Issuu on Google+


“Başlığa gerek var mı?” sorusu kafamı meşgul ededursun, ben size bir şeyler anlatacağım. İşimiz bu zaten değil mi? Değil amına koyum! İş değil bu, meslek değil yazarlık, zaten öyle sikim bir şey yok. “yazarlık” diye uydurulmuş bir unvan var, önüne gelenin yakasına, paçasına takılıyor. Her neyse, siktir edin onları. İçimizde kabaran kelimeleri, kâğıtlara sıçıp rahatlamak bizim derdimiz. Bir ses çıkarmak. Hiçliğimizle alıp veremediklerimizi kâğıtlara dökmek derdimiz. Herhangi bir çıkar amacında değiliz. Sadece sesimizi çıkartmak istiyoruz. Karanlığa gömülmekten yorulduk! Yazarlarımız bazen rumuzlarını, bazen gerçek adlarını kullanacaklardır. Bunların bir önemi varsa da umurumuzda değil. Canımız nasıl istiyorsa, öyle davranacağız. İki-üç yıl oldu kelimelerle tanışalı. O gün yaşadığımı fark ettim. Başka bir gezegendeydim. Diğer insanlardan uzaklaşabildiğimi gördüm. Ve yazmaya devam ettim. Çünkü intihar etmemek için tek yol buydu. Yeri gelecek güncel olaylara değineceğiz, yeri gelecek kendi iç dünyamızı burasıyla paylaşacağız. Ama her şeyi kendi isteğimiz yönünde, herhangi bir kurum, kuruluş vs saçmalık iradesinde olmadan yapacağız. En önemlisi; kim haklıysa ondan yana olmaya çalışacağız! Bu kağıt parçalarının bir faydası olmadığı için, istediğiniz yerde dağıtabilirsiniz. Bize haber vermeniz, bilgilendirmeniz iyi olur. İzin almak değil, “Ben şuraya şuraya dağıtıyorum lan.” Diye mesaj atsanız yeterlidir. İzin verme yetkisi gibi bir şey söz konusu olamaz. Önemli olan tek husus, yazarlarımızdan istediğiniz kadar alıntı yapabilirsiniz, ancak alıntı olduğunu yazarın rumuzu ya da neyi varsa onunla belirterek yapmanız, sizin karakterinizin kalitesini belirler.

