Page 1


İlim ve Fazilet Vakfı Başkanımız Mahmut Ekşi “40 yıldır Faziletli nesiller yetiştirmek için gayret gösteriyoruz.” İlim ve Fazilet Vakfı Başkanımız Mahmut Ekşi, Fazilet Eğitim Kurumlarının 20122013 Eğitim ve öğretim yılı II. Dönem açılışı sırasında Fazilet Üç kuşak dergimize bir demeç verdi. Demecinde öğrencilerimize seslenen ilim ve Fazilet Vakfı Başkanı Mahmut Ekşi; “ 40 yıldır Faziletli nesiller yetiştirmek için gayret gösteriyoruz. Eğitim aşkımız kuşaktan kuşağa devam edecektir. ” Dedi. Vakıf başkanımızın demecinin tam metnini aşağıda sunuyoruz. Sevgili Faziletli evlatlarımız; 40 yıl önce Üsküdar’da temelleri atılan vakfımız, Fazilet Okullarını açarken “İyi insan iyi toplum” idealleriyle yola çıktı. Vakfımızı, milli ve manevi değerlerimize yürekten bağlı büyüklerimiz ve arkadaşlarımızla, ilmin geniş kitlelere yayılması ve toplumda faziletli nesiller yetiştirmek amacıyla kurduk. 40 yıldır faziletli nesiller yetiştirmek için gayret gösteriyoruz. Bu hayırlı işe girişirken hiçbir zaman dünyevi bir kazanç ve beklentiler içersinde olmadık. Bilakis hepimiz imkânlarımızı bu amaçlar doğrultusunda sarf ederek, bilgi beceri ve mali imkânlarımızı harekete geçirdik. Her türlü kısır çekişmelerden uzak durarak birbirimizle kenetlendik ve ideallerimize uygun eğitim ve öğretim faaliyetleri yapılabilsin diye elimizden gelen gayreti gösterdik. Rahmetli amcam Sefer Ekşi, ilk başkanımız Abdullah Yazıcı hocamız, büyüklerimiz ve onlarca arkadaşımızla birlik ve beraberlik içinde Fazilet camiasını oluş-

turduk. İhlâsla yola çıkmıştık. Vatan ve millete hizmet uğrunda bir ilim meşalesini yakmanın heyecanını taşımaktaydık. Hedefimiz,” Ufka bakan değil ufkun ötesini görmeye çalışan” bir nesil yetiştirmekti. Çünkü bizler, ilk emri “oku” olan bir dinin mensuplarıyız. İlmi nerede bulursa alan ve milletinin hizmetine sunan bir anlayışı taşıyoruz. Einstein’ın “ilimsiz din kör, dinsiz ilim topaldır” derken ortaya koyduğu hassasiyet, bizimde şiarımızdı. Değerli öğrenciler… Fazilet Okullarının kurulduğu yıllar da Milli ve manevi yönden eğitime ağırlık veren özel okul yoktu. Olsa da etkili değildi. Oysa çağdaş bilgi ve becerilerle donanmış, ahlaklı, vatansever iyi dil bilen fazilet sahibi nesillere şiddetle ihtiyaç vardı. Gerçektende fazilet bu alanda büyük bir boşluğu doldurdu ve türünün ilk örneği oldu. Benzerleri de bu ocaktan yetişti. Bu gün övünerek söyleyebilirim ki, Fazilet eğitim Kurumlarının Üsküdar ve Pendik kamp üslerinden mezun olan

öğrencilerimiz 8. 000 kişiye ulaşmış bulunmaktadır. Vatanına, bayrağına, milletinin değerlerine bağlı yüzlerce doktor, mühendis, Avukat, işletmeci ve işadamı mezunumuz, yetişmiş insan gücü olarak Türk Milletine hizmet veriyor. Sevgili Öğrenciler… Bahsini ettiğim bu seçkin mezunlarımız üstün nitelikleriyle tebarüz etmişti. Faziletli öğrencilerimiz, imrenilen davranışlarıyla herkes tarafından beğeni toplayan, ahlaklı, güvenilir, duruşuyla itimat telkin eden, bilgili iyi yetişmiş şahsiyetlerdi. Onlar güzel dilimiz Türkçeyi çok iyi kullanıyor, ana dili gibi İngilizce biliyorlardı. Fazilet camiasının medarı iftiharı olan mezunlarımız, modern dünyanın güzellikleriyle Türk milletinin titizlikle koruduğu manevi değerlerini birleştirmiş bir nesildir. Sevgili Faziletliler Şunu asla hatırlarınızdan çıkarmayınız. Akademik başarılarınız kadar milli ve manevi değerlerimize bağlılık ve hassasiyetiniz, bizim için çok değerlidir. Size güveniyor ve sizi önemsiyoruz. “Sevgili yavrularım; öncelikle ailenize sonra vatanınıza, milletinize, İslam âlemine ve insanlığa faydalı bireyler olmalısınız. ” Vakfımız, idarecilerimiz ve öğretmenlerimiz sizlerin en güzel bir biçimde yetişmesi için azami gayreti göstermektedir. Sizleri yarınlarımız olarak görüyoruz. Bu duygu ve düşüncelerle hepinizi sevgiyle selamlıyor ve ikinci dönemde başarılarınızın artarak devamını diliyorum.

1


FAZİLET EĞİTİM KURUMLARI GENEL MÜDÜRÜ

VELİ ŞİRİN 1. Sayın genel müdürüm bize kendinizi tanıtabilir misiniz? Ben 1952 yılında Afyonkarahisar ili, Sandıklı ilçesi, Yavaşlar kasabasında doğdum. 1963–1969 yılları arasında Eskişehir Yunusemre İlköğretmen okulunda okudum. 1969-1974 yılları arasında da İstanbul Çapa Yükseköğretmen okulu ile birlikte İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih bölümünde tahsilime devam ettim. Tahsil yıllarımdan sonra da öğretmenlik ve idarecilik yaparak bu günlere geldim. 2006 yılında resmi kurumlardaki görevimden emekli olduktan sonra İlim ve Fazilet Vakfı Eğitim Kurumlarında Genel Müdür olarak vazifeye başladım. Gördüğünüz gibi halen bu vazifeyi sürdürüyorum. Meslekteki kıdemim 37 yıldır. İstanbul Üniversitesinde Tarih dalında yüksek lisans yaptım. 1972 yılından itibaren tarih ve kültür konularında pek çok dergilerde yazılar yazdım. 1986-1988 yıllarında (Tarih, Lise l,ll,lll. Ders Kitaplarını) yazdım. Bu eserlerim 2000 yılına kadar okullarda okutuldu. Yayınlanan eserlerim şunlardır: • Lise lll Tarih ders kitabı 1986. • Lise ll Tarih des kitabı 1988. • Lise l Tarih ders kitabı 1988. • Anahatları ile Siyasi ve Kültürel Osmanlı Tarihi, İst. 1996, 2000, 2004 • Seraskerlik ve Yeniçeri Ocağının Kaldırılması, İst. 2003 • Açıklamalı Tarih Atlası, Özyürek Yay. İst. 1996. (Halen İlk ve Orta dereceli okullarda okutulmaktadır. ) • Tarih Yazıları, Biyografi. net yay. 2010.

2

Bir öğrencinin başarısında, gelişiminde derslerini iyi çalışması, öğrenmesi kadar sosyal, kültürel, sportif faaliyetlere katılmasının da büyük önemi vardır. • Pınar Yazıları, Biyografi. net yay. 2010. (Kültür Bakanlığınca resmi kütüphaneler için satın alınmıştır.) • Anahatları ile Siyasi ve kültürel Avrupa tarihi, Biyografi, 2011. (Kültür Bakanlığınca resmi kütüphaneler için satın alınmıştır.) Küçüklüğümden bu yana öğretmenlik mesleği içinde yoğruldum. Sizler gibi faziletli genç nesiller yetiştirmek ve bu şekilde aziz Türk Milletine hizmet etmek en büyük emelimdir. 2. Fazilet Eğitim kurumlarının misyonundan bahsedebilir misiniz? İlim ve Fazilet Vakfı’nın ve onun kurduğu bir kurum olarak Fazilet Eğitim Kurumlarının temel görevi “yeni nesillerin faziletli insanlar olarak yetiştirilmesidir”. Bunun için millî ve manevî değerlerimizin öğretilmesine büyük önem vermekteyiz. Ayrıca yeni nesillerin modern bilgiyle donatılması, dünyadaki gelişmelere açık, bilgili, olması da çok önemlidir. Bu konularda akıl ve ilim kavramları öne çıkmaktadır. Biz, siz gençlerin insanlığın ulaştığı ilmî seviyeyi yakalamanızı ve bu yolda aklınızı iyi kullanmanızı istiyoruz. 3. Sizce özel okulların eğitim hayatındaki yeri ve önemi nedir?

Türkiye’deki Özel okullar da bütün diğer okullar gibi milletimizin evlatlarına hizmet veren okullarıdır. Türkiye genelinde ilk ve orta dereceli okullar içinde, Özel okulların öğrenci sayısı bakımından oranı %3 civarındadır. Yani Türkiye’de 16 milyon civarında öğrenci bulunmaktadır ve bunun 350 bin kadarı özel okul okullarda okuma imkânına sahiptir. Siz şunu iyi kavramalısınız ki 16 milyonda 350 bin kişinin içindesiniz. Şansınızı ona göre değerlendirin. Şu anda devlet okullarında sınıf mevcutları 40 civarında, en aşağı düşenler bile 35 civarında ama sizler 20 kişilik sınıflarda okuyorsunuz. Bu ne demek; öğretmen sizinle daha çok ilgilenebiliyor. Okulda size düşen alanlar daha fazla oluyor. Yani siz bir devlet okulunda olsanız spor salonundan, sınıftan, bahçeden, konferans salonundan, halı sahadan vb. size düşen pay daha az olacaktır. Ayrıca yemekhane, kantin gibi imkânlardan daha çok ve daha iyi faydalanabiliyorsunuz. Bu sebeplerle özel okullar, Türk Milli Eğitim sistemi içinde ilerlemeyi, gelişmeyi, daha iyi eğitimi temsil etmektedir. 4. Eğitimde başarılı olmak için nelere ihtiyaç vardır? Tahsil hayatında başarılı olmanın birinci yolu çalışmaktır. “Çalışmak” kavramı tek başına anlaşılması zor olduğu için başına bir, iki kavram daha ilave etmemiz gerekir: İlmî usullerle (bilimsel yollarla) ve disiplinli olarak çalışmak. Bunun yanı sıra zamanı iyi kullanarak çalışmak da çok önemlidir. Öyle biriktirip biriktirip tam imtihan sırasında çalışmayacaksı-


nız. Her gün yarım saat çalışan bir öğrenci çok başarılı olur. Her gün saati koyacak, yarım saat çalışacak ama her gün çalışacak. Eğer her gün çalışırsa düzenli olur, geriye bir şey bırakmaz. Bütün işlerini zamanında yapar. Başarının bir diğer unsuru ise kararlılıktır. Kararlı olmadan başarılı olunmaz. “Kararlı olmak” ne yapacağını iyi bilmek, nereye doğru gideceğini iyi bilmek, sabırlı olmaktır. Bütün bunların yanı sıra: -- Çevrenizdeki her şeyi yaratandan ötürü sevmek; -- Onlara saygı duymak, haklarına riayet etmek, onları birer emanet gibi görüp sahip çıkmak, -- Her işte olduğu gibi, metanetli davranmak, yani sabırlı olmak; -- Sanki dünyayı sırtınızda taşıyormuşçasına mesuliyet (sorumluluk) duymak, -- Kanaatkâr, fedakâr, vefakâr davranmak lazımdır. Başarının sırları demek ki bilimsel çalışmak, kararlı olmak, disiplinli olmak, zamanı iyi kullanmaktır ve yukarıda sıralamaya çalıştığımız ilkelerdir. 5. Spor faaliyetleri ve sosyal –kültürel aktivitelerden neler anlamalıyız? Bilindiği gibi pek çok etkinlikler (aktivite) yapıyorsunuz. Mesela bir çok öğrenci folklora katılıyor, Müzik dersinde koroya dâhil oluyor, Beden Eğitimi dersinde takımlara katılıyor. Resim dersinde ve diğer sosyal derslerde pek çok faaliyetler yapıyorsunuz. Anma ve kutlama günleri yapıyorsunuz. Yine çeşitli geziler yapıyorsunuz. İşte bunlar sportif, sosyal ve kültürel faaliyetlerdir. Sizlere düşen mümkün olduğunca bu faaliyetlerin hepsine katılmanızdır. Yani bir öğrenci diyelim ki 10 tane etkinlik varsa, bunların ne kadarına katılırsa o kadar faydalı olur. Mesela Mehmet Akif günü mü yaptınız? Çanakkale günü mü yaptınız? Şiir günü mü yaptınız? Öğretmenlerinizden görev istemeli ve çalışmalara katılmalısınız. Bir öğrencinin başarısında, gelişiminde derslerini iyi çalışması, öğrenmesi kadar

sosyal, kültürel, sportif faaliyetlere katılmasının da büyük önemi vardır. 6. Deneyimli bir öğretmen ve idareci ayrıca seçkin bir aydın olarak biz “Fazilet Eğitim Kurumları” öğrencilerine neler tavsiye edersiniz? Okulunuzun bütün faaliyetlerine katılmanızı tavsiye ediyorum. Böylece iyi yetişecek kendinize faydalı olacaksınız, ailenize faydalı olacaksınız, memlekete faydalı olacaksınız, Türk Milletine faydalı olacaksınız ve nihayet insanlığa faydalı olacaksınız. Yaşadığınız dünyaya da, çevreye de zarar vermeyeceksiniz. Çevreyi de koruyacaksınız. Mesela su üzerinde duralım. İnsan hayatı için su çok önemlidir. İşte bu noktada sizlere önemli bir olaydan bahsetmek isterim. İslamiyet’in ilk yıllarında Yüce Peygamberimizin yanındaki arkadaşlarından biri abdest alırken fazla su harcamış ve bunun üzerine Peygamberimiz, fazla su harcamaması gerektiği hakkında onu uyarmıştı. O sahabe: “Ya Resullah bir nehir kenarında da olsak yine öyle mi yapalım?” diye sorunca,

üniversitelere gireceksiniz sonra da bir doktor, öğretmen, psikolog olacaksınız. Meslek sahibi olacaksınız. Meslek sahibi olmak çok önemlidir. Meslek sahibi olmayan kişi şöyle söyler: “Sen ne yaparsın?”derler. Der ki: “Ben her işi yaparım. “Her işi yapan adam meslek sahibi olmaz. Meslek sahibi olan insan ben doktorum, ben avukatım der. Söz gelimi ben tarih öğretmeniyim, tarihçiyim.

Peygamberimiz “evet, bir nehir kenarında da olsanız öyle yapın, israf haramdır” demiştir.

Sizlerin sorumluluk sahibi olmanızı tavsiye ederim:

Yeryüzünde susuzluk çeken pek çok ülke vardır. Fazilet Eğitim Kurumları olarak, bilhassa Anadolu lisesi ve Fen Lisesi öğrencilerimizin katkıları ile böyle bir ülkeye Afrika’da Çad ülkesine yardım da bulunduk. Üç su kuyusu açılmasını sağladık. Şimdi oralarda Fazilet Kuyuları insanlara temiz su sağlıyor. Etrafımızda her şeye faydalı olan bir insan olmalıyız. Tabi başta kendinize. Kendini kurtaramayan başkasını kurtaramaz. Evvela kendinizi kurtaracaksınız. Mesela bir yabancı dil öğreneceksiniz, notlarınız iyi olacak, bundan sonra liseleri bitirip güzel

• Yaratana karşı sorumlu olun, • Anne-babaya karşı sorumlu olun, • Yakınlara, akrabalara karşı, sılaya karşı sorumlu olun, • Vatana, millete, köyüne, şehrine karşı sorumlu olun, • İnsanlığa karşı sorumlu olun, • Nihayet dünyaya, bütün varlığa karşı sorumlu olun. Sorumlu olmak ise; sevmek, saygı duymak, sadakat göstermek, sabırlı olmak ve böylece saadete (mutluluğa) ulaşmak ve selamete çıkmak (ebedi kurutuluşa) mümkündür. İşte size tavsiyelerim. Başarılar dilerim. Röportaj: A. Burak Dedeoğlu, Özgür A. Gezici, Kadir Meriç Yüce, Melik T. Pala, Berire Yılmaz

3


RÖPORTAJ

YAŞAYAN “EFSANE”:

İSKENDER PALA Röportaj: Sadi Kopuz / 8A •Tarihimize yoğun ilgi duyan bir öğrenci olarak eserlerinizin sıkı bir takipçisiyim. Son eseriniz Efsane’yi de bir solukta okudum ve Barbaros Hayreddin’e, atalarımıza bir kez daha hayran oldum. Efendim, kitaplarınızın konusu çoğunlukla tarihle alakalı, bunu nasıl açıklarsınız?

Prof. Dr. İskender Pala (1958 - .... )

08 Haziran 1958 Yılında Uşak’ta doğdu. Cumhuriyet İlkokulu ve Kütahya Lisesi’nde öğrenim gördü. 1979 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ni bitirdi. 1983 yılında Divan edebiyatı dalında doktor, 1993 yılında doçent ve 1998 yılında profesör oldu. Ortaokul ve liseler için Türkçe ve Edebiyat ders kitapları yazdı. Türk Silahlı Kuvvetleri’nde çalıştığı yıllarda Osmanlı Deniz tarihiyle ilgili araştırmalarda bulundu ve bir kısmını kitaplaştırdı. Divan edebiyatının halk kitlelerince anlaşılabilmesi için edebiyat ve sanat dergilerine yönelik vulgarize denemeler, hikayeler, fıkralar ve edebiyat araştırmacısı olarak çeşitli ansiklopedi ve dergilerde bilimsel ve edebi makaleler yayımladı. “Divan Şiirini Sevdiren Adam” olarak tanınan İskender Pala, İstanbul Kültür Üniversitesi’nde öğretim üyesidir. “Divan Şiirini Sevdiren Adam” olarak da tanınan İskender Pala, Türkiye Yazarlar Birliği Dil Ödülü’nü (1989), AKDTYK Türk Dil Kurumu Ödülü’nü (1990), Türkiye Yazarlar Birliği İnceleme Ödülü’nü (1996) aldı. Hemşehrileri tarafından “Uşak Halk Kahramanı” seçildi. Babil’de Ölüm İstanbul’da Aşk, Katre-i Matem ve Şah&Sultan adlı romanlarının baskıları yüz binlere ulaştı, pek çok ödül aldı. ESERLERİ: Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü • Kronolojik Divan Şiiri Antolojisi • Akademik Divan Şiiri Araştırmaları • Divan Edebiyatı • Atasözleri Sözlüğü • Müstesna Güzeller • Şairlerin Dilinden • Aşina Güzeller • Ah Mine’l-Aşk • Efsane Güzeller • Kudemanın Kırk Atlısı • Kırklar Meclisi • Şiirler Şairler Meclisler • Şi’r-i Kadim • …Ve Gazel Yeniden • Perişan Gazeller • Peri-şan Güzeller • İki Dirhem Bir Çekirdek • Ayine • Gözgü • Tavan Arası • Kahve Molası • Güldeste • Gül Şiirleri • Hayriyye • Hilye-i Saadet • Babil’de Ölüm İstanbul’da Aşk • Kadılar Kitabı • Kırk Güzeller Çeşmesi Kitab-ı Aşk • Kırk Ambar • Mir’at • Leyla • ile Mecnun • Dört Güzeller • Katre-i Matem • Mevlid • İki Darbe Arasında

4

Bu çağın insanları eğlenmeyi öğrenmekten daha çok seviyor. Öğrenmeye değil, eğlenmeye para ayırıyor. O zaman insanlara bilgiyi ,eğlenceli hale getirerek sunmak, insanları eğlendirmek lazım. Yine Bugünün dünyası, kültürlerin çatıştığı ve kimliklerin öne çıktığı bir dünya. Herkes kendi kültür ve kimliğinin üstünlük mücadelesini veriyor. Kültür ve kimliğin ilk göstergesi, o kültür ve kimliği besleyen bir tarihe sahip olmak, tarihi bilmektir. Ömrüm varsa eğer, ben de yine tarihi romanlar yazmaya, gençlerimizi bu konuda zihnen beslemeye devam edeceğim. Eğlendirerek öğretmek benim yazarlığımda insanlara ulaşabilmenin ön koşulu haline gelmiştir. • Son eseriniz “Efsane” adlı romanınızda da kahramanınız yine tarihimizden mümtaz bir şahsiyet: Barbaros Hayreddin. Nasıl oluştu bu seçiminiz? Askeri yaşantımın bir bölümünde Deniz Müzesi’nde çalışırken Hızır Reis’in türbesinin anahtarları benim sorumluluğum altındaydı. Zamanla aramızda manevi bir bağ (Ruhuna Fatiha okumaktan olsa gerek.) oluştu. Kendisini rüyalarımda görürdüm, onunla konuşurduk. Atalarımızdan bir büyüğümüze teşekkür gibi görüyorum bu romanları; çünkü kendilerine çok şey borçluyuz.

• Efsane’de okuyucular neler bulacaklar, kısaca anlatır mısınız? Efsane, dolu bir roman. Kitabın kapağında da belirtildiği üzere bu kitap bir Barbaros Hayreddin romanı. Ancak baş kahraman belli olsa da bu kitabın şöyle bir özelliği var, Efsane’de herkes bir kahraman. Tarihin şanlı şöhretli zamanlarına ait insanların yaşamları var bu kitapta, bazen acıyla, bazen de mutlulukla yaşanmış hayatlar… Efsane, İspanya - Osmanlı - Cezayir Tunus arasındaki olayları özetliyor. Bu kitap ne sadece aşkı anlatıyor ne de sadece kavgayı… Efsane, tüm yönleriyle o dönem hayatını kuşatan ve okura sunan bir kitap. Efsane, aslında bir Akdeniz tarihi olarak da okunabilir bir eser oldu Kitap, Midilli’de Yakup Ağa ve dört oğlunun, Oruç, Hızır, İshak ve İlyas’ın hikayesi ile başlıyor. Kitabın şüphesiz odak noktası Barbaros Hayreddin Paşa. İlmiyle, yiğitliğiyle, merhametiyle, inancıyla Osmanlı Kaptan-ı Derya’sı, Cezayir Sancak Beyi, payitahtın ve Kanuni’nin denizlerdeki gölgesi, Cemayma Hatun’un en kıymetlisi Hayreddin… Benim için Barbaros irade demek; strateji, ideal adamı ve vizyon demek. Ama Doria da ondan aşağı değildir. Siyaset adamı, asilzade ve plan yapmakta çok usta biri. O da sabırlı ve adımlarını sağlam atıyor. Sonuçta biri Doğu’nun, diğeri Batı’nın kahramanı. Tabii birinin ardında Devlet-i Ebed-müddet Osmanlı, diğerinin ardında Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu var. Yani Doria ile Barbaros’un savaşı, tam da dünyanın iki hâkim gücünün savaşıdır.


Aynı zamanda kitabı okuduktan sonra ciddi anlamda bir denizcilik bilgisine de sahip olmak mümkün •Kitabınızda büyük bir aşk hikayesi anlatılıyor. Bu aşkın kahramanı Billure’den ve aşkından da biraz bahseder misiniz? Zulme uğrayan Endülüslü bir delikanlı ile Anadolu’dan kaçırılıp rahibe olarak yetiştirilmiş bir Türk kızının aşkı. Kitapta bazen içinizi burkan sayfalarda da gezinecek gözleriniz… Billure’nin aşkı, Billure’nin sadakati… Ah Billure ! Gözlerinin kıyısından geçen zaman, sen zamanın kıskandığı tek an olmalısın! Billure’nin gözlerinde köleliğe ve çaresizliğe tanık olacaksınız. Billure’nin yangın yeri ellerinde, yaşananların imzasını bulacaksınız. Saint Alcala ile sırlar dolu bir geçmişin, tükenmez bir sevginin ve de yılmayan bir aşkın da peşinden gideceksiniz . • Efsane’de kral, papalık, Hazreti İsa’ya hangi yönleriyle yer verdiniz? İskender Pala romanlarında, okurun maneviyatına açılan bir yol gizlidir çoğu zaman… Efsane de bu yönüyle insanın maneviyatına, gönlüne ulaşan bir kitap. Kitapta Hıristiyanlık ve Müslümanlık ilişkisi bir sentezle anlatıldı. Semavi bir din olan Hıristiyanlığın, papalık ve aristokrasi içerisinde kutsallığının nasıl sekülerleştiğinden ve gün be gün eriyen yapısından bahsettik. Bununla beraber kitapta engizisyon, kilise otoritesi, papa, kral ve Hazreti İsa üzerine oldukça derin analizler de bulmak mümkün. • Biraz da sizin ustalık sahanız olan “Divan Edebiyatı” hakkında konuşalım mı hocam? Meselâ, bu gelenekten kopuşumuzun sebebi ne olabilir? Söze şikâyet ederek başlamayı pek benimsemem ama buradaki kopuşun sebebi bir tane değil ki… Hayat değişmiş, düşünce değişmiş, kültür değişmiş vs. Ama asıl güçlük, dilin değişmesinde. Bir insan okuduğunu anlamalıdır. Okuduğunu anlayamıyorsa, o zaman kendisine sormalıdır: “Bunu anlamamak benden

mi kaynaklanıyor, yoksa bunu yazandan mı kaynaklanıyor?” diye. . . Biz genellikle kolaycılığa kaçarak ikincisi için oy kullanırız. “Bunu anlamamak benim eksikliğimdir” demeyiz, “Bu şair anlayabileceğim gibi söylememiş” deriz. Bunu dedirtmek için propaganda da yapılmış tabi. Bugünün gençleri divan şiiri ile karşılaştıklarında, hiç itiraf etmeseler de öncelikle şöyle düşünüyorlar: “Şimdi bu şair kim bilir ne kadar derin şeyler söyledi; ben kimim, bunu anlamak kim, boşveer!” İşte açıkça itiraf edemediğimiz asıl büyük problem burada. Bizim eski şairlerimiz bugüne bire bir hitap edecek sözler söylemelerine rağmen, kelimelerimizi değiştirdiğimiz için onları anlamaz olduk. Mazeret için de zihinlerde, “Bu adamlar zaten birtakım üst rütbeli insanlara, padişahlara, vezirlere filân şiir yazıp karşılığında para ve hediyeler alan dalkavuklardı.” gibi gülünç, bugün için artık hiçbir kıymet-i harbiyesi olmayan, çocukların bile güldüğü, bir fikir oluşturuldu. •Siz çok başarılı bir yazarsınız. İyi bir yazar olmanın hayalini kuran gençlere neler söylemek istersiniz? Öncelikle yazmayı seven herkesin kitapla arasında sıkı bir yakınlık olması gerekir. Yazar adaylarının çok fazla kitap okuması, kendilerine öyküneceği bir yazar adının da zihinlerinde belirmesini sağlar. Böylece kendisine nasıl bir yazarı model alacağını bilerek ilk adımı atmış olur. Tabii gençler değişik yazarları da okumalıdır. Bunun sonunda da kendisine ait düşünce ve fikirler üretmesi, kendi bakış açısını ve üslubunu belirlemesi gerekir. •Yazı hayatınızda kendinize örnek aldığınız edebiyatçılar oldu mu? Peyami Safa’yı çok fazla okudum. Hatta bazı cümlelerim Peyami Safa’dan izler taşımaya başladı. Peyami Safa’dan başka pek çok yazarı da okudum; yerli yabancı. . . Bunların içinde Fransız, İngiliz, Rus, Arap yazarlar da var. Okuduğum eserlerde kendi dünyama uygun olan duygu ve düşünceleri sentezleyip

büyük heyecanla okuyucumla paylaşmayı özlerdim. •Çok kitap okumanın biz öğrencilere faydalarını sayar mısınız? Kitap okumak her şeyden önce insana yeni dostlar kazandırır. Çağdaş bir İngiliz yazarını okuduğunda İngiltere’den bir dostun olur, çağdaş bir Rus yazarını okuduğun zaman Rusya’dan bir dostun olur. Bir de bu yatay dostluk haricinde dikey dostluklar vardır; örneğin 16. yüzyıldan bir yazarı okuduğunda geçmişten birilerini öğrenirsin, o dönemleri yaşar gibi olursun. Çok kitap okumayı çok yemek gibi düşünün; ne kadar çok yersen o kadar beslenirsin ve bir o kadar da enerji üretirsin sonra da bu enerjiyi kullanırsın. Çok kitap okumak iyi beslenmek demektir. Zihnimiz beslenir, oluşan yeni duygu ve düşüncelerin ortaya dökülmesi, mecburiyet halini alırsa buna, yazarlık denir. Yazar, beslendiği kaynaklardaki birikimini farklı havzalarla okuyucusuna ulaştırabilen kişidir. •Biz gençlere neler tavsiye edersiniz? Hiç durmadan kitap okusunlar, kitabın zararlısı olmaz. Kitabın hangisinin zararlı olduğunu bilinçli bir okuyucuysa zaten seçer. Mesela iki dirhem bir çekirdek kitabımı okumalısınız, yine OD kitabımı okumalısınız. Benim kitaplarımın haricinde Yunus Emre’nin şiirlerini okumalısınız, Mehmet Akif Ersoy’un şiirlerini okumalısınız. Türk yazarları kadar yabancı yazarları da okumalısınız. Bunları okumadan geleceğe hazırlanılmaz. Yetkin insanlar, başarılı insanlar olmak istiyorsanız çok okuyacaksınız ve okuduklarınızı analiz edebileceksiniz. Farklı kültürlerden okuyacağınız kitapları kendi öz kültürünüzle birleştirerek çağdaş, günümüz insanın ihtiyaçlarına yönelik çıkarımlar yapabilirsiniz. • Kıymetli vaktinizi benimle paylaştığınız ve sizinle söyleşi yapmama imkan tanıdığınız için çok teşekkür ederim efendim.

