Issuu on Google+

EnginDergi Y覺l: 2012 - Say覺: 35


Fotoğraf: Aylin Aygün

"Dinlerseniz, size her zaman doğru yolu gösteren bir sesin var olduğunu unutmazsınız." Thomas Hughes


İçerik; Sy.04) Futbol ve Siyaset – Engin Enginer Sy.05) Yedi Peçeli İnsan – Mehmet Sağlam Sy.06) Aşk... Nereden Gelip de İzimizi Bulursun? – Tınaz Çokkeskin Sy.08) Ece Çekiç – Herkesin mi Yargısı... Sy.09) Uğur Böceği ve Dalgalar – Tuncay Ünaydın Sy.14) İnsan Kendi Yükünün Eşkıyası, Ruhunun da Soyguncusu Olabilir mi? – Neyzen Ahmet Hamdi Erdoğmuş Sy.16) Yedi Ölümcül Günah – Tuğçe Büyükabacı Sy.17) Yaşamın Kareleri; People in Istanbul – Bora Eke Sy.19) Kaçak '14 – Işık Yavuz Sy.20) Kalp Acıyınca... – Kezban Şahin Sy.21) Şiyir – Ayşe Yılmaz Sy.22) Ve Yine Anlamsız – Serenay Öztürk Sy.22) Çağrı Merkezlerine Çağrı – Sema Kahveci Sy.23) Çifttekerli Kükreyen Atlar ve Binicileri – Alp Saldamlı Sy.26) Mavi Gözlü Dev Adam – Tınaz Çokkeskin


Futbol ve Siyaset Ülkemizde kimler siyasete atılmadı ki... Kitlelerin sevgisini kazandıkları için yeri geldi bir sinema oyuncusu belediye başkanı, bir müzik sanatçısı milletvekili seçildi. Ne kadar başarılı oldular ya da siyasette başarı kriteri nedir ayrı bir tartışma konusu ama geçtiğimiz gün aklıma yeni bir fikir daha geldi. Futbol fanatiklerinin; bizde şu kadar taraftar var, hayır aslında bizim taraftarımız daha fazla, biz daha iyi takımız vs. şeklinde bir çok iddiası var. Takım tutuyor olsam da futbola olan ilgim, verdiğim önem derecesinin azlığından ötürü oldukça asgari düzeyde bulunuyor. Tuttuğum iki takım var; birisi kendimi bildim bileli Beşiktaş, diğeri de 1999 senesinden bu yana LA Lakers. Konunun özüne dönecek olursak; madem ülkemizde futbol bu kadar seviliyor ve taraftarlar takımlarını başka bir çok konudan daha fazla önemsiyorlar; o halde bir yönetici çıkıp, takımına atıfta bulunan bir siyasi parti kursa ne olurdu bir düşünelim... Olmaz ya, diyelim Aziz Yıldırım, "Fenerbahçe Partisi"ni kurdu. Sizce kaç kişi oy verir? Gelin çok basit bir mantık yürütme işlemi ve bir dizi matematiksel hesap yapalım. (FB'yi temsili olarak ele aldım, GS ya da BJK üzerinden de örnek verebilirdim ama FB'nin konuyla daha iyi örtüştüğü kanaatindeyim.) YSK 2009 verilerine göre kayıtlı seçmen sayısı yaklaşık 40 milyon kişi. Haziran 2009'da bir bahis sitesinin Türkiye çapında yapmış olduğu araştırmaya göre de ülkenin %33'ü Fenerbahçeli. Bu durumda seçmenlerin 13.2 milyonu Fenerbahçe taraftarı demektir. Her 3 taraftardan yalnızca 1 tanesi takımının partisine oy verse (şu siyasi ortamda ve çevreyi gözlemlediğimde bu pek de zor değil gibi), 4.4 milyon oy eder ki bu da 40 milyonluk seçmen havuzunun %11'ini oluşturur... Baraj geçildi ve artık mecliste söz sahibi bir siyasi parti oluşmuş oldu. İşte, toplumsal dinamikler ve siyaset bu kadar ilginç bir yapı aslında.

Engin Enginer Ağustos 2009


Yedi Peçeli İnsan Oyunculuk, onları doğanın zor koşullarında yaşamaya hazırlayan bir antrenmandır; fakat bağımsız yaşamayı öğrenir öğrenmez oynamayı bırakır, birden ciddileşir memeli hayvan yavruları. İnsan yavrusu da oyuna düşkündür; ama oyunla başladığı hayatı çoğunlukla sonuna dek oyunla sürdürür. Üstelik artan bir zevkle ve gelişen beceri türlerindeki ustalığıyla... Daha konuşmayı öğrenmeden yaratıcı oyunlar öğrenir her bebek; örneğin her yalnız kalışında ağlayıp ilgi çekme oyununda kısa sürede ustalaşır. Hele karnı acıkınca camları titreten o ses tonuyla oynadığı rol var ya; Oscar ödüllü sinema sanatçılarına taş çıkartacak cinstendir! Oynadıkça kazandığını öğrenen yavrucak, sonunda, vazgeçilmez bir yöntem olarak benimser oyunculuğu. Böylece hayatı tiyatral bir oyun biçiminde geçirme eğilimi mantık, zekâ ve duygu örgüsüne nakış nakış işlenir. Ergenlik çağında duygusal/seksüel senaryolar yazıp oynadıkça tüm yaşamını bir maskeli balo gibi kurguladığının bilincinde değildir başlarda. Ama gençlik çağını yerel tiyatrolarda oynanan yarı profesyonel piyeslerle geçirirken, oyuncu zekâsını daha büyük sahnelere hazırlıyordur aslında. Ve tabii o çocuk, otuzlu yaşlara girmeden önce "makyajsız ve maskesiz" yaşayamayan deneyimli bir “rol ustası” olup çıkar insanlığın karşısına. Artık yedi peçelidir. Herkese gösterdiği birinci maskeyi açtığında ortaya çıkan yüz gerçek yüzü değil, sadece ikinci peçesidir. Yıllar geçtikçe maskelerine, peçelerine ve kabına sığmayan oyunculuğuna öylesine alışır, öylesine güvenir ki, bu kez çapını çok aşan büyük oyunları kurgulamaya başlar. Bazılarını gözünü dahi kırpmadan sahneye koyar. Hatta yıllarca sahneden inmeksizin, oyun içine oyun sığdırdığı çeşitlemelere de girişir bıkmadan, hiç sıkılmadan. Günün birinde kendini Dante gibi ortasında bulunca ömrün, birden enerjisi düşer, sendeler, sahneye yığılıp kalır. O "tansiyon düşüklüğü" yüzünden perde bir süreliğine kapanır ve fakat tiyatro binasını bir türlü terk etmek istemeyen oyuncu insanın tedavisine yine sahnede devam edilir.


O kriz anında dahi usta sihirbazlara taş çıkaran bir beceriyle daha büyük kurgular üretir maskeli insan. Doğrulup sahnede tekrar göründüğünde ya sonunun nasıl biteceğini bilmediği bir politik oyunun içindedir ya da hesaplı risklerle dolu apolitik sosyal oyunlar... Başlar gülenle gülmeye, ağlayanla ağlamaya. Sempati, empati, dertpati artık en sevdiği rolleri anlatan sözcüklerdir. Şarkılar söyler, operaya yeltenir, oda müziğiyle sakinleşir... Veya Napolyonlaşarak, “para para para” diye ritim geliştirdikçe daha geniş ve daha ünlü sahnelerde rol kapma umuduna bağlanıp gider oyuncu insan. Kısacası oynar da oynar; daldan dala konar, her çiçekten bal alır ve rengârenk maskelerini yeniler, yeniler, yeniler yedi peçeli insan. Ama bir gün mutlaka dank eder kafasına... Bakar ki usta senaristlerin yazdığı ve sadece deneyimli koreografların sahne tasarımlarını hazırladığı o küresel oyunda zavallı bir figüranmış sadece. Acır kendine, içi yanar geçen yıllara; ama bu kez de -pişmanlık duymamak için- kendine karşı oynar. Ve ancak o dakikada -büyük bedeller ödemiş olmanın acısını iliklerine kadar hissettiği anda- fark eder hayvan yavrularının hayatı ciddiye alarak oyunculuğu tam vaktinde terk edişlerinin asıl nedenini...