En iyilerimizin sonu genellikle kendi ellerinden olur

Bukowski Bana aşkını getir’den


Soner Üçkuşoğlu – SER-KAN’dan

“Gir,” dedi “burası senin odan.” Tereddüt ettim önce, sonra adımlarımı atmaya başladım. Kapıyı geçtim ve içerideki harika odayı daha yakından gördüm. O kadar yakındım ki içindeydim! Dört duvarlı bir hücreden çıkarılmış, duvarlarının içinde bir ülkenin bütün zenginlikleri olan bir odaya koyulmuştum. O kadar iyiydi ki her şey, bu iyilik boğazıma takılıp, beni öldürebilirdi. Bir açıklama yapmalarını bekliyordum. Dışarıdaki arabadan tutun da bu odaya kadar, bir açıklama bekliyordum. Her şeyin bir açıklaması olmalıydı. Bu yeni hayatım mıydı? Belki kandırıyorlardı, benim için bir ölüm hazırlığındaydılar. İyi bir şekilde ölmemin tek yolunu da bu odada ölmek diye düşünmüş olabilirlerdi. Ama Urke ve Vilan, beni öldürmek istese planları bundan çok daha karmaşık olurdu ve ben o karmaşıklıkta ölürdüm zaten. İkisi de susmaya devam etti. Odayı gezmeye başladım, daireyi ya da sarayı. Ne demek gerekiyordu burası için bilemiyorum. Pencereden mavi bir ışık doluyordu odaya. Yaklaştım ve gördüm. İstanbul Boğazı’nı tüm o cazibesiyle gördüm. Benim sığmadığım ve İstanbul’u öldürmek üzereyken polislerin iki koluma girip, bir hücreye tıktığı yerdi burası. İstanbul’un boğazındaki bir lokma olmak üzereyken, buradaydım. İstanbul Boğazı’na bakan bir balkonda oturmuş, ilk kaliteli şarabımı dudaklarımdan mideme döküyordum. Bir açıklama istemekten vazgeçtim o an. Çünkü bütün bunların bir açıklaması olduğuna inanmıyordum. Daha doğrusu tek açıklamasının, rüya görüyor olmam korkusuydu bu. Duymak istemiyordum, görmek istemiyordum. İstanbul Boğazı’nın kokusundan başka bir kokuyu almak istemiyordum. Kan ve denizin kokularından karıştırılıp, Dünya üzerindeki sayılı merkezlerden biri olan İstanbul’da bu kokunun sunulduğu yerde, ömrümün geri kalanını geçirmek istiyordum. İnsan burada ölebilir mi diye düşündüm o an. İmkânı yoktu, Azrail buraya uğramazdı. Uğrasa bile, beni alıp götürmektense benimle birlikte buranın keyfini sürmek için kalırdı. Birlikte yaşardık, Tanrı’nın yarattıktan sonra dokunmadığı bir yer varsa burasıydı. Çünkü Tanrı geri dönüp dokunduğunda, hiç de iyi şeyler olmuyordu. Bütün bu düşüncelerden sıyrıldım yine de. Şarap kadehimi doldurmak üzere elindeki şişeyle yaklaşan Urke’ye baktım. Sonra vazgeçtim. Soracağım soruların hiçbir anlamı olmadığını ya da alacağım cevapların hiçbirinin beni tatmin etmeyeceğini düşündüm. Kadehimi doldurmasına izin verdim, Boğaz’a döndüm tekrar. Akdeniz ile Karadeniz’in, ırkçılık yapmadan birleşmesine şahit oldum. Ve insanların bunu binlerce yıldır başaramamasına. İlk siyah ve beyaz insanın karşılaşmasını, birbirlerine dokunmaktan korktukları anı düşündüm. Sonra birbirleriyle savaşmaya başladıklarını ve günümüze değin kanayacak bir yara açtıklarını düşündüm. Akan kan ile beslenen vampirleri düşündüm. Küresel güçlerdi hepsi. İlk siyah ile beyazın karşılaşması bir cinsel birleşimle başlamış olsaydı bu kadar kan akar


mıydı diye düşündüm. Sonra da bütün bunların zaten cinsel birleşimden doğmuş olabileceğini anladım. İlk siyah ile beyaz karşılaşması cinsel ilişkiyle sonuçlanmıştı ve diğer siyahlarla beyazların hoşuna gitmemişti bu. Rahme düşen kıskançlık tohumları olmuş ve savaşları doğurmuştu. Rahmin sahibi beyazlardı, çocuğu doğurmaları uzun sürmedi ve o çocuk halen ölmedi. Belki kıyamet dedikleri de o çocuğun ölmesiydi. Tüm savaşların sonuncusu, açlıkların, azapların, işkencelerin, acıların sonuncusu olan kıyamet, bir beyaz ile bir siyahın çiftleşmesinden doğmuştu. Bir silahım olsaydı o çocuğun ağzında patlatmak isterdim belki, ama o an umurumda değildi açıkçası. Dünyadaki hiçbir sefalet, yıkım, savaş, tecavüzler, umurumda değildi. Arkama yaslandım ve ak ile karanın çifleşmesini izledim. Bir porno filmdeki gibi tahrik oldum. Tek farkı tahrik olan organım kalbim oldu. Bende onlara karışmak istedim, aralarında bulunmak, yüzerken onları tatmak istedim. Tuzluluk oranının tam insanlar için olduğu nokta burası olmalıydı. Ama ne insanlar giriyordu denize yüzmek için ne de deniz insanları istiyordu. İnsanlar kirletiyordu, buradan geçen savaş gemileri bu boğazı tıkıyor ve birçok defa öksürmesine sebep oluyordu. Kimsenin umurunda değildi, benimse o an sadece bunlar umurumdaydı. Bir füze sistemim olsa geçen gemileri denize batırmak isterdim ya da kıyıya bir vinç ile çıkararak denizi temizlemeyi deneyebilirdim. Yapmadım. Oradan kalkmak, o güzelliğin içindeki birkaç lekeyi silmek için değmez diye düşündüm. Daha sıkı yerleştim koltuğuma.

