Page 1


DÜŞÜNMEYECEKSİN

simon

DÖNÜŞÜM Uyandın ve artık ölü bir adamın gözlerinden bakıyorsun dünyaya, ya da bir yabancının. Her neyse… Düşüş başladığında artık, durduramazsın zamanın seni amansızca dibe çekişini. Balçıktan koridorlarda sürüklensen de nafile. Daha az dinler olmuşsundur, dinlemekten zevk aldığın şarkıları… İşte kulak ver mesela şu süzülen nameye, bu en sevdiğindi. Ama artık değil… Artık en sevdiğin hiçbir şey, bir an önceki şey değil. Fazla kaçırdığından dolayı sızmana sebep olan şarap, sarındığın battaniye, sayıkladığın isim… Ve hatta şehvetle sertleşmiş -ancak an be an, iktidarını kaybetmiş ihtiyar bir diktatöre dönüşen- penisin… Bir ceset ‘AN’a ne kadar aitse, sen de kendine o kadar aitsin… Dudakların kurumuş. Uzan, bir yudum su iç. Ve bir sonraki ‘SEN’e doğru neticesiz yolculuğuna devam et dört nala… Ne garip değil mi? Sonsuz bir protein döngüsü içerisinde, bir azot ayrıştırıcı bakteri kadar dahi önem sahibi olamamak. Ama tepene dikilecek mezar taşı, seni acıklı ve ciddi bir adam yapacak. Muhakkak! Diğer ölümlerine tanımadığın bu nişane ayrıcalığnı, bu herhangi bir tanesine tanımış olmanın mantıklı bir açıklaması olmalı… Muhakkak! Başın mı ağrıyor? Olmayan bir adamın başı, ya da olmayan bir baş, ya da bir ölününki, -ya da ne bileyim- seninle arasında en ufak bir iletişim bulunmayan bir başkasının başının ağrısı hakkında nasıl bu kadar kesin konuşabilirsin ? Sadece kendi koyduğun sınırların içerisinde kesinsindir. Ufuk, gözünün uzaya çizdiği sınırdır örneğin. Oysa ‘UZAY’ diyorum be sersem! Bu ne demek biliyor musun ? ‘SEN’ demek. Ve hiçlik, ve heplik; ve senin aynı zamanda hem olup, hem olmadığın; aslında bir ölü olduğun halde, diri kalabildiğin bu ‚belirsizlik‛… ‘UZAY’ Hatıraların hep oradan seslenir sana ve sen -gözlerimin önünde- sana seslenen hatıralara dönüşürsün. Şimdi al eline hüsrana bulaşmış kalemi, ve yaz. Korkma! Kafka gibi bir böceğe dönüştürmeyeceğim seni…

simon


OKUL YOLU DÜŞÜNCELERİ Kütüphanesi hariç, benim için taş yığınından başka bir anlam ifade etmeyen, aklıma düştükçe bana hissettirdiği yegane duygu; derin bir kasvet olan üniversiteme gitmek için evden çıkıp tramvay durağına doğru yürüyorum. Tramvay durağı her zamanki gibi kalabalık, saate bakıyorum ilk dersin başlamasına beş dakika kalmış. Yetişmem imkansız, aslında derse yetişmek gibi bir telaşım da hiç yok. Tramvaydan vazgeçip, ilk derse girmesem de olur; ikinci derse girerim, düşüncesiyle okula yürüyerek gitmeye karar veriyorum. Kulaklıklarımı takıyorum ve bir Tuva ezgisi dinleyerek okulun yolunu tutuyorum. Yürürken çevremde gördüğüm insanların davranışlarını, konuşmalarını, yüz ifadelerini süzüp onlarla ilgili düşünceler üretmeyi severim. Başlıyorum çevreyi süzmeye. Uzun yıllardır giyilmekten yırtıldığı belli olan ayakkabıları, çok giyilmekten dizlerinde izler oluşmuş pantolonu ve bembeyaz saçlarıyla; insana hayatın kötü yönlerini anımsatan karamsar bir tablo gibi duran kadına takılıyor gözlerim. İçimi bir acıma duygusu kaplıyor, biraz da karamsarlık ve kasvet. Bana hiç de yabancı gelmeyen bu yüzü, biraz daha yaklaştığımda hemen tanıyorum. Selam vermek için gülümsüyorum, yüzünü asıp hızlı adımlarla yanımdan geçip gidiyor eski üst kat komşumuz. Biraz önceki acıma duygusundan eser kalmıyor içimde. Sahip olduğu onca mal mülk varken neden kendine yeni kıyafetler bile almayacak kadar cimri olduğuna ve yetmişini çoktan geçmiş bir kadının bu kadar parayı daha ne kadar sonrası için biriktirdiğine hiç anlam veremiyordum. Oysa o da gayet iyi biliyor, öldüğünde bütün bu malın mülkün, aklı fikri eğlencede ve gece hayatında olan; kendisinden pek de haz almadığı, hayattaki tek yakını olan hayırsız erkek kardeşine kalacağını. yanında kimsecikler de yok ama gülümsüyor. Ne düşünüyordur, hayal kuruyordur da gülümsüyordur bilmem. Ama iyi bilirim ki insan hayallerinde mutlu olduğu kadar gerçek dünyada mutlu olamaz. Kendisinin bir türlü harcamaya kıyamadığı ve yıllarca çalışarak biriktirdiklerini erkek kardeşi kısa sürede eğlence ve kumarda bitirecek. Derken, yanımdan tebessüm ederek geçen kıza ilişiyor gözlerim. Telefonla konuşmuyor, ne Bu yüzdendir ki bir insanın hayal kurarken dudağına düşen gülümsemesi en içten, en mutlu tebessümüdür. Çoğu kimseye göre ‚aptalca‛ bir görüntü sergiler kendi kendine gülen insanlar ama ben severim insanları gülerken görmeyi. Anlamsız da olsa, bir tebessüm; ciddi davranmayı sürekli somurtmakla karıştıran bir insanın asık suratından yeğdir. Demokritos ve Herakleitos gibidir bu iki insan tipi. Demokritos, insanlığın durumunu anlamsız ve komik bulduğu için halk arasında hafif bir tebessümle dolaşırmış. Herakleitos ise, insanlığın durumuna acıdığı ve üzüldüğü için daima asık bir yüz ve yaş dolu gözlerle dolaşırmış. ‚Evinden dışarı adım atar atmaz gülmeye başlardı biri. Öteki ise ağlamaya başlardı.‛ der Juvenalis onlar için. Demokritos'un yaptığı, Herakleitos'unkinden yeğdir benim için. Bunları düşünürken okuldan içeri giriyorum. Saate bakıyorum, ikinci ders başlayalı on dakika olmuş. Yürürken arada saate bakıp, biraz hızlansaydım belki de ikinci derse yetişebilecektim. Devamsızlığım, daha dönemin başında sınıra ulaşmışken ben yine kütüphaneye doğru yöneliyorum. Kütüphanenin önünde bir serçe, küçücük kırıntıları yerden almaya çalışıyor. Gagasına birini alıp, diğerini bırakıyor. Belli ki yuvasına götürecek ve bir türlü karar veremiyor hangisini alacağına. Sonra bir rüzgar, savuruyor kırıntıları. Demek ki kararsızlık sadece insanoğlunun değil, diğer canlıların da başına bela. Öyle değil midir ki, insan kararsızlığa düşer, kendine yeni çıkış yolları çizer, bir çıkar yol bulmaya çalışır ama bunu o kadar sık yapar ki kendi çizdiği yollardan hangisine sapacağını şaşırır. En sonunda o yollar bir labirent olur da içinde kaybolur insan...