Mehmet Sağlam 03.11.2012

Aşk... Nereden Gelip de İzimizi Bulursun? Sorulduğunda, herkesin aşk ile ilgili söyleyecek birkaç cümlesi vardır. Yaşanılanların renginde ve sınırında. Asırlardır ruh ve bedenin o izlemeye doyum olunmaz tangosudur belki de aşk... Olmadığı zamanlarda da atar kalbiniz, içinde sevdiklerinize ait sevgiler barındırır. Bir gün, varlığından bile haberinizin olmadığı bir insanla kesişir yollarınız... Belki de ilk başta hiç hoşlanmadığınız, sizi hiç etkilemeyen biridir o. Ama bir şeyler olur ve siz kendinizi, ona doğru giden yolda bulursunuz. Önceleri siz de anlamazsınız, bedeniniz size durumu fısıltı halinde anlatmaya başlar... Alakasız zamanlarda, o kişinin, beyninizde sessiz adımlarla yürüdüğünü fark edersiniz. O dakikalarda kalp, daha ritimli atmaya, vücudunuza o huzur veren sıcaklığı yaymaya başlar. Heyecan mı? Korku mu? Mide bulantısı mı? Mutluluk mu? Ya da hepsi mi? Tam olarak teşhisini


koyamadığınız bir ruh haline bürünürsünüz. Ve yavaş yavaş bedenin yolladığı sinyaller, kalbin göz ardı edemeyeceği boyuta ulaşır ve idrak, kabullenme başlar... Onu düşünürken, kendinizi aptal aptal gülümserken bulursunuz. Saatlerce bir resme bakarak durabilirsiniz. Bir gün önce varlığından bihaber olduğunuz insan, hayatınızın tüm çakralarına dokunur. Yapılan, düşünülen, söylenen her şey, kıvrımlar halinde onda son bulur. Her zaman pembe olmaz. Nasıl ki baharı, estirdiği meltemleri, size o ulaşılmaz cennetin bir yansıması gibi geldiyse, yağmurları ve fırtınaları da o denli şiddetli ve can yakıcı olur. Şanslı olanlar için, uyanılmak istenmeyen bu rüya, bir ömür de sürebilir. Bazen de kabusa dönüşerek, uykudan uyandırır... Ne zaman ki aşk; "Ben artık gidiyorum" der, işte o zaman, gerçek hayat ve renkler, toprağın altından, dünyanıza sızmaya başlar. Müziğiyle sizi kendilerine hayran bırakan melekler, kemanlarını kollarının altına alarak, dünyanızdan yavaş yavaş uzaklaşır. Bir saniye görmek için bile birçok şeyinizi feda edebileceğiniz insan, aklınıza geldiğinde; bedeninizden, kızgınlık ve nefret çığlıkları yükselmeye başlar. Çünkü o, kalbinizin ait olduğu insan değildir. Tıpkı "Aşk" gibi "Zaman" da, gücüne karşı konulamaz bir şövalyedir. İstediği zaman, fethedemeyeceği hiçbir yer olmayan, korkusuz bir şövalye... Öyle ki aşkın gittiğini anladığında, ona ait kalpler boş kalmasın diye yerine, aşkın ebediyen kavgalı olduğu kardeşi "Nefret"i bekçi olarak diken bir şövalye. Belki de hayatta oynadığınız en büyük kumar olan aşk; ister ebediyen, ister kısa sürsün, her zaman yeniden yaşanmaya değecek kadar güzel ve asil bir kadın gibidir... Mutlak sona doğru giden bu hayatta, yavaş adımlarla dönen dünyamıza, mucizelerin efendisi Tanrı'nın serptiği sihir tozudur aşk. Nefes aldığınız sürece en az bir kez yaşamanız ve onu bir ömür yaşayan şanslılardan olmanız dileğiyle...

Tınaz Çokkeskin


Herkesin mi Yargısı... Ne çok yakın biliriz yanımızdakilerini ama çabuk gidebileceklerini düşünmeyiz. Hep kendimize olan benciliğimiz bir başkasını düşünme onu hissetme şansını bize vermez; en çok kendimize isteriz de karşımızdakine o kadarını layık göremeyiz, hep bir başkasını eleştiririz de kendimize geldiğinde sıramızı salıveririz. "O" deriz başlarız, peşin sıra sıralamaya "şöyle" deriz, "böyle" yaptı deriz de kendimize dönüp sormak gelir mi? Kabul edemez miyiz insanları olduğu gibi? Kabul etmiyorsak dahi, söylenmek mi bizi biz yapar, yoksa bizi de herkes gibi sıradan mı? Hep şikâyet ettiğimiz insanlar değil midir? En doğrusu "kendimize göre olanıdır" deriz, yanlış yapanları da gözümüzden düşürür değersizleştiririz. Ne çok işitiriz herkesin doğrusunu! Kendimize göre yanlış gelirse de kendi doğrumuzu kabul ettirme çabasına gireriz. Girmez miyiz? Hayatımızın amacı; insanların gölgesinde gezinmek gibi, hep bir eleştirinin telaşını hep bir yargılamanın neticesini vermiş gibi yaşıyoruz. Ne çok söyleyecek şeyimiz oluyor başkaları için, ne az şey söylemiş oluyoruz kendimiz için, kendimize dışarıdan bakmayı beceremedik ki. Kendimizi anlamayı değil başkalarını anlatmayı ne çok seviyoruz. Başkalarının da "onu" anlaması için bunu gerekli gördüğümüzden midir, bilemiyoruz. Anlatıyoruz eleştiriyoruz ve yargılıyoruz. ... Kısaca; Hep bir önyargının hayatımızda...

eleştirisini

her

yargının

neticesini

yaşatıyoruz

Hep başkaları için söyleyecek şeylerimiz var dilimizin ucunda... Her yanlışın "doğrusu" sanki "biziz" gibi olan tavırlarımız. Başkalarının adına vermiş oluğumuz hükümlerimiz var hayatlarımızda... Belki de doğru olan; ön yargının "anlaşılmaz" olan her ne varsa.

uzağında

anlamaya

çalışmak

Ece Çekiç


Uğur Böceği ve Dalgalar Üzerine bir kaç beden büyük olan gri renkli ceketinin içine beyaz gömleğini, altına da krem rengi keten pantolonunu giydi. Evinin salonunda, şöminenin üzerine dizdiği kitaplardan birinin arasına sıkıştırdığı zarfı alıp ceketinin sol iç cebine koydu. Mutfağa gidip bir bardak su doldurdu. İçinde katman katman oluşan heyecandan olsa gerek sudan bir yudum içip, kapıdan dışarıya çıktı. Kaan, ağustos ayının son gününde, evinden çıkıp, gün batımını izlemek ve ona yadigar bırakılan mektubu okumak için kumsala indi. Denize girmek için birbirleriyle yarışan insanlar artık gün batımının, biraz sonra vereceği karanlığa kalmamak için denizden çıkmaya çalışıyorlardı. Bir baba, anadan doğma, henüz iki yaşlarındaki kızını omuzlarına almıştı. Küçük kız halinden gayet memnun görünüyordu. Tam çaprazından bir çift, birbirlerine sarılmışlar, onlarda denizden gülerek çıkıyordu. İçinden gece de gündüz gibi dedi kendine. Arada bir fark yok. Sadece, insanların kendini daha rahat hissettiği vakitler var. Çoğu zaman aydınlığın bize daha fazla şey öğretildiğine inanılır ama aslında insanın karanlığı büyük tecrübedir, diye düşündü. Düşüncesi öznel olmasına rağmen diğer insanlara karşı yapılan bir eleştiriydi bu. Çünkü insanların çoğu gündüzü sever, aydınlığın onlara yol göstereceğini düşünür. Oysa bu ikisi, yani gece ve gündüz birbirinin devamı olan ve sürekli tekrarlanan bir hadiseydi. Kaan son üç ay boyunca gecenin gündüze nasıl hükmettiğini öğrenmişti. Ayağının üzerine bir uğur böceği kondu. Uçmak için gayret gösteriyormuş gibi görünse de, kanatlarını çırpıştırıyor bir türlü havalanmıyordu. Kırmızı kabuğunun üzerindeki siyah beneklerini inceledi. Sonra kafasını kaldırıp, oturduğu kumsaldan denizin dalgalarına baktı. İleride bir ufuk çizgisi, denize yansıyan kırmızılaşmış güneşin pırıltısı ve gökyüzünün, güneşin batışıyla birlikte verdiği mavi ve kırmızı karışıma baktı. Kıyıya vuran dalgaların sesiyle birlikte tekrar uğur böceğine doğru kafasını eğdi. Bir ara mektubu okumamaya karar verdi. Kalkıp gitmek, evine doğru yürümek istedi ama bu muazzam görüntü karşısında, benliğine hakim olan kısa süreli mutluluğu yok etmek istemedi. Uğur böceği kanatlarını çırpıştırıp iki üç santim havaya kalkıyor ve ona bir şeyler anlatmak istermiş gibi tekrar ayağının üzerine iniş yapıyordu. Bu görüntü, içinde bir yerlerde, karanlığın hakim olduğu dönemleri hatırlatıyordu. Mayısın, haziranın ve temmuzun onda bıraktığı yaz karanlığını düşünüyordu.


