan değil de Allah aşkının alınıp verildiği ve nûş edildiği ârifin / âşıkın gönlü olduğunu; Sâkî’nin meyhâneci değil de ilâhî aşkı sunan Cenâb-ı Hak veya mürşid-i kâmil olduğunu; şarâbın meyhânede satılan içki değil de ilâhî aşk olduğunu; kısacası kadehi, şarâbı, bâdeyi, cür’ayı kavrayamayan, aşk hastalığı-

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 279


Gül Şehri DİYARBAKIR nı metabolizmayla ilgili biyolojik bir hastalık sanan mârifet ve hikmetten habersiz kimse, elbette zâhir gözüyle baktığı mutasavvıfı yerden yere vuracaktır; hatta neticede onun ne sûfîliği kalacaktır, ne de müslümanlığı. Bu durum, bazı şâirlerde de görüldüğü üzere, kullanılan Metaforlardaki tasavvufî anlam örgüsünün ıskalanarak, bir semantik atlamayla, şiirin “işâret” etmek istediği hedefin tamamen şaşırılması sonucunu da doğurabilmektedir. Bu tür örneklerde, kullanılan metafizik ve tasavvufî Metaforların manalarının, tamamıyla cismânîlik boyutlarına indirgenerek anlaşılmaya çalışıldığı görülmektedir. Esasen bütün bir Tasavvuf Edebiyatı ve düşüncesi, anlamı bu tür farklı yerlere taşıma teşebbüslerinden tarihte çok çekmiş ve halen de çekmektedir. Metaforik / sembolik anlatımdaki bu hassas kayma noktasını iyi bilen sûfî şâirler, metafizik bir referans taşımayan şiiri, içi boş bir söz yığını olarak değerlendirmişlerdir. Yâr, sevgili, dilber, zülf, içki, kadeh, dudak vb. Metaforlarla dolu bir şiirdeki bu gibi sembollerin karşılıklarını hep cismânî âlemde arayanlar, dünyaları çok sığ olan ham şâirler olarak nitelendirilmişlerdir. Yani Niyâzî-i

280

Mısrî’nin: “Bu fenâ gülzârına tâlib olanlar anlamaz / Vech-i bâkî hüsnüne hayrân olan anlar bizi” (N. 179/2) demesi boşuna değildir. İşte tam da bu noktada, tasavvuf erbâbının kendilerine has bu Metaforik dili kullanmalarının temelinde yatan ana sebeplerden biri ortaya çıkmış oluyor: Gerçekten çok değerli olan mânevî bilgileri, ehil olmayan câhil cühelâdan saklayarak yüce hakîkatlerin zâyi edilmesini engelleme ve bu tür kimselerin sataşmalarından, hatta zulümlerinden emin olma kaygısı. Ayrıca sırrı ifşâ etme endişesi ve sûfîlerin, mânevî tecrübe yoluyla elde ettikleri yüksek irfânî hakîkatleri ifâde etmek için başka bir yol bulamamaları da bu tür bir anlatımda etkili olmuştur. Bazen de vecd ve istiğrak hâlinin sarhoş edici etkisi altında kalan sûfî, ya farkında olmaksızın ya da kendini tutamayarak böyle ifadelere başvurmuştur. Mutasavvıfın yaşadığı rûhî ve mânevî halleri yansıtan birer araç konumundaki Metaforların çözümlenmesi, esasında sadece onun hayâl ve bilgi dünyasını yansıtması açısından değil, eşya ve insanla ilgili değerleri nasıl algıladığını göstermesi bakımından da önemlidir.


Konumuz olan dört sûfî şâir de kendi gönül dünyâlarını, görüp tanıdıkları insan tiplerini, Cenâb-ı Hakk’a ait yüce hakîkatleri ifade etmek için hep yaşadıkları coğrafyada, mekanda, çevrede yer alan ve herkesin zihninde kolayca yer edebilecek ve anlaşılabilecek olan nesnel objeleri kullanmışlardır. Bu, yerine göre bir taş, dağ, bitki veya hayvan olmuştur; yerine göre bir göl, çay, ırmak, deniz veyahut da güneş, ay, yıldız ya da bir eşya. Çoğu sûfî ekol, şâir ve düşünürde olduğu gibi, söz konusu dört mutasavvıfın Dîvan’larında da, anlamları daha önceden teşekkül etmiş bâzı mânevî semboller kullanıldığı görülmektedir. Yâni birinin açmadığı bir anlamı diğeri açıklamış ve böylece birbirini tamamlayan bir Metaforik anlamlar zinciri ortaya çıkmıştır. Böylece, Metaforik anlatım bakımından Yunus Emre çizgisi, bu dört sûfî şâir elinde daha da gelişip şekillenmiş, tekâmül etmiştir. Bu duruma, Vâhib-i Ümmî, Yûnus’un Nûr-u Muhammedî’yi ifâde etmek için kullandığı ve benzer bir üslûpla ele alıp yorumladığı nur dağı Metaforu örnek verilebilir. Tasavvuſta Metafor ve Sembollerin Uygulanması İslâm medeniyeti geleneğinde Kur’an’ın merkezî bir yer teşkil ettiği; Kur’an’ın anlatımında sembolik tarzın kullanıldığını dikkate alacak olursak, İslâm kültüründe sembolizmin

önemli bir yeri olduğunu görürüz.308 Kur’an, Hadis ve İslâm kültürünün diğer bütün kaynaklarında sembole dayalı ifade tarzını yansıtan birçok örneğe rastlamak mümkündür. İslâm Tasavvufu ve felsefesi pek çok noktada sembolizme başvurmuştur. Yapılan analojiler, teşbihler, kıyaslar ve metaforların hepsi, bu alandaki sembolik düşünce geleneğinin birer tezahürleridir.309 Bilindiği gibi, tüm dinî ve kültürel olgular sembolik bir öze sahiptir. Diğer mistik öğretilerde olduğu gibi, Tasavvuſta kullanılan sembollerin ayırt edici özelliği ise, insana metafizik alanı anlama ve kavrama olanağı sunmuş olmasıdır. Sûfîler genel olarak tecrübelerini ifade ederken metafiziğin en uygun ifade aracı olan sembollere sıkça başvurmuşlar ve açık ifadeler yerine bu sembollerin işâretiyle yetinmişlerdir. Metafizik görüşlerin ifadesinde yer alan semboller, evrensel hakikatlerin, evrendeki ilke ve yasaların keşfinde birer araç olup, genellikle doğal örneklere dayanmaktadırlar: Dinlerde kullanılan her mefhum esas itibariyle bir semboldür, çünkü insanın yarattığı ve bu308 Kılıç, Sadık, İslâm�da Sembolik Dil, (Kılıç Yay. Ankara, 1991), s. 7–25, 217–233. 309 Yakut, İsmail,“İslam Düşüncesi ve Sembolizm”,“Yunus Emre�de Sembolizm, s. 21. Yakut ayrıca şöyle yazmaktadır: Müteşabih ayetler sembolik yorumlara müsait bir görünüm arz ederken, bazı ayet ve hatta sureler doğrudan doruya sembolizmin kendisi olmaktadır. Age. s. 19.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 281


Gül Şehri DİYARBAKIR nun için maddi dünyaya ait olan kelimelerle büsbütün ruhanî bir hakikati ifade etmeye çalışılmaktadır.310 Tasavvuf‘un ayrıma tâbi tuttuğu, zâhir ve bâtın bilgi alanları arasında, sembol ve mecazlar aracılığıyla ilişkiler kurulmakta ve böylece Tasavvuf metafiziğinde sembolik bir birlik ve bütünlük oluşturulmaktadır. Söz konusu birleştirici süreç sembolde gerçekleşmektedir. Corbin’in vurguladığı gibi zahir ve bâtın birleşimlerini gerektirirler, her birinin diğerini tanıma işareti olması nedeniyle, ikisi birbirinden ayrılamaz.311 Bu şekilde diğer parça ile birlikte bütünü simgelenerek sembol oluşur. Her sembol bir bütünün, büyük bir işaretin bir parçasını içerir. Sembol böylelikle bir bütünleştirme ve uyum sağlama mekanizması olarak karşımıza çıkmaktadır.312 310 Annemarie Schimmel, “Dinde Sembolün Fonksiyonu Nedir?”, Aşk, Mevlâna ve Mistisizm, çev. S.Özkan, Kırkambar Kitapçılığı, İstanbul, 2002, s. 86. 311 H.Corbin, Sembolik Hikayeler, s. 118. 312 F.W.Dillistone, “The Function of Symbols in Religious Experience”, Metafor and Symbol, Edited by L.G.Knights, (Butterworts Scientific Publications, London, 1960), p. 104-113. Dini sembollerin uzlaştırmacı fonksiyonu ile ilgili adı geçen araştırmacı şöyle yazmaktadır: Ateş fikri hem ısıtma hem de tasfiye; Kurban fikri hem yok edilme, hem de canlandırılma; Su hem sel basması, hem de yenilenmesi, Haç hem yargılanması, hem de korunmasıdır aynı zamanda. Onlar, aşk ile kin, hayat ile ölüm, güç ile acizlik, ümit ile umutsuzluk, başlangıç ile son arasındaki çatışmaların büyük uzlaşma sembolleridir. Bu tür sembolleri karşısında insan birden

282

Tasavvuf geleneği; evrensel dini sembollerin yanında kendine has semboller dizisi geliştirmiştir. Mimari, müzik ve hat sanatlarının yanı sıra, özellikle araştırmamızın konusu bakımından önem taşıyan dilsel semboller, çoğunlukla Kur’an, Hadis ve Doğu Mitolojisinden alınmıştır. Bundan sonra, mutasavvıflar tarafından, onlara özel anlamlar yüklenilmiştir. Bunun yanında, söz konusu semboller dizisi, Tasavvufî öğretisinin doğuşuna denk gelen dönemde gelişmekte olan Arap ve İran romantik edebiyatlarının tesirine maruz kalmıştır. Bu sebeple, birçok Tasavvufî eser, anılan edebî akımların tarzını, sembollerini ve alegorilerini benimsemek durumunda kalmıştır.313 Sembol geliştiren mutasavvıfların en meşhurları arasında; eserlerini Arap Dilinde yazanlardan Cüneyd-i Bağdâdî, Bâyezîd-i Bistâmî, Hallâc-ı Mansûr ve İbnü'l-Fârız; Fars Dilinde yazanlardan da Ferîdüddin Attar ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî yer almaktadırlar.314 Belki de Tasavvufun herkes tarafından anlaşılamamasının ve anlaşılamadığı içinde Tasavvufa karşı bazı kimselerin karşı çıkmasının nedeni, mevcut ıstılahların ve sembollerin kendi yaşamı ile dünyasının yaşamı arasında hakiki anlamda nihai uzlaşmanın gerçekleşebileceğini görür. a. g. e, s. 113. 313 A.J.Arberry, Tasavvuf. Müslüman Mistiklere Toplu Bakış, s. 103-115. 314 Ebu'l-Ala Afîfî, Tasavvuf / İslâm'da Mânevi Hayat, Çev. Ekrem Demirli, Abdullah Kartal, İz Yayıncılık, İstanbul, 2009, s. 211-214.


herkes tarafından kolaylıkla anlaşılmıyor olmasıdır. Son yıllarda Tasavvufa yönelik artan ilgi ile birlikte; bu akımın terminolojisinin ve sembollerinin anlamlarını geniş kitlelere ulaştırılması için yapılan girişimlerin ve bilimsel çalışmaların arttığını görmekteyiz.315Öte yandan, bir hâl ilmi olan Tasavvufun kullandığı bu kavramların tamamının, mevcut konuşma diliyle açıklanıp izah edilmesi mümkün değildir.316 Sûfiler, çoğu zaman yanlış anlaşılma tehlikesine karşı, gizli tutmak istedikleri sırları saklamak için sembolleri kullanmışlar ve Tasavvufî tecrübeyi yorumlamak için uygun bir yol olarak görülen sembolik üslûbu benimsemişlerdir.317 315 Sunay Yılmaz‘ın İsmail Hakkı Bursevi’nin Muhammediyye Şerhinin II. Cildinde Geçen Tasavvufi Istılah ve Semboller isimli Yüksek Lisans Tezi, Marmara Üniversitesi, İslam Felsefesi Bilim Dalı, İstanbul, 1993; Hümeyra Hamzaoğlu, Muhyiddin İbnu’l Arabi’nin Ez-Zehâiru�lAlak fî şerhi Tercumâni’l-Eşvâk adlı eserinde İlahi Aşk Sembolizması, Yüksek Lisans Tezi, Marmara Üniversitesi, Tasavvuf Bilim Dalı, İstanbul, 2003. 316 Bu konuda, Nicholson şöyle bir açıklamada bulunmaktadır: Sufilerin şiirlerinin, vecd halinin etkisiyle meydana geldiğini ve gerçekte Vehbi olarak gelen bilgiye benzediğini kabul ediyoruz. Sembolik bir formda sunulan bu şiirlerin ahenk ve melodisi, sufi şairin hissettiği vecd halinin, okuyucuya intikal etmesini sağlar. Tasavvuf şiirini araştıran kimse, her ne kadar aşırılığa kaçmışsa da mecazî anlamlara yüklenen tevil usulünü inkâr etmemelidir. R.A.Nicholson, Tasavvufun Menşesi Problemi, İz Yayıncılık, İstanbul, 2004, s. 103. 317 Mânâ âleminde seyreden bir âşık söylemeye cesaret edemediği yahut söylemek istemediği, fakat ifşa

Örneğin, Kuşeyrî, Tasavvufun mahiyetini ve tarihini araştıran ünlü Risâlesi‘nde, sufîlerin bu tür muğlâk terminolojiye başvurma nedenlerini aşağıdaki şekilde açıklamaktadır: “Sufîler zümresi de aralarında birtakım tâbir ve terimler kullanmaktadır. Maksadı, kendilerine has (ruhî ve sırrî) mânaları birbirine anlatmak ve açıklamaktır, kendi yollarına yabancı olanlardan bu mânaları gizlemek ve saklı tutmaktır. Sûfiler, ehli olmayanla arasında yayılmasından kıskançlık duydukları sırları yabancılardan saklı tutmak için, kendilerinden olmayanlara mânâsı müphem ve anlaşılmaz görünen ıstılahlar kullanmayı özellikle tercih etmişler.318 Sûfiler semboller ile teorik ve pratik bilgi arasında bağ kurmak; maddeden mânâya, zâhirden bâtına, somuttan soyuta, kutsal olmayandan kutsala geçişi sağlamak; ortak duygu, düşünce, davranış modeli oluşturmak ve bunları ifade etmek; sûfi kimliğini paylaşmak gibi amaçlarla yararlanır.319 Araştırmacılar,320 Klâsik Tasavvuf Edebiyatını baştanbaşa saran bu mecazların ve sembollerin kullanma gereketmekten de kendini alıkoyamadığı duygularını ancak başka varlıklara söyletebilir, dolaylı yoldan ifade edebilir. Yakup Şafak, Tasavvufî Şiirde Mecâzî Anlatım, www.semazen.net, erişim tarihi 03.05.2011. 318 Kuşeyrî, Tasavvuf İlmine Dair Kuşeyrî Risâlesi, haz. Süleyman Uludağ, Dergâh Yay. İstanbul, 2003, s. 147. 319 Akpınar, Bahar, Mevlânâ Celâleddin Rûmi’nin Mesnevî ve Rubâiyyat’ında Meyve ve Üzüm Sembolleri, Biliş, Sayı: 32, 2005, s. 146. 320 Bkz. İbrahim Emiroğlu, Sûfî ve Dil, s. 141; Safi Arpaguş ile bir Röportaj, Yüzakı Dergisi, Aralık 34; Ahmet Öğke, Elmalı Erenlerinde Mânâ Dili, s. 98.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 283


Gül Şehri DİYARBAKIR çeleri arasında aşağıda sıraladığımız nedenlerin bulunduğunu söylemektedirler:

ne, hem de geleneğin özel yönüne göndermede bulunurlar.

1- Tasavvuf yolunda elde ettikleri özel bilgilerin, bu tür anlayışa karşı olanlardan gizlenmesidir. “Mutasavvıflar kendi aralarında bir dil geliştirmiş ve bu dil ile birbirine hitap etmişlerdir. Tasavvuſtaki sırların yanlış anlaşılması veya sırların fâş edilmemesi için bunu gerekli görmüşlerdir.”321

3- Bunların dışında böyle remiz ve sembollerle örülmüş bir dile başvurulması; dilin imkânlarının dar ve sınırlı oluşudur. İfade etmek istediği şey özü itibarıyla duygulardan farklı olduğu için sembolik bir dil kullanması kaçınılmazdır. Bu yoldan semboller, Allah’ın hem aşkınlığını hem de içkinliği yansıtır, bunlar hem yaratılışın evrensel yönü-

4- Sembolik dil, açıklamaya dayanan diğer ifade tarzlarına göre, daha etkileyici bir anlatım tarzıdır. Sembolik anlatım; hayal ve vicdan aracılığıyla akla ulaşırken etkisi daha derin olur. Bununla birlikte sembol, teorik bilginin basit-sade örneklerle aktarımı dolayısıyla, nesnenin pratik yoldan anlaşılmasını da sağlar. Bu bakımdan Sûfî kültüründe sembol ayrıca eğitim amaçlı da kullanılmıştır. Sûfî kültürünün bir boyutunu oluşturan Dinî-Tasavvufî edebiyatta sembol; hem inancın soyut kısmı olan imânı, hem de inanç çevresinde gelişen duygular, düşünceler ve davranışlar bütününü temsil eder. Bu bağlamda Ernst, Sûfî şiirinin, yalnız ilhamla oluşan bir bireysel söyleyiş biçimi olmadığını, “az ya da çok karmaşık kurallar, kafiye ve metnin yanında, konu ile yakınlıkta bulunulmasını gerektiren, karmaşık sembolik yorum veya şifre ile oluşturulmuş komplike ve bilinçli edebî eser olduğunu söylenir.323 Bir semboller sistemi olan Tasavvuf

321 Cebecioğlu, Ethem, Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, s. 515. Anka yay. İstanbul 2005 322 Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Mesnevî I, b-t 18, s. 2.

323 Carl W. Ernst, The Shambala Guide to Sufism, (Shambala, Boston&london, 1997), p. 149.

2- Yüksek hakikatleri anlama ve taşıma noktasında kabiliyeti olmayan kimselerin akıl ve idrak sürçmesi yaşamaması için gizlenmesidir. Mevlânâ’nın deyişiyle: “Ham, pişkinin halinden anlamaz, öyle ise söz kısa kesilmelidir vesselâm.”322

284


temelinde gelişen edebî gelenekte,324 mutasavvıfların konuyla ilgili duygu ve düşüncelerini daha çok teşbih ve temsillerle dile getirmelerinden dolayı, bir mecaz ve remiz-sembol edebiyatı olarak gelişmiştir. Bunun sonucu olarak, Sûfî şairler, günlük dilin sığ ve dar imkânları yanında aktarmak istedikleri yüce mânâya şiirsel dilin daha fazla imkân sağlamasından dolayı tercihen şiire yönelmişler.325 Tasavvufî şiir, edebî yapı itibariyle, alegorik ifade tarzının kullanılmasını öngörmekte ve sembollerin kullanılmasına vesile teşkil etmekteydi. Ancak, Tasavvufî edebiyat metinlerinin sorunsalı, oradaki yoğun sembolizmden ziyade, sufîlerin seçmiş oldukları sembollerin mahiyetinden kaynaklanmaktadır. Sûfi şairlerin divanlarında hemen hiçbir lirik şiir yoktur ki, onda sevgilinin kaşından, gözünden, boyundan, saçından söz edilmesin; şaraptan, 324 «Osmanlı şiiri tamamen söz dizimsel veya anlamsal bir yapıda olan bağlantılar görmek ister… Söz konusu olan, en geniş anlamıyla benzerliğin ifadeleri daha derinlikteki bir benzerliği barındırabilecek âşikâr kelime benzerlikleri… Osmanlı eliti tarafından yaygın bir biçimde kabul gören – temelde İbn-i Arabi’nin eserlerine dayanan – vahdet-i vücûd felsefesinin evreni açıklamanın bir tarzı olarak benzerliğe tutkun olduğu son derece açıktır... Şiirdeki bu arayış benzerliğe dayalı bir kozmik sistem arayışıyla sık sık örtüşür ve dil bu kozmik sisteminin bir parçasıdır» Walter Feldman, “Osmanlı Gazelinin Yapısı İçin Müzikal Bir Model”, Mehmet Kalpaklı (derleyen) Osmanlı Divan Şiiri Üzerine Metinler, Yapı Kredi Yay. 1999, s. 350. 325 Kılıç, Mahmet Erol, Sufi ve Şiir, s. 74.

sarhoşluktan, meyhaneden dem vurulmasın; putlardan, kiliseden, tapınaktan söz edilmesin. Araştırmacılar; sufîlerin metafizik gerçekleri açıklamak için neden bu tarz terimleri seçtikleri sorusunu farklı şekilde yanıtlamaktadırlar. Nicholson, Sufîlerin bu tarz beşerî (şehevi) sembolleri niçin kullandıkları sorulursa, cevap, sufî şairlerin tanımladığı coşkunluk ve vecd hallerini şiirden daha iyi tabir edecek başka bir yol bulamadıkları için326 diye bir açıklama getirmektedir. Bunun yanında Bahtiyar ise, Bu mecazî tecrübeler âlemi İslâm öncesi geleneklerden alınan imgeler vasıtasıyla şiirde ifade edildi: Şarap, saki, meyhane… Sufî şairler bu kelimeleri aldılar ve manevî bir hermeneutik yoluyla bunları metafiziksel psikolojik bir seviyede yorumladılar327 diye söyleyerek, bunun nedenini Tasavvufun, içinde geliştiği tarihsel ve kültürel geleneğe bağlamaktadır. Dolayısıyla dini tecrübenin bir şekilde ifade etmesi bakımından bir avantaj sağlayan semboller, 326 R.A.Nicholson, Tasavvufun Menşesi Problemi, s. 98. 327 Lale Bahtiyar, Sufi: Tasavvufi Arayışın Dışavurumu, s. 125. Bahtiyar şöyle bir açıklama getirmektedir: Bu şairane imgelerin sadece basit istiareler olmadığını da belirtilmelidir (eğer istiareyi Aristocu anlamında„benzetmenin gözlemlenmesine dayanan bir aktarım olarak tanımlarsak). Söz konusu olan, fevkalade bir tecrübenin salike zuhur etmesi ve sonra da salikin onu istiare yoluyla tasviri değildir. Aksine rüyet veya hayalin kendisi bir istiaredir ve bu yüzden tarif etmek üzere olduğumuz terimler gerçekten semboldür, çünkü sûfîler tarafından kullanılan ifadeler sadece sûfînin içinde hakikat gördüğü hissedilir sûretlerdir.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 285


Gül Şehri DİYARBAKIR aynı zamanda anlaşılma esnasında bazı zorlukları ve tehlikeleri de beraberinde getirmektedir. Sûfîlerin kullandıkları sembolleri anlayıp yorumlama konusunda dikkatli ve hassas olunmadığında kastedilenin dışında anlamlar çıkarılması kaçınılmaz olmaktadır. Yukarıda açıklanan nedenlerden ötürü, dolaylı ifadelerle dile getirilen Tasavvufî eserlerdeki sembol ve terimlerin yanlış anlaşılmasını önlemek için birçok mutasavvıf, söz konusu mecazî ifadelerini netleştirmeye çalışmış ve bir tür lügat derleme çabası göstermişlerdir. Ancak, özellikle başlangıçta, sûfî şairler, içlerinde yanlış anlaşılma korkusunu hep duymuşlar ve şiirlerindeki şarabın, dinen yasaklanan şarap olmadığını; kendilerinin şehevî arzular peşinde koşmadıklarını çeşitli vesilelerle dile getirme ihtiyacını hissetmişlerdir.328 Hemen bütün önde gelen mutasavvıflar tarafından, Tasavvuf dilini ve hususi terminolojisini netleştirmek için çaba gösterilmiştir.329 Tasavvufun gelişiminin ilk döneminde, es-Serrâc, 328 Yeni Şafak, Tasavvufî Şiirde Mecâzî Anlatım, www. semazen.net, erişim tarihi: 05.05.2011. 329 Aşkar, Mustafa, Tasavvuf Tarihi Literatürü isimli çalışmada Tasavvuf ıstılahlarını aydınlatan 20 başlıca eseri irdelemekle birlikte, bu tür çalışmaların sayısının oldukça fazla olduğunu ve ayrıca ele alınan bazı eserlerin doğru anlaşılabilmesi için müstakil çalışmaların yapıldığını bildirmektedir. Mustafa Aşkar, Tasavvuf Tarihi Literatürü, İz Yayıncılık, İstanbul, 2006, s. 319–322.

286

el-Luma’ isimli eserinde;330 Kuşeyrî, ünlü Tasavvufa Dair Risale‘sinde Tasavvuf ilminde geçen ifadeler ve terminolojiye ayrı bir bölüm ayırmışlardır.331 Tasavvufun gelişimine çok büyük katkısı olan, Gazzâli‘nin en önemli eserlerinden, İhyâ-u Ulûmi’d-Din isimli kitabında, dil kullanımı yanında dinî ve Tasavvufî terminoloji hakkında önemli bilgilere yer verilmiştir.332 Bunun yanında, Mutasavvıflar tarafından Tasavvufî şiirsel sembollerin açıklanmasına yönelik çeşitli kılavuzlar hazırlanmıştır. Örneğin, XI. yüzyılında Muhsin Faid Kashani tarafından yazılan Risâla-yi Mişvâk isimli eserde, Tasavvufî literatürde kullanılan bazı sembollerin manevî içeriği açıklanmaktadır. Yazar, örneğin, Tasavvufî şiirde geçen ebru (kaş) kelimesinin Allah’ın zatını gizleyen sıfatlar anlamında; ruh (yanak) kelimesinin ise Allah’ın güzelliğinin merhamet özellikleriyle açıklanması amacıyla kullanıldığı konusunda açıklama getirmektedir.333 Günümüzde İranlı mutasavvıf ve araştırmacı 330 Yüce, Abdülhakim, “Serrac ve el-Luma Adlı Eseri”, Klâsik Tasavvuf Kaynakları, Editör Ali Çınar, Sûf Yay. Ankara, 2003, s. 29–49. 331 Kuşeyrî, Tasavvufa Dair Kuşeyrî Risalesi, s. 148– 183. 332 Gazzâlî, İhyâ-u Ulûmi’d-Dîn, III. s. 244–365, Söz konusu bölüm ayrı bir kitap olarak basılmıştır: Gazzâlî, Dil Belâsı, çev. M.H.Öner, Semerkand Yay. İstanbul, 2007. 333 A.J.Arberry, Tasavvuf. Müsülman Mistiklere Toplu Bakış, s. 111.


Nûrbahş tarafından 16 ciltlik Sufî Sembolizm isimli ansiklopedinin hazırlanması,334 konunun hâlâ güncelliğini kaybetmediğini göstermektedir. Tasavvuf metinlerinde mecazî dilin kullanımı, metinlerin menşeî olan ülkelerin halkı tarafından tereddütle karşılandığında ve bazı yanlış anlaşılmalara yol açtığında bile, bu sorun XIX. yüzyılından itibaren yoğunlaşan şarkiyat çalışmaları sayesinde Tasavvuf eserleriyle tanışma fırsatı bulan Avrupa ve Amerika‘daki okuyucular için daha büyük boyuta ulaşmaktadır. Ernst, özellikle sanatsal yönü bakımından Batı‘da popüler kültür tarafından benimsenmiş olan Tasavvufî şiirlerin anlamının çoğu zaman çarpıtıldığını vurgulamaktadır.335 Bu bağlamda, örnek olarak, Tasavvuſta sembol özelliğini taşıyan ve ayrıca Mevlânâ‘nın Mesnevîsinde sıkça geçen birkaç kavramın Tasavvufî içeriğini açıklamanın faydalı olacağını düşünmekteyiz:

makla birlikte, Tasavvuſta Allah‘ın ez-Zâhir ismi ile tecellîsini336 temsil eder. Öte yandan, zuhura işaret eden olarak nûr, bilgi kapılarının anahtarı337 rolünü üstlenmektedir. Nûr‘un bilişsel fonksiyonunu Gazzalî şöyle ifade etmektedir: Hakikatlerin keşfini bu nûrdan beklemek gerekir.

Nûr (Işık) Evrensel bir metafizik sembolü ol-

Yolculuk (Seyr-u sülûk) İnsanın manevî gelişiminin ve yaşamının sembolüdür. Tasavvufî gelenekte en yaygın sembollerden birisidir. İbn Sînâ‘nın Hayy İbn Yakzân risalesinin kahramanı, kendisini şöyle tanımlamaktadır: Mesleğim seyahat etmektir, bütün hallerini bilinip anlayıncaya dek dünyanın çevresini dolaşmaktır, yüzüm babama dönüktür, babam ise Yekzândır. Aynı şekilde Sühreverdi’nin Ruhun Yolculuğu anlama gelen Kıssatu’l-Gurbetu’l-Garbiyye isimli hikâyede alegorik ifade tarzında insan hayatının geçmesi gereken yol ve duraksamalardan ibaret olduğundan bahsedilmektedir.338

334 Sufi Symbolism (Farhang-i Nûrbakhsh), in 16 volumes, Khaniqah Nimatullahi Publications, London 1990 onwards) tanıtıcı bilgilere http://www.nimatullahi.org/ knp/symbolism adresinden ulaşılabilir. 335 Carl W. Ernst, The Shambala Guide to Sufism, p. 147–148.

336 Cebecioğlu, Ethem, a. g. e, s. 488. 337 Erginli, Zafer, Metinlerde Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Redaksiyon Zafer Erginli, Kalem Yayınevi, İstanbul, 2006, s. 778. 338 Hayy İbn Yakzân (İbn Sînâ) ve Şerhi, çeviren D.Örs, İslam Felsefesinde Sembolik Hikayeler, s. 118.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 287


Gül Şehri DİYARBAKIR Kâfdağı: Tasavvufî kozmolojik sembol olarak, âlemin yenilenmesine, kâinatın gençleşmesine imada bulunur. Bütün Kâinatın kaynağı, ancak ilahî sonsuzlukta sadece bir noktadır.339 Tasavvuf erbabına göre, Kaf, Kur‘ân’a işarettir ki bu da, Allah’ın tüm isimlerinin zuhur yeri olan ve bu mazhariyeti bilen ve bildiren İnsan-ı Kâmil’dir.340 Tamamıyla sembolik bir destan olan Attar’ın Mantık al-Tayr isimli Tasavvufî metinde, Simurg’u (o da Allah‘ın zuhur ve taayyünün sembolü) bulabilmek için Kaf Dağı‘na yolculuk yapan kuşların (sâlikler) serüveni anlatılmaktadır. ‘Hiç şüphe yok ki.. bir dağ var ki ona Kâfdağı denir; Onun ardınsa bizim padişahımız var, Adı Simurg’dur… kuşların padişahı odur, O, bize yakındır da biz ondan uzağız.341 339 Lale Bahtiyar, Sûfî: Tasavvufi Arayışın Dışa Vurumu, s. 36. 340 Cebecioğlu, Ethem, a. g. e, s. 314. 341 Ferîdüddîn-i Attâr, Mantık al-Tayr, çev. A.Gölpınarlı, MEB, İstanbul, 1990, s. 56; Attar, kışlar ve kuşların dili, Maşuku ilahinin huzuruna varmak için duydukları özlem, seyr-u süluktan başka bir şey olmayan sefere çıkarken karşılaştıkları zorluklar ve nihayet amaca ulaşmaları hakkında yazan ilk kişi değildir. Yaklaşık iki asır önce İbn Sînâ Risâletu’t-Tayr’ı yazmış, Onu Ebu Hamid Muhammed Gazzali, az bilinen eserleri arasında yer alan bir risale ile takip etmiştir. Fakat Attar’ın esersi, seleflerin eserlerinden faydalanmakla beraber, bambaşka bir tabiata sahiptir. İbn Sina, Ruhun semavi ailesine geri dönmesine imkan tanıyan zihni müşahedeyle ve Gazzâlî ilahi rahmet ve sevgiye muhtaç hakikat avcısının zorluk ve çaresizliğiyle ilgilenirken, Attar Vahdet konusundaki muazzam manevi ve mistik tecrübeyle ilgilenir. Ayrıca Bkz: S. H. Nasr, Kuşların Vahdete Uçuşu, Attar’ın Mantıku’t-Tayr’ı, Üzerine Düşünceler”,

288

Yukarıdaki örneklerden anlaşıldığı gibi; mutasavvıfların ifadelerinde kullanılan semboller, gündelik yaşamlarındakinden çok farklı olarak, hatta farklı algılama ile bilinç düzeylerine ait olan gösterilenlere atıſta bulunmaktadır. Sonuç olarak, Tasavvuf‘ta geleneksel olarak uygulanan sembolik dilin birden fazla işlevinin bulunduğu söylenebilir. Sembol ve mecazların, bazen anlamı gizlemek, bazen de anlamı açıklayarak anlatımı güçlendirmek, bazen ise eğitimi kolaylaştırmak ve estetik etkiyi pekiştirmek için kullanıldığını görmekteyiz. Ancak, araştırmamızın konusu bakımından önem taşıyan işlev şudur: Sembol ve mecazlar; metafizik gerçeklerin kavranılması ve açıklanmasında önemli rol oynayarak, aynı zamanda, Sufî‘nin zâhir ve bâtın alanları arasında ilişkilerin kurulmasında bir tür köprü görevi üstlenmektedirler. Bunun yanında Tasavvufî sembol, sadece bir araçtır ve kendiliğinden herhangi bir değere sahip değildir. Çünkü Sûfi‘nin gayesi edebiyat değil, ebediyettir. Tasavvuſta Gül Gül, Farsça’dan dilimize geçen, güzel kokusu ve rengiyle çağlardan beri insanları derinden etkileyen önemli bir çiçek ve sembol olarak yerini korumaktadır. Hint efsanelerinde ve eski Yunan kültüründe gül ile ilgili pek çok hikâyeler vardır. Dolayısıyla gül, İslam sanaçev. D. Örs, İslam Felsefesinde Sembolik Hikayeler, s. 118.


tında da çok yaygın olarak kullanılan bir çiçek motifi ve semboldür. Şu halde tarih boyunca kitap, kumaş, seramik, duvar resmi ve benzeri pek çok eserde en çok kullanılan bezeme unsuru olan gül, Türkler tarafından eski devirlerden beri bilinen ve edebiyatta çokça kullanılan motiflerden biri olmuştur. Bundan dolayı olsa gerek Ayşegül, Gülnur, Gülizar gibi birçok “gül motifli” isimlerin kız çocuklarına verilmesi de peygamberini tanıyan gül neslinin yetişmesine ayrı bir işaret sayılabilir. “...Gül, yabanisi ve ıslah edilerek bahçelerde yetiştirilen çeşitleri bulunan bir cins çiçektir. Yabani gülün Orta Asya’da çok eskiden bilindiği anlaşılmaktadır. Bahçe gülüne dair en eski bilgi Babil bahçeleri üzerine Heredotes tarafından verilmiştir. Eski Yunan edebiyatında da gülden bahsedilir. Bu bilgilerden gülün Doğu’dan, Orta Doğu, Anadolu ve Yunan Adaları yolu ile Batıya geçmiş bir çiçek olduğu çıkarılmaktadır. Mitolojide eski Yunanlıların güzellik Tanrıçası Aphrodite’in doğuşu sırasında vücudundan akan köpüklerden oluştuğuna inanılan gülün, Hint efsanelerinde de dinî ve kozmogonik bir mânâsı vardır. Eski Suriye ve Mısır’da gül

üzerine efsaneler bulunmaktadır. Roma döneminde aşk ve neşe çiçeği sayılan gül, geniş çaplı ziyafetlerde vazgeçilmez bir çiçek olarak dikkat çeker. Hrıstiyanlığın ilk çağlarında Hz. İsa’nın sembolüdür. Hz. Meryem’e de dikensiz gül denmiştir...”342 Haç ortasındaki beş yapraklı gül ortaçağ filozofları tarafından anasır-ı erbaa (toprak, su, hava, ateş)nın üzerinde bir eleman olan saf öz (quinta essentia)ü temsil eder. Dünya çapında bir kardeşlik tarikatı olan Gül-Haç Biraderleri de adlarını gül ile haçtan almışlardır.343 İslam kültüründe gül, Hz. Muhammed’in Miraç gecesi Tanrı’nın huzurunda Cebrail ve Burak’la terler döktüğü, Burak’ın terinden sarı gül, Cebrail’in terinden beyaz gül ve Hz. Muhammed’in terinden de kırmızı gülün meydana geldiği rivayetinde yüz gösterir. Bu inancın etkisiyle dînî günlerde ve mevlit gibi törenlerde gül suyu ikram edilir. Klâsik Türk şiirinde na’tlarda gül, Hz. Muhammet’in saçına, yanağına; gül kokusu kokusuna, terine; gül goncası ağzına; gülfidanı boyuna müşeb342 Yılmaz, Kâşif, “Gül” TDEA, III, Dergâh Yay. İstanbul 1973, s. 382-383. 343 Ayvazoğlu, Beşir, Güller Kitabı, Ötüken Yay. İstanbul 1992, s. 101.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 289


Gül Şehri DİYARBAKIR behün bih olmuştur.344 Gül, Hz. Muhammed’e isnat edilen; “Kırmızı gül, Allahın görkeminin tezahürüdür.” sözüne dayanılarak ilâhî güzelliğin de sembolü olarak kabul edilir. İranlı mutasavvıf Ruzbihan Baklî Ahbâre’l-Âşıkîn adlı eserinde Tanrı’nın ilahî bir varlık olan kırmızı gül gibi tecellî ettiğini bu yüzden ruh bülbülünün sonsuza kadar bu güle âşık olduğunu yazar.345 Burada insan ruhunun bir başka kuşa değil de bülbüle benzetilmesi de tesadüfî değildir. “İnanışa göre Nemrut tarafından ateşe atılan Hz. İbrahim’in önünde saf bağlayan kuşlardan birisi onunla birlikte kendisini ateşe bırakır ve Tanrı’nın elçisine eşlik eder. Kendisine hoş gelen bu hareketi nedeniyle Tanrı onu ödüllendirmek ister ve Cebrail vasıtasıyla ne dilediğini sorar. O da Tanrı’nın bin isminden yalnızca yüzünü bildiğini söyleyerek kalan dokuz yüzünün de öğretilmesini ister. İşte Tanrı’nın bütün isimlerini öğrettiği o kuş, kıyamete dek gönülleri bağlayan sesiyle Tanrı’nın isimlerini haykıran bülbüldür.”346 Arapça ve Osmanlıca Olarak Gül Kelimeleri Gül kelimesinin Arapça karşılığı ise “verd”dir. Özellikle tasavvuf erbabı bu kelimeden de çe344 Yeniterzi, Emine, Divan Şiirinde Na’t, TDV Yay. Ankara 1993, s. 274. 345 Öztekin, Nezahat, “Eski Türk Edebiyatında Gül”, Kubbealtı Akademi Mecmuası, Y. 34, S. 4, Ekim 2005, s. 22. 346 Ceylan, Ömür, Kuşlar Dîvânı Osmanlı Şiir Kuşları, Kapı Yay. İstanbul 2007, s.64.

290

şitli işaret ve manalar çıkarmışlardır. Mesela “verd” kelimesinin vav’ı Hz. Pegamber’in veliliğine, ra’sı onun raûf ve rahim oluşuna, dal’ı ise davetçiliğine işaret sayılmıştır. Yine gül kelimesinin Osmanlıca’da (Eski Türkçe’de) yazılışı Arap harfleriyle “kef” ve “lam” harflerinden oluşmaktadır. Bazı eserlerde buradaki “kef” ve “lam” harflerine bir kısım sembolik manalar da yüklendiğine şahit olmaktayız.347 Buna göre “gül” kelimesinin baş harfi olan “kef” Zümer suresinin 36. ayetine işaret olduğu, “lam” harfi ise, Şura suresinin 19. ayetine işaret ettiği kabul edilmektedir. Zira Zümer suresinin 36. ayeti “Allah kuluna kâfi değil mi?” şeklinde geçmektedir. Şura suresindeki 19. ayetinde ise“Allah, kullarına çok lütufkardır, dilediğini hesapsız rızıklandırır” şeklindedir. Dolayısıyla bu ayetlerin işaret ettiği manalar bazı gönül dostları tarafından şöyle yorumlanmaktadır. Kullarına çokça lütufkâr olan Allah, onları tevhit hakikatlerini öğretmek üzere gönderdiği Hz. Muhammed ile onları hesapsız rızıklandırmıştır. Bu bakımdan Allah kuluna kâfi değil midir? Yine Allah, kulunu öyle bir öğretici ile onurlandırıyor ki kendi isimlerinden raûf (çok şefkatli) ve rahîm (pek merhametli) sıfatlarını bu yüce öğreticiye veriyor. Nitekim bu isimlerin Hz. Peygamber’e verilmesini Kur’an-ı Kerim’de açıkça şöyle görmekteyiz. “Andolsun size kendinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı raûf (çok 347 Bkz. Derviş İbrahim el-Eşrefî, “Risale-i Gûl âbâd”.


