Page 1

1


Genel Yayın Yönetmeni

Mehmet GÖKDOĞAN

Mehmet GÖKDOĞAN

Farkındalık yaratmak şiarıyla çıkmış olduğumuz bu yolda e-

Editör Hüseyin YAYLA Merve ÇETAK

dergimizin ilk sayısını çıkarmış bulunmaktayız. Kültür – Sanat ve

Redaksiyon Nurdan OFLAZOĞLU

ediyoruz.

Sosyal Medya Yönetmeni Aydın AÇIN Serdar Serhat ALTAN

Edebiyat alanlarında susamış gönüllere bir damla su sunabilme gayesiyle çıkaracağımız e-dergide herkesin ilgisini çekebilmeyi umut Edebiyat, Sosyoloji, Psikoloji, Tarih, Resim, Müzik, Tiyatro, Sinema, Arkeoloji gibi birçok alanla ilgili eserlere yer vereceğimiz dergimiz ile hem yazınsal hem görsel anlamda toplumumuzun her kesimine

hitap

edebileceğimize

inanıyoruz.

Gerek

çevreden gerekse çeşitli meslek gruplarından

akademik

oluşan yazar

Basın Tanıtım Sorumlusu

kadromuz, hem alanında uzman hem de amatör kalemlerin bir

Şafak OĞUZ

araya gelmesinden oluşmaktadır. Paylaşacak ve anlatacak şeyleri

Mehmet ARSLANTAŞ

olan dostlarımızla birlikte hazırlayacağımız eserleri sizlere her ayın 15’inde sunmaya devam edeceğiz. Teknolojik gelişmelerin artmasıyla birlikte bilgiye ve eserlere

Yazarlarımız

ulaşmanın maksimum hızda olduğu çağımızda, e-dergi projemizin

Ahmet SONKAYA

gerçekleşmesinden dolayı yaşamış olduğumuz mutluluk tarif

Arzu TOK Barış ÇELİMLİ Besna AYDIN Cem ERBAĞ Ceyda CEVHER

edilemez. Kaliteli eserlerle siz değerli okurlarımızı buluşturacağımız sayılarımızda hem güzide kalemlerimizi hem de eserlerini daha yakından tanıma fırsatı bulacaksınız. Koşuşturma içerisinde geçen hayatımız için ne demişti usta şair Cemal Süreya: “Kısa… Hayat kısa… Kuşlar Uçuyor…”

Edib Rasljanin İSLAMOĞLU Eyüp BAĞ Gül Gürdal DURMUŞ Gülnihal ÖZKAN Günsel İSLAMOĞLU Hakan KARTAL Hilal İNAN İsmail Can KARAKUŞ Mehmet ÇERİBAŞ Nihal Buran AYANA Özcan URTEKİN Pınar ÖZÖNER Sahir ÜZÜMCÜ Sunay GÜLSOY

Şu kısa hayat içerisinde kendimize vakit ayırmanın zor olduğunu kavrayamadık daha, oysa en çok ihtiyaç duyduğumuz kendimize

zaman

ayırmak.

Bizler

de

naçizane

kendimize

ayırdığımız zaman için Kültür – Sanat ve Edebiyat dergisiyle sizlerin değerli

zamanınıza

ortak

olmayı

yeğledik.

Neden

olmasın

düşüncesiyle yapabiliriz fikrini harmanlayıp “Farkındalık” yaratmak şiarıyla kollarımızı sıvadık. Her ne görüşten olursa olsun, hangi sanat dalına ilgi duyulursa duyulsun herkesi içine çekebilecek bir dergi çıkarmayı kendimize ilke olarak belirledik. Devamlılığının daim olmasını dileğimiz e-dergimize vermiş oldukları desteklerden dolayı öncelikle güzide kalemlerimize, sosyal medyada dergimizi takip edenlere, siz değerli okuyucularımıza teşekkürü bir borç bilirim.

Şenay ÇAKIR Yelda KARATAŞ farkindalikdergisi

2

@farkindalik_drg


İçindekiler

15 Ocak 2015

Sayı:1

4. Ortadoğu’da Duende – Yelda KARATAŞ

36. Saat Karanlığı İstanbul Geçiyor – Şiir – Hakan

5. Şiirinde Resim Çizen Adam: “Cemal Süreya” –

KARTAL

İnceleme – Hüseyin YAYLA

37. Şiir – Gülnihal ÖZKAN

9. Kaç Bahar – Şiir – Mehmet GÖKDOĞAN

38. Nazım Hikmet – İnceleme - Nurdan

10. Şiir – Sahir ÜZÜMCÜ

OFLAZOĞLU

11. Before I Go To Sleep (Uyuyana Kadar) –

41. Uçuruma Düşen Serçe – Şiir – Barış ÇELİMLİ

Sinema>Eleştiri – Mehmet ARSLANTAŞ

42. Ah Yar – Şiir – Arzu TOK

12. Madenci Çocuğu – Şiir - İsmail Can KARAKUŞ

43. Mutluluk – Şiir – Nihal Buran AYANA

13. Mor Kınalar – Deneme – Sunay GÜLSOY

44. Umut Öldü – Şiir - Besna AYDIN

15. Antik Dönem Sanatında Boyalı Heykeller –

45. Bambu Ağacı – Deneme – Pınar ÖZÖNER

TÜBİTAK Projesi – Merve ÇETAK

46. Ankara’ya Kar Yağıyor – Şiir – Nebahat

17. Pink Floyd’un Dönüşü – Müzik – Cem ERBAĞ

KARABABA

19. Salvador Dalí – İnceleme – Şenay ÇAKIR

47. İstanbul – Gezi&Seyahat – Gül Gürdal

21. Drahoma – Şiir – Ceyda CEVHER

DURMUŞ

22. Uzatın Elinizi – Deneme - Şafak OĞUZ

49. Hüseyin Kefeli ve Murat Bavli İle Tiyatro Üzerine Söyleşi – Tiyatro>Söyleşi – Serdar Serhat ALTAN

23. Âşık Veysel’in Duygu ve Düşünce Dünyasında

& Aydın AÇIN

Toprak – Makale – Doç. Dr. Mehmet ÇERİBAŞ 29. Biraz Mizah – Sizin İçin Seçtiklerimiz – Ömer

54. Mehmet Emin Yurdakul – İnceleme – Ahmet

ERDOĞAN – Musa GÜVEN

SONKAYA

30. Öykücü, Şair, Öğretmen, Yazar ve Gazeteci

55. Folklor ve Halk Oyunları – Özcan URTEKİN

“Sabahattin Ali” – İnceleme – Serdar Serhat

57. Farkında(lıkta) Mısınız? – Deneme – Edib

ALTAN

Rasljanin İSLAMOĞLU

33. “Kaf Dağının Arkası – Anka Kuşu – Çirkinin

58. Biraz Mizah – Sizin İçin Seçtiklerimiz – Ömer ERDOĞAN – Günsel İSLAMOĞLU – Musa GÜVEN

Güzele olan Aşkı – Beşinci Mevsim – Fısıltılar Vadisi” – Deneme - Psikolog Hilal İNAN - Eyüp BAĞ 3


Ortadoğu’da Duende - Lorca için Bir daha baktım yabanıl mersinlere Bir daha kokladım umudun kuytusuna gizli o çiy tanesini Elimden tutup göğü gösterdi bana kalbini ölüme korkusuzca dayayan kadınlar

Yelda KARATAŞ

Yeni bir isim arar onlar her şafak aklığını koruyan papatyaya. Sormadım kendime, kimim ben Akdeniz tuzundan başka tek bir mavi geçmiyorsa gözlerimden

Ortadoğu’da Duende

Bir daha anladım ki ay denizlerinin o paslı geçmişi batarken ciğerlerime şiirin göğsünde kendini bileyen o parlak onur kılıcıyım ben. Yakıyorlar Ortadoğu’yu Lorca; ölümün gırtlağında bir dilenci yalnızlığıyla kalıvermiş 'duende' yaşamın solgun bakışından utanıyor şimdi. İblisin amentüsü ne yaparsa yapsın o çok yüzlü sesini gizleyemiyor altının siyahi parlaklığında Bir daha baktım ellerime; isyanın göbeğinden kan toplayan ellerime. Yalnızlığımdan korktum. seni dizdikleri o duvarın dibinde durdum. Gözlerin nasıl dayandı ölüme korkusuzca bakmaya öyle. Utandım sonra. Ayağa kalktım bütün çiçekler aşkına. Masum çocuk duaları aşkına. Savaş tellallarına çifte vav söyledim; kör kulakları tanrı'nın bir çiğdem gibi nasıl yalnız ve umarsız ağladığını duymadı Hiç kimse duymadı şiirin eteğinden yükselen acıyı. Çünkü deve çanları hüznün kör kuyusunda baş eğmeyi ezberletiyor Ortadoğu’da her yaştan kadına. Bir daha baktım aynaya. o kadim toprakların çöl çekilmiş gözlerinden hiç bir dolunay sevinci öpemeyecek alnından. Gün ışımayacak suskun hayatın kan damarlarına. Hiç bir çocuğun gözlerinde parlamayacak uzun yıllar gerçeğe ermenin tadı. Oysa biz Goya'dan öğrenmiştik direnmenin onurunu. Hayyan nasıl parçalar atomu biliyorduk Hayyam'ın matematiği gibi açıktı iki kerenin dört etmediği bir daha baktım o abaküse. Hangi mantıksızlığın çarpık bölmesiyiz Yusuf’un endazesinde. Hangi kır şarkısının bozuk korosuyuz. Bir daha baktım anadilime ve anakalbime Ruhum acıdı.

4


Şiirinde Resim Çizen Adam: Cemal Süreya “Tanrı Bin birinci gece şairi yarattı, Bin ikinci gece Cemal’i, Bin üçüncü gece şiir okudu Tanrı, Başa döndü sonra, Kadını yeniden yarattı” -Ülkü Tamer

Hüseyin YAYLA Dilin sıradan kullanımlarını reddedip dışına çıkmak, daha

İnceleme Şiirinde Resim Çizen Adam “Cemal Süreya”

önce rastlanmamış kelimeler kullanarak sözcüklerin anlamlarını olabildiğince zorlamak, aktarılan duyguyu anlatmak değil okuyucuda hissettirmek, gözünde canlandırmak amacıyla yola çıkan “İkinci Yeni”nin en önemli şairlerinden biridir Cemal Süreya. Sıkıntıların, yalnızlığın, aşkın şairidir aynı zamanda. Onun şiirlerinde toplum sorunlarına, öğütlere pek rastlamayız. Şiirlerini okudukça ve anlamaya başladıkça Süreya’nın âdeta ruh âleminde dolaşırız. Her insanın hayatında iyi ya da kötü hikâyeler vardır. Dolayısıyla bu hikâyeler; işimize, hâl ve hareketlerimize kısacası dünyamıza akseder. İyi bir çocukluk dönemi geçirmiş kişi o günlerini sıkıntılarla yâd etmez. Böyle bir durumda kişi çocukluğunu dış âleme aktarırken olumlu imajları kullanacaktır. Ya da çocukluğunda babasını

kaybetmiş

hissettirecektir.

bir

kişi,

Bütün bunlar

ileride

baba

göz önüne

özlemini

mutlaka

alındığında,

Cemal

Süreya’nın çocukluğunda ve gençliğinde yaşadığı sıkıntılar ve acı olaylar onun şiirinin aslında bir nevi temelini oluşturur. Kendisi de bunu bir söyleşide belirtir: “Yazma ve okuma mahkûmiyetini besleyen kırılma duygusuydu. Çok varlıklı bir ailenin el üstünde tutulan bir çocuğuyken, bir hayvan vagonunda yüz yıllık bir yolculuğa çıkmıştım. Sonra

annesizlik.

Temel

kırgınlık

bundandı.”

1

Başka

bir

konuşmasında bunu tekrar vurgular: “Sanat duygusunu annemden aldım diyebilirim. Altı yaşımda annemi kaybettim. Çok küçük yaşta onu yitirmiş olmam da bendeki duyarlılığı pekiştirmiş olabilir.”2

Cemal Süreya, “Aşk Meşru Bir Şey Olamaz, O da Şiir Gibi Meşrulaşınca Ölür”, Güvercin Curnatası, YKY, İstanbul 1997, s. 81. 2 Süreya, a.g.e., s. 88. 1

5


Cemal Süreya’yı anlamak için poetikasına da bakmak gerekir elbet. Şiir hakkındaki yazıları az çok onun poetikası hakkında bizlere bilgi verir. Ona göre mutluluğun şiiri yazılamaz. Şiirde önemli olan husus sözcüklerdir. Şiirle ilgili düşünceleri sorulduğunda şöyle cevap verir: “Bence şiir ve aşk; bunların ikisi de gayrı-meşrudur. Meşru duruma gelince ikisi de biter. Mutluluğun şiiri yazılamaz. Masallarda bile sevgililer birleşince masallar biter. Şiir, temizler ve arıtır. Kendisi de biraz kirlidir. Son derece temiz duygularla şiir yazanlar bence bir temizlik işlemi yapıyorlardır o kadar. Şiir duygularla değil sözcüklerle yazılır.”3 Bilhassa “Folklor Şiire Düşman”, “Şiir Adamı Rahatsız Etmeli”, “Şair Yağmurdan Söz Etme Bize O Yağmuru Yağdır”, “İmgenin Kökleri” gibi yazıları, şiirini anlamada okuyucuya yön verir. İkinci Yeni dolayısıyla Cemal Süreya, modern şiiri oluşturma çabası içerisindedir. Ona göre modern şiirde folklorun yeri yoktur. Bu anlamda Cemal Süreya, “Çağdaş şiir geldi kelimeye dayandı. Çağdaş şairler kelimeleri bile sarsıyorlar; yerlerinden, anlamlarından uğratıyorlar. Bu böyleyken bizde hâlâ folklora, halk deyimlerine şiirlerinde fazlasıyle yer veren şairlerin kısır bir yolda oldukları sanısındayım. Çünkü folklorda şiirin bugünkü entelektüel niteliğini taşıyacak yeti yoktur. Halk deyimlerinin havası şiirin kanat çırpmasına imkân vermeyecek kadar dar bir havadır.”4 der. İkinci Yeni topluluğuna baktığımız zaman ki onların tam mânâsıyla bir manifestosu yoktur, temel anlayışları budur. Başta Süreya olmak üzere hepsi, kelimenin anlamlarını son haddine kadar zorlar. İmgelerle farklı boyutlara geçmeye çalışırlar. Cemal Süreya’nın sözünden şunu da anlıyoruz ki folklorik unsurları kullanan Birinci Yeni’ye (Garip) karşı bir eleştiri söz konusudur. “Şiir Adamı Rahatsız Etmeli” yazısında da şiirin ne olduğu hakkında bilgiler verir: “Çağdaş şiir hep alışkanlıklara, yerleşmiş simetrilere, edinilmiş rahatlıklara karşı olmuştur. N’olursa olsun yenilenmek, en büyük kaygısı bu onun.” 5 Cemal Süreya, şiirlerinde imgeyi çok kullanır. Soyut bir dil kullanarak okuyucunun kafasında olayı canlandırmak ister. Resim çizer gibi şiirini işler. Şiirden tat almanın okuyucudan geçtiğini, okuyucunun kendini geliştirmesi gerektiğini dile getirir. “İmgenin Kökleri” yazısında şunları söyler: “Okur dilin iç konumları yönünden en toptan bir hazırlığa sahip olmalı; dilin, şiirin, sanatın geleneklerini iyice yaşamış bulunmalıdır ki o yapıtla gelen değişik öğeyi benimseyebilsin; ondan kendine bir pay çıkarabilsin.”6 Kişinin belli bir alt yapısı olmadan bu şiiri anlamasının mümkün olamayacağından bahseder. Cemal Süreya’nın resim çizer gibi şiir yazmasının ana nedenlerinden biri resimle iç içe olmasıdır. Resmi çok sever ve resimle çok ilgilidir. “Birkaçımızda büyük resim tutkusu vardı. Boyuna albümler karıştırırdık. Sözgelimi, Edip Cansever’le ben… Edip’le resmin sorunları üzerine çok konuştuk.”

7

Süreya’nın en çok etkilendiği ressamlardan birisi Marc Chagall. Onun hakkında “Kaç zamandır Chagall’dayım. Az bir şair değil o. ‘Yazmam daha aşk şiiri’ adlı şiirimi onun etkisinde yazdım. Ressamlar kadar şairlerin de çok öğreneceği şey var ondan. Ben kendi payıma, kimsedeki Chagall’daki kadar adamı çarpan, bozan, alıp götüren şiirsel çağrışımlar görmedim.”8 diye söyler.

3

Süreya, a.g.e, s. 87. Ali İhsan Kolcu, “Cemal Süreya’nın Poetikası”, Folklor Şiire Düşman, Salkımsöğüt Yay., Erzurum 2010, s. 7. 5 Kolcu, a.g.e., s. 42. 6 Kolcu, a.g.e., s. 80. 7 Cemal Süreya, “Günler”, 705. Gün, YKY, İstanbul 1996, s. 278. 8 Alâattin Karaca, İkinci Yeni Şiiri ve Resim, Turkish Studies, S. 5 2010, s. 305. 4

6


Hatta kaleme aldığı

Süreya’nın

okuyucuda

sanki

bir

resme

bakıyormuş edası bırakan eserlerinden birkaç örnek.

“Sığınacak yer kalmadı

“Sevgilim, Bir Günün…”, “Aşk”, “Yazmam Daha Aşk Şiiri” adlı eserlerine bakıldığında sanki bir manzara

Chagall’daki eşeğin gözünden başka”9

mısralara dökülmüş gibi:

mısralarından da Chagall’in ismini görürüz.

