Issuu on Google+


Prof. Dr. D. Beybin KEJANLIOĞLU Gazetecilik Bölüm Başkanı

ObjekTİF dergisinin ilk yılından beri dergi için büyük emek harcayan Öğretim Görevlisi Nedim Serhat BİLECEN, dergi toplantılarına aktif biçimde katılan Öğretim Görevlisi Dr. Mesut COŞKUN, Araştırma Görevlileri Ali KARAKAYA, Arzu BAYAR ve Gökhan TOPTEPE’nin bu sayıya büyük katkıları oldu. Dergi yayın kurulunu oluşturan bu arkadaşlarımız, Prof. Dr. Battal ODABAŞ, Doç. Dr. Safiye KIRLAR BAROKAS, Doç. Dr. Murat GÜREŞÇİ, Araştırma Görevlisi Anıl Uğur OĞUZCAN ile birlikte, öğrencilerimize “haber-söyleşi-fotoğraf danışmanlığı” yaptılar. Derginin son halini almasında da, teknik bilgisiyle Mustafa GÜLTEPE etkili oldu. Hepsine müteşekkiriz. Fakat elbette asıl emekçilerimiz, öğrencilerimiz... Özellikle RTS ve HİT Bölümlerindeki, dergi metninin yazılı ve görsel anlamda ne olduğunu artık bilen üçüncü sınıf öğrencilerimiz ve daha çiçeği burnunda dememize kalmadan ikinci sınıfa geçmiş olan GZT Bölümündeki birinci sınıf öğrencilerimiz... ObjekTİF’in üçüncü sayısı sizin çabalarınızla var oldu; yine sizin çabalarınızla yeni sayılara açılacak, dergiye yeni katılanlara aktarılacak... Ve sevgili okurlarımız... Bu sayıyı zevkle okumanız dileğiyle...

1 objekTİF Sayı 3 /Temmuz

Bu sayıda ObjekTİF, “Ada” dosyasına ağırlık verdi. Dosyada, Giresun Adası’ndan ada kavramının edebiyatta ve sinemada işlenişine, ütopyayla bağlantısına kadar ilgi çekici yazılar var. Çayın Öyküsü, Vazelon Manastırı, Yeşil Giresun Belediyespor, Kolbastı tıpkı Giresun Adası gibi yine Karadeniz bölgesinde gezinen yazılar... Bu yazılar, özel olarak çekilmiş fotoğraflarla çevreleniyor. İstanbul’daki sinema müzesi ayrı bir dünyaya kapılarımızı açıyor. İletişim alanının duayenleri Prof. Dr. Ahmet TOLUNGÜÇ, Prof. Dr. Nurçay TÜRKOĞLU ve Prof. Dr. Bülent ÇAPLI; Türkiye’de haber fotoğrafçılığının en önemli isimlerinden Ali ÖZ ise, söyleşilerin konukları...

editör

Giresun Üniversitesi Tirebolu İletişim Fakültesi (GRÜ TİF) öğrencilerinin üç yıl önce öğrenime başladıkları yıldan beri yılda bir kez çıkardıkları ObjekTİF dergisi, bu yıl üçüncü sayısına ulaştı. Bu sayı, dergiye can veren ve TİF’te üç yıldan uzun süre kurucu dekanlık görevini yürüten Prof. Dr. Jale SARMAŞIK’a da veda sayısı. Boş bir binayı sınıflarla, sıralarla, çiçeklerle, tablolarla, teknolojiyle, atölyelerle ve hepsinden önemlisi pırıl pırıl öğrencilerle ve yetkin bir öğretim kadrosuyla donatan Prof. Dr. SARMAŞIK’ın GRÜ TİF’e bir armağanı da bu dergi oldu. Öğrencilerimizin ilk dekanımıza şükranla, bu armağanı sürdürebilir ve kalıcı kılacaklarından eminiz.


Dosya

Fakülte Haberler Üç Duayen ile

Medya Üzerine Söyleşi Türvak Sinema Tiyatro Müzesi Portre: Ali Öz


Giresun Adası

OBJEKTİF Haber, Kültür ve Sanat Dergisidir. Yıl: 3 Sayı: 3/2016 İmtiyaz Sahibi Giresun Üniversitesi Tirebolu İletişim Fakültesi adına Prof. Dr. Bayram KAYA

Ada ve Ütopya Ender Bir Hikayenin Baş Kahramanı Hasan Başer Edebiyat ve Sinemada Ada Anlatıları Çayın Öyküsü İki Kol Bir Çekirdek… Vazelon Manastırı

Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Öğr. Gör. Nedim Serhat BİLECEN Yayın Kurulu Prof. Dr. Dilek Beybin KEJANLIOĞLU Öğr. Gör. Dr. Mesut COŞKUN Öğr. Gör. Nedim Serhat BİLECEN Arş. Gör. Gökhan TOPTEPE Arş. Gör. Arzu BAYAR Arş. Gör. Ali KARAKAYA Görsel Danışman Mustafa GÜLTEPE Sayfa Tasarımı Mustafa GÜLTEPE Danışmanlar Prof. Dr. Dilek Beybin KEJANLIOĞLU Prof. Dr. Battal ODABAŞ Doç. Dr. Safiye Kırlar BAROKAS Doç. Dr. Murat GÜREŞÇİ Öğr. Gör. Dr. Mesut COŞKUN Öğr. Gör. Nedim Serhat BİLECEN Arş. Gör. Gökhan TOPTEPE Arş. Gör. Arzu BAYAR Arş. Gör. Ali KARAKAYA Arş. Gör. Anıl Uğur OĞUZCAN Editör Meral YILMAZ Katkıda Bulunanlar Ayhan YÜKSEL Şaban Aydın ASLAN Reklam Koordinasyon Hatice BASKIN Baskı Etkileşim Bas. Yay. Tan. Eğit. Bil. Ltd. Şti. Kazımkarabekir Caddesi 85/56 Altındağ / Ankara Tlf: 0312 384 31 36 Email: etkilesimbsm@gmail.com İletişim Adres: Giresun Üniversitesi Tirebolu İletişim Fakültesi, Tirebolu/Giresun e-mail: tif.dergi.28@gmail.com Tel: 0 (454) 429 28 33


Giresun Üniversitesi Yeni Rektörü Prof. Dr. Cevdet Coşkun’a emanet

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramına Özel Fakültemiz Sosyal Sorumluluk Çalışma Grubu, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlamaları kapsamında çocukları gülümsetebilmek amacıyla geniş kapsamlı bir etkinlik planladı. Ekibimiz planlanan etkinliğin içeriğini Karakaya İlk ve Ortaokulu’nda bulunan boş bir odayı oyun odası haline getirebilmek için boyanması, oyun araçlarının yerleştirilmesi, okul öğrencilerinin fakültemiz öğrencileri ile birlikte çektikleri fotoğrafların sergi salonumuzda sergilenmesi ve minik öğrencilere tiyatro gösterimi yapılması olarak belirledi. Çalışmaların ilk adımı olan okul içerisinde kullanılmayan bir oda, ekibimiz tarafından boyanarak içerisine çeşitli zeka oyunları, maketler, yapbozlar, bulmacalar yerleştirildi ve oda “Zeka Oyunları ve Okuma Odası”na dönüştürüldü. Hazırlanan odanın açılışı ise 18 Nisan 2016 Pazartesi günü Dekanımız Prof. Dr. Jale Sarmaşık, öğretim elemanlarımız ve öğrencilerimizin de katılımıyla gerçekleştirildi. Projenin ikinci adımı olan ve minik öğrenciler ile fakültemiz öğrencilerinin ortak hazırladığı “Çocukların Objektifinden Tirebolu” adlı fotoğraf sergisinin açılışı 22 Nisan 2016 Cuma günü gerçekleştirildi. Açılışını Dekanımız Prof. Dr. Jale Sarmaşık ve Karakaya İlk ve Ortaokulu Müdürü Süleyman Çetinkaya’nın yaptığı sergiye Tirebolu Belediye Başkanı Abdullah Karapıçak ve ilçe Müftüsü Bedir Aydın katılırken, Giresun Belediye Başkanı Kerim Aksu da çiçek göndererek etkinliğimizi kutladı. 23 Nisan 2016 Cumartesi günü ise Karakaya İlk ve Ortaokulu öğrencileri fakültemizi ziyaret ederek sınıflarımızı, atölyelerimizi ve laboratuarlarımızı gezdiler. Öğle yemeğini öğrencilerimizle birlikte yiyen minik misafirlerimiz daha sonra tiyatro ekibimizin hazırlamış olduğu “Masallara Yolculuk” adlı tiyatro oyununu izlediler. Tirebolu halkına da açık olarak sunulan gösteri sonrası, müzik ve dans eşliğinde keyifli dakikalar geçiren çocuklar 23 Nisan’ı coşku içinde kutladılar. Böylelikle projenin son aşaması da gerçekleştirilmiş oldu.


Sayın Cumhurbaşkanımızın Giresun Üniversitesi Rektörlüğüne, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 130’uncu ve 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun 13’üncü maddeleri uyarınca, atadığı Prof. Dr. Cevdet COŞKUN, 29 Nisan itibariyle görevine başlamıştır.

Tirebolu İletişimde dekan değişikliği Fakültemiz Dekanlığına 22 Haziran 2016 tarihi itibariyle Prof. Dr. Jale Sarmaşık’ın yerine Giresun Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi’nden Prof. Dr. Bayram KAYA atanmıştır.

İletişim Fakültelerinde Eğitimin Kapsamı ve Bölümlerde Çeşitlenme

Paneller Dizisi Tirebolu İletişim Fakültesi Konferans Salonu’nda gerçekleşen ve oturum başkanlığını Gazetecilik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Dilek Beybin Kejanlıoğlu’nun üstlendiği “Türkiye’de İletişim Fakültelerinde Eğitimin Kapsamı ve Bölümlerde Çeşitlenme” konulu paneller serisinin ilki 6 Kasım 2015 Cuma günü saat 15:00’da yapıldı. Dekan Prof. Dr. Jale Sarmaşık’ın açılış konuşmasıyla başlayan panelde, ilk konuşmacı olan İstanbul Aydın Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Özden Cankaya, gazetecilik mesleğinin teknik ve uygulama alanlarının yanı sıra diğer sosyal bilimlerle birlikte ilerlemesi gerektiğini vurgulayarak öğrencilere bilgiler verdi. Ardından fakültemiz Radyo Televizyon ve Sinema Bölüm Başkanı Prof. Dr. Battal Odabaş, iletişim fakültelerinde sinema eğitiminin yeterli seviyede olmamasını eleştirerek sinemanın radyo ve televizyondan bağımsız bir bölüm olması gerektiğine dikkat çekti. Panelin son bölümünde ise Beykent Üniversitesi Rektör Yardımcısı, Güzel Sanatlar Fakültesi Dekanı, İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ebru Güzelcik Ural, halkla ilişkiler müfredatı ile birlikte mezun olan öğrencilerin hangi donanıma sahip olması gerektiğiyle ilgili bilgiler aktardı. Panel öğrencilerin sorularının yanıtlanması ve Dekan Prof. Dr. Jale

Sarmaşık’ın konuşmacılara teşekkür belgelerini vermesiyle son buldu. Panelin ikinci serisi ise 20 Mayıs 2016 Cuma günü saat 14:00’da yapıldı. Panelde ilk konuşmayı yapan Bilkent Üniversitesi Güzel Sanatlar Tasarım ve Mimarlık Fakültesi, İletişim ve Tasarım Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bülent Çaplı, iletişim fakültelerinde eğitimin mesleki bölümlere ayrılarak o alanlarda öğrencileri uzmanlaştırma yoluna gidilmesi gerektiğini anlattı. Ardından Çukurova Üniversitesi İletişim Fakültesi, İletişim Bilimleri Bölüm Başkanı Prof. Dr. Nurçay Türkoğlu, iyi bir gazetecinin nasıl olması gerektiğini ve iletişim bilimleri mezunlarının mesleki alanlardan hangi açılardan ve nasıl gelişebileceklerini anlattı. Son konuşmayı gerçekleştiren Başkent Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ahmet Tolungüç ise, ülkemizdeki medya sahipliği sistemini, iletişim fakültelerinin sayı olarak fazla olmasını ve mezun olan öğrencilere yeterli istihdam olanakları sağlanamamasını eleştirdi. Panel öğrencilerin merak ettiği soruların yanıtlanması ve fakültemiz Dekan Prof. Dr. Jale Sarmaşık’ın konuşmacılara teşekkür belgelerini vermesiyle son buldu.


Ünlü Haber Fotoğrafçısı Ali Öz 1982 yılından beri çeşitli medya kuruluşlarında çalışan ve son 13 yıldır bağımsız olarak sosyal medyada mesleğe devam eden ünlü haber fotoğrafçısı ve gazeteci Ali Öz fakültemizde 11-12 Nisan 2016 tarihleri arasında öğrencilerle buluştu. Haber fotoğrafçılığının teknik alt yapısı ve haber-gerçekfotoğraf ilişkisi üzerine öğrencilerle deneyimlerini paylaşan Ali Öz, kendisine göre “bu işin insanların hayatına dokunmak olduğunu, engel tanımadığını ve sınırlamaların aşılması gerektiğini” yaşadığı anılarla örneklendirerek anlattı. Mesleğine olan tutkusunu çeşitli röportajlarını izlettirerek aktaran ünlü gazeteci, altı yılda tamamladığı bir çalışma olan “Tarlabaşı Ayıp Şehir” belgeselini de öğrencilerimizle paylaştı. Belgeselde yer alan fotoğrafların nasıl çekildiğini ve belgesel sürecini anlatan Öz, haber fotoğrafçısı olmak isteyen öğrencilerimize çeşitli tavsiyelerde bulundu.

Genç İletişimciler Buluşması Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü ev sahipliğinde Ankara’da 25-26 Kasım 2015 tarihlerinde Giresun Üniversitesi, Gümüşhane Üniversitesi ve Karadeniz Teknik Üniversitesi İletişim Fakülteleri öğrencilerinin ve akademisyenlerinin katılımıyla ‘’Genç İletişimciler Buluşması’’ etkinlik serisinin ilki gerçekleştirildi. Etkinliğin ilk gününde Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğünü ziyaret eden genç iletişimcilere Genel Müdür Yardımcısı Gözdenur Kirişçioğlu tarafından BYEGM’nin faaliyet ve çalışmaları, Basın Yayın Daire Başkanı Musa Özdemir tarafından ise haber ve metin analizi konusunda yapılan bilgilendirmenin ardından ‘’BYEGM’de iletişim fakültesi mezunları için kariyer imkanları’’ konusunda bir sunum gerçekleştirildi. Günün devamında Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumunu ziyaret eden genç iletişimciler, TRT ve kamu yayıncılığı hakkında Eğitim Dairesi Başkan Yardımcısı Sabiha Akdemir ve Medya Eğitim Koordinatörü Abdurrahman Çakır’ın sunumuyla bilgi edindiler. Soru-cevap bölümüyle devam eden sunumda öğrencilerden gelen sorular doğrultusunda kurumdaki staj ve kariyer imkanları anlatıldı. TRT programı genç iletişimcilerin TRT’nin haber dairesi, reji odası, haber stüdyosu ve TRT Yayıncılık Müzesi’ni ziyaret etmeleriyle sona erdi. Programın ikinci gününde genç iletişimciler Anadolu Ajansı’nı ziyaret ederek Kurumsal İletişim Direktörü Esra Kireççi ve Kurumsal İletişim Uzmanı Ömer Faruk Yılmaz tarafından Anadolu Ajansı’nın faaliyet ve hedeflerini içeren bir sunum gerçekleştirildi. Etkinlik genç iletişimcilerin sorularının cevaplanmasıyla son buldu.


Hamsi Şenliği Tirebolu Belediyesi’nin katkılarıyla fakültemizde 10 Aralık Perşembe günü saat 11:30’da akademik-idari personelimiz ve öğrencilerimizin katılımıyla ilk “Hamsi Şenliği” gerçekleştirildi. Tirebolu Belediye Başkanı Abdullah Karapıçak’ın da katıldığı şenlik, hamsi ziyafetinin ardından öğrencilerin müzik eşliğinde yöresel oyunlarla eğlenceli saatler geçirmeleriyle son buldu.

Dünü Unutma Yarına Hakkın Olsun Fakültemiz Konferans Salonu’nda 19 Kasım 2015 Perşembe günü saat 15:00’da Milli Mücadele Komutanlarından Kazım Karabekir’in kızı Timsal Karabekir Yıldıran tarafından ‘’Dünü Unutma, Yarına Hakkın Olsun’’ konulu bir konferans gerçekleştirildi. Tarihi bilmek kadar anlamını bilmenin de önemli olduğunu vurgulayan Timsal Karabekir Yıldıran Milli Mücadele sürecini babasının anılarıyla birlikte anlatarak öğrencilere Cumhuriyet’in kuruluş yılları hakkında bilgi verdi. Kazım Karabekir’in yazıp bestelediği ‘’Türk Yılmaz Marşı’nı’’ da söyleterek öğrencilere coşku dolu anlar yaşatan Timsal Karabekir Yıldıran’a Dekan Vekilimiz Doç. Dr. Safiye Kırlar Barakos’un fakültemiz adına teşekkürlerini iletmesiyle konferans son buldu.

Öğretmenler Günü “Öğretmenler Günü” münasebetiyle fakültemizde 24 Kasım 2015 Salı günü Tirebolu’da yaşayan emekli öğretmenlerin öğretim üyeleri, öğrenciler ve Tirebolu İletişim Fakültesi Öğrencileri Koruma ve Geliştirme Derneği üyeleri tarafından misafir edildiği bir etkinlik gerçekleştirildi. Sohbet dolu bir öğle yemeği ile başlayan etkinlikte fakültemizi gezen öğretmenlerimize öğrenciler tarafından çiçekler sunularak öğretmenler günü kutlandı. Daha sonra günün anlam ve önemine uygun olarak yönetmenliğini Philippe Falardeau’nun yaptığı ve yaklaşık 30 ödüle sahip “Monsieur Lazhar” (Canım Öğretmenim) adlı filmi Fakültemiz Konferans Salonunda izleyen emektar öğretmenleri Dekanımız Prof. Dr. Jale Sarmaşık uğurladı.


fakülteden haberler

Altın Pusula Genç İletişimciler Yarışması

objekTİF Sayı 3 /Temmuz

8

Her yıl Türkiye Halkla İlişkiler Derneğinin düzenlediği Altın Pusula Genç İletişimciler Yarışmasında bu yıl “Kadına Şiddeti Durdurmaya Yönelik İletişim Kampanyası” konulu sosyal sorumluluk projesi dalında fakültemiz Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü 3. Sınıf öğrencilerinden Mustafa Abanoz ve Nevzat Tiraki, Doç. Dr. Safiye Kırlar Barokas koordinatörlüğünde “1 Değil!, 2 Değil!, 3 Değil!” isimli sosyal sorumluluk projeleriyle Altın Pusula Ödülünü almışlardır. Kendilerini tebrik eder, bundan sonraki çalışmalarında başarılar dileriz.

Mansiyon Ödülü Tirebolu İletişim Fakültesi Radyo Televizyon ve Sinema Bölümü 3. Sınıf öğrencilerinden Nedim Kaya, Emre Yıldız ve Fatih Namlı Zoom Genç İletişimciler Haber Yarışmasında “Şengal›den Kaçan Ezidi Mülteciler”  konulu haberleriyle Mansiyon Ödülü kazanmışlardır. Kendilerini tebrik eder bundan sonraki çalışmalarında başarılar dileriz.


3

Fotoğraf: Erdem SÜLÜ

DUAYEN İLE

MEDYA ÜZERİNE SÖYLEŞİ

Prof. Dr. Ahmet TOLUNGÜÇ

Prof. Dr. Bülent ÇAPLI

Dünyayı saran ve toplumsal gelişmelerle sürekli bir etkileşim içerisinde olan medya, telekomünikasyon ve bilişim teknolojilerinin hızlı gelişimi ile birlikte günlük hayatın içinde daha çok yer alıyor. Konu hakkında “Medya, toplumun aslında can damarı gibi merkezindedir ve hayatımızı öylesine kuşatmıştır ki günlük hayatımızda veya toplumsal iletişimde nelerin medya ile bağlantılı olup olmadığını çoğu zaman ayıramayız bile. Bundan belki otuz sene önce biraz daha ayırabilirdik ama şimdi medya her yerde var. Medya artık hayatımızın her yerinde, ne kadarına değiyor ne

Söyleşi - Haber

toğrafın önemine ve iletişim eğitimine dair süzülen düşünceleri sizlerle paylaşmak istedik.