Ben, diyordu insan değilim. Çünkü üşüyorum. Sizler üzerinize hatıralarınız, aileleriniz, dostlarınız, mesleklerinizle örterken ben üşüyorum. Çünkü bunların hiçbirine sahip değilim. Ve olmak da istemiyorum.

HAKAN GÜNDAY – ZARGANA’dan


TÜKENİYORDUM

BENDE SEVİYORUM

Yok oluyordum. Yere düşen yapraklar,

İçimde akan kan donuyor,

Basıldıkça çıtırdayıp içime doluyor.

Taş kesiliyorum.

Başıboş umutlarla kalıyorum.

Dayanamıyorum.

Ardı ardına binalar devriliyor üstüme

Ağlamaya bile gücüm kalmadı.

Sigara dumanı gibi keskin oluyorum,

Akan her damla gözyaşı,

Susuyorum.

Kalanları da götürüyor,

Konuştukça batıyor cam parçaları boğazıma,

İçimden parça kopuyor, Yine de durmayan,

Dudaklarım titriyor… Duramayan serseri hücrelerim...

Ve bir damla daha düşüyor bacağıma. Saldırıyordu düşüncelerime. Derinlerimdeki yağmur bulutları, Her dakika daha da kabarıyor, İçime yağmayı bekliyordu.

Gözümün önündesin sürekli, Unutamıyorumm!! Hapis oldum bu şehirde,

Her nefesimde,

Gidemiyorumm!!

İki damla süzülüp kanat açıyordu.

Kaldıkça zehirleniyorum,

Hissediyordum.

Toprağı özlüyorum.

Nakış, nakış işlenen korkunç kahkaha,

Daha iyi bir ölüm beklerdim,

Adeta patlamayı bekliyordu.

Uzaktan sevmek…

Ama ardındaki boğulasıca sessizlik,

Ayrı bir yoruyor insanı,

Gün yüzüne çıkıyordu hep.

Bir damla daha gözyaşı dökebilmek için,

Küfür ediyordu sarhoş kelimelerim,

Kanım eriyor, kan ağlıyorum.

Salıncakta sallanıyordu.

Tükeniyorum,

Yorgun ve yıpranmış, İçinde çoktan yok olmuş Kırıntılarını toplayan bu beden,

Ben de ölüyorum. Elimde değil, Ben de seviyorum…

Zifiri karanlıkta dolanıyordu Umut ışığının sönmemesi için Aydınlığı arıyordu, Tükeniyordu... Tükeniyordum…

SONSATIR’DAN ŞİİRLER


Emrah Serbes – Afili Parçalar 82. mütevazı hakikatler

Mütevazı hakikatlerin peşindeydim o gece. Bilmem gerekmeyen şeyleri öğrenmek istemiyordum. Ufak ama kritik bir görev bekliyordum. Ajan olmak isteyen bir çocuk gibi. Bütün gün soğukta gezmiştim, duygularım donsun diye. Küçük dersler almak istiyordum. Tepeden bakmayan insanların vereceği mütevazı dersler. Çevir aç kapağı kim icat etmiştir? Hawaii’de yaşayan etobur tırtıllar nasıl beslenirler? Bla bla bla.

Yaşadıklarıma bir hikâyeymiş gibi bakmak istiyordum ayrıca. Kendi yaşamıma bir hikâye gibi bakarsam geriye dönüp düzeltme şansım olacaktı sanki.

Sonra o gelmişti biraz mahcup ve çok güzel. Yanıma oturup susmuştu. Öfke olarak sessizlikler görmüştüm. Anlayış ifadesi olarak sessizlikler. Kabulleniş olarak sessizlikler. Pişmanlık olarak sessizlikler. Hayranlık olarak sessizlikler. Ama onun sessizliğini çözememiştim.

“Bütün gün yaşadıklarımı bir ajan raporu gibi yazdım,” demişti ilk olarak. Sonra da bir kâğıt uzatmıştı. Kâğıtta şöyle yazıyordu: “24 tane sigara içti. 6 şişe bira. Radyo dinledi. 8 sefer iç çekti. Gizlice ağladı, 12 miligram.”

