Issuu on Google+


DÜŞÜNMEYECEKSİN simon DÖRTNALA SEVİŞMEK LAZIM Garip bir şey yok bunda genç! Sevişmek güzeldir. Yatakta, arka koltukta, ağaç altında,… Filmde, tabloda, şarkıda,… ‚İşte bu!‛ der Schop*, ‚Her şeyin gerçek özü ve nüvesi bu, varoluşun amacı ve hedefi.‛ Güçlü ile güzelin birleşmesi. Utanma genç bunda ayıp yok. Varlığında nasıl ki en ufak bir ayıp yoksa… İşte bunda da yok. Güzeldir sevişmek. Ama en çok edebiyatta güzeldir… Geline tek boynuzlusunu sevmesi için öğüt verir Sappho** asırlar ötesinden: ‚Git artık odana, Yatağına gir, Usulca sev, okşa erkeğini.‛ Yanakların kızarmasın, alışıksın bunları duymaya. Ne düğünler, ne gelinler ne kaynanalar, ne damatlar gördün sen. Ne bebeler - ki ağaç kovuğundan çıkmadılar hani-… İki cinsin ne münasebetidir O! Ki, O olmasa, ne münasebetleri kalır? Bir düşün! Bırak keşişler, sofular lanetlesin; bari sen yapma. Yücelt güzel olanı, yücelt! Çünkü ahlakçılığa soyunmamalı bir şair asla. Kalemiyle soymalı bir bedeni, mürekkebine boyamalı tüm gerçekliklerini dünyanın ve güzel olanın. Ne varsa, onu işlemeli. Ve tutsak edilmez ya da sadece ölmez insan eti. Sevişir de… Mesela ne demeli şu cevval, Çinli bacıya***. Bak, oku neler akıtmış azgın kaleminden: ‚Dudaklarının İçine aldın lotus tomurcuğumu Ve oynadın dişilik organımla Denedik bir parçasını Büyülü gergedan boynuzunun Ve uyuyamadık bütün gece boyunca.‛ Bizim kitabımızda yazmaz mı bu genç? Yok mudur adetimizde, ananemizde, örfümüzde, ‘biz’ de? Hep çiçek, böcek, dağ, deniz,… midir? Ya da ağlak hafızların inlemeleri midir bir tek? Cevabı Karacaoğlan versin o zaman, bana ne hacet… ‚Ela gözlerini sevdiğim dilber, Göster cemalini görmeğe geldim. Şeftalini derde derman dediler, Gerçek mi sevdiğim sormaya geldim.‛ Utanma genç, utanma! Hiç Cemal Süreya okumadın mı sen yoksa? Nasıl da tarifsiz uzatır bacakları dizeler boyu… Ve, ne memeler -parşömen gibi ak ve hokka kadar dolgun-. Kırmızı bir kuş, kırmızı bir at,… ‚Dörtnala sevişmek lazım.‛ Ve sen daha ‚Uyar mı edebiyata ‘Azıcık ucundan versen.’?‛ diyorsun… Ne yapsın sayın ablalar, abiler? Sorarım size: İlla Karac’oğlan, illa Cemal Süreya mı olmak lazım? Ucuz edebiyatçılar da sevişemez mi?

simon *Schop: Alman filozof Schopenhauer’e laubaliliğimden kaynaklı hitap ediş şeklim. **Sappho: Antik dönem Yunan kadın şair. Lezbiyen olduğu da iddia edilir… ***Huang O: 16.yy Çinli kadın şair.