aybirgen


BİLİMİN İVMESİ

Bilim ve Teknik insanlık var olduğundan beri gelişmektedir. Bilimin ivmesi ise dönemin uygarlığı yani ekonomik, kültürel, fikirsel vs olgularıyla doğrudan ilişkilidir. Bugün ki dünya da bilim ve teknik ileri gitmekte ama bilime ve teknolojiye en çok katkı yapan ve onu geliştiren, gücü ve egemenliği sürekli elinde tutmak isteyenlerdir. Bilim eşittir güçtür. Dünya da güçlü olmak isteyenler bilimi tekellerine almak isteyenlerdir. Bilimin tekelleşmesi ise bilimin hangi alanda nasıl ve hangi amaçla gelişeceğine bu tekellerin karar vermesidir. Bu da günümüz maddiyatçı dünyasında bilimin ivme kaybetmesine sebep olmaktadır. Oysa bilim, doğayı ve evreni anlama, uyum sağlama, mükemmelliği ve gerçeği keşfetme amacını güden ve bu amaca hizmet eden en doğru yollar bütünüdür. Bilimin sürekli ivme kazanması için bu amacı ve insanlık yararını gözetmesi şarttır.

doğa


APOLLO ve GÜZELLER Apollo: En adil üçlüden hangisi sürecek benimle bugün? Tüm atlarım tan vakti eşeliyor yeri En adil üçlüden hangisi sürecek benimle bugün Bütün buğday krallığı boyunca altın güzün?

Hepsi cevapladı güzellerin: Ben, ben, ben, ben Genç Apollo uçur beni Seninle beraber, Ben, ben, ben, ben Pek çok mucizeler göreceğim Ben, ben, ben, ben Ve asla gevşek olmamalı lirin bir teli Ben, ben, ben, ben Altın gün boyunca şarkı söyleyeceğim.

John Keats

Şiirin Aslı: Apollo And The Graces Çeviri: simon


Bir gemicik yaptı çocuklar ilkokuldan arda kalan sayfaları Koydular sokak aralarından akan mazgalların ilerisine Takıldı önce bir aile yadigarı olduğu sanılan resimlere Sıkılmadan ilerledi ilerledi kaçış bildiği kanalizasyon içine Yaşasaydı resimdekiler bu istikrarlı kağıdı alkışlayacaklardı Yoracaklardı belki de şen kahkahalarla tüm sabahları Dağıldı kağıttan geminin yolunda saygıyla tüm haşarat Hiç beklenmedik bir yağmur başladı gürleterek gökyüzünü Çıktı güzergahından ilkokul artığı küçük kağıt parçası Bir sokak kavgasında bıçaklandı adam düştü yere Kağıttan gemi takıldı adamın paçalarına öylece kalakaldı...

ekimşairi


GECEDİKENİ ağlamaksızın ve dolaşmamacasına dillerim sımsıkı yumruklarımla karşısında gecenin ve kanayarak her zerrem aşkın kıvılcımlarıyla yüreğime senden başka bir kolye takmadan yürümek istiyorum şehir esmer ve yalgındı tülden kanatlarımızla geçerken ateşin gölgelerden; ürkek bir kız çocuğunun kalbindeki minik serçeler göğüs kafesinde tutsak ve mebhut kaldı göverdi kuytu bir bahçede kah çığlık çığlığa kah inadına suskun, ağlayınca açan gülünce solan çiçekler, geceyle yıkanıp güneşle durulandılar. izbesinde gecenin karanlık sözler yazdık ufacık bir güneş kabarcığına kalarak hasret ve erircesine bir aşk rüyası içerisinde artık, kendimizi tanıyamadık...