Sevgilim, Bir Günün… Sevgilim, bir günün ortası şimdi Taşıtlar hızla gelip geçiyor, her yer kalabalık, Ben seni düşünüyorum bir bodrum kahvesinde Uzat bana uzat ellerini İzinli askerler görüyorum, kırıtarak yürüyen işçi kızlar İstanbul her günkü yaşantısı içinde, uğultulu, Güvercinler güneşten bir sessizliği biriktiriyor Ben seni düşünüyorum seni Hani tıpkı o ilk günlerdeki gibi Kalbim diyorum kalbim Daha dün tezgâhtan çıkmış bir su sayacı gibi Aşkı anılar besliyor düşler kadar Resim: Chagall-I and The Village

Bu yüzden diyorum ki aşk eskidikçe aşktır Sevgi eskidikçe sevgi. Günümüz ekmeğimiz, türkümüz Çoluğumuz çocuğumuz Binalar yan yana yükselip gidiyor Vapurların ağzı köpük içinde Uzaklarda ne kapılar açılıyor Tirenin biri bir istasyona varıyor Ordan çıkıyor biri. Her şey biliyor her şey Sen biliyor musun bakalım Seni nice sevdiğimi? Üstüne titrediğimi? Geldiğimi? Gittiğimi

Hadi! (Sevda Sözler, s. 308) 9

Cemal Süreya, Sevda Sözleri, YKY, İstanbul 2013, s. 267.

7


İstanbul, birçok şaire ilham kaynağı olmuştur. İstanbul

hakkında

Benzetmelerle

ve

epey imgelerle

İstanbul’dan kesitler sunuyor.

şiir

Cemal Süreya, aşkı iliklerine işleyene kadar

yazılmıştır. kaleme alır. İki kişi olmanın öneminin altını çizer.

anlatılan

bu

şiir, Yine İstanbul’dan aldığı görüntülerle aşkını mısralara

Sevgiliye olan aşkını çizer.

İstanbul’dan aldığı etkiyle aktaran şair, yaşadığı anın

Yazmam Daha Aşk Şiiri

resmini çiziyor.

Oydu bir bakışta tanıdım onu Aşk

Kuşlar bakımından uçarı

Şimdi sen kalkıp gidiyorsun. Git

Çocuk tutumuyla beklenmedik

Gözlerin durur mu onlar da gidiyorlar. Gitsinler.

Uzatmış ay aydınlık karanlığıma

Oysa ben senin gözlerinsiz edemem bilirsin

Nerden uzatmışsa tenha boynunu

Oysa Allah bilir bugün iyi uyanmıştık Sevgideydi ilk açılışı gözlerimizin sırf onaydı

Dünyanın en güzel kadını oydu

Bir kuş konmuş parmaklarıma uzun uzun ötmüştü

Saçlarını tarasa baştan başa rumeli

Bir sevişmek gelmiş bir daha gitmemişti

Otursa ama hiç oturmaz ki

Yoktu dünlerde evelsi günlerdeki yoksulluğumuz

Kan kadını rüzgârdı atların

Sanki hiç olmamıştı

Hep andım ne yaşanır olduğunu

Oysa kalbim işte şuracıkta çarpıyordu

En çok neresi mi ağzıydı elbet

Şurda senin gözlerindeki bakımsız mavi, güzel laflı

Bütün duyarlıklara ayarlı

İstanbullar

Öpüşlerin türlüsünden elhamra

Şurda da etin çoğalıyordu dokundukça lafların

Sınırsız denizinde çarşafların

dünyaların

Bir gider bir gelirdi işlek ağzı

Öyle düzeltici öyle yerine getiriciydi sevmek Ki Karaköy köprüsüne yağmur yağarken

Ah şimdi benim gözlerim

Bıraksalar gökyüzü kendini ikiye bölecekti

Bir ağlamaktı tutturmuş gidiyor

Çünkü iki kişiydik

Bir kadın gömleği üstümde

Oysa bir bardak su yetiyordu saçlarını ıslatmaya

Günün maviliği ondan

Bir dilim ekmeğin bir iki zeytinin başınaydı doymamız

Gecenin horozu ondan

Seni bir kere öpsem ikinin hatırı kalıyordu

(Sevda Sözleri, s. 43)

İki kere öpeyim desem üçün boynu bükük Yüzünün bitip vücudunun başladığı yerde

Şairin

bu

şiirini

Chagall’den

etkilenerek

Memelerin vardı memelerin kahramandı sonra

yazdığını aktarmıştık. Süreya, Chagall’in resminden

Sonrası iyilik güzellik.

etkilenerek yeni bir resim ortaya koymuştur.

(Sevda Sözleri, s. 17)

- Üstadı, Ölümünün 25. Yılında Saygıyla Anıyoruz -

8


Mehmet GÖKDOĞAN Şiir Kaç Bahar

Kaç Bahar Kaç faslı bahar geçti ardından Bir bilsen seni kimler özledi Sen sanılarak kaç kez şiirler yazıldı Oysa bir gittin pir gittin bu diyardan Kaç yürek özledi inan haddi hesabı yok Hangi çöl hangi yağmuru bekledi Seni böyle beklediğimiz kadar Oysa sen çekip gitmiştin çoktan Bilirim esamen kalmadı artık buralarda Ne demişti Can Yücel senin ardından "Aşk yok gayrı memlekette Cemal Süreya beri gideli" Anlaşılan nafileydi bekleyişimiz Üstad ile çekip gittin bizden Kimbilir bizeydi belkide esas sitemin Anlık heveslerimize ve aldanışlarımıza belki de Varlığında her zaman olduğu gibi Yokluğunla da bizi bizden ettin

9


Sahir ÜZÜMCÜ Şiir

Söyle gördüğüm rüzgar; Yüzüne yüzüm sen misin. Yangınıma yel, Terime ten misin. Biz mi getirdiğin bana. Ömrüne ömrümün notalarını veren gelişin mi bu. Söyle doğduğum ay; Saat vurdu mu dakikaları birbirine, En baştan başlamaya yakın vakit geldi mi. Düştü mü üç elma, değdi mi üç cemre. Çatladı mı toprak, Uyandı mı rüya. Suyunu dalıma yürüten gelişin mi bu. Söyle bulandığım renk; İncelen koptu mu en kalın yerinden, kapandı mı taş ocakları. Kurudu mu kabuk, Unuttu mu tuzu. Kuşumuz ökseden kurtuldu mu. Yaralarıma taze merhem süren gelişin mi bu. Söyle sevdiğim bitki; Memelerin mi öğüttü unu, ezdi üzümü. Pişti mi ekmek, şarap mayalandı mı. Dalları eğdi mi dutlar boylu boyu, Çatladı mı incir, aktı mı balı. Derelerime çağlamayı öğreten gelişin mi bu. Söyle kaybolduğum şehir; İzlerimi buldu mu yolların. Gün geceyi kapısından kovdu mu. Buldu mu fakir eşeğini, suya doyurdu mu. Silindi mi isi, gazı kondu mu lambaların. Gözlerime sürme çeken gelişin mi bu. Söyle aklıma giren yön; Yolu açıldı mı köylerinin, Rakı geldi mi bakkala, Kuruldu mu masa, Bir avuç leblebi kondu mu, dilimi damağıma vurduran gelişin mi bu. Söyle aradığım dağ, söyle geldin mi. Bu mu senin gelişin bu sefer. Kalkayım mı ayağa, buyur edeyim mi. Aklımı güneşe değdiren gelişin mi bu. 10


Amerikalı yazar S.J. Watson'un 2011'de yayımlanan çok satan romanından uyarlanmış olan film, geçirdiği trafik kazası sonucu her sabah hafızasını kaybetmiş olarak uyanan Christine'nin, geçmişini öğrenmek için mücadele ederken başından geçen olayları anlatıyor.

Mehmet ARSLANTAŞ Sinema – Eleştiri Before I Go To Sleep (Uyuyana Kadar)

Kendi Gerçekliğini Keşfetmeye Hazır Mısın?

2014 yapımı 'Before I Go To Sleep' (Uyuyana Kadar) 02 Ocak 2015 tarihinde sinemaseverlerle buluştu.

Gerilim dozu yüksek film izleyiciyi insan bilincinin derinliklerindeki çaresizlikle tanıştırıyor.44 yaşındaki 'Christine' her sabah hiç bilmediği bir yerde, yabancı bir adamla aynı yatakta uyanıyor. Sonrasında ise diğer günlerde olduğu gibi en baştan her şeyi kavramaya başlıyor ve gün geçtikçe gerçeğe bir adım daha yaklaşıyor. Elbette ki bu süreçte yalnız başına hareket etmiyor. Gerçekliğin perdesini aralamaya çalışırken ona yardımcı olan Dr. Nash karakteri var. Doktoru her sabah onu arayarak kendini tanıtıyor ve görsel günlük tutması için verdiği kamerayı hatırlatarak kahramanımızın bilincindeki sis perdesini aralamaya çalışıyor. Akıcı bir üsluba sahip filmde oyunculuklar gayet başarılı, lakin senarist koltuğunda da gördüğümüz yönetmenin izleyiciyi ters köşe yapmak istediği oldukça aşikâr. Colin Firth'ün hayat verdiği 'Ben' karakteri filmin en başından beri adeta kendini parmakla işaret ediyor. Bu da izleyicinin ilgisini filmin sonuna kadar canlı tutmaya çalışan yönetmenin düştüğü en büyük handikaplardan biri. Öte yandan her sabah hafızasını sıfırlayarak uyanan Christine'nin geçmişteki yaşanmışlıklarından başka hiç bir kaybı yok. Doktorunun verdiği kamerayı ve günümüze ait teknolojiyi oldukça başarılı bir şekilde kullanıyor. Bu da her sabah kendini 27 yaşında sanarak uyanan 44 yaşındaki bir kadının nasıl bir hafıza algısı olduğu yönünde derin boşluklar yaratıyor. Filmin konusuyla alakalı ciddi boşluklar mevcut. Christine'nin bilincinin ona oynadığı oyunların bir kısmının ucu açık kalıyor. Özellikle doktoru ile olan münasebeti kafa kurcalar türden. Bir sahnede yakınlaşarak öpüşmek üzere olan ikili, Christine'nin doktorun yaka kartındaki ilk ismini görmesiyle, hafızasında beliren görüntülerden sonra aralarında bir kovalamaca yaşanmasına sebep oluyor. Doktoru tarafından iğneyle bayıltılıp evinde uyanmasıyla son bulan bu sahnelerin devamında hiç bir açıklayıcı öğe yok. Kim bilir yönetmen belki de fazla detay vermeyerek izleyicinin film üzerine düşünmesini sağlayarak zihinleri kurcalamayı amaçlıyor. Film, bu şekilde sıçrayarak devam eden olay örgüsüne rağmen yine de izleyicinin merak duygusunu sonuna kadar canlı tutmayı başarabiliyor. Hikayenin sonunda seyirci şaşırmakla şaşırmamak arasında tereddüt yaşıyor. Ancak, hakkını teslim etmek lazım filmin sonunda salondan finale değil ama finale kadar olan yükselişten memnun bir şekilde ayrılıyorsunuz. Alışılagelmiş kurgu öğelerinin kullanıldığı film, flashbackler açısından da oldukça zengin bir yapıya sahip. Aslında her sabah uyandığında hafızasını kaybeden kadın figürü sinemaseverlerin ilk defa karşılaştığı bir durum değil, türü farklı olsa da '50 İlk Öpücük' filminde de Drew Barrymore'un canlandırdığı karakterde buna benzer bir durum içerisindeydi. Bu anlamda bir özgünlük taşımayan karakter Nicole Kidman'ın performansıyla muadillerinden sıyrılarak bambaşka bir boyut kazanıyor. Filmin başrollerinde Oscar'lı iki yıldız Nicole Kidman ve Colin Firth var. Onlara eşlik eden isimler ise Mark Strong ve Anne-Marie Duff. Yönetmen Rowan Joffe'nin ikinci uzun metraj deneyimi olan 'Uyuyana Kadar' gerilim severler için aman aman olmasa da izlemesi keyifli bir film. 11


İsmail Can KARAKUŞ Şiir Madenci Çocuğu

Madenci Çocuğu Baba, eve gelirken senden artık kömür istemiyorum kendi gözlerimi taktım kardan adama kömür yerine seni artık göremeyeceksem gözlerimi istemiyorum. Baba, sen yerin altında ben yerin üstünde ölüyorum güneş düşse de üzerime burada senden az üşümüyorum yine de kömür atmıyorum sobaya korkuyorum ya elinin değdiği bir kömür rast gelirse diye bana artık elime aldığım her kömürü senin kalbinmişçesine öpüyorum öpüyorum bin defa. Baba, öl ama beni unutma.

Soma'da, Ermenek'te, maden ocaklarında ve iş kazalarında yaşamını yitiren işçilerimizin anısına... Ruhunuz şad olsun…

12


Mor Kınalar Her günün birbirinden farksız olduğu, bir koşturmaydı hayat. Zamanı yakalama derdindeyken. Gecenin sabaha uyandığı, akşamın geceye yenik düştüğü.. Yine o günlerin birinde telaşlı telaşlı anlatmaya başladı :“Sol yanımda bir ağrı var, ama ağrısı varsa korkulacak bir şey yokmuş, arkadaşlarım öyle söyledi, hatta kardeşlerin de korkma bir şey olmaz içini rahat tut dediler.” diye tekrar etti.

Sunay GÜLSOY Deneme Mor Kınalar

Bir an gözlerim doldu… Onun hayatı şöyle böyle bir hayat değildi. İlkokuldayken, köyde yumurtalarla defter kalem aldıklarını anlatırdı bana… Mavi naylon ayakkabılarını nasıl sevdiğini, annesinin bir an bile peşinden ayrılmadığını, o nereye giderse gittiği yere kadar onu gizli gizli takip ettiğini… Annesi fark edince onu kovaladığını, okuldaki arkadaşlarını çok sevdiğini, yarısının aşağı köyden yarısının yukarı köyden bir kaçının orta köyden olduğunu anlatırdı. Ne kadar da garip gelirdi bana tek köydü aslında… Onun hayatına kurşun saplandığı gün ablasını istemeye geldikleri gündü… İstemeye gelen amcasının oğluydu… Babasının fakir olduğu için amcasının oğluna ablasını vermediğini, daha sonra ise amcasının oğlunun köyü terk edip tabiri caizse Belgin DORUK gibi bir hatunla evlendiğini anlatırdı. Keşke bu hikaye böyle bitseydi ama bitmedi… İlkokulu bitirdiğinde on üç yaşındaydı. Boylu poslu endamlı bir kızdı. Güzel bir bahar günü sabahı damda oynarken kapıları çalındı. Gelen yıllar önce köyü terk amcasının oğluydu. Yanında ablası da vardı. “Hayırlı bir iş için geldik.” dediler. Hayırlı işin o ana kadar anlamının iyi bir şey olduğunu söylerdi. Amcasının oğlunun eşi vefat etmiş, kendisi yurt dışına gitmiş, zengin olmuş. “Amca büyüğü vermedin, küçüğü almaya geldim.” demiş. Bu defa babası: “ Tamam oldu bu iş hayırlı olsun.” demiş. “Nasıl yani? Ablanı vermedi seni nasıl verir? Hem sen daha 13 yaşındasın o 31”dedim. “Oldu işte.” dedi buğulu gözlerle..