5


Yazar: İskender Pala Kapı Yayınları / 2013 / Yerli Roman

EFSANE YAZARIN ‘’EFSANE’’ ROMANI Her yeni romanıyla yüz binlerce okurun kalbini fetheden edebiyatçı, yeni romanı “Efsane - Bir Barbaros Romanı” ile bir kez daha okurlarını selamlıyor. Tarihin ünlü isimleri ile efsanevi aşk hikayelerini bir bütün haline getirip okurlarına mükemmel romanlar sunan İskender Pala son kitabı olan Efsane Bir Barbaros Romanı ile bu kez Barbaros Hayreddin Paşayı içine alan efsanevi bir aşk hikayesini okurlarına sunuyor. Savaşları, Denizleri ve bir çok şehri içine alan, hem büyük bir kahramanı anlatan hem de romantik bir aşk hikayesi sunan Efsane Bir Barbaros Romanı herkesin severek okuyacağı güzel bir kitap. Kölelikten efendiliğe; efendilikten köleliğe bir sarkacın iki ucunu yaşayan denizcilerin en efsanesi ve denizci bir ailenin ferdi olan Barbaros Hayrettin’in ve kavuşamamış iki aşığın Saint Alkala ve Beatrix’in birbirlerine Leyla ile Mecnun oluşlarının bir divan edebiyatçısının kalemin-

6

den satır satır işlendiği yılın en iyilerinden biri. Efsane, dolu bir roman. Bu kitabı okuduktan sonra ciddi anlamda bir denizcilik bilgisine de sahip olmak mümkün. Kitabın kapağında da belirtildiği üzere bu kitap bir Barbaros Hayreddin romanı! Ancak kahraman belli gibi olsa da bu kitabın şöyle bir özelliği var, Efsane’de herkes bir kahraman! Tarihin şanlı, şöhretli zamanlarına ait insanların yaşamları var bu kitapta, belki acıyla, belki de mutlulukla yazılmış hayatlar… Efsane, İspanya - Osmanlı - Cezayir - Tunus üçgeninde olanları çok güzel özetliyor. Dönemin siyasi tablosu çok net verilmiş. Bu kitap ne sadece aşkı anlatıyor, ne de sadece kavgayı… Efsane tüm yönleriyle hayatı kuşatan ve okura sunan değerli bir kitap! Kitap, Midilli’de Yakup Ağa ve dört oğlunun hikayesi ile başlıyor: Oruç, Hızır, İshak ve İlyas. Kitabın şüphesiz odak noktası Barbaros Hayreddin Paşa! İlmiyle, merhametiyle,

inancıyla Osmanlı Kaptan-ı Derya’sı, Cezayir Sancak Beyi, payitahtın ve Kanuni’nin denizlerdeki gölgesi, Cemayma Hatun’un en kıymetlisi Hayreddin… İskender PALA ve eserlerini hangi pencereden bakarak anlayabiliriz? İskender Pala romanlarında, okurun maneviyatına açılan bir yol gizlidir çoğu zaman… Efsane bu yönüyle insan maneviyatına ulaşan bir kitap! Hristiyanlık ve Müslümanlık ilişkisi oldukça güzel bir sentezle anlatılmış. Semavi bir din olan Hristiyanlığın, papalık ve aristokrasi içerisinde kutsallığının nasıl sekülerleştiği ve gün be gün eriyen yapısı kitapta açıkça gözler önüne serilmiş. Bunun beraberinde engizisyon, kilise otoritesi, papa, kral ve Hazreti İsa üzerine oldukça derin analizler de bulmak mümkün! Yine, kendi tarihimizden aşina olduğumuz bir olgu da okurun yorumuna sunulmuş: Haçlı Seferleri! Haçlı seferlerinin mantığı, Haçlı seferlerine katılan askerlerin, idealize bile edilemeyecek bir amaç uğruna ne bedeller ödediğini bir de kendi kaleminden okuyun…


“Neler oluyor bizlere?” “Ne irfandır veren ahlaka yükseklik, ne vicdandır; Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır. Yüreklerden çekilmiş farz edilsin havf-ı Yezdan’ın... Ne irfanın kalır te’siri kat’iyyen, ne vicdanın...” M.A. Ersoy Şiddet haberlerinin ardı arkası kesilmiyor. Adliye önlerine kadar taşan dramatik aile kavgaları, değeri üç beş yüz lirayı geçmeyen bir kırık bilezik uğruna, anneannesini kesebilecek kadar hunharlaşan,trajik tablolar namus bahanesiyle katledilen kadınlar ve anne ve babasını öldürmeye ka-dar varan cinayet haberleri, gazetelerin üçüncü sayfasında boy boy yer almakta, hatta artık dört ve beşinci sayfalara da taşmaktadır.Kaba şiddet ve sevgisizlik hızla yaygınlaşma eğilimi göstermektedir.

rülmeyecek kadar aile değerlerinde aşınma; sokak, okul ve iş yerlerimizde kavga, şiddet ve huzursuzluk yaşıyo-ruz.

Kara bulut ve kâbus denilen şey bu olsa gerektir. Bu trajik olaylar, ister istemez, tüm zihinlerde şöyle bir soru uyandırdı: Yıllardır iftihar ettiğimiz aile yapımız dağılıyor mu? Nedeni ne olursa olsun, anne ve babasına öf demeyi bile hoş karşılamayan bir anlayış, yerini bu uğursuz merhametsizliğe, sevgi ve saygıyı yok eden metal bir zihniyete mi terk ediyor? Yoksa ailenin uzun süredir ihmal edilmesinden dolayı evden sokağa, sokaktan okula uzanan görülmedik bir şiddetle mi karşı karşıyayız?

Bu programlarla Türk aile kurumu kökünden dinamitlenmiyor mu? Bu yayınlarda zihinlerin gelişimi yerine bunalım ve geyik muhabbeti, çocuk yaşta erken cinsel güdüleme, haz ve ten zevkini her şeyin önüne geçiren bir anlayış, ahlak, fazilet, edep, hayâ gibi değerleri pervasızca yok sayma ve aşındırma öne çıkarılmıyor mu?

Ne yazık ki, okullardaki şiddet konusunda uzman kabul edilen pedagoglar gelişen olayların tespitini önümüze koymaktan öteye gidemiyorlar. Bazı eğitimcilerimiz ise, okullarımızı sinsice pençesine almaya çalışan şiddet ve uyuşturucunun önlenmesi konusunda, sadece güvenlik tedbirlerinin artırılması üzerinde duruyor, çevre şartlarının etkilerinin azaltılması yönünde yeni öneriler ortaya koyuyorlar. Bir kısım uzmanlar, medyanın ve özellikle bazı TV yayınlarının şiddetin oluşup yaygınlaşmasında en önemli etken olduğunu öne sürüyorlar. Oysa Kurtlar Vadisi, Behzat Ç. Karadayı, Alacakaranlık Thrones, Spartacus, Merlin, gibi şiddet ve okültizm içeren film ve TV dizilerinin zararlı etkisinin abartıldığına hiç kuşku yok. Gençliğini 1970–80 arasında yaşayan bizim kuşağımız da şiddet unsurunun yer aldığı Western filmleriyle yetişti. Hemen her dönemde bu tür yayınlar yazılı ve görsel medyamızda yer aldı. Ancak hafızalara kazınan cinnet boyutundaki şiddetle ilk kez karşı karşıya kalıyoruz. Belki de son çeyrek yüz yılda bütün Türk tarihinde gö-

Hiç kimse medyadaki paparazzi, eğlence ve magazin programlarının, şiddeti simgeleyen silahlı sahnelerle dolu programlardan daha az zararlı olduğunu iddia edemez. Sözü edilen programların yapımcı ve sunucularının tamamına yakınının cinsel tercih şaşkını, kaba teşhirci ve manevi değerlerle alay eden müptezel kişilikler oluşu vahim bir durum değil mi?

Bu karamsar tablo, resmen aile yapımızın çökmekte olduğunu göstermektedir. Bütün bunların sonucunda on binlerce anne-baba, yarı açık yarı gizli, çocuklarını o psikologdan bu psikiyatriste taşıyıp durmak zorunda kalacak! Sonra da “Neler oluyor bize?” diye şaşkınlık ve acı içinde feryat edeceksiniz! Bazı kesimler, dini değerleri gerekli gereksiz ve basit çıkarlar uğruna aşındırırken, bazı siyasiler ve aydınlarımız da, çağdaşlık bayrağını elden düşürecekleri korkusuna kapılarak en temel ahlaki ve dini değerlere karşı kayıtsız kalıyor ve özensiz bir karşı duruş tavrı ortaya koyuyorlar. Bu hastalıklı bakış açısı, orta yaşlı bir kişinin bir genç kız veya delikanlıya öğüt vermesini bile bir suç olarak görmekte, bu tavrıyla toplumun yaşlı nesillerinden genç kesimlere intikal etmesi gereken ahlaki normları pervasızca engellemektedir. Bu durum davranışlarımıza çeki düzen veren ve bizi birbirimize bağlayan saygı ve sevgi bağlarını zedelediği gibi, kuşaklar arası geleneksel iletişim kanallarını da tümüyle tıkamaktadır. Kısacası uyarıcısı olmayan duyarsız bir topluma dönüşmüş bulunuyoruz. Ne yazık ki, çocukları büyüten, gençleri ol-

“Ayçiçeği” türünden çekirdek gibi çıtlayan, çıtladıkça çatlayan yeni bir aile ile karşı karşıyayız.” gunlaştıran, yaşlıları yaşama bağlayan sevgi ve merhametten kendimizi bir hayli mahrum bırakmış görünüyoruz. Sevgi ve merhametle beslenen geleneksel aile yapımız yerine, “Ayçiçeği” türünden çekirdek gibi çıtlayan, çıtladıkça çatlayan yeni bir aile ile karşı karşıyayız. Bu çöküşün önüne geçilmesi hayati bir önem taşımaktadır. Milletçe karşıtlıkları bir kenara bırakarak, bizi millet yapan ve yücelten değerlerimize yeniden ağırlık vermemiz gerekiyor. Bu değerlerin aşınması kimseye bir fayda vermez, bilakis onlar hepimize lazım olan değerlerdir. Allah korkusu, ana-babaya hürmet ve bağlılık, ölçülü ve dengeli olma, adalet ve hakkaniyet, ölçü ve tartıda dürüstlük, vefa, edep ve hayâ, mazlumları koruma gibi yüce değerleri aşındırırsak bindiğimiz dalı kesmiş olmaz mıyız? Sözün özü: Dibe vurmuş ahlaki seviyemizi süratle yükseltmemiz gerekiyor. Bu nedenle bizler okullarımızda “Değerler Eğitimine “ özel önem veriyoruz. Hassasiyetlerimizi paylaştığımız İlçe Milli Eğitim Müdürlüğümüz bu yılı “Aile Yılı” ilan etti. Bu ve benzeri gayretler sonucunda yeniden sevgi ve saygıya dayalı bir ilişkiler ağı geliştirir, şiddetin ve sevgisizliğin kol gezdiği bir ortamdan sıyrılıp milletçe bir güven ortamına kavuşabiliriz. Ahmet MERAL

7


Ankara-Polatlı Belediyesi

“Hala Anlatacak Masallarımız Var!’’ Berire YILMAZ

Masal Yazma Yarışmasında Dereceye Girdik:

Polatlı Belediyesinin Türkiye Yazarlar Birliği ve TRT Çocuk kanalının desteğiyle düzenlediği “Hala Anlatacak Masallarımız var’’ adlı masal yazma yarışmasına 15 yaş altı çocuk kategorisinde 1260, yetişkin kategorisinde ise 940 masal başvurusu gerçekleştirilmişti. Bu yarışmaya Türkiye, Almanya, Bulgaristan ve Kazakistan’dan toplam 2 bin 2 yüz eser katıldı.

“Hala Anlatacak Masallarımız var” adlı Masal Yazma Yarışmasında Çocuk kategorisinde 6-B Sınıfından Berire YILMAZ, “Kopyalanıyorum’’ adlı masalıyla Türkiye Yazarlar Birliği tarafından dereceye layık görülerek ödüllendirildi..

TYB, TRT ve Belediyeden üyelerin bulunduğu seçici kurul yaklaşık 2 aylık titiz bir çalışmayla dereceye giren eserleri tespit etti..

Kopyalanıyorum Meleni sabah uyandığında çok heyecanlıydı. Çünkü bugün matematik yazılısı olacaklardı. Üniformasını giyip hızla aşağı indi. Annesi: “Meleni eşyaların tam mı istersen bir kontrol et.” dedi. Meleni: “Annecim hiç vaktim yok servis gelecek birazdan.” dedi. Meleni kahvaltısındaki peynir ve kaşardan bir dilim alarak kapıya doğru koşuşturdu. Servis şoförü: “Meleni her zaman ki gibi geç kaldın!”dedi. Meleni yüzünü asarak boş olan bir koltuğa oturdu. Meleni’nin aklına birden ödevlerini yapmayı unuttuğu geldi. Ama sınava çok çalıştığı için yapmaya vakti kalmamıştı. Meleni sınav anından çok heyecanlandı. Sınavın başlamasıyla bitmesi bir oldu. Meleni sınavından iyi bir not bekliyordu. Öğretmenleri sınavın sonuçlarını o gün okudu ve panoya astı. Meleni 89 almıştı. Çok mutluydu. Okul çıkışında bu güzel haberi annesine de verdi. Annesi de onu ödüllendirmek için bir takı mağazasına götürdü. Meleni ne alacağını şaşırmıştı. Kolye mi alsa bilezik mi? Bunları düşünürken gözüne pembe güzel bir yüzük çarptı. Çok hoşuna gitmişti. Annesine gösterdi ve satın aldılar. Bir sonraki gün Meleni okula giderken yüzüğünü taktı. Yüzüğüne öyle ilgi duyuyordu ki dersleri bile dinlemiyordu. Son ders öğretmen Meleni’nin pembe yüzüğünü aldı dersin sonunda vereceğini söyledi ve eğer böyle gitmeye devam ederse bir sonraki notunun düşeceğini belirtti. Meleni dikkatini derse vermeye çalışıyordu ama olmuyordu. Yüzük

8

hep aklındaydı. Bir türlü anlayamıyordu bu yüzük diğer yüzüklerden farklı mıydı yoksa? Meleni’nin elleri okul çıkışında boya içindeydi. Eşyalarını topladı ve lavaboya doğru yöneldi. Öğretmeni arkasından seslendi: “Meleni, yüzüğünü unuttun.” diye. Meleni yüzüğünü parmağına taktı ve lavaboya girdi. Ellerini yıkamaya başladı. Ama yüzüğünün ortasına basılı tuttuğunun farkında bile değildi ve onu sürükleyecek bu maceranın. Meleni ellerini kurulamak için yan tarafa yöneldiğinde karşısında bir kopyasını gördü, bu inanılmazdı. Kopyası: “Merhaba Meleni,ben senin kopyanım ve beni Divetta gönderdi. Benimle Zimdigiller Şehri’ne gelir misin?”diye sordu. Meleni şaşırmıştı. Bir kaç dakika boyunca olayı anlamaya çalıştı. Ani bir kararla:”Olur.”dedi. Kopyası o sihirli sözcükleri söyledi ve Zimdigiller Şehri’ne ışınlandılar. Bulutla yolculuk yaptılar. Gökkuşağından kaydılar ve sonunda saraya vardılar. Divetta, Meleni’yi karşıladı, selamladı bir kaç bilgi verdi, yüzüğün nasıl kullanacağını anlattı ve: “Bak Meleni, bu yüzük istediğin kadar kopyanı oluşturmanı sağlar. Dademin gördüğün bu kalemde en zor problemi bile çözebilir. Seni buradan uzun süredir izliyorum, ve çok çalışıpta başarılı olamadığını görüyorum. Bu duruma karşın sana bir yardımda bulunmak istedim. Yalnız bu yüzüğü ve kalemi senden başkası bilmemeli.Ne olursa olsun kimseye söylememelisin.” dedi. Meleni,Divetta’nın ona uzattığı kale-

mi aldı sonra da: “Çok teşekkür ederim size Divetta. Ne olursa olsun kimseye söylemeyeceğim sana söz veriyorum.” dedi. Divetta :”Şimdi seni dünyaya geri gönderiyorum.”dedi. Kopyasıyla birlikte dünyaya ışınlandılar. Kopyasını Divetta’nın öğrettiği şekilde yüzüğünün içerisine aldı. Meleni yüzükle uğraşırken telefon çaldı. Arayan Seleney’di, ve sinemaya çağırıyordu. Meleni de onayladı. Bir kaç dakika sonra Amelia aradı ve: Lunaparka gideceğim istersen sende gel.” dedi. Onu da onayladı. Ve yaklaşık 40 dakika sonra annesinden izin aldı. Annesi izin vermedi. Meleni tamam anlamında başını salladı. Odasına çıktı ve 2 kopyasını oluşturdu. 1.Kopyası ödevlerini yapacaktı ve evde kalacaktı. 2.Kopyası Amelia ile gidecekti, Meleni ise sinemayı en çok sevdiği için sinemaya gidecekti Seleney ile birlikte. Bu günü sağ salim atlattı. Bir sonraki günki yazılıda Meleni kalemi kullandı ve sınavından 100 aldı.1 hafta sonra Meleni sınıf birincisi ve İstanbul birincisi olmuştu. Annesi ona bir çok hediye aldı ve bu başarısından ötürü onu çok çok tebrik etti. Herkesten tebrik iletileri geliyordu. Türkiye birincisi olmasına çok az kalmıştı. Bunun için yarın ki sınavda iyi not yapması gerekiyordu Meleni’nin kalemiyle... Meleni okula gitmeden önce son hazırlıklarını yaptı. Dışarıda servisi beklemeye başladı. O sırada karşı evde oturan bir kızı gördü. Kız kendini kopyalıyordu.


Meleni, Divetta’nın sadece kendisine verdiğini sanıyordu. Kita’nın yanına gidip kendi güçlerinden de bahsetmek istiyordu. Sonuçta aynı yüzüğe sahiptiler. Oysa ki Divetta sadece Meleni’yi denemek için bir sınav yapmıştı. Meleni Kita’nın yanına gidip: “Merhaba ben Meleni.”dedi. Kız: “Ben de Kita. Memnun oldum.” dedi. Meleni tam söyleyecekken servisin kornasıyla irkildi. Ve elini sallayarak uzaklaştı. Ancak Meleni kalemini evde unutmuştu. Meleni bunu farkettiği anda lavaboya gitti ve bir kopyasını oluşturdu. Tam o sırada Jenessa: “Meleni bir ikizin olduğunu bilmiyordum.” dedi. Meleni de kekeleyerek: “Ev-e-t ev-e-t be-nim bir ik-izim v-ar.” dedi. Jenessa: “Ne kadar çok benziyorsunuz.” dedi ve uzaklaştı. Meleni zar zor atlatmıştı. Kopyasına Sbs’nin olacağı kitabı verdi ve ezberletti oysa ki kopyası hiç bir şey bilmiyordu ve sınavda 0 yaptı. Meleni olsaydı belki de daha iyi yapardı. Bu duruma çok üzüldü. Meleni Kita’nın yanına gitmeyi düşündü ve ona herşeyi anlatmayı... Başka kimseye anlatamazdı sonuçta.. Otobüsle eve gitti. Kita oradaydı tam söyleyecekken annesi onu gördü ve: “Kızım senin burada ne işin var. Okulda olman lazım.” dedi. Meleni: “Anne ben üşütmüşümde öğretmen eve dönmemi söyledi.” dedi. Annesi telaşlandı Meleni’yi odasına götürdü ve aşağıdan

sıcak su torbası alarak Meleni’nin karnına yerleştirdi. Meleni’nin annesi Elly koşarak aşağı indi ve rehberi karıştırmaya başladı. İstediği şeyi bulmuş olmalı ki numarayı çevirmeye başladı. Öğretmenini arıyordu Meleni’nin.” Siz Meleni’nin sınıf öğretmeni Sevenna Watson musunuz?” diye sordu. Öğretmen: “Evet buyrun.” dedi. Elly: “Kızım Meleni bu öğlen üşüttüğü için eve döndü. Bilginiz vardı sanırım. Ben derslerinden geri kalmasını istemedim de. O yüzden aradım sizi. Sevenna: Hımm..Ama Meleni tüm gün okuldaydı. Ve gayet de sağlıklıydı.”dedi.

Kopyası: “Meleni onları ülkemizden salmak için bir fikrim var. Başka türlü ülkemiz yok olacak. Ben bir iksir hazırlayacağım devleştirme iksiri. Bunun için bana Tümülüs yaprağını , Valan tozunu ve 7 başlı yılanın bir dişini getirmen gerekiyor.”dedi.

Meleni’nin annesi şaşkınlıklar içinde tamam diyip telefonu kapadı. Meleni’nin yanına gitti ve: “Kızım sen bütün gün okulda nasıl olabilirsin? Bu saçmalıkta nedir? Neden sınıf öğretmenin bana böyle diyor? diye sordu. Meleni aklına ilk gelen yalanı uydurdu: “Anneciğim, Bilmiyor musun Sevenna öğretmen yaşlılık çağında. Unutkanlığı başlamış. Sen ona ne inanıyorsun ki. Sende gördün herhalde ben burdaydım. Nasıl olabilirim ki hem okulda hem evde?.”dedi.

Meleni hemen yola çıkıştı. Çok şanslı olmalı ki arkasında duran Tümülüs yaprağını gördü cebine sıkıştırdı. Valan tozunu da hemen bir ağacın kavuğunda buldu. Yedi başlı yılanın mağarasına giderken karşısına bir UltraWilgax çıktı. N’apacağını bilemeyip onun tek gözüne parmağını soktu ve bacağının altında kaçtı. Meleni yılanın mağarasına girmeyi sağ salim başardı. Yılan onun üzerine saldırmak için ağzını kocama açtı. Meleni de dişini tek vuruşta aldı. Ve uzaklaştı. Kopyası :”Evet başardın Meleni. Şimdi de yüzüğüne basıp bir sürü kopya oluşturman gerek .”dedi. O sırada da kopyası iksiri hazırladı. Kopyaları ve Meleni bu iksiri içti. Devleştiler. UltraWilgaxları ezip geçtiler. Ve o sırada güneş çıktı her yer eski haline geldi.

Elly: “Ayy doğru nasıl olabilirdi ki sana da bağırdım kızım özür dilerim.” dedi ve aşağı indi. Meleni yüzüğünü cebinden çıkardı ve ortasına bastı. Kopyası karşısına geldi. Ona beni Zimdigiller Şehri’ne götür.”dedi ve ışınlandılar. Kara bulutların üzerine. Meleni anlayamamıştı. Burası yıkık döküktü. Kopyası: “Olamaz bunlar UltraWilgaxlar işgal etmişler şehrimizi.”dedi. Meleni çok üzülmüştü.

Divetta:” Ülkemizi kurtardığın için teşekkür ederiz.”dedi. Meleni :”Ben teşekkür ederim bana yardımcı olduğunuz için. Ama şimdi gitmem lazım. Bu kalemi ve yüzüğü alın. Başarının kaynağı bunlar değil. Yapamadım diye pes etmemem lazım. Azimli olmak gerekiyor.”dedi ve ışınlandı. Başarının bu şekilde elde edilemeyeceğini düşündü ve annesine sarıldı. İşte gerçek mutluluk buydu...

Bilim İbn-i Sina, Einstein, Hezarfen Ahmet Çelebi, Bilimi ilerletmek hepsinin hedefi, Dünyaya öğrettiler tıpı, uçmayı, elektiriği, Onlardan öğrendik ilmi tıpı feni

Azimdir bilmin anahtarı , Biruni ve Harezmi , Kaç yıl önce yaşadılar ama, Hala aklımızdan yaptıkları şeyler, Asla silinmedi ve gitmedi.

Fatih YILMAZ 6A

Graham Bell buldu telefonu, Marconi buldu radyoyu, Hepsinin emeğinin sonucu, İletişim şimdiki halini buldu. Azimdir bilmin anahtarı, Yetiştirmelidir dünya bilim adamı, Bu işin güzel tarafı, Yetişen bilim adamları kolaylaştırır yaşamımızı. Biruni ve Harezmi , Kaç yıl önce yaşadılar ama, Hala aklımızdan yaptıkları şeyler , Asla silinmedi ve gitmedi. Şimdi hayatımız rahatsa , Borçluyuz bilim adamlarına, Düşünsenize onlar olmasa, Ne yapardı insanlar telefonsuz, elektiriksiz dünyada.

9


Fazilet Eğitim Kurumlarında öğrencilerle buluştu:

Milli Atlet Aslı Çakır Alptekin

2012 Londra Olimpiyatlarında Atletizm dalında 1500 metrede şampiyon olan milli atletimiz Aslı Çakır Alptekin okulumuzdaydı.

isteyince yapamayacağı hiçbir şey yok. Hayallerinizin peşinden koşun” diyerek tavsiyelerde bulundu.

Üsküdar Fazilet Koleji'ne eşi ve aynı zamanda antrenörü İhsan Alptekin ile birlikte gelen, şampiyonumuz okulumuz öğrencileri tarafından çok büyük coşku ve çiçeklerle karşılandı.

“Başarılı olmak için öncelikle sabırlı olun ve sabrı elden asla bırakmayın. İnanmanız, istemeniz ve en önemlisi çok çalışmanız sizleri istediğiniz alanda başarıya ulaştıracaktır. Hayatta önünüze birçok zorluklar çıkabilir. Sizlere tavsiyem hiçbir zaman pes etmeyin ve ideallerinizin peşinden koşun, her zaman hedeflerinizin hayalini kurun ve başarabileceğinize daima inanın. Sevgili öğrenciler inanmak başarının yarısıdır.

Fazilet Eğitim Kurumları merkez konferans salonunu hıncahınç dolduran öğrencilerle birlikte önce şampiyonumuz için hazırlanan tanıtım videosu izlendi. Kendisi için hazırlanan videoyu izlerken göz yaşlarına hakim olamayan milli atlet, yoğun alkışlar arasında öğrencilere seslendi: “Hepinizin bir hedefi olsun. İnsanoğlunun

Beni en çok hayallerim motive eder. İstiklal Marşı’nı tüm dünyaya dinletmek,

Türk bayrağının tüm dünyada dalgalanması en çok istediğim şeydi. Olimpiyat şampiyonu olmak en büyük hayalimdi. Hayallerimin peşinden koştum ve sonunda başardım. Bir gün hedeflediğim yere geleceğimi düşünerek çalıştım hep. İlk kulübüm Eskişehir Bayındırlık Spor’du. Küçüğüm, bir kros yarışa gitmiştik, bez ayakkabı ile koşuyorum, ayakkabı ayağımı acıttı, çıkardım, çıplak ayakla koşmaya devam ettim. Bu durumu federasyon başkanı görmüş. Yarıştan sonra beni çağırdı, sohbet ettik. Meğer başkanımız benim için “kırmızı çivili ayakkabı” siparişi vermiş. Onun bu hediyesi beni atletizme iyice ısındırdı. Sizin de büyük hedefleriniz olmalı ve onları başarmak için çok çalışmalısınız. Çünkü ben de bunu yaşayarak öğrendim. Çıplak ayakla yılmadım ve devam ettim, işte buradayım.” Aslı Çakır Alptekin, Fazilet Koleji öğrencilerine yaptığı açıklamada, aldığı olimpiyat şampiyonluğundan sonra Türkiye’de atletizmde bir patlama yaşandığını vurgulayarak, hedefinin 2013 Akdeniz Oyunları’nda ve ardından düzenlenecek dünya şampiyonasında madalya almak olduğunu kaydetti. Konuşmalarının ardından coşkulu tezahüratlar eşliğinde Milli atletimiz ve olimpiyat şampiyonumuz Alptekin’e ve antrenörü İhsan Alptekin’e Fazilet Eğitim kurumları genel Müdürü Veli Şirin çiçek ve plaket takdiminde bulundu.

10


ŞAMPİYONUMUZ ASLI ÇAKIR ALPTEKİNLE SÖYLEŞİ Arkadaşlarımız Burak Dedeoğlu, Özgür Alperen Gezici ve Zeynep Efe Olimpiyat Şampiyonumuz Aslı Çakır’la bir röportaj gerçekleştirdi. Öncelikle okulumuza hoş geldiniz. Sizinle hem millet olarak hem de Üsküdarlı olarak gurur duyuyoruz. Size bazı sorularımız var.

Büyük hedefleri olmaları ve onları başarmak için çok çalışmaları gerekir. Çünkü bunu yaşadım öğrendim. Çıplak ayakla yılmadım ve devam ettim. Başarılı olmak için öncelikle sabırlı olmaları ve sabrı elden bı-

rakmamaları gerekiyor. İnanmaları, istemeleri ve en önemlisi çok çalışmaları, onları başarıya ulaştıracaktır Bu güzel söyleşi için çok teşekkür ederiz.

1-Atletizme ne zaman başladınız? Sizi kim teşvik etti? İlkokul dördüncü sınıfta atletizm okul takımı seçmeleri ile atletizm hayatım başlamış oldu. Bir kros yarışa gitmiştik, bez ayakkabı ile koşuyorum, ayağımı acıttı, çıkardım, çıplak ayakla koşmaya başladım.. Çıplak ayakla koştuğumu federasyon başkanı görmüş, beni çağırdı, sohbet etti. Meğer benim için kırmızı çivili ayakkabı siparişi vermiş. O da beni atletizme tamamen sardı aslında. Sonraları beden eğitim öğretmenimin de teşvikleri ile atletizme ilgi duymaya başladım. 2-İstanbul Dünya Salon Atletizm Şampiyonasına, Helsinki Avrupa Atletizm Şampiyonasına ve Londra Olimpiyat Oyunlarına nasıl hazırlandınız? Ben ilk yarışımda 52.Olmuştum. Bu beni çok üzmüştü. Ama sonradan kendime büyük hedefler koydum, onları kazanmak için çabaladım ve başardım. İstiklal Marşı’nı tüm dünyaya dinletmek, Türk bayrağının tüm dünyada dalgalanması en çok istediğim şeydi.. Olimpiyat şampiyonu olmak en büyük hayalimdi. Hayallerimle motive oldum ve başardım. O an hissettiğim duygu para ile satılmaz 4-Ülkemizde atletizm sporlarının gelişmesi için sizce neler yapılması gereklidir? Verimli bireyler olabilmemiz için sadece spor yapmak yetmiyor. Eğitim de bizim için çok önemli. Bu konuda aynı zamanda ailenin desteği de çok önemli. Eğitimle antrenörlerle çalışıldığı sürece başarılı olunabileceğine inanıyorum. 5-Arkadaşlarımızın çok merak ettiği bir soruyu sormak istiyorum. Hangi takımı tutuyorsunuz? Galatasaraylıyım. 6-Malum ülkemizde ve dünyada gençlerin çoğunluğu daha çok futbolla ilgileniyor. Sizce sizin atletizmdeki bu başarınız ülkemiz gençlerine atletizme karşı ilgi duymasını sağlar mı? Evet sağlar. Futbol daha ön planda ve popüler ama son başarımızdan sonrada atletizme karşı olan ilgi arttı. Türkiye için Dünya’yla yarışıyoruz. Ve bu da milli bilincin uyanmasını sağlıyor. 6-Bir sonraki hedefinizi bizimle paylaşır mısınız? 2016’da Dünya Şampiyonu olmak ve Akdeniz Olimpiyatları’nda şampiyon olmak. 7-Siz ulaşılması zor bir hedefe imza attınız. Gençlere neler tavsiye edersiniz?

