Issuu on Google+


ETET MANİFESTO Edebiyat topluluğu edebi değildir, edepli hiç değildir! Topluluk atölyelerden oluşur. Katılan herkes istediği atölyeyi kurabilir , kurulan her atölyeye istediği gibi girip çıkabilir. Atölyeyi kuranın katılanlardan daha fazla yetkisi yoktur. Kuran başlığı yazar, altına yazılanlara karışamaz. Topluluğa katılanların herhangi bir sorumluluğu yoktur, kurduğunuz atölyeyi sıkılırsanız cami avlusuna bırakabilirsiniz, nasıl olsa sahiplenen bulunur. Topluluğa herhangi bir fikir hakim değildir fakat fikirlerinizi beslenme çantanızda getirebilirsiniz. Toplantı sırasında beslenmek serbesttir. Topluluğun başkaca kuralı ve kural koyucusu yoktur, asla da olmayacaktır. Kurulacak olan şimdilik budur, gelin birlikte şekillendirelim.


Hıyar Editör

Yetiştiremediği için hıyar!! koyamadık yazısını.


Kötü Adamların Balkonları Ülke sınırları erkekleri içindir. Kadınlar coğrafi sınırı olmayan tek bir ülkede: “Kadınlar Ülkesi’nde yaşarlar.” Ursula K. Le Guin

“Ev çok pislendi,perdeler,halılar leş gibi.Kadın çağıracağım bu ay.” Varlıklı ve orta sınıf annelerimizden duymaya alışkın olduğumuz bir cümle. “Boston’da bir lisenin girişinde kocaman bir yazı görmüştüm, -Dil şiddettir. Kelimelerini dikkatle kullan!- “Gündüz Vassaf’ın bir yazısıydı,hoşuma gitmişti bu alıntı, özellikle bir lise duvarında yazıyor olması ve ben de not almıştım.Konusunu kafamda toplayamadığım fakat ucundan kıyısından kadın olmakla ilgili yazacağımda, nereden nasıl başlayacağımı düşünürken bu alıntı geldi aklıma:”Dil şiddettir”. Hayır küfrün şiddetinden bahsetmeyeceğim.Şiddetin bin türlüsü insanlık tarihi boyunca kendini göstermiş göstermesine de şimdiki çeşidini muhtemelen garip karşılayacaksınız. Hani şu samimiyetsizce kibarlık sızdıran “Bayan “ kelimesinin şiddetinden gireceğim konuya. BayanM Ne sevimli bir kelime değil mi! Hani şu kutsal mı kutsal bakireliğimizden arındırıldığımız,biri bizden bahsederken cinsel ilişkiye girip girmediğimizi konu dışına kibarca iten ve böylece bahsedenin büyük bir ayıp işlemesini engelleyen kurtarıcı kelime.Şiddetle, kibar mı kibar bayan kelimemizin ne alakası var diyeceksiniz.Hatırlatırım:” Dil şiddettir” ve bu yazıda küfürlü şiddetten bahsetmiyoruz.Toplumsal cinsiyetlerimizin iliğine işlemiş, farkında olmadan habire uyguladığımız bir tür şiddetten söz ediyoruz.


Öğretim üyelerimizin tıp fakültesinde ders verirken inatla “kadın hasta” demektense “bayan hasta” demesi dikkatinizi çekmiştir. Benim de annelerimizin eve temizliğe gelen işçilerden bahsederken, çoğu bayan(!) arkadaşına rahatça hitap etmediği şekilde, rahat mı rahat “ kadın” demesi dikkatimi çekti. İyi de ikisi de kadın değil mi işte? Nedir bu işçi teyzemizi rahat rahat kadın yapan da annelerimizin arkadaşlarını bayan mertebesine(!)yükselten. Bu yazının amaçlarından biri –bayan- kelimesine karşı negatif duyarlılık kazandırmak ve kadın erkek demeden herkesin rahatsız olmasını sağlamak.Kadına –bayanla- başlayan her hitapta cinsiyet belirtmekten korktuğumuz sonucunu çıkarıyorum ve bu ikiyüzlü korkaklık adeta kadın cinsini güçlerinden arındırıyor. Simone de Beauvoir ”Kadınların kurtuluşu karnından başlayacak.” derken ne doğru demiş. Çünkü her defasında toplumsal cinsiyetlerimizin dediği anlamda “kadın” olurken hep aynı acımasız duvara gelip tosluyoruz. Kutsal analarımızdan incecik keskin bir bıçakla sıyrılmış cinsel ilişki duvarına.Kişisel okumalarımdan çıkardığım sonuç kutsallaştırmaların değer vermenin en zararlı aşaması olduğu.Sakinleşelim ve annelerimizi rahat bırakalım. İsteyen istediği kadar onları cinsellikten hanım,bayan,bacı vs. ile uzaklaştıradursun şu an bu yazıyı okuyan herkes bir kadın ve bir erkeğin cinsel birleşmesi sonucu dünyada.Hatırlatmaya gerek bile gerek yok değil mi?:) Ama “bayan’ınız” bu gerçeği bizden çaktırmadan uzaklaştırıyor. Peki biz neden kötü adamların balkonlarındayız? Buraya yazının sonunda geleceğiz.Öncelikle şunu belirtmek isterim kafamda belli düşünceleri toplamamı sağlayan kitaplar var.Köşe taşlarım diyelim.Bu kitaplardan alıntılar yapacağım,


belki bahaneyle ilgisi olanların okumasına katkım olur.Çoğu kadın gibi ben de,doğruyu söylemek gerekirse erkeklere karşı çok da dillendirmeden, neden “kadının adının olmadığını” (Duygu Asena’ya göndermeyle) sorguladım.Erkeklere karşı dile getirmeden dememin nedeni şuydu:her seferinde aynı klişe cümlelerle karşılaşmam( En iyi olduğunuz yemek yapma konusunda bile sizden iyiyiz ,dünyadaki en iyi aşçıların çoğu erkek.Kadın edebiyatçı çok az,hele şair hiç yok.Cerrah dediğin erkek olur,soğukkanlı olur.Kalbimi eline alacak olan kişinin adet olmaması lazım,çünkü duygusallaşıyorsunuz.Ayrıca doğum yapacaksınız çocuk annesini görmeden mi büyüsün.Dünyadaki bütün önemli buluşları erkekler yapmış,iyi olsaydınız siz de yapardınız.Seçme ve seçilme hakkınız kaç yıldır var ve buna rağmen ülkeleri erkekler yönetiyor demek ki siyaset erkek işiM Evet bu cümlelerin hiç biri hayal ürünü değil, hepsiyle tek tek karşılaştım ve belleğimde ilk günkü tazelikleriyle korudum. Çünkü bu durumu sorgulamalıydım, anlamam lazımdı.Biz neden şiir yazamıyoruz, neden bilimde erkekler bu kadar ezici çoğunluktaydı. Homo saphiensin üremek için gerekli fakat bir o kadar da arkada kalan, başarısız ürünleri miydik biz? Şimdi bu noktada gözlerinizin önüne bir futbol sahası getirmeniz gerekli. 22 adamımız, 1 adet topumuz var ve ateşli taraftarlarımız. Hayır, futbol aptal işidir 22 adama 1 top falan demeyeceğim.Küçümsenecek, azımsanacak bir şey değil. Dünyadaki en karlı ve en kirli sektörlerden biri. Aksine anlamaya çalışmalıyız. Neden erkeklerin tribünlerdeki toplu orgazmını (yine Duygu Asena’dan) biz kadınlar (hepimiz dahil değil tabii ki) bir türlü anlayamıyoruz. Zamanda ve mekanda yolculuk yapalım;milyonlarca yıl önceye ekvator Afrika’sına gidiyoruz.Sımsıkı ormanların, iklimin


