Page 1

EnginDergi Y覺l: 2010 - Say覺: 09


Fotoğraf: Bora Eke

"Güzele kırk günde doyulur, iyi huyluya kırk yılda doyulmaz."


İçerik; Sy.04) Kolay Gele - Engin Enginer Sy.05) İde Dağı '09 - Simsiyah Sy.07) İlk Yalnızlığım - Saadet Erdoğan Sy.08) Farkındalık - Beyza Paksoylu Sy.09) Koku - Ahmet Davut Çetinkaya Sy.10) I Love 80's... - Nilgün Hepyalçın Sy.13) Cara o Cruz? - Nil Ürgüp Sy.13) Kritik Kararlar Veren Kritik Adamlar - Yunus Baran Sy.16) Denizin Ezgisi - Engin Deniz Sy.17) Karamsar Olduk Çıktık - Sezin Dirier Sy.18) Bıçak Sırtı - Bora Eke Sy.20) Uyan'dım - Buket Konur Sy.22) Sokak Lambaları Söndü - Özgün Şen Sy.22) Perde - Vildan Tandoğan Sy.24) Erkek Gibi Kadın Değilim Ben - Dilşah Kalkan Sy.25) Ayrılık Vakti - Tuğçe Büyükabacı Sy.26) Sustum... - Kezban Şahin


Kolay Gele Dönem dönem yazmakta o kadar zorlanıyorum ki... Nedeni de nereden başlayacağım ya da nasıl bitireceğim de değil halbuki. "Kusura bakma mektubum uzun oldu, kısasını yazmaya vaktim olmadı." demiş ya hani düşünür.(1) Yazmaya başladığımda ipin ucu kaçıyor ve durup okuduğumda sayfalar sürdüğünü görüyorum. Yazı üzerindeki ilgiyi kaybetmeden herkese ulaşabilmek adına yazılarımı mümkün olduğunca farklı boyutlar içerecek türde yazmaya çalışıyorum. Hem ilk okunduğunda anlaşılacak ve farkındalık sağlayacak kadar yalın olsun istiyor hem de tekrar tekrar okunup her bir cümlesi irdelendiğinde altında yatan derin anlamlar algılanabilsin diye arzuluyorum. Gerçi kaç kişi farketmiştir ki Ocak yazımın başlığının bakış açısı değil de Bakış Acısı olduğunu...(2) Herkese ulaşmak diyoruz da ne mümkün, öyle farklı değişkenler var ki kişilerin hayatında, bin bir türlü insan var şu dünyada demişler ya, o misal. Herkesi memnun edecek şeyler yapmak mümkün olmadığı gibi gerekli de değil aslında. Bazen unutuyorum yazmaya başladığımdaki tutkularımı ve asıl yazma amacımı. Neden herkese ulaşmaya çalışmalı ki, sadece yazmış olmak için yazmak niye olmasın? İşte burada başka bir sorunsal ile karşılaşıyoruz. Benlik ve toplumdaki birey olan biz. Hiç sevememişimdir "kartallar yalnız uçar, kargalar sürüyle" sözünü. Ee tabi, diyorum karga akıllı hayvan takım çalışması yapıyor. Neden bu kibir ve yek olma çabası? Gerçek aidiyeti yaşamayı çözebilseydik karşıt görüş sahibini sevmesek bile saygı duymayı öğrenirdik. Belki o zaman fanatizm (din, siyaset, futbol, vb.) yüzünden insanlar zarar görmezdi. Hanefi Avcı'nın kitabında bahsettiği Simonlaşmak(3) ifadesi de, Sağa Çektim Bekliyorum(4) isimli anonim yazıdaki şizofren gencin yaşadığı sorunun kaynağı da bu aslında. Bizden olanlar hata da yapsa göz yumuyor ama bizden olmayanın doğrularını göz ardı ediyoruz. Oysa ne güzel demiş Hz. Ali, "Doğru söz nereden gelirse gelsin alınız; söyleyene değil söylenen söze bakınız." diye. Yine dönüyorum başa, ben yazayım da kişi ister okur ister okumaz, ister beğenir ister beğenmez, öyle mi? Aslında pek de değil, çünkü insanoğlu sosyal bir varlık ve tek başına yapamaz. Bu yüzden tecrit ölümden bile ağır bir cezadır belki de. Issız adaya düşseniz sorusunda yanımıza alacağımız üç şeyden birisi muhakkak ya bir yakınımız ya da bir iletişim cihazıdır. Ki, aksi durumda zaten kendi isteğimizle giderdik oraya.