şizoşems


TAVŞAN UYKUSU İzmir uçağı kalkış için hazırdır, yolcuların 3 numaralı kapıya gelmesi rica olunur! Tuvalette üstümü değiştirmeye çalışırken, bu hoş sesli bayanın anonsu tüm havalimanını yankılandırıyordu.Bense her zamanki gibi garip bir zamanda ,garip bir iş peşindeydim. Saatlerdir yoldaydım ve diğer uçuşuma daha beş saat vardı.Şimdiden uykusuzluğu tüm hücrelerimde hissedebiliyordum.Bir gözüm kapalı,saçım başım dağılmış bir vaziyette el bagajlarım elime koluma sığmazken,kendimi tuvalet kapısından içeri fırlattım.O saatte bile makyaj yapabilen canlılar olan hemcinslerim,önce beni ardımdan,elimdeki yedi çantayı hayretle süzdüler.Abartmıyorum yedi tane kocaman el bagajı Üstümdeki bir karışlık elbise ve ayağımdaki deri sandaletlerimle hiç de rahat sayılmazdım.Tek tek tüm kapıları çaldım,lakin herkes tam da o saatte klozet ile nikah kıyma işlemini gerçekleştirmeye and içmiş olacak ki bana fırsat kalmadı.Nasıl olsa bir pantolon,bir bluz giyip çıkacağım düşüncesi beni herkesin içinde giyinmeye kadar sürükledi.İnandırıcı gelmeyebilir,ama hayatımın hiçbir döneminde bu derece göz tacizine uğramamıştım.Erkek yapsa anlarım,kadınlar daha da berbatmış kimsenin haberi yok!Kızara bozara, çantalarımla beraber tekrar kendimi tuvaletten dışarı attım.Saat gecenin üçüydü ve yerlisi yabancısı herkes,bir yerden bir yere gitmeye çalışıyordu.Sabah uçuşuna dahil olanlar ise zamanlarını uyuyarak geçiriyordu. O güzel kalabalığın içinde kendime bir yer buldum ve artık uyku için hazırdım.Tam da dalmak üzereydim ki,bir dürtüklemeyle kendime geldim.İşgüzar teyzenin biri,onca kalabalığın içinde gelip beni bulmayı başarmıştı.’’Kızım uyuma burada’’,diye başlayan diyalogun nereye gideceğini bildiğim için, kaderime razı oldum ve teyzenin bitmek bilmeyen sohbetine nail oldum.Ne aile muhabbeti,ne mektep maceraları,ne torun torba munzurlukları duymadığım kaldı,konu döndü dolaştı yine bana kaldı.Emniyet bu derece sıkı bir araştırma yapmamıştır benim hakkımda.Saatler geçti teyzemin uykusu geleceğine iyice bir açıldı,anlaşılan sohbetimiz onda kafein etkisi yaratmıştı.Kendimden onca yaş büyük bir kadınla,gecenin bir köründe,bu sohbeti yapacak kadar ne günah işlemiştim hala bilmiyorum.Tek bildiğim,onun uçuş anonsu yapıldığında yüzümdeki oley be sevinciydi.Ama, o da çok uzun sürmediYarım saat sonra,benim de kalkmam gerekiyordu.Güler misin,ağlar mısın durumu en çok da bana yakıştı.Bir gece vakti uykum karşılığında,tanımadığım onca insanın;hayatı,geçmişi,üzüntüsü,umudu teyzenin dilinden benim heybeme döküldü. Esenlikler.

dona


Kasımda aşk başkadır, bize hazan yüklü eylüller kalır Gözyaşların mürekkebin olur kalemine... ağlarsın. Kirpiklerin siler gözlerini,yanaklarında tek bir el bulamazsın... Çiçek açsa da gümüş pembesi baharlar, sen sarı yapraklarda ,ılık yağmurlarda sonbaharsın. Yıldızlar serpilmiş ufuklarda yolcu edersin yılgın umutlarını Bir kırık nida dökülür dudaklarından "gel" dersin, Gel ey! yüreği yosun tutmuş yar Gel bahar olsun solgun yüzlü sonbahar Gözlerin takılı kalır da sonra, Vurgun yemiş misali bükülür boynun yakamoz ışıltısı bir gecede... Dalgalar gelir haykırışlarına, birkaç deniz kabuğu,bir kirik kayık.. Sıcacık kumlar ısıtır kalbini Biraz güneş,biraz deniz kokusu... Dönersin geriye ceplerinde hayal kırıkların, İyi gününde birkaç dost Bir fincan şiir,bir demlik hatıra iki şeker atar, yine hüzün içersin... Kapat şimdi gözlerini,dönmeyecek gidenler geri Kasımda ask başkadır da sen bilmezsin.. Sen hazan yüklü eylül ,sen kirik dökük Sonbaharsın....

medcezir


IŞIĞI YAŞAMAK “Yaşama nedeni denilen şey aynı zamanda çok güzel bir ölme nedenidir de.” Albert Camus

Yolun bir sonu olması gerekmiyor yürümek için. Yaşamak ve kavga etmek için de illa bir ümidi olmamalı insanın. Beklentisiz de devam edebilmeli. Biz ne sonsuz zenginlik istedik; ne ışıl ışıl, yaldızlı güneşin parladığı, bereketli bir manzara; ne de bir cennet vaadi. Ümitsizce bir savaşımdı bizimki. Daha çok çabalamaktan, daha çok çalışmaktan ve hep daha ileri, hep daha ileri gitmekten başka hiçbir beklentinin olmadığı bir gelecek. Çünkü biliyorduk ki: “Hiç durmamak üzere yola çıkanlar asla yorulmazlar.” Bu yüzden gönüllü olduk: makine başlarında titremeye soğuk fabrikalarda, ter dökmeye pamuk tarlalarında -ellerimiz nasır tutarcasına-. Ve güneşe hasret sabahlara uyanmaya en derinlerinde madenlerin. And içtik, uykusuz geçen gecelerce laboratuarlarda gözlerimizi; daktilo başında kelimelerimizi ve yolunmuş saçlarımızı harcamaya… Dibini bulduğumuz kadehler,

izmarit dolu kül tablalarında tefekkürün en derinine dalmaya.

Öldük. Hem de çokça öldük. Gönlümüz, gözümüzün gördüğünü sevdi. Dünyanın ne olduğunu bildik bir, bir de bizim olanın kıymetini… İşte böyle arkadaş! Bir daha eğilmemek üzere çıktığımız sonsuz yolculuğumuzda durmadık hiç. O meçhul yarındaki, aydınlık çocukların susuzluğuyla kavrulduk. Peki yorulduk mu? Asla…

simon


KARALAMA FANZİN, CUMHURİYET BAYRAMIMIZI KUTLAR!!!


