Page 1

EnginDergi Y覺l: 2013 - Say覺: 41


Fotoğraf: Güvenç Aydoğan Tegernsee, Münih, Almanya

"Ne kadar aldatıcı olursa olsun, umut, hayatımızın sonuna giden yolu en azından güzelleştirir." La Rochefoucauld


İçerik; Sy.04) Siyasette Kılıf Bitmez – Engin Enginer Sy.05) EnginSözlük Sy.05) Fıkra; Lisan Sy.06) İstanbul, İzmir, Vesaire... – Simsiyah Sy.07) EFT (Engin Film Tavsiye) Sy.08) Kainata ve Kalplere Doğan Güneş – Neyzen Ahmet Hamdi Erdoğmuş Sy.09) Mutluluğun 7 sırrı Sy.10) Sayın Ersoy “Sayın Aşk”ı Anlattı – Mehmet Sağlam Sy.12) Kaçak '19 – Işık Yavuz Sy.12) Sürüklenen Yaşama Bakarken Sürükleniyorum – Sema Kahveci Sy.13) Aşk Biter – Ayşe Yılmaz Sy.13) Bulutlu – Serenay Öztürk Sy.14) Anlayabilir mi insan... – Ece Çekiç Sy.15) Bir Masaldır Yaşam – GüLüM Sy.16) Artık senin için yüreğimi feda edemem – Kezban Şahin Sy.17) NargileNeredeİcilir.com (reklam) Sy.17) Kitap tavsiyesi; Çalışma(ma)'nın Keyfi – Ernie J. Zelinski Sy.18) Türk Astrolojisi Sy.20) Kaliteli Olmak ve Fark Yaratmak – Tuğçe Büyükabacı


Siyasette Kılıf Bitmez “Siyaset, doğası gereği öyle iki yüzlü bir müessese ki; kolaysa milletvekili haklarını referanduma sunsunlar!” Engin Enginer Demokrasi ne kadar da yanlış algılanıp yanlış yorumlanan bir kavram. Belki de yozlaşmış siyaset yaşantısında yanlış anlamak bazılarının işine geldiği için böyle oluyor. Stratejik propaganda çalışmaları sonrası uygun kamuoyu ortamı oluştuğunda halk oylamasına gidiliyor oluşu bile aslında zekice kullanılan bir kozdan başka bir şey değil. Günümüz şartlarında, Cumhuriyetin yüzüncü yılını göremeden, referanduma gidilip 'halkın çoğunluğu şeriat istiyor' denilebilecek bir ortam yaratılması pek de imkansız görünmüyor. Oysa asgari ücret ve açlık sınırı uçurumunun içler acısı olduğu bir ülkede milletvekili haklarını da bir halk oylamasına sunup sonuçlarına katlanmaya göze alabilecek bir yönetim anlayışı olamayacağı aşikar. Siyaset, minareye uygun kılıf hazırlama ve demogojide ustalaşma becerilerinin sergilendiği bir alan. Sahnede stratejik bir oyun sergileniyor ve bizler de seyrediyoruz. Vatandaşın rolü yalnızca bilet için para kazanmak adına çalışmaktan ibaret. Nihayetinde gösteri başladığında yalnızca seçilmişleri seçiyor/alkışlıyoruz. Mevcut düzen öyle karmaşık bir cendereye sokuyor ki bizi, eğer sistemin kurucularından değil iseniz farklı roller üstlenmiş modern köleler haline geliyorsunuz. Eskiden köleler, karnını doyuracak kadar yemek ve uyuyacak yer verilerek çalıştırılırken, günümüzde kazanılan asgari ücretle ev kirası ödeyip karın doyurmak hiç de kolay bir iş değil. Eğer orta gelir grubuna dahil bir birey iseniz de; yüklü vergiler ödemek zorundasınız ve tüketim toplumunun parçası haline gelip daha yeniye sahip olma güdüsüyle dolduruluyorsunuz. Eğer siyasi hayatta yer alan bir avuç dürüst insandan birisiyseniz sistem sizi ya içine çekip değiştiriyor ya da dışına atıyor. İşte bu yüzden apolitik olmasam da siyasetten hiç mi hiç hazetmiyorum ve hiçbir siyasi partiye de sempati duymuyorum. Tüm bu süreçlerin ötesinde hayata dair düşünce ve beklentilerim ütopik olmanın ötesine geçemese de oldukça iyimserim. Çünkü eğer dayatılanın ötesinde hayalleriniz ve idealleriniz varsa hayat her şeye rağmen yaşamaya ve çabalamaya değer.

Engin Enginer


EnginSözlük Marksizim,

"bilimsel sosyalizm" olarak bilinen ideolojinin kurucu isimlerinden Karl Marx'ın ve Friedrich Engels'in görüşlerini temel alan öğretinin genel adıdır. Marksizm bir öğreti olarak siyasal, ekonomik ve felsefi bir bütünlük içerir; ideolojik alanda, esas olarak sınıflar savaşımı teorisini ortaya atan ve bu savaşımın zorunlu sonucu olarak proletarya diktatörlüğüne ve oradan da toplumsal eşitlik ve özgürlük dünyası komünizme varılacağını öngören bir öğreti olarak tanımlanır.

Dijital Manipülasyon, genellikle fotoğraf için kullanılır ve bir

kompozisyon için özel olarak olarak çekilen fotoğrafı Photoshop gibi programlarla bambaşka bir hale getirmektir. Düzenleme yapılan fotoğrafın son haliyle ilk hali arasında büyük farklar olur, fotoğrafın bu yeni hali bir nevi dijital resimdir. Bir fotoğrafın sadece kontrast, ışık ve renk değerlerini değiştirmek manipülasyon yapmak değildir, bunlar sadece dijital düzenleme sayılır.