Sosyal medyanın bu kadar popüler olup yaygınlaşmasının sebebi de insanlarla iletişimi kolaylaştırması değil midir! Üniversitedeki bir hocamın sözü geldi aklıma, "Sizinle bir anlaşma yapalım, dünyadaki herşey sizin olacak, hem de herşey. Ama tek bir şartla! Giderken yanımda tüm insanoğlunu da alıp götüreceğim. Kabul eder misiniz?" diye sormuştu. Ya siz, siz kabul eder miydiniz? Bunu bırakın, eminim İnternet ile fazla haşır neşir iseniz artık cep telefonu ya da bilgisayar kullanamama düşüncesi bile içinizi ürpertir. Hem başka insanlar olmadan yapamıyor hem de onlara gerçekten güvenemiyoruz. Yıllardır tanıdığımız birisi bile yaptıklarıyla bizi şaşırtabiliyor değil mi? Peki ya biz? Hiç kendinizi tanıyamadığınız olmuyor mu, siz ne kadar güvenilirsiniz? Yine ne çok soru var yazımda... Hep böyle oluyor ama şikayetçi de değilim. Sorgulayan bir birey olmayı seviyorum. Sonunda gitgide yalnızlaşıyor bile olsam birey olma ve ait olma dengesini kurabilmek için elimden geleni yapıyor gerisini de oluruna bırakıyorum.(5) Denge, buradaki anahtar kelime olsa gerek. Denge dünyasındaki dengesizlikler içinde dengesiz dengeyi yakalayabilmek en önemlisi... Haydi size kolay gele. DipNot: (1)Farklı kaynaklarda K.Marx, M.Twain, Voltaire ve B.Shaw'gibi isimlerin kullandığına dair rivayetler olsa da ilk kez B.Pascal tarafından dile getirildiği sanılmakta. (2)Bakış Acısı yazım EnginDergi Ocak 2010 sayısında yayınlanmıştır. (3)Hanefi Avcı – Haliç'te Yaşayan Simonlar (Dün Devlet Bugün Cemaat) (4)Sağa Çektim Bekliyorum'u enginenginer.com' dan da okuyabilirsiniz. (5)Sorgulayan birey olma ile ilgili Doğan Cüceloğlu'nun web sitesindeki Sorgulamak ve Yalnızlaşmak Sorusu başlıklı paylaşımı okumanızı tavsiye ederim.

Engin Enginer

İde Dağı '09 Birinde egzos kokan sokaklar, diğerinde parfüm kokan caddeler. Birinde ateşte etin adı mangal, diğerinde barbekü. Birinde esmerler çoğunlukta, diğerinde sahtesiyle gerçeğiyle sarışınlar. Birinde 20 TL’ye


karnın doyar –ama kim bilir ne ile- , diğerinde tok karnına bir kahve içersin. Birinde, kışın işe gidip gelmek için sadece otobüs yetmez, sandal kiralamak gerekir, diğerinde insanlar kışın geldiğini ancak arabalarından çıktıklarında anlarlar. Birinde, küfür noktalama işareti gibi kullanılır, çocuklar küfürle doğar, büyür, birbirlerine küfürle seslenirler, diğerinde küfür anaokulu seviyesinde başlar ve biter. Bunlardan biri Sanayi Mahallesi, diğeri Nişantaşı. İkisinde yaşayanlar da diğer taraf yokmuş gibi davranır, herkes kendini kandırmaya devam eder. ***** Dünya basketbol şampiyonası bitti, şampiyon olmadık ama her zamanki gibi, ne zaman sona yaklaştık, o zaman hepimizi bir heyecan sardı değil mi? Biraz ateşlendik, biraz karnımız ağrıdı ama baktık ki zorlu rakip, dişli adamlar, elleri kolları rahat durmuyor, hemen teslim olduk. İkincilk de iyiydi zaten, bu kadarı da yeterdi ki! Referandum geldi çattı, oy kullandık. Yine biraz stres olduk, yine biraz gerildik ama o da geldi geçti işte. Ertesi sabah kaldığımız yerden devam ettik. Peki şimdi? Yeni bir heyecan mı lazım? Çözülecek, üzerinden atlanacak bir zorluk? Küçük bir heyecan? Sonunda ukalaca gülümsetecek bir sorun? Diken üzerinde yaşamayı seviyor muyuz acaba? İsviçre’de yaşasaydık, bu kadar komik, bu kadar hınzır, bu kadar kurnaz, bu kadar hin olamaz mıydık acaba? Bu topraklar mı üretiyor acaba kendi kendine parodiyi? Merak içindeyim. ***** Nişantaşı ve Sanayi Mahallesi kadar keskin çizgilerle ayrılmasa da her şey, aynı dili konuştuğunu sanıp apayrı şeyler anlatan, anlatmaya çalışan ve başaramayan –belki de vaz geçmiş- insanlar var bu ülkede. Hangisi doğru bilmiyorum. Bağırarak anlatmak mı, susarak beklemek mi? Emin değilim. Emin olduğum tek şey, herkesin yorgun olduğu!

Simsiyah


İlk Yalnızlığım Anaokulundaydım. Çıkış zili çaldı. Bizleri almaya gelecek olan ailelerimizi görmek hevesiyle, kendimizi kaybedercesine çıkış kapısına koşturuyorduk. Aileler ise minik yavrularını kucaklayacak olmanın sevinciyle, bir sürü kırmızı formalının arasından kendi çocuklarını seçebilme çabasındaydılar. Herkes kucakladı yavrusunu öpücüklerle. Ben de kalabalığın içerisinde kendi ailemden birilerine bakındım meraklı gözlerle. Annem, babam ya da dedem gelmiş olmalıydı. Çocuğunu alan gitti sırasıyla. Geride sadece ben ve çocukluğuma özgü mahzunluğum kalmıştı. Unutulmuştum çünkü. Dedem de beni unutmuştu. Biricik torunuydum ben onun oysa.. Çalışan anne ve babanın çocuğu olmanın zorluğunu ilk defa orada hissettim. Ve ilk yalnız hissedişimdi. Sonrasında bu his hiç gitmedi. Ekseriyetle yalnız hissederim kendimi. Bunu anlamak için psikoloğa gitmeye de gerek yok. Kendim de inebilirim işte çocukluğuma. Zamanla anladım ki bu his, ailen ve etrafındaki onca insanla giderilebilecek bir his değil. Bu, insanın içerisinde bir yerlerde var olan kalıcı bir his. Bundan hiçbir zaman rahatsızlık duymadım. O benim bir parçam çünkü. Kontrolü tamamen bende. Dilediğim zaman açığa çıkarır melankolik takılırım ki bu beni olgunlaştırır, dilediğim zaman ise içime hapsederim. Korkmuyorum ondan. Seviyorum hatta. Çünkü daha derin düşünüyorum. Çünkü daha bir önemsiyorum hayatı. Ciddiye almadan yaşa gibi palavralara daha az inanıyorum. Ciddiye alarak titizlikle yaşanması gerektiğini düşünüyorum. Bir kere geliyorsak eğer hayata, onu ciddiye almamak mümkün mü? Düşünerek, planlayarak, eğlenmesini bilerek ve insan ilişkilerine önem vererek yaşamalı dikkatle. İşte yalnızlık hissi bana bu bahsettiklerimin ne kadar kıymetli olduklarını hatırlatıyor. İçinizde bir parça yalnızlığınız olsun lütfen. Yalnızlığınız olsun ama yalnız olmayın..