şimdiden biraz daha sıcak olduğu, tropikal ağaçların, mangoların, böğürtlenlerin, bataklık ve nehirlerin iç içe olduğu , sincapların, gergedanların, fillerin pek çok otçul yaratığın içinde dolaştığı Afrika’ya. Havalar çok geçmeden okyanus çalkantılarıyla soğuyunca ormanların yerini savanlar alacak ve insan türünün iki ayak üzerinde dünyaya yayılması için gerekli şartlar oluşacaktı. Ve antropologlar savanlardaki besin toplayan ve avlanan atalarımızı tarihteki “ilk zengin toplum” olarak nitelendireceklerdi. Fakat insan dallarında güvenle barınacağı, yiyeceklerini toplayacağı ormanlarından yoksundu. Artık iki ayak üzerinde, av olabileceği açık bir alanda tehlikeye açıktı. Zor şartlar altında avlanmak lükstü ve akşam yemeğinin sadece %20’sini ödül niteliğindeki et oluşturuyordu. %80’lik bölüm ise kadınların topladığı böğürtlen, yabani tohum, çeşitli yumurtalardan oluşuyordu. (Eve ekmeğin büyüğünü kadın getiriyordu mu demeliyiz?) Peki kadın neden avlanmıyordu da bu zor görev erkekteydi? Erkek bu tehlikeli savanlarda neden kadını korumak zorundaydı? Evrim bireyin yaşadığı süreyle ilgilenmez. Önemli olan türün devamıdır, bireylerin üreyebilmesidir. Kadın doğuruyordu. Ormanlarda da doğuruyordu fakat çok önemli bir farkla. O zaman 4 ayak üstündeydi. Hani yavrusunu kucağında sallandıran daldan dala atlayan maymunları izlemişizdir televizyonda. Onun gibi işte.. Kullanabileceği iki uzvu daha vardı ve kucağında yavrusu sallanırken düşmanlarıyla savaşabiliyor, etini ve otunu bulabiliyor yavrusunu hayatta tutabiliyordu. (Savaşan-öldüren kadın imgesi ne farklı geliyor kulağa değil mi!) Fakat iki ayağının üstüne kalktığında artık yavrusunu korumak için iki kolunda taşımak zorundaydı ve ona bir yardımcı gerekiyordu. Avlanarak ödül niteliğindeki eti sağlayan, düşman topluluklardan koruyan erkek! Ve işte tarih sahnesine yavaş yavaş koca ve baba çıkıyordu. Bu sayede erkek kadınla avını paylaşacak bu sayede onunla çiftleşecek ve genlerini aktarabilecekti. (Türümüzün devamını sağlayan çıkar ilişkisini gözden kaçırmayalım.).


Erkekler hareketli olmak zorundaydı çünkü avlanıyorlardı. Avlarını yakalamak tuzağa düşürmek için strateji belirlemeliydiler. Bir oyun kurmaları gerekiyordu ve zafere ulaşmaları. Kadınların işi de bir o kadar zordu ekmeğin çoğunu eve onlar getiriyordu. Çevredeki zehirli zehirsiz tüm ağaçları tanımalıydılar. Kuşların yumurtlama mevsimini bilmeliydiler,bir de çocuklarının can güvenliğini sağlamak zorundaydılar. Ayrıca çocuklarını en azından oyun çağına kadar yani 4 yaşına, küçük insansıların sürüsüne uyum sağlayacak yaşa kadar büyütmeleri gerekiyordu. Üstündeki böcekleri tek tek toplamaları ve derdini anlatamayan yavruların ihtiyaçlarını anlamaları gerekti. (Belki de kadınların 6.hissi denilen şey böyle gelişmiştir.) Tekrar 201 4’e gelirsek playstation oynayan, mangal partisi yapan erkek arkadaşlarımızı düşünelim. Erkekler yakın arkadaşlıklarının temelini genelde kadınlar gibi sohbet ederek değil de halı sahada maç yaparak, bilgisayarda toplu oyun vs. ile atarlar. Şimdi o milyonlarca yıl avlanan atalarımızı 201 4’e taşırsak, hedefine (kaleye ya da avına) doğru kan ter içinde koşan,durmadan saatlerce playstationda oyun stratejisi kuran, ya da toplu yemek zevki mangalda et pişirmek (avlayamıyorsak pişirelim bari) olan erkekleri anlamak çok da zor olmuyor. Belki de farkında olmadan milyonlarca yıllık avcı geleneklerini modern toplumda böyle sürdürüyorlardır. Kadınlara gelince.. onlar da geleneklerini sürdürüyorlar. Yakın arkadaşlıklarımızı erkekler gibi ava/topa doğru konuşarak değil daha çok konuşarak kuruyoruz. Renk algılamada duran cisimlerdeki ayrıntıları yakalamada daha iyiyiz. Kuşkusuz şu ünlü 6.hissimiz var, belki de konuşamayan bebekleri anlamamızı ve onları büyütebilmemizi sağlayan.