13


Birden kendisini gelinliğin içinde bulduğunu, arkasında bıraktığı beş taş oyununu, yaşıtlarıyla gezdiği günlerine özlemle geri dönmek istediğini, yıllarca gurbet elde tek başına ne sıkıntılar yaşadığını anlatırdı. Aradan o kadar yıl geçmişti. Babasından her bahsedişinde tarifsiz bir kızgınlık ve hüzün karışımı görürdüm gözlerinde. Yüklendiği hayat heybesi çok zorlamıştı onu... Büyüdükçe ne kadar haklı olduğunu ben de anladım… Onun gözlerine her bakışımda yaşayamadığı çocukluğu, ilk aşkı, gençlik yılları, hayatının elinden nasıl kayıp gittiğini, büyüdükçe daha iyi anladım…

Birden irkildim… Geçmişin hayal perdesi kapanmıştı gözlerimde.. “ Merak etme sen, hepimiz yanındayız.” dedim. Aradan birkaç gün geçti telefonun diğer ucundaki ses onun sesiydi. “ Hastaneye gidip sonuçlarımı alır mısın? Sonrada beni ara.” diyerek kapattı telefonu… Elimde sonuç kağıdıyla doktorun karşısındaydım. Heyecandan kalbim, yüreğim birbirinin yerine geçmişti. Bedenimi hissetmiyordum sanki… Kağıdı uzattım. “Otur bakalım, sen misin?” dedi. “Hayır, fakat her şeyi söyleyebilirsiniz soğukkanlıyımdır ben.” dedim. Ürkekçe bir kelime dudaklarımdan çıkıverdi “Kanser mi?” “Evet, hemen ameliyat olması lazım, yoksa…” Yoksa ne? Hani derler ya dünya başıma yıkıldı diye ben o gün bu cümlenin ne anlama geldiğini anladım, bir an son nefesimi verdiğimi hissettim, aldığım bir nefesin tekrarı olmayacaktı sanki. Bir şeyler yumruk oldu boğazımda… Avazım çıktığı kadar bağırmak istiyordum. Koşarak çıktım hastane koridorlarından herkesin gözü bendeydi belki de fark etmiyordu ki ben görmüyordum o an gözlerim mühürlenmişti…

Oturdum kaldırım köşesine… Yok hayır hazır değildim ben daha onu kaybetmeye hiç düşünmemiştim bile yokluğunu… Her gün, her an, her dakika dilim hep tevekkülde yüreğim duadaydı… Mevla’m dualarımı kabul etti. Şimdi kulaklarımda yine aynı türkü Şükriye Tutkun`dan “Ağ elime mor kınalar yaktılar. Kaderim yok gurbet ele sattılar. On iki yaşımdı gelin ettiler.” Hep seni hatırlatır bana…” Benim Canım Anneciğim, seni bana üç yıl önce geri veren Rabbime binlerce kere şükürler olsun… Canımın canı alacanıma, ANNEME…

Kanserle mücadele eden tüm KADINLARIMIZA… 14


Antik Dönem Sanatında Boyalı Heykeller Gezdiğimiz antik kentler ve müzelerdeki Eski Yunan ve Roma heykellerinin orijinalinde renkli olduğunu biliyor muydunuz? Bu durum birçok antik kaynakta belirtilmiş ancak günümüz heykellerinde boya kalıntısı olmadığı için bu sanat anlayışının yerleşmesi güç olmuştur. Çağlar boyunca bu yapıtların renksiz olduğu sanılmış, 19. yüzyılda büyük tartışmalar ve daha sonra bilimsel analizlerle antik dünyanın renkli atmosferi ortaya çıkmıştır. İlk olarak 1887 yılında İstanbul Arkeoloji Müzelerinin kurucusu aynı zamanda ressam olan Osman Hamdi Bey

Merve ÇETAK Arkeoloji Antik Dönem Sanatında Boyalı Heykeller

zamanında Antik Sidon (Lübnan) kazılarında gün yüzüne kavuşturulan İskender Lahdi, üzerindeki boya kalıntılarından dolayı bize antik dünyanın çok renkli olduğunu kanıtlamıştır. Özellikle renk yıpranma haritası adı altında yapılan modern araştırmalarla eserlerin orijinal renkleri tespit edilmiştir. Vehbi Koç Vakfı ve Türk–Alman İşadamları Kültür Vakfı’nın değerli katkılarıyla lahdin üçboyutlu bir modeli oluşturularak renklendirilmiş ve bundan yola çıkarak birçok renkli eser ziyaretçilere sunulmuştur. Bu durum antik dünyanın alışılmamış bir etkisini farklı bir bakış açısıyla gözler önüne sermiştir. Bu renklilik durumunu zihinde canlandırmak güçtür. Yukarıdaki bilgiler ışığında, Isparta Müzesinde bulunan ve sergilenmekte olan Roma

dönemine

ait

Eurymedon

(Nehir

Tanrısı)

heykelinin

renklendirilmiş rekonstrüksiyonunun yağlıboya tablosu (yukarıda) 90*55 tuval boyutunda tarafımca yapılmıştır. Ve müzeye gidilerek orijinal eserin yanına yerleştirilmiştir. Böylelikle eser hem geçmişe gönderme hem de modernizm ile buluşmuştur. TÜBİTAK destekli yapmış olduğum projede, sosyo-kültürel bir mekân olan müzeden yola çıkarak kendi kültürümüze ait değerlere sembolik anlamlar yükleyerek bir değerlendirme yapılmıştır. Yetersiz ışıktan dolayı göz yoran eserlerin gerçek renkleri, yapıldığı dönemde nasıl kullanıldığı ve eserin gün yüzüne nasıl çıkarıldığı tarih bilinci ön planda tutularak izleyiciye eleştirel ve kültürel bir anlatımla aktarılmaya çalışılmıştır. Bu sanatsal çalışmada eser, teknik duyarlılığın yanı sıra çağdaş ve yaratıcı bir anlatıma kavuşturulmuştur.

15


Bu projenin ilk hedeflerinden biri arkeolojiyi, kültür mirasını farklı bir bakış açısıyla sevdirerek insanlara anlatmaktır. Tarihin görsel boyutunu kendi kendine öğretecek şekilde yeniden organize etmek hedeflenmiştir. Bu projede tarihi eserlere bakış açısını değiştirmek, bu mekânların sadece geçmişe aitliklerinden dolayı ziyaret edilecek mekânlar olarak görülmesine karşı çıkmak ve mekânı estetik bir bakış açısıyla değerlendirmek amaçlanmıştır. Böylelikle yapıt, sanata ilgisi olsun olmasın birçok izleyiciyle buluşarak farklı kitlelere verilmek istenen mesaj iletilerek ve değerlendirilen mekânlara farklı bir bakış açısı getirilmiştir. Daha fazla izleyicinin dikkatini çekerek müzeye katılımı çoğaltmak, çağdaş sanatın Türkiye’deki ilk üretimlerinin gösterilmesinin gerekliliğini vurgulayan bir model oluşturmak bu projenin amaçlarından biri olmuştur.

16


Cem ERBAĞ Müzik Pink Floyd’un Dönüşü

Pink Floyd’un Dönüşü 1967 Yılında müzik hayatına başlayan, The Wall gibi bir çok efsanevi albümü evrenimize(!) hediye eden ve müzik otoriteleri tarafından gelmiş geçmiş en başarılı müzik grupları arasında gösterilen Pink Floyd, 20 yıllık uzun bir aradan sonra veda niteliğindeki albumü “The Endless River” ile bizlere hoş bir süpriz yaptı.

David Gilmour

1985 yılında grubun kurucu üyelerinden Roger Waters’ın gruptan ayrılmasından sonra grubu dağıtma girişimleri(!) başarısızlıkla sonuçlanmış, David Gilmour ve davulcu Nick Mason liderliğinde grup müzik kariyerine devam etmişti. İşte tam bu dönemde The Wall (1974) albümü kayıtları sırasında, özellikle Roger Waters ile arasındaki fikir çatışmaları nedeniyle, grupla yolları ayrılan Richard Wright, Gilmour ve Mason tarafından gruba tekrar davet edildi. Grup Gilmour’un önderliğinde, 1987 yılında “A Momentary Lapse of eason” ve 1994 yılında “ The Division Bell” adlı albümlerini yayınladı. The Division Bell, Richard Wirght’ın etkilerinin en net görüldüğü Pink Floyd albümü olarak müzik tarihine geçti. The Endless River’ın tohumları da işte tam bu sırada, 1994 yılında yayınlanan “The Division Bell” albümü ile atıldı; evet hem de tam 20 yıl önce.. Wright, 65 yaşında 15 Eylül 2008 tarihinde türü açıklanmayan bir kanser sonucunda sonsuzluğun nehrine göç etti. Wright gibi bir duayenin ölümü ,müzik dünyasını ve özellikle beraber çalışmış olduğu grup arkadaşlarını derinden etkiledi. Wright’ın anısına arkadaşları Gilmour, Waters ve Mason onun ne kadar iyi bir müzisyen, iyi bir insan ve iyi bir dost olduğuna dair basın açıklaması yaptı. Elthon John Wright’ın anısına konser verdi. Medya’da Wright’ın anısına bir çok programlar yapıldı ama onun anısına yapılan hiçbir şey “Endless River” kadar onu onurlandırmayacaktı..

Richard W. Right 17


The Endless River, Richard Writght’ın anısına yapılan ve “The Division Bell “ albümü sırasında düzenlenen fakat albümde yer almayan 20 saatlik kayıtların yeniden derlenmesiyle oluşan, wright’ın grupta olduğu yıllara saygı duruşu niteliğinde ortaya çıktı. The Endless River, içerisinde ağırlık olarak ambient öğeler barındıran enstrümantal bir albüm olarak değerlendirilebilinir. Albümde, grubun geçmiş yıllarına dair bir çok atıf göze çarpmakta. Bu atıflara birkaç örnek vermek gerekirse daha önce The Wall’da gördüğümüz albümün sonunu başına bağlama geleneği, yeni albümün girişindeki “Things Left Unsaid” parçasının Louder Than Words’ün uzun versiyonunun bitişiyle başlamasıyla sürdürülmüş. Surfacing şarkısının sonunda ve Louder Than Words’un başındaki çan sesleri, “The Division Bell “albümündeki efsanevi “High Hopes “adlı parçaya atıf olmuş. Nick Mason Albümde, baş vokalist barından tek şarkı ise, kapanış şarkısı olan “Louder Than Words “ olmuş. Parçanın sözleri Gilmour’un eşi Polly Samson tarafından yazılmış.

18


Şenay ÇAKIR İnceleme Salvador Dalí

“Soytarı olan ben değilim, deliliğini gizlemek için ciddiyet oyunu oynayan şu aklın; mantığın alamayacağı ölçüde sinsi, bönlüğünden bile habersiz toplum.” Salvador Dalí Kimine göre modern dünyanın tanıdığı en büyük sanatçılardan biri, kimine göre sadece sıra dışı bıyıkları olan bir deli. 1904 doğumlu olan sanatçı yaşadığı dönemde sadece sanatıyla değil yaşam tarzıyla da sürekli gündemde olmayı başarmış ve bıyıkları kadar sıra dışı açıklamaları bugünkü unvanını kazanmasında büyük rol oynamıştır. 11 Mayıs 1904'te İspanya 'nın bir köyünde doğdu. 6 yaşındayken menenjitten ölen erkek kardeşinden 3 sene sonra dünyaya gelmişti. 1973’te şöyle yazacaktı: 'Doğar doğmaz tapınılan bir ölünün ayak izlerinden yürümeye başladım. Beni severken hala onu seviyorlardı aslında. Belki de benden çok onu… Babamın sevgisinin bu sınırları yaşamımın ilk günlerinde itibaren çok büyük bir yara oldu benim için.' Böylece “Salvador Dalí “ bir küçük despota dönüştü. Ailesinin dikkatini çekmek için yaptığı histeri krizleri, teatral hareketler alışılagelmiş şeylerdi. Uzun süre, onu fetheden kızkardeşi Ana Maria'nın doğumu bile onu düzeltmeye yetmedi. Aksine zaman geçtikçe farklılığını ifade etme isteği daha dayanılmaz hale geliyordu. Hasta çocuk; 10 yaşında yaptığı ilk self-portresinin ismiydi. Bir süre sonra ilk resim kursuna başladı. Catalan empresyonist ve realistlerini tanıdı. Daha sonra Kübizm ve Juan Gris'i keşfetti.1920'li yılların başında Madrid San Fernando Akademisine başladı. Ancak anarşist hareketleri nedeniyle okuldan atıldı (1923). Daha sonra tekrar okula kabul edilse bile 1926'da tamamen atıldı. Bunu takip eden yıl Paris'te Picasso'yla tanıştı. 19


Dalí, genişleyen sanat çevresi sayesinde değişti; hem fikirleri ve sanata bakış açısıyla hem de görünümüyle. Başlangıçtaki uzun saçları, ağzından hiç düşmeyen piposu daha sonra kısacık biryantinli saçlı spor kıyafetli asık suratlı birine dönüştü. Günlük yaşamı; entelektüel bir söylemin ve lüks bir yaşamın çevresinde dönüyordu. Kadınlar pek ilgisini çekmiyordu. Onlar “sadece erotik fantezileri için gerekliydiler. Dali'nin fikrini değiştiren olay 1926'da Gala'yla tanışmasıyla gerçekleşti. Gala, bir Rus avukatın kızı ve sürrealist şair Paul Eduard'ın eşiydi. Onu ilk defa Cadaquez'de Akdeniz'in Catalan kıyısında Hotel Miramar'ın karşı terasında gördüğünde eşiyle beraberdi. Ertesi gün saat 11'de plajda buluşmak üzere sözleştiler. Dali bu olayı tamamen sembolik bir biçimde hazırlamaya karar verdi. Soyundu. Elbiselerini, göğüs uçlarını, kıllarını, göbek deliğini ve esmerleşen tenini gösterecek şekilde kesti; katladı. Boynuna inci bir kolye, kulağına bir kırmızı bir sardunya taktı. Traş olurken yaralanmasından esinlenerek kendi kanını süründü. Bunu balık kuyruğu, keçi gübresi ve yağla karıştırdı. Ama pencereden Gala'yı, özellikle de çıplak bronzlaşmış sırtını görünce, bu ölümcül ritüele son vererek üzerindeki partallığı ve bu vebalı tutkuyu soyunmaya karar verdi.Birkaç ay sonra tamamen aşık olarak birlikte yaşamaya başlayacaklardı. Ve o andan itibaren Gala; Dali için bir aşık, bir arkadaş, esin perisi ve model, danışman ve her şeyin ilerisinde varlığının yöneticisiydi.. 1982'de Gala öldü. O zamandan sonra neredeyse resim yapmayı bıraktı. Dali , Gala'nın mezarının olduğu Pubol'e yerleşti ve son eserlerini verdi.Galanın ölümünü onu ne derece etkilediğini yazdığı bu şiirden anlıyoruz: “Gala’nın acısından – ki benim acımdır Gala’nın ölümünden– ki benim ölümümdür başka hiçbir şey hayatıma dokunamaz.” Dalí hayatı boyunca 1500'den fazla resim ve onlarca heykelin yanı sıra çeşitli taş baskı eserler, kitap illüstrasyonları, tiyatro dekorları ve kostümleri üretmiştir. Ayrıca, Man Ray, Brassaï, Cecil Beaton ve Philippe Halsman gibi fotoğraf sanatçılarıyla ve Elsa Schiaparelli, Christian Dior gibi moda tasarımcılarıyla beraber çalışmıştır. Bugün Dalí'nin eserlerinin büyük çoğunluğu, Figueres'deki Dalí Tiyatro ve Müzesinde bulunur. Florida'nın St. Petersburg kentindeki Salvador Dalí Müzesi, Madrid'deki Reina Sofia Müzesi ve Los Angeles'taki Salvador Dalí Galerisi de sanatçının yüzlerce eserini barındırır. Dalí'nin 1965'te New York'taki Rikers Island Hapishanesine bağışladığı çarmıha gerilmiş İsa resmi, 1981'e kadar hapishanenin yemekhanesinde asılı durduktan sonra buradan alınarak hapishanenin lobisine asılmış, 2003'te ise kimliği belirsiz kişilerce lobiden çalınmıştır. 20. yüzyılın en önemli sanatçılarından, sürrealizmin yani gerçeküstücülük akımının temsilcisi Salvador Dali’nin başlıca esin kaynağı düşler, korkular ve hayaller ile Dali; resim sanatının akışına yön veren eserleriyle İstanbul’da da sergilenmiştir. Dali’nin kapsamlı bir retrospektifi niteliğini taşıyan “İstanbul’da Bir Sürrealist Salvador Dali” adlı sergisinde, İspanyol sanatçının 380 parça eseri sergilenmiştir. Sergide sanatçının yağlı boya tabloları, çizimleri ve grafiklerinin yanı sıra el yazmaları, defterleri, mektupları ve fotoğrafları gibi pek çok belge yer almıştır.

20


Drahoma Şerh koydum ıssız kanılara Menzilleri güneye olsun Ve bir delide büyü diye Kırmızı yanıyor, dilbilgisini geç Yüreğinin sesinden koş bana Şiir bağlarız umutlarımıza Alacaklı günleri küstah gecelerimize değdiririz En kötü ihtimalle karanlıkta deklanşör patlar

Ceyda CEVHER Şiir Drahoma

Sirenler öpmeye başlar bir sokağın kulaklarını Raydan çıkmış bir tramvay ile kaçarız İmkansızlık kollamak değil mi fırsatı? Yolsuz bir aşka dar kulaçlar atarız Devriyeler derdinden gocunan raptiyeler Aşkı yavan bir sergüzeşte kilitlerler Acemi müridleriyiz bir illegal evliliğin Eflatunuz, gökyüzüne bürünürüz Rahat bir buluta gömülür, suya sabuna dokunmadan Zabt-ı Aşk bir drahoma hazırlarız Devriyeler eski bir sirkte bizi izlerler Evli kadınlarla sevişir gibi Hayâsızdır, bedavacıdır o zalimler Sahnede ikimiz aşkı canlandırırız Ah! Aşka kırbaç atarlar Ne korkunç bir canarvarlık!!! Onlar közde tuzlu mısır falan rüşvet yer Biz nemli rengimizi saklarız yine de AŞKAÇALARIZ

21


Uzatın Elinizi

Şafak OĞUZ Deneme Uzatın Elinizi

Nasılda yabancılaşmışız birbirimize değil mi? Kalabalıklaştıkça yalnızlaşıyoruz, hep kendi iç dünyamıza bir dönüş telaşı içerisindeyiz. Köhnemiş sanal dostluklara asılı bırakmışız sevgimizi. Birileri bir değse gönül telimize, şizofren bir duygu ile bakıyoruz aşklara, dostluklara... Esaslı duygulara şaşırır olmuşuz. Serseri rüzgârlar gibi esip gökkuşağının o renkli gizemine bakar körüz. Bütün bunlar yetmezmiş gibi tüm umutsuzlukları kuşanmış Don Kişot oluyoruz. Sevgiye savaş açmış kırıp geçiriyoruz. En yalan halde terk etmişiz kendimizi. Selamı sabahı kesmişiz! Vururlarsa sevdanızdan vursunlar der gibi... Vuruyorlar! Vuracaklar da! Aynı sevdayı paylaşanlar bile el olmuş birbirine! Anlamıyoruz ama anlayacağız... Kulaklarını elleriyle kapatıp avaz avaz şarkı söyleyen çocuklar gibiyiz , " duymuyorum ki, duymuyorum ki!" Görmemek için olay mahallini çoktan terk etmişiz. Ama çok geçmeden her katil gibi sevgiyi aşkı vurduğumuz cana geri döneceğiz... Dönmek isteyeceğiz ve pişmanlık duyacağız. Bekliyorum! Sıra bize ne zaman gelir diye... Gelir... Gelir... O zaman bizim kapımızı da çalar, bize de sıra gelir... Bilin ki ilgisizlikten, can kaybından yitirmiş olacağız sevgileri. Tam da o zaman nerede yanlış yaptığımızı sorgulayacağız... Tahammülsüz olmuşuz. Bir yanlışa bütün doğruları teslim ediyoruz. Bu kadar güzel duyguları bir beden olarak yaşamak varken gözyaşı neden? Savaşla kazanılmış ganimetten çok, sevgiyle kazanılmış dostlukların hesabı duygusal olarak yüceltir insanı. Uzatın Elinizi! Doğru enerjinizi hissettirin. Arkadaşlık, dostluk zamanıdır. Unutulmaya, hatırlanmaya yüz tutmuş sevme duygusuyla kenetlenme zamanıdır şimdi… Gülümsüyorum! Haydi, siz de gülümseyin... İşte en güzel sevgi işareti! Sevgiyi vuramazsınız, onun kalkanı çok büyüktür. Nefreti barındırmaz içinde. Herkes kardeştir sevginin gözünde, el yoktur, elalem yoktur. Aşk vardır! İlahidir, köhnemiş duygusu, şizofren düşüncesi yoktur. Sanal değildir, dokunur, ağlar hisseder. Var olursun, kendini bulursun. Barışırsın, büyürsün. Severken düşmezsin, maneviyatın koltuk değneklerindir. Çocuksundur, masum bakarsın, sevdiğin için ağlarsın. Renklerin sınırsızdır, hiçbir film karesinde bulamazsın. Kısa metrajlı yaşarsın, uzun soluklu hissedersin. Hayatı aşk ya da nefretle anlamlandırmak senin doğrularında saklıdır. Dostluğunu öyle büyüt ki kalabalığın sıkı sıkı sarsın seni.. Unutma! Hayat içinde sen, ben ve bizleri var ettiğimiz sürece kıymetlidir.

