Issuu on Google+

EnginDergi Y覺l: 2010 - Say覺: 10


FotoÄ&#x;raf: Simsiyah


İçerik; Sy.04) Kumdan Kaleler Yapmak - Engin Enginer Sy.05) İnadına Gülümsemeliyiz Hayata - Eylül Sy.06) Sokaktan Geçen Sanat - Saadet Erdoğan Sy.08) Muazzam bir savaş sanatı: Wing Tsun - Evaporatör Sy.09) Gel Al - Özgün Şen Sy.10) Bermuda Şeytan Üçgeni'nin Sırrı - Tuğçe Büyükabacı Sy.12) An-kara - Meltem Özbey Sy.14) Biz Beraberiz - Bora Eke Sy.15) Son Kıyıdan - Ece Çekiç Sy.16) Yara Bandı - Buket Konur Sy.17) Pavlov'un Köpeği Olmak ya da Olmamak - Sertaç Girgin Sy.18) Sonsuza Kadar - Kezban Şahin Sy.19) Karmaşık - Yasaklı - Allegro - Engin Deniz Sy.20) Denklemin Parçası - Şeyma Karadağ Sy.21) Unutulmuş Kimliğim - Elif Alptekin Sy.22) Hey Gidi Aile Efradı - Dilşah Kalkan Sy.23) Reklamsever Hareket Başladı - Yunus Baran Sy.26) İçimizdeki Çocuğu Canlandıran Filmler - Nilgün Hepyalçın Sy.29) Bir Varmış, Bir Yokmuş - Evren Kır


Kumdan Kaleler Yapmak Kumdan kaleler yapma hikayesini bilir misin? Hani sahilde iki küçük çocuk vardır; birlikte çalışıp didinip kendilerine kale inşaa ederler. Sonra bir dalga gelir ve yıkar yaptıkları kaleyi. Ağlayacaklar diye beklersiniz de el ele tutuşup biraz daha ileride yeniden başlarlar yeni bir kale inşaa etmeye. Denizyıldızı hikayesinde de benzer bir tema, Paulo Coelho'nun Simyacı'sında da. Siyasetten hazetmeyip Zeitgeist temeliyle teknolojinin insanlar yararına kullanılarak paranın olmadığı bir dünyada yalnızca “gelişim” için çabalayan bir nesil hayal ediyorum desem, yüzünüzde oluşacakgülümsemeyi tahminlemek zor olmaz. Ütopik gelen bu düşüncenin gerçekleştiğini görebilmeyi ummasam da sana; Geleceğe Dönüş (Back to the Future) serisinde Dr. Brown'un barda içkisini yudumlayan insanlara günümüzden bahsettiği sahneyi hatırlatmak isterim. Diğer taraftan hayat devam ediyor, Allah inancı olan dini bütün birisi ya da Darwinci ve ateist birisi olman farketmiyor çünkü her iki koşulda da “sınav”dasın... Birisinde ahiret hayatına yönelik diğerinde de doğal seleksiyona karşı. Neye inanıyorsan inan doğumdan ölüme kadar yaşam büyük bir imtihan. İster “kader” de ister “olasılık”, hayat tesadüflerle dolu. Eylül yazımda sosyal varlık olan bizlerin iletişim gereksimine değinmiştim. Günümüz teknolojisinde iletişim sürecini hızlandıran İnternet gibi ağlar ile birlikte oldukça geniş imkanlara sahip olduk. Bilgi birikiminin katlanarak logaritmik biçimde artmasıyla birlikte toplum giderek daha da bilinçlenmeye başladı. Diğer taraftan zengin-fakir arasında olduğu gibi dogmatik ve septik bireyler arasındaki uçurumun da açıldığını görmekteyiz. Aıp rupdçıp sıepdkı vzyhkzp özvkzslzvh çusumuvnçtl zlz vzyhkzphlhm ıcımd özpczkzp ğzkımçd jnvlz eıjpı çzğz bzyıö üd dgkdmbdkı fdkçı. Aovkdbd at jhrhlkzph rzçdbd yığmımı aıpzy pkrtm ynpkzvzm üd ldpzjhmh fıçdpldj ıcım zpzsşhplz vzölzvz fdpdj çtvzmkzp zmkzvzaıkrım ırşdçıl. Icdpıhım ğdpğzmfı fıykı aıp şzpzeh mklzvzbzj, rzçdbd drmdj çusumba vzöhrhmz rzğıö jısıkdpkd özvkzslzj ırşdçıgıl jnmtkzph at sdjıkçd zjşzpzbzghl.


Gelişim için çalışmalıyız. Üstelik fiziksel bir güç sarfetmeye de gerek yok, sadece düşünmek bile yeterli ancak ne yazık ki kendimizle ilgili konulara zaman ayırıp düşünmekten bile kaçınıyoruz. İşte bu yüzden de bir çok insanın fena halde “canı sıkılıyor”. Neyle karşılaşırsak karşılaşalım devam etmeliyiz, hatta en başa dönsek bile yeniden ve yeniden denemeliyiz... Ne demiş düşünür; sil baştan başlamak gerek bazen! ;) Okuyan, araştıran, düşünen, seven ve paylaşan bir dünya dileğiyle...

Engin Enginer

İnadına Gülümsemeliyiz Hayata İnadına yaşamalıyız bu hayatı... İnadına atmalıyız çocuksu masum kahkahaları.. Pembe yalanlar söylemeliyiz kendimize mutluluk adına... Bu saatten sonra birazda bencil olmalıyız belki de sadece kendimiz için yaşamalı, belki de ilk defa hoyratça davranmalıyız... Hayır diyebilmeliyiz artık bizi üzen insanlara, dur demeyi öğrenmeliyiz bir an önce... Hayat mı acımasız, insanlar mı yalancı? Cevaplarını bildiğimiz sorulara takılı kalmamalı artık... Sadece gülümsemeliyiz. :) Her gün yüzümüzü güldürücek yeni şeyler yapmalıyız bir an önce. Bir an önce kalkıp toparlanmalı kaldığı yerden değil, düştükten sonra kanayan dizlerle sil baştan yaşamaya karar vermeliyiz bu hayatı...Sadece gülümseyerek... Hoşgeldin demeliyiz, her sabah uyandığımızda günaydın derken yeni bir güne daha silinmiş olmalı geçmişin kötü izleri... Her gün biraz daha silikleşmeli... Merhaba demeli yeni başlangıçlara... Her bitiş yeni heyecanlara gebedir bu hayatta, her kapanan kapının ardından yeni bir kapı açılır elbet unutmamalıyız... Yapmamız gereken tek şey sadece gülümsemek. :) "İnadına Gülümsemeliyiz Hayata" Merhaba diyerek başladığım bu yeni güne, gülümseyerek devam edeceğime dair söz veriyorumm... Hoşgeldin hayat, seni sil baştan gülümseyerek karşılıyorum. :)


Selin: Bir gülmek seninle berabher yinee yeniden.çocukmuşuz gibi sanki Eylül: en yakın zamanda bebeimm:) inanıyorum mutlu olucaz yine eski günlerde ki gibi herşey güzel olucak çocuk gibi masum olmasada kahkahalarımızz mutluluk kokucak buram buramm... akmasın istiyorum artık gözlerimizden hüzün kokan yaşlar.. üzmesin kimse bizi üzemesin hayat artık... nadına gülelimmm herkese inat mutlu olalım işte... uçurum kenarındayken bile ellerimizi bırakmayalım hiç... birlikte güldüğümüz eski günlere dönelimm... herşey mükemmel olmasa bile biz ufak şeylerlede mutlu olabilen insanlarız buna tüm kalbimle inanıyorum ki herşey güzel olucak :) Selin: inanıyım mı? Eylül: inan bebeim ben inanıyorumm gerçekten :) mutlu olmayı hakeden insanlar olduğumuza inandığımm gibi inanıyorum buna çok istiyorumm hemde çok.. yoruldumm artık... sende yoruldun biliyorum zor bir yıl geçirdik halada devam eden 2010 a kötü başlayan bu seneye gülerek veda etmek istiyorum ben,2011 de mutlu olmak istiyorumm ve olucaz ben bunun için elimden gelenin en iyisini yapıcam... Selin: senin dedgin olsun o zman.yeni bir sabaha günaydın demek ümidini koydum yüregime senin için sırf sen istedin diye

Eylül

Sokaktan Geçen Sanat Sokakları sanat kokan şehir. Ve o şehirde bir ev. Evin içinde bir ben, sanatı koklayan.. Miskin miskin otururken, karamsarlıklar peşini bırakmazken, uzunca hayallere dalarken bir ses duyuluverir derinden. Sonra gitgide yakınlaşır. Sokağınızın içine girmiştir o koku artık. Bir de bakmışsınız, elinde akordeon, on dört-on beş yaşlarında bir genç, güzel bir ezgi çalmakta.