Acınası halde olduğunu hiç bir zaman düşünmemişti fakat, bu üç ay onun kendi kendini sorgulamasının başlangıcıydı. Kumsala da bu üç ayın sonunu yani sonbaharın başlangıcını kutlamaya gelmişti. Elini ceketinin sol iç cebine sokup, ortadan ikiye katlanmış zarfı çıkardı. Zarfın içini açıp aceleci bir el yazısıyla yazılmış beyaz kağıdı aldı. Uğur böceğini rahatsız etmeden mektubu dizlerinin üzerine açık bir şekilde bıraktı. İçinde yine kalkıp gitme isteği duydu lakin kendisini üç aydır bunun için hazırlıyordu. O mektubu okumak için üç ay beklemesi gerekmişti. Bunun adına beklemek veya o mektubu okumak için arzu duymak denemez çünkü o; sabır denilen ve insanoğlunun iradesine özenle işlenmesi gereken olguyu anlamaya çalışmıştı. Haziran ayının başlarında, bir uçurumun ucuna kadar çıkmış, mektubu okuduktan sonra atlamayı, daha doğrusu intihar etmeyi, bu dünyadan arkasında hiçbir şey bırakmadan, ölmeyi düşünmüştü. Aslında merak ettiği şey tam olarak ölümden sonraki hayattı. Aklının sorunu şuydu; insanoğlunun varlığından bu yana, sürekli olarak düşünülen şey ölümden sonraki durumdu. Üniversite yıllarında bile sırf bu içindeki merakı aydınlatmak adı altında mitolojiye yönelmişti. Uçurumun, ormana bakan ucunda durmuş, mektubu eline almıştı. Tam o sırada, üniversite yıllarında beyninin büyük bir kısmına dahil olan Roma Mitolojisi'nde ki Jupiter'in karısı veya kız kardeşi olan Juno gelmişti. Juno, yaratıcı gücü, hayatı ve gençliği sembolize ederdi. O dönem insanlarının mite uygun olarak Juno'nun farklı yönlerine uygun olarak tasarlanmış kült günleri mevcuttu. Mesela; 1 Mart'ta 'ışığı aydınlığa getiren kadın.' 1 Haziran'da 'Uyaran kadın.' İşte tam mektubu açmayı düşünürken, aklına gelen Roma Tanrıçası, haziran ayının başlarında onu bu şekilde uyarmıştı. Tabi Juno'nun uyarmadan kastı buysa! O zaman kendi kendine bir varsayım yaparak, ölümün aslında bir merak olduğunu, yaşadığımız hayatın bize imgeler vasıtasıyla yeterince kaynak oluşturduğunu ve insanların yaşadığı hayatı değil, tam olarak daha sonraki bir hayat var mı diye intiharı seçtiklerini düşündü. Şunu da düşünmüştü; insanın sadece meraktan değil, herhangi bir kederden de intihara yönelebileceğini, yani intiharın sadece merakın getirdiği durumdan doğmayacağını, bu durumun göreceli olduğunu. Karşılıklı iki durum arasında kalmış ve uçurumdan aşağıya, tekrar ait olduğu yere inmişti. Uğur böceğine tekrar baktı. Parmaklarının ucundan ayağının tam ortasına kadar, dalganın getirdiği deniz suyu, uğur böceğinin de üstünden geçmişti. Uğur böceği sadece kanatlarını çırpıştırarak, bünyesine dahil olan deniz suyunu üstünden atmıştı. Bu durum karşısında şaşırmıştı. Kendi kendine, ayağının üzerindeki küçük kanatlının suya nasıl direndiğini düşündü. Tabi bu durum olağan değildi. O küçüklükte bir canlı asla o dalgaya kafa tutamazdı. 'Garip.' diye fısıldadı denize doğru. Başını tekrar uğur böceğine çevirdi. Uğur böceği sanki konuşacakmış gibi duruyordu. Muhtemelen konuşsa da duymayacaktı. Küçük bedeninden yeryüzüne ne


kadar haykırabilirdi ki? Bir hayal ürünü olabilirdi. Küçükken, bu şekilde yanılsamalar görürdü. Bir keresinde domatesi kırmızı suratlı bir şeytan olarak görmüştü. Bu yüzden üç yıl boyunca domates yememişti. Babası bu duruma karşı oğluna verdiği nasihatte korkularını yenmesinin tek yolu olarak onlarla yüzleşmesi gerektiğini söylemişti. Sekiz yaşındaki bir çocuğa verilen bu felsefi nasihat hiç bir işe yaramamıştı. Bir gün, sabah kahvaltısı esnasında annesinin bir tabağa özene bezene bir sanat eseri gibi dizdiği domatesleri görünce, bütün domatesleri yemek istedi. Öyle de yaptı. Son parçasına kadar bütün domatesleri yedi. Tabi bu durum üç yıl boyunca domates yemediği için, metabolizmasının o besine ihtiyaç duyduğunun bir sinyali de olabilirdi. Korkuyu korku değil, sevginin ta kendisi yok etmişti. Kaan, annesini hatırladı. Domateslerden sanat eseri yaratan ve oğlunun korkusunu yenen kadını hatırladı. Karşımızdaki insana duyduğumuz sevginin zemini sağlamsa eğer, bu bizim değil, karşımızdaki insanın bir ürünüdür. Sevgi o kadar güçlü bir histir ki; sayfalarca yazıyı bir kenara bıraktırıp, bir çift gözle bile her şeyi anlatabilir. Aralarındaki sevginin ürünü olan bu bakışma çoğu zaman hiçbir kelimeye ihtiyaçlarının olmadığını onlara anlatan bir yoldu. İşte o kadın, yani Kaan'ın annesi bu özelliğe sahip bir insandı. Ölmeden önce, yani üç ay önce oğluna bıraktığı zarfın üzerine mayıs, haziran ve temmuzdan sonra diye yazmıştı. Bu onun, 'bu mektubu ağustosun başında oku' deme şekliydi. Tam şu anda da Kaan, uğur böceğini rahatsız etmemek için dizlerinin üzerine açık bir şekilde bıraktığı o mektuba başını eğdi. Sevgili oğlum, Seni bırakıp gittiğim için özür dilerim. Bu durumun benim elimde olmadığını belirtmek çok saçma olurdu. Ama yine de belirttim. Benim elimde olan bir şey değildi. Evet, bu dünyadan göçüp gitmem seni bir hayli yormuşa benziyor. Mimiklerin sağlamlaşmış. Bu kadar üzülebileceğini tahmin etmiştim. Ayrıca ne o öyle ceket, insanlar dibinde denize giriyor. Şaka bir yana aile yadigarı ceketimizi giydiğine sevindim. O ceket nesilden nesle kullanıldı, hiç bir zaman da yıpranmadı. Yüzün gerçekten solmuş. Orada olsaydım sana bir adaçayı yapardım. Bu arada uğur böceği de harika görünüyor. Birazdan uçup ceketin üzerine konacak... Kaan afallamıştı. Uğur böceğine baktı. Böcek ayağının üzerinden kalkıp suratının tam önünde zikzaklar çizdi. Daha sonra yavaşça omzuna, ceketinin üzerine kondu. Kaan mektuba devam etme kararı aldı. ... Evet, uğur böceği çok güzel görünüyor. Ceketin üzerine gayet yakışmış oğlum. Her zamanki gibi yakışıklısın. Biliyor musun, uğur böcekleri gerçekten huzur verir. Kırmızı ile siyahın bütünleşmesi zaten iyi bir uyumdur. Eğer hafızanı biraz zorlarsan on dördüncü yaş gününde,