9 objekTİF Sayı 3 /Temmuz

Prof. Dr. Nurçay TÜRKOĞLU

Tirebolu İletişim Fakültesi’nin 20 Mayıs 2016 tarihinde düzenlediği “Türkiye’de İletişim Fakültelerinde Eğitimin Kapsamı ve Bölümlerde Çeşitlenme” konulu paneller dizisinin ikincisine konuşmacı olarak katılan Başkent Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü Başkanı Prof. Dr. Ahmet Tolungüç; Çukurova Üniversitesi İletişim Fakültesi, İletişim Bilimleri Bölümü Başkanı Prof. Dr. Nurçay Türkoğlu; Bilkent Üniversitesi Güzel Sanatlar Tasarım ve Mimarlık Fakültesi, İletişim ve Tasarım Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bülent Çaplı ile panel sonrasında söyleşiler gerçekleştirdik. Bu söyleşilerden medyanın toplumdaki yerine ve işlevine, haber-gerçek ilişkisine, basın özgürlüğüne, habercilikte fo-


Söyleşi - Haber

kadarına değmiyor bunu ayırmak ise neredeyse imkansız gibi. Medya o kadar büyük bir şey ki çok çabuk yayılıyor; sözüyle, görüntüsüyle, davranış biçimiyle bir şekilde her yere bulaşıyor ve toplumsal iletişim konusu da iletişim araçlarıyla birlikte değişip, gelişiyor” diyen Prof. Dr. Nurçay Türkoğlu medyanın günlük hayattaki önemini vurguladı.

objekTİF Sayı 3 /Temmuz

10

Bilgi, haber, eğlence içeriğiyle bir iletişim ağı olan medya, bize bu imkanları televizyon, radyo, gazete ve internet gibi araçlarla sunuyor. Kuşkusuz ki bu araçların aktardığı içeriklerin en çok takip edilenlerinden biri haber… Peki, haberler hangi aşamalardan geçerek topluma ulaşır, yayımlanma sürecinde ne gibi zorluklardan geçer, haber ne kadar gerçektir? Haberciliğin temelinde gerçeğin izleyenlere/okuyanlara olduğu gibi aktarılması iddiası yatar. Doğru bilgilerin toplanıp halka yalın bir şekilde sunulması gerekir. Fakat olaya ait gerçeğin ne kadar yansıtıldığı hep soru işareti olmuş, günümüz haberciliğinde haberin gerçekle olan ilişkisi tartışılmış ve belirsiz bir hal almıştır. Haberin gerçekle ilişkisini değerlendiren Prof. Dr. Bülent Çaplı “Bütün bunları belirleyen o kadar çok faktör var ki… İlk olarak; gerçek dediğimiz şey bir muhabirin ortada olup biteni anlayıp onu haber yapması ile başlar. Muhabirin nasıl baktığı, nasıl algıladığı, onun ne anladığı çok önemli. Çünkü olayda anladığını ele alır, onu işler ve bir yere koyar. İkinci olarak ise kurumsal yapı: Bir haber merkezi söz konusu… Haber merkezinin içindeki editörlerin o habere nasıl baktığı, haberden ne beklediği, merkezin yayın politikasının ne olduğu, haberle ilgili ideolojik bakış açılarının ne olduğu o kadar önemli ki… Daha sonra, haber merkezinin haberi yayınladığı mecranın ne olduğu ve bu haberi okuyacak, dinleyecek ya da izleyecek bireylerin o yayın kuruluşu ve haberle nasıl ilişki kurduklarına bakmak lazım. Böyle bir süreç içerisinde gerçek ne? Gerçeği nasıl tarif edeceğiz? Nasıl anlatacağız? Bu süreçlerde mümkün olduğunca etik ve nesnel bir biçimde çalışılması gerekir. Bu yapının içerisinde birden fazla ve farklı bakış, izleyici ya

da dinleyicinin bütün bu gerçekleri nasıl algıladığı, haberle nasıl ilişki kurduğu son derece önemli. Ama bunun son derece seçici bir algı içerisinde olduğunu da kabul etmemiz gerekiyor” diyerek haberin toplanıp yayımlanmasına kadar geçen süreçte gerçeğin nasıl ele alındığı ve alınması gerektiği hakkında bilgi verdi. Haberin gerçeklik payı kadar tartışılan başka bir konu ise haberciliğin önünde engel olan sansür uygulaması… Bazen haber bilgilerinin toplanması sansür mekanizmasından geçerken bazen de yayına hazır hale getirilen haberler sansür engeline takılıyor. Bu durumda basın ne kadar özgür, gazeteciler ne kadar özgür çalışabilir soruları akla geliyor. Prof Dr. Nurçay Türkoğlu, “Türkiye’deki medyada çok önemli bir basın özgürlüğü sorunu olduğunu söylemeliyiz. Sansür ve oto sansür tarih boyunca her zaman her yerde görülüyor. Türkiye’de daha fazla ve ağır yaşanıyor. Bir kere gazetecilikte iletişim profesyonelliği medyanın özünü oluşturur. Fakat profesyoneller gazetecilik yapmakta zorlanıyor” sözleriyle sansürün gazeteciliğin önünde engel olduğunu anlattı. Farklı bakış açısıyla basın özgürlüğünü değerlendiren Prof. Dr. Bülent Çaplı ise, sansür hakkında herhangi bir mevzuat bulunmadığını, eğer olsaydı bununla mücadele etmenin daha kolay olacağını, iktidar ilişkilerinde medyanın baskı altında kaldığını ifade etti. Prof. Dr. Çaplı, habercilerin kendi içlerinde de yarattıkları bir sansür olduğunu ve bunun çok daha tehlikeli bir durum olduğunu sözlerine ekledi. Bir gazetecinin haber bilgilerini toplaması sırasında çekilen haber fotoğrafları da oldukça büyük önem taşıyor. Prof. Dr. Ahmet Tolungüç fotoğrafın haberlerdeki yerini “Olayın nasıl olduğunu göstermesidir önemli olan. Dolayısıyla


Teknoloji ile birlikte haberlere ulaşmak oldukça kolay bir hale geldi. Artık insanlar bir tıkla istediği anda istediği yerden gündeme ulaşabiliyor. İnternetin insanlar tarafından aktif kullanılmaya başlamasıyla da, yurttaş gazeteciliğinin varlığından söz edilmeye başlandı. Bu konuda Prof. Dr. Bülent Çaplı “İfade özgürlüğü açısından baktığın zaman sosyal medya mükemmel bir şey… Çünkü insanların kendilerini ifade etmeleri, haber yapmaları artık sadece büyük kurumların yaptığı iş olmaktan çıktı. Artık bireyler de kendilerini ifade edebiliyor, haber yazabiliyor, haberleri takip edebiliyor ve haberleri gönderebiliyorlar. İfade özgürlüğü anlamında, çeşitlilik,

Sektörde durum ortadayken işin eğitim boyutunu da göz ardı etmemek gerek. Prof. Dr. Nurçay Türkoğlu, Türkiye’de iletişim fakültelerinde verilen eğitim düzeyinden bahsederek üniversitelerde sosyal bilimler eğitiminin verilmesinin önemine değindi. Bu derslerin toplumu tanımanın temelini oluşturduğunu, öğrenilmediği takdirde iyi bir iletişimci olunamayacağını, bu yüzden de sosyal bilimlerin göz ardı edilmemesi gerektiğine vurgu yaptı. Prof. Dr. Ahmet Tolungüç ise, iletişim fakültelerinin sayı itibariyle fazla olduğunu, Türkiye’de iletişim sektörünün yeterli kapasiteye sahip olmadığını ve gerekli istihdam koşullarının sağlanamadığını ifade ederek uygulanan eğitim politikasını eleştirdi. Son olarak, Prof. Dr. Bülent Çaplı, iletişim öğrencilerinin fırsatlar yaratabilecekleri bir dönemin içerisinde olduklarını ve iletişimin değişim sürecine bakarak gelecek ile ilgili kendilerini konumlandırmaları gerektiğini vurguladı. Bunu yaparken sadece geleneksel medyaya bağlı kalmadan öğrencilerin kendilerini her alanda geliştirmesi gerektiğinin altını çizen Prof. Dr. Çaplı, aksi durumda sektör içerisinde açıkta kalma olasılığının yüksek olduğunu söyledi.

Söyleşi - Haber

çok seslilik anlamında, güzel bir olgu… Ama hakaret edilmesi, özel yaşama saygı duyulmaması gibi etik problemler sosyal medyada daha belirgin. Yani geleneksel medyadan daha ağır bir etik problem ile karşı karşıyayız. Bireysel anlamda etik anlayışımızın da gözden geçirilmesi gerekiyor” şeklinde düşüncelerini belirterek sosyal medyanın artı ve eksi yönlerinden bahsetti.

11 objekTİF Sayı 3 /Temmuz

iyi bir haber fotoğrafı altına bir şey yazmadan da o olay hakkında bir bilgi ya da fikir verir” şeklinde değerlendirdi. Çünkü fotoğraf, haberin belgesi niteliği taşır. Peki, bir gazeteci haber fotoğrafını çekerken nelere dikkat etmeli? “Mesela doğa fotoğrafları çekerken herhangi bir ağacı çekeceğiz diyelim. Işığın konumuna göre, ışığın geliş açısına göre, günün saatine göre uygun açı bulunup çekilebilir. Fotoğraf çekerken bunlara dikkat edilebilir. Ama haberde bunu yapabilmemiz kısmen mümkün. Sadece bir örnek olsun diye söylüyorum. Bir spor muhabiri maça gitti diyelim. Daha güzel görünsün diye gidip penaltı noktasından fotoğraf çekebilir mi? Bunu yapamayacağına göre onu sınırlayan çizgiler var. Dolayısıyla haber fotoğraflarında en uygun ve düzgün açıyı yakalamak önemlidir” ifadesiyle Prof. Dr. Tolungüç, haber fotoğrafının sınırlarıyla ilgili düşüncelerini dile getirdi.


Türvak Sinema - Tiyatro Müzesi:

TOPLUM, BELLEK VE MÜZECİLİK SARMALINDA

Türk sinema geleneğini belgelerle gözler önüne seren müzenin giriş salonu, adeta müzenin özeti niteliği taşıyor. Sinemanın ilk yıllarında Türkiye’ye gelen 1904 model film projeksiyon cihazı, körüklü fotoğraf makinesi ve üç objektifli Vedat Ar kamerası bu salonda sergileniyor. Duvarlar hayata veda etmiş unutulmaz sanatçıların portreleriyle bezeli. Birinci katta ziyaretçileri; sinemanın Beyoğlu’na ulaştığı ilk günden itibaren muhafaza edilen el ilanlarının, sinema biletlerinin ve sinema salonlarının kuruluş belgelerinin bulunduğu Nişan Hançer Sinema Belgeleri Salonu karşılıyor. Türkiye’de sinemanın başlangıcından günümüze nasıl bir yol kat ettiği Fuat Uzkınay Sinema Cihazları Salonu’nda görülüyor. Lütfi Ömer Akad Salonu içerisinde ise, film çekimlerinde kullanılan bant okuma, tele-sine ve projeksiyon gibi cihazlar bulunmakta. Sinema-Tiyatro müzesinin kapsamını ve işlevini TÜRVAK Sinema-Tiyatro Müzesi etkinlik koordinatörü Aslı Canan Yılmazsoy’a sorduk. Müze; sinema ve tiyatronun doğduğu, ait olduğu semte geri dönüyor. Sinema Müzesi’nin ilk olarak Kavacık’ta kurulup 2010 yılında Beyoğlu’na taşınmasına sebep olan gelişmeler nelerdir? Kavacık’ta ilk kurulmasının nedeni Türker İnanoğlu’nun film şirketi Erler Film’in binasının orada olması. Müze koleksiyonunun çekirdeğini de Türker Bey’in asistanlığa başladığı 1957 yılından itibaren arşivlediği birikimler oluşturuyor. Müze kurulurken gazeteler aracılığıyla bir çağrı yapılıyor. Kurulacak olan Türkiye’nin ilk sinema müzesi olacağı için, tarihi anlamda bir ilke imza atacağı için, eski sinemacılar ve oyuncular büyük bir ilgi gösteriyor.


Türkiye’nin ilk sinema ve tiyatro müzesi, 2001 yılında TÜRVAK Türker İnanoğlu Vakfı bünyesinde kapılarını sanatseverlere açtı. İlk yeri Kavacık’taydı; 2010 yılında Beyoğlu’na taşındı. Müze, Türker İnanoğlu’nun sinema kariyeri boyunca bir araya getirdiği belge, bilgi, fotoğraf ve filmlerden oluşuyor ve bir Türk sineması arşivi sunuyor.

Çoğu tiyatro kökenli olan sanatçılar sinemaya dair belge ve fotoğraflarlarla birlikte tiyatro ile ilgili belgeleri, aksesuarları, fotoğrafları da bağışlıyor. Sonra Türker Bey elinde büyük bir tiyatro koleksiyonu oluştuğunun farkına varıyor ve vefa borcunu ödemek için sinema ile beraber tiyatro müzesini de açıyor. Kavacık’ta iki ayrı koleksiyonun birleşmesi ve doğal olarak arşivin genişlemesi Kavacık’taki mevcut binanın yetersiz kalmasına sebep oluyor. Çünkü diğer yandan aynı binada TÜRVAK Sinema TV Okulu da devam ediyor. Yeni sergi alanlarına ihtiyaç duyuluyor ancak mekan yetmiyor. Böylece müze, şu an içinde olduğumuz Beyoğlu’ndaki sa-

dece müze için tahsis edilmiş binaya taşınıyor. Tiyatronun doğuşu ve gelişimi tarihsel anlamda incelenirse Beyoğlu’nun önemi bu noktada ortaya çıkar. Ayrıca herkesin muhakkak yolunun geçtiği, ulaşımı kolay bir semt. Beyoğlu merkezi bir yer. Galatasaray Meydanı’na elli, yüz metre yakınlıktayız.


Meydanın diğer köşesi şimdi Hard Rock Cafe ama İstanbul’da halka açık ilk film gösteriminin yapıldığı yer de o binanın alt katıdır. Yanımızda 1906 yılında inşa edilen St. Antuan Katolik Kilisesi var. Ve bu tarihten önce bu alanda Konkordiya Tiyatro Salonu bulunuyor. Bu salonda önemli operalar, tiyatrolar yapılmış. Etrafımızda böyle bir tarih var. Emek Sineması vb. sinemalardan geriye bir şey kalmadı. Ama Beyoğlu; birinci kattaki sinema belgeleri salonunda bulunan fotoğraflarda görüldüğü üzere eskiden sinemadan geçilmezmiş. Sinema kültürü Beyoğlu’nda başlamış. Tiyatro da keza aynı şekilde. Konsept olarak düşünüldüğünde böyle bir koleksiyonun bu semtte bulunması gerekiyordu zaten. Türker Bey’in düşünüp planladığı lokasyon ile müzenin, koleksiyonun bu uyumlu buluşması inanılmaz oldu. Envanterde çok kayıtlı binlerce belge ve cihaz var. Geçici sergi salonumuzda

daima sergileyemediğimiz belgeleri, cihazları belirli temalar, konular, başlıklar altında geçici olarak iki ya da üç aylığına sergileyebiliyoruz. Belirli grup dokümanları, belgeleri, afişleri belli bir konsept altında toplayıp tekrar sergi açabiliyoruz. Türk sinemasının yüzüncü yılında “Türk Sinemasında Makyaj” sergisini açtık. Geçmişten günümüze sinemada makyajla uğraşan kişilerin izini sürdük, yaşayan makyaj sanatçıları ve genç makyaj sanatçıları ile toplantılar yaptık ve bir sergi ortaya çıkardık. Sergi salonumuzda sergiledik. Böyle bir salonumuz olmasaydı, mekan imkanımız olmasaydı bu tip projeler yapamazdık. Tüm bunlar aslında Türker İnanoğlu’nun ileri görüşlülüğünden kaynaklanıyor. Muhteşem bir şey bu. Türker İnanoğlu’nun müzedeki çalışmalara başlamasının sebepleri nelerdir?


Türker İnanoğlu yıllarca Türk Sineması’na hizmet etti, filmler yaptı. Adını yaşatacak bir kurum, bir müze olmasını istedi. Türkiye’de bir sinema ya da tiyatro müzesi yoktu. Herkesin erişebileceği, ziyaret edebileceği bir alan yoktu. Yeni kuşaklara bu birikimi aktarmak istedi. Buraya gelen her cihaz müze envanterine kaydediliyor. Konservasyonlar yapılıyor, restore ediliyor, taşınıp buraya getiriliyor. Bunun için belirli bedeller ödeniyor. Bunun sonucunda insanlar makinelerin kömürle çalıştığını öğreniyorlar. “Elektrik yokmuş”a geliyor konu. Eski sinemaların düzenine dek iniyoruz ve kömürle çalışan makineler yüzünden yangınların çıktığını aktarıyoruz, dünyada bu yüzden sinema salonlarında ölümler yaşandığından bahsediyoruz örneğin. Farklı disiplinleri birleştiriyoruz. Toplumsal hafızayı güçlendiriyoruz. Eski dostlara vefa borcu; Türk sinemasının kilometre taşı olan yönetmenler ölümsüzleşiyor.

Müzedeki salonlara Halit Refiğ, Lütfi Ömer Akad gibi başarılı yönetmenlerin isimleri verilmiş. Bu isimler verilirken neler göz önünde bulunduruldu? Türker Bey mesleğe başladığında Lütfi Akad ile çalışıyor. Önemli yönetmenlerin yanında çalışıyor ve çoğuyla büyük dostluklar kuruyor. Örneğin; Halit Refiğ, Atıf Yılmaz, Osman Seden ya da balmumu heykellerin bulunduğu salona ismi verilen Sohban Koloğlu. Türker Bey vefa duygusuyla bu unutulmaz, Türk sinemasının kilometre taşı olan yönetmenlerimizin isimlerini salonlara veriyor. Bu onlara bir saygı duruşu. Toplumsal hafıza, arşivcilik ve müzecilik üzerine! Müze koleksiyonlarının temelleri Türker İnanoğlu’nun sinema kariyeri boyunca biriktirdiği ve bir araya getirdiği arşivle atıldı. Bunun dışında ne


Sinema

gibi çalışmalar yürütüldü? Kimler çalışmalara destek oldu?

objekTİF Sayı 3 /Temmuz

16

Çekirdek koleksiyon Türker Bey’in Erler Film Arşivi’nden oluşuyor. 1940’lı yıllara kadar Türk Sinemasını tek başına yöneten Muhsin Ertuğrul ve 1940-1950’li yılların filmlerinin oyuncuları büyük tiyatrocular. Tiyatro tarihindeki oyuncular ile sinema tarihindeki oyuncuları bu sebepten ötürü ayıramayız. Sinemaya emek vermiş herkes; tiyatrocu, sinemacı dahil ellerindeki tüm belgeleri bağışlıyor. Bunun dışında güncel olarak müzayedeleri takip ediyoruz. Fotoğraflar, belgeler, arşivler çıktığında satın alma yapıyoruz. Müzenin varlığı bilindikçe elinde bu tip cihazlar olan kişiler korunması ve gelecek kuşaklar aktarılması için müzeye bağışlarda bulunuyor. Bu bağışlar ve satın almalarla müze koleksiyonumuzu geliştiriyoruz. Vakfın kayıp sinema filmlerini bulmak yönünde yaptığı çalışmalar var mı? Bu konuda neler yapılıyor? Bununla ilgili herhangi bir araştırma ya da çalışma yürütülmüyor ancak film afişleri konusunda müze inanılmaz bir çalışma içinde. Başlangıcından bugüne tüm Türk film afişlerinin peşine düştük diyebiliriz. Kayıp filmler konusuna gelirsek, Türkiye’de Avrupa’dakiler gibi ciddi ve halka açık herhangi bir devlet film enstitüsünden bahsedilmiyor. Bizde imkanlar çok kısıtlı kalıyor. En büyük arşivlerden biri Mimar Sinan Üniversitesi’nin Sinema-TV Arşivi’dir. En eski öğretim kurumu olduğu için ve başlarında Sami Şekeroğlu bulunduğu için çok ciddi akademik çalışma ve film restorasyonları yapıyorlar. Biz elimizde mevcut olan filmleri koruyoruz. Ancak bağışta bulunan kişi herhangi bir araştırma talep ederse bunu memnuniyetle yapıyoruz. Önce de söylediğim gibi, film olarak değil ancak afiş