11


AVRASYA MARATONU 34. Avrasya maratonunda öğrencilerimizle beraber koştuk.

kulüpleri yapmış oldukları çeşitli gösterilerle maratona renk kattılar.

Özel Üsküdar ortaokulu öğrencileri fazilet eğitim kurumlarını temsilen her yıl olduğu gibi bu yılda Avrasya maratonuna katıldı.bu yılki maraton havanın güzel olması dolayısı ile en yüksek katılımlı bir halk koşusu şeklinde gerçekleşti. Koşu güzergahı boyunca çeşitli müzik grupları, sivil toplum kuruluşları, okullar ve spor

İstanbul belediye başkanı kadir topbaşın startı ile başlayan ve zevkli geçen bu koşuda öğrencilerimiz eğlenceli bir biçimde asyayı avrupaya bağlayan köprüyü geçerek, İnönü stadı önündeki finish noktasına varmayı başardı. Böylece katılan öğrencilerimizin tamamı madalyalarını ve hediyelerini almaya hak kazandılar.

AVRASYA MARATONU BİZİMLE ŞENLENDİ Gelenekselleşen bu organizasyona her yıl büyük bir çoşkuyla katılıyoruz. Bu yılda 34. düzenlenen Avrasya maratonu okulumuz öğren-

cileriyle şenlendi.Öğrencilerimiz binlerce insan arasında birincilik için hünerlerini gösterip sonunda finishe vardılar :-)

SINIFTA BUNALINCA SAHALARA KOŞTUK… Bilim yolunda ilerlerken sporuda göz

teriyor.Tekvando şampiyonu ve beden

berlik hem kardeşlik içinde çalışmala-

ardı etmeyen Özel Üsküdar Ortaoku-

eğitimi öğretmeni Cüneyt Özen öğren-

rını sağlıyoruz.

lu öğrencilerimiz, Beden Eğitimi öğret-

cilerini siyah kuşağa hazırlıyor.

menimiz Tolga Şahin beyin rehberliğinde yoğun bir şekilde müsabakalara hazırlanıyor.

Spor derslerimiz çocukların ilgi ve yeteneklerini ortaya çıkaracak ve onları eğlendirecek etkinliklerle işleniyor.

12

İngilizce öğretmenimiz ve basket ko-

Dersler,basketbol,masa tenisi, tekvan-

çumuz Fatih Kırtorun öğrencilerimize

do ve futbol turnuvalarıyla renkleniyor.

basketin inceliklerini bıkmadan gös-

Etkinliklerle çocukların hem birlik bera-


İki-üç saat çay topladıktan sonra Nermin teyzenin küçük kızı bize tap taze ayran ikram etti. Bu ayranın tadı da yağmur sularıyla beslenen enfes kaynak suyunun tadından geldiğini tahmin ettim. Bir bardak içtik mi yorgunluğumun uçup gittiğini hissettim. Babam rahmetli dedemin uzun yıllar sağlıklı bir şekide yaşamasını gün de üç öğün bu ayrandan içmesine borçlu olduğunu söylediğini hatırladım.

Saltuk Buğra ÇİFTÇİ

Sevgili Muzeffer Amcacığım, Nasılsın? Geçtiğimiz yaz mevsiminden beri görüşemedik. Seni çok özledim. Nermin teyze ve çocuklar da iyidirler umarım. Muzeffer amca Çayeli’nin o püfür püfür esen sahilleri köyümüzün dereleri gözümde tütüyor. Son üç aydır maviye, yeşile hasret kaldı. Şehir hayatında insan suyun ne kadar değerli olduğunu daha iyi anlıyor. Sabah kalkınca doğrudan balkona çıkıyorduk Karadeniz’den esen meltem yanaklarımızı okşardı. Hava mis gibi iyot kokardı. Büyük iştahla sofraya otururduk. Kahvaltıdan sonra denize dik uzanan tepelere tırmanırdık. Köyümüzün deresinde balık tutmaya giderdik. Yolda sağlı sollu kayalıklardan, çalılıkların arasından buz gibi serin kaynak suları akardı, kana kana içerdik. Öyle lezzetli suyu başka yerde içmedim ben. Her nereye gidersek önce serin sulara girip neşeyle yüzerdik. Sonra olta çıkarıp alabalık avlardık. Hele o çağlayana kadar tırmandığımız günü unutamıyorum. Sular yüzüme çarpıyordu hatta su o kadar soğuktu ki az daha aşağıdaki sivri kayaları boyluyordum. İstanbul cayır cayır yanarken, biz akan suyun sesiyle, kokusuyla, vücudumuza çarpmasıyla serinlemiş hatta üşümüştük. Tutuğumuz alabalıklarla eve girince Nermin teyze ve kızlar balıkları güzelce yıkayıp temizlediler. Sonra çektiğimiz ziafet görülmeye değerdi. Yemeğin üstüne içtiğimiz bir bardak taze kaynak suyunun tadı hayla damağımda. Yemekten sonra Nermin teyzeyle çay toplamaya gitmiştik. Hani ben bir keresinde sana çayın Türkiye’de neden sadece Doğu Karadeniz bölgesinde yetiştiğini sormuşum. Sen de bana dört mevsim bol yağı alan bir bölge olduğunu anlatmıştın. Doğrusu içtiğimiz o lezzetli Rize çayını yağmur sularına borçlu olduğumuzu bilmiyordum.

Muzeffer amcacığım ne güzel günlerdi onlar. İkindi vakti çay toplama işi bitince evimize dönerdik. Biraz soluklandıktan sonra Nermin teyzenin ahırına giderdik. Sarıkız ile Yavrucak nasıllar bu arada? Yavrucak büyümüştür koca bir buzağı olmuştur herhalde. Anasının bacaklarını arkasına saklanır, utangaç utangaç bize bakardı. hatırladıysan onlara her akşam üzeri su vermek en büyük zevklerimdendi. Nasıl da kana kana içerlerdi. Sonra da Nermin teyze ahıra girip Sarıkız’ı bir güze sağardı. Bizde taze kaynatılmış sütü ılık ılık birer bardak içerdik. Sütten de kaynak sularıyla yıkanmış verimli toprakların kokusu gelirdi. Yaylaya çıktığımız haftayı hatırlıyor musun? Ovid Yaylası hayatımda gördüğüm en güzel yerlerden biriydi. Arabayla taşlı engebeli yollarından daireler çize çize dağın zirvesine kadar çıkmıştık. Temmuz ayında bile zirvede birikmiş kar yığınları vardı. Doğrusu kar göreceğim hiç aklıma gelmezdi. Karla karışmış yayla suyunun lezzetini de hep damağımda hissedeceğim her halde. Zaten Rize deyince aklıma su geliyor. Denizin az tuzlu ılık suyundan, derelerin buz gibi canlandırıcı sularına kadar… Suyun kaynağını görünce suyun ne kadar değerli olduğunu sanki anladım. İnsanlar da yüzyıllardır farkında olmalılar suyun ne kadar değerli olduğunun. Çünkü oraların köylerine tırmanırken neredeyse 500 m’de bir çeşme görüyorduk dimi. Hayır yapmak isteyenin aklına ilk cami yapmak sonra çeşme yapmak geliyor bizim kültürümüzde. O lezzetli suları içip, şişelerimize doldurup yanımıza alırdık. Ben de kendi kendime kararımı vermiştim o günlerde. Büyüyüp para kazanınca ilk fırsatta yayla yollarına bir çeşme de ben yapacaktım. Muzaffer amcacığım İstanbul’da çepeçevre denizle çevrili ama buraların suların oraların ki gibi özgürce akmıyor. Deniz kirliliğiyle başlıyor bu esaret. Onca tanker onca atık balıkları bile etkiliyor. Onlarda daha mahzun alabalıklar Rize’dekilere kıyasla. Günlük hayatta da su hep şişeye mahkûm kalıyor. Evde damacana su, dışarıda pet şişe su içiyoruz. Suyu hep parayla satın alıyoruz. Ama bana sorarsan Muzeffer amcacığım, suyu değerli yapan fiyatı

değil. Tam tersine su ne kadar bolsa, ne kadar kaliteliyse ve ne kadar temizse lezzeti o kadar değerli oluyor, kıymeti de o kadar iyi anlaşılıyor İşte bu yüzden sizleri de Çayeli’nin sularını da çok özlüyorum amcacığım. Lütfen benim için Nermin teyzemin o güzel ellerini öp. Kızlara da selam söyle. Buradan bir isteğiniz olursa hemen yazın. Posta ya da kargo yoluyla size ulaştırırım. Muzeffer amcacığım seninde ellerinde hürmetle öpüyorum. Yazın tekrar bir araya gelmeyi ümit ediyorum. O zamana kadar Allah’a emanet olun. Hürmet ve muhabbetlerimle

Nur Melisa Baran / 6-A

BİR TARİH YATIYOR Surlar yüreklerle çevrilmişti, Sperlerde herkesin dilindeydi Rab Şehadet şerbetini içmiş Şehidim bil ki ruhun şad Çanakkalem, tarihim toprağım altında uyuma kalk Niceleri istemişti Gelibolu bizim demişti Türkün toprağını almak zordur bilmemişti İngilizi, fransızı tarihe gömülmüştü Toprak kanla sulanmış yine türk filiz vermişti Çanakkkalem taşı toprağı gurur, O sperler yakuttandır, Hacerül Esved kokar sur Düşünmekle anlaşılmaz bu zafer, körelir şuur, Nasılda yüklenmiş sırtına Seyid paşa yüzü nur, Suyun dibinde kandan yeraltı müzesi, Gavurun dili kopmuş, bir mağlubiyet zilzilesi, Şehidim teni kefen, dolmuştu hepsinin süresi, Kınalı Hasanım‘ın gözleri kapalı, kan olmuş küfesi Unutulmaz bir şandır Çanakkale, Bir ders gavura, ele ve aleme Bitmeyen bir destandır, gururdur, selamdır, Çanakkale Kahramanları bize en büyük kelamdır ...

13


-“Ben dünyalıyım, sen niye beni kurtardın ki? Hem sende uzaylısın.” Dedi. Shy:

girdiler. Ailesiyle konuştuktan sonra Shy’ı tanıttı. Ve Ali bizde kalmasını söyledi.

- “Herkes bir olmaz, bu işin iyisi var, kötüsü de var.”dedi. Ali:

Aradan yıllar geçmişti Shy, bir uzaylı farklı gezegende çok kalırsa oranın yaratığına dönüşeceğini unutmuştu. O gece Shy bir insan olmuştu. Ali bunu fark etmişti. Sabah olunca Ali:

-“Evet. Şimdi anladım. Ayrıca biz buradan nasıl kurtulacağız?”dedi. Shy: -“Galiba bir yolunu biliyorum.”Dedi.

Özgür Alperen GEZİCİ

UZAY SERÜVENİ Bir varmış, bir yokmuş… Ali bir gün evinde otururken, bir uğultu çıkmış. Annesi çıkışmış: -“Bu nasıl bir gürültü” demiş. Ali hemen pencereden bakmış. Birde ne görsün? Kocaman bir ışık! Acaba bu neydi? Ali ve babası dışarı çıkmadan: -“ Biz bir bakacağız.” dediler. Çıktılar ve Aman Allahım! O da ne? Bir uzay gemisi görmüşlerdi. Babası: -“Ali hemen içeri gel” dedi. Ali hiç aldırmadan: -“Baba sen git.” Dedi. Ve koşa koşa uzay gemisinin yanına gitti. Babasının dediklerine aldırmadan uzay gemisinin üzerine atladı ve içine girdi. Uzaylılar harıl harıl çalışıyorlardı. Ali içinden: - “Acaba burada ne yapıyorlar” dedi. Gizlice yaklaşıp bir baktı. Aman Allah’ım! O da ne? İnsanları yakalayıp, beyinlerini kopyalayıp, yiyiyorlardı. Ayrıca bazı insanları köle yapıyorlardı. Ali bu zulümleri bitirmek insanları kurtarmak istiyordu. Tam geriye giderken takıldı ve yanlışlıkla alarma bastı. Çok yüksek bir sesle alarm çalıyordu. Ali tam kaçarken onu bir uzaylı yakaladı ve laboratuara götürdü. Ali’nin insan olduğu anlaşılınca uzaylılardan birisi: -“Bence bunun beynini yıkayıp yiyelim.” dedi. Diğerleri: -“Bence köle olarak kullanalım.” Dedi. Acaba ne olacaktı? Derken, iyi bir uzaylı pusu kurarak onları etkisiz hale getirdi. O’nun adı Shy’dı. Shy: -“Hadi koşalım dostum, tabanları yağla.” Dedi. Ali ile Shy hemen kaçıp, kurtuldular. Tam o sırada askerlerden birisi onları yakaladı ve hapse attı. Ali: -“Ne yaptığını gördün mü?” dedi. Shy: -“Ben olmasaydım sen ölücektin. Kıymetimi bil bari. Hem sen nereden geldin?” dedi. Ali:

14

Shy güçleriyle kilidi kırdı ve kodesten çıktılar. Hemen orada üç çıkış vardı. Birinci yol, ikinci yol ve yabancı yolu vardı. Shy da okuma yanlışlığı yüzünden yabancı çıkışına girdi. Aslında o yol yabancıların işkence yoluydu timsahlar, köpek balıkları vardı. Hemen çıkıştan geçtiler ve işkence yerini gördüler. Ali: -“Şimdi ne yapıcağız?”dedi. Shy: -“Beni takip et.”dedi. Shy ile birlikte gizli bir tüneli açtılar ve kaçtılar. Ve de geldikleri yer komuta merkeziydi. Hemen oradakilerle dövüşüp kontrolü ele geçirdiler. Shy:

-“A sen bir insan olmuşsun”dedi. Shy o an hatırladı ve Ali’ye anlattı. Saat öğle vaktine gelince yine büyük bir ışık yeri kapladı. Hemen Ali’nin ailesi ile birlikte dışarı çıktılar. Bir baktılar ki Shy’ı almaya gelen uzaylılar. Shy: -“Dostlarım beni almaya gelmiş.”dedi. Shy araca bindi ve arkadaşlarıyla uzaya geri döndü. Ve bundan sonra Ali ailesi huzurlu bir şekilde yaşamaya devam etti. Shy ise arkadaşlarıyla yaşamına devam etti. Gökten dört elma düşmüş, biri Shy’a, biri Ali’ye, biri yazara, biri ise siz okuyanlara…

-“Bak başardık.”dedi. Ali: -“Haydi, ne yapacaksan yap.”dedi. Shy hemen yola koyuldu. Tam gemiyi bölecekti ki, bir grup asker hemen odaya girdi. Komutan: -“Hemen yakalayın.”dedi. Shy: -“Durun!”dedi. Shy güçlerini kullanarak onları etkisizleştirdi. Ve birlikte uçağı bölerek özgürlüğü ele geçirdiler. Ateş edilse de kurtulmayı başardılar. Shy:

Enes Öztürk 6/B 291

-“Bak kurtulduk. Şimdi ne yapalım?” dedi. Ali: -“Özgürlük güzelmiş. Bilmiyorum nereye gideceğimizi.”dedi. Tam o sırada Ali kolunu tam koyarken yanlış tuşa bastı. Shy hemen çıkıştı: -“Sen ne yaptın?” dedi. Her şeyi denediler ama olan olmuştu. Gemi düşüyordu. Bir baktılar ki dünyaya düşmüşler. Ali kanlar içindeydi. Shy onu kurtarmaya çalışsa da bir işe yaramadı. Ağladı ama hala Ali’nin durumu aynıydı. Ne yapsa da değiştiremedi. Hemen o an aklına bir şey geldi ve hemen düşen uzay gemisine gitti. Orada bir çanta vardı. Çantada farklı yaratıkları iyileştiren serum vardı. Shy hemen serumu Ali’ye bağladı, bekledi. Ve aniden Ali gözünü açtı. Yaşıyordu. Shy çok sevindi. Hemen Ali kalktı. Aralarında konuştular. Ali kendine gelmişti. Ve dedi ki: -“Şimdi ne yapıcağız ?” Bu sırada ailesi de üzüntü içindeydi. Ali hemen bunu hatırladı ve: -“Bence bizim eve gidelim” dedi. Shy da bunu onayladı. Ve hemen yola koyuldular. Ali nerde olduğunu bilmediğinden, Shy’ın navigasyonunu kullandı. Ve evlerine varınca Ali kapıyı tıklattı. Annesi onu görünce sevinçle oğluna sarıldı. Shy ile birlikte eve

Gelmiş Gitmiş Türkçemiz Türkçemiz tarih oldu. Gelmiş gidiyor Türkçe. Yerine geldi İngilizce. Gelmiş gitmiş Türkçemiz. Türkçemiz gidiyor. Ellerimizden kayıyor. Türkçemiz unutuluyor. Gelmiş gitmiş Türkçemiz. Türkçe eskide kaldı. Yerlerini neler kaptı. Gelmeyecek artık Türkçe. Gelmiş gitmiş Türkçemiz. Türkçeyi umursamıyorlar. Çocuklar Türkçe öğrenemiyorlar. İnsanlar Türkçeyi unutuyorlar Gelmiş gitmiş Türkçemiz.


TAŞLAŞAN KALP Bir varmış bir yokmuş. Uzak bir köyde bir kız yaşarmış. Maviş adlı bu kızın içinde bugünlerde bilinmedik bir duygu varmış. Her hafta yaptığı gibi dedesinin mezarını ziyarete gitmişti. Mezarlıkta zamanın nasıl geçtiğini fark etmemişti. Hava karamaya başlamıştı. Eve geç kalmamak için acele ediyordu. Ayağa bir şeye takılıp yere baygın yuvarlanmıştı. Kendine geldiğinde etrafı seçemiyordu gözleri. Yerden kalkmaya çalışırken eli, bu yaz gününün sıcak akşamında buz gibi bir nesneye dokundu. Ürperme ve korkuyla elini çekerken fark etti onun bir taş olduğunu. O sırada her yer taşın ışığıyla gündüz gibi oluverdi. Neye uğradığını anlamadan taş konuşmaya başlamasın mı! “Ay! İki yüz yıldır burada uyuyorum. Her yanım taş olmuş.” dedi. Ama zaten taştı. Ne kadar komik bir sözdü bu. “Beni bu uykudan sen mi uyandırdın Maviş?” dedi. Maviş, biraz korktu. Kekeleyerek “E e! Evet ama adımı nerden biliyorsunuz?” diyebildi. Taş “Senin gibi mavi gözlerim olsa bana da maviş adını verirlerdi.” dedi. Sonrasında “Korkma, sana zarar vermem çünkü sen beni bir yüzyıl daha uyuyup kalmaktan kurtardın sana çok teşekkür ederim.” dedi. Maviş hemen de sevindi şaşkınlıkla. Önemli değil, lafı bile olmaz, dedi. Ama taş, olur mu canım benim bazı güçlerim var, bu güçlerimle sana yardım edebilirim. Beni boynuna kolye olarak takarsan istediğin şeylerde sana elimden geleni yapacağımdan hiç şüphen olmasın. Ama sadece tek bir şartım var. Benden kimseye söz etmemelisin. Eğer söz edersen ben bir anda siyahlaşır, bırak sana yardım etmeyi sana kötülük yaparım. Bu yüzden buna çok dikkat et, dedi. Maviş buna çok sevindi. Çünkü artık her istediğini yapabilecekti. İstediği kıyafeti alabilecek, onu üzen olursa onları cezalandırabilecek veya dünyayı kurtarabilecekti. Maviş bu güzel düşlerle taşı boynundaki kolyeye takıverdi. İlk isteği de evine çabucak gitmek oldu. Göz açıp kapayıncaya kadar kendisini odasında buldu. Bu taş çok mükemmel bir şeydi artık onun için. Aradan birkaç ay geçti. Maviş, artık her istediğini yapıyor yani yaptırıyordu. Ama hala çok mutsuzdu. Eski şen şakrak havası kalmamış, çevresine kızgınlıkla emirler yağdıran biri haline dönüşmüştü. Arkadaşı Güneş, Maviş’te bir terslik olduğunu sezmişti. O tanıdığı yardımsever, çevresiyle uyumlu, hoşsohbet arkada-

şı gitmiş yerine sanki bir canavar gelmişti. Artık arkadaşını tanıyamıyordu. Maviş, kendi dünyasında kaybolmuş, her istediği olan şımarık bir kız olmuştu. Güneş ise Maviş’i daha yakın takibe almış bu değişim nedenini bulmaya, anlamaya çalışıyordu. Aradan kocaman bir sonbahar ve kış geçmişti. Çiçekler ilk gülücükleriyle kasaba halkını mutlu ederken baharın müjdecisi kuşlar selamlıyorlardı tüm mutlu insanları. Ne var ki bu geçen süre boyunca taş, Maviş’in günden güne artan saçma sapan isteklerini yerine getirmeye devam etmiş, onun mutsuzluğuna daha çok mutsuzluk eklemişti. Çünkü asla bir sorunla karşılaşmayan, her istediği oluveren Maviş, artık yapamadığı işleri öğrenme hissini, heyecanını ya da başarmış olmanın sevincini yaşayamıyordu. Taşı boynunda bir ara çıkarmak istedi. Fakat, taş bir türlü çıkmıyor, sanki teninin bir parçası gibi boynuna yapışmıştı. Hatta taş da artık bazı isteklerini duymazlıktan geliyor zaman zamanda onun istemediği işleri yapıp her şeyi arapsaçına çeviriyordu. Bu arada Güneş, durumun nedenini çözmek üzereydi. Güneş, Maviş’in yanına gelerek tahminini söyleyince zaten mutsuz olan Maviş, şartı çoktan unutmuştu. Her şeyi Güneş’e bir bir anlattı. Eve gittiğinde ise evi yanmış, annesi, babası ve kardeşleri ortalıkta yoktu, Onlardan herhangi bir iz de yoktu. Aklıma hemen taşı kullanmak geldi. Taşa bir de baktı ki, ne görsün! Bembeyaz taş kapkara olmuştu. Sesi de kesilmişti birden. Birden aklına o ilk bulduğu andaki konuşmalar geldi. Ve “Eyvahlar olsun, ben ne yaptım!” diye kendi kendine dövünmeye başladı. Yanmış evin is kokan odalarında ağladı günlerce. Gözyaşları artık gelmek bilmediğinde evlerini yakınındaki kuyuya düşüp bir ayağını kırmış, bir kolu ise sakat kalmıştı. En sonunda taş da boynundan çıkmıştı. Çok sinirlenen Maviş, taşa kötü kötü bakarken taşın bir yüzünde garip, daha önce hiç görmediği bazı harfleri fark etti. Uzun zamandır görüşmediği, her seferinde evinden kovduğu Güneş’in yanına gitti. Belki o biliyordur bunların anlamı diye düşündü. Gerçekten de Güneş o yazıların ne anlama geldiğini hemen çözmüştü.

Aslınur ELMACI - 8A bir şekilde aydınlanıverdi, ortada pamuk gibi bembeyaz bir bulut kaldı. O bulutun içinden anne, babası ve kardeşi gülerek ona el uzatıyorlardı. O ellere dokunan Maviş, ailesini birden yanında buldu. Artık Maviş, anlamıştı ki ne olursa olsun bazı şeyleri yapamamak, ulaşmak için çabalamak hatta ulaşamamak farklı bir tat veriyordu. Akıllanan Maviş, garip bir şekilde artık taşlara elini sürmüyor hatta taşlardan kaçıyordu.

SEVGİLİ ANNEM Anne ben seni çok özlüyorum .Hep seni rüyalarımda gelmeni düşlüyorum. Sensiz bir gün bile çok zor geçiyor. Sensiz biz kurumuş bir çiçek, kabuğu kırılmış bir kaplumbağayız. Sen keşke hemen gelsen ve buluşsak. Ben kardeşlerim senin için güzel şeyler söylüyoruz dedem anneannem bize çok iyi bakıyor. Ve onlarda yaşlı bizim gibi afacanlara bakamıyor, sizin gelmeninzi bekliyorlar. Bir keresinde anneannem bizi top oynarken gördü o meşhur anne atışları varya o güçle falsolu bir terlik attı resmen her tarafım yandı tabi suç bende kaşınmamalıydım. Tamam anne sen boşver hayırlısıyla hacdan gel, o zaman dünyalar benim olacak burda sana kardeşlerim anneannem dedem ve ben selam yolluyor ve hemen gelmeni temenni ediyorum.

Korku ve sevinçle arkadaşı Maviş’e bakarak “Bu taşı her kim eline geçirirse taşı hemen kırsın. Taşı kırınca taş dünyanın başka bir ucunda uykuya dalar başka bir taş olarak. Ama kırmazsanız başınıza gelecekler tahmin bile edemezsiniz, yazıyor.” dedi. Taşı kırmak için eline baltayı alan Maviş, bütün kızgınlığıyla taşa vurdu. Paramparça olan taşla birlikte ilk önce her yer koyu bir karanlık örtüye büründü. Kara bulutlar, Maviş ve arkadaşı Güneş’in etrafını sardı, sonra hava beklenemedik

Mustafa Fatih YILMAZ

15


KARDAN ADAM Kemal, onbir yaşında İç Anadolu’nun şirin bir kasabasında yaşardı. Coğrafi olarak yaşadığı bölgenin iklimi, kışları kuru soğuk ve yazları sıcak ve kurak geçerdi. Kemal, okuluna gider, arkadaşlarıyla çok güzel anlaşır ve oynardı. Hayvanları sever ve korurdu. Yaşamayı ve hayatı çok severdi. Annesi ve babası onu çok iyi yetiştirdikleri için de çok mutlu idiler. Hem dersleri hem de kurduğu dostluklardan çok memnundular. Kış, bu sene de çok soğuk geçiyordu. Kemal için, yaz başka güzel, kış başka güzeldi. Her mevsimin kendine özel ve güzel yanları vardı. Bu kış da çok soğuk ve üstelik çok da fazla kar yağmıştı. Dağlar, ovalar, ağaçlar, tarlalar, evler… Her yer karlar altındaydı. O gün Cuma’ydı. Kemal okuldan gelmiş, okul çantası ve giysilerini çıkartıp cam kenarındaki koltuğun üstündeki pencereden dışarıyı seyrediyordu. İçinden; -Allahım! Ne kadar güzel şeyler yaratıyorsun. Şu beyazlık, şu temiz hava, pırıl pırıl gökyüzü, insanı dinç, sağlıklı ve çalışkan tutturuyorsun. Sana şükürler olsun. Kemal, gerçekten doğa harikası görüntüden çok etkilenmişti. Evlerin bacalarından çıkan dumanlar, ağaçları çiçekleri ve çalıları süsleyen karlar, paltosu ve bereleriyle karlar üstünde yürüyen insanlar… İşte bu görüntüler Kemal’i çok etkiliyordu. Kemal, dışarıyı doğanın güzelliklerini seyrederken aklına bir şey takıldı. Bahçeleri vardı ve bahçelerinin ardından geniş bir arazi hemen sonra da ağaçlıklar başlıyordu. Tabi, her yer kar ve beyazdı. Aklına takılan da; -Bahçemizde bir de Kardan Adam olsa fena mı olur?... diye düşündü. Hemen paltosunu, atkısını, kışlık botlarını ve eldivenlerini giydi. Annesinden de izin alarak bahçeye çıktı. Kendini karların üstüne attı. Çılgınlar gibi sevinçliydi. Çok geçmeden istediği gibi bir Kardan Adam’ı yapacaktı. Oradan buradan kar kümelerini biraz kürek, biraz el yordamıyla topladı, yığarak gövdeyi, kol ve baş kısmını yaptı. Bir uzun ağaç dalını koluna yerleştirdi. Bir eski şapka ile başını süsledi. Kömür parçalarıyla gözlerini, annesinden aldığı havuçla burnunu, ağız şeklini de gülümser şekli vererek taş parçalarıyla ağız kısmına dizdi. Kemal; -Eveeet, kardan adamım çok güzel ve büyük oldu. Eh… benim boynumdan biraz yüksek oldu ama neyse. Bu manzaraya da benim de biraz katkım oldu ne güzel… diyerek sevincini dile getirdi. Biraz daha oyalandı, bahçenin ve çevrenin keyfini çıkardı.

Kemal, sabah erkenden okuluna gitmek için kalktı, elini yüzünü yıkadı. Hemen aklına dün akşam üstü yaptığı kardan adam geldi. Pencereye koştu ve dışarıya kardan adamın olduğu yöne doğru baktı. Sevinçli gözlerle bakarak kardan adamını kontrol etti. Çok memnundu. Arkadaşları, annesi ve babası da çok beğenmişlerdi. Fakat o da ne!... Kardan Adamın burnu yoktu. Kocaman havuç ortalıklarda yoktu. Kemal, bu olaya çok şaşırmıştı. Gece rüzgar ya da fırtına da olmamıştı. Ki, üstelik ağzı, kolundaki ağaç dalı, başı, gözleri hepsi dün koyduğu gibi duruyorlardı. Kemal, fazla düşünmeden okuluna gitti, akşam okul dönüşünde Kardan Adamın burnunu yine annesinden aldığı koca bir havuçla yerine koydu. Yine evinin penceresinden sevinçle Kardan Adamını seyretti. Gece oldu. Kemal her zaman olduğu gibi işlerini yaptı. İyi bir uykudan sonra sabah kalktı, hemen pencereye koştu ve baktı ki yine Kardan Adamın kocaman havuçtan olan burnu yoktu. Bu kez gerçekten çok şaşırmıştı. Şaşkın şaşkın baktı kaldı. Yine Kardan Adamın her yeri yerinde duruyordu… Bu Kardan Adamın havuç burnu bir kaç gün daha böyle geceleri ortadan yok oluyordu. Sordu soruşturdu ama bilen gören yoktu. Kemal’in kafası gerçekten kaybolan havuçlara takılmıştı. Bir gün, Kardan Adamını incelerken gövdesinde ve çevresinde küçük bir hayvana ait ayak izlerini fark etti. Biraz düşündü. Bu havuçlar bir küçük hayvan tarafından mı alınıyordu acaba diye kendi kendine söylendi. Okulda öğrendiği bilgileri hemen kafasından geçirdi ve en çok havuç seven hayvanın, sevimli tavşanlar olduğu aklına geldi. Birden bire şaşkınlığının sevince dönüştüğünü fark etti. Kemal, -Demek ki, tavşanlar bahçenin ilerisindeki ağaçlıkların oradan buraya Kardan Adamımın burnu olan havuçları yiyecek yapıyorlarmış!... Tavşanların yiyeceklerini, kar yağışları ve karlar kapatmış, bulamamışlar. Onlar da benim Kardan Adamımın havuçlarına dadanmışlar. Olsun, bende her gün daha fazla havuç koyarım kardan Adamımın yanına. Bol bol yesinler aç kalmasınlar… diye düşündü. Gerçektende havuçları tavşanlar yiyorlardı, bu kış şartları bir çok hayvan gibi onları da yiyeceksiz bırakmıştı. Kemal bu olaydan çok etkilendi. Arkadaşlarına, öğretmenine ve ailesine bu olayı anlattı, o günden sonra bir çok hayvanın aç kalmaması için bahçelerine, ağaçlıklı alanın yakınlarına, aç hayvanların gelebilecekleri yerlere her zaman yiyecekler bıraktı.