babanla birlikte gittiğimiz piknikte seninle birlikte uğur böceği yakalamaya çalışmıştık. Tamı tamına altı yıl boyunca uğur böceklerine olan hayranlığın kafamı şişirmedi değil. Bu yüzden yan yana olduğumuz hayatımız boyunca bizim için önemli olan tek renk kırmızıydı. Renklerin bizlere anlattığı çok şey vardır. Bir renk eğer canlı bir varlığa aitse hele, işte o zaman bize çok şey anlatır. Tabi burada sana renklerin gizeminden bahsedecek değilim. Bu senin çözmen gereken bir şey. Üniversite yıllarımda, mitoloji hocamız bize mitlerin oluşumunda renklerin büyük bir önemi vardır diye söylemişti. Bende o vakitten sonra renkleri gerçekten sevdim. Kırmızıyı sevdiğimi bilirsin. Bu yüzden evimizdeki çoğu eşya kırmızıdır. Birazdan sana selam verecek biriyle yüzleşmen gerekecek. Onunla konuştuktan sonra ben yine buradayım. Güneş artık yeryüzüne hükmetme görevini, karanlığın geçici hizmetine bırakıyordu. Deniz üzerinde artık son demlerini yaşayan bir kırmızılık, dalgalarla birlikte muazzam bir görüntü sergiliyordu. Uğur böceği de, güneşin verdiği parlaklığı yitirmek üzereydi. Kaan zaten okuduğu mektupla yeterince afallamıştı. Şimdi ışık da onu terk ediyordu. İçinde gizli bir gündüz hayranlığı doğmaya başlamıştı. İçinde cevaplaması gereken, annesinin sorduğu sorular vardı. Tam o sırada omzunun üzerinde bir el hissetti. Başını o tarafa doğru çevirdi. Akıl almaz bir güzellik yanında duruyordu. Ayakları çıplak, üzerine geçirdiği mavi kot pantolonun paçaları bilek kısmına kadar katlanmıştı. Hemen üst tarafında koyu kırmızı bir askılı tişört vardı. Kızıl saçları, gözlerine sürdüğü sürmeyle ve küçük burnuyla güzel bir uyum sağlıyordu. Tanrı tarafından yanaklarının üzerine serpiştirilmiş çilleri ise onlar olmasa, sanki bu güzellik yok olacakmış gibi duruyordu. Kız konuştu. 'Sana bir soru! Sevgilisi tarafından aldatılmış bir kıza ilk nasihatin ne olurdu?' Kaan kendinden emin bir şekilde: 'Aldatılış sonrası insanın yaptığı tek davranış kendini daha fazla aldatmaktır.' diye bir psikolojik yaklaşımla cevap verdi. Kız gülümsedi. 'Yanına oturabilir miyim?' diye sordu. Kaan mektubu katlayıp cebine koydu. Başını sallayarak oturmasını onayladı. Kız mektubu fark etmiş olacak ki: 'Sanırım sen de biri tarafından terk edildin. Suratında şaşkın bir ifade var ve en önemlisi mektubu benden gizledin.' dedi. Kaan, bu kıza karşı bir şeyler hissetmiş olacak ki, kendini savunma masumiyetine büründü. 'Ha yok. Sadece çok değer verdiğim biri.' 'Yani sevgilin yok.' Kız ayaklarını kumların arasına sokarak daha ileriye götürdü, ellerini de bel hizasına getirip başını Kaan'a doğru çevirip gülümsedi. Kaan da aynı şekilde gülümsedi ve, 'Sevgilin, çok pardon eski sevgilin seni aldattı mı?' dedi. 'Tam olarak öyle denemez ama evet. Yani aldatılmış sayılmam.' Kızın yanakları kızarmıştı. Kaan,


'Nasıl yani?' dedi. 'Boş ver.' Kız derin bir iç çekti. Kaan uğur böceğine bakıp gülümsedi ve, 'Hala gitmedi.' dedi. Kız yanlış anlamış olacak ki; 'Gitmem mi gerekiyordu.' dedi. 'Yok sana demedim. Buraya oturduğumdan beri bir uğur böceği benimle oyun oynuyor.' 'Nerede ben göremiyorum?' 'Omzumda duruyor.' Kız kendini öne atarak Kaan'ın diğer omzuna baktı ama bir şey göremedi. 'Ben bir şey görmüyorum.'dedi. 'Nasıl olur burada işte ben görüyorum.' 'Ben geniş omuzlarından başka bir şey görmüyorum.' Bunu söylerken gülümsemişti. Kaan şaşkınlığını gizlemek istercesine, 'Sadece hayal gücü.' dedi. Kız tekrar gülümsedi. Kaan'ın aklı mektuptaydı fakat kızın da gitmesini istemiyordu. İçinden gelen bir endişe ve yalnızlık onu kaybetmeme dürtüsünü açığa vurmuştu. İkisi de güneşin artık yarım daire olan kırmızı görüntüsüne baktılar. Yarım daire olan güneş, Kaan'a geçmiş hayatından, babası ölmeden iki yıl önce yaşadıkları bir anıyı hatırlattı. Kaan on beş yaşına geldiğinde, hayal gücünün yarattığı varlıklar onu kontrolü altına almıştı. Artık doktora gitmekten başka bir çare kalmamıştı. Babasıyla birlikte gittikleri doktor Kaan'a beyaz kağıt üzerine çizilmiş olan simsiyah bir yarım daire göstermişti. Kaan'ın yarım daire üzerine yorumlarını dinledikten sonra ise, hayal gücünün normal bir insandan üç kat daha fazla olduğunu ve bunların sadece korku, acı ve yas dönemlerinde açığa çıkabileceğini söylemişti. Ve Kaan yas dönemindeydi. Kız bacaklarını göğüs hizasına çekip elleriyle bacaklarına sarıldı ve başını Kaan'a çevirip, 'Bu arada ismim Nergis. Memnun oldum.' dedi. Kaan yine şaşırmıştı. 'Nergis mi?' diye sordu. 'Evet, neden şaşırdın?' 'Annemin ismi, güzel bir hikayesi vardır.' 'Annenin mi?' 'Hayır, çiçeğin hikayesi.' 'Anlatırsan dinlerim.' Kaan hikayenin annesini hatırlatacağı endişesini duydu. 'Aslında geç oldu, kalksam iyi olacak.' dedi. Kız şaşırarak, 'Hayır anlatmadan olmaz. Bırakmam.' dedi. Nergis'in uzun süren ısrarlarına dayanamayan Kaan içinde annesine duyduğu bütün özlemi bir kenara bırakarak anlatmaya başladı. 'Pekala, Yunan Mitolojisindeki adıyla Narcissus, Nehirler Tanrısı Kephissos ve su perisi Liriope'nin oğludur. Yaradılış özelliği olan güzel görünümü onun lanetidir. Diyar diyar dolaşan kahraman Narcissus, bir gün susuzluğunu gidermek için bir ırmağın kenarına eğilince kendi güzelliği karşısında büyülenip, kendine aşık olur. Narcissus doğduğunda bir kahin kendi güzelliğini görmediği sürece yaşayacağı kehanette bulunur. Narcissus ırmağın kenarında, kendi güzelliği karşısında giderek hissizleşir,