Sinema olarak büyük bir çalışma yürütülüyor. Türk Sineması’nın 100 yıllık sürecinde üretilen binlerce filmin çoğuna yakın bölümünün film afişleri bulundu ve dijital ortama aktarıldı. Türker Bey “5555 Afişle Türk Sineması” adlı bir kitap oluşturdu. Ancak şimdi bu sayı 7-8 bini buldu. Yakın zamanda bir ansiklopedi haline getirilecek. Dünyada sinema kültürünü ve mirasını korumak için açılmış bu tür müzeler mevcut mu? Mevcutsa iletişim halinde misiniz? Ben bu müzeye ilk başladığımda, bir müzeci olarak Türker Bey’e Avrupa başta olmak üzere dünyadaki sinema kültürünü ve mirasını korumak için kurulmuş müzelerin raporunu hazırladım. İnternet’ten böyle bir listeye erişim yok, ulaşılamıyor. Ancak ben bloğumda (http://themuseumticket.blogspot.com.tr) yayınladım. Sinema müzeciliği, sinema arşivciliğiyle uğraşan 31 kurum var; bunları araştırma ve uğraşla-

rımla buldum. Dünyadaki müzecilik trendlerini takip etmek zorundayız. Tabii onların aldıkları devlet desteği ve sponsorluk desteği çok farklı. Biz kendi başına ayakta kalmaya çalışan ve tek destekçisi Türker İnanoğlu olan bir sinema müzesiyiz. Devletin maddi manevi herhangi bir desteği söz konusu değil. Devlet günümüzde sinema kültür mirasını korumak adına gerekli değer ve önemi gösteriyor mu? Müzenin hiçbir sponsoru, maddi destekçisi yok. Sadece materyal olarak, envanter olarak bağış kabul ediyoruz. Hiçbir maddi bağış almıyoruz. Müze ve müzecilik faaliyetleri Türker Bey’in çabalarıyla devam ediyor. Beyoğlu’na taşınma sürecinde İstanbul, Avrupa Kültür Başkenti’ydi. İstanbul Avrupa Kültür Başkenti ajansında proje

objekTİF Sayı 3 /Temmuz

17


kabul edildi; bu binanın depreme karşı güçlendirilmesi için küçük bir miktar destek verildi. Para Avrupa Birliği’nden gelen bir fonla karşılandı. Onun dışında hiçbir sponsoru, destekçisi yok. Yani devletin de herhangi bir desteği söz konusu değil. Kültür mirası kavramı ülkemizde son 5-6 yıldır telaffuz edilen bir şey. Özel müzelerin kurulması 10 yıl önceye dayanıyor. Müzeler can sıkıcı, ölü, öğrencilerin zorla götürüldükleri, dersten kaytardıklarını düşündüren yerlerdi. Özel müzelerin açılmasıyla bu durum da bir nebze kırıldı.

tan bütün değerleri bizlere sunar. Belgedir. Belgesel nitelik taşır. Sinema sayesinde 100 yıl öncesini anlatabiliyoruz. Günümüzü anlatabiliyoruz. Orhan Gencebay’lar, İbrahim Tatlıses’ler; 80’lerde, liberal ekonominin getirileriyle birlikte İstanbul hızla büyümeye başlıyor ve köylerden şehirlere akın akın göç ediliyor. Doğudan gelen yanık ezgiler ve oradan gelen acılar. İnşaat işçiliğinden imparatorluğa dönüşen insanların hikayeleri çok sinema-

Sinema

Geçmişten geleceğe sine‘masal’ tarih...

objekTİF Sayı 3 /Temmuz

18

Toplumsal hafıza sinemada nasıl oluşur? Sinema toplumsal hafızayı nasıl etkiliyor? Toplumsal hafızanın oluşumunu sürdürmek için neler yapılması gerekiyor? Türk Sinema geleneğinin toplumsal bellek ve film hafızası açısından olumlu ve olumsuz yönleri nelerdir? Sinemanın kendine özgü bir gerçekliği var ve o gerçeklik sinemada teknoloji kullanılarak yansıtılıyor. Gerçeklik hayatın içinden geliyor. İster fantastik film, ister animasyon film olsun asla hayatın kendisinden bağımsız değil. Yaşanmışlıklardan referans alıyor. Bu ülkede, bu topraklarda neyi çekersen çek bu toplumun gerçekleri yansıtılıyor. İlk sinema örneklerine bakarsanız, kadınların sinema perdesinde göründüğü ilk film “Ateşten Gömlek”. Kurtuluş Savaşı temalı filmler hala çekilmekte. Mustafa Kemal’i anlatıyoruz. Bu bir toplumsal hafıza örneğidir. Savaş toplumu ortak paydada toplayan en büyük etkenlerden biri. Filmler bunu anlatıyor. Milli duygular sinemada kullanılıyor ve yansıtılıyor bu çok güçlü bir şey. Sinema tiyatrodan da öte. Tiyatro performansın sergilendiği mekanda bulunan insanlara ulaşıyor. Ancak sinema herkese ulaşıyor. Siyaset gibi çok güçlü bir resim yaparsanız, resmin alıcısı bellidir, izleyicisi de bellidir. Ancak sinema filmleri böyle değildir. Herkes kendi hayatından bir kesit bulur ve herkesin bir fikri vardır. Acılı, sevinçli günlerimizi yansıtan ve toplumu bir arada tu-

sal geliyor ve bunlar arabesk kültürünün, varoş kültürünün perdeye yansımasını etkiliyor. 80’lerde aynı zamanda erotik filmler ön plana çıkıyor. Bu da toplumsal bir olaydır. Beyoğlu; Rumların ve Ermenilerin yaşadığı, Avrupa kültürünü barındıran bir yer. Sinemanın başlaması tesadüf değil. Tiyatroyu ilk sergileyen Ermenilerdir. Sinema gösterisi yapan kişiler Rumlardır. Türk sineması ile ilgili arşivcilik çalışmaları günümüzde ne durumda? Türvak’ın bu çalışmalarla etkileşimi var mı? Varsa nasıl katkı da bulunuyor?


Türk sinemasında arşivcilikle ilgilenen bizden önce kurulmuş kurumlar var. Mimar Sinan Üniversitesi, Sinema Genel Müdürlüğü var. Adana’da, Antalya’da, İstanbul’da film festivallerimiz var. Sivil Toplum Kuruluşları ve dernekler var; TÜRSAK, SESAM. Bunlar gibi çoğunun kuruculuğunu Türker İnanoğlu üstlenmiştir. Hepsi bir şekilde kendi misyon ve vizyonları doğrultusunda sinema arşivciliğine, mirasına, Türk Sinemasına katkıda bulunmaya çalışıyor.

Sinema Müzesi’nin spesifik bir katkısı olduğu söylenebilir mi? Bizden başka bir müze yok. Tiyatrodan başladık, Hacivat Karagöz’den başladık. Ortaoyunu, Muhsin Ertuğrul, Darül Bedai, devlet tiyatroları, özel tiyatrolar, sinemanın ilk yılları ile iç içe geçmiş bölümler bu güne kadar getiriliyor. 300 yıllık bir dönemi anlatıyoruz. Muhsin Ertuğrul’dan Kemal Sunal’a oradan Cem Yılmaz’a geliyoruz. TRT’den günümüze kadar televizyon koleksiyonu da mevcut. Görsel-işitsel arşivimizi tüm ziyaretçilerle buluşturuyoruz, eğitim programları düzenliyoruz.

Hukuksal alanda sinema emekçilerini koruyan bir oluşumunuz ya da çalışmalarınız var mı?

Türkiye’de mevcut bir sinema geleneği olduğunu düşünüyor musunuz? Sinema geleneği yayınlarla destekleniyor. Sinema tarihçileri ve araştırmacıları var. Giovanni Scognamillo, Burçak Evren, Agah Özgüç gibi kişiler yayınlar ve araştırmalarla inanılmaz katkıda bulunuyorlar. Mimar Sinan Üniversitesinin katkısı da yadsınamaz. Koruma geleneği, mirası yaşatma geleneği bunlarla devam edecek diye düşünüyorum.

Bütün hukuk konularıyla, eserlerin korunmasıyla Sinema Eserleri Sahipleri Meslek Birliği “SESAM “ ilgileniyor. Sinema İl Müdürlüğü sinema eserlerinin hukuksal boyutlarıyla, telif haklarıyla ilgileniyor. Sinema için kurulmuş meslek kuruluşları var. Filmcilerin haklarının korunması, eserlerine önem verilmesi, telif haklarına önem verilmesi konusunda devletle oturup konuşan, toplantı yapan tüm gelişmelere ön ayak olan Türker İnanoğlu’dur. Turgut Özal, Mesut Yılmaz, Tansu Çiller ile ve tüm o dönemlerde toplantılar yapmışlardır. Görüşmeler sinema eserleriyle ilgili kanunların çıkarılması için yapılmıştır. Uydu antenini Türkiye’ye ilk getiren de Türker Bey’dir. Ulusal kanalı açıp yayın yapan da, stüdyo ve yayın desteği verip içerik satan da yine kendileridir. Bunlar inanılmaz ilkler.

19 objekTİF Sayı 3 /Temmuz

Bu çok aleni yapılan bir şey değil fakat Türker Bey her zaman için bir şekilde destek olur. Destekleri ben bilmemem, ama bildiklerim de var. Bunu açıklamam.

Sinema

Vakfın amaçlarından biri zor durumda bulunan, emek vermiş sinemacılara yardımda bulunmak. Bu yardımlar neler? Kimler destek oluyor?


Çiğdem KILIÇ & Özlem ERDOĞAN

ile

Foto Muhabirliği Üzerine

F

otoğrafla ilgilenmeye 1979 yılında başlayan Ali Öz, Ankara Siyasal Bilgiler Basın Yayın Yüksek Okulu Radyo Televizyon Bölümü mezunudur. Onu, bütün toplumsal eylemlerde ve yürüyüşlerde, fotoğraf için uygun gördüğü, en iyi açı için seçtiği umulmadık bir yerde görmüşsünüzdür. Ya yürüyüşü objektife sığdırmak için kürsüye tırmanmıştır ya da bir duvarın tepesindedir. Konuşmayı pek sevmez. Söylemek istediklerini, öfkesini, acısını, sevincini fotoğraflarında, dialarında okursunuz. Zira fotoğraf, onun için “en yakın iletişim aracıdır.” Bu konudaki düşüncelerini yıllar önce yapılan bir söyleşide şöyle özetlemiştir: “İnsan açlığa katlanabiliyor ama sevgisizliğe, tutkusuzluğa ve amaçsızlığa katlanamıyor. Benim de insan sevgimin odaklandığı en dolaysız ve en somut bir sesleniş aracı oldu fotoğraf sanatı.” Yurtiçi ve yurtdışında pek çok sergi açan ve dia gösterisi yapan Ali Öz, fotoğraflarıyla sayısız ödül ve mansiyon almıştır. Sırasıyla Nokta, Güneş, Milliyet, Cumhuriyet, Aktüel, Tempo ve NTV MAG ve Birgün’de çalışmış olan Ali


Lise çağındayken karar verdim. O zamanlar çalışıyordum. Ekonomik olarak zor koşullarda yaşıyordum. Emekçi bir aileden gelmekteyim. O dönemde başımıza ilginç bir olay geldi. Köydeki tefeci tüccar, bizim ve bütün köylünün domateslerini satın aldı. Ama parayı ödemeden kaçtı, kayboldu gitti. Bu benim çok zoruma gitmişti ve toplumsal bir travmaya sebep oldu. Bunu bana ve köylülere yapılan büyük bir haksızlık olarak düşündüm. Lisede iyi entelektüel, aydın hocalarımız vardı. Onlardan etkilenmeler oldu. Sanata ve kültüre düşkün bir insandım. Cem Cuma Ocaklı gibi hocalarımız vardı. Kendisi şu anda ressam. Hüseyin Taşeli gibi edebiyatçı hocalarımız falan vardı. Ben o süreç içerisinde gazeteci olmaya karar verdim. Toplumsal meseleleri savunabilmek ve insan haklarına sahip çıkabilmek için gazeteciliği ulu bir meslek olarak gördüm. O zor koşullarda Ankara Basın Yayını 1. tercih olarak kazandım. Gazeteciliği seçmemin altındaki sebepler bunlardır. Daha o dönemde bile gazeteciliğin toplum adına yapılan bir iş olduğunu biliyordum. Muhabirliğin sizin hayatınızdaki önemi nedir ve kısaca size kazandırdığı tecrübelerden bahseder misiniz?

Mesleğiniz için yaptığınız fedakarlığın özel hayatınıza nasıl bir etkisi oldu? Mesleğim için birçok fedakarlık yaptım. Geceleri dışarıda aç, susuz kaldığım günler oldu. Hatta savaşın ortasında kaldım günlerce. Bütün bunlara mesleğime olan aşkımla katlanabiliyordum. Bir ailem vardı ve ben sürekli olarak onları yalnız bırakıyordum. Bu konuda onlara minnettarım. Gidip günlerce haftalarca gelmediğim oluyordu. Benden hiç haber

ALİ ÖZ Fotoğrafla ilgilenmeye 1979 yılında elindeki kısıtlı para ile edindiği bir makine ve bir agrandizör ile başlayan Ali Öz, Ankara Siyasal Bilgiler Basın Yayın Yüksek Okulu Radyo Televizyon Bölümü Mezunudur. Onu bütün toplumsal eylemlerde, yürüyüşlerde fotoğraf için uygun gördüğü, en iyi açı için seçtiği uygunsuz bir yerde görmüşsünüzdür. Ya yürüyüşü objektife sığdırmak için kürsüye tırmanmıştır, ya bir duvarın tepesindedir. Ve parmağı deklanşörün üstünde, yüzünde incecik bir gülüş… Konuşmayı pek sevmez. Söylemek istediklerini, öfkesini, acısını, sevincini fotoğraflarında, dialarında okursunuz. Fotoğraf onun için “en yakın iletişim aracıdır”. Gençlik yıllarında sosyal politika alanında çalışan, kooperatifler ve sendikalarda geçirdiği yıllar kendine özgü görüşlerinin oluşmasında etkin olan Ali Öz, uzun süredir basın fotoğrafçılığına gönül vermiş durumda. “Politik belgesel” diye adlandırdığı türde fotoğraf çekmeyi bir misyon (görev, amaç) edinen Ali Öz’ün Türkiye coğrafyası dışında çektiği fotoğrafları da var. Asya, Avrupa, Afrika ve Amerika’da çektiği bu fotoğrafların konusu “çalışan insan, üreten insan, çaresiz insan.” Öz, bu tutumunu “İnsan sever ve sevdikleri için savaşım verir” sözleri ile açıklıyor. Yurtiçi ve yurtdışında pek çok sergi açan ve dia gösterisi yapan Ali Öz, fotoğraflarıyla sayısız ödül ve mansiyon aldı. Sırasıyla Nokta, Güneş, Milliyet, Cumhuriyet, Aktüel, Tempo ve NTV MAG ve Birgün’de çalışmış olan Ali Öz halen serbest foto muhabirliği yapmaktadır.

Röportaj

Foto muhabirliğini tercih etme sürecinizden bahseder misiniz?

Muhabirlik benim için bir yaşam biçimidir. Çünkü hayata en iyi dokunabildiğim, insana en iyi ulaşabildiğim ve zenginleştiğim alandır. Dört duvar arasına hapis olmak yerine o duvarların sınırlarının arasından çıkıp hayatın geniş yelpazesine yelken açıyorsun ve bambaşka hayatlara, insanlara, olaylara dokunuyorsun. Bence fotoğraf eşittir hayat, hayat eşittir fotoğraftır. Fotoğraf ve gazetecilik yolculuğu, insana giden bir yolda benim can simidim. Fotoğrafçılığı bana yardım eden daha zenginleştiren bir meslek alanı olarak gördüğüm için çok sevdim. Bana kazandırdığı tecrübeye gelirsek; elbette bu zamana kadar birçok hayat ve hikaye gördüğüm için hayata bakış açım farklılaştı. Ben insanlığa faydalı bir iş yapıp hem topluma yararlı oldum hem de kendimi, kültürümü, beynimi zenginleştirdim. Benim insanlarla yarıştıracak arabam, malım mülküm yok ama insanlarla yarıştıracak bilgim var. Bu birikim mesleğin bana kazandırdığı en büyük hazinedir.

21 objekTİF Sayı 3 /Temmuz

Öz halen serbest foto muhabirliği yapmaktadır.


almadıkları zamanlar da oldu. Hep benim yanımda bana destek oldular. Kendi lükslerim olmadı hiç benim. Yani başkaları zevk, sefa, keyif çatarken ben hep çalıştım. Mesela bir kokteyle gidiyordum, millet eğlenirken ben fotoğraf çekiyordum. Şu an sahip olduğum konum kırk yıllık bir emek ve özverinin ürünüdür. Bu meslekte yeterince risk aldım, yeterince sırtımda sopalar kırıldı. Bu mesleği sadece gerçekten çok severseniz yapabilirsiniz. Bunu anlatan çok güzel bir kare biliyorum. Savaş sırasında elinde makinasıyla fotoğraf çeken muhabire ateş eden bir asker var muhabir yaralanıp yere düştüğü halde makinasını bırakmayıp olayı çekmeye devam ediyor. İşte fedakarlık budur. Bu zamana kadar birçok fotoğraf çektiniz, bunlar arasından sizi en çok etkileyen hangisiydi? Bütün fotoğraflar benim çocuğum gibidir. Hepsi benim için çok kıymetli ve hepsini çok önemsiyorum. Daha dijital ortam yokken slayt çektiğimiz dönemlerde yayın yönetmeni Muhittin benimle dalga geçerdi. Aman Ali Öz’ün fotoğrafı düşmesin, çizilmesin. O kadar titizlenirdim. İnsanın ��ocukları arasında ayrım yapması çok zor ama hayatımda iz bırakan yüzlerce kare fotoğraf var. İşte Metin Göktepe’nin fotoğrafı var. İzzet Gezer’le çekilmiş fotoğrafım var. Gecekondu yıkımlarında ve Suriyeli göçmenlerin çocuklarını çektiğim fotoğraflar var. Bunlar saymakla bitmez. İşinizde dikkat ettiğiniz en hassas konu nedir?

İşimde dikkate aldığım en hassas konu kimsenin bakmadığı bir açıdan bakmak. Tüm meslektaşlarım bir noktadan bakarken ben farklı bir açıdan bakarım. Diğer bir husus ise olaya en önce gidip en önde yerimi alırım, olay yerinden en son ben ayrılırım. Çünkü o arada neler olup bittiğini bilemeyiz ve olay yerinden ayrıldığımızda geri dönmemiz uzun sürer o anı kaçırırız. Atik birisiyimdir, hiç geri durmam, hemen en önde yerimi alır, olayı ilk elden takip ederim. Gerçekleştirmek istediğiniz bir projeniz var mı? Çok eski ama hala yapamadığım çok büyük bir projem var. Ben 35 yıldır bu ülkenin tarihini çekiyorum. Böyle bir şey dünyada var mıdır bilmiyorum ama Türkiye’de yok. Ve ben hala beceriksiz bir biçimde bunu yapamadım. Bu fotoğraf albümünü yaptığım vakit imkansız ama kendimi emekli edebilirim. Yani bu benim ütopyam, hayalim. Bu ülkeye karşı, insanlığa karşı borcum. Muhabirliğe başladığınız dönem ile günümüz habercilik anlayışı ve işlevini nasıl değerlendiriyorsunuz? Benim için çok fazla bir şey değişmedi. Günümüzde çok şey değişti tabi. Günümüzde habercilik yok artık her şey yalan. Evet, elbette iyi niyetli çalışmalar var. Belgesel nitelikli çalışmalara önem veren gençler var. Çok çabalıyorlar ama genel basın olarak, medya yayın organları olarak fotoğrafa ve habere hiçbir şekilde gereken önemi ve değeri vermiyorlar. Şu an bağımsız olarak çalışıyorum ve hayatım boyunca bağımsız oldum. Önce köyün


delisiydim şimdi zır delisi oldum. 13 yıldır gazeteciliği fiili alanda para kazanmak için yapmıyorum. Hiçbir yayın organıyla bağlantım yok ama çalışan meslektaşlarımdan daha çok çalışıyorum. Geçmişte de sorunlar vardı ama biz yine de kıyısından köşesinden gazetecilik yapabiliyorduk. Bugün yine benim düşünceme göre yalan bir medya var, ideolojik medya dediğimiz bir anlayış var. Bekleyip hep beraber göreceğiz sonuçları. Ama şu an dibe vurduğumuz noktada bulunuyoruz ve bu dipten elbette çıkılacaktır. Sizce iyi bir fotoğraf nasıl olmalı? Ve haber yazısının anlatmak istediğini tek başına bir fotoğraf anlatabilir mi? İyi bir fotoğraf gizemli, farklı, herkesin göremeyeceğini gören ve net bir fotoğraf olmalı. Anlatmak istediğini açıklamaya gerek duymadan anlatabilmeli. Evet, güçlü bir fotoğraf haber yazısı olmadan da kendini anlatabilir. Hatta ben yazısız fotoğraf diyorum ona. Eğer ki bir fotoğraf karşısındaki kişiyi etkiliyor onda bir düşünce ve duygu uyandırıyorsa o fotoğraf her şeyi anlatıyor demektir. Benim fotoğraflarımdan okuması yazması olmayan insanlar da, entelektüel insanlar da aynı etkilenir. Demek ki doğru iş yapmışım. Yazısız fotoğraf diye bir yol da vardır. Maalesef biz toplum olarak okumayı sevmeyen ve okuduğunu anlamayan bir toplumuz. Bu nedenle fotoğraf çok önemli tabi. Sosyal medyada da takip ediyorum. Ben uzun cümleler yazdığım zaman insanların çoğu okumuyor. Fotoğrafın gücünü bilen insanlar yazısız da anlatmak istediğini anlatabilirler.