Sabaha kadar konuşmuştuk orada. Çok zarif sorunları vardı. Bilekliğinin kapatma yeri sıkışmıştı. “Bazen konuşurken birbirimize dokunuyormuşuz gibi hissediyorum,” demişti bir ara. “Sanki konuşmuyoruz da sarılıyoruz.”

Sonra bir daha görüşmedik. Birbirimize o tarz sorular sormamıştık çünkü. Bambaşka bir kafaydı o. Herkes birbirini götürmeye çalışırken çalan şarkıları dinleyen sadece bizdik.

İlk başta tam olarak hissedemediğimiz kırılma anları var. Zamanla harap edici duygulara dönüşüyorlar. Yaralanmanın sıcaklığıyla ilk anda hissedilmeyen kurşunlar gibi. Böyle durumlarda “biraz zaman” her şeyi daha da beter ediyor. Bizi yere seren büyük sorunlar olmuyor hiçbir zaman. Bizi yere seren evdeki şekerin bitmesi oluyor, kaybolmuş bir kitap oluyor, kesilen elektrik oluyor. İkimiz de yere serilmiştik o gece. Öyle bir kafaydı işte.

Şimdi tepelerden aşağı bakıyorum. Kara yılanlar gibi kıvrılıp giden asfalt yollara. Kayaların arasında, balkondan sarkan çocuklar gibi boşluğa uzanan ağaçlara. Sanki köklerinden kurtulup havaya karışmak istiyorlar.


Bazen yine oturuyorum aynı yerde. O geceki tadı yok tabii. Kelimelerin gelip benimle konuşmasını bekliyorum. Onlar da gelmiyorlar. Bazen bir iki fısıltı duyuyorum, o kadar.

“Aslında o kadar da önemli biri olmadığımızı anladığımızda neden üzülüyoruz ki?” diye sormuştu o gece. “Bunun temel bir aydınlanma anı olması gerekmez mi? Hepimizi önemli insanlar olduğumuza inandırdılar. Sonra da çekip gittiler.”

Sonra da gitmişti. Evet. Önemsiz insanlar olduğumuzu hatırlamaya yeniden ihtiyacımız var.

Eğer onun gözünde yoksam ne kadar yokum diye düşünmeye başladım. Bunun derecesini tayin etmeye çalıştım. Bütünüyle mi yoktum acaba, yoksa kısmi bir yokluk muydu benimki? Dünyada iki kişi kalsak mesela, arar mıydı? Aramazsa herhalde kati surette yok sayılırdım onun gözünde.

Emrah Serbes – Erken Kaybedenler’den


Sezer Tırpan – Araf’tan İki kişinin arasında kendimi korumakla ayakta durmak arasında seçim yapmam gerekiyor, ama daha önemlisi vücudum garip reaksiyonlar veriyordu. Hayır, haz almıyordum kesinlikle. Montumun fermuarı açık ve ben üşürken fazlaca da terliyorum. O an minibüsün camından kendime baktım, göz altlarım morarmış ve içine göçmüş, elmacık kemiklerim belirginleşmişti. Sahip olduğum beden, zihnime karşı çıkıyordu, çünkü benim değil tanrınındı. Vücudum benim değil tanrınınsa onu korumam için hiçbir sebep yoktu. Elimi açtım, aynı anda yapılan frenle ben ve beraberimde dört kişiyi düşürdüm. Bir kişi şoförün üstüne düştü. Sonrası haber niteliğinde, ama ben pek garipsemiyordum. Birkaç takla, çığlıklar ve son çarptığımız aracın bagajından taşmış demirle böbreği delinmiş çocuğun yüzüme sıçramış kanları. Mahkeme tarafından suçlu bulunmadım. *** Başkasının sahip olduğu bir bedenle, içinde bulunan ruhumun iç savaşı sürüyordu. Onlara göre yer kapma mücadelesi. Bana göre Araf’ta yaşam savaşı. Kazadan sonra kendimdeki değişimi inkar etmek yerine kucaklamıştım, yıllardır bunun olmasını bekliyor gibi. Günden güne huysuzlaşıyordum, evdeki herkesi yaşadığı için pişman eden ihtiyarlar kadar, ve acısını başkalarının araba lastiklerini keserek anlatan piçler gibi. Bütün gece içiyor, ama göz kapaklarımı bile indiremiyordum. Sabahın ilk ışığında, kan kokusuna gelen köpek balıkları gibi normal insanların dünyası da bir parçamı koparıyordu. Önce bedenimden, sonra ruhumdan birer parça. Bir gün terasta küçük bir odada yalnız kalacağıma emindim. Ailem beni unutacak, dostlarım beni hafızalarından silecek, ve sevgilim; sekizinci biramı içtiğim bu saatlerde dördüncü turu atıyor olacak bir dallamanın penisinde. Onun uyuduğu saatlerde ben bir kahve koyup çatıya çıkacağım, ilk sigaramı içerken yine küfürler savuracağım. Çünkü bugün dünün aynısı ve yarın hiç değişmeyecek. Saati son hatırladığımda 09.38’di ve ben iki gündür gözümü bile kapatmamış olmama karşılık 3 saatlik bir zaman dilimini uykusuzluğa rüşvet vermiştim. Akşam yemeğine kadar üç bira ve iki kitap bitirdim. Biri Kafka; Dönüşüm. Bir çocuğun böceğe dönüşmesini anlatan bir kitap. İnsanların sosyal hayat uğruna nasıl yok olduklarından bahsediyor bence, belki de bendeki değişimi anlatıyordu. İki haftadır hiç sektirmediğim akşam yemeği menümdeki tek tabak makarnayı bitirdikten sonra Beyoğlu’na gittim Soner’le buluşmak için.