hiçbir şeyden tat alamaz. Böylece orada ölür ve öldüğü yerden nergis çiçekleri çıkmaya başlar. Nergis çiçekleri bu yüzden güzeldir çünkü, Narcissus'un güzelliğini almışlardır. Tıpkı senin güzelliğin gibi.' Kız kaşlarını çatıp, şaşırmış edası vererek, 'Ne yani ismimi bir erkekten mi alıyorum.' dedi. İkisi birlikte güldüler. Kaan, gülümseyişini yavaşlatıp, 'Hayır çiçeğin güzelliğinden alıyorsun.' diye fısıldadı. Kız şirin bir tebessüm sundu. Kaan, 'Sahil boyunca yürüyelim mi?' diye sordu. 'Bu harika olur.' diye karşılık verdi kız. Güneşin batışıyla birlikte yürümeye başladılar. Kaan bir ara cebindeki mektubu çıkarıp, beyaz kağıda baktı. Görüntü karşısında şaşırmasına rağmen kıza belli etmemeye çalıştı. Kağıdın tam ortasında sadece bir cümle vardı. 'Uğur böceğim sensin.'

Tuncay Ünaydın

İnsan Kendi Yükünün Eşkıyası, Ruhunun da Soyguncusu Olabilir mi? Yazacağım bu yazı aslında hepimizin çok iyi bildiği ve yaşadığımız şu hayatın içinde var olan, çevremizde her an cereyan eden tüm insanlığı ilgilendiren ve temelin özü olan tamah veya kanaatsizlik ile ilgilidir. Hz. Mevlana'nın Mesnevi'de söylediği bu inanılmaz söz, inanın bir beşerin bir konuyu bu kadar dikkatimizi çekecek bir şekilde dile getirmesi çok zordur. Hz. Mevlana bir konuyu anlatırken o konu hakkındaki çok çarpıcı bir söz, bir misal veya hikaye ile tüm insanlığın dikkatini çekmesini sağlıyor ve ne kadar mükemmel ifade ile bizlere sunuyor. "Bizim yükümüz yine kendi yükümüzün eşkıyası, bizim bedenimiz ruhumuzun soyguncusudur." Tam beyit bu şekilde yazılmıştır. Konuyu biraz açarsak görürüz ki kişinin mal hırsı, doymak bilmez istekleri, tükenmeyen arzuları, hep daha fazlasını isteme, istiğna(doygunluk) yokluğu, almakla yetinmeyen nefsimizin ve isteklerimizin bizlere yük üstüne yük bindirip; sanki kendi yükümüzü çalan, talan eden bir hırsız varmışcasına tekrar tekrar o yükleri yerine koymak gibi bir şuuraltı, içgüdüsel bir eylem yapmamıza sebebiyet veriyor. Biraz düşünürsek gerçekte de öyle olmuyor mu?


Özellikle bayanların, gençlerimizin, tabii ki biz erkeklerin gardolaplarına baktıklarında belli bir süre sonra ne kadar lüzumsuzca bir alışveriş yaptığımız ve inanılması zor olan bu kadar eşyanın alınmış olması malumdur ki hepimizi şaşırtıyor. O kadar ki, çuvallar dolusu eşya ya modası geçmiş ya da demode tabiriyle atıl bir durumda kalıyor. Tabii ki bu yaşam tarzı bizi gerçek olarak tüketici bir toplum yapmalarından kaynaklanıyor. Çünkü toplum olarak tüketmeye ve harcamaya endeksli bir yaşam bizlere sunuluyor. İstesek de istemesek de bu çarkın içinde eriyoruz ve yuvarlanıyoruz. Bize sunulan bu hayat tarzı, harcamaya yönelik sistemin değişmez bir unsuru. Bu yazdıklarım genelde maddi yönden bize yansıması. Fakat bir de, asıl daha önemlisi, bedenimizin ruhumuzu soyması. Gerçekten bu cümlenin çok düşünülmesi gerek; insanlığımızı ilgilendiren önemli bir konu. Bedenimizin istekleri doğrultusunda her canlının yaptığı gibi açlığımızın giderilmesi, yeme, içme, uyku, cinsellik gibi yaşamsal faaliyetlerin o denli bizi sarması ki başka bir ifade ile sadece bedensel bir yaşam tarzı. Çok güzel bir söz vardır; yemek yaşamak için şarttır. Yaşamak yemek içmek değildir. Bedenimizin sadece doyurulması adına tüm canlılardan farkımız olan insan yaradılışımız yani bize Allah'ın içimize programladığı RUH güzelliğinin kendimiz tarafından adeta soyulması. İşte bu durum kendisi için yaşayan insan tiplerinin egoizm, bencillik, Arapça ENE olan kavramları hep ön planda tutup, karşı tarafın hiçbir istek ve ihtiyacına önem vermeyen bir insan profili çiziyor olmamız. Bu insan tiplerini günümüzde o kadar çok görüyoruz ki, inanın bu kadar kendisi için yaşamak bize adeta empoze ediliyor. Halbuki biz toplum olarak TÜRK ve Müslüman bir ülkeyiz. Sevgili Peygamberimizin yaşadığı o devri, saadette nasıl bir davranış sergilediğini, atalarımızın bu hayat tarzlarını kendimize örnek almadığımızı gösteriyor olması çok önemli bir husustur. İslam alimlerinin üstüne basa basa söylediği ve Hz. Mevlana'nın bu veciz sözleri "Ruhunu doyurmasan bedenin aç kalır."; gerçekten de bu kavram bize manen yükselme, iyiyi, güzeli, yardımı, ihtiyaç sahibi insanları kucaklamayı öğreten bir beyittir. Bize düşen bu hayatta ruh zenginliğini her an yükseltmek, nefsimizin bize yaptığı baskılara ve oyunlara boyun eğmemektir. Rabbim bizi bu duygularla yaşatsın.

Neyzen Ahmet Hamdi Erdoğmuş


Yedi Ölümcül Günah Bir insanın hayatındaki en büyük günah nedir? Hırsızlık? Yalan? Riya? Belki de adam öldürmek... Evet, bunların hepsi büyük dinlerce genel kabul görmüş günahlar. Fakat gözden kaçırılan şudur ki bunlar, günahın kendisi olmaktan ziyade günahın nedenleridir. Bu nedenlerse, günümüzde karakter yapısı olarak özelliklerimizden kaynaklanmaktadır.

adlandırdığımız

davranış

Hristiyan inançlarına göre günahlar kademe kademedir. Yani Tanrı'nın takdiri ile affedilebilecek günahlar olduğu gibi hiç affedilmeyecek günahların da olduğunu düşünürler. Bu sebeple de günahlar, daha az veya daha çok olarak sıralanırlar. Yedi ölümcül günah, Hristiyanların kutsal kitabında tam olarak böyle geçmese de Papa 1. Gregory tarafından düzenlenerek günümüzdeki şekliyle gruplanmıştır. Şimdi gelin, bu yedi günah neymiş; daha yakından inceleyelim. Kibir: Kibirli davrandığınız her an, karşınızdaki insanı küçümsüyorsunuz demektir. Oysaki tüm insanlar eşittir ve siz de onlar gibi bir insansınızdır sadece. Kendinizi bu şekilde üstün görerek, Yaradan'a karşı şirk koşmuş olursunuz. Bu yüzden kibir, 7 ölümcül günahın en korkuncu olarak listenin başında yer almaktadır. Açgözlülük: Bu davranış insanı doyumsuz yapıyor. Kişiyi sürekli olarak hırslarının peşinde koşturarak yoruyor. Sonunda ise, hırslarının kölesi olmuş bireyler ortaya çıkıyor. Şehvet Düşkünlüğü: İnsanı maneviyattan uzaklaştırıp nesnelleştiren bir olgudur. Ruhsal bir varlık olmamızın gerekliliklerini yok saymaktır. Kişiyi, yeni arayışlar yaşama duygusu ile tatminsizliğe doğru itmektedir. Kıskançlık: "Onda niye var? Bende yok." vb. gibi cümleler ilahi adaleti sorgulamaya neden olur. Bunun sonucunda insanlar yanlış çıkarımlar yaparak kendine ve çevresine zarar verebilir. Oburluk: Belki de günümüzde bilmeden de olsa en fazla yapılan hatadır. Çünkü her fazla yediğiniz lokmada, açlıkla mücadele eden bir insanın hakkını çalmaktasınızdır. Farkında olmasanız bile... Öfke: Hepimiz biliriz ki bir insanın gözünün döndüğü an yapamayacağı şey yoktur. Çünkü öfke ile gözüne bir perde inmekte ve mantık devreden çıkmaktadır. Mantığın devreden çıktığı an ise, insanın hata yapmaya karşı en savunmasız olduğu andır.