22


Âşık Veysel’in Duygu ve Düşünce Dünyasında Toprak Mehmet ÇERİBAŞ Türk edebiyatı, bir cephesi insana diğer cephesi ilaha dayanan çok yönlü ve çok katmanlı bir edebiyattır. Edebi ürünlerimiz ister İslam öncesi isterse İslam sonrası yaratılmış olsun bu genel ilke etrafında şekillenmiştir. Türklerin İslam dairesine girmesinden sonra yeni dinin, coğrafya ve anlayışların etkisiyle kavramların ilahî cephesinde bir genişleme ve farklılaşma görülse de bu kavramların âdemi yönü hiçbir zaman kaybolmamıştır.

Doç. Dr. Mehmet ÇERİBAŞ Makale

Toprak da edebiyatımız gibi iki yönlü ve çok katmanlı bir kavram olarak karşımıza çıkar. Kavram, edebiyatımızın bütün vadilerinde

ve

şubelerinde

çokça

işlenen

mevzulardan

ve

unsurlarından biridir. Halk edebiyatının bütün şubelerinde çokça

Âşık Veysel’in Duygu ve

işlenen toprak konusu, klasik ve modern edebiyatımızda da bazen bir

Düşünce Dünyasında

doğa parçası bazen de bu parçanın çok ötesinde mistik bir imge

Toprak

olarak ele alınmıştır. Divan ve tekke edebiyatında daha çok ilahî cephesiyle ele alınan toprak, halk edebiyatının diğer şubelerinde ve çağdaş Türk edebiyatında her iki yönüyle dile getirilmiştir. Toprağa iki yönlü bir anlam yüklenmesi, büyük şair ve fikir adamlarının düşünce biçimine de yansımış; toprak bazen kuru bir arazi parçası sembolize edilirken bazen de bunun çok ötesinde ilahi ve kutsal bir mevhuma dönüşmüştür. Bu bağlamda İstiklâl Marşı’mızda toprak öyle basılıp geçilen yer değildir, kefensiz yatanların mekânıdır. Necmettin Halil Onan’da toprak “bir devrin battığı, vatan kalbinin attığı” yerdir.

Toprak Ziya Gökalp’te uçsuz

bucaksız Türk yurdu Turan’dır, halk nazarında yüreği evlatları için atan “anadır” toprak.

Bu yazı Milli Eğitim Dergisi, S.134, Nisan-2011’de “Âşık Veysel’in Duygu ve Düşünce Dünyasında Toprak” başlığı ile kısaltılarak yayınlanmıştır (yazarın notu).  Doç. Dr. Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları Bölümü/Nevşehir. E-posta: ceribas@hotmail.com

23


Toprak mevhumu gerçek anlamda ve bir problem olmak üzere en çok tasavvufta işlenmiştir. Tasavvufî düşünce “varlık nedir? “ sualine cevap ararken anasır-ı erbaa (su, ateş, hava ve toprak) sayılan toprağa sıkça temas etmek durumunda kalmış, toprağın hem kul hem de yaratıcı için anlamı üzerinde kafa yormuştur. Bu bağlamada tasavvufta toprak, birden çok anlam değeri kazanmıştır. Tasavvufa göre kâinatın temelinde Hz. Muhammed’in nuru vardır. Bu temelden sonra anasır-ı erbaa gelir. Toprak, su, ateş ve hava olarak adlandırılan bu unsurlar, maddi âlemin de temelini oluşturur; her türlü malzemenin (insan dâhil) yapı taşları bu dört unsura bağlıdır. Bu dört unsur kâinatın yapı taşlarını oluşturduğu gibi nefsin de dört basamağını simgeler.

Nefs-i emmare ateşe, nefs-i levvame havaya, nefs-i mülhime suya, nefs-i

mutmainne toprağa benzetilir. Tasavvuf, toprak kavramına İslâmiyet çerçevesinde öncelikle insan neslinin ve cümle canlıların topraktan yaratılması manasında da bakar. “Ant olsun. Biz insanı (pişmiş) kuru bir çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan yarattık.” Ayet-i Kerimesinden kaynağını alan bu görüş toprağın mukaddes bir varlık olduğunu kabul ve iddia eder. İslam su bulunmadığı zaman toprakla teyemmüm yapmayı caiz saymıştır bu nedenle.10 Toprak, büyük mutasavvıflar tarafından peygambere olan sevginin işareti olarak da algılanmış; Hz. Muhammed (s.a.v.)’in ayağının toprağı olmak (Hâk-i pâyine yetem der ömrlerdir muttasıl/Başını daşdan daşa urup gezer âvâre su), ayağının toprağına yüz sürmek bu tefekkür erleri için nihai gayelerden biri haline gelmiştir. Türk tasavvufunda toprak; varlıkları her yönüyle kabul eden, ona bağrını açan gönül ehli, yaratılan her şeyi seven insan tipinin de timsalidir. Sofi toprak gibidir, kötü olan şey ona anlatılabilir fakat ondan daima iyi ve güzel olan çıkar. Cüneydi Bağdadi sofîyi tevazu konusunda toprağa benzetmekle kalmamış; hoşgörüde, cömertlikte ve tahammülde de toprak gibi oluşunu hatırlatmıştır. Gerçekten de sofînin gönlünde kin, aşağılama ve cimriliğe yer yoktur. Tasavvufla hemhal olmamış birisi iyiliğe iyilikle, kötülüğe de kötülükle cevap verirken sofî, iyiliğe de kötülüğe de iyilikle cevap verir. 11 Bu anlamda toprak, Alevi-Bektaşi şiirinde ve şairlerince de sıkça bu anlamda işlenmiştir. Bu gelenekten gelen Âşık Veysel de toprağa hem müşahhas hem de mücerret yönüyle bakar. Onun toprak anlayışında tasavvuf akidesinden gelen düşüncelerle kendi tecrübelerinin temelinde oluşturduğu düşünceleri hemhal olmuştur: Şairin, “Aslıma Karışıp Toprak Olunca” başlıklı şiirinde cismanî varlığımız temelini toprağa bağlayan görüşü ile Yüce Rabbimizin “Ant olsun Biz insanı (pişmiş) kuru bir çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan yarattık”12, “İnna Lillahi ve İnna İleyhi Raci’un (Şüphesiz biz Allah’tan geldik ve şüphesiz dönüşümüz O’nadır.)”13

“İslâm Tasavvuf Düşüncesi Işığında Ma’rifetnâme’de Toprak Anlayışı” Temrin Dergisi, Toprak Özel Sayısı, TemmuzAğustos, 2010. www.edebiyatdefteri.com/ 26.02.2010 11 agm 12 Hicr Suresi, 15/26. 13 Bakara Suresi, 156. 10

24


Ayet-i Kerimeleri arasında bilgi ve inanç bakımından mükemmel bir terkip kurduğuna, Yunusça bir ses ve söyleyişe şahit oluruz: Aslıma karışıp toprak olunca Çiçek olur mezarımı süslerim Dağlar yeşil giyer bulutlar ağlar Gökyüzünde dalgalanır seslerim Ne zaman toprakla birleşir cismim Cümle mahlûk ile bir olur ismim Ne hasudum kalır ne de bir hasmım Eski düşmanlarım olur dostlarım Evvel de topraktır sonra da adım Geldim gittim bu sahnede oynadım Türlü türlü tebdilata uğradım Gâhi viran şen olurdu postlarım

Veysel, “Kara Toprak “ şiirinde toprağı, “dostluk, vefa, cömertlik, tahammül-hoşgörü, ölüm “ gibi temlerle anlatmak istemektedir. Dost dost diye nicesine sarıldım Benim sadık yârim kara topraktır Beyhude dolandım, boşa yoruldum Benim sadık yârim kara topraktır Veysel, suret-i Hak’tan nice insanlar görmüş; hepsinin gerçek yüzünü tanımış ve anlamıştır ki gerçek dost topraktır. Veysel, bu dörtlükte bunun ötesinde ölüm temine de gönderme yaparak insanın müşahhas varlığıyla toprağa döneceğini hatırlatıyor ve Rabbimizin: “ Topraktan geldiniz toprağa döneceksiniz! “uyarısını da dile getiriyor.

Toprak, Veysel’e kapısını her şeyiyle açmıştır. Veysel’in

zenginliği, fakirliği, iyiliği veya kötülüğü ile hiç ilgilenmemiştir. Veysel’de toprak, bütün kötülükleri yutacak kadar geniş, bütün varlığını ona verecek kadar da cömerttir. Veysel bu fikrini: Bir dileğin varsa iste Allah'tan Almak için uzak gitme topraktan Cömertlik toprağa verilmiş Hak'tan Benim sadık yârim kara topraktır Dizelerinde en güzel haliyle dile getirir. Veysel, aynı dizelerde toprağın cömertliğine değinirken aslında Hakk’ın cömertliğinden de dem vurmaktadır. Bu ilişki içinde şair, toprağa kavuşmayı da Hakk’a (gerçek dosta) kavuşmak gibi idrak etmektedir. Bu düşünce temelinde Veysel, bütün Alevî-Bektaşî şairlerinden gördüğümüz Hakk-İnsan (Vahdet-i Vücud) benzerliği düşüncesine de işaret etmektedir.

25


Şair, şiirinin başka bir dörtlüğünde toprağı müşahhas özellikleriyle ele alır. Toprak kendisine ilgi gösterene karşı bütün âlicenaplığını ortaya koyarken kendisine ilgi göstermeyen, gereği kadar değer vermeyenlere karşı da o da ilgisizdir. Toprak, cömertliğine karşı insandan az da olsa vefa beklemektedir. Şair, bu düşüncesini şu dörtlüğünde dile gelir. Koyun verdi, kuzu verdi, süt verdi Yemek verdi, ekmek verdi, et verdi Kazma ile dövmeyince kıt verdi Benim sadık yârim kara topraktır Veysel, aynı şirininin başka bir dörtlüğünde “Âdem’den bu deme neslim getirdi. “ diyerek insanın yaratılışına ve hayatını idame ettirişine dair düşüncelerini de ortaya koyuyor. Bu düşünce, Hz. Âdem’i de içine alan bütün insanlığa şamil aynı varlıktan gelme düşüncesidir. Bu düşünceler şu dizelerde açık olarak ortaya konur: Âdem'den bu deme neslim getirdi. Bana türlü türlü meyve bitirdi. Her gün beni tepesinde götürdü. Benim sadık yârim kara topraktır. Veysel yaratılışa dair düşüncelerini, nefsi terbiye etmenin önemini, insanlar arasında yaratılış bakımından ve Allah’ın nazarında farklılık olmadığını anlatmak için toprak imgesini “Beni Hor Görme Gardaşım” başlıklı şiirinde de halk dilinin bütün samimiyeti ve sıcaklığı ile kullanır: Topraktandır cümle beden Nefsini öldür ölmeden Böyle emretmiş Yaradan Sen kalemsin ben uç muyum Tabiata Veysel âşık Topraktan olduk kardaşık Aynı yolcuyuz yoldaşık Sen yolcusun ben bac mıyım

Veysel bu dizelerde, Hz. Ali (r.a)’nin, “topraktan gelen insanın toprak üstünde böbürlenip kibirlenmesi münasip olmaz.” sözünü de -belki de farkında olmadan- tekrar dile getirmiş olur.

26


Veysel, ümmî olmasına rağmen gelenekten beslenmiş; bilgi kaynağını gelenekten almış bir âşıktır. Aşağıdaki dörtlükler onun ilmine delil sayılmasa da irfanına dair işaretlerle doludur. Veysel bu dörtlükte, tam da tasavvufta olduğu gibi toprak=sofi benzerliğine uygun duygu ve düşüncelerini dile getirir. Veysel bu anlamda toprağı, mütevazılığın, hoşgörünün ve cömertçe kucaklamanın sembolü olarak idrak eder; toprak onda dile geliş şekliyle kanlı-canlı sıcacık yüzüyle bizi karşılayan en iyi dost ve tahammül abidesi olarak anlatılır: Karnın yardım kazmayınan, belinen Yüzün yırttım tırnağınan, elinen Yine beni karşıladı gülünen Benim sadık yârim kara topraktır İşkence yaptıkça bana gülerdi Bunda yalan yoktur herkes de gördü Bir çekirdek verdim, dört bostan verdi Benim sadık yârim kara topraktır

Veysel, hayat döngüsünü anlayacak hem akıl gücüne hem de duyguya derinliğine sahip bir âşıktır. Aşağıdaki dörtlükler onun insan yaşamına dair düşüncelerine rehberlik etmektedir. Hakikat istersen açık bir nokta; Allah kula yakın, kul da Allah’a derken hem ölümün ansızın gelişine hem de Allah’ın “Biz sizlere şah damarınızdan daha yakınız.”14 kelamına gönderme yapar; gerçek sevgilinin toprak, toprak üzerinden de Yüce Yaratıcı olduğunu söyler: Hakikat istersen açık bir nokta Allah kula yakın, kul da Allah'a Hakkın gizli hazinesi toprakta Benim sadık yârim kara topraktır

Âşık Veysel’in aşağıdaki dörtlüklerini okuyunca Mevlana’nın “Dinle neyden kim hikâye etmekte, ayrılıklardan şikâyet etmekte” dizeleri akla gelmekte; Veysel dünyayı Mevlana gibi, ıstırapların yurdu, gurbet olarak idrak etmektedir. Veysel için ıstıraplardan kurtulmanın yolu toprağın kusurları ve hataları gizleyen genişliğine ve hoşgörüsüne sığınmaktır. Veysel’in nazarında toprağa kavuşmak, nüzul edildiği mutlak âleme rücu etmek; yani bir tür şeb-i arus’tur. Bütün kusurumu toprak gizliyor Melhem çalıp yaralarım düzlüyor Kolun açmış yollarımı gözlüyor Benim sadık yârim kara topraktır

14

Kaf Suresi, 16.

27


Âşık Veysel, Anadolu’nun tam da ortasında “ bozkır “da yetişmiştir. Yunus Emre’yi, Hacı Bektaşi Veli’yi ve Mevlana’yı yetiştiren bu topraklar Veysel evladını da unutmamış, varlığında bitmez bir hazine olan insan sevgisinden ona da bolca sunmuştur. Bu nedenle Veysel’de bitmez bir hoşgörü, varlığının nereye bağlı olduğunu sezen büyük bir feraset gücü vardır. Yunus’un “sen kendini bilmezsen bu nice okumaktır.” sözünü kendine şiar eylediği anlaşılan Veysel’in hem kendini hem de bu âlemi iyi tanıdığı; varlığının nelere bağlı olduğunu idrak ettiği ve bu dünyaya geliş amacını bilerek bir yaşam sürdüğü anlaşılmaktadır. Azeri şair Bahtiyar Vahabzade’nin “Yunus Emre zirvesinden Veysel, Veysel zirvesinden ise Yunus görünür.”15 sözü Veysel’in tasavvufî şiirlerindeki duygu ve seziş gücünü göstermektedir. Bu bağlamda Âşık Veysel’i gönül bakımından Yunus’a, fikir bakımından Hacı Bektaşi Veli’ye ve Mevlana’ya bağlayabiliriz. Veysel’i; kullandığı dil, şiirlerinin iç ve dış yapısı bakımından da Türk âşıklık geleneğinin en büyük temsilcilerinden biri olarak görebiliriz.