Saadet Erdoğan


Farkındalık Baş aşağı kanepede oturuyorum.. Küçüklüğümden beri her versiyonuyla rahat ettiğim oturuş bu olsa gerek, tavana bakarak bir sürü şey düşünüyorum. Dudağımdaki yaramaz çarpık gülüş, Colgate reklamı gülüşüne geçip gözlerimi kapatmak üzere kısarken, bay rüzgar saçlarımla flört ediyor. Kocaman bardağımdaki buzlar tamamen erimeden kahvemi içmek istiyorum, bir yandan şimdi bunu yapmayacak kadar da konforluyum.. Aile, arkadaş, iş ve özel hayat arası mükemmel dengeyi kurdum artık tepetaklak dursam bile optimum duruşumdayım. Epeydir kendimi fiziksel ve zihinsel olarak şımartmakla meşgulüm. Canım ne isterse onu yapıyorum. Aslında bu yeni değil sadece az sorgulayıp daha hızlı hareket ediyorum. Aşırı talepkar olmayan ve makul birinin istediklerine ulaşması işten bile değil. Fazlası içinse çabayı esirgemiyorum.. Kendimi tam anlamıyla hissediyorum. Pozitif insanlarla paylaşıyorum, anlaşıyorum, eğleniyorum.. Diğer negatif kişilerle farklı frekanslarda olduğumuz için ortak paydamız olmuyor. Karamsar ve sürekli olumsuz düşünmekle bu kötülüğü kendilerine neden yapıyorlar bilemiyorum. Ne kazanıyorlar ki bırakmamak için buna sıkı sıkı tutunuyorlar? Geçenlerde yaşadığım olay/kaza sonrası zaten öncesinde de değerini bildiğim hayatım için hergün şükrediyorum. Çok ama çok şanslı olduğumu ve yaşamak için en güzel malzemelerin çoktan verilmiş olduğunu daha iyi anladım. Genel geçer bir tarif olmadığı için kendi yolumuzu çiziyoruz; ben bunu yaparken belkide aklımın kalmaması önceliğiyle yaklaşıyorum herşeye, onun için hiçbir zaman keşkeleri dilime dolamadım, pişman olmamak için içimdekileri bastırmadan ifade ettim, kalbimle konuşurken dilimi ısırmadım, her anın değerini bildim.. Şimdi bunların üstüne kat çıkıyorum, kendimi gerçekleştiriyorum.. Her gün uyandığımda "neye uyandığımı bilmek ya da bir amaca uyanmak" beni güne güdülüyor, yoksa günlük faaliyetler monotonlaşıyormuş, ben de yeni arayış ve uğraştan uzak kalıyormuşum gibi geliyor. Bu faz sonsuz olmalı.. Tatlı yorgunluk, içsel mutluluk.. Yeniliklere geri basmadan ilerlemek, açık olmak..


Tek biletimiz var, ben kendiminkini en iyi şekilde değerlendirmeye çalışıyorum.. Bugünü ertelemeden..

Beyza Paksoylu

Koku ..Karanlığa kaçan kıvamda loş bir koridordan geçip odaya girdiğinde, ışık gözlerini almıştı. Oysa son demindeki baharın köhne ve dar pencereden yansıyan ışıkları o kadar da güçlü değildi. Neden sonra bu sarımsı ışığın ortasında, adamın dik ve geniş siluetini farketti. Hiç kıpırdamayan ve gelişkin bir fidanı andıran siluetini.. ..Gelirken aldığı sakinleştiricinin hiç etkisi kalmamıştı şimdi; kalp ritimleri bir bandonun en hareketli marşlarından birini çalmaktaydı. Bu temponun ortasında nefes almakta zorlandığını hissetti, olan gücüyle odadaki tüm havayı ciğerlerine çekmeye çalıştı. Önce, o dar pencerenin açık olduğunu farketti, serin bir akım hem yüreğini, hem hızla terlemekte olan bedenini soğutmaya yetmişti. ..Sonra bir buket koku, olanca karışıklığıyla doldu ciğerlerine.. ayırt etmekte gecikmedi; sokaktaki ağacın sararmaya yüz tutmuş dalları.. çok uzakta olmayan denizden oraya dek ulaşabilmiş iyot ruhu.. odadaki ahşaplar.. masada örtülü eski ve kalın muşamba.. ..Bir avuç badem.. tıraş losyonu.. inceden inceye erkeksi bir ter kokusu... Sonuncusunun daha çekici geldiğini kabul etti.. Nereden geldiğini bilmediği bir cesaretle ağır ağır yaklaştı ve hala kıpırdamayan adama sarıldı, tam arkasından ve sımsıkı sarılmıştı. Şimdi tıraş losyonu ve hafif ter kokusundan oluşan o egzotik karışımı daha iyi hissediyordu. Belki az önce denizden geldiğini sandığı koku da bundan bir parça olabilirdi.. Şimdi yüreğinde koşturan atlar duraksamıştı işte, soluklar rahvana dönmüştü..? ..Usulca sokuldu, güçlü olduğunu hissediyordu.. güçlü olanın yanında, yakınında olmak ne kadar kolay ve ne kadar güzeldi..