Stopaj, gelir vergisinde, vergi borcunun mükellef tarafından değil de, aracı ödeyici olarak tanımlanan bir üçüncü kişi tarafından ödenmesini ifade eder. Örneğin bir işyerinde çalışan kişilerin vergileri, işveren tarafından, bu kişilerin aylık ücretlerinden kesilerek vergi dairesine yatırılır.

Fıkra; Lisan Temel ve Dursun kahvenin önünde oturuyorlarmış. Bir turist gelmiş ve Temel'e İngilizce olarak yolu sormus, Temel'de ses yok. Turist bu defa Almanca sormuş, Temel'de yine ses yok. Turist bu defa Fransızca konuşmuş, yine ses yok. İspanyolca, yine ses yok. Turist kızmış, bağırıp çagırdıktan sonra çekip gitmiş. Bunun üzerine Dursun Temel'e, “Bir lisan öğrenmemizin zamanı geldi galiba...” demiş. Temel ise Dursun'a dönerek, “Boşver, ne gerek var. Bak adam onca dil biliyor, derdini anlatabildi mi?” demiş...


İstanbul, İzmir, Vesaire… Bu aralar ‘alıştın mı?’ diye soranlara ne cevap vereceğimi bilemiyorum. Bir şehre nasıl alışılır bilmiyorum çünkü. İstanbul’a nasıl alıştığımı, ne zaman alıştığımı hiç anlamamıştım. Birdenbire zaten yıllardır orada yaşıyormuşum gibi her şey normal gelmeye başlamıştı. İstanbul ve İzmir’i karşılaştırmak mümkün değil tabii. Ama İstanbul gibi bir kaos ortamından sonra İzmir’e gelmek bir alışma süreci gerektiriyormuş, bunu şimdi görüyorum. İstanbul’daki birkaç ayımdan sonra büyüdüğüm şehre gittiğimde, oradaki her şey bana tuhaf gelmişti. Sonradan anladım ki, İstanbullu olmak orada doğup büyümekle olmuyordu, İstanbul’da geçirdiğin zamanın yoğunluğuyla, yaşadıklarınla ilgiliydi. İşte bu yoğunluğa göre de insanın içine işliyordu İstanbulluluk. İstanbul’da insanların hoşuna giden de bu farklı aidiyet hissi bence. Kolay kolay da geçmeyecek bu, biliyorum. Açıkçası geçmesini de istemiyorum zaten. İstanbul, herkesin de az çok bildiği ve gördüğü kadarıyla artık bir şehir olmaktan çok küçük bir ülke. Bir yerden bir yere gitmenin saatler sürdüğü, insanların gece gündüz trafikten dert yandığı, her daim kalabalık ve gürültülü bir şehir. Bu bakımdan İzmir’de kafamın ve ruhumun dinlendiğini hissediyorum. İzmir’in güzel yanı, istendiğinde gürültüye ve kalabalığa çok kısa zamanda ulaşılabiliyor olması. Yıllarca, bir yerden bir yere ulaşmanın birkaç saat sürmesini normal karşılayan bir insan olarak, burada trafiksiz ve kısa mesafeli yolculuklar yapmak, çok güzel. İstanbul’da deniz kenarında zaman geçirebilmek için, çoğunlukla uzun yollar gider ve oturduğunuz zaman da –özellikle hafta sonuysakalkın diye gözünüzün içine bakan garson ve müşterilerle mücadele etmek durumunda kalırsınız. Oysa İzmir zaten yürüyerek bile kolayca denize ulaşılabilecek ve nefes alınabilecek bir şehir. Bu da iyi hissettiriyor. Dışarıdan bakanlar, İstanbul’da yaşayan herkesi, sürekli denize nazır yer, içer, Taksim’de veya Bağdat Caddesi’nde sabahlara kadar eğlenir, ünlü ve medyatik insanlarla birden arkadaş olur ve acayip bir hayat sürer zannederler. Yazık ki, böyle bir hayat yok! Normal bir hayat yaşayan bizim gibi insanların, İstanbul’da vasat bir hayat yaşadıklarını şimdi daha iyi görüyorum. Sanılanın aksine, aynı şartlarla İzmir’de daha rahat, daha


sosyal ve daha eğlenceli bir hayat sürmek çok daha kolay. Sanırım cazip gelen de bu. İstanbul’un pahalılığını, artık herkesin bildiği türlü çeşitli trafik sorununu, gürültüsünü, stresini, her yerinden taşan kalabalığını saymıyorum bile. Beni en çok etkileyen ve mutlu eden şey de, evden işe veya işten eve giderken gördüğüm manzaralar oldu. İzmir’de yol boyunca deniz görüyor olmak bile, kararımdan pişman olmamama yetiyor aslında. Tüm bunlara rağmen, tabii ki İstanbul’u çok seviyor ve özlüyorum. İstanbul, yaşayan herkesin sevdiği bir şehir değildir. Oranın değişik bir alışkanlığı vardır. Sevmese de alışır, kopamaz, kopmak istemez, bunun için de bahaneler bulur insanlar. Yıllarca, aynı bahaneleri ben de uydurdum, kimisi gerçek kimisi yapay bir sürü sebep buldum kopmamak için. Ta ki, bazı manasız ve yıpratıcı şeyleri garip bir şekilde kanıksamış olduğumu görene kadar. İşte o nokta, İstanbul’da yaşamayı sevmek değil, İstanbul’da yaşamaya katlanmaktı. İnsanların üst üste yaşadığı, yollarda, otobüslerde, minibüslerde birbirlerini ezdikleri, sürekli stresli ve gergin oldukları bir şehir değildi benim sevdiğim İstanbul. Bu yüzden, nefret ederek yaşamaktansa, İstanbul’u hatırlamak istediğim haliyle sevmeyi seçtim.