Fotoğrafın gücü, dili, önemi ve toplumsal işlevi konusunda beni çok etkileyen fotoğraflar var. Fotoğraf muhabirliği insanlık adına yapılan bir iş. Fotoğrafın büyüsü ve sanatı çok başkadır. Zaten arkadaşlarım benim için Ali Abi’yle fotoğrafın tekniğini falan konuşamazsın, onunla fotoğrafın felsefesini ve bakış açısını konuşabilirsin derler. İnsanların farklı bakış açılarını yakalamaktır benim işim. Dolasıyla bu felsefeyle bu perspektifle fotoğraf çekiyorum. Bu da benim çalışma tarzımı oluşturuyor. Bu kadar idealist bir bakış açısına sahip olunca çok fazla özveride bulunuyor ve emek harcıyorsun. Sizce günümüzdeki muhabirlerin eksiklikleri var mı? Varsa neler? Günümüzdeki muhabirlerin elbette eksiklikleri var. Çok hantal ve çekingenler. Olaylara uzak yerlerde duruyorlar. Hepsi bir noktada durup olayı bir açıdan ele alıyorlar. Ben çoğu zaman meslektaşlarımın fotoğrafını çekip onları ters köşe yapıyordum. Muhabirlerin daha dayanıklı ve hızlı olmaları lazım. Olaylar bir anda başlayıp bitiyor. Zamanında olay yerinde olmazsan bütün işi kaçırırsın. Muhabirlerin habere gitmesi lazım onlar haberi beklememeli. Haber çok uzaklarda değildir, haber her yerdedir, önemli olan o hikayeyi görüp haberleştirebilmektir. Basılı gazete okuma oranındaki düşüşün sebeplerinin neler olduğunu düşünüyorsunuz? Gazete okuma oranının düşmesindeki sebep doğru haber yapılmamasının yanında internet haberciliğinin de artmış


v olmasıdır. Basın özgür ve tarafsız haber yapmadığından, okurların büyük bir kısmını kaybetmiştir. Gazetelerde haberler ve fotoğraflar üzerinde yapılan oynamalardan dolayı, haber her gazetede farklı çıktığı için, inandırıcılığını yitirdiğinden insanları çok fazla cezbetmiyor. İnsanlar habere en çok televizyondan ulaşıyor. Çünkü herkesin kullandığı ve kolay ulaşabilen bir kaynaktır. Habere kolay ulaşabilmek okurlar için önemlidir. Artık internet gazeteciliği olduğundan dolayı akıllı cep telefonlarından bile her zaman haberlere ulaşabiliyorsun. Bu nedenlerden dolayı basılı gazete okuma oranında gözle görülebilir derecede bir düşüş vardır.

Röportaj

Gazetecilik ve haberciliğin sosyal medyadan etkilendiğini düşünüyor musunuz?

objekTİF Sayı 3 /Temmuz

24

Evet, etkilendiğini düşünüyorum. Artık gazeteler muhabir çalıştırmayıp kaynağı belli olmayan yerlerden haber almaktadırlar. Sosyal medya kullanıcılarının hepsi birer muhabir gibi kendi hesaplarından haber paylaşmaktadır. Artık yoldan geçen bir vatandaş akıllı telefonlar sayesinde bir olay gördüğünde telefonu çıkartıp olayı haber haline getirmektedir. Günümüzün büyük gazetelerinden biri olan Sözcü gazetesi bile tek muhabir çalıştırmaktadır. Daha pek çok gazete de aynı şekilde çalışmaktadır. Günümüz gazetelerinde işler, masa başından yapılmaktadır. İnternette gezinip doğruluğu kesin olmayan haberler alınıp orada burada yayınlanmaktadır. İş gücü ve maliyetten kısmak amaçlı yapılan bu işlemler kesinlikle yanlış ve yapılmaması gereken, meslek etiği olmayan işlemlerdir. Günümüzde gazetecilik eğitimi nasıl yapılmalı? İletişim fakültelerinin yeterli donanıma sahip olduğunu düşünüyor musunuz? Doğrusu şu aslında; altı ay eğitimse altı ayda staj yapmalı. Böyle pişerek yetişmeli. Fotoğrafın künyesini yazmayı bilmeli. Çünkü bu işte sahada olmak çok başkadır. Herkesin kaldırıp üstesinden gelebileceği bir mecra değildir. Öğrenciler sahada olup bu işi görmeli ve deneyimde bulunmalılar. Bazen yapabileceğimizi düşündüğümüz birçok işi içine girdiğimizde aslında bize göre olmadığını anlıyoruz. İletişim fakülteleri olarak genel konuşmak gerekirse, yeterli donanıma sahip olan iletişim fakültesi sayısı çok az. Fakülte içinde bulunan teknolo-


Röportaj jik materyal olsun, stüdyolar olsun yeterli donanıma sahip değiller. Öğrencilerin fakülte içinde çalışacağı stüdyolar az olunca veya hiç olmayınca bu durum sıkıntı yaratıyor. Farklı meslek guruplarının haberci veya gazeteci olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Tabii o tartışmalı bir konu. Biz o eksikliği dil konusunda yaşadık. Bizim okulda yabancı dil yoktu. Daha sonra Boğaziçililer geldi, dil biliyoruz diye gazeteciliğe soyundular. Keşke o zaman basın yayın okullarına da yabancı dil konulsaydı. Av-

rupa’da yabancı dil bilmeyen gazeteci yoktur. Bu durumu çok da yadırgamıyorum. Geçmişte farklı meslekten gazeteciliğe gelen kişiler vardı ama bu artık günümüzde mümkün değil. Artık her gazetecinin çok iyi bilgisayar kullanması, çok iyi yabancı dil bilmesi lazım. Foto muhabiri olmak isteyen gençlere neler tavsiye edersiniz? İyi bir fotoğrafı bulabilmek için uzaklara gitmeye gerek yok, yaşadığınız yerde sosyalleştikçe, uğraştıkça bulabilirsiniz. Teslim olmamalısınız. Şartlar sizi bezdirmesin, tabi ben size

toz pembe bir hayat vaat etmiyorum. Kendinize hedef koyun. Ben o okyanusta yüzdüm. Ustaları takip etmeniz lazım. Bu yolda tutkuyla devam etmelisiniz. İşte o zaman başarıya ulaşırsınız.

objekTİF Sayı 3 /Temmuz

25


dosya objekTİF Sayı 3 /Temmuz

26 Rivayete göre, Giresun’un güneydoğusunda yer alan, görünümü bir kartal gagasını andıran Gedikkaya’dan bir parça kopmuş ve 1,6 km açığa, denize yerleşmiş. Böyle oluştuğu söylenen 40.000 metrekarelik Giresun Adası’nda araştırma yapan tarihçiler, elde ettikleri kalıntıların Pontus dönemine ait olduğunu ortaya çıkarmışlar. Elde edilen kalıntılar; iki büyük şarap fıçısı, bir mabet harabesi, tapınak yeri, ayakta kalan surlar ve gözetleme kulesi… Kurcaladıkça bir yerlerinden sürekli tarih fışkıran, tarihin derinliklerinde farklı isimlerle anılan doğal müze Giresun Adası ya da Area, Areionesos, Areos, Aretias, Cholceritis, Nesos… Her dönem, her isim, farklı bir

şeyler daha katmış adanın kesesine. Altın post efsanesinden Amazon kadınlarına, Hz. Yusuf’un heykelinden yürekleri burkan Kralın kızına ve doğurganlığın sembolü Hamza taşına, birçok efsaneyi kendisinde barındıran Doğu Karadeniz’in tek adası… Şimdi başlayalım sırlar adasını gezmeye ama öyle bir yolculuk ki adada gezmek, ne mekanınız bellidir ne de yaşadığınız çağ. Sürekli savurur adanın rüzgarı bizi, satırların arasındaki karmaşık efsanelere. Ne yorulmak bilirsiniz ne de durmak. Belki siz bulursunuz altın postu. Belki siz çözersiniz Amazon kadınlarının sırlarını ya da kendinizi kaybedersiniz de bulamazsınız nerede


dosya ve hangi çağda olduğunuzu. Hayat risklerle dolu, bulmak da var kaybetmek de, diyorsanız; karıştıralım o zaman adanın kesesini… Altın post efsanesi şöyle anlatılır: Thabai Kralı Athamanas’ın, Nefele isimli eşinden iki erkek çocuğu olur. Yıllar sonra ikinci kez evlenen kralın ülkesini kıtlıktan kurtarmak için Nefele’den olan çocuklarını kurban etmesi gerekir. Bunu öğrenen Nefele, çocuklarını buğu ve buluta sararak uçan altın bir posta bindirir ve Karadeniz’e doğru gönderir. Çanakkale Boğazı’nda fırtınada çocuklarından biri ölür. Diğer çocuğu ise yoluna devam eder ve Çanakkale Boğazı ile Kafkasya arasında bir yere saklanır. Herakles döneminde,

aralarında Güç Tanrısı Herkül’ün de bulunduğu bir grup savaşçı altın postu ele geçirmek amacıyla Karadeniz’e doğru yola çıkar. Savaşçılar, bir süre sonra Aretias Adası’na gelirler. Altın postun bu adada olduğuna inanırlar. Adaya geldiklerinde savaşçı kuşların saldırıya geçmesi üzerine savaşçılardan biri ölür. Sonunda kuşları öldürürler ancak altın postu bulamazlar ve adayı lanetleyerek terk ederler. Bu maceralı seyahat sırasında savaşçı cesur kadınlardan, Amazonlardan da bahsedilir. Anaerkil bir savaşçı toplum olan Amazonlar, dünya mitolojik kaynaklarında çeşitli rivayetlerle işlenmiştir. Eskiçağ tarihçilerine göre Amazonlar,

objekTİF Sayı 3 /Temmuz

27


Dosya objekTİF Sayı 3 /Temmuz

28

Samsun’da Terme civarında bir krallık kurarlar. Kurdukları bu krallık, kısa zamanda çevreye o kadar yayılır ki egemenlikleri adaya kadar uzanır. Artık bölgeye hakim olan Amazonlar, günlük yaşamlarında erkekleri yanlarında işçi ve uşak olarak bulundururlar. Nesillerini devam ettirebilmek için savaşlarda esir aldıkları erkeklerle beraber oldukları, sonra da onları öldürdükleri rivayet edilmektedir. Törelerinde, bir erkekle beraber olabilmeleri için en az üç erkeği öldürmüş olmaları gerektiği ve bu ilişkilerden doğan erkek çocukları sakatladıkları, öldürdükleri ya da babalarına verdikleri, kız çocuklarını ise at sütü ve kudret helvası ile besledikleri ve güçlü yetiştirdikleri yazar. Amazonların ilginç yaşam felsefeleri çeşitli kaynaklarda çarpıcı olarak tekrarlanmıştır. Günümüzde de filmlere ve dizilere konu olmuş, güçlü Karadeniz kadınıyla ilişkilendirilmiştir. Amazon kadınlarının efsanesinin şaşkınlığını daha üzerimizden atamamışken yeni serüvenlere açılırız adanın derinliklerinde. Rivayete göre, İsrail Oğulları, Hazret-i Yusuf’un altından bir heykelini yapar. Mısır’dan göç edip Filistin’e vardıklarında Musa Peygamber’den heykeli getirmesini isterler. Hazret-i Musa mucizeyle heykeli Filistin’e getirir. Burada Fenikeliler heykeli alıp Kıbrıs’a götürürler. Yunanlılar heykeli Kıbrıs’tan alarak Olympos Dağına yerleştirirler. Pers İmparatoru Dara (Dareios) Anadolu ve Yunanistan’ı ele geçirince altın heykeli Mısır’a geri getirir. Heykel tekrar Fenikelilerin eline geçer. Bu kez

getirip Aretias Adasına yerleştirirler. Altın heykeli almak için, Yunanlıların Giresun Adası’na kırk kez saldırdıkları söylenir. Adanın kesesinden dökülen başka bir efsane ise şöyledir: Kral Mitridates’in genç ve güzel kızıyla pek çok soylu kişi evlenmek istemektedir. Kız ise hiçbirini istemez. Çünkü kalenin eteklerinde koyunlarını otlatan bir çobanı sevmektedir. Kral buna kızar. Kızını adadaki manastıra kapatır. Çobanı yakalatır ve manastır önündeki kiraz ağacına astırır. Kız da ertesi gün kendini manastırın kulesine asar. Birbirini seven insanların kavuşamadığı konular umarız sadece efsanelere, masallara konu olur. Soluk soluğa okuduğumuz bir ada tarihçesi gibi, bir çırpıda okuyup geçeriz. Ama bazı olaylar da vardır ki üstünden yıllar geçer ama biz yine de onları unutamayız. Unutmak da istemeyiz. İşte onlardan biri de doğurganlığın ve bereketin sembolü olan, bugün hala her yıl Mayıs ayının yirmisinde, önce “Mayıs Yedisi” adıyla anılıp artık “Giresun Aksu Şenlikleri” ya da “Uluslararası Giresun Aksu Festivali” olarak düzenlenen etkinliklerde ziyaret edilen Hamza taşı. Taşın adı “doğum” anlamına gelen Latince Humuza’dan gelse de, zamanla halk arasında “Hamza” şeklini almıştır. Adada bulunan Ana Tanrıça Kybele’yi temsil eden, sacayak gibi üçayak üzerine oturmuş olan taş, ocak (aile) kültürünü temsil eder. Her yıl Uluslararası Aksu Festivali’nde belalardan ve kötülüklerden kurtulmak, soyu sürdürmek, bolluk ve baharla birlikte yeni

bir yıla iyi bir şekilde başlamak amacı ve inancıyla, sacayaktan geçme, dere taşlama ve adanın etrafını dolaşma etkinliği yapılır. Ada turu, Hamza taşından başlayıp yine orada son bulur. Soluksuz Ada yolculuğundaki efsaneler o kadar kapsayıcı, o kadar farklı kültürlere hitap eder ki, kimseyi dışarıda bırakmaz. Herkes kültüründen bir şeyler bulur adanın sırlarında. Kendinden bir şeyler buldukça dalıp kaybolası gelir insanın efsanelerin içinde. Unutur yaşadığı çağı. Artık onun yaşadığı çağ, adanın çağlarıdır. Artık zaman adadan yana akar ve sürükler peşinden gelenleri çağlar arası yolcuklarda. Yolculuk çağlar arası olunca anlatılır mı böyle iki üç satırda? Satırlar sadece bize yol gösterir. İster kaybedin kendinizi sırlar arasında ve sırlar adasında, isterseniz kendi sırrınızı yazın bir efsanenin bir yerine.

Kaynaklar: Akın, Cavit. Giresun Tarihi ve Kültürel Değerleri. Ankara: Gece Kitaplığı, 2014. Domaç, Haldun. Amazonlar Diyarı Giresun Adası. 2010. Erişim tarihi 09.05.2016. http://www.haldundomac.com/yazdir.asp?haber=88 Giresun Adası, Çavuşlu Haber. Erişim tarihi 09.05.2016. h t t p : / / w w w. c a v u s l u . o r g / ?pnum=193&pt=G%C4% SUN+ADASI

B0RE-


objekTİF Sayı 3 /Temmuz

29

Dosya


Doğu Karadeniz’in Bir’inci’si:

Dosya

Giresun Adası

objekTİF Sayı 3 /Temmuz

30

Birçok kültüre kucak açmış, hikayelerini duyduğumuzda yarattığı şaşkınlıkla birlikte mutlu eden, sahil yoluna birkaç dakikalık mesafede olan Giresun Adası’nı gezmemek adaya yapılan büyük bir haksızlık olur. Giresun Adası, Karadeniz’de tekne ile gidebileceğiniz doğal ve arkeolojik tek SİT alanıdır. ‘Önemli Doğa Alanı’ listesinde bulunma özelliği taşır. Adada özellikle Akdeniz defnesi ve Yalancı Akasya başta olmak üzere 71 tür doğal otsu ve odunsu bitki türü bulunmaktadır. Bunlara sonradan 10 adet ağaç türü daha ilave edilmiştir. Karadeniz’de Karabatak ve martıların doğal olarak ürediği ada aynı zamanda göçmen kuşların uğrak ve dinlenme yeridir. Ayrıca Karadeniz’in önemli kuş üreme ve konaklama alanlarından olmasıdır. Araştırmacıların şu ana kadar küresel tehdit altında olan dört kuş türü tespit etmiştir. Bunlardan üçü (Tepeli Pakta, Kara Gerdanlı Dalgıç ve Kadife Ördek) adayı konaklama alanı olarak kullanırken, Tepeli Karabatak, adayı hem konaklama hem de üreme alanı olarak kullanmaktadır.


Adanın diğer sahipleri Adada sadece dört omurgalı hayvan türü (Yeşil kara kurbağası, Su kurbağası, Bacaksız kertenkele, Kaya kertenkelesi) yaşar. Omurgasız hayvan türü ise oldukça fazladır. Omurgalı hayvanlar grubundan kuşlar dışında en fazla bulunan hayvanlar sırasıyla; kaya kertenkelesi, bacaksız kertenkele ve kara kurbağasıdır. Adada su kurbağası da vardır ama sayıca azdır. Omurgasız hayvanlar grubundan ise en fazla olanı Myropoda grubuna ait kırkayak Julusterrestristir. Bu türden sonra tespih böceği ve bahçe salyangozu da adada yoğun olarak bulunur. Diğer omurgasızlar; Kırkayak, Çıyan, Toprak solucanı, Kısa antenli çekirgeler, Kulağakaçanlar, Bahçe Salyangozu, Ateş böceği, Tatlı su salyangozu, Karınca.

Dosya

31 objekTİF Sayı 3 /Temmuz

Adada gözlenen diğer kuşlar şunlardır: Karabaş martı, Bahri, Ekin kargası, Leş kargası, Akkuyruksallayan, İspinoz, Yeşilbaş, Kızıl gerdan, Gri balıkçıl, Şahin, Kara boyunlu batağan, Öter ardıç, Çit kuşu, Küçük gümüş martı.


Dosya

Nasibe Alıç & Sultan Mişe

objekTİF Sayı 3 /Temmuz

32

ada ve ütopya

Ütopya, bugünden hareketle gelecek için daha iyi bir toplum tasarısı oluşturma amacını güden ve insani sorunların mutlak çözümleri için kimi kurgular ile öngörüleri edebi bir tarzda aktaran metindir. Burada varolan, düğüm ve hareket noktasıdır. Bu anlamda ütopya, varolanda saklı olan gelecek boyutunun açığa çıkarılmasına ve estetize edilmiş bir biçimde tasarlanıp sunulmasına dayanır. Temel iddia, “mevcut olanın geleceğe gebe” olduğudur. Ancak bu süreç asla sonlanmayacak bir şekilde kavranır. Zira her varolanın yeni bir ütopyaya gebe olacağını söylememiz mümkündür. Aslında Karl Mannheim’ın ifadesi bize bunu söylemektedir: “Varoluş, ütopyalar doğurur; ütopyalar ise, varoluşu bundan sonraki varoluş yönünde harekete geçirirler.”

Bu, bize ütopya yazmanın ya da oluşturmanın belli bir düşünme biçimine yaslandığını göstermektedir. Bu düşünce biçimi en temelde, bugünün imkanlarından yarının mümkünlerine gitmeye dayalıdır. Bu anlamda yazım biçimi ve kurgusal karakteri açısından bir edebi türden bahsettiğimiz kadar, önüne koyduğu insani ve toplumsal sorunlara mutlak çözümler bulmanın düşüncesi olarak oldukça pratik, hayati ve politik bir anlatıdan da söz ediyoruz. Bu ikinci nokta ütopyanın, özellikle sosyal bilimler alanının hemen hemen her alt dalında temel konulardan biri olmasını sağlamıştır. Kavram olarak ütopya, Yunanca “ou-topos” kelimelerinin birleşiminden türemiştir. “Ou” kelimesi, biri ‘olmayan’ diğe-


Ada ise karşımıza, hep bir kaçışın, sıyrılışın veya tüm olan bitenden azade oluşun yeri olarak çıkar. Ütopya ile ilişkisi tam da buradadır aslında. Yaşadığımız dünyanın sınırları içinde olmayan ama sınırları dışında daha iyi bir yer olarak varolabileceği düşünülen bir yerin, yani bir adanın anlatımı. Ütopya, her zaman hayal ettiğimiz, ulaşmak istediğimiz ama ulaşamadığımız farklı bir dünyayı mümkün haliyle sunma çabasını, varolandan koparak kendisini onun dışında ortaya koyarak gerçekleştirmektedir. Genel olarak bahsedilmek istenen, uzak bir adanın sunacağı örnek bir toplum düzeniyle hem kendi toplumumuzun işleyişindeki aksaklıkları dolaylı olarak göz önüne sermek hem de bu aksaklıklara bir çözüm yolu sunmaktır. Bu çözüm ise, büyük ölçüde olumlu anlam ve içerikle doludur. Zira insanın evrensel mutluluk içinde yaşadığı bir düzeni özlemle anlatan İlkçağ örneklerinde barış,

Ütopya, hem zihinsel bir kurgu olması nedeniyle gerçeklikten ayrı bir şekilde ortaya konur hem de hali hazırda olmayanın olabilirliğini göstermek için varolandan ayrı bir şekilde sunulur. İşte tam da bu nedenle, hem yazarının zihnindeki gerçek hayattan kopuk bir düşünsel ada, hem de gerçek yaşamın bütünlüğünden ayrı bir yaşamsal ada ütopyaya dahil olmaktadır. Yani ütopya, hiç görülmemiş olanın varolduğunu gösterecek bir ayrı yere, yani adaya keşif gibidir. Bu keşif, Hesiodos’un altın çağ anlatımından Platon’un Atlantis adasına, Ortaçağ’ın bolluk ülkeleri olarak adalardan, More’un Ütopya’sı ve Bacon’un Yeni Atlantis’ine kadar uzanırken, günümüzde de bilim kurgu yazınında bu dünyanın ötesindeki farklı farklı gezegenlerin bir çeşit ütopya adası olarak anlatılmasında sürmektedir. Kaynak GÖÇMEN, Doğan, http://dogangocmen. blogspot.com.tr/2010/03/utopya.html GÖKTÜRK, Akşit, Ada, Adam Yayıncılık, 1982 MANNHEİM, Karl, İdeoloji ve Ütopya, De Ki Yay. 2008 OMAY, Murad, Ütopya Üzerine Genel Bir İnceleme, 2009, Sosyoloji Dergisi, 18. Sayı.