Yani özetlediğim şu ünlü milyonlarca yıllık avcı-toplayıcı yaşam iki cinsiyetin de eşit olduğu uzun bir dönem. O dönemden kalan izler de bence hala kadınlar ve erkeklerin farklı zevklerinin arkasından bize gülümsüyor. Kadınla erkek eşit çünkü türlerinin devamını sağlamak için ikisine de çok önemli görevler düşüyor ve yavruların hayatta kalmasını sağlıyorlar. Fakat bu gülümsemenin devamı kadınlar için acı çünkü hayvanların ehlileştirilmesiyle erkeğin üremedeki yeri anlaşılınca ve tarımda sabanın keşfiyle ataerkillik dünya sahnesine çıkıyor ve binlerce yıldır devam ediyor. Doğanın egemen olduğu bu dönem bitiyor çünkü insan tarımı daha da önemlisi antropologlara göre “saban”ı keşfediyor ve doğayı sömürgeleştiriyor. Ana-Tanrıçaların yerini Mısır ve Atina’da Tanrı-Baba alıyor. Üretim artı değere geçtikçe eşit kadın ve erkeklerin yaşadığı, göçebe avcı-toplayıcı toplulukların yerini yerleşik tarım toplumları alıyor ve sabanı kullanamayan kadının yeri, insanlığın gittikçe kirlenecek birikimi arttıkça, geriye düşüyor. Benim bu konuda şimdilik anladığım, kadın erkek ilişkisi her canlı türünde olduğu gibi insan türünde de, türün ne koşullarda hayatta kaldığıyla, karnını nasıl doyurduğuyla ve ek olarak insandaki “ekonomik düzenle” birebir ilişkili olduğu. Bu yaz Cinsel Aşkın Doğası’nı* okurken merakla beklediğim bölüm kadınların ne zaman ve niye bu kadar geri plana düştükleriydi. Antropolog Helen Fisher’ın kitabında verdiği cevap beni sarstı çünkü hiç aklıma gelmeyecek bir şeydi. ”Saban”’ın bulunuşu. Güç gerektiren ve tarım toplumunun hakim cinsiyetini belirleyen sabanı kadınların kullanamaması onları gitgide eve hapsetmiş ve önceden kadınların buluşu olan çapayla yaptıkları ilkel tarımın yerini sabanla yapılan tarım aldıkça toplumdaki yeri öküzden sonra gelmeye başlamıştı. Bundan 1 2.000 yıl önce tarımın başlamasıyla ve özellikle


“saban”ın bulunmasıyla oldukça gerileyen kadının toplumdaki yeri bugün toplumların hizmet sektörüne geçmesiyle, yani beden gücündense beyin gücünün önem kazanmasıyla güçlenmekte. Fakat özellikle tarımın doğduğu Ortadoğu’ya ait bir ülkede yaşayan biz kadınlar için “ tarım toplumu” aile yapısı hala etkisini sürdürüyor. Bu yüzden her ne kadar kısmen gelişmekte olan bir ülkede yaşarsak yaşayalım; cinsel özgürlük, evlenmemek, kürtaj, mastürbasyon.. dünyada olduğu gibi bizim için de hala tabu. Feminist düşünce ödümüzü koparmadan önce oturup düşünmek lazım. Feminizmin aslında kadınlar için olduğu kadar erkekler için de özgürleştirici olabileceği alternatifiyle yüzleşmeliyiz. Feminizm temelde ataerkil sistemle baş etmek ister çünkü bu bir birikim (iktidar,kar) sistemidir. Annelerimize bel altı küfredenlere gösterdiğimiz agresif tepkilerin birazını “hem annemize hem babamıza” indirekt yollardan bol bol küfreden kapital sisteme saklayalım. Bir düşünsenize aşık olduğunuz kadınla, kendinizi ona karşı sorumlu hissettiğiniz için sevişemiyorsunuz. Erkeklere aşık oluyorsunuz fakat lanet olası erk, iktidar, toplum vs. baskıları yüzünden kadınlarla olmak zorunda kalıyorsunuz. Komik gelecek belki ama anal bölgeniz erkekliğiniz konusunda tabu olduğu için prostat muayenesine bile eşinizin zoruyla gidiyorsunuz. Kendinizi kadın cerrahlara hele hele kadın ürologlara emanet etmek istemiyorsunuz çünkü kadınların binlerce yıldır saklanan tarihini bilmiyorsunuz, bilmiyoruz. Çok basit bir iki örnekle; 1 4.yüzyıla kadar çok iyi oldukları cerrahlık ve berberlik mesleklerinin kadınlara yasaklandığını, 1 5.yy’dan sonra ise Avrupa’da kurulan tıp okullarında eğitim göremediği için ilaç yapan, cerrahlık yapan kadınların büyücülükle suçlandığını, 1 960 yılında Sovyetler’de doktorların %80’inin, mühendislerin 1 /3’ünün kadın olduğunu, günümüzde ise sağlık çalışanlarının %70’ini kadınların oluşturduğunu bilmiyoruz. Daha doğrusu öğretmiyorlar mı demeliyim? Avrupa’nın Rönesans’la aydınlandığı, insanlığın (ya da sadece erkeklerin mi demeliyim?) düşünce anlamında atak


yaptığı yüzyıllarda kadınlara okulların ve mesleklerin yasaklanması ne acı. Anne-babaannelerinize dikkat edin. Elleri örgü örerken ne kadar da hızlı ve becerikli değil mi? Ne kadar ince işleri kolayca yapıyorlar. Peki neden bu eller kalp damar cerrahının yaptığı bir ameliyatı yapamasın hiç düşündünüz mü? Şöyle düşünüyorum sevgili okurlar, penisin işin içine girdiği bir ameliyat tekniği geliştirilmedikçe o soğukkanlılık, erkeklik dediğiniz cerrahlığınızda kadınlar sizlerle eşit olacak. Sonsöz: Lütfen sevgili okur; derdim büyük laflar etmek değil. Sadece sen de cinsiyetler hakkında büyük büyük laflar etmeden önce dön ve kadınların gizli kalmış tarihine bir bak isterim. “Yüzyılların akış süreci içinde, insanın naif kendine hayranlığı, bilimin estirdiği iki önemli fırtınaya boyun eğmek zorunda kalmıştır. Bunların ilki, dünyamızın evrenin merkezi olmayıp hayallere sığdırılması zor genişlikteki bir kozmik sistemin küçük bir parçacığı olduğunu öğrenişidir. (...) İkinci fırtına da; biyoloji araştırmalarının, insanın tüm yaratıklar arasında ayrıcalıklı olduğu farz edilen yerini yıkıp geçmesi ve insanın hayvanlar aleminden geldiğini ve hayvansal doğasının yok edilemeyeceğini kanıtlamasıyla patlak verdi. ”Üçüncü darbeyi de bilinçdışıyla ilgili araştırmalar olduğunu söyleyen Freud’a bir ekleme de ben yapayım. Belki de 4. büyük fırtına balkonların arkasındaki insanlık tarihi merdiveninden inip, gücünün farkına varacak aynı türün aşığı kadınla erkek arasında kopacaktır. Haydi önce kadına kadın demekle birer ikişer başlayalımM İyi adamlar yalnızlıktan ölüyor.

Kaynaklar: 1.Cinsel Aşkın Anatomisi­Helen E. Fisher

İyi kadınlarsa kötü adamların balkonlarından

2.Feminizm­Andree Michel

yeryüzüne bakarken.