Simsiyah

EFT Limitless (Limit Yok) [2011]: Ya bir hap sizi daha zengin ve daha güçlü kılabilseydi? V for Vendetta [2006]: Amerika'da 80'li yıllara damgasını vuran neo-karamsar grafik romanların ses getiren isimlerinden olan Alan Moore'un elinden çıkan V for Vendetta 1988den bu yana sayısız övgü almış bir eser. Senaryosunu Wachowski biraderlerin yazdığı film; sizi, ne siyasi ne de kişisel özgürlüklerin olduğu bu ortamda aniden ortaya çıkan esrarengiz kahramanın gerçekleştirdiği eylemlerin etkisi altında bırakacak. The Green Mile (Yeşil Yol) [1999]: Stephen King'in romanından uyarlanan filmde, eski gardiyan Paul Edgecomb'un huzurevindeki bir bayan arkadaşına başından geçenleri anlatmasını konu alıyor. Se7en [1995]: 7 ölümcül günahı işleyenleri öldüren bir seri katil ve onun peşindeki iki dedektifin çabalarını konu alan bir gerilim başyapıtı. The Godfather [1972]: Mario Puzo'nun çok satan kitabından Puzo ve yönetmen Francis Ford Coppola tarafından sinemaya uyarlanan eser, 40'lar ve 50'lerin Amerika'sında, bir İtalyan mafya ailesinin destansı öyküsünü konu alıyor.


Kainata ve Kalplere Doğan Güneş Gökyüzünün güneşi, kainatın ve tüm alemlerin yaratıcısının biricik dostum ve habibim yani en sevdiğim dediği o güzel insanın doğumu; yokluk aleminin bitip varlık alemine geçişi misali bir bebeğin doğumundaki karanlık bir alemden aydınlık bir aleme geçişi gibidir. Varlık alemine gözlerini açmış olan sevgili Peygamberimizin şu dünyada yaşanası bir hayatın tekrar ihyası için bir güneş gibi doğup, tüm kainata ışık saçmasıdır. Tüm insanların kalplerinde yaşaması varlık alemini aydınlatıp, gönül gözümüzün doğmasıdır bu mübarek günler. Peygamberimizin kainata teşriflerinin gününe selam olsun. Mekkenin cahiliye döneminin o karanlık günlerine Mekke üzerine çöken o kara bulutların dağıldığı çaresiz insanların ve yakarışlarının son bulduğu o güne selam olsun. Selam olsun ya MUHAMMEDİN MUSTAFA EY FAHRİ ALEM SAV Sevgili Peygamberimizin hayatını inceleyecek olursak daima bir mücadele inanılması çok zor yaşam şartları görüyoruz. Tüm bu mücadele ve uğraşlar Allah'ın ona verdiği o kutsal vazife uğruna insanların karanlık ve zalimce yaşantılarının son bulup Efendimizin İslamın muhteşem yaşantı tarzını tüm insanlığa daveti olarak algılamamız gerekir. Allahın ona “Sen olmasaydın hiçbir şey olmazdı veya hiçbir şey yaratmazdım” dediği o mübarek insanın İslamı yaymak uğruna vermiş olduğu Allah'tan aldığı vahiylerle inanılmaz bir gayret ve mücadelede hiçbir yaradılmışın yapamayacağı bir misyonu tamamlaması. Efendimizi cihanışumul bir kişilik yapıyor. Efendimizin insanlık tarihinde gösterdiği hayat tarzı geçmiş ve gelecek tüm insanlığa bir rehber olması dolayısı ile başlı başına büyük bir olaydır. Peygamberlik ile tanışmadan sevgili Peygamberimiz kırk yaşına kadar olan hayatını anlamaya çalışırsak görürüz ki Efendimizin yaşayışı başlıbaşına bizlere en büyük örnektir. Allah'ın ona “eğer sen yumuşak huylu ve merhametli olmasaydın bu davayı yani İslamiyeti tebliğ edemezdin, etrafında sana inanan hiçbir insan olmazdı” diye Kuran-ı Kerim'de zikredilen ayetler çok ama çok önemlidir. Demek ki Efendimizin ilk bize yansıyan yönü merhametli, yumuşak huylu ve son derece hoşgörülü oluşudur. Düşünüldüğünde o yüce davanın nasıl santim santim büyüdüğünü görürüz. Kuran-ı Kerim'in 23 yılda parça parça inişi Efendimizin gençlik ve olgunluk dönemi ve hayatının son anına kadar olan yaşantısı doğruluğu ile dürüstlüğü ile yüksek bir ahlakı ile tüm insanlara inanılmaz bir güven olgusu aşılaması açısından son derece önemlidir.


Şükürler olsun ki bizler onun ümmetiyiz. Peygamberimizin asırlar öncesinden söylediği kardeşlerim hitabına mazhar olmak bizler için ne büyük bir mutluluktur. Eshabının (arkadaşlarının) 'kimdir onlar ya Muhammed biz senin kardeşlerin değil miyiz?' diye konuştukları fakat Efendimizin de onlara 'sizler benim can yoldaşım, arkadaşlarımsınız. Ancak asırlar sonra zuhur edecek ve beni hiç görmedikleri halde sizler kadar sevecek o ümmetime selam olsun, işte benim kardeşlerim onlardır' demesi biz aciz kullara ne kadar büyük bir lütuftur. İşte bu gerçekler ışığında Efendimize kardeş olabilmenin şuurunu Rabbim hiç içimizden eksiltmesin. Ona her an bağlı kalabilmeyi ve yaşantısını içimize sindirebilmeyi Allah'ımız bize daima nasip etsin. Amin.