15

www.bilgicenneti.com (16.03.2010)

28


Biraz Mizah – Sizin İçin Seçtiklerimiz

Ömer ERDOĞAN

Musa GÜVEN

29


Öykücü, Şair, Öğretmen, Yazar ve Gazeteci: Sabahattin Ali

Serdar Serhat ALTAN İnceleme Öykücü, Şair, Öğretmen, Yazar ve Gazeteci “Sabahattin Ali”

25 Şubat 1907'de Edirne Vilayeti'nin Gümülcine Sancağı'na bağlı Eğridere kazasında doğmuştur. Babası Piyade Yüzbaşısı (Cihangirli) Selahattin Ali Bey'in görev yerlerinin sık sık değişmesi dolayısiyla, ilköğrenimini İstanbul, Çanakkale ve Edremit'in çeşitli okullarında tamamlamıştır. İlkokulu bitirdikten sonra parasız yatılı olarak Balıkesir Öğretmen Okulu'na giren Sabahattin Ali, beş yıl burada okumuş, daha sonra İstanbul Öğretmen Okulu'ndan 1926 yılında mezun olmuştur.Bir yıl kadar Yozgat'ta ilkokul öğretmenliği yapmış, Millî Eğitim Bakanlığı'nın açtığı sınavı kazanarak Almanya'ya gitmiş ve iki yıl burada okumuştur. Yurda döndükten sonra Sabahattin Ali, Orhaneli’nde ilkokul öğretmenliğine atandı.Aydın ve sonra Konya Ortaokullarında Almanca öğretmenliği yapmıştır. Konya'da bulunduğu sırada, bir arkadaş toplantısında Atatürk'ü yeren bir şiir okuduğu iddiasıyla tutuklanmış, bir yıla mahkûm olarak Konya ve Sinop cezaevlerinde yatmış, Cumhuriyetin onuncu yıldönümü dolayısıyla çıkarılan af yasasıyla 1932 ‘de özgürlüğüne kavuşmuştur. Dönemin bakanı Hikmet Bayur'un "eski düşüncelerinden vazgeçtiğini ispat etmesini" istemesi üzerine Varlık dergisinde 15 Ocak 1934 de "Benim Aşkım" adlı şiirini yayımlayarak Atatürk'e bağlılığını göstermeye çalışmıştır. Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz'la “Marko Paşa, Malum Paşa, Merhum Paşa, Öküz Paşa “ gibi siyasi mizah dergilerini çıkarmıştır. Sabahattin Ali dergilerde çıkan yazılarından dolayı üç ay hapis yatmış, karşılaştığı baskılardan bunalmıştır. Ali Baba dergisinde yayımladığı "Ne Zor Şeymiş" başlıklı yazıda, içinde bulunduğu durumu şöyle anlatmaktadır: "Çalmadan, çırpmadan bize ekmeğimizi verenleri aç; bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç; bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi?". Tek parti yönetiminin baskılarından uzaklaşmak için yurt dışına gitmeye karar vermiş ancak kendisine pasaport verilmemiştir. Yasal yollardan yurt dışına çıkma olanağı bulamayınca da Bulgaristan'a kaçmaya karar verdi fakat para karşılığı Ali Ertekin adlı bir kaçakçıyla anlaştı.Resmi açıklamalara göre Ali Ertekin, "milli hislerini tahrik ettiği için" Sabahattin Ali'yi başına sopa vurarak öldürdü. Cesedi 2 Nisan 1948 tarihinde Bulgaristan sınırında şaibeli bir şekilde bulundu. Ancak yazarın yakın çevresi ise Sabahattin Ali'nin Kırklareli'nde Milli Emniyet tarafından sorgulanırken işkence sonucu öldüğü ve Ertekin'in paravan olarak kullanıldığını iddia etse de bu hiçbir zaman kanıtlanamadı. Sabahattin Ali'yi öldürdüğünü itiraf eden ve Milli Emniyet mensubu olduğu iddia edilen Ali Ertekin, dört yıla hüküm giymiş fakat birkaç hafta sonra çıkartılan aftan yararlanarak serbest kalmıştır.

30


Sabahattin Ali yazı yaşamına şiirle başlamış, hece vezniyle yazdığı ve halk şiirinin açık izleri görülen bu ürünlerini Balıkesir'de çıkan ve Orhan Şaik Gökyay tarafından yönetilen Çağlayan dergisinde yayımlamıştır . “Servet-i Fünun, Güneş, Hayat, Meşale “ gibi dergilerde de yazan Sabahattin Ali, bu arada öykü de yazmaya başlamış; ilk öyküsü "Bir Orman Hikayesi" Resimli Ay'da yayımlanmıştır. Sabahattin Ali özellikle Varlık dergisinde yayımladığı "Kanal", "Kırlangıçlar", "Arap Hayri", "Pazarcı", "Kağnı" gibi öyküleriyle dikkati çekmiştir. Sabahattin Ali, Anadolu insanına yaklaşımıyla edebiyata yeni bir boyut kazandırmıştır. Ezilen insanların acılarını, sömürülmelerini dile getirmiş; aydınlar ve kentlilerin Anadolu insanına karşı takındıkları küçümseyici tavrı eleştirmiştir. 1937'de yayınlanan Kuyucaklı Yusuf romanı, gerçekçi Türk romanının en özgün örneklerinden biridir. Sabahattin Ali'nin halk şiirinden esinlenerek yazılmış şiirlerini içeren Dağlar ve Rüzgâr adlı kitabı edebiyat çevrelerinde ilgi uyandırmış, örneğin ;Yaşar Nabi, “Hakimiyeti Milliye “de şu övücü satırları yazmıştır: "Bu kitabın vasfı halk edebiyatı tarzında bir deneme teşkil etmesidir. Sabahattin Ali'nin tecrübeli muvaffak neticeler vermiş. Ve bize şiirleri doğrudan doğruya bir halk şairi elinden çıkmış olduklarını hissettirmekle beraber, o tanıdığımız ve sevdiğimiz samimi edayı tattırabiliyor. Komplike imajlardan kaçınılmış olması, bu şiirlere büyük bir sadelik vermiş." Ancak Sabahattin Ali, bu kitabından sonra şiirle ilgilenmemiş; sadece hikâye ve roman yazmıştır. 'Leylim Ley', 'Aldırma Gönül' gibi halk dilinden yararlanarak yazdığı şiirler herkes tarafından bilinir. Sabahattin Ali, İstanbul Öğretmen Okulu’nda okurken Ali Canip Yöntem edebiyat öğretmenliği yapmaktaydı. Ondaki cevheri fark eden Ali Canip Yöntem yardımıyla şiirleri, öyküleri ve denemeleri birçok önemli dergide yayımlanmaya başlar. 1927 yılında ise Sabahattin Ali, kendisini çok etkileyecek olan babasının ölüm haberini alır. Babasının ölümü üzerine Sabahattin Ali “Babam İçin “” adlı şiiri kaleme alır. Şiir, 15 Ocak 1927 tarihinde ”Güneş dergisinde yayımlanır. Edebiyata şiir ile adım atan Sabahattin Ali’nin şiirleri geçmişten günümüzü birçok önemli isim tarafından bestelenmiştir. Şiirin yanı sıra 1937 ‘de yayımlanan ”Kuyucaklı Yusuf” adlı roman, Sabahattin Ali’nin kaleme aldığı en önemli yapıtlardandır. Edebiyatımızda gerçekçi roman olarak adlandırılın türün en farklı örnekleri arasında sayılan bu roman Sabahattin Ali’nin kuşkusuz Yozgat, yıllarından kalma izlenimlerini yansıtmaktadır. Yine usta sanatçının ‘’Kürk Mantolu Madonna’’” adlı yapıtı da edebiyatımızın en önemli romanları arasında sayılmaktadır. Kızı Prof.Dr. Filiz ALİ babasını şu sözlerle anlatmaktadır: “Sabahattin Ali, “Türk edebiyatının Mozart “ıdır.” Sabahattin Ali, çok kısa hayatı içerisinde çok eser vermiş olan bir yazar. Ben onu müzikte Mozart ile karşılaştırıyorum. Sabahattin Ali de bir yerde üstün yetenekli bir insan, hatta şimdi onun gibi insanlara hiperaktif diyorlar; 10 parmağında 10 marifet olan cinsten. Etrafında top patlasa yazı yazamaya devam edebilen; kitaplarını, hikâyelerini, romanlarını kafasında oluşturduktan sonra çok hızlı bir şekilde kâğıda dökebilen; hızlı yazan, çok hızlı yaşayan, edebiyatın dışında pek çok merakı olan bir insan. Mesela Sabahattin Ali çok iyi bir amatör fotoğrafçıdır. Almanya'dan döndükten sonraki bütün hayatını neredeyse belgelemiştir. Tabii sadece kendi hayatını değil; çevresini, yaşadığı şehirleri, köylüsüyle şehirlisiyle Türk insanını teker teker belgelemiştir. Aynı zamanda Anadolu'da gittiği her yeri… Binlerce fotoğraf galerisi vardır. Çevirmendir; Almancadan çevirdiği kitaplar, gazeteciliği… Yani 41 yıllık yaşamı içerisinde 80 yıllık işi biriktirmiş ve yaratmış biri olduğu için bence çok önemli bir yazardır. Aynı zamanda kendisinden sonra gelen yazarların önünü açmış olan bir yazardır, mesela Yaşar Kemal onu örnek almıştır. Bana kaç kere söylemiştir: “Eğer Kuyucaklı Yusuf olmasaydı ben İnce Memed'i yazamazdım. “ demiştir.

31


Bestelenen şiirleri: 

"Hapishane Şarkısı " (Aldırma Gönül - Kerem Güney, Edip Akbayram)

"Eşkiya Dünyaya Hükümdar Olmaz." (Zülfü Livaneli)

"Leylim Ley" (Zülfü Livaneli)

"Hapishane Şarkısı I" (Göklerde Kartal Gibiydim / Nazlı Yarim - Deniz Akyürek)

"Hapishane Şarkısı II" (Bir Yürek Kaldı Avucumda) (Grup Çağrı)

"Hapishane Şarkısı III" (Geçmiyor Günler - Ahmet Kaya)

"Çocuklar Gibi" (Sezen Aksu - Mustafa Kaya)

"Kız Kaçıran" (Ahmet Kaya)

"Kara Yazı" (Ahmet Kaya)

"Melankoli" (Ali Kocatepe, Nükhet Duru)

"Eskisi Gibi" (Ben Yine Sana Vurgunum - Ali Kocatepe, Nükhet Duru)

"Dağlar" (Benim Meskenim Dağlardır - Sadık Gürbüz, Dağlardır Dağlar - Sezen Aksu)

"Göklerde Kartal Gibiydim" - Grup Çağrı, Volkan Konak

"Geçmiyor Günler" – (Ahmet Kaya)

32


Kaf Dağının Arkası – Anka Kuşu – Çirkinin Güzele olan Aşkı Beşinci Mevsim – Fısıltılar Vadisi

Psikolog Hilal İNAN - Eyüp BAĞ

Meğer ulaştığı söylenen Anka Kuşu, geride hiçbir şey bırakmadan ölmesini bilenmiş.. Basit yazıların ardındaki sır.. Sakladığı manayı göreni arayan cümle.. Kırgın bir rumuz.. Diyorsun ki: “Sevgi bu kadar güzel miydi?” Kim bilir.. Belki yaşadığın sevginin habercisidir. Belki gelmeden önceki tarifsiz kokusudur sana ulaşan. Yağmur öncesi serinliğidir havanın.. Belki de ilk damlasıdır sağanak yağmurun.. Belki de fark ettiğin; gizemli beşinci mevsimidir herkesin birbirine yakıştırdığı ama aslında o olmadığı ve tüm mevsimlerini feda edenlere kendisini gösteren beşinci mevsim.. Şehirlerini feda edenlerin, feda ettiklerinin arkasından gördükleri esrarengiz şehrin gizemli mevsimi.. Bulunmaz Kaf Dağı’nın gölgesi belki de. Kaçırılan güzel prensesin arkasındaki zindanda olduğu efsanevi dağ.. Biri bir masal anlatıyordur, belki de o masalın kahramanısındır anlatanın dudağından dökülen.. Belki kendilerine katılmanı bekleyen Anka kuşlarının sana yaklaşan kanat sesleridir, martılarını da feda ettikten sonra şehrinin..

Yitik şehrin gizemli mevsimi Kaf dağının karanlığını kuşatsın ey yolcu !.. Sevgiliye giden yolda Kaf Dağı eteklerinde, fısıltılar vadisinin büyülü fısıltıları tüm bedenini ele geçirdiğinde sinsi tuzaklarla, yola çıkmanı sağlayan sevgini kullan, kör olsun gözlerin.. Sevgini kullan, hissizleşsin duyuların.. Ki böylece tuzağa düşmeyesin..

33


Anka kuşlarından geri kalan bir kuşun ve diğer aldanmışların da toprağına karıştığı mezarlığı olmasın fısıltılar vadisi. Minik kuş güçlü bir kartala dönüşsün sonra, Kaf dağını aşsın binlerce yıl uçarak zamanın olmadığı o yerde. Bir savaşçıya dön sonra. Yani bir kuşu cezbetmeli sevgin. Bedenini vermeli ki kuş olabilesin. Sonra bir kartalı cezbetmelisin Kaf Dağı yolunda, yırtıcı pençelerinin kurbanı olmadan önce. O da bırakmalı bedenini sana. Gözlerin bir şeyi görmez.. Ne bir kuşun sende neyi görüp de bedenini verdiğinin merakı, ne de kartalın, ne de bir savaşçının.. Anlamaya çalışmazsın, korkmazsın, tıpkı bir rüyadaymışcasına mantık yürütmezsin. Ey yolcu.. Kaçırılan güzele ulaşmadan önce ejderhalarıyla savaş karanlıklar ülkesinin padişahının. Derken güzeli bulsun çirkin.. Çirkinin güzele duyduğu aşk öldürdüğünde aşığını, güzelle birlikte çirkinin bedeninde tekrar hayat bulsun. Efsaneler kendini feda eden çirkine acıyadursun.. Kaf dağının arkasında gördüğünün sadece bir ayna olduğunu varsın kimse bilmesin. Sadece bir ayna.. Basit bir ayna.. Aslında aynada gördüğüne bakıp ölen güzelin; çirkinin ta kendisi olduğunu bir seven bilsin, bir de sevilen.. Güzel uğrunda yapılan savaş, aslında çirkinin maskelerini düşüren sınav.. Sonra kartalın. Ardından çirkinin. Ve sonra güzelin. Aslında hepsinin.. Can içinde canan, belki sadece canan.. Şu anda seni saran bu his, ya Kaf dağının karanlık eteklerinin sinsi tuzağıysa? Fısıltılar vadisinin tatlı sesli cadısıysa sana büyülü şekilde seslenen? Kocakarının yolun başında: "Cesur savaşçı.. Bu yol çok can aldı, çok acı verdi senin gibilere. Sahip oldukların gidecek!" demesine karşılık; "Azığım günahım, silahım cesaretim.. Ben zaten ölüyüm! Dirilmek yolunda ölen binlerce savaşçı asırlardır hep benim. Adını bilmesem de bu aşk bayrağım ve sancağım. Düşersem yeniden doğan bir bebekte daha güçlü gelirim. Amacım ben değil, ulaşmam da değil; zaten ulaşamam.. Beşinci mevsim, efsanevi şehir, Kaf dağı ve sonrası bir hayal. Bilmiyor muyum sanıyorsun? Benim gerçeğim ancak bir hayaldir. Hayal olur bir zannın gerçeği. Ve bir zan, ancak bir hayalin uğrunda ölmelidir. Az sonra bir kuşa dönüşemesem de Alicengiz oyununu öğreten usta öldürmek için peşime düşse bir yapay oyuncak gibi ve oyuncaktan mazlum kalbim; bir hayalin ugrunda kırılmak olur kaderim. Var git kocakarı! Var gibi yaşamaktansa aşık gibi maşukun uğrunda ölürüm. Bir gün elbet bir bedende dirilen gerçeğin gönlümdeki emaneti, bir bedeni daha sürükler imkansızlık çölüne. Götüren olur güzele haberimi, kendim ulaşamasam da.. Hem cesetler topraktır, gül ise toprakta filizlenir. Ölsem de toprak olurum. Ayaklarını okşarken güzelin; belki de seslenirim: 'Toprağa basıp gülü tutan sevgili! Seni benden yarattı yaratan. Ne bu naz, bu endam? Ben olmasam bir gül, bir bülbüle ev sahipliği yapar mıydı?' Belki de sevgili benden bir avuç alır ve seslenir: 'Ey toprak! Bilinmez kahraman.. Beni ben yapan. Sen bensin. Ben sendenim. Gül de senden, bülbül de.. Ne bu figan?' Bir aşık adım attı binlerce yıl önce, adı Adem'di. Ömrü bitene kadardır savaşçıların arayışı. O aşk her bedende devam etti. Yani kimisi toprak olmak için, kimisi serçe, kimisi kartal, kimisi gül, kimisi de bülbül.. Ey güzel kokular sürünmüş kocakarı! Hayallerimin katili.. Çocukluğumu öldüren cadı.. Güzel maskelere bürünmüş ölüm tüccarı.. Ey benim gibileri çocukluklarında sihirli vaadlerle hasta eden kocakarı! Hayal ve sihirli hisler karşılığında ruhları çalıp karanlıklar ülkesine gönderen dünya..

34


İnan ne aradığımı bilmiyorum. Çamurdan bir putum. Atalarımın başlattığı arayış yolunda parçalanacağım. Ulaşmak değil hayalim. Bulan bulmuş sevgiliyi biliyorum. Vuslata erişilmiş. Adem'de başlayan ayrılık Ahmet'le vuslata kavuşmuş. Çamurdan heykel; bu aşkın filizlendiği bu dünya saksısına karıştırsın toprağını. Kaf Dağı bir hayal. Bir zanna ancak bir hayal uğrunda ölmek düşer. Ölümüm beni toprak yapar.Topraktandır sevgili. Topraktan başkasını bilmem. Sevgilinin güzelliğini nerden mi biliyorum? Topraktandır gül ama toprağa benzemez. Aynı zamanda topraktandır. Toprak olursam benden olur. Bense kendisinden sevgilinin.. Sonra elbet gölgelerden aslına yol çıkar, karanlıklar diyarından öteye. Asl’a çıkan bendendir, geride kalan feryadım karışır varlığına. Dudaklarında bir tebessüm sevgilinin. Sevgilisine.. Ey Sevgili.. Sevgilisine ait umutlardan yapılmış şehrim ve mevsimlerim ve hatta seherde yoldaşım martılar; feryadımdan yapılan.. Ve hatta yağmurlar, gözyaşlarımla yaptığım. Tüm yalanlarım ve günahlarım, yani tüm azığım feda olsun. Güzelin sevgilisi; güzelinden yapmış tüm güzelleri.. Elimde bana ait olanı verebilirim. Çamur, yalanlar ve günahlar. Güzelin sevgilisi; çamuru gül yapar sevgiliye. Yalanlarım ve günahlarımdan ise diken. Canını acıtmaktan başka ne işe yararım ki sevgilinin? Sevgili verir gülü sevgilisine. Uzun hikaye kocakarı. Anlatarak olmaz, cümleler kifayetsiz. Var git yoluna.." diyebilir misin? "Arkasında bir ayna Kaf Dağ ‘nın" diyor satırları yazan derviş.

