Page 1

EnginDergi Y覺l: 2014 - Say覺: 50


Ayvalık, Balıkesir Fotoğraf: Güvenç Aydoğan

"Daima doğru söyleyin ki, söylediklerinizi hatırlamak zorunda kalmayın." T.L. Osborn


İçerik; Sy.04) Yalnızlık Yazdırır – Engin Enginer Sy.05) Sanatın ve Sanatçının Dostu! – Simsiyah Sy.07) “Psikolojiden iyi anlarım...” diyenlere – Mehmet Sağlam Sy.09) Bu da Geçer! – Aynur Kuran Sy.13) Yeniden Başlamak – Tuğçe Büyükabacı Sy.13) Her Şekil Aşk – Serenay Öztürk Sy.14) Erguvan – Semih Çetin Sy.15) Aşkım, Aşkla Kal... – Kezban Şahin Sy.15) 2014 Londra Moda Haftası – Moda Çıkmazı Sy.17) Ayten Abla – Fulya Aydın Sy.20) Sahi Kim? – Ece Çekiç Sy.22) Ne Çok Gittin – Aynur Kuran Sy.22) Yitik Akşam Notları '2 – Tuncay Ünaydın


Yalnızlık Yazdırır Gecenin dinginliği bir başka huzur veriyor insana. İnce ince yağan yağmurun verdiği zevki toprak kokusu taçlandırıyor. Yağmurun tenteye vurdukça çıkardığı sese nargilenin fokurtusu eşlik ediyor. Sigaradan oldum olası hazetmediğim halde şu nargileden aldığım keyif tarif edilemez. Yine bir başımayım. Şu hayatta yalnızlık öyle işledi ki içime artık tercih mi yoksa alışkanlık mı ayırt edemiyorum. İnsanlarla iletişim kurmayı seviyor olsam da belirli bir sınırın ötesi ağır geliyor. Yüzeysel etkileşimin ilerisi istemsizce yorulmama neden oluyor. Sorun, benim algı ve takıntılarımdan mı yoksa insanların farkındalık yoksunu bağımlı ilişkilerinden mi kaynaklanıyor hala çözebilmiş de değilim. İnsan ilişkilerindeki nezaket yoksunluğundan da, alışkanlık kaynaklı yapmacık nezaketten de hoşnut olmuyorum. Benim için hayat şu ara, Hermann Hesse'in Bozkırkurdu hikayesindeki gibi. Oynamaktan yoruldum lakin toplumsal rollerimize ayak uyduramayarak toplum içerisinde yer alabilmemiz de pek mümkün değil. Hayat aslında; yaşamın anlamını bulduktan üç dakika sonra 'bir çay koyayım bari' karikatüründe olduğu üzere basit. Onu karmaşıklaştıran bizleriz. Nihayetinde hepimiz tekamül sürecindeki ruhsal varlıklarız lakin bazen her şeyi geride bırakıp çekip gitmek öyle cazip geliyor ki... Hala niye mücadele ettiğimi aslında gerçekten de biliyor değilim. Herkesin yakıştırdığı güçlü olma olgusundan ziyade, kökeninde yatan direnişin temel kaynağında çoğunlukla korku olduğunu düşünüyorum. Evet korkuyorum, belki de o yüzden tüm bu kaçışlarım. Belki varoluşumuzun temel nedenlerinden ötürü ve iç güdüsel bir durum bu tutunma çabası, belki de yine korku kaynaklı tüm bu hayat mücadelesi. Pek çok şeyin farkında olsak da genelde kendimize ifade etme konusunda çekimser kalıyoruz. Kendimizi kandırmak başkalarını kandırmak kadar kolay olmasa da içimizi rahatlatmak için muhakkak bir kulbunu


buluyoruz. Sıkışıp, tıkandığımız noktada ise her şeyi kolaylıkla boşlayabiliyoruz. Tüm bu vurdumduymaz kaçışlar yeni bir döngüsel sürece girene kadar devam ediyor. Kimi müziğe, kimi alkole, kimi ise bağımlı ilişkilere sığınmayı tercih ediyor. Kimi işkolik olup çıkıyor, kimi de depresyonun dibini görüp kendini hayattan soyutluyor. Sıkıntılarımızın faturasını çoğunlukla başka insanlara kesiyoruz. Hayat halihazırda yeterince zor değilmiş gibi çevremizdekilerin de hayatlarını zorlaştırıyoruz. Çoğu zaman boğulurken sevdiklerimizin paçalarından yakalayıp onları da beraberimizde sürüklüyoruz. Aynı sigara kullanan bir kişinin yakın çevresini de sigaraya alıştırma gayreti gibi kötülükleri sevgi dolu paylaşım emaresi gibi görüyoruz. Sadece dünyanın değil, bilinen milyarlarca varlığın bulunduğu evrenin merkezinde yalnızca biz varmışcasına olan bencil tutumlarımızdan bir nebze olsun sıyrılıp yaşamın hakkını özgürlükçü bir dayanışma ile verebilmek bu denli ironik olmasa ne de güzel olurdu. Mesela bu yazı gibi başlangıcı olan her şeyin bir de sonu olmak zorunda mı gerçekten de? İnsan sorgulamaya başladığında da ardı arkası kesilmiyor. Kimi zaman düşünce fırtınası içerisinde kaybolmaktan alıkoyan tek şey ise plansızca ve gelişigüzel yazmak oluyor.

Engin Enginer

Sanatın ve Sanatçının Dostu! Son zamanlarda geceleri pek uyuyamıyordu. Sabaha karşı ter içinde uyanıyor, kim bilir nereye fırlatıp attığı terliklerini arıyor, ararken geçen zamanda tamamen uykusu kaçıyor, su içmeye giderken kendini salonda televizyonun karşısında buluyordu. Bazı dizilerin ve filmlerin kaçıncı tekrarlarını izlediğini artık kendisi de unutmuştu. Hava aydınlanana ve 3. filmi izlemeye başlayana kadar, yataktan su içmek için kalktığı aklına gelmiyordu. Ev ahalisinin de uyanmasıyla, kabus başlıyordu. Her sabah imalı bir “yine mi uyku tutmadı büyük sanatçı?” cümlesiyle içi sıkılmaya başlıyordu. Zaten, sanatçı kişiliğinin bir gereği olarak genelde içi sıkılıyor, daralıyor, sürekli olarak depresyonun eşiğinde duruyordu. Tabii ki, sanatçı olmadan sanatçı bohemliğine tutulmuş her kendini bilmez gibi o da bunu matah bir şey sanıyor, çoğunlukla bu depresyonuyla ve ‘düzenin içine hapsolmamasıyla’ (işsizdi işte) övünüyordu.


Günler hep aynı şekilde geçiyordu. Sabah herkes birbirinden iğrenç işlerine gittikten sonra, aslında hiç içmediği ama muhakkak masasında olması gerektiğine inandığı için bıkmadan usanmadan yaptığı kahveyi aynı bardağa koyuyor, televizyonu kapatıp yine anlamadığı müzikler açıyor ve kendisinin ‘çalışmak’ dediği şeyi yapmak için, masanın başına oturuyordu. Düzen hep aynıydı, çizgili büyük boy bir defter, kurşun kalem, silgi, kalemtıraş (henüz uçlu kalem kullanmıyordu) ve oradan buradan eşantiyon olarak gelen 2-3 kereden sonra çalışmayan bir sürü tükenmez kalem, bir bardak içilmeden soğuyan, Instagram kahvesi ve neden orada olduğunu bile unutulmuş birkaç tane kitap. Ailenin diğer bireyleri, faydasız ve boş işlerinde kendilerini tüketirken, o üretmenin ve sanatın içinde kendini buluyordu. Daha doğrusu bulduğunu sanıyordu, 3 senedir her gün bu rutini tekrarlamasına rağmen sadece 22 sayfa yazabilmişti. Paragraf araları, artistik olsun diye alt alta yazılmış kelimelerin yarattığı boşluklar ve kendisinin çok gerekli olduğuna inandığı ama aslında olmasa da hiçbir şeyin değişmeyeceği kesin olan üç noktalar çıkarıldığında bu üretken yılların elle tutulur karşılığı sadece 14 sayfaydı. Her nerede okuduysa ve ne anladıysa, günde 1 cümle yazmanın bile önemine inanır, kendisini henüz büyük bir yazar olarak görmediğinden (neyse ki o kadar şuursuz değildi) çoğu gün tek bir kelime yazarak masadan kalkar ve içi de bu konuda gayet rahat olurdu. Ev ahalisi yorgun argın işlerinden döndüğünde, kendi yorgunlukları yetmiyormuş gibi bir de evdeki bu büyük sanatçının dağınıklığını toplarlardı. O ise, onların söylenmelerine bir anlam veremez, edebiyat ve sanata olan bu düşmanlıklarını içine sindiremez, bir gün çok ünlü olduğunda hepsini utandıracağı güveni ile hafifçe gülümseyerek bir köşede otururdu. Diğer aile üyelerinin; kimi yakın ve uzak akrabaların, aile dostlarının tavsiye ve çabalarıyla kendisi için bulmaya çalıştıkları işleri sert bir dille geri çevirmiş, kimsenin onu anlamadığını, üretmeden yaşayamayacağını, yazmak için doğduğunu bağırıp çağırarak, zaman zaman da çirkinleşerek söylerdi. Tabii ki, düz mantık sahibi ailesinin kendi sanatçı bilincini ve zekasını anlamasını beklemiyordu. Ah, insanlar ne kadar da sığdı. Neyse ki, gerçek er veya geç ortaya çıkacaktı, o da bunu sabırla bekliyordu! ***** Sanatla ülke olarak kurduğumuz ilişki çok garip. 2 kıytırık yazı yazanın kendine yazar dediği; 5 cümlelik şarkı yapanın kendini müzisyen sandığı; bir kedi, bir yaşlı adam ve bir pembe çiçek fotoğrafı çekenin kendini fotoğrafçı olarak adlandırdığı; hele hele kazara resim ve heykelle