şefkatli), rahîm(çok merhametlidir).”348 Aynı zamanda Allah’ın isimlerinden olan “Raûf” ve “Rahîm” vasfı peygamberler içerisinde yalnız Hz. Peygamber’de tezahür etmektedir. Dolayısıyla onun şefkat ve merhameti bir millete değil, kendisini seven tüm müminlerde yansımalıdır. Edebiyatta Gül Gül, bizim divan edebiyatımızın şiirlerinde sıkça kullanılmaktadır. Dolayısıyla bu edebiyatımızda gül, goncasıyla, açılışıyla yeşil yapraklarıyla, seher vakti bu yapraklara düşen çiğ taneleriyle, hatta dikeniyle, fidanıyla ve renk renk çeşitleriyle gazelleri ve kasideleri süslemektedir. Bu bakımından gül, teşbih, istiare ve mecaz gibi edebi sanatlarda anlamı genişletilerek kullanılan en önemli unsurlar arasındadır. Dolayısıyla divan şairlerinin şiirleri, âdeta birer gül bahçesine benzemektedir. Buna göre gül, her şeyden önce bütün güzellikleri kendisinde toplayan bir sevgilidir. Ayrıca gülün goncası tevhidi, açılmış hali kesreti (toplumu) temsil eder. Yine gülde gonca, halvet halini, Hak ile baş başa olma halini, 348 Tevbe suresi, s. 9, a. 128.

açılmış gül ise can sırrını açığa vurmayı sembolize ettiği düşünülmektedir. Bununla birlikte gül, ömrünün kısalığı dolayısıyla dünya hayatının faniliğine de ayrı bir işaret sayılmaktadır. Bu açıdan gül, ebedî olan öbür hayata hazırlanmayı tembih ve ikaz eden güzel bir kokudur. Ayrıca gül, ilahi güzelliğin ve bu güzelliğin işareti olan Hz. Peygamber’in simgesi kabul edilmiştir. Görüldüğü gibi edebiyatımızda Peygamber’in güzelliği gül olarak tasvir edilmiş ve gül motifleriyle anlatılmaya çalışılmıştır. Mesela şair, Hz. Peygamberi “gül” olarak tasvir ederken şöyle anlatmaktadır: “Güle geldi gülerek gülleri güldürdü o Gül / Gül güler miydi güle gülmese gülzâra o Gül?” Şair’in bu beyitte tasvir ettiği gül, etrafa güzel kokular saçan bir çiçektir. Bu bahçedeki güllerin ise mütebessim bir gül bakıcısı tarafından yetiştirildiği anlatılmaktadır. O mütebessim çehre ise şüphesiz Hz. Peygamber’dir. Dolayısıyla şiirlerde güle hayat ve koku veren kaynak Hz. Peygamber’dir. Bu anlayış, gülün toplumumuzdaki değerini bir kat daha artırmaktadır. Nitekim hayat; koku, renk, ışık ve sesten ibarettir. Bütün bunlar gül bahçesinde en güzel

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 291


Gül Şehri DİYARBAKIR şekilde bulunmaktadır. Zira koku gülde, renk gülde, ışığın kaynağı olan güneş burada bir başka tezahür etmektedir. Hatta örfümüzde “Gül koklama” sevap olarak kabul edilmektedir. Güzel sesin sembolü olan bülbül de gül bahçesinde güle âdeta halini arz etmektedir. Tasavvuſta Gül Tasavvuf ehlinin güle yaklaşımı sadece yukarıda belirtilen yorumlarla sınırlı kalmamıştır. Onlar, Hz. Peygamber’e olan sevgi ve bağlılıklarını, sosyal hayatlarının içerisinde güle verdikleri farklı vurgular ile anlatmaya çalışmışlardır. Nitekim tarikat kisvesi olan taçların tasarımı genelde gül merkezli oluşturulmuştur. Bundan dolayı bazı tarikatlarda taç;“Kâdiri Gülü, Halvetî Gülü ve Eşref Gülü” şeklinde isimlendirilmiştir. Zira bununla derviş âdeta Hz. Peygamber’in hayat tarzını, öğütlerini ve öğretisini başının tacı ettiğini ihsas ettirmek istemektedir. Rivayet edilir ki, Hz. Ali son nefesini vermeden önce Selman’dan bir deste gül istemiştir. Selman bir deste gül getirmiş, Hz. Ali bunu koklamış ve sonra ruhunu teslim etmiştir. Bu sebepten olsa gerek Mevlevî ve Bektaşîler, üzerlerine giydikleri hırkayı, “Deste Gül” adıyla anmaktadırlar. Onlar, bu giydikleri hırkayla ölümü simgelemek istemektedirler. Nasıl bir deste gülü kokladıktan sonra “ilmin kapısı” olarak nitelenen Hz. Ali ruhunu teslim etmiş ise dervişlerin üzerlerine attıkları hırkaya da insana son anıyla ilgili olarak bir hatırlatma ve ikazda bulunmaktadırlar. Böyle-

292

ce derviş, her anı, her demi ölüm gerçeği ile yaşamış olmaktadır. Mevlidlerde Gül Mevlid, “doğum yeri ve zamanı” anlamına gelen, Hz. Peygamber’in doğum yıl dönümünde yapılan törenlere verilen özel bir isimdir. Bu törenlerde özellikle ülkemizde Süleyman Çelebi’nin Hz. Peygamber’e içten ve samimi bir na’t olarak yazdığı “Vesîletn’-Necât” adlı eseri okunmaktadır.349 İşte bu törenlerde en nadide ikram olarak gül suyu vermek Müslüman Türk toplumunda âdet haline gelmiştir. Güle verilen anlamdan dolayı bizim örfümüzde gül şerbeti içildiğinde salâvat okumak da gelenek halini almıştır. Yine başka kültürlerde fazla bulunmayan gülabdanlar yani gül suyu şişeleri ile gülbanklar ki gül sesi veya belli bir makamla okunan dualar anlamına gelen çeşitli faaliyetler bulunmaktadır. 349 Bu eser, Süleyman Çelebi (1346/1422)’nin bilinen tek eseridir. Bu eser Anadolu kültürünün bir parçası olmuş Süleyman Çelebiyi de en büyük din şairlerimizden birisi yapmıştır. Eserin halk arasında bilinen adı mevlittir.15. y.y.’da Bursa'da kaleme alınmıştır. İranlı bir vaizin peygamberimiz aleyhinde yaptığı bir propagandaya karşılık yazılmıştır. Konusu peygamberimizin hayatıdır. Yazılış amacı peygamberimizin diğer insanlardan ve peygamberlerden üstün olduğunu ispat etmektir. Süleyman Çelebiden sora mevlit türünde pek çok eser yazılmıştır. Fakat hiçbirisi bu eser kadar başarılı olamamıştır. Süleyman çelebinin bu başarısı şu iki madde ile açıklayabiliriz: 1-Lirizmi ve didaktizmi başarı ile kaynaştırmıştır. 2-Akıcı saf, sadece ve güzel bir Türkçe ile yazmıştır.


Hat Sanatında Gül Hat, “yazmak, çizmek” anlamına gelen ve Arap yazısını estetik ölçülere bağlı kalıp güzel bir şekilde yazma sanatı anlamında “hüsnühat” olarak isimlendirilmektedir. Hüsnühat sanatında da gül şeklinde tasarlanmış levhalardan hilyeler bulunmaktadır. Hilye ise sözlükte “zînet, kolye” manasına gelmektedir. Bu da Türk İslam kültüründe hüsnühatla yazılmış Hz. Peygamber’in vasıflarını anlatan levhalar demektir. Bunlara Verd-i Muhammedî veya Gül-i Muhammedî denilir. Dal ve yapraklar ortasında açılmış tek gülün üzerinde “Muhammed” yazısı, yapraklarında da “Ali, Fatıma, Hasan, Hüseyin ve aşere-i mübeşşere” gibi isimler bulunmaktadır. Diğer yapraklarında en uçtakinde Hz. Aişe’nin olmak üzere Hz. Peygamber’in diğer hanımlarının isimleri yer almaktadır. Kalan kısımlarda ise Ashab-ı Kehf’in adları ve dört halifenin hususiyetleri zikredilir. Buradaki gülün üzerinde altın hatla şunlar yazılır: “Kim Peygamber Efendimiz’i vasfetmek isterse şöyle desin: “Resulullah insanların en güzeliydi. O ne aşırı uzun, ne de kısa idi. Onun rengi ne bembeyaz ne de esmer idi. Saçları ise ne kıvırcık ne de düzdü.”350 350 Bkz. Müslim, Fezâil, 93; Muvatta, Sıfatu’n-Nebî, 1.

İşte sureti ve siretiyle her yönüyle örnek ve mükemmel bir insan portresi. Beşeriyet yönüyle Hz. Peygamberimiz bir insandı, fakat fazilet olarak tüm beşerin üstündedir. O ne güzel tarif edilmiş: "İnnehû beşerun veleyse ke’l-Beşeri velâkinnehû yâkûtetun fi’l-Haceri" O beşerdir. Fakat yalnız yiyip içen beşer gibi değildir. Sanki o, “yakut taşı” gibi taşlar içindeki yeri çok kıymetli ve değerlidir. Görüldüğü gibi Hz. Peygamber’i tanıma ve tanıtma konusunda Müslüman Türkler’in diğer milletlerde pek görülmeyen bir şevkle edebiyata ve kültüre bu sevgiyi en güzel şekilde yansıtmışlardır. Fuzulî ve Gül Hicri X. asırda Bağdat’ta yaşayan Fuzûlî (963/1556), Arapça, Farsça ve Türkçe dillerini çok iyi kullanan bir şairdir. Fuzûlî’nin meşhur “Su Kaside”si onun Peygamber Efendimiz’e karşı duyduğu derin sevgi ve muhabbetin en güzel manzum ifadeleridir. Zira Fuzuli, Bağdat’ta yaşaması hasebiyle Dicle nehrinin devamlı akmakta olan sularına bakarak, şehrin dudakları çatlatan kavurucu sıcaklığında böyle bir su nimetin ne derece büyük bir lütuf olduğunu düşünmüştür. Dolayısıyla suyun değerini, insanların Hz. Peygamber’e olan ihtiyacına benzeterek ak-

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 293


Gül Şehri DİYARBAKIR tarmaya çalışmıştır. Bu kasidenin bir beytinde Fuzulî, Peygamberimizi güle benzetirken, artık Hz. Peygamber gibi bir gülün yetişmesinin mümkün olmadığını şöyle dile getirir. “Suya virsün bağ-ban gül-zârı zahmet çekmesün / Bir gül açılmaz yüzün tek virse min gül-zâre su.” “Bahçıvan boşuna zahmet çekmesin; gül bahçesini sele versin, mahvolmaya bıraksın. Çünkü bin tane gül bahçesini sulasa, senin yüzün (Hz. Peygamber) gibi bir gül açılmaz, yetişmez.” Ancak Fuzulî, bahçıvana tavsiye olarak onun bahçesinde (sünnetinde) yetiştireceği güllere (onun nesline) itina gösterilmesini de şöyle hatırlatır: “Yâr içün ağyare minnet etdüğüm aybeyleme Bağ-bân bir gül için min hare hizmetkar olur.” “Sevgili için düşmana (yabancılara) minnet ettiğimi (boyun eğdiğimi) ayıplama. Çünkü bahçıvan bir gül için bin dikene hizmetkâr olur.”351 Görüldüğü gibi Fuzulî, buradaki teşbihle bahçıvana en güzel gülün yetişmesinin bir daha mümkün olmadığını anlatarak, yeni yetişecek güllerin henüz açmadan solmaması için gayret sarf etmesini tavsiye etmektedir. Buradaki bahçıvan sorumlu olan insandır. Tasavvuſta Gül ve Lale Tasavvuf terminolojisinde gül, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in, lâle ise Allah (c.c.)’ın sembolüdür. Tasavvuſta gül, Efendimiz’i temsil eder. O'nun ter kokusu bile gül kokar çünkü. 351 Bkz. Adem Çalışkan, Fuzûlî’nin Su Kasidesi ve Şerhi, Diyanet İşleri Başkanlığı, Ank. 1999. s. 73.

294

İslam mitolojisi ve tasavvuf anlayışında ise gül, ilahi güzelliği temsil ediyor. Tasavvufi sembolizmde gonca halinde gül "birliği", açılmış gül ise "birliğin çokluk halinde görünüşünü" temsil ediyor. Gül bahçesi "gönül açıklığı, kirinden pasından temizlenerek, ilahi güzelliğin yansımasına hazır hale gelmiş kalbi", gonca, "insanın kendisiyle ve Tanrı'yla başbaşa kalmasını" simgeliyor. Buna göre, açılmış gül, "can sırrını açığa vurmak" anlamına geliyor Bütün çiçeklerde tarifsiz bir sanat ve güzellik saklıdır; fakat çiçeklerin içinde biri vardır ki, onun zarafeti apayrıdır. Bizlere ifade ettiği mana çok daha derindir. Tektir ve tevhidi temsil eder. Tasavvuſta lale Allah'ı temsil eder. O'nun gibi (dalında) tektir. Lâlenin harfî manası "hilâl"e de ulaşmaktadır Onlar semâdaki hilâlin parıltılarıyla yol alır yıldızlarla semaya dururlar Bir semâzenin en makro hâlidir hilâli çevreleyen yıldızlar.. Ebced hesabında, elif’in değeri: 1, Lâm’ın değeri: 30, He’nin değeri: 5 dir. Böylece ‘2 Allah, Lâle, Hilâl ‘2 kelimelerinin her birinin değeri aynı olup, üçü de ayrı ayrı 66’ya tekabül etmektedir. Yani Hilâl, Lâle ve Cenab-ı Hakk’ın en muazzam ismi olan “Allah” ebcede aynı sayı değerindedir. “Elhamdülillah” zikrinin değeri de 66’dır. Arap harfleriyle yazılan lâlenin tersten okunması, hilâl kelimesini ortaya çıkarır. Bayrağımızdaki hilâl işareti de anlamlıdır. Hilâl, Allah demektir. Lâle de aynı-


dır. Bunun için bazı eski eserlerde Hilâl yerine Lâle konmuştur. Yıldız da anlamlıdır. Yıldız eski harflerle Muhammed Aleyhisselam lafzının stilize edilmiş halidir. Biz, bayrağımıza ayyıldız koymakla Allah ve Muhammed yazmışız. Eğlâl kelimesi de "lâle" kökünden gelir Eğlâl ise Yâsin Sûresi'nde "eğlâlen" şeklinde geçmektedir Manası ise; "boyunduruk"tur. Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz hicret edecekleri vakit kapıdaki müşrikleri etkisiz hâle getirmek için Yâsin Sûresi'nin bu âyetini okuyarak onlara bir avuç toprak atmıştı Müşrikler bunun etkisiyle sanki boyunlarına boyunduruk geçirilmişçesine başlarını aşağıya indirememiş ve Efendimiz'i görememişlerdi. Onlar Efendimiz'i göremedikleri gibi gözleri kâinatın bütün hakîkatlerine âmâ olmuştur. Bunun mukâbili olarak kalblerine Allâh lafzını yerleştiren ve istîdâdınca idrak etmiş olan Hak âşıkları da sanki boyunlarına nurdan bir halka geçirmişcesine başları yukarıda ilâhî cezbeye gark olmuş onun neşvesiyle müstağrak bir hâldedirler Aşağının kötülük ve pisliklerinden uzak, mâsivâdan arındırılmış bir gönülle herşeyden mahrûm olanlar için duâ ve ilticâ hâlindedirler.

Lâlenin içi kömür gibidir. Ancak dıştan görünmez. Dışı ise içinin tam tersine pas parlak, canlı ve rûha sekînet verici bir görünüme sahiptir. Onun bu hâli tıpkı bağrı yanık bir dervişin mütebessim nûr hâleli yüzüne benzer. Gerçek lâlelerin hepsinde renkli altı yaprak bulunur. Bu ise îmanın altı nûrunun libâsına bürünen dervişin îmân ve ihsan potasında erimesi ve daha sonra bu nurun şualarıyla derinden bir yanışa gark olmasının da bir simgesidir. Bununla beraber Kur’ân-ı Kerîm’in (aynı zamanda Fâtiha sûresinin) altıncı âyeti de “Bizi dosdoğru yola (Sırât-ı Müstakîm’e) ilet” âyet-i kerimesidir. Bu âyet aynı zamanda bir duâ vasfı taşımaktadır. Lâlenin renkli yapraklarının yukarıya doğru olması da tıpkı bir dervişin duâ edişindeki edâyı andırır. Zira derviş bu hâl ile sırât-ı müstakîm üzere olmayı murâd etmiş ve ifrat-tefrit noktalarını törpüleyerek hakîkate, yani istikâmete ermiştir. Ve tıpkı lâlenin derûnundaki siyahlığı göstermemesi gibi o da içinde yaşadığı yanış halini gizlemiş ve kendine her nazar edene o güzel rengini sunarak ona ferahlık vermiştir. Nitekim lâlenin

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 295


Gül Şehri DİYARBAKIR en revaç bulduğu dönemlerden biri olan Osmanlılar zamanında ona, “ferâhâver (ferahlık veren)” denmiştir. İşte bu vasıflarla vasıflanan derviş de tıpkı lâlenin bu adını alarak etrafına letâfet ve zerâfet saçmış, gönüllere âb-ı hayat sunmuştur. Kısacası; lâlenin eğlâl oluşu, Lâlenin hakîkat deryasına dalış hâlidir. Leyl; gece demektir. Gece sevda demektir. “Sevda”nın asıl manası “siyah”tır. Gece kıymet bilene “kara sevda”nın yaşandığı ânlardır. Eğer sen geceyi kopkoyu bir boşluk olmaktan çıkarmak istersen, gönüldeki yârları ve ağyârları yok etmelisin! İşte o zaman her yer sana âyân olur. Sanırsın ki gece bitmiş de gündüz oluvermiştir. Böylece fânî muhabbetler silinerek kalb sevdânın deryâsının derinliklerinde yolculuğa çıkmıştır. Burada bahsedilen “Leylâ” temsîlî olup, asıl kasdedilen “Mevlâ”dır. Her yerin âyân oluşuyla kalb kâinâtın esrârını okuyucu ve alıcı bir hâle gelir. Ve Cebrâil’in “Oku” emrini müteâkiben örtüsüne bürünen ürkek yürek, artık serpilip açılır ve her yanda Leylâ’yı “Mevlâ” görür hâle gelir.

296

Ey Gönül! Cânına üflenen nefhayla yan da kavrul! Amma lâle gibi ol ki, hâlinden sadece “yâr” haberdâr olsun. Öyle ki, Efendimiz, ümmeti için gönlü dâim hüzne gark olurken dahî, yüzü her lahzâ beşûş (mütebessim) idi… Gül ve Lâle'nin temsil ettikleri anlamlar itibariyle ikisini birbirinden ayırmak güçtür. Biri Kâinatın Yaratıcısını temsil ederken diğeri Yüce Yaratanın Habîbini temsil etmektedir. İbret nazarıyla bakan, basîret sahibi gözler için mahlukatta, Hâlık’a götüren, Rabbinin kudret ve azametine işaret eden nice ayetler vardır. Tasavvuf çevrelerinde kırlara çıkmak, tabiata ibret nazarıyla bakmak için dolaşmak vardır. Nebâtâttan, husûsiyle çiçeklerden mânâlar, temsiller çıkarılır, sembollerle anlatılır. Belli bir makâma gelenler onların tesbihlerini, zikirlerini duyarlar. Şemseddin Sivasî şöyle der: Her baharda açılır, tesbih okur çiçekler. Birbirinden seçilir, tesbih okur çiçekler. Tasavvuſta gül, ilâhi güzelliği ifade ettiği gibi,Allah’ın Habîbi, Peygamberimiz Hazret-i


Muhammedi de temsil eder. Yunus Emre, Sarı Çiçek İlâhî’sinde: “Yine sordum çiçeğe, gül sizin nenüz olur? Çiçek eydür ey derviş, gül Muhammed teridir.” der. Mevlid sâhibi Süleyman Çelebi de bir temsîli şöyle dile getirir: Terlese, güller olurdu her teri, Hoş dererlerdi, terinden gülleri. Bundan dolayıdır ki Rasülullah Efendimiz sallallâhü aleyhi vesellemin vasıflarının anlatıldığı Hilye-i Şerîfelerinin bazıları Gül-i Muhammed î ismiyle gül şeklinde tanzim edilmiştir. Gülün bu mânâsı dolayısı ile, İslâm sanatlarının her birinde (çini, tezhip, minyatür, kumaş boyama, kitap tezyini, taş oymacılığı ve ağaç işlemelerinde) gül nakşedilmiştir. Mevlid-i Şerîf okunurken gülsuyu ikrâm edilir. Gülsuyu konulması için husûsi olarak, ağzı dar, gövdesi geniş, kıymetli madenlerden gülâbdânlar yapılmıştır. Tasavvufî şiirlerde, gonca hâlinde gül, birliği; Gülşen, gönül açıklığı gonca, halvet hâlini temsil eder. Gül, ömrünün kısalığı dolayısı ile hayatın geçici olduğunu da temsil eder. Yok olmaya mahkûm dünya için “Gülzâr-ı fenâ”, ebedî olan âhiret

âlemi için de”Gülzâr-ı bekâ” tabiri kullanılır. Vâizlerimiz va’z öncesi Fahr-i Kâinât Efendimizi “…ol andelîbi gülzâr-ı fesâhat..” diye vasıflandırmışlardır. Anadolu’da, Balkanlar’da, İslâm’ı yayan, öğreten dervişler, takkelerinin etrafını çiçeklerle, husûsiyle de güllerle bezemişler, hırkalarında, kavuklarında güller taşımışlar, “Gül Baba” olarak bu topraklara damgalarını vurmuşlardır. Şâirlerimiz, kitaplarını Güldeste, Gülşen, Gülzâr, Gülistan ile başlayan isimlerle isimlendirmişler, halkımız husûsiyle kız çocuklarına "Gül" ile bitişen isimler vermişler. Ramazan tatlısı, güllaç olmuş, hâsılı hayatımızın her yerine Gül sevgimizi götürmüşüz. Sultan Birinci Ahmed Han, başında ayak izini taşıdığı Peygamber Efendimizi: Gül-i gülzâr-ı nübüvvet ol kadem sâhibidir, Ahmedâ, durma yüzün sür kademine ol gülün. diye tavsif etmiştir. Gül Sevgimiz Neden Hz Yakup yanında onca evladı varken illa Yusuf diye ağlayıp gözlerini kör eyledi? Sevgi sadece evlat sevgisi ise bu sevgiyi kendine yaşatacak hiç mi evladı yoktu? Diğer evlatları ona bu evlat sevgisini veremez miydi? Bir sevgi uğruna hele ki yanında bu sevgiyi giderecek başka kişiler olduğu halde gözler körleştirilebilir miydi? ve Yusuf’un geleceği bilinmediği halde geleceğine dair bu kadar ümit beslenir miydi?

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 297


Gül Şehri DİYARBAKIR Neden Mecnun illa Leyla deyip çöllere düştü. Mecnun için başka bir sevgili bulunamaz mıydı? Hiçbir kız Leyla’nın verdiğini veremez miydi Mecnun’a? Eğer istek sadece dünya ise o çölde Leyla’dan daha güzelleri vardı. Yok eğer istek hem dünya hem ahiret ise o çölde yine bunu Mecnun’a verecek kızda vardı ama Mecnun illa neden Leyla diye çöllerde idi. Neden Leyla’nın artık dünyadan göçtüğünü öğrendiği halde onu unutup gitmek yerine gidip Leyla’nın tabutuna uzanıp onsuz hayatı kendisine haram eyleyip o canı verenden ölümü istedi? Ve canı veren onun isteğini kabul edip o canı Leyla’sız dünyada bırakmadı? Neden Bülbül Gül için ağlayıp durdu hep? Gül’ün dikenlerinin her seferinde vücuduna batıp kendisine acı vereceğini bildi halde neden Bülbül hala güle konmaya gülü koklamaya devam etti? Bülbül için gül sadece bir çiçekse eğer gülün verdiği çiçekliği verecek bir çok çiçek vardı şu dünyada, ama bülbül neden hiçbir çiçeği görmeden ısrarla gül için ağlayıp güle konup gülü kokladı. Zannediyor musunuz ki Yakup için Yusuf sadece bir evlattı… Zannediyor musunuz ki Mecnun için Leyla sadece bir sevgili idi… Zannediyor musunuz ki Bülbül için Gül sadece bir çiçekti…

298

Eğer sadece Yakup için evlat. Mecnun için sevgili. Bülbül için çiçek olsaydı anlam Ne Yusuf için gözler kör edilirdi… ve gelene kadar dünyaya küsülürdü. Ne Leyla için çöllere düşülür ölümü ile ölünürdü. Ne de Gül için onca dikenine rağmen gözyaşı dökülür ve hala üzerine konulup kokusu koklanırdı… Bunu anlamak için Yakup olmak lazım. Sadece Yakup olmak değil Yusuf gibi evlat sahibi olmak lazım… bu da yetmez, en önemlisi Yakup gibi sevmek lazım ve Yusuf’un yokluğunda gözleri dünyaya körleştirecek sevgi lazım… Bunu anlamak için Mecnun olmak lazım.. sadece Mecnun olmak değil Leyla gibi bir sevgili lazım.. ve Mecnun gibi sevmek lazım. Leyla’sı Mevla’ya ulaştığında onunla Mevla’ya gitmeye hazır olmak lazım.. bu sevgiyi yüreğine canına işlemek lazım ki sevgi ve sevgili gittiğinde canı da onunla gitsin ki sevgili olmadığında o da olmasın.. Bunu anlamak için Bülbül olmak lazım. Sadece bülbül olmak değil Gül gibi bir çiçek lazım ve Gül’e bülbül gibi özlem duymak lazım. Koklamaya geldiğinde batan dikenlere katlanmak ve akan kanı görmemek lazım…


Yusuf gelmeden kim açabilirdi Yakub’un gözlerini.

Açıklaması yok bu sevdanın sevdayı gönle yerleştiren açıklamasını yapmadan.

Leyla ölünce kim yaşatabilirdi Mecnun’u.

İşte her şey tek bir şeyde cevap buluyor.

Gül’ü koklarken akan kanın kan olmadığını kim anlatabilirdi Bülbül’e.

İşte her şey tek bir şeyde son buluyor.

Tek bir olan biri…

Çünkü bu cevabı bulunca tüm sorular en güzel cevaba ulaşıyor.

Yakub’unda, Mecnun’unda, Bülbül’ünde Rabbi olan ALLAH.

Çünkü bu sonu bulunca en güzel başlangıç oluyor.

Yusuf’unda, Leyla’nında, Gül’ünde Rabbi olan ALLAH

Çünkü O’nu bulunca kayıplar en güzel kazanç oluyor.

İşte her şey tek bir şeyde cevap buluyor.

İşte körleşmek. Aslında kayıp ama en güzel kazanç oldu O’nunla.

İşte her şey tek bir şeyde son buluyor.

İşte ölüm. Yokluk gibi aslında ama en güzel varlık oldu O’nunla.

O hükmü kestiyse, O hükmü yazdıysa, Artık ne göz açılabilir O izin vermeden. Artık ne can hayatta kalabilir O canı vermeden.

İşte kan. En büyük acı aslında ama en güzel koku oldu O’nunla. Yakup… ne güzel oldu Yusuf ile…. Mecnun… ne güzel oldu Leyla ile..

Artık ne akan kan durabilir O durdurmadan. Bülbül… ne güzel oldu Gül ile.. Sonu yok bu sevdanın O sonu kesmeden.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 299


Gül Şehri DİYARBAKIR Aslında hepsi en güzel bir güzel ile güzel oldu MEVLA ile… O’nun için yaşamak. O’nun için sevmek. O’nun için olmak… İşte her şey tek bir şeyde cevap buluyor. İşte her şey tek bir şeyde son buluyor. Sonuç Tasavvuf (tarikat), şükür ibadetlerini yerine getirdikten sonra Tasavvuf (tarikat) yolunda Yüce Allah’A yakınlık tahsil etmektir. Tarikatın esası, insan ruhunun terbiye ve irşad ile harici alemden alakanın münasebetlerin kesilmesi ve batın alemiyle irtibatın teminidir.352 Dersiam (Ord. Prof.) Mehmet Ali Ayni “Bizdeki tarikatlar” makalesinde şunları kaydediyor: Müslümanlık haddizatında Allah’ı ve Resulullah Efendimiz’i tasdikten ibaret olmakla beraber bu tasdik keyfiyeti bilahare bir muahede ile teyid edilmiştir. Bu mukavele (ahid) pek muhataralı (korkulu) ve tehlikeli bir günde müslümanlar ile Nebiler Nebisi Efendimiz arasında akdolunmuştu. Müslümanlar o gün Resulullah Efendimiz’in elini tutarak kendilerinden ayrılmayacaklarına söz vermişlerdi. (Bu olay Asr-ı Saadette Nebiler Nebisi Efendimiz ile Sahabeleri arasında geçmiştir.353 Binaenaleyh bir müslümanın bugün 352 Doğrul, Ömer Rıza, Tasavvuf. s.67–68 353 Fetih Sûresi 10. Ayet: Şüphesiz sana baş eğerek

300

özü, sözü ve fiili birbirine uygun ve düzgün, fazilet ve istikamette muttasıf, muhabbet ve itimada layık bir Peygamber Varisi olan zatı (Mürşidi Kamil) bulup, onun huzurunda, o güne kadar işlemiş olduğu günahlardan tevbe ve nedamet (pişmanlık) ettiğine ve o andan itibaren kimseye fenalık etmeyeceğine, kimsenin malını çalmayacağına, kimseyi öldürmeyeceğine velhasıl her türlü menahiden (yapılması yasaklanan şeylerden) sakınacağına dair söz vermesi ve bu taahhüdüne Allah’ ve Resulullah’ ve Piranı İzamdan (tarikat kurmuş büyüklerden) birini sahici tutması, o birinci muahedeyi (ruhlar aleminde) tecdid (yenileme) ve te’kid etmekten ibarettir. İşte şeriatın batını olan tarikata girmek bu demektir. Yoksa, tekkede oturup çorba içmek değildir. Ondan sonra o talibin bütün efal ve harekatı o intisab ettiği zatın nezaret ve murakabesine tabi olur.354 İzmirli İsmail Hakkı Hz.leri Tasavvufun evveli ilim, ortası amel, sonu mevhibedir demektedir. Halveti Tarikatı ileri gelenlerinden Dede Ömer Ruşeni Hz.leri manzumesinde Tasavvufu şöyle anlatmaktadır: “Tasavvuf kalbi Hakk’a bağlamaktır. Yüreğin aşk oduyla dağlamaktır. Tasavvuf, yar olup bar olmamaktır. ellerini verenler (biat edenler), Allah’a baş eğip el vermiş sayılırlar. Allah’ın eli onların ellerinin üstündedir. Verdiği bu sözden dönen, ancak kendi aleyhine dönmüş olur. Allah’a verdiği sözü yerine getirene, Allah büyük ecir verecektir. 354 İzmirli İsmail Hakkı, Yeni İlmi Kelam,. I. Kitab. s.148


Gül-i gülzar olup, har olmamaktır. Tasavvuf Keramet satmamaktır. Hakk’ın işinde etmeyip tasarruf”355 diye anlatmaktadır. Demek oluyor ki tasavvuf, İslam dinini gönüllere daha iyi sindirmek ve sindirebilmek için insanların gönlündeki Yüce Allah’ın ve Hz. Muhammed Mustafa Efendimiz’in aşkı, heyecan ve imanını bütün cihana yaymak ve bütün insanların müslümanlığı tatmalarına ve gönüllerindeki her türlü itirazı terkedip itirafa ulaşmalarına, Allah-u Teala ve Hz. Muhammed Mustafa Efendimiz’in aşkıyla coşmalarına ve bunun ilmine verilen isimdir. Yoksa Tasavvuf (tarikat) şeriattan ayrı bir şey değildir. Anadolumuz’un Türkleşmesi ve İslamlaşmasında hizmetlerin en büyük bir kısmının Tarikat erbabı mutasavvıflara ait olduğu belirtilmektedir. Münevverlerimiz de, okuma merakı olan yüksek tahsil gençliğinde tasavvuf ve tarikat konularında ciddi tecessüsler doğmuştur. Bununla birlikte, meselenin ne olduğu veya ne olmadığı araştırılmaksızın bir takım şeyh arayışlarına rastlanılmaktadır. Bu arayışların temelinde, insanın kendi ruhuna yeni bir sığınak bulmak, ruhunu kuvvetlendirmek, stresler karşısında kendisine bir destek ve güç bulmak, sürmenaj ve ruhi depresyonları azaltmak gibi duyguların bulunduğu anlaşılmaktadır ve şu aleme gönderiliş gayesini uyanıklık içerisinde yerine getirmenin bahtiyarlığına, dünyada iken ermek ebedi aleme gittiği zaman: “Keşke toprak olsaydım! Ya Rabbi! Beni tekrar yeryüzüne çıkart da sana 355 İkdam Gazetesi, 25 Şubat 1921

ibadet edeyim!” dememektir. Velhasıl tasavvuf, başından sonuna kadar iki şeyden ibarettir, biri “LAİLAHE İLLALLAH” ile Cenab-ı Hakka terakki, diğeri de “MUHAMMEDUR RESULULLAH” ile şol aleme tenezzüldür. Terakki ruh ve sırra aittir. Alemi mülkte tenezzül, şeriat ve tarikata riayetle olur. Bütün ulumi evvelin bundadır. “İlim bir noktadır, onu cahiller çoğaltır.” buyrulmuştur. Peygamberimiz (s.a.s.) güllerin efendisi ve peygamberlerin sonuncusudur. Dolayısıyla o gül soldurulmamalı ve gül bahçeleri başkalarına yoldurulmamalıdır. “Gülü seven dikenine katlanır” sözü de iyi gül yetiştirmek için onun dikenine, zahmetine katlanmayı hatırlatmaktadır. Bu da gül yetiştirmenin zorluğunu göstermektedir. İnsan hayatındaki gülün dikenleri ise öncelikle nefsin arzuları ve hayattaki zorluklardır. Nitekim hadiste cennetin meşakkatlerle, cehennemin ise şehevi arzularla kuşatıldığı belirtilmektedir. (Bkz. Buhari, Rikak, 28) Dolayısıyla günümüzdeki bu çorak iklimde iyi bir gül nesli yetiştirmek de ayrı bir meşakkat ve dikendir. Bu dikenlere katlanılabildiği, Kur’an ve sünnet ölçüsüne uyulabildiği takdirde güzel güller mutlaka yetişecektir. Demek ki güzel koku saçan gülün dalında, gül ile diken yan yana bulunmaktadır. Şu halde iman ile küfür, iyilik ve kötülük, kolaylık ile zorluk, dost ile düşman devamlı bulunmakta ve hayatın zıtlıklarla dolu olduğu hatırlatılmaktadır. Zira eşya

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 301


Gül Şehri DİYARBAKIR zıddıyla bilinir. Dolayısıyla insan rehavete ve gaflete düşmemelidir. Nitekim Hz. Peygamber saadet asrında bu gülleri yetiştirmiştir. Bu sevgi suyuyla yetişen güller o dönem insanlığı cehalet karanlığından kurtarıp, medeniyet aydınlığına çıkarmıştır. Bu da Allah ve peygamber sevgisiyle ortaya çıkar. Sonuçta mutlak güzel olan Allah’ı sevmek, o güzelliğin kemal derecede yansıdığı Peygamber’i sevmekten geçer. Keza Peygamber’i sevmek onun yolunda olmak ve o uğurda sıkıntılara katlanmakla olur. İşte Müslüman Türk milletinin sanat, kültür ve örfünde yerleşen bu gül motifleri ve çocuklara verilen isimlerle bu milletin Hz. Peygamber’e olan sevgisini ve onun sünnetine karşı olan bağlılığını göstermektedir.

302


Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 303


GÜL’ÜN GELENEKTEKİ YERİ

Arş. Yazar Mevlüt MERGEN


GİRİŞ Diyarbekir’linin gündelik hayatını incelediğimiz zaman, gülün hemen her aşamada varlığını görürüz. Böyle olduğu içindir ki bu şehre “gül şehri” diyoruz. Gül, gündelik hayatın neşesinde, hüznünde yer alırken, nişanında, kınasında ve düğününde vaz geçilmezidir Diyarbekir’linin. Öylesine vaz geçilmezidir ki, minaresine bile gülün kokusunu serper, onu kadife kumaşla örter ve Cuma günleri sevgililer sevgilisini (Hz. Muhammed) saygıyla ansınlar diye açar. Gül’ün Diyarbekır’in geleneğindeki yerini belirlemeye çalışacağız, ancak öncelikle şu tesbiti yapmak durumundayız: Diyarbekir’li gülü ticari amaçla yetiştirmez, onun maddesinden ziyade manasını ön planda tutar. Tıpkı Yunus gibi düşünür: “Çiçek eydür derviş baba gül Muhammed teridir” bu inancı ve sevgiyi yüreğinde taşıdığı içindir ki, son yıllara kadar Diyarbekir’in bünyesinde bulunan ve gerçek manevi zenginlik olarak kabul edilen Peygamberlerin, Sahabelerin, diğer evliya ve ilim adamlarının kıymetini kendisi bilir, onlara saygıda kusur etmez ve fakat reklamını da yapmaz. Onların varlığından dünyalık yerine ahiret kazancı bekler. Bu sebepledir ki, bu gül şehrinin içindeki “gerçek gül” lerden dünyanın haberi olmadı, Diyarbekir’in “gül şehri” olarak şimdiye kadar anılmamasının sebebi de bu tevazu ve alçak gönüllülüktür diyebiliriz.

Zamanın akışı içinde değişen nesiller, görüşler, an’aneler, gelenek ve görenekler, artık kabuğu kırmanın, dışa açılmanın, bilinmenin gerekliliğini ortaya çıkarınca bu şehrin Peygamberler, Sahabeler, Azizler ve Krallar kenti kimliği dillendirilmeye başlandığı gibi, gül ve sevgi şehri olduğu da bilinip bildirilmeye başlanmıştır. Bilim adamları gülün geçmişini şöyle açıklarlar: “İnsanın binlerce yıllık tarihinden bahsederken gül için milyonlarca yıldan bahsetmek gerekiyor. Gül, taşlara 60-70 milyon yıllık imzalar bırakmış ve moleküler biyologlara göre yaşı 200 milyon yıl. Anavatanının Ortaasya olması, 5.000 yıl önceki yazılı kil tabletlerde zikredilmesi de önemli. Bütün medeniyetlerde önemini korumuş, müslüman dünyasında da Hz. Muhammed’in sembolü olarak da ön plana çıkmış.356 Ne demişti Yunus: “çiçek eydür derviş baba gül Muhammed teridir” Sevgili Peygamberimizin dünyamızı şereflendirmeleriyle birlikte gül, onun teri olarak kabul edilmişken, 200 milyon yıl öncesine döndüğümüzde Hazret-i Muhammed’in nurunun insanlığın yaratılışından çok önce belki de 200 milyon yıl önce yaratıldığını düşünebilir ve hatta inanabilirizde. Gelenekleşen Gül Sevgisi Bu ön bilgiden sonra “Gül’ün Diyarbekir ge356 Ayten Altıntaş (gül, gül suyu)

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 305


Gül Şehri DİYARBAKIR leneğindeki yeri”ni irdelersek, Matrakçı Nasuh’un asırlar ötesinden çizdiği Diyarbekir minyatüründe gül bahçelerine tanık oluruz. Bu gül bahçelerini yakın zamanlara kadar bizim görmüşlüğümüz de vardır. Mardin kapısından dışarı çıktığımızda sağ taraſtaki parkın bir gül bahçesi olduğunu, burada özellikle Muhammedi güllerin yetiştirildiğini unutmak mümkün değil. Gazi Köşkünün hemen her tarafında çeşit çeşit güller açar, kokusuna doyum olmazdı, burası bir gül bahçesi olduğu gibi bülbüllerin de mekanıdır, nitekim, merhum Celal Güzelses bu bahçede arkadaşlarıyla meşk ederken bir çiſt bülbülün gelip karşısına konduğunu, Celal’i dinlerken sustuklarını; onun susmasıyla ötmeye başladıklarını görenlerden hala hayatta olanlar vardır. Çoğu yıkılan Diyarbekir evlerinin avlularının bir köşesi mutlaka bahçedir ve buralar da gül yetiştirilirdi. Havuzların kenarlarında, merdivenlerin basamaklarının yan kısımlarında, pencerelerin önlerinde gül saksılarının eksik olduğu görülmezdi. Gül yaprakları evlerde toplanır, şişelere bastırılır ve gül suyu çıkarılırdı, çünkü günlük hayatın akışı

306

içinde nişanlanmak vardır, kına gecesi vardır, düğün vardır ve bu etkinliklerin hemen hepsinde gül vardır. Düğünlerde Gül Gençleri “baş-göz” etmenin ilk basamağı olan kız istemeye gelindiğinde ev sahibi gül esansı ikram eder konuklarına. Nişan takılacağında “gül şerbeti” mutlaka içilecektir, bunun içindir ki erkek tarafı nişan malzemesini gönderirken, bir çuval şeker gönderir şerbet, gül şerbeti yapılsın diye. “Güllaç” bir Diyarbekir tatlısıdır ve düğünlerde ikram edilirdi. Önemini günümüzde de yitirmeyen “kız çeyizi” nde o zamanlar mutlaka bulunması gerekenlerin başındadır “hac takımı” ve onun en güzel parçası “Gülabdan” Hac takımı ile hacdan dönüldüğünde konuklara “zemzem” ikram edilir, daha sonra bu hac takımı gülabdanıyla birlikte evin en nadide yerine konur ve evlenecek kızların çeyizinde bulundurulurdu. Düğünlerde söylenen şarkıların türkülerin, hoyratların içinde mutlaka gül vardır, mesela Merhum Güzelses bir türküsünde: “Çıkalım dağlar başına/sen gül topla ben nergizi” der-


ken, bir hoyrat sözünde: “Güle naz/güle naz/ gül eder bülbüle naz/İndim yar bahçesine/ağlayan çok/gülen az” der.

mamış bu şehir, gözünün önünü görememiş ki geleneksel varlığı olan gülünü sahiplene, onu yeniden eski günlerine kavuştura.

Nasihatte Gül Gelin olup koca evine gitmeye hazırlanan kızına annesi nasihat eder: “Kızım, bundan böyle senin evin, kocanın evidir, gerçi kapım her zaman sana açıktır ama, bilesin ki, “on beş günde bir gelen ‘gül üstüne’, haſtada bir gelen ‘çul üstüne’ her gün gelen ‘kül üstüne’ oturur”

Diyarbekir’de Gülcülüğün Teşviki Sözün burasında yine geçmişe dönelim ve 1899 yılına, yani 1900’lü yılların başına dönelim. “1900’lü yılların başında Osmanlı Devleti “Orman ve Maadin Nezareti” gülcülüğün Osmanlı’da gelişmesi için çalışmalar başlatmıştı. Orman ve Maadin ve Ziraat Nazırı Selim Melheme Paşa’nın desteğiyle, 1899 ylında Ziraat Bakanlığı tarafından Diyarbakır, Suriye, Trabzon, Adana, Çatalca, Biga ve İstanbul vilayetlerindeki çiſtçilere bedelsiz olarak 100.000 gül fidanı dağıtılmıştır.”358

Böylece de kızının bundan sonraki yol haritasını belirlemiş olurdu. Şimdi denecektir ki, madem ki Diyarbekir’in geleneğinde gül böylesine önemli bir yer tutar da niçin bu şehirde diğer şehirlerde olduğu gibi “Gülcülük” yoktur, gülün yetiştirildiği yerde mutlaka gülcülük olmalı değil midir? Doğrudur, önce Diyarbekir’linin ticari amacının olmadığını hatırlayalım, ve sonra diyelim ki, Diyarbekir son 200 yıl içinde göç almış göç vermiş bir şehirdir, bu göçler esnasında binlerce insan evinden barkından olmuş başka yerlere gitmiş, yine binlerce insan bu şehre gelmiştir, bir zamanlar kolera hastalığından yine binlerce insan ölmüş bu şehirde, gün gelmiş büyük bir yangın görmüş Diyarbekir, şimdiki “Çarşıyi Şewiti” (yanık çarşı) ve onun yanındaki Melekahmet caddesinde yüzlerce dükkan yanıp kül olmuş,357 yani .belini doğrulta357 Ali Emiri, Osmanlı Doğu Vilayetleri.

Böylesi bir teşvik görür Diyarbekir ancak, o tarihler Diyarbakir ve bölgede fitne kazanının kaynamaya, Ermeni hareketlerinin görülmeye başladığı tarihlerdir, üstelik Diyarbekir’deki gül yetiştiricilerinin elinde yeterli imbik de olmadığı için bu teşvik umulan neticeyi doğurmaz. Gül’ün Diyarbekir geleneğindeki yerini anlatırken, şunu da belirtelim ki, konuşmaların arasında bile gül sözcüğü kullanılır, mesela, eğer birisine çirkin ve kerih bir şey hatırlatılacaksa “yüzüne gül suyu” denir, burada gül suyu yoktur ama hatırlatması vardır ki o insan çirkinliği, o keraheti hissetmesin için. 358 Ayten Altıntaş (anılan eser s. 147)

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 307


Gül Şehri DİYARBAKIR Hüzünde Gül Önceki bahislerde gördük ki, gül Diyarbekir’in sevinçli günlerinde, şarkılarında, türkülerinde, hoyratlarında yer almış, ancak hüzünlerinde de gül vardır Diyarbekir’linin, bir örnek sunacak olursak, bu şehrin ünlü hanım şairlerinden “Sırrı Naile Hanım”ın 7 yaşındaki oğlu Rıfat’ın vefatı dolayısıyla kaleme aldığı mersiyesinin nakarat kısımlarındaki şu ikiliği sunabiliriz: “Benim gönlüm kızıl gül-ğoncesi veş dop dolu kandır/Açılmak ihtiyar etmez eğer yüz bin bahar olsa.”359 Tarikatta Gül Mardin kapı kabristanının ortasında bir türbe vardır, burada her hangi tanıtıcı bir levha olmasa da Diyarbekir’li bilirki bu türbe Gülşeni şeyhlerinden Muhammed Efendinin türbesidir. Gülşeni tarikatinin kurucusu Diyarbekir’li İbrahim Gülşeni hazretleridir ki bu zat aynı zamanda Osmanlı Padişahı Kanuni Sultan Süleymanın mürşididir. Hatıralarımın arasında önemli bir yer tutar, sur içindeki evimizin bulunduğu sokakta yaşayan “Tenekeci Sait” in gül sevgisi, gül yetiştiriciliği. Diyarbekir’lilerin deyimiyle “kör ocak” yani çocuğu olmuyor, ama yüreğinde müthiş bir sevgi yanardağı var, bunu nasıl etse de dışa vursa arayışları onu gül’e gül yetiştiriciliğine vermişti, evlerinin kocaman avlusunu gül bahçesine çevirmişti, kapıları acık olduğu zaman359 Korkusuz, M. Şefik, Şair Sırrı Naile Hanım Divanı.