Derviş yazadursun. "Kaf Dağı, bir olmayışın habercisi' diyedursun. "Serçe de topraktan, gül de, bülbül de topraktan" diyedursun.. Martılarımdan bahsettiğim sen. Kendi kendime yazdıklarımın şahidiyim.. Ölüleri gömen mezarcı. Gidenleri taşıyan toprak.. Basit yazıların ardındaki sır. Sakladığı manayı göreni arayan cümle. Kırgın bir rumuz.. Ey figan yuvası bağrımdan beslenen hayalcik !.. Yüzleşmek haddine mi senin? Önce toprağa karış. Topraktan yaratır güzelin sevgilisi güzeli.. Meğer hiç bir kuş varamamış Kaf Dağı’na. Hepsi ölmüş.. Meğer ulaştıgı söylenen Anka Kuşu, geride hiçbir şey bırakmadan ölmesini bilenmiş..

35


Saat Karanlığı İstanbul Geçiyor

Saat iki kırk beş, Pazartesi

Hakan KARTAL Şiir Saat Karanlığı İstanbul Geçiyor

güneşe tırmandım kanadımda şarap tortusu deniz., dalgasız İstavrit rüyasında balıkçılar Salı simit peşindeyim kaptan güvertede paslı güneşi onarıyor sabırsız deniz göğün sirenine karışmış çığlığım Çarşamba kayalıkla kolkola, ıslıklıyoruz mor güvercini sincapları saydık dalgaları da Saat iki kırk beş, haylaz Perşembe sofrasındayım ihtiyar iskelenin Sirkeci vapuruna çeyrek saat bulut yağıyor yalnızlığımıza Stavros bana bakmıyor üşüyen dudaklarımı ısırdı Elena Hakkı Baba oltasını suçluyor ağlıyoruz Saat karanlık, günlerden Perşembe Galata köprüsü merdiven dayamış sevdiğim yakamoza isyanda Haliç yolculuk başlıyor, karnım hala aç kanadımı kırıp, rüzgara saklanıyorum gözlerim akıyor sandalların isimlerine bir bir ezberliyoruz şehri gözlerimle vuruyorum, kimse ölmüyor! Saat karanlığın biraz ötesi İstanbul susuyor kapılar susuyor anahtar susuyor konuşamıyoruz

36


Gülnihal ÖZKAN Şiir

gözleri yeşil gözleri kahve gözleri kara.... gözleri yeşilinden girince kara bir orman büyüsü gözleri gün batımından sonra içilen kahvenin telvesi... elleri beyaz elleri ince elleri narin... elleri başlı başına medeniyet bir kenti düşürüp yeni bir çağ açar elleri... fırat boyunda bir thames kıvrımı sesi... sesi bağbozumu sesi nar çatlaması sesi bimekan... sordum: "nerelisin..?" "Hazar kıyısında kirlenen mintanımı Belek Suyu'nda yıkarım..." dedi... tarih öncesi yanan ateşler gibiydi gözleri... gözleri yeşil gözleri kahve gözleri kara boynum inceydi... anladım her doğduğumda aradığım üç bin yıl evvelki sevdiğimdi...

37


Nazım Hikmet Hayatı Türk edebiyatının “Mavi Gözlü Dev“i olarak bilinen Nazım Hikmet, 17 Ocak 1902 ‘de Selanik’te dünyaya geldi. İlk şiiri olan “Feryad-ı Vatan“ı on bir yaşında yazdı. Bir aile toplantısında denizciler için yazdığı kahramanlık şiirini Bahriye Nazırı Cemal Paşa’ya okuyunca Bahriye Mektebi’ne gitmesine karar verildi.17 Mayıs 1921’de askeriyeye uymayan hareketler sergilediği gerekçesiyle ordu ile ilişiği kesildi.

Nurdan OFLAZOĞLU İnceleme Nazım Hikmet

Ailesinden habersiz 1920’de milli mücadeleye katılmak için Anadolu’ya geçip Bolu’da öğretmenlik yapıp Batum üzerinden Moskova’ya giderek Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesinde Siyasal Bilimler ve İktisat okudu. İlk şiir kitabı 1924’te “28 Kanunisani “ sahnelendi ve o yıl Türkiye’ye dönerek “Aydınlık “ dergisinde çalışmaya başladı. Şiir ve yazılarından dolayı on beş yıl hapsi istenince Sovyetler Birliği’ne tekrar döndü. Bu sefer “Resimli Ay “ dergisinde çalışmaya başladı.1938’de 28 yıl hapis cezasına çarptırıldı.12 sene süren tutukluluktan sonra askere alınacağı ve öldürüleceği endişesiyle 1950’de Stalin yönetimindeki Sovyetler Birliği’ne giden Nazım Hikmet ,25 Temmuz 1951’de Bakanlar Kurulunca Türk vatandaşlığından çıkarılmasının ardından, büyük dedesi Mustafa Celaleddin Paşa‘nın memleketine olan Polonya vatandaşlığına geçerek “Borzecki “ soyadını aldı.3 Haziran 1963’te geçirdiği kalp krizi sonucu 61 yaşında hayata veda etti.

38


Yazın Hayatı Şiire küçük yaşta başlayan Nazım Hikmet ,yazın hayatına da ilk şiiri olan “Feryad-ı Figan “la 3 Temmuz 1913’te yani 11 yaşındayken başladı. Nazım Hikmet’in 1913-1920 yılları arasında yazdığı şiirlerinde çoğunlukla bireysel konuların işlendiğini belirten Asım Bezirci, özellikle “aşk “ teminin ağır bastığını ve “melankolik bir hava “ taşıdığını belirtmiştir. Şairin ilk gençlik şiirlerinden bazılarını Bahriye Mektebi’nde öğretmeni olan ve annesi Celile Hanım’a yakınlık duyan Yahya Kemal’in düzelttiği bilinmektedir. Şairin yayımlanan ilk şiiri 3 Teşrinievvel 1918 tarihli Yeni Mecmua’ da “Mehmed Nazım “ imzasıyla çıkan “Hala Serviler de Ağlıyorlar mı? “adlı eseridir. Bu şiir, aynı ad ve imza ile sonradan “Ümid” dergisinde de yayımlanmıştır. Yahya Kemal tarafından düzeltilen şiir şöyledir: “ Bir inilti duydum serviliklerde/ Dedim ki : Burada da ağlayan var mı? / Yoksa tek başına bu kuytu yerde / Eski sevgiliyi anan rüzgar mı?/ Hayat inerken siyah örtüler /Umardım ki artık ölenler güler / Yoksa hayatında sevmiş ölüler/ Hala serviler de ağlıyorlar mı? “ Nazım Hikmet’in ilk şiirlerinde, Osmanlı’nın gerilemesinden uğradığı savaş yenilgilerinden kaynaklandığı açık olan ulusal duygular da önemli yer tutmaktadır .İlk şiirlerini hece ölçüsüyle yazmış olsa da diğer hececilerden farklıdır. Hikmet, şiirsel gelişimi arttıkça hece ölçüsüyle yetinmemeye başladı.1922-1925 yıllarında yeni arayışlar en üst noktaya ulaştı ve diğer sanatçılardan özgün bir sanat anlayışı ortaya çıkardı. Hece ölçüsünden ayrılarak Türkçenin vokal özellikleri ile ahenk oluşturup serbest ölçüyü benimsedi. Yeni bir şiir kurmayı isteyen Nazım Hikmet, Batum’da bir gazetede Mayakovski ’nin şiirini görmüş ve Rusça bilmediği için içeriğini anlayamasa da bu şiirin biçimine çarpılmıştır. İlk serbest nazımla yazılmış şiiri olan “Açların Gözbebekleri “ nin öyküsünü şöyle anlatmaktadır : “Batum’dan Moskova’ya gelişte açlık mıntıkasından geçtik. Gördüklerim , üzerimde çok tesir etti fakat böyle bir açlığın bile inkılabı yıkamayacağını haykırmak istedim. Moskova’da hece vezniyle ve bu veznin çeşitli hece kombinezonlarıyla açlığa dair bir şiir yazmak istedim, olmadı. O zaman Batum’daki şiirin şekli geldi gözümün önüne. Bunun çok iyi tanıdığım Fransız serbest vezni olamayacağına kanaat getirdim , yepyeni bir şey olduğuna ve şairin böyle dalgalar halinde düşündüğüne hükmettim ve “Açların Gözbebekleri “ ni yazdım. “ Bu şiir; hurufat kullanımı ,kırılmış mısra düzeni ile çok farklı bir şiirdir.

Vatandaşlıktan Çıkarılması Nazım Hikmet,1925 yılından başlamak üzere şiirleri ve yazıları yüzünden birçok kere yargılandı.1938’de orduyu ayaklandırmaya çalıştığı gerekçesiyle 28 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırıldı. İstanbul, Ankara, Çankırı ve Bursa Cezaevlerinde 12 yılı aşkın bir süre kaldı. Bursa Cezaevinde kaldığı yılları anlatan “Mavi Gözlü Dev “adlı film 2007’de vizyona girdi. Sürekli izlendiği ve çürük raporu aldığı halde 48 yaşında yeniden askerliğe çağrılması ve öldürüleceğine dair duyumlar alması üzerine yurt dışına kaçtı.17 Haziran 1951’de Bakanlar Kurulu tarafından Türk vatandaşlığından çıkarılmasına karar verildi. Moskova’da “Yazarlar “ köyünde daha sonra da eşi Vefa Tulyakova (Hikmet) ile Moskova’da yaşadı. Memleket dışında geçirdiği yıllarda Bulgaristan, Macaristan ,Fransa , Küba ,Mısır gibi dünya memleketlerini dolaştı, buralarda konferanslar düzenledi, savaş ve emperyalizm karşıtı eylemlere katıldı, radyo programları yaptı. (Budapeşte Radyosu ve Bizim Radyo ) 3 Haziran 1963 sabahı saat 6.30’da gazetesini almak üzere ikinci kattaki dairesinden apartman kapısına yürümüş ve tam gazetesine uzanırken geçirdiği kalp krizi sonucunda hayata gözlerini yummuştur. Ünlü Novodeviçi Mezarlığı’na gömülmüştür. Mezar taşı siyah bir granitten olup meşhur şiirlerinden biri olan “Rüzgara Karşı Yürüyen Adam “ figürü taş üzerinde ebedileştirilmiştir.

39


Yeniden Türk Vatandaşı Olması 2006 ‘da Bakanlar Kurulu ‘nun Türk vatandaşlığından çıkarılmalar ile ilgili yeni bir düzenleme yapması gündeme geldi. Yıllardır tartışılmakta olan Nazım Hikmet’in Türk vatandaşlığına yeniden kabul edilmesi yolu açılmış gibi görünmesine rağmen Bakanlar Kurulu bu düzenlemenin sadece yaşamakta olan kişiler için düzenlendiğini ve Nazım Hikmet’i kapsamadığını belirterek bu yöndeki talepleri reddetti. 2009 yılında 5 Ocak günü Nazım Hikmet Ran’ın Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından çıkartılmasına ilişkin Bakanlar Kurulunda imzaya açıldı. Nazım Hikmet’in yeniden Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığının iade edilmesine ilişkin bir kararname hazırladıklarını ve teklifin imzaya açıldığını ifade eden Hükümet Sözcüsü Cemil ÇİÇEK,1951 yılında vatandaşlıktan çıkartılan Ran’ın yeniden Türk vatandaşı olmasına ilişkin önerinin Bakanlar Kurulunca oylanarak kabul edildiğini söyledi. Bakanlar Kurulu ‘nun 05.01.2009 tarihinde aldığı bu karar ,10.01.2009 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlandı ve Nazım Hikmet RAN 58 yıl sonra yeniden Türk vatandaşı oldu.

40


SUÇ 1. Yine geri döndü bu yorgun ırmak Yanlış bir okyanusun kıyılarından Çoktan kuruyup giderdi söğütlerin şarkısını duymasa.

Barış ÇELİMLİ Şiir Uçuruma Düşen Serçe

Külümden geliyorum, hâlâ sıcak ellerim, Sesimin dallarına konmuyor artık kuşlar. Kalbime kulak verdim “koru beni” diyordu, Daha zarif olsam da Daha güçlü değilim gül yaprağından.

Ekmeğine bıçak, oldum bıçağına kan İki cebime sığdı bütün yokluğum Mevsimleri birbirine teyellemiştim oysa Hırkasıyla üşüdüm, közü dondurdu. Bir ömür yandığım bir avuç külmüş Serpiliverdim her düşe, Arındığım sular boğdu, suçlu aramıyorum Günler köz olup serpildi yüzümdeki gülüşe.

İğde kokularını çaldın ömrümün Dikeniyle korkutarak, Kurumuyor yapraklarının kanı Tamam, bildim, en güzel sen gidersin.

Her tümseği dağ gibi dolandırmasın diye, Aşkı güç öğrenmişim.

Umudumu kapı kapı dilendirmesin diye, Aşkı aç öğrenmişim.

Yeltendikçe ertelendim Nere dönsem önümdeydi “Çekip gideceğim” dedim o gitti beni çekti Düşürdü, dibine değdirmedi Yaktı, külümü benden sakladı Tenime bıçak gibi bakıyordu gözleri, Düş demedim, gülüş istemedim “Çırılçıplağım, soy” dedim Avuçları tuz doluydu.

2. Ağır suyunda zamanın Batmaya mecalsiz bir yelkenliyim Yelkenimden kirliyim Aldırış etme iyiyim dilim dağıldı biraz, Şarabın suçu yok, ben bazen kırmızıyım. Yaşamayı yeni söktüm, ömür heceliyorum Gündüzüm devlet malı Geceye emanetim. Sabrımın sularını bulandırmasın diye, Aşkı geç öğrenmişim. 3. Girdim içeri aşkın o büyük kapısından Üstüme kapandı, korktum karanlığından El yordamı tutundum bir kuş sesine Kül oldu kanatlarım.

41

4.

Bir ömür kendi külümü Öğütüp durdum Kendimden ip eğirdim Aşk gelip örsün diye, Ağırını taşıdım, üşümesini titredim Yokuşunu tırmandım Düzümü görsün diye. Ezilmekten kurtulmuş üzüm tanesi kalbim Bir şarap fıçısının dibinde saklanıyor Korkumu kandırıp pusu kurmasın diye, Aşkı suç öğrenmişim.


Arzu TOK Şiir Ah Yâr

Ah Yâr Bezenmiş gülün rengi niyazı Hayran olasın gelir Bakışında saklanır işvesi nazı Baktıkça bakasın gelir Ey yâr Süzülür inceden Bir bahar Ah yâr Zülfün teli okşar gönlünü Vurgun kalasın gelir Saplanır gülüşü dudağına Busesine ölesin gelir Ey yâr Süzülür incinden Bir bahar Ah yâr

42


Nihal Buran AYANA Şiir: Mutluluk Mutluluk Mutluluğu aradık yıllarca Belki bir kuş kanadında Belki dağların arkasında Bir kuyunun dibinde Ağlayan bir çocuğun gözyaşlarında Bir sevgilinin dilinde Belki bir anne sevgisinde Dönüp bakmadık kendimize Kendi içimize… Mutluluk oraya saklanmış olmalıydı Görmedik görmezden geldik Açamadık gözlerimizi Bakmadık bakamadık aynalara Görmezden geldik kendimizi Başka yüzlerde aradık mutluluğu Bir tebessümü çok gördük kendimize Sakladık mutluluğu içimize Hapsettik kendimizi kafesimize Aradık hep yanlış yerlerde

43


Besna AYDIN

Şiir Umut Öldü Umut Öldü Kırılmış, eksik ve ertelenmiş şiirler yazıyorum yarına Şarap misali umutlarımı koydum bir akrebin kıskacına Bana hasretle koşan kar taneleri geliyor aklıma Avuçlarımda eriyen ya da dudağımda öperek erittiğim kar taneleri Sevda zulamı boşalttım Önüne; Kırılmış, ezilmiş, yanmış ama yeniden Anka olabilen sıfatlar ekliyorum Yine, yeniden. Başka bir varlık arıyorum içimdeki müthiş varlıktan habersiz. Kendimi salıyorum hep bildiklerim varken bilinmezliklere. Yeni arıyorum, yine arıyorum, hep arayacağım. Varmak diye bir şey yokmuş senin yolunda. Gözüm kapalı karanlığı ardıma verdim, içimdeki muzip çocuğu da. Ne ben kalıyorum giderken, ne de giderken götürdüklerim. Bütün yaşanmışlıkları, yaşayamadıklarımızı bir mürekkeple akıtıyorum zamanın sonsuz boşluğuna. Gücün yetebiliyorsa sen tut, sen yaşat o morgdaki kelebeklerimi. Penceremin buğusuna çizdim sevdamı, ihanetin, sevmemişliğin geldi aklıma. Sevmek güzel şey diyordu şair, yaşarken ölmediği nasıl da belliydi.