uğraşıyorsa zaten kimsenin anlamadığı müthiş bir sanatçı olduğunu zanneden insanlarla dolu bir ülkede yaşıyoruz biz. Sanatla kurduğumuz ilişki, sosyal medyada edinilebilecek kısıtlı ve çoğunlukla çarptırılmış bilgi ile sınırlı. Hayatında kitap okumanın küçücük bir yeri bile olmayan insanlar, çoğunu anlamadıkları ama bir şey biliyormuş hissi verdiği için, orada burada kitap cümleleri paylaşıyorlar. Bunları paylaşırken de, maalesef kendi anadillerine bile hakim olmadıkları için, ne imlası doğru ve düzgün oluyor, ne dilbilgisi. Ülkede, hala sadece kadınların kitap okuduğuna, o kitapların da aşk romanları olduğuna, kitap okuyan erkeklerin cinsiyetlerine ve karakterlerine zıt bir şey yaptığına inanılıyor, özellikle ergenlere göre kitap okumak çok ‘kızsal’ bir durum, roman zaten gereksiz ve tu kaka. Müzikalite, senelerdir yerlerde olmasına rağmen, ‘iyi müzik’ kavramı hala pop müziğin büyük kısmını kapsıyor, halk müziği köylü, sanat müziği yaşlı işi olarak değerlendiriliyor, klasik müziğe yorum yapmak henüz harcımız bile değil ama nedense hepimiz dinliyor ve çok seviyoruz, bizi dinlendirdiğini (!) de her fırsatta söylemekten çekinmiyoruz. Hiç anlamasak da, genellikle de öncesinde güzel yemek ve bedava içki olduğu için, resim ve fotoğraf sergilerine gidiyoruz. Hemen hemen hepimiz, profesyonel fotoğraf makineleri edinip, kendimizi Ara Güler sanıyoruz, bir de utanmadan bu konuda ahkam kesip kendimizi bir halt sanıyoruz. Sanatı gelişmek, değişmek, görmek ve ilerlemek için değil, hava atıp caka satmak için kullanıyoruz. Sanat, sanat olalı böyle zulüm görmemiştir.

Simsiyah

“Psikolojiden iyi anlarım...” diyenlere Dünyada yedi milyardan fazla insan olması birbirinden farklı yedi milyar kişiliğin var olduğu anlamına gelir. Çünkü her bir insanın zihinsel, ruhsal ve genetik yapısı, sosyal çevresi, büyüme tarzı, aldığı eğitim ve yaşadığı deneyimler farklı farklıdır. Bu farklılıklar her insanın beyninde -ta bebeklikten başlayarak- birbirinden tamamen farklı sinir devreleri oluştururlar. Böylece her insan farklı biçimde “kurgulanır/programlanır”. Bu devrelerin oluşturduğu pek çok kişilik özelliklerine günlük yaşamda sıkça rastlarız: Örneğin: * İnsanlar vardır; kendilerini yetersiz bulup beğenmezler. Her şeyden “nem kapar”, çevrelerindeki kişilere sık sık kırılır veya çarçabuk küserler.


Özgüvenleri zayıftır. Başkalarının üstünlükleri karşısında huzursuzluk duyar, kendilerini önemsizleştirenleri değerden düşürmeye çalışırlar. Herkesten yakınlık ve yardım beklerler. Anlaşılmadıklarından çok sık yakınırlar. Eleştiriden aşırı derecede rahatsız olurlar. Beğenildiklerinde ise alabildiğine sevinirler. * İnsanlar vardır; her yerde ve her zaman sıkıntı, huzursuzluk ve yalnızlık hissederler. Sürekli kendi kendileri ile uğraştıkları için başkalarından uzak kalmayı yeğler, yaşamın gerçeklerinden kaçarlar. Benliklerinin arzuladığı duygu ve düşünceleri üretip kendi kendilerini avutmaya çabalarlar. Böylece zorluklarının kendileri ile değil, gölgeleri ile uğraşır; bir hayal ve fantezi âleminde yaşarlar. * İnsanlar vardır; öfkelendiklerinde, korktuklarında veya utanç duyduklarında bitkin bir hâl alır, iş göremez veya mide ağrıları yüzünden uyuyamazlar. Bazıları hastalık hastası olurlar. Hastalığı bir acındırma ve ilgi çekme mekanizması olarak kullanır, böylece hasta olmadan edemezler. * İnsanlar vardır; sabırsız ve acelecidirler. Fazlaca vakit gerektiren işler yapmaktan -çabuk sıkıldıkları için- kaçarlar. Az ve hızlı konuşmak veya bir konuşmayı kısa kesmek istediklerinden söyleyeceklerini yarım bırakır, iletişim sorunları yaşarlar. Aşırı kararsızdırlar, o yüzden hedef tutturamazlar. Engellenme yüzünden duydukları aşağılık kompleksini tatmin uğruna katı, hırçın, aşırı kırıcı, hatta saldırgan olurlar. Evrensel doğruları bile reddeder, yerine kendi doğrularını koyup evrensel yapmaya uğraşırlar. * İnsanlar vardır; özveri gösteremezler. Sorumluluklarını ve toplumsal rollerini bırakıp geri çekilirler. Süper egoları ile başa çıkmak için kendilerini mantığa büründürür, aşırı derece savunmacı olurlar. Egolarını yüceltmek için birçok şeyi toptan inkâr ederler. Kompleksleri yüzünden inatçı, sinirli, saldırgan, yalancı, ikiyüzlü veya eleştiri arzusuyla dopdolu olurlar. * İnsanlar vardır; nevroz denilen anormal ve depresif davranış bozuklukları sergilerler. Fobi, saplantı ve histeri yüzünden marazî özellikleri olan kişilikler edinir; psikopat, şizofrenik, manik-depresif, melankolik, paranoyak veya bunak olurlar. Psikoz denen bu hastalıklar yüzünden gerçekle ve toplumla olan ilişkileri tamamen altüst olur. Gerçeğin yerine başka bir gerçeklik koyarlar ve bunun farkında dahi olmazlar. * İnsanlar vardır; ruh sağlıkları mükemmeldir. Zihinsel problemleri yoktur veya hesaba alınmayacak kadar ufaktır. İç yaşamları dengelidir. Yaşama hazları ve doyumları yüksektir. Mutlu, huzurlu, sevgi dolu, şefkatli,


deryadil ve merhametlidirler. İhtiyacı olanlara yardım etmekten büyük haz duyarlar. Birkaç yardım kuruluşuna üye olur, maddi olanaklarını ve zamanlarının çoğunu insanlara yararlı olmak uğruna harcarlar. Hatta hayatlarını tehlikeye atacak kadar ileri düzeyde özveri sahibi ve bilge olabilirler. (İnsanın kendine yeterli olmasına Türkçede bir ad bulunmuş mu bilemiyorum; ama yeri gelmişken bu kavrama karşılık olarak “ruhdoyum” sözcüğünü öneriyorum.) * Vee insanlar vardır; insanların bu denli çeşit çeşit olmalarının ardındaki nedenleri bir türlü anlayamadıklarından insanları çok iyi anladıklarını bir erdemmiş gibi öne sürerler... Öyleyse, “Psikolojiden iyi anlarım...” diyenlerin, insan beyninin tüm bu zihinsel özellikleri yanında, bu özelliklerin oluşturduğu tüm davranış biçimlerini kolayca tanıyabilmesi ve tercüme edebilmesi gerekir. Hatta bu tanıma ve tercüme de yeterli olmayabilir. Çünkü insanın şahsiyeti zamana, mekâna ve içinde bulunduğu topluluğa/topluma bağlı olarak değişebilir; örneğin bir evin içinde olup bitenler bireyin evdeki kişiliğini, dışarıda olanlar da dışarıdaki kişiliğini etkiler ve biçimlendirirler. Günün sözü: “İnsanı elbisesine göre karşılar, kişiliğine göre uğurlarlar.”