Neyzen Ahmet Hamdi Erdoğmuş

Mutluluğun 7 sırrı Harvard Üniversitesi başarılı mezunları arasındaki 268 kişinin çocukluktan ölümlerine kadar geçen hayatlarını inceleyerek mutluluk ve başarının 7 sırrını tespit etti. Aralarında John F. Kennedy gibi isimlerin de bulunduğu mezunlar üzerinde 42 yıldır çalışan George Vaillant tarafından hazırlanan dünyanın en parlak gönüllülerinden “Nasıl iyi bir yaşam sürülür” konusunda çıkarılan sonuçlar şöyle: Hayatta en önemli mesele yeni durum ve olaylara adapte olmak. Sağlıklı bir şekilde adapte olmak için fedakarlık, espri yeteneği, öngörü, kendini kotrol etme ve duygularını farklı yollarla dışarıya vurma gibi özellikler bulunuyor. Yaşamda mutlu olmak için 50 yaşına gelene kadar aşağıdaki 7 faktörden en az 5-6’sına sahip olmak gerekiyor. Üç ya da daha az faktöre sahip olanlar daha kısa bir yaşam sürüyor. 1) Yaşamdaki zorluklara karşı olgunluk gösterme ve adaptasyon. 2) Eğitim 3) Sağlam bir evlilik 4) Sigara kullanmamak 5) Aşırı alkol kullanmamak 6) Egzersiz 7) Sağlıklı bir kiloda kalmak Ve diğer bulgular: 50 ve 75 yaşları arasında yaşam güzelleşiyor. En zorlu yıllar 25 ile 35 yaş arası. Sağlık için en büyük tehdidi depresyon oluşturuyor. 50 yaştan sonra depresyon teşhisi konan erkekler daha erken ölüyor. Siyasi görüş olarak sol eğilim gösterenler daha duygusal, kültürel ve iç gözlem yeteneği gelişmiş oluyor. Sağ eğilimliler ise pragmatik ve düzenli. Başarılı yaşlanmanın sırrı insan ilişkilerinden geçiyor. Araştırmacı özetle “Sevgi mutluluktur” diyor. (Alıntıdır.)


Sayın Ersoy “Sayın Aşk”ı Anlattı -- Öncelikle bu söyleşiyi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ediyoruz Sayın Aşk. * Hoş geldiniz anlatacağım.

efendim,

buyurunuz,

söz

verdiğim

gibi

her

şeyi

-- İlk sorum şu olacak: herkes sizden söz ediyor, yıllarca sizi arıyor, sizi özlüyor ve fakat kimi insanlar sizi hiç bulamazken, bazıları birkaç kez bulabiliyor… Bu durum sizin doğanızdan mı kaynaklanıyor, yoksa sizi tanımadığı/hissetmediği için sizi bulamayanlardan mı?.. * Öncelikle bu sorunuzdaki temel bir yanlışlığı düzelterek başlayayım… Beni sadece insanlar aramazlar evlâdım: tüm hayvanlar, tüm bitkiler, tüm canlı veya cansız varlıklar arar; hatta tüm yıldızlar ve gezegenler ararlar; çünkü ben yıldızları küme küme bir arada tutan çekim gücü de olabilirim, karşıt veya eş cinsli insanlar arasındaki cinsel çekim gücü de olabilirim, çiçeklerin polen saçma nedenleri de… Ben olmasaydım ne siz insanlar var olurdunuz, ne de şu koskoca evren. -- Yani siz evrenin ve içindeki harika düzenin asıl hammaddesi misiniz? * Yanlış sorudan sonra bir de yanlış tahmin yaptın evladım! Bana neden sizin gibi, beni zerre kadar anlamayan birini yolladılar acaba, çok sinirlendim şimdi!? Lütfen mekânımı terk edin! Derhal!.. -- Aman efendim, lütfen!.. Herkes bu sohbeti merak ediyor, bittiğinde yapacağım açıklamayı bekliyor! Biraz daha hoşgörülü olmanızı rica ediyorum. * Bak evlat, ben kimseden akıl almadım şimdiye dek! Bana akıl verirsen beni yok edersin; o yüzden benim için tehlikeli birisin. Ben akla sığmam, sığamam, anladın mı!? Ben hoşgörü moşgörü de taşımam; ben çabuk ısınan ve çabuk soğuyan eşsiz duygular kümesiyim… Anlaşılamayan ama hissedilenim… Çoğalmayı-üremeyi sağlayan güdü, içgüdü ve duygu kümesiyim… Bunları aklından hiç çıkarma, tamam mı?! * Şimdi sana bir şans daha veriyor, az önceki sorunu yanıtlıyorum: hayır, ben ne hammaddeyim ne de madde. Beni akıl denen araç ne tartabilir ne de anlayabilir. Beni sadece kalp gözü görebilir ve sadece ruh gözü tanıyabilir. * Siz insanların çoğunda o gözler gelişmediği için beni hep başka yerlerde ararsınız, hatta kalbinize girdiğimde dahi. Ve ben çoğunuzu o nedenle terk ederim. Bazen de pişman olanlara geri dönerim; ama o bir istisnadır!.. -- Bu açıklamalarınız yüksek reyting alacak Sayın Aşk, çok teşekkür