Çok eskilerden bir ezgi. Vals tadında. Onun derdi para kazanmaca. Benim derdim ise o sanatı koklamak. Çam ağacının uzandığı, huzur veren balkonumuzda o muhteşem sanat eserini dinlemenin benzersiz keyfi… Diğer bütün dertler kayboluverir aniden.Yüzümde bir gülümseme belirir. Yaşama dair unuttuğum her şey yeniden canlanır hücrelerimde. O saatten sonra çekemez beni kimse hayallerimin dehlizinden. En sevdiğim enstrümanlardan biri olan akordeon alır götürür beni uzaklara. Bu yüzden seviyorum bu şehri ben. İzmir'imin Karşıyaka'sı.. Nefesimi hissederek alıyorum. Sindire sindire yaşıyorum. Telaşım yok. Geçip giden zamanın farkındayım. Sokakları sanat kokan şehrimde sanatı da büyütüyorum kendimle. Birden yaşama sevincim oluveriyor o ses, o koku. Hiç gitmesin istiyorum. Şimdi düşününce, bana tüm bunları hissettiren bir sokak çalgıcısı kaç parayla mükafatlandırılır? Mümkün mü bendeki manevi değerini maddiyatla karşılayabilmek.. O, eve ekmek götürme derdindeyken hiç bilmediği bir başka şeye sebep oluyor aslında. Ne güzel değil mi farkında olmadan insanların hayatlarında bir sevince sebep olmak. Hele de bu yaşama sevinci kadar muhteşem bir şeyse.. Yaşama sevinci, çok telaffuz edildiği, klişeleştiği ölçüde önemsiz değil aslında. O kadar önemli ki, bunu kaybettiğinizde ya da kaybedenleri gözlemlediğinizde anlayabiliyorsunuz ancak. Yeniden kazandırmak çok zor. Sağlığının büyük bir çoğunluğunu kaybetmiş fakat asıl önemlisi yaşama olan bağlılığını kaybetmiş yakınlarınız varsa onların hayatlarında küçücük bir sevinç olmak, parayla pulla değeri ölçülecek bir şey değil asla. Birbirimizin hayatlarında kabusa sebep olup tüm bu yaşanası güzellikleri kaçırmaktansa, bir sevinç olup sevdiklerimizle birlikte sürmeliyiz keyfini yaşamın. O kadar güzel ki aslında çevremiz, olumsuzluklarla kafamızı bulandırıp, bir başka olumsuzluğa sebebiyet veriyoruz farkında olmadan. Gerek var mı kafamızı bulandırmaya? Var diyebilene acilen ruhsal tedavi öneriyorum. :) Gece yarısı çekirgeden korkarak evin her tarafında çığlık çığlığa koşturup, sabah erkenden kalkacak olan ev ahalini uyandırıp, hep birlikte küçücük bir çekirgenin peşinden koşmak kadar komiktir hayat aslında. Dalga geçmeyi bilene.. Bir sokak çalgıcısı sayesinde nereden nereye geldik.. Herkese, sanat tadında bir yaşam, akordeon tadında bir sokak diliyorum. Sevgilerimle..

Saadet Erdoğan


Muazzam bir savaş sanatı: Wing Tsun Uçaaa! Yine bir vurdulu kırdılı film var televizyonda. Hemen değiştireyim kanalı, zira saçmalıktan öteye gitmez. Bundan bir buçuk yıl öncesine kadar dövüşten, kavgadan, hiçbir şey anlamazdım. Sadece ilkokulda bazı çocukça itişmeleri katmazsak hayatımda hiç kavgaya girmedim. Baskülde ibre yüz beşi gösteriyordu, eh halimi gözünüzde canlandırmanız için boyumun da 1.74 olduğunu da söyleyeyim. Böyle gitmez diyip, biraz koşup biraz ağırlık kaldırarak kilo vermek için gittiğim spor salonunda tanıştığım bu savaş sanatı, artık benim hayatımın vazgeçilmezlerden biri oldu. Çinlilerin temelini atıp geliştirdiği bu kung-fu, Bruce Lee tarafından dünyaya açılım yaptı. O olmasaydı büyük bir ihtimalle Çin içerisinde kalacak, ülkemize kadar yayılamayacaktı. Bu savaş sanatını ilk icra edenin bir şaolin manastırı rahibesi, yani bir bayan olması bu savaş sanatının teknikleri hakkında bir fikir verebilir. Rakibin boşluklarından yararlanmak ve en az güç sarf ederek hatta rakibin gücünü ona çevirerek onu alt etmeyi prensip edinmiştir. Wing Tsun’un, ya da estetiği ve pratikliği arttırılmadan önceki adı olan wing chun’un enginlere ve bu satırlara sığmayacak olan teknikleri ve felsefesi var. Hemen, neden bu savaş sanatını öğreneyim, vaktimi harcayayım, ben zaten bi kafa koydum muydu oturturum gibisinden düşünceler akla gelebiliyor. Ama belki de hayatında bir kez karşılaşacağın kötü durumda sinirlerine ve kendine kontrol altına alabilmeyi, geliştirdiğin refleksinle ve özgüveninle rakibini çok kısa sürede etkisiz hale getirebilmeyi, o gücün kendinde var olduğunu görmeyi kim istemez ki? Bu işe yıllarını vermiş olan üstatlardan biri (Salih Avcı) bu konuda şöyle diyor: “Dövüş teknikleri öğrenmek demek, başkalarına zorbalık etmek için birisinin kendini donatması demek değildir. Bu, daha zayıf olanlara zorbalık eden güçlü adamlarla başa çıkmak için kendine güveninizi güçlendirmeniz demektir. Yeterince özgüvene sahip olduğunuzda, sizden zayıf olanlara zorbalık etmekten doğal olarak vazgeçersiniz.”


Sonra da özgüvenin bedene vereceği dinginliği açıklamak için şöyle devam ediyor; “Kahraman olmaya çalışmayın! Durumlarla nasıl baş edebileceğini bilen kişi bir kahramandır diye bir Çin deyişi vardır. Bir kavgayı geri çevirdiğinizde ya da ondan kaçındığınızda korkak olmazsınız. Öte yandan, anlamsız bir kavgayı kabul etmeniz sizin, kahraman gibi davranan bir ahmak olduğunuz anlamına gelir.” Birlikte bu sporu yaptığım kitlenin çoğunluğunun üniversite öğrencileri, öğretmenler, mühendisler, doktorlar, tıbbi mümessiller gibi kişiler olması dövüşün merdiven altı tabusunu gözümde yıktı. Bu savaş sanatının yayılmasını sağlayan Usta (sifu) Ipman 'den bahsetmemek olmaz. Gerçi yakın tarihlerde iki tane filmi çevrildi. Tabi filmin adı da Ipman. İki filmi de dövüş filmlerini sevmeyenlerin bile soluksuz izleyeceğine eminim. Bir buçuk yıl sonunda dijital baskülüm seksenlerdesin dostum, hedefine az kaldı diyor, ruhum da bu trende yolculuğa devam etmeye kararlı.

Evaporatör

Gel Al Ruhum mahkum sana şimdi, Yapayalnız kalabalıkta, Issız bir kente arkadaş, Sokaklarına sırdaş. Karma karışığım, üşümüş ellerim Gündüze geceyi zorla giydiriyor, Seni bana hatırlatan tek film yok, Yok artık o sinema yok! Kaldırımları yok; Sıradan bir sokağız artık, Park yasağı yok! Belki ben çok ışıklı bir otoban olsaydım, Yok ama tek damla ışık bile yok. Bir tek su ve biraz toprak kalmış, Buluştuğumuz köşeleri törpülenmiş hayatın, Kentle de bir ilgisi yok; Kimin, senin mi? Gel de al gecemi giyen emanetini, Gel de al artık…