Tembellik: Ne kadar keyifli gibi gözükse de insanı vesveseye sürükleyen gizli bir tehlikedir. İnsanı üretmekten uzaklaştırır. Deyim yerindeyse, kişiyi paslandırır. Kabul etmeliyiz ki bu sıfatlar ortaya çıktığı zaman, insanı yanlış yerlere sürükleyebilecek güçte etki yaratabilirler. İşte, tam da bu sebeple İslamiyet ve diğer büyük dinler de insanları bu günahlardan uzak tutarak; iyiye ve güzele yöneltmeyi amaçlarlar. Fakat bunlardan uzak durmak için, sadece dine değil; aklımızı kullanmaya da ihtiyacımız var. Aklımız ve vicdanımızla hayatlarımızı arındırmaya ihtiyacımız var. Şimdi bir dakika şöyle durun ve düşünün. Bilerek veya bilmeyerek siz bu günahlardan hangilerini işlediniz?

Tuğçe Büyükabacı

Yaşamın Kareleri; People in Istanbul Bora EKE'nin kamerasından Yaşamın Kareleri: "People in Istanbul"


Fotoğraflar: Bora Eke

Bora Eke İstanbul, Türkiye

Kaçak '14 Mücadelesi hep gözyaşlarını gizlemek üzerine Esirleşmiş kabuğundaki bir hayatın içinde Mısralar gelirken arkasında bıraktığı yollar üstünde Duaları kabul olsun diye açmış yüreğini zifiri bir gecede Unutmak sözcüğünü çıkarmış sözlüklerinde Hastalığı belki yalnızlıktan belki kalabalıktan Acısı sarılmadıkça kanar kırmızı ve puslu hecelerinde.

Işık Yavuz


Kalp Acıyınca... Kalp acıyınca, çok acıyınca; insanın tüm uzuvları, tüm organları ihanet ediyor gibi... Sanki nefesin kesiliyor, kanın donuyor, nefes alamıyorsun... Güçlü görünmeye çalıştıkça; beynin alay eder gibi, üzerine çullanıyor. Gözyaşların içine akıyor, aktıkça bedenin eriyor. Durup dururken ellerin buz kesiyor. Kalabalıkta, onca ses yığını içinde, insana hasret kalmış gibi yalnızlaşıyorsun. Birinin 'Nasılsın' sorusuna verilecek bir cevabın yok gibi, susuyorsun... Bedenin sana ihanet ediyor ve bir köşede yığılıp kalıyorsun. Herkes etrafında toplanmış, ne olduğunu sorarken; gözünün önünde bir hayal, gözyaşların gözpınarlarında sıkışıp kalmış, öylece boş boş bakıyorsun. Sanki konuşmaya yeni başlamış, cümleleri seçemeyen, bilmeyen bir çocuk gibi; yarım yamalak anlatmaya çalışıyorsun... Anlatmaya çalıştıkça acın artıyor, daha da içini acıtıyor gibi... Bildiğin ama bilmek istemediğin gerçekler bir bir aklına gelirken, Kalbinin feryadı kulaklarında çınlarken, İçin isyan edercesine huzur isterken, Sadece ağlıyor, sadece ağlayabiliyorsun. Sanki yapılacak hiçbir şey yokmuş gibi, sadece ağlıyorsun... Ağladıkça huzur istiyor, ağladıkça ağlıyor ve ağladıkça diliyorsun.

mutluluk

Kalp acıyınca herkes ihanet eder gibi gülüyor. Aklın sana gerçekleri daha önce gösterdiği için, bilmiş bir edayla 'Ben Söylemiştim' diyor. Kalbin zavallı, kanadı kırık bir kuş gibi, av olmamak için çırpınıyor. Çırpındıkça kanıyor. Kanadıkça tükeniyor gibi... Her defasında bir parça huzur, biraz mutluluk istiyor. Her defasında huzurun ve mutluluğun yok olup gidiyor gibi... İnançla dilemekten vazgeçmiyor. Vazgeçmedikçe, vazgeçilen olunuyor gibi... Kalp acıyınca... Çok acıyınca... Sanki bir hayat yok oluyor gibi...

Kezban Şahin


Şiyir Bana şiir yazma dedi Sakın bana şiir yazma Kendime yazıyorum ben Seni ne denli sevdiğimi Kendime anlatıyorum Sana şiir yazmıyorum Şiyir yazabilirim ancak Zaten ben şair değilim Yahut yazar da değil Kitaplarım yok Cilt cilt şiir kitaplarım Eski bir şiyir defteri bu Ben sana yazamam Yazmıyorum Yazmayacağım Belki Saçma olmuş diyeceksin Böyle dersin dediğim için Demeye de bilirsin Hakikaten saçmadır benim şiyirlerim Burnu büyük değilim Sakın endişe etme Kimse okumayacak Koyu renk dudaklarını Yenmiş tırnaklarını Kalbinin ritmini Nasıl sevdiğimi Bir ben bileceğim Tanrı bile değil Yalnızca ben

Sana şiir yazmıyorum Şiyir yazma demedin Şiir yazma dedin Şiir değil bu Kafiye, redif Yok hiç biri Şş seni ne çok sevdiğimi Gizli saklı nasıl seviştiğimizi Kimse bilmemeli Şiir yazma dedin ya bana Sakın kızma, darılma Sevgilim şiir değil Şiyir bu, unutma.

Ayşe Yılmaz


Ve Yine Anlamsız Kitabın başucunda, hafif loş ışık var odanda. Pencerenden rüzgar esiyor püfür püfür... Soğuk da var ama aldırmıyorsun. Yatağına doğru yürüyorsun. Yalnız kafanda düşünceler var. Haliyle mutfağın yolunu tutuyorsun. Yemek değil niyetin, bir yudum kahve belki... Kahve uykunu kaçıracak. Ama ısrarcısın bu konuda da. Yine seçimini yaptın her zaman olduğu gibi. Sert kimliğin ezdi geçti beni de... Uykun geldi; ama uyumuyorsun, uyuyamıyorsun daha doğrusu. Vicdanınla baş başa kaldın çünkü... İnatçısın, kimseyi düşünmüyorsun. Nedenini bilmesem de, aklıma geliyorsun arada. Ne olursa olsun yabancısın benim için artık... İşte yine beynimdesin, yine yüreğimde, yine kaybolduğum bir yerlerde...

Serenay Öztürk 27.01.2011

Çağrı Merkezlerine Çağrı Çağrı merkezleri... Bizim çözüm için aradığımız çağrı merkezlerindeki bekleyişlerimize mi sövmeli? Yoksa bizi bin bir yerden zamansızca arayan müşteri temsilcilerine mi? Bazen muhteşem çözümlerle yardımcı olabilen ÇAĞRI MERKEZLERİ, bazen de bizleri deli etmekten başka bir şey yapmıyor. *** Kendim de bir zaman çalıştığım için bilirim bu düzeni. Çağrı merkezleri tüketicilerin tüm şikâyetleri önceden düşünülerek hazırlanmış metinlerin dışına çıkamıyor maalesef. Tüketicinin bir şikâyetini metinlerden açıklamaya çalışsa ikinci şikâyeti açıklamada ve çözüme ulaştırmada yetersiz kalabiliyor kimi zaman. Çağrı merkezlerinde görüşmeler kayıt altında olduğundan, müşteri temsilcileri gayet soğukkanlı oluyor. Telefonun ucundaki o firmaya sövse de müşteri temsilcisi şunu en az iki defa söylemek zorunda: "Efendim görüşmeler kayıt altında, böyle devam ederseniz görüşmeyi sonlandırmak durumunda kalacağım."