RİVAYETTEN RİAYETE : YAŞAR ! Karalama’nın Mağaradakiler sayısında Bezzaka nın ‚Körlük‛adlı karalamasında bir serzenişti: ‛ Bazı insanların yapmayı en sevdiği şey küçümsemek, yerin dibine sokmak... Karşı düşünce mantıklı olsa dahi dinlemek değil midir, doğru olan?‛ Bu gün tesadüfen, televizyona baktım biraz. Sonra dalmışım, derken, oturdum. Dinleye kaldım. Bir tartışma programında: İçtepilerine yenik bir hoca: Y. Nuri, S. Meydan'a neredeyse söz hakkı tanımıyor, iki kelam laf ettirtmiyor herifceğize. Hafızasında biriktirdiklerinden, böyle güçlü tepilerini, dinlenme arzularını, zaif iradeleriyle bir nebze susturmanın, karşılamanın bir koşulu olabilir mi? Bilgi, ya da her neviden çeşidi! Sahibidir, yaşamaz! Bu:(Pilaton reyisin bilemediği)Tartışmayı seyrederken öyle çok yoğunlaştım ki, yanımdaki bir serseriyi --ne konuştuğunu dahi hatırlamıyorum-- dinliyormuş gibi yapıp, sonra da gürültüsüne tahammül edemeyince.. Alakasız bir yerde ‚he he!‛ diyerek, sözlerini kesip attım. Dinlemedim. Tefekkürümdür, bu ne çeşit bir sezgi! Sahibiyim, yaşayamıyorum! Benimkisi işte öylece aylak aylak, Yaşayan Nuri'nin irade zafiyetini görüp de, sezip de, o eksikliği yine de, tedavisini bildiğim halde, uğraşmadan bile bile istemek! Yaşar çaresizce; Ya yapılanı bilir, ya da yaratılana inanır! Yaşar, ne yaşayabilir, ne yaşayamaz! Bilgiçlik, ne yaşatır, ne yaşatmaz? Bilir yaşamaz, inanır yaşayamaz! Neyi mi? Kutsal olanı, yani körlüğü!

gaws


SİNEMAK Köyümü özlerim, çocukluğumu; köhne dünya beni modern bir mahkum edip de bu soğuk,acımasız betonlar arasına hapsettiğinden beri. O zamandan kalma, hayallerimle aldanmak düştü hayattan payıma ve sinemalara merak sardım. Öncesinde dans vardı, edebiyat, spor, kadın! Hayal kurmak güzeldir ama hayalperest olmamak lazım derdi, bir ağabeyim. Hapsedilen her mahkum ya da kafeslenen her masumun sığınağı, kaçamağı, kaytarışı değil midir, hayaller? Her hayal, bir şekilde saklanacağım.. kah içime çekeceğim bir eroin, kah içine gireceğim bir fuhuş… Bu günlerde tek bir pusamağım var, adı : Sinema Tüm kainat zulümleriyle, emir kurşunlarını yağdırırken üzerime birer birer, Oku! Hisset! Gör! Duy!… ve Ben, kaçamak bir isteğin özlemine pusarım sinemalar da, aldanışım olur… Hayat, ya emirlerden kaçmak, ya da isteklerinle oyalanmaksa, ne okuyabilir ki insan bir sinema da…Işık, oran, sayı, simgeler; ezgi, sayı; belagat, aşk, şehvet, gözyaşı… bana tüm ikilerini sunar neredeyse hayatın! Lumiere’ nin ışığı için, Edison’un kini kapatmalıyım. Tanrınınkinden kaçabildiğim bir yerde en güzeli görebilmek için! Ses için kendimi susturmalıyım önce, sonra çevremdekileri, ya da seçmeliyim, tüm yaratılmışların emrivaki seslerinden kaçtığım bir yeri… İlk on beş dakika filme bir şans tanırım. Hoşuma gitmezse üç beş nota, müzik, ilgimi çekmezse kıç kıça dizilmiş üç beş yüz tane resimden birazı, ya da kulak verilir bulursam dinleyeceğim ezgileri… Seyrederim, elim kolum, ayağım bağlı! Ya da bir pişmanlık alır beni, kahrımdan, isyanımdan, kırarım kendim ördüğüm zincirimi, ve kaçtığım ezgilere, ışığa dönmek isterim… Seyrederim, çünkü sonrasında Ne içtin diyecek birileri bulunur? Seyrederim, çünkü hayallerimin kadınını, yahut köşkünü ararım yapımcıların gözlerinde. Duymak istediğim sözleri ararım dillerinde.. Sinema,‛ Acı çeken adam heykeli, Laocoon gibidir.‛ Yığınlar nezdinde oyuncular,hareketi sınırlı kuklalar ilk göze çarpan parçalarıdır onun. Acıyı, isyanı…kısaca sanatı, yapımcılar kazır, donuk bir mermerin alnına... Senaristle, saklambaç oyunumuza bayılıyorum. Kurgunun sonunu tahmin etmeyi. Hollywood da adı duyulmuş hiçbir film nedense şaşırtmaz beni. Çünkü orada bir gizli özne olarak devlet de rol paylaşır. Ve ben saklambaç oynayamam. Sıkılmam, ama sevmem. Sinema güzeldir. Ama iyi değil. Evinde seyretmek ya da bantta seyredilmek güzeldir. Ama doğru değil. Doğru, her iki yerde, ama elde değil. Bazan, ‚Desert flower, The Pianist, Mandela,Malcolm, Gandhi seyrediyoruz, güzel de.. .Diyorum ya elde değil..