Dosya

özgürlük, güvenlik, bolluk, ölümsüzlük, güzel bir toplum düzeni gibi konular hep bir adada anlatılmaktadır. Ortaçağda ise, okyanusun açıklarında bir yerlerde hayal edilen “cennet adalar” düşüncesi karşımıza çıkmaktadır. Son olarak coğrafi keşifler ile yeni yerlerin ve adaların keşfi yenidünyaların anlatımını ve ütopya-ada ilişkisinin somutlaşmasını daha da arttırmıştır. Tüm bu adalarda insanların iyiliği, barışseverliği, dostluğu ve konukseverliğiyle birlikte kesin bir eşitlik söz konusudur. Tüm bu ütopyalarda, belirli sınırlarla çevrili bir alan içindeki her şeyin toplu bir bakışla kavranıp izlenebileceği biçimde sunulabilmesi, yani örnek toplumun işleyişinin bütün ayrıntılarıyla izlenebilmesi bizlere ada ve ütopya ilişkisinin can alıcı noktasını göstermektedir.

33 objekTİF Sayı 3 /Temmuz

ri ise ‘iyi’ olmak üzere iki farklı anlama gelmektedir; ‘topos’ ise ‘yer’ anlamına gelmektedir. Buradan şunu anlıyoruz ki, ütopya kavramı temel olarak ‘olmayan yer’ anlamında kullanılsa da ‘iyi yer’ anlamına da gelmektedir. Genel olarak ilk anlamı tercih edilse de ikinci anlamı da göz ardı edilmemelidir. Olmayan ama olması mümkün görünen bu iyi yer, daha iyi bir toplum için bugünkü toplumun eleştirisini ve bütünlüklü yeni bir toplum tasarısını sunmaktadır. Zira mevcut olanın omuzları üzerinde yükselen, onu eleştirirken onun daha iyiye götürecek dinamiklerini de göz ardı etmeyen bir bakış ve bu bakışı var olanda saklı gelecek boyutunu açıklama ile tamamlayan bir bütündür karşımızdaki. Buradan hareketle şunu söyleyebiliriz ki, ütopyaların temel işlevi ve ütopya tartışmalarının odaklandığı ana şey, hem edebi hem de toplumsal içeriklerle geliştirilmiş siyasal bir vizyondur. Ki tam da bu nitelik ve içerikler, hem ütopya metinlerinin hem de ütopyacı düşüncenin önemini ve canlılığını koruyan temel noktalardır.


Ender Bir Hikayenin Baş Kahramanı

dosya

Hasan Başer

objekTİF Sayı 3 /Temmuz

34

Birçok kavme ev sahipliği yapan, Herkül’ün Altın Post’u arayışına ve Amazon diyarına çağıran bu küçük gibi gözüken kara parçasında bir kahraman yaşıyor. Kale Mahallesinde dünyaya gelerek beş çocuğu ile hayatını sürdüren ve kendini mavinin özgür karasına bırakarak tarihle, doğallıkla iç içe yaşayan gerçek bir doğa sevdalısı… Hasan Başer, son 15 yıldır adada geçen zamanlarını, anılarını bir hikaye havasında anlatarak 4000 yıllık tarihiyle var olan Giresun Adası’nın görkemini,

güzelliğini ve büyüleyici taraflarını gözler önüne seriyor. Bizler onun gözüyle bu küçük kara parçasında geçen hayatına, sorduğumuz sorular yoluyla zaman yolculuğu yapıyoruz. Hasan Başer, ender bir hikayenin baş kahramanı olarak hayat ağacından atlıyor ve bizlere geliş efsanesini aktarıyor. ‘‘1970 yılında liman onarımıyla başladığım iş hayatımı 1997 yılında belediyeden emekli olarak sonlandırdım. Denizin özgür sularında nefesini tüketen adam olarak, balıkçılık mesleğimi de daima sürdürdüm. Çocukluğum neredeyse Giresun Adası’nda geçti. Giresun Valiliği’nin adaya görevli aradığının haberini aldım. Birçok kişinin başvurunun yaptığı bu göreve meyilli değildim. Aklımın ucundan bile geçmeyen bu göreve alınmam için Valilik davette bulundu. Zamanın nasıl geçtiğini bile fark etmeden, adanın koruyucusu olarak, Amazon diyarının-mitolojik efsanevi cennetin anahtarının elimde olduğunu fark ettim. Giresun’un incisinin korunması, aynı zamanda sahip olduğumuz değerleri ve mirasımızı gelecek kuşaklara aktarmaktır. Ben de bu aktarımı gerçekleştirmek için elimden gelen desteği gösteriyorum’’. Adaya ilk adım, ilk izlenimler nasıldı? ‘‘Çevremdekiler biraz tedirginlikle yaklaştı. Benden öncekiler adaya ayak uyduramamaları nedeniyle biraz karamsarlıkla bakmışlardı. Oysaki bu durum küçük ola-

Hatice Baskın


‘‘Her sabah eşim kahvaltıyı hazırlayana kadar, sanki adayı korumak adına Amazonların uyguladığı savaş taktiği ile kovalanıyormuşçasına denize atlayarak güne merhaba diyorum. Denizden çıktığımda ise, bir anda deniz canlıları tarafından büyülendiğimi ve denizin beni bir kadının merhametine bıraktığını hissediyorum. Yaşamak istediklerimi hiçbir şekilde planlamıyorum. Hayatımı doğanın ve kahramanların mücadelelerinin akışına bırakıyorum. O gün güzergahtan geçen kavimlerin ya da kervanların konaklamalarını sağlıyorum. Kim bilir belki de aralarında Heraklius’un (Herkül) bulunduğu, Kaptan Yason’un öncülüğündeki elli beş kürekli gemiyle gelen Argonotların Altın Post’u arayışına şahit olabilirim. Yunan kahramanlarını öfkeyle karşılayan kralın verdiği emirlerden birini yerine getiremeyince, Yason’a aşık olan kızı Medea’nın yardımı ile Altın Post’un bulunduğu ağacı saran Kolkhis Ejderhasını nasıl uyuttuğu görebilirim. Tüm bunlarla özdeşleşip günümü doğa-insan-efsane ilişkisiyle

konuşarak geçiriyorum. Güneş, evrenle efsaneleşmesiyle doğup bir anda yükseliyor ve Karadeniz’in siluetiyle battığımı hissediyorum’’. Şehirden uzaklaşıp yalnız ve sessiz bir ortamda yaşamayı tercih etmenizin nedenini anlatabilir misiniz? ‘‘İnsan ve doğa yan yana bütünleşik canlılar olabileceği gibi ateş ve barut, doğaya karşı savaş seferberliğine girmiş dost ve düşman gibi de olabiliyor. Karadeniz’le bütünleşmiş Akdeniz cennetinde yaşıyorsunuz. Karadeniz, adeta Akdeniz karası yavrulamış gibi. Birbirini ısıtmak için bitki örtüleriyle örtünen iki dost canlısı… Tek başınıza da olsanız doğanın verdiği mutlulukla yaşıyorsunuz. Ada da kendimizi arayıp bulduğumuz sessiz, sakin şehrimizdi. Şehirden kaçış değildi bizimkisi. Şehrin güzelliğini bir de ışıkların mavinin özgürlüğüyle harmanlaştığı yerin ucundan izlemekti. Belki canlı hayatı olabilir bir şehrin. Ama onu canlı kılan bir insan kitlesi ve o kitlenin ötesindeki gerçekte ses, gürültü, koşuşturmacalar… Bir nevi sakinlik arayışının olduğu aşikardır. İnsan kitlesi her nefes olan ağaçlarımı, bitki zenginliğimi yok etti. Ömrümden ömür çalındı. Yaşam evrenimi eski yıllara göre karşılaştırdığımda soluğum kesiliyor. Adayla bütünleşmiş deniz, tarih ve doğa adamı olarak, her

Dosya

Yeşilin özgürlüğüne kavuşturan mavinin doğrusallığında, bizleri bekleyen ıssız bir adada olsaydık günümüzü nasıl geçirirdik? Aklımızda bu soru, dilimizde ise şu: Gerçek bir doğa adamı olarak, adada sürdürdüğünüz günlük yaşamınız ile ilgili aktarabileceklerinizi bizimle paylaşır mısınız?

‘Tabiata karşı işlenen suçun intikamı insan adaletinden daha zor olur.’ (Dostoyevski)

35 objekTİF Sayı 3 /Temmuz

rak değerlendirilmemeli, olaylara dar bir kutudan bakılmamalı. Önemli olan bulunduğun ortam değil, o ortamı güzel kılarak değer biçilmez güzel anıları içine sığdırmaktır. Ben de bulunduğum ortamı değerlendirmeye çalıştım ve yaşama pozitif baktım. Amazonlar diyarında kendimi bulduğum gün, eşimin de yanımda olduğunu o gün hissettim. Eşim, çocukluğunu neredeyse Giresun Adası’nda geçirmiş biri olarak, paha biçilmez anılar hatırına, oraya yerleşmek istedi. Eskiden adaya o kadar kişi gidemezdi. Biz, özgüvenimizi alıp da gittik. Özgüvenim, aynı zamanda kendi duygularımızın keşfine ve bazı duygularımın da farkına varmama imkan verdi. İnsanların korku dürtülerini belki de değiştirdik. Bakış açılarına biraz daha güven ve cesaret girdi. Biz bu düşüncelerin ötesinde bir masal gibi gözleri hep dolarak adadan şehri izleyenlerden olduk. Biz her gün adaya biri uğrayacakmış gibi adada beklentiler içinde gün batımıyla adanın merdivenlerinde ağır ve sessizce bekleyenlerdeniz’’.


şeye rağmen her günümü son günmüş gibi yaşamaya devam edip üstüme düşen görevi yerine getiriyorum’’. Amazon kadınları ile Karadeniz kadını hakkında ne düşünüyorsunuz? ‘’Karadeniz kadını üretkendir, Karadeniz kadını çalışkandır, kuvvetlidir mücadelecidir, sonu gelmez yaşam masalının bir parçasıdır. Ben, eşimle de gurur duyuyorum. Bir Karadeniz kadını olarak, kadın erkek ayrımı yapmadan her işe el atar. Benim eşim adanın girişinde toprak kayması olmasın diye yol boyu taş ördü. Tıpkı Amazon Kadınlarının Horasan harcı ve yumurta akıyla ördüğü surlar gibi. Biz artık kendimizi, bu adada geçen mitolojik hikayenin parçası gibi hissediyoruz. Bu da o dönemde yaşayan birçok kavim ve kahraman ile özdeşim ve empati kurmamızı sağlıyor.’’

Dosya

Adadan nasıl iletişim sağlıyorsunuz?

objekTİF Sayı 3 /Temmuz

36

‘‘Cep telefonu olmadığı zamanı hesaba katarsak iletişimi telsizle sağlıyordum. Şu anda cep telefonuyla iletişime geçiyorum. Adada ne elektrik ne gaz ne de su bulunuyor. Doğayla iç içe, şehir yaşamından uzak yaşıyorum. İnternet, TV olmadığı için iletişim teknolojilerinden ırak, sıfır bazlı etkileşim yaşıyorum. Bir tek radyodan haber programlarını dinliyorum. Buradaki sıkıntı da, adada elektrik olmadığı için şarj etmede sorun yaşıyorum. Ama çok kötü hava koşulları dışında iletişime geçmek isteyip de geçemediğimiz zamanımız olmadı. Genellikle doğal beslenmeyi tercih ettiğimiz için sadece her Cuma günü Giresun’a geçip besinlerimizi temin ediyoruz. Zorluk çektiğimiz anlarımız da oldu. Bir gün kayığımızla Giresun’a geçiyorduk. Fırtınaya yakalandık, yıldız esmişti ve kayığımız kırıldı. Kendimizi zor kurtardık. Ölümden döndük ama bir maceraydı yaşandı ve bitti, anlıktı. Geriyi değil, ileriyi düşünmek gerekiyor. Biz de o zamanlarda ekmeksiz, yemeksiz kalmıştık. Bize besin temin etmek zorunda kalmışlardı. Bunları da belirli gün içerisinde tüketmek zorundaydık. Ama tüm yaşam koşulları içerisinde her şeye rağmen var olduk’’. Bu dönemde değil de bundan yüz yıl öncesinde Giresun Adasında yaşıyor olsaydınız, aynı zorluğu ya da kolaylığı aynı istekle ve sevgiyle yaşamak ister miydiniz? ‘‘Dünya gerek teknolojik gerek ideolojik gerekse din savaşına girmiş, küreselleşmiş boyutuyla git gide öyle karmaşık bir yol alıyor ki gözümü nereye çevirsem duyduğum masum, acı feryatlar kulağımda yankılanıyor. Aynı toprağı, taşı, kültürü, değerleri paylaşmış, susa-


‘‘Düşünün kara ve ak birbirlerine öyle kucak açmışlar ki birbirini örtüyorlar. Karadeniz’de Akdeniz cenneti yaşıyor. Doğa birbiriyle öyle barışıkken insanların düşmanca yaşadığı bir ortamda yaşamak, ‘’körle yatan şaşı kalkar’’ misaline dönüyor. Birçok kavimin yaşadığı yerde yaşayarak ve onların kahramanlıklarıyla özdeşleşerek değerlerimize sahip çıkmayı görev edindim. Karadeniz yaylalarının arasından gelip Giresun Adasına yerleşen havanın ve akasya çiçeklerinin kokusunun Karadeniz’in kokusuyla harmanlandığı doğa ortamı varken kim burada yaşamak istemez ki? Ve ben yaşadığım her saniyeyi bir kere yaşıyorum. Zaman benim için bu kadar değerliyken niçin boşuna vakit harcayarak yıllarımdan eksiteyim ki! Bundan yüzyıl öncesinde yaşıyor olsaydım, yine aynı zorluğu ya da kolaylığı aynı istekle ve sevgiyle yaşamak isterdim’’.

Hasan Başer bugün yaşadığı bazı sağlık sorunları nedeniyle bir süreliğine Giresun Adası’nda sürdürdüğü hayatına ara vererek Gemiler Çekeği’ndeki evine çekilmiştir. Kelimelerle anlatılmaz yaşanır dedirten gerçekleriyle, derinlere kök salmış, doğal, tarihi ve SİT alanına aşık, tam bir doğa adamı olan Hasan Başer’in en yakın zamanda sağlığına kavuşmasını diliyoruz. Giresun Adası’nın ve ziyaretçilerinin Hasan Başer’e ihtiyacı vardır. Ümit ediyoruz ki mitolojik efsanelerle yaşayan bu gerçek, kahramanı limandan bir gemi ve kaptanı ile bekleyerek onu alır ve tekrar Giresun Adası’nın yollarına düşeriz… Honore de Balzac’ın sözü ile röportajımızı sonlandıralım.

Tabiat aşkı insanın ümitlerini boşa çıkarmayan yegane aşktır.

37 objekTİF Sayı 3 /Temmuz

yarak aynı tastan su içmiş insanlar birbirlerine kin, nefret dolu bakışlarla bakıyor. Kültürler öyle körleşerek emperyal güçler tarafından yozlaştırılıyor ki, kendine sahip çıkamayan, geçmişiyle yaşayıp önünü göremeyen millete dönüyoruz. Aptallaşabiliyoruz da. Ve bunlara sebep olan ve doğayı sömüren de insanlar. Oysa ki kainat bile dost olmayı öğütlüyor’’.


Edebiyatve Sinema’da Ada Anlatıları Dosya

Ada metaforu, gerek edebiyatın gerekse sinemanın en verimli kaynaklarından biri olagelmiştir. Tarihin evrimine paralel olarak, öncelikle bilinmeyen yerlerin merakına gark edilen (alternatif?) ada anlatıları, sonrasında insanoğlunun keşifleri ile birlikte genellikle ütopya/distopya odaklı gelişimini sürdürmüştür. Peki, gelinen bu noktada, ıssız bir adaya düşseydiniz? Düşemezdiniz… Zira ıssız bir ada kalmadı artık…

objekTİF Sayı 3 /Temmuz

38

Edebiyatta (Yazında) Ada: Doğa ve İnsan Üzerinde Egemenlik Kurma İnsanoğlu, her daim gündelik yaşamın katılığından, yoğunluğundan ve gürültüsünden uzak bir ada düşlemiştir. Zihinlerde yatan bu düş, yazınsal anlatının en zengin kaynaklarından biri olmuştur. Ada ise, ilkçağlardan bu yana, insanoğlunun bu düşlerinde vazgeçilmez bir yer edinmiştir. Öyle ki bunu Hesiodos’un Altın Çağı’nda, Eumeros’un Kutsal Söylenceler’inde, Iambulos’un Güneş Adaları’nda görmekteyiz. Bu yapıtların ortak yönü; masalsı adaları, insanların bolluk içinde yaşamalarını ve hiçbir kötülüğün filizlenemediği örnek toplum düzenini içlerinde barındırmalarıdır. Öyle ki bu adaları saran denizin suyu bile tatlıdır. Gezi yazınının gelişimiyle beraber ada teması edebiyatta kendine köklü bir yer edinmiştir. Adanın realist bir şekilde kavranması coğrafi keşifler dönemine dayanmaktadır. Her ne kadar coğrafi keşiflerden sonra dünyada bilinmeyen diyarların var olduğuna inanmak mümkün olmasa da, yazarların eşsiz düş gücüyle harmanladığı ada temalı yapıtlar oldukça

Şahin Yatkın & Ceren Güneş


Fransız yazar Michel Tournier, Robinson mitini yeniden ele aldığı 1967 yılında basılan Cuma ya da Pasifik Arafı isimli kitabında, Daniel Defoe’nun kaleme aldığı Robinson Crusoe’yu, farklı bir bakış açısıyla yeniden yazmıştır. Bu farklı anlatımında Tournier, örneğin Defoe’nin hiç bahsetmemiş olduğu Crusoe’nun cinsellik ihtiyacını doğa yoluyla gidermesine değinerek, anlatıya daha realist bir tarzda yaklaşır. Uzun

Dosya

Genellikle bir araç kazasıyla ıssız adaya sürüklenen insanlar bilinmezliği, yalnızlığı ve doğal yaşamı acı deneyimlerle öğrenmişlerdir. Issız adaya düşen her bireyin davranışları genel bağlamda bir kalıba sığdırılabilir. Çünkü birey ilk etapta içinde bulunduğu durumu kavramakta güçlük çekip sinir krizleri geçiriyor, durumu idrak ettiğinde ise yiyecek ve barınak arama işine koyuluyordu. Adada uygar insanın vahşi koşullar altındaki yaşam mücadelesi görülür. Vahşi doğada verdiği yaşam mücadelesinde, oradan kurtulma çabasından ziyade temel ihtiyaçlarını nasıl giderebileceği merak konusudur. Asıl önemli olan, bu adada hayatta kalabilmek ve kurtarılana dek bu yaşama uyum sağlayabilmektir. Bu konuda ilk akla gelen yapıt, hiç şüphesiz Daniel Defoe’nun 1719 yılında ilk basımı yapılan ünlü eseri Robinson Crusoe olmaktadır. Büyük ilgiye mazhar olan kitaba, sonrasında değişik serüvenlerin yer aldığı devam bölümleri de eklenmiştir. Ada temalı anlatıların klasik bir ilk halini sunan romanda, serüven tutkunu bir İngiliz olan Robinson’un gemi kazası sonucu ıssız bir adada geçirdiği 28 yılı, dönemin Batı sömürgeciliği felsefesi yansıtılarak ortaya koyulmuştur. Romanda Robinson, adada geçirdiği uzun bir süreden sonra yerli halktan Cuma’nın gelmesiyle, özlediği toplum yaşamına biraz olsun yakınlaşır. Ancak daha sonra farklı boyutlar ortaya çıkar. Öyle ki Robinson, Cuma üzerinde bir baskı kurar ve o dönemin köleci toplumunda olduğu gibi efendi-köle ilişkisi yaşanmaya başlanır. Bunun en belirgin örneği; adaya gelen Cuma’nın isminin bile Robinson karakteri tarafından verilmesidir.