Mehmet Ş. Sağlam 18 Mayıs 2013

Bu da Geçer! Önümde bana bakan bomboş bir sayfa, yanımda yazım için aldığım notlar, ağzımda kanıksadığım kahve tadı ve düşünceler.. Öylesine karmaşık, birbirine girmiş ve bir sıraya koymamı bekleyen çarpık cümleler. Hangisinden başlasam acaba? Yaşadığım sorunları mı anlatsam, üzerimde bıraktıkları yıkımlarını mı, yoksa her şeye rağmen gülmeyi nasıl becerdiğimi mi? Kafanda bu kadar soru varken önce onlara cevap bul ve sonra paylaş bizimle düşüncelerini duyar gibiyim aslında. Haklısınız! Ama tek başınalık yaşayan birinin sorulara cevap bulması hiç de kolay olmuyor. Sizin de vardır aklınıza taktığınız bir şeyler. Gelin birlikte bir yolculuğa çıkalım. Dilimize pelesenk olmuş "hayat çok garip!". Hayatın garip filan olduğu yok aslında. Üzerine düşen her görevi yapıyor. Olması gereken ne ise kendince cevaplar veriyor, ancak kimseyi memnun edemiyor. Mutlu olduğunuzda "hayat çok garip" diyor musunuz? Sevgiliniz size sevgi cümleleri kullanırken ya da anneniz sevdiğiniz bir yemeği yaptığında...


Hayır, hiç de öyle demiyoruz. Hayatın güzelliklerinden, denizin mavisinden, uçuşan kelebeklerden bahsediyoruz. Hayat biraz yamuk yapınca (size göre) başlıyoruz söylenmeye. Getirileri kolayca alırken götürüler başladığında mutsuzlaşıyoruz. Aslında hepimizin istediği bir parça mutluluk, biraz da huzur. Hani çocuklar hep isteklerinin o an olmasını isterler, olmayınca da sızlanıp ağlayarak tepki gösterirler ya; çocuk gibiyiz. İstediğimiz mutluluk o an olmayınca karamsarlıklar başlıyor düşüncelerde. Peki kim karar veriyor doğru zamana, siz mi? Yıkık, harap bir evin merdivenin ilk basamağındayım. Gözlerimi dikmiş viranlığı seyrediyorum. Öylesine yıpranmış ki, kim bilir kimler çıktı buradan, hangi adımlar eskitti bu taşları. Ne boyası kalmış ne taşı doğru düzgün. Bazı adımlar telaşla atılmış bazıları kederli ve ağır; bazısı gözyaşlarını sürüklemiş burada. Olumsuz olmayın bu dara gülümsemeleri de görüyorum elbet. Bir karar vermem lazım. Merak ettiğim bu yıkıp dökük eve girmem lazım. Belki tüm sorularım orada cevaplarını bulacak; ancak önemli bir sorun duruyor önümde. Ben bu merdivene nasıl adım atacağım? İçimden bir ses yapma diyor. Bastığın an düşeceksin, biliyorsun. Canın yanacak, yaraların olacak. Bir tarafım da korkmadan yürü yolunda diyor. O adımı atmadan düşeceğini nasıl biliyorsun? Kederi yüzünden okunan o taş merdivene bir daha baktım. Ve dedim ki "denemeden nasıl bileceğim?". Yaşadığımız her dakika bir şeylerle boğuşmaca içerisindeyiz. Küçüklü büyüklü sorunlara çözüm aramakla geçiyor bazılarımızın zamanı. Kimisi bu yolu başarıyla tamamlarken, kimisi kendini yarı yolda bırakıyor. İlk olumsuzlukta koyveriyor ve hayatı ıskalıyor. Merdivenin ilk basamağında mutluluk yaşıyorsanız bir adım daha istiyorsunuz. Merakınız daha da kabarıyor. İki, üç adım sonra yaşamayı istemediğiniz birkaç şeyle karşılaşıyorsunuz, ve hayat orada son buluyor. Umutsuzluk kedere, o da yalnızlığa bırakıyor kendini. Önündeki mutlulukları göreceğine yaşadığı kötü olayları sürüklüyor adım adım, gözyaşlarıyla. Her adımda yeni tecrübeler katıyoruz kendimize. Mesela güvenmeyi bilmeyen insanlarla karşılaşıyoruz. İkinci adımda yalan söyleyen, üçüncü adımda doyumsuz, dördüncüsünde sevemeyen beşinci, altıncısı derken sürüp gidiyor böyle adımlar. Haliyle takati kalmıyor insanın, geleceğe bir adım daha diyebilmek için. Kalbi yaralanıyor, ruhu inciniyor bedeni tarumar oluyor, biliyorum. Şöyle düşünmek lazım. Kötüyü yaşamadan iyinin değerini nasıl anlayabiliriz? Bazen yaşanılan üzüntülerin, sıkıntıların, umutsuzlukların hiç geçmeyeceğini düşünüyoruz. Hayatın inişleri varken çıkışlarının da olduğunu unutuyoruz. Büyük mutlulukların, zenginliklerin, sağlıklı vücudun hep bizimle kalmasını istiyoruz. Olmayınca da bir basamak geriye düşüyoruz. Hayatın getirilerini götürdüklerinde kaybediyoruz.


Gülmek yerine ağlıyor, çözüm aramak yerine sızlanıyoruz. Bugün kötü bir gün yaşamış olmamız, yarının da aynısı olacağı anlamına gelmez. Hayat sırtında fırsatlarını da taşır. Olumsuzluk maskesini bir kenara fırlattığınızda tüm fırsatlar mutluluklarıyla önünüze serilecek, unutmayın! Hangi uçurumun kenarındasınız şuan bilmiyorum ancak, yüreğinize mutluluk tohumu bırakın şimdi ve kocaman gülümseyin; cebinizdeki umutlarınızı hiç kaybetmeyin. Hayatın inişli çıkışlı olmasından bahsetmiştim. Bununla ilgili bir hikaye paylaşmak istiyorum sizinle. Okuduktan sonra tüm basamakları geçmiş, merak ettiğiniz o viran ev tam da yaşamak istediğiniz mutluluğa dönüşmüş olacak. Karanlığa düşerseniz bir gün ve göremez olursa gözler, kaybolursa zifirde; bir tek mum yakın kendiniz için, o da gülümsemeniz olsun. Yüreğinizdeki yaşama sevincini ve hayata karşı umutlarınızı bir an bile kaybetmemeniz dileklerimle. *** Dervişin biri, uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra bir köye ulaşır. Karşısına çıkanlara kendisine yardım edecek, yemek ve yatak verecek biri olup olmadığını sorar. Köylüler kendilerinin de fakir olduklarını, evlerinin küçük olduğunu söyler ve Şakir diye birinin çiftliğini tarif edip oraya gitmesini tavsiye ederler. Derviş yola koyulur, birkaç köylüye daha rastlar. Onların anlattıklarından Şakir’in bölgenin en zengin kişilerinden biri olduğunu anlar. Bölgedeki ikinci zengin ise Haddad adında başka bir çiftlik sahibidir. Derviş Şakir’in çiftliğine varır. Çok iyi karşılanır, iyi misafir edilir, yer içer, dinlenir. Şakir de ailesi de hem misafirperver hem de gönlü geniş insanlardır... Yola koyulma zamanı gelip Derviş, Şakir'e teşekkür ederken, "Böyle zengin olduğun için hep şükür et." der. Şakir ise şöyle cevap verir: "Hiçbir şey olduğu gibi kalmaz. Bazen görünen gerçeğin ta kendisi değildir. Bu da geçer..." Derviş Şakir'in çiftliğinden ayrıldıktan sonra bu söz üzerine uzun uzun düşünür. Bir kaç yıl sonra dervişin yolu yine aynı bölgeye düşer. Şakir'i hatırlar, bir uğramaya karar verir. Yolda rastladığı köylüler ile sohbet ederken Şakir'den söz eder."Haa o Şakir'mi" der köylüler, "O iyice