3. Sigmund Freud Yaşam Öyküsü dizisi ­ Tübitak Bilim Kitapları

MÜGE YILMAZ

Şiir:Jan Ender Can


DUVARSIZ SAĞLIK 1 2 kişi doluşuyoruz bir minibüsün içine ve Kınık’a doğru yaklaşık iki saatlik bir yola çıkıyoruz. Hedefimiz ise Elmadere Köyü.Neden mi gidiyoruz Elmadere’ye? Türk Tabibleri Birliği(TTB) Tıp Öğrenci Komisyonu(TÖK) olarak toplantılarımızda sık sık konuştuğumuz bir konu var: Gerçek sağlık, gerçek sağlık hizmeti, gerçek hekim nasıl olmalı? Verdiğimiz yanıt belli aslında: koruyuculuğu öne alan bir sağlık; eşit,ücretsiz,erişilebilir bir sağlık hizmeti; halkıyla iç içe, para kazanma derdiyle kuşatılmamış bir hekim. Sonraki soru ise: Peki biz, tıp öğrencileri olarak ne yapabiliriz? İşte bu noktada verdiğimiz yanıtlardan biri alanda yaşayarak öğrenmek oldu. Sağlığa ve sağlık hizmetine erişimi kısıtlı olan bir kesime elimizden geldiğince hizmet götürsek, hem onların ihtiyaçlarını biraz olsun karşılar, kafalarındaki sağlık ve hekim görüntüsünü biraz olsun değiştirir hem de bizler kimbilir neler öğrenebiliriz diye çıktık yola. Peki neden Elmadere’yi seçtik? Bu fikir kafamızda şekillenmeye başladığında, Soma katliamının üzerinden pek fazla zaman geçmemişti. Bu bir ‘kaza’ değil ‘cinayet’, ’kader’ değil ‘katliam’dı ve geleceğin hekimleri olarak halkın sağlığını koruma sorumluluğumuzdan dolayı da bizi çok etkilemişti. Daha fazla kazanç uğruna, risklere göz yumulmuştu ve ölümle burun buruna gelen yine emekleriyle hayata tutunmaya çalışan yoksul halktı; sağlık sisteminin de tüm acımasızlığıyla hepimize dayattığı gibi. İşte Elmadere, Soma’da en çok kayıp veren köylerden biriydi. Biz de desteğe ihtiyacı olan Elmaderelilere yardım eli uzatarak, dikkatleri Soma ve diğer iş cinayetleri üzerine çekebileceğimizi düşündük.


Böylece Elmadere’ye yolculuğumuz başladı. İlk molamızı Kınık’ta verdik. İlk olarak Elmadere’ye gezici sağlık hizmeti götüren aile hekimiyle görüştük. Köyle ilgili izlenimlerini ve bizlere tavsiyesini aldık. Kınık’ta bize bir yolcu daha katıldı: Erkan abi ,Soma’daki madenden sağ kurtulmuş bir madenci. Kınık’tan Elmadere’ye bize rehberlik etti. Yaklaşık on beş dakikalık yolculuğun sonuna doğru, dağda yeni bir inşaat dikkatimizi çekti: ağaçlar kesiliyor, yollar açılıyordu. Erkan Abi’den bunun yeni açılacak bir maden ocağı olduğunu öğrendik. Köye vardığımızda da gördük ki, maden köy okulunun hemen karşısındaM Köyde ilk durağımız muhtar Durmuş Abinin eviydi. Düşündüklerimizi anlattık ve Durmuş Abiden içten bir yardım sözü aldık. Köyde 90 hane bulunduğunu, 228 i çocuk, 484 kişinin yaşadığını öğrendik. Sonra haneleri gezerek, aileleri ziyaret etmeye başladık. Öncelikli amacımız sağlık ve sağlık hizmetine erişimdeki engelleri, kısıtlılıkları belirlemek ve ihtiyaca göre bir çalışma planlamaktı. Buna yönelik olarak ailelerle sohbetimizde yaşam şartları ve aldıkları sağılık hizmetleri ile ilgili sorular sorduk. Hanede kaç kişi yaşadıklarını, geçim kaynaklarını, temiz suya ulaşımlarını, sağlık sigortaları olup olmadığını, sağlık hizmetine nasıl ulaştıklarını, gebeler ve çocukların ne sıklıkta ve nasıl izlendiğini, kronik hastalığa sahip olanların nasıl takip edildiğini sorguladık. En önemli geçim kaynaklarının maden olduğunu belirttiler. Yaşanan onca kayba rağmen maden dışında geçinebilecekleri bir işleri yoktarım bitmiş durumda, hayvancılık da çok az aile için bir seçenek olarak mevcut. Bu sebeplerle hala altmıştan fazla kişi madenlerde çalışıyor. Evlere su ulaşımı bir buçuk yıl önce sağlanmış olduğunu ancak temiz olmadığını, bazen içilemeyecek durumda olduğunu söylediler. Buna bağlı ishal vakaları sık yaşanıyor. Haftada bir gün köye gelen aile hekiminden sağlık hizmeti alıyorlar. Aile hekiminin de bize


belirttiği gibi köyde sağlık hizmeti sunulabilecek bir mekan olmadığından ev ziyaretleri ile hizmet götürülmeye çalışılıyor. Bu da çocuklar, kronik hastalığı olanlar gibi risk gruplarının takibini kısıtlıyor. Gebelik takipleri, doğum, çocukların aşıları gibi ihtiyaçlar ve acil durumlarda kendi araçları ya da özel taksilerle Kınık’a gidiyorlar. Kınık’ta hastane bulunmadığı için, yeterli müdahalenin yapılamadığı durumlarda Bergama’ya yönlendiriliyorlar. Böyle bir durumda ambulansla bile hastaneye ulaşmaları en iyi ihtimalle yarım saat sürüyor. Aldığımız bu yanıtlardan anladık ki; hastalandıklarında kendi çabalarıyla hekime ulaşmak zorundalar, koruyucu hizmetleri ise neredeyse hiç alamıyorlar. Bizi içten bir misafirperverlikle karşılayan, her evinde buyur edip çay ikram etmeye çalışan Elmadere’den bu izlenimlerle, tekrar geleceğimizi söyleyerek ayrıldık. Ve tartışmaya başladık: Ne yapabiliriz? Onların ihtiyaçlarını karşılayacak, ilgilerini çekecek bizimde altından kalkabileceğimiz bir şey olmalıydı. Bu konuda yapabileceğimiz en iyi şeyin sağlık sisteminin zaten herkesten esirgediği koruyucu hekimlikle ilgili bir çalışma olacağını düşündük ve ihtiyaçlarını göz önünde tutarak emzirme ve anne sütü konusunda bir eğitim çalışmasında karar kıldık. Adı ‘eğitim çalışması’ olmakla birlikte, asıl eğitim alacak olan bizleriz aslında. Hem kendimizi bu konuda yetkin hale getirmek için çalışırken, hem de alanda onlarla konuşurken çok şey öğreneceğimize eminiz. Ve onlara ne kadar yardımcı olabilirsek o kadar mutlu olacağız. Bizim için bir ilk olan bu çalışma elbette son olmayacak. Elmadere’de devamını getireceğimiz çalışmalar, kendimizi geliştireceğimiz sürecin ve vereceğimiz mücadelenin bir parçası sadece.