..Nihayet adam,dayanamayıp hala dimdik durmakta olan başını ve yüreğini ona doğru çevirdi, gözgöze geldiler.. Bunlar rastladığı en güzel gözler miydi, yoksa öyle mi geliyordu bilemedi. Daha önce de sık sık derinine dalıp orada kalmak istediği olmuştu. Orada kalamazdı, orada kalamazlardı. Dudaklarından istemdışı döküldü sözcükler: -

Seni özledim.. ... çok özledim.. ... sandığından daha çok.. ... O kadar zaman oldu ki.. sanki asırlar geçti. ... konuşmayacak mısın? ...

Adamın suskunluğu yıl gibi gelmişti ki biranda ürperdi iliklerine kadar.. O an sanki her şey sustu; rüzgarla kıpırdaşan dallar, cıvıldayan sonbahar kumruları.. pencerenin gıcırdayan pervazı.. Diğer tüm kokular çekildi, odadaki diğer kadının şimdiye dek nasıl da farketmediği kokusu bastırmıştı her şeyi!

Ahmet Davut Çetinkaya

I Love 80's... Bu dönem hemen hemen hepimizin en azından ucundan kıyısından yetiştiği çoğununda dönemi en çılgın halleriyle yaşadığı çokta yakın bir dönem 80’ler. Bu dönem her 10 yıllık dönemler gibi kendi içinde çok farklı etkiler yansıtmış ve bu özelliklerin çoğunu günümüzde bile yaşatmaktadır. Yaşanılan dönemler sadece giyim, aksesuar, moda gibi kelimelerle anılmaz aslında önemli olan bu dönemde bir şeyleri moda haline getirebilen insanlardır. Bu insanlar yolda yürüyen herhangi birileri değildir tabiî ki peki modanın ikonları ya da günümüz tabiriyle ikoncanları nasıl olurda bu imajı yakalar ve giydikleriyle, hayatlarıyla, yaptıkları her şeyle yani yedikleri-içtikleriyle bile olay olurlar? Aslında bunun cevabı kolay… Bir tasarımcı olarak şunu söyleyebilirim ki tüm insanlar ait olma hissine sahiptir, bu sürü içgüdüsü peşinden milyonları sürükleyebilmek demektir.


Dönemin ünlü isimlerinden örnek verelim, mesela Madonna. Şu anda da hala ününü sürdüren Popun taçsız kraliçesi 80’lere çılgın giyim tarzı ile damgasını vurmuştur. Nasıl ki Ayşe gidip Madonna taytı giyiyorsa Fatma da o taytı giymiştir, olay mahalle mahalle büyümüş sonunda o tayt moda olmuştur sözün kısası bu. Gerçi o tayt modası geçmez hatta o dönem 90’ları da içine alarak uzun süre farklı kombinasyonlarla ve desen seçenekleriyle tül eteklerin altını topuklu ayakkabıların üstünü tozlukların içini süslemiştir. Aynı zamanda alttan bandlı benim de o döneme yetişip giyebildiğim Füzo taytlar da uzun süre olmasa da kullanılmıştır. Bir de meşhur Madonna eldivenleri var parmaksız ve dantel tül şeklinde bunlarda hala şık yemeklerde bile kullanılabilecek formda aksesuarlardır, nasıl ki çılgın giyiminizi tamamlayan bir aksesuarsa sizi şık gösteren bir elbise içinde de kullanılabilecek hatta belki sizi kurtarabilecek bir demirbaş aksesuardır kendisi. Bu eldiveni kullanırken onun üzerini kalın bileklikler ve büyük yüzüklerle de süsleme şansınız var çok düz çok klasik bir elbiseye ışıltı veren bazen kullandığınız aksesuardır. Tabiî ki büyük kurdele saç bantlarını da unutmamak gerek o dönemin çılgın kabarık kıvırcık ya da dalgalı saç modelleriyle çok iyi duran aranılan bir aksesuardır. Şimdi erkek modasına gelecek olursak bunu birkaç gruba ayırmak mümkün bir serseri çapkın modeli mevcut buna örnek çok sevdiğim Grease filminden John Travolta’dır. Bu model saçları iyice Wax’lar beyaz atlet üzerine deri ceket giyer elinde arka cep tarağıyla gezer ilginç danslar sergiler…:)