44


Bambu Ağacı Kimi zaman hayatımızda hiçbir şey yolunda gitmez ve bu anlarda umutsuzluğa kapılıp her şeyden vazgeçeriz adeta. Böyle zamanlarda Çin’de yetişen “bambu ağacı “nın hikayesini hatırlarım hep.

Pınar ÖZÖNER Deneme Bambu Ağacı

Çinliler bambu ağacının tohumunu toprağa ekerler, sularlar ve gübrelerler. Sene sonu geldiğinde toprakta herhangi bir değişiklik olmaz. İkinci yılda ekilen tohum yine aynı şekilde sulanır ve gübrelenir. Bambu ağacı, bu yıl da toprağa filizini vermez. Üçüncü ve dördüncü yıllarda da ekilen tohum sulanır, gübrelenir fakat sonuç aynıdır. Beşinci seneye gelindiğinde ekildiği günden beri sabırla bakımı yapılan tohum yeniden sulanır. Nihayet beş senenin sonunda tohum filizlenmeye başlar ve altı hafta gibi kısa bir surede bambu ağacı yirmi yedi metre boyuna ulaşır. Peki, ağaç yirmi yedi metre boyuna sadece altı haftada mı ulaşmıştır? Elbette hayır. Uzunca bir süre bıkmadan sabırla bakımı yapılan tohum, zamanı gelince filizlenmiş ve kısa bir sürede olması gereken boyuna ulaşmıştır. Bizler olsaydık, beş yıl boyunca tohumun filizlenmesini bekleyebilir miydik hiç? Çoğumuz ektiğimiz tohum bir yılın sonunda filizlenmezse bakımından vazgeçerdi öyle değil mi? İşte kendimize sorulması gereken asıl soru budur bence. Neden bu kadar sabırsızız? Neden hemen vazgeçiyoruz? Neden her işimizde, her duamızda aceleci davranıyoruz ve olmayınca umutsuzluğa kapılıyoruz? Halbuki engel ve zorluklar hayatın icabıdır. Böyle durumlarda bıkmadan istemek, sabretmek şükrün göstergesi ve olgun insanın vasfıdır. Mevlana’nın çağlar öncesinden seslendiği gibi ‘’Acelecilik, çabukluk şeytanın hilesindendir. Sabır ve hesaplı olmaksa Cenab-ı Hakk"ın lütfudur.”(Mesnevî, V/2579) Unutmamamız gerekir ki gökteki ayın bile dolunaya ulaşması için zaman gerekir. Bizlere düşen; dert, sıkıntı, yoksulluk, hastalık gibi hayatımızda yer alan olumsuzluklara karşı sabırlı davranıp ümidimizi kaybetmemektir. Necip Fazıl’ın da söylediği gibi, Sabrın sonu selamet,sabır hayra alamet; bela sana kahretsin, sen belaya selam et..

45


Nebahat KARABABA Şiir Ankara’ya Kar Yağıyor Ankara’ya Kar Yağıyor Güneşli bir günde yaşadığım o şehre kar yağdı Işık saçan mutluluk veren tüm pencereleri kapattı Gördüğüm en güzel renkleri kana bulattı Bir batık şehir gibiyim şimdi Yakılmış yıkılmış, yağmalanmış Elim kolum bağlanmış İsa gibi haklı, İsa gibi haksızlığa uğramış Yanan kor ateşlere atılmışım ben Bir baktım ki o ben şimdiki ben değilim O körpe umutların peşinden giden O ben değilim Vurulmuş bir kuş, inleyen bir bülbül Şimdi bir harabenin en kuytusunda Ürkek gözlerle bakıyorum Ankara’ya kar yağıyor, dans edercesine Bembeyaz gelinlikler içinde Oysa içime Ankara’da kan damlıyor Çarmıha gerilmiş umutlarımdan Camdan bakınca ne kadar da güzel Ankara’ya kar yağıyor Oysa yüreğim yağmalanmış bir şehir Kanayan bin yara Bembeyaz bir şehir, bir kuğunun boynu kadar güzel Bir bebeğin gülüşü kadar masum Bir kulun yalvarışı kadar kutsalken Umutlarımdan Ankara’ya kan damlıyor Yıkılmış yağmalanmış bu şehir Bana ağlıyor…

46


İstanbul

Gül Gürdal DURMUŞ Gezi – Seyahat İstanbul

Müthiş bir manzaranın, eşsiz bir seyrin ve huzurun içinde; bir taraf tan da o müthiş manzaranın dondurucu etkisinde, o eşsiz beyazlığın çaresizliğe dönüşmesinde ve huzurun yerini huzursuz yüreklere dönüştürmesi üzerinde yaşamaktayız bu aralar… Herkese merhabalar. Hem bembeyaz her taraf hem kapkara kış… Ben de bu tablonun üstüne bir gezi yazısı için niyetlendim. Bundan sonra her ay bir yeri birlikte yeniden keşfedeceğiz. Nerelerde gezilir, nerelerde kalınır, ne yenir, ne içilir, ne alınır kısacası ne yapılır ne edilir.. Biraz tarih, biraz güncel derken sohbetimiz böyle sürüp gidecek sizlerle. Ben ilk maceramdan bahsetmek istiyorum size. Elbette ondan öncesi de var lakin İstanbul dendi mi o hep ilk o hep bambaşkadır benim için. Evet, ilk İstanbul ziyaretimden bahsedeceğim. Yüksekokul için ilk kez ve yalnız elimde birkaç bavulla otogarda indim ve hem korkumdan hem de sevgimden ilk kez ayak basmama rağmen şöyle doya doya bakamadım etrafıma. Korkum; beni yabancı sanmasınlar, sanmasınlar ki kapkaça, kötü insanlara vs maruz kalmayayım. İçimdeki İstanbul sevgisi de öyle büyük ki sanki defalarca gelmişim ve her yeri biliyorum. Biliyorum ki kimseye yer bile sormuyorum. Çok şükür ki bana lazım olan her şeyi her yeri kısa sürede öğrendim. Ve evet çok şükür hiç kapkaça maruz kalmadım  İstanbul padişahların şehridir. Bilirsiniz İstanbul için denir ki dünya tek bir ülkeden oluşsaydı başkenti İstanbul olurdu. Ne güzel bir şehirdir İstanbul. Zor derler burada yaşanmaz derler bu şehir insanın ömründen alır derler. Derler de derler. İstanbul’ a ne büyük haksızlık ederler oysa. Oysa şehir değildir ki yaşanılmaz olan. Asıl çekilmez olan toprağına ayak basan insanlardır maalesef. Hem şehirleri hem kendimizi kirletir sonrada bahanelerimizi yollara, sokaklara, belediyelere, evlere, binalara, su birikintilerine sıralarız. Ne yazık ki bununla da avunur gideriz. Güzelliklere artık bakamaz oluruz. Tarihimizi unutur, her yerin her şeyin ticaretini yapar oluruz. Sadece adalar turu, Sultan Ahmet, Topkapı demek değil İstanbul. Her karesinde tarih yatar bu muazzam güzelliğin.

47


Mesela Çamlıca… Kanlıca ya da.. Ne eşsiz seyirlikleri vardır. Sadece Nişantaşı’nda gezmek, lüks lokantalarda yemek yemek ve yüksek binalardan elimizde marka poşetlerle aşağıya bakmak İstanbul’da yaşamanın manası amacı olamaz. Olmamalı. Aahhh İstanbul diye ne şarkılar yazıldı ne içler çekildi ne ağıtlar yakıldı. Türbeler, camiler, müzeler… Mezarlıklar bile bir başkadır İstanbul’da. Eyüp’te mesela. Çok insan korkarken mezardan, mezarlıklardan, orası insanda korkudan çok öte bambaşka bir hissiyat uyandırır. Hoş bir ürpertidir. Elinizde çay aklınızda bin türlü şey vardır. O kadar çok şey yazılabilir ki İstanbul için kelimeler sayfalar yetersizliğinden çekinir, yazan da ifadesinden..

İstanbul’u anlatmak bir kerede çok zor. Bir baktım da şimdi sayfam bitmiş ben daha meselenin girizgâhını bitirememişim. Diğer yazımda sadece birkaç, çok bahsedilmeyen, çok gezmek için gidilmeyen, ez cümle bilinen ama çok üstünde durulmayan güzelliklerinden bahsetmek istiyorum İstanbulumuzun. Herkese İstanbul kadar güzel günler diliyorum…

* Fotoğraflar Google isimli arama motorunun “Görseller” bölümünden alıntıdır.

48


Hüseyin Kefeli İle Tiyatro Üzerine Söyleşi S.S.ALTAN: Sizi kısaca tanıyabilir miyiz?

Serdar Serhat ALTAN

Hüseyin KEFELİ: Ben Hüseyin Kefeli Düzceliyim. 11 yıldır tiyatro oyuncusuyum.Konya konservatuardan mezunum. 2012 yılında Ankara Devlet Tiyatrosunda çalışmaya başladım. İstanbul ‘da tiyatro üzerine yüksek lisans yapmaya başladım ve Şehir Tiyatrosuna girdim. S.S.ALTAN: Tiyatroya başlama fikri ne zaman ve nasıl başladı. Ailenizde tiyatro ile uğraşan kimse var mı? Hüseyin KEFELİ: Amcam lisede tiyatro kolundan sorumlu hocaydı. Amcam aynı zamanda hocamdır benim. Bir tiyatro grubu kurdu ve oyunun çıkmasına bir ay kala iki kişiyi çıkardı. Kimi döverek oynatırım dedi ve beni seçti. O zamana kadar tiyatroyla alakam yoktu. Böylelikle ilk oyunum olan Remzi Özçelik’in “ Sürek Avı “ adlı oyununda oynadım. Ondan sonra sahneden hiç inmedim. Bölge tiyatrosuna girdim ve 2003 beridir oyuncuyum. S.S.ALTAN: Ailenizden veya çevrenizden destek gördünüz mü?

Aydın AÇIN

Tiyatro – Söyleşi Hüseyin KEFELİ ve Murat BAVLİ İle Tiyatro Üzerine Söyleşi

Hüseyin KEFELİ: Düzce ‘de tiyatroyla uğraşırken konservatuara girmeye karar verdim. Bu kararımdan sonra başta amcam olmak üzere çevremde destek verecek kimseyi görmedim. Lisede bilgisayar programcılığı okuyordum. Üniversiteye girip bilgisayar öğretmeni olmamı istiyorlardı. O yüzden destek görmedim konservatuvara girme kararı alınca. S.S.ALTAN:Tiyatro sizin için neyi ifade ediyor? Hüseyin KEFELİ: Benim için nefes alma aracı. Kendimi ifade edebildiğim en büyük araç diyebiliriz.Kendimi rahat hissediyorum ve özgürleşiyorum. S.S.ALTAN: Tiyatronun başka bir alanı ile ilgileniyor musunuz? Hüseyin KEFELİ: Evet metin yazarlığı ile uğraşıyorum. Yazdığım birkaç tane oyunum var. Bazıları amatör tiyatrolarca oynandı.’’Adını sen koy’’ adlı oyunum Doğu Akdeniz Üniversitesinde oynandı.16 yaşındayken yazmıştım. Otuz kişilik oyun olduğu için üniversite ve lise grupları için daha uygun oluyor. S.S.ALTAN: Tiyatro alanında kendinize örnek olarak aldığınız bir tiyatro oyuncusu var mı? Hüseyin KEFELİ: Çok iyi ustalarla çalıştım. Onların her birinden aldığım ve bana kattıkları çok şey oldu.Özellikle Ankara Devlet Tiyatrosundan Durukan Ordu ve Zihni Göktay. S.S.ALTAN: Son oynadığınız tiyatro oyunu hangisi ? Hüseyin KEFELİ: Kültür A.Ş oyunu olan “ Eskitilmiş Kılıç “ ve “ Cibali Karakolu “nda rol aldım. Ayrıca “ Sevgili Dar Ağacı “ adlı oyunu da yönettim. 49


S.S.ALTAN: Genellikle hangi tür oyunlarda rol almayı seviyorsunuz? Hüseyin KEFELİ: Müzikallerden nefret ederim ama genelde hep müzikal oyunlar denk gelir bana. Müzikalde rol almayı sevmem hatta şimdi rol aldığım “Cibali Karakolu “ adlı oyunda da müzikal var.Bunun dışında diğer türlerde oynamayı severim. S.S.ALTAN: Tiyatro oyuncusu olmanın zorlukları nelerdir? Ya da oyuncu seçme kriteri nedir?

Hüseyin KEFELİ İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Sanatçısı

Hüseyin KEFELİ: Akademik olarak etiğim alıp almadığınıza bakıyorlar. Zamanında alaylı oyuncular çok yetişti.Yani usta-çırak ilişkisinde yetişen oyunculardan bahsediyorum.Günümüzde alaylı oyuncuların yetişmesi zor çünkü ustaların vakti pek olmuyor.Böyle olunca akademik eğitimin önemi artıyor ve en önemli koşul sayılıyor. S.S.ALTAN: Oyun seçimi neye göre belirleniyor ve metin bulma konusunda sıkıntı yaşıyor musunuz? Hüseyin KEFELİ: Türk tiyatro metinlerinde günümüzde fazla bir üretim yok. Yazarlarımız günümüzde tiyatro oyunu yazmıyorlar. Yabancı metinlerde böyle bir sıkıntı yok.Bizim tiyatromuzda genellikle çeviri oyunlar daha çok oynanıyor.Yeterli kaliteye sahip oyunumuz yok.Günümüzde çağdaş bu döneme ait fazla oyun yok.Tabi ki eskiye ait kaliteli metinlerimiz var ama sınırlı sayıda. S.S.ALTAN: İzleyicilerin en çok rağbet gösterdiği tür hangisi? Hüseyin KEFELİ: Seyircimiz günlük hayatın bunalımını komediyle atıyor.Bu nedenle tiyatro günümüzde güldürü ve eğlence aracı olarak benimseniyor.Elbette iyi bir kitlemiz var diğer türler için ama genel bakış komediden yana.Sosyal yaşamın o ağır yükünü bir nebze komedi ile atıyor.Bundan dolayı komedi diğer türlere oranla biraz daha rağbet görüyor. S.S.ALTAN: Tiyatromuz bir bütün olarak istenilen seviyede mi? Hüseyin KEFELİ: Tiyatro olarak iyi bir seviyedeyiz ancak ulaşmamız gereken daha yüksek çıtalar var.Oyuncu kitlesi olarak fazla bir sıkıntımız yok.Tiyatroya seyircimizin,tiyatroya olan bakışı olarak biraz daha olgunlaşması gerektiğini düşünüyorum. Yıllar önce Düzce ‘de dünya tiyatro günü vesilesiyle bir oyun düzenlemiştik. Bu önemli gün nedeniyle yerel televizyondan röportaj için gelmişlerdi. Grup yönetmeni ben olduğum için bana rağbet var mı diye sormuşlardı. Ben insanların sigaraya beş lira verdiklerini ama tiyatro için üç lirayı çok gördükleri yorumunda bulunmuştum. Seyirci bulamamıştık. O günden bugüne bir iyileşme var ama kültürel olarak hala eksikliğimizin olduğunu düşünüyorum. S.S.ALTAN: Bir tiyatro oyuncusunun tiyatroyla beraber ilgilenmesi gerektiği ve ona fayda sağlayacağını düşündüğünüz bir sanat dalı var mı?

50


Hüseyin KEFELİ: Bir tiyatro oyuncusu kesinlikle bir enstrüman çalması gerekir. Bedensel olarak kendine iyi bakması için sporla ilgilenmesi şarttır. Ama kesinlikle müzik şart bence. Oyunculuk öyle bir seviyeye çıktı ki el yeteneği vb. Birçok işlevi olması gerekir. S.S.ALTAN: Günümüzde diziler ve sinemanın tiyatroya olan ilgiyi azalttığı tartışılıyor.Bunun hakkında ne düşünüyorsunuz ? Hüseyin KEFELİ: Diziler farklı bir kulvarda. Sinema biraz daha yakın ve az da olsa birbirlerini besliyorlar. Evet dizi izleyen önemli bir kesim var ve sinema içinde bu böyle. Ancak tiyatro seyircisi olarak da bir kitlemiz bulunuyor. Sadece insanlarımızın bu üç türün birbirinden farklı olduğunun ve insanlara verdikleri duygunun farklı olduğunun farkına varması gerekir. Tiyatro biraz daha günlük yaşamla iç içe ve görsel olarak canlı bir şekilde sergileniyor. Tiyatroyu izleyen kişi bir nevi oyunun ruhunu ve enerjisini algılıyor. Bunun dışında tiyatronun kazanç kısmı ile sinema ve dizilerin kazancı için Zihni GÖKTAY ustanın söylediği gibi :’’Biz buradan kazanıyoruz ekmek parası onlar bize veriyor köfte parası.’’sözü bu durumu açıklıyor. Bende Zihni Hoca’nın bu lafına katılıyorum. S.S.ALTAN: Tiyatro üzerine söylemek istediğiniz temenni veya dileğiniz var mı? Hüseyin KEFELİ: İlerde tiyatroyu yönetecek bir yönetici olmak istiyorum.Kendimizi daha iyi anlamak ve ifade etmek için tiyatroya gidelim.Halk ile tiyatro oyuncu arasında bir uçurumun olmadığını anlamalarını istiyorum.Sanatçının da halkın içinden ,onun bir parça olduğunu unutmasınlar.Halk ile tiyatro arasında bütünleşmeyi sağlayalım ve insanlarımızın daha çok tiyatroya gelmelerini diliyorum.