Batıkan Candan VERER kötü gün geçsin biraz sıkıntıya düşün, hemen koyuveriyorsunuz kendinizi. Bizler öyle değiliz. Yaratan’ın güneşli verdiği günde kara bulutlar da birdir bizim için.”Utanıyorum. Gözlerimi çeviriyorum sana doğru. O halde iken bile tebessüm ettiğini fark ediyorum. Belki de bu yüzden hayran kalıyorum sana. O kadar çok şey hatırlatıyorsun ki… Bu kadar büyük bu kadar muazzam olman, ucunun bucağının olmaması Yaratan’ı hatırlatıyor bana. Sonra bir ses daha yankılanıyor kulaklarımda: “Siz insanoğlu, Yaratan’ı benim gibi küçük bir yerle sınırlandıracak kadar acizsiniz. “Yine utanıyorum. Resmin büyüklüğünü ressamla karşılaştırmak kadar gülünç olduğunu sonradan fark ediyorum. Sonra bir bakıyorum tefekküre sürüklüyorsun beni. Belki de bu yüzden o kadar ferahlatıcısın. Hayat aşılıyosun insana. Dört duvar arasının boğuculuğundan sıra sıra binaların sıkıcılığından görünen bir parça yüzün kurtarıyor bizi. Yine bir ses kaplıyor her yanımı: “Her şey doğallığında güzeldir. Tıpkı insanın her yanını yapaylaştırmadan önceki dünyası gibi. “İnsanlık adına utanıyorum bu kez. Üzerinden doğan güneşi, parıl parıl parlayan yıldızları, şekilden şekile giren ayı hep ulaşılmaz görüyoruz. Bir de şu bilinmeyenler var ya… Onlar hepten uzak sanki. Sadece bilinmeyen gezegenlerden bahsetmiyorum. Hani seni izlerken insanı sarıp sarmalayan şu bilinmeyen duygu var ya… Adı konulamayan… Tekrar bir ses: “Her izleyen hissedemez o duyguyu. Görmeye göz gerek. Nasıl ki toprağa ‘topraktan geldik,toprağa gideceğiz’ gözüyle bakılmadığında gayet basit görünüyorsa ben de bana şaheser gözüyle bakılmadığında sıradanlaşıyorum. Öksüz, yetim kalıyor o duygu. “Hak veriyorum sana ve daha sıkıca sarılıyorum o bilinmeyene. Daha sonraları farkediyorum ki cevap verilmeyeceğini beklediğim halde bana mektubumun içinde cevap veriyorsun. Neyse çok tutmayayım seni. Hava karardı, kara bulutlar var yine. Daha yağmur yağacak üzerinden gökkuşağı çıkacak. Bir hayli meşgulsün belli ki. Güneşine, ayına, yıldızına selam söyle olur mu? Belki bir gün görüşürüz de hepinizle. Öyle uzaktan uzağa değil, karşılıklı oturur söyleşiriz. Ama hiç değişmeyecek bir söyleşi yerinde. “Hayal aleminde”.

Tabi Kemal, Kardan Adamın da hiç bir zaman havuçtan olan burnunu eksik etmedi. Havuçları tavşanlar aldı, Kemal havuçları koydu.

Zamanı geldi evine döndü. Yemeğini yedikten sonra derslerini yaptıktan sonra yattı.

HAYALLERİMİN PENCERESİNDEN GÖKYÜZÜ Nasılsın? diye sormak geçti içimden önce. İçimden sordum içimden cevap verdim. Hani şu insanda senden daha büyük bir gökyüzü var ya. İşte o cevapladı sorularımı. Soğuksun bugün. Üzerinden yağmur-

16

lar yağarken,kara kara bulutlar kaplamışken her yanını nasıl olabilirsin ki? Geçirir geçirmez içimden, bir ses doldurdu kulaklarımı: “Siz insanoğlu her şeyi kendiniz gibi zannediyorsunuz. Üzerinizden az bir

Sedanur Daşdan


BİR GÖNÜL MASALI Bir varmış bir yokmuş çok uzak köylerin birinde fakir bir çiftçi yaşarmış. Bu çiftçinin dünyalar güzeli bir kızı varmış. Bu kızın adı Gülperi imiş. Tatlı dilli, güler yüzlü bir kız. Bu kızın sapsarı saçları, denizler mavisi gözleri, kiraz dudakları ve billur gibi bir sesi varmış. Çiftçi ekin zamanı geldiğinde tarlasını eker, hasat zamanı geldiğinde tarlasındakileri toplayıp pazara götürür, orada satar ve eline geçen parayla da ailesini geçindirirdi. Çiftçinin kızı evlenme yaşına gelmişti kız güzeldi ama kimse onu beğenmiyordu. Giydiği kıyafetlerin eski püskü olmasına bakıyorlardı. Güzel olsa bile fakirliğinden dolayı kimse onunla ilgilenmiyordu. Ne yapsın kızcağız? Güzel kıyafetler almaya yetecek kadar parası yoktu ki. Bu köyde Ali adında bir delikanlı yaşardı. Ali’nin ailesi de fakir ailelerdendi. Ali Gülperi’yi seviyordu ama ona söyleyemiyordu. Gülperi ise kendine bir eş bulamadığı için çok üzülüyordu oysa bütün arkadaşları evlenmişlerdi. Aslında Gülperi de Ali’yi seviyordu. Ali bir gün anne babasına yalvarmaya başladı “Ana baba bana o kızı isteyin.” diye annesiyle babası biricik oğullarının bu isteğini kıramadılar ve hazırlıklara başladılar. Bu sırada Gülperi Ali’nin kız kardeşinden olanları öğrendi heyecanlandı ama Gülperi’nin babası Gülperi’yi zengin bir oğlanla evlendirmek istiyordu. Ertesi gün hazırlıklar tamamlanmış ve Gülperi’ye görücü gidilmişti. Gülperi’nin babası önce komşularını görünce sevindi onları içeri aldı çay kahve ikram etti; geliş maksatlarını öğrenince önce hırsla Ali’ye baktı siyah gözleri nefret saçıyordu demek bu genç kızını istiyordu ha bir anda kamburunu dikleştirdi büyük ellerini yumruk yaptı ve sonra aniden ayağa kalkarak onları kovdu. Gülperi bu olaya o kadar üzülmüştü ki elindeki tepsi yere düştü ve bir anda koşarak odasına gitti kapıyı kapattı ve kilitledi. Annesi peşinden geldi kapıyı açması için yalvardı yakardı babası da yaptığına pişman olmuştu. Gülperi kapısını açmıyor yemek yemeyi reddediyordu. Annesiyle babası kızlarını durumuna üzülüyorlardı. Bir gün onlar alt katta tartışırken gülperi odadan çıktı onları dinliyordu. Annesi “Beğendin mi yaptığını? Dünyalar güzeli kızımı soldurdun.” diye bağırıyordu. Babası ise “Ben ne yapayım hanım nerden bileyim güzel kızımın o Ali denen çocuktan hoşlandığını.” demişti. Demek babası bilseymiş onu Ali’ye verecekti ama sonra babasının öfkeli sesini yeniden duydu “Zaten hoşlansa neye yazar vermeyeceğim biricik kızımı o çulsuza. Daha askere bile gitmedi eli de iş tutmuyor. Benim güzel kızım daha iyilerine layık.”annesi ise “Nasıl daha iyilerine layık? Kızın kendini sırf o çocuk yüzünden odalara kapatsın. Açlıktan yüzü solsun sen yine inat et böyle olmaz ki bey.” “Nasıl olmazmış bal gibi de olur karşı komşumuzun oğlu Yusuf da talip kıza ona veririz. Eli de iş tutar askerliğini de yaptı kızımın elini sıcak sudan soğuk suya komaz.” bu sözler üzerine annesi yine bağırdı “Anlamıyor musun bey kız Ali’yi sevmiş bir kere elden ne gelir? Ne yapalım yani kızı Yusuf’a verelim de solsun mu? Kızım mutlu olmadıktan sonra önüme sen bile geçsen

Sedan Şeyda Taşçı kırar geçerim bunu bilesin.” Babası “Ya öylemi bende kızı Yusuf’a veririm öyleyse.” bu sözlerden sonra Gülperi ağlayarak aşağıya indi “Eğer beni Yusuf ağabeyime verirseniz yaşatmam kendimi öldürürüm.” dedi babası bunun üzerine dediklerine pişman oldu. Ama yine de konuştu “Yavrum” dedi “Biz senin iyiliğin için istiyoruz. Bak Yusuf delikanlı çocuk askere de gitti eli de iş tutuyor onunla evlensen sen de mutlu olursun.” Gülperi “Ben Ali’yi seviyorum.” diyerek odadan çıktı sonra sokak kapısının gürültülü bir şekilde kapanması duyuldu. Annesi “Beğendin mi yaptığını kaçırdın kızımı.” dedi ve arkasını dönüp mutfağa gitti. Gülperi koşarak karşı ki ovalara gitti. Ali orada oturur kitap okurdu onu görmek istiyordu Gülperi. Yemyeşil büyük ova da rüzgâr estikçe sallanan otlar ve işte Ali orada oturuyordu. Küçükten beri okumayı seven Ali iyi bir üniversiteyi kazanmıştı üniversitesinin bitmesine bir yıl kalmıştı doktor olmak istiyordu Ali. Babası vermemişti Ali’ye onu niye ki doktor olacaktı Ali. Eskiden beri bu yeşil ovaya gelirdi Ali kitaplarını burada okurdu. Gülperi de her gün gelir onu beklerdi bu ovada hiç yanına gitmezdi ama. Siyah saçlarının arasından rüzgâr geçiyordu Ali’nin yüz ifadesi dalgındı uzun kirpiklerinin arasında birkaç damla gözyaşı vardı sürekli gülen dudakları bu sefer hüzünlüydü bugün elinde tek bir kitap duruyordu. Âlinin durumu da kötüydü. Gülperi’nin babası tarafından reddedildikten sonra tek bir kitap almıştı eline o da içinde Gülperi için yazdığı şiirler bulunan. Ali Gülperi’yi düşünmeden edemiyordu ne de olsa tek sevdiğiydi. Ali dalgın dalgın şiirleri okurken Gülperi yanına yaklaştı Ali onu görünce şaşırdı ama sonra kendini toplayarak “Merhaba.” dedi. Gülperi sıcacık gülümsemesiyle karşılık verdi “Merhaba.” diye Ali kızarmıştı gülperi hemen söze başladı “Olanlar için üzgünüm Ali” dedi ona ilk defa adıyla seslenmişti “Babam yüzünden bana da kızmadın inşallah.” Ali sesiz bir çocuktu içine kapanıktı ama içindekileri söyleyecekti Gülperi’ye “Sana kim kızar ki? Hem senin bir suçun yok hata bende babanın beni kabul etmeyeceğini tahmin etmem gerekirdi.” bunun üzerine Gülperi “hayır babam seni sever. Ben de seviyorum. Hem babam ben bilseydim kızımın Ali’yi sevdiğini verirdim onu hiç üzmezdim dedi” Ali “ya öylemi seni istesem yine vermez hem padişahtan iste-

sem seni belki babanı ikna eder” Gülperi bu teklifi kabul etti ve vedalaştılar. Ali bu, durur mu? Genç, yiğit hazırlıkları tamamlayıp doğru sarayın yolunu tuttu. Padişah o gün halkı saraya kabul ediyordu Ali’yi de kabul etti. Ali olanları anlatmış bunun üzerine padişah Gülperi’nin babasını saraya çağırmış, konuşmuş, sonunda karar vermişler. Padişahın zeki bir ejderhası varmış. Bu ejderha bir odaya kapatılacak, içine bir kişinin sığacağı bir oyuk açılacak. Gülperi ve talipleri o odaya gireceklerdi. İlk önce Yusuf odaya sokuldu yanında Gülperi de vardı. Tek oyuk olduğunu görünce Yusuf Gülperi’yi de unutmuştu. Gidip oyuğa girdi ejderhanın kızgınlığı bir anda geçmiş ve gidip köşeye sinmişti. Yusuf hemen Gülperinin yanına gitti Gülperi de çizik bile yoktu. Bir an şaşırdı sonra yaptığına üzüldü. O sırada Gülperi’nin babası içeri girdi hemen kızına baktı iyi olduğunu görünce sevindi. Sonra Yusuf’a bakarak “Sen ne korkak adammışsın be biz de seni adam bilirdik.” diye bağırdı. Ve Yusuf’a yumruk attı Yusuf yere kapaklandı. Padişahın askerleri Gülperi’nin babasını tutmak zorunda kaldılar Yusuf sızlanarak kalktı Gülperi’ye baktı gülperi tüm bu olaylar sırasında sürekli ağlıyordu. Güzel gözleri ağlamaktan kızarmıştı Yusuf hızla başını eğip sarayı terk etti bir ara Gülperi odada yalnız kaldı ve gidip ejderhanın yanına oturdu ve konuşmaya başladı. “Görüyor musun güzel ejderha öz ağabeyim bildiğim insan beni sevdiğini söylüyor sonra beni ortada bırakıyor acaba Ali de can havliyle beni unutur mu? O da beni ortada bırakırsa babam asla beni ona vermez. Aslında ben de beni can derdine düşüp unutanı istemem ya” masal bu ya ejderha dile gelmiş ve “Ah güzel kız demiş ben Ali denen çocuğu gördüm. Seni padişahtan isterken nerdeyse ağlıyordu. O seni çok seviyor görüyorum ki sen de onu seviyorsun inşallah sonunuz hayır olur” demiş. Gülperinin gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Tam bu sırada içeri Ali girdi Gülperiyi yeniden gördüğüne sevinmişti ona sarıldı. Gülperi’nin ağladığını görünce yanaklarını sildi “Ey dünyalar güzeli niçin ağlarsın” dedi bunun üzerine Gülperi daha çok ağladı. Ejderha bir anda üzerlerine atladı Ali oyuğu hemen gözüne kestirdi ve Gülperiyi oyuğun içine doğru sürükledi ve kendini oyuğa siper etti. Tam bu esnada içeri padişah girdi. Ali yine de ejderhaya karşı siperini indirmiyordu. Gülperinin incineceğini düşündükçe daha çok kuvvetleniyordu. Padişah ona rahatlamasını ejderhanın onlara zarar vermeyeceğini söyledi. Bunun üzerine Ali Gülperi’ye siper olmuş bir halde padişahın yanına gitti. Gülperi’nin gözyaşları bir anda gülücüklere dönüşmüştü önce Ali bunu anlamadı ama onun güldüğünü görünce sevindi sonra gülperi heyecanla olanları anlattı. Bunun üzerine padişah “Öp bakalım babanın elini.” dedi Ali’ye. Gülperi’nin babası Ali’nin gerçektende kızını sevdiğini görünce mutlu oldu padişah Âliyle Gülperi’ye 40 gün 40 gece düğün yaptı Ali’yi bağlılığından dolayı veziri yaptı. Onlar erdi muradına biz çıkalım kerevetine.

17


SADİ KİZİR İLE KİTAP ÜZERİNE SÖYLEŞİ YAPTIK Arkadaşlarımız Batıkan VERER, Muhammed Enes KÖROĞLU ve Emir EKŞİ Fazilet Üç Kuşak dergimiz adına Kitapyurdu.com sahibi ve kurucusu, kültür dünyamızın önemli isimlerinden Sadi Kizir beyle önemli bir söyleşiyi gerçekleştirdiler. Sıcak bir atmosferde gerçekleşen bu röportajı sizlere sunuyoruz. 1.Bize biraz kendinizi tanıtır mısınız? Hayatınızda nasıl bir öğrenciydiniz? (Batıkan VERER) Sadi Kizir: İlkokulda çalışmaktan haz duyan iyi bir öğrenciydim. İnsanlar, çalışarak hayatının zirvelerine ulaşır. Bizim zamanımızda lisede siyasi olaylar çok fazlaydı. Kavgalar, boykotlar, işgaller… 12 Eylül darbesine giden süreç yakın tarihimizin en kanlı ve kaos dolu yıllarıydı. O yüzden lise hayatımız çok iyi geçmedi. Üniversite hayatımın ilk dönemleri de kötü geçti. Fakat yaşanan zorluklara rağmen yılmadık. Mazeretlere sığınmadık.. 80 ihtilalinden sonra bu zor şartlara rağmen İstanbul üniversitesi iktisat fakültesinden mezun oldum.. Şu anda yayın işleriyle büyük bir zevkle uğraşıyorum. 2.Kitapyurdu.com kurulumu hangi süreçlerden günümüze kadar geldi? (Batıkan VERER) Başarmak için inanmak gerekir. .Dolayısıyla kitapçılık ve yayın evleri hakkında bilgi edindik. inandık ve bu işi yapabiliriz dedik .1985 – 86 yıllarında bir yayın evi kurduk. En başlarda bu işi aslında hobi olarak yapıyorduk.. 1998 – 99 yıllarında internette iş yapma modası Türkiye’de büyük bir gelişim gösterdi. İnternetten satışlarımız çok fazla artınca diğer işlerimizi bırakıp sadece bu işle ilgilenmeye başladık. 3.Türkiye’de kitap okuma alışkanlığı her geçen yıl gelişiyor mu? (Batıkan VERER) İçinde yaşadığımız yeni çağda zenginlik bilginin ürünüdür.. Türkiye’de basılan kitap sayısının artışından,insanların bilginin önemli kaynaklarından biri olan kitaplarla yaşama arzusundan okuma alışkanlığının arttığını anlayabiliriz. Basılan kitaplar arttıkça biz de bu kitapları sitemize yüklüyoruz. İlk başlarda hafta da yaklaşık 200 yeni kitap sitemize yüklerdik. Bu yıllarda haftada yaklaşık 400 yeni kitap yüklüyoruz.100 de 100lük bir artış var. Bence bunun anlamı kitap satışlarında da 100 de 100lük bir satış artışı olduğudur. 4.Sizce internet kitapçılığı Türkiye’de kitap okumayı nasıl etkilemiştir? (Muhammed Enes KÖROĞLU) İnternet tüm dünyada bilgileri bir arada tutan ağın genel adıdır. İçinde bulunduğumuz çağ bilgi çağıdır. İnternet bilgiye kolay ve hızlı ulaşmada kullanılan en önemli kaynaktır. İnternet kitapçılığı kitap okumayı olumlu etkilemiştir. Çünkü internet satışlarından önce kitap okurları, kitapları kitapçılardan alıyorlardı. Kitapçıların, bütün kitapları raflarında bulundurma ihtimali yoktur. Hem yer açısından hem de sermaye açısından bu mümkün

18

değildir. Bunu başarabilse bile okuyucunun gelip bu kitaplar arasından kendi istediği kitabı bulma ihtimali zordur. İnternette insanlar istedikleri kitabı arama motorundan buluyorlar. Arama motorları, günümüzün popüler bilgiye erişim sistemlerinin başında yer almaktadır.10-15 sene öncesinde basılmış bir kitabı rahatlıkla bulup “2 tıkla” satın alabiliyor. Bu da okuma alışkanlıklarını arttırdı. 5.Biz öğrencilere İnternet kitapçılığı ile İnternet kitap satışının geleceği hakkında neler düşündüğünüzü açıklar mısınız? (Muhammed Enes KÖROĞLU ) Türkiye’de internetten satılan kitabın, toplam satılan kitap sayısına oranı 100’de 11’dir. Yani Türkiye’de her yüz kitaptan 11’i internetten satılmaktadır.Bu Amerika’da 100’de 40’lara yaklaştı. Türkiye’de İnternet kitapçığı ve İnternet kitap satımında bu rakamlara ulaşmayı hedefliyoruz. 6.Sizce kitapları internetten satmak mı yoksa kitapçılarda satmak mı daha kolay ve güvenilir olur? (Muhammed Enes KÖROĞLU) İnternetten satmanın ve mağazalardan satmanın kendilerine göre kolaylıkları var. Sanal kitapçıya giden okurların sayısı her geçen gün artıyor. İstediğiniz bir kitaba ulaşmak için çoğu zaman epeyce bir vakit, çaba ve para sarf etmek durumunda kalırsınız. Çünkü en yakın kitapçıya gitmek, aradığınız kitabı orada bulamayınca başka kitapçıları dolaşmak, buna uzunca bir vakit ve yol parası ayırmak zorundasınızdır. Bu sorunlar kitap okurunun kitapçılardan vazgeçip sanal kitapçılara yönelmesindeki öncelikli sebepler... Sanal kitapçıda, istenilen kitaba ulaşma imkanının yanı sıra yeni çıkan ve satışta olan on binlerce kitabı bilgisayar ekranında kısa sürede görebilme,

onlarla ilgili bilgiler alma ve kitabı, kitapçı dükkanından almaya oranla daha ucuza edinme gibi avantajlar ve internetin hızla yaygınlaşan kullanımı okuru sanal kitapçılara yönelten diğer sebepler... Mağazalardan satış yaparken bire-bir ilişki devreye giriyor. Kişiler böylece birbirini tanır hale geliyor. Müşterinizin eğilimlerini ve ihtiyaçlarını bilir hale geliyorsunuz. Böylece kitap önerisinde bulunabiliyorsunuz. İnternetten satış yaparken ise müşteriyi tanımak zor oluyor. IP adresinden tanımaya çalışıyorsunuz, daha önce aldığı kitaplardan tanımaya çalışıyorsunuz, bir takım algoritmalarla belirlemeye çalışıyorsunuz ancak bu belirleme bir insan gözünün gördüğü ve belirlediği kalitede olmuyor. Dolayısıyla mağazadan satışlarda daha kolay bir şekilde öneride bulunabilinir. Bazı insanlar internetten alışveriş yapmaktan korkuyorlar. Kredi kartı numarası vermekten korkuyorlar. Halbuki Türkiye’de bunun hiçbir sakıncası yok. Muhammed Enes KÖROĞLU: İnternet korsanları hiçbir şekilde şifreleri çalamazlar mı? Sadi Kizir: Hacker’lar eğer o şifreleri çalabilselerdi bankadaki bütün hesapları da boşaltabilirlerdi. Sitemizi bankaların kendi sitelerini korudukları seviyede koruyoruz. Ama diyelim ki hack’lediler, bizden çalabilecekleri hiçbir şey yok. En fazla müşterilerimizin bizde kayıtlı olan e-mail adreslerini çalabilirler. Ama bu e-ticaret hayatımız boyunca hiç yaşanmadı. Bundan sonra olmaması için gereken her şeyi de yapıyoruz. 7.Avrupa’da da internet kitapçılığını başlattınız. Avrupa’da da internet kitapçılığını başlatırken öncelikli amacınız ve hedefleriniz nelerdir? (Emir EKŞİ)


Avrupa’da yaklaşık 7 milyon Türk vardır. Bu Türk’lerin kitap ihtiyacı var. Almanya’da kitap yurdu internet sitesini kurmadan önce bize sürekli mailler geliyordu. Bu maillerde “bize de gelin, buraya da gelin, ya da daha ucuz kargo ile gönderin” gibi cümleler yazıyordu.Bu e-maillerin sonucunda Almanya’da yani Türk’lerin en fazla yaşadığı ülkede yeni site kurduk. Buradan Avrupa’daki 7milyon Türk’ün kitap ihtiyaçlarını karşılamaya çalışıyoruz. 8.Korsan kitapçılık hakkında son zamanlarda yaşanan olaylarla ilgili düşünceleriniz nelerdir? (Emir EKŞİ) Korsan sözcüğü kendisine ait olmayan şeyi haksız, yasadışı yollarla ele geçiren ve bunun üzerinden kazanç sağlayanları anlatmak için kullanılıyor..Korsan kitap bizim en büyük düşmanımız. Bir kitabın korsanının çıktığını biz hemen anlayabiliyoruz. Yeni çıkan bir kitabı ilk başlarda çok güzel satıyoruz. Sonra birden satışlarda 100’de 30’luk bir düşme oluyor. Buradan anlıyoruz ki bu kitabın korsanı çıktı. Korsan aynı zamanda yayıncının da düşmanıdır. Yayıncı bir kitabı çıkarabilmek için aylarca redaksiyonlar, edisyonlar, baskılar… bir sürü maliyete katlanıyorlar. Ama korsan kitap böyle değil. Adam basıp satışa sunuyor.. Türkiye’de yazar yetişmesinin önünde korsan kitaplar vardır. Normal yayıncılardan çıkan kitaplarda yazarlar telif hakkı alıyorlar ama korsan yayınlarda böyle bir karşılık yok tabiî ki Korsan yayın bir eserin,hak sahibinden ve basım haklarını devrettiği yayınevinden izinsiz olarak çoğaltılmasıdır.Bu durumda hem yazarın hem yayınevinin hem de devletin hakları gasp edilmiş olmaktadır..Korsanlık yapmak insanların emeğini çalmaktır. Muhammed Enes KÖROĞLU: Siz korsan kitap üretildiğini anlayınca ne yapıyorsunuz? Sadi Kizir: Satış rakamlarımızdan hissediyoruz ama direk olarak yaptığımız bir şey yok ama bağlı olduğumuz yayıncılık kuruluşları korsan ile ilgili faaliyet yapıyorlar. Baskınlar yapıyorlar.Bu sürekli bir uğraş ancak tam başarılı olamıyorlar. Hala daha gözümüzün önünde, meydanlarda, üniversitelere yakın yerlerde insanlar korsan kitap satıyorlar. Polis ve zabıta geçiyor ama hiçbir şey yapmıyorlar. Maalesef Türkiye’de bu konuda duyarlı davranılmıyor. Daha duyarlı davranılmasını istiyoruz. Ortada bir emek var ise; bu emek çalınmamalı, üzerinden haksız kazançlar elde edilmemelidir. Bu yüzden korsancılık ve kaçakçılık ile mücadele etmek sadece özel birimlerin değil ‘tüm insanlığın’ görevidir. 9.Kültür dünyasında çok önemli bir mevkii işgal ediyorsunuz.Biz öğrencilere bu alanda neleri tavsiye edersiniz?(Emir EKŞİ) Öncelikle bu övgünüz için teşekkür ederiz.Kitapyurdu.com internetten kitap satışında lider durumda. Bunu biz neye borçluyuz? Çok mucizevi şeylere borçlu değiliz. Mucize üretmedik. Ne yaptık? Sürekli çalıştık. İşimizi takip ettik. İşimizi ciddiye aldık. Böylece işimizi büyültebildik. Bir işte başarılı olmanın ilk kanunu bence sürekli ve düzenli çalışmaktır. İnsan kendisine bir hedef seçer ve bundan sonra azim ve kararlılıkla çalışırsa başarılı olur. Batıkan VERER: Bizimle röpartaj yaptığınız için teşekkür ederiz.

ÖZLENEN HUZUR İÇİN…. Huzur Sokağı her yaştan insanın okuduğu ve yüzlerce baskısının yayımlandığı bir roman klasiği… Satış rekorları kırmış, on binlerce insan tarafından aynı ilgi ve heyecanla okunmuş , bir neslin benimsenmiş klasiği haline gelmiştir. Gerek tiyatrolarda sahnelenen gerekse de dizilerde konu edilen herkesin gönlüne hitap eden bir kitap. . . Huzur Sokağı özlemini duyduğumuz, ferah huzurlu bir dünyayı resmeden ve bizi bir nebzede olsa içinde bulunduğumuz kirli cemiyetten sıyıracak nitelikte özellikler taşımakta. Sıcak samimi huzurlu bir sokakta duygusal sarsıcı ve bize gerçek hayatımızı yansıtan olay örgüleriyle donatılmış, aranılan samimiyet , sevgi ve kanaat İstanbul’un kenar semtlerinden birinde sembolize edilmiş. Farklı hayatlar içinde doğup birbirlerine doğru yol alan iki hayat. Önceleri ne kadar durgun olsa da sonra delice akan iki ırmak. Huzur Sokağı’nın meşhur delikanlısı Bilal ve ve zengin bir ailenin sosyetik maneviyattan uzak kızı Feyza… Bu sosyetik aile bir şekilde Huzur Sokağı’na taşınırlar. Bilal terbiyeli efendi oğlan gönlünü Feyza’ya kaptırır.Bu olay başta Feyza için bir oyun olsa da zamanla o da içinde kıpraşan duyguların tesiri altında kalır.Her iki sininde gönlü birbirine akar lakin kader bir türlü buluşmalarına izin vermez. Bilal başka bir kaderin ırmağına akar. Feyza da bunu kabullenir ve sevdasını içine gömerek yolunu değiştirmek zorunda kalır. Feyza yeni yaşantısının merkezine imanı ve islamı yerleştirmiş , artık tek gayesi çocuğunu da aynı şekilde yetiştirmek olmuştur. Bir çok zorluklar çekerek kızını okutmaya çalışan Feyza yıllar geçse de Bilal’i hala unutamamıştır. Bilal ise oğlunu kendisi gibi değerlerine bağlı bir kişi olarak yetiştirir. Feyza’nın değişmiş halini görmek ona bir

kere nasip olmuştur ama sonradan onu ne kadar arasa da bulamaz. Feyza’ anın kızı ve Bilal’ın oğlu anne ve babasının durumlarından habersiz hayatlarını birleştirmeye karar verirler Gerisini okuyun arkadaşlarım. Gerçekten çok güzel bir kitap… Ayrıca bir o kadar da sürükleyici…. Huzur Sokağı her okuyan insanın damağında o kadar güzel bir tat bırakıyor ki zaman içinde tiryakisi oluyorsunuz. Tekrar tekrar okunma isteği duyulması çoğu kişi tarafından söyleniyor. Çünkü hala bir yerlerde o Huzur Sokağının var olduğunu fısıldıyor yüreğimiz bize. Hayalden de öte gerçeğin ta kendisi gibi. ı. Vuslatın hiçbir zaman kaderlerine yaklaşamayacağı bu hazin ama sevgi dolu öyküde hepimiz kendimizden mutlaka bir şeyler bulacağız. SEDA DAŞTAN 8/A

Sadi Kizir: Biz teşekkür ederiz.

19


kitaplara ve güvenilir kaynaklara başvurmak gerekir.