Ne olursa olsun tabiî ki çağrı merkezleri dört bir yana kuruluyor ve Türkiye'de hızla yayılıyor. Araştırmalarıma göre de sektörde faaliyet gösteren şirket sayısı 300 civarında. Daha 9-10 yıl öncesine kadar bu sektörde kayda değer bir büyüme yokken, her yıl %15-20 gibi bir büyüme ivmesiyle firma sayısı 300 ulaşmış. Bir de şöyle bir durum var. Dünya pazarında bu sektörün pazar büyüklüğü 300 milyar civarındayken, Türkiye'de 1 milyar gibi bir rakam olması aslında daha da büyümeye ihtiyacımız olduğunun en iyi kanıtı. Türkiye'de çağrı merkezlerinde yaklaşık 35 bin masa kapasitesi mevcut ve de Türkiye'de şuanda 40 bin kişiye istihdam sağlıyor bu sektör. Ve de çağrı merkezi hizmeti alan en büyük sektörlerin başında %25 ile finans sektörü geliyor. Finansı, %18 ile telekomünikasyon ve %8'le kamu sektörü takip ediyor. Uzun lafın kısası çağrı merkezlerinin Türkiye için ne derece önemli bir istihdam kaynağı olduğunun bürokrasi mevkisinde de ne kadar önemli olduğunu daha iyi anlıyoruz. Dünya genelinde olduğu gibi önümüzdeki dönemlerde kamu kurumlarının Türkiye'deki çağrı merkezleri üzerinden daha etkin hizmet vereceği bir döneme gireceğiz. Yakın gelecekte bu sektör en fazla kamu sektörü alanında faaliyet gösterecek, az önce de bahsetmiştim; finans sektörünün %25 gibi bir oranla 1. sırada olduğunu; bu rakamı rüzgar misali geçecek gibi görünüyor. Doğru stratejilerle bu alanda insan kaynağına yatırımlar doğru ve kurgulu yapılırsa, ülkemizi Avrupa ve Ortadoğu grubunda önemli kulelerden biri haline getirebilir.

Sema Kahveci

Çifttekerli Kükreyen Atlar ve Binicileri Yaz bastırdı, sıcak mı sıcak; gündüzleri hal bırakmıyor oynayacak. Yine de aldım Paspas’ı yanıma, gittik köşedeki süslü kadının çiçekçi dükkânına. Bizim belalımız yaşar burada, adı da kendi kadar beter: Yuka. Sanki, Japonya’dan bol kılıçlı bir Ninja. Ne zamandır derdimiz, bu yeşil Paspas, MultiKılıçlı Yuka'ya karşı. kılıçlı bitkiyi yenmek. Sağdan yaklaşıyoruz, yandaki yaprak batıyor. Soldan davranıp ısırıyoruz, yaprağı somon pulu gibi ağzımızdan kayıyor. Paspas tırmandı süslü kadının koltuğuna, cesurca saldırdı Yuka’ya MAAAV, naralarıyla.


Süslü kadın belirmez mi o anda… Zor attık kendimizi dükkândan dışarıya. Paspas, tam patisini atıyordu ki kaldırıma, çifttekerli kükreyen at geçti önünden bıyık farkıyla. Az daha Paspas, olacaktı çiçekçi dükkânına gerçekten paspas. Kükreyen ata kızıp peşinden koştum, yakalayana aşk olsun. Sarman’ın yeni görevi bu mahlûkatı ve binicilerini araştırmak oldu, bu hikâyeyi dinlemek isteyenlere, günlük dertlerini bir süreliğine unutturdu… İnsanların her şeye dair sıkıcı kuralları var. Mesela kaldırımlar… Bunlar yürüyenlere, koşanlara ait diye bilirdik. Peki, bu kükreyen atlara ne oluyor? Binicisi herkesin üzerine sürüyor. Kedigillerde bir yer bizimse, başkası buraya girmeye cüret ederse, bir mavlarız… Baktık olmuyor, pençeyi atarız… Baktık yine olmuyor, mahallenin otorite kedisine şikâyet eder, pençeyi ona attırırız… Fakat bu kükreyen atlı süvarilere ne mav söküyor ne otorite. Bu mahallenin en büyük kudreti onlarda. Ne kimseyi dinliyorlar ne de kimse engelleyebiliyor onları. Bu kükreyen atlar ister sinek siklet olsun, ister boğa kadar, üzerine binen insan bir havalara giriyor. Tamam, aralarında efendileri de var… Onlar kendi yolundan gidiyor, iyi sürüş eğitimleri alıyor, hatta nazikçe bana yol verdiği bile oluyor.

Hem kendisini koruyan, hem çevresine dikkat eden örnek biniciler.

İşte onlar, bu yazının dışında kalıyor. Aşabilseydim eğer miğferlerini, alınlarından öperdim hepsini.

Fakat bir de acayip olanlar var ki; üşenmedim, düştüm peşlerine; olayları yakından incelemeye. Sinek Sıkletler: Pire kadar bir şeye biner. On kat fazla gürültü yapmak, aklınca hava atmak için, teçhizatı kasten bozar. Cırtlak perdeden bir sesle, “patapata” gezerken, özellikle kadınlara doğru yolladığı acayip sırıtışlarla puan kazanmaya çalışır. Aslında tuş olmuştur da, beyni bunu henüz algılamamıştır.


Kulak Zarı Avcıları: Bu cinse kalabalık ve popüler caddelerde rastlanır. İlk bakışta gösterişli kıyafetleri ve kara panterlere denk güzellikte hız binekleriyle hayranlık uyandırır. Ne var ki gazı acayip bir şekilde köklediğinde, 500 metre içindeki tüm evlerin camları zangırdar, kimilerinin kulak zarı patlar. İşin kötüsü kendisini rallide sanan bu binici, gece yarısından sonra da gezinmeyi sever. Tekerinin değdiği her yerde, yaşayanları yerinden zıplatıp, uykusundan eder. Can Kaşıyan Taşıyıcılar: Hani şu kafası olmayan efsanevi bir Hayalet Sürücü vardır ya, onun torunudur. Bir yerden bir yere bir şeyler taşır durur. Küstah denecek kadar cesurdur. Miğferini, zırhını genelde kuşanmaz. Kükreyen atı sürmeyi bilip bilmediği bilinmez. Yaya yolunda gider, üzerine sürer, girilmeyecek yere girer, durulmayacak yerde durur. Karışan olmayınca kudurur da kudurur. Bunlar, otorite motorite dinlemez, bildiğini okur… Yine de sonları bazen pek fena olur. Sarman Dedektifiniz biraz daha derine inince, bu taşıyıcıların nereden güç aldığını da buldu. Bunları bu hale getiren, yine insanoğluydu. Evde yemek yapmayıp, dışarıya çıkıp iki adım yürümeyip, yemeklerini ayaklarına isteyen Firavunlar, Paşalar, Krallar, Sultanlar onlar. Ya da işini zamanında bitirmeyip, çooook acele bir yerlere ulaştırmak isteyenler. Bu mağrur insanlara her şeyin önüne gelmesi de yetmez, son derece hızlı gelmeli, geç kalınca cezalandırılmalı, kuyrukları çekilmelidir sorumluların. Böyle olunca, taşıyıcılar coşar da coşar. Hem hız hem akıl hem de can sınırını aşar. Bakın, Paspas orada paspas olacaktı diyorum… Sıra bir gün size gelmez umuyorum. Bir tek benim gözüme mi batıyor bu kükreyen atlı süvariler? Siz hiç yaşamadınız mı, tanık olmadınız mı onların gazabına. Haydi, bari şimdi çıkarın sesinizi, dökün içinizi. Bir iki laf edin de biz de dinleyelim tatlı tatlı sesinizi.