308

larda gider, içeriye bakardım utanırdım içeriye girmeye. Ama, renk renk güllerin koksu bulunduğum yere kadar gelirdi. Tıpkı bizim bu komşumuz gibi bir çok kişi de bu gül sevgisini görmemiz mümkün mesela bir gül var ki adı “Rum Kale”dir, çünkü Fevzi Efendi adında bir zat bu gülü adını andığımız yerden Urfa’ya, oradan Diyarbekir’e getirterek yetiştirmiş ve adını “Rum Kale gülü” diye anmış. Hacı İbrahim Efendi ise yetiştirdiği güle kendi adını vermiş. Arif Bey de öyle. Bunları misal olsun diye zikrettim, yoksa daha çoktur bu şehirde gül meraklısı insanlar. Diyarbekir’e özgü bazı güllerin adını da analım konuyu noktalamadan önce: “Çeper gülü - Dantel Amor gülü – Sarmaşık gülü – Viktorya gülü – Mikado gülü – Malatya gülü – Sarı gül – Kaysı gülü – Beyaz gül – Krem gül vs. Özetlersek, Diyarbekir’in aşında gül, taşında gül vardır, türküsü, gazeli, hoyratı gülü terennüm eder, özünde, sözünde gül bulunur bu şehrin, bu şehir gül şehridir, öylesine gül şehridir ki, yirmiden fazla gül çeşidinin adını bilirken, onların rengini, kokusunu da bilir çünkü kendisi yetiştirmiştir o gülleri. Diyarbekir’linin yüzünde bir zamanlar “Şark çıbanı” diye bir çıban çıkar ve gül gibi açar. Bu sebepten Diyarbekir’li gül yüzlüdür, gül sözlüdür.


Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 309


Bölüm 5


GÜL VE GÜZEL KOKU


KOKULU GÜLÜN TARİH İÇİNDEKİ SERÜVENİ

Prof. Dr. Ayten ALTINTAŞ

İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Tıp Tarihi ve Deontoloji A.B.D.


Kokulu Gülün tarih içindeki serüveni uzun soluklu ve çok önemlidir. Gül tarihin ilk dönemlerinden itibaren “Sevgi ve güzellik” sembolü idi. Buradaki kısa öyküsü bile bize gülün önemi hakkında bir fikir verir sanıyorum. Gül türlerinin çoğunun ana yurdunun Orta Asya olması ve Batı dünyasına Anadolu’dan tanıtılması, insanların vazgeçemedikleri güzel kokusu için elde edilen gül yağının en önemli üreticilerinden birinin Türkiye olması sebebiyle de bizim için çok önemli. Gül, Gülgiller (Rosaceae) familyasının Rosa cinsindendir. Rosaceae. Dünyada yaklaşık 1350 Rosa türü tanımlanmış. Çok yıllık dikenli çalı ya da tırmanıcı bitki türünün ortak adı360. Beyaz, pembe, kırmızı ve sarı en çok görülen türlerinin rengi. Genellikle ilk baharda çiçek açar. Ekserisi yaprak döken çalılar, dala dikenleriyle tutunan filizleri var. Bunlar güzel koku ve gösterişli çiçekleri nedeniyle bütün dünyada yaygın olarak yetiştiriliyor. Türkiye florasında 24 yabani gül türü kayıtlı. Bunlar Anadolu topraklarına ait türler. Günlük hayatımızın bir parçası haline gelen gül insanlıktan önce bu dünyada boy göstermiş ve pek çok çiçeğe nasip olmayacak kadar eski bir tarihe sahip. 360 Baytop, Asuman, Farmasötik Botanik Ders Kitabı. İstanbul 1991. s. 183. Mac Donald Hocking. A Dictionary of Natural Pruducts. Medford NJ. 1997.S. 675). Anabrittanika cilt 10. s. 142.

Gülün tarihini öğrenebilmek için iki yoldan hareket etmemiz lazım. Birincisi tabiatın kaydettiği tarih. Bu kayıt, fosil şeklinde kayalara kaydedilen gülün imzaları. Dünyada birçok yerde fosil yataklarında gülü bulmuşlar. III. Jeolojik devir erken çağındaki jeolojik kalıntılarda bulunan gülün yaşı 25 milyon yıl.361 ,Colorado’daki Florissant fosilleri incelendiğinde bulunan güllerin tarihini 40 milyon yıl olarak okudular. Montana ve Oregon’ daki fosil yataklarında bulunan güller için 35 milyon yıl önce dendi. Ayrıca Almanya ve Yugoslavya’da bulunan fosillerde de güller yer alıyor.362 Yani bunlar en az 35 milyon yıllık gülün imzaları. İnsanlığın ortaya çıkışından çok uzun yıllar önce. Bazı kayıtlara göre yaklaşık 60-70 milyon yıl önce Orta Asya’da görüldüğü yazılıyor ama en heyecan verici kayıtlar DNA da ki kayıtlar oldu. Moleküler biyologlar gülün DNA sını inceledikleri zaman gülün yaşının 200 milyon yıl geriye götürdüler. Kökleri bu kadar eski gibi görünüyor363. Güller hakkında bilgi verenler gülün anavatanının büyük bir ihtimalle Orta Asya olduğunu belirtirler. Birçok yerde de gülün doğum yeri 361 Vecera, Ludvık, Illustraed by Firina Kaplicka. Classıc Roses. published Great Britain in 1989, s. 7. 362 Getrnot Katzer’s Spice Pages, www.ionxchange. com, Wikipedia the free encyclopedia 363 www.en.wikipedia.org/rose/history,www.gardencards.biz/flower history.htm., /rose/history,Getrnot Katzer’s Spice Pageswww.ionxchange.com.www.kingflorisonline.com/history

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 313


Gül Şehri DİYARBAKIR Asya olarak yazılır. Orta Asya’dan Güneye ve Batıya ticaret yollarıyla taşınmış. Gül büyük bir ihtimalle güzel kokusu, tıbbi değeri, tohumlarının yenmesi dolayısıyla beslenmedeki yeri dolayısıyla ticareti yapılmış ve kervan yollarıyla dünyanın diğer ülkelerine tanıtılmış. Kırmızı çiçek açan Frenk gülü (rosa gallica) Homeros zamanında Doğu’dan Yunan adaları ve Trakya yolu ile Balkan yarım adasına yayıldığı, Girit ve Yunana bu bölgeden tanıtıldığı belirtiliyor364. Tarih Kayıtlarında Gül Hareket noktamızın ikinci kayıtlar kısmı; İnsanların kayıtlarıdır ki bu bizim yazılı dönemimizde yazıya geçirdiğimiz bilgi birikimleridir. Bugüne kadar gelen ilk kayıt bundan 5000 yıl önce Mezopotamya kil tabletlerinde yer alıyor. MÖ 26842630 yılları arasında yaşayan Akat kıralı I. Sargon hakkında yazılan bir tablette , kralın Dicle nehrinin ötesindeki ülkelere askeri keşif gezisi yaptığını bu geziden “Asma , incir ve gül fidanları” ile geri döndüğü yazılıyor. Dicle ve Fırat nehirlerinin suladığı toprak364 Vecera, age, s. 7–11; Kıaer, Eıgıl. Methuen handbook of Roses. London 1965. s. 10; Ancıent Tımes. ,Türk Ansiklopedisi. Milli Eğitim Bakanlığı, Ankara 1970. Gül Maddesi Cilt 18. s. 134,

314

larda Babil yakınlarında Ur şehrinde yaşayan I. Sargon Bu seyahatini muhtemelen bu nehirlerin doğduğu yerler olan Güney Anadolu’ya yapmıştı. Arkeolog Sir Leonard Wooley’in bu resmi kayıtları buluşu ve bilim dünyasına tanıtması gülün tarihi için çok önemli. MÖ 2600 lü yıllarda kral I. Sargon gül fidanlarını kendi ülkesine getirdiğine göre kendisinin gülü tanıdığı düşünülüyor365 En eski kayıtlardan bir diğeri de MÖ 1600 yıllarına ait. Girit’teki Knossos sarayındaki bir arkeolojik çalışmada bugüne kadar korunan bir duvar freskindeki gül resmidir. Bu gülün MÖ 1600 yıllarında Girit medeniyetinde tanınan ve sevilen bir çiçek olduğunu gösteriyor. Antik dönem Mısır Medeniyetinde gülün tarihini bu kadar eskilere götüremiyoruz. Antik dönem Mısır mezar odalarında bulunan duvar yazılarında gülü ifade eden şekiller bulundu. Bunlardan biri MÖ1400 lerde IV Thotmose’nin mezarında bulunan gülü tanımlayan hiyeroglif idi. İngiliz arkeolog Sir Flinders Petrie’nin MS 400-200 yılı arasında 365 Vecera, age. s. 7–11; Kıaer, age s. 10; Ancıent Tımes. www.ionxchange.com,www.gardencards. biz, http://en.wikipedia.org, Getrnot Katzer’s Spice Pages,www uni-graz-at,Wikipedia the free encyclopedia


olduğu tarihlenen ve Yukarı Mısırda açtığı mezarda cenaze merasiminde kullanılan güllerden bir çelenk bulundu. Bu güllerden yapılmış çelenkteki gül Rosa gallica olarak tanımlandı. Mısır mezar resimlerinden biri de MÖ 50 yılına ait. Bu dönem Kraliçe Kleopatra’nın yaşadığı dönemdir. Kleopatra (MÖ 69–30) nın gülleri çok sevdiği ve Mark Antonyus’u etkilemek için ayaklarına gül yaprakları saçtırdığı kaydedilmiştir. Çin Medeniyetinde de gül çok önemli idi. Bunu MÖ 551–479 tarihlerinde yaşayan Konfiçyüs’un yazdıklarından öğreniyoruz. Konfiçyüs; Çin İmparatorluğunda gülün çok önem verilen bir çiçek olduğunu, İmparatorun bahçelerinde özenle güller yetiştirildiğini ve Çin İmparatorunun kitaplığında gül ve gül yetiştirmekle ilgili 600 den fazla kitap bulunduğunu kaydetmiştir. Yunan mitolojisinde gül tanrıçaların çiçeğidir. Mitolojide Cloris çiçeklerin tanrıçası olup güllerden taç giymişti. Gül aşk ve güzellik tanrıçası olan Afrodit’in sembolü idi. Afrodit aşk tanrısı Eros’a bir gül sunmuş böylece gül aşk ve şehvet sembolü olarak kabul edilmeye başlanmıştı. Eros gülü Harpocrates’ e verdi ki ses-

sizlik sükûn tanrısıydı. Bu sefer gül sessizlik ve gizliliğin sembolü haline geldi. Homeros’un destanlarında (MÖ 900) Achilles kalkanını güllerle donatmış, Afrodit de Hector’un ölümünde ölü bedeni güllerden yapılan bir yağ ile meshetmişti. Antik çağda bu asil çiçek etrafında nice efsaneler yaratılmıştır; Aphrodite’nin doğuşu sırasında vücudundan akan köpüklerden bir gül ağacı bitmiş, sonra tanrıça onu tanrılar içkisi nektar ile sulayınca ağaç gül vermiş. Bir başka inanca göre de gül Dionysos ‘ın çiçeği sayılmış. Bu sebeple sofralardan eksik olmamış. Bazen da yaprakları mezarlar üzerine serpilmiş366. MÖ 600 lerde yaşayan Yunanlı şair Sappho şiirlerinde gülden bahsetmişti. İlk defa gülü “çiçeklerin kraliçesi” olarak isimlendiren odur. Ünlü tarihçi Herodot (Herodotos, ölümü MÖ 425) gülü Makedonya’ya tanıtanın Frigya kıralı Midas olduğunu yazar. Herodot Bodrum (Halikarnosos) da doğdu , İyonyalı filozoflardan etkilendi. İlk çağın tarih kitabı olan Historiai (Heredot Tarihi) ni yazdı. Ömrünün uzun bir süresini Batı Anadolu’da geçirdiğinden o toprakların tarihini iyi biliyordu. MÖ 700 lü yıllarda Orta Anadolu’da yaşayan Frig kralı Midas’ın dört yapraklı güllerle misk gibi kokan bahçelerinden bahseder. Herodot Anadolu’da tanıdığı 366 Türk Ansiklopedisi. Milli Eğitim Bakanlığı, Ankara 1970. Gül Maddesi Cilt 18. s. 134, Kıaer, age s. 10; Vecera, age. s. 7–11.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 315


Gül Şehri DİYARBAKIR gülü 60 yapraklı olarak kaydetmişti. Bu tanıtım önemli bir kayıttır. Bir Yunan kolonisi olan Antik Helenler gülün kültürünü yapmışlar ve gülü Sicilya ve Kuzey Afrika’ya tanıtmışlardı367. MÖ 300 yıllarında yaşayan Yunanlı bilim adamı Theophrastus botanik konusunda yazdığı kitabında güllere ayrı bir yer ayırır. Kendisi döneminde bilinen gülleri tanıtmış, gördüğü bütün gülleri kaydetmişti. Beş yapraklı güllerden yüz yapraklısına kadar birçok gülü kitabına almıştır. Theophrastus bilinen ilk detaylı botanik tanımlamayı veren kişidir. Gülün tohumdan değil çelikten çoğaltılmasının daha kolay olduğunu da kaydetmişti. Aynı dönemde yaşayan Makedonya kıralı Büyük İskender de güllere çok önem verir, bütün bahçelerinde gül yetiştirilmesini emredermiş368. Her Dönemde Gül Antik dönemde Fenikeliler, Yunanlar, Romalılar hepsi gülü yetiştirdiler, yeni gülleri tanıdılar, onu ülkelerine taşıdılar, ticaretini yaptılar. 367 www.ionxchange.com,www.gardencards. biz, http://en.wikipedia.org, Getrnot Katzer’s Spice Pages,www uni-graz-at,Wikipedia the free encyclopedia,Milli Eğitim BakanlığıTürk Ansiklopedisi. Gül Maddesi Cilt 18. s. 133-135. 368 Kıaer, age s. 10; Vecera, age. s. 7–11.Ancıent Tımes

316

Sonuçta bilinen her çeşit gül Akdeniz’deki ülkelere dağıldı. Romalılar gülleri Yunanlılardan öğrendi. Kısa zamanda benimsedi ve çok sevdi. Romalılar, sembolü gül olan tanrıça Afrodit’i Venüs’le özdeşleştirdiler. Tanrıça Venüs’te de gül sembolünü kullandılar. Romalılar büyük gül bahçeleri kurdular. Buğday tarlaları ve meyve bahçeleri yanında büyük gül bahçelerine sahiplerdi. Roma imparatoru Neron döneminde gül kullanımı inanılmaz dereceye yükseldi. Bu dönemde gülle ilgili pek çok bilgi kaydedildi. MS 1 yüzyılda yaşayan Romalı hekim Dioskorides kitabında gülü de tanıtmıştı. Roma döneminin önemli yazarı Pliny the Elder (MS 23–79) da gül hakkında yazmıştı. Ansiklopedik dev eserinde gül çiçeği hakkında geniş bilgi vermiş, 100 yapraklı gülden de bahsetmiştir. Romalılar güzel kokusundan dolayı davetler, ziyafetler, toplantılarda ve Romalı hanımlar güzellik reçetelerinde gülü çok kullanıyorlardı. Gül ziraatı ve ticareti çok önemli oldu. Kışın ihtiyaç olan güller için Mısır’da tarımını yaptılar. Kış mevsiminde güller Roma’ya gemilerle taşınıyordu. Deniz yolu pahalıya mal olan bir yoldu ve Romanın gül ihtiyacı hiç bitmiyordu. İmparator Neron bu gemilere tonlarca altın ödedi, bu sebeple


Roma ekonomisinin kötüye gittiği söylenir. Daha sonra Romalılar kışın da çiçek açan gülleri keşfettiler ve bunları İtalya topraklarda yetiştirdiler. Bu büyük gül bahçeleri Roma İmparatorluğunun yıkılmasından sonra terk edildi, harap oldu ve zamanla yabani hale geldi. Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde gül Pagan günlerini ve Pagan kostümlerini hatırlattığı için reddedildi. Asırlar sonra Roman Katolik kilisesi bu fikrini değiştirdi ve gül Hz. İsâ’nın kanının sembolü olarak kabul edildi. Kırmızı gül İsa’nın mistik bir sembolü, gül çiçeği de din uğrunda işkence ile ölenlerin alameti sayılmış daha sonraları Meryem’e “dikensiz gül” adı verilmiş paganizmin Aphrodite ile ilgili efsaneleri kısmen Meryem’e mal edilmiştir369. Doğu Dünyasında gülün kaydedildiği ilk eserlerden biri Zerdüştlüğün 9. yüzyılda kaleme alınan Avesta’sı idi. Bu kutsal kitaba göre bitkiler ölümsüz meleklerin sembolleri idi370 Zend Avesta’da gül dini ve kozmogonik sembollerdendi. Bu kültür daha sonraları Orta Doğunun pek çok ülkesinde kullanılmıştır. Eski Hindistan, Suriye ve Mısır’da güle tapınıldığını gösteren işaretler bulunmuştur371. 369 Kıaer, age s. 10; Vecera, age. s. 7–11; Ancıent Tımes Milli Eğitim Bakanlığı Türk Ansiklopedisi. Gül Maddesi Cilt 18. s. 134. 370 Bakır, Abdülhalık, Ortaçağ İslam Dünyasında Parfümcülük, Kutsal Dumandan Sihirli Damlaya: Parfüm İstanbul 2005 s. 42 . 371 Kıaer, age s. 10; Vecera, age. s. 7–11; Ancıent Tımes Milli Eğitim BakanlığıTürk Ansiklopedisi. Gül Mad-

Ortaçağda İslam dünyasında da gül çok önemliydi. Botanik kitaplarında ve tıp kitaplarında gül muhakkak yer alırdı. 9. Yüzyılda yaşayan büyük hekim Al-Kindi’nin Akrabadin kitabında gül hakkında birçok bilgi vardı. Gene 9. yüzyılın önemli hekimi Dînaverî (ölm. 895) gül çiçeğini tanıtmış, çeşitli dillerdeki karşılığını vermiş; Gül Arabistan’da bahçelerde ve dağlarda sık rastlanır, diye kaydetmişti. 11. yüzyıl tıbbının dev ismi İbn-Sînâ ve 12. yüzyılın çok önemli bitkiler kitabı yazarı İbnül- Baytâr gülü tanıtmışlar tanımlamışlar ve tedavideki yerini göstermişlerdi372. Ortaçağ Avrupa’sında unutulan gül bahçeleri 13. yüzyıldan itibaren Haçlı seferleriyle tekrar önem kazanmaya başladı. O dönemde savaşçılar, gezginler ve diplomatlar vasıtasıyla Orta Doğu’dan gül çeşitleri getirildi. 16. yüzyıldan itibaren herbalistler çiçekleri tanıtan kitaplar hazırladılar. 1597 yılında İngiliz herbalist John Gerard yazdığı kitabında 14 çeşit gülü tanıttı. 1629 yılında I. James’in eczacısı John Parkindesi Cilt 18. s. 134. 372 İbni Baytar. Arapçadan Almanca tercümesi; 1.Kitap, Joseph v. Sontheimer; Große Zusammenstellung über die Kräſte der bekannten einfachen Heilund Nahrungsmittel von Abu Mohammed Abdallah Ben Ahmed aus Malaga bekannt unter den Namen Ebn Baithar, I.Band Stuttgart 1840.2.Kitap II.Band Hallberger’sche Verlagshandlung Stuttgart 1842Cilt 2 s. 582-585 Ward KİNDİ The Medical Formulary or Aqrabadhın of Al-Kındı, Martın Levey (Translated with a Study of İt’s Materia Medica) London 1966. s. 344–345:

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 317


Gül Şehri DİYARBAKIR son kitabında 24 farklı gülü rapor etti. 1700 li yılların sonunda yaşayan İngiliz sanatçı Mary Lawrance “A Collection of Roses from Nature” adlı kitabında 90 farklı gülü tanıttı ve çizdi. 1800 lü yıllarda Avrupa’ya Çin’den pek çok yeni gül türleri getirildi. Yeni gül çeşitleriyle karşılaşıldı. Napolyon’un karısı imparatoriçe Josephine kadar hiç kimse gülü popülarize etmemiştir. Gülü çok seven İmparatoriçe 1798 de ilk gül bahçesini kurdu. Bu bahçeyi 1814 yılında 51 yaşında ölene kadar çok geliştirdi. “Malmaison Bahçeleri” olarak bilinen bu gül bahçesinin masrafları 16 yıl boyunca Josephine tarafından karşılandı. Her yerden getirtilen güllerle koleksiyon büyütüldü. Kendisi hayattayken 250 çeşit gül topladığı kaydedilir. Napolyon uzak diyarlara açılan kaptanlara yeni güller bulduklarında getirmelerini emretmişti. 1829 yılında Malmasion gül bahçesinde 2562 farklı gül olduğu yazılır. Böylece gül modası Fransa’dan İngiltere’ye daha sonra Batı Avrupa’ya ve nihayette Amerika ve Avustralya’ya geçti373. Gül Kuzey Yarım Küreyi Sever En az 70 milyon yıldır dünyamızda var olan gül, Kuzey yarım kürenin en kuzeyi Alaska ve Norveç’ten güneyde Kuzey Afrika ülkeleri ve Meksika’ya kadar bütün ülkelerde var olan bir bitkidir. Fakat Ekvatorun altında yani Güney 373 www.ionxchange.com,www.gardencards. biz, http://en.wikipedia.org, Getrnot Katzer’s Spice Pages,www uni-graz-at,Wikipedia the free encyclopedia; Kıaer, age s. 10; Vecera, age. s. 7–11.

318

yarım kürede görülmemiştir. Gül kuzey yarım küreyi sever. Gülün pek çok türü yabani olarak Batı Avrupa’dan Doğu Asya’ya kadar yayılır. Ana vatanı muhtemelen Orta Asya’dır. Avrupalı gül türlerinin çoğaldığı esas kol Rosa gallica’nın vatanının “Kafkas Dağları” olduğu biliniyor. Rosa gallica Kafkasya’dan Batıda Avrupa doğuda Orta Asya ve güneyde Kuzey Afrika’ya kadar taşınmıştır. Bilimsel olarak ilk tanımlanan gül “Rosa gallica” (Kırmızı gül, Frenk gülü) olup kırmızı yapraklı, kokulu ve katmersizdir. 12. yüzyıldan beri izlenen en eski güldür. Yabani olarak Orta ve Güney Avrupa ve Batı Asya’ya yayıldı. Hâlâ bu bölgelerde yaşamaya devam etmektedir. Damask rose “ Rose damascena”( Isparta gülü, Yağ gülü Şam gülü) Rosa gallica’ dan sonra en iyi bilinen ve en iyi tanınandır. Damask rose; Rose gallica ile Rose Phoenicia veya R. Moschata’ın melezidir. Çiçekler pembe ve katmerli ve kuvvetli kokuludur. Sadece yaz başında çiçek açar. Büyük bir ihtimalle birkaç milyon yıl önce ilk melez Anadolu’da çiçek açmıştı. Yunan ve Roma’da geniş kültürü yapılmış, güzel kokusundan dolayı Gülyağı (rosa otto) elde etmede bilinen en fazla bu tür kullanılmıştı. Tekrar Avrupa’ya 13. yüzyılda getirtilmişti. Robert de Brie 1254 ve 1276 yılları arasında bu türün İran’dan Avrupa’ya getirtilmesinde öncülük yapmıştı. Rosa gallica ve Rose damascena “Eski bahçe


gülleri” olarak isimlendirilir. Genelde 1867 yılından önce tanıtılan güllerin hepsi bu terimle tanımlanır. Sonbaharda açan “Rosa damascena semperflorens”(Sonbahar gülü) “Rosa canina(yabani gül) , rosa centifolia (okka gülü) gibi pek çok gül de bu guruptandır374. Gül İsmi Üzerine Çok eski bir tarihe sahip olan gül, onu kullanan her topluluk tarafından isimlendirilmişti. Antik Mezopotamya’da iyi bilinen gül “as gestın,gır” olarak tanınıyordu. Akatların dilinde “as (a) murdinnu” idi. Grekçe’ de “rhodon” idi. Homeros’un kitabı Odisse de “rhodon” olarak geçer. MS 1 yy da yazılan Dioskorides’in Materia Medica adlı kitabında rhodon olarak yazmıştı. Güney İtalya’da rhodon (Aeolic form olarak wrodon) idi. Grekçe rhodon kelimesinin kaynağı muhtemelen “Anadolu” dillerinden ve şimdi kaybolmuş bir dilden geliyor. Grekçe o dilden ödünç almıştır375. 374 Baytop, Turhan, Türkiye’de Eski Bahçe Gülleri. Ankara: Kültür Bakanlığı, 2001, s. 87 www.ionxchange. com, www. gardencards. biz,http://en.wikipedia. org,Getrnot Katzer’s Spice Pages,www uni-grazat,Wikipedia the free encyclopedia 375 KİNDİ The Medical Formulary or Aqrabadhın of

Bütün Avrupa dillerinde gülün karşılığı olan “Rose” nin orijini Latince “Rosa”dan gelmektedir. Modern Avrupa dillerinin hepsi bunun ufak değişik şekillerini taşır. Doğu dünyasında ise Arapça gül kelimesi etkili oluştur. Arapça’da “verd” olarak okuduğumuz, Avrupalıların “ward” olarak tanımladığı gül, Hebrew dilinde “wered”, Georgian “vardi” Ermenice “vart” , mısır dilinde “wrt” olarak geçer. İslam ülkeleri, Afrika ve Asya’da genelde bu terim üzerine kurulmuştur. Arapça’da gül için kullanılan “verd” , Aramaid “wurrda” Asur dilinde “wurtinnu”, Eski İran dillerinden Avesta’da “warda” Soğd dilinde “ward”, Pers dilinde “ wâr” olarak geçer. Eski Hint dili Sanskrit shatapattra’da 100 yapraklı manasında “vrittapushpa” olarak tanımlanır. 376 Türkçe’de kullandığımız gül Farsça orijinlidir. Farsça isim olan “gul” mul vezninde olup üç manası vardır. Önce gelen manası gül çiçeği, gül ağacı demektir ki Türkçe’de de uzun zamandır bu manada kullaAl-Kındı, Martın Levey (Translated with a Study of İt’s Materia Medica) London 1966. s. 344–345. 376 www.ionxchange.com,www.gardencards. biz,http://en.wikipedia.org,Getrnot Katzer’s Spice Pages,www uni-graz-at,Wikipedia the free encyclopedia

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 319


Gül Şehri DİYARBAKIR nılıyor. İkinci anlamı ateş koru, üçüncü anlamı kırmızıdır. Dağ gülü, , kokar gül, fındık gülü, menekşe gülü, yediveren gülü, yosunlu gül, Van gülü gibi birçok gül ve gülden türeyen pek çok çiçek ismi oluşmuştur. Ayrıca güllük, gülistan, gül zar, gülnar, gülşen gülden gibi pek çok isim de gülden türetilmiştir 377. Doğu Dünyasında Gül Gül Doğu-İslam şairlerinin işlediği ortak önemli sembollerden ve edebiyatta çokça kullanılan motiflerden biridir. Doğu edebiyatında özellikle güzelliği bakımından sözü edilen çiçek, Türk edebiyatında da şairlerin ilham kaynağı olmuştur. Vatanı Orta Asya olan gül, Batıya tanıtıldığı topraklar Anadolu olunca Türk kültürü ve tarihini gülsüz düşünemeyiz. Farsça’daki genel anlamı çiçek olan gül Türk edebiyatında da aynı manada kullanılmıştır. Gül çeşitli vasıflarıyla daha çok sevgilinin sembolü olarak kabul edilir. Doğu edebiyatında gonca sırrını sakladığı halde gül yapraklarını aça377 Ahmet Vefik Paşa, Lehçe-i Osmânî ,(İstanbul 1306). Haz. Recep Toparlı. Türk Dil Kurumu. Ankara 2000. s. 167, Lehcetü’l-Lügat. Şeyhülislam Mehmed Esad Efendi, Haz. H. Ahmet Kırkkılıç, Türk Dil Kurumu, Ankara 1999, s. 310gül

320

rak sırrını herkese açıkladığı kabul edilir. Sır saklayan gonca Saba rüzgârının zoruyla açılır. Bahar için “vakti gül, mevsim-i gül, devr-i gül, ifadeleri kullanılır ve baharın adının “gül mevsimi” olması güle verilen önemden kaynaklanmaktadır. Doğu efsanelerine göre başlangıçta rengi kırmızı olmayan gül, bülbüle hiç yüz vermez. Gülün bu ilgisizliğine dayanmayan bülbül bir gün her şeye rağmen gidip gülün üzerine konar, dikenler bülbülün gövdesine batar kanatır. Gülün dibine dökülen bu kanlar onun kökünden damarlarına doğru yayılır ve gül o günden sonra kan rengine bürünür378. Bu motifi işleyen bir başka eser şair Kara Fazlı (16. yüzyıl)’nın “Gül ve Bülbül” mesnevisidir. “Gül” Yunan mitolojisindeki Narkissos’u gibi kendi güzelliğine vurulan bir delikanlıdır. Ancak Narkissos, aynasında kendini seyrettiği suya düşerek boğulur sonra sudan bir nergis biter. Fazlı’nın alegorik hikâyesinde ki gül ise Bahar şahının oğludur; Bülbül onun güzelliğine vurulur ve birçok çi378 İslam Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi, Cemal Kurnaz. Gül Maddesi. İstanbul 1996. cilt 14. s. 220.


lelerden sonra Baharın yeniden ülkeye hâkim olmasıyla sevgilisine kavuşur. Doğu menşeli bir başka efsane de (Oscar Wilde’ın The Nigtingale and the Rose adlı alegorik şiiri bunun bir varyantıdır) ise; Hasta bir genç kızın vefalı dostu olan bülbül onun penceresinden hiç ayrılmazmış. Hekimler kızın iyileşmesi için kırmızı bir gül koklamasını salık vermişler fakat o zamana kadar hiç kırmızı gül yokmuş. Bülbül tanıdığı bir gül fidanına gidip ondan kırmızı gül açması için yalvarır, fidan ancak bülbülün kanı pahasına bu işin olabileceğini söyler. Bunun üzerine bülbül şafak vakti gül ağacının dikenine göğsünü yaslar, kanlar içinde üç şarkı söyler; Birincisi dostluğun güzelliğine, ikincisi sadakatin güzelliğine, üçüncüsü fedakârlığın güzelliğine dairdir. Gün doğarken ağaç bir kırmızı gül vermiştir. Bülbül bu gülü götürüp genç kıza koklatır, fakat kendisi bütün kanını kaybettiği için ölür379. İslam tasavvufunda gül çok önemli bir semboldür; Hz. Muhammed’in sembolü. Gül hem ilahi güzelliği hem de Hz.Muhammedi ifade eder. Kendisinin terinin gül gibi koktuğundan çıkılarak gül onun teri olarak kabul edilmiştir. Yunus Emre de bunu “Çiçek eydür ey derviş gül Muhammed teridir” diyerek bu inancı özetlemişti. Halk arasında “Gül koklamak sevaptır” 379 Türk Ansiklopedisi. Milli Eğitim Bakanlığı, Ankara 1970. Gül Maddesi Cilt 18. s. 135. Türk Edebiyatında Gül.

sözü bu sebeptendir ve Müslümanlar arasında köklü bir geleneğe sahiptir. Mevlit törenlerinde gülsuyu serpmek, gül koklandığında gül yağı veya gül suyu ikram edildiğinde Salât-ü selam getirilmesi bu inanışın Müslümanlar arasında çok yaygın olduğunu gösterir. Mevlitlerde gülsuyu ikramı başlı başına bir törendir. Gülsuyunun bu tarzda kullanımı her biri eşsiz bir sanat eseri niteliği taşıyan gülabdanlar(gülsuyu şişeleri) yapılmasına da yol açmıştır380 Sûfizmin sembolü güldür. Gülün bitkilerin anası ve bahçenin kraliçesi olduğu düşünülür. Gül yapraklarının nadir güzellik ve saflığının uzun, dikenli bir dalın ucundaki sağlam bir köke yerleşmiş olması Allah’a giden mistik yolu sembolize eder381. Gül aynı zamanda cennet çiçeğidir. Hz. İbrahim Nemrut tarafından ateşe atılınca ateş ona gül bahçesi olmuştur. Başka bir rivayete göre Hz. Ali son nefesini vermeden önce Selmân-ı Fârisî’den bir deste gül istemiş ve getirilen bu gülleri kokladıktan sonra ruhunu Hakk’a teslim etmiştir. Bundan dolayı Bektaşilikte gül önemli bir semboldür. Mevlâna’nın mesnevi’sinde gül çok kullanılan bir motiſtir. Eflakî Dede’nin yazdığı bir men380 Ayvazoğlu, Beşir, Güller Kitabı. İstanbul 1996. s. 95. 381 Şeyh Hakim Muinüddin Çişti, Sûfî Tıbbı, İnsan Yay. İstanbul 2001. s. 127.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 321


Gül Şehri DİYARBAKIR kıbeye göre; Mevlânâ Şems’le koyu bir can sohbetine dalmışken duvar açılır ve altı heybetli adam Mevlânâ’nın önüne bir demet gül bırakıp, hiç konuşmadan geldikleri gibi çıkıp giderler. Mevlâna bu olaya şahit olan eşi Kira Hatun’a “O gül demetini başkasına gösterme. Çünkü Hindistan’ın kutupları ve Kutsal İrem bağının bahçıvanları onu can dimağını ve gözünü kuvvetlendirsin diye göndermişler” diye tembih eder382. Türk Halk ve tekke edebiyatlarının hemen bütün ürünlerinde de güle yer verilmiştir. Tanzimat devrinden itibaren batılılaşma ve değişme sürecinde gül şiirlerde artık sevgiliyi değil vatan ve millet sevgisi motifi olarak işlenir. Süleyman Nazif “İşte gülzâr-ı vatan mahvoldu istibdâd il” mısraı buna örnektir. Gül Türk süsleme sanatının vazgeçilmez motiflerindendir. Tavan göbeklerinde, taş oymacılığında, çini seramik, duvar resimleri ve kumaşlarda kitap cilt ve tezhiplerde mezar taşlarında stilize edilmiştir. Kuranı Kerimlerde aşr-ı şerifleri göstermek için yapılan gül motiflerine “aşır gülü”, cüz başlarını gösterenlere “cüz gülü” genellikle her cüzün dörtte birini gösteren konanlara “hizip gülü” secde ayetlerini işaret edenlere “secde gülü” denir. Osmanlıda gül 18. Yüzyıldan sonra natüralist üslupla en çok resmedilen motiflerden olmuştur383. 382 Ayvazoğlu, age, 1996. s. 97. 383 İslam Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı İslam

322

Güzel Kokunun ve Gülün İnsanlık Tarihindeki Yeri İnsan tarihin her döneminde hep “güzel kokunun peşinde” idi. Bu serüven “tanrılar” hoşlandığı için onlara sunulan güzel kokularla başlamış, yarı tanrı olduğu kabul edilen hükümdarlar için kullanılmış ve hükümdarın ailesi, komutanlar, soylular nihayet ulaşabilen herkes bu tanrısal kokuyu kullanmıştı. Tarihin her döneminde ve her coğrafyada güzel kokunun macerası farklıdır. Bunu üretenler ve tüketenler hep büyük bir alışveriş içindeydiler. Bugüne kadar gelen ve önemini hiç yitirmeyen güzel kokuyu bugün “parfüm” olarak tanımlıyoruz. Güzel kokulu maddelerin belirli oranlarda birbirine karıştırılmasıyla elde edilen hoş kokulu ürün olan Parfüm terimi Latince’de “tümüyle uçucu” anlamına gelen “per fumum” sözcüğünden kaynaklanmış ve bugün evrensel bir sözcük haline gelmiştir. Parfüm dün olduğu gibi bugün de “ruhun gıdası” ve bir çeşit “iletişim dili” olarak da kabul ediliyor. İnsanoğlunun tarihinde tütsüler, güzel kokulu yağlar ve damıtılmış çiçeklerin kokuları her zaman önemli idi. Bunların üretilmesi ticareti ve insanlar üzerindeki tesiri hakkındaki hikâyeler çok etkileyicidir. Güzel kokunun kolonya şeklinde alkol içine hapsedilmesi daha kalıcı hale getirilmesi ve zamanla aynı kokuyu verdiği düşünülen sentetik maddelerle hazırAraştırmaları Merkezi. Cemal Kurnaz. Gül Maddesi. İstanbul 1996.cilt 14. s. 219- 222.


lanması bu serüveni bugüne getiren ayrı bir hikâyedir. Tarihte güzel kokunun peşinde olanlar için gül vazgeçilemeyen bir çiçekti. Gül kokusu ve gülsuyu parfümün tarihinin içinde önemli bir yere sahiptir. Gül kokusu ve gülsuyunun serüveni için parfümün serüvenine kısaca bakmak gerekir. Parfümün bu kısa ve özet tarihi bile “güzel kokunun peşinde” olmanın önemini ve gülün buradaki yerini göstermeye yeterli. Tanrılar için Güzel Kokular Güzel kokunun tarihi ilk insanların ateşi keşfetmesiyle başlar. Ateşin keşfi insanoğlu için çok önemli bir gelişme süreci idi. Ateşte yanan güzel kokulu ağaçlar ve otlar onların dikkatini çekmiş etkilemişti. Güzel kokuları tanrılar da seviyordu. Tanrıların insanlar üzerindeki vazgeçilemez etkisi insanları her coğrafyada tanrılara yaranmak onlardan isteklerini elde etmek için hediyeler sunmasına sebep oluyordu. Güzel kokuları tanrılara sunmak yani tütsüler yakarak tanrıları etkilemek çok kullanılan bir dinsel törendi. Tütsülerin en eski kullanımı avcı ve toplayıcı kültürlere dek uzanır. Antik dönemlerde dini mekânlarda daha sonraları da

saraylarda, toplanılan mekânlarda ve nihayet evlerde kullanılmıştır. Tütsüler Ortaçağa kadar mekân ve beden temizliği öğesi olarak kullanıldı. Güzel kokular dini merasimlerle beraber insanları tanrılara yaklaştıracağı, yaşamında uğursuzlukları, kötülükleri ve hastalıkları uzaklaştıracağına inanıldı. Ağaç reçinelerinin güzel kokusu tütsü olarak en çok kullanılan malzeme olarak yerini aldı ve güzel kokulu reçinelerin ticareti Antik çağdaki medeniyetleri çok etkiledi. Tütsünün yanı sıra tanrılara sunulan kutsal maddelerin bir çeşidi de “güzel kokulu yağlar” idi. İlk kokulu yağların Neolitik Çağda MÖ7000–4000 yılları arasında zeytin ve susam yağı ile kokulu bitkilerin karıştırılmasından elde edildiği düşünülmektedir. Arkeologların Kuzey Sahra’da bulduğu Tassili mağarasının duvar resimlerinde kadınların doğal güzelliklerini arttırmak için çiçeklerin şekil renk ve kokularından yararlandıklarını gösteren tasvirler bulunmuştur. Tanrı heykellerinin güzel kokulu yağlarla ovulması, tanrılara güzel kokulu yağların hediye edilmesi bu üretimi doğurdu. Din adamlarının hazırladığı “gizli formüller”, tanrı olduğu kabul edilen firavunların vücutlarının güzel kokulu yağlarla

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 323


Gül Şehri DİYARBAKIR ovulmasıyla daha da önem kazandı. Gittikçe daha iyilerinin imal edilmesi ve yüksek fiyatlara alıcı bulmasıyla krallar, soylular ve parayı verebilen herkes bu gizli ve güzel kokulu yağlara erişebiliyorlardı384. Güzel koku olarak uzun zaman tütsüler ve yağlar kullanırken, güzel kokulu “sular” da bu yarışta yerini aldı. Kısa ömürlü çiçeklerin güzel kokusunun ebedileştirilmesi için sulara geçirilen kokular imal edildi. Güzel kokulu sular da Tanrılardan istekleri hiç bitmeyen insanlar için başka bir yaranma yolu idi. Önceleri din adamlarının kutsal çiçeklerden hazırladığı sular zamanla üretim merkezlerine kaydı. Çiçeklerin ruhunu yakalamak için “damıtma” metodunu da din adamları icat etti ve her zamanki gibi insanların büyük talepleri ile büyük üretimlerin yapıldığı önemli bir ticaret malzemesi halini aldı. Antik Mısır’da Güzel Koku Bugüne kalan pek çok belge ve görsel malzeme olduğundan Antik dönem Mısır, parfümün beşiği olarak kabul edilir. Mısır’da tanrılara sunulan tütsüler çok önem384 Yentürk, Aybala, “Uygarlık ve Parfüm: Bir Yolculuğun Tarihçesi”, Kutsal Dumandan Sihirli Damlaya: Parfüm, İstanbul 2005 s. 7.

324

liydi. Mısırlı rahiplerin dini törenlerde kullandıkları tütsüler tanrılara armağan olduğu kadar dini rütiellerde arındırıcı, saflaştırıcı etkilisinden dolayı da kullanılıyordu. Tütsülerin aynı zamanda hastalık taşıyan kötü ruhları uzaklaştırdığına da inanılıyordu. Rahipler tarafından özel formüllerle tapınaklarda üretiliyordu. Tütsü olarak çok çeşitli reçineler, sakızlar, günlük, güzel kokulu baharatlar kullanılıyor, çoğu zaman da bunlardan karışımlar hazırlıyorlardı. Eski Mısırlıların icadı olan bir tütsü de “Kyphi”idi. Bu formülü Yunanlı tarihçi Plutarkhos(MS.50-125) kayıt etmişti ve bu sebepten bugüne kadar kalan nadir formüllerdendir. Kyphi on altı çeşit baharattan hazırlanıyordu. İçinde yer alan bitki ve reçinelerden bazıları; günlük, mürr, kına çiçeği, tarçın, ardıç, Hint sümbülü, safran, bal, üzüm idi bunların belli miktardaki karışımları uzun süre şarapta bekletilip macun haline getiriliyor, sonra kurutularak tütsü çubukları hazırlanıyordu. Rahipler her gün tanrılara sabah reçine, öğlen mürr, akşam ise Kyphi ile tütsülerlerdi 385. 385 Tunçay, Melda (Biran), “Parfümün Tarihsel Gelişimi,” Tarih ve Toplum. Eylül 1989. Sayı 69. s. 14–15.