fakirledi, şimdi Haddad'ın yanında çalışıyor." Derviş hemen Haddad'ın çiftliğine gider, Şakir'i bulur. Eski dostu yaşlanmıştır, üzerinde eski püskü giysiler vardır. Üç yıl önceki bir sel felaketinde bütün sığırları telef olmuş, evi yıkılmıştır. Toprakları da işlenemez hale geldiği için tek çare olarak selden hiç zarar görmemiş ve biraz daha zenginleşmiş olan Haddad'ın yanında çalışmak kalmıştır. Şakir ve ailesi üç yıldır Haddad'ın hizmetkarıdır. Şakir bu kez Derviş'i son derece mütevazi olan evinde misafir eder. Kıt kanaat yemeğini onunla paylaşır... Derviş vedalaşırken Şakir'e olup bitenlerden ötürü ne kadar üzgün olduğunu söyler ve Şakir'den şu cevabı alır: Üzülme... Unutma, bu da geçer..." Derviş gezmeye devam eder ve yedi yıl sonra yolu yine o bölgeye düşer. Şaşkınlık içinde olup biteni öğrenir. Haddad birkaç yıl önce ölmüş, ailesi olmadığı içinde bütün varını yoğunu en sadık hizmetkarı ve eski dostu Şakir'e bırakmıştır. Şakir, Haddad'ın konağında oturmaktadır, kocaman arazileri ve binlerce sığırı ile yine yörenin en zengin insanıdır. Derviş eski dostunu iyi gördüğü için ne kadar sevindiğini söyler ve yine aynı cevabı alır: "Bu da geçer..." Bir zaman sonra Derviş yine Şakir'i arar. Ona bir tepeyi işaret ederler. Tepede Şakir'in mezarı vardır ve taşında şu yazılıdır: "Bu da geçer..." Derviş, "ölümün nesi geçecek?" diye düşünür ve gider. Ertesi yıl Şakir'in mezarını ziyaret etmek için geri döner; ama ortada ne tepe vardır ne de mezar. Büyük bir sel gelmiş, tepeyi önüne katmış, Şakir'den geriye bir iz dahi kalmamıştır... O aralar ülkenin sultanı, kendisi için çok değişik bir yüzük yapılmasını ister. Öyle bir yüzük ki, mutsuz olduğunda umudunu tazelesin, mutlu olduğunda ise kendisini mutluluğun tembelliğine kaptırmaması gerektiğini hatırlatsın... Hiç kimse Sultanı tatmin edecek böyle bir yüzük yapamaz. Sultanın adamları da bilge Derviş’i bulup yardım isterler. Derviş, Sultanın kuyumcusuna hitaben bir mektup yazıp verir. Kısa bir süre sonra yüzük Sultan’a sunulur. Sultan önce bir şey anlamaz; çünkü son derece sade bir yüzüktür bu. Sonra üzerindeki yazıya gözü takılır, biraz düşünür ve yüzüne büyük bir mutluluk ışığı yayılır: "Bu da geçer" yazmaktadır. ***

Aynur Kuran


Yeniden Başlamak İçim acıyor. Görüp de dillendiremediğim, Bilip de söyleyemediğim, Gizlerim yüzünden. Ağır geliyor Sırtımdaki yükler. Bırakıp kaçmak istiyorum Her şeyi ve herkesi… Hiçbir davanın ne tanığı ne de sanığı olmak istiyorum bundan böyle. Sadece uzaklaşmak… Kimselerin ulaşamayacağı, Uçsuz bucaksız enginlerde kaybolup gitmek istiyorum. Masmavi bir denize yelken açıp Tüm bu şehri geride bırakmak… Hayatın anlamsız karmaşasından sıyrılıp Sanki hiç dönmeyecekmiş gibi uzaklaşmak istiyorum. Sonra bir sahil kasabasına sığınmak… Kimsenin beni tanımayacağı, Kızıl mavi gün batımları olan bir yerde Yeniden başlamak istiyorum. Rüzgarın sesini yeniden işitebilmek, Dalgalara danslarında eşlik etmek ve Hiçbir yere yetişme zorunluluğu olmadan Sahilde umarsızca dolaşabilmek istiyorum. Kimsenin davasına müdahil olmak zorunda kalamayacağım bir yerde; Ben, en baştan başlamak istiyorum.

Tuğçe Büyükabacı

Her Şekil Aşk Aşk adına ne çok kelime sarf etsem, sayfalarca dokuman, roman paylaşsam yetmez. Onu musikide, bir zaman diliminin içerisinde ya da bir rastlantı anında bulabiliriz. Pes etmeyip, aramalıdır insanoğlu. İşin sırrı ona sahip çıkmak ve doyasıya yaşayabilmekte gizlidir.


Aşkın her hali güzeldir. Çok aldırmamak gerekir koşul ve şartlara. Yapılan araştırmalarda ne tanımı tam olarak yapılmış ne de formülü bulunmuştur. “Kelin ilacı olsa kendine sürer” der büyüklerimiz ve çok da doğrudur. Nice şair, düşünür, yazar ve bilim adamları çalışmış bu melet üzerine. Öyle bir şey ki yüzyıllardır popülaritesini kaybetmiyor. Onu hala konuşuyor ve çoğu zaman da tartışıyoruz. Bize ne oyunlar yaparak gelir. Bünyemizi şaşırtır. Sevimli görünür, önceleri kandırır. İçimizde çiçekler açar binlerce. Herkesle bir anda barışık oluruz, içimizi anlamsız bir neşe kaplar. Önce ne oldu bana deriz sonra bünye kabul eder. Dağlara, bayırlara hatta koca şehirlerin ortasında ilan etmek isteriz kalbimizde olup biteni. Çok tatlıdır. Küçük bir şeytan gibidir. Ruhumuzu esir alır. İşte bu kadar güzeldir. Onun ismini defalarca söyler, konuyu her daim sevdiğimize getiririz. O hep bizimle olur. Kendimiz aşık olduğumuz gibi çevremize de kabul ettiririz. Her şekle bürünmüştür bu tatlı duygu. Nasıl geldiği değil nasıl hissettiğimiz önemlidir. İçimizde, yüreğimizin tam ortasında bir yerlerdedir. Bazen bir çarpıntı, bazen bir gülümsemedir. Hep olmadık işler yaparız sayesinde. Olsun varsın. Aşk çok hassas ve bir o kadar da kırılgandır da. Aşkı iyice anlamalı ve değer vermeyi unutmamalıyız. Can Yücel, bir sözünde aşk için şöyle der: “Çok sahiplenmeden seveceksin mesela. Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi, hem de hep senin kalacakmış gibi.”

Serenay Öztürk Şubat 2014

Erguvan Sevdiğim gönüllerce yaşadım Hep bundandır suskunluğum.. Sahil kasabalıyım ben, Deniz öğütür yeşillik biçerim. Sevdiğim gönüllerce bildim Hep bundandır yokluklarım.. An gelir hatırlarım oncayı Kaldırmaz gök maviliği, Çamur sarılığı. Bir erguvan biter gözlerimde Hep bundandır arayışlarım.

Semih Çetin


Aşkım, Aşkla Kal... Havada senin kokun, içime çekiyorum. Tam aşk kokusu... Güneş pırıl pırıl, yüzümü aydınlatıyor. Bakışların gibi... Şimdi seninle bir yeşilin üstünde sarmaş dolaş uzanmak vardı. Başımı göğsüne dayardım, sen de bana mutlu sonla bitecek hikayemizi anlatırdın. Manzaraya bakmaya doyamıyorum, Yüzüne bakmaya doyamadığım gibi. Uzansam dokunamıyorum, Şuan sana dokunamadığım gibi. Özlemin güneşin arasından sıyrılıp gelen rüzgar misali İnadına esiyor! Estikçe kokun geliyor, estikçe özlemin dinmiyor. Bugün hava çok güzel Ve ben seni çok özledim. Öpüyorum binlerce kez yüreğinden. Aşkım aşkla kal e mi... Aşkımla kal.

Kezban Şahin Ağustos 2011

2014 Londra Moda Haftası 2014 İlkbahar/Yaz koleksiyonuyla ilginç bir devamı niteliğini taşıyan kış koleksiyonuyla Tom Ford sportif elementleri, kürk, deri ve parlak dokunuşları koyu tonlarla buluşturmuş. Geçtiğimiz yıl kendi tarzından dışarı çıkıp fazla karışık desenler kullandığı için eleştiri almış olsa da bu koleksiyonunda imzasını daha fazla hissettirmiş. Tasarımcı yarattığı bu çizgiyle Londra ve Batı Amerika karışımıyla kovboy çizmeleri, grunge etkisiyle farklı bir Tom Ford varyasyon yaratmış. Kaşmir ve kadifenin de yer aldığı, 60'ların güçlü ve zarif kadınlarının etkisinin hissedildiği koleksiyonda ışıltılı 'Tom Ford 61' yazılı elbiselerle tasarımcı doğum yılını belirtmiş. Vücut hatlarını ortaya çıkaran elbiseler, diz altında biten eteklere bolca yer verilmiş.