Sezer Tırpan – Araf’tan Soner Soner sigarasını yüzük ve serçe parmağı arasına alırdı. Gitarı sigarasıyla birlikte çalıyordu, motoru sigarasıyla birlikte kullanıyordu, kitabı bile sigarasıyla birlikte okuyordu. Onu hiç sigarasız görmedim. Barın terasında en köşedeki masada bekliyordu beni, tuhaf bir alışkanlığı var; masada yalnız oturmayı sevmiyordu, bu yüzden masanın üstüne oturup beklemişti. İki bira söyledik, ben sigaramı yaktım, o hala yakmamıştı. “Hayırdır?” dedim hayır ile şer arasında düşünürken. “Sigarayı bıraktım.” Dedi. “Neden?” “Bilmiyorum. Yani bırakmama sebep olacak bir şey hatırlamıyorum, kendime neden bıraktığımı da sormadım. Sabah uyandığımda “Sigarayı bırakmalıyım” demedim. Sadece bıraktım.” Dedi. Aslında her şeyin bir sebebi olması gerekmezdi. Bir adam tanımıştım; “Tanrının dünyayı yaratma sebebi insanları teste tabii tutmakmış.” En azından bana böyle söyledi. Doğru olduğunu varsayarsam. Ben tanrı olsaydım çok sıkılır ve böyle bir şey yapardım. Belki de tanrının da dünyayı yaratma sebebi can sıkıntısıdır. Soner bir gün intihar etti ve ardında eskimiş bir kağıdın üzerinde sadece tek bir cümle bıraktı, “Çok sıkılmıştım.” *** Soner’in intihar etmesine daha yıllar vardı ve şimdi sahneye çıkması gerekiyordu. Soner’le yine böyle bir gece tanışmıştık. Kader sigarasını küllükte söndürürken ağza alınmayan küfürler savurmuştu, yan masada Soner’in karşısına oturup numarasını peçeteye yazıp veren kızlara değil, bizzat Soner’e. Gürültü altında söylediklerini anlatmasına, Soner’in de bunları anlamasına imkan yoktu. ama aralarında garip bir telepatik köprü vardı sanki. Bakışmıyorlar da konuşuyorlar gibi. Şarkı bitince o kızlar çığlık atmaya başladı. Bu böyle yaklaşık iki haftadır sürüyordu. Bense üç haftadır aynı barın aynı masasında oturup etrafı izliyor, içki içmeyip soda söylüyordum. Beğendim kızlar oldu, yanlarında koca adamlar oldu ve bir keresinde gelip beni döven bile oldu. Karşılık vermedim ve içmemeye devam ettim. İçmiyordum çünkü gördüklerimi özümsemeliydim, içmiyordum çünkü yalnızlıktan kudurmuş bir