51


Murat BAVLİ İle Tiyatro Üzerine Söyleşi S.S.ALTAN: Sizi kısaca tanıyabilir miyiz? Murat BAVLİ: Ben Murat Bavli 19 yıldır İstanbul Şehir Tiyatrosunda oyuncuyum.Liseyi bitirdikten sonra fabrika işçiliği ve kırtasiyecilik işlerinde çalıştım.Kısa bir süre sonra tiyatroya girdim.Çalıştığım işler tiyatroda bana fayda da sağladı.

Murat BAVLİ İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Sanatçısı

S.S.ALTAN: Tiyatroya başlama fikri ne zaman ve nasıl başladı. Ailenizde tiyatro ile uğraşan kimse var mı? Murat BAVLİ : Babam tiyatro oyuncusuydu.Bir anlamda işin içindeydim zaten.Çevremde hep tiyatro müzik vardı bir nevi.Çalışırken bir dilekçe vereyim dedim ve başvuru yaptım.Kabul olursa güzel olur diye düşünürken,kabul oldu ve 19 yıldır oyunculuk yapıyorum. S.S.ALTAN: Ailenizden veya çevrenizden destek gördünüz mü? Murat BAVLİ : Evet özellikle babamdan destek gördüm .İstiyorsan yapacağını düşünüyorsan uğraş dedi.Çevremde de tiyatro ile uğraşanlar destekledi beni. S.S.ALTAN: Tiyatro sizin için neyi ifade ediyor? Murat BAVLİ: Tiyatro müzik ve diğer sanat dalları hayatın bir parçası. Sokakta tiyatro var, günlük ilişkilerimizde tiyatro var yani günlük hayatta olan her şey tiyatronun bir parçasıdır. Benim için hayatımın en önemli parçasıdır. S.S.ALTAN: Tiyatronun başka bir alanı ile ilgileniyor musunuz? Murat BAVLİ: Hayır şu an ilgilenmiyorum ama metin yazarlığı ve oyun yönetmenliği yapmayı istiyorum. S.S.ALTAN: Tiyatro ananında akademik bir eğitim aldınız mı? Murat BAVLİ: Kadıköy Konservatuar mezunuyum. Tiyatroya girdikten sonra ben bu işin okuluna da gideceğim ve işin akademik yönünü de öğreneceğim diye düşündüğüm için konservatuara girdim.Aslında burası da bir okul. Oyun oynarken de hazırlanırken de çok şey öğreniyorsun. S.S.ALTAN: Tiyatro alanında kendinize örnek olarak aldığınız bir tiyatro oyuncusu var mı? Murat BAVLİ: Ben ilk oyunumu oynadığımda sahneye bir çıktım baktım ki etrafım usta oyuncularla dolu. Onlardan ayrı bir şeyler öğrendim. O yüzden bütün büyük ustalar benim için önemlidir ve örnektir. S.S.ALTAN: Son oynadığınız tiyatro oyunu hangisi? Murat BAVLİ: Son oynadığım tiyatro şu an Şehir Tiyatrolarının Kağıthane Sahnede oynatılan “ Cibali Karakolu “ adlı oyunudur.

52


S.S.ALTAN: Genellikle hangi tür oyunlarda rol almayı seviyorsunuz? Murat BAVLİ: Trajedi, komedi, dram bütün türlerde rol aldım. Komedi belki biraz önde ama hepsinde oynamak benim için ayrı ayrı zevk verici. S.S.ALTAN: Tiyatro oyuncusu olmanın zorlukları nelerdir? Ya da oyuncu seçme kriteri nedir? Murat BAVLİ: Başlamak için elbette az da olsa bir yeteneğinizin olması gerekir. Kesinlikle yapmanız gerek sürekli çalışmak ve kendini geliştirmek. Genellikle sıfır oyuncu istiyorlar çünkü kendileri seni şekillendirmek ve belli bir kıvama getirmeyi istiyorlar. Kendinin şekil vermesinin istediğin bir hamur misali. Bunun dışında bütün büyük ustalardan bir şeyler almak için çalışacaksın. S.S.ALTAN: Oyun seçimi neye göre belirleniyor ve tiyatro salonu sıkıntısı yaşıyor musunuz? Murat BAVLİ: Salon sıkıntımız yok. Şehir Tiyatroları olarak yedi salonumuz mevcut. Belki bu özel tiyatrolar için geçerli olabilir. Oyun seçimi sanat yönetmeni tarafından yapılıyor. Repertuvar kurulu var ve projeler sunularak değerlendirilir. Sanat yönetmeni ve repertuvar kurulu bir karar verir. Genellikle bir yelpaze oluşturulur.Bu yelpazede komedi,trajedi ve komediden oluşan karışık oyunlara yer verilir. Seçimde biraz da evrensel nitelikli ve her kesime hitap edecek oyunlara yer verilir. S.S.ALTAN: İzleyicilerin en çok rağbet gösterdiği tür hangisi? Murat BAVLİ: Komediye daha bir rağbet gösteriliyor. İnsanlar eğlenmek ve gülmek istiyor. Tabi ki diğer türlere de rağbet var ama yüzdeye vuracak olursak %65 komedi diyebiliriz. S.S.ALTAN: Tiyatromuz bir bütün olarak istenilen seviyede mi? Murat BAVLİ: Yeterli sahne ,oyuncu ve oyunlarımız var.Seviye olarak ideal yeter ki halkımız istesin ve tiyatroya gelsin.İyi şeyler yaptığımızda karşılığını alıyoruz.Dünden bugüne iyiye gidiyoruz. S.S.ALTAN: Bir tiyatro oyuncusunun tiyatroyla beraber ilgilenmesi gerektiği ve ona fayda sağlayacağını düşündüğünüz bir sanat dalı var mı? Murat BAVLİ: Ben müzisyenimde aslında. Tabi ki de bir müzisyen olması bir müzik aleti bilmesi faydalı. Ressam olması ve materyal olarak fayda sağlaması şart.Bu oyuncuya sahne de ve sahne arkasında çok yararlı olacaktır. S.S.ALTAN: Günümüzde diziler ve sinemanın tiyatroya olan ilgiyi azalttığı tartışılıyor. Bunun hakkında ne düşünüyorsunuz? Murat BAVLİ: Ben tiyatro ile sinemanın birbirini beslediğini düşünüyorum. Dizi durumu çok farklı bir şey televizyonla ilgili. Dizileri farklı bir yere koyuyorum. Tiyatro ve sinema birbirini besliyor ama tiyatro biraz daha farklı bir durumda. Tiyatro canlı performans ve sahnede yaydığınız bir enerji var. İzleyicimiz onu hissediyor ve olayın bir parçası durumunda. Yalnız sinemada bu durum söz konusu değil.Birbirlerini olumlu yönde etkiliyorlar ve herhangi bir engel durumu yarattıklarını düşünmüyorum. S.S.ALTAN: Tiyatro üzerine söylemek istediğiniz temenni veya dileğiniz var mı? Murat BAVLİ: İnsanların kendilerini yarınlara daha iyi taşıması ve hazırlaması için tiyatro, müzik ve diğer sanat dallarıyla iç içe olmasının gerektiğini düşünüyorum. Kendilerini tiyatrodan mahrum bırakmamalarını diliyorum.

53


Vefatının 71. Yılında Bir Devrin Öncüsü “Mehmet Emin YURDAKUL”

Ahmet SONKAYA İnceleme Mehmet Emin YURDAKUL

Ahmet Ağaoğlu, Dr. Fuat Salih, Ahmet Ferit Beylerle birlikte “Türkkültürü, dili ve sanatının geliştirilmesi amacıyla” kurulan Türk İstiklal Mücadelesinde önemli rolü olan Türk Ocakları kurucusu ve ilk genel başkanı Mehmet Emin YURDAKUL’ u Farkındalık Dergisi’nin ilk sayısında anmak ve hayatını mücadelesini siz değerli okurlara kısaca anlatmak ve hatırlatmak istiyorum. Şiir yazmaya Servet-i Fünun Dergisi’nde başlayan Yurdakul bütün şiirlerinde sade bir dil ve hece ölçüsü kullandı; konularını toplum dertlerinden, sosyal-epik hayat sahnelerinden aldı; uyarıcıöğretici şiirler yazdı. "Türk Şairi", "Milli Şair" diye anılır. İlk şiirini 1897’de Yunan Harbi sırasında Selanik’te Asır Gazetesi’nde yayınlayan Yurdakul, “Cenge Giderken” adlı şiiri ile ünlendi. 1899’da “Türkçe Şiirler” isimli bir şiir dergisi çıkardı. İstanbul’da “Servet-i Fünun”’da, Selanik’te “Çocuk Bahçesi” Dergisi’nde, İzmir’de "Muktebes" adlı dergide şiirlerini yayımlamayı sürdürdü. Tanzimat Döneminde “halk için halk diliyle yazma” anlayışını Servet-i Fünûn Döneminde yeniden canlandıran sanatçıdır. Dili sadedir ve aruz yerine hece ölçüsü kullan ilk şairdir. Şiirlerinde kahramanlık ve milli bilinci öne çıkararak savaşa giden halkı cesaretlendirmiştir. Şiirlerinde Türk Milletinin gücünü haykırmıştır. Dil bakımından halk şiirlerinden etkilenmiş olsa da, halk şairlerini iyi analiz edememesinden kaynaklı hece ölçüsünde başarısız olmuştur. Fakat açtığı yolda yeni nesiller yetişerek hece ölçüsünde çok başarılı şairler yetişmesine vesile olmuştur. Türk Ocağı faaliyetlerini sürdürürken, İstanbul’un işgalinden sonra Mayıs 1919'da Sultanahmet Meydanı'nda düzenlenen mitingde sarf ettiği sözleri kulaklardan asla silinmedi. Gelin sözleri hatırlayalım; "Demir ve ateş; kardeşler ben bunlarla hiçbir vatan ve ırkın öldüğünü işitmedim. Şerefli bir tarih ve medeniyete, sağlam bir fazilet ve ahlâka, zengin bir şiir ve edebiyata, dinî ve millî ananelere, ırkî ve vatanî hatıralara mâlik olan bir milletin mahvolduğunu tarih göstermiyor..." Türk Şairi kendini en iyi şekilde “Benim Ömrüm” şiirinde anlatmıştır. Gelin o şiiri hatırlayalım; Genç çağdaydım, kendimi bir dikenli yolda buldum; Hıçkırıklar işittim, gül ve bülbül bağlarından. Felâketler topladım, Anadolu dağlarından; Uzun sazlı Âşıklar diyarında şair oldum. Ezgi koydum, âhlarla, figanlarla Türk şi'rine, Öz dilimle haykırdım, "Ey milletim, uyan!" diye; Viran yurdun dolaştım, bir şehrinden bir şehrine; Saç ve sakal ağarttım ben de, "Vatan, vatan!" diye. Vatan, vatan diyerek son nefesini 14 Ocak 1944 tarihinde verdi. İstanbul’da hakkın Mezarlığı’na defnedildi.

rahmetine

kavuştu.

Zincirlikuyu

Bu vatan için kanını, canını veren ve kalemi ile mücadele eden ulu insanları asla unutmamak dileğimle…

54


Özcan URTEKİN Folklor ve Halk Oyunları

Folklor ve Halk Oyunları Folklor

Sayın Farkındalık okuyucuları;

dergisi

Halk oyunları ile ilgili yazacağım yazılarla bilgi darcığınıza minicik bir katkıda bulunup küçük bir “farkındalık” yaratabilirsem ne mutlu bana.

İlkyazıma Folklor ve Halk oyunları nedir, bu ikisi arasında nasıl bir bağ vardır, bunu açıklamaya çalışacağım. Çünkü bu ikisi arasında anlam karışıklığı yaşanmaktadır.

Folk (Halk) Lore (Bilim) demektir. İngilizce bir kelimedir. Terim ilk kez İngiliz yazar William Thoms tarafından 1984 yılında Londra'da yayınlanan "Athenaeum" adlı dergi yazısında kullanılmıştır. Türkiye’de ise bu terimi ilk kez kullanan Ziya GÖKALP'tir. Folklor’un alanları ise; Maniler, Bilmeceler, Destanlar, Hikayeler, Halk hekimliği, Halk müziği, Halk oyunları, Halk el sanatları gibi kısaca halka ait olan herşeydir. Folklor'ün amacı ise; Halk kültürünü araştırıp değerlendirerek toplumun sosyo ekonomik gücünü ortaya çıkarmakla beraber Milletin kültür birliğini sağlamakta. Mahalli kültürü önce Milli daha sonra Evrensel kültür haline getirerek insanlığın ortak kültürüne katkıda bulunmaktadır. Türk Halk Oyunları Ait olduğu toplumun kültür değerlerini yansıtan bir olayı, bir sevinci, bir üzüntüyü ifade eden kökeni din ve büyü ile ilgili olan müzikli olarak tek kişi ve ya guruplar halinde icra edilen ölçülü ve düzenli hareketlerdir. Ortaya çıkış nedenleri ise; Türkler, birlikte yaşama önemli ölçüde değer veren, törelerine bağlı, yaratıcı insanlar olarak kabul edilir. Tarihte ilk Türk uygarlıklarından Şamanların, Hunluların, Oğuzların günümüze kadar uzanan belgelerinden geleneklerine bağlı olarak yapılan törenlerinin en önemli bölümünü Halk oyunlarının oluşturduğunu anlamaktayız. 55


Güneşin doğuşunu, batışını, çevredeki doğal olayları, mutluluk veren her şeyi taklide dayalı olarak figürlerle anlatmaktaydılar. Doğal olaylar, Savaş, Din, Hasat ve Üretim, Tarım, Ölüm, Doğum, Aşk vb. insani duyguları beden diliyle anlatmaya çalıştıkları zaman meydana çıkan figürler günümüz Türk Halk Oyunlarında da kullanılmaktadır.

Fotoğraf Can Dündar’ın Mustafa Kemal Atatürk'ün yaşamının son 300 gününün anlatıldığı 1993 tarihli Sarı Zeybek isimli belgeselden alınmıştır.

Son olarak belirtmek gerekir ki; Türk Folklor’unun temelini Halk oluşturmaktadır. Bu yüzden Folklor Halk Oyunları anlamında kullanılmaktadır. Fakat bu yanlış bir tanımlamadır. Folklor bütün Halk kültürünü (yemek,efsane, türkü vb.) kapsayan bir terimdir. Halk oyunları ise, sadece yöresel dans ve yöresel giyimi kapsayan bir bölümdür. Halk oyunları Folklor’un alanlarından biridir.

56


Farkında(lıkta) Mısınız?

Dîbâce Her şey söz ile başladı. En mükemmel Söz Sahibi’nin “ol” sözüyle... “Ol” sözünün neticesi olarak insan da söz(beyân) sahibi oldu (Rahman suresi 4. ayet). Sözün etkisinin, gücünün büyüklüğüne inananlardanım, tıpkı Yunus gibi;

Edib Rasljanin İSLAMOĞLU Deneme Farkında(lıkta) Mısınız?

“Söz ola kese savaşı Söz ola kestire başı Söz ola ağulu aşı Yağ ile bal ede bir söz.” yeter ki söylenen söz samimiyet tezahürü olsun, doğru olsun, istikrarlı olsun ve en önemlisi gerekli olsun. Evet, en önemlisi gerekli olması çünkü Kitabımız ondan da söz eder(Mü’minun suresi 3. ayet). Cennet’te de gereksiz, boş söz duyulmayacak(Gaşiye suresi 11. ayet). * Temennim ve duam odur ki elektronik ortamda yayın hayatına giren Farkındalık Dergisi hepimiz için hayırlara vesile olsun. Kurucu, yazar kadrosu ve yayına hazırlayan ekibi bu çabadan dolayı tebrik ediyorum. Allah utandırmasın; yolumuz açık olsun, diyorum. * Farkında mısınız ki okuduğunuz bu satırlar bir elektronik, sanal ortamda kendine mekân tutmuş? Tanzimat’tan bu yana neşriyat türlerinin ciddi manada çoğalması, dönemin tüm muharrirlerinin imkânını, umudunu ve tesirini artırdı. Bu vaziyet tá internetin icadına dek sürdü. İnternet üzerinden muharrirlik yapmak aslında sevindirici bir hal olmalıydı onlar için. Maalesef kimse farkında değildi ki bizim matbuat - ki bunu içime sindiremiyorum, söylemek de istemiyorum ama- pabucu dama atılmadıysa galiba yakın gelecekte atılma tehlikesiyle karşı karşıya. Maalesef diyorum çünkü kalem ve söz aşinası bendeniz, bir neşir türünün gözden düşmesine zinhar razı değilim. Son çeyrek asırda teknolojik gelişmelerin baş döndürücü hızla artışı muharrir sayısının da artması anlamına geliyordu. Ve bu, oldukça pozitif bir durumdur. Kalem erbabı fikrini, zikrini ve popülaritesini artık sanal âlemde dünya aleme ulaştırır oldu. Çağın gereği bunu yapmak pek tabiidir. Tabii olduğu için hemen hemen bütün yazarlar mühimmatlarını bu cepheye taşımaya başladı. Anlık olarak değişen dünya gündemini, sanatını, edebiyatını, ekonomisini, sporunu ve sair alanları sıcağı sıcağına, dünyanın herhangi bir ülke, kent, kasaba veya köyüne ulaştırma çabasındalar. İşte bu yüzden ben de bu kervana katıldım, siz de öyle - farkında mısınız?

57


Biraz Mizah – Sizin İçin Seçtiklerimiz

Ömer ERDOĞAN

Günsel İSLAMOĞLU

Musa GÜVEN 58

Farkındalık Dergisi 1. Sayı  

Kültür – Sanat ve Edebiyat alanlarında susamış gönüllere bir damla su sunabilme gayesiyle çıkaracağımız e-dergide herkesin ilgisini çekebilm...

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you