Biz biliyoruz ki; sağlığı satılacak bir meta olarak görenlere karşı sağlığın bir hak olduğunu, hekimliğin aslının -günümüz paradigmasının dayattığı gibi- hastalandıktan sonra bize ‘başvurabilen’ kişilere gerçekten ‘tedavi edici’ bile olmayan bazı tedaviler vermek değil; dayattığı toplumsal koşullar ve alışkanlıklarla, önce onların hasta olmasına sebep olan sonra onları tedavi ettiğini iddia eden sisteme karşı mücadele vermek olduğunu hayat boyu savunacağız. Tam bir sağlık elde etmenin tek yolunun bu olduğunu görüyoruz. Mücadele zor ve uzun ancak bizler halkın hekimleri olmaya kararlı hekim adayları olarak, yalnız olmadığımızı ve zafere ulaşana kadar örgütlü mücadelemize devam etmek zorunda olduğumuzu çok iyi biliyoruz. Gerçekten ‘sağlık’ sunmayı hedefleyen herkesi aramıza bekliyoruz, ne dersiniz?

EGE TÖK


Ders çalışmaktan başka doğru düzgün yapabildiğin bir şey söyle bana. Bir kere şevkin olmalı, içinden gelmiyorsa oturma o masaya. Sırf çalışmış olmak için, o 3 harfli sınavlardan sadece mükemmeliyetçi tarafın yüksek al istiyor diye çalışma. Doktor olacaksın sen. Hayatına dokunacaksın insanların. Yüzlercesi için umut ışığı olacaksın, çıkış yolu kimisine de. Bunu içinden gelerek, sonuçlarından mutluluk duyarak yapmazsan geçmez ömrün. Bir müzik aleti çal mesela, sesi seni mutlu ediyorsa. Renklerle, çizgilerle iyiyse aran karala bir şeyler. Uyumluysa adımların, git bir dans kursuna. Hissedebiliyorsan içinde, sana çok güzel şiirler de önerebilirim. Biz hayatımızı üçer haftalık periyotlara bölerken akıp gidiyor hayat. Yaşadığını hissetmeni, göğsünden milyonlarca kuşun havalanmasını, ayaklarının yerden kesilmesini sağlayacak şeyler olsun hayatında. Sürekli iyi de gitmesin üstelik. Bazı sabahlar gözlerimi yeni bir güne açmak istemiyorum mesela ben, daha fazla nefes almaya, bir şeylerin peşinde koşmaya gücüm kalmamış gibi hissediyorum. Ancak bazen kim olduğumuzu anlayabilmemiz için kendimizi kaybetmemiz gerekir. İnsan ne zaman değişir? Nasıl yapabilir bunu? İlla kötü bir şeyler mi yaşamak lazım akıp giden hayatımızın yönünü değiştirebilmek için? Mesela bir gün uyanayım istiyorum, uyanayım ve daha kararlı biri olayım. Böyle yapmayacağım dediğim şeyler aklıma bile gelmesin. Olur olmaz her şey takılmasın kafama. Aldığım her nefesten mutluluk duyayım, aklımla çözemediğim ne varsa bırakabileyim zamana. Ama akıp giden hayata kendimi o kadar kaptırıyorum ki bu dediklerim bir zaman sonra tamamen siliniyor. Hemen düşüyor gardım, yıkılıyor duvarlarım. Koyduğum kurallar, sınırlar nasıl oluyor da yerle bir olabiliyor benim haberim dahi olmadan? Cevapları henüz bulabilmiş değilim, ama hala düşünüyorum.


Son söylemim de şu ki: sana kendini kötü hissettiren şeyleri hayatından uzak tutabilmen çok önemli. Kendine olan saygını kaybetmemek adına onları hayatından atabilmek ve onların hayatından gidebilmek. Bunu da henüz gerçekleştirebilmiş değilim ancak nasıl yapacağımı iyi biliyorum. Duvarlarım her zamankinden daha kalın, sınırlarım daha keskin. Yaklaşırsam acırım biliyorum. Başarabilirsem anlatabilirim belki, öylesi daha iyiM #AlakasızSöylemler


KAYBIN KEŞFİ Güzellik, Güneş doğarken ve batarken Güzellik, Sonbahar yaprakları yeşil,kırmızı,sarı Güzellik, Gökyüzünde bulutlar beyaz,hafif pembe,turuncu Güzellik, Göz yetmiyordu görmeye,gönül istiyordu Huzur, Gözleri gülümseten bir tebessüm Huzur, İki damla yaş gözlerde Huzur, Dumanı dost tüten bir bardak çay Huzur, Her yerde arıyorduk ,bir yerde buluyorduk Gurbet Bir otobüs penceresi,bir tren sesi Gurbet Hüznün huzura inkılabı Gurbet, Aynıydı başka memlekette de güneş Gurbet Bir yolculuk kendi içine,vuslattı aslında gurbet ASYA

GÖKYÜZÜ NEDEN MAVİ Gökyüzü neden mavi Neden yeşil değil de mavi Yeşil bitkilerin rengi Kızıl ise ateşin Mavi özgürlüğün Değil, Esaretin rengi Neden sanırsınız? Neden gökyüzü mavi Aşk mı sebebi Gökyüzü ve mavi Değil değil, Esaretin rengi Hepimiz aynı gök altında Mahkumuz Mavi hepimize mai Mavi gözlerinin rengi Değil, Benim ruh halim Ruh hayalim akka


SESSİZ GECE Ve bugün de bitti işte Güneşi çoktan düşürdü ufuk çizgisi Son Birkaç ışık demetini de Bir elim bulutlarda, Süpürdü giderken arkasından. Güneşi okşuyor diğeri de. Fenerler yanmaya başladı hafiften Bir elim faşist dudakları susturuyor Ay ürkek bir çocuk gibi Diğeri terini siliyor bir maden işçisinin Çıkardı çıkaracak başını karşı tepeden. Kuş olup uçuyor ikisi birden Yine çay demledi annem Aksettikleri kirli duvardan. Bir elim fırtınaya gebe, koptu kopacak Havadan sudan konuşuldu Birkaç adam yudumlarken kaçak çayını Bir elim huzurlu gün hayali kurmakta Nabzını tuttu memleketin en sakin damarından Bir elim kin dolu,nefreti avuçlamakta Çok bildiklerini sandılar,aldanıp aldattılar Diğeri kaybolmuş vahalarda Serden geçmiş beyinlere iz bırakmaktı dertleri Bir elim ateş diğeri su Gece uzundu,gece sessizdi Ne su söndürüyor ateşi Çekildik usulca kendi dünyalarımıza Ne de yakabiliyor ateş suyu Bir elim çocuk, uçurtmakta uçurtmasını Ve üzerimize örttük ümitlerimizi Ben kaybetmek istedim yine Diğeri yaşlı,gün saymakta Issız bir evin damında gözlerini Bir elim ''belki'' diyor ''belki'' İşte böyle sevgilim Öteki ''hayır,daha neler'' Bir gece daha böyle geçti sensiz Ve üşüyor ikisi birden Fısıldıyor kulağıma o uslanmaz ses Ellerim diyorum ellerim 'Belki yarın gelir bir haber' Yine tutsana ellerimi... Bilemiyorum,belki de yarın çıkar gelirsin Fakat şu gece,şu gökyüzü Sensiz dilek tuttuğum şu kayan yıldız İçimdeki o garip sızı Harap şu birkaç hücre Hiç affetmeyecek bugün için seni

