Page 1

EnginDergi Y覺l: 2011 - Say覺: 20


Fotoğraf: Güvenç Aydoğan

"Kendini tanı, her insanda bütün insan halleri vardır."

Montaigne


İçerik; Sy.04) Makro Felsefe – Engin Enginer Sy.04) Hayatına Renk Kat – Tuğçe Büyükabacı Sy.07) Ruhun Derinliklerine Doğru – Serenay Öztürk Sy.07) Çöldeki Huzur - Yucca Valley – Bora Eke Sy.12) Vizyoner Marka Aslında... – Yunus Baran Sy.12) Hayallerin Ne Renk? – Ayşe Yılmaz Sy.13) Eyvallah – Kezban Şahin Sy.14) Sustu – Ece Çekiç


Makro Felsefe Artık içinde bulunduğumuz sosyo-ekonomik şartlardan mıdır, havalardan mı yoksa gezegenlerin konumundan mı bilinmez (şu Merkür de hep geri gidiyor zaten) şu aralar herkes biraz agresif... Çoğu kişide bir boş vermişlik ve umursamazlık mevcut. İnsanlar bilmeden-istemeden, bazense isteyerek ve çekinmeden birbirlerini kırıp incitiyor. Benim oldum olası en çok yakındığım konu olan ötekeleştirmeyi de had safhaya çıkartmış durumdayız. “İnsan ayıpladığını yaşamadan ölmezmiş!”, bu sözü son zamanlarda çok düşünür oldum. İlk kez birkaç ay önce Ceylan F.'nin Facebook duvarında dikkatimi çekti bu ifade, araştırdım bazı ayetler buldum, özlü söz olarak yer aldığı farklı kaynaklar tespit ettim, geçenlerde okuduğum bir kitap ile de tekrar anımsadım bu sözü. İlginç olan kitabı aylar önce Ceylan Ç.'nin hediye etmiş olması ve kitaplığımda kendisine sıra gelmesini bekliyor oluşuydu. Hatırlamak ve üzerine kafa yormakla kalmadım, kitap aklımdaki soru işaretlerinin de pek çoğunu giderdi. Sadece bu konuda değil varoluş amacıma yönelik eksik parçaları yerli yerine oturttu. Birçok insanın fantezi olarak nitelendireceği kitap ufkunuzu açacak farklı bakış açıları barındırıyor. “Bir zihnin gelişmişliği, kabul edilemez olanı kabul etmesiyle ölçülür.” deniyor kitapta. “İşin içine duygularımız katarak inandığımız şeyler, bizim gerçeklerimiz haline gelirler.” yani “İnanç gerçeğin kendisini yaratır.” gibi saptamaları barındırıyor. Sonuç olarak başımıza gelen her şeyin bizim seçimimiz olduğunu savunuyor. Bir Makro Felsefe Klasiği – MS 2150 isimli kitabın yazarı Thea Alexander. Felsefe ile ilgilenen, yeni bakış açıları tanımak ve fantastik dünyalar keşfetmek isteyenlere tavsiye etmekteyim.

Engin Enginer

Hayatına Renk Kat Çevremizde algılayabildiğimiz her şeyin, bir rengi vardır. Görebildiğimiz her renginde, bir dalga boyu. Peki, renkler sadece alacağımız bir kıyafette tercih nedenimiz mi? Yoksa daha fazlası mı var? Size şunu söyleyebilirim ki; bu yazıyı okuduktan sonra, renklere daha farklı bir gözle bakıp üstünde biraz daha fazla düşüneceksiniz.


Az önce, her rengin bir dalga boyu olduğundan söz etmiştik. Son zamanlarda yapılan deneyler sayesinde, artık her dalga boyunun da bir insanda karşılığı olduğu biliniyor. Bu şu anlama geliyor: hepimizin bir rengi var. Yalnız burada renk olarak bahsettiğim en sevdiğiniz renk değil. Sizin, kişiliğinizin rengi… Renklerin ruh halimizi etkilediği ve şüphesiz ki beynimizde çağrıştırdığı sinyaller var. Renklerin en bilinen yanlarından bahsetmek gerekirse: Kırmızı: Hırslı, ihtiraslı, rekabetçi ve saldırgan bir ortam yaratır. Mavi: Güven dolu, şifa verici bir renktir. Daha çok hastanelerde kullanılır. Ayrıca mavinin stresi azaltıp, mide ağrılarını da geçirdiği söyleniyor. Mavinin diğer bir özelliği ise; iştah kesen bir renk olmasıdır. Yeşil: Huzur verici ve barışçıl bir ortam yaratır. Baş ağrılarını geçirmek için de idealdir. Sarı: Hareketin yüksek olduğu bir renktir. Sarının bulunduğu ortamda çok duramayız. Bu sebepledir ki, Dünya’da taksi renkleri hep sarıdır. Hızlı bir şekilde, oradan oraya hareket edebilmek için. Pembe: Acıları azaltan bir renktir. Ruhsal yaraları sarmaya yardımcı olur. Beyaz: Güveni, saflığı temsil eden bir renktir. Turuncu: Bulunduğu ortama genişlik ve iyimser düşünce getirir. Siyah: Genellikle matem rengi olarak bilinir. Yukarıda belirttiğim genel özelliklere ilaveten; her rengin, her yerde kullanılmaması gerektiği de belirtiliyor. Örneğin; iş yerinde kahverengi kıyafetlerden uzak durulmalı. Çünkü yapılan araştırmalar gösteriyor ki; kahverengi giyen insanlar çevresindekilerin gözünde güvenilmez bir pozisyona düşüyor. Böylece insanlar, kahverengi giyen kişilerden uzaklaşma eğilimi gösteriyor. Oysa ki giyeceğiniz lacivert veya gri bir kıyafet, karşınızdakinin gözünde saygı uyandırmak için yeterli bir sebep oluyor. Bunların dışında, kırmızı arabaların daha çok kaza yaptığı ve kırmızı formalı