Peter Pilotto

Peter Pilotto ve Christopher De Vos'usta ikilisi her daim özgürce kullandıkları eklektik baskıları bu kez örgü ve işlemelerle dokusal ve görsel açıdan yoğun bir çeşitlilik yaratmış. 2014 yazı için seramik desenlerinden esinlenen tasarımcılar kış içinse doygun renklere yönelmiş. Yaz ve kış sporlarını fikrini temel alarak hareket ettikleri tasarımlarında geometrik motiflerle örülü kazaklar, mont, ceket ve kokteyl elbiselerinde yalın ve atletik yüzeyinde doğru bir tuval olmuş.

Rönesans ressamı Lucas Cranach'tan esinlenen David Koma'nın 2014 kışı için yarattıklarında güçlü fütüristik bir hava hissediliyor. Thierry Mugler'in Mugler markası için sanat yönetmenliği koltuğuna oturan Gürcü asıllı David Koma Rönesans dönemindeki korseleri, deri kafes biçimde yorumlamış. Geçen sezondaki tasarımlarıyla paralellik gösteren Koma monokrom ağırlıklı, heykelimsi, feminen siluetlerden yine vazgeçmezken akordeon formunda pilili etekler de kendine yer bulmuş.

David Koma

Christopher Kane Londra Moda Haftası'nda karanlık tarafa geçiş yapmış bile. Naylon, dantel, kürk rugan, origami kıvrımlarıyla siyahın yanında soluk pembe yerleşmiş. Materyal olarak kullanılan naylon; elbiselerde, montlarda, sweatshirtlerde ve birçok parçada kullanılmış. Islak görünümlü saçlarla podyumda yürüyen modeller dokulu örme üstleri, holografik çiçek baskıları, 'le smoking' ceketlerle Christopher Kane maskülen bir havayı da beraberinde getirmiş. Özellikle kumaşlarla yaratılan akerdeon etkisiyle başarılı olmuş.


2014 Sonbahar/Kış koleksiyonuyla agresif ve melankolik bir karışımın etrafında dönen Giles; güzel ama tehlikeli şeylere biraz daha yakından bakmak istemiş. Kalın tabanlı botlarla erkek modasından bir parça yerleştirdiği koleksiyonunda örgü tunikler, deri kareli pantolonlar, oversize ekose paltolar bulunuyor.

Moda Çıkmazı Giles

Ayten Abla Defter kabı, Tabela, Şişe Domates: Ayten Abla Aslında bütün hikaye o kurnaz kırtasiyecinin sattığı defter kabıyla başladı. Ayten ablanın oğlu her zamanki aymazlığıyla defter kaplama işini son güne bırakmış ve hocadan papara yememek için sabah okula giderken soluk soluğa mahallenin köşesindeki kırtasiyeye girmişti. Aslında burada kurnazlık kırtasiyecide değil; Ayten ablanın oğlundaydı. Hocadan dayak yemesin diye defter kabı almak falan bahaneydi. Haspam, 10 yaşındaki velet Mehmet, Şimşek McQueen kabıyla Suna’yı tavlayacaktı. Mehmet’in telaşını ve aşkını hızlı hızlı nefes alıp, yersiz sırıtmasında gören çakal kırtasiyeci defter kabını sağlam fiyata çocuğa kaktırıvermişti. Bilse, yapmazdı. Ayten ablanın defter kabını adamın başında paraladığı yetmezmiş gibi, parayı da çatır çatır geri almıştı. Adam doğduğuna pişman… Peki Esentepe-Gültepe otobüs hattı yılların temizlik işçisi, ağrıdan yorgun


düşmüş kadınları taşırken, Ayten abla kadar zafer kazanmış, dik duruşlu, cadaloz bir ruhu Kemeraltı’na hiç götürmüş müydü? Gözü dönmüştü bir kere. Onun oğlu kazıklanamazdı. O defter kabı ucuza kapatılacaktı. Kapatıldı da. Ama meselenin ilginçliği burada değil. Bu beklenen zaferdi zaten. İlginç olan kırtasiyeden çıkarken Ayten ablanın kafasına tabela düşüp de yere yığılmasıydı. Ne kadındı ya Ayten abla! Tepesi delinirken bile kafasını yukarı kaldırıp “hay sizin gibi çivisiz tabela asanın Allah belasını…” dedi, başladı civcivler dönmeye… Kolonyası, soğanı derken küllerinden doğdu Ayten abla. Zonklamanın verdiği manasız dirençle bağırıverdi: Neyin tabelasıydı ulan o kafama inen? Esnaf kadındaki kırıklığı sezmiş olacak ki, “Ablam, Allah kocana, çocuğuna acıdı” dualarıyla konuyu ötelemeye çalıştı. Mümkün değil. Tabela okundu: Konak Halk Eğitim Merkezi - 3 Aylık Ücretsiz Keman Kursları Başlıyor. Sanat, bilmeden kendine önce bir düşman edinmiş, sonra da bir dost kazanmıştı. Mazallah, evlere şenlik. Fiziki yaralar Ayten abla için çabuk sarılırdı. Sağlık ocağının hızır pansumanı, iki Batticon, bir duayla kendine gelmişti bile. Ama oğlunun defter kabından adalet zaferi kazanıp sevincini yaşayamamak, fişini mahalledeki kırtasiyecinin gözüne sokamamak… İşte bunlar olmamıştı! Tabii, Allah var, Konak Halk Eğitim’in çayı da fena değildi. Ayten abla, bir kolunun altına paslı tabelayı sıkıştırmış, bir elinde çay, yine de bir eliyle adamlara çemkirmekten geri kalmıyordu. Bütün ara kapılar, koridor kapıları, mutfak kapısı, hepsi kapanmıştı Ayten ablanın yaldır yaldır sesi kursiyerlere gitmesin diye. Korku, insana her şeyi yaptırır derler. Hiç beklenesi değil ama Halk Eğitim Müdürü’nün yaratılıcılığını çalıştırmıştı. Ayten abla kendinden geçmiş söylenirken, adam birden “Ayten Hanım, geçmişler olsun, olmuş bir kere, tabelamız kafanıza düşmüş. Ama ne yazıyor orada? 3 aylık ücretsiz keman kursu. Haydi gelin, bu bahaneyle tanışmış olalım, siz de kursiyerimiz olun. Biz de size ekstradan Senfoni Orkestramız ile prova imkanı sunalım.” dedi ve sustu. Adeta teklifi boyunu aşmıştı. Millet yıllarca eğitim alıp orkestraya giremezken, bir konser provası için kapılarda sürünürken, adam Ayten ablaya kırmızı halı sermişti. İşin ilginç tarafı, Ayten abla konuşmanın içeriğinden bir şey anlamasa da adamın şaşaalı sunumunda sesinden kendine imtiyaz yapıldığı hissini alıvermişti. Sinsi sinsi sırıtıverdi ve “e, müdür beyciğim başıma gelenleri anlayacağınızdan emindim zaten” dedi. O gün, Ayten ablanın hayatı gerçekten değişti. Kendini tanıdı, 3 aylık kursu bitirdi, orkestrayla prova yaptığı yetmezmiş gibi kadroya alındı.