KLORAMFENİKOL

LEYLIM


"VE BİRAZ DA MORFİN SÜLFAT Hakan Günday’ın Daha adlı romanı üzerine karalamalarM "Belki de kendi babası yüzünden böyle olmuştu. O da kendi babası yüzünden... O da kendi babası yüzünden... Sonuçta hepimiz hayatta kalanların çocukları değil miydik? Savaşlar, depremler, kuraklıklar, katliamlar, salgınlar, işgaller, kavgalar ve felaketlerden sağ çıkanların çocukları... Dolandırıcıların, hırsızların, katillerin, yalancıların, muhbirlerin, hainlerin, batan bir gemiden ilk kaçanların ve de başkalarının ellerindeki can simitlerini söküp alanların çocukları... Sağ kalmak için her şeyi ama her şeyi göze almış olanların... Bugün hayattaysak eğer soy ağacımızdan birileri: "Ya o ya ben!" dediği için değil miydi?" 9 yaşındaki çocuklar oyun oynar, arkadaşları ile kavga eder, akşam eve gelir ödev yaparlar. Gaza ise bunların hiçbirini yapmıyor, yapmayacak. Çünkü Gaza yanı başımızda doğmuş olmasına rağmen insanlığın makyajsız yüzünü çok erken gördü. Gaza babası bir katil olduğu annesi ise olamadığı için doğdu. Gaza bütün bunları 9 yaşından itibaren biliyordu ve ömür boyu da hiç unutmadı. Gaza bir insan kaçakçısı. Afganistan'dan, Pakistan'dan, İran,Irak, Suriye'den gelip dünyanın daha az çürümüş ülkelerine yasadışı yollardan gitmeye çalışan insanların beklerken ölmemelerinden sorumlu. Babasının çırağı, babasının kölesi... Mültecileri bir sonraki ulaşım şekli belli olana kadar evlerinin alt katındaki bir depoda tutuyor. Depoyu, mültecilerin boklarını temizliyor, onlara su ve sandviç veriyor; ölmemelerini sağlıyor. Yeri geliyor Gaza havalandırmayı açmaya üşendiği için bir adam ölüyor. Yeri geliyor yemek verdiği bir mülteci tarafından herkesin gözü önünde tecavüze uğruyor. Gaza uçuruma bakıyor ve zamanla uçurum da ona bakıyor. Sfumato ve karanlık! Gaza büyüyor; babasıyla ama tek başına. Gaza çok zeki bir çocuk, lise giriş sınavlarında Türkiye derecesi yapıyor, ama gidemiyor ve hatta gitmiyor. Gaza çok zeki bir çocuk, hakimi olduğu depoyu bir deney platformuna dönüştürüp, zekasını mültecileri ve dünyayı anlamak için kullanıyor. Gaza mültecilere eziyet ediyor. Gaza kadınlara tecavüz ediyor.


"Sokağında savaş mı var? Ha? Evinin önünde insanlar birbirini mi öldürüyor? Git, çık, savaş sen de o zaman! Öl, yaralan, sakat kal! Açlık mı var sizin orada? Çocuk yap, onu ye! Kendini ye! Ama kalkıp da dünyanın öbür ucuna gideceğim diye benim hayatıma sıçma! Hem ne olacak ki oralara gidince! İliğine kadar sikiliceksin! Başka ne olmasını bekliyorsun? İnsanlar kollarını açmış seni bekliyorlar çünkü değil mi! Geri zekalı! Gideceğin yerde hiçbir değerin yok anlamıyor musun? Hem de hiç! Göreceksin! Kimse seninle otobüste yanyana oturmak istemeyecek! Kimse seninle asansörde yalnız kalmak istemeyecek! Kimse o hiçbir zaman düzeltemeyeceğin aptal aksanınla verdiğin selamları almak istemeyecek! Kimse seninle komşu olmak istemeyecek! Kimse çocuğunun senin çocuğunla arkadaşlık etmesini istemeyecek! Kimse senin dinine ait en ufak bir şey duymak ya da görmek istemeyecek! Kimse o yemeklerinin iğrenç kokularını içine çekmek istemeyecek! Kimse senin para kazanmanı istemeyecek! Kimse senin mutlu olmanı ya da daha uzun yaşamanı istemeyecek! Kimse bir kuyrukta senin arkanda olmak istemeyecek! Kimse gittiğin yerde oy vermeni istemeyecek! Kimse seninle yatmak istemeyecek! Kimse gözlerinin içine bakmak istemeyecek! Kimse adını sormak istemeyecek! İnsanlar senden o kadar çok nefret edecekler ki yerleştiğin yerde emlak fiyatları düşecek! Bunu anla artık!" Cangiante! Gaza tam 1 3 gün boyunca insan etleri ile çevrili Dante'nin cehennemi içerisinde mahsur kalıyor. Çürümeyi izliyor, çürümeyi takip ediyor. Chiaroscuro! Neden hiç kimse hiçbir şeyi önemsemiyor? Gaza deliriyor. Gaza konuşmuyor, Gaza dokunamıyor. Ama Gaza linç edebiliyor. Dünyanın neresinde olursa olsun ortak bir hissi, bir toplumsal hareketi keşfediyor. Tek bir düşmana karşı bir olabilmeyi. Teke karşı tek olabilmeyi. Unione! Gaza kabulleniyor. Gaza anlıyor. Gaza barışıyor ve kağıt kurbağa yuvasına geri dönüyor. Daha, okuduğum ilk Hakan Günday romanıydı. Bu kadar sarsılmayı beklemiyordum. Hakan Günday tam anlamıyla bir dahi! Bir çocuğun