spor takımlarının da daha çok maç kazandığı bilinmektedir. Bu da aynı rengin yerine göre iyi ve kötü etkilerinin ortaya çıkabileceğini göstermektedir. Renklerin günlük hayatımızdaki bu etkileri, artık su götürmez bir gerçek. Peki, renkler nasıl oluyor da kişiliğimizi etkileyebiliyor? Çok basit. Aslında her rengin temsil ettiği bir karakter var. Yalnız bu karakter renklerinin, yukarıda obje olarak bahsettiğim renklerden bazı farklılıkları var. Öncelikle karakter renklerinde, hiçbir rengin birbirinden bir üstünlüğü yok ve kişiliğimiz, koşullara göre bazen farklı bir renk de yansıtabilir. Ama, genel olarak yansıttığımız güçlü renk, bizim ana rengimizdir. İşte, karakter renklerinden bazıları; Kırmızı: İddialı, liderlik vasfı olan, hırslı, sözünün üstüne söyletmeyen, mükemmeliyetçi ve otoriter bir yapıyı temsil eder.

söz

Mavi: Güvenilir, liderlik vasfı olan, paraya önem vermeyen, anlayışlı insanlardır. Beyaz: Güvenilir, pratik ve acımasız yapıdadırlar. Sarı: Çabuk sıkılan, ayrıntılar üzerinde düşünmeyen ve hayat dolu kimselerdir. Yeşil: Barışçıl, sabırlı, dinlemeyi seven, uzlaşmacı kişilerdir. Turuncu: Polyannacı, doğaya aşırı düşkün ve çabuk affeden kimselerdir. Pembe: İçe dönük, hep ilgi bekleyen ve kolay incinebilen insanlardır. Siyah: Sessiz, hırslı ve farklı yönlerini ortaya koyabilmek isteyenlerin rengidir. Mor: Eğer bu renk mobilyalarda kullanılıyorsa, kişilerin depresif eğilimleri olabileceğini gösterir. Renginizi saptamak için, yukarıdaki renklerin açılımlarından yararlanabilirsiniz. Ya da kendinizi iyi hissettiren renkleri gözlemleyebilirsiniz. Unutmayın; Hayatınız bir tuval ve ona renk verecek olan da sizin fırçanız. Her daim renkli resimler yapmanız dileğiyle… Renkler hayatınızdan hiç eksik olmasın.

Tuğçe Büyükabacı


Ruhun Derinliklerine Doğru Kendinize bakın, dinleyin. Manevi dünyanıza ne kadar yakınsınız. Oradan uzaklaştığını mı düşünüyorsunuz yoksa. O zaman tehlikeli sulardasınız. Şimdi geri dönün ve kendinize biraz daha yaklaşın. Sessiz olun. Şşşşşş… Durun; kendi kalp sesinizi duyuyor musunuz??? Biraz rahatlayın… Ohhh deyin. Nefes alıp, verdiğinizin farkına varın. Ve şükredin. Bu size iyi gelecektir. Şu an biraz rahatladınız değil mi? Şimdi biraz müzik, belki bir fincan kahve. Pencerenizi açın ya da balkona çıkın. Sakinlik ve huzur… Kısa bir süre içe dönüş size nasıl iyi gelecek? Deneyin en azından. Rutin yaşamda belki defalarca tekrarladığımız olaylar bunlar. Önemli olan farkında olmak, yaşamın tadına varmak… Her saniye bizim için o kadar değerli ki önce bunu anlayın. Ruh bize ait fakat onu terk ettiniz mi o da sizi terk eder!!! Unutmayın…