Kokulu yağların kullanımı Mısır’da çok önemli idi. Mısır kral mezarlarında MÖ 5000 yıllarından daha gerilere giden tarihlerde kokulu yağ izlerine rastlanmıştır. Mısır mezarlarının arkeolojik araştırmalarında MÖ 3000 yılından kalma kokulu merhemler, Tutankamon’un mezarında da MÖ 1400 yıllarına ait lavanta ve akgünlük içeren kaplar bulunmuştur. Mısırlıların dini törenlerinde, ölülerin mumyalanmasında ve özel yaşamlarında kokulu yağlar kullandıkları tespit edilmiştir. Rahipler her gün tanrıların heykellerini kokulu yağlarla ovuyorlardı. Firavunlar, özel bir merasimle rahipler tarafından kokulu yağlarla ovulduktan sonra taç giyiyorlardı. Her ne kadar elimizdeki belgeler parfümün ayinlerde kullanımıyla ilgiliyse de kişisel kullanım da muhtemelen yaygındı. Kokulu yağlarla yağlanmak “tanrılar gibi olmak, onlara yakın olmak” duygusunun yanı sıra Mısırın kuru ve sıcak ikliminde koruyucu da oluyordu. Mısırlı kadınlar, özellikle dansçılar başlarına kokulu yağlardan hazırlanmış özel başlıklar takıyorlardı. Bunlar da havanın ısısı ile gün boyu eriyerek güzel koku yayıyordu. Parfüm ve yağlar bu rahipler tarafından büyük bir gizlilikle tapınaklarda üretiliyorlardı. Edfu Tapınağı’nda bulunan bir bölümün duvarlarında sayısız parfüm reçeteleri kaydedilmişti. Firavunun ve soyluların kullandıkları “mükemmel karışımlar” halk için hiçbir zaman ulaşılamazdı. Halk güzel kokulu ama basit formüllü yağlarla yetiniyorlardı. Mısırlılar için banyo

yapmak yıkanmak çok önemliydi. Mısırlı hekimler tarafından organize edilen banyo yapmak günde iki defaya kadar çıkıyordu. Sıcak iklimlerin baş derdi olan bitleri ve diğer parazitleri uzak tutmak için erkekler saçlar da dahil olmak üzere tüm vücutlarını tıraş ediyorlar, kadın ve çocuklar da dahil herkes tenlerini kokulu yağlarla ovuyorlardı. Kraliçe Nefertiti ve Kleopatra’nın Güzel Kokulu Dünyaları Mısır kraliçelerinden Nefertiti ve Kleopatra güzellikleriyle olduğu kadar güzel kokuları kullanmalarıyla da ünlüdürler. Her ikisi de güzelliklerinin ve cazibelerinin devamı için büyük çaba göstermişler ve kendilerinin ürettikleri güzellik formülleriyle etkilerini uzun süre korumuşlardı. Nefertiti Mısır Firavunu IV. Amenhotep'in (sonradan Akhenaton) eşi, Firavun Tutankhamun'un kayınvaldesiydi . Adı "güzelik geliyor" anlamına geliyordu. Nefertiti Mısır’da özellikle yaşadığı dönemin en güçlü kadınlarından biriydi. Çünkü Nefertiti kocası Akhenathon yani firavunla aynı düzeyde bulunan bir tanrı kabul ediliyordu. Nefertiti efsanevi güzelliğini ve etkisini kendi hazırladığı güzellik reçeteleriyle sağladığı yazılır. Tabii ki bu konuda kendisini yönlendiren soylu ve bilgili rahipler vardı. Güzel kokulu çiçekler ve misk tercih ettiği kokulardı. En çok sevdiği çiçek gül ve yasemin olup bu çiçeklerinin suyuyla banyo yapıyor, vücudu sandal, amber ve nadir çiçek özlerinden oluşan yağlarla ovuluyordu. Mısır

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 325


Gül Şehri DİYARBAKIR kraliçesi Kleopatra’nın güzel kokular ve parfüm konusundaki ünü için tarihçilerin ortak görüşü; Gerçekte ilk kozmetik ve parfüm ustasının Kleopatra’dan 1000 yıl kadar önce yaşamış Firavun IV. Amenhotep in karısı Nefertiti’ olduğudur386.

Bu eser daha sonra İslam hekimleri tarafında Arapça’ya çevrilmişti. Bu sebeple Kriton İslam kaynaklarında el-müzeyyin yani süsleyen, kozmetikçi olarak isimlendirilir. Bu eser 1500 yıl kadar sonra Fransızca ve İngilizce’ye çevrilmiştir.387

Popüler sahada efsanevi güzel öncülüğünü Kleopatra alır. Yunan asıllı Ptolemaios Auletes’in kızı Mısır kraliçesi Kleopatra (MÖ 69–30) güzelliği çekiciliği ve güzellik reçeteleriyle ünlüdür. Kleopatra zamanının büyük kısmını güzelliği için kullandığı reçeteleri hazırlamakla geçiriyormuş. Süt banyoları, hazırladığı güzel kokulu yağlar ve sular çok ünlüymüş. Güzel kokuya çok düşkün olan Kleopatra maiyeti ile tören alanına girdiğinde etrafa yayılan güzel koku insanları hayran bırakırmış. Kleopatra’nın kendine has ve özel çiçeklerden elde edilen “Metapion” parfümü ile Jules Sezar ve Marcus Antonius’u baştan çıkardığı söylenir. Kleopatra’nın parfüm yapma ve kullanmadaki ustalığı çok ünlüdür. Antonius’un ölümünden 100 yıl kadar sonra bir Yunanlı tarihçi olan Plutarkhos, Kleopatra’nın koku kullanmadaki ustalığını övmüştür. O devrin ünlü hekimleri Dionysius Phakas ile Kriton’nun Kleopatranın saray hekimi oldukları bazı kaynaklarda ileri sürülmektedir. Romalı ünlü hekim Galenos’a göre Kriton, Kleopatra’nın kozmetiğe ait yazdığı eserlerinden faydalanarak dört kitaptan oluşan bir eser hazırlamıştır.

Kleopatra’nın güzelliğini ve ününü bize ulaştıran en önemli eser muhakkak Shakespear’in dizeleriydi. Shakespear Kleopatra için unutulmaz dizelerini bu çevirinin etkisiyle yazdığı iddia edilir. Kleopatra spekülasyona ve tartışmaya açık olan parfüm dünyasındaki bu büyük ününde, Shakespear’in etkisinin önemi biliniyor388.

386 Tunçay, agm. s. 15.

326

Kraliçelerin güzel koku merakı bütün Mısır’a da hâkim olmuştu. Mısırda hazırlanan parfümlerde, güzel kokulu çiçekler, reçineler, kökler gibi pek çok üründen faydalanılıyordu. Özellikle yetiştirilen kokulu çiçekler uygun yağlar içinde bekletilerek parfümler elde ediliyordu. Mısırda parfümcülüğün hammaddeleri tespit edilmiştir. Bu araştırmaya göre; Bitkisel yağlar; Hint yağı, keten yağı, marul yağı, meşe yağı, susam yağı, zeytinyağı idi. Üreticiler bu sıvı yağları güzel kokulu ve uçucu olan çiçeklerin kokusunu çekmek için kullanmışlardı. Hayvansal yağlar; Sığır içyağı, güvercin de dâhil 387 Terzioğlu, Arslan “Antik Devirde ve Türk İslam Kültür Çevresinde Kozmetik Tababet”, BİFASKOP. Yıl 4, Sayı 10, Nisan 1983.s. 18-19. 388 Tez, Zeki, Kimya Tarihi. Nobel Yay. Dağıtım. Ankara. 2000. s. 37.


olmak üzere kümes hayvanlarının yağları ve bazı balıkların yağları da imalatta kullanılıyordu. Bu yağlar özel usullerle genellikle de yağlı et parçalarının arka arkaya birkaç kez suda ve şarapta pişirilmesiyle elde ediliyordu. Parfüm üretiminde kullanılan bir ayrı gurup ta reçine ve balsamlardı. Bunlar parfümlerin vazgeçilemez maddeleriydi. İmalatta vazgeçilemeyen maddeler; gül, zambak gibi çiçekler ile tohumlar, kökler ve yapraklardı. Son olarak da renklendirici maddeler kullanılıyordu. Mısırlıların hazırladığı bu parfümlerdeki kıymetli olan kokulu maddeler Afrika’nın içlerinden, Kızıldeniz’e kıyısı olan topraklardan getiriliyordu. Bunun ticareti Asurlular, Babil’liler, Giritliler ve Perslerle yapılıyordu. MÖ 1 yy gelindiğinde Mısır parfümeri alanında hâlâ önemli bir merkezdir. 389 Mezopotamya ve Güzel Koku Dicle ve Fırat nehirlerinin suladığı topraklar tarihin çok eski dönemlerinden itibaren önemli bir medeniyet beşiği olmuştu. Mezopotamya medeniyeti diye adlandırdığımız bu topraklarda Sümerler, Babilliler, Asurlular hüküm sür389 Tunçay, agm. s. 15. s. 14-15; Yentürk. Agtb, s. 12.

müşlerdi. Bu büyük medeniyetlerde de güzel koku, üretimi ve ticareti önem kazanmıştı. MÖ 3000 den itibaren bu konularda bilgi sahibi olabiliyoruz. Bu topraklarda bulunan ve MÖ 2100 lere kadar giden kil tabletlerden Mezopotamya’da tütsü olarak günlük, laden ve sedir ağacının çok kullanıldığı öğreniyoruz. Tütsü dini merasimlerde ve günlük hayatta çok önemliydi. Gılgamış destanında Gılgameş, tanrıları memnun etmek için tütsü olarak mürr yakarak güzel kokularını etrafa yaymıştı. Mürr MÜRR özellikle Asur ve Babil tabletlerinde hasta insanların vücudundan kötü ruhları kovmak için yaygın olarak kullanılan bir reçinedir. Asurlular Arabistan’dan tütsü için akgünlük ithal ediyorlardı. Safran ve tarçın da şölenlerde çok kullanılan tütsülerdi. Sümerlerin rezene, mürr, sığla yağı, gül, nane, defne gibi bitkisel ve misk, kunduz hayası gibi hayvansal kokulu maddeleri kullandıklarını biliyoruz. Sümerlerin gülsuyu ve diğer çiçek sularını da elde etmeyi bildiğini de aynı tabletlerden öğreniyoruz. MÖ 1800 lerden kalma Babil tabletlerinde sedir, mürrüsafi, ve selvi yağlarının alımıyla ilgili kayıtlar bulunmuştur. MÖ 700 lerde Ninova ve Babil koku ticareti

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 327


Gül Şehri DİYARBAKIR ve parfüm üretiminin merkezidir. Herodot’ da bunu doğrular ve Asurluların güzel kokuları çok kullandıklarını, selvi, sedir, alyasemin gibi ağaçların parçalarını belli bir kıvama gelinceye kadar suda ezerek hazırladıkları karışımı vücutlarına ve yüzlerine sürdüklerini yazar. Güzel kokulu maddelerin sularla ekstraksiyonu, yani suda bekleterek, su ile çalkalayarak kokuların suya nakledilmesi tekniği Mezopotamya’da çok kullanılmıştı. Mezopotamya’da yapılan kazılarda M.Ö. 3500 yıllarına tarihlenen ekstraksiyon kapları ve MÖ. 2100 yıllarına tarihlenen ekstraksiyon yoluyla ilaç maddesi eldesini belirten Sümer kil tabletleri bulunmuştur. MÖ. 1200 lerden itibaren Mezopotamya’ya egemen olan Asurlular zamanında da parfüm üretiminde ekstraksiyon usulünü çok kullanılmış, katı ve sıvı yağ temelli güzel kokulu merhemler hazırlanmıştı. Çiçek, kök, yaprak ve kabuklar kaynar su içinde bir gün boyunca bekletiliyor, süzülüyor, sıvı yağ eklenerek yavaşça ısıtılıyor ve kokulu maddeler yağa geçiyordu. Asurluların bu şekilde ürettikleri parfümler çok ünlenmişti.390 390 Tez, Zeki, “Sosyal Boyutlarıyla Antikçağ ve Ortaçağda Parfüm, Krem, Kozmetik”. IV. Türk Eczacılık Tarihi Toplantısı Bildirileri. İstanbul 2000. s. 427.

328

Mezopotamya topraklarında kullanılan üretim teknikleri ve ürünler ticaret yoluyla diğer ülkelere de ulaştırılıyordu. Yunan ve Roma medeniyetleri de bu topraklardan getirilen güzel kokuları kullanmışlardı.391 Kraliçe Amytes’in Gülleri Mezopotamya medeniyetinin en ünlü şehirlerinden biri olan Babil M.Ö. 1850 de Sümerler tarafından kurulmuştu. Tarihin her döneminde önemli olan bu şehir “Babil Bahçeleri” ile de büyük üne sahipti. “Babil Bahçeleri”ni yaptıran MÖ 605'den itibaren 43 yıl hüküm süren kral II. Nebuchadnezzar idi. Tarihçi Herodot "Babil, yeryüzünde bilinen bütün diğer şehirlerin ihtişamını aşar” diye yazmıştı. Herodot, şehrin dış duvarlarının 80 kilometre uzunlukta, 25 metre kalınlıkta ve 97 metre yükseklikte olduğunu ve 4 atlı bir arabanın gezinmesine uygun olduğunu belirtmiştir. İç duvarlar, dış duvar kadar kalın değildi. Duvarların içinde som altından yapılmış büyük heykeller bulunan kaleler ve tapınaklar vardı. Şehrin içinde ünlü Babil Kulesi vardı. Bu kule, Tanrı Marduk'a yapılan bir tapınaktı ve cennete ulaşmak için göğe doğru yükseliyordu. Babil Kulesinden daha da ünlü olan Babil Bahçeleri idi. Bahçeler Nebuchadnezzar'ın sıla hasreti 391 Yentürk. agtb, s. 12.


çeken karısı Kraliçe Amytes'i neşelendirmek için yapılmıştı. Amytes, Medes kralının kızıydı ve iki ülkenin müttefik olması amacıyla Nebuchadnezzar ile evlendirilmişti. Onun geldiği ülke yeşil, engebeli ve dağlıktı. Kraliçe Amytes Mezopotamya'nın bu dümdüz ve sıcak ortamında mutsuzdu. Kral, karısının sıla hasretini gidermek için onun memleketinin bir benzerini yapmaya karar vermiş, yapay dağlar ve suların akacağı büyük teraslar yaptırmıştı392. Kraliçe Amytes güzelliği ve kullandığı güzel kokularla da ünlüydü. Nebuchadnezzar Babil Bahçelerinde özellikle güzel kokulu çiçekler ektiriyordu. Kraliçe için kokusunu çok sevdiği iki çiçek çok önemliydi; Gül ve zambak. Babil’in asma bahçelerinde gül ve zambak özellikle yetiştiriliyordu, tabii ki diğer kokulu çiçeklerde. Bu çiçekler Amythes’in etkileyici parfümlerinde yaşıyorlardı393. Güzel Kokunun Vatanı Güney Arabistan Antik çağda bütün büyük medeniyetler için tütsünün, güzel kokunun vatanı Sabâ ülkesi idi. Tütsüleriyle ünlenen bu efsanevi ülke Güney Arabistan’da olup, koku ticaretinin merkezi kabul ediliyordu. Aslında parfümün ana maddeleri olan bitkiler üç büyük merkezde üretiliyordu; Güney Afrika, Güney Arabistan ve Güney Hindistan. Güney Arabistan’da özellikle 392 www.ionxchange.com,www.gardencards. biz, http://en.wikipedia.org,Getrnot Katzer’s Spice Pages,www uni-graz-at,Wikipedia the free encyclopedia 393 Tunçay, agm. s. 15.

Yemen ve Hadremevt bölgeleri en güzel kokulu tütsülerin yetiştiği yerler olup ülkelerin en şanslısı olarak kabul ediliyordu. Antik Çağda Mısır, Mezopotamya ve Anadolu’da kurulan devletler ise daha çok koku tüketicisi durumundaydılar. Eski Mısırlılar tapınaklarda ve mumyalamada bol miktarda güzel kokular ve buhur tüketiyorlardı. Bu nedenle Mısır hükümdarları sarı sakız ve çam sakızı da dâhil her çeşit kokulu ağaçları ele geçirmek için Güney Afrika’nın içlerine kadar askeri seferler düzenlemişlerdi. Firavun Hatşepsut MÖ 1470 yılında tütsüleriyle efsane bir ülke olan Saba’ya casus ekibi gönderdiyse de ekip ancak Eriterya’ya kadar ilerleyebilmiş, görevi başaramamıştı. Yunanlılar ve Romalılar bu topraklarla ilgili çok şeyler anlatmışlardır. Bunlarda tarih ve efsane yan yanadır. Heredot Arabistan’dan söz ederken “tütsü, mürr, cassia, tarçın, laden çıkaran tek ülke burası. Mür dışında bütün bunları devşirmek için Araplar oldukça eziyet çekerler” diye yazmıştı. Ünlü coğrafyacı Strabon Güney Arabistanı güzel kokular ve tütsü ülkesi olarak tanıtır. Antikçağda Güney Arabistan bölgesi parfümcülükte kullanılan ham maddelerin sadece üretimini gerçekleştirmiyor, bir de geniş çapta bunların ticareti ile uğraşıyordu. Arap tüccarlar bu değerli ürünlerin Habeşistan ve Hindistan’daki kaynaklarını gizli tutuyorlardı. Bu çok kârlı ticaret için gizlilik ve tekel çok önemliydi. Bu gizliliğe çok uyulduğundan Eski Yunanlı-

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 329


Gül Şehri DİYARBAKIR larla Romalılar bu ürünleri Arabistan’ın ürünü sanıyorlardı394. Güney Arabistan’daki tütsü ve baharat ticareti MÖ 1500 yıllarında belki de daha önceleri bedevilerin deveyi evcilleştirmesiyle başladığı kabul edilir. Develerin bu bitmez tükenmez çölü aşabilecek güçlü bir taşıma aracı olması koku ticaretini kolaylaştırmıştı. Develere yüklenen tütsü, aloe, mür ağacı ve akik gibi yarı değerli taşlar Hindistan’da baharatlarla takas edilirdi. Güzel koku ve baharat yüklü develer önce Dofar bölgesinden Batıya sonra Kuzeye doğru hareket eder, kervan 1000 km sonra Mekke’ye ulaşırdı. Mekke’den, Nabat’ın başşehri Petra’ya gelirler oradan Gazze limanına varılırdı. Bu 3700km lik kervan yolu ancak 3–4 ay da tamamlanıyordu. Bu zorlu yolculuğun malzemesi ile ilgili her şey son derecede gizliydi. Sabâ Melikesi ve Güzel Kokular Sabâ kelimesi “Gün doğusundan esen hafif ve latif rüzgar” anlamındaydı. Güney Arabistan’ın bugün Yemen olarak bilinen bölgesinde çöller içinde bir yerleşim alanıydı. Hint okyanusu sahillerinin Güney ucundaki tütsü monopolü, dışa kapalı bir uygarlıktı. Ortadoğu’nun mürr ve akgünlüğünün önemli kısmını üretiyorlardı.395 Aynı zamanda Hindistan ve Uzakdoğu’dan gelen baharat ve kokulu 394 Bakır, Abdülhalık, “Ortaçağ İslam Dünyasında Parfümcülük,” Kutsal Dumandan Sihirli Damlaya: Parfüm İstanbul 2005 s. 41. 395 Yentürk. agtb, s. 12.

330

maddelerin ticaret yolunun da üzerinde idiler. Sabâ ülkesi yaklaşık 1000 yıl boyunca baharat ve kokulu reçine ticaretiyle büyük servet edinen hükümdarlarca yönetilmişti. Koku araştırmacısı Nigel Groom’un hesabına göre buradan Roma’ya her yıl 7000-10.000 kervan gönderiliyordu. Roma’ya gönderilecek bu ürünler İskenderiye’deki atölyelerde işlenerek değerli kokulara dönüştürülüyordu. İskenderiye’deki koku imalathanelerinde büyük özenle hazırlanan parfümler çok sıkı korunuyordu. Burada son derecede katı kurallar işliyordu. Koku üreticileri her akşam çalışan işçiler çırılçıplak soyularak ürettikleri kokuları saklamadıkları veya sürmedikleri kontrol ediliyordu. Nigel Groom’a göre Roma’dan MS1 yy da her yıl 100 milyon “sestertius” Hindistan ve Arabistan’a akıyordu. Romalı yazar Plinius bu durumdan yakınmıştır. Roma imparatorluğu tütsü ve güzel koku için harcanan para yükünü taşıyamamış ve MS 1yy da büyük bir enflasyonun eşiğine gelmişti. Tütsü ticaretinin diğer ucundaki ülkeler ve Sabâ ülkesi ise zenginleştikçe zenginleşti.396 Sabâ ülkesinin tütsüleri kadar, kraliçesi Belkıs da efsane olmuştur. Sabâ Melikesi güzelliği cazibesi kadar, devlet yöneticisi olarak da şöhrete sahipti. İncil’de “Şehvetli, güzel ve çok zengin, üstelik yanında her zaman altın ve tütsü bulundurur” diye tanımlanıyordu. Sabâ Melikesi 396 Cumhuriyet Bilim Teknik, “Sâbâ Melikesi Kral Süleyman’ın(MÖ 965-926) Sarayında”


Belkıs’ın İsrailoğulları’nın Peygamberi ve kralı Hz.Süleyman’ı (MÖ 965-926) ziyareti iyi bilinir. Hazreti Süleyman’ı ziyaretinde beraberinde getirdiği hediyelerin büyük kısmı güzel kokulu maddelerdi. “Sandal, akgünlük, misk, reçine, kına çiçeği, yasemin lotüs, ve gül” bu hediyelerin içinde önemli yere sahipti. İsrail oğulları da güzel kokuları öncelikle dinsel amaçlı kullanmışlar, kutsal yağ ve tütsülere çok önem vermişlerdi. Bu güzel kokuların koruyucu ve günahlardan arındırıcı etkisinin yanı sıra kadınlar tarafından güzelleşmek ve çekici olmak amacıyla da kullanılıyordu. Sabâ Melikesinin bu kokuları çok bilinçli kullandığı ve etkisinden yararlandığı bilinir. Arabistan’ın güzel koku ve tütsülerinin şöhreti 1000 sene sonra bile anılıyordu. Shakespeare zamanında dahi bu şöhret devam ediyordu. Shakespeare Macbeth de 5. perdenin başında şöyle yazıyor; Lady Macbeth kan kokusu ve kan lekeleri bulunduğu zan ettiği ellerini yıkıyor gibi yapıyor ve uzun müddet ovuyor, şu sözleri söylüyordu; .... bu eller hiçbir zaman temizlenmeyecek mi…hâlâ kan kokusu var… Arabistan’ın bütün güzel kokuları bu küçük eli temizleyemiyor…. 397 397 A.Souques. Muhammed ile Itrıyat ve Renkli Pomatlar; Prese Medicale Mars 1940. No. 25–26.

Antik Yunan ve Güzel Kokular Antik Yunanda tütsü ve güzel kokular önceleri sadece tanrılara sunuluyordu. Homeros; Venüs’ün Juno ile buluşmasını anlatırken güzel kokular süründüğüne de değinmiştir. Dini törenlerde bol miktarda tütsü ve güzel kokulu maddeler kullanıyorlardı. Zamanla soylular ve asiller de güzel kokuları kullandılar. Temizlik, hijyen ve spora çok önem veren Yunanlılar için güzel koku da vazgeçilemez olmuştu. Varlıklı Atinalılar şölenlerde kokulu maddeleri aşırı derecede kullanıyorlardı. Bu şölenlerde öncelikle köleler tarafından konuklara ellerini temizlemeleri için kokulu yağlarla karıştırılmış kil ikram ediliyor, eller yıkanıp kurulandıktan sonra kokulu merhemlerle ovuluyordu. Antiphanes’in şiirlerinde bir erkeğin bacaklarına ve ayaklarına Mısır merhemleri, boğazına ve bacaklarına hurma yağı, kollarına nane yağı, kaşlarına ve saçlarına mercanköşk, dizlerine ve boynuna kekik yağı sürdüğünü öğreniyoruz. Antik Yunanda fahişeler (hetairi) de özgürce koku sürer, vücutlarını tepeden tırnağa kokulu yağlarla ovdururlar, ayrıca ağızlarını da koku-

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 331


Gül Şehri DİYARBAKIR lu sularla çalkalarlardı398.

nekleri hakkında bilgi vermiştir.399

Kullanılan en güzel kokular Arap tüccarlar tarafından Güney Arabistan’dan getirtiliyordu. Anadolu’nun Persler tarafından istilası, İskender’in Libya çölünden Hazar denizine kadar uzanan fetihlerinin sonucunda Hindistan, Babil, Mısır’da kullanılan güzel kokular da Yunanlılar tarafından tanınmıştı.

İlk botanikçilerden olan Theophrastus (doğumu MÖ 370) Yunan parfümleri ve üretim teknikleri konusunda önemli ve ayrıntılı bilgiler verir. Hazırlanan bu parfümler Mısır parfümleri gibi değişik ve karışık maddelerdi, Parfümler için çiçekler, yapraklar, sürgünler kökler, ağaç kabukları ve reçineler kullanılıyordu. Bunlar sular içinde maserasyona bırakılıyor daha sonra bu sular, sıvı yağlar veya katı yağlarla muamele edilerek merhem kıvamında kokular üretiliyordu.

Varlıklı ailelerin güzel kokuya düşkünlüğü ile Atina’da koku satan dükkânlar çoğalmış, ticareti canlanmıştı. Zamanla güzel koku maddelerini getirttikleri yerler özelleşmişti örneğin; “süsen zambak” Elis ve Kyzikos’tan, “gül” Phaselis, Napoli ve Capua’dan , “safran” Kilikya ve Rodos’tan, “Hint sümbülü” Tarsus’tan , “asma yaprakları” Kıbrıs ve Edremit’ten getirtiliyordu. Güzel kokulu maddelerden hazırlanan parfümler çeşitlenmişti. Hazırlama tekniğine distilasyon(damıtma) metodunu da ilave etmişlerdi MÖ 2. yüzyılda Apollonius’un parfüm üzerine bilimsel bir eser yazdığı ve distilasyon işleminden bahsettiği bilinir. Yunanlı tarihçi Plutarkhos (MS 50–125) yazdığı eserde İskenderiyeli simyacıların olasılıkla parfüm elde için kullandıkları damıtma ve yumuşatma düze398 Tunçay, agm. s. 15; Yentürk. agtb, s. 16–17.

332

Yunan parfümlerinden en ünlü olanlardan bildiklerimiz “Kypros” bergamot, nane ve kekikten , “Egyptian” birçok bileşenin yanı sıra tarçın ve mür’den, yapımı zor olan “Megaleion” ise reçine, pelesenk yağı, Çin tarçını, tarçın ve mürr den hazırlanıyordu.400 Romalılar ve Güzel Kokular Roma İmparatorluğunda da güzel kokunun önemi hep ön planda olmuştur. Roma’da MÖ 7. yüzyıldan itibaren iki yüz yıl hakim olan Etrüskler’in tütsü ve güzel kokuları kullandıklarını biliyoruz. 399 Tez, agt, s. 426. 400 Tunçay, agm. s. 14–18.


Romalılar ele geçirdikleri Yunan topraklarındaki parfüm kültüründen çok etkilenmişlerdi. Yunanlıların ürettikleri parfümler soylular tarafından aranıyordu. Ayrıca Roma imparatorluğunun hâkim olduğu topraklar ve onun komşuları olan Orta Doğu’nun güzel koku kullanımı, üretimi ve ticareti de Romalıları çok etkiledi. Romalılar zamanla Anadolu, Suriye, Mısır ve Arabistan’daki kaynakları kontrol altına aldı. Romalılar güzel kokulu tütsüleri önceleri dini törenlerde, krallar ve soyluların cenaze töreninde kullanmışlardı. Güzel kokulu yağlar saraya mensup asil kadınların vazgeçemedikleri malzemeydi. Maddi imkânını zorlayan kadınlar güzellik ve çekiciliklerini arttırmak için güzel kokulu yağlara yüksek ücret ödüyorlardı. Bu da parfüm ticaretini hızlandırdı. Ünlü Romalı yazar Plinius (MS 23– 79) Doğa Tarihi adlı eserinde verdiği bir örneğe göre 32 santilitrelik kokulu yağın fiyatı bir tarım işçisinin 40 günlük ücretine eşitti. MÖ1 yy Roma imparatorluğunda parfüm düşkünlüğü doruğa çıkmıştı. Parfümün ticaret yollarına hükmetmeleri bu kullanımı ucuzlatmış ve hızlandırmıştı. Roma parfüm satan dükkânlarla dolmuştu. En sevilen kokular; Güllerden hazırlanan “rhodium”, ayva çiçeğinden hazırlanan “melinum” Hind sümbülü ve mürrüsafi çiçeklerinden hazırlanan “narcissinum” diye adlandırılan güzel kokulardı. Roma imparatorları Neron ve Caligula güzel koku kullanımını inanılmaz boyutlara çıkarmış-

lardı. İmparator Neron’un kullandığı her şey güzel kokularla muamele ediliyordu. Neron’un çevresindeki her şey de güzel kokmalıydı. Köleler hiç durmadan kendisini ve konuklarını hatta hayvanlarını kokulandırmakla görevliydiler. Bunun için yeni parfümler aranıyor ve satın alınıyordu. Bir parfüm çılgını olan Neron’un “Altın Ev” olarak bilinen sarayında düzenlenen toplantılarda İmparatorun konuklarına verdiği şölenlerde yerlere gül yaprakları döşeniyor veya tavandan gül yapraklarının döküldüğü fildişi paneller bulunuyordu. Sarayın her odasına parfüm püskürtecek bir düzen kurulmuştu. Bu püskürtme uygun yerlere yerleştirilen gümüş borucuklar ile yapılıyordu. Şölen boyunca yerleştirilen borucuklardan etrafa güzel kokular püskürtülüyordu. Neron zamanında çok sevilen kokulardan; Güller, zambaklar, menekşeler, nergisler, pahalı reçineler, nadir baharatlar ve amber her gün ve inanılmaz boyutlarda kullanılıyordu.401 Roma imparatorluğundaki talebin karşılanması için değişik bölgelerden gelen çok sayıda güzel koku yanı sıra üreticileri de doğurmuştu. Romalılar, zamanlarının büyük bir kısmını geçirdikleri hamamların yakınlarını parfüm dükkânlarıyla doldurmuşlardı. Buralarda Romalı hanımların zevklerine göre parfümler üretiliyordu. Üretilen parfümler zamanının tekniğiyle yağ bazlı veya çiçeklerin damıtılmasıyla elde edilen güzel kokulu sular şeklinde idi. Safran, zambak, mercanköşk, kına çiçeği ve gül en sevilen çiçeklerdendi. 401 Yentürk. agtb, s. 19.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 333


Gül Şehri DİYARBAKIR Romaların en sevdiği parfüm gül esaslı parfümdü. “Gül parfümü”nün güzel kokulu güller, safran çiçeği, kokulu kamış, tuz ,şarap ve baldan üretildiği ve civa sülfür kullanılarak kırmızı bir renk verildiği yazılmaktadır. Roma’da gülden hazırlanan bir başka parfüm “Foliatum” da kokusu ve ferahlatıcı etkisi sebebiyle çok sevilirdi. Romalı yazar Plinius (MS 23–79) Roma’da en sevilen güzel kokulu yağların gül, biberiye, portakal çiçeği, nane, adaçayı, zambak, mürr, Hint sümbülü, anason, lavanta olduğunu yazar. Burada sıvı yağ olarak susamyağı, zeytin yağı ve ban yağı kullanılıyordu. Güzel kokulu badem, gül veya ayva çiçeklerinden katı parfümler ve merhemler de hazırlanıyordu. Bu kokuları sabitlemek için reçine ya da zamklar ekliyorlar bozulmamaları için kurşun kaplarda saklıyorlardı. Sıcak havanın parfümleri bozan etkisi biliniyor ve saklama şartlarına çok özen gösteriyorlardı. Doğu Roma İmparatorluğu yani Bizans da parfüm geleneğini devam ettirmiştir. Arabistan’ın tütsü ve güzel kokuları İskenderiye limanına oradan da Konstantinopolis’e gönderiliyordu. Parfüm,misk, baharat, şeker ticareti en önde geliyordu.. Bizans döneminde güzel kokulu maddeler satanlara “Aromatarius” denirdi. Aromatarius’un malları en pahalı ticari ürünlerdendi402. Hint, Çin ve Türklerde Güzel Koku Doğu ve Güneydoğu Asya tütsünün ve güzel 402 Yentürk. agtb, s. 20-21.

334

kokunun merkezi olarak kabul edilir. Güzel kokulu ağaçların, kabukların, otların vatanı olan sıcak ülkeler bu ürünleri tütsüler ve güzel kokular olarak kullanmışlar ve zamanla önemli bir ticaret malı olarak değerlendirmişlerdi. Antik dönemden itibaren güzel kokuların soylular ve din adamları tarafından kullanıldığını biliyoruz. Bugünkü Pakistan topraklarında yapılan arkeolojik kalıntılarda MÖ 3000 den kalan damıtma aleti olan “imbik”e rastlanmıştı. Toprak kaplardan yapılan bu aletlerin güzel koku üretmekte kullanılmış olduğu düşünülüyor. Hindistan’da MÖ 2300 lerden itibaren sandal ağacı, yasemin, gül, nergis, sümbülteber gibi çiçeklerden kokular hazırlanmıştır. Sandal ağacı kokusu kutsal sayılmış, Hint kokularının her zaman esas ve vazgeçilemeyen maddesi olmuştur. Çin dünyasında güzel koku deyince “misk” başta gelirdi. Misk geyiğinin salgı organlarından çıkarılan bu güzel koku Çinliler tarafından çok beğenilen bir koku idi. Güzel çiçek kokularından yasemin ve lotus da tercih edilen kokulardandı. Çin’de çok sevilen bir başka güzel kokulu çiçek gül idi. MÖ 551–479 tarihlerinde yaşayan Konfiçyus’un yazdıklarına göre Çin İmparatorluğunda gül biliniyor ve çok önem veriliyordu. Çin de MÖ 207-MS 220 yılları arasında hüküm süren Han döneminde gül bahçeleri çok gelişmişti ve burada üretilen güllerden güzel koku elde ediliyordu. Güllerden güzel kokulu yağlar çıkarmak üretmek usulünü İm-


paratorun bahçesinde geliştirdiler. Hazırlanan bu parfümler yalnızca sarayda yaşayan asiller, yüksek rütbeli devlet memurları tarafından kullanılabilirdi. Halktan biri bu yağın en ufak bir kısmına bile sahip olamazdı. Bu üretilen gül parfümü halktan birinde en ufak bir miktar bile bulunsa o şahıs ölüme mahkûm edilirdi403. Orta Asya’da büyük bir coğrafyada ve çok uzun bir dönem hükmetmiş olan Türk devletleri de tütsüyü tarihin en eski dönemlerinden itibaren kullanmışlardı. Ateşin bulunuşundan sonra tütsünün kullanılması gündeme gelmişti. Altay efsanelerine göre; İlk insanlar meyve ve otla beslendikleri için ateşe ihtiyaçları yoktu. Tanrı onlara et yemelerini emrettikten sonra ateşe ihtiyaç oldu. Çakmak taşından elde edilen ateş kutlu sayılmaktaydı ve güzel kokulu otların ateşe atılması da kutsal bir törendi. Şamanlar hastalıkların teşhisinde yaptığı dini ritüelde ateşe karşı oturur ve tütsü yaptığı kap elinde olurdu. Her olayda etkili olduğuna inandığı başka başka tütsü maddelerini kullanırdı. Orta Asya Türklerinde tanrılara adanmış atların, hayvanların güz mevsiminde güzel kokulu sularla yıkandığını biliyoruz. Kutsal olan her şey güzel kokulu 403 Kıaer, age, s. 12.

sularla yıkanırdı. Şamanlar ve kamlar hem güzel kokulu hem de kutsal olduklarına inandıkları pek çok çiçek ve bitkilerden hazırladıkları suları bu merasimde kendi elleriyle uygularlardı.404 Türkler güzel kokulara çok önem vermişlerdi. Onların tercih ettikleri güzel kokular arasında “misk” başta gelmekteydi. 11. yüzyılda yazılmış iki Türkçe eser olan Kutadgu Biliğ ve Divan-ı Lüğat-it Türk de Türklerin “yıpar” adını verdikleri miski güzel kokusundan dolayı kullandıkları yazılır. İslamiyet ten önceki Türklerde dini törenlerde ve cenaze törenlerinde tütsüler yakılıyordu. Bilge Kaan Abidesi Güney cephesinde Bilge Kaan babasının ölümü ve onun cenaze töreninde “kokuluk” “yag yıpar” ve “çından ağacı(sandal ağacı)” kullanıldığını yazar.405 Orta doğuda MÖ 600’ler den 404 İnan, Abdülkadir, Tarihte ve Bugün Şamanizm. Türk Tarih Kurumu. Ankara 1995. s. 66. Verbitski tarafından tesbit edilen bir Altay efsanesine göre; s. 110. Kadın şaman ocağa karşı oturur. Sağ eline kılıç ve kamçı, sol eline tütsü yaptığı kap bulunduğu halde dans eder. s. 108. Koybal kamları ızık olarak bırakılan atları ve hayvanları ilkbahar ve güz mevsiminde hoş kokulu ve mukaddes otlarla kaynatılmış su ile sahibi kendi eliyle yıkar. 405 Sakin, Orhan “Eski Türk Dünyasında Bitkiler ve Bitki Kültürü.” Tıp Tarihi Araştırmaları No.12. s. 188 Parfümeri Zamk ve Temizlik Maddeleri.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 335


Gül Şehri DİYARBAKIR 400’lere kadar hakim olmuş antik Perslerde kokulu maddelerin kullanımı öncelikle dinsel amaçlı idi. Daha sonra Perslerde Asurlular gibi zevklerine düşkün hale geldiler ve güzel kokulu maddeleri bolca kullandılar. Sasanîler’in güzel kokulu çiçeklerin esanslarını çıkarmak ve güzel kokuları şişelere kapatmak sanatını icat ettikleri söylenir. Sasanîler zamanında MÖ.7–6.yy Zerdüştlük dini inancı çok etkiliydi. Zerdüştlüğün 9. yüzyılda kaleme alınan kutsal kitabı Avesta’ya göre; bitkileri ölümsüzlük (ameretât) şeklinde adlandırılan melekler temsil etmiştir. Bitkilerin ve güzel kokulu çiçeklerin dini esaslı kuvvetleri vardı ve bu özelliklerinin devamı için onlardan kalıcı parfüm hazırlıyorlardı. Bu sanatın Zerdüşt rahipleri tarafından çok geliştirildiği bildirilir406. Zira Ahuramazda’ya tapmada çiçeklerden elde edilen güzel kokular büyük rol oynamakta idi. Sasanî kralı II. Hüsrev’in (590-628) uşağı KuşArzuk tarafından verilen bilgiye göre Erken 406 Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. “Hürmüz” maddesi cilt 18. İstanbul 1998. AnaBritannica. “Ahura Mazda” maddesi. Ana Yayıncılık A.Ş. 1986-87. İstanbul Cilt 4.

336

Ortaçağda kullanılan en hoş kokular şöyle sıralanır; Yasemin, İran gülü, nergis, kâfûrî, menekşe, fesleğen, Hind gülü, merzengûş. Ayrıca kral gülü, İran gülü, Semerkant fesleğeni, Taberistan ağaç kavunu çiçeği, Arnavutluk nilüferi, Hind sabrı nın üçlü esansı. Tibet miski ve Şihr amberinden, yapılan ve “göksel parfüm” olarak adlandırılan karışım da aristokrat tabakaya mensup insanlar tarafından çok aranmaktaydı. Bu çağda kullanılan güzel kokuların özel anlamları vardı. Nergis kokusu ilk gençliği, gül aşkı, fesleğen çocuk sevgisini, şebboy dostluğu sembolize ediyordu407. Ortaçağda Doğu Dünyasındaki Güzel Kokular İslamiyet’in doğup gelişmesiyle Doğu dünyasında güzel koku kullanımı artarak devam etti. İslamiyet’in kapsadığı bütün coğrafyalarda tütsü ve güzel koku alışkanlık ve geleneği vardı. Bu coğrafyaların zenginleşmesi ve Hz. Muhammed’in de güzel koku kullanmasıyla bu kullanım çoğaldı. Orta çağda İslam Medeniyetinde insanlar özellikle siyaset ve bilim adamları edebiyatçılar, aristokrat tabakaya mensup erkek ve kadınlar ayrıca varlıklı gayr-ı Müslim vatandaşlar güzel 407 Bakır, agtb, s. 42.


kokulara çok meraklı idiler. Hz. Muhammed’in sahabelerinden İbn Mesud’un evinden mescide gittiğini komşuları geçmiş olduğu yola yayılan güzel kokusundan anlardı. Hz. Abbas’ın oğlu Abdullah misk kokusu kullandığından geçdiği yollarda insanlar birbirine Abdullah mı misk kokusu mu geçti diye sorarlardı. Abbasi halifesi Harun Reşid yaz mevsiminin sıcak günlerinde gümüşten yapılmış bir kaba koku, safran, buhur ve gülsuyu konulmasını emreder bunun kokusundan faydalanırdı. Yine Abbasi halifelerinden el-Mütevekkil güllerin açtığı mevsimlerde gülsuyu ile yıkanmış elbiseler giyer oturduğu yerlere gül döşer ve kullanmış olduğu bütün eşyalara gülsuyu serperdi. Ortaçağ İslam dünyasında hükümdarlar saray mensupları, devletin yüksek rütbeli memurları, ve zengin tabakaya mensup varlıklı insanlar bayramlarda ve özel günlerde sevdiklerine bol miktarda koku armağan ediyorlardı408. Ortaçağda İslam ülkeleri parfümcülüğün önemli bir bölümünü oluşturan gül, çiçek, çeşitli bitki ve meyvelerden çıkarılan sıvı türünden parfümlerle şöhret kazanmışlardı. İran ve Suriye Anadolu, Mısır ve Yemen’de bol miktarda gül menekşe, nilüfer, hilâf, nergis, mensûr(Hiyri) yasemin, turuncân, merzengûş, keklik otu, nesrin, kaysûm, kara pelin otu, hurma çiçeği, safran, kâride, zambak ve bâdernek yetiştirilmekteydi. Bu çiçekler suda belli bir süre tutularak veya damıtma usulüyle güzel kokular elde ediliyordu. Bunu üreten merkezler özel 408 Bakır, agtb, s. 44; Yentürk. agtb, s. 22-23.

kokulu sularının formüllerini ve hazırlanma şeklini gizli tutuyorlardı. En sevilen parfümler, bu sıcak ülkelerde serinletici etkileri ve hoş kokularıyla çiçeklerden hazırlananlardı. Ortaçağ İslam dünyasında hazırlanan parfümler özellikle daha kalıcı olması istenirse yağ türünden hazırlanıyordu. Yağ türünden hazırlanan parfümcülükte İran başı çekiyordu. İran’ın belli merkezleri güzel koku imalathaneleriyle ünlenmişti. Bunların başında Şapur şehri gelmekteydi. Bu şehirde menekşe, nilüfer, nergis, kâride, zambak, zambak leylağı, mersin ağacı çiçeği, merzengûş, bâdernek ve turunç olmak üzere on çeşit yağ türünden hoş kokulu parfüm üretilmekteydi. Şapur’un güzel kokularla ün yapması Arapça atasözlerine geçmişti; “Kim Şapur şehrine girerse, oradan ayrıldığı ana kadar güzel ve nefis kokular koklar” Şapur’da üretilen “karanfil parfümü” zamanla Irak’ın Kufe şehrine taşınmıştı. Firuzâbad şehrinde hazırlanan “söğüt parfümü” de Merağa şehrinde hazırlanan parfüm kadar olmasa da gene de çok beğeniliyor ve aranıyordu. MS 11. yüzyılda bu parfümün 1menn’ni (3,3kg) yaklaşık 10 dinara satılıyordu. İran’ın Şiraz şehri ise gül, menekşe nilüfer ve yasemin yağı parfümleri üretmekle ün kazanmıştı. Irak da parfümcülük alanında İran’a rakipti. İran şehirlerinde hazırlanan güzel kokulara benzer kokular hazırlamak için birçok çalışmalar yapılıyordu. Bunun sonunda Iraklı parfümcüler Kufe’de yağ türünden birçok güzel parfüm ürettiler. “karanfil parfümü” , “me-

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 337


Gül Şehri DİYARBAKIR nekşe parfümü” ve “hyri” olarak adlandırılan parfümler şöhret kazandılar. “hyri” ( hîrî şebboy, beğenilmiş seçilmiş )diye isimlendirilen parfüm, parfümlerin en güzeli olarak biliniyordu. “geceleri koku yayan gül” anlamına gelen bu parfümünün üretiminde; hyri yaprağıyla susam yağı macun kıvamına getiriliyor, sonra amberle yoğrulup gül suyu ile yıkanıyordu. Özel tekniklerin uygulandığı bu üretim sonucunda Mısırdan Hindistan Çine kadar aranan bir parfüm oluşuyordu409. Ortaçağ’da Doğuda bu parfümlerin yanı sıra Yemen’den amber, zaruv, ve lebeni, Hindistan’dan, misk, öd ağacı, sümbül, karanfil, kafur, İran’dan safran, gül ve çeşitli çiçekler, Bugünkü Doğu Türkistan’dan, zebâd, sandal, Arap yarımadası; bân, güzel kokulu baharat, ve şifalı bitkileri vazgeçilmeyendi. Kutsal Mekânlar ve Güzel Kokular Tarihte kutsal mekânların güzel kokularla ilişkisi biliniyor. Dini mekânlar en güzel tütsülerle, parfümlerle kokulandırılıyordu. Bu gelenek çok yakın zamana kadar geçerli olmuştur. Elimizdeki belgelere göre 9. yüzyılda Kudüs’teki kutsal mezar odaları güzel kokulu sularla yıkanıyordu. Konstantinopolis Patriği Photius’un MS 876878 yıllarında yazdığı Amphilochia adlı eserde; Kutsal mezardaki mezar odasının basamak taşlarının yılda bir kez patrik tarafından parfümlendiğini kaydetmişti. 409 Bakır, agtb, s. 49–51.