büyük oranda bize verdiği bu hissiyattan kaynaklanıyor. Hikaye sadece Gaza'nın başına gelenler olarak da ilerlemiyor. Gaza'nın gördükleri,Gaza'nın hissettikleri, Gaza'nın düşündükleri olaylardan çok daha fazla yer kaplıyor romanda. Bu bazen bir dezavantaja da dönüşüyor tabii, aforizmalar içerisinde boğulabiliyorsunuz. Sanki kitap yazar gelişigüzel aforizmalar patlatsın diye yazılmış gibi hissettiriyor ama bunun dozu da bölümden bölüme değişiyor. Gaza'nın gözünden toplumsal kokuşmayı da görebiliyoruz. Yaşadığı yerdeki jandarma ve belediye reisinin para karşılığı mülteci sirkulasyonuna nasıl izin verebildiğini, yönetim ile tarikatlar arası ilişkiyi, insanların işlerine geleni hatırlayıp gelmeyeni nasıl unutabildiğini, kendi hırsları uğruna öğrencileri ve onların hayallerini hiçe sayabilen eğitimcileri görüyoruz. Paranın açmadığı kapının olmadığını görüyoruz. En vurucusu da bir banka kuyruğunda bekleyen yaşlı bir adamı görüyoruz. Sırası gelince elindeki kağıdı kimse görmesin diye saklayan, sırasını bilerek kaçıran ve sonra yeni bir sıra alıp tekrardan beklemeye başlayan bir adam... "O kadar yalnızsın ki midemi bulandırıyorsun." O kadar güzel yazılmış ve kurgulanmış bir kitap ki uzun bir süre etkisinden kurtulabileceğimi sanmıyorum. Hakan Günday kesinlikle uluslararası olmayı hak eden bir yazar. Bu işler nasıl yürüyor bilmiyorum ama bir şekilde İngilizce'ye çevrilse yapıtlarının dünya çapında ses getireceğine eminim. Mültecilerin çıktığı 3. dünya ülkelerini de, mültecilerin gittiği gelişmiş ülkeleri de ilgilendiren bir konu. Her ne kadar kurgu da olsa bir gazetecinin yazabileceğinden daha çarpıcı. Her şey bir yana yazarın bütün kurguyu Rönesans resim teknikleri üzerinden yapıyor olması da inanılmaz yaratıcı. Kitap 4 ana bölümden oluşuyor. Her bölüme dört teknikten birinin adı verilmiş. Dikkat ederseniz kurgu da bu tekniklerin yazınsal tasviri gibi ilerliyor. Örnek vermek gerekirse Sfumato; "Renk ve tonların buharlaşarak birbirine karışmasını ve böylece konturların görünmez olmasını sağlayan buğulu bir gölgelemeyi ifade eder. Çoğunlukla aydınlıktan karanlığa geçişlerde kullanılır." (Örnek için Da Vinci'nin Mona Lisa'sına bakabilirsiniz.) Romanın birinci bölümünde de


Gaza'nın naif çocukluktan acımasız bir katılığa ve karanlığa yumuşakça geçişini görebilirsiniz. Diğer dört bölüm de Rönesans tekniklerinin nispeten başarılı tasvirleri olarak devam ediyor. Romana uzaktan baktığınızda bir Rönesans Guernica'sı ile karşılaşabilirsiniz. Kendi dilimizde böyle güzel bir romanı okuma fırsatı varken okumanızı öneririm. Romanın içinde daha pek çok sürprizle karşılaşacaksınız.

Selene Doğanlar


Perde kapalı olduğu halde kendine küçük boşluklar bulan güneş, köşedeki aynaya çarpıp odanın geri kalanına ışık huzmeleri gönderiyordu. Yatağın üzerinde askılarıyla bırakılmış giysiler vardı. İçinde sigara var mı diye birkaç kez kontrol edildikten sonra bir daha bu küçük umudu yaşatmaması için buruşturulmuş sigara paketleri odanın içine serpilmiş gibiydi. Tek tek incelendiğinde bir kişinin zevkine göre alındığı belli olan kitaplık, masa, dolap ve askılık; aynı odanın içinde muazzam bir eşya kalabalığının neferi olmuştu. Işık çubuklarının belli belirsiz boyadığı , kirli sarı, kalabalık bir arka plan. Bir çok insana kasvetli gelebilecek bu ortam, Selin'e huzur veriyordu. Fakat şuan o kadar telaşlıydı ki odayı görmüyordu bile. Yedi aylık işsizlik sürecinde defalarca iş görüşmesine gitmişti ve bir sonraki görüşmesi bir saat sonraydı. Yataktaki giysilerden birini aldı. Üzerine tutup memnuniyetsiz bir ifadeyle kendine baktı. Geçen görüşmeye bu kılıkla gitmişti. Onu yatağa fırlatıp, diğer giysiyi aldı-yalnızca iki adet resmi kıyafeti vardı-. Hızlıca üzerine geçirip aynaya tekrar baktı. Gözlerini gömleğinin, kumaş eteğinin ve babetlerinin üzerinde gezdirdi. Saçlarını düzeltti, makyaj yaptı. Kendini baştan aşağı tekrar süzdü. Bunu yaparken nefret ettiği ilkokul öğretmenine o kadar çok benzedi ki, farkına varsaydı kendinden tiksinirdi. Saate baktı, daha vakti vardı. Yataktakileri itip oturdu. Bi sigara yaktı. Sol elini göğsünün altına sıkıştırdı, sağ dirseğini onun üstüne dayadı. Orta ve işaret parmağının arasında duran sigara bu kadınsı duruşa asilik katıyordu. Ciddi bir ifadeyle sigaradan bir nefes alıp aynaya üfledi. Bu hareketler kalıbı onun için bir refleks gibiydi. Dışarıdan nasıl göründüğünü umursadığında kendince kişiliğini tanımlayan bu kalıbı istemsizce uygulardı. Kendine has duruşunu aynada görmek ona büyük bir özgüven veriyordu.Fakat bu sefer aynadakiler o kadar eğreti durdu ki, ne zamandır bunu yapmadığını hatırladı.