gaws


Kara Leke bir destan olsun ki kara kaplı kara kıtalarda filiz buğday olsun buğday pişip ekmek... kara yanaklar gülümsesin uyumadan önce ne sömürülmüş bir maden ocağında işçi... ne de kör teknoloji ile donanmış bir nefer gülsün çocuklar mavi gökyüzüne ve süzülse kara yanaklarından yaş kurumuş dizleri düşürse titreyip toprağa o gün modern dünyanızın yüzünde olsun balçıktan kara bir leke...

ekim şairi


YABANCI Orta yaşların sonuna gelmişti, yoruluyordu; dinlenmesi gerekti. Az ilerisindeki parkta kahverengi, yakın zamanlarda cilalandığı belli olan ve diğerlerine göre oldukça temiz görünen bankı gözüne kestirdi. Yorgun olmasına rağmen, adımlarını hızlandırarak gitti, kendisinin düşündüğü hiçbir şeyi başkasının elde etmesine tahammül edemezdi. Halka ait olan parkın basit bir bankını bile. Kimseye kaptırmadan hedefine ulaştı, oturup derince bir nefes aldı. Oturmuştu ya, yorgunluğu üstünü bastırdığı açlık ortaya çıkmıştı bu sefer. Yemek yemese, ufak bir şeyler atıştırsa geçecekti, biliyordu. Midesine bir şeyler girsin, bu his kaybolsundu, yeter de artardı ona. Oturduğu parkın karşılarında, yakın sayılabilecek bir yerde tam da aradığı yiyecekleri satan bir dükkan bulunuyordu. Açlık hissi ile kalkmış, gitmeye yeltenmişti ki aniden dönüp yerine oturdu. Suratını astı. — Aç kalırım daha iyi! Hiçbir şeye para vermek istemezdi. Zorunda olduğu şeyler hariç, onları da kendine lanet ederek yapardı. Sadece para değil, iyi olan hiçbir şeyi vermek istemezdi. Faydalanıp, faydalandırmamak; kısacası alıp vermemek onun temel düşüncesi haline gelmişti. Dünyaya küsmüştü çoktan. Çok çabalamıştı insanlar için, dünya için. Dünyayı daha yaşanır, daha iyi bir yer yapabilmek için çok fazla emek göstermişti. Fakat insanlar onu anlamamakla birlikte zarar vermeye de başlamışlardı. Dünya onun istediği şeyleri hiçbir zaman kabullenmiyor, onun önüne her gün daha fazla zorluklar seriyordu. Yılmak üzereydi. O zayıflarken, dünya öne geçmişti. Daha da yıpranmıştı, daha fazla mücadele veremezdi. Ah, insanlar yanında olsaydı, bir şekilde halledilirdi her şey. Umursayıp da kafa yorsalardı, zaten anlayacaklardı ona göre. Ama insanlar bunu bile yapmamıştı. Küsmekte haklıydı. Yılmıştı artık, vazgeçmişti. Ama asla vazgeçmesinin nedenlerini unutmayacaktı, asla affetmeyecekti de. Bir yabancı olacaktı artık. Öyle de yaptı. İnsanlar bunu hak ediyordu yalnızca. Saatlerce karşıdaki dükkana bakıp, inatla oturdu. Midesi iyice isyan etmeye başlamıştı ama duruyordu yine de. Karnının üzerine bastırıyordu. Gidip yiyebilirdi ama o zaman da kendini yok saymış olacaktı. Durdu, inatla bekledi. Beklediği için kendisi ile gurur duydu. İçinden insanlara söylenerek vakit geçirdi. Birden kötü hissetti kendini, sonra 'Lanet olsun, yenildim' diyerek yerinden kalktı. Kendine küfrederek karşı dükkanın yolunu tuttu. Önüne geldi, durdu. Tam istediklerini almış, parasını ödeyecekken elindekileri bir yere fırlattı, cama vurup bir iki küfür savurarak oradan uzaklaştı. Aç kalırdı, daha iyiydi.