Özgün Şen


Bermuda Şeytan Üçgeni'nin Sırrı Bermuda Şeytan Üçgeni, kayıp gemi ve uçak olayları ile yıllardır esrarı çözülememiş bir sır gibi. Hakkında o kadar çok hikaye anlatılıyor; o kadar çok iddia ortaya atılıyor ki, artık bilim ile hurafeler birbirine karışmış durumda. Yalnız şu, yadırganamaz bir gerçektir ki; tüm bu açıklamalar Bermuda Şeytan Üçgeni'nin popülaritesini daha da arttırmakta epey başarılı oldu. Bugün ise, Bermuda Şeytan Üçgeni yeni bir teori ile yeniden gündemde. Peki, son olarak ortaya konulan bu yeni teori, ne kadar akla uygun ya da ne kadar kabul edilebilir. Sizinle bu son teoriyi paylaşmadan önce bilmeyenler için kısaca, bu gizemli üçgenin sırrından bahsetmek istiyorum. Bermuda Şeytan Üçgeni, ABD'nin güneydoğu kıyılarında bulunan Florida'daki Miami, Bermuda ve Puerto Rico arasında bulunan 1 milyon 300 bin metrekarelik bir alanı kaplar. Bölgeyi, harita üzerinde kayıtlara geçiren en önemli olay; 5 Aralık 1945 tarihinde, Florida'daki donanma üssünden ayrıldıktan sonra kaybolan 5 bombardıman uçağıdır. 14 kişiyi taşıyan bu bombardıman uçakları, test uçuşu için havalanmıştı. Filoya önderlik eden pilot, uçakta aletlerin bozulduğunu ve yönlerini kaybettiklerini söyledikten kısa bir süre sonra, diğer filo arkadaşları ile birlikte ortadan kaybolmuştur. Bunun üzerine, Amerikan donanması hemen geniş çaplı bir arama ve kurtarma operasyonu başlatmıştır. Ne yazık ki, garip bir şekilde arama uçaklarından biri de 13 mürettebatıyla arama yapılan bölgede kaybolmuştur. Bir günde 27 kişilik mürettebatla birlikte 6 uçağın bir anda kaybolması, dönemin gündemine bomba gibi düşmüştür. Bu olayın ardından bölgede gerçekleşen, gelmiş geçmiş tüm uçak ve gemi kaza kayıtları incelemeye alınmış. Tabi, kaza kaydı olarak geçen ve çoğunluğunu kayıp olaylarının oluşturduğu arşivler incelenmiş. Bu bölge ile ilgili ilk kayıtlara, Kristof Kolomb'un günlüklerinde rastlamışlar. Yani günümüzden 500 yılı aşkın bir süre öncesinde. Kolomb, günlüklerine zaman zaman garip ışıklar gördüklerini ve pusulaların da bu bölgede yanlış çalıştığını yazmıştır. Bundan sonra ki en yakın kayıt ise, 1800'lerde başlamaktaydı. Böylelikle, 1800 yılı başlangıç alınarak bakıldığında; günümüze kadar toplam 140


tane kayıtlı olaya ulaşılmış. Bu kayıtlara göre; 110 deniz taşıtı ve 35 uçak bu olaylarda kayboldu ve 2014 kişi de kayıptır. Bu bilgilendirmelerle insanlar, bu bölgeye daha kuşku dolu gözlerle bakmaya başladılar. Devamında ise, ortaya çeşitli iddialar atılmaya başlandı. Kimi, ufoların gelip tüm bu gemi ve uçakları kaçırdığını söylüyordu. Kimi, denizde sert anaforların oluştuğunu; kimi ise, elektromanyetik değişim alanınla ilgili iddialar ortaya atıyordu. Bazı iddialar, gerçekten de bilimsel bir temele dayanıyor ve insan mantığına uyuyor gibi görünse de; her şeyi tam anlamıyla açıklayabilecek net bir sonuç ortaya konulamıyordu. Şimdi ise bu esrarengiz konu, yeni bir teori ile yeniden gündemde. Vikipedi'de bahsedilen son teoriye göre; bölgede etkin bir doğal gaz akışı var.(1) Bu doğal gaz akışı, suyun sıcaklığının artması ya da okyanus tabanındaki çatlaklar nedeniyle zaman zaman su yüzüne sızıyor. Su ısısı düştüğü zaman, "hidrat" adı verilen tebeşirimsi bir toza dönüşüp, dibe çöküyor. Tam tersi bir durum olduğunda ise, (yani su sıcaklığı arttığında) resmen felaketlere açık bir davetiye çıkarıyor. Önce, bu gaz suda hızla çözülüp, suyun yoğunluğunu azaltmaya başlıyor. Yoğunluğu azalan su, kaldırma kuvvetini kaybediyor. Böylelikle, o anda, oradan geçen bir gemi, ansızın derin bir kuyuya düşmüş gibi boşluğa çekiliyordu. Aynı teori, biraz değişik bir biçimde, uçaklar içinde söz konusu. Hidrat madde ısınıp, çözülerek, okyanus tabanından yükselmeye başlıyor. Yükselen gaz suyun üzerinde birikerek, havanın ağırlığından daha hafif olduğu için, hızla yükseliyor. Yükselen bu gaz, havanın yoğunluğunu düşürüyor. Sonuçta; o anda, ordan geçen bir uçağın motoru, yeterli oksijen bulamadığı için duruyor ve uçak da hızla irtifa kaybederek düşüyordu. Kaybolduğu sanılan bazı gemilerin, sonradan batık ya da başı boş halde bulunmasına ise; bölgede bulunan sert ve ters su akıntılarının sebep olduğu düşünülüyor. Alabora olan büyük gemilerin, okyanusun akıntıları ile tekrardan su yüzeyine çıkıp, savrulmalarının olası bir ihtimal olduğu söyleniyor. Bu konu ile ilgili olarak uzun zamandan beri ortaya sürülmüş en mantıklı teori, bu gibi geliyor insana. Kimi parapsikoloji severler, bu teoriyi kabullenmeseler de bu efsaneleşmiş mit artık çözümlenmişe benziyor. Kim bilir belki de şeytan, çoktan başka bir geometrik alana geçmiştir bile. Dipnot: (1)Ayrıntılı bilgi için; tr.wikipedia.org/wiki/Bermuda_Şeytan_Üçgeni

Tuğçe Büyükabacı


An-kara Ankara'ya ilk kez beş yaşındayken gitmiştim sanırım. Aklımda, gece boyunca gördüğüm, saymaya çalıştığım sokak lambaları kaldı. O gün bugündür sevmem zaten gece yolculuklarını. Şehirlerarası yolculuk, çişli, soğuk ve poşette verilen buz gibi sudur; Ankara ise üzerine gri branda çekilmiş gökyüzü olmayan şehir. Gel gör ki, neyden kaçar ve korkarsan mutlaka onunla yüzleşmek zorunda kalırsın. Benim yüzleşmem de 19 yaşıma tekabül etti.

Ankara'ya iner inmez yüzüme vuran soğuk, hayatın uyandırma biçimi. Gün-aydın öyleyse! Elimde küçük bir harita, araya araya bulunan yerleşim, eğitim, vasıta üçlemesi... Hani seve seve'nin tezatı ruh halimle orada kalmayı mecburi kabullenişim, uzun yıllar şehirden nefret ettirdi. Alışmaya çalışmadım, gezip görmedim, hissetmedim. Tek yaptığım, İstanbul'dan arkadaşlarımla bir araya gelip söylenmek ve bir an önce buradan kurtulmayı istemekti. Masal elbette bu haliyle sonlanmadı. Aşık oldum. Hepsine... Yani sana, diğerine, yollarına, yüzlere, ağaçlara... Her yere farklı gözlerle bakmayı henüz öğrenirken, ayrılık vakti gelip çattı. Bunca zamanda öğrendim ki;


- Kimseye yol sormayın, taksici dahi! Zaten tarif edemezler. Geze geze bulun en iyisi. - Döner yemeyin! Biber ve domates de sarılır yapım aşamasında, hiç hoş değil. - Simitleri gerçekten güzel değil, özellikle akşam olunca üç kuruşa satarlar, dişinizden olmayın. - Neredeyse bütün sokakların adı bir ülke, başkan gibi yabancı kelimelerden oluşur ve kafelerin ismi de yaratıcı değildir. En azından çoğunun sonunda -stan eki vardır. (Çamaşıristan, bakkalistan gibi...) - Metroyu kullanıyorsanız mutlaka inenlere yol verirken, siz de bekleyenlerden olun. Pislikmişsiniz gibi bakışlara maruz kalabilirsiniz. - Yürüyen merdivenlerde yürümeyecekseniz, sağda durun, yok benim acelem var diyorsanız, soldan su gibi akın. - Burada insanların büyük bölümü kitap okuyor, özellikle metroda. Şaşırmayın, bir zahmet siz de onlara uyum sağlayın. - 'La bebe mal la' cümlesini sıkça duyacaksınız, hayır fransızca değil! - En azından bir kere SSk İş Hanı'na gidin ve neler olabileceğini görün. - D.T.C.F.'ye gidin, iç mimariyi göremeyeceksiniz çünkü çevik kuvvet sizi içeri almayacak ama olsun, siz yine de gidin. - Nerede buluşalım sorusuna hemen Dost Kitabevi ya da YKM diyin, zira artık Gima yok. - Bol bol portakal suyu için. Belediyelerin kurduğu bu küçük arabalarda taze taze ve ucuza satılır. - Ara sıra Kızılırmak sinemasına gidin, dünya sinemasından belki de göremeyeceğiniz filmleri izlersiniz. - Mutlaka Beypazarı'na gidin. Biraz uzaktır ama evlerini, takılarını, insanlarını görürken, muhteşem sarmasından, pilavından, güvecinden, baklavasından, havuçla yapılan lezzetlerinden, kuru'usundan yiyebilirsiniz. - Evinizin kapılarını kilitlemeden güvenle uyuyabilirsiniz. (Es kaza hırsız girerse sorumlusu ben değilim bunda anlaşalım da...) - Gün batımını izleyin, çünkü başka hiçbir şehirde bu kadar güzelini göremeyeceksiniz. - Tandoğan'daki Süslü Sokağı bulun ve yaprakların zeminle kombinasyonuna tanık olun. - Şehrin en güzel ayı belki de mayıstır. Hanımelleri de bu ayda açar. Öldüresiye içinize çekin. İstanbul'a dönüş yolu elbette güzeldir, ama bu şehre gidiş yolu da kalp atışlarınızı hızlandırabilir duruma göre. Ve unutmadan, Ankara'ya kar çok güzel yağar.