köpekten farkım yoktu. İçmiyordum çünkü acıya ve yalnızlığa karşı mazoşistçe bir eğimim vardı. Kader o gece barı terk etti ve benim Soner’le tanışmam böyle gerçekleşti ama şuan dört kişiyiz, yarını ve bir sonraki yarını ve sonraki yarınları düşünmeden içen kişiler. Sağ kolumla Betül’e sarılıyorum, iş görür kolumu esir etmek gibi bir niyetim yoktu. Betül’ün gözü yaşlanmıştı ve ben bu anı yıllar öncesinden hatırlıyordum. Zerda dumanı içine çektiği sırada gözüne kül kaçmıştı. Benim bunu anlamam sol gözünün yaşlanmasıyla gerçekleşmişti. Ve bu durum sürekli tekrarlıyordu, ama ben hep geç fark ettim. Zerda bir gün “Saçma sapan sebeplerle gözüm doluyor. Gözyaşlarım bu kadar değersizse hayatta hiçbir şey önemli olmamalı sanırım.” Demişti. Sigaraya böyle başladım, sonra birbirimizin gözyaşlarını sildik. Betül göz yaşını sildi, ama ben fark etmemiş gibi davrandım. İnsan birini hayatına aldığında sadece sevgili olmuyor. O kız senin tüm vaktin oluyor, mesajlaşırken ağrıttığın parmakların oluyor, sikilen kafan oluyor. Kulağıma bir şeyler fısıldadı ama anlamadım, hafif başımı salladım tıpkı araba camlarına yapışan yavru köpek minyatürleri gibi. Masada bir espri dönüyor ve herkes gülüyor, masadakiler kadehlerini kaldırıp tokuşturuyorlar. Varlığını ispatlayamayacağım bir güç koluma hükmediyor ve yapılan hareketleri tekrarlıyorum. Muhtemelen mekan sahibine promosyon olarak verilmiş bardaklara doldurulan, içine ne karıştırdıklarını bilmediğim birayı içmeye başladım. Bir yudum aldım, ama büyük bir yudum. Bardağı masaya bıraktığım sırada telefonum çaldı, “Gizli Numara.” Müsaade isteyip üç kat aşağı, barın kapısına inip telefonu açtım. “Alo!” Bir nefes sesi geldi ve kapattı. İçimde bir ürperti hissettim, havanın soğukluğunun yarattığı tarzda değil daha farklı. Sonra etrafıma baktım herkesin kabanı ve atkısı vardı, bense tişörtleydim. Yürümeye başladım, sağa döndüm sonra sola, İstiklal’e çıkınca Galata’ya doğru yürüdüm. İçimde sahipsiz bir pusula vardı sanki ve ben onu takip ediyordum. Yürüdükçe nefes almakta zorlandım, aldığım her nefes ciğerimi acıtmaya başladı. İşte böyle olmalıydı. Gerçekten üşürsem belki düşünmeyi bırakabilirdim. Zerda’yı unutabilirdim. Devran’ı unutabilirdim. Belki bir gün hafızamı bile kaybedebilirdim. Daha çok üşüdüm ve daha çok ciğerlerim acıdı. Gerçekten acı çekersem özgürleşebilirdim. Düşen karlar saçımı, omzumu, dahası her yerimi kaplamıştı. Tişörtümü aşıp vücuduma işlemişti soğuk. Birkaç adım attım, gözlerim kendiliğinden kapandı ve keskin bir acı, hafif kan kokusu ve dahası yok. O kadar.