Hesap ortadaydı. Ayten ablanın açabileceği tazminat davası ihtimaline karşılık, sanat Ayten ablanın sus payı olmuştu. O günden sonra orkestra, tadını hiç bilmediği eser yorumlarının ve sıcak bir anne kavrayışının etkisi altına girdi. Ayten abla, orkestranın, sorgulanmayan tek gerçeği oldu sanki. O güne kadar ekipte çarpışan egolar, huzursuz provalar, şefi tavlama çabaları, sanki hiç olmamış gibiydi ve bir daha yaşanmadı da. Ayten abla, yamuk duran gözlüğü, her daim yapılması gereken dip boyası, çıkmış beyazları, arkadan toplu yolpak saçları, katman katman göbeği ve canım kalçalarıyla orkestradaki yerini aldı. Kadınlar, daha önce hiç olmadıkları kadar rahattılar. Çünkü artık ne yapsalar güzellerdi. Ayten abla, onlara Kemeraltı’nın sırrını verdi. Bütün bir konser sezonunu iki takım elbiseyle geçirebilmenin kurnazlığını da… Biri ağır toplar içindi. Yurt dışından gelen şefler için mesela. Sıfır yaka, siyah, diz altına kadar uzanan dümdüz penye elbiseye viskon yedirildiği için tabii ki de uzaktan saten havası veriyordu. Kollarının ucunda bir karış, eteğinin altında da gözüne soka soka yerlere uzanan sakil dantelin Fransız dantelinden ne farkı vardı? Kemeraltı’nda nakit 25, kredi kartı 30’du. Ayten abla için vadesi uzasa bile, kredi kartında fiyatın artması olayı yersiz bir huzursuzluk ve kazıklanma hissi yaratırdı. Akıllı yatırım tabii ki de 25’e kapatılmıştı. Ve ayakkabılar, kalın, kısa topuklu, burnu küt kesim, rugan. Bunlar nakit 45, kredi kartı 55’ti. 55’i duyan Ayten abla irkildi ama satıcı kendine güveniyordu. Haklı! Üstünde bir de koskocaman altın sarısı dikdörtgen tokası var! Ayten abla, yurt dışından gelen elin adamlarına rezil olmayalım, memleketi düzgün temsil edelim diye utanma belasına gözünü kırpmadan bastı parayı. Ama satıcı 50’nin üstüne dandik 5 lira verince kızı benzetmekten geri kalmadı tabii. Diğer takım, Türk orkestra şefleri için seçilmiş spor-klasik takımdı. Onlar “bizim çocuklar”dı. Ne giysek kaldırırdı. “Üstüme bir bluz alayım” dedi ve bluzu aslında gözünün çok tutmadığı bir satıcıdan anlamsız bir huzursuzlukla aldı. Bluzu denemeden almıştı. İşin sırrı düz, siyah, uzun eteği aldığı dükkanda üstüne denerken açığa çıktı. Bluz, siyah, derin V yakalıydı. Yakanın bittiği yerde üstü çizgili, gümüş rengi bir tokası vardı. Ayten abla nasıl anlayamamıştı? Bu bluzu tek başına giydiği zaman o koca memeleri ağzına giriyordu. Bunun içine bir atlet lazımdı. Onca parçayı ucuza getirip de, Kompedan’dan dantelli siyah atleti 15’e alınca biraz bozuldu. Kredi kartlarıyla alsaydı vereceği tüm fazladan 5 liraları kazandığını sanırken, birden onları kaybetmiş gibi oldu. Ama satıcı kızın “Abla, olur mu hiç, bunun danteli çok kalite, on sene giy, kızına ver, hem her şeyin içine olur” açıklaması yüreğine bir miktar su serpti. Yalnız, hal böyle olunca bu takım için ayakkabıya bir daha para vermedi, evdeki eski derilerle idare etti. Ayten ablanın kadınların giyimindeki gizli baskınlığı bir yana, bir dolu adamın olduğu orkestrada, orkestranın bile farkında olmadığı tuhaf bir


otoritesi vardı. Tabii bunda, orkestranın kaypaklığının payı da yok değildi. Kışın ortasında, Avusturya hükümeti “Viyana’da konser verir misiniz?” diye çağrıda bulunsa, orkestradaki haspalar havaya girer, tavlanacak erkek şeflerin, kadın kemancıların çetelesi tutulur, esrarı, hapı, viskisi hayallere dalınırdı. Ayten AblaOlaydan ne vakit Ayten ablanın haberi olsa, “a, çocuklar ya, Viyana’da konser mi? Ay iyi olurdu, benim oğlana forma alırdım ucuza ama çocuklar ben bu hafta sonu evde şişe domates yapıp, hepinize birer şişe vermeyi planlıyordum. Ne yapsak ki?” diye sorduğu zaman, orkestradan hızlıca “ya beyler, Viyana soğuktur şimdi, orada da çok para harcarız. Ayten ablanın domatesten olmasak mı? Ne güzel evde ekmeğe sürer yeriz. Hem Türk kızları gibisi var mı yaa?” şeklinde kaypak sesler yükselirdi. Ayten ablanın sanata değil de, sanatın Ayten ablaya uyduğu tek örnek bu da değildi. Eserin en can alıcı yerinde Ayten abla fa yerine mi bassa, orkestra mutlaka “beyler, Ayten abla bastıysa ya yorumu öyle münasip görmüştür ya da kadın bize şişe domates yapmaktan yorgun düştü, eli kaydı. Bunun için Ayten ablaya kızacak değiliz. Mazallah, domates vermez falan, bindiğimiz dalı kesmeyelim” şeklinde yorumlar, durumu iç ederdi. Ah ah işte böyleydi Ayten abla. Ayten ablanın hiç bahsi geçmeyen kocası da tabii ki de her cuma kahveden sonra protokolde en ön sırada programı izler. Oğlu Mehmet ise, Suna ile nişan olacak. Ayten ablayı onun telaşı sarmış vaziyette. Biraz da gergin! Kız şişe domates için yardıma gelmemiş, Ayten ablanın tereddütleri var. Bu duyguları da ister istemez sanatına yansıyor haliyle. Peki ben seni gecenin bu vakti niye yazdım Ayten abla? İnsana olan sevgimle nefretim arasındaki arafsın, cansın Ayten abla, seni seviyorum…

Fulya Aydın

Sahi Kim? "Yaşam" doğduğu andan itibaren sancılıydı. Kırık oyuncaklarındaydı elleri, açılmamış kalemindeydi defteri, "büyünce" diye başlayacağı tüm sözleri yarım bıraktırılmış gibiydi. Bu evcilik oyunu muydu yoksa, kaderin yaşam utancı mı?


Sahi kimdeydi utanç? Önce bu olsun mu dediler sonra da ederine bakıp verdiler, kaç koyun kaç altın demediler "kız" dediler "çocuk" diyemediler. Zurnalar davullar çalındı, giyin, süslen, eğlen dediler. Saçı makyajı, gelinliği, kendinden büyüktü bedeni ama hala çocuktu göz bebekleri… Karanlık geceden gündüze çalınmış al rengi, hayalleriyle örselenmiş bedeni biraz "çocuk" biraz "anne" kalmış gibiydi. Sahi kimdeydi utancın rengi? Ağlamaklıydı sesi korkuluydu göz bebekleri, yaralıydı ruhu çocuktu bedeni, oyuncağı değildi ki bebeği bu yüzden "kurtar beni" diyemediği milyon sesten yalnızca biriydi. Sahi kim duyabildi? Henüz 12 yaşında çocuk gelin! "Giderken anne beni bırakma diye ağlıyordum, çok korkuyordum." Henüz 13 yaşında anne gelin! "Bebeğime nasıl bakacağımı bilmiyordum, çok korkuyordum." Henüz 15 yaşında şiddet gören gelin! "Hiç sevgi görmedim, önce babam döverdi şimdi eşim, ben her gün ölüyorum." … Henüz baharı görmeden hep kışı yaşamak, yaşarken her gün defalarca okyanus derinliğinde boğulmak, son imdat çağrısında toprağa karışmak, işte böyle bir yaşamda çocuk gelin olmak, istemeyerek, korkarak, hıçkırıklarla dolu bir hayatta her gün yeniden ölmek için uyanmak, işte böyle bir şey çocuk gelin kalmak. Araştırmaya göre Türkiye’de her 3 gelinden biri çocuk yaşta evleniyor. Sadece kadınlar değil nüfusun yüzde 28'i çocuk yaşta evleniyor. UNICEF raporlarına göre dünya genelinde 25-49 yaşları arasında 400 milyon kadının, çocuk yaşta evlendirildiğinin de altı çiziliyor.

Ece Çekiç


Ne Çok Gittin Ne çok geldin bana Gitmeyesiye Soğuk ellerim kaybetmişken kendini Beyaz örtü üzerinde Koydun kalbinin üzerine Isındım gökyüzünde Eridi tenim gözlerinde Ne çok gittin birden Gidişin bir kere olmadı benden Her sabahtı gidişin Her öğle vakti Gecelerim sensiz kavuştu şafağa Kavuştu mu sahi? Gözler kahir sabahlara mahkum şimdi Mahkumiyetim sana Müebbet...

Aynur Kuran

Yitik Akşam Notları '2 İzmir de bulutlu bir cuma sabahı. Yosun kokusunun vuku bulduğu bir zamanda, sahilde, yayaya yasak olan bisiklet yolunda, kulağımda Mozart'ın Requem'i, estetik bir haz alırcasına ruhumu okşayan el kol hareketleriyle yürüyorum. İnsanların deli mi ne sorusuyla harmanlanmış bakışlarına aldırmaksızın, müziğin ruhumu okşamasına izin veriyorum. Yanımdan geçen bir kadın köpeğinin hakimiyetini bana bakarken yitirmesine rağmen son anda tasmaya hakim olmayı başardı. Detaylı bakamadığım yüzü bir yerden tanıdık gelmişti. Müziğin doruğa ulaştığı koro bölümünde kollarımın hakimiyetini iyice kaybetmiştim. Henüz yeni aydınlığa kavuşmuş yeryüzüne bir selamlama faslının müzikle birleşmesi muazzamdı. Yine