Meltem Özbey


Biz Beraberiz İçimdeki iki insan birbirinin dostudur. Birbirleri ile ne kadar zıt bir ruha sahip olsalar da, hayatları tek bir kader üzerine çizilmiştir. İçimdeki ruhların zıtlığı beni kararsız kılsa da, bende onlarla hayatımı sürdürmekten mutluyum. Tek düze bir hayat nasıl da beni ben yapabilirdi. O zaman tanımlaması ne kadar basit olurdu; hayatı. Hadi gelde Bora'yı tek cümle ile tanımla diye sorsa dili olmayan günlüğüm, ne derdim ki? Bora, "içi içine sığmayan, yeni yeni heyacanları arayan ama delicesine sorumlu bir insandır." desem doğru bir yanıt olarak kabul ederler miydi acaba? Haftaya tahmin ettiğim gibi hızlı başlıyoruz. Ajandamın yapılacak görevler listesine baktığımda bir haftaya sığdırılamayacak kadar çok iş var. Lakin bu gece ve gündüzleri çalışırsak işleri tamamlayabileceğimiz anlamına geliyor. Zaten de öyle oldu. Uykusuz gecelerde yorgunluğumu saymazsak, kendimi o kadar huzurlu hissettim ki. Yaşamış olduğumuz sinerji, çoğu insana kısmet olmayan bir büyük ikramiye ödülü gibiydi. Bana yine mi diyeceksiniz ama... ... yeni bir kızdan daha hoşlanmaya başladım. Aslında pek yeni sayılmazdı. Üniversiteye aynı yıl başladığımız fakat farklı bölümde okuyan hoş bir kız vardı. Kendisi ile hiç ortak arkadaşımız olmasa da kendinden emin yürüyüşüyle birçok erkeğin farkındalık alanına girdiğini tahmin edebiliyordum. Üzerinden yıllar geçmişti, son dönemlerde kendisine yine bakarken buldum kendimi. O da bunu fark etti. Olumlu bir etkileşim aldığımı düşündüm. Ancak son birkaç gündür hiçbir tepki alamıyorum. Belki de yalnış bir davranışta bulundum. Onunla konuşmadan önce birkaç arkadaşıma ondan hoşlandığımı ifade ettim. Bunu fark ettiyse hoşuna gitmemiş olabilir. Eskiden bir yerlerde okumuştum, bayanlar direk kendileri ile konuşma cesaretinde bulunan erkeklerden etkilenirlermiş. Tersi davranışlar bayanlarda olumsuz etki yapıyor diye tahmin ediyoruz. Daha önce belirttiğim gibi ortak bir ortam ya da arkadaşlarımız olmadığı için tek çarem yanına gidip biraz sohbet etmeyi teklif etmek oluyor. Ama bunu henüz başarabilmiş değilim. Korkuyorum, korkarak bir şey kazanamayacağımı bilmeme rağmen. Hani bekleyerek kazanabilecek bir şey yoktu?


Elimde bana cesaret veren bir yazı var. Can Dündar yazısında, aşkını ifade etmekten korkan bir çiftin hikayesini anlatıyor. İçinden bir tutam alıp hayatımın sayfasına bırakıyorum; "Birilerine söylemek istediğiniz bir şeyler varsa sakın tutmayın kendinizi söyleyin derim ben.. Kim bilir belki de bu hikayede olduğu gibi onun da size söyleyecek bir şeyleri vardır ve belki hayatınızın en büyük armağanının ellerinizden kayıp gitmesine izin veriyosunuzdur.. Hem durum böyle olmasa bile sevildiğini duymak herkesin hoşuna gider ve o sizi sevmese bile bence o an gözlerindeki o ışıltıyı görmek bile buna değer.." (Can Dündar) Size olan saygımı biliyorsunuz üstadım, yakalamaktan başka çare bırakmıyorsunuz.

bana

o

zaman

yaşamı

Sevgiyle kalın,

Bora EKE 12.11.2005

Son Kıyıdan Kaybettiğimiz kelimelere, anlam aramaktı noktayı hakketmiş bir sonu yaşayarak... ''Son sözlerimizi boğarken anlamlarına nefes aldıracak bir bekleyiş belki de''... Ne kalmaktı anlamlı olan ne de kaldığında susmak kadar yasaktı gidebilmek... Zamana bırakmaktı... Zamana hep duracakmış hissi vermek niye ''can çekişen bedenlerimizse'' Son kelimelerimiz ne yanlıştı ne de doğru... Sadece bittirmekti ''kendince'' ''bence'' en doğrusu... Bu kadar zordu çıkan sözleri geri almak bu yüzden ''pes etmek vardı'' Vazgeçmek kolaydı geriye bırakılacak bir kaç anıyla veda etmekti geleceğe... Boş vermekti sözlere... İki kelimenin bile soğukluğu bundandı belki de... Yıllardır söylenen kelimeler, şimdi dilinin ucunda işte nefes aldırmıyor kalbine yavaş yavaş yabancılaştırıyor... Bir kıymık parçası gibi hayatımız acıtıyoruz kendi kendimizi… Kimi suçlamalıyız? Haklamak için nedenlerimizi. Zamanı unutuyor gibiyiz sessizliğimiz bir var bir yok sanki... Kaç yarınımız var? Unuttuğumuz diyebileceğimiz dün kadar…

Ece Çekiç


Yara Bandı Şimdi anlıyorum mevsimler değil güzel olan; Ay, yağmur kokusu, rüzgar bile... Bir çocuktum, küçük bir hediye verdin adı Hayat'tı. Uyandığımda küçük bir odada buldum kendimi. Pencere açıktı. Yaz yeni bitmişti, ömrümde ilk defa gördüğüm bir mevsim başlamıştı. Sen başlamıştın... Rüzgar kokunu getirirdi. Hissetmek değildi bu. Nasıl yanımda olduğun an'da kokun dışarıdan gelirdi? Sen mucizelere inanmazdın ama durdun. Gözlerinden anladım... Sorunsuz bir sorumsuzluğa kaptırmıştık kendimizi. O kadar uyumsuzduk ki; birimiz biterse diğeri başlardı. Sen olmasan kim alırdı fazlalıkları. Birimiz düşecek olsa diğeri çekerdi, iki tarafı uçurumda. Zamanla ip gerildi, kendimi bıraktım. Başka bir gezegene düştüm, hediyen yanımda. Hayat, büyüdü zamanla; sığmaz oldu küçük gezegenime. Pek gülmüyor ama gülüşü seninki kadar güzel. Hep bekledi rüzgarı, gelmedi... Birlikte yaşlanıyoruz şimdi, kimseyle konuşmadan. Konuşacak kimsemiz olmadığından değil... Uzun uzun susuyoruz sana. Ben, her şeyi, o küçük odada bıraktım. Rüzgarı, yazdan sonraki mevsimi... Bir küçük hediyene kıyamadım. O da sevmedi beni.

Buket Konur


Pavlov'un Köpeği Olmak ya da Olmamak "Hiçbir kuvvet engel olamamıştı bana ve dilime Zincir vurabilir mi kralınız da gelse?" (Sagopa Kajmer) İnsanları memnun etmek için bir hayat yaşarsan bu senin hayatın değildir dedim kendi kendime. Sen isteklerini, düşündüklerini yapmak istiyorsun ve insanlar bunları gerçekleştirdin diye sana bağırıyor, seni uyarıyor, yeri geldiğinde seni olduğun yerde yalnız başına bırakabiliyor. Peki kimin hayatı bu? Senin mi yoksa senin nasıl yaşayacağına karar verenlerin mi? 364 gün istediklerini versen de hep o 1 günle anılırsın. Neden mi? Hep daha fazlasını ister karşındakiler. En başta ailen ve sevgilin. Sana en yakın olan, seni en acımasızca eleştirme hakkını bulur kendinde. Her insanın duyguları vardır, düşünceleri vardır. "Aman ne derler", "ya gülerlerse", "ya kızarlarsa", "ya ayıplarlarsa" gibi kalıplar yüzünden birçok insan şu kısacık hayatında farkındalığını gösteremez. Yapmak istediklerini yapamaz. İçinde birikir konuşamadıkları, söyleyemedikleri. Yalnız başına kaldığında kendi kendine söyler, kendi kendine deşarj olur. Ben öyle değilim mesela… İstediğim yerde, istediğim gibi konuşurum. İnsanlar gülerler, dikkate alırlar umurumda değildir benim. Çünkü ben yapmak istediklerimi insanları güldürmek, insanlar tarafından takdir edilmek ya da insanlar tarafından eleştirilip dışlanmak için değil kendim istediğim için yaparım. Sırf diğer güruhtan olmadığım için yavaş yavaş yalnız kalıyorum… Tek başıma… Kendi dünyamda kendi iç savaşlarım, barış anlaşma ve antlaşmalarımla. Değiştirmiyorum kendimi... Çünkü sizin sahte dünyanızdan daha güzel benim iç ve samimi dünyam… Pavlov'un köpekleri sizlerden nefret ediyorum... Layığınızla yaşayın… Köpek gibi. İnsanlara yaranın, insanlar tarafından takdir edilmek tek amacınız olsun… Önünüze bir parça et koyulduğu zaman ağzınızın suyu aksın… Zaman gelecek takdir edilmediğinizde, alkışlanmadığınızda ya da insanlar sizin arkanızdan veya yüzünüze karşı methiyeler dizmediği zaman bile salyalarınız akacak… Tebrikler artık şartlı reflekslerle yaşayan birer zavallısınız… p.s. köpekler istedi diye atlar ölmez…