39 objekTİF Sayı 3 /Temmuz

ilgi çekici olmuştur. Bu bağlamda insanları bilinmeyen, daha önce insan eli değmemiş yeryüzü cennetlerinin ki bu vahşi yaratıklarla dolu yeryüzü cehennemleri de olabilmektedir- varlığına inandırabilecek yapıtlar okuru oldukça meraklandırır. Ancak burada önemli bir noktaya değinmek gerekir ki, o da, coğrafi keşiflerden sonra ada ve ütopya kavramının birbirinden ayrılmasıdır. Öyle ki önceleri ada ve ütopya bir bütün halindeyken, keşiflerden sonra bilinmeyen topraklar konusunda insanları inandırmak imkansız olmuştur. Mekanın ütopik karakteri yavaş yavaş ortadan kalkarken, daha ziyade olayın ütopik karakteri üzerinde yoğunlaşılmıştır. Buna en iyi örnek; ünlü yazar Herbert George Wells’in Dr. Moreau’nun Adası isimli kitabıdır. Kitabın ana teması, yaptığı deneyler nedeniyle toplumdan dışlanmış olan Doktor Moreau’nun bir adada korkunç deneylerine devam etmesidir. Doktor Moreau, deneylerinde farklı hayvanlardan bazı organları birleştirerek insan vücudu yaratmayı amaçlamaktadır.


süre iktidarı altına aldığı Cuma, geleneksel anlatıdan farklı olarak günün birinde isyan ederek adadaki yılların emek birikimini yok eder. Bir çeşit devrim niteliğinde seyreden olaylar sonucunda Robinson ve Cuma, efendi ile köle ilişkisinden çıkarak eşit iki insana dönüşürler. Adada birey, zamanın farkında değildir. Bu, onun için sorun teşkil etmez çünkü zamanı toplum yaşamında elde edemeyeceği kadar fazladır. Bu noktada ada temasının en önemli 3 özelliğinden birini vurgulamak gerekir: Duran zaman. Dünyada hızla akan zaman adada eşsiz bir durgunluğa dönüşür, insana sırtına yaslanıp düşünme fırsatı verir ve rahat bir soluk aldırır. Adaların dış dünyayla bağlantısı bulunmaz, adalar dışarıya kapalıdır. Diğer iki özellik ise dışa kapalılık ve kendiyle sınırlanmışlıktır. İnsanoğlu için dünyanın karmaşıklığından ve tasasından uzak, günlük güneşlik bir ada çoğu zaman huzur verici olmuş ve orada yaşama isteği uyandırmıştır. Edebiyatta ada teması oldukça korkunç ve vahşi tasvirlerle de boy göstermiştir.

William Golding’in 1954 tarihli Sineklerin Tanrısı isimli romanı, yaşları birbirinden farklı olan bir grup çocuğun düştükleri ıssız bir adayı nasıl cehenneme çevirebileceklerini anlatmaktadır. Anlatının en temel noktası; liderlik ve kazanma hırsı konusunda insanların söz konusu masum olarak addedilen çocuklar bile olsaiçlerindeki en derin potansiyel kötülüğü ortaya çıkarmalarıdır. Sinemada Ada: İletişimsizliğin Uçurumu Evrende galaksiler arasında var olan ve milyarlarca yıldır aynı istikrarda süren çekim kuvveti, ilk insandan bugüne kadar doğa ve insan arasında da süregelmiştir. Tıpkı ıssız bir adaya düşen insan ile ıssız ada arasındaki çekim kuvveti gibi... Söz konusu çekim kuvvetinin anlatısını sunan Daniel Defoe’nun Robinson Crusoe romanının aynı adla 1997 yılında sinemaya uyarlanmış versiyonu da, insan, doğa ve Tanrı üçlemesini işlemiş bir filmdir. Filmde İngiltere›de yaşayan Alman asıllı orta halli bir ailenin en küçük oğlu olan Robinson Crusoe’nun, babasının tüm itirazlarına rağmen dünyayı gezme hayalleri ile çıktığı yolculuklar ve


bu sırada karşılaştığı olaylar anlatılmaktadır. Robinson, ilk seyahatinde yaşadığı fırtınada, büyük karamsarlığa kapılmış ve bu uğursuzluğu babasını dinlemeyerek gemiye kendisinin getirdiğini düşünmüştür. Geminin sığındığı ilk kara parçasında bir daha böyle bir yolculuğa adım atmayacağını düşünmektedir. Gemi Yarmouth sularına ulaştığında, fırtınanın dinmesini bekleyerek yolculuğuna devam eder. Kısa bir süre sonra bir fırtına daha başlar ve bu kez Robinson dahil gemideki herkes büyük korku içinde Tanrı’ya yalvarmaya başlar. Sonunda yanlarından geçen başka bir gemi Robinson’u ve mürettebatı parçalanmakta olan gemiden kurtarır. Bu olayları yaşadığı ilk seyahatinden sonra içindeki sesi susturamaz ve yeni seyahatlere çıkar Robinson… Yaptığı son seyahatte yine bir fırtınayla parçalanan gemiden yalnızca Robinson kurtulur ve başlarda yaşadığı bütün bu talihsizlikleri yine aynı nedene bağlayarak büyük bir buhrana kapılır. Bu kez Tanrı’ya sığındığında gemideki o kadar insanın içinden yalnızca kendisinin kurtulmasının ilahi bir güçten kaynaklandığı düşüncesi zih-

ninde belirir. Sonradan bir ada olduğunu fark ettiği bu ıssız kara parçasında gerek hayvanlarla, gerek ekip biçtikleriyle dolup taşan ambarlarıyla yıllarca yalnız yaşar. Filmde, Robinson’un kendi doğal devinimi olan adaya karşı kurmaya çalıştığı üstünlük, bir yerden sonra hırsını engelleyemeyerek yalnızca kendi hükmünün üstünlüğünü ispatlamaya ve bunu devam ettirmeye yönelik olmuştur. Öyle ki adaya gelen Cuma adını verdiği yerli insana, Batı kültüründe uygulanan köleliği aynen uygulamıştır. Oysa Cuma, yıllardır hasretini çektiği iletişim kurabileceği diğer insandır. Aynı durumla yönetmen Robert Zemeckis’in 2000 yapımı Yeni Hayat (Cast Away) filminde uçağı ıssız bir adaya düşen Chuck Noland (Tom Hanks)’ın serüveninde de karşılaşırız. Filmin kahramanı yalnızlığını gidermek için “Wilson” ismini koyduğu voleybol topu ile arkadaşlık kurar. Adada dostluğu yalnızca kendine benzeyende bulmuş, onu kaybettiği anda travma geçirecek kadar Wilson’a bağlanmıştır. Benzer örüntü   Gürcü yönetmen Giorgi Ovaşvili’nin 2014’te yönettiği Mısır Adası (Corn Island) filminde de karşımıza çık-


Dosya objekTİF Sayı 3 /Temmuz

42

Gelişmişliğin kargaşasından bunalan insan arınmayı diğerlerinden uzak, doğal yaşamın güzelliğinde bulmaktadır. İnsanların seyrek olduğu ya da hiç olmadığı adalar bu arayışta eşsiz bir kaynak haline gelmiştir. Fakat insanların olmadığı bir toprak parçası bulmak günümüzde neredeyse oldukça zor bir hale gelmiştir. Yeraltı ve yer üstü kullanılabilir kaynakları tüketenler, günümüzde ender de olsa doğal güzelliğinde kalabilmiş pek çok yeri yeniden kullanarak, gücün egemenliği ile doğaya ve adaya hükmetmeye devam etmiştir. Modern kentlerin kalabalığından sıkılan ve bu kentlerde zaman içinde ıssız bir ferde dönüşen insan, bu durumdan kaçmak istese de, uzaklaştığında kısa bir süre sonra kentlerdeki yaşamının benzerini gittiği yere taşımıştır. Kalabalıklar içinde yalnızlaşan insanın bu ıssızlığı, tıpkı anakaradan ayrılmış fakat anakara olmadan da var olamayacak bedenimiz

üstünde gezen adacıkta yarattığı, yaşadığıdır. Ve bu yalnızlığın belki de tek tedavisi; insanın yine insana dönmesi, doğa ve çevresiyle olan bağlarını yeniden onarmasıdır. Kaynakça Çiçek, Betül Özel (2007). Ada Atölyesi. Bilim ve Sanat Vakfı e-dergi. s. 45-58 http://bisav. org.tr/edergi/default.aspx?dergiid=16 (Erişim tarihi: 25.03.2016). Defoe, Daniel (2004). Robinson Crusoe. İstanbul: Alkım Yayınevi. Golding, William (2015). Sineklerin Tanrısı. İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları. Göktürk, Akşit (1973). Ada. İstanbul: Adam Yayıncılık. Tournier, Michel (2000). Cuma ya da Pasifik Arafı. İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Her ada bir doğa, her insan bir ada…

maktadır. Film, Gürcistan’ın batı kesiminde, büyük bir selin ardından nehirde ortaya çıkan adada ekime uygun toprak arama çabası içinde geçmektedir. Bağımsız filmler arasında festivallerde yarışan bu sanat filminde çok az diyaloga yer verilmiştir. Filmin başkarakterleri Abhaz bir dede (İlyas Salman), onun kız torunu (Mariam Buturişvili) ve Gürcü askerlerdir. Bu adada yalnız adamın yanında taşıdığı yüz 14 yaşındaki torunudur. Aralarında her ne kadar pek konuşma geçmese de, yaşlı adamın yalnızlığını gidermektedir bu çocuk. Aynı zamanda dışarıda kendilerini çevreleyen tüm kötülüklerden de koruması gereken bir odak noktasıdır.


ÇAYIN ÖYKÜSÜ ay, yüzyıllardır süregelen bir gelenektir. Doğu’nun dünyaya bir armağanıdır o...

Geçmişi 5000 yıl öncesine kadar uzanan ve bugün 18 milyar doları aşan bir ticaret hacmine sahip olan çay, yarattığı istihdam ve kapladığı alan bakımından dünyada sudan sonra en fazla içilen, içme alışkanlığı da gittikçe artan bir bitkidir. Ülkemizde oldukça bilinen ve sevilen çayın en iyisi, Doğu Karadeniz Bölgesi’nde yetiştirilmektedir. Bunlar içerisinde en iyi olarak kabul edilen çay ise, Giresun’un en güzel ilçelerinden biri olan Tirebolu’da, Tirebolu 42 çayı adıyla üretilmektedir. Tirebolu çayının kalitesi ise, yörenin ikliminin, tarım alanının ve hasatın farklı oluşuna bağlanmaktadır. ÇAYIN ÖZÜ Latince adı, Camelia Sinensis olan çayın yaklaşık 1500 çeşidi vardır. Çay bitkisi, doğada büyümeye bırakıldığı zaman bir ağaç görünümü alır. Yaprağını dökmeyen bir bitkidir. Yeterli düzeyde nemin ve sıcaklı-

ğın bulunduğu yerlerde yıl boyu sürgün oluşumu sürer. Gelişme yüksekliği türlere göre farklılık gösterir. Çay bitkisinde güçlü bir ana kök (kazık kök) ile çoğunlukla 2-3 sıralı yan kökler vardır. Genel olarak gelişmenin üçüncü yılından başlayarak saçak kökler oluşmaya başlar. Ana kök oldukça derinlere gider ancak, saçak kökler toprağın yüzeyine çok yakın bulunur. Çay bitkisinde yaprak genel olarak geniş elips şeklindedir. Yaprak kenarları dişlidir. Tiplere göre değişiklik göstermek üzere yaprak rengi mat ya da parlaktır. Tomurcukta ve körpe yaprakların alt kısmında az da olsa tüy bulunur. TÜRKİYE’DE ÇAYA MERHABA Türkiye’nin çay ile tanışması 1787 tarihinde, Japonya’dan getirilen çay tohumlarının ekilmesiyle başlar. Bursa civarında gerçekleşen ilk ekim çalışmalarının iklim şartları nedeniyle başarısız olmasından sonra teknik incelemeler yapılır. Bu incelemeler sonucunda, 16.02.1924 tarihinde Rize’de çay yetiştirilmesi için meclisten onay alınır ve günümüz çay üretiminin temelleri atılmış olur. Bugün Türkiye, çay üretimi ve tüketimi alanında dünyanın önde gelen ülkeleri arasındadır. Çay tarım alanlarının genişliği açısından dünyada 7. sırada gelen Türkiye, siyah çay üreticileri arasında ise 5. sıradadır.

43 objekTİF Sayı 3 /Temmuz

Ç

Tirebolu

ÇAYIN ÖYKÜSÜ


Günlük hayatta vazgeçilmeyen içecek türlerinin başında gelen çay, kamu ve özel sektörün aktif olduğu önemli bir piyasadır. ÇAYIN DOĞASI VE TİREBOLU 42 ÇAYI Tarım alanının iklimi ve deniz seviyesinden uzaklığı, çayın kalitesini belirleyen önemli etkenlerdir. Çayın aromasının yoğunluğu her şeyden önce tarım alanının denizden yüksekliğine bağlıdır. Çay bitkisi ne kadar yüksekte yetişirse aroması o kadar iyi olur. Güneş ışığını en iyi alan bölge olması nedeniyle Tirebolu’nun iklim şartlarının çay yetiştirmeye uygunluğu ve tarım alanının yeri bu yörenin çayını diğer yöre çaylarından farklı kılar. Çayın tadını ve kalitesini belirleyen başka bir özellik de, hasat sırasında en üstte bulunan iki yaprakla çay filizinin elle koparılmasıdır. Ekin ve hasat kalitesi yüksek bu eşsiz çaya da en büyük örnek Tirebolu 42 çayıdır.

Tİirebolu

BAHÇEDEN PAKETE, ADIM ADIM

objekTİF Sayı 3 /Temmuz

44

Bu eşsiz çay lezzetinin damaklarımıza ulaşması ve sofralarımızda yerini alabilmesi için belirli üretim aşamalarından geçmesi gerekmektedir. Bu aşamalar şöyledir: Soldurma, fabrikadaki tekneler içinde yapılmaktadır. Soldurma sonucunda yaprakların hücre özsuları daha yoğun hale gelir ve kıvırma işlemi için uygun elastiki yapı temin edilir. Kıvırma, solmuş çay yaprağının değişik çay imalat makinelerinde parçalanması, ezilmesi ve bükülmesiyle hücre özsuyunun kıvrılmış yaprak yüzeyine yayılması ve oksidasyonun başlaması işlemidir. Fermantasyon, kıvrılan yaş çay yaprağının hücre özsuyunda bulunan kimyasal bileşiklerinin oksidaz enziminin tesiri ile siyah çayda istenen renk burukluk, koku ve aromanın oluşması olayıdır. Kurutma, kıvrılmış ve fermante olmuş çay yaprağının fırınlanarak nem oranının indirilme işlemidir. PAKETTEN İÇİMİNE… ÇAYIN FAYDALARI Vücuttaki zararlı maddeleri yok eder ve ishali durdurur. Çaydaki teobromin ve teofilin maddeleri de idrar sökücü özelliğe sahiptir. Böbreklerin düzenli çalışmasını sağlar. İçerdiği mineral maddeler nedeniyle vücuttaki mineral madde dengesinin kurulmasında sudan çok daha etkilidir. Yeşil çay mesane kanserine yol açan hücrelerin büyümesini, mide ve yemek borusu kanserini de önler. Çay içen yaşlı kadınların kireçlenme sorunu içmeyenlere göre yüzde 60 azalmaktadır. Düzenli çay içimi kemikleri güçlendirir. Çayla gargara yapmak diş çürüğü ve diş eti hastalıklarını önlemeye yardımcı olur.


fakülteden haberler

Ayşe FİL

objekTİF Sayı 3 /Temmuz

46

İKİ KOL BİR ÇEKİRDEK…

B

irçok oyuna, şarkıya ve anlatmakla bitmeyecek kültüre ev sahipliği yapan Karadeniz… Eskiden beri süregelen anlatımlar, dejenere edilmiş besteler, anonim şekilde dünyanın dört bir yanına yayılmış söylentiler, Karadeniz’in eşsiz yapısında, kuytu köşelerinde hala var olmaktadır.

Atalarımızın içtenlikle sohbet ederken söyledikleri sözleri destanlara, yaylada inek otlatırken genç kızların işledikleri yazmanın oyası şarkılara, bahçede ekin zamanında halkın şakalaşırken sergiledikleri hareketler halk oyunlarına monte edilmiş durumdadır. Yaylanın çimenine diyerek sözleri başlayan türküler halen daha özellikle o dönemde yaşayan kişileri etkilemekte günümüzde de yürekleri coşturmakta ve geçmişe özlemin var olduğunu göstermektedir. Peki, geçmişten günümüze kadar gelen halk oyunlarını, besteleri, destanları nasıl ve ne şekilde konumlandırmalıyız? Bölgesel mi, ulusal mı? Bu doğrultuda ortaya çıkan birçok tartışma gündemi meşgul etmektedir. Bu tartışmaların en yaygın olanlarından biri, iki kol bir çekirdek izlenimi veren Karadeniz’in gözdesi Kolbastı oyununun orjinalinin nasıl olduğu, nereye ait olduğu ve ne gibi evrelerden geçerek günümüzdeki halini aldığı ile ilgilidir. Günümüzde birçok halk oyunu, ortaya çıktığı yöreden farklı farklı bölgelere


Kolbastı kavramının karakol kavramından geldiği ifade edilmektedir. Karakol kavramının ise eski dönemlerde kullanılan “karavul” kelimesinden etkilenerek günümüze geldiği ve gözcü, nöbetçi anlamlarını ifade ettiği söylenir. Kola çıkmak, kol gezmek gibi deyimler de bu terimin ifadesinde kullanılmıştır. Buradan hareketle kol havaları eşliğinde farklı şekillerde oynanan oyunların var olduğu ve bu oyunların erkeklerin eğlence ve alemlerinde ortaya çıktığı dile getirilmektedir. Kol havalarının, kadınların oynatıldığı içkili ve sazlı alemlerde oynandığı ifade edilmektedir. Kol havaları saz eşliğinde söylenen ezgilerdir. Kolcular eğlence alanlarına yaklaştıkça türküler, ezgiler hafifler; uzaklaştıkça tekrardan eski halini alır. Kol havaları, her bölgede hatta bölgedeki ilden ile farklılık göstermektedir. Örneğin; Ankara’da cümbüş felfele, Konya’da oturak alemleri, Yozgat’ta ve Giresun’da muhabbet, Trabzon’da ise zevk - alem kadın şeklinde ifade edilir. Buradan da anlaşılacağı üzere birbirine yakın, aynı bölgeye mensup olan iller de bile halk oyunları farklı oynanabilmekte ve farklı anlamlar taşıyabilmektedir. Konu ile ilgili farklı bir iddia ise kol havalarının İç Anadolu’dan kıyı bölgelere geldiği şeklindedir. Bu doğrultuda farklı illerde farklı söylemler yer almaktadır. Örneğin Edirne’ye özgü bir türkü şu şekildedir: “Pınar başının gülleri, şak şak öter bülbülleri, elimden aldı ya mendili, kol bastı söndür kandili.” Giresun’a ait

Giresun mu, Trabzon mu? Günümüzde, Giresun ve Trabzon arasında, kolbastı halk oyununun sahipliği konusunda büyük bir tartışma yaşanmaktadır. Bununla ilgili olarak Giresun’da kol havalarının ortaya çıkışı hakkında Giresunlu Salih Güler, toplantıların gizli yapıldığını, eğlencelerde içki içildiğini, sabahlara kadar eğlenildiğini ve sabah olunca gizlice dağılındığını ifade etmiştir. Güler, eğlencelerde kadınların oynatıldığını fakat kadınların tek bir sahibi olduğunu ve başka hiç kimsenin laf dahi söyleyemediğini dile getirmiştir. Günümüzde kolbastı için mücadele eden illerin diğeri olan Trabzon’un geçmişteki kol havalarına baktığımız zaman, bunların zevk alemi-kız oynatma adı verilen eğlence toplantılarından çıktığını görürüz. Bu toplantılar, çoğunlukla genç erkeklerin eğlenmek amacıyla, görünür olmayan köy, mağara gibi yerlerde alüfte-orta malı denilen kadınların katılımı ile yaptığı alemlerdi. Gizli yerlerde yapıldığından dolayı, buna kadın saklamak da denilirdi. Trabzon’da kolbastının ortaya çıkış yeri olarak Trabzon’un Faroz Mahallesi belirtilir. Bir söylentiye göre 1930’lu yıllarda ağaların ve dayıların olduğu bir dönem-

müzik

Kolbastı halk oyunu, geçmişten günümüze değişik şekillerde ifade edilmiş ve Karadeniz bölgesine ait iller arasında mücadeleye yol açmıştır. Bölgede büyük önem arz eden ve hala aidiyeti sonuçlanamamış olan kolbastıyı anlayabilmek için tarihsel kökenini iyi bilmek gerekir.

olan sokakbaşı meyhane türküsünde yer alan “kale bayırı düzü, devriye bastı ya bizi, hep beraber olalım, vermeyelim şu kızı” sözleri Giresun kalesindeki bir baskını anlatır. Trabzon kol havasında yer alan; “asmadan gel asmadan, fistan giyer basmadan, kalk gidelim sevdiğim, devriyeler basmadan” sözleri ise Trabzon’da yapılan farklı bir baskını anlatır. Buradan hareketle söyleyebiliriz ki, kolbastının adı koldan gizli olarak yapılan eğlence, toplantı ve sohbetlerden gelmektedir. Bu eğlencelerin gizli yapılma sebepleri ise, içkili olması, eğlence ortamında kadın bulundurulması, saz çalarak oyun oynanması olarak gösterilmiştir. Zira o dönemlerde kolluk kuvvetlerinin, bu tarz eğlencelere müsaade etmediği belirtilmektedir. Eğlence yapılan mekanlarda kapıya gözcüler dikildiği, kolluk kuvvetleri yaklaştığında içeriye bilgi verildiği ve içeride ona göre davranıldığı söylenmektedir.