kalyopi


ÖLÜ ÇOCUKLUĞUM Ölü bir çocukla kucağımda Bir başımayım betonlar arasında İçim kaynarken donuk gözlerim cam Cam incinir kırılır bilmez misiniz? Dağılır parçaları denizler kirlenir Öldü çocuk kollarımda gitti Bir çocuk ki içimde kirlendi Sormadınız, görmediniz, bilmediniz Benim ince sesli umutlarım vardı Kokum çok küçükken yakıldı Kanatları koparken melekler ağladı Çocukluğum kollarımda öldü benim Siyahlar içindeyken ben anlamadınız Masumiyetim bataklıklara saçıldı Ağlamadınız, cam gözlerim dağlandı Bugün yas tuttum kaldırımlarda Bir durak önce indim zehir pahasına Kaldırımlarda kucağımda çocukluğum Ağladım gözyaşları çehremi yaktı Yandı çehrem gülümsemeler hiç yakışmadı... ekim şairi


YENİ BİR ŞEY Eee sonra da bir şey olmadı tabi yani yeni bir şey olmadı. Eski şarkılar çalındı gelecek özlendi, geçmişe lanet edildi. Hiç kimsenin bugün hakkında diyecek tek sözü yoktu. Ne zaman fark edeceğiz bugünü yaşananları, yaşanamayanları… Neyse canım… Velhasıl sonra… Adam karşıya geçti çok susamıştı. Büfeden su biraz da atıştırmalık abur cubur aldı. Cadde ortasına doğru ağır adımlarla ilerledi. Kana kana su içmedi unutmuştu susuzluğunu annesine mızmızlanan çocuğa bakarken. Sonra birden bire bir araba uzun uzun kornaya bastı ve… Bir şey olmadı bütün arabalar sürekli gereksiz yere kornaya basıyormuş meğer. Çocuk mu? Annesinden haşlanmış darı istiyordu. Kokuyordu zaten <Yolun ortasında darı mı yapılır?> diyordu kadıncağız. Sonra bir şey olmadı tabi… Kadın <hadi oğlum otobüse geç kalacaz hem ben sana evde yaparım istediğin kadar yersin> dedi. Velhasıl korna sesleri falan filan derken yine kaldırımdaki çizgilere basmamaya çalışan bir çocuğun daha hayaller ülkesine yolculuğu başladı. Sonra birden hay aksi yine yeni bir şey olmadı... Karşıdan upuzun dalgalı saçları olan güzel bir kız geliyordu birden ayağı takılır gibi oldu. Çocukla göz göze geldiler. Sonra bir şey olmadı tabi yani yeni bir şey olmadı. Masallık bir durum yoktu ortada ya kız bir telaşla vitrindeki elbiselere yöneldi. Güzel olmayan kırmızı bile olmayan bir elbiseye aval aval baktı. Elbise o kadar inceydi ki vitrindeki mankenin bile bütün vücut hatları ortadaydı. Sonra mağazadan ellerinde poşetlerle iki yaşlı teyze çıktılar paytak adımlarla kalabalığa karıştılar. Velhasıl sonra yeni bir şey olmadı. Mankenin yüzündeki asıklığın bile anlatamayacağı donuklukta geçen hayatta yeni bir şey olmadı. Sonra mı? Sakallı bir amca geldi. Mankeni süzdü ve de başını eğip bir şeyler mırıldandı. Elindeki tespihi daha sık çeker oldu. Baya yaşlıydı zaten yürümekte zorlanıyordu velhasıl yanından arabalar akıp giderken birden lüks içi gözükmeyen siyah bir araba geçti hızlıca. Bizim ihtiyar amcada maşallah maşallah çekti galiba yüzü güldü birden. Eee sonra bir şey olmadı yani yeni bir şey olmadı olağan üstü bir durum yok yani.