338

İslam dünyasında da aynı şeyler yapılmıştı 9. yüzyılda Abbasi Halifesi el-Mehdi Kâbe’nin safranlı yağlarla güzel kokulu hale getirilmesi için emir vermişti. Kâbe için hazırlanan bu özel güzel koku“khulûq” diye adlandırılıyordu. Khulûq’un hazırlanmasında; safran dövülerek toz haline getiriliyor, içine misk, gri amber ve gülsuyu ekleniyordu. Böylece bir çeşit “safran parfümü” hazırlanıyordu. 12. yüzyılda Medine’yi ziyaret eden İbn Cübeyr Medine’deki camiyi çevreleyen duvarın misk kokulu yağlarla kokulandığını yazar. 14. yy Mağrib’li gezgin İbni Batûta da bu bilgileri doğrular. Halife Abdül Melik de14.yüzyılda kutsal emanetleri güzel kokularla muamele ettirmişti. Böylesi törensel adetleri Mısır’da hüküm süren Fatimiler de uygulamaktaydı. Mısırdaki Nil’in yükseldiği Haziran ayında “bolluk bereket töreni” yapılıyordu. Bu törende Nil nehrinin yükseldiği zaman su yüksekliği Rauda adasının nilometresinden okunurdu. Bu yükseklik istenilen seviyede iken nilometre sütünu ve duvarları gülsuyu ile karışık safranla parfümlenerek kutsanırdı. Böyle bir uygulamayı İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmet de yapmıştı. Fatih Ayasofya kilisesine ancak gülsuyu ile baştan ayağa temizlendikten sonra girmiş ve ancak bu işlemden sonra Ayasofya’yı camiye dönüştürmüştür.410 410 Tez, agtb, s. 433-434; “A.Shalem. Islam.Christianized-İslamic Portable Objects in the Medieval Church Treasuies of the Latin West. Europaisher Verlag der Wissenschaſten, Frankfurt, Berlin 1996” den naklen.


Bu olayı Evliya Çelebi şöyle anlatıyor; Ebul Fetih Gazi Ayasofya’yı temaşa etti, hayran kaldı. Hemen Gazi Muhammed Han bu mabedi keşişlerin koyduğu putlardan temizleyip pak eyledi nice bin yerde amberdanlar ve micmerdanlar( buhurdanlıklar) ile güzel kokulu öd ve amberler yakup cami içre guzatı müsliminin dımağları muattar olup…411. Aynı şekilde Sultan IV. Murad zamanında depremden harap olan “Gül cami”sini tamir ettirdikten sonra gülsuları ile temizletip sonra ibadete açtırmıştı. Evliya Çelebi; Kubbesi gül şeklinde olduğu için gül cami derler, tamiri itmam buldukda yüz güğüm gülâb ile derun-ı camii gasl eylediler…412 diye yazar. Kâbe de hac zamanı güzel kokulu sularla yıkanıyordu. Osmanlıların idaresine girdikten sonra her yıl hac için yola çıkan surre alayı Kâbe’nin yıkanması için gül yağı, gülsuyu ve özel olarak hazırlanmış güzel kokulu sular gönderiliyordu. Bugün Mekke’deki Kâbe’de her yıl İran’ın Kamsar bölgesinden gelen gülsularıyla yıkandığı yazılmaktadır. 411 Evliya Çelebi b. Derviş Muhammed Zıllî , “Evliya Çelebi Seyahatnâmesi”, Topkapı Sarayı Bağdat 304 Yazmasının Transkripsiyonu , 1. Kitap. Orhan Şaik Gökyay. 1.Baskı İstanbul Şubat 1996. Yapı Kredi Yay.. S. 44. 412 Evliya Çelebi b. Derviş Muhammed Zıllî , “Evliya Çelebi Seyahatnâmesi”, Aynı eser. S. 91.

Parfümün Hikâyesi Parfümün hikâyesi daha sonra da aynı önemle devam etti. Doğunun gizemli güzel kokuları Arap tüccarlar tarafından Mısırın limanı İskenderiye’ye taşınıyor, oradan da Venedikli tüccarlar tarafından Batıya naklediliyordu. Bu sebeple Venedik tütsü ve güzel kokunun deposu haline gelmişti. Ortaçağda Avrupa, güzel kokulu maddeleri Haçlı seferlerinden dönen senyörlerle tekrar keşfetti. Haçlı seferlerinden geri dönenler kadınlarına ekzotik kokular ve kendileri için de gülsuyu, Kıbrıs’ın fethinden dönenler ise “eau de chypre” selvi suyunu getirmişlerdi. Binbirgece masallarının diyarından getirilen güzel koku kullanma modası kısa zamanda yayıldı. Güzel kokuları getiren senyörler şatolarında bizzat kendi kokulu yağ ve esanslarını hazırlama çabasına girmişlerdi. Venedik’ten gelen parfümler yüksek fiyata alıcı buluyordu. Venedik parfümcülüğün merkezi haline geldi. 14. yüzyılda soylu hanımlar tarafından en çok kullanılanlar; saçlar için menekşe, zambak, süsen, ve gül kokulu pudralar, Güzellik suları olarak; imbikten geçirilmiş tarçınlı, kafurlu limonlu sular, nefesleri güzel kokutmak için; zencefil, sakız

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 339


Gül Şehri DİYARBAKIR ve karanfilli ağız suları idi. Güzel kokulu daha bir çok yağ ve pomat Venedik parfümcülüğünün aranan ürünlerindendi. İstanbul’un Osmanlılar tarafından fethedilmesi bu ticaret zincirini bozdu. Zamanla Akdeniz bir Türk gölü haline geldi ve Venediklilerin iki güzergâhı İstanbul ve İskenderiye yolu onlara kapandı. Venediklilerin ticaret kapasiteleri çok azaldı. 16. yy da Vasco de Gama’nın Hindistan yolunu Portekizlilere açması da çok önemli bir başka olaydı. Böylece güzel koku ticareti yön değiştirmişti. Güzel koku ve baharat ticareti Araplar ve Venedik’ ten çıkmış, Portekizlilerin daha ucuza elde ettiği ürünler haline gelmişti. Güzel kokular ve baharat tarımı yapılıyor ve daha ucuza toplatılıyordu.Daha ucuza mal edilen baharatlar ve güzel kokular daha büyük bir kitleye hitap edecektir. Kolonya doğuyor Güzel koku dünyasına alkollü kokuların ve kolonyanın girişi hikâyesi de değişik yoldan ilerlemişti. Alkolü ilk olarak 9. yy da yaşayan İslam dünyasının ünlü hekimi Râzî’nin ürettiği bilinir. Bu teknik, yani şarabın damıtılarak alkolü elde etmek Salerno’lu hekimlerin çok

340

kullandıkları methottu. 12. yüzyıldan itibaren şaraptan alkol eldesi Avrupa’da geliştirildi. Bu bilginin 1370 yılında alkolle hazırlanan “Macar suyu” na etkisi bilinmiyor. Alkollü güzel kokuları ilk kullananın Macar Kraliçesi Elizabeth olduğu söylenir Kraliçe 1370 yılında güzel kokulu yağları alkol içinde çözerek daha hafif ve uçucu tuvalet suyu hazırlamış ve bu “Eau d’Hongrie” yani “Macaristan suyu” pek çok kişi tarafından aranılır olmuştu. Bu formülün Macar kraliçesine münzevi bir keşiş tarafından verildiği bilinir. Kraliçe biberiyenin esas alındığı bu formülle uzun yıllar cazibesini sürdürmüş hatta 72 yaşındayken Polonya kralından evlenme teklifi almıştı. “Macar Kraliçesinin suyu” daha sonra “Macar Suyu” olarak tanınmıştır. Kolonya olarak bildiğimiz “Kölnisch Wasser” 1690 larda İtalya’da yapılmıştır. Rivayete göre Milanolu bir parfümcü Jean Paul Feminis Floransa’daki Santa Maria Novella manastırından Macar suyunun bileşimini öğrenmiş, bu formülü neroli, bergamot ve portakal kokularıyla geliştirmişti. Formülü yeğeni Jan Antoni Farina’ ya vermiş o da kısa süre sonra Köln’e taşınmış ve imalatı orada gerçekleştirmişti. Kolonyanın Avrupa’da yay-


gınlaşmasına ağır kokulu yağlar yerine hafif taze kokular yeğleyen Madam Pompadour, Mare Antoinette, Napolyon Bonaparte, Josephine ve Eugenie gibi ünlülerin etkisi olmuştur.413 Parfüm sanatının Fransa’ya geçmesi İtalya yoluyla olmuştu. 1533 yılında II. Henri ile evlenerek Fransa’ya gelen İtalyan prenses Catherine de Medici yanında parfümcüsünü de götürmüştü. Kraliçenin parfümcüsü Renato Bianco kendi hazırladığı parfümlerle sarayda ve zamanla Paris’te ünlü oldu. “René the Florentine” markalı parfümler kısa zamanda Paris’te parfüm sanatının önem kazanmasını sağladı. Gene Kraliçe Catherine de Medici ile Paris’e gelen Tomborelli ise Fransa’da çiçek yetiştirecek bir yer olan Grasse’ ye yerleşmişti. Güney Fransa iklim koşulları çiçek yetiştirmeye uygundu. Oraya yerleşerek güzel kokulu çiçekler yetiştirmeye başlamış ve bu konuda o kadar başarılı olmuştu ki zamanla Grasse parfüm dünyasının merkezi oldu.18 yüzyılda Paris’te pek çok parfüm evi açılmıştı. Ancak Fransız ihtilali buna büyük bir darbe vurdu. Kullanılan parfüm ihtilalciler için yeterli bir cezalandırma göstergesiydi. Göğüs danteline veya mendiline zambak esansı “Eau de Rein” sürmek, sürgüne yada giyotine göndermek için yeterli bir sebepti. İngiltere’ye ilk kokulu maddeler MS 411 yılında Romalılar tarafından getirilmiş ise de çok etkili 413 Tunçay, agm, s. 14–18; Yentürk. agtb, s. 25.

olmamıştı. Güzel kokuların etkili olması bu tarihten yaklaşık 1000 sene sonra Kraliçe I.Elizabeth döneminde 16. yy başlamıştı. Kraliçe İtalya’dan getirtilen kokulu deri eldivenler ile güzel kokuyu keşfetmişti. İtalya’dan getirttiği güzel kokuları kullanmış ve etrafındaki soylu hanımları da kullanmaları için teşvik etmişti. Kısa zamanda parfüm kullanmak vazgeçemedikleri bir güzellik tamamlayıcısı oldu. Aristokrat ve zengin hanımlar güzel kokuları kullanmaya hatta bahçelerinde güzel kokulu çiçekler yetiştirmeye giriştiler. Gül, amber, misk o dönemde İngiltere’de en sevilen kokulardı. Kraliçe Elizabeth’in en sevdiği kokulardan biri misk-gül karışımı bir parfümdü. Bu 8 grain (0,52gram) misk ve 8 gram şeker 8 kaşık gülsuyu ve 3 kaşık şamgülü suyunda beş saat kaynatıp süzüldükten sonra soğutularak hazırlanıyordu. 18. yüzyılda güzel koku kullanımı artmıştı fakat İngiltere Parlamentosu 1774 de bir kocayı güzel kokularla etkileyen kadınların “büyü” yaptıkları hükmüyle, tarihe geçen “parfüm yasağı” kararını hayata geçirdi414. Güzel Koku Kimya laboratuarında 1830 lu yıllardan itibaren işe kimyacılar el attı. Çok sevilen ve aranan çiçekler içindeki güzel kokulu maddeleri izole etmeğe çalıştılar. Kısa zamanda limonun, gülün kokulu madde414 www.ionxchange.com,www.gardencards. biz, http://en.wikipedia.org, Getrnot Katzer’s Spice Pages,www uni-graz-at,Wikipedia the free encyclopedia

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 341


Gül Şehri DİYARBAKIR si citronel, geranium, palmroza geraniol izole edildi. Zor elde edilen ve pahalıya mal olan çiçek esanslarının etken koku maddeleri tek tek ayrılıp tanındı. Ayrılıp tanınan koku maddelerinin formülleri tespit edildi. Kimyagerler parfümcüler için çalışıyorlardı. Daha sonraki adımda izole edilen maddelerin sentetik olarak yapılabilmesi için kimyacılar kolları sıvadılar. Sentetik yapım üzerine çalışmalar arttı ve önce gül esansının etkili koku maddeleri geraniol citronellol sentetik olarak yapılmasına muvaffak olundu. Parfüm dünyasının önü tamamen açılmıştı. Artık güzel kokulu çiçeklerin koku maddeleri ayrılıyor, kimyasal formülü keşfediliyor son adımda da bu kimyasal madde sentetik olarak elde ediliyordu. Parfüm dünyası için bu çok önemli bir adımdı. Petrol ve kömür türevi maddelerden güzel kokular elde ediliyordu. Güzel koku dünyasının bu inanılmaz şekil değiştirmesi; Çiçek bahçelerinden kimyacıların laboratuarlarına girmesi parfüm üreticilerini ürküttü. Laboratuarlarda ucuza elde edilen bu parfümler klasik usule alışık olan parfümcülerin tepkisini aldı. Yeni kokuları kullanmaya direndiler. Tepkiler ve dirençler uzun zaman sürdü. Bu sürede kimyacılar boş durmuyorlardı. Bir adım daha ileri giderek tabiatta olmayan yeni kokular türettiler. Doğada bulunmayan yepyeni pek çok güzel kokular meydana getirildi. Parfüm dünyasında artık geri döndürülemeyecek ucuz ve yeni kokuların sunuldu-

342

ğu bir dönem başlıyordu. Kimyacıların son adımı da 20. yüzyılın başında elde ettikleri aldehitlerdi. Yağ asitlerinin indirgenmesiyle elde edilen aldehitler sentetik koku dünyası için çok önemli kapıları açacaktı. L.T.Piver’nin “Floramye ve Réved’Or” parfümleri “Chanel No.5 ve Mitsouko” gibi çok sevilen efsane parfümler yaratıldı. Kimya bilgisinin parfüm dünyasındaki yeri çok önemli hale geldi. Koku dünyasının modaları sosyal olaylara göre şekil değiştiriyor, tarihi olaylar, toplumsal olaylar veya şöhretlerin tercihleri moda olan kokuları değiştiriyordu. Vazgeçilemeyen kokular, başkalarının tercihleri veya reklâmların etkisiyle devamlı değişen güzel koku alışkanlığı sürüp gitmektedir.415

415 Yentürk. agtb, s. 25–29; Tunçay, agm, s. 17–18.


Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 343


DİYARBAKIRDA GÜLCÜLÜK VE KOKULU GÜLLE NELER YAPILABİLİR

Prof. Dr. Ayten ALTINTAŞ

İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Tıp Tarihi ve Deontoloji A.B.D.


GİRİŞ Gül özellikle kokulu gül, İnsanlık tarihinin “Bütün dönemler” inde ve dünyadaki “Büyük bir coğrafya”da “Sevgi ve Güzellik” sembolü olmuştur. Hz. Muhammed Peygamber olarak bütün insanlığa gelmiştir ve bütün insanları, şartsız sınıfsız bütün insanları sevgi ile kucaklamıştır ve kucaklar. O sebepten Gül Hz. Muhammed’in sembolüdür ve onun kokusu da gül kokusudur. Diyarbakır’daki Gül Bahçeleri (120 Yıl Önce) Diyarbakır’daki gül bahçeleri ve gülcülükle ilgili bilgilere ilave olarak 120 yıl önce gül bahçelerini rapor eden Osmanlı Devleti’nin resmi yazışmalarından bir örnek vermek isterim. 1893 yılında Sultan Abdülhamit Osmanlı Devletinin birçok yerinde kokulu gül yetiştirip gülyağı çıkarılması için çalışmalar başlatmıştı. Bu çalışmalarda Diyarbakır’ın da önemli bir yeri vardır. Osmanlı Devleti “Orman ve Maadin ve Ziraat Nezareti” tarafından yapılan resmi yazışmalara Diyarbakır “Ziraat Müfettişliği”nin 9 Eylül 1895 tarihinde gönderdiği cevap kısaca şöyledir; Diyarbekir ve Mardin Sancaklarında pek çok halis gül bahçeleri mevcut ise de Ahali Kızanlık usulü gül yağı taktîr ve imalini bilmediklerinden bunlardan lâyıkıyla istifade edile-

memekte olmasıyla badî-i şevk ve gayret olmak ve usul ve kavaid-i mahsusa dairesinde gülyağı imalini talim etmek üzere alat-ı lazime ile birlikte bir muallimingönderilmesi.416 Burada açıkça görüldüğü gibi o yıllarda Diyarbakır’da “pek çok halis gül bahçeleri mevcut” olduğu, gülyağı imalini bilseler de “Kızanlık usulü” gülyağı imalini bilmediklerini bu sebeple bir uzmanın gönderilmesini talep etmişlerdi. Beş Yılda 200 Dönüm 1895 yılında Diyarbakır’da Gülistanlıklar tesis ettirilmesine Osmanlı Devleti Ziraat Nezareti karar verir. Bu amaçla Kazanlık usulü gülyağı çıkarmasını öğretecek bir muallim, gülfidanları, imbik ve kâfi miktarda şişeler gönderilir. Gülcülük başlatılır. 1899 yılında ilk mahsul gülyağı elde edilir, Diyarbakır Valisi Mehmed Halid Bey bu gülyağlarından 4 şişeyi Padişaha hediye olarak gönderir. 1900 yılında Diyarbakır’daki gül bahçeleri 130 dönüme daha sonrada 200 dönüme ulaşır. Hedef 250 dönümdür. 1908 yılından sonra bu gelişme durmuş, tarımda başka hedefler tayin edilmişti.417 Kokulu Gül Gül “Rosaceae” familyasının “Rosa” türlerinin binlerce değişik fertlerinin genel adıdır. Koku416 Başbakanlık Osmanlı Arşivi . İrade-i Orman Meadin Tasnifi. İ.OM 1313 Re.19. Şura-yi Devlet Dâhiliye Dairesi Aded 2808. 417 Altıntaş, Ayten, “Diyarbakır’da Gülistanlıklar Tesisi” 13 Nisan 2010 İslam Tasavvufunda Gül, Peygamberimiz Ve Diyarbakır Sempozyumu.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 345


Gül Şehri DİYARBAKIR lu kırmızı gül dediğimiz (Rosa gallica L.), Katmerli gül dediğimiz (Rosa centifolia L.), hokka gülü, Sadberk gülü, beyaz gül dediğimiz (Rosa alba L.), Çin gülü dediğimiz (Rosa rugosa L.), Misk gülü dediğimiz (Rosa moschata Herrm) ve Isparta gülü, Şam gülü,yağ gülü, Kazanlık gülü dediğimiz pembe renkli gül (Rosa damascena Mill) dir. Burada konuştuğumuz ve yazdığımız gül pembe renkli bilimsel ismi Rosa damascena olan Isparta gülüdür. Kokulu Gül ve Parfümeri Dünyası Kokulu güllerden özellikle Rosa damescena’dan elde edilen gülyağı (Gül esansı, uçucu yağ) Parfümeri dünyasının vazgeçilemezidir. Taze güller toplanıp imbikten geçirilir. Bu su buharı distilasyonudur. Burada güller su ile bir kazana konur ve ısıtılır. Buharlaşan su beraberinde gülün uçucu yağını da taşır ve soğutulduğu zaman toplanan suyun üstünde uçucu yağ toplanır. Bu yağın altındaki de gülsuyudur. Gülcülük, Dünyada ve Isparta’da gül esansı çıkarılması için yapılmaktadır. Gülcülük ve onun en önemli üretim maddesi olan gülyağının Dünyadaki piyasası ortalama yıllık 3 ton olarak hesap edilmektedir. Gül konkretine ise 9 ton ihtiyaç göste-

346

rilmektedir. Bu ihtiyacın %70 ini Türkiye sağlıyor. Türkiye’nin gülcülük merkezi olan Isparta ilinde 2008 yılında ortalama 8500 ton gül çiçeği, 1.5 tona yakın gül yağı ve 9 tonun üzerinde konkret ve absolüt üretimi gerçekleştirilmiş yaklaşık15 milyon € değerinde gül ürünleri (gül yağı, gül suyu, gül konkreti ve gül absolütü) ihracatı yapılmıştır. 2008 yılında 1 kg gül yağı satış fiyatı 5250 €, 1 kg gül suyu satış fiyatı 3 €, 1 kg konkret satış fiyatı 525 € $ ve 1 kg absolüt satış fiyatı 1300 € olarak gerçekleşmiştir. Gül yağı ihracatımızın %90’ına yakını Fransa, İsviçre ve ABD’ye yapılmakta, konkret ağırlıklı olarak Fransa’ya ve absolüt ağırlıklı olarak Almanya’ya ihraç edilmektedir. Gülsuyu, Gül Reçeli, Gül İksiri Kokulu güller tarih boyunca gül esansının yanı sıra başka şeyler için de kullanılmıştır. Bu kullanım şeklini Eski Tıpta ve özellikle Osmanlı Tıbbında buluyoruz. Osmanlı Tıbbında gül bir ilaçtır. Kokulu gülden mevsiminde pek çok ilaç hazırlanabilir veya ilerde kullanmak üzere güller kurutulur. Bir de gül mevsiminin dışında ilaç olarak kullanılan gülsuyu vardır. Gül mevsiminde hazırlanan gülsuyu rahatlıkla üç sene kullanılabilir.


Osmanlı Tıbbında kullanılan güllü ilaçları üç ayrı hazırlama şeklinde toplayabiliriz; Gülsuyundan hazırlanan ilaçlar, Gül reçeli gibi hazırlanan Gül macunu gurubu ve gülün yağ içinde bekletilmesi ile hazırlanan Gül iksiri gurubu.418 Gülsuyu İle Hazırlanabilecekler. Mevlana ünlü Mesnevisinde şöyle der; Gül solup gül bahçesi harap olduktan sonra gülün kokusunu nerden duyabiliriz. Gülsuyundan dediler. Gülsuyu hem gül kokusuna sahiptir hem de içinde ihtiva ettiği pek çok etkili madde ile faydalar sağlar. Osmanlı hekimlerinin gülsuyunun faydaları konusunda yazdıkları etkileri özetleyecek olursak; • Hoş kokusundan dolayı ruha hitap eder • Onun rahatlatma etkisi vardır, • Bayılmalarda ve hızlı atan kalplerde çok yararlıdır • Gülsuyunun hem ruha hem de akla pek çok faydaları vardır. • Beynin çalışma ve algılama gücüne faydalı olur. • Anlayış gücünü arttırıp, belleği güçlendirir. 418 Bu konulardaki geniş bilgi; Altıntaş, Ayten, “Gülün Faydaları, ”Gül, Gülsuyu, Tarihte, Tedavide ve Gelenekteki Yeri. Maestro Yay. İstanbul, 2009, Bölüm 4.

Tonlarca Gülsuyu Osmanlılar gülsuyunun etkisini bildiklerinden bunu çok kullanıyorlardı. Misafirlere takdim edilen şeylerin başında gülsuyu gelirdi. Özellikle hanımlar pek çok tatlılara gülsuyu koyar ve bebeklerini gülsuları ile silerlerdi. Bu sebepten tonlarca gülsuyu tüketimi vardı. Özellikle sarayda kullanılan gülsularının miktarını yazılı kaynaklardan öğrendiğimizde buna şahit oluyoruz. Gülsuyunun Osmanlı günlük kullanımındaki yerini özetleyecek olursak; • Baş ağrısına ilaç • Bayılmalarda ferahlatıcı etkisi • Güzellik iksiri • Bebeklerin cildi için ideal • Tatlılarda çeşni idi. Gül Reçeli, Gül Şerbeti Gülden hazırlanan ilaçlar içinde en çok yer alan bugün gül reçeli dediğimiz guruptur. Bunlar taze gül yapraklarından şeker veya bal ile hazırlanan ilaçlardır. Osmanlı Tıbbında bu ilaçların isimleri şöyleydi; • Gül mâcunu • Cüllâb • Gülbeşeker • Gülengübin • Gül murabbası

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 347


Gül Şehri DİYARBAKIR •

Gül şurubu

Gül şerbeti gibi isimlerle anlatılır. Bu çeşitlerden her birinin kullandığı şeker veya bal miktarı, bir de hazırlanış tekniği farklıdır. Bu maddelerin farklı şekilde hazırlanmasındaki sebep kullanılma amaçlarının ve faydalarının farklı olmasındandır. Gülün şeker içinde pişirilmesi ile elde edilen bu ilaçların etkilerini özetleyecek olursak; Mide için faydalı, sindirimi kolaylaştıran ve karaciğere kuvvet veren ilaçlardır. Yemekleri sindirici mide hazımsızlığını ve mide hararetini yok eder. Mideye, karaciğere ve yüreğe kuvvet verdiğini, safrayı arttırarak vücuttan zararlı nesneleri attığı yazılır. Osmanlı kitaplarında Gül macununun yararlarını bildiren pasajlardan bir örnek vermek istersek; “…midede olan balgamı cila eder, yemeği hazm ettirir,mide ağrısına ve ishale ve bağırsak çıbanlarına fayda eder,eğer bu şuruptan epey bir süre içseler içteki azaları güçlendirir,gülü bal ile pişirip gargara etseler boğaz ağrısına iyi gelir..” Osmanlı geleneğinde çok kullanılan gül şerbeti ise nişan toplantılarının vazgeçilmez içeceğidir. Bunun etkisini de kısaca; “Harareti giderir, susuzluğu sakin eyler, mide yanmalarına iyi gelir ve tabiatı yumuşatır. Yüreğe ve gönle ferahlık verir, ateşlenmeler dolayısıyla meydana gelen harareti, susuzluğu azaltır, dindirir” denilerek açıklanır.

348

Gül Yağı Gül İksiri Osmanlı tıbbında hekimlerin gülle hazırladıkları çok önemli bir ilaç da İksir gibi faydalı mübarek yağ dedikleri gülyağıdır. Bu gülyağı güllerin zeytinyağı ve susam yağı içinde bırakılarak gülün tedavi edici özelliklerinin yağa çıkması ile yapılır. Bunun çok çeşitli hazırlama teknikleri vardır. Fakat neticede elde edilen yağ özellikle deri hastalıklarında kullanılır. Bu yağ için “…bu yağ iksire müşabih bir yağdır her kanda bir çıban veya bir kabarcık ya bir leke ya bir verem zuhur eder ise ibtidasında bu yağdan tılâ etmek sihir gibi te’sir edip def’ eder” denilerek her türlü deri hastalıklarında çok faydalı olduğu bildirilir. Sonuç olarak ülkemizde kolaylıkla yetiştirilebilen Isparta gülü (Rosa damascena) den, Gülyağı (Uçucu yağ) olarak koku sektöründe Gülsuyu Gül Reçeli Gül şerbeti olarak gıda sektöründe, ayrıca gül pek çok ilaç ve kozmetik ürünlerde kullanılabilir. Kokulu gülün bizim tarihimizde ve kültürümüzde çok önemli yeri olduğunu da unutulmamalıdır. Şair bu durumu şu mısralarla özetlemişti; Güzel kokulu nebâtatın padişahı olan gülüm, Canlara sefâ, ruhlara gıdâyım. İmam Süyutî


Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 349


TARİH İÇİNDE GÜLÜN DAMITILMASI

Prof. Dr. Ayten ALTINTAŞ

İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Tıp Tarihi ve Deontoloji A.B.D.


GİRİŞ İnsanlığın gülü tanıdığı en eski tarihlerden itibaren, güzel kokusu ile insanları cezp etmişti. İnsanlar bu kokuyu sadece çok kısa süren gül mevsiminde koklamakla yetinmemiş, bu vazgeçemediği kokuya daha uzun zaman sahip olmak istemişti. Gülün güzel kokusunun kalıcı hale getirilmesi serüveni uzun soluklu ve çok renklidir. Gülsuyunun elde edilmesi tarihi de bunun içinde ve özel bir yere sahiptir. Tarihte güllerin kokusu önce uygun yağlara nakledilmiş, daha sonra insanlığın keşfettiği “ruhunu yakalamak” usulü yani damıtma ile elde edilen ürünler ortaya çıkmış “gülsuyu” haline gelmiştir. Son aşama da bu gülsuyunun içindeki güzel kokulu yağ taneciklerini toplamak, hatta bu yağları elde etmek için çaba harcamak yani gülyağı dediğimiz “gül esansı” elde etmek olmuştu. Gülsuyu gül yağı elde etme sanatının bulunmasından çok önce vardı ve çok uzun zaman özellikle bunun için güller damıtıldı. Gülyağı ön plana çıktıktan sonra da bu ürün başta tabiplerin sonra kadınların vazgeçemedikleri bir madde olarak bugüne kadar geldi. Gül kokusunu kalıcı yapmanın ilk durağı yağlarla maserasyon, yani gül çiçeklerinin uygun bir yağ içinde belli usullerle bekletilmesi ve süzülerek yağın alınması idi. Bu usul önemli medeniyetlerde ve çok uzun bir süre kullanılmıştı. Antik dönem Mısır, Mezopotamya, Hind ve Çin de gülün kokusunu yağ içine alma tekniğini uyguluyorlardı. Bunun için genellikle ko-

kusuz sıvı yağlar, gül için özellikle taze susam yağı veya zeytinyağı kullanılıyordu. Taze çiçekten, kurutulmuş çiçekten veya çiçeklerin kaynatılması ile elde edilen suların yağlarda ısıtılması ve sonra süzülerek kullanılması en çok kullanılan tekniklerdi. MS 1. yüzyılda yaşayan Dioscorides “Materia Medica” adlı kitabında ve Orta çağ tıbbında oleum rosarum, oleum rosatum gibi adlarla bu usulle elde edilen gül yağları kaydedilmişti.419 Narin ve kısa ömürlü olan güzel kokulu gülün vazgeçilemeyen kokusuna sahip olmak için geliştirilen diğer teknik de sularla maserasyonu idi. Gülün sularla çalkalanması ve elde edilen güllü sular da tarihte çok kullanılmıştır. Bu uygulamanın hemen ardından güllerin damıtılması ve bunun sonucunda elde edilen gülyağı ve özellikle gülsuyu tarihteki yerini almıştı. Gülün g��zel kokusunun damıtma ile elde edilmesinden uzunca bir süre sonra kimya sanatı laboratuarda sentetik gül kokusunu elde etti. Bu tarihsel süreç içinde gülerin damıtılmasının serüveni uzun soluklu ve önemlidir. İlk Kayıtlarda Güllü Sular ve Damıtma Gülün damıtılmasından önceki uzun bir dönemde gül çiçeğinin su ile ekstraksiyonu kullanılmıştı. Bu teknik; faydalı bitki ve çiçeklerin 419 Gunther, Robert T. “The Greek Herbal Of DIOSCORIDES”. Illustrated By A Byzantıne A.D. 512. Englıshed By John Goodyer A.D. 1655.Edıted and Fırst Prınted A.D. 1933. Hafner Publıshıng Co. 1959.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 351


Gül Şehri DİYARBAKIR suda belli bir süre ve değişik metotlarla bırakılması sonra süzülerek bu suların kullanılmasıdır. Bunun ilk örneklerini MÖ 3500 yıllarında Mezopotamya’da görülmüştür. Bu dönemden kalan pek çok ekstraksiyon kapları bulunmuştur. MÖ 2100 yıllarına ait Sümer tabletlerinde ekstraksiyon usulüyle ilaç elde etmeyle ilgili kayıtlar bulunmuştur420. MÖ. 1200 lü yıllarda tüm Mezopotamya’ya hükmeden Asurlular zamanında özellikle gül ve kokulu çiçeklerin sularının bu teknikle elde edildiğini biliyoruz. Güllerin damıtılmasıyla elde edilen gülsularının ilk olarak nerede ve nasıl başladığını bilmiyoruz. Damıtma, yani ısıtılarak buharlaştırma ve sonra soğutarak buharlaşan maddeleri toplama usulünün tarihi de çok eskidir. Gülün damıtılması bu yöntemin bir ürünüdür. Damıtma (Batı dillerinde kullanılan destilasyon) sözcüğü Latince “destillare” den (dışarıya damla damla akıtmak) türetilmiştir. Bu terim yoğunlaştırıcıdan (kondensatör) damıtma ürününün (damıntı, destilat) damla damla akması, yani damıtmanın son basamağını niteler. 420 Tez, Zeki. “Sosyal Boyutlarıyla Antikçağ ve Ortaçağda Parfüm, Krem, Kozmetik,” IV. Türk Eczacılık Tarihi Toplantısı Bildirileri. İstanbul 2000. s. 426.

352

Bu konudaki ilk kayıtlara Plinius’ta (MS 23–79) rastlanır. Plinius, Naturalis Historia (Doğa Araştırmaları) adlı yapıtında ilkel biçimde bir damıtma yardımıyla sedir ağacı odunundan uçucu yağ eldesini anlatmıştır. Burada sedir ağacı reçinesi su içinde pişiriliyor, yükselen buharlar bunun üzerine yerleştirilmiş bulunan koyun yününden yumaklar tarafından yakalanarak yoğunlaştırılıyor ve sonunda yumaklar sıkılıyor ve istenen madde elde ediliyordu.421. Bu kayıtlara geçen ilk destilasyon olarak kabul edebiliriz. Simya Sanatı ve Gülsuyu Gülsuyunun damıtılarak elde edilmesi tekniği çok eski tarihlerden itibaren gündemde olan gizli bilim “simya “ ile ilgili gibi görünmektedir. Ölümsüzlüğü, doğadaki en saf elementi, içilebilir altını, aramak üzere pek çok metal üzerinde çalışmalar yapan simyacıların kullandıkları yöntemlerin en başında damıtma işlemi vardı. Tabiattaki her şeyi damıtarak ruhunu arayan simyacı çiçekleri de damıtmışlardı. Kimyasal bir yöntem olan damıtmanın tarihi gülün damıtılması ile paralel gitmiştir. Simya tarihçileri damıtma yöntemi421 Tez, Zeki. “Başlangıcından İtibaren Damıtma Tekniğinin Gelişimi”. Bilim Tarihi Eylül 1992. Sayı 11. s. 18.


nin MS 50 yıllarından itibaren İskenderiyeli simyacılar tarafından kullanıldığını yazarlar. Damıtma tekniğinden ilk bahseden Yunanlı tarihçi Plutarkhos (MS.50–125) tur. Eserinde İskenderiyeli simyacıların kullandıkları damıtma ve yumuşatma usullerini ve bununla güzel kokulu çiçeklerin de damıtılmış olacaklarını kaydetmiştir. İskenderiyeli simyacıların bilgisinin Antik dönem Mısırlı rahipler tarafından bilinmediğini düşünemeyiz. Ptolemeler dönemi Mısır da yaşamış simyacı Kleopatra M Ö 50 lerde damıtma usulünü kullanmış olduğunu biliyoruz. Simyacı Kleopatra’nın “dibikos” adlı iki kollu düzenekte iki farklı ayrım toplayabilecek özellikte damıtma kabı kullandığı bugün biliniyor. Bu tekniğin çiçeklerin ruhunu yakalamakta yani çiçeklerin ve güllerin damıtılmasında da kullanıldığı yazılıyor422. İskenderiye MS 640 yılında Arapların eline geçti ve Araplar antikçağın bilimsel mirasına ilgi gösterdiler, en önemli eserler Arapça’ya çevrildi. İskenderiyelilerin damıtma konusundaki bilgi ve tekniklerini de devraldılar. Kolay bozulmayan kokulu sular üzerinde önemli çalışmalarla parfümcülüğe büyük katkıları oldu. İskenderiyeli simyacıların yolunda giden, simya sanatının büyük üstadı hiç şüphesiz MS 720– 422 Tez, Zeki “Damıtma Tekniğinin Tarihsel Gelişimi”. Kutsal Dumandan Sihirli Damlaya: Parfüm İstanbul 2005 s. 56.

813 yıllarında yaşayan Câbir b. Hayyam’dır. Batı dünyasının Geber olarak tanıdığı Câbir çok önemli bir simyacı ve kimya biliminin kurucusudur. Dört ciltlik önemli eseri“Külliyat” da damıtma usullerini ve onun inceliklerini anlatmıştır. Onun bilgileri tabipler, kimyacılar tarafından ve tekniği gülsuyu üreticileri tarafından çok kullanılmıştır423. Bu bilgiye göre iksir, cevherlerin değiştirilmesi anlamına geliyordu. Cevherin değiştirilmesinin mümkün olmadığı düşünüldüğünde de cevherin şeklinin değiştirilmesine çalışılıyordu. Damıtma burada önemli bir yöntemdi. Bu usulle “ruh” cevherin latif özelliklerini çıkarmaktı. Ruh, buharlaşarak uçup sonra başka bir şekilde yoğunlaşan maddelerdi ki gülsuyu da böyle elde ediliyordu. Simyacılar yoğunlaşan maddeyi ruh olarak adlandırıyordu.424 Zerdüştler ve Damıtma Güzel kokulu çiçeklerin vazgeçilemeyen kokularını şişelere kapatmak sanatını ilk Zerdüşt rahiplerinin bulduğu söylenir. Ortaçağda Doğu kaynaklarındaki bilgileri nakleden yazarlar bu ince sanatın Sasanîler döneminde MS 224–651 Zerdüştler tarafından icat edildiğini bildirirler425. 423 Şehsuvaroğlu, Bedi N, Eczacılık Tarihi Dersleri. İstanbul Üniversitesi yayın no 1582.İstanbul 1970. 424 Klasik Dönem İlaç Hazırlama Yöntemleri ve Terkipleri, Haz. Nil Sarı, Ramazan Tuğ, Ahmet Zeki İzgöer, Mehmet Yahya Okutan. İstanbul 2003. s. 28. 425 Bakır, Abdülhalık, “Ortaçağ İslam Dünyasında Itriyat,” Gıda, İlaç Üretimi ve Tağşişi. Ankara 2000, s. 56.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 353


Gül Şehri DİYARBAKIR Zerdüşt’ün MÖ 700–600 yıllarında kurduğu dinsel törenlerde çiçeklerin çok önemli bir yeri vardı. Zerdüştlüğün 9. yüzyılda kaleme alınan Avesta’sına göre bitkileri ölümsüzlük (ameretât) şeklinde adlandırılan melekler temsil etmiştir ve gül bir dini sembol olarak kabul edilirdi.426 Zerdüştlüğün en büyük tanrısı Ahuramazda (Hürmüz)’ya tapmada güzel kokular büyük rol oynamakta idi. Bu sebeple rahiplerin güzel kokulu çiçekleri ve özellikle gülü damıtarak şişelere kapatma sanatında çok usta bir hale geldikleri yazılır. Sasanî kralı II. Hüsrev’in (590–628) uşağı Kuş-Arzuk tarafından verilen bilgiye göre o dönemde en çok sevilen kokuların başında gelen güller, İran gülü, Hind gülü, Kral gülü gibi isimlerle farklı güllerdi. Kuş-Arzuk o dönemdeki gülleri tanıtmış ve gülün aşkı temsil ettiğini bildirmişti427. Bu gelenek devam etmiş, gülün damıtılması neticesinde elde edilen gülsuyu İran’da önemli bir ticaret maddesi olmuştu. Bu kayıtlara İslam dünyasının büyük sosyologu İbn Haldûn(1332-1406) da rastlıyoruz. Kitabında 14. yüzyıl İslam dünyası hakkında bilgiler veren Haldûn gülün damıtılması ve damıtık gül yağının kullanılması konusunda ilk açık bilgileri vermiştir. Buna göre İran’da gülsuyu üretimi 8. yüzyılda geniş boyutlara ulaştı ve İran’da bir zanaatsal uğraş halinde üretilen gülsuyu 8. ve 9. yy da Çin ve Hindistan’a dek ula426 Kıaer, Eıgıl. Methuen Handbook Of Roses. London 1965. Resimler bölümü s. 4. 427 Bakır, agm, s . 56.