Kendini daha detaylı incelemeye başladı. Saçları ve makyajı beceriksiz bir kuaförün elinden çıkmışcasına göze batıyordu. Gözleri boya yığınının altından toyluğunu fısıldıyordu. Aslında makyaj konusunda beceriksiz sayılmazdı. Liseden beri makyaj yapıyordu ve ilk birkaç aydan sonra yüzüne yakışan makyajı bulmuştu. Malzemelerini çıkardı ve birkaç rötuş daha yaptı. Sonuç pek değişmedi. Devam ederse durumun daha da berbat olacağını düşünerek durdu. Moral bulmak için göğüslerine baktı. Vücüdunun en güzel bulduğu kısmı burasıydı. Gömleğinin üst düğmelerini zorlayan göğüsleri bu klasik kıyafetin içindekine dişilik katıyordu. Yüzünde hafif bir tebessüm belirdi, gözlerini göbeğine ve kalçasına doğru indirdi. Tebessüm kısa bir süre daha suratında asılı kaldı ve aniden dağıldı. Küçüklüğünden beri kilo takıntısı vardı. Kendisi çok farkında olmasa da tarzını (eskiden bir tarzı olduğu söylenebilirdi) oluşturan ana etken bu takıntıydı. Göbeğini saklamak için koyu renk tişört ve kalçalarını dik göstermek için dar pantolonlar giyerdi. Kilo almış olduğunu düşündü. Hemen tartıya çıktı. Kilosunda bir değişiklik yoktu. Morali daha da bozuldu. çünkü aynada gördüğü çirkinlik için suçlayabileceği şüpheli kalmamıştı. Son bir çabayla refleks hareketine sığındı fakat aynaya bakmadan kaçarcasına evden çıktı. Kapı kapanınca oda, dışarıdan gelen boğuk seslerin sessizliğine büründü. Ara sıra genleşen vidalar kitaplığı çıtırdattı, sonra buzdolabı uğuldadı. Işık huzmeleri odanın içinde ağır ağır volta attı. Kirli sarı arka plan griye, grilik maviye ve laciverde dönüştü. Odadan geriye sadece eşyaların ana hatları kaldı. Daha da sonra anahtar şıngırdadı, kapı açıldı. Selin içeri girdi. Işığı açtı, kıyafetlerini çıkarmadan önce kendine bir kez daha baktı. Hızlıca soyunup, gömleğini aynanın üstüne fırlattı. Oturup derin bir nefes aldı. Yarına başvurduğu başka bir firmayla görüşmesi vardı. Diğer kıyafeti giyerim diye düşündü. Aynadaki yansıması yarın daha da çirkin olacaktı. Neyse ki o zamana kadar aynaya bakmak zorunda değildi.Çantasından sigara çıkarıp yaktı. Bu sefer sigarasını diğer herkes gibi tutuyordu.

Semih Canım


Müptezeller koğuşlarından çıkar Son bir kez ayık bakar dünyaya Dünya en çirkin elbisesiyle görünür Son bir kez onlara Doğuştan kördür madde Sırtlanır üzengi pupillerin yükünü Bilmem kaçıncı dokuz aydır gebeyken sıkıntıya Zaman körleşir Kalp titrer Kayışlar gerilir Bir el çarkı tersine çevirir Kan ağır ağır çarpar davula Karanlık, ritmik, mekanik

Son doğan çocuğu da ölür günün Yenisi doğana kadar tatil ilan edilir Zil çalar bagetler Her vuruşta bir çentik daha eklenir Büyümesi durdurulamayan boşluğa Ben ta kendisiyim der boşluğun Gecenin kalmadı tüketecek bir şeyi Koğuşlar karartıldı Bu son çabaydı kurtarmak için geceyi Her şey bitti Çok zaman ölüdür madde Şuan ölüme hepsinden daha yakını Acıklı bir vedadayken kıpırtıya Gün filizlenir

Sanki gün hiç doğmadı Müptezeller koğuşlarından çıkar Ya da sil baştan her saniye Son bir kez ayık bakar dünyaya Düşük yaptı zamanın mezarlığına Dünya en çirkin elbisesiyle görünür Dışarda yaşam belirtisi kalmadı Son bir kez onlara Ne varsa hepsi perdenin bu tarafında Küçülen dünya yoğunlaşır Daha yakıcıdır siren sesi, kapı gıcırtısı Mutfakta makineler boğuk boğuk söylenir Bir yayı titretir mutlaka tüm sızılar Afag Kunt


İşte o da öz sevgisi olmayan her insanda olduğu gibi kolayca vazgeçebiliyordu.Bir insan,kendisini sevmeyince bu hal sanki yüzünde bir damga gibi belli olur.O da öyleydi.Bilirdi,konuşamazdı.Muhabbette can katacak bir cümle veya ortamı şenlendirecek bir espri, konuşulan konu bittikten sonra hatta bazen günün sonunda aklına gelirdi.Sinirlenirdi o an.Neden aklına konuşulurken gelmemişti?Söyleseydi,belki can kulağıyla dinlerlerdi belki esprisine gülerlerdi.Severlerdi onu da.Belki bu haliyle de sviliyordu ama sevilmediğini düşünürdü.Elbette ki kendisini sevmeyen biri başkalarının da aynı kanıda olduğuna kanaat getirirdi. Bazen arada güzel şeyler söyler,espri de yapar.Ama bunlar anlık,ne önemi var kiMSen hep pop müzik dinleyene klasik müzikten,karnı doyunca tüm sıkıntıları biten insana gündemdeki üzücü olaylardan,hiçbir filmi kaçırmayan birine kitaplardan söz et.Anlamayarak dinlesinler?Ya yanlış insanlar ya da yanlış konular demek varken neden “Yanlış olan ben miyim?”diye sorarsın. Bugün arkadaşı onla yemeğe gitmedi.Oysa her gün birlikte yemek yerler,bahçede iki turlarlar,birer çayla bunu noktalarlardı.O hep korkardı:”Sıkıldı mı acaba?” Bugün korkmasına gerek yok.Arkadaşı birkaç kişiden oluşan bir grupla yemeğe gidiyor şu an.Eğlenceli;matrak sohbetlerin döndüğü bir grup bu,öyle boş bir grup değil.Yemekten sonra da kafeye gider kahve içerler.Hep de kafaya takar.Kahve içilen yere neden “kafe” demişler?Belki kahveyle alakası yoktur ama bu benzerlik onu deli eder.İlginçM Neyse kafede içilen kahvelerin yanında muhabbet de eksik olmaz.Zaten onun olmadığı yerlerde muhabbet hiç eksik olmaz.Yeni bir film çıkmış,onu konuşuyorlar.Yönetmeni de eleştirirler şimdi.Yönetmen eleştirilmeden film konuşulduğu nerede görülmüş? Yarın da diğer arkadaşı planladıkları bir şeyi erteleyecek.”Başka zaman yapsak?” diyecek.Bir başkasıyla Kordon’da içecekler.Hep o “bir başkası “yok mu?Her zaman hayatını mahvediyor o “bir başkası” Neden bu kadar zor gelirdi ona insan ilişkileri? Azıcık gülsen etrafına?... Azıcık güvensen kendine?Sen de izledin aynı filmleri,sen de okudun,sen de yaşadın.Belki güzel nüansları yakaladın filmlerde,kitaplarda,hayatta ve hayatlarda.Konuşsan takdir ederler.Bu adam yaşamış der biri,bir başkası bu adam filmden anlıyor der,bir kitapta geçen bir sözden bahsedersin daha önce farkına varmamışlardır,şaşırırlar.Hatta “Vay be!Ne sözmüş arkadaş.” Derler. Ama yok! KalsınMSevme kendini,aynı zamanda da sevdirme. Yazan­Oynayan:Holden Caulfield



Kumbara Şubat 2015 Sayı:1