ederim. Bir de şu sorunun yanıtını ric… * Ya Sabır, yaa sabır!!! Bak kendi işinin içinde dahi beni veya sevgiyi aramıyor, kafanda taşıdığın o şey neyse onu hep başka yerlerde arıyorsun. Sen beni hiç anlayamayacaksın evladım, hadi çık git buradan, çık! -- Haklısınız, yine çok özür diliyorum; ama lütfen son bir soruya daha izin verin, n’olur!? * Bu son, çabuk sor bakalım; ama saçma olmasın, bak, fena yaparım, fena! -- Sevgi dediniz ya Sayın Aşk; sizinle sevgi arasındaki temel farklar nelerdir? * Hah, bu güzel... Şimdi şurayı iyi dinleyin hepiniz. Kameralar da yüzüme odaklansınlar... Aşk benim ben, tekim, karşınızdayım işte. Ama öyle sordun ki soruyu, sanki sevgi de ben gibi tekmişçesine. Siz insanların temel yanılgısı da bu zaten… * Sevginin türleri var evladım, türleri! Ana sevgisi ile baba sevgisi bir midir? Evlat sevgisi ile kardeş sevgisi bir midir? Vatan sevgisi ile Doğa sevgisi bir midir? Hayvan sevgisi ile ağaç-çiçek sevgisi bir midir? Veya… Tanrı sevgisi ile Tanrı aşkı aynı şey midir? Sanat sevgisi ile sanat aşkı, meslek sevgisi ile meslek aşkı aynı şeyler midir? Değildir… * Sevgi duygusu yüreğe, beyine ve zamana yayılan bir histir, bohçasında cinsellik taşımaz. Benimse zihinle işim yoktur, zamanım kısadır, yayılıp mayışamam, hem çevik hem aceleciyimdir ve de cinselliğim ağır basar. Anladın mı?.. * Haaa, bir de şu var… Sen sormadın ben söyleyeyim: Sevgi hep paylaşılmak ister ki yayılıp çoğalsın, güçlensin, ömrünü uzatsın. Bense bu gezegende sadece iki insan veya iki yaratık arasında gider gelirim. Bu bazen -binde bir kez- üç kişi de olabilir. O kadar. Ayrıca, platonik aşk dediğiniz şeyin de benimle ilgisi alakası yoktur; o da güçlü bir sevgidir, aşk değil. Hadi size kolay gelsin. Beni aramayı sürdürün evlatlarım, hadi hadi hadiii!..

Mehmet Sağlam

23 Nisan 2013

Dip not: Bu yazıyı benimsemediğim tarzını taklit ettiğim Bülent ERSOY’a ithaf ediyorum.


Kaçak '19 Gözlerim mi görmüyor Yoksa senden başka biri yok mu bu dünyada? Ben mi kayboldum Yoksa gözlerin mi beni hapseden karanlığa? Gülüyor muyum ağlıyor muyum sana baktığımda? Umut mu bu içimde yeşeren Ya da hüzün alevi mi? Bilmiyorum seni gördüğüm o andan bu yana..

Işık Yavuz

Sürüklenen Yaşama Bakarken Sürükleniyorum Yaşam mı sürükleniyordu ansızın, içten içe... Bakışlar görür gibiyim; öyle donuk, öyle lanet, öyle soğuk ve çıkarcı. Sürüklenen yaşam bizi de mi alıp sürüklüyordu yoksa. Kendimle çelişip duruyorum bir an ve o an insan kendiyle yüzleşiyor işte. Yüzleşiyorum. Bakıyorum. Aynada siluetim, karanlık bir beden. Ben kimim, sen kimsin diyorum. Cevap gelmiyor; bağırıyorum tekrar “kimsin, kim” diye. Kocaman bir boşluk. İşte o boşluğa düştün mü, yok olur tutunacak dalların artık. Suçlu sen değilsin bu durumda. Kendini yok etmeye çalışana kadar, içindeki çelişkiyi yok etmeli insan. O illet, hastalıklı kelimeyi kaldırmak gerek ortadan. Artık karar vakti. Karar vermenin tam vakti mi acaba der gibi yüzlerdeki ifadeler. Devamı gelen çelişkili konuşmalar. Acabalar sarmış virüs gibi tüm beyinleri. Daha devam etsin bu çelişkiler, kararsızlıklar. Sürüklenmeye devam o zaman; Yaşama bakarken sürüklenmeye devam.

Sema Kahveci


Aşk Biter! Aşk biter, evet. Hatırlanan üzerine düşünmek, hatırlanamayan üzerine biraz daha ölmek şart. Basit ve kirli algılanmış; tam tersi duyumlanan. Bir Muğla kasabası çok şeyi hatırlatabilir, yanındaki isimsiz ve numarasız totalde dört şeritli, çevresinde sığla ağaçları olan basit asfalt yoldan geçerken. Ben gitmişken uzun sayılmayacak bir kaç zaman önce; şimdi senin gidişini. Şimdi değil tabii. Sayının cisme bölümünün tanımsızlığı ve sayının sıfır ve sonsuza bölümü aynı sonucu verir. Sıfır olamaz, benim beyin sıvımda sıfır yok; sonsuz ve sonsuz cisimler var. Ya sayının hissedilebilene bölümü? Şüphesiz tanımsız… Aşk / Sonsuz = Tanımsız Daha ne diyebilirim…

Ayşe Yılmaz

Bulutlu Hava bulutlu ben bulutlu, Yaşam güzel ben güzel, Ama yine anlamsız karanlık, Bu kez nerde aydınlık… Varsın olsun bu karanlık, Eminim gelecek aydınlık, Beklerken bunalsam da, Bilirim her karanlığın sonu aydınlık…