İkinci model George Michael. Günümüzde o tarz saç modeliyle gördüğümüz erkeklere ıyyyy şuna bak dediğimiz ama döneminde hayran kitleleri tarafından posterleri duvarları süsleyen model. Bu modelimiz plili kumaş pantolon üzeri Lacoste (lacoste aslında marka değil o kumaşın adıdır) t-shirtle gezer, genelde kumaş ceketini tek parmağa geçirir sırtına atar deniz kenarında artistik yalnız adam yürüyüşlerine çıkar, ne bileyim burjuvadır ilginç aktiviteler ve arkadaş gruplarına sahiptir falan filan. Üçüncü modelimiz karizmatik, asi ama tehlikeli model bu adamı ilk görüşünüzde iyice bakın ikinci sefer görmeme ihtimaliniz çok yüksek. Sean Connery’den bahsediyoruz ve oynadığı 007 James Bond. Aslında çekimleri 1962’de başlamıştır ama 1983’teki çekimde bile giydiği kıyafet aynıdır, takım elbiseden vazgeçmez ama o takım elbisenin orasından burasından çıkmayan silah kalmaz adamın kalemi bile bombadır falan, onu verdiği kuru temizlemeye acırım. 80’ler modasını böyle kısaca özetleyebiliriz. Dönemlerin asla tam bir başlangıç ve bitiş noktası yoktur aslında bunun zamanını belirlemek biz Moda Tasarımcılarının işidir. Bu da şu şekilde gerçekleşir en basit anlatımıyla siz 2010’u yaşarken biz 2011’i tasarlarız çünkü günümüzde moda ayda bir bile değil çoğu markada haftada bir değişir oldu. Eskiden dört mevsime göre belirlenen trendler şu zamanlarda araya bir sürü ara dönem koyularak çoğaltılmıştır. Ama moda zevk işidir ben hala 80’lerin tayt topuklu ve tozluk modasını kışları uygulayanlardanım sizinde yapmanız gereken şey size uygun parçayı seçip başka bir şeylerle kombine edip giymektir. Kendi döneminizi yaratın moda o zaman gerçek yüzüne kavuşur.

Nilgün Hepyalçın


Cara o Cruz? Zaman.. karanlık bir kuyu sanki. bakarsın ama dibini göremezsin ya hani. Hergün hızla akıp giderken nereye gittiğini bilemezsin. Zamanla geçer, Zamanla unutursun.. Zaman herşeyin ilacı.. klişelerine inanır gibi yapmak mı gerek bazen(?) bilmem. Geçmiş zamanda bıraktıkların hiç mi takip etmez ki seni yeni günde, unutursun derler.. Peki ya rüyalar.. Rüyalarında nasıl unutur silersin?? Ya da rüyalarında yaşatmak istediklerini mi görmektesin her gün? Her uyanışında keşkelerle ağlamaktasın ya hani.. Göremediğin konuşamadığın anlatamadığın.. hayatında varolamadığın.. artık rüya mı gerçek mi bilmez haldesin. Her gün rüyalarında, çok eskiden yaşadığın o kıpkısa bir haftayı bilemedin 10 günlük zamanı aylara yıllara bölme telaşın, uyanınca kendi kendine serzenişlerin biter mi zamanla?!.. Aylarca inat ettiğin umuduna karşılık birgün "hayat devam ediyor" öğüdünü dinlersin, içini sızlatanın. Zaman tersine akmaya başlar gibi, gittiğin her mekanda (bu bir otel odası, vapur iskelesi, pilav satan amcanın taburesi...) herkes herşey sana inat, içini sızlatma telaşındadır. Bir haftasonu o çok sevdiğin şehre inersin. Güzel bir haftasonu geçirecek, konserde eğlenip gece otele dönüp mışıl mışıl uyuyacak ve zamanın nasıl geçtiğini anlamayacaksın.. derken, otele gidersin, inadına 1209 numarayı verirler. Ben o odayı istemem kalamam diyemezsin. Hayat mı sana inat yapıyor sen mi ona inat tersine gidiyorsun çözemezsin. Çok zaman geçmiştir gittiğin şehir ne aynı şehir ne sen aynı sensindir.. Ama o odanın kapısı önünde durup adım atamayıp hıçkırıklara boğulursun ya hani.. belki de zaman karşısında ne kadar zayıf olduğunu hatırlatmak için koca bir şakadır bu.. Zaman.. sırada hangi oyunları var sana bilemezsin. Hayatını "yazı mı tura mı?" şansına bırakır beklersin. Bakalım kim galip gelir..

Nil Ürgüp

Kritik Kararlar Veren Kritik Adamlar Bugün sabahın en kör vakitlerinden birinde uyandım. Uzun zamandır böylesi erken uyanmamıştım. En azından iş için uyanmamıştım. (Tabi askerliği saymazsak. :) Erken kalkıp yol aldım. Neyse tüm toplu ve topsuz taşıma araçlarıyla patronumla buluşma noktamız olan Ataşehir Burger King’e gitmeye