Serenay ÖZTÜRK

07.08.2011

Çöldeki Huzur - Yucca Valley Amerika seyahatim boyunca nice güzel doğa görüntüleriyle karşı karşıya kaldım, ama hiçbiri Dünya'nın neresinde olursa olsun; içinde gerçek insanlık ruhunu ve güzelliklerini tanışan insanları tanımak kadar anlamlı değildi... İşte sırf bu nedendir ki; son durağım bu samimiyetine inandığım arkadaşım Brenda'yı ziyaret etmek oldu. O bilinmezliğin içindeki yolculuk, sevdiğiniz bir insanın gülümsemesiyle nasıl da son buluyor! Genç yaşımda anlıyorum ki; bazı insanlar kendi kimlerinden çok daha üstün bir kimlik taşıyorlar.


Bunun adı dünya vatandaşı kimliği. Bu kimlik dünyanın neresinde olursa ve her ne koşulda olursa olsun içindeki insancıllığı arayan ve bunu başkalarında görebilen, paylaşabilen, düşünen, sorgulayan, gerektiğinde tüm kalıpları bırakıp, o anın tadını yaşayabilen özgür ya da özgürlüğü arayan insanlar. Kısaca hayatın gerçek savaşçıları. Oysa ülkemde daha nice savaşçılar var; emek savaşçıları, benim heyecanım isteğim az da olsa bu insanlara da o güzel duyguları yaşatmak ya da onların bilinçsizce talep eden biz insanlardan farklı yaşadığı o huzurlu yaşamı anlayabilmek ve onların bir parçası olmak. Bulunduğumuz yer, California eyaletinin güney doğusunda yer alan Yucca Vadisi. Yucca bir çöl. Bense çöllerin yeni fatihi, her zaman ki gibi, her gün yeniden başlayan bu hayatın yolculuğunda... Sıra sizde... fotoğrafları kastettim yalnış anlamayın. Sevgiler,

Bora Eke

20081023 Yuca Valley Desert, Orange Country, U.S.A.


Vizyoner Marka Aslında… Şubat ayının birinci haftası Almanya ISM çikolata ve şekerleme fuarındaydım. Dünyanın tüm çikolatacılar neredeyse oradaydı.

ve

şekerlemecileri

Oldukça büyük ve oldukça kalabalık bir fuar olması beni ziyadesiyle yordu ama ufkumu da açtı. Hem de ciddi anlamda, birçok konuda. Fuar boyunca gözlemlediğim ve en sonunda öğrendiğim bir şey vardı. Her markanın aslında bir hırsız olduğu. Kim, kimin patentini nasıl delerim, hangi ürününü hangi markamın altına nasıl koyarımın derdindeymiş meğer… Ondan alamadığı numuneyi marketlerde arayarak bulmanın hummalı çalışmalarına şahit oldum bolca. Öğrendiğim ve şaşırmadığım diğer şey ise, bir Türk firmasının kartvizitiyle girdiğiniz herhangi bir fuar standında itibar görmediğinizmiş. Nedeni ise o firmaya hırsız ve kopyacı damgasının yıllar öncesinden yakıştırılmış olmasıydı. Türkiye’deki sektörü geliştiren ve pazara neredeyse kimseye pay bırakmadan hakim olan bir marka ile ilgili tüm dünya markalarının tutumları beni sevindirse mi üzse mi bilemedim. Sektör gelişiyor. Ürünler artıyor. Ama hepsi de taklit ve çalıntı. Kimi benim modelimi çaldı diyor, kimi de benimkini. Anlamadım, anlamayı beklemek hata. Bildiğim şey şu; vizyoner olmak bu değil. Dediğim şeyi tekrar edemiyorum. Biz özgün şeyler çıkaralım bizi taklit etsinler. Konsept bazlı markalaşmaya ne zaman tam anlamıyla geçeceğiz acaba? Bir marka hasbelkader yaratılıp, diğer üretilen ürünler gelişigüzel onun altına toplanmaz. Konseptlerinin olması gerek. O konsepti bulmak zor olan. Çalmadan yapılması gereken de odur.


Umarım bu yaratıcılık ve özgünlüğü her yurdum firması kazanır.