Serenay Öztürk

14.04.2013


Anlayabilir mi insan… Anlayamazsın; anlamak, karşındakilerin suskunluklarından bir cümle oluşturmak. Senin düşündüğün susanınsa söylemek istemediklerinden oluşan bir cümle… Bu yüzdendir ki “kendine göre anlamak” o suskunken kendi cümlelerinle onun suskunluğunu anlamak… Anlayamadan, milyon defa daha anlatmak. Anlatamazsın; anladığın sandığın her şey anlatmak istediklerinde kalır, sen her ne kadar anlatmak istesen de bilemezsin karşındakinin suskunluğunu, o suskunluğunun içinden ne anlatmak istediğini… Senin ne anlattığını, gerçekten ne “anlamak” istediğini bilemezsin! Herkesin doğrusu, bir başkasının doğrusunu kabul edemeyecek kadar “yanlışına bencilken” ne kadarıyla anlatabilirsin ki “kendi” doğrunu, ne kadar anlayabilirsin bir “başkasının” doğrusunu. Tanıyamazsın; kendinden birçok kez “başkasını” yaratabilmişse birden çok farklılık gösteren yüzü, yüzüne yüzsüzleşmişse ne kadar tanıyabilirsin duygularına soru işretleri bırakmış olan insanları… … Soru işaretleriyle kalmışsa isimleri, gözden düşmüşse değerleri, en yabancı halleriyle yol almışsa kalpleri… Tanıyamaz, anlayamaz bilemezsin. Koşar adımlarla kaçarken kaçtıkça küçülen gölgelerinde kaybolurken nefessiz kalmaya, takatinin kalmayışına öfke duyarken sessiz ve sakin kalamazsın! İnsan bilebilir mi bir başkasının hislerini düşündüğü gibi karşısındakini düşünebilir mi?

düşüncelerini,

kendisini

İnsan; anlayabilir mi anlatabilir mi mesela, öfkesini kızgınlığını aklından geçirdiği cümlelerinin sahibini bulabilir mi? Bu yüzden… Kalan her soru işareti değerine yenik düşer… Her doğru bir yanlışa öfke duyar… Tek bir söz güveni bertaraf eder…


Tek bir yalan tüm doğruları tek bir kötülük tüm iyilikleri yok saymaya yeter! Ve insan; kendi duygularıyla duygularına ise hep yabancılaşır. Bu yüzdendir anlatamamak.

ki;

hep

anlayamamak

yeniden

tanışır

tanıyamamak

ve

karşısındakinin en

zoru

da

Ece Çekiç

Bir Masaldır Yaşam Nedir seni bu kadar boğan Nedir seni ansızın an'larda sızlatan Kabul etmek zor olmamalı Yaşamı olduğu gibi. Belki de yaşamla ilgin yok senin Sen sadece kendini olduğun gibi kabul etmiyorsundur. Yaşamda yaşamdan uzak olamazsın Ve yaşamak değil gayen, yaşatmak değil mi bu saatten sonra? Hem hüzün hem sevinç içinde yaşamaktan bıktığın bir noktada İşte orda! Sen kendine teslim olacaksın Ve belki yaşamdan uzaklarda yaşadığını anlayacaksın Belki 'ben' dediğin, kendin değilsindir Belki de tüm bunlar yaşamda birer masaldan ibarettir Ve kendi yazdığın masalın baş rolünü oynamaktan sıkıldığın için, kaçmak istemendir. Belki de hem yazan hem çizen hem de oynayan SEN değilsindir. Belki de yaşamda hiç varolmadın, sadece GÖZlerinin GÖRdüğünü yaşıyorsundur. Belki de sen sadece bir kör ve sağırsındır Ve yavaş yavaş görmeye ve duymaya başladıkça kendini İsyanların ve karşı duruşlarının varlığına olan BEDEL olduğunun farkındasındır.

GüLüM


Artık senin için yüreğimi feda edemem Nerde o eski zamanlardaki aşk... Ne güzeldi o zamanlar. İlk görüşte ölesiye sevilirdi. Ondan başkasını gözler görmezdi.. Bir de kavuşamayınca yataklara düşerler ve hatta aşk uğruna ölürlerdi. Şimdi ise insanlar kaç kişiye aşık olduğu, kaç kişinin hayatına girip çıktığını, onun neyi vardı, bu kimdi, o neydi hesap eder olmuşlar. Hem eskiden olsa ilişkinin bitişine bile saygı duyulurdu. Yine aşkla sevilirdi giden. Yine sanki birlikteymiş gibi saygı duyulur, mutlu olmaları için dua ederlerdi. Şimdi ise yayın yapılır oldu her şey. Bundan ayrıldı, onunla birlikte, yok orda, yok burda, her şeyin hayırlısı, kısmet değilmiş, olmadı ve bitti, bana göre değildi zaten, hem sorun sende değil bende, falan filan vesaire ... Sanırım aşk gerçekten eski zamanlarda kaldı. Tam olarak ne anlama geldiğini bilen bile yok. Ya da nasıl davranılması gerektiğini bilen. Aslında ben aşıktım, aşıktım diyorum çünkü artık aşktan emin değilim. Ya da kendimden emin değilim. Zaten eski zamanlardaki aşkı da ya filmlerden ya da romanlardan bilirim. Benim derdim başka aşkla. Kafam bozuk. Pes etmeye mecbur bırakılıyorum. Koşuyorum koşuyorum, aynı yerimde sayıyormuşum meğer. Her yeri duvarla örmüşüm bilmeden. Sağır etmişim kulaklarımı aşk çığlıklarıyla. Görmemiş gözlerim gerçekleri. Ve sevmemiş beni giden. Benim derdim çok başka. Yalnızlıkta değil korkum. Onsuzluk da değil. Sadece kolay gidişler canımı sıkıyor. Kimsenin aşkımdan ölmesini de beklemiyorum ve kimsenin aşkından da ölmem. Vazgeçilmek var ya... Hem de bir hiç uğruna. Hem de savaşmadan. Sadece bir el her şeyi kurtaracakken, korkup kaçmak. Off aşk sana bir şey diyeyim mi? Anladım ben. Sorun sende değil bende... Artık görüşmememiz en iyisi Çünkü ben sana bir gelecek veremem. Aşk... Üzgünüm. Artık senin için yüreğimi feda edemem.