NEDEN EKİM ŞAİRİ? ‘Yeni topluyorduk bahçede olgunlaşan elmaları ve senin doğum haberin geldi’ diye başlıyor yıllar sonra bulduğum adıma yazılan günlük.Dediği gibi de ekim ayının ortasında bir elma hasadında gözlerimi açmışım dünyaya. Belki bu yüzdendir olgun elmanın kokusuna büyük hayranlık duyarım bir başka gelir burnuma.Kimseye tarif edemem bu yüzden ekim oluşumu ya da anlamak zor gelir onlara. Aslın da bu ismi bulmamın sebebi buğulu bir anıdan kaynaklanır. Saçları üç numaraya vurulmuş bir çocuk gelir gözlerimin önüne ekim ayında. Zaten o çocuğa imrendiğim kadar kimseye imrenemedim o sevimli hali yüzünden.Gülüşü Ekimde alaycı bir tavırla arada bizi ısıtan güneş gibiydi.Yaşıtlarına göre biraz çelimsiz oluşu ilkokula geç başlamasına sebep oldu.Hala üzerindeki beceriksizliği o zamanda gayet sempatikti.İlkokul öğretmenleri dönüşümlü olarak çözülen ayakkabı bağcıklarını bağlardı.İlkokuldan kalan o güzel yılları hatırlatan bir yanık izi hala sol elinin dışında duruyor hatırladığım kadarıyla.Mizacının büyük bir kısmı bu ilkokul sıralarında şekillendi.Aşkı anlatmayı Ekim ayında tanıdığı ilkokul aşkıyla öğrendi.Herkesten gizlediğini sandığı ama avaz avaz her yerde de anlatmaktan kaçınmadığı...Aileyi anlatmayı öğrendi güler yüzlü,sıcak ve bir o kadar da neşeli bir anneden.Sonra babasından öğrendi hayat karşısında nasıl sert ve sağlam durması gerektiğini.Nasıl insanların dayanağı olacağını öğretti o yaşlarda en büyük kahramanı olan adam.Doğduğu günden beri en iyi arkadaşı küçük kardeşi oldu.Kendinden sonra gelen bu çocuk korumak için kavga ettiği ilk insan oldu.Çocukluğunun büyük kısmı astım krizleriyle geçti.Kaskatı kesilen bedenin başında ağlayanları hayal meyal anlattığı olur hala.Belki de ölümü anlatışındaki ustalık bundan ötürüdür.Bu çocukluk anısı ölümün ne kadar da insanla kol kola yürüdüğünü öğretti ona.Güzel insanlar tanıdı hepsi de iyi çocuklardı ama sayıları da epeyce fazlaydı.Geçtikçe bu başka insan öykülerinin içinden bencilliğini aştı ve başkalarının öykülerini döktü kafiyeye. Engeller de epeyce çok oldu hayatında bu yüzden karamsarlıkla örtülü hırsı hiç ayırmadı kendinden.Çünkü mücadele onun için birçok olgunun tek ismiydi.Anılarını doldurduğu maceraları da bol oldu. Siz dinlerken bazen dudaklarınızı ısırdınız bazen güldünüz yada yadırgadınız. Ama büyük korkuları olan bu kimi ne göre korkunç adam hep biraz farklıydı. Bir yere ait olamadı hiçbir zaman yada birilerine hep ulaşması gereken bir yerler yada birileri olduğu için.Ben dahil kimse de tanıyamadı Ekimi sevdim sadece onun sayesinde.Ekimi öğretti bana hala da şaşırtıyor.Kış ve yazın arasında kalıp da böyle güzel olmayı her geçen gün biraz daha sevdiriyor bana.Onu da Ekim i de çok seviyorum işte bu yüzden adım

ekimşairi


DEĞİŞMEK Belki de en aciz olduğumuz konulardan biridir düşüncelerimizi yazmak.Yoksa yaza yaza mı düşüncelerimiz oluşuyor belki evet ve belki de hayır ama daha önemlisi en çok düşündüğümüz şeyi, daha doğrusu düşünmemiz gereken şeyi ve düşlediğimiz şeyleri daha mı az yazar olduk. Belki de sorun budur en iyi şekilde yazılmasını istediğimiz şeyleri en iyi zamana bırakıyoruz ve daha iyi bir zamanın geleceği kesin iken( çünkü her zaman daha iyi vardır) beklemeyi tercih ediyoruz en çok önemsediğimiz düşünceyi beynimizin içine hapsedip gelişmesini ilk olarak ve sonra yeni düşüncelere yelken açmamızı engelliyoruz. Akıp giden zaman içinde bir akıntıya kapılmış sürükleniyoruz evet yardım gelmeyecek biliyoruz ama yine de bağırıyoruz.Her geçen an sahip olduklarımıza biraz daha sıkı tutunuyoruz belki korkudan belki yokluktan.Ama zaman kaynağı belli olmayan bir nehir misali durmaksızın akıyor, bizleri bir yerlere sürüklüyor .. Bir unsur, belki de daha iyi bir unsur olmak için çırpına durulalım peki olmak istediğimiz <gerçekten> olmak istediğimiz mi? Sorusu aklımızdan çıkmazken;uğruna çabaladığımız amaç bizim mi yoksa sığındığımız bir sığınaktan mı ibaret? Tıpkı nehir akarken çalılara takılan bir şey gibi ; gerçekten istediği için mi orada duruyor yoksa istemeden de olsa bir şeylerin parçası mı oluvermiş belki farklı olsaydı(ya da farklı bir yerden gelseydi) orada hiç takılmayacaktı.Ama nasıl olduğuna, nereden geldiğine kendi karar vermemiş ki.Buna rağmen elinde olan bir şey var en azından ki o da bundan sonraki hayatını, en azından gitmek istediği yönü belirleyebilecek. O da şudur ki ne olursa olsun, nereden gelirse gelsin ya olduğu gibi kalmaya çalışacak yani sahip olduklarına her geçen gün biraz daha <sarılması> gerekecek ya da yok olmayı göze alarak değişecek belki gelişecek yani sahip olduğu şeyler(mental)biraz daha artacak. Ama bu süreç gerçekleşirken bilinçli bir katılım zaruri. Demen o ki sen değişmek istemesen bile etraf (ındakiler) değişiyor ve böylelikle sen istemesen de sana biçilen rol değişiyor yapman gereken yeni rol seçmek geçmişinin arkasında isen değişmenin sakıncası yok, olmamalı.Olay bu>>istediğin gibi değişmek.

sanrı


BİR EDİP ...üç sayfalık yaşanmışlıklarını, üç yüz sayfaya kazıyan laf işçisi edipler gibi, pek halide bir eda ile, yeni duyduğu "ateşten gömlek" tabirini çok beğenmiş olacak ki bizim yenge, "aa ben bu kelimeyi sevdim, bunu cümlelerimde kullanayım!" demek istemişti... sahiden, kelimeleri cümle içinde kurabilmekten öte nedir çağdaş edip dedikleri? bir diğeriyle alakasız, sıralı, doludizgin cümlelerle yazılmış nesirler var yıllar yılı! insan vardır, bir yansıma sesin tedaileriyle emekler, insan vardır, bir kelimeyle yürür, insan vardır, bir cümleyle koşar, ve yine insan vardır, bir denemeyle kanatlanır, uçar... yansımanın etkisi ile denemenin cazibesi arasında kurulmuş bir merhale ağ da vardır. Ama, bilmek gerekir ki; emirlerin, değişmez gerçeklerin karşısında ters dönüp sürünmüş ve kendini duygular çöplüğünde eşelenmeğe sürümüş lafazan serserilerin de bir örümcek titizliğinde ördükleri dahiyane bir ağları olmayacaktır. Bu yüzden bilerek yüzleşmek ve ilerlemek lazımdır. düşün bir dil ne kadar ağır olabilir ki! lügatlik düğüm gibiyken..