TARİHİ DİZİLERDEN İZDÜŞÜM Türkçe öğretmenimiz Emrullah Karahan beyin rehberliğinde Merkez konferans salonumuzda gerçekleştirilen “TARİHİ DİZİLERDEN GÜNÜMÜZ DEĞERLERİNE İZDÜŞÜM PANELİ”ne ilgi büyüktü. Panel okul müdürümüzün Ahmet Meral Beyin açılış konuşmasıyla başladı. Daha sonra panelistler yerlerini alarak son dönemlerde Türkiye’de en çok tartışılan Tarihi dizilerimizi masaya yatırdılar. Öğrencilerimiz tarafından geniş ilgiyle karşılanan bu paneli özetle okuyucularımıza sunuyoruz.

Saltuk Buğra Çiftçi:

“DOĞRU TARİH NASIL ANLAŞILIR?” Batı İngiltere kralı 8.Henry’nin hayatı çerçevesinde Tudors (Tivdırs) adlı bir dizi yayınlanmaktadadır. Saray entrikaları ve saray kadınları üzerine olan bu dizi ileri teknoloji kullanılarak görsel olarak kaliteli hale getirilmiştir. Bu diziden yola çıkarak Türk yapımcılar da Osmanlı tarihini göz önünde bulundurarak Muhteşem Yüzyıl’ı yapmıştır. Nitekim bu dizi, insanların zaaflarına hitap ettiğinden Türkiye’de yaygın bir şekilde izlenmektedir. Fakat dizide, araştır-

ma ve sorumluluk duygusu eksikliğinden bazı hatalar görülmektedir. Örneğin, Sadrazam keman çalar fakat dönemde kemanın icat edilip edilmediği tartışılmaktadır ve çalınan parçanın bestecisi Vivaldi o dönemden 150 yıl sonra yaşamıştır. Bunun yanı sıra haremde cariyelerin padişahlarının karşısında dans etmeleri söz konusu bile değildir. En önemlisi Hürrem Sultan, Mihrimah Sultan gibi saray hanımları entrikalar, cinayetler tasarlamak yerine hayır hasenatla meşgul olmuşlardır. Mesela II.Abdulhamid’in halası Adile Sultan o kadar hayırsevermiş ki vefat ettiğinde hiç mal varlığı, hatta mücevheri bile kalmamış. Çünkü sağlığında tüm mal varlığını fakir fukaraya dağıtmıştır. Sonuç olarak bu dizilerde çok muhterem şahsiyetlerin isimleri çalınmaktadır. Bizler de senarist ve yönetmenin hülyalarını tarih diye seyretmekteyiz Tarih anlaşılması zor olan bir şey değildir. Ama doğru tarihi arayıp bulmak için zahmet edip

Sözlerime son verirken saygılar sunuyorum.

Seda Daştan:

“Diziler olmasa hiç kimsenin tarihi merak edeceği yok” Tarihi dizilere ilginin öncelikli nedeni, tarihin derinliklerinde sansasyona müsait yönlerin ve entrikanın var olmasıdır. Bazılarına göre Osmanlı’da entrikalar bulmak hoş ve güzel bir şey, üstelik eğlenceli. Tarihle bağlantısı olduğu izlenimi de az çok verilince ilgi çekiyor. Fakat mekânın ve kıyafetin tarihi olması o diziyi tarihi yapmıyor. Eğer anlatılan Kanuni tarihi ise seferleriyle, varlığıyla, kişiliğiyle yer almalı. Evet, Muhteşem Yüzyıl eleştirilecek bir dizi. Fakat bu dizi ile tarihin kapısı açıldı. İnsanlar tarihi merak etmeye başladılar. Diziler olmasa hiç kimsenin tarihi merak edeceği yok Peki neden tarihimizi merak etmiyoruz, doğru kaynaklardan öğrenmiyoruz da entrikalardan geçilmedikleri iddia edilen dizilerin müptelası oluyoruz. Çünkü dizi zaten eğitim aracı değildir, bilgi vermek zorunda da değildir. Dizi dediğimiz şey insanların eğlenmek,kafalarını boşaltmak için izledikleri eğlence aracıdır. İkinci olarak ise dizilerde tarihi olaylar ilgi çekiyor ve reyting sistemi burada devreye giriyor. Seyredilmeyen, ağır, bütçesizlikten tarihi bir komedi filmi gibi çekilen filmler çok fazla reyting alıyor. Maalesef reyting sistemi tarihten de ön planda. Bu yapıyla doğru yanlış, yanlış da doğru olarak gösterilebiliyor. Bu da aynı zamanda hoşlanılmayan, tarihi gerçeklere aykırı, toplumun geleneklerine, inancına, imanına aykırı olan dizilerin, bir çok dönem, bir çok mevsim ekranda hiç de hoş olmayacak sahnelerle kalmasına zemin hazırlıyor. Muhteşem Yüzyıl gibi dizilere tarihi sevme ve sevdirme adına olumluda bakılabilir. Hepinize sevgiler ve saygılar sunuyorum.

Muhammed Enes Köroğlu:

“Atalarımızın güzel değerlerine

sahip çıkma adına sanatsal faaliyetlere de ağırlık vermeliyiz.” Hepimizin bildiği gibi günümüz medyası, daha çok reyting üzerine kurulmuş-

20


Muhammed Enes KÖROĞLU tur. Bu nedenle medya için, doğrunun ve gerçeklerin çok da önemi yoktur. İnsanların görmekten hoşlanacağı sahneleri çekmek ve daha çok sayıda izleyiciye kolay yoldan ulaşmak tercih sebebi olmuştur. Bugün televizyonlara baktığımızda dizi ve filmlerin genel içeriği kavga-dövüş, eğlence, dram ve çarpık insan ilişkileridir. Ne yazık ki sahnelenen tarihî dizilerin çoğunluğu gerçeği yansıtmıyor. Oysa televizyon kanalıyla çok geniş kitlelere doğru bilgiler verilebilir, kültür yapımıza uygun programlar yapılarak eğlenceli bir şekilde insanlara sunulabilir. Ülkemizin özel televizyon kanalları ile tanışmasından sonraki döneme baktığımızda tarihi doğru bir şekilde aktaran dizi çekimlerine nadiren rastlanılıyor. Şu anda sahnelenen yakın tarihimize ait bilgiler içeren dizilere örnek olarak ilk aklıma gelen TRT 1’deki “SEKSENLER” dizisi olmaktadır. Bu diziyi çoğu insan seviyor ve izliyor. Bunun sebebi hem pek çok yaş grubuna hitap etmesi hem de dönemi olabildiğince doğru aktarması.

Muhammed Yasir BAYRAMOĞLU

Yasir Bayramoğlu: “Artık kendi kültürel kodlarımıza uygun senaryolar yazmalıyız.” Tarihi gerçekler ancak, belgeseller de izleyicilere birebir aktarılır. Oysa tarihi dizi ve filmler sınırı çok fazla aşmayacak şekilde hayali kurgularla süslenebilir. Ama maalesef şimdilerde bazı yapımcılar buna uymuyor. Dizinin reytingi için gerçekte olma ihtimali olmayan bazı kareler yapıyorlar. 2013 kış yayın döneminde TRT1’ de “Bir Zamanlar Osmanlı Kıyam” adlı bir dizi yayınlanmaktadır. Kıyam kelime anlamı olarak ayaklanma demektir. III.Ahmet zamanında, Patrona Halil ayaklanmasını

anlatıyor. Bazı yerlerde tarihi yanlış anlatan kareler var. Bu diziyi devletin bir kanalının yapmasını da yanlış buluyorum. Ben başka atalarımızın da dizilerinin yapılması taraftarıyım. Örneğin, Yavuz Sultan Selim, II.Abdülhamid, Fatih Sultan Mehmet, Barbaros Hayreddin Paşa gibi… Bu kahramanlarımızın hayatları dolu dolu… Savaştan savaşa koşmuşlar... Ama bu kişilerin özel hayatları reyting uğruna yalan yanlış kurgularla izleyicilere sunulmamalı. Yabancıların yaptığı “Cennetin Krallığı” adlı bir film var. Şarkın en büyük İslam kahramanlarından Selahaddin Eyyubi’nin Kudüs’ü fethini anlatan bir film. Öyle güzel yapmışlar ki hem saray içindeki olayları hem de dışardaki savaşı güzel bir biçimde yansıtmış. Ülkemizde de böyle dizilerin, filmlerin yapılması taraftarıyım. Arkadaşlar atalarımızın güzel bir sözü var “karanlıktan şikayet edeceğine bir mum yak “Son olarak şunu ifade etmek istiyorum. Kendi kültürel kodlarımıza uygun senaryolar yazma, sanatsal faaliyetler içerisinde bulunma amacıyla çok okumalıyız. Meydanı çapulculara bırakmamalıyız. Selam ve saygılar sunarak sözlerime son veriyorum.

Bir diğer konu ise “MUHTEŞEM YÜZYIL” benzeri filmler. Bu filmlerin yapımcıları ne kadar düzeysiz ki kendi milletini, kendi tarihini lekelemeye çalışıyor? Bunlar bizim tarihimizin böyle olduğu-na inanmış. Bunlar bizim anlı-şanlı tarihimizi lekelemeye, insanları tarihimizin böyle olduğuna inandırmaya çalışıyorlar. “Bizi lekeleyemezler!” diyeceğim, diyemiyorum. Eğer “Neden” diye soracak olursanız size şöyle derim: “Halkımız kendi tarihini, kendi yazdığı kitaplardan öğrenmek yerine yabancıların yaptığı filmlerden öğrenme taraftarı. Oysa atalarımızın güzel bir sözü var “eğri cetvelle doğru çizgi çizilmez” .Çıkış yolu ne sadece kuru bir eleştiri ne de vaveyla koparmadır. Sözlerime son verirken atalarımızın güzel değerlerine sahip çıkma adına sanatsal faaliyetlere de ağırlık vermeliyiz. Saygılarımla…

21


Ebrar Demir: “Para kazanma uğruna tarihimiz yanlış yansıtılmıştır.” Birçok tarihi dizilerde gerçekler çarpıtılır. Bunun nedeni sadece yazarın kendi cebini düşünmesidir. Tarihi dizileri ilgi çekici yapacağım, reyting rekorları kıracağım diye, gerçek dişi olay örgüleri halka sunulur. Örneğin Muhteşem Yüzyıl filminde, ilk bölümünden bu yana birçok hata göze çarpmaktadır. Dizi hakkında bu hatalardan oluşan tartışmalar açılmış, yayından kaldırılması için imzalar toplanılmıştır. Fakat film hala yayındadır. Muhteşem yüzyılda Kanuni Sultan Süleyman’ın hayatı çarpıtılarak anlatılmış zevk ve sefa içinde yüzen bir kişi olarak gösterilmiştir. Oysa tarihi olarak herkes tarafından bilinmektedir ki Kanuni Sultan Süleyman’ın hayatı savaş alanlarında geçmiştir. Dizide Hürrem Sultan’a da haksızlık yapılmış, entrikacı bir kişi olarak anlatılmıştır. Oysa Hürrem Sultan en çok hayrat yapan sultanlardandır. Tarihten haberi olmayan, araştırmayan günümüzün gençleri, bu dizileri seyredip tarihimiz hakkında yanlış bilgilere sahip olur ve atalarımızdan utanır hale gelmiştir. Ömrünü savaşlarla geçiren padişahlarımızı, Kuran’la haşır neşir olan sul-

tanlarımızı, ünü dört bir cihana yayılmış kahraman atalarımızın hayatı tamamen yanlış anlatılıp, para kazanma uğruna tarihimiz yanlış yansıtılmıştır. Tarihi gerçekler anlatılırken insanlara genellikle sıkıcı gelir. Dizi hazırlayanlarda insanların ilgisini çekip reytingleri artırabilmek adına gerçekleri çarpıtarak daha cazip hale getirirler ve insanların görmek istediklerini verirler. Bunun sonucunda yeni nesiller Tarih’i yanlış öğrenmektedir ve toplumdaki tarih bilinci zayıflamaktadır. Toplumumuzun geleceği için daha duyarlı olalım. Teşekkür eder sevgi ve saygılar sunarım. Ece Güner: “Sanata ve sanatın güzelliklerine karşı değiliz değerlerimiz ayaklar altına alınmasın.”

Ecenur GÜNER

Türk televizyonlarında her sezon sayısız diziler yayına giriyor, bunlardan çoğu birkaç bölüm sonra yayından kaldırılırken; bazıları da halk tarafından çok seviliyor,

izlenme rekorları kırıyor ve yıllarca devam ediyor. Dizilerdeki ortak konular, genellikle aşk, yasak aşk, şiddet, ihanet, cinayet ve sürekli mutsuzluk, Olumlu ve umut verici konulara rastlamak çok zor. İhanet etmek normal kavram gibi algılanıyor ve nikâh dışı yaşamak, evlilik dışı çocuk, lüks hayat, kolaycılık ve özendiriciliğe yol açıyor. Aile dizisi diye insanlara sunulan dizilerin birçoğunun aile yapımıza uymadığını görüyoruz. Kendi kültürümüzü ve ahlaki değerlerimizi ayaklar altına alan, gençlerimize kötü örnekler oluşturan dizi ve filmlerle çok sık karşılaşır olduk. Bu da toplum yapımızı oldukça olumsuz etkiliyor. Tabii bunları bütün diziler için söylemek doğru olmaz. O halde kim haklı? Kanuni Sultan Süleyman’ın Hürrem Sultana aşkını konu alan ve son günlerde tartışmalara yol açan Muhteşem Yüzyıl adlı dizi yapımcıları mı yoksa sosyal medyada geniş yankılar oluşturmayı başaran sosyal bilimciler mi ? Tarihçiler Kanuni Sultan Süleyman’ın 46 yıllık saltanatında sadece 1,5 yıl İstanbul’da yani sarayda kaldığını belirtiyorlar. Bu nedenle haremle ilgili anlatılanlar Kanuni’nin yaşam biçimine uymuyor. Ayrıca ne harem ne de saray dizide izleyicilere aktarıldığı gibi bir yer değildir. Şu iyi bilinmelidir ki harem padişahın evidir. Haremi sadece padişaha kadın-kız üreten bir yer olarak göstermek ne kadar acı ve üzüntü vericidir. Diziyi eleştirenler şikâyetlerini ‘tarihimiz lütfen doğru yansıtılsın. Değerlerimiz ayaklar altına alınmasın” diyor Yoksa sanata ve sanatın güzelliklerine karşı değiller. Bizde diyoruz ki bu ve bunun gibi diziler yayından kaldırılsın. Tarihimiz yanlış anlatılmasın. Hepinize sevgi ve saygılar sunuyorum.

22


“Hayallerime dokun” 6. sınıf öğrencileri Sosyal Bilgiler öğretmenimiz Ziynet Bilgili rehberliğinde hazırladıkları performans çalışmalarını “Hayallerime dokun” başlığıyla sergilediler. Bu proje çalışmalarında öğrencilerimiz bilimsel araştırma basamaklarını kullanarak hazırladıkları sosyal projelerle birbirleriyle yarıştılar. Okul Müdürümüz Ahmet Meral serginin açılışında yaptığı konuşmada günümüzde sosyal projelerin öneminin diğer alanlardaki projelerden çok daha anlamlı hale geldiğini ifade etti. Sergiyi gezen Okul Müdürümüz ve Müdür yardımcımız İlkay Alp sergilenen eserleri inceleyerek öğrencileri başarılarından dolayı kutladılar. öğrencilerimiz öğrendiklerini öğretmenleri ve arkadaşlarıyla paylaşma fırsatı buldular, hazırlanan kokteyle renklenen sergi ortaokulumuzun bütün öğrencileri tarafından gezildi. Çocuklarımızı internetin derinliklerindeki tehlikelerden nasıl korumalıyız? Tüm sakıncalarına rağmen dijital teknolojiyi ve ürettiği cihazları günlük yaşamımızın büyük bir bölümünde kullanmak durumundayız.Bazen oyunlar oynadığımız bazen sevdiklerimizle yazıştığımız bazen de işimiz gereği başından ayrılamadığımız bilgisayarın kendi çocuklarında bağımlılık yaratma korkusu taşıyan çok sayıda anne ve babanın sesini duyar gibiyim (kendi annem ve babam-

da bu grubun ilk sırasında yer almaktadır).Ancak şunun çok iyi bilinmesi gerektiği kanısındayım: Bizler yani çocuklar için sadece teknoloji ve ortaya çıkardığı ürünler tehlike arz etmiyor.Günlük yaşamın her anı doğru yönlendirilmediğinde risk oluşturur. Bu kaygıları duyan ve çocuklarının bilgisayar ortamında uzun süre geçirmesini istemeyen ancak bilgisayar kullanımını yasaklayamayan hep tedirginlik duyan anne ve babaları rahatlatacak bir uygulama geliştirdim.Bu programı, okulumuzda düzenlenen “Hayallerine Dokun” adlı sergide arkadaşlarım ve öğretmenlerim ile paylaşmıştım. Geliştirdiğim bu program çocuğunuzun bilgisayar başında uzun süre geçirmesine engel olmasının yanı sıra ebeveynlerinin isteği doğrultusunda ekrana gelen yönlendirme yazıları ile daha önceden belirlediğiniz eğitim sitelerine bilgisayar kullanıcısını yönlendirmektedir. Bilgisayar kullanıcısının (çocuğun) ebeveyni tarafından belirlediği süre dışında İnternete girişini engellemektedir. Çalışmaya önce mevcut bilgisayar işletim sistemlerini ve kaynak kodlarını inceleyerek başladım. Küresel alanda yaygın olan ve ticarileştirilen işletim sistemleri üzerinde çalıştım. Bu çalışmamda; işletim sisteminin Boot ekranını logon, ekranını değiştirdim ve

grafik ara yüzlerini yapılandırarak en iyi görünümlü bir Grafik ara yüzü oluşturdum ve kod dosyalarının bazıları yeniden yazdım. En önemlisi geliştirdiğim programları eğitime destek olması yönünde kullanışlı yaptım. Bu programın en büyük özelliği eğitim içeriklerini içeren menünün ekranda sürekli görünmesi ve kullanıcıyı yönlendirmesi oluşudur. Son olarak şu belirtmek isterim: Hangi işletim sistemini kullanıyor olsanız ve ne tür oyun veya paket program kullanıyor olursanız olun geliştirdiğim program uygulamanın önünde yer alarak kullanıcıyı ders çalışmaya yönlendiriyor. Uygulamayı kapatmak ailenin kontrolünde olacaktır. Öğrenci bu aile kontrol şifresini asla kıramamaktadır. Geliştirmeye çalıştığım bu program çocukları dijital çağın bilgi kaynağı olan internetin derinliklerinde tehlikelerden korumayı amaçlamaktadır.Ancak şunun çok iyi bilinmesi gerektiğine inanıyorum. Çocuklarımızla birlikte internet ve bilgisayar kullanım süresini belirlemek, internet filtre programları satın almak ve güvenli internet aboneliği yapmak daha çok fayda sağlayacaktır. Dijital dünyanın tüm nimetlerinden sağlıklı bir şekilde yararlanmanız dileği ile…

Özgür ALPEREN GEZİCİ 6-A

23


ÇAĞIN HASTALIĞI İNTERNET BAĞIMLILIĞI Son yıllarda farklı ülkelerde, duyan insanların anlamakta zorluk çekeceği türden olaylar yaşanmaya başlandı: “Güney Kore’de 50 saat hiç yerinden kalkmadan oyun oynayan çocuk, yerinden kalktığı zaman düştü ve öldü. İnternette Uzakdoğu savaş oyunları oynayan bir genç kılıçla sokakta karşılaştığı bir kişinin başını keserek öldürdü. Çin’de 17 yaşındaki bir genç, iPhone ve iPad alabilmek için böbreklerinden birini sattı. Olayın, gencin ailesinin iPhone ve iPad’i nasıl aldığını sorgulaması üzerine açığa çıktığı ifade edildi. Türkiye’de bir çocuk oyun oynamaya izin vermediği için annesini bıçakladı.” Bunun gibi yüzlerce haberi saymak mümkün. Hepsinin ortak noktası oyun, internet, bilgisayar.. İnternet,bilgi paylaşımını artırmak ve iletişimi kolaylaştırmak için çıkmıştı. Ancak hayatımıza o kadar dahil olmaya başladı ki, internet olmadan mutlu olamaz ,bir şeyler yapamaz hale geldik. İnternet olmadığı için çocuklarımız ;anneanne babaanne,dede gibi aile büyüklerini ziyarete gitmek istemiyorlar. Çünkü internetsiz bir gün geçirmek ,çoğu genç için artık imkansız hale gelmiştir. Bazıları için internet bir bilgi ve iletişim kaynağı olmaktan çıkıp tam bir bağımlılığa dönüşmüş durumda. Ülkemizde de internetine içine alan teknoloji bağımlılığı tehlikeli boyutlara ulaştı. Çözüm için yeni arayışlar başladı. Dünyada ilk kez İstanbul’da 1.Uluslararası Teknoloji Bağımlılığı Kongresi düzenlendi. Yaşanan olumsuz gelişmeler sonucu Bakırköy Prof. Dr Mazhar Osman Ruh Sağlığı Ve Sinir Hastalıkları Hastanesi bünyesinde internet Bağımlılığı Polikliniği açıldı. İNTERNET BAĞIMLILIĞI ÇOCUKLARIMIZIN HAYATINDA NELERE MAL OLUYOR? Sanal gerçeklik çocuklarımızın ruhunu ve duygularını adeta esir almış durumda. Uzmanlar internet bağımlılığının tedavisinin ,madde bağımlılığı tedavisinden daha zor olduğunu belirtiyor. Bu bağımlılığın en yakın olduğu hastalığın patalojik kumar oynama olduğu ileri sürülüyor. İşte internet bağımlılığının zararları: *Çocuklarımızın ve gençlerimizin ruh sağlılıklarının bozulmasına yol açıyor. Araştırmalar Sürekli internet kullanıcılarının depresyon yaşadığını ortaya koyuyor. Bilgisayardan uzak kalmak; boşluk hissi ve huzursuzluk yapıyor. Tırnak yeme,yerinde duramama gibi sıkıntılı bir ruh hali yaşatıyor. *İnternette uzun oynanan oyunlar çocukları şiddete yöneltiyor,şiddet ve saldırganlığa duyarsızlaşmalarına yol açıyor. Acıma hissi ortadan kalkıyor ve vicdanları köreliyor.

24

*Siber zorbalığa maruz kalabiliyorlar. İnternet yoluyla çocuklar ve gençler farkına varmadan arkadaşlarını fiziksel ve ruhsal olarak tehdit edebiliyorlar. Bu zorbalığı bir oyun gibi görüyorlar. Örneğin arkadaşının görüntüsünü ve yazışmalarını internette yayınlıyor. Tehdit ve hakaret içeren mailler atıyorlar.Karşıdakini nasıl üzdüklerini ve nasıl psikolojik probleme yol açtıklarını fark etmiyorlar. Acı olaylar yaşanabiliyor. Örneğin Avusturalya’da arkadaşlarından sürekli tehtid ve hakaret içerikli mailler alan bir Türk kızı ,yaşadığı psikolojik baskıdan dolayı ,kendini trenin önüne atıp intihar ediyor. *Özbakım becerilerinin azalmasına, sırt bel boyun ve kas ağrılarına,hareket azlığına bağlı kilo alımına , gözlerde bozukluk gibi fiziksel bozukluklara yol açıyor.* *Uyku ve yemek düzeninde bozulmalar görülebiliyor. *Bilgisayarın duygu dünyası olmadığı için,duygular köreliyor,empati kurma yetisini kaybediyorlar. *Çocukların Türkçeyi doru konuşma ve yazma becerileri azalıyor. *Yanlış kişilerle tanışıp, onlar tarafından yasal ve sağlıklı olmayan ortamlara çekilebilirler. Kandırılıp kullanılabilirler. *Çocuklar, pornografi sitelerine girebilir. Yaşları ve gelişimleri ile uyumsuz görüntü ve bilgilerle karşılaşabilir. Bir İnternet güvenlik firması tarafından yapılan çalışmada 7-14yaş arasındaki internet kullanıcılarının aradıkları anahtar sözcükler incelenmiş. İlk üç sıraya Youtube, Google ve Facebook girerken; ardından sex ve porno kelimelerinin geldiği tesbit edilmiş. *Saatlerini bilgisayarın başında geçiren çocuklar okul başarısızlığı yaşıyor. Ders çalışmaktan zevk almıyor.motivasyon ,konsatrasyon ve dikkat dağınıklığı sorunlarıyla karşılaşıyor..Okulda bile aklı ,internette yarım kalan sohbetiyle veya oyunda topladığı puanla meşgul oluyor. *Aile içinde geçirilen paylaşımlar azalıyor. Çatışmalar yaşanabiliyor. Çocuklar agresifleşiyor .Anne babalarına karşı gelip bağırılabiliyorlar. *Sosyal hayatta ilişki kurmakta ve kendilerini ifde etmekte güçlük çekiyorlar. Zamanla yalnızlaşan bu çocuklar sosyal fobi yaşıyorlar. Yeni neslin sosyal çevresi çevirim içi!.. ANNNE BABALAR İNTERNET BAĞIMLILIĞI KONUSUNDA NELER YAPABİLİR? • Bilinçli bir ebeveyn bilgisayarı çocukların odasında değil, evin ortak kullanım alanında bulundurmalıdır. • Çocukların her gün bilgisayara ayırdığı zaman belirlenmelidir. • Toplam süre okul öncesi çağ çocuklarında bir saatten, ilköğretim çağı çocuklarında iki saatten fazla ise anne babalar sınırlandırmaya gitmelidir.

ŞERİFE OKUNOĞLU ÖZEL ÜSKÜDAR İLKÖĞRETİM OKULU REHBERLİK ÖĞRETMENİ

Bilinçsiz annelerin bilgisayar, telefon ve televizyonu bir çocuk bakıcısı gibi kullanmaları; çocuklarda otizm benzeri belirtiler oluşturmakta. Bu çocukların anneleriyle duygusal bağ kurmalarında sorunlar yaşanmaktadır. Baba aile içinde daha çok otoriteyi temsil eder. İnternet konusunda sınır çizme görevi daha çok babaya aittir.Fakat baba örnek bir duruş sergilemelidir.Eve geldiğinde sanal dünyada vakit geçiren bir ebeveynin çocukları da büyük ihtimalle bağımlı olacaktır. Sanat, spor ve kültür faaliyetleriyle haşır neşir olan çocuklar, psikolojileri daha düzgün ,sorumluluk sahibi ,disiplinli ve sosyal bireyler olur. Bu nedenle ebeveynler; evlatlarını sanat ,spor ve sosyal faaliyetlere yönlendirmelidir. Sevgiye ve saygıya dayalı aile içi iletişim, çocukları internet gibi her türlü bağımlılıktan korumak için çok önemlidir. Çocuğun anne ve babasıyla iletişimi ne kadar iyi ise bağımlılık riski o kadar azalır. Çocuğun duygu dünyasının, beslenme kaynağı anne ve babadır. Çocuklar fiziksel beslenmeleri kadar, ruhsal olarak beslenmelidir. Duygusal açıdan doyurulmayan çocuklar, büyülü ancak zararlı dünyaların müşterileri oluyorlar. Çalışma hayatının yoğunluğu nedeniyle anne babalar, çocuklarıyla yeteri kadar ilgilenemiyor. Oysa sevgili anne babalar şunu hiç unutmayınız ki, paranızı ve zamanınızı çocuklarınızı bağımlılık esaretinden kurtarmak için harcamak zorunda kalabilirsiniz.


F ET AZ Kİ İLE N TT Lİ E KL N ER

Sınıf günlerimizde coşkumuz bir başkaydı.

Ruhun ve zihnin ortak tınısı müsikimizle öğrencilerimiz coştular.

Yeni yorumlarla folklörümüzü yaşattık

Öğrencilerimiz öğrenirken eğleniyorlar, eğlenirken öğreniyorlar.

Zerafet, ahenk,renk harmonisi ile geçmişten geleceğe kültür köprüsü oluşturduk.

BİLGİ ile besliyor SEVGİ ile kucaklıyoruz

25


ÇA YIL 98 N IN . ZA AK DA FE KA Rİ LE

Sefer Ekşi Oyku Yarışmasında

Mansiyon Bizim

Fazilet Eğitim Kurumları, Faziletli Nesillerin ruh atmosferini besleyen Çanakkale Zafer’imizi anlamlı bir şekilde kutlamak ve Çanakkale ruhunu diri tutmak için yurt çapında ödüllü öykü yarışması düzenledi. II. Sefer Ekşi Kültür ve Sanat yarışmasına katılan Özel Üsküdar Ortaokulu’muzun öğrencilerinden Sedanur Daştan mansiyon ödülüne layık görüldü.

ÇANAKKALE ŞEHİTLER YATAĞI ması ile rahatça geçmeyi planlıyordu. Osmanlı devletinin ciddi bir direnç göstereceğini düşünmemişlerdi. 18 Mart’ta saldırı başladı. Nusret gemisinin önceden yerleştirdiği mayınlar donanmaya ciddi hasar verdi. Allah’ın yardımı ile o büyük madde üs-

Ali Buğra YILDIRIM

tünlüğü iman kayalarına çarptı. Düşman

Şanlı Ecdadım Osmanlı

denizde bu savaşı kazanamayacaklarını anladı. Artık karadan hareket etmeleri gerekiyordu. 25 Nisan’da çıkartma harekaElif Cemre EKŞİ

tına başladılar. Fransız, İngiliz, Avustralya,

Başladı bu sevda Osman Gazi ile Devam etti Kanunu ve Selim ile Hükmetti cihana adalet ile Anlattı İslam’ı her millete

Yeni Zelanda ve bazı sömürge askerlerinÇanakkale şehitler yatağıdır. Genç ,yaşlı hatta çocuk yaştaki yiğitler kendi geleceklerini, canlarını hiçe sayarak ,sadece çocuklarına yurt olacak toprakları kimselere yar etmemek için savaştılar ve şehit düştüler.

den oluşan ordu ile pek çok bölgeye hü-

Türkün ölüm kalım mücadelesi itilaf devletlerinin Çanakkale’yi aşıp İstanbul’u almak ve Osmanlı’yı tamamen yok etme isteği karşısında başladı.

da aynı iman gücünü gösterdi. Bu hayasız-

Planlarını gerçekleştirmek üzere İngiltere ve Fransa Çanakkale boğazından donan-

şısında geri çekilmek zorunda kaldı. Şaşkın

cum ettiler. Mustafa Kemal Bey 19. Fırka Kumandanı olarak Arıburnun’da düşmanı durdurdu, geçit vermedi. Anafartalar’da

Peygamberin şanlı müjdesine Koştu bir cihan devleti Devirdi köhne Bizans’ı Aldı koca İstanbul’u

İngiltere kolordusu çıkartmaya başladığında ca akınlar Mustafa Kemal Bey öncülüğünde durduruldu. Düşman güçleri türkün bu müdafaası karve yenik bir halde idiler. Bu müthiş tipiden geriye Enkaz-ı beşer kalmıştı. Medeniyet denilen tek dişi kalmış canavar çok ağır

Ortaçağ’ı kapattı açtı Yeniçağ’ı Fatih Hadimül Harameyn1 oldu Yavuz Sultan Selim Vardı Viyana kapılarına Kanunî Fethetti cihanı şanlı Osmanlı.

kayıplar verdi. Bizimde çok kaybımız oldu.