47 objekTİF Sayı 3 /Temmuz

yayılmakta, müziğin notası, halk oyununun hareketi vb. gibi yönleriyle değişime uğramaktadır. Bu durum, Karadeniz bölgesine ait halk oyunları için de geçerlidir. Uzun zamandır gündemde yer alan kolbastı halk oyunu, bu konuda en iyi örneklerden bir tanesidir.


de Trabzon’da Faroz, Değirmendere, Arafilboyu gibi mahallelerinde mağaralar bulunurmuş. Bu mağaralarda ağalar, dayılar alem yaparmış. Bu esnada kolluk kuvvetleri alem yapılan bu yerlere baskınlar düzenlermiş. Mağara önüne dikilen gözcüler, kolluk kuvvetlerini gördükleri zaman içeriye doğru; GELDİLER, BASTILAR, VURDULAR diye duyuruda bulunurlarmış. Bunda dolayı da günümüzde Trabzon’da kolbastının adının buradan geldiği ve diğer adının “Faroz kesmesi” olduğu söylenmektedir.

müzik

Karadeniz’de kültür mücadelesi giderek artıyor…

objekTİF Sayı 3 /Temmuz

48

Giresun ile Trabzon arasında kolbastı halk oyununu sahiplenme mücadelesi asıl olarak 2-8 Temmuz 2007 tarihinde Trabzon’da yapılan “Karadeniz Spor Oyunları”nın açılışında başlamıştır. Burada KTÜ Rektörlük Beden Eğitimi Bölümü Başkanı Yrd. Doç. Dr. Engin Erşen, Trabzon kol havasını, hareketleri değiştirilmiş biçimde kolbastı olarak gösteriye sunmuştur. Bunun ardından 2009 yılında Star TV’de Esra Erol’un sunmuş olduğu izdivaç programında “Tirebolu-Yeniköy Kolbastı Team” isimli grup kolbastı gösterisi yapmıştır. Bir çatışma olarak okunabilecek iki gelişmenin ardından Erşen, kolbastının patentini almıştır. Bu sürecin sonunda da kolbastının aslında kime ait olduğu sorusu gündeme gelmiştir. Bunun üzerine, 4 Nisan 2009’da Trabzon Eğitim ve Kültür Derneği Başkanı Seyfi Erbaş tarafından organize edilen “Dünden Bugüne Kolbastı” adlı bir panel gerçekleştirilmiş ve panelde kolbastı üzerine birçok farklı görüş beyan edilmiştir. Kolbastı halk oyunu ile ilgili iki il açısından görüşler şu yöndedir: Giresun’un söylemi; “Kolbastı tamamıyla Trabzon’a ait değildir, kolbastının eski deyişiyle kol havalarının aslı şimdi oynanan oyun gibi değil daha yavaş ritimlidir. Trabzonlular kolbastı müziğini bizim müziklerimizden esinlenip hızlandırarak yeni bir oyun dizayn etmişlerdir”. Buna karşılık Trabzon’un söylemi ise şu şekildedir: “Kolbastı bize aittir. Faroz mahallesinde ortaya çıkmıştır. Farozlu balıkçıların bereketli avlardan sonra düzenledikleri eğlencelerde kolbastı oynanmış ve oyundaki figürler bu gibi eğlencelerden dolayı eklenmiştir”. Kol havaları, şimdiki gibi çok hızlı değil daha yavaş ve ciddi oynanan oyunlar olarak belirtilmektedir. Kolbastı oyununu yeni haline getiren Engin Erşen ise, oyunun orijinal halini Trabzon’a gelen Vikinglere, Türklerin atalarına ve oradan da

1930’lu yıllara kadar dayandırmaktadır. Erşen, kolbastının, 1930’lu yıllarda Ankara çiftetellisinin adımlama teknikleriyle Trabzon’un Faroz Mahallesi’nde oynanmaya başladığını ve gelişmeler kaydedilerek bugüne kadar geldiğini vurgulamaktadır. Erşen, bugün oynanılan oyunun Anadolu’da kol oyunu olarak bilinen oyunlardan hem çok daha hızlı hem de figür ve adımlama tekniği açısından farklı olduğunu vurgulamaktadır. Kolbastıda yöreye uygun kürek çekme, yüzme, ağ atma, olta atma, balık tutma gibi yerli insanların uğraşlarının simgesel bir görünümü olduğu ifade etmektedir. Erşen, Karadeniz’de denizi, balıkların hareketlerini oyun figürleriyle bağdaştırarak nitelendirmektedir. Erşen, bunların yanı sıra Erkan Ocaklı’nın seslendirmiş olduğu “Dere Boyu Kavaklar” adlı şarkısında Trabzon’un semtlerini sayıyor olmasını da kanıt olarak göstermekte ve bu gibi söylemleriyle kolbastı oyununun Trabzon’a ait olduğunu ifade etmektedir. Fakat şöyle bir durum da gündeme getirilmektedir: Erkan Ocaklı’nın Harika Kasetçilik’e doldurmuş olduğu 45’lik plakta Giresun Kol / Metelik Oyun Havasını “Espiye Deresi” diye


okumuş olması ve şarkının içinde Giresun’un ilçelerinden bahsedilmesi… Kolbastı tartışması üzerine Giresun ili adına birçok çalışma gerçekleştiren Araştırmacı–Yazar Ayhan Yüksel, günümüzde oynanan kolbastının gerçek kolbastı olmadığını ifade etmektedir. Yüksel, İstanbul’daki panelde, Nejat Buhara tarafından derlenen Trabzon ve Giresun kol havaları ile Ömer Akpınar’ın derlediği Giresun metelik havasını dinlettikten sonra, geçmişte bu oyunları oynayanları sıralayarak hiçbir zaman yerlerde atlayıp zıplanmadığını, kostak oyunlarının, herhangi bir yere mal edilemeyeceğini, bu doğrultuda, Trabzon ve Giresun arasında oyuna sahip çıkılmaması gerektiğini belirtmiştir. Kolbastı üzerine derlemeler… Günümüzde müzikal anlamda hemen hemen bütün şarkı ve türkülerin yapımında derlemelerle karşılaşılmaktadır. Özellikle anonim özelliğe sahip şarkı ve türkülerde bu daha çok göze çarpmaktadır. Eskiden beri süregelen müzik anlayışında geçmişte oluşturulmuş müzikle-

rin tam anlamıyla özünün korunamadığı ve bu sebeple değişime uğrayarak derlendiği bilinmektedir. Bu durumda her bölge kendi kültürel yapısına, müzik anlayışına göre uyarlamaya gitmekte ve çoğu yerde kendi kültürüne aidiyet yönünde izlenim yaratılmaktadır. Anadolu’nun birçok bölgesinde, özellikle merkez bölgelerde, sözlü veya enstrümantal derlemeler yapıldığı belirtilmektedir. Kolbastı müzikleri üzerine de şunlar mevcuttur: İstanbul Konservatuar Derleme heyetince, 1929’da Trabzon’da Türk Ocağı binasında cura ile çalınan “Kol bastı havası” derlenmiştir. Ankara Devlet Konservatuarı 1937 yılında Trabzon’da işçi Remzi Çelik’ten bir, Şevki Bilgin’den iki kol havası derlemiştir. Şevki Bilgin’in verdiği kol havalarından biri sözsüz, diğeri ise “Giresun Kolbastı Havası”; “Metelik Oyun Havası”; Kudret Dağlı’nın babası Orhan Dağlı’dan derlediği içinde “yavaş/sus/kol geçti” gibi ikazlar bulunan “Giresun Sözsüz Kol Havası”; Nejat Buhara’nın Trabzon’dan derlediği “Yaylanın Çimenine”; Giresun’dan derlediği “Giresun’un Evleri”;


müzik

Mehmet Üstün’den derlenen “Fingil”i; Nida Tüfekçi’nin Yozgat- Akdağmadeni’den derlediği “Yıldız Akşamdan Doğarsın” türküleri. Kolbastı üzerine beste konusunda özellikle adı ön plana çıkan Piçoğlu Osman tarafından kemençe ile çalınan “Metelik (Kolbastı Oyun Havası)” Muzaffer Sarısözen tarafından 1943 yılında derlenmiştir. Diğer illere bakıldığı zaman Vesile Baran, Ordu’dan Sevim Akdeniz’den “Simitçi Kol Havası”nı derlemiştir. Kol havaları üzerine yapılan derlemeler sadece bunlarla sınırlı değildir. Bu yönde birçok derleme yapıldığını söylemek mümkündür. Derlemesi yapılan kol havalarının günümüze ulaşanlarının yanı sıra kayıtlarda yer almayan ve hala anonimliği söz konusu olan derlemeler de vardır.

objekTİF Sayı 3 /Temmuz

50

Karadeniz bölgesinde devam eden kolbastı tartışmasında oyunun aidiyeti konusu kadar müzik de sıkça tartışılmaktadır. Bu konuda Giresun ilinde bu konu mensupları müziğin tamamıyla Trabzon’a ait olmadığı vurgusunu yapmaktadırlar. “Dere Boyu Kavaklar” müziğinin alınarak, oyun figürlerinin hızlandırılarak değişime uğratıldığı belirtilmektedir. Peki, kolbastı kime/nereye ait? Birçok söylem, savunulan farklı farklı görüşler ve onlarcası… Bakıldığı zaman geçmişten günümüze her şeyde özellikle kültürel öğelerde sıkça değişim yaşanmaktadır. Yazınsal ya da söylemsel her konuda bu böyledir. Eski- yeni çatışması, varolan değişim ürünü neyse, o ürünün orijinal halini bilen ile yeni halini bilenin görüşleri bu gibi durumlarda karar vermede güçlük çıkarmaktadır. Kolbastı oyunu da bu du-

ruma maruz kalmıştır. Kullanılan müzikler ve oyun figürleri incelendiğinde, özellikle derlenen müziklere bakıldığında, kolbastının orijinal hali ile Giresun iline ait olduğu izlenimi oluşmaktadır. Fakat özellikle son dönemlerde kolbastı denilince akla ilk gelen ilin Trabzon olması, daha çok Trabzon’da gösterilerin hazırlanması, özellikle kolbastının patentini KTÜ Beden Eğitimi ve Spor Bölümü Başkanı Engin Erşen’in kendi adına alması gibi etkenler, kolbastının Trabzon’a ait olduğuna ilişkin bir algı yaratmaktadır. Kolbastı üzerine birçok söylem arasında, bu oyunun aslında Karadeniz bölgesine ait olduğu, bölge içinde sınırlama getirilerek bir ile ait kılınmaması gerektiği söylemi de yer almakta, kolbastı denilince akla gelen Karadeniz bölgesi olsun istenmektedir. Fakat günümüzde en çok kolbastının orijinalinin Giresun’a ait olduğu; daha sonra değiştirilerek ve patentinin alınmasıyla Trabzon’a mal edildiği vurgusu yapılmaktadır. Kaynakça http://www.turkelli.com/kultur/folklor-1/halk-oyunu-2/kolbasti-1.html http://www.radikal.com.tr/turkiye/karadenizde-kolbasti-mucadelesi-914547/ http://www.biriyilik.com/odevler-kaynaklar/kolbasti-oyunu-nereden-ortaya-cikti-37448.html#.VtbqvfmLTIU gazetesavas.com Kolbastı ve Metelik Üzerine Bazı Mülahazalar. AYHAN YÜKSEL


Saklı Tarih

Vazelon Manastırı Özlem Caba & Merve Berber

gezi

K objekTİF Sayı 3 /Temmuz

52

aradeniz’in uzun dik tepeleri arasında yavaş yavaş ilerliyorduk. Etrafımızı bir yandan yeşillik sarıyor, bir yandan da şırıl şırıl akan sular kulağımızın pasını siliyordu. Tarafsız kalamadığımız bu güzellikten kendimizi alamayıp hayran hayran ilerliyorduk. Kendine özgü çeşmeleri, ardı ardına sıralanmış çay bahçeleri, ahşap evler, yeşermeye yüz tutmuş ekinler yolculuğumuz boyunca bizlere eşlik ediyor; baktığımız her kare eksiksiz gözümüzü dolduruyordu. Gideceğimiz yere varmak üzereydik. Yaklaştıkça heyecanımız artıyor, yüreğimiz kıpırdıyordu. Sular daha gür akıyor, ağaçlar birbirine daha sıkı sarılıyordu. Tabiatın sunduğu bu güzellik koşulsuz insanların yüzlerine, yüreğine yansımıştı. En çok da, kendine has evler dikkatimizi çekiyordu. Şehrin beton evleri, yerlerini özenle yapılmış bu ahşap evlere, yani doğaya devretmişti. Gideceğimiz yere yaklaşırken tarih, bize gülümsemeye ve bütün dikkatimizi üzerine çekmeye başladı. Nihayet Yahya deresi boyunca devam eden patika yoldan manastıra ulaştık. Zabulon sırtındaki büyükçe bir kayanın alt tarafında, şapelin yer aldığı mağaranın yanında yapılmış. İlk manastır, Doğu Roma Devletinin var olduğu yıllarda Kafkaslar üzerinden Doğu Karadeniz bölgesine gelip yerleşmiş Hazar Türkleri tarafından, Yahya deresi ile Hamsi Köy vadisinden gelen Maçka deresinin birleştiği yerde yapılmış bir şapeldir.

Birçok hüzünlü olaya kucak açmış olan manastır, MS 490 yılında yapılan bir Pers saldırısı sırasında 400 papaz katledilince

güvenlik sebebiyle Zavulon/Zavilan dağındaki bugünkü yerinin yanında bir şapel olarak yeniden inşa edilmiş. Yeşillikler içinde bizi karşılayan manastır, rüzgarın estirdiği tarih kokusuyla dar patika yolundan bizi içeri davet ediyordu. Kalkan gibi kayaları arkasına almış olan manastıra mavi gökyüzü şemsiye tutuyordu. Kimsesiz, kendi çaresizliğine terk edilen manastır, tüm bilinmezliği ile dar kapısından bizleri içeri aldı. Özenle yapılmış odaları, ortak kullanım alanları, duvarlarındaki freskler, zihnimizde farklı düşünceler canlandırıyordu. Ağaç yaprakları arasına gizlenmiş olan manastırın


Vazelon manastırı sadece Hz. Yahya Peygambere hürmeten inşa edilen bir manastır olup, sadece ibadet maksadıyla yapılmış sıradan bir manastır değildir, önceleri şapel olarak yapılan bu yapı, Hristiyanlık dini, papazlara siyasi, dini liderlik yetkileri kazandırdığından, manastırlar toplum üzerinde her bakımdan etkili olmuştur. Vazelon manastırı da mahkeme, okul, hastane, kilise, misafirhane, kütüphane, noterlik, ipotek verilip alınan makam siyasi ve idari liderlik görevlerini üstlenmiş çok amaçlı bir makamdı. (Durmuş, 2012, s.16) 1835 yılı Osmanlı Nüfus kayıtlarındaki belgelere göre, manastırdaki rahip ve rahibe gö-

revli sayısı 10 ile 40 kişi arasında olup, manastırın yönetimi seçimle belirlenen bir baş rahip ya da keşiş tarafından yapılmakta imiş..

Manastırın nasıl işleyeceği, yönetimi, dua ve ibadet düzenleri belirli kurallarla belirlenmekteymiş. Manastırda bulunan her şey ortak bir şekilde kullanılır ve haftada bir kez herkese manastır depolarından temiz giysiler verilir, yemekler ortaklaşa pişirilir ve topluluk üyelerinden birisi yüksek sesle İncil okurken birlikte yemekler yenilirmiş. Yemeğe başlamadan ve yemek bitiminde dua okunur, kıdemli keşişler salonun çoğunlukla apsiste, diğerleri ise taş ya da mermer masalarda otururlardı. Yalnızca akşamları bir öğün, bir hafta suda bekletilmiş ekmek, geleneksel yemek olarak yenirdi. Tarikat üyesi keşişlerin yılda yalnızca üç kez yıkanmalarına izin verilip, başrahipler bu görevde ömür boyu kalmak üzere, manastırın kurucusu, piskoposu ya da patriği tarafında atanırdı. Keşişler bir üstün başkanlığında küçük topluluklar olarak, kıdem açısından aşağı olan bir keşiş, daha yüksek kıdemli bir keşişe bağlı olarak yaşardı; bu bağ ölümle sona erene kadar sürerdi. Her birine oturma ve yatak odası olarak kullanılmak üzere iki hücre verilirdi. Her keşiş, Noel, Paskalya ve Azizinin yıl dönümü dışında ibadetlerini yalnız yapardı. Manastırın tek anahtarının bir görevlide olduğu giriş kapısı bulunurdu. (Durmuş, 2012, s.21) Aynı zamanda o dönemde yaşayan keşişlerin her şeyi kaleme aldıkları çok değerli el yazması kitaplardan oluşan dev bir kütüphane de manastırın içerisinde bulunmaktadır. Manastır 1922 yılında Türkiye ile Yunanistan arasında yapılmış olan mübadeleden sonra keşişler tarafından tamamen boşaltılmıştır. Hatta söylenenlere göre; Ali İhsan Bülbül’ün dedesi Molla Mehmet,1920’li yıllarda, yani

gezi

Manastırın çevresinde manastıra ait toprak ya da mülkler oldukça fazla bulunmaktaymış. Vazelon manastırı, bağış ve vakıf arazilerinden dolayı çok zenginleştiği için; manastırın papazları gururla, “biz o kadar güçlüyüz ki Meryem Ana Manastırı yıkılsa biz onu yeniden yaparız, ama o bizi yapamaz.” derlermiş. (Durmuş, 2012, s.16)

53 objekTİF Sayı 3 /Temmuz

pencerelerinden süzülen ışık, kuş cıvıltıları ile birlikte bulutlar eşliğinde bizi başka bir diyara götürüyordu. Bir an, kendimizi manastırın o sessiz derinliğinden alıkoyup doğanın sunduğu görsel şölenin içinde bulduk. İlerledikçe duvarlardan ayrılan taş parçaları ayaklarımıza asılıp bir yardım eli uzatmamızı istiyordu. Yıllara meydan okuyan bu yapı, tüm gücü ve gayretiyle hala dimdik ayakta, gelecekle olan mücadelesine direniyordu. İnce düşünülerek özenle yapılmış bu yapı, bizi bugünden alıp tarihin derinliklerine doğru kısa bir yolculuğa çıkarıyordu. İster istemez cevaplarını alamadığımız sorular belirirken, bir yandan da içerisindeki tarih kokusu ciğerlerimizi dolduruyordu. Yahya peygamber adına yapılmış olan bu manastır, adını bulunduğu Zabulon Dağı’ndan; Zabulon Dağı ise adını Hazar Devletinin 7. Kağanı Sabulon’dan almış.


gezi

muhacirlik dönüşü Türk çocuklarına Türkçe ve Kur’an, papazların çocuklarına da Türkçe öğretirmiş. Bir gece, manastırın aşçısı gelerek Molla Mehmet’e seni Nikolimos istiyor, demiş. Molla Mehmet, yanına oğlunu alıp manastıra giden patikayı tırmanıp kalın tahtadan yapılmış olan kapıyı açtırmak için, kapının yukarısından aşağı sarkan kıldan yapılmış olan ipi çekmiş.

objekTİF Sayı 3 /Temmuz

54

Kıl ipin içerdeki küçük çanı çaldırması gerekiyormuş. Ama ip kesilince bağırarak sesini duyurması gerekmiş, sesi duyan kapıcı küçük bir kapıyı açmış ve silahınız var mı? Varsa silahları verin, diye onları uyarmış. Molla Mehmet’le oğlunu içeri alan kapıcı onları üst kattaki mutfağa götürmüş ve Mehmet’in oğluna yemek vermiş. Mehmet papaz efendiyi görmek üzere odasına gitmiş. Papaz efendi, Molla Mehmet’e Türkçe bir mektup yazdırmış. Yunanistan’a yazılan mektupta özetle ‘Mübadele olacak, orada bize yer hazırlayın’ diye yazılmış. Sonra dışarı çıkmışlar ve oğlu bakmış ki papaz, Molla Mehmet’e bir şey veriyor, cebine koymaya çalışıyor ama Molla Mehmet almıyor. Daha sonra babasına papazın ona ne vermek istediğini sorduğunda Molla Mehmet elli kuruş vermek istediğini söylemiş. (Durmuş, 2012, s.10) Keşişlerin manastırdan gitmesinden sonra bölgenin en zengin, en hareketli ve en eski manastırı olan Vazelon, sessizliğe bürünmüş; çıkan olaylardan sonra manastırın önemli arşivinden kurtarılabilen tek şey, Aziz Vaftizci Yahya`nın ikonası olmuş, bu ikonu koruma amacı ile önce Yunanistan’a daha sonra Rusya’ya taşınmış. Manastırın son mimari yapısını kazanması iki safhada olmuş, birbirine eklenerek inşa edilip bugünkü haline getirilmiş. Manastır yapılırken

harç malzemesi, Maçka’dan ve Yahya deresi boyunca olan patika yoldan taşınmış, taşlar ise Bağışlı Köyü’ndeki taş ocağından alınıp kağnılarla manastıra getirilmiş. Bodrum katı toprağı kazmak mümkün olmadığından alt tarafı toprak yüzeyinde olarak inşa edilmiş. Buradan taş merdivenle birinci kata çıkınca zemin kata ulaşılıyor. Aynı zamanda yapının içinde kaya kütlesinden sızan ayazma olarak adlandırılan su bulunuyor. Ayazma, ana kayanın manastırın üzerine doğru olan çıkıntısından üçüncü kat seviyesinden manastırın içine akıyor ve sadece Hıristiyan değil Şamanizm dininde de önemli bir yeri bulunuyor. Binanın iç merdivenleri, çatısı ahşap olduğu için çürümüş ve günümüze ulaşamamış. Ara bölmelerde ki duvar, kesme taşlar “horasan harcı” ile yapıldığından oldukça dayanıklı. Deyim yerindeyse tarihi kucaklayan bu mimariyi, duvarlardan ayrılan taş parçalarından, figürlerinden, tepeden tırnağa kendine has inşa edilmiş bu mimarinin içine girince zihnimizde canlanan geçmişin sihrine kapılıp gidince hissettik. Derin sessizlik içinde, yeşil örtüsüne sarılmış olan ihtiyar çınar, umutlarıyla, bir rüyanın, hatıranın hüznü ile hala bizlere gülümsemeye devam ediyordu. Manastıra şöyle uzun uzun baktığımızda tarihi hapseden bu yerin kocaman kültürel bir mirası içinde barındırdığını anlıyoruz.