354

şan önemli bir ticaret maddesi idi.428 İslam Dünyasında Gülsuyu Ortaçağda Müslümanlar kültür ve inançlarından kaynaklanan geleneksel alışkanlıklarından aşırı derecede koku tüketiyorlardı. Çok uzun çağlardan beri o topraklarda parfüm sanatı gelişmişti. Zamanla kokulu çiçeklerin damıtılmasında usta oldular ve bunun ticaretini ele geçirdiler. Abbasi halifelerinin güzel kokuya özellikle gülsuyuna düşkünlükleri bilinir. Sultanların, yüksek rütbeli askerlerin, devlet memurlarının, siyaset ve bilim adamlarının sıcak havalarda çok fazla gülsuyu kullandıkları bu sebeple gülsuyu imalathanelerinin çoğaldığı kaydedilmiştir. İran, Suriye, Anadolu, Mısır ve Yemen’de bol miktarda gül, menekşe yetiştirilmekteydi. İran’da Firuzâbad ve Kuvâr ve el-Cezîre bölgesinde Nusaybin (Şimdi Türkiye sınırları içinde) şehirleri gülsuyu üretiminde büyük ün kazanmışlardı. Hele ilk iki şehirde üretilen gülsuyu dünyaca tanınıyordu. Buralardan şişeler içinde deniz yolu ile Hüzistan, Horasan, Hindistan, Çin, Anadolu, Hicâz, Yemen, Suriye, Mısır, Mağrip (Fas) Endülüs ve Avrupa ülkelerine ihraç edilmekteydi429. 428 Tez, Zeki. Kimya Tarihi, Kozmetik Sarfüm, Sabun. s. 39; Bayat, Ali Haydar, Tıp Tarihi. İzmir 2003. s. 167. 429 Bakır, agm. s. 49; Tez, Zeki. “Damıtma Tekniğinin Tarihsel Gelişimi”. Kutsal Dumandan Sihirli Damlaya: Parfüm İstanbul 2005 s. 57


Babil’de Gülsuyu İmalatı Güllerin damıtılarak gülsuyu hazırlanmasını en iyi işleyenlerden birinin de Babil’liler olduğunu Zehrâvî (936-1013) kaydetmişti. !0.yüzyılın çok önemli Endülüslü hekimi Zehrâvî gülsuyu hazırlama tekniğinde en usta olanların Babil’liler olduğunu ve nasıl elde ettiklerini yazmıştı. Bu bilgilere göre; Damıtma odun ve kömür ateşiyle iki şekilde oluyordu. Biri su kullanarak diğer usul de su kullanılmadan yapılan damıtmadır. Babil’lilerin odun ateşinde su kullanarak gülsuyu hazırlamada en usta millet olduğu ve ürettikleri gülsuyu daha zahmetli ve pahalıya mal olduğunu vurgulamıştı. Hazırlanışı şöyle idi; Bakırdan bir kazan fırının içine konulur, içi su ile doldurulup ağzı sıkı bir şekilde tahtayla kapatılır ve boynuzlu imbik için yer bırakılırdı. İmbik camdan yapılırdı. İmbikler kazana değmeden suda dururdu. Boyun kısımları bir bezle bağlıydı. İmbiklerin içi taze gül ile doldurulur, kazana temiz su konur, odun yakılır ve su kaynayana kadar ateşe odun atılırdı. Bu sırada fırın kapalı olurdu. Cam imbik yoksa sırlanmış topraktan da yapılırdı. Damıtma işlemi bitince içindeki güller alınıp yerine yeni güller konulur, kazandaki su azalınca ilave etmek için sıcak su hazır bekletilirdi. Soğuk su ilave etmekten çekinilirdi

çünkü soğuk su imbikleri patlatır ve damıtmayı bozardı. Sulu olmayan damıtmada yabani güllerden elde edilen gülsuyunun kokusu bahçelerde yetiştirilenlerden daha baskındı430. Zehrâvî’nin anlattığı gülsuyu hazırlama tekniğinin Babil’de ne kadar eskiye dayandığını bilemiyoruz. Bu usul Antik dönem Babil’lilerden kalmış olabilir mi. Bildiğimize göre MÖ 605 den itibaren hüküm süren Kral II. Nebuchadnezzar güzel karısı Amytes için Babil Bahçelerini yaptırmış olduğu, Kraliçe Amytes’in sadece gül ve zambağı sevdiği ve Kral’ın Babil’in asma bahçelerinde bu çiçekleri yetiştirdiğidir. Bu çiçekler Amytes için güzel kokulu parfümler haline getiriliyordu431. Bu parfümlerin hazırlama tekniğinde gülün damıtılması kullanılmış ve bu teknik devam etmiş olabilir. 430 İbnül- Baytâr “ el-Müfredât” kitabının Almanca çevirisi; Joseph v. Sontheimer; Große Zusammenstellung über die Kräſte der bekannten einfachen Heil- und Nahrungsmittel von Abu Mohammed Abdallah Ben Ahmed aus Malaga bekannt unter den Namen Ebn Baithar, II.Band Stuttgart 1842, Hallberger’sche Verlagshandlung S. Cilt 2 s. 689. Destilation des Rosenwasser. 431 Yentürk, Aybala, “Uygarlık ve Parfüm: Bir Yolculuğun Tarihçesi.” Kutsal Dumandan Sihirli Damlaya: Parfüm İstanbul 2005 s. 12.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 355


Gül Şehri DİYARBAKIR Ebubekir Râzi’de Güllerin Damıtılması İslam dünyasının 9. yüzyılda yetiştirdiği çok önemli hekimlerinden biri olan Zekeriyya erRâzî (865–925) de bir simyacı idi. Gençlik çağlarında uğraştığı bu sanatın bilgilerini tıbba kazandırmıştı. Çok iyi klinik hekim olan ve tıbba ait pek çok önemli kitabı olan Râzî simyaya ait “kitâbu Sırri’l-esrar” ı yazmıştı432. Bu sebepten Râzî damıtma tekniklerini çok iyi biliyordu. Râzî ‘nin gülsuyu damıtılması hakkındaki bilgilerinin önemli olması nedeniyle İbn Baytar’da kaydedilmişti. Bu bilgilere göre Râzî gülsuyunun damıtılması için şunları yazar; Damıtmanın sırrı imbiklerin büyük ve kalın olmasıdır. Altının düz veya etrafında baloncuklar olmaması ve boyun kısmının sıkı oturmasıdır. İçine oturtulduğu kazan yemek tenceresi şeklinde olmalı ve imbiklerin en üstüne kadar gülle doldurulup suya oturtulmalıdır. İmbikler kırılmayacak, değmeyecek ve hareket etmeyecek şekilde birbirine bezle bağlı şekilde kazanının içinde yer alırlar. Bunlar soğuk su temasında da kırılır,bu yüzden kendi kendine soğumaya 432 Ağırakça, Ahmet, İslâm Tıp Tarihi, Başlangıçtan VII/XIII. Yüzyıla Kadar. İstanbul, 2004. s. 154.

356

bırakılır. Kazanda su azaldığında da imbiklerin kırılmasını önlemek için ve damıtmanın bozulmaması amacıyla sıcak su ilave edilir. Bu ıslak yani kaynar su ile yapılan damıtmadır. Kuru olan ise büyük bir kazanın içine elenmiş kum ve sıcak kül üzerinde yapılandır. Damıtılacak şişeler külün üstüne bunları ya tek başına veya birbirine ikişer ikişer bağlı olarak koymak gerekir. Bu maddelerin içine cam imbikler kazana değmeyecek şekilde yerleştirilir. Suyun çok ısıtılmaması gerekiyor, çünkü kuma yerleştirilen imbikler eğer su çok ısıtılırsa kum da ısınacak, bu şekilde zarar görecekler ve kırılacaklardır. Razi’nin ve diğerlerinin düşünceleri damıtmayı toprak ve cam imbiklerin topraktan bir kafesin üstüne koyarak, hafif bir ateşle yanan fırında yapmaktır. Ateş ile imbikler arasında bölme bir duvar oluşturmak için böyle bir kafes yerine kiremitten (tuğladan) kapak ta olabilir. İmbikler ateşe dayanıklı topraktan olmalı. Üzerlerine killi toprak veya bugünlerde gülle yapılan çamur sürülüp potayla kapatılır. Bu şekilde hazırlanan imbiklerde hoş koku veren güller damıtılır. Kiremit (tuğla) yağı ve benzer yağlar bu yöntemle kuru yapılanlardır. Razi bu şekilde kiremit (tuğla) yağını hazırladığını yazar.Razi bundan başka


şunları söyler: Fırın çok sıcak ve damıtılacak şeyler çoksa, ateş orta hararete gelene kadar azaltılır. Eğer ateş zayıfsa kuvvetlendirilir. Boruların ağızları ve imbiklerin boyunları içlerine duman girip damıtmayı bozmamaları için kapatılır. Boynuzlu imbik, imbik ve boru adı verilenlerin hepsi sırlı killi topraktan ve camdan oluşur. Bunlar Gülsuyu ve benzer suları damıtmada kullanılır. Boyun borunun içine girdiği kısımdır. Borudan çıkıp damlayan suya dabbâbat denir. Borunun sonunda kalan kaba damlayan gülsuyuna mahsul denir. Bu arada borulardan geçip akan suyun imbiklerden dökülürken hiçbir damlasının ziyan olmamasına dikkat edilir433. 9.yüzyılda yaşayan el-Kindî (Ö.870) de güllerden hazırlanan gülsularının ilaç olarak ve çoğunlukla güzel koku olarak kullanıldığını belirtir.434 Zehrâvî ve İbnü’l-Baytâr’ın Gülsuyu Hazırlama Teknikleri Endülüs Emevileri döneminde yaşamış iki çok önemli hekim olan Zehrâvî (936–1013) ve İbnü’l-Baytâr (1197-1248) da gülsuyu hazırlama tekniği hakkında yazmışlardı. Ortaçağ’da İspanya’da doğmuş ve bilgi birikimlerinin o 433 İbnül- Baytâr “ el-Müfredât” kitabının Almanca çev. Joseph v. Sontheimer. Cilt 2. Destilation des Rosenwasser . s. 690. 434 KİNDİ The Medical Formulary or Aqrabadhın of Al-Kındı, Martın Levey (Translated with a Study of İt’s Materia Medica) London 1966. s. 344–345.

topraklarda almış olan bu iki hekim artık tıbbın bir parçası haline gelen güllerin damıtılması ile ilgili geniş bilgiye sahipti. Her ikisi de bu konuda bilgili ve deneyimliydiler. Onların kaydettiği gülsuyu hazırlama tekniği ve bu konudaki detaylar bize çok şey öğretiyor. Zehrâvî’deki bilgileri kendi deneyimleriyle tamamlayan İbnü’l-Baytâr bu konuda şöyle yazıyor; Gülsuyu çeşitli şekillerde hazırlanır. Bunlardan biri damıtmada odun ve kömür ateşi ile su kullanarak diğerinde ise su kullanmayarak yapılandır. En sık tercih edilen bir diğer yöntem ise tecrübeli simyacıların başvurdukları, damıtması biraz keskin kokan, odun ateşi ile susuz yapılanıdır. Gülsuyunda Susuz Yöntem Zehrâvî’nin anlattığı bilgilere göre Susuz yöntemle damıtma şöyleydi; “Gülsuyu susuz yöntemle hazırlanmak istenirse, yine içine koyulacak imbik sayısı ve büyüklüğü kadar kare, uzun veya yuvarlak bir fırın gerekliydi. Fırının yüksekliği üst üste koyulmuş iki imbik boyu kadar olmalıydı, fırının üst kısmı sivrileşerek gelirdi. İki imbik arasında dört parmaklık boş yer olmalıydı. Havanın gitmemesi için fırının üstünde en ufak bir aralık dahi bırakılmamalıydı. Fırının altındaki kapıdan içine odun konurdu, diğer taraſta da dumanın çıkması için havalandırma delikleri vardı. İmbikler çömlek toprağından, taştan veya ateşe dayanıklı topraktan olmalıydı. Fırın kurutulup kırılmaya karşı önlem alınınca

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 357


Gül Şehri DİYARBAKIR imbiklere taze gül yaprakları konduktan sonra ateş yakılırdı. Fırın ısındıktan sonra gülsuyu imbiklerin içine akmaya başlıyor. Damıtma işinin sonuna kadar fırının kapakları hiç açılmıyor. Odun yerine kömür tercih edilirse gülsuyu daha keskin kokuyor. Eğer imbiklerin boyunları biraz eğik olursa damıtma işlemi hızlanıyor. Birçokları için de imbiğin boyun kısmı geniş ve kısa olması gülsuyu hazırlanmasında tercih ediliyor. Ateşin ayarlanması da zamanla hissedilerek oluyor. Çok fazla ateş gülsuyunu bozuyor, damıtma zamanını uzatıyor. Orta derecelerdeki ısı bunun için en mükemmel olanıdır. Bazı bilge adamlar gülsuyu ve diğer şeyler için kullanılan damıtma fırınlarını gülsuyunun hava ile temasında buharlaşacağı için, evin bahçesinde değil kapalı büyük binalarda yapılmasını söylüyorlar. Eğer işlemler doğru yapılırsa gül yapraklarının ağırlığının yarısı kadar gülsuyu elde edilebileceği söyleniyor.” Zehrâvî az miktarda gülsuyunun hazırlamasının yöntemi ise şöyle anlatır; Bakır bir tencere alınıp içi su doldurulup ateşe konur. Üstüne tencerenin büyüklüğüne göre iki üç imbik sığacak şekilde delikler açılmış tahta kapak konur. İmbikler camdan olup, tencereye değmeyecek şekilde suya batarak birbirine bağlanır. Gül yaprakları imbiklerin içine konur, su kaynayınca gülsuyu elde edilmeye başlanır. Toprak Kaplarla Gülsuyu Elde Etme İbnü’l-Baytâr “el-Müfredât” adlı kitabında

358

“İmbik vazifesi gören kabak adı verilen toprak kaplarla gülsuyu elde etmenin bir başka emin yolu”nu şöyle anlatır; Damıtmayı mükellef yapan bazıları en sağlam ve en iyi fırınların uzun olmayan kare şeklindekilerin ve içinde 16-25 borusu olanlardır düşüncesindedir. Fırın on altı boruluysa her sıraya dörtlü şekilde bağlanır. Yirmi beş borulular ise beşli düzenek içinde olurlar. Fırını yaparken dört taraſtaki boruların her taraſta ikişer sıra halinde gelmesine ve ortada birleşmelerine dikkat edilir. Çubuklar birbirine bağlı bir bütün oluşturarak yay şeklinde bir çatı meydana getirdiklerinde, süzgeçten alçı elenerek su ile karıştırılıp yoğrulduktan sonra damdaki çubukların üstüne fırının hiç hava almaması ve gülsuyunun buharlaşıp çıkmaması için parmak kalınlığında alçı sürülür. Alçı kuruduktan sonra üstüne iri taneli kalın tuz konur. Çubukların tabanı ve uçları arasında kalan kısım iki karıştan ne az ne de fazla olmamalıdır. Fırının kapılarının genişliği de bir karış olmalıdır. Fırının en üst bölümünde çubukların bulunduğu yerde demirden üç değişik sütun çakışır. Bunun üzerine çubukların genişliğinde delikleri olan kapak gelir. En altta kalan çubuklara ve fırının kapısına yakın olan toprak borular üç parmak, üçüncü sıra iki parmak ve dördüncü sıra bir parmak genişliğinde olmalıdır. Aynı düzen imbiklerde de vardır. Büyük fırınlarda her zaman fırının iyi yanması ve gülsuyunun eşit miktarda damıtılması için havalandırma delikleri vardır. Borular dizilişlerinde birbirine yaklaşmamalı, iki boru arasında yarım karıştan az veya çok aralık olmamalıdır.


Her boru iki karış olmalı, alçılı yüzeyin üstünde kalan boynu 1/3 karıştan az olmamalıdır. Boruların içleri düz, aynı şekilde ve sırlı, en üst kısımları ise yeterli genişlikte olmalıdır. Fırının altına yerleştirilen odun el büyüklüğündeyse boru çeperlerinin genişliği bir parmaktan dar olmaması gerekir. Ağızları eksiksiz ve yuvarlak olmalıdır. Eğer böyle olmazsa boynu yerleştirirken sağlam olmaz ve bir miktar gülsuyu da buharlaşıp azalacaktır. Boyunların uçları dışarıya çevrili ve yarım çan şeklinde olmalıdır. Boruda toplanan gülsuyu boyundan rahat ve bol damlaması için borunun düz, aynı şekilde ve iyi sırlanmış olması gerekir. Aynı zamanda içine parmağın girip her yönde hareket ettirilecek bir tutamağı da olmalıdır. Boruların bağlanmasında tutturulan boynun altındaki tutamağın kenarı bir parmak genişliğinde olmalı, eğer daha geniş olursa basınca dayanamayıp imbiği patlatır. İçinde gülsuyu bulunan boynuzlu imbiğin altı geniş ağzı dar olmalıdır. Isınınca gülsuyunun buharlaşmasını engellemek için, ısınan fırının içindeki boynuzlu imbikler geniş taşlar üzerine oturtulur. Bağlantıları yumuşak bez parçalarından olur ve borunun ağzını bir iki kez sardıktan sonra boyun onun içine girer. Eğer içeride serbest yer kalmayacak kadar sıkı bağlanmışsa bağlantı o zaman

ipliklerle bağlanır, yine her şey kapatılamazsa bağlantıya üçüncü bir düğüm atılır. Borularda güllerin tazeliğini koruyarak kalması onları yeterli miktarda sıkışık bir şekilde koyulmaması ile sağlanır. Fırınlar kuru ise ateş en kuvvetli ortadan yandığı için güller boruların başlangıcından ortasına kadar doldurulması yeterlidir, yan taraſtaki borulara ortadaki borulara göre daha az miktarda gül konur. Yeterli ısının miktarı ise ateş yakıldıktan sonra borunun boynuna elle tutulamayacak kadar sıcak olacak ve imbikte 2/3‘ü gülsuyu bulunması gereklidir. İstenilen dereceye ulaşılınca ateş her tarafa eşit dağıtılıp fırının ağzı çamurla sıvanır ve akşama kadar fırına ellenmez. Eğer fırın çok sıcak olup istenilen ısının üzerine çıkılırsa gülsuyunun rengi değişip tadı ekşileşir, bazen siyahlaşır. Gülsuyunun imbiğin içinde kalmasına, çoğalıp taşmamasına dikkat etmelidir. Fırının içinde duman toplanırsa üst kapakta bir delik açılır, duman çıktıktan sonra bu delik kapatılır. Ertesi gün borulardaki yanmış güller toplanıp boruların içleri temiz suya batırılmış bezlerle temizlenir. Akşam veya gündüz yapılan her damıtmada sadece tek bir fırın kullanılır. Eğer borular iyi temizlenmezse diğer damıtmada ilk yapılanın kötü kokusu ikinci yapılana siner. Boruların alt kısımları siyah

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 359


Gül Şehri DİYARBAKIR üst kısımlara doğru rengi kırmızı sarıya döner.435 İbnü’l-Baytâr’ın kitabında anlatılan gül damıtma usulünün ne kadar dikkat isteyen ve özenli bir tekniğe sahip olması gerektiğini bu satırlarda görüyoruz. Bir Başka Yöntem İbnü’l-Baytâr “Su ile hazırlanan bir başka gülsuyunun yöntemi” şöyle anlatıyor; Damıtma işlemi bittikten sonra alınan yanmış güllerle yapılır. Bu artıklar bir kazan içine atılıp üzerine su konur. Bu şekilde bir gün bekletildikten sonra el ve ayaklarla ezilerek parçalanır. Şerbet kıvamına gelene kadar su dökülmesi söylenir. Daha sonra imbiklere konup önceki anlatan yöntem şeklinde işlem yapılır. Kurutulmuş Güllerden Gülsuyu Damıtılması Zehrâvî’den naklen İbnü’lBaytâr “kurutulmuş güllerden gülsuyu eldesi”ni şöyle anlatır; Kurutulmuş güllerin çekebileceği kadar su ilave edilir, daha fazla değil. Daha sonra imbikler gül ile doldurulur. Bu kolay yöntemle hazırlanan gülsuyu tıpta iyileştirmek amacıyla kullanılır. Sadece gerektiği zaman hazırlanır. Deneyimli kişiler bir kısım kuru güle 1/10 kısım şekerli su 435 İbnül- Baytar, age. s. 690–694.

360

konulunca damıtmada iyi bir gülsuyu elde edilecektir. Kuru gülden de en iyi kaliteli gülsuyunun damıtılacağı biliniyor. Gülsuyunun damıtmasını hızlandırmak için gülün yaprakları parçalanıp sıkılır ve suyu cam bir imbiğe konur. Bilinen yöntemle imbikte gülsuyu hazırlanır. Gülsuyunun Kalitesini Düzeltmek İbnü’l-Baytâr’ın Müfredât kitabında “Gülsuyuna sinen dumanın uzaklaştırılması ve bozulanların iyileştirilmesi” konusu, gülsuyu damıtanların başlarına sıkça gelen sorunlardandı. Bunun düzeltilme tekniği bu bölümde şöyle anlatır; “En üstteki gülsuyunu en alttaki gülsuyu ile karıştırmalı, imbikten ilk çıkan ile son çıkanı, çünkü imbikten ilk akan gülsuyu ısıdan daha az damıtılmıştır. Gülsuyu uygun şekilde karıştırılırsa beğenilen, tatlı ve hafif keskin bir tada ulaşır. Gülsuyuna duman karışırsa ve dumandan arındırılmak istenirse gülsuyunun içine bir miktar hoş kokulu amber konur. Amber bunun içinde gülün kokusunu alana dek, hiç duman kokusu kalmayana kadar birkaç gün kalır. Gülsuyu içinden alınan amber kurutulup isteğe göre kullanılır. Bir başka yöntem: beyaz, temiz, gevşek dokunmuş bir bez parçasına iki veya daha çok misket haline getirilmiş tuz ve su ile ovulan ke-


kik gülsuyu miktarı oranında, duman ve is kokusu gidene kadar birkaç günlüğüne konur. Ayrıca biliniyor ki aşırı sıcaklık veya az ısıtma güllerin bozulmasında etkili oluyor. Isının yetersiz olması halinde gülsuyu içinde beyaz noktalar ve iplikler oluşuyor. Bunu da ortadan kaldırmak için aşağı yukarı dört defa beyaz kaba bir bezle emdirerek temizlemek ve bu işlemi takiben bir okka gülsuyuna 1/8 dirhem şap konup karıştırmak gerekiyor. Belli bir zaman sonra gülsuyu berraklaşıyor. Güllere uygulanan yüksek ısının bir işareti gülsuyunun koyulaşması, renginin ve tadının değişmesidir. Bu olay dört okka gülsuyuna Toledo’da eski madenlerde bulunan killi topraktan bir ons alınıp üstünü kapatacak şekilde üzerinden çok miktarda su dökülür. Daha sonra içinde gülsuyu bulunan cama atılıp beraber bir bütün oluşturana kadar karıştırılır. Daha sonra killi toprak çöküp temiz gülsuyu ortaya çıkana kadar bekletilir. Eğer gülsuyu rengi istenilen kıvama gelmediyse ikinci sefer killi toprakla uygulanan işlemler tekrarlanır.”436 Dımaşkî’nin Eserinde 13. Yüzyılda Güllerin Damıtılması Ortaçağ İslam dünyasının bu bilgi birikimine bir ilave de Suriye civarında elde edilen gülsuları hakkındadır. İslam dünyasının önemli kozmoğrafya ve coğrafya alimi olan Dımaşkî (1256–1327) yazdığı önemli kitabı “ Nühbetü’d-Dehr fî Acâibi’l-Berr ve’l-Bahr” adlı eserinde 13. yüzyılda Orta Doğu’da gülsuyu 436 İbnül- Baytâr, age. s. 694–698.

imalatı ile uğraşan önemli merkezler hakkında bilgi vermiştir437. Özellikle Suriye’de önemli bir merkez olan “Meze” den bahsetmiştir. Burada uygulanan gülsuyu elde etme sanatı Zehrâvî ve İbnü’l-Baytâr ‘ın yazdığı tekniklere benzer. Dımaşkî’nin yazdığı bilgileri bize nakleden Abdülhâlık Bakır Gülsuyu imali ile ilgili bilgileri şöyle anlatır; “Suriye’de Meze denilen bir nehrin yakınında aynı adı taşıyan havası temiz, suyu berrak, meyvesi bol ve gülü ve çiçekleri çok güzel kokan bir köyde, nefis “gül yağı” imal edilmekteydi. Kaydedilenlere göre, gülün yetiştiği mevsimde bu köyün yolları ve sokakları büyük miktarda dökülen gül ve çiçek artıkları ile dolar ve bu mevsimin bitimine kadar, eşi hiçbir yerde bulunmayan, hatta misk kokusundan daha güzel kokular sarardı. Mezze köyünde, “gül yağı” imali şöyle yapılmaktaydı. Yapı ustaları iki buçuk zira (kulaç) boyunda bir kuyu kazarlardı. Sonra bu kuyunun üzerine kerpiçlerle bir tarafında kapısı, diğer tarafında hava boşluğu ve üst kısmında bu buharın çıkması için bir bacası bulunan uzunlamasına bir bina yaparlardı. Sonra bu binanın üzerine bir depo koyarak onun altına da odun parçalarını yerleştirirlerdi. Arkasından deponun üzerine yarım kulaç yüksekliğinde hamam bacası gibi bir kulübe inşa ederlerdi. Sonra 437 Şeyhü’r-Rebve. Şemsuddin Ebu Abdullah Muhammed b. Ebî Talib el-Ansâri ed-Dımaşkî. Nühbetü’d-Dehr fî Acâibi’l-Berr ve’l-Bahr, Beyrut, 1988 s. 261.İslam Ansiklopedisi Cilt 9, İstanbul 1994, DIMAŞKÎ, Şeyhürrabve,

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 361


Gül Şehri DİYARBAKIR aşağıdan yukarıya doğru belli mesafede delikleri bulunan boruya, ağız kısımları dışarıya çıkacak şekilde camdan mamul yağ depolarını bağlarlardı. Bir buçuk insan boyu kadar yapılan binanın bir tarafında gül yağı depoları, diğer tarafında da delikli borular sıralanırdı. Onlar ayrıca binanın ortasında adı geçen depodan binanın tavanına kadar uzayan tahtadan bir sütun yerleştirirlerdi. Sonra da binanın üst kısmını muhkem bir tavanla kapatırlardı. Depolar gül veya diğer çiçeklerle doldurulduktan sonra imbikler yerlerine yerleştirilirdi. Her imbik gül yağı ile dolunca da camdan büyük kavanozlara veya “kumkum” olarak adlandırılan bakırdan mamül iki kulplu kaplara boşaltılırdı .”438

362

alt kısımları kuyuya baş tarafları da duvardan dışarı çıkarılırdı. Sonra ateş ve dumanın çıkması için kuyuda depolar arasında delikler delerek istenilen miktarda bu depoların ısınmasını sağlamaya çalışırlardı. Sonra kuyu üzerindeki binayı duvarı ve depoları bir insan boyu kadar yükseltirlerdi. Arkasından kuyu ile duvar arasına bir tavan yaptıktan sonra baca işlevi gören kuyunun baş tarafını daraltırlar ve burada kaliteli odun yakarlardı. Aynı zamanda gülyağının çıktığı yer, gülün konduğu depo ile bağlantılı olurdu. Bu iş için kullanılan ve “âsâl” olarak adlandırılan alet ise, ya camdan ya da kalıplar şeklinde topraktan yapılırdı. Ayrıca bu aletin imbik işlevi gören cam veya kurşundan imal edilmiş bir kapağı bulunurdu. İtrıyatçılar gül yağı çıkarmak istediklerinde adı geçen aletin altına tuz ve kerpiçten oluşan bir zemin oluştururlar, sonra da altında ateş yakarlardı. Böylece güzel rengi ve nefis kokusu bulunan gül yağı yavaş yavaş damlamağa başlardı. Bu şekilde çıkarılan Meze gül yağı, daha sonra, bir taraftan güney ülkelerinden Hicaz ve Yemene diğer taraſtan Hindistan Sind, Çin ve diğer ülkelere ihraç edilirdi439.

Dımaşkî’ gülyağı ve gülsuyu elde etmenin bir başka susuz yöntemini şöyle anlatıyordu; “Ortaçağda gül, belesân, nilüfer, bân, turunç, gelincik (lycnis coranaria L. Caryophyllaceae), hindiba ve Dımaşk şehrinde yetiştirilen karanfil yaprağını depolara doldurarak odun yakmak suretiyle gül yağı ve diğer yağları çıkartmak için, bir yöntem daha kullanmaktaydılar; Yapı ustaları tersine çevrilmiş bir kuyuya benzeyen ve odunla yanan bir ocak yaparlardı. Bu öyle bir şekilde olurdu ki bir baca misali alev ve duman içinde rahatça yükselebilirdi. Bu ocağın etrafına kendisi gibi ve iki daire şeklinde bir duvar örülürdü. Sonra camdan depoları duvarla kuyu arasına yerleştirirlerdi. Bunların

Aynı dönem önemli bilim adamı Kâşânî’nin kitabında da gülsuyunun berrak olması için uygulanan usul şöyle anlatılır; Kâşânî’den gelen bilgiye göre, gül yağı çıkarıldıktan sonra bir ay

438 Bakır, agm. 2000 s. 117–118.

439 Bakır, agm. 2000 s. 118–119.


veya daha fazla ağzı kapalı olarak güneşte bırakılır, ayrıca son derece berrak olması için içine bir miktar “bakır neşası” atılırdı440. Dımaşkî’ nin kaydettiğine göre o dönemde gül yetiştirenler ve gül bahçesi olanlar çok iyi kazanıyorlardı. Bunlardan bir örnek; Yazılanlara göre H.665(1266–67) yılında Hanefi mezhebinin kadılar kadısı ve el-Hariri adındaki kardeşinin Meze köyünde uzunluğu 120 eni 75 adım olan ve “Şoru’z-Zehr” olarak adlandırılan bir parça toprakları vardı.

Suriyenin Trablusşam kentinde doğmuş olan Şihabeddin el-Nüveyrî (1279–1332) “Nihâyet el-Erab fî Fünun el-Adâb”( Edebi Bilgiler Konusunda İnsan Aklının Son Buluşları) adlı eserinde taze kokulu çiçeklerin damıtılması hakkında bilgi vermişti. Başta gül olmak üzere nilüfer, menekşe, nergis, yasemin, mersin ağacı, safran, reyhan gibi çeşitli bitkilerin damıtılması konusunda yazmıştı, Gülsuyu ve gülyağı çıkarılan imalathaneler (Gülhâneler) 14. yüzyıldan itibaren saraylarda ve hastane yakınlarında yer almaya başlamıştır. 14. yüzyılın başında yeni kurulan bir İlhanlı şehrinde hastane(darüşşifa) bölümü anlatılırken, darüşşifanın içinde ilaç evi (şerâbhâne), ilaç malzeme deposu (mahzen-i adviyye) ve darüşşifanın hemen yanında mutfak ve “gülsuyu evi” (gülâbhâne, gülhâne) olduğu

Bu şahısların aynı yılda, bu toprakta yetişen 20 kıntar gül satarak 22.000 dirhem gelir elde ettikleri bildirilmektedir. Kadı ve kardeşinin çok da büyük olmayan gül bahçelerinden elde ettikleri kazanç;10.000 dinarın 43 kilo altın olduğu ifade edildiğine göre yaklaşık 90 kilo altın gibi görünüyor.441 440 Kâşânî Ebul Kasım Abdullah.Arâyisu’l-Cevâhir ve Nefâyisul-Atâyib.Tahran 1345, s. 319; Akt. Bakır, agm. 2000 s. 119. 441 Ortaçağda prensip olarak 1 kıntar=100 rıtl idi. Duruma göre 10 menn de olabiliyordu. Büyük miktarda altından söz edilirken 1 kıntar=10.000 dinar=42.33 kilogram altın olarak ifade edilirdi. Bknz. Walter Hınz s.30). akt. Bakır, agm. 2000 s. 119.

kaydedilmişti.

442

Gene 14. yüzyılda yaşayan ünlü gezgin İbni Batuta 1330 tarihinde Mardin bölgesini gez442 Özgüdenli, Osman. “Bir İlhanlı Şehir Modeli” (Rab-i raşidi) Esnaf ve Ekonomi Seminer. Cilt 1, 2003 İst. 1300 de başlanmış 1309 da tamamlanmış.112/

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 363


Gül Şehri DİYARBAKIR miş ve seyahatnamesinde Nusaybin(Mardin) çevresinde elde edilen gül suyu hakkında; Bu beldede elde edilen gülsuyunun rayiha ve nefaset bakımından bir benzeri yoktur demişti 443 . Gülyağının Bulunuş Efsaneleri; Prenses Nurcihan’ın Hikâyesi Güllerin damıtılması ile elde edilen gülyağının tarihi için hoş bir efsane oluşmuştur. Genelde halka mal olmuş böyle efsaneler çok sevilen ve etkilenen olaylar için anlatılır. Bu hikâye de “Prenses Nur Cihanın” in hikâyesidir. Bilindiği gibi güllerin damıtılması ile elde edilen gülsuyunun üstünde biriken gül yağının ayrılması önceleri bilinmiyordu. Anlatılan hikâyeye göre bu bir prensesin dikkatini çekince keşfedilmişti. Tekrar edilen bilgilere göre; İran şahlarından birinin kızı olan Nurcihan Cihangir ile evlendiği sırada yapılan şenliklerde saray bahçesinin havuzlarına adi su yerine gülsuyu doldurulmuştu. Sıcak yaz günlerinde uzun süren düğün şenlikleri sırasında Nurcihan havuzdaki suyun üstünde bir yağ toplan443 Baytop, Turhan. Türkiye’de Eski Bahçe Gülleri, Ankara: Kültür Bakanlığı, 2001. s. 92.

364

dığını görerek bunun ayrılmasını emretmişti. Bu yağın gülsuyundan daha etkili ve güzel kokuya sahip olduğu anlaşılıp o zamandan beri hususi olarak elde edilmeye başlanmıştı. Efsaneye göre bu sebepten gül yağı Doğuda uzun zaman “ıtrı Cihangiri” ismiyle anılmıştır444. Bu hikaye gülyağı imalı ile ilgili her yerde yazılır anlatılır. İran tarihini incelediğimizde Cihan şah dönemini buluruz. 1406 den itibaren Tebriz’i ele geçiren Karakoyunlu’lar İran’a hükmetmişlerdi. hükümdarı Cihan şah Türk olup, Cihanşah dönemi(1438–1467) yıllarını kapsar. Cihanşah Türkçe, Farsça şiirler yazmış, 1465 de Tebriz’de Muzafferiye Medresesini yaptırmış, mermer ve çiçekli çinilerle bezeli muhteşem Gökmedrese’yi inşa ettirmişti445. Efsaneye göre gülyağı bu dönemde yani 15. yüzyılda bulunmuş olmalıydı. Aynı efsane Hindistan tarihinde de anlatılır. Hindistanlılar karısı Nur cihana olan ölümsüz aşkının bir abidesi olarak Taç Mahal’i inşa eden Şah Cihan’ın düğününde gül 444 Baytop, Turhan, Türkiye’nin Tıbbi ve Zehirli Bitkileri. İstanbul Üniversitesi Yay. İstanbul 1963. s. 198. 445 Ana Brittannica. İran Tarihi. Cihanşah Dönemi(1438-1467) Ana Yayıncılık A.Ş. 1986-87. İstanbul


yağı ile tanışırlar. Düğün günü için Şah Cihan şatosunu çevreleyen alanı gülsuyu ile doldurmuş ve misafirler bunun üzerinde gezinmişlerdi. Güneş ısısını gül suyuna vurdukça gülyağı oluştu ve Hintliler o zamandan beri gülyağı üretmede ustalaştılar.446 Bu efsaneyi ele alırsak; Hindistan tarihinde de Şah Cihan ve Nur Cihan mevcut olup Hint-Türk İmparatorluğu (1526–1761) dönemine aittir. Hindistan’a hükmeden Ekber Şah’ın oğlu Selim, Cihangir adını alarak 1605–1627 yıllarında tahtta bulunuyordu. 1611 yılında evlendiği Mühr’n-Nisa Sultan “Nur Cihan” ismiyle anılıyordu. Hindistan tarihindeki Şah Cihan ise Cihangirin 3. oğlu Hürrem olup 1628–1658 yıllarında tahta idi ve 1631 de ölen karısı Banu Beğüm Han için yaptırdığı türbe yani Tac Mahal ile tanınır447. Bu bilgilere göre Hindistan’da Şah Sultan’ın düğününde gülyağını fark eden Nur Cihan gerçekte kayınvalidesidir. Gül yağı Nur Cihan’ın Cihangir’le evlenme törenlerinde fark edilmiş ise bu tarih 1611 olmalıdır. Bu efsane İran’a ait ise gülyağı 15. yüzyılda, Hindistan’a ait ise 17. yüzyılda keşfedilmiş olmalıydı. Hâlbuki biz yazılı birçok belgede 8. yüzyıldan itibaren gülsuyu damıtılması sonucunda elde edilen gülyağı hakkında bilgiye 446 Şeyh Hakim Muinüddin Çişti, Sûfî Tıbbı, İnsan Yay. İstanbul 2001. S. 127. 447 Ana Brittannica. Hindistan Hind-Türk İmparatorluğu, Hindistan Tarihi. Ana Yay. A.Ş. 1986–87. İstanbul.

sahip oluyoruz. Güllerin kuru kuruya damıtılması sırasında simyacıların veya gülsuyu üreticilerinin bu çok güzel kokan gülyağını fark etmemeleri mümkün değil gibi görünüyor. Yazılı kaynaklarda 13. yüzyılda gülyağı çok net olarak zikredilmekte, imal edilmesi ve ticareti hakkında bilgiler verilmektedir. Itr Arapça “atar” güzel koku anlamında olup Doğuda “ıtr-ı Cihangiri” denmesinin sebebinin Cihangirin çok sevdiği veya çok kullandığı bir parfüm olmasından olabilir. Ortaçağda Orta doğuda çeşitli coğrafyalarda yaşayan ve hükmeden Türklerin de gülsuyu ve gülyağını bildiklerini ve kullandıklarını izleyebiliyoruz. Elimizdeki en eski kayıtlar 11. yüzyıla gidiyor. Yusuf Has Hacib’in yazdığı “Kutadgu Bilig” de gülsuyu ve gülsuyundan hazırlanan şerbetler kaydedilmiştir. Gene 11. yüzyılda yazılan “Divanü Lûgat-it-Türk”de Türklerin gülsuyu şişesine “kumgan” dedikleri kaydedilmiştir. O tarihten itibaren geleneklerimizde ve yazılı kaynaklarda gülsuyu kendi kültürümüzde inanılamaz zenginlik ve çeşitlikte devam eder. Damıtma Usulünün Batıya Geçişi İskenderiyeli simyacıların damıtma tekniği İslam dünyasına geçmiş, bu konuda pek çok gelişmeler ve teknikler elde edilmişti. Bu bilgilerin Avrupa’ya batı dünyasına geçişi Haçlı seferleri ve tercümeler yoluyla olmuştur. Batı dünyası İslam medeniyetinin bilgi birikimini Arapça eserlerin Latince’ye çevrilmesi ile

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 365


Gül Şehri DİYARBAKIR tanınmış, her iki kültürün temasını kuvvetlendiren Haçlı seferleri ile aktarılmıştı. Haçlı seferlerinden dönenlerin getirdikleri güzel kokularla tekrar dikkatleri çeken damıtma tekniği kullanılmış ve geliştirilmişti. Arapça yazmaların Latince’ye çevrilmesinde en önemli merkez Salerno Tıp Okulu oldu. Salerno Tıp Okulunun ünlü hekimleri damıtma tekniğini kurdular ve Doğu’da pek yapılmayan alkol damıtılmasını ön plana aldılar. Alkol eldesi ile ilgili ilk bilgi, 1160 yıllarında yazılan “ Compendium Salerni” de yer almıştı. Salernus Aequivocus, gülsuyu üretimine benzer şekilde damıtma yöntemini kullanarak “aqua ardens” (alkol) eldesinden ilk defa söz etmişti. Askeri cerrah ve kent hekimi Hieronymus Brunschwig (1430-1512) Almanca iki damıtma kitabı yazmıştır. Distilasyon ve tekniğinden bahseden bu kitaplar 1500 ve 1507 yıllarında basılmıştı. Brunschwig ikinci kitabında distilasyon aletlerini gösteren çok sayıda resme yer vermişti. Bu eser Batı dünyasında yazılmış, kimyasal alet resimlerini içeren, damıtma işlemini açıklayan, bitkilerin uçucu yağlarından bahseden en eski eserdir448.

366

lama kabı “receptaculum” olarak üç parçadan oluşuyordu. Damıtma fırını “athanor”, Arapça “tennur”(tandır) olarak isimlendiriliyordu. Damıtmada soğutma işlemi çoğunlukla yalnızca hava ile oluyordu. Su ile soğutma işlemi Latin Ortaçağında keşfedilmiş olup çok ender uygulanıyordu. Simyacılar damıtma sırasında uzun süre, birkaç gün ya da birkaç haſta boyunca düşük sıcaklıkta ısıtma işlemi uyguluyorlardı. Bu amaçla düşük sıcaklık banyosu olarak uzun süre yaklaşık 50 derecede sabit sıcaklıkta kalan içi gübre dolu kasalar uygun oluyordu.449 Avrupa’da uzun süreler damıtma aletleri ve ısıtma işlemi çok az değişikliğe uğramıştı. O dönemde dört farklı ısıtma türü kullanılıyordu. En düşük; yani birinci derece ısıtma “kül banyosu”yla, İkinci derece ısıtma kor halindeki “odun ateşi”yle, üçüncü ve dördüncü derece ısıtmalar ise damıtma balonunun “ateşle doğrudan” ısıtılması ve onun ateş şiddetinin bir körükle arttırılmasıyla elde ediliyordu. Ortaçağ Avrupa’sında da damıtma işleminde buharın yoğunlaştırılması için üç yeni teknik belirlenmişti.