Sertaç Girgin


Sonsuza Kadar Hani insanın en yoğun anında bile birden bire aklına gelipte gülümsediği tebessüm gibisin Yazın en güneşli anında yağmurdan sonraki gökkuşağı Tenime değen damlalar gibi içimi ürperten Alelade, sıcacık bir hissin… Hayatımın anlamsızlığını düşünüyorum sen yokken Ve sen varken ne kadar ben olduğumu Seni ararken boşa geçirdiğim ama seni bulunca zamanları…

herşeyim

olan

Sonra anlamsız ama bir o kadar bizi biz yapan tartışmalarımızı Sonra gülümseyip sarılmalarımızı Her şey o kadar güzel ki seninle, kavgalar bile... Sanki uzak bi diyarda uzun zaman geçmiş Sonra sana kavuşmuşum gibi İlk günkü heyecanıyla İlk günkü aşkla Ve öylesine büyük bir hasretle … O kadar güzelki sana bakmak Ve o kadar anlamlıki içimdekiler Uyumak bile istemiyorum Sana bakmak istiyorum gözümü kırpmadan Sana dokunmak Ve yeniden en baştan seni sevmek istiyorum O kadar benimsin ki Kendimden bile kıskanıyorum seni Çünkü senden ayrı kaldığım dakikalar Saatler düşmanım Seni görememek ve o anlamlı yüzünü başkalarının görmesi O keyiften mahrum kalmak Bencilce ama kimse görmese seni keşke Sadece benim ve bana özel kalsan Bir odada yaşlansak Nefesini duysam Kokunla yaşasam Sıcaklığınla ömür katsan... Seni seviyorum Ama bu sadece iki kelimeden ibaret değil inan İçindeki anlamı ellerimi tuttuğunda içimden o kadar haykırıyorum ki sana


Ve hiçbir söz yetmiyor bu aşkı anlatmaya… Benimsin biliyorum Ve seninim... Sonsuza kadar…

Kezban Şahin

Karmaşık Ellerimle görebileceğim, Gözlerimle dokunabileceğim kadar Yakınsın bana. Fakat hayat denilen bu kumarda Mantığım öyle bir koz koydu ki masaya Duyularım birbirine girdi, Duygularım paramparça...

Yasaklı Serin bir yaz günü konaklıyor yüzünde, Üşümek istiyor insan doyasıya. Yıllardır beklenen mektubu açarkenki gibi. Titretiyor gülüşün elleri. Ne Adem'in yasak elması, Ne Medusa'nın lanetli bakışları, Hiçbiri betimleyemiyor çekiciliğini. Sana baktıkça, Olmayacak duaya âmin diyesi geliyor insanın.

Allegro Sen gidince akşam çöker içimde. Artık ne çalınırsa çalınsın, Bana hüzünlü bir melodi gibi gelir. Yükselir rakı kadehlerinin sesleri. Aşka verdiğim bütün esleri, Toplayıp atasım gelir denize. Ve haykırasım gelir ALLEGRO! diye Ruhumun piyanist şantörüne..

Engin Deniz


Denklemin Parçası Kaybedebileceğimiz başka bir şey kalmazdı sanırım neşemizden sonra.. Bizim "neşemiz" hayata bakış açımız, yaşama amacımız beklentilerimiz aslında.. İnsanın amacı ve beklentileri yoksa eğer, yaşamasının da sanırım bir anlamı kalmıyor.. Hayat bir şekilde devam ediyor da insan gerçek benliğini ortaya koyamadıkça zevk alamıyor hiçbir şeyden.. Bu noktadan sonra artık bazı şeylerin dönüşü olmasa da geride hatırlayıp gülümsediği anıları dışında insanı mutlu eden şeylerin olması bu çıkmazdan kurtulmaya yardımcı oluyor.. Mesela bir sevgili, samimi bir dost veya hikayelerinde kendimizi bulduğumuz, hayatlarından kendimize kesitler çıkardığımız kitaplarımızın kahramanları bize yeni yollar gösterir yeni ışıklar yakar. En iyisi de "böyle geldi böyle gidiyor" demeyerek tutunduğumuz ince dalları kesmek yerine aksine daha da güçlendirmek olur. Güçlendirirken de ders almak bizi bu durumlara karşı önlem almaya yönlendirir ve tecrübelerinize dayanarak sonrasında daha çabuk ve doğru önlemler almanızı sağlar.. Mutluluğun ise az kalmıştır zaten gelmesine, her gecenin arkasından güneşin doğması gibi artık an meselesidir. Yürürken eskittiğimiz kaldırım taşlarına bakın mesela, biz onların üzerine basıp geçerken onların her biri başkaları için mutluluk kaynağı olabilir. Her kaldırım taşı bizim elimizdeki olanaklar, imkanlar gibidir.. Biz onlara sahip olduğumuz için belki bize katkılarını gün geçtikçe fark edemiyoruz ama onu ilk kez elde eden için bu imkanlar mutluluk nedeni olabiliyor. Şükretmek ve sahip olduklarımızın önemini kavramak hayatımızdan daha fazla zevk almamızı sağlıyor. Hayat dediğimiz basit bir denklem işte. Bu denklemin ana bileşeni "neşemiz" diğerleri hayatın sunduklarının arasındaki bizi mutlu edecek olan "küçük ayrıntılar".. Biz üzerimize düşeni yaparsak bu denklem kendiliğinden çözülecektir zaten. Kafamızı kurcalayan, bizi olumsuzluğa iten her şeyden kurtulmaktır yapılabilecek en basit şey şimdi.. Çıplak ayaklarla toprağa basmaktır.. Gülümsemektir herkese en çok yakışan.. En doğrusu da anı yaşamaktır, değer vermektir kendine.. Daha anlamlı olması için hayatın ve senin daha mutlu olman için; "Yola çıkınca her sabah, / Bulutlara selâm ver. / Taşlara, kuşlara, / Atlara, otlara, / İnsanlara selâm ver. / Ne görürsen selâm ver. / Sonra çıkarıp cebinden aynanı / Bir selâm da kendine ver. / Hatırın kalmasın el gün yanında, / Bu dünyada sen de varsın! / Üleştir dostluğunu varlığa, / Bir kısmı seni de sarsın." Üstün Dökmen

Şeyma Karadağ


Unutulmuş Kimliğim Bildiniz mi beni? Ohh hayır, üzgünüm… Ben Carmen’im. Özgür yaklaştım aşka. Çok kıskandılar, öldürdüler bir kez beni. Ama yaşadım… Tanır mısınız gerçekten? Ne yazık ki… Dediğiniz ben değilim. Jeanne Dar’c benim adım. İnançlarım uğruna binlercesini sürükledim arkamdan. Korkup yaktılar beni. Umursamadım, hala buradayım… Azize'yim şimdi. Lütfen yanılmayın! Göklerdeyim… Sabiha’yım ben. Vizyonum sonsuz maviye uzanıyor. Başarım tarihe… Şaşırdınız? Uzak kalmıştınız bu fikirden, biliyorum ama… Ben Elizabeth’im. Bakireyim… Altın çağı ellerimle getirdim! Oysa kabul edilmeyen bir piçtim… Üstelik annesizdim! Biraz daha uğraşın, rica ederim… Adımı sormayın, ben Hatice’yim. Romanlar yazıldı uğruma. Çerkezdim. Bir adamın üçüncü eşiydim. Pierre Loti’nin Aziyade’siydim. Anımsamadınız. Biraz daha ipucu vereyim. Boudicca’yım ben. Yıkıma karşı geldim. Eşimi kaybetmiştim. Direndim. Öyle ki sembolü oldum direnişin… Susuyorsunuz? Adımı söyledim size: Ben Florence Nightingale’yim. Susan B. Anthony’yim. Emily Dickinson’ım. Marie Curie’yim. Emily Murphy’im. Hellen Keller’ım. Coco Chanel’im. Simone de Beauvoir’im. Anne Frank’im. Billie Jean King’im. Sappho’yum. Cleopatra’yım! Anlayamadınız hala sanırım… Kadınım ben. Kadınım! [Tablo: Woman before the rising sun / Caspar David Friedrich]