çalıştım. Kozyatağı’ndan bir taksiye bindim. Biner binmez nereye gideceğimi söyledim. Orta yaşlı, kirli sakallarına aklar düşmüş bir amcaydı şoför koltuğundaki muhterem zat. Halinden belli ki daha yeni. Bunu anlamak çok zor olmadı. Bir taksici kültürü vardır ya onların hiçbiri yoktu kendisinde. Alışır ama zamanla o da. Onda o potansiyel vardı. Fark ettim ben. Neyse, “neresi dedi”, “Ataşehir Burger King” dedim. Teyit etmek için tekrar etti, telaffuz edemedi. Ben emindim ki bulamayacaktı. Yolda “acaba Ataşehir’in doğusunda mı, batısında mı?” dedi ve dolandı durdu. “E ara durağı öğren amca ” dedim, “telefonum yok” dedi. “E şuradan bir geçene soralım bari” dedim, ona da yanaşmadı. “Neye yanaşırsın sen acaba amca, onu da çok merak ediyorum” dicektim içimde kaldı, diyemedim. O an aklıma hayatımızdaki tercihlerimizde karar sahibi olan bu gibi kişiler geldi. Kısmen bildiğim ve uzunca bir süre gitmediğim için değişmiş olabileceğini düşündüğüm bir adresi bulmamda yardım istediğim için karar sahibi olan bu taksi şoförü amca gibi daha ne amcalar var. Hayatımızın danışmanları gibi. Marka tercihleri konusundaki karalarımızı falan etkileyen adamlar bunlar. Basit kişiler değiller yani, öyle hafife alınacak adamlarsa hiç değil. Kimi böyle sabır testi kıvamında, kimi de aklıselim bir boyacı kılığında. Evini boyayan insanların tercihlerinin en büyük etkeninin boyacı ustanın tavsiyesi olduğunu biliyor musunuz? Bilmiyorsanız öğrenin. Gereksiz bir bilgi ama bir vakit gelir, bi’yerde satarsınız pirim yaparsınız. :) Boya reklamlarından bunu anlamış olanlar vardır. Ya da kendisinin ve ailesinin kişisel davranışlarından, tutumlarından, ısrarlarından, vazgeçişlerinden, kazıklarından ve sairlerinden… Diğer karar merci adamlardan biri de bilgisayarcılar. Bir bilgisayar alacak olduğumuzda içindeki parçaların performansı ve işleyişi hakkındaki muallakatı bilgisayarcı abiler çözdü yıllar yılı. Aklında bir model olan bile gidip kesin değiştirip gelirdi, hala da öyle oluyor. Günlerdir laptop alacağız aradık ettik şudur budur dedi istediğimizi getirmedi, dediğini yaptı yani o abi. Mesela yine bir laptop almak isteyen bir yakın arkadaşım ne alacağına karar verememiş. Gitmiş, hiç bir şeyden anlamayan adamlar gibi sormuş etmiş ve satıcının tavsiyelerinin içinden yine kararsız kalınca eline en hafif olanı kapıp gelmiş. E madem o kadar dinliyorsun, tavsiyelerde bulunuyorsun, o kritik kararın belki de hafiflik üzerine kurgulanmış olabileceğini neden hesaba katmıyorsun? Ey teknolojik çağın ulu bilgesi bilgisayarcı abi. Değil mi? :)


Diğer karar vericilerin önemlilerinden hatta en önemlisi olarak gördüğüm kişiler doktorlar. Aman ha doktorlar dedimse aklınıza TV doktorları gelmesin. Onlara can mı emanet edilir! Aşklarından yanlış ilaç yazarlar onlar Allah muhafaza. Doktor abiler ve doktor ablalar olarak ikiye ayrılıyorlar kendileri. Bir ilaç alırken en büyük etkenin kim olduğunu hiç düşündünüz mü? Özellikle reçeteli ilaç tabi. Gerçi reçetesiz de eczacı faktörü var. Doktorların neden onu yazdığı, eczacıların neden onu verdiği konularını hiç mi hiç deşmicem sadece reçetedeki ilaç markalarına karşı olan neredeyse sıfır tercih inisiyatifi deşmek istedim. Yine kozmetik ürünlerde de aynı şekilde bir tavsiye edicinin payı çok büyük. Kozmetikten bahsetmişken kuaförlere de dokunmadan geçmek olmaz. Bunlar da genelde abi oluyorlar ve “yok efendim senin yüzünü bu renk tonu daha açacak, makyajınla bu formu çok iyi tutturucaz” gibi akıl çelici sözlerle koltuğa oturan müşterisinin saçını kesip, boyayıp paşa paşa gönderiyorlar. Bunlar gibi daha niceleri vardır da laf dönüp dolanıp aynı yere çıkacak. Bilmediğimiz ya da kısmen daha az bildiğimiz her şeyde bir danışman ihtiyacı hissederiz ve bunu da çok önemseriz. Önemsenmelidir de, zira ben de bir danışmanım. Ama sabahki taksi şoförü amcaya cidden kızdım. Yolu danıştım, bilmedi. O an ondan başka da kimse yoktu ve bilmesi gerekirdi, bilmiyorsa öğrenmesi, öğrenmiyorsa daha usturuplu davranması… Gönüllü bir iş değildi çünkü yaptığı ve bilmediği her dakika başına ekstradan para yazıyordu. Böyle bir kazanma yöntemi başka da kimsede yoktur. Bilmiyorum dolandırayım ve daha fazla öde. Oh ne ala. Ve o kadar pişkin olması da dediğim gibi ayrıca sinirime dokundu. Kendimi başkalarının yerine koydum ve tepkimi gösterdim, en azından onlarda iyi davranmasını umarak sonunda indim. İşte sabahın yedisinde o amca vesilesiyle, hayatımda kritik konularda kritik kararlar veren ya da vermeme neden olan herkesin kulakları çınlasın. Hepsine sevgiler. :) 06.02.2009