-Mustafa Yıldırım - 14.12.2013 Yetenek mi, eğitim mi? Bir arkadaşımla tartıştık bu konuyu, beni de konu üzerine bir kaç kelam karalamak aklıma geldi. Arkadaşım sanatta yeteneğin yeterli olduğunu söyledi, dolayısıyla ben de karşı çıktım. Eğitimin önemli olduğunu, asla yadsınamayacağını, söyledim. Evet, eğitim sanatta bile çok önemlidir; hatta yetenekten daha çok önemlidir. Sanatta yetenek mutlaka yadsınamaz, ama siz hiç pişmeden yanan ham gördünüz mü? Yetenek ham olandır; eğitim ise ateş... İkisi bir araya geldi mi, sanatçı çıkar ortaya... Yüzdelere bölersek: yeteneğin etkisi % 40'tır, eğitimin ise % 60... Yeteneği hiç olmayan, ama eğitim sayesinde bir şeyler üretebilen binlerce sanatçı vardır; ama sırf yetenekle bir şeyler üretebilen insan sayısı çift rakamlı sayıları aşamaz. Eğitim derken, kimsenin aklına sadece okul gelmesin. Eğitim, yaşanmışlıktır; tecrübedir; izlenimdir; emektir; çabadır; örnek almaktır... *** Rumi, Bahaeddin Veled'in oğlu olmasa, okumasa, gelişmese nasıl âlim olacaktı? Rumi, Şems'le karşılaşmasa, ondan bir şeyler öğrenmese nasıl çıkardı, aşk makamının zirvesine? Hangi güçle yazabilirdi Mesnevi'yi? Bir çok örnek getirebiliriz ama, burada keselim. Eğitim ve yetenek bir aradaysa, bu gök kubbe de bir hoş seda bırakıp, ölümsüzlüğü yakalayabilmeniz mümkün.


Soner Üçkuşoğlu – Tanrım

Tanrım. Nereye bıraktın beni böyle? Karanlıktayım. Önümü göremiyorum. Sesler duyuyorum ama nereden geldiğini bir türlü anlayamıyorum. Düşüncelerim beynimde yankılanıyor ve sesleri kulaklarımı patlatacak cinsten tanrım. Bana yardım etmelisin. Bir günah mı işledim? Affet o halde. Hangi dine mensup olmamı istiyorsun söyle bana. İmam mı olayım? Papaz mı? Haham olmamı isteme benden tanrım. Sakalımın uzun olmasından nefret ederim. Aslında saçım dışında bütün kıllarımdan nefret ederim.

Tanrım, seni bulmak istiyorum. Oturup konuşalım olmaz mı? Çevir kafanı da bir bak dünyaya be tanrım! İnsanlar ağlıyor, gözyaşları kan kırmızısı akıyor. Mutluluktan değil, inan bana mutluluktan değil tanrım. Acıdan ağlıyorlar! Çünkü iyiler kazanmıyor. İyiler gitgide güçsüzleşiyor. Ve sende safını değiştirmiş gibisin artık. Şeytana, biz insanları, ikram edecekmişsin gibi geliyor.

Umarım cennetinde rahat ve huzur içindesindir. Şarap akan nehirlerinde dikkat ette boğulma tanrım. Sonra hurilerin ne yapar sensiz? Sahi tanrım ne oldu senin için savaşanlara? Biraz kızmış gibisin. Al sende iç, çekinme. Kötülük kalbindedir insanın. Sen yarattın nasıl bilmezsin? İçtiğinde değildir kötülük. Kalbinde varsa insanın senin tehditlerin yüzünden iyi rolü oynaması, onun kötü olduğunu değiştirir mi tanrım?

Ben kötü biri değilim. Sadece soruyorum. Bir cevap vermesen de olur. Belki delirdim ve karanlıkla konuşuyorum. Belki karanlık tamda senin olduğun şey... Belki hiçlik, tamda benim olduğum şey. Özür dilerim insanlardan. Bir tanrıyla konuştuğum için. Oysa unutmuşum, insanlığın en büyük sorunu konuşmamaktı. Daha büyük sorunu ise karşısındakini dinlememesiydi. Hayat devam ediyor. Bir şekilde Ya da Son buluyor. İlkine yaşam, Sonuncuya ölüm diyoruz. İkisinin arasındaki Bir hayat benimkisi. Hayattan çok Bir mide ağrısı, Bağırsak krampı hatta.