Kezban Şahin


NargileNeredeİcilir.com Nargile kültürü hakkında bilgiler vermek ve nargile içilen mekanlara dair bir rehber oluşturmak adına kurulan sitede nargileye dair pek çok konuda bilgiye erişebilirsiniz. Nargile, Ortadoğu ve Güney Asya'ya özgü geleneksel bir tütün içme aracıdır. Kullanıcının bir hortum aracılığıyla sudan geçerek süzülen dumanı içine çekmesini sağlayan bir düzenek olan nargile; içim şekli ve adabı, yüzlerce yılda oluşmuş kullanım geleneği ile basit bir aletten fazlasını ifade etmekte olup, doğu kültürünün bir parçası haline gelmiştir. Detaylı bilgi almak için, www.nargilen.com 'u ziyaret etmenizi tavsiye ederiz. *** Yasal Uyarı: Tütün mamülleri sağlığa zararlıdır. ***

Kitap tavsiyesi;

“Çalışma(ma)’nın Keyfi” Ernie J. Zelinski Çalışma(ma)'nın Keyfi, çok çalışıp hep meşgul olanlara, yani işkoliklere nasıl daha verimli ve mutlu çalışacakları, işsizlere ve emeklilere hayattan nasıl daha çok zevk alacakları konularında ipuçları veren faydalı bir rehber. Yazar Zelinski kitabında, çalışırken veya çalışmazken yaşam kalitesini arttırmanın yollarını kendi tecrübelerine, yıllardır dinlediği hikayelere ve okuyucularından gelen yüzlerce mektuba dayanarak anlatıyor ve mesajlarını alıştırmalar, karikatürler ve özlü sözlerle okuyucuya aktarıyor. Çalışma(ma)'nın Keyfi size; – – – –

Daha verimli ve keyifli çalışma, Tutkularınızı keşfetme ve onların peşinden gitme, Beden ve ruh sağlığınızı iyileştirecek hobilere sahip olma Maddi özgürlüğe kavuşma konularında, yol göstermeyi amaçlıyor.


Türk Astrolojisi Rus araştırmacı Sofi Tram Semen, astroloji tarihini araştırken Türk astrolojisini gün ışığına çıkarmıştır. Araştırmacının, 'Türk Astrolojisi' adlı çalışmasına göre, Hun-Karaçay Türkleri'nin oluşturduğu astroloji 36 burçtan oluşuyor. İşte Türk astrolojisine göre burçlar: Toruk (21mart-31mart) İrade sahibi, gururlu, şerefli, iyi yüreklidir. İyi bir yöneticidir. Hımmıy (01nisan-10nisan) İyimser, idealist, romantiktir. Huttus (11nisan-20nisan) Hassas, mantıklı, dürüst, kıskanç ve irade sahibidir. Hunta (21nisan-30nisan) İnatçi, zevk sahibi, kırılgan ve duygusaldır. Çolpancı (01mayıs-10mayıs) Duygu tutsağıdır. Çocuk ruhlu temiz kalpli ve sadıktır. Kölköl (11mayıs-21mayıs) Enerji dolu, aşkta şahane, kahraman yapılı ve iktidarcıdır. Çamay (22mayıs-31mayıs) Mantıklı, temiz, ahlaklı, idealist, fikirde önder, yeteneklidir. Küylü (01haziran-10haziran) Düzeni sever. Güç sembolüdür. İhaneti kabul etmez. Kusmus (11haziran-21haziran) Mantıklı, parlak, iyimser, eleştirici, şen ve şanslıdır. Sezgek (22haziran-30haziran) Mızmız, tatlı dilli, içine kapanık, inatçı, yetenekli, şendir. Kusdüger (01temmuz-11temmuz) Duyguları mantığından üstündür. Yemeği sever, sanata ve siyasete yeteneklidir. Gondaray (12temmuz-22temmuz) İyi bir hafızaya sahiptir, his dünyası zengindir. Ötgür (23temmuz-31temmuz) Zeki, gururlu, çekicidir. Maddi problemlerini büyütür. Küsümmü (01ağustos-12ağustos) Dedikoduyu, işte önder ve bir numara olmayı sever. Künlü (13ağustos-23ağustos) Duygusal, gururlu ve aşkta önderdir. Psikolojiye meraklıdır. Sınçıma (24ağustos-01eylül) Şerefli, dürüst, insancıl, yaratıcı, zeki ve otoriterdir. Atçak (02eylül-13eylül) İyimserdir ama depresyona da müsaittir. Gururlu ve hassastır. Kıllı (14eylül-23eylül) Otoriter, gururlu, sabit fikirli, zeki ve insancıldır.