sanrı


ÖFKEM Öfkeliyim ve biraz da ölü Saçlarımda çiğ var dudaklarım kuru Gözlerimi yakan anılar da fazlaca Neden demek için ne çok neden... Kimsem yok yalnızlık diz boyu Dizlerim de güç yok bir adım boyu Adımlar seyrek kalp atışlarım seyrek Gözlerime kızıl çok yakışıyor doğrusu. Yok yürüdüğüm yolun eğrisi doğrusu Doğru adımlar attık, yandık Küllerimin burnuma geliyor kokusu Nefes almak şimdi mi güzel? Birbiri ardına harcadığım bakışlar Bir o kadar fotoğraf israfı da var Bana en çok yakışan asık surat Öfkeyle karışık güzelsin hayat! Kısa sözlerle küfürlerim... Kendim söyleyip kendim dertlendiklerim Umudum, öfkem ve serseri dilim Bunları şaraba buladıkça güzelsin hayat...

ekim şairi


ÇÖL ÇİÇEĞİ Kadın doğuştan ahlaksızdır ve erkek sahip olduğu toprakları dileğince sürebilir! Kendimizle o kadar alakadarız ki, yeri geldiğinde kafamızı kaldırıp gökyüzüne bile bakamıyoruz çoğu zaman. Biz yalnız değiliz evet, ama bu yaşadığımız toplumu bir çember içine almıyor sadece. Yaşadığımız evren iyi ya da kötü bir sürü olaya gebe ve beklenen çocuklar sanıldığı kadar iyi yerlerde gözlerini açmıyorlar dünyaya. Ötekileştirdiğimiz insanlarda var bu dünyada. Kafamızı başka bir yöne çevirsek bile, istemesek bile onlarla birlikte nefes alıp vermeye mahkumuz. Bir kadın olarak, hemcinslerimin hatalarını ya da ezilmişliklerini, olabildiğince tarafsız belirttim her seferinde. Ama çözemediğim ve uzun yıllar da çözülebileceğini düşünmediğim bir olay var yüzüme bir tokat gibi çarpan: SÜNNET. Evet yanlış yazmadım ve yanlış okumadınız bahsettiğim konu kadınların maruz kaldığı sünnet. Yıllar önce yabancı bir arkadaşım bana sende sünnetli misin diye sorduğunda , ne saçmalıyor bu çocuk diye suratına bakmıştım ve aptal bir eda ile sünnetin sadece erkeklere yapıldığını açıklamıştım. Ta ki şans eseri izlediğim bir film benliğimi sarsana kadar habersiz olduğum bu olay, yüzyıllardır belli yaş aralığındaki kadın ve kız çocuklarına zorla uygulanıyor. Bu olayı dile getiren ve insanları bilgilendirmeye and içen ünlü top model Waris Dirie hala net bir sonuç alabilmiş değil. Aynı olay küçücük bir kız çocuğuyken kendi başına da gelmiş ve bunu tüm dünyaya duyurmak için , kariyerini hiçe sayıp başından geçen olayları bir dizi halinde belgesel yaptırmayı aklına koymuş . Ve takdire şayandır ki başarılı da olmuş. Afrika kökenli olan sünnet geleneği, kadının cinsel organının belirli bölgelerinin kesilip, hayvan derileri ile komple dikimini baz alıyor. Ve bu olay bir tören gibi aile fertlerince izleniyor ne narkoz, ne izin, ne de hijyen ortamı mümkün olmayan bu tören sonucu kanamalara dayanamayan sözde ‘zayıf’ olanlar eleniyor ve bir doğal seçilimmiş gibi güçlü kalanlar, ilerde düğün gecesi elinde bir bıçak olan kocalarının kabusu ile büyüyor.Çünkü kadınlar, ve kadınlar en başından ahlaksız! Havva yasak elmayı Adem’e uzattı ama meyvesini torunlarının toplayacağını hesaba katmadı. Sünnet şiddetine maruz kalan kız çocukları artık arınmış sayılıp yaşamına devam ediyor ama geçmeleri gereken bir engel daha var : Düğün gecesi. Eğer müstakbel kocaları, kendilerine hediye şekeri gibi paketlenip verilen eşlerinin, artık birbirine kaynamış olan genital bölgesini yanlış bir şekilde kesip açarsa çöl çiçekleri yine hayata gözlerini kapayacak. Ya da doğum sırasında. Kadına yapılan şiddetin bu denli uzun vadeli ve ızdırap vereni daha bulunur mu bilmem. Tek bildiğim yapılan onca kampanya, etkinlik ve bilgilendirmeye karşılık hala bu geleneğin sürüyor olması, çocuklarına sünnet yaptırmayı red eden bir ailede ise çocuğun aileden alınıp fahişelerin olduğu yere atıldığı. Gelin nefes alamadığımız zaman yakındığımız, ufacık dertlerimizle kendimizi boğduğumuz şu dünyamızda, kafamızı kaldırıp gökyüzünün altındaki diğer yerlere de bir bakalım belki küçük bir çöl çiçeği bizden yardım bekliyordur. Esenlikler.