Tuğçe Dilara Sönmez’den Notlar *** Aşk, asla sahip olamayacağını mı seçmektir hep? Fark ettim de öyle oluyor. Biri geliyor senin özene bezene kurduğun aşksız hayatın içine sıçıyor. Sen anlamıyorsun bile ne olduğunu. Birden kalbin 5 binmetre koşusundan dönüyor gibi atıyor. Nefesin kesiliyor, buz gibi oluyorsun. "İnsan neden karar vererek aşık olamaz ki?" demene gerek kalmadan çözüyorsun durumu. Biliyorum, hepimizin başına geldi. *** Yaşamak bir yığın alışkanlık olmuş. Alışkanlık olduğu için yemek yiyoruz; kahve içiyoruz; uyuyup uyanıyoruz. Günlük yaşam o kadar sıradanlaşmış ki amacı olan hiçbir davranışımız kalmamış. Hatta bazıları toplumsal alışkanlık olmuş. Mesela üniversiteye girmek bir amaç değil birey için. Sonra anlıyoruz kiyaşamak alışkanlık olmuş, hayatta kalmak için özel bir çabamız kalmamış. Bu yüzden bir gün bir bakacağız, ölmüşüz! Alışkanlıklarımız mı? Genetik olarak yeni kuşaklara aktarıldı bile! ***

Artık sadece bana verdiğin acı ve o lanet hayatına duyduğum nefreti hatırlıyorum. Çok yakınımdasın, uzansam dokunurum ama dokunmuyorum. Çünkü karşımdaki sen değilsin. Tanımadığım, tahammül edemediğim artık sadece acı ile baktığım bir yüz var karşımda. ***

Sen benim aklıma hep ansızın gelirsin, bir gece yarısı tam da uykuya dalmak üzereyken. Huyundur ya huzurlu zamanlarımı bozmak… Yatağımda dönüp dururken sessizce, ya ağlamamak için yorganı sıkarım ellerimle ya sesim duyulmasın diye altına girerim yastığımın. Hatta bu aralar o kadar ustalaştım ki kimse duymuyor ağlarken. Eminim. Herkesin içinde ağlıyorum, fark edilmiyor. Gözyaşlarım dışıma değil içime akıyor usulca. Israrla dışıma akacaklarsa gözlerimi havaya kaldırıyorum Newton’a karşı gelebilmek için. Bir de rüzgâra karşı yürüyorum kurusunlar diye. Böyle zamanlarda en çok ellerini tutamadan her şeyin bitmesinden korkuyorum. Peki, o zaman ne olacak? Nerede bitecek bu uzaklar? Sahi, bu yakın olanlar nasıl beceriyorlar bunu? Yoksa “uzak” sadece benim sözlüğümde mi bir anlama geliyor? *** Mutluluk çocukların çizdiği çöp adamların yüz ifadesi sadece. Öyle uzak, öyle yapmacık... Hiç bir zaman gerçek olmayacak. Uzansak tutamayacağız, ellerimizden kayacak. Bizde eğreti durduğu için yine o çöp adamların yüzüne gidecek.


Charles Bukowski – Ekmek Arası (Son bölüm) Barda küçük bir radyo vardı. Popüler şarkılardan birini çalıyordu. Şarkının ortasında kesinti oldu. Spiker girdi araya. "şimdi gelen bir habere göre Japonlar Pearl Harbor'u bombaladılar. Tekrar ediyorum: Japonlar az önce Pearl Harbor'u bombaladılar. Tüm askeri personelin birliklerine dönmesi istenmiştir. Birbirimize bakıyorduk, kavrayamamıştık henüz, "evet" dedi Becker (deniz askeri arkadaşı) "gitmem gerek" "Biranı bitir " dedim ona "Birliğime kadar otobüsle eşlik eder misin?" "bu mümkün değil " dedim. ... Becker içkisini aldı, dipledi. "sana daha önce söylemedim" dedi "öksüzüm ben" "allah kahretsin" dedim "hiç olmazsa terminale kadar gel benle" "olur" ... Becker bilet kuyruğuna girmişti. Askerlerden birinin yanında sevgilisi vardı. Kız konuşuyor ağlıyor, sarılıp askeri öpüyordu. Zavallı Becker, benden başka kimsesi yoktu. Kenara çekilmiştim. Bekliyordum. Becker biletini aldı en sonunda. "bana bir öğüdün var mı?" diye sordu "hayır" Sıradakiler otobüse binmeye başlamışlardı. Kız ağlıyor askerine çabuk ve alçak sesle bir şeyler söylüyordu. Becker otobüsün kapısındaydı. Omzuna bir yumruk kondurdum. "Tanıdıklarım içinde en iyisi sensin" dedim "Saol Hank..." "Güle Güle..."


Hiç edebiyatı fanzin 1