Başlangıçta damıtma tekniğinde Doğu dünyasındaki teknik kullanıldı. Damıtma düzeneği kendi geleneksel biçiminde damıtma balonu, Latince “cucurbit” “su kabağı” anlamında, damıtma külâhı “alembic” Arapça “al-inbik”, top-

1. “Gül şapkası” bu türde imbik, koni şeklindeki başlık haline getirilerek büyütüldü. Soğutma yine hava ile sağlandı ancak daha büyük olan soğutma yüzeyi kolay kaynayan maddelerin de yoğunlaştırılmasına elverişli idi,

448 Tez, agm, 2005 s. 60.

449 Tez, agm. 1992. s. 19–20.


2. “Mağripli kafası” adı verilen daha geç geliştirilen düzenekte bir su havuzu imbiğe bağlandı. Burada soğutma kesikli ya da sürekli yenilenen su ile oluyordu. 3. “Yeni sistem” bu sistemde yoğunlaştırma, toplama kabı ile imbik arasında uzanan boruda olmaktaydı. Bu boru su dolu bir fıçı içinden ve yatay şeklinde geçerek soğutma sağlanmaktaydı Bu teknik zamanla en çok kullanılan sistem tek kalmıştır450. Bu şekilde kimya sanatının bir tekniği olarak gelişen damıtma usulü güzel koku imalatçıları için yol gösterici oluyordu. Parfüm imalatı ile uğraşanlar bu teknikleri kullanarak çok iyi kazanıyorlar ve her yeniliğin bu kazancı arttırdığını biliyorlardı. İslam dünyasının bu gizemli sanatı Venedikli tüccarlar tarafından İtalya’ya oradan Fransa’ya geçmişti. Güney Fransa’da Grasse’e yerleşen Tomborelli güzel kokulu çiçekleri yetiştiriyor ve damıtıyordu. 16. yüzyılda Kraliçenin parfümcüsü Renato Bianco kendi hazırladığı parfümlerle sarayda ve Paris’te ünlü oldu.18 yüzyılda Paris’te pek çok parfüm evi açılmıştı. Damıtılarak elde edi450 Tez, agm. 2005 s. 60.

len alkol, damıtılarak elde edilen güzel kokulu çiçekler ve gül yağlarıyla birleştiriliyor ve parfümcünün sanatıyla farklı kokular meydana getiriliyordu. Bugün su buharı ile distilasyon güzel kokulu otlar ve çiçeklerin eterik yağlarını elde etmede çok kullanılan bir usuldür. Güllerin damıtılması genelde iki şekilde yapılır. Birinci usul “köylü tipi” dediğimiz çiçek tarlalarının yanında kurulan basit imalathanelerde yapılır. Bu şekilde imalatta basitçe iki parçadan yapılmış imbiklerle “yeni sistem” dediğimiz distilasyon borusunun su dolu bir havuzda soğutulması ile yapılır. İkinci yöntem “Endüstriyel üretim” dir. Fabrikalarda genellikle 3000 litrelik kalaylı bakır veya paslanmaz çelik tam donanımlı imbiklerde yapılır. Elektrik enerjisi ile çalışır otomatik olarak ayarlanmış su buharı ve soğutma sistemi vardır.451 Uzun yıllarda damıtma teknolojisinde birçok gelişmeler olmuşsa da distilasyonun ana unsurları aynı kalmıştır. Osmanlıda Gülsuyu Kullanımı 451 K. H. C. Başer, M. Kürkçüoğlu, O.Z. Konur. “Türk Gül Yağı’nın Üretimi ve Özellikleri”. Tıbbi ve Aromatik Bitkiler Bülteni. Temmuz 1990, Sayı 4. s. 13–15.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 367


Gül Şehri DİYARBAKIR Osmanlılarda gülsuyu kullanımını incelemeden önce Türklerin tarihindeki gülsuyu bilgilerine bakmak lazım. Türkler Anadolu’ya gelmeden önce Orta Asya’daki dönemlerinde tanrılara adanmış atların, hayvanların güz mevsiminde güzel kokulu sularla yıkıyorlardı. Bu güzel kokulu çiçekler içinde gül de olmalıydı. Orta Asya orijinli olduğu söylenen gül, eski devirlerden beri Türklerin dikkatini çekmiş diye düşünüyoruz. Türklerin gülsuyu kullanımı adımlarını takip edersek elimizdeki yazılı kaynaklara göre şimdilik 11. yüzyıla kadar gidebiliyoruz. 11. yüzyılda yazılmış ve Türklerin düşünce sistemini ve geleneklerini öğrenebildiğimiz iki dev eser var. Türkçe Sözler Divanı “ Kitab-ü Dıvân-ı Lûgat-it Türk”, Kaşgarlı Mahmud tarafından yazılmış olan büyük bir ansiklopedik eserdir. Bu eser yalnız bir sözlük değil, Türk tarih ve etnolojisi, coğrafyası, mitolojisi, halk edebiyatı, folkloru kısacası bütün Türk kültürünü içine alan önemli bir kaynaktır.452 Diğeri de Yusuf Has Hacib tarafından 452 Daha geniş bilgi için bkz. Ülkütaşır, M. Şakir; Büyük Türk Dilcisi Kaşgarlı Mahmut, Ankara 1972, Atalay, Besim; Divanü Lûgat-it Türk ve Tercümesi Üzerine notlar, Divanü Lûgat-it-Türk Tercümesi C.I.Ankara 1939.

368

yazılmış “İki dünyadaki mutluluk” için yol gösterici öğütlerin kaleme alındığı “Kutadgu Bilig” dir. 11. yüzyılda yazılan bu dev eserde; Vezirin oğlu Öğdülmiş’in vezirin kardeşi Odgurmış’a öğütleri arasında yer alan “Ziyafete Davet Usulü” anlatılırken ziyafet sırasında gülsuyundan hazırlanan cülâb ve cülengebin şuruplarını ikram etmesini nasihat eder. “Yemek yanında içecekte hazır olmazsa, o yemek yiyenler için zehir olur/ İster fuka, ister mizâb, istersen cülengebin veya cülâb şerbetlerini ver, Bunlardan başka daha neler vereceğini bana sorma, bunu başkalarına sor” der453, cülâb ve cülengebin şurupları 9.yüzyıldan beri tıp kitaplarında yer almış mide için faydalı olup gülsuyundan hazırlanan şuruplardır, Gülsuyundan şerbet hazırlanıyor ve kullanılıyordu. Türkler gülsuyu hazırlamasını biliyorlar mıydı? Bu konudaki bilgiyi Divanü Lûgat-it Türk’de buluyoruz. Burada bir çeşit gülsuyu şişesin453 Yusuf Has Hacib. Kutadgu Bilig. Çev. Reşid Rahmeti Arat. Türk Tarih Kurumu Yay. Ankara 1988. 66. Bölüm. Öğdülmiş Odgurmış’a Ziyafete Davet Usulünü Söyler. Satır: 4655–4657


den bahsedilir. “kumgan” adı verilen bakırdan yapılmış gülsuyu şişesini Kaşgarlı Mahmud şöyle zikrediyor; Öbür Türkler kovaya kumgan derler454, kumgan; İbrik, güğüm, gülsuyu şişesi455; ol kumganığ yolrattı. O güğümü parlattı456. Türkçe sözlükte özellikle yer aldığına göre gülsuyu elde ediyorlar ve bu onların kelime dağarcığına girmiş olmalıydı. Kumgan kelimesinin peşinden gidince ilgi çekici noktalara geliyoruz. 13. yüzyılda İslam dünyasının önemli kozmografya ve coğrafya alimi olan Dımaşkî (1256-1327) yazdığı önemli kitabı “ Nühbetü’d-Dehr fî Acâibi’l-Berr ve’l-Bahr” adlı eserinde 13. yüzyılda Orta Doğu’da gülsuyu imalatı ile uğraşan önemli merkezler hakkında bilgi vermiştir457. Özellikle Suriye’de önemli bir merkez olan “Meze” den bahsetmiştir. Burada uygulanan gülsuyu elde etme sanatını anlatırken;, Depolar gül veya diğer çiçeklerle doldurulduktan sonra imbikler yerlerine yerleştirilirdi. Her imbik gül yağı ile dolunca da camdan büyük kavanozlara veya “kumkum” olarak adlandırılan bakırdan mamül iki kulplu kaplara boşaltılırdı” der. Gülsuyu üreticilerinin kullandığı deyim “kumgan” a çok benziyor. Orta Çağ Türkçe’sinde kullanılan “kumgan” bu454 Divanü Lûgat-it Türk, s. 432. 455 Divanü Lûgat-it Türk, s. 440. 456 Divanü Lûgat-it Türk, s. 353. 457 Şeyhü’r-Rebve. Şemsuddin Ebu Abdullah Muhammed b. Ebî Talib el-Ansâri ed-Dımaşkî. Nühbetü’d-Dehr fî Acâibi’l-Berr ve’l-Bahr, Beyrut, 1988 s. 261-262. Bu bilgi Bakır, agm. 2000 s. 117.

gün Türkiye’de de yaşayan bir sözcük. Derleme Sözlüğünde “kumgan” Çilehane-Reşadiye-Tokat ta kullanıldığı, “kuman, koman” sözcüğünün; İbrik anlamında; Düzce-Bolu, Çatalca-İstanbul, Bursa Ilgın-Konya Alanya-Antalya Tk-Kırım da kullanıldığını tespit edilmiştir458. Ferit Devellioğlu da Osmanlıca sözlüğünde “kumkuma” yı yuvarlak testi olarak açıklar459. Gülcülüğün merkezi olan Isparta’da bugün güllerin damıtılması ile elde edilen gülyağını koydukları bakırdan ağzı dar özel kaba “kumkuma” deniliyor. Bu deyim bugün halk arasında çok kullanılan dedikoduyu seven kadınlar için kullanılan “dedikodu kumkuması” ile devam etmektedir. Gülsuyunun konulduğu bir çeşit bakır ibrik olan “kumgan” ın 900 yıldır kullanılan bir sözcük olması gülsuyu geleneğinin de zaman boyutunu verir. Türkler Orta Doğuda hüküm süren devletlerde görev almış, gülsuyu ve gülyağı geleneğinin içinde yaşamışlardı. Anadolu’ya geldiklerinde bu gelenek hiç değişmeden devam etti. Anadolu Selçukluları dönemi edebiyatında gül, gülsuyu ve gülyağı çok kullanılan motiflerden olmuştur. Gülsuyu üretiminin devam ettiğini Prof. Dr. Erdoğan Merçil’in “Türkiye Selçuklularında Meslekler” kitabında takip edebiliyoruz. Selçukluda mesleklerinden biri de “gülâb-ger” gülsuyu 458 Derleme Sözlüğü Cilt K. 2998. 459 Devellioğlu, Ferit, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat. Ankara 1980. s. 630

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 369


Gül Şehri DİYARBAKIR imalatçısıdır; “ Bu meslek sahibi gülsuyu yapar ve bunları şişeye koyarak dükkanlarında satardı”. Mevlana Divan-ı Kâmil’de gülâb-ger’den bahseder “Kendine gel, şu kaptan, “gülsuyu yapan ustanın” şişesinden bir yolunu bulup ter gibi sız da kurtul” 460 diyerek bu meslek erbabını anar. Anadolu’da elde edilen gülsuyu hakkında elimizde en eski bilgilerden biri de ünlü gezgin İbni Batuta (1304–1369) nın Seyahatnamesinde bulunmaktadır. 1330 tarihinde Mardin bölgesinin Nusaybin ve çevresinde elde edilen gül suyu hakkında ; Bu beldede elde edilen gülsuyunun rayiha ve nefaset bakımından bir benzeri yoktur demişti461. Aynı yazar Ladik’te hamamdan çıktıktan sonra gülsuyu kullanma geleneğini de kayıt etmişti462. Bir İlhanlı şehir modelinde kaynaklar bize hastane yakınında gülsuyu evi “gülâb-hane” bulunduğunu göstermişti. 1309 yılında tamamlanan yeni kurulan şehirde gülsuyu imalathanesi de en önemli yapılardan biri idi.463 Aynı geleneği bir Osmanlı şehri Edirne’de de görüyoruz. 1488 tarihinde kurulan Edirne Darüşşifası’nın da bir “gülâb-hane veya kısaca gülhâne” si vardı. 1489 yılındaki resmi kayıtlar bize bunu gösteriyor; “Gülsuyu elde etmek için de kurşundan mamül üç fırın” olduğu yazılıdır. O yıllarda darüşşifada çok miktarda gül460 Merçil, Erdoğan; Türkiye Selçuklularında Meslekler, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2000. s. 172. 461 Baytop, age. 2001. s. 92. 462 Merçil, age. s. 172. 463 Özgüdenli, agm. s. 112.

370

suyu kullanıldığından gülsuyu imal etmek için kullanılan “furun-ı gül” için yapılan masraflar kaydedilmişti.464 Hasbahçe’lerde Gülsuyu Damıtılması Osmanlı Devleti’nin ilk merkezlerinden olan Edirne’de sarayda da gülsuyu imal ediliyordu. Edirne sarayının eski şeklini gösteren haritada Valide Sarayı’nın kuzeyinde Tebdil Köşkü’ nün hemen altında II. Sultan Süleyman bahçe ve havuzu olarak gösterilen yerde “Gülhâne” kayıt edilmiştir. Bu haritada Gülhane büyük bir bahçeyi ve içindeki bir binayı işaret etmektedir. Bu bahçenin gül bahçesi olması ve içindeki binanın gülsuyu çıkarılan yer olması gerekiyor. Haritadaki bahçe içindeki havuz, gülsuyu imalathanelerinde bulunması gereken su deposu görevini yapmış olmalı.465 Osmanlı Devletinin merkezi İstanbul’da Topkapı Sarayında da bir “Gülhane” nin varlığını biliyoruz. Topkapı sarayı; Osmanlı Padişahlarının İstanbul’da 350 yıldan fazla içinde yaşadıkları önemli bir saraydır. Bu saray hem padişahın, ailesinin ve hizmetlilerinin yaşadığı bir mekan hem de devletin resmi yönetiminin merkezi idi. Etrafı surlarla çevrili içinde binlerce kişi464 Gökçe, Nilüfer, “Edirne Sultan II. Bayezid Darüşşifası Vakfiyesine Göre Darüşşifada Çalışan personel ve Kullanılan İlaçlar”. IV. Türk Eczacılık Tarihi Toplantısı Bildirileri. İstanbul 2000. s. 317–318. 465 Kazancıgil, Ratip, Edirne Sarayı ve Yerleşim Planı. Edirne 1994; Altıntaş, Ayten, “Edirnede Gülcülük ve Edirne Gülü” Yöre, Sayı 34, Ocak 2003 Edirne. S. 3-10.


nin yaşadığı küçük bir merkez şehirdi. Topkapı Sarayının güney tarafında Marmara denizi boyunca uzanan büyük bahçeler yer alıyordu. Bu bahçelerin büyük kısmı "Gülhane Bahçeleri" diye adlandırılmıştır. Bu bahçeler Topkapı Sarayının dış kapısı olan "Bab-ı Hümayun"dan girilince sağ taraſta deniz kıyısına doğru başlayan ve birinci avlu boyunca devam eden büyük bahçelerdi. Osmanlı Padişahlarının yaşadığı bu sarayda “Gülhane Meydanı” isminden de anlaşılacağı gibi gül bahçeleriyle kaplı imiş. 1776 yılında Kauffer'in yaptığı haritada da gül bahçelerinin yer aldığı büyük mekan "Gülhane Bahçesi" diye gösterilmektedir. Gülhane Bahçesi'nden Sarayburnu’na giderken "Cirit Meydanı"ndan geçilir, Cirit Meydanı'nda yer alan güzel bir köşke de "Gülhane Köşkü" veya "Gülhane Kasrı" denilmekteydi. Burada bir “Gülhane” olduğu ve saray bahçesinde yetiştirilen güzel kokulu güllerden hemen bahçenin içinde gülsuyu imal edildiğini biliyoruz. Fakat Sarayın gülsuyu kullanımı ve ihtiyacı bunlardan çok fazla idi ve Dersaadet gülsuyu ihtiyacını Edirne’den sağlıyordu466. 466 Altıntaş, Ayten, “Osmanlı Geleneğinde Gülhâne ve Gülhâne Günü” Uluslar Arası Dördüncü Türk Kültürü Kongresi Bildirileri. 4-7 Kasım 1997, Ankara. Atatürk

Topkapı Sarayı Padişahın mekânı olduktan sonra daha önce ikamet edilen saray “Eski Saray, Saray-ı Âtik ” olarak söz edilmeğe başlanmıştır. Bu Eski Saray İstanbul’da Bayazıt’ta şimdiki İstanbul üniversitesi rektörlüğünün bulunduğu mekânda olup onun bahçesinde de gül yetiştirildiğini biliyoruz. 1587 tarihli bir ferman “Eski Saray Bahçesine Lüzumu olan Gülün Edirne’den Getirilmesine Dair” dir467. Güzel kokulu güllerin saray bahçelerinde yer aldığını bu belge de şahittir. Tonlarca Gülsuyu Osmanlı Devletinde gülsuyu veya gülden yapılan macun, şurup gibi maddelerin kullanımı çok fazla idi. Uzun bir gelenekten sonra bu kullanım alışkanlıkları artarak devam etmiştir. Elimizdeki belgeler çoğunlukla İstanbul ve saray çevresine ait olduğundan gülsuyu tüketimine ait bilgileri ancak İstanbul örneğiyle verebileceğim. Osmanlı pazarlarında satılan gülsuyu ve fiyatı hakkında en güzel belge 1640 tarihli “Es’ar Deſteri” dir468. Bu deſterde tüketicin kullandığı Kültür Merkezi Yay. Ankara 2000, Cilt III, s. 29-40. 467 Onuncu, Ahmet Refik, Asr-ı Hicride İstanbul Hayatı, Haz. Abdullah Uysal, Kültür Turizm Bakanlığı Yay. 791. İstanbul 1987 s. 20. 468 Es’ar Deſteri (1640 Tarihli), Osmanlı Ekonomi Kül-

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 371


Gül Şehri DİYARBAKIR bütün ticari malların listeleri yer alır. Bu listelerde aktarların sattığı malların listesinde gülsuyu da vardır; “Esâr-ı Attârân; Güllâb. Sultan Bâyazîd’de furûht olunan halis olmağile vukiyyesi 24 akçaya ola. Güllâb Bezzazistan önünde bey olunan mahlût olmağile vukiyyesi 20 akçaya vireler” denilerek, gülsuyunun en iyi kalitelisinin Beyazıt’taki aktar dükkânlarında satılan olup vukiyesi(yaklaşık 1kilo) 24 akçeye, Bezzezistanda satılanın vukiyesinin 20 akçeye olması kararlaştırılmıştı. Evliya Çelebi de “Seyahatnamesi”nde 1640 yıllarındaki İstanbul’daki esnafları sayarken gülsuyu esnafını da anlatır; Esnaf-ı gülabcıyan; Dükkan 14, neferat 70, bunlar Bedestan-ı Atik öninde husrevani küp kadar bakır kazganlar içre Edirneli hatunlar gülab satarlar. Gayrıları dükkânlarda buhur suyu ve ma-i kadi ve ma-i gülab satarlar”469 diyerek “Eski bedesten “ önünde 14 gülsuyu satan dükkân olduğu ve burada çalışanların tür Uygarlık Tarihine Dair Bir Kaynak. Yaşar Yücel. Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1992. s. 36. 469 Evliya Çelebi b. Derviş Muhammed Zıllî , Evliya Çelebi Seyahatnâmesi, 1.Kitap: İstanbul, Topkapı Sarayı Bağdat 304 Yazmasının Transkripsiyonu –Dizini, Haz. Orhan Şaik Gökyay , 1.baskı İstanbul ,Şubat 1996. Yapı Kredi Yay. s. 228

372

70 kişi olduğunu kaydetmiştir. Osmanlı sarayında dışarıdan alınan gülsuyu miktarına bir örnek te 1642 senesindeki listedir, Bu listeye göre saraya bir senede 1991 kıyye (yaklaşık 2000 kilo) gülsuyu alınmıştı470. Sarayda ve has bahçelerde elde edilen gülsuları buraya dâhil değildir. 1626 tarihli “Ocaklı” deſterine göre ise; Edirne’den saraya 1626 yılında 4000 kıyye (yaklaşık 4000 kilo) gülsuyu getirtilmişti. Bu deſterler; 17. yüzyılda kurulan ve resmi kurum ve askeri sınıfların ihtiyaç duyduğu mal ve hizmetlerin uzun süreli olmak üzere çeşitli kaynaklarca temini için kurulan “Ocaklık Yöntemi” resmi kayıtlarıdır471. 1654 senesine ait başka bir belgede Ocaklık listesine ilaveten ayrıca 30 kavanoz kırmızı gül suyu ve gülbeşekerin de ocaklık olduğu kaydedilmişti472. Osmanlıda sultanın, vezirlerin ve büyük rütbeli devlet memurlarının saraylarında bütün 470 Arif Bilgin. Osmanlı Saray Mutfağı. Kitabevi. İstanbul 2004.s. 278 ek 7 471 Bilgin, age. s. 136 tablo 15. 472 Bilgin, age. s. 136 tablo 15.Ayrıca 1654 yılına ait listede MAD 22249,s.203)


ziyafet ve toplantılarda gülsuyu ikram ediliyordu. Topkapı sarayında Helvahanede yapılan meşhur kokulu sabunların (miskî) bileşimine gülsuyu katılıyordu. Helvahanede pişirilen pek çok şeye gülsuyu da katılıyordu. Helvahanede hazırlanan yiyeceklerin ve oraya alınan maddelerin listelerinin yer aldığı “Helvahane Deſteri” nde Edirne’den taze gül, gülsuyu, gül şerbetleri satın alınıyordu473. Topkapı Sarayına 15. 16. ve 17. yüzyıllarda dışardan satın alınan gıda maddelerinden gül şerbeti, gül macunu (gül-i mükerrer) ve gülden hazırlanan mamuller önemli yer tutuyordu. Bunlar genellikle Edirne’den getirtiliyordu474. Edirne’den Gelen Gülsuları İstanbul’da ve sarayda kullanılan gülsuları, gül macunlarının üretildiği yer olarak Edirne’yi buluyoruz. Elimizdeki kaynaklar bize bunu gösteriyor. Edirne’nin önemli bir gül merkezi olduğunu gösteriyor. Padişahlar saraylarının bahçeleri için ihtiyaçları olan gül fidanlarını Edirne’den getirtiyorlardı.475 Abdurrahman Hibrî’ nin 1635 yılında tamamladığı. “ Enîsü’l-Müsamirin” adlı eserinde Edirne’de gülsuyu imal edildiği şöyle kaydedilmiştir; Bilinmektedir ki her yörenin ünlü bir ürünü olur. Bunları İstanbul’un ileri gelenlerine ve saygın kişilerine armağan ederler. Edirne yoksul bir şehir olduğu için değerli bir ürünü yoktur. Ancak yukarda 473 Terzioğlu, Arslan. . Helvahane Deſteri ve Topkapı Sarayında Eczacılık, Turing Kurumu Yay. İstanbul 1990, s. 62. 474 Bilgin, age. s. 225 tablo 27. 475 Onuncu, age. s. 20.

yazılı bahçelerimizden bahar mevsimi armağan olarak gülsuyu elde edilir ki, kokusunun güzelliği miske benzer. Sonbaharda meyve merasiminde de sarı ayvası ünlüdür476. Evliya Çelebi Seyahatnâme’sinde Edirne şehrini anlatırken477 çiçeklerinin ve güllerinin güzelliğini yazar ve Edirne’nin gülsuyunun güzelliğini över “ve gülâbı rub-ı mekanda yoktur. Ve gül-i gülistânı cihanı zeyn etmiştir478.” der. Saraya alınan gıda maddelerinin yer aldığı muhasebe deſterlerine göre 15., 16., ve 17. yüzyıllarda Edirne’den; tarhana, ayva rubbu, ve güllü mamuller,kırmızı gül şarabı olarak da geçen taze gül şerbeti, gül, gülbeşeker, ve gül-i mükerrer getirtilmiştir479. 1632 tarihli bir padişah fermanı “ kızıl ve sakız güllerinden gül murabbası pişirmek için” Edirne’ye gönderilen helvahane ustası Mehmed Efendi hakkındadır. Helvahane ustası baharda güllerin açtığı mevsimde kendi heyeti ile Edirne’ye gönderilmiş ve bu iş için orada 476 Abdurrahman Hibrî. Enîsü’lMüsamirin,(Tamamlanış tarihi 1635) Edirne Tarihi Çev..Ratip Kazancığil. Edirne 1996. s. 49. 477 Evliya Çelebi b. Derviş Muhammed Zıllî, “Evliya Çelebi Seyahatnâmesi”, Topkapı Sarayı Bağdat 304 Yazmasının Transkripsiyonu, 3. Kitap. Haz. Seyit Ali Kahraman-Yücel Dağlı, 1.Baskı İstanbul Kasım 1999. Yapı Kredi Yay. s. 237–269. 478 Evliya Çelebi b. Derviş Muhammed Zıllî, age. s. 262. 479 Bilgin, age. s. 136–139.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 373


Gül Şehri DİYARBAKIR sarf edilmek üzere 16.000 akçe para tahsis edilmişti480. Bir başka belge de 1685 yılında Padişahın şahsı için Edirne’den gülbeşeker siparişi hakkındadır481. 1626 tarihli deſtere göre Matbah-ı Âmire’nin(Sarayın mutfakları) gülsuyu ihtiyacı için Edirne Ocaklık olarak tespit edilmiş ve yılda 4 ton gülsuyu oradan sağlanmak üzere kayıta alınmıştı482. 18. yüzyıldaki deſter kaydına göre 10 kantar gül şurubu, 120 kıyye gül macunu ve taze güller Edirne’den getirtilmişti483.

374

hediye ettiklerini şöyle kaydetmiştir; “Beray-ı Şehzade Sultan Ahmed, Hediyye-i Attârân-ı Edirne;..çiçek suyu şişe üç, buhur suyu şişe üç, gül suyu şişe altı, sabun miski tabla iki..” 484, bunun gibi İstanbul aktarları ve diğer pek çok esnaf hediye olarak gülsuyu ve gülsuyu konulan özel şişe “gülâbdan” hediye ediyorlardı. Gülsuyu ikram edilen şişeler yani özel adı ile “gülâbdan” lar genellikle camdan ve çok özenle süslenmiş oluyordu. Padişaha hediye edilenler genellikle mücevherlerle süsleniyordu.

Hediyelerin En Güzeli Osmanlı geleneğinde “Gülsuyu takdimi “ önemli bir ikramdı. Saraydan en mütevazı evlere kadar gülsuyu ikramı yapılıyordu. Gülsuyunun önemini daha iyi anlayabilmek için Padişaha sunulan hediyeler listesine bakmak kafidir. En önemli hediyelerden kaliteli gülsuları ve çok özel hazırlanmış gülsuyu şişeleri hep ön sırada idi.

Sultan Ahmed’in şehzadelerine hediye veren kasap esnafı da değerli “gülâbdan” lar seçmişlerdi 485. Sarayda gülsuyu takdimi özel bir teşrifata tabi idi. Bu özel teşrifatlardan biri Padişahın “Divan günü”nde gülsuyu takdimi idi. Bu takdimi “vekilharç” yapardı; Mutfak Emini “Divan günü” yemek sırasında, vezirlerin yemek yediği sofranın başında beklemesi adettendi. Ulûfe günleri, elçi ziyafetlerinde, mehterbaşı ile vekilharç elçiye ve maiyetine gülsuyu ikram ederken mutfak emini de sadrazam ve diğer erkâna buhur sunardı486.

Hezarfen Hüseyin Efendi “Telhîsü’l-beyân fî Kavânîn-i Al-i Osman” adlı eserinde 1675 yılında yapılan Şehzade Mustafa ve Ahmed’ in sünnet törenlerinden bahsederken Edirne attarlarının şehzadelere hediye olarak gül suyu

En önemli yemek ziyafetlerinde yemekten sonra gülsuyu ikramı mutlaka yapılırdı. Sultan Ahmed’in şehzadelerinin sünnet düğününde de; Divan efendiler davet olundu. Reis Mustafa efendi ve Ruznameci Acemzâde Efendi ve sair efendiler,

480 B.O.A. Cevdet Saray No.2557 tarih 21 L 1041 ( Nisan 1632) Ferman 481 B.O.A. Cevdet Saray No.686 tarih 1096. (1685) 482 Bilgin, age. s. 225 tablo 27. 483 Terzioğlu, age. s. 62.

484 Hezarfen Hüseyin Efendi. Telhîsü’l-beyân fî Kavânîn-i Al-i Osman. Haz. Sevim İlgürel, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1998, s. 218. 485 Hezarfen Hüseyin Efendi, age. s. 221. 486 Bilgin, age. s. 36.


Vezir-i mükerrem hazretlerine teşriflerinde kahveler ve şerbetler verilip, badehü taam gelip mahsus sofalara kurulup, bunlardan maada şahane simatlar kurulup, her verilüp, birine hallerince riayetler ve ikramlar olundu. Badehu buhûr ve gülâb dâmen-bûs-ı âsafî edüp gitdiler487 diye kaydedilmişti.

Bu liste kısaca şöyle; Vezirler Kapısı, Şeyhülislam Efendi Kapısı, Deſterdar Kapısı, Yeniçeri Ağası Kapısı, Kethüda Kapısı, Bostancı başının Kapısı, Topçu başının Kapısı, Cebeci başı Kapısı, Mirahor-evvel ağa Kapısı, Çavuş başı Kapısı, Reisül-küttab Kapısı, müderrisler, kadılar ve diğer devlet daireleri488.

Osmanlı Devlet teşrifatında gülsuyu ikramı çok uygulanan bir usuldü. Önemli Devlet dairelerinde gelen bütün misafirlere şerbet, kahve ve gülsuyu ikram ediliyordu. Bu üçlü ikram önceden verilen bir tatlı ve en son sunulan bir buhur ile de tamamlanabiliyordu. Bu ikramlarda gülsuyu “gülâb makremesi veya gülâb peşgiri” ile veriliyordu. Bütün büyük devlet dairelerine gelen ziyaretçilere şerbet, kahve ve gülsuyu ikramı o kadar büyük bir merasimle uygulanıyordu ki sunuş genelde 40 kişi ile yapılıyordu. Bu merasimler için istihdam edilen hizmetlilerin masraflarının fazlalığı sonunda 1792 yılında Sultan III. Selim bu uygulamayı 15 kişiyle sınırlandırmıştı. Yalnız yabancı devlet elçileri için gene eskisi gibi 40 kişilik ikram yapılacaktı. Gülsuyu ikramı bu teşrifatta vazgeçilmeyen unsurdu. Sultan III. Selim’in kahve ve gülsuyu takdim merasimlerini 15 kişi ile sınırlandırdığı Hattı Hümayundaki Devlet dairelerine bakacak olursak merasimin kapsamını daha iyi anlayabileceğimizi zannediyorum. 487 Hezarfen Hezarfen Hüseyin Efendi, age. s. 241.

488 Refik, Ahmet. Hicri On üçüncü Asırda İstanbul Hayatı (1200–1255) Sultan III. Selimin Hattı Hümayunu. F. 3N 1206. Enderun Kitabevi. İstanbul 1988. s. 4–5.“Babı Aliye gelecek misafirlere kahve ve şerbetin nasıl verileceğine dair”.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 375


Bölüm 6


GÜL VE GÜL YETİŞTİRİCİLİĞİ


GÜL

Murat HASPOLATLI

İl Çevre ve Orman Müdürü


GİRİŞ Gül (Rosa), Rosaceae (Gülgiller) familyasının Rosa cinsinden güzel kokulu bitki türlerine verilen ad. Ana vatanı Anadolu, İran ve Çin'dir. Türklerin milli çiçeği sayılan ve çiçeklerin kraliçesi diyebileceğimiz bu bitki herkes tarafından sevilen bir çiçektir. Park ve bahçelerin süslenmesinde kullanıldığı gibi sarmaşık olanları balkon ve terasları süsler. Kesme çiçekçilikte çok talep edilen kıymetli bir çiçektir. Mayıs-haziran ayları arasında, pembe, beyazımsı, sarı, kırmızı renkli çiçekler açan, güzel kokulu çok senelik, çalımsı ve dikenli bir bitki. Gövdeleri silindir biçimli, yeşilimsi, esmer renkli, çok dallı ve dallar sık dikenlidir. Dikenlerin uçları kıvrık ve genellikle kırmızı renktedir. Yapraklar saplı ve kulakçıklı, 5-7 yaprakçıklıdır. Çiçekler dallarında tek tek veya kümeler hâlinde bulunur. Çanak yaprakları 5 parçalı, taç yaprakları ise çok parçalıdır. Çiçek tablası zamanla etlenerek, kırmızımtrak bir renk alır ve kuşburnu adı ile bilinir. Deniz seviyesinden itibaren, 3500 m yüksekliğe kadar, kâfi derecede rutûbetli ve geçirgen topraklarda yetişir. Türkiye’de yabânî olarak yetişen 23 türü bulunmaktadır. Çok eski bir kültür bitkisidir. Menşei kesin olarak bilinmemekle birlikte, çoğu gül çeşitlerinin menşeinin Asya’nın mutedil bölgeleri olduğu kabul edilmektedir.

Gül sarılgan, dik ya da sürüngen saplı, genellikle tüylü yada dikenli bir ağaççıktır. Yapraklar almaşık dizilidir; bazı türlerinde kışın dökülmez. Çiçekleri dalların ucunda tek başına yada demetler halinde bulunur ve beşli tiptedir. Meyve yapraklar kavanoz biçiminde etli bir çiçeklik oluşturur. Kuzey yarıkürenin ılıman ve yarı tropikal yörelerinde 100 kadar gül türü bulunmaktadır. Türkiye’ de 25 kadar yabani gül türü vardır. Bunların en önemlisi kuşburnu denilen yaban gülüdür (Rose canina). Bahçe çeşitleri bundan türeyip önceleri Avrupa ve Anadolu’ da kendi kendine yetişen türlerden ( Isparta gülü, Frenk gülü, misk gülü ) ve son 150 yıldır Uzakdoğu melezlerinden ( tırmanıcı melez güller, çay melezleri, çok çiçekli güller, polyanta ve pernetiana melezleri ) elde edilmiştir. Türkiye’ de süs bitkisi olarak başlıca şu gül türleri ve melezleri yetiştirilmektedir: Beyaz gül (R.alba), Isparta gülü yada yağ gülü (R.damascena), Frenk gülü (R.gallica), misk gülü (R.maschata), sadberk gülü (R.centifolia), R.banksiana, R.wichurajana, vb. Bahçe gülleri görünüşlerine ve boylarına göre bodur güller, baston güller, çardak güller, ponpon çardak güller, polyanta güller gibi çeşitler ayrılır ve genellikle o çeşidi yaratan kişinin yada o çeşidin adandığı kişinin adıyla anılır. 8Türkiye’de ekonomik anlamda gül yetiştiriciliği XIX. yy. sonlarına doğru başlamıştı.Bu dönemde, Bulgaristan göçmenlerinin getirdiği

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 379


Gül Şehri DİYARBAKIR yağ gülleri fidanları ile Isparta’da gül bahçeleri kurulmuş, bölgenin toprak yapısı ve iklim koşullarını gül tarımına elverişli olması da gülcülüğün bölgede kısa sürede yayılmasını sağlamıştır. 1910’lu yıllarda, Bulgaristan’da gül üretiminde görülen gerileme Isparta’da üretilen gül yağı ve gül suyu ürünlerinin Avrupa pazarlarına girmesini kolaylaştırmıştır. Ancak, Balkan savaşı, Birinci Dünya savaşı ve Kurtuluş savaşı gibi art arda çıkan savaşlar nedeniyle dışsatım olanakları tümüyle ortadan kalkınca, Türkiye’de gül tarımı da önemli ölçüde gerilemiştir. Cumhuriyet döneminde, Isparta’da gül bahçeleri yeniden kurularak gül tarımı canlandırılmıştır. Türkiye’de gül bahçelerinin %90’ı Isparta’da, %10’a yakını Afyonkarahisar’da, çok küçük bir bölümü de Aydın’da bulunmaktadır. Gül türlerinden birçoğunun çiçek ve meyvelerinin tedavi edici etkileri vardır. Okka gülünden (Rosa centifolia) anestezik etkisi nedeniyle kolir olarak kullanılan damıtık gül suyu hazırlanmasında yararlanılır. Kurutulmuş taç yaprakları, laksatif özelliklerinden dolay, kompoze saparna şurubunun bileşimine girer. Asırlardır çiçekler insanların duygularını aş-

380

kını ve sevgisini yansıtır. Dünyanın neresinde olursanız olun gülün sevgi çiçeği olduğunu herkes bilir. Bazen bir mutluluk bazen de bir acı haber için kullanılır. Güller duyguların en güzel anlatım biçimidir. Ayrılık mutluluk sevinç özlem ve beraberliklerin yansımasının tamamında kullanılır. Bazen insanlar bu duyguların altında kalırlar ya hiç konuşamazlar veya konuştuklarına daha çok anlam katabilmek ve sevgilerini gösterebilmek için gülü devreye koyarlar. Kadın ve erkeğin en çok sevdiği ve benimsediği çiçektir. Damatlar yakalarında bir gül gelinler ise ellerine buket yaptırırlar. Gül bir çok dinde de tema olarak kullanılmıştır. Sevgi ve duyguların anlatımında değil ruhani duyguların anlatımında bile gül kullanılmıştır. Gül açıldığında kokusuyla ve güzelliğiyle insanı büyüler. Daha doğrusu tabiatı kendisine hayran bırakan bir çiçektir gül. Gül sevgisi Türk milletinin örf ve ananelerine o kadar geniş girmiş ki her yerde gül ismini baş harfi olarak görürsünüz. İsimlerden tutun "gül gülnur gülenay gülseren gülten gülay gülhan vs" yemek ve tatlılarımıza kadar "güllaç gülböreği gülkondu gülpare gültatlısı gülmena gülçorbası vs.". İşte bu kadar geniş bir kap-


samda beğenilen güllerimiz aynı şekilde sayısı türü ve karışımı bakımından da duygularımıza hitabı değişmektedir. İşte size güllerin sayısıyla birlikte karışımının ne anlama geldiklerine dair çiçekçilerimizin dilinden anlatımı: 1 GÜL: Tanışmanın tanıdığını görmenin ve hayatınızda en çok değer verdiğiniz insana karşı yapılan en güzel hediye olarak nitelendirilir. Bir gülün gerçek anlamı ise "Size odaklanmış özel sevgi ve hayranlık" ibaresi olarak nitelendirilir. 2 GÜL: Sevmek ve sevilmek ayrı bir duygudur. Sevdiğini bilen ve sevildiğini bilenlerin genelde birbirlerine sözlerle ve kelimelerle hitap etmese bile özel günlerde gönderilecek en güzel hediyelerden bir tanesi. 2 gül almak veya iki gül hediye vermenin anlamı ise "karşılıklı derin bir aşkla birbirimizi seviyoruz". Güller Çiçeklerine Göre; Yalın kanat, yarım katmerli ve katmerli güller. Boylarına göre: Bodur, yüksek ve sarılıcı güller. Çiçeklenme zamânına göre: Yılda bir çiçek açanlar, yılda birden fazla çiçek açanlar ve yediveren güller diye sınıflandırılmaktadırlar. Anadolu, yabânî gül bakımından çok zengindir. En yaygın olan Rosa canina (köpek gülü veya

yabânî gül)dır. Gülyağı çıkarılmasında en elverişli olanı pembe renkli, kuvvetli kokulu ve yarım katmerli olan Rosa damascena (Isparta gülü, yağ gülü, sakız gülü)dır. Gül Yetiştiriciliği Gül fidanı; ısı derecesi yüksek olan, çok kırağı ve don yapmayan, çiçek zamanında çiğ yapan yerlerden hoşlanır. Güllerin toprağı, kâfi derecede humuslu ve kireçli geçirgen tınlı ve derin olmalıdır. Bol gübreli killi-kumlu ve içerisinde demir maddeleri bulunan kırmızı renkteki topraklarda iyi yetişmektedir. Bütün gül çeşitleri; tohum, çelik, daldırma ve aşı şekillerinden birisi ile üretilir. Güllerin çoğu çelikle üretilmektedir. Yalnız bâzı türleri çeliğe gelmezler. Çelik alma zamânı, ağustoseylül aylarıdır. Çelikler senelik ve odunlaşmış sürgünlerden âdi çelik tarzında alınır. Alınan çeliklerin üzerindeki yapraklar makasla kesilir. Bunu yaparken gözleri bozulmamalıdır. Hazırlanan çelikler alaca gölgeli yerlerde yapılan köklendirme tavalarına iki göz dışarda kalacak şekilde, 10 cm aralıkla dikilir. Suyuna, yabancı otlara ve toprağına dikkat edilerek, çeliklerin köklenmesi sağlanır. Köklenen bu çelikler mart

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 381


Gül Şehri DİYARBAKIR ayında tavalarından dikkatlice sökülerek esas yerlerine dikilir. Aşı ile üretme şeklinde, en fazla göz aşısı uygulanmaktadır. Mayıs-haziran ayında sürgün, ağustos ayında durgun göz aşısı yapılmaktadır. Gül fidanlarının dikileceği yerlerin derinliği 60 cm, genişliği 40x50 cm olmalıdır. Çukuru, dikimden 1-1,5 ay evvel açmak iyi olur. Güllerde Budama Güllerin budaması kolay, fakat teknik isteyen bir iştir. Gelişigüzel budama, gülün ömrünü kısaltır. Budama ile güllerin iyi kalitede çiçek verimi sağlanır. Gül fidanları ekildiği yıl, dalları iki göz üzerinden, ikinci yıl 3-4 göz üzerinden, üçüncü yıl 5-6 üzerinden, dördüncü yıl 2-3 göz üzerinden sarılıcı ve çardak güllerinde ise 6-7 göz üzerinden budanmalıdır. Kullanılan Kısımları Gülün kullanılan kısımları çiçeği, çiçeklerinden elde edilen gülyağı ve gülsuyudur. Çiçekler sabahın erken saatlerinden güneş doğmadan toplanıp gölgede kurutulur. Su buharı ile distilasyona tâbi tutulur. Elde edilen kısmın üst tarafında gül yağı toplanır. Alttaki sulu kısım ise gül suyunu teşkil eder. Genellikle 3000-3500 kg çiçekten, 1 kg gülyağı, 500 kg gül suyu elde edilmektedir. Kullanıldığı Yerler Gül çiçeğinin taç yapraklarında uçucu yağ, tanen, gallik asit, kuarsitrin, siyanin, şeker

382

ve mum vardır. Gülyağı tıbbî bir tesire sâhib olmamakla berâber, bilhassa parfümeri ve kozmetik sanâyiinde bâzı pomatlar ile galenik preparatların kokusunu değiştirmede çok kullanılır. Dâhilen ise hafif müshil etkilidir. Gülsuyu, gül reçelleri halk arasında yaygın olarak kullanılır. Isparta Gülü (Rosa damascena) Çok eski bir kültür bitkisi olduğu için menşei belli değildir. Halen Isparta çevresinde bol miktarda yetiştirilmektedir. Isparta veya yağ gülü, Isparta çevresinde, 1,5-2 m aralıkla sıralar hâlinde ekilmektedir. Üretilmesi çelikle yapılır. Çelikler de kasım ve aralık aylarında ekilir. Ürün ikinci yıldan îtibâren alınmaya başlar. Üçüncü ve dördüncü yaşlarda verim en fazladır. Daha sonra bu yaşlı güller kesilerek gençleştirme yoluna gidilir. Gül bahçelerinden gençleştirme sûretiyle 15-20 sene faydalanılabilir. Yabânî Gül (Rosa canina) Memleketimizde oldukça yaygın bir gül çeşididir. 2-3 m yüksekliğinde, pembe veya beyaz çiçekli bir ağaççıktır. Meyveleri parlak kırmızı renktedir. Bu gülün olgun meyvelerini saran, başlangıçta ağızı dar bir bardak şeklinde olan çiçek ekseni, çiçek tablası olgunlaşınca etlenip, kırmızı bir renk alır. Bu meyvelere “kuşburnu” adı verilir. Bileşiminde tanen, pektin, vitamin C, şekerler ve organik asitler vardır. Kabız edici, idrar söktü-


rücü olarak, böbrek ve safra taşlarına karşı, C vitamini yönünden zengin olduğu için de bâzı bölgelerde marmelât yapımında kullanılır.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 383


DİYARBAKIR İLİNİN GÜL YETİŞTİRİCİLİĞİ POTANSİYELİ

Doç. Dr. Yeşim YALÇIN MENDİ Çukurova Üniversitesi


GİRİŞ En eski medeniyetlerin kurulduğu Mezopotamya ile Anadolu medeniyetlerinin geçiş bölgesinde olan Diyarbakır’ın tarihi çok eski devirlere uzanır. Çayönü Tepesi kazılarında, dünyanın en eski köyü bulunmuştur. Diyarbakır birçok ürünün “gen merkezi”dir.

Günümüzde de ülkemizdeki buğday üretiminin %7,7’si, pamuk üretiminin %6’sı, kırmızı mercimek üretiminin %21,7’si ve bunlara ek olarak yıllık 110 bin ton sofralık ve 7 bin 600 ton şaraplık üzüm üretimi Diyarbakır ilimizde gerçekleştirilmekte, ayrıca dünyaca ünlü boğazkere şaraplık üzümleri de Diyarbakır ilinde yetiştirilmektedir.491 Diyarbakır’da bitkisel üretimde son dönemlerde desteklenmesi düşünülen projelere(2010) bakıldığında ise; Diyarbakır karpuzunun üretimi, antepfıstığı aşılama, çilek yetiştiriciliği, organik tarım ve silajlık mısır üretim çalışmalarını görmek mümkündür. Diyarbakır, Osmanlı İmparatorluğu döneminden itibaren önemli bir “gül merkezi” konumunda olmasına rağmen, bitkisel üretim çatısı altında gül yetiştiriciliği ne yazık ki görülmemektedir.