hele ki çoğu edip, bir

ona bile tenezzülden aciz ben! nasıl anlar, nasıl yaşar ve yaşatırım bir şeyler... yine düşün! laf vardır, Anladığında göreceğin, gerçekten anladığın bir tümceyi değil, acziyetinden, bir yargıyı dahi taşıyamadığını!

gaws


BİR PEYMANE Anlatılması zor bir tutku bu aslında Düşünürken dahi titrer dudaklarım Böylesine genç bir kadın hem de bu bakışlarla Bir genç adamın felekati olabilir tek dokunuşuyla Delirdiğimi düşünüyorsunuz biliyorum Ben de sizden farklı değilim ürperiyorum onunla Ama kaçılması öylesine güç ki öylesine büyüleyici Tek bir vasiyetim kalacak size eğer kıymetim varsa Anlatacağım öykülerin içinden bulun onu hırsla Ve gözlerinin içine bakıp öfkeyle şunu söyleyin ‘Evet sen! Neler yaptın bu genç adama ?’

ekimşairi


KOCA BEBEKLER

Yalnızlık sararken tüm bedeninizi, Küçüldükçe elleriniz, daha da büyüyor asaletiniz… Ve bir insan daha doğuyor, tüm döllenmişlerin arasından doğum sancılarıyla… Atıp gücün temelini, bilgeliğe yükselerek düşüyor…

frida


YAZMAK

Gölgeler vuruyor ışığıma, Kristaller yalan mı söylüyor? Yeryüzü kabarıyor düşlerime, Anneler gelin gidiyor… Soyut şeyler dökülüyor ellerden, Nurum şaha kalkıyor… Yaldızlarımı yaşıyorum, Ruhumdan şarap akıyor…

frida


OKUMAYA DAİR Günlerden bir ekim çarşambasıydı. Devletli bir şovmenin, -- bir şavkımada anlayacağımı zannederek olmalı ki -- duvara yansıttığı bir e-kitaptan, kendisinin dahi bir okumada bir şeyler anladığından şüphe etmekte hiç tereddüt etmediğim, bir gavur dilinde bir şeyler okumaya çalıştığı, başıboş serserilerinse kah cep telefonlarından oyunlar açtığı, kah laflaştığı kah akşamdan kalma uyku borcunu karşıladığı uzun mu uzun bir kasvetli mekanik dersi daha neyse ki bitmişti. Ohh be! Sınıftan koşar adımlarla kütüphaneye doğru gidiyordum ki; Arkadaşlarımdan biri söylendi: ‚naapıyon? Hayırdır, nereye böyle ivedi ?‛ Alelacele cevapladım: -- Kütüphaneye gidiyorum birkaç kitap bakacağım. Arkadaş, sanal uzamda, kendimce yazdığım notlarımı okuyor olsa gerek ki ;‛ ulan senin şu internet yazılarından, vallahi bir şey anlamıyorum. Kendi kendine öyle mütemadi konuşup duruyorsun‛… bir de kendi kendine yorum yapman yok mu, bitiriyor beni? Dedi. Söyleyecek tek kelamlık söz dahi bulamadım. Başımda ağır bir yük varmışçasına aşağı yukarı bir ‚napalım‛ işareti çaktım. Sonra, hemencik sohbeti kendi menfaatime çevirip, yahu arkadaş şu boşgezerler fakültesinde, ‚entel‛diye gammazlanan bir hoca varmış. Tanıyor musun? Dedim. Tanırım dedi. -‛ Çok entelektüel bir adam. Yani harika bir adam‛ dedi. ve ekledi: ‚biz üç beş arkadaş onunla görüşüyoruz. Bize kitaplar okutturuyor, yazar önerilerinde bulunuyor, reyisçe çalışmalar yapıyoruz‛ dedi. İnsanların birbirlerine kitap tavsiyesinde bulunması ya rab, ne güzel bir şeydi… Arkadaşa, tereddütsüz, o toplantılara ben de gelebilir miyim? Dedim. arkadaş, biz milliyetçiyiz oğlum dedi ve sen ortalık malısın der gibi bir şeyler geveledi. Bende milliyetçiyim dedim. Arkadaşın milliyetçilikten ne kastettiğini anlama çabasıyla tabi. Din milliyetçisi olabilirdi çünkü. Kültür, ırk, renk…her neyse, kaçtım bir şekilde! Sonra ağır adımlarla, hafif bir düşünce rüzgarının da yoldaşlığıyla kütüphane yolunu tuttum. Her zamanki gibi, şakirt ramazan abi, ve şevkat perisi Gülseren hanıma bir merhaba selamı verip, doğruca binanın en üst katına, yaşarken kıymet görmemiş çatlak adamlar rafına bir solukta atıverdim kendimi. Sonra öylece kendi halimde birşeyler araştırırken.. aniden, tipsiz, kılıksız ezik tipli bir çocuk yanıma kadar geldi ve: -- ‚abi hangi bölüm‛ dedi. Çömez bir çocuktu belliydi. En alt raftaki kitapları adeta sürünerek, secde eder gibi kurcaladığımı görmüş ve çok okur, kitap bağımlısı biri olduğumu zannetmiş olcak ki: Titrek, kısık, silik bir sesle: --abi, kitap, ne önerirsin dedi? Haydaa! Kütüphane kitap dolu, ‚ellerinde tuttuklarından bile başlayabilirsin bire çocuk, yeri get ‛ diyesim geldi. Diyemedim. ‚Ulan‛ dedim, kendi kendime: ruhunu şad ettiğim filozofilerden birisi olmasın bu kerata! . nutkumum tutulacağı tuttu adeta ve sustum… Ne diyebilirdim ki bu allağan çömezine! Ama durr! ---bolluğun içinde yokluğu çekebilirdi insan. Onca yığın arasında bir tanesini seçemeyebilir öylece eğlenebilir, hercai kalabilirdi. Ne diyebilirdim ki? Bölümünle ilgili kitaplar okuyabilirsin desem, çevremden biliyorum herkes sıkılıyor, sebat etmiyor.. Edebiyat mı okuyacaksın? Felsefe mi? Psikoloji, siyaset… Kişi mi istiyorsun öğrenecek, olay, düşünce eserleri hangisi? Sonra, şu kitabın şu yayınevini oku mu demeliydim. Hayır. Bence, bencilce, çeviri eserleri sona bırak mı diyecektim? Bu da hayır. Anladım ki, bu çocuğun doğuştan nişanlı bir milliyeti yoktu, ana, babasından telkin, bir olmalık şahsiyeti de yoktu. Biraz saffetti. Doğru! Ama sınırı yoktu. Bir ‚oldum olum‛ çıkmazı yaşadığı her halinden belliydi... Ya çok zalim ya da çok masum biri olmalıyım ki; önce bütün insanlara, her yaşlarında sorulması gerektiğini düşündüğüm bir soru geldi aklıma... Büyüyünce ne olacan oğlum sen? Tacir mi? Oku o zaman: ekonomi ,siyaset, modacılık, belagat…; aydın mı? Bil o zaman; din, doktrin, tarih, hukuk, siyaset…