Elif Alptekin


Hey Gidi Aile Efradı Ailenizin nasıl olduğu, kimlerden oluştuğu önemlidir… Evde ağzından küfür düşmeyen bir baba, size sürekli hakaret eden bir anne varsa çok önemlidir geldiğiniz aile… Anne ve babanız bir kez bile saçlarınızı okşamamış ve sizi hayatın yükü olarak gördüyse sevmeyi bilmezsiniz… Kimi çocuk annesinin onu hiçbir zaman sevmediği fikrine kapılır… Çocuk mudur bunun suçlusu? Size yalanı, dolanı, hırsızlığı, hakareti, aşağılamayı, şiddeti öğrettilerse sizin de oluşturacağınız ailede makul gördükleriniz bellidir… Alışmış kudurmuştan beterdir. Rol model mevzusu hayatımızı karartır çoğu zaman… Ablanız tecavüze uğradı diye aile büyükleri tarafından öldürüldüyse ve bu karar şüphe götürmez şekilde tamamen doğru olarak ruhunuza işlediyse, siz de kızınızı başkasını sevdi ya da tecavüze uğradı diye onu öldürürsünüz… Şimdilerin hastalıklı aileleri kimler tarafından kuruldu sizce? Sağlıklı bireylerin insanlık dışı davranması kabul edilemez öyle değil mi? Peki sağlıklı değilse birey, o zaman mazur mu göreceğiz yaptıklarını? Mesela adam sadece kıskanç olduğu için karısının sokağa çıkmasına izin vermiyorsa ve bunun tüm sebebi adamın başka kadınlara bakış açısı ise… Her erkeği kendi gibi sanıyorsa? Aile, klasik görüntüsüyle hükümdar baba, vezir anne ve kul çocuklardan oluşan yapısını hala koruyor birçok yerde… Bazı aileler klasik görüntüden kurtulup çağdaş olmaya çalışırken yok oldu gidiyor… Demek ki arada ince bir çizgi var, ya üstüne basıyoruz ya es geçiyoruz… Bir arada yaşamanın mümkün olduğunca kolaylaşması, erdemlere sahip insanların var olmasına bağlı... Peki yoksa? Bebekler geliyor dünya… Gözlerini açtıkları andan itibaren çevreleriyle bildikleri yollardan iletişime geçiyorlar… Kendi yolunu yaratacak, belki bulacak, kendini koruyacak, sevdirecek ve sevecek ve hayata mümkün olan en iyi şekilde tutunması gerekecek bu bebeklere anne ve babaları yardım ediyor… Peki, o anne ve baba daha kendi yolunu bulamadıysa? Seneler evvel bir kızcağızı seyretmiştim televizyonda… Yıllarca babası tarafından tecavüz edilmiş bir kız… Kafasında bir torba ile çıkarmışlardı şu meşhur kadın programlarından birine… Annesi de oradaydı, kızına ilk önce inanmamış, sonra gerçeği görmüş ama bu sefer de kocasından ayrılmayı göze alamadığı için evin içindeki sapkınlığa göz yummuştu… Bir kez yazmıştım bazı kadınlar anne olmayı hak etmez diye… İşte bu kadın


onlardan biridir bana göre… O genç kızın başına gelen rezalet, ahlaksızlık, vicdansızlık artık daha bir sürü sıfatla tanımlanacak şey ruhundan silinir mi bilmiyor mu? Bir gün bir yuvası olur da o da anne olursa, her gece kocasının başında nöbet tutar mı çocuklarına bir şey olmasın diye bilmiyorum… İnsan ruhu öyle çabuk etkileniyor ki her şeyden... Kazınıyor her şey yüreklerimize. Aşkla kurulan yuvalar, cehennemden bir köşeye dönüyor sonra… Ailelerin içinde şiddetin her türlüsüne rastlamak mümkün… Hakaret, baskı, aşağılama, görmezden gelme, fiziksel şiddet, tecavüz… Kocalar kendi eşlerine tecavüz ediyorlar… Kadınlar kendi çocuklarını satıyor ya da sokaktaki çöp kutusuna bırakıyorlar… Dün okudum 1.095 kız çocuğunu… Kayıplar. Peki, anne ve babasının nerede olduğu bilinmeyen ve devlet koruması altına alınmış çocuklar? Evdeki dehşetle hayatlarını yitirmiş ebeveynlerin çocukları ne olacak? Daha geçen haftalarda dört çocuğunun gözü önünde eşini ve kendini öldürmedi mi bir baba? En küçüğü 3 yaşında olan çocuklar polislerin kucağında çıkarıldılar evlerinden dışarıya. Ailenizden ne öğrendiğiniz önemlidir… Öğrendiklerinizin büyük bir kısmını kendi ailenizde uygularsınız. İstatistikler öyle söylüyor. Çok az insan ruhunu kötülüklerden arındırıp, büyüdüğü ailenin olumsuzluklarını kendi ailesine taşımamayı başarıyor. Kendi yanlışlarımızı, dünyaya bizlerin aracılığıyla gelmiş o yavrucakların sırtına yüklemeye hakkımız yok… Çocuklarımıza duyduğumuz sevgi bizi onların sahibi yapmıyor. Birilerinin kölesi olmayı arzuladığımızı sanmıyorum… Çocuklarımıza istediğimiz her şeyi yapabilmek gibi bir hakkımız yok, hiç olmadı zaten… Eziyet ve baskının babadan oğla geçen bir sistem olmaması dileğiyle… Evet, kuracağınız aile, geldiğiniz aileden daha önemlidir, çünkü onu siz yaratırsınız, yaşananların tek sebebi siz olursunuz… Fikrim budur, değişirse haber veririm…

Dilşah Kalkan

Reklamsever Hareket Başladı Reklamsever Hareket, ülkemizde yayınlanan reklamları kurcalayan ve pazarlamacı gözüyle eleştiren bir harekettir. Hareket halinde onlanlar ise ben, sen, o, biz, siz ve onların dâhil olduğu kalabalık bir kitledir. Bu kalabalığın amacı reklamları stratejisindenyaratıcılığına değerlendirmek ve bu değerlendirmeler sonucunda ortaya


çıkan faydalı bilgileri sizlerle paylaşmaktır. Değerlendirme kriterlerimiz ise verilen mesajın tonu, dozu ve mesaj araçlarının ilgili markayla olan uyumudur. Ayrıca konumlandırmaya uygunluğu ve stratejik yaklaşımıdır. Devam etmeden hatırlatma…

önce

reklamın

mahiyeti

hakkında

bir

iki

küçük

Pazarlama iletişimi öğeleri içinde üzerinde en çok konuşulan ve belki de kendisinden en çok şey beklenen reklamdır. Reklam; tanıtıma değer herhangi bir ürün, mal, hizmet, organizasyon, fikir vb. sahibi markaların bunların tanıtımı için harcadıkları çabaların tümüdür. Yani tüketicide algı oluşturma çabalarıdır. Reklam verenlerin kimi yeni, küçük ve cılız kimi ise eski, büyük ve güçlü firmalardan oluşmaktadır. Büyük firmaların reklam verirken duyacağı kaygılar, küçük firmaların reklam verirken duyacağı kaygılardan daha da fazladır. Eğer ki; reklam çalışması başarısızlıkla sonuçlanacak olursa bu durum büyük markalar açısından, belki de milyonlarca liralık bir emeğin çöpe gitmesi anlamına gelebilir. Hadi bu kadar vahim olmadı diyelim, o paraların çok iyi yerlere gitmeyeceği kesindir. Küçük bütçeli markaların ise reklam verirken yapacakları tek bir hata, belkide uzunca bir süre tekrar reklam vermesine mani olabilir. Esasında reklam maliyetleri ölçüsünde başarı beklemek de hatadır. Çünkü küçük bütçelerle etkili sonuçlar elde etmeyi başarmış nice markalar vardır. Bu durum reklamların anlam ve önemini daha da iyi anlatmıştır. Televizyon, radyo, gazete, İnternet, mobil, dergi, sokak ve daha birçok mecradaki reklam kargaşası içerisinde bulunan bizler asıl ihtiyaçlarımızı karşılayabilecek özelliklere sahip markaları birbirlerinden nasıl ayrıştıracağız? Reklamı yapılan her şampuanın kepeği giderdiği, saçı parlattığı (eski moda), güçlendirdiği, dökülmeyi önlediği, hatta yeni saç bile çıkardığı (yeni moda), her deterjanın çamaşırları beyazlattığı, hoş koku verdiği, koruduğu, ev kadınlarına beğeni ve övgülerle dolu bir hayat sunduğu bir piyasada hangi ürünün satın almaya değer olduğuna nasıl karar vereceğiz? Reklama konu olan şeyle ilgili hâlihazırda herhangi bir kişisel tecrübe sahibi değilsek eğer; büyük olasılıkla bu seçim ilgili reklamlar sayesinde olacaktır. Tüketici olarak reklamlarda da bir seçicilik yaptığımız aşikâr. Bizce bu seçicilik bahsettiğimiz görselliğin oluşmasına temel teşkil eden stratejiden geçmektedir. Tüketici için ise belki de daha basittir. Zihinler dolu. Algılar zayıf. Hatırlanılırlık azdır. Hal böyle olunca marka ve ajansların toplamda şu sorulara cevap veren işler yapma girişimleri artmaktadır.