Canakkı (24eylül-03ekim) Sorumluluk taşır. Yetersizlik kompleksi vardır. Gösterişi sever. Ban (04ekim-12ekim) Duygusaldır, zor işte arkaya bakmaz. Aşk tutsağıdır. Cemıs (13ekim-23ekim) 6. hissi kuvvetlidir. Uygun zamanı seçmekte üstüne yoktur. Batık (24ekim-01kasım) Çift karakterli, cesur, gaddar, önderdir. Mükemmel arkadaştır. Hırtlı (02kasım-12kasım) Çabuk karar verir ve kararlarını bozmaz. Suç komplekslidir. Tutamıs (13kasım-22kasım) Dinci, idealist, degişkendir. Mistik konulara meraklıdır. Uslu (23kasım-2aralık) Objektiftir. Hoşgörülü, gözlemci, otoriter bir yapısı vardır. Kutas (03aralık-12aralık) Mistik, sabit fikirli ve kıskançtır. Anlaşılamaz huylara sahiptir. Tusanak (13aralık-21aralık) Güçlü bir karakteri vardır. İktidarcıdır. Emir vermeyi sever. Tutar (22aralık-01ocak) Zor durumlardan kolayca çıkar. Sık küser. Arkadaşı azdır. Beçel (02ocak-12ocak) Karamsardır. Dışı ve içi farklıdır. Kötülüğün karşısında zayıftır. Pırsıuay (13ocak-20ocak) Geniş bir mantığa sahiptir. Uzun yaşar. Şan sever. Balauz (21ocak-01şubat) Mantıklı, gaddar, önder ve deha sahibidir. Bilim adamı olabilir. Cantay (02şubat-10şubat) Titiz, mantıklı, zekidir. Astronomiyle ilgilidir. Ergür (11şubat-18şubat) Aşkta hayalcidir. Önder fikirleri vardır. Psikolojisi hassastır. Sönegey (19şubat-29şubat) Dengesizdir. Çekici, gizemli, kurnaz, nazik ama serttir. Cannan (01mart-09mart) İyi yürekli, tatlı dilli, zarif ve hüzünlüdür. Başkalarına baskı yapabilir. Mistik ve pratik hayat arasında bocalar. Satık (10mart-20mart) Sanatkar, özgür, depresif ve şehvet düşkünüdür.


Kaliteli Olmak ve Fark Yaratmak Akdeniz Üniversitesi, TSE ve Kalder'in katkılarıyla bu yıl 3.'sü gerçekleştirilen ‘‘Akdeniz Kalite Sempozyumu’’ 25 Nisan'da Akdeniz Üniversitesinde yapıldı. Birbirinden değerli katılımcıların bulunduğu sempozyumda öğrenciler ve iş hayatındaki bireyler için kalite kavramı tam anlamıyla yeniden masaya yatırıldı.

Günümüzde kaliteli olmak, sadece en iyi ürünü sunmak anlamına gelmiyor artık. Kaliteli olmak; en iyi ürünü, en iyi pazarlama şekli ve en iyi hizmet desteği ile sağlamak anlamına geliyor. Bu sebeple de firmaların kusursuz bir operasyon yürütmesi gerekiyor. Çünkü yeni ticari hayatta rekabet koşulları eskisinden çok daha ağır. Pek çok sektörde pazara giren oyuncu sayısındaki artış hızı çok yüksek. Bu da firmaların ayakta durmasını zorlaştıracak ama bir yandan da onların kaliteye yönelmesini sağlayacak çelişkili bir durum yaratıyor. Firmalar da bu koşullar altında iki yoldan birini seçmek zorunda kalıyor. Ya ağır rekabet koşullarına dayanamayıp pazardan çekilmek ya da kendilerini yenileyip geliştirerek pazara daha güçlü bir şekilde hakim olmak… Pazarda kalmayı seçen firmaların bu konudaki en büyük silahı toplam kalite unsurlarını kullanmak oluyor. Yöneticiler; liderlik, çalışanların motivasyonunu arttırmak, farklı sektörlerdeki örnek firmalarla bilgi alışverişi yaparak kendi kalite tarzını ortaya koyabilmek ve tüm bölümlerde en az maliyetle en yüksek verimi yakalayabilmek gibi temel ilkeler üzerinden hareket ederek, kalite kavramını etkin bir şekilde firmalarına yerleştirmeye çalışıyorlar. Bunu başarabilen yani kendi kalite kültürünü yaratabilen firmalar ise, bir sonraki adım olan fark yaratma aşamasına geçiyor. Bu noktada kalite sağlanmış ve artık standartlar üzerinde bir iş yapma gereksinimi doğmuş oluyor. Diğer firmalardan kendi firmanızı ayıracak ve müşterinin zihninde sizi bambaşka bir konuma sokacak bir farklılık


yaratmanız gerekiyor. Bunun için hangi sektörde olduğunuzun bir önemi yok. Sadece sektörünüze yeni bir soluk getirecek ve farklı bir katma değer sağlayacak konular üzerinde emek vermelisiniz. Bunu sağlayabilmek için de ar-ge çalışmalarına daha fazla ağırlık verilmesi gerekmektedir. Şüphesiz ki ar-ge bölümleri olan firmalar, bu alanda avantajı ellerinde bulunduracaklar ve pazarda da bu üstünlüklerini kullanacaklardır. Tüm bu aşamaları sağlayan ve toplam kalite unsurlarını kendi firmalarına doğru bir şekilde entegre edebilen işletmeler, pazarda ayakta kalan ve pastanın büyük dilimini alan taraf olacaktır. Kaliteyi hayatının her alanında amaç edinmiş ve diğerlerinden farklı bir değer yaratabilmiş bireyler ise, pastanın büyük dilimini alan bu firmalar tarafından her zaman ilk tercih edilen kişiler olacaklardır. Unutmayın, standartlar her zaman temeli belirler. En iyiyi ise, yalnız siz belirlersiniz.

Tuğçe Büyükabacı

..EnginDergi.. Mayıs 2013 sayı 41 www.engindergi.com bilgi@engindergi.com

engindergi-s41  

derin düşünce denizi