entelektüel mi? Düşün o zaman; ten, tin, töz; zaman, mekan, uzam; etik, estetik, hak, eşitlik, diyalektik… ama nasıl olduysa, bu soruyu soramadım. ‚Bilmiyorum‛ dedim kitap sorusuna. Sadece; ‚bilmiyorum‛. Bir hayıflanmam var atakalan: keşke en azından sorabilseydim, biraz kibar,efendi dahiyane öğretici bir eda ile! --niçin okuyacaksın lan züppe, karşındakini susturmak için mi, haa ulan eşşek, söyle, yoksa bilgiçlik satmak için mi? Eşşoğlu eşek! ben biliyom her okuduğuna körükörüne inanacan ? Seni it oğlu it! yada kim bilir, belki de vaizlerine konu bulmak için pezevenk, şerefsiz,

okuyacan?

züppe!

herneyse… O günün akşamında şükrettim: iyi ki de yanıtlayamadım o kardeşi diye. Bir yazara, bir aydına, samimi bir eleştiriciye ne kadar ihtiyaç duyduğumu bile bile..ne olduğunu bilmeden, ne olacağına karışmayacaktım insanların…teşekkürler olsun rabbime!

gaws


MEMLEKET DEDİĞİN Memleket dediğin güzel kardeşim çamurlu yoldur aslında Kirlenir ayaklarında pabuçlarını silen yine memleket olur Memleket dediğin öyle pahalı parfüm kokmaz aslında Leylak yasemine karışır sonra iğde kokuları sarılır onlara Memleket dediğin salonlar da çalınan valsler de değildir aslında Bir köy odasında toplanır aşıklar saz söz veyahut atışmalarla Memleket dediğin rant kavgası da değildir üç beş kuruş uğruna Mahalle maçlarında yaptığımız ve abilerimizin ayırdığı boğuşmalardır Memleket dediğin yüksek topukluların ezdiği şehvetler değildir aslında Bir genç aşığın yazdığı belki küçük bir dörtlüğün kendisidir güzel kardeşim...

ekimşairi


FARKLI İNSAN, MECBURİ YALNIZLIK Varlığını başka bir varlığa bağlamadan yaşamını sürdürebilmektir yalnızlık ve bu yalnızlığa mani olan herkes hırsızdır aslında. Zamanı, kaderi, umutları, düşünceleri gasp edilir bir şekilde ve geriye küskün, yaşama sevincini kaybetmiş bir bireyden başka bir şey kalmaz. İnsanlar çoğunluktan farklı konuşmaya başladığında, hatta aynı düşüncede olduğunu sandığı azınlıkla bile konuşurken alışılmışın dışına çıktığında yakınları ondan uzaklaşmaya başlar. Önce damla damla olur bu kopuş, ardından çevredeki herkesi alıp götüren dalgalara dönüşür. Onlar giderken uzaklara kişiye düşense gidenlerin ardından bakakalmaktır. Tek suçu kalıpları yıkmaya çalışmak, ortaya yeni bir şeyler koymaya çalışmaktır ve elinde kalan tek şey yalnızlıktır. Farklı yaşamak ister insanoğlu. Herkes bir köle misali hayatın emirlerini yerine getirirken biri çıkar ve başkaldırır yaşadığı tutsaklığa. Yaşadığı dünyada dayatılan doğruların yanlış olduğunu insanların yüzüne vura vura ilerler, yürür hedefine. Her adımda prangalarını kırmaya yaklaşırken bu özgürlük düşkünü köle, yalnızdır bu yolda. Zincirlerinden kurtulmadan kimse yanaşmaz yanına, kimse katılmaz bu isyana. Yalnızdır her başkaldıran gibi. Çünkü korkak bir hayvandır insanoğlu, sahibinin sözünden çıkmak istemez. Aydınlanıp müphem bir karanlıkta birleşerek karanlığın kalbine güneş gibi doğmaktansa, boş yakarışlarla bir sinek gibi ışık aramayı tercih eder. Birikimleri sonucu yarattığı ilkeleri vardır bazı insanların. Ama bireyi yalnızlığa hapsetmek isteyen kokuşmuş beyinler çiğnemeye çalışırlar bu ilkeleri. Her seferinde insanın daha çok üstüne gelerek hayattan soğuturlar. Uzun yıllarda oluşan bu ilkeleri terk edemeyen insanoğlu çevresini terk etmeye başlar kısa sürede. Yine yalnızlığa mecburdur bu farklı insan. Farklı düşünmenin, farklı yaşamanın, ilkeli olmanın, başkaldırmanın kaçınılmaz sonucudur yalnızlık. Yozlaşmış medeniyetin putlarını sert vuruşlarla her seferinde daha küçük parçalara ayırsa da insanoğlu yanında