• Mevcut müşterilerimizi ve hatta potansiyel müşterilerimizi memnun edecek bir reklam yapsak. (Nasıl?) • Hem izlerken hem de dinlerken müşterilerimizin eğlenmelerini sağlasak. (Şahane) • İçine biraz komiklik katsak. (Hahaha hihihi etkisi) • Stratejide zorlanırsak ünlü ile takviye yapsak. (Bacım etkisi) • Prodüksiyon harikası bir de görsellik sunsak. (İçi boş olsa da anlaşılmaz) • Çok mezraya uygulanabilir yapsak. (İyi iş) • Dijitale de entegre etsek. (Net) • Bu ürün tam benlikmiş dedirtsek. (Oley) • Satış patlamalarına konu olsak. (Süper) • Çok satmasak da olur. Övgüler bize yeter. (Aferimciler) • Kristal elmayı bu sene biz alsak. (Yemede yanında yat) Her gün bu kaygılarla dolu nice senaryolar yazmaktadırlar. Reklamlar ekranda döndükten hemen sonra firmanın yüzünde gülücükler açtıran tek şey vardır. O da satışların patlaması, müşterinin kuyruklar oluşturmasıdır. Tutarsa ne âla. Hatırlayanınız vardır muhakkak. Asya Kimya’nın üreticisi olduğu, Anadolu’da çok kullanılan bir baca temizleme ürünü olan "Baca Sil" markasını. Yukarıda da bahsettiğim "küçük bütçelerle etkili sonuçlar" elde etmiş bir reklam çalışmasıydı. Stratejisi güzeldi. İş sadeydi. Prodüksiyon neredeyse sıfırdı. Her şey marka sloganın altında yatıyordu. "Akıllı ol Baca Sil kullan." Yanında oğlu, elinde bir urgan; ucuna ağırlık yapması için garip erzaklar bağlanmış bir çuval, çatıda baca temizlemeye çalışan babaya reklam amaçlı edilen dost tavsiyesi…(itüsozluk) Tüketicilerin birçoğu rasyonel tüketici davranışı sergilediğini düşünür ve alış-verişlerinde bu özelliklerini dikkate alarak karar verir. Yani kendilerince akıllı olanı yapar. Bu marka da ona oynadı. Soba devri geçti ama konumlandırma hala akıllarda. ABC markasına da neredeyse on yıldır iletişim yapılmıyor olmasına rağmen ABC halen "Farkı Fiyatı"dır. Yüzümüzü, geçmişten günümüze çevirdiğimizde arenanın daha da kızıştığına şahit oluyoruz. Yaratıcı fikirler ortalığı kasıp kavuruyor. Gün geçmiyor ki piyasaya yeni girmiş markaların bir reklamı dönmesin. Sevgiler.

Yunus Baran


İçimizdeki Çocuğu Canlandıran Filmler Bu ay ki yazıma atmış olduğum başlık herkese göre değişebilen bir konu aslında ama ben içimden geldiği gibi bir yazı hazırladım yine sizlere. Bana göre olanı paylaşmak için yazdım anlayacağınız, vereceğim birkaç klasik örneğim olacak her zamanki gibi… Mesela yaklaşan yılbaşından bahsedecek olursak; kim sevmez yılbaşı filmlerini? İnancınızı kaybettiğiniz anda ortaya çıkan mucizeleri anlatır hep, hepimizin mucizelere inanması gerek ama maalesef mucizeler sadece çocuklara aitmiş gibi büyüdüm artık diyen herkes içindeki çocuğu susturma çabası içine giriyor… Geçen sene çekilmiş olan A Christmas Carol adlı film arşivimde yer alan bir filmdir. Jim Carrey oyunculuğu ile birleşmiş 3 boyutlu bir animasyon filmi olan A Christmas Carol aslında çok güzel sonuçlar çıkarılabilecek bir film. Eski İngiltere'nin mum ışıklarının ve karlı sokaklarının tarihi taş binalarıyla birleştirilmiş mükemmel animasyon Ebenezer Scrooge adındaki aksi ihtiyarın neden bu hale geldiğini anlatıyor. Yılbaşı akşamı onu ziyaret eden hayaletler hayatını 180 derece değiştiriyor ben çok sevdiğim bir hikayenin sinemaya uyarlanması çok zevk alarak sinemaya gitmeme sebep olmuştu umarım bu yılbaşı bizi bu tarz güzel içimizi ısıtan filmler bekliyordur. Çünkü kışın yağmura karda soğukta yapılabilecek en güzel şeydir film izlemek yanında çayınız kahveniz cama vuran yağmur damlalarının sesi (kahve varsa Nutella da yanında iyi gider hani:)) üstünüzede battaniyenizi aldınız mı var mı bundan öte keyif… İkinci kategoriye gelecek olursak… Bunlar Gotik alt yapılı filmler. Bu alanda tek insanı ilah görürüm o da Tim Burton'dır. Ve soundtrack'leri hazırlayan Danny Elfman'da mükemmel iş çıkardığına inandığım alkışlarken galeyana geldiğim iki insandır. Yönetmenin favori oyuncuları Johnny Depp ve Helena Bonham Carter'dır. Johnny Depp'in yakın arkadaşıdır. Ayrıca nişanlısı Helena Bonham Carter'dan olan oğlu


Billy-Ray'in vaftiz babası Johnny Depp'tir. Vincent Price onu en çok etkileyen karakterlerden biri olmuştur. Film çekmeye de küçük yaşlarda başlamıştı. Stop-motion tekniği ile ya da 8mm'ye sessiz filmler çekiyordu. 13 yaşında çektiği The Island of Doctor Agor ilk filmi olarak bilinir. 9. sınıfta çevre kirliliğine karşı düzenlenen yarışma için çizdiği poster ona ilk başarısını getirdi. Posteri 1 yıl boyunca sokaklarda yer aldı. Lise yıllarında California Institue of Arts'a gitmek için Disney'den burs kazandı. Burada 3 yıl boyunca eğitim aldıktan sonra animatör çırağı olarak Disney stüdyolarına girmeyi başardı. Projesinde çalıştığı ilk film bir Ralph Bakshi uyarlaması olan "The Lord of the Rings" idi ancak yapımda adı geçmedi. Sonrasında, o zamanlarda çok da istemediği bir yönde "The Fox and the Hound" için çizimler yaptı. Film karakterlerinin genel sevimli yapısının dışında olması nedeniyle Burton'ın çizimleri Disney tarafından reddedildi. Tim Burton, Disney'de bulunduğu günlerde pek mutlu değildi ancak ileride ünlü olacak "The Nightmare Before Christmas"ın temelini oluşturan şiir ve illüstrasyonlarını burada olduğu dönemde yaptı. Vincent animasyonu ile birçok ödül alan Tim Burton, sonraki yıllarda yönettiği Luau(1982) ve Hansel ve Gretel(1982) ile çok fazla başarı sağlayamadı.

• • • • • • • • • • • • • • • • • • • • • •

The Island of Doctor Agor (1971) Doctor of Doom (1979) Stalk of the Celery (1979) Vincent (1982) Luau (1982) Frankenweenie (1984) Pee-wee's Big Adventure (1985) Beetlejuice (1988) Batman (1989) Edward Scissorhands (1990) Batman Returns (1992) Ed Wood (1994) Mars Attacks! (1996) Sleepy Hollow (1999) The World of Stainboy (2000) Maymunlar Cehennemi (2001) Big Fish (2003) Charlie and the Chocolate Factory (2005) Corpse Bride (2005) Sweeney Todd: The Demon Barber of Fleet Street (2007) The Spook's Apprentice (2009) Alice in Wonderland (2010)