Yunus Baran 10 Mart 2010

Hayallerin Ne Renk? Benim hayallerim vardı pudra rengi her insana uyan... Hayallerim toz zerreleriymiş demek ki; değdiği yerde durmayıp uçan, dans ederken yeni yüzlere konan sonra tekrar savrulan.. Hayallerim şeffafmış belki de.. Sabahtan kalma bir goncanın üstündeki çiğ taneleriymiş, su berraklığında coşkun bir esintiymiş, omuzlarımı saran. İlkbaharda yüzümü okşayan ılık, sevecen güneşmiş.. Koşulsuzca bağlandığım tuhaf özlemmiş.. Hayallerim entrikacıymış o zamanlar.. "Keşke hayal kurmasaydım!" dediğimde; tenime değince yitirdiğim kar taneleri gibiymiş.. Dolunayda denizde oluşan mehtapmış, aforoz edilen kıvılcımlı yakamozlarmış.. Yaz akşamı sahil kenarında oturup şarkı söylerken, bilinmeyene esen meltemmiş.. Ellerimden kayan kum taneleriymiş.. Ensemden inen ürpertiymiş hayallerim.. Bir çığlığımda gizlenen!

Ayşe Yılmaz


Eyvallah Sürekli aynı hikaye .. beyaz atlı prens gelir seni öper ve bir ömür boyu mutlu yaşarsın... Keşke ömür boyu değil de hakkıyla şöyle bi' kaç gün o aşkı yaşayabilsek .. her hayatımıza girene işte bu o demeden önce iyice düşünmek gerek.. her karanlığını aydınlatana ilah gözüylede bakmamak gerek .. belki de amaç senin karanlığını aydınlatmak değil kendine yol bulmaktır kanmaya meyilli millet olan aşka aşıklar, yani bizler, yani ben.. ne kadar da meraklıyız her önüne gelene aşk demeye.. neye açız ki bu kadar, kaç hüsran oldu, kaç ayrılık, kaç acı oldu da yine de vazgeçemedik sevmekten .. kendimle çelişiyorum şu sıralar .. ben bile aşka inanmıyorum artık deme noktasına geldim inanmıyor muyum acaba? aşk diye bir şey yokmu ? her şey bi' hayalden mi ibaret ? birkaç dakikalık mutluluğun adı mı aşk? birkaç günlük heves mi? gözgöze geldiğinde içinde atıp duran, kabına sığamayan kalbin ritimleri ne o zaman? ya ayrıldığın saniyede özlemeye başlamak, görmek için sabırsızlanmak? peki her onsuz yastığa başını koyduğunda onsuzluğa lanetler yağdırmak? peki ya bu delicesine kıskançlık? senden başkasının gözlerinin ona değdiğinin düşüncesinde bile çıldırmak? şaştım kaldım artık aşk nedir yahu? bu yaşadıklarımız ne? madem aşksa bu neden ayrılık var? bi'şeyler eksik .. bi'şeyler yarım .. bir hikayenin daha sonuna geldim... en güvendiğim anda, en sevdiğim anda yine vazgeçtim .. aşka son yolculuğumu bu akşam bitirdim .. yorgunum dostlarım aşktan yorgunum .. artık emekliye ayrılıyorum .. bir ömür boyu yalnızlığa ... bir ömür boyu aşksızlığa .. Eyvallah ...

Kezban Şahin


Sustu… Konuşacak ne çok bitirmeden önceydi…

şey

vardı

Birazı yalan birazı gerçekti inanmak gibi yapmak en içten samimiyetsizliğimdi… Baktık görür gibi hissetmiş gibi en hissiz halimizdi gerçeğin en içtensizliğiydi Bilmediğimiz ne kadar çok yalanımız varsa, gerçekmiş gibi yaşadığımız… Ne hislerimizdi ne de kendimiz bu kadar "yabancı" daha çok yalancı! Sebepsiz yanlışlıklar koşarken yaşamaya kalmamışçasına…

peşinde takatimiz

Son bulur çabasıyla kalakalmışlık en aciz anımızda… Korktuğumuz her neyse yaşamamışlığımızdan, çekimser kalışımız galiba bundan! Söylemek istediğimiz her ne varsa içimizde parçalanmışçasına… Beklemekte! Adımlarımızı bir ileri on geri atışımız bundan belki de… Korktuğumuz duyguların eşliğinde… Kaçışlarımız, saklanmışlıklarımız sustuklarımız her şeyiyle yok oluşumuz bundan işte… Söylemek isteyip sustuklarımız Hep içimizde… Sustu!

de

söyleyemediklerimiz

cesaretsizliğimizden


Konuşmak isterken; içimizdekilerini susturmayı nasılda başarıyoruz… Susmalısın, konuşmamalısın söylememelisin nasıl da diyoruz! Nasıl da korkuyoruz… Kendimizi, içimizden terk edişimiz görmemezlikten gelişlerimiz bahaneler bulup yalnızlığa meyilimiz hepsi korkaklığımız sanki… Ya zamandan ya da mekândan hep bu kaçışlarımız… Ya aşktan ya da yalnızlıktan kendimizi oyalayışımız… Ya başından ya da sonundan "korktuğumuz" için bu kaçışlarımız!

Ece Çekiç

..EnginDergi.. Ağustos 2011 sayı-20

engindergi-s20  

..engin yazı denizi..