neo


AH ŞU TEYZELER Otogara ne zaman gitsem, o otobüse ne zaman binsem aynı şey oluyordu. Bu defa olmaz ümidiyle otobüsüme bindim. Kahretsin ki tek boş yer orasıydı. Teyze gülümseyerek baktı. Çaresiz gittim yanına oturdum. Hemen böreğini çıkardı: - Kızımın yanına gidiyorum yavrum. Börek taze olsun diye sabah erkenden uyandım yaptım …(durmadan konuşarak geçen 5-10 dakikadan sonra) Sahi sen öğrenci misin? Mümkün olduğunca az konuşmaya ve kısa cevaplar vermeye çalışarak - Evet teyze. - Ayy özlemişsindir bu yemekleri. - Öyle öyle. Sonrasında nerelisin ile başlayan ve ardı arkası kesilmeyen sorular… Bir ara kendinden bahsetmeye devam edince sevindiğimi fark ettim. En azından cevap vermekten kurtulmuşum. Ne yazık ki bu durum uzun sürmedi ve tekrar: - En büyük çocuksun değil mi? Belli zaten böyle bir ağırlığın var. -Evet teyze. -Benim de en büyük kızım böyle. Gerçi evlendi o. Kocası da iyi. … … Kaç kardeşsiniz? -Üç. -Yaa. Oğlumun da bir çocuğu var ben bir torun daha istiyorum ama… … Konuşurken gözümün içine bakıyor. Değil uyumama, uyuyor numarası yapmama fırsat verecek bir saniye bile gözünü ayırmıyordu. Anlamıştım. Üç saat kırk beş dakika boyunca susmayacaktı. -Ah be teyzem sözleşmiş gibi beni buluyorsunuz. Müsaade edersen sadece biraz uyumak istiyorum. Demedim, diyemedim.

bezzaka


KALBİMİN SEVDİĞİ KADIN Yalnızca birkaç saat evvel işte şuracıkta, baktığım her an sadelik ve inceliğin en arı timsâlini görür gibi olduğum o güzel kadın oturuyordu.Her zaman sigara dumanı, kasvet ve gafletle dolu odam bana ilk kez böylesine yaşanılası böylesine çekici geldi.Parmakları bir süre kitaplıkta gezinmişti ve eserler şimdi bir başka gülümsüyor.O lepiska saçlarından süzülen buğu, o tatlı gülüş, o hoş koku odadan gitmesin diye pencereyi açmağa korkuyorum.Şu çay bardağını o minicik eliyle ne de nârin tutuyordu.Tam da bu taraftan yürümüştü, cici ayak izlerini sisli bir deryâdan görür gibiyim. Kırık bir ay ışığıyla şavkıyan gece camın aralığından odaya süzülüyordu.Bu küçük ışık huzmesi o tatlı çehreyi daha mı güzel gösteriyordu? Yapmak istediği şeylerden, gitmek istediği yerlerden bahsedip dururken bu seyir hiç bitmesin istedim.Her hareketi, her tavrı muzip bir çocuk tatlılığında öylesine neşeli öylesine sevimli geliyordu ki kollarını, yanaklarını sıkmak istiyordum.Ne vakit tutulmuş kalmıştı kalbim bu safderun kalbe? Yavaşça üst rafa, güvertesinde rüyâlarımı biriktirdiğim gemi maketine uzandı. Ve döküldü düşlerim kalbimin sevdiği kadının ellerinden.Bir soru sorar gibi her biri, ürkekçe vedalaştı gözlerimle. İyi ki komodinin alt tarafına bakmadı.Yoksa yine yalan söylemek zorunda kalacaktım.Uykusuz, kalbimin durduğu hissine, zihnimin donduğu izlenimine kapıldığım günler, gecelerce ona yazdığım fakat hiç vermediğim aşk mektupları oradaydı. Acaba kaç dakika sonra gidecekti? Sahi ne olurdu ki şimdi zaman dursa?Ya da elektrikler kesilse falan.Neyse anı yaşamalı.Andır ki hiç bu kadar heyecanlı ve mutlu değildim. Hızına asla yetişemediğim zamanın bu puslu perdesine hayatımın en güzel sahnesi yansımıştı.Ve artık geriye bir defaya mahsus aldığım bu rolün tadını çıkarmak kalıyordu.Biliyordum ki o gidince kutuya kaldırılıp, çürümeğe mahkum edilen kukladan bir farkım kalmayacaktı...

şizoşems


AŞKLA KIMILDANMAK Senli rüyalarımla mutlu başlıyorsam güne, Neşeyle gülümsüyorsam çevremdeki herkese, bakkala, manava, kasaba gülerek selam veriyorsam, adına şarkılar söyleyip dolaşıyorsam şehirde aylak aylak; düşünürüm ki daha bir güzel olur, uykularıma senli hayallerle dalmak... kimi zaman, denizlere dökülüyor dizelerim ve aşk şehirlerinin sahillerine vuruyor dalgalarla beraber. şiirlerimi kıyı kasabalarının genç aşıkları okuyup içleniyor, ve böylece herkes senden birazcık haberdar oluyor. kıvrım kıvrım saçların, gözlerine tül tül düşer, ve seni görünce en şirin papatyalar, güneşe yüzlerini mutlu dönerler. nefes alış-verişlerimin kağıt ve kalemle olduğu geceler imgeler dolar ciğerlerime yıldızlar gecenin dağdağasında bir yakın bir uzak, ve mücella çehreni düşündükçe daha derin anlam kazanır yaşamak Bir Aşk mı sarıyor beni? Şimdi daha manidar sevgiye yazılmış şarkılar. Artık daha iştahlı pencereme konan yusufçuklar. Havalar güzel, şarkılar güzel, şehir gezilesi... Gözlerinde, Sokak çocuklarının masum gülüşleri gizli... Akşam gözlü yar! Şimdi uzatırsan ellerini, hüznüme dokunduğun andır. Bu satırlarsa, utangaç sırlarımın firarıdır... Sen süsledin ya düşlerimi; Yeniden açtım hayata gözlerimi.. Hadi şimdi, beni AŞK'a da uyandır....

şizoşems


MEMLEKET Şehrimi yazmak istiyorum ben. Bir lastik topun peşinde koşturan çocukluğumu…

Çamsakızı kokulu öptüğüm, aşklarını ilk gençliğimin. Kendimden dahi sakladığım, ürkek ergenlik şiirlerimi.

Her sabah gözlerime vuran, sürrealist bir ressamın -Toroslar’a çizdiği- tablolarını. Ve doğurduğu Seyhan’ın nazlı bir bakire gibi kıvrılışını, ak çarşafa sarınmış gelin yatağında.

Regülatör üzerinde dünyalar arası yolculuklarımı… umutlarımı, kahkahalarımı…

Ellerim ceplerimde memleket türküleri ıslıklayarak dolaştığım, asfalt caddelerde turunç kokusunu. Ahmak ıslatanları, sonbaharda ansızın tutulduğum.