dona


Kesmece Sen de ki bu asalet rokada da var terede de Hem de yanında rakı yokken bile Böyle üzerine limon filan sıkmamışken Tabak da ki değil, tarladaki halinde İçki sofrasında şiir yazman bilirsin beni Boş yere bakma bana sarhoş muşum gibi Kafam yerinde kahvaltıda yazıyorum bu şiiri Bak zeytinler bile kol kola girmiş raks ediyor Ama sen yalnız bıraktın beni Sende ki bu asalet diyorum Kavunda da var karpuzda da Pazar yerinde yaz sıcağında Kesmece mutluluklar saçıyorsun ulu orta Alan razı satan razı Bir ben miyim bu işe yabancı? Aha çok bilmişleri de bir gülümseme sardı Aman neyse sen bu sıcakta fazla bekleme

sanrı


BULUTSUZLUK ÖZLEMİ

Üretmeliyim… Üretmeliyim… Üretmeliyim… Beynim zonkluyor… Bulutsuzluk Özlemi, Nejat Yavaşoğulları, genç yaşta müziğe başlayarak üniversite yılları döneminde çeşitli gruplar ile çalışması neticesinde 1984 senesinde adını Mümtaz Soysal'ın bir makalesinin başlığından alarak Bulutsuzluk Özlemi'ni kurmuş ve 1986 yılında ilk albümünü çıkarmıştır… Sözlerimi geri alamam… Yazdığımı yeniden yazamam… Çaldığımı yeniden çalamam… Bir daha geri dönemem… Türkiye'nin ilk Türkçe sözlü alternatif rock yapan grubudur. Orada bir yer var ki o yer bizim yerimizdir… İz bıraksak geçerken bize yeter. Sen varsın ya her şey senden önce ve senden sonra… Tarzları, Rock'ın dışında, "Türkçe sözlü rock yapılabilir mi?" sorusuna karşı tepki olarak gelişmiş, batı kaynaklı rock melodi ve ritimleriyle Anadolu melodilerinin bütünleştirilmesinden oluşmuştur. Aç güzelim saçını savursun rüzgar… Aç güzelim saçını güneş parıldatsın… Aç güzelim saçını yağmur ıslatsın süzülsün damlalar tellerinden… Biliyorum seni saran çemberi… Biliyorum özgürlük emek ister…