Dünyanın ilk arkeolojik buğdayı (Einkorn buğdayı) Karacadağ orijinlidir.”489 Dünyadaki ilk şarabın da Karacadağ’daki yabani üzümden elde edildiği Dr.Patrick Mc Goven - Pensilvanya Üniversitesi tarafından belirtilmiştir.490 İlk nohutun menşei, Güneydoğu Anadoludur (MÖ. 8000…ABD’li bilim adamı JaredDiamond). 489 Heun, M., Schafer-Pregl, R., Klawan, D., Castagna R., Accerbı, M., Borghı, B. ve Salamını, F., (2002). “Site of Einkorn Wheat Domestication Identified by DNA Fingerprinting”, Science, Vol: 278, Page: 1312–1314. 490 Ryal, J. Boston University: Master of Liberal Arts. Origins of Fermentation. 2003, pages 13.

Diyarbakır’da gül yetiştiriciliğinin geçmişi 4.600 yıl öncesine, Asur dönemine kadar uzanır. Bu, önemli bir tarihtir. Dünyanın en eski gülcülüğüne Diyarbakır ilinin sahip olduğu iddia edilebilir. Gülün onlarca çeşidinin yetiştirildiği Diyarbakır, Osmanlı döneminde gülistanlıklar kurulan, yetiştirilen güllerden gülyağı ve gülsuyu elde edilen önemli bir merkezdi.492 Diyarba491 TÜİK (2009). “Bitkisel Üretim İstatistikleri”, http:// www.tuik.gov.tr/ bitkiselapp/bitkisel.zul , 25.07.2010. 492 Başer, K.H.C. Turkish rose oil – Perfum. Flav.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 385


Gül Şehri DİYARBAKIR kırlı Matrakçı Nasuh’un 16.yüzyılda meydana getirdiği ‘Beyan-ı Menazir-i Sefer-i Irakeyn’ adlı eserinde resmedilen bir minyatürde şehrin surlarının dışında büyük gül bahçeleri resmedilmektedir. Evliya Çelebi’de Seyahatnamesi’nde Diyarbakır güllerinden söz ederken: ‘Büyük nehrin aktığı toprakların iki tarafı da “gül bahçeleri” güzel kokulu bostan ve reyhan bahçeleridir. Buralar vilayet halkının altı ay boyunca Diyarbekir’in Dicle fasıllarını yaptıkları mesire yerleridir’ der.493 O dönemlerde ilde 24 gül çeşidi yetişmekteydi. Osmanlı İmparatorluğu dönemindeki belgelerden Diyarbakır’da önemli gülcülük araştırmaları yapıldığı anlaşılmaktadır. Diyarbakır halkını gül bahçeleri tesisi ve gül yağı imalatı hakkında bilgilendiren Mustafa Efendi’ye 27 Haziran 1900 tarihinde ödül verilmiştir. 1992, 17: 46; Baytop, T. (). “Osmanlı İmparatorluğu Döneminde Anadolu’da Yağ Gülü Yetiştirilmesi Ve Gül Yağı”- Tıbbi ve Aromatik Bitkiler Bült. 1990, 4:8; Baytop, T. The production of oil-bearing rose and rose oil in Anatolia during Ottoman Empire – K.H.C. Başer and N. Güler: Essential Oils for Perfumery and Flavours 54, İstanbul. 1993. 493 Kaya, H. M. “Sevgi Kenti Diyarbakır”, THY Skylife, Eylül 2010.

386

Gül kesme çiçek, süs bitkisi ve gül yağı elde etmek için yetiştirilen önemli bir bitkidir. Dünyada gül yetiştiriciliğinin yapıldığı başlıca ülkeler; Türkiye, Bulgaristan, Fas, Bağımsız Devletler Topluluğu, Meksika, İran, Hindistan, Güney Afrika, Suudi Arabistan ve Mısırdır. Türkiye’de 23 Rosa türü olmasına karşın gül yağı üretiminde Rosa Damascena kullanılmaktadır.494 Gül, 1–2 metre arasında uzayabilen, uzun ömürlü bir bitkidir. Bol saçak köklüdür. Gövde ve dalları dikenlidir. Çok değişik çiçek rengine sahiptir. Çiçekler pembe, beyaz, kırmızı, sarı, portakal renklerinde olabilir. Yabani gül olan kuşburnunun meyveleri C vitamini yönünden zengindir. Güller üzerinde yapılan melezleme çalışmaları, yüzlerce yeni kültür formunun oluşmasını sağlamıştır. Yağ gülü etrafı açık havadar, bol ışıklı, ilkbaharda kurak ve don olmayan ve çiçek zamanı çiğ düşen iklim bölgelerinden hoşlanır. Gül, toprak istekleri yönünden pek seçici değildir. 494 Demircan V. “Isparta İlinde Gülün Üretim Girdileri, Maliyeti ve Karlılığının Belirlenmesi.” Süleyman Demirel Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü Dergisi, 2005, s. 9–3.


Yağ güllerinde hasat işleri mayıs ayının ortasında başlar, 5–6 haſta sürer. Hasat sabah saat 03.00 ile 09.00 saatleri arasında yapılmalıdır. Hasat anında tek açmış olan çiçekler çuval veya sepetlere toplanır, bekletilmeden alım merkezlerine sevkedilir. Bakımlı gül bahçelerinde bir dekardan bir sezonda ortalama kurak şartlarda 500–600 kg.taban arazilerde sulanabiliyorsa bu rakam bir sezonda dekardan ortalama 900–1000 kg.kadar gül çiçeği hasat edilebilir. Gül çiçeği, Isparta’ya 1870’li yıllarda Bulgaristan’dan göçen Müſtüzade İsmail Efendi tarafından getirilmiştir. Müſtüzade İsmail Efendi bugün Gülcü Mahallesi diye bilinen bölgede ilk kez gül dikmiş, gül fideleri daha sonra elden ele yayılmış ve ilk kez gül yağı bölgede 1892 yılında üretilmiş, 1935 yılında da Isparta’da ilk kez modern bir gül yağı fabrikası,1953 yılında da Gülbirlik kurulmuştur. Gülyağı fabrikaları açıldıktan sonra, köy tipi gül yağı imbikleri ortadan kalkıp fabrikalarda daha kaliteli gülyağı üretimi başlamış ve dünya piyasalarında gül yağlarımız aranmaya başlamıştır. Türkiye’de yağ gülü üretiminin %

80’ı Isparta, kalan %20’ si Burdur, Afyon ve hudutlarında gerçekleştirilmektedir.495 Dünyaca ünlü parfüm devleri, koku sabitleyici olarak kullanılan gülyağını Isparta'daki 15 fabrikadan karşılamaktadırlar. Bir damla gülyağı, 1 ton parfümün kokusunu sabitlemektedir. Dünyaca ünlü parfüm devleri, esanslarının her damlasında 'Türk gülünü' kullanmaktadırlar. Parfüm sektörünün % 60'lık gülyağı ihtiyacı güller diyarı Isparta'dan karşılanırken, Kâbe de her yıl gönderilen 10 ton gülsuyuyla yıkanmaktadır. Yüzyıllardır şiirlere, şarkılara konu olan "gül", dünyaca ünlü parfümlerin adeta "can simiti" özelliğini taşımaktadır. Gülyağının kullanılmaması halinde kokuları bir anda uçup gidecek parfümlerin üreticileri, gülyağını da dünyada bu alanda bir numaralı deposu olan Isparta ilinden karşılamaktadırlar. Günümüze baktığımızda ise sektörde çalışan insan sayısı, elde edilen gelirler ve ihracaat rakamları gösteriyor ki gül bölge için çok önemli bir sektör olma özelliği taşımaktadır. 5 dekar büyüklüğündeki bir gül bahçesinden 495 Batı Akdeniz Kalkınma Ajansı (2011). Gül Sektörü Raporu.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 387


Gül Şehri DİYARBAKIR bir ay boyunca yaklaşık 3,5 ton kadar çiçek toplanabilmekte, toplanan bu çiçekler taze olarak damıtıldığında sadece 1 kg gül yağı üretilebilmektedir.1kg gül yağının maddi değeri ise ort. 6500 dolardır.496 Isparta’da Gül ve Gülyağı Pazarlaması (SWOT Analizi)497 Strateji; Gül Üretimi ve Pazarlaması Mevcut durum; Üretim yüksek, önemli istihdam sağlıyor, İi ekonomisine önemli katkısı var, gül üreticilerinin önemli gelir kaynağı, çiſtçinin örgütlenmesi iyi (gülbirlik), ürünlerin tamamına yakını ihraç ediliyor, üretim daha çok sulanmayan 2, 3 ve 4.sınıf arazilerde yapılıyor. Problemler; Dünya tüketiminin sınırlı olması, ihracatta sıkıntılar var, bölgede gülçiçeği işleyen firmalar arasında bir eş güdüm olmaması, üretim fazlalığı var Fırsatlar; Çiſtçi gül tarımını ve hasat özelliklerini biliyor, gülyağı ve konkret dışındaki yan ürünlerde ihracat yapılabilir Tehlikeler; İhracatın kapanması veya ihracattaki payın düşmesidir. Diyarbakır’da Gül Potansiyelinin Arttırılması 496 Batı Akdeniz Kalkınma Ajansı (2011). Gül Sektörü Raporu. 497 Batı Akdeniz Kalkınma Ajansı (2011). Gül Sektörü Raporu.

388

Diyarbakır'a özgü 24 gül çeşidiyle peyzaj çalışmalarına başlanmalı, 4 bin 600 yıllık Diyarbakır gülcülüğü tekrar canlandırılmalıdır. Osmanlı İmparatorluğu döneminde gülyağı miktarını arttırmak için gül yetiştiriciliği teşvik edilmiş, birçok bölgelerde (Diyarbakır, Trabzon, Adana, Kastamonu, Edirne, Aydın, Bursa, Konya, Ankara gibi) bedelsiz gülfidanı dağıtımı yapılmıştır. Şu anda bu yetiştiriciliği teşvik etmek için uygun krediler sağlanmalı, üreticiler bilinçlendirilmeli ve teşvik edilmelidir.Diyarbakır ilinde tüm gül çeşitlerini içeren bir botanik parkı oluşturulmalı (Gazi Köşkü, Cahit Sıtkı Tarancı’nın evine benzer müzeler), Tübitak, TEYDEP, TAGEM Arge ve DPT’den projeler alınarak desteklenmelidir. Her şehrin kendine has bir sembolü vardır. Diyarbakır denilince akla ilk gelen Karpuz ve Gül olmalıdır. Seralarda kesme gül yetiştiriciliği teşvik edilmelidir. Diyarbakır ilinde, alçak tünel ve plastik seralarda yapılan bitkisel üretim, yüksek ısıtma maliyetlerinden dolayı genellikle kış periyodunda yapılamamakta ve seralar sadece erkencilik amacıyla kullanılmaktadır. Diyarbakır İli Çermik İlçesi gibi kaplıca bölgelerinde jeotermal ısıtma kullanılarak verimli bir şekilde seracılık yapılması mümkündür. Bunun yanı sıra Tarım ve Köyişleri Bakanlı-


ğının Kırsal Kalkınma Yatırımlarının Desteklenmesi Programıyla verdiği hibe destekleri, yine Bakanlığın Kooperatiflerin seracılık yatırımlarını kredilendirerek finanse etmesi, TEYDEP bölgedeki gül seracılığının gelişmesini teşvik edecektir.498

498 Maral, H. “Tarımda Yatırım Fırsatları Diyarbakır.” T.C. Karacadağ Kalkınma Ajansı Diyarbakır Yatırım Destek Ofisi

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 389


DİYARBAKIR’DA GÜL YETİŞTİRİCİLİĞİ

Asuman OKTAY Ziraat Yüksek Mühendisi, Diyarbakır Tarım İl Müdürlüğü


GİRİŞ İnsanların kent vizyonu içinde şehir gürültüsünden uzaklaşarak sitelerde, villa tipi evlerde ikamet etmeyi ve kaliteli yaşam alanlarına sahip olmayı istedikleri görülebilmektedir. Bu anlamda peyzaj düzenlemesi önemli olup İlimizde bahçelerin planlamasında gül önemli bir bitkidir. Nitekim Diyarbakır’a ait yerel gül çeşitleri bulunmaktadır. Bunlardan en çok bilinenleri Muhammedi çeşididir. Ancak son yıllarda her bitkide olduğu gibi standart ve pazara yönelik, tüketicinin talebine göre çeşitler geliştirilmektedir. Yerel gül çeşitleri bahçelerin tasarımı için çok uygundur. Fakat kültüre alınıp üretilmeyen birçok çeşit zaman içinde kaybolmakta veya farklı özellikler göstermeye başlamaktadırlar. Zira yalnızca gül çeşitleri için değil birçok sebze çeşidinin(karpuz, kavun, patlıcan gibi)tohumlarını ya da diğer üretim materyallerini bulmak zorlaşmakta hatta bazı çeşitler hiç bulunamamaktadır. Diyarbakır Tarım İl Müdürlüğü olarak bu konuda ilk olarak 1993 yılında Dönümlü Köyü’nde bir üreticinin arazisinde başlatılan çalışmada hem yerel hem de standart çeşitler kullanılmıştır. Yine 2001 yılında Çınar ilçesi Bağpınar Köyünde başlatılan bir çalışma neticesinde üretici bugüne değin gülcülük çalışmalarına kesintisiz devam etmiş ve halen de üretim yapmaktadır.

Özellikle yerel çeşitlerin canlandırılması ve Diyarbakır’da yetiştirilen gül çeşitlerinin tekrar üretiminin yapılması için İl Müdürlüğümüz tarafından yeni bir proje başlatılacaktır. Bu Proje Çevre, Orman İl Müdürlüğü ile ortaklaşa gerçekleştirilecek ve öncelikle damızlık parselleri oluşturulacak ve daha sonra da buradan alınacak çelik ile ya da aşılamayla üretim yapılacaktır. Diyarbakır’da yaptığımız çalışmalarda çelikle üretim yoluyla çoğaltma gerçekleştirilmiştir. Ve kesme çiçekten ziyade gül fidanı yetiştirme amaçlı üretim yapılmıştır. Yerel çeşitlerin yanısıra standart diye tanımladığımız birçok gül çeşidi de Diyarbakır iklimine uyum sağlayabilir ve yetiştiriciliği de yapılabilir. Zira gülün iklimsel istekleri incelendiğinde farklı çeşitlerinin farklı sıcaklık değerleri arasında yetişebildiğini görebilmekteyiz. Gülün üretim aşamalarına ve özelliklerine bakacak olursak; Gül 1-2 metre arasında uzayabilen, uzun ömürlü bir bitkidir. Bol saçak köklüdür. Çok değişik çiçek rengine sahiptir. Çiçekler pembe, beyaz, kırmızı, sarı, portakal renklerinde olabilir. Yabani gül olan kuşburnunun meyveleri C vitamini yönünden zengindir. Güller üzerinde yapılan melezleme çalışmaları, yüzlerce yeni kültür formunun oluşmasını sağlamıştır.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 391


Gül Şehri DİYARBAKIR Kullanım Alanlarına Göre Gül Çeşitleri Dış mekânlarda kullanılanlar Büyük çiçekli çit gülleri: İlk ekildikleri yıl dâhil soğuk aylara kadar sürekli bol çiçek açar. Geniş hacim yaparlar, çok güzel formlanırlar ve çoğu zaman tek çiçeklidirler. Sadedirler ve çok uzun ömürlüdürler. 60 -110 cm boy yaparlar. Küçük çiçekli çit gülleri: Salkımlı çiçekleriyle yukarıdaki türden ayırt edilir. Bir sap üzerinde birden çok küçük veya orta boylu çiçek bulunur. Bu özellik çok dekoratif bir bitki olmalarını sağlar. Yıl boyu çiçeklenirler, bol bol ve rustik çiçek açarlar. Boyu 60 - 100cm ulaşır. Büyük çiçekli tırmanıcı güller: Tırmanıcı güllerdir, sürekli çiçek açarlar, genellikle ekildikten sonra 2. yıla kadar çiçek açmazlar. Çiçekleri çit güllerinin çiçeklerine benzer. Dayanıklıdırlar, bol çiçek açarlar ve geniş alanlara yayılırlar. Küçük çiçekli tırmanıcı güller: Aşırı derecede dayanıklıdırlar ve geniş alanlara yayılırlar. Çiçeklerinin salkım hâlinde olmasından ve bol olmasından dolayı göz kamaştırıcı bir görü-

392

nüm arz ederler. Sürekli çiçek açarlar. Peyzaj gülleri: Boyları varyetelerine göre değişmekle birlikte sürekli çiçek açarlar, çok dayanıklıdırlar, sadedirler ve bol çiçek açarlar. Varyetelerine göre geniş, orta ve küçük çiçekli olabilirler. Geniş alanları kapatmakta, çit bitkisi olarak ve bir alanı ayırmak için kullanılır. Baston güller: Dikenlerinden arındırılmış bir bastonsu gövde üzerinde istenilen yükseklikten aşılama yapılarak elde edilir. Aşılanan güller büyük tek çiçekli veya salkım çiçekli olabilirler. Sarılıcı güller: Bahçe düzenlemelerinde sıkça kullanılan güllerdir. Pergolalarda, sütunlarda, yaşlı ağaçların gövdelerine sardırmada etkili olurlar. Göz alıcı renkleri vardır ve hızlı gelişirler. Küçük ve bol sayıda açanları olduğu gibi, iri açanları da mevcuttur. İç mekânlarda kullanılanlar Minyatür güller: Minyatür güller adeta bonzai gibi türünün kusursuz ama minik bir modelidir. Bitki boyu 30-40 cm’ yi geçmez. Çiçekleri para büyüklüğündedir. Bahçede olduğu kadar saksı bitkisi olarak rahatlıkla yetiştirilebilir.


Küçük çiçekli bazı türler gerçek minyatür olmamakla beraber bu kategoriye sokulabilir. Bunlar daha uzun boylu ve irice yapraklıdırlar. Üretim Ticari amaçla gül yetiştiriciliği yapılacaksa, kullanılacak anaç fidanlar tohumdan üretilir. Ayrıca yeni gül çeşitleri elde edilecekse, bu araştırmalar tohumdan üretim ile yapılır. Çelikle Üretim Güllerin odunlaşmış dallarından alınan çeliklerin uygun ortamda köklendirilmeleriyle yeni köklü fidanlar elde edilir. Bu yöntemle elde edilen gül bitkisinin toprak altı ve toprak üstü kısımları aynı tür bitkiden oluşur. Çelikle üretilen fidanların ömrü 4yıldır. 2-3 yıl sonra toprak yorgunluğu ortaya çıkar. Bu yöntemle elde edilen güller diğerlerine göre daha az dayanıklı, zayıf ve hastalıklara duyarlıdır. Çelikle üretilen güllerin çiçekleri de küçüktür. Aşılama Ülkemizde en yaygın uygulanan bir yöntemdir. Bu yöntemle bir yılda satılabilir gül fidanı elde edilir. Göz aşıları, üzerinde bir göz bulunan kabuk parçasından ibarettir. Yapılma zamanına

göre ikiye ayrılır. Sürgün göz aşısı: Mayıs-temmuz arasında yapılır. Kış mevsiminin ılıman geçtiği yerlerde uygulanır Durgun göz aşısı: Temmuz-eylül arasında yapılır. Kış mevsiminin sert geçtiği bölgelerde uygulanır. Toprak ve Gübre İsteği Güller çok çeşitli topraklarda yetişebilir. Ancak en sevdiği toprak killi-tınlı ve organik maddece zengin olanlardır. Gül toprağı havalı, drenajı iyi, bünyesinde yeterli oksijen ve su depolayabilen bir yapıda olmalıdır. Gül bitkisi yetiştiriciliğinde ilk toprak hazırlığı çok iyi olmalıdır. Hiç üretim yapılmamış topraklarda gül yetiştirilecekse toprak derin işlenmelidir. Dikim öncesi toprağın gübrelenmesi için toprak analizlerinin yapılması yararlı olur. Dikim Şekli ve Mesafesi Kesme çiçek yetiştiriciliğinde güllerin dikimi çok önemlidir. Dikim için hazırlanan toprakta derinliği 60, çapı 40 cm olan çukurlar açılır. Çukurların içine gübre ile karıştırılmış toprak konur. Daha sonra güller dikime hazırlanır. Di-

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 393


Gül Şehri DİYARBAKIR kimi gerçekleştirilen güller daha sonra mutlaka sulanır. Budama Güllerde budama bitkiyi gençleştirme, verimi artırma, kaliteyi artırma ve form vermek için yapılır. Güller zamanla kartlaşarak kurumuş bir hâl alır. Bu durumda bitkiyi gençleştirmek için aşı noktasının üstünden keskin bir aletle kesilir. Budama sayesinde yeni oluşan sürgünler bitkinin gençleşmesini sağlar. Budama form vermek için yapılıyorsa bitki V şeklinde budanır. Güllerde budama kış sonu ile ilkbahar başlangıcında yapılmalıdır. Güllerde budama üç şekilde yapılır. I. Uzun budama (yumuşak budama): Bu tip budamada dipten itibaren 5-10 göz bırakılarak yapılır. İyi gelişen, kuvvetli güllerde uygulanır. II. Kısa budama (sert budama): Bu tip budamada dallar dipten itibaren 2-4 göz bırakılarak yapılır. Gelişimi iyi olmayan, zayıf fidanlara uygulanır. III. Karışık budama: Bu tip budamada dalların durumu göz önüne alınır. Bazı dallar kısa bazı dallar uzun budama yapılır. Hasat Gül yetiştiriciliğinde son aşama çiçek kesimi ve pazara hazırlamadır. Gül bitkisi üzerindeki

394

çiçeklerin hangi noktadan kesileceği ve kesilme zamanı çok önemlidir. Serada kesilen güller hemen, içi su dolu, derinliği 20 cm olan, geniş ağızlı, plastik veya galvanizli saçtan yapılmış kovalara konur. Dinlendirme, oda sıcaklığı veya soğuk hava depolarında 3 - 12 saat arasında olur. Sonuç Daha bilinçli, doğa ve çevreye önem veren insanlar dış mekânlarda daha çok yeşil alan ve peyzaj düzenlemesi görmeyi arzu etmektedirler. Diyarbakır’ da kişi başına düşen yeşil alan miktarı 0,5 metrekaredir. Bu ortalama Türkiye ortalamasının çok altındadır. Dolayısıyla Diyarbakır’ da yeşil alanlar ve peyzaj düzenlemesi açısından yeterli düzey yakalanamamıştır. Son yıllarda insanların yeşil alanlara olan bakışı ve gerekli olduğu düşüncesi ağırlık kazanmaktadır. Güller Diyarbakır’ın toprak ve iklim özelliklerine uyum sağlamış olup gülleriyle ünlenmiş iller arasında Diyarbakır yer almaktadır. Gerek yerel çeşitler ve gerekse de diğer standart çeşitlerle hem kesme gül ve hem de gül fidanı yetiştiriciliği yapılabilir.Yerel çeşitlerin yetiştiriciliği canlandırılabileceği gibi geliştirilmiş standart çeşitlerle özlenen Diyarbakır’ın eski bahçelerine kavuşulabilir ve yeni oluşturulacak bahçe oluşumlarında gülün birçok çeşidi yer alabilir.


Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 395


GÜL (ROSA) HASTALIKLARI VE ZARARLILARI

Murat TOMAR

Ziraat Mühendisi


GİRİŞ Gül yetiştirilirken en önemli kültürel çalışmaların arasında hastalık ve zararlılarına karşı mücadele gelmektedir. Önem sırasına göre güllerdeki hastalık ve zararlar şu şekilde sıralanabilir; Kırmızı örümcek (Tetranicus spp.): Dikkatli bakıldığında gözle görülebilen küçük canlılardır. Dişi örümceğin ömrü bir aydır. Bu süre içinde yaklaşık 100 yumurta yumurtlar. Gül yapraklarına bırakılan yumurtalardan 10 gün sonra yavrular çıkmaya başlar. Yavru örümcekler beslendikleri yaprakları sarartarak yaprak dökülmesine neden olurlar. Temmuz ve ağustos aylarında çok hızlı çoğalan kırmızı örümcekler gül yapraklarına çok fazla zarar verirler. Yapraklar sarararak döküldüğünden, gül fidanının büyümesi durur. Sürgün yapamaz ve bodurlaşır. Bu dönemde, gül fidanları yağmurlama sistemiyle sulanırsa yapraklar örümceklerden arındırılabilir. Kırmızı örümcekle mücadelede doğru ilaç seçimi çok önemlidir. İlaçlama düzenli ve sık yapılmalıdır. Seralarda kullanılan ilaçların örümceklere bağışıklık kazandıracağı düşünülerek aynı ilaç sürekli kullanılmamalıdır. Genellikle kükürt ve kükürtlü ilaçlar bazen tek başına bazen de başka ilaçlarla karıştırılarak kullanılabilir. Afitler: Genç sürgün uçlarında ve küçük goncalar üzerinde yaşayan küçük fidan bitleri olarak bili-

nir. Mayıs ve haziran aylarında çok görülür. Sürgünlerin bozuk büyümesine neden olurlar. Organik fosforlu ilaçlar kullanarak mücadele edilir. Thripsler: Gül goncalarında önemli zararlar yapan canlıdır. Genellikle taç yapraklara zarar verirler. Eğer mücadelede geç kalınırsa goncalar tamamen yok olabilir. Bu canlıya karşı koruyucu ilaçlar kullanılmalıdır. Koşniller: Güllere önemli boyutlarda zarar veren canlılardan biridir. Beslendikleri dal ve sürgünler üzerine tutunmuş olarak yaşarlar. Dişi koşnillerin, gül çalısının kabuğu altına bıraktıkları yumurtadan nisan ve mayıs aylarında yavrular çıkmaya başlar. Yavrular taze bitki dokusu içine soktukları iğnelerle gül çalısını zayıflatır ve kurutabilirler. Bu zararlıya karşı mücadele ilkbahar aylarında yavrular yumurtadan çıktığı zaman yapılmalıdır. İlkbahar aylarında organik fosforlu ilaçlar, haziranda ise yazlık beyaz yağlar mücadelede kullanılabilir. Prodenya (Prodenia litura): Özellikle Çukurova’da yaz aylarında görülen bir pamuk zararlısıdır. Ancak güllere de önemli ölçüde zarar verirler. Genç sürgün yaprak ve tomurcukları yiyerek güllerde kayıplara yol açarlar. Gonca hâlindeki

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 397


Gül Şehri DİYARBAKIR güllerde taç yaprak ve erkek organları tahrip ederler. Prodenya tırtıl evresinde çok zarar verir. Bu canlıya karşı fosforlu ilaçlar kullanılabilir. Nematodlar: Güllerin solgunluk, sararma ve bodurlaşma gibi zarara uğramasına neden olan mikroskobik canlılardır. Güllerin köklerine zarar verirler. Nematotlarla savaşın en etkili yolu dayanıklı anaç seçimidir. Seralara hastalıklı fidanlar sokulmamalıdır. Sera toprağına, dikimden bir ay önce ilaçlama yapılmalı veya toprak sterilizasyonu yapılmalıdır. Gül küllemesi (Sphaerotheca pannosa var. rosae): Güllerde önemli hastalıklardan biridir. Sürgün uçlarında genç yaprak ve tomurcuklarda kıvrılma ve küçülmelere neden olurlar. Yaprakların üzerinde beyaz bir toz oluştururlar. Bu hastalık tomurcukların açmasını engelleyebilir. Yaprakların renk ve şeklini bozduğu için goncaların ekonomik değerini olumsuz etkilerler. Külleme mantarı çevre koşulları bozulduğunda genç sürgünler, dikenler ve uyur gözler üzerinde yaşayarak çevre koşullarının düzelmesini beklerler. Uygun çevre koşullarında ise hızla üreyerek güller üzerinde hastalık meydana getirmeye devam ederler. Külleme mantarlarının sporları + 23 0C’de çimlenirler. Seralardaki nem ve sıcaklık mantar sporlarının çimlenmesi için ideal bir ortam oluşturur.

398

Şekil: Gül hastalıkları ve zararlıları


Resim: Güllerde külleme

Seralarda külleme hastalığını en aza indirebilmek için; • • • •

Akşam saatlerinde seralar havalandırılarak nemli ve sıcak havanın dışarıya atılması sağlanmalıdır. Sisleme ile sulama yapılmamalıdır. Hastalıklı dallar budanarak seradan uzaklaştırılmalıdır. Sera toprağı havalandırılarak topraktaki fazla nem dışarı atılmalıdır.

Külleme hastalığı ile mücadelede çevre koşullarının düzenlenmesi hastalığa karşı alınan önlemlerin doğru ve zamanında uygulanması ilaçla mücadelenin başarısını artırır. Gül fidanlarının budanması ile birlikte ilaçlama yapılmaya başlanır. İlaçlama 7-14 günde bir yapılmalıdır. İlaçlama için sabah erken saatler uygundur. Ayrıca sera içi sıcaklığın normal olduğu zamanlar ilaçlama yapılmalıdır. Mücadelede kükürtlü ilaçlardan faydalanılır.

Karaleke (Diplocarbon rosae): Hemen her yerde görülebilen önemli bir hastalıktır. Karaleke yapraklar üzerinde kahverengiden siyaha dönen düzensiz yuvarlak lekeler şeklindedir. Bu lekeler çevresindeki dokuyu sarartarak yaprakların da sararmasına neden olur. Zamanla 1-1.5 cm iriliğinde olan siyah lekeler yaprağın her tarafını sarabilir. Güllerde yapraklar dökülmeye başlar. Gonca kalitesi ve iriliği azalır ve goncalar kurur. Zararlı bitkinin bütününe yayılabilir ve bitki verimini düşürür. Hastalık aynı zamanda taç yapraklarda kırmızı noktalar veya şekil bozukluğu da meydana getirebilir. Dallarda ve dikenlerde de siyah lekeler hâlinde hastalık görülebilir. Karaleke sporları güllerin dinlenme dönemlerinde dallar üzerinde ve toprakta bulunur. Uygun ortam şartlarında ise enfeksiyon hastalığı meydana getirirler.

Gül yapraklarında kara leke

Karaleke hastalığı ile mücadelede şunlara dikkat edilmelidir: • Güller sağlıklı beslenmeli, gübrelemeye dikkat edilmelidir. • Hasta yapraklar budanmalı ve seradan uzaklaştırılarak yakılmalıdır.

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 399


Gül Şehri DİYARBAKIR • • • • •

Sera nemi %60 dolayında tutulmalıdır. Sera sıcaklığı sabit tutulmalıdır. Gül fidanları sık dikilmemelidir. Karaleke hastalığına dayanıklı çeşitler dikilmelidir. Gül mildiyösü (Peronospara sparsa): Güllerde yaygın görülen bir hastalıktır. Genç bitkilerde yaprak ve dallar üzerinde, çiçek sapında, gonca ve çanak yapraklarda görülür. Bu hastalık yapraklarda koyu kırmızıdan siyaha kadar değişik renklerde görülebilir. Yapraklar üzerinde şekilsiz lekeler oluşturur. Lekeler hızlı olarak yayılır. Yapraklar dökülür. Gül mildiyösü nemli ortamları sever. Yaprak altlarında spor yığınları yapar. Kuru havalı ortamlarda ise yayılma az olur.

Resim: Gül yapraklarının alt ve üst yüzeylerinde mildiyö

400

Resim: Gül goncasında mildiyö

Bu hastalıkla mücadele etmek için; • Bitki dikiminden önce toprak buharla veya kimyasal maddelerle dezenfekte edilmelidir. • Sera içi iyi havalandırılmalı ve fazla nemli olmamalıdır. • Kimyasal mücadele için ilaç kullanılmalıdır. • İlaçlama yapılırken yaprakların alt yüzü de ilaçlanmalıdır. • Gül pası (Phragmodium mucronatum): En önemli gül hastalığıdır. Mücadele zamanında yapılmazsa bitkiyi ilk yılda öldürebilir. İlkbahar aylarında yaprakların altlarında pas renkli küçük benekler şeklinde görülür. Yaprakların üst kısmında ve dallarda ise dışı pembe içi portakal rengi daireler şeklinde görülür. Gül pası mantar hastalığı olup, mantarlar dallar üzerinde


bir kaç yıl yaşayabilir. Mantar bulaşmış dallar bulaşma yerinden yarılarak dipten kuruyabilir.

Resim: Yapraklarda ve gövdede pas

Gül pası sporları yaz aylarında görülür ve portakal rengindedir. Yaprakların altında kese oluşturur. Ağustos ayından itibaren ise siyah renkli sporlar oluşmaya başlar. Bu sporlar kış soğuklarına dayanıklıdır. İlkbaharda çimlenirler. Gül pası ile mücadele etmek için şunlara dikkat edilmelidir: • Hastalık görüldüğünde hemen ilaçlama yapılmalıdır. Yaprağın her iki yüzü ilaçlanmalıdır. • Hastalıklı dallar budanmalı ve hastalıklı yapraklarla ortamdan uzaklaştırılmalıdır. • Sera içi nem düşük olmalı ve iyi havalandırma sağlanmalıdır. • Hastalıklı bahçelere girilmemelidir. • Hastalıklı bitkilerden aşı gözü ve fidan alınmamalıdır. • Kurşuni küf (Botrytis cinerea pers): Bitkiler bu hastalığa tomurcuk açmak üzere

iken yakalanır. Gül goncaları kahverengileşir, yumuşar ve çürüyerek dökülür. Bazen açılmış çiçeklerde de hastalık görülebilir. Taç yapraklar kahverengileşir ve çürür. Bu hastalık gri renkli tabaka oluşturarak diğer hastalıklardan ayrılır. Bu durumdaki mantar sporları en ufak hareketle patlayarak çevreye yayılır. Bu hastalıkla mücadele etmek için; • Seralarda ışık miktarı iyi ayarlanmalıdır. • Havalandırma iyi yapılmalıdır. • Fidanlar sık dikilmemelidir. • Sera içi fazla nemli olmamalıdır. • Azotlu gübre kullanımında dikkatli olunmalıdır. Fazla azot hastalığın yayılmasını kolaylaştırır. • Sera içindeki hastalıklı yapraklar derhal uzaklaştırılmalıdır.

Resim: Goncalarda ve dallarda kurşuni küf

Siyah küf (Chalariopsis thislavicides): Çelik ve aşı gözlerinde görülen bir hastalıktır. Çeliklerin kesik yüzeylerine yerleşerek siyahlaştırır. Göz aşısında da görülür. Aşı gözü siyahlaşır. Aşı yerinde gelişme görülmez. Has-

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 401


Gül Şehri DİYARBAKIR talığın yeni bulaştığı kısımlar beyaz grimsi bir misel tabakası ile kaplanır. Daha sonra renk koyulaşır ve kahverengine döner. Siyah küf mantarı su yolu ile bulaşır. Toprakta da bir yıl yaşayabilir. Siyah küf mücadelesinde şunlara dikkat edilmelidir: • • • • •

Dayanıklı anaç yetiştirilmelidir. Çelikler zaman kaybedilmeden köklendirme ortamına alınmalı veya toprağa dikilmelidir. Çelikler hemen dikilmeyecekse soğuk hava depolarında bekletilmelidir. Köklü bitki ve kalemler ise dikimden önce bir ölçü formaldehit ile 320 ölçü su karışımı içinde 2 saat bekletilmelidir. Solgunluk hastalığı (Verticillium spp): Bitkilerde gelişim esnasında aniden solma ve ölme görülebilir. Bu bitkiler incelendiğinde gövdenin odun dokusunda renk değişimi meydana geldiği ve tahrip olduğu görülür. Bu hastalık bitkilerde aşağıdan yukarı doğru ilerler. Önce alt yapraklar hastalanır. Bitki tüm alt yapraklarını dökebilir. Köklerin iletim demetleri hastalanır ve tıkanır. Hastalık yaz ve sonbahar aylarında etkindir.

Hastalıkla mücadelede şunlara dikkat edilmelidir: • Dikimden önce toprak sterilizasyonu yapılmalıdır. • Hastalıklı yerlerden çelik ve diğer malze-

402

• •

meler alınmamalıdır. Hastalıklı bitkiler ortamdan derhal uzaklaştırılmalıdır. Hastalık görülen ortamlarda ilaçlama yapılmalıdır.

Virüs hastalıkları: Seralarda önemli zararlara yol açabilirler. Aşı ve çeliklerle yayılabilirler. Hastalık belirtisi virüs çeşidine bağlı olarak değişir. Yapraklarda sarı renkli benekler oluşabildiği gibi yaprak kenarlarında kıvrılmalar meydana gelebilir. Virüsler seralarda verimi ve kaliteyi düşürebilir.

Resim: Yapraklarda virüs

Virüslerle mücadelede şunlara dikkat edilmelidir: • Hasta bitkiler seralardan uzaklaştırılmalıdır. • Virüslere dayanıklı anaçlar tercih edilmelidir. • Yabancı ot temizliğine önem verilmelidir. • Yaprak bitleri gibi zararlılarla düzenli mücadele edilmelidir. • Seralarda kullanılan araç ve gereçlerin sterilizasyonları yapılmalıdır.


Gül yetiştiriciliğinde karşımıza çıkan en büyük sorunlar “Kör Sürgün” ve “Bozuk Baş” oluşumudur. 1.Kör Sürgün: Güllerin generatif gelişmeye başlaması gerekirken, vejetatif devrede kalarak yaprak açmaya devam etmesi, böylelikle sapın ucunda çiçek meydana gelmemesi olayıdır. Yüksek ışık intensitesi ve yüksek sıcaklık ile kör sürgün arasında ters bir orantı vardır. Işık intensitesi ve sıcaklık arttıkça kör sürgün oranı azalmakta (% 14-15),tersi durumunda %40’a yükselmektedir. Bununla beraber 21 C nin üzerindeki sıcaklıklarda kör sürgün oranı tekrar artış göstermektedir. Ayrıca, gece-gündüz arasındaki sıcaklık farkının yüksek olması da kör sürgün oranını arttırır. Budama şekli de kör sürgün oranına etki eden önemli bir faktördür. Kuvvetli budama zayıf budamaya göre kör sürgün oranını artmasına nedendir. 2.Bozuk Baş: Gül tomurcuklarının ortasındaki petallerin tam olarak gelişemeyerek yassı ve ondüleli bir şekil almasıyla ortaya çıkar. Bozuk baş oranı da kör sürgünde olduğu gibi düşük sıcaklık, zayıf ışık intensitesi ve kuvvetli budama ile artış göstermektedir. Güllerde en çok görülen Külleme, Pas, Mildiyö, Yaprak ve Sap Lekesi, Siyah Leke, Kök Çürük-

lüğü gibi hastalıklar ve Gül Pseuronu, Afidler, Gül Filiz Arısı, Gül Kabuklu Biti vb. zararlılara karşı kültürel ve kimyasal savaş yapılmalıdır. Bunun için; genel olarak işletmelerde temizliğe çok dikkat edilmeli, toprak ve sera dezenfekte edilmeli serada havalandırma sağlanmalı, fazla nemden daima kaçınılmalı, fazla azotlu gübre kullanılmamalı, gece-gündüz sıcaklık farkının çok olmamasına dikkat edilmelidir. Kimyasal savaş olarak özellikle Mildiyö ve Küllemeye karşı sık sık kükürtlü preparatlar ve organik fungusitlerle ilaçlama yapılmalıdır. Gül Filiz Arısı( Syristaparreyssi Spin.) (Hym.: Cephidae ) Zirai Mücadele Teknik Talimatı 1. Tanımı ve Yaşayışı: Ergin 20 mm boyda ve parlak siyah renktedir. Vücudun üst kısmında kirli sarı renkte üçgen biçiminde bir leke vardır. Kanatlar sarımsı şeffaf ve duman rengindedir. Kanat damarları siyahtır. Larva fildişi renginde ve "s" şeklindedir. Abdomen sonunda kahverengi bir çıkıntı vardır. Olgun larva 20 mm uzunluktadır. Yumurtaları parlak saman sarısı renkte ve oval şekillidir. Kışı olgun larva halinde gül sürgünü içinde geçirir. İlkbaharda prepupa olurlar. Pupa evresi 10-15 gündür. Erginler açtıkları yuvarlak deliklerden bulundukları sürgünleri terk ederler. Mayıs ayı içinde uçuşan erginler bir yıllık gül sürgünleri içine yumurta koyarlar. İçine yu-

Gül Şehri Diyarbakır Sempozyumu 24 Mayıs 2011 403


Gül Şehri DİYARBAKIR murta konan sürgünlerin uç kısımları derhal aşağı doğru sarkar ve bir iki gün içinde uçtan kurumaya başlar. Yumurtalar genel olarak 6-8 gün içinde açılırlar. Çıkan lavalar sürgün içinde özü yiyerek aşağı doğru inerler ve özü yenmiş sürgün içinde kışı geçirirler. Zararlı yılda bir döl verir. 2. Zarar Şekli, Ekonomik Önemi ve Yayılışı Larvaları bir yıllık sürgünlerin öz kısmında yaşar ve bu sürgünleri tamamen kuruturlar. Yumurta konan sürgün uçları bir iki saat sonra porsur, aşağıya doğru bükülür ve solmaya başlarlar. Kuruma larvanın aşağı doğru ilerlemesine paralel olarak ilerler. Burdur ve Isparta Bölgesi yağ güllerinde önemli bir zararlıdır. Zararlının Burdur, Isparta, Ankara, Konya Adana, Afyon ve Diyarbakır gül alanlarında bulunduğu tespit edilmiştir.

4. Doğal Düşmanları Ve Etkinlikleri Saptanmamıştır.

Kullanılacak İlaçlar ve Dozları: Gül Filiz Arısı(Syrista Parreyssi Spin.)(Hynı.: Cephidael)'Na Karşı Tavsiye Edilen İlaçlar Etkili madde Formülasyonu Dozu (Preparat) Parathion - methyl. 360 g/1 EC 100 ml Azinphos-methyl, % 25 WP 200 g 1. 5.2.2.Kullanılacak Alet ve makinelar Sırt pülverizatörü 2. 5.2.3.İlaçlama Tekniği Ergin çıkışı izlenerek ilk ilaçlama, bundan 1520 gün sonra da ikinci bir ilaçlama yapılmalıdır. Güllüklerin her tarafının özellikle sürgün uçlarının iyice ilaçlanmasına dikkat edilmelidir. İlaçlama günün serin saatlerinde yapılmalıdır.

5. Mücadelesi 5.1. Kültürel Önlemler Güllüklerde kış sonu temizliği yapılırken zararlının içinde kışladığı özü yenmiş kuru gül dalları özün bulunduğu kısımdan kesilerek hemen yakılmalıdır. Zararlı sürgün içinde ya-

6. Uygulamanın Değerlendirilmesi İlaçlamadan 7 gün sonra güllüklerin ilaçlı ve ilaçsız kısımlarından tesadüfen alınan 100 sürgün kontrol edilerek sürgünlerde canlı larva bulunup bulunmadığına bakılarak bulaşma oranı tespit edilir. Elde edilen sonuçlar, ilaç-

3. Konukçuları Yağ ve Süs gülleri esas konukçularıdır.