Sarman Dedektif


Sarman Dedektif'in tüm yazılarına ulaşmak için Sarman Dedektifin Gözüne Batanlar isimli web güncesini ziyaret edebilirsiniz.

Alp Saldamlı

Mavi Gözlü Dev Adam İlk kez çocukken duymuştum ismini. Öğretmen anne ve babanın çocuğu olduğum için mi bilmiyorum ama, sanki "evden biriymiş" hissini uyandıracak kadar çok geçiyordu adı. İlk başlarda çok ilgimi çekmese de zamanla kendimi konuşulanlara kulak kabartırken buluyordum. Nasıl bir adamdı bu Mustafa Kemal ki yapılan her yenilikte, atılan her adımda onun adı vardı? Bazen de Atatürk diye birinden bahsediyorlardı. İkisini de birbirine çok benzettiğimden; "İkisi de bu kadar iyilik yaptığına ve birbirlerine bu kadar benzediklerine göre çok iyi iki arkadaşlardır herhalde." diye düşünüyordum. Tüm bu güzelliklerin, duyduğum o isimlerin aslında tek bir kişiye ait olduklarını bilmeden... Bir gün babama; "Kim bu Mustafa Kemal, kim bu Atatürk? Tanıdığımız birileri mi?" diye sordum. Şaşkınlıkla karışık bir gülümsemeyle beni yanına oturttu. Ve başladı anlatmaya... Babam onu bir masal gibi anlatmıştı bana. Hala bile o gün söyledikleri kelimesi kelimesine aklımdadır. O gün öğrenmiştim, Mustafa Kemal ile Atatürk'ün aynı insan olduğunu. Neden bilmiyorum, belki de çocuk aklıyla, bir insanın bu kadar çok şeyi yapabileceğini hayal edemediğimden, onu hep iki kişi olarak hayal etmiştim. Sonra babam bana resmini gösterdi. Sapsarı saçları, denizden bile mavi gözleri olan çok yakışıklı bir adam vardı karşımda. Çatık kaşlarının altında, çocukken bile farkedebileceğiniz bir güç vardı o bakışlarda... Okula başladığım ilk gün, sınıfta, şaşkın şaşkın, biraz da korkarak etrafıma bakarken, o zamanlar bana kocaman gelen kara tahtanın üzerinde asılı duran resmiyle göz göze geldim. O an ona bakarken, sanki beynimde biri; "Korkulacak bir şey yok çocuk." dedi. Bilmediğiniz bir yerde, tanıdığınız birini görünce hissettiğiniz o rahatlamayı hissettim bütün benliğimde. O da orada bizimleydi ve aslında çok da korkulacak bir yer değildi okul. Yine çocukken bir gece rüyamda gördüm onu. Sınıfın kapısından içeri girdi, o ve kocaman gülümseyişi. Sıramın üzerine oturup, etrafa bakarak; "Bana sormak istediğiniz bir soru var mı çocuklar?" dedi. Hemen parmak kaldırıp; "En çok ne sizi korkutur?" dedim. Gözlerimin içine bakarak, hafifçe gülümsedi ve "Karanlık... en çok karanlıktan korkarım." demişti.


Uyandığımda hala rüyamın etkisindeydim ve nasıl olur da onun gibi biri karanlıktan korkar ki diye düşünmüştüm. Onun "karanlık" olarak kastettiği şeyin, aslında ülkemizin bugün içinde bulunduğu durum olduğunu çok sonradan anlayacaktım... Yaşım büyüdükçe, onun hakkında yeni şeyler öğrendikçe, kendimi ona hep daha yakın hissettim. Tuhaf bir histi bu. Hayranlığım arttıkça, onunla aramda olan mesafeler de kısalıyor gibi geliyordu bana. Belki hepinizde olmuştur, sanki onu bir tek ben anlıyormuşum, en çok ben seviyormuşum gibi geliyordu bana.

Zamanında yaptığı onca mücadeleler, gösterdiği özveriler, sabır ve kararlılıklar, birçok kez ölüme attığı çelmeler, günümüzde onun konumunda olanlara karşı son derece mesafeli yaklaşmama neden olmuştur. Kafamdaki soruysa o zamandan bu zamana hep tazeliğini korumuştur: "Nasıl oluyor da onca imkansızlığın, güçlüğün içinde bir insan çıkıyor ve beraberindeki kahramanlarla bir ülkeyi 'gece'den 'sabah'a uyandırıyor da bugün onların konumunda olan insanlar bu vatan için kılını bile kıpırdatmıyor?" Atatürk ile büyüyen bir çocuk iseniz, masallardaki kahramanlara ihtiyaç duymazsınız. Hayatınızda bir idol arayışı içine girmezsiniz, çünkü tüm bunları onda bulmuşsunuzdur.


Dünyanın hiçbir yerinde, halkını bu kadar kendi benliğiyle özdeşleştirmiş, insanına bu kadar içten ve yakın olan, bir bayramı çocuklarına hediye eden başka bir lider daha göremezsiniz. Öyle bir lider ki kendisinin övülmesine şiddetle karşı çıkarak; "Benim naciz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır." diyecek kadar mütevaziliği kendisine zırh olarak giymiş bir lider... Zaman zaman gururla karışık bir sitem de kaplar benliğimi. "Acaba, acaba bu kadar özverili ve fedakar olmasaydı da biraz da kendini mi düşünseydi?" diye. Asla sonunu göremediğim, o derin bakışların gizemini hiçbir zaman tam anlamıyla çözemedim. Tek bildiğim, o bakışlarda; karşı konulmaz bir gücün, aşkın ve vatanı için ertelenen bir hayatın olduğuydu. O zamanların yarınları bugünler için, ertelenmiş, vazgeçilmiş ve hiç kişiye özel yaşanmamış koca bir hayat... Vicdanen sana karşı rahatsızım atam. Asla istediğin gibi, birlik ve beraberlik içinde olan, her zaman ileri bakan, cesur bir ülke olamadık. Tırnaklarınızla kazıdığınız, uğruna nice kahraman kanlarının akıtılarak kazanıldığı özgürlüğün, bağımsızlığın kısaca altın tepsiyle sunduğunuz bu güzel vatanın üzerine kurulmayı bildik sadece. Hem de bırakın sahip olunanları geliştirmeyi, genişletmeyi, emanetleri tükete tükete kurulmayı bildik. Bize pamuklara sararak emanet ettiğin vatanını bugün bu haliyle görsen kimbilir neler derdin? Gözlerinde belirecek hayal kırıklığını, öfkeyi tahmin etmek çok da zor değil... Sen, bizler için her zaman ulaşılmaz, hiç eyleme dökülmemiş bir aşk gibiydin. Belki sana dokunamadık, belki seni sadece o birkaç dakikalık renksiz görüntülerden görüp, sesini cızırtılı kayıtlardan dinledik ama seni, içimizde hep en canlı, en renkli halinle yaşadık. Canım atam, sana olan hislerimizi, özlemimizi, hayranlığımızı anlatmaya değil bu sayfalar, ömür yetmez. Her günümde biraz 29 Ekimlerin gururu, 23 Nisanların sevinci, 30 Ağustosların zafer coşkusu, 10 Kasımların iç yakan hüzünleri, kısaca her günümüzde sana ait bir şeyler var Atam. Bugün hala sokakta oynayan bir çocuğun o "katkısız" gülüşünde hala seni ve yarınlardaki ümitlerini görüyorum. Atam, çocukluğumdaki MAVİ GÖZLÜ DEV ADAM, bugün hayatımdaki KAHRAMAN: "Ne mutlu senin çocuklarından biri olma şerefi bahşedilen bana, NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE."

Tınaz Çokkeskin


..EnginDergi.. Kas覺m2012 say覺-35 www.engindergi.com bilgi@engindergi.com


engindergi-s35