Bir şehri anlatmak istiyorum: Kalabalıklarında kendimi kaybedip, kendimi bulduğum…

Kök salıp bereketli ovalarına, -ayazına inat ihtiyar bir ağaç gibidimdik durduğum. Anız dumanıyla içimin dolduğu Ağustos vakitlerini. Ve derinden çektiğim ilk nefes sigaramı…

Çok şeyi, hem ne çok şeyi… anlatmak istiyorum. Bu şehre dair şiirler dolusu kelimeyi… Ki, bu şehir, beni şair ediyor…

simon


MEVSİM SEPYA Gün gelir, denize balıklama dalmadan önce onu ayak parmaklarımızla okşar, tanırız suyun, tuzun, güneşin ve balıkların karışımından oluşan bu şahane varlığı.Kimbilir belki küçük bir balığa selam da yollarız…Yunuslar çağırırız küçük denizimize okyanusların her bucağından… Gün gelir, boğulmayı, doğrulmayı, akmayı, coşmayı öğreniriz gözlerimizde.Sıcak bir dokunuşun buğusuyla yükselen ruhlarımızı seyre dalarız nefessiz…Onların muazzam danslarının şahitleri oluruz;

bedenlerimizden bağımsız, güçlü, asil…

Gün gelir adını ‘Aşk’ koyduğumuz, hiçbir tanımı doğrulanmayan bu kalıba sığmaya çalışmaktan yorulur, kurtuluruz…Kendi evrenlerimizi, kendi kavramlarımızı yaratırız...Zaman kavramını hiç ederiz belki…Mısralar keşfeder, yüreklerindeki perdeyi kaldıramamışlara söyleriz; ‚…Bir mısra gibi ağzınız Dillenmemiş, dinlenmemiş bakire aşklarda...‛

frida


HİŞT HİŞT! Keyifli geçen bir günün ardından, akşam vakti dönmüştüm evime. Eve girdiğim anda, yalnızlık başlamıştı, dünyadaki tüm insanlar yok olmuş da dünya yalnızca benim için dönüyormuş gibi hissettim, sanki sadece ben vardım şu anda. Bir şeyler yapacaktım, uğraşacaktım ve bunu başardığım zaman ertesi gün insanlar yeniden var olacaktı. Evet bu yaşamak demekti öyle değil mi? Bu sadece bana göre mi böyleydi, herkes mi bu şekilde kavramıştı yaşamanın ne demek olduğunu? Veya sadece yalnız insanlar mı böyle düşünürlerdi? Sonra ne saçmalıyorum der gibi durdum, tabii ki benim veya benim gibi olanlar için böyleydi anlam. Yalnız yaşamayan, yanında illa ki biri olan bir insan neden böyle düşünsün ki? İmkanı yok, çünkü yalnız değil o anda. Kafasını meşgul eden bir şeyler, yanındaki sayesinde illa ki var. Böyle benim gibi eve gelir gelmez her şeyi bırakıp düşünmeye başlamıyordur. Düşünmeyi görev edinmiyordur kendine. Kaygılardan bir süre de olsa arınmıştır, özlemlerini dindirmiştir belki bir süreliğine, tıpkı benim arkadaşlarımla birlikte olduğum vakitler gibi, şimdi onlar da öyledir işte. Ne yapmalıydı, kendi kendime edinmiştim ya bu görevi hep uyacaktım.. Her akşam gelip illa ki bir şeyler için kaygılanacaktım, sürekli bir şeyleri düşünecek, bir şeyleri özleyecektim yahut hayalini kuracaktım. Herhalde düşünmekten yorulmuş olacaktım ki, dikkatimi çeken bir şeyler aramaya başlamıştım odamın içerisinde.

Anlamsızca düşünmekten odamda olduğumu bile yeni fark etmiştim, ne tuhaf.

Bu anlamsızca düşünce dediklerim çok hızlı konuşan ve çok hızlı fikir değiştiren bir iç ses'e aitti. Bu iç ses beni oldukça yoruyordu, çok gevezeydi hiç susmuyordu. İşte ben eve geldiğim zaman kendimi tamamen iç ses'e bırakıyordum. Öylesine sıkılmıştım ki bu durumdan, artık durumu değiştirme vaktiydi. Onu susturmak gerekti , bu böyle devam edemezdi. Düşüncemi bir tek Sait Faik duymuş ki uzaklardan

yahut bilinçaltım beni Sait Faik'e yönlendirmiş olacaktı

bir 'hişt hişt' sesi işitmiş gibi olmuş, hemen kitaplarıma bakmıştım. Kimden

geldiğini ilk seferde bilmiştim ben,

kitaplardan geliyordu ses. Evet,

bulmuştum işte. O iç

ses'e üstün gelmenin en iyi yoluydu kitaplarım. Yaşamın anlamını değiştirecek kadar da etkiliydi. Kaygıları erteleyiciydi hem. Kaygıyla düşünülmüş şeyleri de değiştirmişti, düşünmeyi görev edinmeyi mesela. Artık görev değildi.

'Hişt hişt' sesi iyi ki vardı!

"Nereden gelirse gelsin dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, hayvandan, ottan, böcekten, çiçekten. Gelsin de nereden gelirse gelsin!.. Bir Hişt hişt sesi gelmedi mi fena. Geldikten sonra yaşasın çiçekler, böcekler, insanoğulları. "

kalyopi


Tüm zamirleri linç edip, tek bir eyleme sığıyor hayaller;

‘İSTEMEMEK!’…. Oysa;

‘SEVMEK’

Tüm Zamanların En Önemli Eylemidir !!!

frida


ŞAİR YOKSULLUĞU Heybemde, Güneşe, ışığı; güle, kırmızıyı… Tarif edecek kadar kelime yok ki sevgilim! Sana, aşkımı anlatabileyim…

simon


FRIEDRICH NIETZSCHE 15 Ekim 1844-…

“İddia ederim ki benim üstinsan dediğime, siz şeytan diyeceksiniz.”

İYİ Kİ DOĞDUN NIETZSCHE !!!

KARALAMA FANZİN 10. SAYI  

Kalemle kağıt arasındaki sürtüşmenin meşruiyetini kavradığından beri, acemi parmakların ilk eseridir: KARALAMA.

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you