bakıyorlar. Acımadan, hiç düşünmeden, içimdeki coşkuyu anlamadan varoluşumu tanımlayışımı önyargılı gözlerle izliyorlar ve çoğunun aklında 'Deli mi ne?' sorusu var. Deli mi ne? Ne gariptir ki, delilik üzerine binlerce söz yazılmasına rağmen hala insanların deliliği tam anlamıyla kavrayamadıkları günbegün ortadaydı. Eğer normallik gerçekten normal olsaydı normallik üzerine de onca söz yazılabilirdi. Göreniniz, duyanınız, okuyanınız var mı? İnsanlar normal olmaya harcadıkları çabanın yarısını kendilerini tanımaya ayırsaydı, kendilerini değiştirmeye, yenilemeye ayırsaydı, ah evet dostum işte dünya o zaman yaşanılabilir bir yer olabilirdi. Dikkat ettiniz mi? Kendilerini normal sanan bütün insanlar, diğer insanları kendilerine benzetmeye çalışıyorlar. Ve bu durum o kadar normalmiş gibi karşılanıyor ki, normallik bir insan beynine bürünse 'Tanrım çıldırmak üzereyim!' diye bağırırdı. Kısa bir yolculuğun ardından Alsancak İskelesine vardığımda, Alsancak vapuru, Karşıyaka'dan yolcularını getiriyordu. Sabahın kokusu henüz benliğini yitirmemişti ve bütün insanlar hıncahınç doldurduğu vapurdan hızlı adımlarla, kapitalizmin onları esir ettiği işlerine doğru korkuyla yürümeye başladılar. Haksızlık etmek istemiyorum. İşlerinde gerçekten mutlu olan insanlarda olmalı! Aralarına karıştım. Kot pantolonumun kıç cebine yerleştirdiğim küçük not kağıtlarının arasından birini seçtim. Üzerinde mutluluk belirten bir şekilde yazılmış 'gülmek sanattır.' adlı not kağıdını bir kadına uzattım. Yüzüme baktı. Gülümsedi. 'Teşekkür ederim.' dedi. 'Rica ederim.' dedim. Kadın yoluna devam ederken ona sevgiyle baktım. İnsanlara gülmenin mucizevi bir şey olduğunu hatırlatmak gibisi var mı? Ben Vedat ve benim için bundan daha mühim bir şey yok. Bu arada ismim biraz önce belirttiğim üzere Vedat. Beni geçen seferki maceramdan tanıyorsunuz. Şu anda kulaklığımdan gelen müzik değişti. Bir Hıristiyan ilahisi olan Ave Maria çalıyor. Hiç dinlediniz mi? Eğer dinlemediyseniz dinlemenizi öneririm. Benim kulağıma sızan müthiş katran sesiyle Andrea Bocelli. Ah, kesinlikle muazzam bir şey. Hazcı biri olmam, hemen her şeyden haz almam sonradan kazandığım bir özellik.


İzmir'in meşhur boyozlarını arabasına düzenli bir şekilde istiflemiş olan bir börekçiye yaklaştım. 'Bugün hiç güldünüz mü?' diye sordum. 'Gülmek için çok erken.' dedi. Güldüm. Neden erken değildi? Belki de onu güldürmek için elimden geleni yapmalıyım. 'Neden erken değil?' diye sordum. Kaşlarını çattı ve yüzüme baktı. 'Belki bir kaç boyoz daha satsam gülebilirdim.' diye karşılık verdi. Adama baktım. Henüz orta yaşlarında olmasına rağmen alnındaki çizgiler belirginleşmişti. 'Tamam o halde bana oradan altı boyoz, iki yumurta sar bakalım.' dedim ve ekledim: 'Lakin bunları alırsam bana bir söz vereceksin.' diye. 'Nedir beyim?' diye sordu. 'Bütün gün güleceğine dair bana söz vereceksin.' dedim. Güldü. 'Belki bir tane daha boyoz alırsan sana bu sözü verebilirim.' dedi. 'Bak hele, senden istediğim bedava şeye karşılık hem de.' diyerek sırıttım. 'Öyle düşünmeyin beyim. Şimdi siz benden bir boyoz daha alırsanız akşam çocuklarıma daha fazla para götürürüm.' dedi. Düşünür gibi yaptım. Alt tarafı bir boyoz daha alıyon mu almıyon mu? Bak yoksa gülmem.' dedi. Alıyon mu, almıyon mu? Ah şu İzmirlilerin ek kısaltması. 'İyi madem sar bakalım yedi boyoz, iki yumurta.' dedim. 'Yumurtaları soyayım mı beyim?' diye sordu. Başımla onayladım. Boyozları özenle paketledi. Daha sonra yumurtaları soyup bir misina yardımıyla dörde bölüp tuzladı. Onları da farklı bir kağıda koyup biraz önce poşete koyduğu boyozların üstüne koydu. Parayı uzatırken, 'bugün hep güleceksin.' diye yineledim. Başını sallayıp gülümsedi. Saate baktım. Beş dakika sonra üstadım gelecekti. Hiç şaşırmaz aynı saatte gelirdi. Biraz ilerleyip kendimi çimlerin üzerine bıraktım. Bacaklarımı karnıma çekerek oturdum. Bu arada ellerimle çimlerden destek aldım. İki dakika sonra ellerimi kaldırdığımda, çimlerin bıraktığı aralıklı yeşil izlere bakarak haz aldım. İnsan neden böyle şeylerden haz alır? Sanırım bu benim için bir alışkanlık haline geldi. Gelmesi için epey bir gayret sarf ettiğimi bilirim. Ve bunu başardığımda yani küçük şeylerden haz almaya başladığımda o büyük acıların hayatımın devamını etkilemesine de izin vermemeyi öğrendim. İçinden çıkılmayacak sorun olmadığına ve bilakis çıkılabileceğine inandığım için ayaktayım.


Küçüklüğümden beri büyük liderlerin karakteristik özelliklerini, sorunlarla baş etme yöntemlerini araştırıp durdum. Ve vardığım sonuç şu ki; sorunlar parçalara bölündüğünde ortada sorun diye bir şey kalmıyor. Bir insan gerçekten mutlu olacağına inanıyorsa adım adım ilerleyerek mutluluğa erişebilir. Biraz sonra kuracağım cümleden pek hoşlanmasam da; 'geçmişim karanlık bir yerdi.' Henüz on altı yaşımdayken annemi kaybetmiş, kendimi kumar, alkol ve seks bağımlısı olan sorumsuz bir babanın sorumluluğunda bulmuştum. Annemin ölümüne sebep olması, hayatımızı altüst etmesiyle bütün olaylardan onu suçlu tutuyordum. İçimde sürekli onu düzeltebileceğime dair bir umutla hayat yoluma devam ediyordum. Bilakis onu düzeltebileceğime olan inancım kendime olan inancımdan daha fazlaydı. Annemi toprağa verdikten sonra dımdızlak ortada kalışım beni okuldan uzaklaştırmış, iş hayatının merkezine sürüklemişti. Bir müddet birikim yapmakla uğraştıktan sonra hiçbir şey zevk vermemeye başladı. Hayattan kopmuştum. Ağır bir depresyona girişim, babama karşı duyduğum öfkeyle birleşince kendimi intiharın eşiğinde buldum. Ölmek istiyordum. Bir şekilde ölmek ve her şeyin sonlanmasını istiyordum. İşte o zaman, bir bilge adamın kollarında kendimi buldum. Bu adam üstadımdı ve bana hayatta sahip olmamam gereken bir çok şeyi öğretti ve bunlardan biri öfkeydi. Başta babama duyduğum öfke olmak üzere her şeyi, herkesi affetmemi sağladı. Henüz buraya gelirken köpeğinin hakimiyetini yitirmemeye uğraşan kadın önümden geçti. Yine yüzünü göremedim. Biraz daha ilerleyip börekçinin yanında durdu. Dikkatle izledim. Bir vakit sonra kadın börekçiye olanca gücüyle bağırmaya başladı. İşittiğim kadarıyla şunları söylüyordu: 'Sen ne pis bir adamsın be! Utanmaz herif, utanmaz herif. Sana ne benden?' Biraz önce güldürmeye çalıştığım adamı, kendini bilmez bir kadın üzüyordu. Adam öylece kalakaldı. Bir şeyler yapmam gerekiyordu. Ellerimle yerden destek alıp doğruldum. Tam ayağa kalkıyordum ki, omuzlarımda iki el hissettim. 'Otur bakalım.' dedi üstadım. Tam ona bir şey söyleyecekken, 'Boyoz ve yumurta aldın mı?' diye sorması yutkunarak oturmama yetti. Başımı salladım. Yanıma gelip oturdu ve sanki tam karşımızda hiçbir şey olmuyormuş gibi alaycı bir şekilde bana bakarak kahvaltısını yapmaya başladı. Bir tane boyozu mideye indirip yumurtanın dörtte birini de ağzına attıktan sonra. 'Ne görüyorsun?' diye sordu. Hemen cevapladım. 'Şu anda kadına karşı oluşan sinirim bir şey görmemi engelliyor.' 'Not defterin nerede, neden not etmiyorsun?' diye sordu ve göz kırparak ekledi; 'Unuttun mu? Sen izleyensin!' dedi. Derhal not defterimi çıkardım ve olanları not etmeye başladım.