Ne namertler gördü bu vatan Ne hainler tanıdı bu millet Eti tırnaktan ayırdılar Kahpece tuzaklarla.

Nice gelecekler söndü. Evlerin ocaklarının bacası acı ile tüttü. Ama bizim kayıplarımıza ölü denemezdi. Allah onlara şehitlik gibi büyük bir rütbe vermişti. Onların günümüzde rütbeleri çok yüksektir. Şehitlerimizin ai-

Ama bitmedi bu sevda Yaşıyor hala kalplerde Damarlarda akıyor hala o kan Biz Osmanlının torunuyuz.

leleri ve evlerinin direği bu insanların savaşa gitmelerini kabul etmişler, evde aç, parasız kalmayı kalacaklarını düşünmeden duruma razı olmuşlardır. Bizler de şehitlerimizin akan kanlarının boşa gitmemesi için, yurdumuzu her türlü tehlikelerden korumalı, onlara layık olabilmek için çok çalışmalı; kendimizi yetiştirerek memleketimize hizmet etmeliyiz. Onların kanlarını akıttıkları toplara bizler de terlerimizi akıtmalıyız.

26

1

Yavuz Sultan Selim, Mercidabık zaferinden sonra eline geçen gücün ve sorumluluğun farkındadır. Her şeye rağmen Yavuz halifelikte kararlı idi. Yavuz’un bu kararlı tutumu sonucunda, Peygamberimizin 73. halifesi olduğu bütün cihana duyurulur. Yavuz Halep’te kaldığı süre içinde bir cuma günü, Halep’in en büyük camisinde Cuma namazını eda ediyordu. Hatip hutbede, hutbesini irad ediyordu. Söylenecekleri söyledikten sonra geçmişten gelen alışkanlık üzerine, Yavuz’un ismini zikretmeden, Yavuz için, ‘Hakimu’l-Haremeyni’ş-şerifeyn’ Yani “Mekke ve Medine’nin hâkimi” deyince Yavuz oturduğu yerden hatibin bu hitabına müdahale ederek “Biz bu mübarek beldenin ancak hadimi oluruz, bizi ‘hadim olarak zikret’ diye ikaz eder.


ÇANAKKALE RÜZGARI Çanakkale’ye tahini çıkmış askerler aileleriyle vedalaşıp, eşyalarını toplayıp Çanakkale’nin yolunu tutmuşlardı. Yolculukları bitiminde, Çanakkale askerleri artık askerlik için hazırlardı. Askerliklerinin üçüncü ayının sonlarına doğru ortalıkta yoğun bir ümitsizlik hisseden askerler yüzbaşı Mehmet efendinin yanına giderek: - Yüzbaşım, hissettiklerime göre ortalıkta yoğun bir ümitsizlik ve mutsuzluk var. Bunun nedenini öğrenebilir miyim? Yüzbaşı Mehmet Efendi: - Doğru asker, bende senin gibi düşünüyorum. Bunun nedeni de tahminime göre çok yakında olacak olan balkan savaşı ve bizim askerlerimizin düşmanlarımıza karşı yetersiz olmasıdır. Asker: - Peki efendim, bu askerlere hiçbir zaman geri çekilmememiz gerektiğini ve bizim babalarımızın ve dedelerimizin, ne zorluklarla savaş kazandıklarını bilmiyorlar mı? Yüzbaşı Mehmet Efendi: - Biliyorlardır elbet, ama ben yine bir duyuruda bulunurum. Sana bu durumu bana aktardığın için çok teşekkür ederim asker. Asker: - Bir şey değil efendim, ne demek, bu benim vazifem, demiş. Yüzbaşı Mehmet Efendi askerin söylediklerini göze alıp askerlerin yanına gitti. Bunu gören askerler hızlı bir şekilde sıraya geçip, hazır durumuna geldiler. Yüzbaşı Mehmet Efendi: - Askerler, çok yakında olacak olan Balkan savaşı nedeniyle, herkesin ümitsizliğe kapıldığını biliyorum. Fakat sakın ümitsizliğe kapılmayın, askerlerimizin düşmana karşı az olduğunu biliyorum, ancak onların da bize karşı yenik duruma geleceğini de tahmin edebiliyorum, dedi. Bunu duyan askerler biraz düşündükten sonra, yüzbaşının dediklerinin çok mantıklı ve doğru olduğunu anladılar. Ertesi sabah askerler uyanmadan saat 06:00 suları denizin açıklarından tüfek ve

bomba sesleri duyuldu. Bunu duyan askerler hemen komutanları ve diğer askerleri kaldırıp, yüzbaşına haber verdiler. Yüzbaşı duyduklarına inanamadı. Savaşın olacağını biliyordu fakat bu kadar erken olacağını tahmin etmiyordu. Yerinden kalkan yüzbaşı: -Hemen bombaları ve diğer saldırı araçlarını hazırlayın, dedi. Askerler hemen bütün saldırı araçlarını hazırlayıp savaşa başladılar. Böylece 1913 tarihinde balkan savaşı başlamış oldu.

İdil Naz TÜRKKAN 1914 tarihinde Anadolu’ya göç ve seferberlik başladı. Fakat askerlerimizin yarısının şehit olmasına ramen geriye kalan askerlerimizden hiç biri pes etmedi. Fakat artık dayanacak güçleri kalmamıştı. Yinede savaşmaya devam ettiler. Yüzbaşı Mehmet Efendi askerlere: - Sizlerin anası bir evlat değil, bir kahraman doğurmuşlar.

Düşmanlar denizin açıklarından saldırmayı planlamıştı. En önde Queen Elizabeth gemisi ile saldırıyorlardı. Bu gemi herkes tarafından bilinen ve çok ünlü bir savaş gemisiydi.

Askerler bu söze karşı, analarıyla çok gurur duydular.

Düşmanlar çok güçlü ve saldırganlardı. Ama bizim askerlerimiz ise çok azdı. Askerlerimiz kanlarının son damlasına kadar savaştılar ve balkan savaşı üç ay boyunca devam etti. Bu üç ayın sonunda ateşkes ilan edildi ve savaş bir süreliğine durdu. Askerlerimiz çoğu vatana karşı şehit olmuştu. Düşmanlar ise az şehit vermişlerdi. Geriye kalan askerler bu duruma biraz da olsa üzülmüşlerdi.

Askerler ve diğerleri 5 Kasım 1914 tarihinde Seddulbahir tepesine gittiler ve burada birkaç ay kaldılar. Bir sabah denizin açıklarından gelen aşırı yüksek ses sonucu askerler uyandı ve en yüksek tepelere çıkmaya başladılar. Gözüken gemiler ve havada uçan savaş uçakları askerleri endişeye sokmuştu. Yüzbaşı Mehmet Efendi “ savaş başlıyor, dikkatli olalım ’’ dedi. Askerler buna karşı siper aldılar ve her an savaşa karşı hazır olamaya başladılar.

2 Kasım 1914 tarihi ingiliz donanması başladı.

Bir geceyi siper altında geçirmeye karar verdiler. Ertesi sabah kalktıklarında düşman gemilerini ege denizi açıklarında gödüler. Yüzbaşı Mehmet Efendi askerlere: - Queen Elizabeth gemisi düşmanın en öndeki savaş gemisidir. Her an bu gemiden bombalar atılabilir. Dedi Artık savaşın başlaması bekleniyordu. Herkes kendinden emin bir şekilde savaşmayı göze alıyordu. Yüzbaşı’da bütün askerlerirne son derece güveniyordu. Duyulan bomba sesleriyle savaşın başladığı anlaşılmıştı. Askerler çok az kişi olmalarına ramen savaşmaya devam ettiler. Askerler birer birer şehit olmaya devam ediyordu. Düşman ise gemiler sayesinde az şehit verip, gittikçe Çanakkale’ye yaklaşıyorlardı.

27


ÇA YIL 98 N IN . ZA AK DA FE KA Rİ LE

Akşam olduğunda düşmanlar geri çekilmeye başladı. Ve savaş yavaş yavaş bitmeye başlamıştı. Fakat sabah tekrar savaşın başlayacağından eminlerdi. Sabah olduğunda bütün askerler siper altında düşmanların gelmesini bekliyorlardı. Düşmanlar bu sefer daha fazla gemi ve asker ile saldıracaktı. Bunu askerlerimiz bildiği için, en güçlü silahlarımız ve en güçlü askerler düşmanlarla savaşmak için hazırlanmıştı. Ve savaş başladığında bizim askerlerimiz susuz ve aç bir şekilde savaşmak zorundaydılar. Fakat savaşacak kadar güçleri yoktu. Bu yüzden savaşı kazanacağımızdan emin değillerdi. Askerlerden biri, 210 okkalık bir mermiyi sırtında taşıyarak tanka yerleştirdi. Diğer bir asker bu mermiyi patlatarak düşman gemilerine isabet ettirmeyi başardı. Fakat bu yetmedi. Yine o asker tek başına bir mermi daha taşıdı ve tekrar tanka yerleştirdi. Diğer asker ise tekrar mermiyi patlattı ve yine en büyük düşman gemisine yani Queen Elizabeth gemisine isabet ettirdi fakat bu geminin tamam işlemez hale gelmesi için bir tane daha mermi gerekiyordu. O asker son olarak bir tane daha mermi taşıdı fakat bu sefer ağzından ve burnundan kanlar akmaya başladı. Onu izleyen diğer askerler korktular fakat başka çareleri yoktu o mermiyi taşımak zorundaydı. Mermiyi zorlada olsa tanka koymayı başardı. Mermiyi tanka koyduktan sonra patlattılar ve artık Queen Elizabeth gemisi kullanılmaz hale gelmişti. Bu durum düşmanları korkutmuştu. Düşmanlar geri çekilmeye karar verdiler. Artık Çanakkale Savaşı burada sona erdi. Askerlerimiz savaşın bitmesine ra-

28

men tam olarak rahatlamamıştı, çünkü her an düşmanlar savaşmak üzere tekrar gelebilirlerdi. Arıburnu şehrine ilerlemeye başladılar.Çünkü artık, düşmanlar orasını ele geçirmek isteyeceklerdi. Askerlerimiz hiçbir zaman pes etmedi. Anneleri, babaları, eşleri ve çocukları dualarıyla askerlerin arkasındaydı. Askerler zaten önce Allah’a sonra dualarıyla arkalarında olan analarına inanıyorlardı. Yüzbaşı Mehmet Efendi çok mutluydu çünkü askerler Allah’ın huzuruna çıkmak, yani namaz kılmak için ailelerinden onlara gelen temiz kıyafetlerini giyip sabahın ilk saatlerinde namaz kılmaya başladılar. Onlar Çanakkale Savaşının birer kahramanlarıydı. Ve asker olmaktan gurur duyuyorlardı. Beklediler, beklediler ama artık düşmanların gelmediğini ve pes et-

tiklerini anlayınca hepsi çok sevindi ve artık ailelerinin yanına gitmeye başladılar. Çanakkale Savaşı’nı biz kazanmıştık ve artık Çanakkale’yi kimseye vermeyeceğiz. Burası bizim vatanımız, toprağımız. Düşmanlar vazgeçmişti. Türk milletinin hiçbir düşmana bu toprakları vermeyeceğini anlamış ve Türklerden korkup uzaklaşmışlardı. Savaştaki askerler arkadaşlarına: - ben şehit olursam anneme deki: “ o, vatan uğruna şehit olmaktan gurur duyuyor, sende şehit annesi olmaktan gurur duy. “ Bu sözü şehit olan askerlerin arkadaşları annelerine mektup yoluyla iletti. Anneler oğullarıyla gurur duyuyordu. Böylece tüm dünyada Çanakkale rüzgarı esmişti.


ÇA YIL 98 N IN . ZA AK DA FE KA Rİ LE

BİR DESTANDIR ÇANAKKALE

Erzurumlu Sinan gazete aracılığıyla Çanakkale Savaşı’nı öğrenmiştir. Vatanı için her türlü fedakarlığı göze alarak; çocuklarını ve eşini Erzurum’da bırakarak savaşmaya gitme kararı alır. Bu kararı en yakın arkadaşı Mehmet’e söyler. Mehmet: Sen gidersen ben de gelirim. Arkamdan dostunu yalnız bıraktı dedirttirmem ben. Sinan: Peki ya arkanda bıraktıkların ne olacak? Ben çocuklarımı ve hanımı göze alarak gitmeye karar verdim. Peki ya sen? Mehmet: Dostum, kardeşim olan sen göze alabiliyorsan ben neden göze alamayayım? Sinan: Hanım ve çocuklara nasıl söylemeyi düşünüyorsun hiç düşündün mü? Mehmet: Ondan kolay ne var canım! Ben vatanı korumak için savaşa gidiyorum, kendinize iyi bakın der ve seninle giderim. Sinan: Ben hanıma söyledim. Bana sen bilirsin bey dedi. Sonra onu sıkı tembih ettim çocuklara söyleme diye. Mehmet: Bir açıdan haklısın. Düşündüğüm kadar kolay olmayabilir. Hem senin çocuklar benimkilerden 5 yaş büyükler. Onlar daha çabuk alışır. Sinan: Alışır alışmasına da… Nasıl tepki vereceklerini merak ediyorum? Mehmet: Haklısın. Allah korusun ya başımıza kötü şeyler gelipte çocukların kulağına ulaşırsa… Sinan: Doğru Allah korusun benim hanım kalpten gider. Mehmet: Benimki de acıya dayanamaz. Mehmet evin yolunu tutar. Eve geldiğinde kapıyı hızlıca çalar. Hanım: Hoş geldin Bey, Mehmet: Hoşbulduk Hanım. Odaya geçelim seninle konuşacaklarım var. Hanım: Nasıl istersen Beyim

Odaya geçerler ikisi de girdikten sonra Mehmet anahtarla kapıyı kilitler. Mehmet: Hanım, ben Çanakkale’ye gidiyorum. Savaşmaya; bu cennet vatanı kurtarmaya gidiyorum. Hanım: Peki Beyim, sen nasıl istersen. Mehmet: Yalnız senden bir ricam var. Bunu çocuklara söyleme tamam mı? Üzülmelerini istemiyorum. Hanım: Tamam beyim haberleri olmaz. Yanlarında seni bile anmam. İkisi de hanımlarına veda ederek o gece yola çıkarlar. Kar kış demeden 6 ay sonra sonunda Çanakkale’ye varırlar. Mehmet: Baksana Sinan, şanlı bayrağımız nasıl da dalgalanıyor. Sinan: Hele o ay yıldız ne kadar şanlı duruyor… Sinan arkadan bir silah sesi duyar ve Mehmet’i uyarır. Bir seferliğine aldırmazlar fakat ikinci kez aynı sesi duyunca kesinlikle orada bir şeyler olduğunu düşündüler. Sinan: Gidiyorum ben savaşmaya… Mehmet: Hey! Beni bekle Sinan! Uzunca bir mesafe kuzey yönünde ilerledikten sonra iyice uykuları gelir. Bir ağacın etrafına çadır kurup ateş yakarlar. Sırayla nöbetleşirler: Sinan: İlk nöbeti sen yap dostum. Mehmet: Peki ama 2 saatte bir değişeceğiz. Sinan: Anlaştık. Döşeğe uzanıp tatlı tatlı uyumaya başlar ki tam uykusuna dalacakken Mehmet seslenir Mehmet: Sinan, kardeşim haydi kalk çatışmalar başladı. Hain Yunanlar saldırıya başladı Sinan: Vay hainler! Kapının önüne çık Mehmet silahlarımızı alıp geliyorum. Sinan kapıya çıktıktan sonra artık çatışma sesleri iyice artmıştır. Her saniye bir mermi atılıyor. Her saniye bir asker daha yaralanıyor. Kimileri şehit olmanın mutlu-

SAMET KAYA 6-A luğuyla hayata veda ediyor. Kimileri ise yılmayıp o askerlerle vatanı için, hanımı ve çocukları için savaşıyordu. Biz bu vatandan vazgeçemeyiz çığlıkları bir taraftan mermi sesleri bir taraftan Sinan ve Mehmet’in heyecanı her dakika daha da artıyordu. Gittikçe o hain düşmanların üzerine yaklaşıyor. Gittikçe de vatanları için kendilerini feda etmiş oluyorlar. Fakat kendilerini feda etmek için umurlarında değil onlar için şuan en önemli şey o hain düşman askerlerin bu cennet vatanı ele geçirmelerine izin vermemekti. Düşmanlara ilk mermiyi Mehmet attı. Sinan kendini denedi ve işte evet. Sinan hain askeri tam kafasından vurmayı başarmıştı. Asker önce korku dolu gözlerle Sinan’a bakmaya başladı sonrada titremeye ve kendini sıkmaya başladı. İçinden düşünüyordu yoksa diğer arkadaşları gibi o da mı yaptıkları kötülükten dolayı sonu gelmişti? Yoksa o da mı ölüyordu? Bir an kendisini tanıyamadı fakat ne oluyor bana diyerek kafasını salladı ve kendine gelmeye çalıştı fakat olmadı her geçen saniye daha da kötüleşiyordu. Mehmet ve Sinan durumu artık dışarıdan gördükleri kadarıyla tahmin edebiliyorlardı.

29


BÜYÜK OSMANLI BESTEKÂRI

ITRİ’Yİ ÖLÜMÜNÜN 300. YILINDA ANDIK Türk Musikisinin Üstadı Kanuni Bahri Güngördü ile söyleşi yaptık.

haveran Gece Salası, Rast Mevlevi `Na’t-ı Mevlana` gibi eserleridir.

Ölümünün 300. Yılının UNESCO tarafından “Itri Yılı” ilan edilmesi kapsamında Özel Üsküdar İlköğretim Okulu olarak “Okulumuzun Konferans Salonunda” bir anma günü düzenledik. Anma günümüze değerli müzisyenlerimizden Kanuni Bahri Güngördü ve Neyzen Yasin Özçimi katılımları ve birbirinden değerli icralarıyla renk kattılar.

Furkan Zeki Özyurt: Dini eserlerinden başka öne çıkan eserleri hangileridir?

Program, Okul Müdürümüz Sayın Ahmet Meral’in Buhurizade Mustafa Itri’nin Müzik Tarihimizdeki yeri ve önemini anlatan konuşmasıyla başladı. Ardından Müzik öğretmenimiz Bahar Sena Kesim şefliğinde öğrencilerimizden oluşan koro, bestekarımızın en önemli dini eseri olan Segah Makamındaki Salatı Ümmiye’si ni huşuyla seslendirdiler. Türk Musikisinin değerli Üstadı ve Kanuni Bahri Güngördü ise Itrî’nin Tekbir’ini Neyzen Yasin Özçimi ile birlikte icra etti. Daha sonra sanatçılarımız Itrî’nin günümüze kadar ulaşmış bazı parçalarını seslendirdiler. Son bölümde ise,Yasin Özçimi’nin Ney Taksiminden sonra Itrî’nin Tuti-i Mucize Guyem adlı eserini Bahri Güngördü’nün kendi sesinden dinledik. Daha sonra öğrencilerimiz Itri’yi daha yakından tanımak adına hazırladıkları soruları Bahri Güngördü’ye sorarak bestekarımızın hayatı ve eserleri hakkında bir söyleşi düzenlediler. Arkadaşlarımız Zeynep Betül Çınaloğlu,Furkan Zeki Özyurt ve Ebrar Demir’in Bahri bey’le yaptığı söyleşiyi sunuyoruz. Furkan Zeki Özyurt: Itrî nerede ve kaç yılları arasında yaşamıştır? Bahri Güngördü:İstanbul da 1640-1712 yılları arasında yaşadığı yapmış olduğu bestelerden tahmin edilmektedir; kesin bir tarih bilinmemektedir. Zeynep Betül Çınaloğlu:Aslında adını Mustafa diye bildiğimiz bestekar Itri mahlasını nasıl almıştır? Bahri Güngördü:Itri mahlasını bestekarlığın yanı sıra çiçekçilik ve meyvecilikle uğraştığı için almıştır.Kendi adıyla anılan ‘Mustabey Armudu’nu ilk kez onun yetiştirdiğide söylenmektedir. “Itrî, Abdülkadir Merâgi ve Hammâmîzade İsmail Dede Efendi’yle birlikte, Türk müziğinin gelişimini yönlendiren üç önemli besteciden biri olmuştur.” Ebrar Demir: Bestekârın mezarı nerede bulunmaktadır?

30

Bahri Güngördü: Günümüze ulaşan eserlerinden 3 ü peşrev, 1 i saz semaisi, diğerleri de güfteli eserlerdir. Bunlardan Tut-i mucize guyem ve Neva Kar’ı en tanınmış eserlerinin başında gelmektedir. Ebrar Demir: Etkisinde kaldığı üstatları var mıdır? Bunlar kimlerdir. Bahri Güngördü: Vardır, Hafız Post, Derviş Ömer, Nasrullah Vakıf Halhali, Kasımpaşalı Osman Efendi gibi dönemin önemli isimleridir. Bahri Güngördü: Yenikapı Mevlevihane’sine gömüldüğü söylenmektedir. Mezar taşı kayıptır.

Furkan Zeki Özyurt: Son olarak Itrî hakkında bizi daha çok bilgilendirmek için ekleyecekleriniz var mı?

Furkan Zeki Özyurt: Kaç tane bestesi vardır? Günümüze kaç tanesi ulaşmıştır?

Bahri Güngördü: Itrî, Abdülkadir Merâgi ve Hammâmîzade İsmail Dede Efendi’yle birlikte, Türk müziğinin gelişimini yönlendiren üç önemli besteciden biri olmuştur. Itri’nin hep bestekâr yönünden bahsettik; oysa bestekârlığının yanı sıra şair aynı zamanda hattattır. Itrî zamanının tanınmış şairlerindendir. Divan ve âşık tarzlarında şiirleri vardır. Naatlar, gazeller, tahmisler, nazireler, tarih düşüren beyitler ve şarkılar dışında, hece ölçüsüyle türküler de yazmıştır. Ayrıca Enderun’da müzik öğretmenliği ve hanendelik yapmıştır. Itrî, IV. Mehmed’le yakınlığının bir sonucu olarak, padişahtan, kendisine “Esirciler Kethüdalığı” görevinin verilmesi dileğinde bulunmuş, bu dileği yerine getirilmiştir.

Bahri Güngördü: Ne yazık ki günümüze ulaşanlar çok az. Şarkı eserleri günümüze gelmedi. Birçok kaynakta binden fazla eseri var deniliyor. Bazı musiki mecmualarında binlerce eseri olduğu vurgulanıyor. Ama bunların tasnif edilmesi ve kesin sonuçların ortaya çıkması lâzım. Zeynep Betül Çınaloğlu: Bildiğimiz kadarıyla Itri’nin İslam Dünyasında meşhur olan dini eserleri bulunmaktadır bunlar nelerdir? Bahri Güngördü: En Önemli eserleri Segah Bayram Tekbiri, Segah Salat-ı Ümmiye, Cuma Salatı, Dilkeş-


ANASINIFIMIZ VE SINIF ETKİNLİKLERİMİZ ken mesafeler var. Rakamlara baktığımızda Türkiye genelinde okul öncesi eğitim alan öğrencilerimizin oranı %30’lar civarındadır. Bu durum İstanbul genelinde %65’lere yaklaşmaktadır. Ülkemizin geleceği açısından bu oranların süratle yükseltilmesi gerekmektedir.

Kısacası sosyal ve duygusal yönden dengeli bir kişiliğe kavuşma için ilk adımlarını atıyorlar.

Değerli Anneler ve Babalar.. Hepimiz şunu hiç hatırdan çıkarmamalıyız ki çocuklarımızın ana karakteri 0-6yaşları arasında şekillenmektedir.

Yüreğine adalet duygusunu, anne baba sevgisini ve paylaşma özverisini yerleştiren bir nesil yetiştirmenin heyecanıyla yaşıyoruz. Yavrularımızı daha dürüst bir gelecek için umutlarımız olarak görüyor, geleceğimize yani öğrencilerimize güveniyoruz.

Yine Hiç unutulmamalıdır ki çocuklarımızın temel becerilerinin biçimlendiği kritik yıllar 4-6 yaşları aralığıdır. Bu nedenle siz değerli velilerimizi de çocuklarına gösterdikleri hassasiyet ve özenden dolayı tebrik ediyor ve kutluyorum. Burada şu gerçeğin altını çizmek istiyorum; okul öncesi eğitim alan öğrencilerimizin başarıları bu şanstan yararlanamayan emsallerinden kat be kat yüksek olduğunu gözlemlemekteyiz.

Okul Öncesi Eğitim, Geleceğin Güvencesidir.. Okul müdür Yardımcımız İlkay Alp Anaokul şenliğinde velilere seslendi.

Gözleri hep ilerde, başları hep yukarı, Nasıl çağlarsa dağda bütün heybetiyle su, Koşuyor zaferlere doğru gençlik ordusu, Gökte yanan güneşi koparıp tan yerinden, Elimizde meşale gibi taşımaktayız. Bütün varlığımızla şimdi biz ayaktayız. Saygıdeğer anne babalar, Değerli meslektaşlarım, Kıymetli velilerimiz… Minik yavrularımızın anaokulu şenliğine hoş geldiniz. Bizi bir araya getiren ve biraz sonra bizlere birbirinden güzel maharetlerini sergileyecek ve güzel gösterileriyle bizlere neşe saçacak olan küçük hanımları, küçük beyleri izleyeceğiz. Şimdiden onları kutluyoruz.

Türkiye’nin umutları olarak gördüğümüz ve üzerinde titrediğimiz çocuklarımızı modern dünyanın güzellikleriyle, milli ve manevi değerlerimizi örtüştüren bir anlayışla donatma gayreti ve azmi içersindeyiz.

Mutlu ve başarılı bir gelecek dileğiyle siz değerli velilerimizi sevgi saygıyla selamlıyorum.

MİNİK SERÇELER ARTIK OKUYOR…

Saygıdeğer Velilerimiz, bizler eğitimi, yaşamdan alınan keyfin yanında, hayata verilen değerin kendisi olarak görüyoruz. Bu bağlamda öğrencilerimizin yeteneklerini açığa çıkarmaya, geliştirmeye, algı ve anlayışlarını süratlendirmeye azami gayret göstermekteyiz. Öncelikle onlara “öğrenmeyi öğretmeye” çalışıyoruz. Her okulda ve sınıfta hızlı öğrenen ve öğrenemeyen öğrenci bulunduğunun farkındayız. Bu nedenle her öğrenciye ihtiyacı olan öğrenme zamanı ve nitelikli öğretme hizmeti sunuyoruz. Böylece her öğrencinin mutlaka “öğrenebileceği” anlayışını taşıyoruz. Anaokullarımızda yavrularımız; Toplu yaşama ilk adımlarını atarak sosyalleşiyorlar. El ve dil becerilerini geliştiriyorlar. Oyun yoluyla zekâ gelişimleri süratleniyor. Değerler Eğitimi yoluyla sevgiyi, saygıyı, paylaşmayı ve görgü kurallarını öğreniyorlar.

Biz eğitimciler Okul öncesi eğitimi yani anaokullarındaki eğitimi hayati düzeyde önemsiyor ve geleceğimizin güvencesi olarak görüyoruz Saygıdeğer Velilerimiz… Ülkemizde okul öncesi eğitimin önemi her geçen gün biraz daha iyi anlaşılmaktadır. Ama gene de bu alanda alınması gere-

31


Sevgi çiçeklerimiz , okuyup yazabilmenin sevincini büyükleriyle paylaştılar. Bir dönem boyunca çalıştılar çabaladılar ve sonunda başarmanın mutluluğunu doyasıya yaşadılar.

dürdü. İngilizce ve Türkçe müzik korosu izlenmeye değer nitelikteydi ve birbirinden güzel şarkıları seslendirerek herkesi coşturdu.

Dönem sonu yorgunluğunu halk oyunlarıyla attılar…

Dünyaya ve gezegenlere manevi boyuttan bakmak……..

4.Sınıflarımız jimnastik gösterileriyle, enstruman çalmada ki becerileriyle göz doldurdular.

Titiz ve çalışkan Sınıf öğretmenlerimizden biri olan Arzu Ergen önderliğinde 3-A sınıfımız 1.dönem sonu gösterisinde yaptığı çalışmalarla velilerimizi ve izleyicileri adeta büyülediler. Öğrencilerimizin Dramatize ettiği Güneş Sistemi teması sadece, örnek bir fen bilgisi çalışması değil aynı zamanda yaşadığımız dünyaya manevi bir boyuttan bakmayı da sağlıyordu.

• TARİHTEN GÜNÜMÜZE TÜRK BÜYÜKLERİNİ YENİDEN HATIRLADIK… • Öğrencilerimiz folklör gösterileriyle “ FAZİLET ATEŞİ” ni yaktılar. 4. SINIFLAR BİLGİ YARIŞMASINDA HEYECAN DORUKTAYDI…

Minik afacanlarımızın okuma heyecanı yüzlerinden okunuyordu. Onları izlemeye gelen anne babaları ise, öğrencilerimizden daha heyecanlı tavırları ile çocuklarının resimlerini çekme telaşındaydılar.Hepimiz onlarla gurur duyduk.

Dönem sonu etkinliklerinde 2.sınıfımız tüm hünerlerini gösterdi. 2.sınıf öğrencilerimiz dönem sonunda gerçekleştirdikleri folklor, drama ve jimnastik gösterileri ile izleyen anne- babalarını hem güldürdü, hemde düşün-

32


Gezdik, Gördük Öğrendik… GÜNEŞLİ, BİR GÜNDE KARTEPEDEYDİK… Ortaokul öğrencilerimiz,kartepe gezisinde doyasıya eğlendi. kartopu oynadı, kardan adam yaptı,kaydı,dağa tırmandı ve ata binme fırsatı buldu.Geziye katılan velilerimizin ve öğrencilerimizin mutluluğu yüzlerinden okunuyordu.Görevli öğretmenler öğrencileri dönüş için hazırlanan otobüsümüze zorlukla bindirdiler…..