Grup, şarkı sözlerinde özellikle sosyolojik, psikolojik, ekonomik ve politik konuları işlemiştir. Çelişkiler keskinleşsin diye… Böyle mi geçsin ömrüm Acil demokrasi. Acil… Acil… Acil… Türkiye'nin önde gelen rock grupları arasında yer almaktadır. Döneminin ilk ve erken örneklerinden biri olan Bulutsuzluk Özlemi, çoğunlukla söz ve müzikleri Nejat Yavaşoğulları'nın yönetiminde "protest müzik" yapmışlardır… Tepedeki çimenlikten seyrederek şu halimi küçülmüş ufacık olmuş insanların alemi bir buluta tutunup bir kuşun kanadına tutunmak vazgeçmek birdenbire her şeyden

Irak Savaşı sırasında Nejat Yavaşoğulları'nın gitarının üzerine "Savaşa Hayır" yazısını yazacak kadar hümanisttir. Ne yazık ki bir TV kanalı bu sansürlemeye kalmış fakat tepkiler üzerine geri adım atmak zorunda kalmıştır. Niye… Niye… Niye kanat takıp uçamadı deniz BULUTSUZLUK ÖZLEMİYLE… Kim verdi ekmek paramızı onlar mı? Onlar mı?

düzenleyen sanrı


BİR İSTASYON HİKAYESİ İstasyonun içindeki bir kolonun dibine bıraktı çantasını.Saçları sığıntı gibi yağan yağmurun altında nemlenmişti.Kimseyle göz göze gelmemek için cebinden çıkardığı son sigarayı başını eğerek yaktı.Göz bebekleri dumanla yandı ve melez bir of sesi çıktı adamdan.Belki dumandan yada işlediği suçun günahından nemlendi gözleri.Sahi nasıl olmuştu da buraya gelmişti?Bu son noktası mıydı her şeyin?Ceplerini sebepsiz yere karıştırdı.Bir şey bulmayı amaçlamıyordu.Ceplerinde bir fotoğraf ve ucu kırılmış bir kurşun kalemden fazlası yoktu.Zaten yanındaki çantanın içine tıkıştırdığı bir battaniyeydi.Sanki gittiği yerin soğuk olacağını bilir gibi. Bu kaçışın hikayesi bir kadınla başladı.Genç,masum ve zarif bir kadın.İncecik bilekleri vardı kadının.Sanki elma yaprakları bu bilekler yanında demir prangalar gibiydi.Bu genç kadın meleklerin kokusunu taşıyordu.Cennetten gelen aldatıcı bir koku...Adam kadını bir daktilo başında tanıdı.İlhamsızlıkla boğuştuğu günler içindeydi.Dünyadaki zevkler daha cazip gelir olmuştu.'Kalem ve kağıda mahkum değilim' diye kendini avutuyordu…Neden yazmak zorunda kalsındı ki.Satırların arasına kendini hapsetmeyecek kadar yaşamayı seviyordu.Peki ya şimdi bu kadın tanrısal bir işaret miydi?Günlerce uykularından ırak düşer olmuştu.Her gece pencereden kafasını dışarı çıkartır ardı ardına ciğerlerini zifte buladı.Kısık aralıklı öksürükleri arasına artık birer düş sığdırır olmuştu.Sanki kaldırımlara bile onun sesi KOKUYORDU.Bu şaşkınlığın geçmesi için kendine zaman tanıdı.Hem zaten zaman her şeyi daha önce unutturan yegane şey olmamış mıydı?Ne öleceğini bile bile tükettiği zehirler ne de içinde kaybolduğu kalabalık onu arındıramadı bu arzudan.Teslim oldu ve koştu... çok koştu.Hiç kimseye koşmadığı kadar koştu.Yoruldu bir köşede ve başını kaldırdı.Asla ona sahip olamayacağını gördü kadının gözlerinde.Kadının gözleri başka bir masalda kalmıştı.Başka bir hikayeye aitti.Başka bir adamın kollarında uyanmıştı.Başka bir adama sinmişti kokusu.İlk kez gözyaşının donduğunu hissetti.Artık bir çift cam küreydi adamın gözleri.NEDEN?Tek dediği bu oldu.Sebep yoktu. Tüm yazdıklarını bir eski sobaya doldurdu.Yaşadığının kanıtı olan tüm sayfalara artık veda etmişti.Harflerin çığlıkları siyah bir duman oldu tüm odayı kapladı.Tüm hayalleri artık siyah bir dumanla kaplıydı.Bir çanta bir kalem ve bir fotoğraftı geriye kalan ona ait dünyada.Kapıyı geri dönecek gibi kilitledi.Geri dönüp yeniden doğmayı oysa öyle çok istiyordu ki.Soğuk akşamda en az akşam kadar soğuk kaldırımlara ayak sesleri doldu.Ayakları istasyonu kendiliğinden buldu.Ve işte buradaydı.Trenin önce sesi geldi.Sonra bir adamın hikayesi demir yığını altında bitti.