Kadın, 'Seni hergele seni. Bak sen şuna. Bir de hesap vereceğim adama.' diye bağırdı. Bu sırada tasmanın hakimiyetini yitirdi ve köpeği kaçtı. Kadın bu duruma iyice sinirlendi. Börekçinin arabasından bütün yumurtaları alıp yere fırlattı, arabayı itti. Bu sırada adam müdahale edemedi. Yere çöktü. Yumurtalarına baktı. 'Yapmayın hanımım, kurban olayım.' diye bir feryat etti. Kadın iyice sinirlendi ve arabayı devirdi. Kadın güçlü olmalıydı. Üstadıma baktım kahvaltısını yaparken suratında bir tebessümle olanları izliyordu. Kadın bağırdı. 'Senin yüzünden köpeğimde kaçtı. Allahın belası herif.' Adam öylece yerde çökmüş vaziyette ağlamaya başladı. Kadın olay mahallinden uzaklaşmak için geldiği yöne doğru koşar adım yürümeye başladı. Tam önümüzden geçerken bize doğru dönüp baktı. Olamaz bu o kadındı. Bir önceki macerada otobüste haksız yere cinsel taciz mağdurluğu yapan kadındı. Yazmayı kestim ve üstadıma baktım. 'Bu o kadın.' dedim. 'Boş ver kadını. Şimdi ayağa kalk ve adama git.' Hemen ayağa kalktım. Tam yürüyecekken üstadım durdurdu. 'Farklı bir şey deneyelim. O adama git ama şunu unutma tek bir soru hakkın var. Adama tek bir soru soracaksın.' dedi. Hayret ettim ama aramızdaki bağdan ötürü ona güvenmem gerekiyordu. Kafamı salladım ve yürümeye başladım. Adamın yanına gidene kadar soruyu düşündüm ve buldum. Börekçiyi kolundan tutup ayağa kaldırdım. 'Gülmek mi beyim. Al sana gülmek.' dedi. Gözlerim dolmak üzereydi. 'Kadına ne söyledin?' diye sordum. 'Bugün hiç güldünüz mü diye sordum beyim.' dedi. O an gözyaşlarıma hakim olamadım. Arkamı döndüm ve yürümeye başladım. Börekçi, 'Yardım etmeyecek misiniz?' diye bağırdı. Arkamı dönmeden üstadımın yanına yürüdüm. Yanına vardığımda yine gülüyordu. 'Adama neden yardım etmedin?' diye sordu. 'Tek bir soru hakkım vardı.' diye cevap verdim. 'Konuşmaman yardım etmemen anlamına gelmiyor Vedat.' dedi. 'Hemen gidiyorum.' dedim ve arkamı döndüm. Şok oldum. Adam yoktu. 'Gel otur bakalım konuşacaklarımız var.' dedi üstadım. Yanına oturdum. 'Adama gidip yardım etmemen ve söylediklerimi harfiyen uygulaman bana duyduğun güveni bir kez daha gösterdi. Birbirimize olan bu güven bağının zedelenmeyeceğine eminim.' dedi. 'Peki, söylediklerini yapmasaydım ne olurdu?' 'İşte o zaman sana cesur derdim.' 'Bu ne demek şimdi?' diye sordum. Şaşırmıştım. Üstadıma cesur görünmemiş miydim? 'Bana kızabilirsin ama bazen cesur olman gerekiyor. Özellikle iyi bir nedenin varsa.' 'Bugünkü sınavım bu muydu?'


'Hayır ama bu da gerekliydi. Sana bir gün önce verdiğim not kağıtlarını dağıttın mı?' 'Bir tanesini verdim.' Peki bugün hiç güldünüz mü sorusu.' 'Evet. Sordum ve biraz önceki olay bundan kaynaklandı.' 'İşte aradığım cevap buydu Vedat. Börekçiye mi sordun?' 'Evet. Bunu siz söylediniz. Börekçiye sormamı.' 'Ah evet.' diyerek kahkaha attı. 'Şu kadın, bak yine konuğumuz oldu. Ne enteresan bir tip değil mi? Geçen seferde tam sorunluydu şimdide öyle.' dedi. 'Şu an ona o kadar öfke duyuyorum ki, bir insana zarar verebileceğim endişesine kapılıyorum.' 'Bir insana zarar vermek, onu hırpalamak değildir. Burada büyük bir yanlış anlaşılma var. Fark ettiğini umuyorum, hayatının geride kalan bölümünün çoğunu düzeltmeye çalıştığın birini affedemediğin için mahvettin. Yani biliyorsun Vedat, içindeki öfkeyi atana kadar epey uğraştık.' 'Evet üstadım.' 'Şimdi sen kalkıp, zaten kaosta olan bir dünyada, böylesine küçük bir olayın zihnini etkilemesine izin mi vereceksin?' 'Hayır üstadım.' 'Çok güzel. Henüz erken ama bugün ne öğrendin?' 'Sabrı ve sadık olmayı.' 'Kime sadık olmayı?' 'Size.' 'Burada bir yanlış anlaşılma söz konusu. Ben kimim?' 'Üstadımsınız.' 'Evet. Sadece bu kadar. Bir öğretmen yeterlidir. Sadık olma kısmını unutalım. Hürlüğüne gölge düşürmeyi istemem.' 'Nasıl yani?' dedim. Gülümsedi. 'Bana geldiğinde ve yazar olmak istediğini söylediğinde sana söylediğim şeyi hatırlıyor musun?' 'Evet, yazmak sadece yazmak değildir.' 'Harika. Bir hikaye yazmak dünyanın kolay şeyidir lakin iyi bir hikaye yazmak gerçekten çok zordur. İyi bir hikaye yazmak için uzun ve meşakkatli bir yol gerekir. Bana geldiğinde aceleciydin. Önce bu sorunu halletmemiz gerekti. Hallettik. Bana geldiğinde babana duyduğun öfke, diğer insanlara da kızmanı sağlıyordu. Öfkeyi vücudundan attık. Bana geldiğinde önyargılıydın. Bunu da hallettik. Tek bir şeyi düzeltemedik. O da bugündü.' dedi ve yüzüme baktı. Cevap bekliyordu. Hala


anlamıyordum. Üstadım yine cevaplanmamış sorularla beni baş başa bırakmıştı. O an beynimde şimşekler çaktı. Anlamıştım. Babama duyduğum öfke ve onu düzeltme isteği, herkesi düzeltmeye çalıştığım bir hayat tarzını alışkanlık haline getirmişti. 'Herkesi, her şeyi düzeltemezsin çocuk.' dedi. 'Bazen bütünüyle her şeyi kabullenmen gerekiyor.' diye devam etti. 'Düzeltmem gereken şey bizzat kendim.' dedim. 'İşte bu! Bugün ne öğrendin sorusunun cevabı buydu.' diye bağırdı. Gülümsedim. Gerçekten de öyleydi. Herkesi, her şeyi düzeltemezdim, herkesi, her şeyi güldüremezdim, herkese, her şeye yardım edemezdim. Ama kendime edebilirdim. Üstadıma dönüp, 'Bilge bir adamın dünya üzerindeki en büyük mirası sessizliğidir.' dedim. 'Çok doğru.' dedi. Böreklere uzandım. Bir boyoz alıp yemeye başladım. Birden arkamızdan bir ses geldi. 'Bize börek yok mu?' Üstadım dönüp, 'Hoş geldin Berna.' dedi gülerek. Arkamı döndüğümde şok oldum. O kadın, biraz önce ortalığı karıştıran kadın tam karşımdaydı. İkisi birlikte kahkaha attılar. Daha sonra solumdan bir ses daha duydum. 'Bugün hiç güldünüz mü beyim?' Börekçide gülen gözlerle bana baktı. Bu sefer üçü birlikte gülmeye başladılar. Üstadım yine beni kandırmıştı. Kadın bana yaklaşıp yanağıma bir öpücük kondurdu ve kulağıma, 'Aramıza hoş geldin.' diye fısıldadı. Üstadım konuşmaya başladı. 'Bak Vedat, sana söylemedim ama bugün son sınavını verdin.' 'Artık başka sınav yok mu?' diye sordum. 'Yok üstadım.' dedi. Üstadım? Bana üstadım demişti. 'Üstat mı?' diye sordum. 'Evet üstadım. Yolculuk yeni başladı. Artık gerisi bahar, ötesi aydınlık.'

Tuncay Ünaydın

..EnginDergi.. Şubat 2014 sayı 50 www.engindergi.com bilgi@engindergi.com

EnginDergi s50  

Derin Düşünce Denizi

Advertisement