Yarattığı bütün filmlerde dikkat çekici bir akustik söz konusudur. Kostümler, aksesuarlar, karakterlerin farklı karakteristik özellikleri, bulunulan ortamın sahip olduğu bazen bize imkansız görünen farklı dekorlar gerçekten de bu adam işini yapıyor dedirtiyor. Burton'ın beyazperdeye etkileyici dönüşü, eleştirel ve finansal başarılar kazanan Beetlejuice(1998) ve Batman(1989) ile olur. Batman üçlemesini takiben Tiyatro Sahipleri Ulusal Birliği (NATO) Yılın Yönetmeni ödülünü verir. Film aynı zamanda En İyi Sanat Yönetmenliği dalında akademi ödülünü alır. Johnny Depp ve Winona Rider’ın oynadıkları Edward Scissorhands, 1990 Noel sezonunun büyük hitlerinden biriydi, orijinal görselliği ve dokunaklı peri masalı tarzı hassasiyetinden ötürü coşkuyla karşılandı. 1992'de yılın en çok gişe yapan filmi olarak Batman Dönüyor ile bir kez daha Gotham City'nin o karanlık kanunsuzlar dünyasını keşfe açtı. 1993'te stop-motion adı verilen animasyon tekniği ile, mevsimlik bir ebediyete dönen orijinal bir tatil öyküsü, The Nightmare Before Christmas adlı macera filmini çekti. 1999'da Washington Irving'in klasik hikayesinden esinlenen bir hikayeye sahip olan Sleepy Hollow adlı filmi çekti. Başrollerde Johnny Depp ve Christina Ricci'nin rol aldığı film en iyi kostüm tasarım ve en iyi görüntü yönetmenliği dahil 3 akademi ödülü adayı oldu ve en iyi sanat yönetmenliği dalında Oscar'ı aldı. BAFTA şeref ödülleri en iyi kostüm tasarımı ve en iyi prodüksiyon tasarımı ödüllerini de barındırıyordu. 2005'te Charlie and the Chocolate Factory adlı filmi çekti. Johnny Depp'in başrolde olduğu film, etkileyici derecede olumlu eleştiriler ve gişe başarıları yakaladı ve film hala da zevkle izleniyor. Bir çok yeteneğe sahip olan Burton, The Nightmare Before Christmas için illüstrasyonlardan oluşan bir çocuk kitabı oluşturdu ve filmle birlikte piyasaya sürdü.


The Melancholy Death of Oyster Boy ve Diğer Öyküler adlı bir sonraki kitabı çizimlerden ve şairane yazılardan oluşuyor. Hikaye ergenlik çağını yaşamakta olan bir yabancının çektiklerini naklettiği için New York Times tarafından övgülere boğuldu. Yakın zamanda soğuyan havaya inat içimizi ısıtıcak güzel filmler bekliyorum, ama ismi geçen filmleri şiddetle önermekteyim :) herkese iyi seyirler.

Nilgün Hepyalçın

Bir Varmış, Bir Yokmuş "Öyle bir hayat yaşıyorum ki, Cenneti de gördüm, cehennemi de... Öyle bir aşk yaşadım ki, Tutkuyu da gördüm, pes etmeyi de... Bazıları seyrederken hayatı en önden, Kendime bir sahne buldum oynadım... Öyle bir rol vermişler ki, Okudum okudum anlamadım... Kendi kendime konuştum bazen evimde, Hem kızdım, hem güldüm halime... Sonra dedim ki 'söz ver kendine' Denizleri seviyorsan, dalgaları da seveceksin... Sevilmek istiyorsan, önce sevmeyi bileceksin... Uçmayı seviyorsan, düşmeyi de bileceksin... Korkarak yaşıyorsan, yalnızca hayatı seyredersin... Öyle bir hayat yaşadım ki, son yolculukları erken tanıdım... Öyle çok değerliymiş ki zaman, Hep acele etmem bundan, anladım..." Nietzsche En sevdiğim şiirdir bu şiir... Ve de kıskandığım, ben yazmalıydım diye... Hayatı ne güzel irdelemiş bu büyük insan... Hayatın gerçeğine varmış, kabullenmiş, 'her şeye rağmen' duygulara inanmış, tüm bencil duygulardan arınmış... Herkesin tiyatrosu gibi aslında bu hayat... Rollerimiz var... Yalandan olduğunu bilerek oynayan da var oyunu, kendini kaptıran da... Hani kendi söylediği yalana, kendi de inananlar vardır ya, onun gibi... En zoru kendini kandırmaktır oysa... Herkesi kandırsa da, kendini kandıramaz insan... Mutluymuş gibi yapabilir de, içindeki mutsuzluğun ağırlığını hep taşır, hep bilir ki orada, içinde bir yerlerde acıları... Yalan olduğunu bilse de her gün, her gün aynı oyunu oynar... Tiyatro oyunudur, sanki hayat... Herkesin yalandan sahnesi... Gündüzlerin yalanları, geceleri pembeye boyuyor gibi görünse de, bir başına kalıverince çarpar yüzüne bir tokat gibi...


Yaşadığın hayatı, o hayat oyunundaki rolünü değiştirmek zor değil aslında... Kaç yaşında olursan ol, nasıl bir hayat yaşıyor olursan ol, her şeyinle yenilenmek mümkün aslında... Her an, her nefeste yenilenmeli insan... Yepyeni bir yaşama doğmak için, ölmeden önce ölmeli... Yürek lazım sadece, cesur bir yürek... Her insan şu veya bu şekilde değişir zaten ister istemez... Kimi bir kaza geçirir, kimi ölümcül bir hastalık, kimi ayrılık acısı, aşk acısı çeker, kimi maddi kayıp... Hepimiz bu tür badireler atlatırız... Kimisi bu yaşananlardaki hikmeti anlar da kalbi yumuşar, kimisi daha da sertleşerek kaskatı çıkar... Geçmiş bütün iyi-kötü duygularıyla içimizde kalır... En çok da acısı, kederi... Ama hayat işte, her iyinin içinde bir kötü, her kötünün içinde bir iyi var, misali... Eski bir dostumdan öğrendiğim bir söz var; önce duyup inanmadığım, önemsemediğim.... Sonra yaşayarak öğrendiğim... 'Her hayırda bir şer, her şerde bir hayır vardır...' derdi yaşadığımız kötü anlarda hep... Doğruymuş, anladım... Şimdi bu sözü aklımdan geçirmediğim bir gün bile yok... Gelecek bir giz... Ne getirir bilinmez... Bir bilinmez bekleyiş... Hayal perdesi... Yazık ki, ne geleceğimizi bilebilir, ne geçmişimizi değiştirebiliriz... Şu an'ın gerçeğini yaşamak sadece elimizden gelen... Geçmişte yaşadıklarımızdan ders çıkararak... Eğer ders çıkarmıyorsak, neye yarar çekilen acılar? Taşıyamayacağımız kadar ağır bir yük olmaktan başka... Ezilip kalır insan, altında... Hani gündüzler, geceler gerçekleri saklar da... Bir başına kalıverince yakar ya insanı, acı gerçekler... İşte o an bir başına olduğunu anlarsın hayatta... Bu dünya ya bir başına geldiğini ve bir başına gideceğini... Herkes kendi hikayesini en acıklı sanır, sadece kendi acısına ağlar... Bir cenazede bile, kendi ölülerine ağlar gelen insanlar... Dualar okunurken, kendi annesizliği, babasızlığı yakar yüreğini, ölen sevdiklerine hasret duyar... Ya da, 'ya ölürlerse ben nasıl dayanırım'ı yaşar... Bilemez o anda, dayanılmayacak acı yok hayatta... Her şeye rağmen yaşıyor insan... Ve bunu ancak yaşadığında anlıyor... Kendi başına geldiğinde... Hep eksik yaşıyor belki, hep yarım, hep hüzünle dolu ama, yaşıyor... Belki bencil duygular ayakta tutuyor insanı, belki kırgınlık, belki öfke... Her şeye rağmen yaşayabildiğimiz gibi, her şeye rağmen de sevebilse herkes keşke... Eski Türk filmlerinde, şarkılarda, romanlarda kalmasa; her şeye rağmen sevebilmek duygusu... Hesapsız, pazarlıksız sevebilse insanlar bir şeyleri ya da birilerini... Tüm bencil duygulardan arınmış olarak... Bütün evrende, bundan daha büyük hayal yoktur herhalde, olmamalı da... Masallarla büyütüldük, masallarla büyütüyoruz çocuklarımızı... Büyüyüp de yetişkin olunca, hayatın gerçekliğine varınca, yalanlarla dolu gibi geliyor masallar... 'Lale devri çocuklarıyız biz, zamanımız geçmiş...' diye şarkılar söylüyoruz sonra, gözyaşlarıyla... Bir varmış, bir yokmuş misali yaşıyoruz hayatımızı... Masallardaki gibi, her


şeye rağmen duygulara hasret... Öyle, her şeye rağmen duygular olduğunu hayal ediyoruz yaşamımızda... Bencil duygulardan arınmış, karşılık beklemeden sevmenin, sevilmenin bir hayal olduğunu her anladığımızda da yıkılıyoruz, bir kere bir kere daha... Masalların gerçek olmadığını ilk anladığında yıkılan, her küçük çocuk gibi... Öyle her şeye rağmen duygular yaşatsın ki hayat her birimize, gerçek hikayemiz masallardaki gibi olsun... Herkes kendini bir masal kahramanı sansın... Bir varmış, bir yokmuş gibi...

Evren Kır

Fotoğraf: Beyza Paksoylu You are the trailblazer, there can be challenging roads you'll have to overcome. As you don't have tendency of doing cookie cutter moves that has already been done. Find your way out, no matter what circumstances are. Sometimes rebellion is a must that won't hurt anyone. Beyza Paksoylu

..EnginDergi.. Ekim 2010 sayı-10


engindergi-s10