ekim şairi


Düş içinde Düş Hayalet ruhlar şehrinde, bir garip ela gözlü kız Kalabalıklar demetinde tek karanfil Hüzünlendi bir aksam üstü Bir dolu hayal sürükledi dağlar ötesinden Ve bir dolu hasret uğurladı buğulu camlardan... Bir ince keman sesi, sevda boğazında yanmış bir acı türkü Kirpiklerini kurutmayan bir ince nem Yaşanmışlıklarına ve yasayamadıklarına intizari Kini dostlukları sevdaları ağlatmış yolları vardı artık Sevdi, çok sevdi ela gözlü kız Herkesten çok gurbetten acı Vatan gibi, toprak gibi ama bir başına Göğüs kafesini yırtan bir kasırga Kabuslar içinde düş Her zerresini yakan bir zehir gibi Bir başına ama destanlar gibi sevdi...

medcezir


BANYO Su! Serpil damarlarıma saydam tınılarınla… Huzurunu dök yosun tarlalarıma… Göz bebeklerimden süzül, dökül avuçlarıma… Yedi cihandan gönlüme taşınmış sızıları topla, Götür ser dağlarımın altındaki altın ocaklarına… Koca bir kayada otururum belki sonra, Sen akıt, alnım yüzüne yükselirken, şelale saçlarını omuzlarımdan aşağıya… Bir hiddetle coş, Dondur kara dünyayı da ılık ılık seril renk cümbüşü, sır hanıma… Kaygan turuncu balıkların gezinsin ayaklarımda, Bir ceylan yavrusunun tatlı dilini getir yara kabuklarıma… Göğün beyaz böcekleri tanrıdan çaldıkları ipeklerle kaplarken çıplak bedenimi, Toz pembe gül yapraklarına taşı beni teninin berraklığında…

frida


SİZDEN GELENLER

Uzun yol aşkları şehirler arası otobüsün son molasında sıkışır zaman zaman bir yörüngedir bizi dünyadan çıkaran ellerin kor alev, gözlerin yangın yeri bir bakışın yaralar hapseder bana beni sen ki şiirlerin yitik dizesi ilk kitaptaki ilk anlam arayışı boş ver dünya boş biz ufka bakalım elbet bulacaktır bizi robinson'un gemisi simitten çok gökyüzüne aşıktır martı ve uçmak kanatsız büyük risk ama gerekli belki de sana yokum ama tüme varım sensiz gecelerin hesabını tanrı vermeli

Utku Fırat Özçelik


İNSAN Bin tilki kafamda, içimdeki bin kurttan besleniyor. Düşünmekten başıma ağrı giriyor. İnsanlar ne tuhaf. Anlayış isteyen, saygı bekleyen çok. Yazarken öfkeli değilim bu kez çocuğunu döven ebeveyne, eşini döven –hatta öldüren- adama, para için birbirlerini vuran kardeşlere, bir it için dalaşan iki kadına… Hepsine saygı gerek ya! Ahh midem hakkındır ama bari sen bulanma.

bezzaka


KARALAMA FANZİN 12. SAYI