Yunus Baran


Denizin Ezgisi Kendime gelmek için çıktığım tek kişililik tatilimin henüz ilk günü. Denizin ortasında kıyıdan yaklaşık 30 metre açıkta bir dubanın üzerindeyim. Bir elimde kan kırmızısı Şirince şarabı, diğer elimde buraya gelirken ıslanmaması için büyük uğraş verdiğim sigaram. Fonda dalga sesleri, sahnede yakamozlar. Yaradan aksini de söylese sanırım cennetteyim. Ne çok şey biriktirmişim kendimle konuşacak. İyidir insanın kendisiyle baş başa kalması. Bazıları delilik dese de kendisiyle konuşması, tartışması, yaptığı salaklıklara gülmesi, henüz hazmedemediği hataları aklına gelince suratını asıp senin yüzünden diye bağırması iyidir. Ben de benle şu anda üstü kapanmamış yaralarımı bir bir pansuman ediyorum. Kimi sıkıntılarım zaman aşımına uğramış, paslı birer çivi gibi içime çakılı.Kerpeten yerine kullandığım tırnaklarımı kanatarak çıkarıp denize atıyorum onları. Her atışımda biraz daha mutluluk, her yudumumda biraz daha sarhoşluk, her nefesimde ciğerlerimde nikotin bayramı ve hoş geldin huzur. Keyfimin tam ortasında çat kapı yanımda bitiveriyor özlem. Yalnız da gelmemiş üstelik, birkaç hayali de takmış peşine. İzin istemeden başlıyorlar söze hem de en can alıcı yerinden; “Şu an yanında olsa elindeki şarabı paylaşsanız. Rüzgarda sigara yakmak zor zanaat, iki elini siper etse ateşine. Denizin kokusu saçlarından süzülerek gelse. Çakırkeyifliğinin sebebini şarap sanırken sen, gözlerinin en yeşiline baksa o an körkütük sarhoş olsan ve sönmesin diye dudaklarının ateşi siper etse dudaklarını.” Suratıma yayılan koca tebessümü baltalıyor parmaklarımın acısı. Açmak istemediğim göz kapaklarım aniden açılıyor. Sigaram dibine kadar inmiş. Bir imza kondurmuş parmaklarıma. Bedeli buysa bu sahneyi hayal etmenin, helal hoş olsun ölen her hücrem. Kelimeler kıpırdanmaya başlıyor zihnimde. Kalabalıktan sıyrılıp şu dörtlüğü oluşturuyorlar. “Cigarama sardım hayalini, Derin bir nefes çektim ciğerime. Ve salmadım dumanını dışarıya Hep içimde kalasın diye.” Son yudumumu da alıp şarabımdan doğruldum ayağa. Ay ışığında gölge oyunlarıyla bir güvercin yarattım ve bağladım hayallerimi ayağına. Uçurdum O’na doğru. Başımın dönmesine aldırmadan balıklama atladım suya. Derinlerde bir ezgi geldi kulağıma. Engin denizin ezgisi… 16.08.2010

Engin Deniz


Karamsar Olduk Çıktık Hayatın her geçen gün daha beter olduğuna dair düşüncem şu sıralar ağır basıyor. Daha bir karamsarım sanki… Bu, sadece kendi hayatımla ilintili de değil üstelik. Bakıyorum da çevreme, birçok insanın hayatı tepetaklak olmuş. Dünyanın gidişatında, gözden kaçırılamayacak kadar büyük bir dengesizlik var. Her ruhun, her bedenin üstüne çökmüş matem. İlişkiler, evlilikler, şirketler, arkadaşlıklar ve hatta dostluk görünümündeki çıkar ilişkileri bile kötüye gidiyor. Ülkenin gidişatını ise saymıyorum bile. Hepimiz olmasa dahi çoğumuz, haber izlemeyi, ulusal gazeteleri okumayı bıraktık. Yurdun dört bir yanından çıkıp gelen ve karşımıza dikilen, istemesek bile bize kendini zorla izlettiren/okutan hiçbir kötülüğü istemiyoruz. Hani eskaza görürsek de kafamızı çeviriyoruz. Mümkün mertebe uzağa alıyoruz canımızı bir an bile olsa sıkabilecek her şeyi. Görmezden geliyoruz. Duymuyoruz ve hissetmediğimizi iddia ediyoruz. Eğer bir şeyleri hala umursayabilen şanslı insanlardansanız, sizi kutluyorum. Çünkü ne son zamanlara damgasını vuran CHP Lideri Deniz Baykal’ın videosu, ne Doğu’da şehit düşen askerler, ne zengin-fakir arasında gün geçtikçe büyüyen uçurum, ne de insanımızın mutsuzluğunu umursamıyor kimse. Acı ama gerçek hepsi. O şanslı kesimin bir kısmı da bu kötü gidişatı düzeltmek uğruna kendini parçalıyor işte. Daha yaşanabilir bir şehir, ülke, dünya için kendini feda ediyor. Tamam, kabul ediyorum ki bu “feda etmek” cephede savaşmaya benzemiyor ancak hiç kimsenin cesaret edemeyeceği şeylere cesaret ediyor bu insanlar. Biz duymasak, görmesek bile milyonlarca küçük fikri, binlerce büyük hamleyi başlatıyorlar. İmreniyorum. Bir şeyleri hala umursayabilen kişilere, özellikle de bu bahsettiğim hamleleri atabilenlere. Çünkü hayat, biz ne kadar umutsuzluk ve mutsuzluk içinde boğulsak da acımasızca devam ediyor. Kendimizi sakladığımız, görmezden geldiğimiz her şey de onunla birlikte durmaksızın akıyor. Belki daha iyiye ve belki de daha kötüye…


O yüzden bir şeylere yönelik hamle yapma gücü bulabilen herkes ayrı bir güzel benim için. Bir şeyleri başarabilen, başarabilecek durumda olmasa dahi o yönde fark yaratabilecek adımları atabilen herkes ayrı bir özel. İmrenilecek bir şey, gerçekten. Tüm bu umursamazlığın içinde sahip olunabilen değerli bir erdem… Temmuz 2010