TOPKAPIYA ZİYARETLE TARİHE YOLCULUK YAPTIK… Osmanlı imparatorluğuna 500 yıl başkentlik yapmış payitahtımızın merkezine ziyaret öğrencilerimizde ayrı bir merak ve heyecan yarattı.Muhteşem mazimizden mutlu bir geleceğe uzanan tarihi ve kültürel zenginliklerimizi yerinde gördük ve inceledik.öğrencilerimizin turistlerle diyalogları içten ve samimiydi…

MİS GİBİ KOKAN ALTIN EKMEKLERDEN YEDİK… İSTANBUL BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ halk ekmek fabrikası gezisine giden anasınıfı öğrencilerimiz, her yemekte baş tacı olan ekmek nasıl yapılırmış bunu öğrenmenin peşindeydi.Soframıza gelinceye kadar bir çok merhaleden geçen ekmeğin kıymetini ekmek ustaları öğrencilerimize anlattılar. Pişen ekmeklerin kaydıraktan kayarak alt kata inmesi çocuklarımızı çok eğlendirdi .Bu esnada öğrencimiz Alaattin Kaan Köse ekmeklerin dünyaya bu şekilde geldiğini bilmiyordum demesi hepimizi güldürdü.Görevliler çocuklarımıza ekmeği yere atmamalarını,ufacık bir kırıntısına bile basmamayı hatırlattı. Tek kelimeyle söylemek gerekirse çocuklarımız “ekmeğe saygıyı “öğrendi.

TÜYAP FUARINI ZİYARET … Okumak , doğduğu andan itibaren birçok eğitim süreci geçiren insan için en kolay ve etkili öğrenme yoludur.sahip oldukları bilgilerin % 60 ‘ını okuma yoluyla elde eden gelişmiş ülke toplumları daha fazla okuma alışkanlığına sahip olmanın avantajlarını her alanda yaşamaktadırlar.bu nedenle yolumuz Tüyap fuarındaydık.

33


Değerler Eğitimi “ÇOCUKLARIMIZIN AYAĞINA BATAN DİKENLER YA BİZİM EKTİKLERİMİZ, YA DA BİZİM BİÇMEDİKLERİMİZDİR.”

Öğrencilerimizde sağlıklı, tutarlı ve dengeli bir kişilik oluşturmak, Fazilet Eğitim Kurumlarının en temel amacıdır.

Okulumuzda uyguladığımız değerler eğitimi programımızla unuttuğumuz veya ihmal ettiğimiz değerlerimizi çocuklarımıza yeniden kazandırmayı hedefliyoruz. Çalışmalarımız öğrenci- öğretmen ve veli işbirliğiyle yürütülmektedir.

Günümüz olayları, birçok veli ve eğitimciyi, akademik başarının tek başına yeterli olmadığını; öğrencinin kimlik, kişilik, erdemli tavır ve davranış sahibi olmasının en az akademik başarısı kadar önemli olduğunu ortaya koymaktadır.

NİÇİN DEĞERLER EĞİTİMİ ?

DEĞERLER EĞİTİMİ UYGULAMALARIMIZ….. -- Haftanın ilk günü ilk derse giren öğretmen ayın değeri hakkında açıklayıcı konuşmalar yapar. Ayrıca sınıf öğretmenleri ayın ikinci rehberlik dersinde konuyu aydınlatıcı hikaye, şiir, konuşma, vs. paylaşır. Öğrencilerden ayın faaliyetlerini toplar. -- Her güne bir ayet” sloganıyla sınıflarımızda müfredatı destekleyen ahlaki içerikli ayetler günün ayeti olarak tahtaya yazılmakta ve öğrencilerimizin dikkatine sunulmaktadır.

Okullarımızdaki değerler eğitiminin amaçlarından biri, öğrencilerde sağlıklı, tutarlı ve dengeli bir kişilik oluşturmaktır. Diğer bir amacı ise “her öğrenciyi hem ilgi ve yetenekleri doğrultusunda yetiştirerek hayata ve üst öğrenime hazırlamak, hem de “faziletli insan”, “faziletli vatandaş” olmalarını sağlamak için gerekli bilgi, beceri, tutum, davranış ve alışkanlıklar kazandırmaktır.

34

-- 4. Sınıflarımızdan 8. Sınıflarımıza kadar tüm sınıflarımızda seçilen dini içerikli okuma kitapları çocuklarımızın istifadesine sunulmuştur. -- Tüm sınıflarımızda namaz surelerinin ezberlenmesi faaliyetleri başlatılmıştır. -- Dönem sonlarında tüm sınıflarımızda Yüce Peygamberimizin güzel sözlerinden 40 hadis ezberleme geleneğimiz uygulanacak ve yapılan sınıf içi yarışmalarla faaliyetlerimiz tamamlanacaktır. -- Kutlu Doğum haftası münasebetiyle okulumuzda geniş kapsamlı ve velilerimizinde iştirak ettiği kutlama programı gerçekleştirilecektir. -- Dini geleneklerimizden olan Kandil ve dini bayramlarımızın öncesinde öğrencilerimize günün anlam ve önemi hatırlan faaliyetler yapılacaktır. -- Öğrencilerimizin değerler eğitimimizin hedeflediği kazanımları ölçen 40 hadis, Peygamberimizin hayatı ve ilmihal konularında önceki yıllarda olduğu gibi zevkli ve çekişmeli geçen yarışmalar bu yılda gerçekleştirilecektir.


Ödül kazanan projelerin öyküsü

Sollama Yaparken İki Kere Düşün! Yedinci sınıfın ilk günleriydi. Ebrar’ın arkadaşlarımıza heyecanla bir şeyler anlattığını gördüm. Yanındakiler de onu merakla dinliyorlardı. Ben de aralarına katıldım ve Ebrar’ı dinledim. Tatilde yaşadığı üzücü bir kazayı anlatıyordu. Hatalı sollamadan kaynaklanan ve iki kişinin ölümüne yol açan bu olay bütün arkadaşlarımızı olduğu gibi beni de derinden etkilemişti. Birkaç hafta sonra matematik dersinde Erhan Hoca her zaman yaptığından farklı bir şekilde projeksiyona yönelmedi ve iki elini ön sıraya dayayarak: Çocuklar“ Tübitak’ın proje yarışmasına katılalım mı?”diye sordu. Bir bana bir de matematik ve sayısal derslerde aramızda tatlı bir rekabet olan Ebrar’a baktı ve Tübitak’ın proje yarışması hakkında kısa bilgiler verdi. Ben Ebrar’a baktım, Ebrar da bana “Tamam” anlamında başını salladı. Teneffüste Ebrar bana bu proje yarışmasına beraber katılmayı önerdi. Bu düşüncemizi Erhan Hocaya söylediğimizde, Çocuklar yapacağınız proje eminim çok güzel bir proje olacaktır dedi.

Kazalar konusunda yoğunlaşmayı düşünüyorduk. Bu projemizi isimlendirmede Ebrar’ın tanık olduğu kaza etkili olmuştu. Nihayet trafikte sık şerit değiştirmenin ülke ve ekonomimize zararları konulu projemizi gerçekleştirmek üzere hemen çalışmaya koyulduk. İlk olarak biraz bilgi toplamamız gerekiyordu. Ebrar ve ben görevi paylaştık. Ebrar trafikte yapılan kaza çeşitlerini ben de bu kazaların maddi ve manevi sonuçlarını araştırdım. Elimize çok ilginç sonuçlar geçti. Bunları Erhan Hocamızla paylaştık. O da bizi her defasında yeni araştırmalara yönlendirdi. Son aşamaların birinde birlikte Altunizade köprüsü üzerinde otobandan geçen araçları saydık ve 720 aracın 68’i gereksiz şerit değiştirme yapmıştı. Bu verileri hocamızın yönlendirmeleri doğrultusunda grafiklere döktük. Daha şimdiden şerit değiştirmenin zararlarının ürkütücü boyutları açığa çıkmaya başlamıştı. Merak ve heyecanımız bir kat daha artmaktaydı.

Daha sonra topladığımız verileri doğrulatmak amacıyla İl Trafik Denetleme Müdürlüğü’ne gittik. Orada bizi Trafik Müdür Yardımcısı Cenk Bozkurt Bey güler yüzüyle karşıladı. Bizi talep ettiğimiz tüm bilgilere ulaştırdı. Topladığımız verileri görsel efektlerle desteklemek ve bizce bu önemli konuya dikkatleri çekmek amacıyla maket hazırlama kararı aldık. Kadıköy Rıhtım’da bir atölyede maketimizi yaptığımızda sevinçten uçuyorduk. Projemizin ilk değerlendirmelerini başarıyla geçmesi hele hele sergilenmeye değer eserler arasına alınması emeklerimizin üzerimize yüklediği tüm ağırlıkları ortadan kaldırmıştı. Seneye tekrar bu proje yarışmasına katılmayı yürekten ister tüm arkadaşlarıma da tavsiye ederim. Çünkü bu tarz projeler sayesinde kafamızdaki sorular bir bir cevap buluyor. Bu sayede yaşamdaki sebep-sonuç ilişkilerini daha rahat görebiliriz. Anlaşılan hızlanan yaşamda teknolojik gelişmeler matematiğim önemini biraz daha önce çıkaracaktır.

HAYATIN MATEMATİĞİNE YOLCULUK Arkadaşlarımızla yaz tatilinde başımızdan geçen olayları birbirimize anlatıyorduk. Ben de şahit olduğum ve uzun süre etkisinde kaldığım bir kazayı anlatmıştım. Geçtiğimiz yaz ailemle birlikte yazlığımıza gidiyorduk. Ağabeyim ve ben otobanda vızır vızır yanımızdan geçen araçlara bakıyor ve babamızdan daha hızlı gitmesini istiyorduk. Önümüzden zikzak çizerek şerit değiştiren siyah bir otomobilin geçişi bizi de heyecanlandırmıştı. Ağabeyim ve ben babamdan bu araba gibi gitmesini istemiş ve ısrarla arzumuzu yinelemiştik. İsteklerimize daha fazla sessiz alamayan babam bize “Çocuklar, trafik kuralları boşuna konulmamıştır. Herkes istediği gibi araba kullanırsa kazalar kaçınılmaz olur” dedi. Yolculuğumuza devam ederken Hereke yolu üzerinde bu siyah arabanın kaza yaptığını gördük. Kazaya uğrayan araba, şerit değiştirirken arkadan gelen araba ona vurmuş. Çarpan araçtan kurtulan çocuklar yolun kenarında ağlıyorlardı. Yazlığımıza vardığımızda gece olmuş bu kazayı bir kez de televizyondan izlemiştik. Haberden çocukların anne ve babalarının öldüğü anlaşılıyordu. Bizzat şahit olduğumuz bu feci olaydan çok etkilenmiş derin bir üzüntü duymuştum. Bu kazaya neden olan hatalı sollamanın nelere yol açtığını düşünmüş ve başka ne gibi zararlar doğurabileceği üzerinde ağabe-

yimle biraz konuşmuştuk. Diyebilirim ki hayatımda şimdilik gördüğüm en acıklı bir olaydı bu. Okul başladığında Erhan öğretmenimiz matematik dersinde, bize Tübitak proje yarışmasından bahsetti. Ve gözleriyle bana ve Serhat arkadaşıma bakarak, adeta bizleri bu yarışmada görmek istediğini belirtmekteydi. Teneffüste Serhat’la birlikte nasıl bir proje yapabiliriz? diye aramızda tartışırken birdenbire aklıma trafik kazaları üzerine bir matematik projesi yapabilir miyiz düşüncesi geldi. Bu düşüncemi Serhat’la paylaşarak Erhan Bey’in yanına gittik. Erhan Hoca, bizi önce dinledi ardından “O halde Projenin ekseni Trafikte şerit değiştirmenin zararları üzerine otursun” diyerek bizleri bu projeyi yapmaya cesaretlendirdi. Böylece Serhat ve ben “Trafikte sık şerit değiştirmenin maddi ve manevi zararları” konulu proje ile yarışmaya katılmaya karar verdik. Heyecanla işe koyulduk. Altunizade köprüsünde günün farklı saatlerinde on gözlem yaptık. Trafik Müdürlüğüne giderek 2011 verilerine ve kaza oranlarına ait bilgilere çeşitli sitelerden ulaştık. Erhan Hocamızla sayıları grafiğe aktarırken çıkan sonuçların büyüklüğü ve gereksiz maddi kayıpların oranı bizi hayrete düşürdü. Her yeni veri bizi biraz daha bu konunun

ne kadar önemli olduğu gerçeğine ulaştırmaktaydı. Projemizin ilk değerlendirmeleri başarıyla geçmesi, hele sergilenmeye değer bulunması bizde tarif edilemez bir sevinç uyandırmış ve gururlandırmıştı. Bu projeyle araştırmanın ne kadar keyif verdiğini, yeni bilgilere ulaşarak insanın ne kadar mutlu olduğunu öğrendik. Sorunlar karşısında şikâyet etmek yerine çözüm aramanın ne denli önemli olduğunu anladık. Üstlendiğimiz bu proje hayata bakışımızı değiştirdi. Bu projeyle hayatın matematiğine kısa bir yolculuk yapmıştık. Bütün arkadaşlarımın böyle projelerde yer almasını yürekten isterim.

35


DOĞRU BİLDİĞİMİZ YANLIŞLAR Örneğin 6 büyüklüğündeki bir depremin yarattığı enerjinin oluşması için 32 kere 5 büyüklüğünde, 1000 kere 4 büyüklüğünde, 32000 kere 3 büyüklüğünde deprem olması gerekir. Dolayısıyla, her ne kadar büyükten ziyade küçük sarsıntılar kaydediliyor olsa da bunlar hiçbir zaman arada bir görülen büyük bir depremi saf dışı edemez.

YANLIŞ: Beş duyu organımız vardır –görme, işitme, dokunma, koklama ve tat alma. DOĞRU: Aslında çok daha fazla sayıda duyumuz bulunur. Kimileri bu sayıyı 21’e kadar çıkartmıştır. Bunlardan en bariz olanları denge, acı ve ısıdır. Ayrıca 4 tane içsel duyumuz vardır: hayal gücü, hafıza, sağduyu ve değerlendirme gücü.

YANLIŞ: Yemek yedikten sonra yüzmek için en az 30 dakika beklenmelidir. DOĞRU: Vücudun, kan dolaşımını sindirim sistemine yönelttiği ve kaslardan uzaklaştırdığı, bunun da krampa yol açabileceği gerçeğine dayanan teorik bir endişe olmasına karşın bugüne kadar hiç kimse dolu bir mideyle yüzdüğü için boğulmadı. Büyük bir tabak yemek yedikten sonra yüzmek size rahatsızlık verebilir, ancak boğulmanıza sebep olmaz. Eğer kramp girse bile çoğunlukla, ciddi bir zarar görmeden sudan kolayca çıkabilirsiniz.

mahrum kalacaktı” fikrine inanmak isteriz. Newton’un yerçekimi kanununu, kafasına düşen bir elma sayesinde bulduğuyla ilgili hikâyeyi de bu yüzden severiz. Ancak işin gerçeği şöyle: Newton’la bir elma arasında kurulan ilk ilişki, bilim adamının ölümünden 60 yıl sonrasına dayanıyor: “Bir bahçede gezinirken, elmayı ağaçtan düşüren yerçekimi kuvvetinin yerden belli bir uzaklıkla sınırlı olmadığı, bu kuvvetin çok daha büyük olduğu düşüncesi aklına geldi.” (John Conduitt)

YANLIŞ: Gökkuşağında yedi renk vardır. DOĞRU: Gökkuşağındaki renkler kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi, çivit mavisi ve mor olarak bilinir. İşin aslı, gökkuşağında kesintisiz bir renk spektrumu vardır, ancak insanın renk algısı, ortada bir kuşak serisi olduğu yanılgısını yaratır. Kimi gökkuşaklarında ise insan gözünün görebileceği 7’den fazla kuşak bulunur.

YANLIŞ: Küçük depremler, büyük depremlerin gerçekleşme şansını azaltır. DOĞRU: Küçük sarsıntıların meydana gelmesinin büyük bir depreme yol açabilecek basınç birikimini hafiflettiğine dair ortak bir kanı vardır. Fakat bunun doğruluk payı yoktur. Sismologlar, 6 büyüklüğündeki bir depremin 5 büyüklüğünde 10 adet, 4 büyüklüğünde 100 adet, 3 büyüklüğünde 1000 adet vs depremin toplamına eşit olduğunu gözlemlediler. Bu, çok sayıda küçük deprem demek oluyor, ancak büyük bir depremi bertaraf edebilecek kadar fazla sayıda küçük sarsıntının gerçekleşmesi mümkün değildir.

36

YANLIŞ: Uçakta cep telefonu kullanmak uçuş emniyetini tehdit eder ve uçağın düşmesine sebep olur. DOĞRU: Federal Havacılık Kurulu, 25 senedir her türlü elektronik cihazı radyo frekansının 100 katındaki parazit seviyelerinde test etti, fakat hiçbir sorun meydana gelmedi. Kurum, çalışan elektronik cihazlarla uçağın düşmesi arasında bir bağlantının kanıtlanmadığını açıkladı. Bu nedenle havayolu şirketleri bu konudaki politikalarını kendileri belirliyorlar. Uçuş sırasında cep telefonunuzu kullanırsanız uçuş ekibiyle çatışma riskini almış olursunuz ancak uçak düşmez. Bundan dolayı kimi havayolu şirketleri, uçuş sırasında cep telefonu kullanımını serbest bırakmaya başladılar. YANLIŞ: Newton, altında oturduğu ağaçtan kafasına düşen bir elma sayesinde yerçekimi kanununu geliştirdi. DOĞRU: İnsanlık tarihine mal olmuş büyük bir buluşun göz kırpar gibi ve tamamıyla tesadüfî bir olay sonucu gerçekleştiği düşüncesi her zaman heyecan vericidir. “Eğer doğru kişi, doğru zamanda, doğru yerde olmasaydı, insanlık çok önemli bir bilgiden

YANLIŞ: Alexander Graham Bell telefonu icat etti. DOĞRU: Hepimiz Graham Bell’in telefonu icat ettiği ve ilk olarak sekreteri Watson’ı aradığıyla ilgili hikâyeyi duymuşuzdur. Fakat aslında çalışan ilk telefon bundan 15 yıl önce, Alman bir mucit olan Philipp Reis tarafından icat edilmişti. “Reis Telephon” ismini verdiği bu cihazı, ilk olarak 1861’de sunmuştu. Reis Telephon, müzik notalarını oldukça net olarak, ancak insan sesini zayıf bir şekilde iletebiliyordu. İnsan sesinin tel üzerinden ilk iletiminin Reis tarafından üretilen cihazla gerçekleştirildiği su götürmez bir gerçek. Ancak buna rağmen bütün övgüyü Bell alıyor

SAMET KAYA 6-A


ENGLISH FUN DAY

TEACHER HELEN PLEASE… (A GUEST FROM ENGLAND) Günümüz yabancı dil eğitiminde hayati önem taşıyan iki unsur; telaffuz ve konuşma becerisi... Bu durumu dikkate alan okulumuzun İngilizce zümresi, yabancı öğretmen açığımızı gidermek amacıyla öğrencilerimizi Helen Teacher ile tanıştırdı. Okulumuzun 4.sınıflarından itibaren İngilizce konuşma pratiklerini artırmak amacıyla İngiltere’den aramıza katılan

Helen Öğretmenimiz bizlere yeni güç ve neşe kattı.

Helen öğretmen, girdiği her sınıfta bir sevgi atmosferi oluşturuyor, öğrencilerimizi motive ediyor ve İngilizce telaffuzlarını güçlendiriyor.

37


ENGLISH FUN DAY

MRS.HELEN RÖPÖRTAJ / INTERVIEW WITH HELEN Hasan: Can you talk about yourself shortly? When and where you were born, the type of family you have got and your education. Helen: I lived in Chesham, Buckinghamshire England until I moved to Turkey. I did a lot of travelling. My family is typical with brothers and sisters. I went to school and I was very interested in drama. Then I started to university. I liked school but I wasn’t a good student.

Helen: I like to be active and make the lessons fun. So kids enjoy themselves. But also when you having fun, you remember what were you doing easily. Especially when you are learning a new language because good grammar is great but the most important thing is the vocabulary. Şeyda: What ages do you like teaching most ? Helen: When you are teaching very young, age 7-8 they are very enthusiastic and they love talking. But the older ages are more shy because they are worried about friends to laughing to you while you are speaking English. If you make a mistake. And I hate 11 -12 grades because they stop talking completely. And I think 4-9 grades are the best communicators.

gest we do, to make our English better- to improve our English ? Helen: To make your English better: Never stop talking English ! Learn from your mistakes. And never get worried about your friends laughing at you when you are talking English because mistakes are the most important things to learn.I’m English but I make mistakes in my own language, but that’s not important because you can learn better from your mistakes. Hasan: Thank you very much for the interview. Şeyda: Have a nice class. Helen: Oh, thank you. By Hasan Behi Çelebi & Şeyda Taşçı

Hasan: What are the good things you like about İstanbul – Turkey ?

Şeyda: What is your daily routine like? Helen: I get up and go to work, and then I go home.

Helen: I like some of the food and most of the people, most of the time. And interesting places to go. My favourite place is my balcony. Because I have a fantastic view from my balcony. I can see right over İstanbul all the way to the Fatih Mosque.

Hasan: How long have you been living in Turkey ?

Mehmet Akif Ersoy (1873-1936)

Helen: Since 1998 Şeyda: Have you been teaching in Turkey since 1998? Helen: Yes, I have. Hasan: Did you also teach in England? Helen: I didn’t teach in England because teachers in England don’t earn very much money. I needed money. So I didn’t work full time as a teacher. But I did volunteer work in the evenings.It was good fun working with kids. Şeyda: What methods and techniques do you use while teaching ?

Ali Fuat BAYRAM

Şeyda: What things do you dislike about İstanbul –Turkey ? Helen: I hate the traffic. But the traffic is everywhere in İstanbul like in every big city. And I hate late people. Because they always says ‘Sorry, but the traffic was terrible.’ But I don’t like this. ‘Leave earlier !’. I always try not to be late. Hasan: What things do you miss about your home town ? Helen: My friends. I missed going out with my friends. And getting good conversation with them. And a good bacon sandwich. Şeyda: We’re at the end of this lovely conversation. What do you sug-

He was born in 1873 in İstanbul. His mother’s name is Şerife and his father’s name is Tahir. He started his education in Fatih Emir Buhari Elementary school. He graduated from Fatih high school. His father educated him to learn Arabic language and Islamic knowledges. He draw attention to Turkish, Arabic, Persian, French. He wrote a lot of poems in high school. He graduated from veterinary faculty in 1893. He worked in the ministry of agriculture for 20 years. He wrote poems and articles for Sırat-ı Müstakim and Sebil ül reşat magazines in 1908 he was Burdur representative in (TBMM) assembly 1920. Asembly started a march competiton. No one could win the competiton and then Mehmet Akif Ersoy wrote the İstiklal March in 1921 with the request of ministry of education and he accepted the request. The other works are called Süleymaniye Kürsüsü, Hak’kın sesleri, Fatih Kürsü’sünden, Hatıralar, Asım, Gölgeler. These were printed several times but they were all printed under the name of Safahat. His grave is in the Edirnekapı Cemetery. He deceased in İstanbul in 1936. Prepared By AliFuat Bayram 7/A 190

38


ÖZEL ÜSKÜDAR İLKOKULU ve ORTAOKULU ÖĞRENCİLERİ İNGİLİZCE OKUMA ALIŞKANLIĞI KAZANIYORLAR The more you read, the better your English becomes. Ne kadar okursan İngilizcen o kadar iyi olur sloganıyla hareket ederek 2.Sınıftan 8.Sınıfa tüm öğrencilerimiz her gün düzenli olarak İngilizce kitap okuyorlar. Okudukları kitapları sınıflarına asmış olduğumuz pos-

terlere işaretliyorlar. Şimdiden 15-20 kitap okumuş öğrencilerimiz var. Bu çalışma kapsamında Oxford Yayınevinin düzenlemiş olduğu ‘OXFORD BIG READ’ adlı yarışmaya katılmaya hak kazanan bir kaç kitap özetini de sizlerle paylaşmak istiyoruz. İNGİLİZCE OKUMAK NEDEN BU KADAR ÖNEMLİ ?

Araştırmalar gösteriyor ki, öğrenilmesi hedeflenen derste kitap okuyan öğrencilerin o dildeki farkındalıkları bariz şekilde artıyor. Öğrenci biryandan keyifli bir öykünün tadını çıkartırken, öte yandan öğrencinin kelime ve dilbilgisi, yazma, dinleme ve konuşma becerilerinin tümü gelişmiş oluyor.

ENGLISH FUN DAY We, the English Department have organised an English Day in our school and students have spoken English all day. They answered English questions to test their knowledge. They have enjoyed singing songs, they have acted out stories. And at the end of our programme, our General Manager gave students their certificates. İngilizce zümresi olarak yılın son gününde okulumuzda İngilizce Günü düzenledik, öğrencilerimiz gün boyunca İngilizce konuştular, sorulan sorulara İngilizce yanıt verdiler İngilizce yarışmamızda bilgilerini test ettiler ve şarkılar söyleyerek, canlandırmalar yaparak çok eğlendiler.. programımızın sonunda yarışmaya katılan öğrencilerimize Sayın Genel Müdürümüz sertifikalarını verdiler…

CAMBRIDGE EXAMS IN FAZİLET Cambridge English: Young Learners, also known as Cambridge Young Learners English (YLE), is a series of fun, motivating English language tests, aimed at children in primary and lower secondary education. There are three activitybased tests that give children a clear path to improve their English: Starters – Movers – Flyers.

STARTERS Cambridge English: Starters, also known as Young Learners English: Starters, is the start of a child’s language learning journey. The test introduces them to everyday written and spoken English in a fun and motivating way. 

Cambridge English: Starters is the first of three  Cambridge English: Young Learners tests, aimed at children in primary and lower secondary education MOVERS Cambridge English: Movers, also known as Young Learners English: Movers, is the next step in a child’s language learning journey, after taking Cambridge English: Starters. It is a great way to help children build on their

language skills and make further progress in English. Cambridge English: Movers is the second of three  Cambridge English: Young Learners  tests, aimed at child-

ren in primary and lower secondary education. FLYERS Cambridge English: Flyers, also known as Young Learners English: Flyers, is the next step of a child’s language learning journey, after taking Cambridge English: Movers. It is a great way to show children can deal with everyday written

and spoken English at a basic level.  Cambridge English: Flyers is the highest level of three fun, motivatingCambridge English: Young Learners tests, aimed at children in primary and lower secondary education.

FAZİLET’TE İNGİLİZCE Yabancı dilin günümüz şartlarında ne denli önem kazandığının farkındayız. Bu yüzden anaokulundan itibaren tüm öğrencilerimize, 5 dil yetisini aynı anda geliştirerek yabancı dil öğretiyoruz. Öğrencilerimizde kalıcı bir dil yetisi oluşturmaya

çalışıyoruz. Böylece yaşamında gereksinim duyacağı dil becerilerini üst düzeyde tutuyoruz. Anaokulumuzda İngilizce derslerinde ‘yaparak öğrenme’ modelini önemsiyoruz ve onları temeli sağlam birer ilkokul öğrencisi olarak mezun ediyoruz. Oynayarak öğrendikleri dilin belleklerinde kalıcı olacağını çok iyi biliyoruz. Böylece ilkokul ve ortaokul sıralarında İngilizce

temeli oturmuş öğrencilerimiz, derslerine rahatlıkla adapte olabiliyorlar me yetileri üst düzeyde olan zeki miniklerimiz İngilizce derslerinde oynayarak, severek, yaparak ve öğrendiğinden zevk alarak İngilizce öğreniyorlar.

39


OKUL AİLE BİRLİKLERİMİZ 8 MART DÜNYA KADINLAR GÜNÜNÜ KUTLADI… Özel Üsküdar ilkokulumuzun okul aile birliği başkanı Sayın Ayla Şentürk, Özel Üsküdar ortaokulumuzun okul aile birliği başkanı Sayın Muhterem Taşçı ‘nın tertip ettiği 8 Mart Dünya Kadınlar günü velilerimizin yoğun iştiraki ile kutlandı. Kutlama programına Fazilet Eğitim kurumlarına bağlı Bağlarbaşı Anadolu Lisemizin ve İstanbul Fen Lisemizin değerli velileri de katıldılar. Fethi Paşa Korusunda gerçekleşen bu kutlama programında, velimizde olan değerli Yazar Sema Maraşlı hanımefendi“Kadın olmanın inceliklerini “ anlattığı bir seminerle renk kattı. İlköğretim müdür yardımcımız sayın İlkay Alp Hanımefendinin velilere teşekkür konuşması ile 8 Mart Dünya Kadınlar gününü programı sona erdi. bitirmiştim. İlk kitabım çok sevilince yazmaya devam ettim. Yazarlığa masal yazarak başlamışsınız, neden masal? Çocuklarım küçükken yatma zamanı onlara masal anlatıyordum. Üvey anneli, cadılı olmasın diye masalları ben kurguluyordum. Çocuklarımın masallardan etkilendiğini fark ettim ve masalları yazmaya karar verdim. Yazarlığa başladığınızda zorluk çektiniz mi, ne gibi sorunlar yaşadınız?

SEMA MARAŞLI’YI YAKINDAN TANIDIK: Kendinizden bahseder misiniz? Kahramanmaraşlıyım. Üç çocuklu bir ailenin ortanca çocuğuyum ve üç çocuk annesiyim. Geçmişte Diyanet İşleri Başkanlığına bağlı Kur’an Kurslarında sekiz yıl öğretmenlik yaptım. Daha sonra işletme ve Davranış Bilimleri okudum. Çocuklarıma anlattığım hikayeleri yazarak yazı hayatına başladım. Evlilik kitapları ile devam ediyorum. Çocuk kitaplarım çok sevildi evlilik kitaplarından da çok güzel geri dönüşümler alıyorum.