KAYNAKÇA Durmuş, Adnan, 2012. Vazelon Sözleşmeleri http://www.tatilana.com/2016/03/trabzon-vazelon-manastiri-hakkinda.


KARADENİZ’İN YÜKSELEN DALGASI


Yüz bin nüfuslu kentin hayatı,

Doron Perkins

toprak ve deniz arasında tekdüzeleşmişken ne olabilirdi de, bu tek düzeliği kenara itip heyecanı yeniden yeşertebilirdi kalplerde? Bu insanların közü gidip de yerini küllere bırakmış o ateşi nasıl alevlenebilirdi tekrar? İşte bu ateşi, küçük şehrin büyük aşkı olarak doğan Akın Çorap Yeşil Giresun Belediyespor Basketbol takımı, kısa sürede şehrin göz bebeği olarak yeniden körüklemiştir. Peki, nasıl oluyor da bu takım, genciyle, yaşlısıyla, çocuğuyla, yetişkiniyle büyük bir kitleyi heyecana boğuyor? Kurucu sayısı iki elin parmaklarından az olan bu takım, maddi imkansızlıklar veya kentin kısıtlı imkanları gibi sorunlar yıldırmamış; aksine, bunlara inat, daha çok önemsenmiş ve taraftarların aşk ile bakıp sahip çıktıkları bir takım haline gelmiş. Tribünde oldukça iyi fakat bir o kadar da gergin, Karadeniz gibi hırçın fakat yeşil kadar da güzel taraftar topluluğu, her maça şampiyonluk maçıymış gibi gelerek takımını yalnız bırakmadı.


Dalgalanmaların fazla olduğu ligde birçok kişi tarafından “bu takım tutunamaz, başarı sağlayamaz, geldiği gibi geri döner” söylentilerine kulak asmayarak Spor Toto Basketbol Lig’inde Akın Çorap Yeşil Giresun Basketbol takımı, Karadeniz’in yenilmesi güç olan dalgalarından biri olduğunu gösterdi. Akın Çorap Yeşil Giresun Belediye  artık Türkiye Basketbol Süper Ligi’nde mücadele etmektedir. İç saha maçlarını 19 Eylül Spor Salonu›nda oynamaktadır. 2006 yılında kurulan Akın Çorap  Yeşil Giresun Belediye,  Söğütsen Seramik’in ligden çekilmesi üzerine 2012 yazında  Türkiye Basketbol 2. Ligi’ne davet edildi. Ligdeki ilk iki sezonunda play-off’a kalmayı başaran Akın Çorap Yeşil Giresun Belediye, ligdeki üçüncü sezonunda play-offt’da finale kalmayı başardı ve  Basketbol Süper Ligi’ne yükseldi. Türkiye Basketbol 3. Lig Yılları ve Türkiye Basketbol 2. Lig’ine Yükseliş Giresun’un göz bebeği Akın Çorap Yeşil Giresun Belediyespor,  Türkiye Basketbol 2. Lig’e yükselmek için azimle çalıştı. Sezonlarda kendini göstermeye çalışan bu takım, inişli çıkışlı dönemler yaşasa da, pes etmedi ve mücadeleye devam etti. Akın Çorap Yeşil Giresun Belediyespor’un 2. Lig’e adım adım yükselmesinde karşılaştıkları zorlukların yanı sıra, karşılarına çıkan fırsatlar da etkili oldu. 2014-15 Türkiye Basketbol 2. Lig sezonunda Akın Çorap Yeşil Giresun Belediye, Ahmet Kandemir’in takımın başına göreve gelmesinin ardından büyük bir yükseliş ya-

Darnell Jackson


şandı. Takım ona inananları sevindirmeyi başardı ve 2014-15 Türkiye Basketbol 2. Lig sezonunu şampiyon olarak tamamladı. Bu yükselişin ardındaki dinamikleri merak edip, bizler de Akın Çorap Yeşil Giresun Belediye Basketbol takımının koçu ve birkaç oyuncusuyla röportaj yaptık. Sezon öncesi sponsor bulamayan Yeşil Giresun Basketbol takımı 5 Ekim 2015 tarihinde “Akın Çorap” ile isim sponsorluğu anlaşması imzalayarak sponsor ihtiyacını karşıladı. 2015-16 sezonunda Akın Çorap Yeşil Giresun Belediye Basketbol takımı, Sırp Koç Aleksandr Trifonoviç ile sözleşme imzaladı. Trifonoviç’in takımın başına geçmesinin ardından gelen galibiyetlerin, yükselen morallerin, oyundan alınan zevkin sırrı neydi? Sihirli bir değnek mi vardı soyunma odasında? İşte bu soruların cevaplarını merak edip kendisiyle röportaj yapmak istedik. Yaptığımız röportajda Trifonoviç bizlere hem kendisi hem de takım hakkında bilgiler verdi. Koç Aleksandr Trifonoviç Oyunculuk ve koçluk kariyerinizden biraz bahseder misiniz?

Profesyonel anlamda 18 yıl basketbol oynadım, 17 yaşından 35 yaşına kadar diyebiliriz. Sırbistan Kızıl Yıldız Belgrad takımında başladım, Hırvatistan’da Zadar takımında oynadım. Polonya ve Almanya’da da oynadım. Daha sonra Fransa’ya gittim ve tekrar Sırbistan’a gelerek basketbolculuk kariyerimi sonlandırdım. Akın Çorap Yeşil Giresun Belediye Basketbol takımını tercih etmenizdeki nedenler nelerdir? Öncelikle son işimden sonra 1 yıl kadar işsiz kaldım ve bu takımdaki mücadele ruhu beni buraya çekti. Sıralamada yaşadığı zorluk da benim için tamamen yeni bir tecrübe olacaktı. Farklı bir tecrübe kazanmak ve sıralamadaki yeri değiştirip yeni hedefler yaratmak için burayı tercih ettim. Ligde geri kalan maçlarınız hakkında düşünceleriniz nelerdir? Bizim için her maç aynı değerdedir. Kağıt üzerinde takımlar birbirinden kuvvetli ya da kuvvetsiz olabilirler. Fakat onun hiçbir önemi yoktur. Biz takım olarak bizden daha güçlü olan takımları yendik ya da daha güçsüz olan takımlara da kaybettik. Fiks-

Aleksandr Trifonoviç


Söz Kaptan Doron Perkins’de... Akın Çorap Yeşil Giresun Belediye  2015-16 Basketbol Süper Ligi sezonuna pek çok yeni transferle başladı. Bu transferler arasında en önemli isimlerden biri olan takım kaptanı Doron Perkins ile bir röportaj gerçekleştir-

Spor

türümüze kağıt üzerinde baktığımızda play off takımları görünüyor. Bu onları yenemeyeceğimiz anlamına gelmiyor. Biz iyi oynayıp hepsini kazanmaya çalışacağız. Fenerbahçe, bu Fikstürde en güçlü takım fakat elimizden gelen en büyük mücadeleyi gösterip karşılaşmayı kazanmaya çalışacağız.

Taraftarlarınızın desteğini nasıl buluyorsunuz?

dik. Yaptığımız röportajda bizlere, kendisi ve takımı hakkında bilinmeyenlerden bahsetti;

Tabi ki müthiş bir taraftar grubumuz var. Bence salonumuz biraz daha büyük olsa, seyirci kapasitesi daha yüksek olsa, daha fazla seyirci bizi desteklemeye gelir. Benim buradaki en iyi gördüğüm seyirci Galatasaray maçında oldu. Geçekten muazzam bir seyirci vardı. Bir de sezonun başında Beşiktaş maçında burada çok muazzam bir seyirci gördüm. Tabii ki seyircinin desteği bizim için çok önemli. Takım olarak ligde nerede olduğumuzu, maçlarımızın zorluklarını bilmeleri lazım.

Basketbol sizin için ne anlam ifade ediyor? Basketbol benim hayatım, işim. Basketbol oynayarak büyüdüm, yetiştim. Benim hayatım olduğu için de basketbolu seviyorum. Akın Çorap Yeşil Giresun Basketbol takımını seçmenizdeki etkenler nelerdir? Benim ilk tercihim eski koçumuz olan Ahmet Kandemir’in burada olmasıydı. Ahmet Kandemir ile daha önce Beşiktaş’ta çalış-

objekTİF Sayı 3 /Temmuz

59


mıştım. Akın Çorap Yeşil Giresun Basketbol takımının iyi bir kadrosunun olması, iyi bir taraftar grubunun olması beni buraya çeken etkenlerdendir. Bu yılki performansınız hakkında ne düşünüyorsunuz?

Spor

Sezon içerisinde çok inişli çıkışlı bir grafiğimiz oldu. Açıkçası çok istikrar gösteremedik. Fakat şu an burada sağlıklı bir şekilde basketbol oynamaya devam edebildiğimiz için mutluyum ve önümüzde kazanmak için birkaç maç daha var. Onları değerlendirip kazanmak istiyoruz. Taraftarlarınızı nasıl buluyorsunuz, onlardan beklentileriniz nelerdir?

60

Taraftarımız gerçekten müthiş, salon için çok ideal bir taraftar grubumuz var. Ayrı-

ca bizi İstanbul’daki maçlarda bile yalnız bırakmıyorlar. Onların desteğine çok ihtiyacımız var. Bu sezon içerisinde unutamadığınız bir maç veya anınız var mı? Bu sezon içerisinde öyle çok fazla bir şey yok. Takım içerisinde çok değişikliler oldu. Şu anda hatırladığım bir şey yok ama umarım burada olduğum süre içerisinde güzel anılarım olur. Türkiye Basketbol Ligi’nde karşı karşıya oynarken zorlandığınız basketbolcu var mı? Takım olarak zorlandığımız takımlar oldu. Özellikle Galatasaray çok zor takımdı. Bireysel olarak ise Sinan Güler’i söyleyebilirim.

Mutlu DemiMutlr u Demir


Basketbolcu olmasam emlakçı olmak isterdim ve basketbolu bıraktıktan sonra olacağım, öyle bir düşüncem var. Bir özeleştiri yaptığınızda güçlü ve zayıf yönleriniz nelerdir? Kendimi çok fazla eleştiriyorum. Özellikle maçlarda önemli olan, benim performansım ortaya çıkıyor. Eğer %100 ile oynarsam hiçbir zaman özeleştiri yapmam ama 30 sayı atsam bile %100 oynamamışsam kesinlikle memnun olmam. Kendi ülkeniz ile Türkiye arasındaki en belirgin farklar nelerdir? Kültür en büyük fark diyebiliriz. Türk insanı çok iyi, onlardan bu konuda çok memnunum. Takımdaki Türk arkadaşlarım candan insanlar, onlar yabancılardan daha cana yakın ve daha iyi oynuyorlar. Basketbolu bıraktıktan sonra kariyerinize koç olarak devam edebilirim diye bir düşünceniz var mı?

Belki yapmayı isterdim ama oyuncular koçlara daha değişik reaksiyon gösterebiliyorlar. Koçluk gerçekten zor bir iş. Bu yüzden belki yaparım belki yapmam diyebilirim.

61

Dev Pivotumuz Mutlu Demir

objekTİF Sayı 3 /Temmuz

Spor

Kristijan Nikolov

Basketbolcu olmasam şu mesleği yapardım dediğiniz bir meslek var mı?

Karşıyaka’dan transfer edilen Mutlu Demir 2. Ligin en değerli oyuncusu seçildi. Biz de kendisiyle bir röportaj gerçekleştirerek başarısı ve buraya geliş macerası hakkında bilgi aldık. Basketbola başlangıç maceranız nasıl oldu? İlk başlarda futbol oynuyordum, bir gün çamurlu kıyafetlerimle eve gelince annem bana çok kızdı ve sonra evdekiler kapalı sahada spor yapmamı söylediler. Böylelikle 10 yaşımda basketbola başladım. Basketbola hangi mevkii de başladınız ve başladığınız günden beri aynı mevkii de mi oynuyorsunuz? Hayır, hep aynı mevkii de oynamadım. Basketbola daha önce de dediğim gibi 10


yaşında başladım. İlk olarak 1 numara daha sonra ise 2, 3, 4, 5 şeklinde ilerledim. Şu an 5 numara yani pivot mevkiinde oynuyorum. Akın Çorap Yeşil Giresun Belediye basketbol takımına geliş maceranız nasıl oldu? 2-3 sene önce Galatasaray’dan Karşıyaka’ya transfer oldum. Karşıyaka’ da ilk defa kariyerimde Türkiye Kupası şampiyonluğu yaşadım. Karşıyaka ile tekrar anlaşıp sözleşmemi uzattım ve o yıl içerisinde de Cumhurbaşkanlığı Kupası aldık. Aynı yıl içerisinde Yabancı Türkiye Basketbol Ligi’nde yabancı kuralı 5+1 şeklinde değişti. Türk Basketbolcular daha az süre almaya başladılar. Bana da Akın Çorap Yeşil Giresun Basketbol takımından teklif geldi. Tabii Akın Çorap Yeşil Giresun Basketbol takımı 2. Lig’de mücadele ediyordu. Başta 2. Lig’de oynamayı düşünmüyordum, ancak Akın Çorap Yeşil Giresun Basketbol takımı 3 yıl üst üste 2. Lig’de final oynadı ama kaybetti. Benim için de farklı bir şampiyonluk olurdu, ilk defa 2. Lig şampiyonluğu tatmış olurdum. Yine Akın Çorap Yeşil Giresun Basketbol takımının taraftarı, bu şehrin ambiyansı beni buraya çekti. Geçen yıl, ara transferde Karşıyaka’dan buraya geldim. Akın Çorap Yeşil Giresun Belediye Basketbol takımı ile taraftarı hakkındaki düşünceleriniz nelerdir ve basketbola yönelik yatırımları yeterli buluyor musunuz? Giresun şehri ligdeki takımlara baktığınızda diğer takımlara göre küçük bir şehir. Bence bu Akın Çorap Yeşil Giresun Basketbol takımı için önemli bir avantaj. Sosyal alanın fazla olmaması, buraya gelen basketbolcuların, bizlerin basketbola daha iyi odaklanmamızı sağlamaktadır. Ayrıca iyi bir taraftar kitlemiz var. Taraftarımızın büyük maçlara olan ilgisinin daha çok olduğunu görüyorum. Geçen yıl oynadığımız Sakarya maçında muazzam bir taraftar vardı, taraftarımız bize 6. oyuncuymuş gibi etki ediyordu ve karşı takımı da baskı altına alıyordu. Geçen yıla göre taraftarımızda bir sönüklük var. Onlardan maç ayırt etmeden bize destek olmalarını


isteyebilirim. Basketbola yatırımı da, yabancı oyuncular açısından fazla buluyorum. Şöyle ki; yabancı oyuncuların, yeni gelen kurallarla bizden daha fazla oynaması, bizden daha fazla ücret alması gibi durumlar açısından fazla buluyorum. Alt yapıya yeterince önem verilmediğini düşünüyorum. Alt yapıda oynadığım zamanlarda her yıl bir madalya alıyorduk. Her kategoride ödül kazanıyorduk. Ama aynı şekilde bu ödülleri 1. Ligde göremiyoruz. Bu yüzden Türk basketbolculara yeterince önem verilmediğini düşünüyorum. Bir öz eleştiri yapacak olursanız, güçlü ve zayıf yönleriniz nelerdir? Zayıf yönüm olarak kilolu olmamı söyleyebilirim. Bu aralar biraz kilo aldığımı düşünüyorum. Bu zayıf yönümden de en kısa zamanda kurtulmayı düşünüyorum. Güçlü yönlerim ise Türkiye Basketbol liginde Türk olarak sayılı pivotlardan biri olmam diyebilirim. Basketbolcu olmasam şu mesleği yapardım dediğiniz meslek var mı? Büyük bir ihtimalle asker olup vatanıma, milletime hizmet ederdim. Akın Çorap Yeşil Giresun Belediye Basketbol takımı oyuncusu olarak gençlere tavsiyeleriniz nelerdir? Herkes şunu söylüyor çalışmak, çalışmak, çalışmak. Ben buna inanmıyorum, tabii ki çalışmak önemlidir ama bence akıllı olmak ve Türkiye’de maalesef şansa ihtiyacın var. Gelen bu şansı iyi değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum. Akıllı olacaksın ve şansını iyi değerlendireceksin. Son Söz Genç Yıldızımız Nikolov’da Takımın tecrübeli oyuncuları ve koçuyla yaptığımız röportajımızı sonlandırdık. Bir de hem basketbol hayatında hem de takımda yeni bir isim olan Nikolov ile yaptığımız röportajımız var. Takımın en genç olan oyuncusu hakkında merak edilen soruları cevaplandırma fırsatı bulduk. Akın Çorap Yeşil Giresun Belediye Basketbol takımına geliş maceranızdan biraz bahseder misiniz?


13 yaşında Makedonya’dan Türkiye’ye geldim. 6 yıl İstanbul’da kaldım ve ilk defa Giresun’a gelerek İstanbul dışına çıktım. İstanbul’a kıyasla küçük bir şehre geldim. Yani benim için çok rahat oldu diyemem, çok zorluklar çektim başlarda. İstanbul’a tam alıştığım zamanda, Giresun’a geldim. Aslında böyle bir şey beklemiyordum ama çok iyi bir tecrübe oldu benim için. Açıkçası beklentilerimden daha iyi çıktı, şu an gayet mutluyum. Akın Çorap Yeşil Giresun Belediye Basketbol takımının başarısı için elimden geleni yapmaya hazırım.

Spor

Makedonya vatandaşlığından Türk vatandaşlığına geçerken sorun yaşadınız mı? Bize kısaca bahseder misiniz?

objekTİF Sayı 3 /Temmuz

64

Türkiye’ye geldiğim ilk yıl pasaport sıkıntısı çekmiştim ve bu yüzden basketbol oynayamamıştım. Ligde bir maça bile çıkamadım. Sadece okul maçları, turnuvalar ve hazırlık maçlarında oynayabildim. Ligde oynayabilmek için Makedonya vatandaşlığından Türkiye vatandaşlığına

geçtim ve Türk pasaportuyla devam ettim. Ama yine 5-6 ay sıkıntılarım oldu. Daha sonra izin çıktı ve oynamaya başladım. Lisanslı olarak bir buçuk yıldır oynuyorum. Takımın en genç oyuncusu olmanızın sizin için olumlu veya olumsuz yönleri nelerdir? Gerçekten şu an öyle bir statüdeyiz ki genç ya da profesyonel diye bir şey yok. Eğer işini layıkıyla yapıyorsan, genç ya da profesyonel diye bir şey olmuyor. İşini iyi yapıp, çok çalışarak oynaman lazım. Artık koçlar genç ya da profesyonel olduğuna bakmıyor. Eğer işini yapıyorsan, takıma sayı üretebiliyorsan, en iyisi sensindir. Bu yüzden genç ya da profesyonel oyuncu kalmadı. İşimi en iyi şekilde yapmaya çalıştığımı düşünüyorum. Bu nedenle de kendimi genç olarak görmüyorum.Ta kımda kendinize idol olarak gördüğünüz bn de onlarla birlikte aynı takımda oynuyorum, evet genç oyuncu olarak onlardan çok şey öğreniyorum ama idol olarak görmüyorum. Dünya Bas-



Objektif Dergisi 3. Sayı