Toplam kaç kitabınız var? Toplam 14 Kitap oldu. 5 kitap çocuklar için masal, 2 kitap 12-16 yaş arasındaki gençler için hikaye, 7 kitapta aile ve evlilik konuları üzerine. Yazarlığa nasıl başladınız? 1999 Düzce depremi ile birlikte yazmaya başladım. 99 Ağustos depreminde Düzce’deydik. Ölümle burun buruna gelince hemen yazmaya karar verdim.Hayatın her an bitebileceği gerçeği yapmak istediklerimi ertelemekle hata yaptığımı fark ettirdi. Ağustos ve kasım depremi arası ilk kitabım “Bana Bir Masal Anlat”ı

Pek kolay olmadı. İlk kitabım Bana Bir Masal Anlat’ı birkaç yayınevine gönderdim.” Masallar güzel ama tanınmıyorsunuz, satmayabilir.” dediler, yayınlamadılar. Daha sonra bir yayıneviyle anlaştık yayınlattık. Bu arada iki yıla yakın bir zaman geçti. Kitap çok ilgi gördü ve rekor denecek şekilde çok sattı. Çocukken hangi mesleği yapmak isterdiniz, hayalleriniz arasında yazarlık var mıydı? Yazarlık hayallerimin içinde yoktu. Çocukluktan beri gazete okumayı çok sevdiğim için gazeteci olmak isterdim. Bir de hayvanları çok sevdiğim için veteriner olmak isterdim. İki tane internet siteniz var, gazetecilik hayalinizi gerçekleştirmiş sayılırsınız. Evet hayalimi gerçekleştirmiş sayılırım. Çocuklar için www.semamarasli.com ve yetişkinler için www.cocukaile.net isminde iki sitemiz var. İyi yazan herkes yazar olamıyor. Sizin hangi özelliğiniz yazar olmanızı kolaylaştırdı? Öncelikle cesaretim herhalde. Yazmak cesaret isteyen bir şey. Yazdığınızı ortaya koyduğunuzda beğenenler kadar eleştirenler de oluyor. Bu yüzden yazan insanın eleştiriye açık olması gerekir. Bir de ilk kitabımı yayınlatmak için epeyce mücadele etmiştim. Kitaplarınızın çok seviliyor olmasını neye bağlıyorsunuz?

40


yerden. Yorulduğum zaman kitap okuduğumda kendimi gerçekten dinlenmiş hissediyorum. Okumaktan zevk aldığınız kitap türleri nelerdir? Okumak çok güzel fakat gereksiz kitapları da okumamak lazım. Her türün içinde faydalı, faydasız hatta zararlı kitaplar var. Tür ayrımından ziyade bana bir şey öğretiyor mu ya da zihnimde güzel iz bırakır mı diye bakarım. Yorgunsam roman, hikaye okumayı severim, dinlenmişsem fikir yazıları olan kitapları okumayı severim. Bir tür ayrımım yok. Şu an evlilik yazdığım için bu konularda çok okuyorum. Gençlere ne tavsiye edersiniz?

Çocuk kitaplarım eğlenceli ve eğitici bu yüzden çocuklar çok sevdiler. Evlilik kitaplarımın içindeki hikayelerin konularını hep gerçek hayattan alıyorum. Sorunlar varsa hikayede çözerek yazıyorum. Daha çok fayda amaçlı yazıyorum fakat hikayelerin kurgularının sağlam olmasına, duygulu ya da eğlenceli bir dil kullanmaya dikkat ediyorum. Okuyucular ya çok güldük ya da ağladık diyorlar genellikle.

İlginç bir şey belki ama insan yazarken kendi kendinden de bazı şeyler öğreniyor. İlham bu olmalı. Başladığınız bir yazı alıyor başını gidiyor ve o konuyu daha önce düşünmediğiniz yerlere götürebiliyor. Ve kendi yazdığınız yazı sizi etkileyebiliyor. Duygusal hikayelerde ağlayarak yazdığım oluyor.

Yazmak dışında neler yapıyorsunuz?

Okumak daha öncelikli. Okumak keyiflidir, yazmak zahmetlidir. Okumayı çok seviyorum. Okumak aşk benim için. Öğrenmek hayatın en büyük zevkidir. Fikir kitapları ilmin kapısını açar, romanla hikayeyle başka dünyalara girersiniz hem de oturduğunuz yerden. Hatta uzandığınız

Ailem dışında kalan zamanımı daha çok seminerler alıyor. Seminer davetleri çok oluyor, bütün davetlere de katılamıyorum, zaman yetmiyor. Davranış Bilimleri okuduğum için bir ara evlilik danışmanlığı yaptım fakat o dönem hiç yazı yazamadım. Yazarlık ve danışmanlık arasında bir tercih yapmam gerekti ve yazarlığı tercih ettim. Aynı zamanda iyi bir okuyucuyum. Kitap okumak için mutlaka zaman ayırmaya çalışırım.

Okumak mı yazmak mı sizin için daha öncelikli?

Çok kitap okusunlar, internetle az ilgilensinler. Cep telefonundan bile internete bağlanmaları görünce üzülüyorum. Ben mesleğimden dolayı sosyal siteleri kullanıyorum fakat zaruret kadar daha fazlası değil. Çantamda çoğunlukla kitap taşırım. Cep telefonumdan internete bağlanmam. Yazı yazmak dışında internet başında fazla zaman geçirmemeye çalışıyorum, çoğu kez zaman kaybı oluyor. Gençler çabuk mesaj yazmak için kelimeleri kısaltıyorlar, Türkçeleri bozuluyor. Kitap okumaya zaman ayırmıyorlar. Zihinlerinin düşünme yorumlama ve sorunları çözme yeteneği gelişmiyor. Okumak kadar insanı geliştiren bir şey yoktur fakat internetin kısa kısa mesajları insanı geliştirmiyor, yapılan araştırmalar tam aksini gösteriyor: Sosyal sitelere çok girenlerde dikkat dağınıklığı hastalığı ortaya çıkıyor. Ayrıca internete çok bağlananların aile ve arkadaşlık bağları zayıflıyor. Gençler başlarına çeşit çeşit dert bela alıyorlar. En iyisi internetten uzak, kitaba yakın olalım. M. Esad GÜLNAR 8-A

Yazarlığın size kazandırdığı tecrübeler nelerdir? Hayatla ilgili tecrübeleriniz artıyor. Sadece kendi pencerenizden bakmaktan vazgeçip önce hikaye kahramanlarının gözünden bakmaya başlıyorsunuz bu da empati gücünüzü artıyor ve hayata bakış açınız genişliyor. Her yazarda oluyor mu bilmiyorum ama ben de böyle oldu. Yazılarınız yaşantınızı etkiler mi?

41


KANAAT ÖNDERLERİMİZ Cumhuriyet Tarihimizin en büyük kanaat önderlerinden biri olan Ahmet Hamdi Aksekiye göre

“Kur’ân Ahlâkı İle Ahlâklanmış Bir Müslüman’ın Başlıca Özellikleri”

1- ALLAH’ın birliğine ve ondan başka ilah olmadığına, Hz. Muhammed (sav)’in ALLAH’tan getirdiği şeylerin hepsine kesin ve tereddütsüz bir şekilde inanır ve dili ile bunları ikrar eder, söyler. 2- ALLAH’ın emreylediği ve Hz. Muhammed (sav)’inde gösterdiği şekil üzere namazını kılar, orucunu tutar, zenginse malının zekatını verir, zenginse hac görevini yerine getirir. 3- Yetimlere, yoksullara, muhtaçlara, yakınlarına, yolda kalmışlara malıyla canıyla gücü yettiği kadar seve seve yardımda bulunur. 4- Tehlikeli durumlarda asla sarsılmaz, gevşeklik göstermez, ALLAH’a itimad eder. 5- Felaketleri metanetle karşılar, bunları başarıyla atlatabilmek için bütün gücünü sarfeder ve nihayet çaresizliğe karşı sabır ve tahammül gösterir. ALLAH’tan ümidini kesmez. 6- Ana ve babaya itaat eder, onların kalplerini kıracak en ufak söz ve işlerde bulunmaz. 7- Verdiği sözü mutlaka yerine getirir. Her ne surette olursa olsun emanete hıyanet etmez. 8- Üzerine aldığı her türlü vazifeyi en iyi bir şekilde yapmaya çalışır. 9- Müslüman dünyanın en temiz insanıdır. Bedenini, üstünü başını, oturup kalktığı yeri, yiyeceğini, giyeceğini, evini barkını, caddesini sokağını tertemiz tutar; kafasını kötü fikirlerden, kalbini fena huylardan, dilini çirkin ve kaba sözlerden temizler. Cismen ve ruhen temizliği ile herkese örnek olmaya çalışır. 10- ALLAH’ın ve Peygamberin emirlerine itaat eder ve ahlaki vazifelerini eksiksiz olarak yapar. 11- İnsanlar arasında fesad çıkarmaz, insanları birbirine düşürecek sözlerden ve işlerden sakınır. 12- Kimsenin ayıplarını, gizli hallerini araştırmaz ve ortaya dökmez. Nefsini içkiden, kumardan, uzak ve pak tutar. Bilmediği bir şey hakkında hüküm vermez.

Biyografi Akseki’nin Güzelcesu adlı ilçesinde doğdu. Babası Mahmud Efendi, annesi Hatice Hanımdır. Kuran’ı Kerim’i babasından öğrendi, Mecidiye medresesinde okuduktan sonra, dini tahsiline Ödemiş devam etti. Buradaki çeşitli İslam İlimleri üzerindeki tahsilini tamamladıktan sonra İstanbul’a geldi. Fatih’te öğrenimine devam etti. Darülfünun Ulûmi âliye-i Diniye’yi, Darülhilafetil Aliye’yi, Medresetül Mütehassısîn’i birincilikle bitirdi. Dersiam oldu. Sebilürreşad, Selamet, Mahfil, Yeşilay, İslam-Türk Ansiklopedisi gibi mecmua-

42

Başkalarına karşı kibirlenmez, büyüklük taslamaz. 13- Kötülüğün, hayasızlığın her türlüsünden, gizlisinden açığından, büyüğünden küçüğünden sakınır. Halkın iyiliğine çalışır. 14- Özü sözüne, sözü özüne uygun ve dosdoğru olur. Her nerede olursa olsun, kendi aleyhine bile olsa, hak ve adaletten ayrılmaz. 15- Düşmanlarına karşı da adaleti, insafı elden bırakmaz, onların düşmanlıkları dolayısıyla adaleti çiğnemez. 16- Yalan söylemez, yalan yere yemin etmez, yalancı şahitlik yapmaz. Haksızlığa karşı nefret duyar. 17- Alçak ve süfli arzulara uyarak doğru yoldan sapmaz, kötülerle düşüp kalkmaz. 18- İsraftan ve cimrilikten sakınır. Ne eliyle, ne de diliyle hiçbir kimseyi incitmez. 19- Komşularını çok sayar ve onları hiçbir surette gücendirmez. 20- Varlık zamanında da, darlık zamanında da başkalarına elinden geldiği kadar yardımda bulunur. 21- Öfkelerini yenerek kusur ve kabahatleri affeder, intikam sevdasına düşmez. 22- Bir kötülük işlemek ister veya bir haksızlık yapacak olursa, hemen ALLAH’ı hatırlayarak O’ndan af ve mağfiret diler, yaptığına pişman olur. 23- Her iyi işe arka çıkar, maddi ve manevi yardımda bulunur. İnsanlara iyiliği tavsiye eder, fenalığa ve zulme asla yardımcı olmaz. Kötüleri korumaz ve herkesi kötülükten çevirmeye çalışır. 24- Dargınları barıştırmak için çalışmayı vazife bilir, kin gütmez, kimseye haset etmez, herkese faydalı insan olmaya özen gösterir. 25- Kim söylerse söylesin hakkı kabul eder, ilim ve hüneri, hikmet ve hakikati nerede bulursa alır ve bunda taassup göstermez. 26- Müslüman tembel değildir. Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya, yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalışır. Her iki vazifesini de eksiksiz yapar.

larda yazılar yazdı. Kürsü Şeyhliği, muallimlik, medrese hocalığı yaptı. Balkan savaşı öncesi Sebilürreşad dergisinin muhabiri olarak Bulgaristan’a gitti, oradan mektuplar yazdı. Milli mücadele döneminde görevini bırakarak destek olmak için Ankara’ya geldi. 1923’de Darülhilafe’leri ıslah etti. İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi hadis müderrisi ve diyanet azası oldu. Daha sonra , ilk diyanet işleri başkanı Rıfat Börekçi’nin yardımcı oldu.1947’de Cumhuriyet Döneminin üçüncü Diyanet İşleri Başkanı oldu. 9 Ocak 1951’de An-

27- ALLAH yolunda, millet ve memleket uğrunda elinden gelen fedakarlıktan, yerine göre canını feda etmekten çekinmez. 28- Yapacağı bir işin önünü, sonunu düşünmeden hatıra gelir gelmez yapmaya kalkışmaz, ibadetinde acele ederek eksik bırakmaz, hayırlı işlerde geriye kalmayıp daima ileri koşar. 29- Müslümanların derdini kendine dert edinir ve onların iyiliğine çalışır. Hastalarını arayıp sorar, sıkıntılarını gidermeye özen gösterir, cenazelerine gider, kendisinden büyük olanları, hele ihtiyarları sayar, küçüklere acır ve her canlıya karşı şefkatli olur, azamet ve kibir göstermez. 30- Bütün müminleri kardeş bilir ve başkalarının hayatlarını, haklarını kendisinin ki gibi muhterem tutar. 31- Kimse ile alay etmez. Başkalarına kötü lakap takmaz. Dilini gıybetten, iftira etmekten, yalan söylemekten ve her türlü kaba ve çirkin sözlerden muhafaza eder. İslam dinine dair kıymetli eserleriyle tanınmış fikir ve din adamlarımızdandır.

kara’da görevi başında vefat eden Ahmet Hamdi AKSEKİ Arapça, Farsça ve İngilizce bilmekteydi. Eserleri: Ulema-yı İslamiyeden bir Sual; Dini Dersler (3 kitap); İslam Dini Fıtrıdir; Mezahibin Telfikı; Ahlak Dersleri; Peygamberimiz Hazret-i Muhammed; Yeni Hutbelerim; İslam Dini; Gazali’nin Ruh Nazariyeleri; Akaid-i İslamiye; İbni Sina Felsefesi. Hazırlayan Muhammet Enes Köroğlu


ÖRNEK TİYATROLAR YARIŞMASINDA 3. OLDUK

GENÇ BEYİNLER YARIŞIYOR Sosyal Bilgiler Öğretmeni Ziynet Bilgili tarafından düzenlenen Geleneksel Bilgi ve Genel Kültür Yarışması’nda kıyasıya bir mücadele yaşandı. 5. 6. 7. ve 8. sınıflardan oluşan dört grup birbirleriyle ve zamanla yarıştılar. 25 sorunun sonunda kazanan A grubunda yer alan H. Ömer Faruk Sıral, Samet Kaya, Emir Ekşi ve Aslınur Elmacı’ya hediyelerini Okul Müdürü Ahmet Meral takdim etti. Ayrıca yarışmaya katılan bütün öğrencilerimize de katılım belgesi verildi.

ÖRNEK TİYATROLAR YARIŞMASINDA ÜÇÜNCÜ OLDUK. Bu yıl İl Milli Eğitim Müdürümüzün tertip ettiği “Örnek Tiyatrolar” yarışmasına okulumuz Ahmet Meral’in yazdığı Hasır Bilezik adlı oyunla katılıyor. Türkçe öğretmenimiz Emrullah Karahan beyin gözetiminde yürütülen tiyatro çalışmalarımıza, müzik öğretmenimiz B.Sena Kesim ses ve efekt çalışmalarıyla , resim öğretmenimiz Pelin Karadeniz sahne ve kostüm düzenlemelerindeki katkılarıyla yardımcı oluyor. Sanat danışmanı Erkay Yavuz beyin teknik katkılarında sağlandığı oyunumuzun oyuncu kadrosu aşağıdaki isimlerden oluşmaktadır.

43


GELECEĞİN DAHİLERİ ARASINA ÜÇ ÖĞRENCİMİZLE KATILDIK Öğrencilerimiz Üsküdar Çocuk Üniversitesinde Üsküdar Çocuk Üniversitesi; Üsküdar Belediyesinin İstanbul Medeniyet Üniversitesi ile ortaklaşa gerçekleştirdiği bir “sosyal sorumluluk” projesidir. Bu proje ile; yüksek potansiyelli (üstün yetenekli) çocukları açığa çıkarmak ve geliştirmeyi hedeflemektedir. Bu üniversite; 9-12 yaş aralığındaki yüksek potansiyelli öğrencilere ders dışı serbest zamanlarında ve uzun soluklu bir süreçte (8 Aylık süreç) ücretsiz uygulamalı bir eğitim vermektedir. Bu çocuk üniversitesi eğitim programına Özel Üsküdar ilköğretim okulumuzun 6-A sınıfından SALTUK BUĞRA ÇİFTÇİ, 4-A sınıfından DUA SÜTÇÜ, 3-A sınıfından ZEYNEP SU KESKİN adlı öğrencilerimiz katılarak geleceğin dahi adayları arasına girmeyi başarmışlardır.

Rehberlik servisi

44


2013 MEZUNLARINI UĞURLARKEN

Rebia YILMAZ Güvenilir, dost canlısı tavırlarıyla daima ön plandaydı. Yıldızlar kategorisinde de yer alırdı. Arkadaşlarıyla birlikte okulu tavaf etme özelliğiyle her teneffüs gereken yerlerde bulanma özelliği ise unutulmazdı. Arkadaşlarının, özellikle yakın dostlarının üzülmesine tahammül edemez, her yolu deneyerek onları teselli etmeye çalışırdı. Tartışmalardan veya sıkıcı konulardan uzaklaşmak için dikkatleri üstüne çekmekte de uzman sayılırdı. Mimiklerini çok fazla kullanan arkadaşımızın yüzünde bu durum ayrı bir sempatiklik oluşurdu. Derslere renk veren biri olmasıyla akıllardan çıkmayacak bir dostumuzdu. Onu hiç unutmayacağız.

Ömer Faruk MENGÜÇ Çalışkan, esprili bir arkadaşımızın olan Ömer’in üşengeç tavrı da onun belirgin özelliğidir. Kendine çok güvenen Faruk, girdiği her iddiayı kazanmasıyla da meşhurdu. İyiliksever bir kişiliğe sahip olduğundan herkesle iyi geçinirdi. Arasının bozuk olduğu hiç bir arkadaşı yoktu. Sosyal hayatında başarılı olduğu gibi derslerde de başarısı yüksekti. Umarız ki yaşamı dilediği gibi geçer.

sıranın üstüne değişik şekiller çizerdi. Ona, neden bu kadar karalama yaptığını sorduğumuzda, boş duramadığını söylüyordu. Sıraların aksine Her zaman her durumda kalpli tertemiz olan bu sevgi dolu enerji kaynağı arkadaşımızı hep bu yaptıklarıyla hatırlayacağız.

Samet YILDIRIM Sınıfın yıldızları arasında yerini alan arkadaşımız, futbola olan ilgisini derslerine göstermiyordu. Son zamanlarda taktığı gözlüğüyle iyice aktör rolüne adapte olmuş görüyordu. Futbol oynamaya sınıfta da devam etmek istediğinden bazen kurallarla çatışıyordu. Onu da bu ilginç ve komik hareketleri ile hatırlayacağız.

Ebrar Sena İSKENDER

Onu hep tatlı üşengeçlikleri ve güler yüzüyle hatırlayacağız.

Dost canlısı; ama bir o kadar da çevresine mesafeli dururdu. Asla yalan söylemezdi. Dürüst ve mantıklıydı. Sorunlarını arkadaşlarına danışır, onların da fikirlerini sormadan hareket etmezdi. Başarılı olması ve sınavlarda aldığı yüksek puanlarla ilk üç sıradan hiç düşmezdi. Hep iyi bir dost, iyi bir dinleyici olan Ebrar, hepimizin güvenini kazanmıştı.

Elif BIYIK

Bütün güzel özellikleriyle Ebrar her zaman anılarımızda yer alacak.

Hanımefendiliyle öne çıkan arkadaşımız, gülüşüyle hep aklımızda yer alacak. Bazen derslere geç girip dersi kaynatsa da Elif, hep neşe kaynağımız oldu.Hareketli, enerji dolu arkadaşımız yorgunluk nedir bilmiyordu.Galiba bu onun hiperaktif kişiliğinin de göstergesiydi. Enerjiyle dolu olduğu kadar sevgiyle de doluydu. Sınıfa yeni gelen arkadaşlarla hemen tanışırdı. Bir yerleri karalamadan duramazdı. Ders esnasında hem dersi dinleyip hem de

Sadi KOPUZ Espri yapmayı seven; ama bazen şakalarının dozunu ayarlayamayan Sadi yine de her zaman arkadaşlarının gönlünü almayı bilmiştir. Grubuyla birlikte sınıf ortamını bozarak dikkatleri dağıtmak özel uzmanlık alanına girer. Onu hep sevgiyle anacağız.

45


Esma Nur DOĞAN Sınıf başkanımız da olan Esma arkadaşımız, sorumluluk sahibi, güvenilir bir arkadaşımızdır. Bu yönüyle öğretmenlerinin gözüne girmeyi başaran Esma, görevlerini büyük bir itina ile yapardı. Onu hep böyle sevecen ve sorumluluk sahibi kişiliği ile hatırlayacağız.

Berkay KAHRAMAN Berkay, başarılı olmayı sever; fakat rahatını bozmayı da istemezdi. Derslerde zaman zaman hayallere dalar, çoğu zamanda uyuyakalırdı. Özellikle konuşurken çıkardığı ilginç ve komik efektleri aklımızdan silinmeyecek.

Aslınur ELMACI Güzel diksiyonu ile süslediği sesi her zaman zihinlerimizi süsleyecek. Kalemi de oldukça güçlü olan arkadaşımız, aramıza bu yıl katılmış olsa da, anlayacağınız lafı sözü dinlenir birisidir. Kendisine yaşamı boyunca başarı ve mutluluklar diliyoruz.

Cengizhan GERZ Derste pek parlak görünmese de renkli, her şeye gülebilen, hazırlanacak slayt ve sunumları üstlenen bir arkadaşımızdı. Aynı zamanda o da sınıfın yıldızlarındandı. Güldüğünde otuz iki dişini gösteren, Emrullah Hocanın tabiri ile ‘’Mir Cengiz’’ zaman zaman şiir yazar ve bu şiirleri şahsına münhasır yorumlarıyla okuyarak herkesi kahkahalara boğardı. Çevresindekileri her seferinde güldürmeyi başararak insanları karın ağrılarına mahkum etmiştir. Onu hep şakacı tavrı ve ilginç hareketleriyle hatırlayacağız.

Sevde Nuran HAMDEMİRCİ Aramıza bu yıl katılan Sevde’nin başarısı, unutkanlığı olmasa daha da artabilirdi. Son derece iyi niyetli bir arkadaşımızdı. Eğlenceli kişiliğinin yanı sıra iyi bir dinleyiciydi. Sosyal medya ortamında şiirleri ile tanınan yüzü ve sesi güzel bir arkadaşımızı hatıralarımızdan çıkarmayacağız.

Yasir BAYRAMOĞLU Genel kültür bilgisiyle herkese dilini yutturan Yasir, basketbol, tenis ve futboldaki yeteneğini yıllarca Beden Eğitimi derslerinde hepimize gösterdi. Kimi zaman kıskandık, çoğu zaman da gurur duyduk. Sporda başarılı olduğu gibi derslerde de çok başarılıydı. Kendine özgü kaliteli şakalarıyla hepimizi güldürüp, eğlendirirdi. Paylaşmayı seven ve dostlarıyla hiç sorun yaşamayan biriydi. Her şey dilediğince olsun.

46

Sedanur DAŞDAN Edebiyatçı kişiliği ve güçlü kalemiyle tanıdık onu. Her zaman gereği gibi hareket eder, daha çok kalemini konuştururdu. Aldığı ödüller de ona güç katıyordu. Arkadaşlarını önemseyen iyi kalpli bir dosttu. Herkesin iyiliğini düşünürdü. Bu güzel yönleriyle sevgimizi kazanan Sedanur arkadaşımıza bol ödüllü bir yaşam diliyoruz.

Recep EKŞİ Kendi deyimi ile namı diğer ‘’Kira’’. Gereksiz sorularıyla derse neşe katan bir arkadaşımızdı. Recep ders saatlerinde montların altına saklanırdı. Hocalar ne yaptığını sorduklarında, silgisini düşürdüğünü ve onu aradığını söylerdi. Çok renkli bir arkadaşımızdı. Birkaç arkadaşıyla birlikte toplanıp hiç sıkılmadan apaçi dansları yapar, saçlarını da yaptıkları danslara göre şekilden şekle sokarlardı. Okulda ne olup bittiği konusunda eksik bilgisi yoktu. Ve bildiklerini kendine saklama konusunda baya iyiydi. Onu hep esprileri ile hatırlayacağız.

Kübra KARAGÖZ Güler yüzlü, kibar, arkadaş canlısı olan Kübra’nın dostluğuna her zaman güvenebilirsiniz. Müzikle dinlemeyi çok seven Kübra’nın ‘’Kolpa’’ adlı müzik grubuna karşı büyük bir beğeni duyardı Sorumluluklarını bilen ve ödevlerini vaktinde teslim eden arkadaşımız, özellikle son zamanlarda “ödül fişi” toplama rekorunu kırdı denilebilir. Yaşamında hep hayırlı rekorların sahibi olmasını diliyoruz.

Hasan Behi ÇELEBİ Her yönüyle seçkin bir kişiliğe sahip olan Hasan kendine özgü katkılarıyla derse renk katardı.Michael Jackson yürüyüşü ve kaykay sürme yeteneğiyle arkadaşlarını kendine hayran bırakırdı. Gizemli bir kişiliğe sahipti.Canı sıkkın olurdu çoğu zaman ne olduğunu, neler yaşadığını söylemezdi.Yorgunluğunu kahvesiyle giderirdi.Tam bir kahve tiryakisiydi.Belki de en iyi arkadaşı oydu.Onu hep sessiz ve vakur tavrıyla hatırlayacağız.

Esad GÜLNAR Sessiz duruşu çok iyi bir gözlemci olduğundandı. Esad, hassas ve nazik bir beyefendiydi. Arkadaşlarıyla arasının bozuk olmasına dayanamaz, alttan alır, özür dilemeyi bilirdi. Derslere, öğretmenlere, biz arkadaşlarına kısaca her şeye ve herkese saygı gösteren, çok temiz kalpli bir arkadaşımızdı.Onu hep Beyefendiliğiyle anacağız.


Ahmet Halil KOCAİZMİRLİ Hareketli tavırları derslerde sorun olabilse yüzü bu sorunu çözmeye yeterdi. Kendine özel bir kişiliği vardı. Ona ne yazılır, nasıl ifade edilir bilemiyorduk. Bazı arkadaşlarımızın deyimiyle ‘’Anlatılmaz yaşanır.’’ bir dünyası vardı. Ama yine de onu iyilikleri , paylaşımcı tutumuyla hafızalarımıza kazıyacağız.

Serhat ÇİFTÇİ Serhat, çalışkanlığı ve büyük dans yeteneği ile daima anılarımızda yaşayacak. Neşeli arkadaşımız her zaman bizi güldürecek bir şey bulmuştur. Eksiklerimiz olduğunda bize konuları bile anlatan fedakar arkadaşımız her türlü meselede çevresine yardımcı olmuştur. İyi bir sırdaş iyi bir dinleyiciydi. Onu hep bu iyi yönleriyle hatırlayacağız.

M.Emin KILIÇALP Hemen her konuda fikri olan Emin, bu düşüncelerini açıklamaktan büyük zevk alırdı. Bir yerde ismi geçince, ne-

rede olursa olsun oraya ulaşır ve ‘’Benim ismin neden geçti? Ne olduğunu hemen anlatın bana’’ der, bizi zorlardı. Neşeli, hareketli tavırlarla hayatından memnun görünürdü. Dileriz yüzü her zaman gülsün, mutlu olsun.

Furkan Uğur ULUDAĞ İlginç esprileri, futbol oynarken zili duymayıp derslere geç kalışıyla meşhurdu. Sorulara verdiği ilginç cevaplar ve kullandığı sözcüklerle öğretmenlerimizi şaşırttığı olurdu. Onu güçlü sesi ve etkili duruşuyla hatırlayacağız onu.

Ahmet Yahya YILDIRAN Derslerle arası her zaman iyi olan Ahmet, çevresine karşı son derece saygılı, nazik bir arkadaşımızdı. Gülümsemesi yüzünden hiç eksik olmayan Ahmet futbola ve Matematik dersine duyduğu sevgiyle bilinir. Eminiz ki parlak bir gelecek onu bekliyor. Biz de ona sağlık ve mutluluklar diliyoruz. 8/A Sınıfı Adına 2013 mezunları için sınıfın ortak duygularını kaleme alan Rebia YILMAZ ve Elif BIYIK arkadaşlarımıza teşekkür ediyoruz.

Özel Üsküdar İlkokulu Aile Birliği Başkanımız Ayla Şentürk’e ve Özel Üsküdar Ortaokulu Aile Birliği Başkanımız Muhterem Taşçı hanımefendilerine dergimize maddi ve manevi katkılarından dolayı teşekkür ederiz.

47


MİLLİ EĞİTİM BAKANINDAN ÇALIŞTAYA TEŞEKKÜR ANAOKULU ÇALIŞTAYINA İLGİ BÜYÜKTÜ FAZİLET Eğitim Kurumlarının Kim Psikoloji ile gerçekleştirdiği Anaokulları çalış tayına Anadolu yakasında faaliyet gösteren Anaokullarından 200 ‘ü aşkın idareci ve öğretmen iştirak etti. Anaokulu Çalıştay ‘ı, 6 Nisan cumartesi günü saat 10:00’da Özel Üsküdar İlköğretim Okulu Müdürü Ahmet Meral Bey’in açılış konuşması ve başarı dilekleriyle başladı. Birinci oturumda söz alan Doç.Dr. Osman Sabuncuoğlu okul öncesi ve okula başlayan çocuklara nasıl davranılması gerektiği konusunda psikiyatrik yaklaşımlarda bulundu. Milli Eğitim bakanımız Nabi Avcı Anaokulları Çalıştayına bir telgraf göndererek başarı dileklerini iletti. Telgraf metni

Uzman Psikolog Ebru Demirköz , vakalardan hareketle çocukların uyum sorunlarını ve çözüm önerilerini ortaya koydu. 8 anaokulu öğretmeni ve 8 rehber öğretmen grup çalışmalarıyla anasınıfın-

da karşılaşılan sorunları irdeleyerek çözüm önerilerini katılımcılarla paylaştılar. Yemek ve çay molasından sonra ,II. oturumda söz alan Uzman Psikolog Ömer Akgün oyuncak seçiminde çocukların zeka ve dikkat becerileri güçlendirici eğitim materyallerinin seçilmesinin önemli olduğunu vurguladı. Çalıştayın son bölümünde Uzman Pedagog Zeynep Temizer Atalar , katılımcı öğretmenlere Metropolitan Okul Olgunluğu ve Gessel test eğitimleri hakkında genel bilgiler verdi ve testleri katılımcılara uygulamalı olarak gösterdi. Çalıştay öğretmen ve idarecilere katılım belgesinin takdimiyle sona erdi.

48

FAZİLET ÜÇ KUŞAK  

İlim ve Fazilet Vakfı Özel Üsküdar Ortaokulu ve İlkokulu Dergisi

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you