Sezin Dirier

Bıçak Sırtı Her akşam evimize giderken geçtiğim ağaçlık yolda, geçimini çöp toplayarak sağlıyan bisikletli birine yaklaşıyorum. Zaman kötü diye düşünüyor ve hızlıca yanından geçerken bu insanı süzüyorum. Ama o geçen 3-5 saniye bana hayatta unutamayacağım anlardan birini daha yaşatıyor. Üzerinde eskimiş olmasına rağmen temiz olduğu anlaşılan bir takım elbise, kafasında kısa bir fesi olan yaşlı bir amca. Bizler gecenin soğuğundan yakınıp evimize doğru giderken, o amca utandığı için gecenin sessizliğe bürünmesini bekliyerek, evine ekmek ve birkaç parça erzak götürmek için çöpleri topluyor, sonra da torbaların içine koyduğu çöpleri bisikletinin kenarlarına yerleştiriyordu. Kafası eğitikti, ben yanından geçerken. Yutkundum içimden sesli söylemek geldi dışarı çıkamadı, fısıldamakla kaldım. "Amcacım, sen ne kadar hakikatli bir insansın. Allah sana uzun ömür versin, yardımcınız olsun. Umarım rahata kavuşursunuz. Senin bayramlarda ellerini öptüğümüz büyüklerimizden hiçbir farkın yok. Dürüst olmak gerekirse, bu ülkede yaşadığın bazı şeyleri dünyanın her yerinde görmek pekte mümkün değil." Ah keşke, düşündüklerimizi gerçekleştirebilme öz güveni bir toplum olabiseydik. Bir de sahip olduğumuz hayatın farkındalık seviyesi. Bakın otobüslerdeki "lüften cep telefonunuzu kapatınız" ikazını artık kim dikkate alıyor? O zorlu askerlik görevimden sonra evime ulaşmam için son bir kaç saat var belki de önümde. Otobüs değil uçaktaki sıfat yakıştıramadığım bir insan, tüm uyarılara rağmen uçak iniş sırasındayken telefonla konuşuyor, meğerse telefonunu bile kapamamış. Ben de dahil, insanlarımız ise duyarsızlaşmış ya da bu insanlarla artık uğraşamayacağını kabullenmiş.


İş başa gelince gaza gelip, normal zamanlarda yapamadığımız özverileri sergiliyoruz; savaşalım diyoruz, sloganlar atıp, her yeri bayraklarla süslüyoruz. Bu millet bilincinin yeniden tazelendiği günler, benim güneydoğu'dan döndüğüm, Dağlıca'daki hain saldırının gerçekleştiği, silah arkadaşımız Mehmet Bozkuş'un diğer askerlerle şehit düştüğü günlere denk geliyor. Tanıdıklarım bana oraları soruyorlar, yaşananları, sorunun asıl nedenlerini ve halkımızdaki bu hareketlenmeyi nasıl karşıladığımı? Ya da bir başka ifadeyle vatan için slogan atmak mı yoksa onları yaşamak mı diye? Tabi ki milli bilincin varlığını görmek çok güzel diyorum. Ama yaşamak, orada bulunmak çok farklı. Bulunmakla, hayatını vermek, ortaya koymaktan benim anlayacağımdan da öte bir şey. Önemli olan bu bilinçten sonra atılacak olan adımlar. Kaç kişinin ertesi gün bu bilinçle elini taşın altına attığı, sevdiklerine, hayatına değer verdiği, dürüst olmak adına and içtiği, çocuğu askere gideceği zaman torpil aramak yerine, içindeki hüzne rağmen onu kınalı bir kuzu gibi vatanının namusunu korumaya gönderdiği. Yalnışlıklardan uzaklaştığı, birlik olup projeler ürettiği, ekonomik yatırımlarda bulunduğu, telefonunu gerektiği yerlerde başka insanların hayatlarına zarar vermeye hakkım yok diyerek kapadığı, aynı şekilde trafikte araba kullanırken de bu bilinçte olduğu, daha iyi bir birey ve aile ferdi olmak için çabaladığı, öğretmenliğin her şeyden kutsal bir meslek olduğunu fark ettiği? Yolda gördüğü farkir ya da yardıma muhtaç birine yardım ettiği? Herkezin sana daha fazlasını tüketmen için ısrar ettiği bir dönemde, daha azıyla yetinip mutlu ve huzurlu olabileceğinin, okumadan cahilliğimizi yenemeyeceğimizin farkında olması? Bunlar sade benim aklıma ilk anda gelen sorular. İşte bu gibi soruları yanıtlayabiliyor ve bazı şeyleri küçükte olsa değiştirebiliyorsanız ya da değişmesine katkıda bulunabiliyorsanız, gönlünüz rahat olabilir. Siz o zaman bu vatan için birşeyler yapmış olursunuz, şehitlerimiz yattıkları yerde rahat, gazilerimiz onurlu ve yarınlarımız daha barışçıl ve mutluluk dolu olabilir. Sevgiyle kalın,

Bora EKE Buca, İzmir, Türkiye - 09.11.2007 Not: Askerlik görevimi tamamladıktan sonra yazdığım ilk yazı.


Uyan'dım uyandım... Gripin'den farklı bir söylüyorum bunu; evet.

tonlama

yaparak

hatta söylenmiş söylenmemiş tüm uyandım' ları bir araya getirip tek tek tonlasak bile yakalanamaz bu ton. bir daha söylemeye kalksam olmaz da asla... saçma bir durum işte. özverisiz, tantanasız, alkışsız, sadakatsiz, saygısız... ağırdan gitmeli kimseyi zan altına bırakmadan değil mi? çok değil birkaç gün öncesine dönüyorum, kendimi suçladığım; değersiz gördüğüm günlere dönüyorum; hepsi masal gibi. hani insanlar vardır kaba sabadırlar özlerinde ama çevrelerinde saygındırlar, değer bilirler değer görürler... kabalıklarında bile sevgi aşk bağlılık yatar ve en çok da en yakınlarını kırmaktan korkmazlar... bilirler ki bir tebesümleriyle affolur suçları; uzatmaz sevdalıları... babam işte en basiti; en ufak bir şeyde o değil midir annemi küçük düşürmekten korkmadan ahkam kesen kişi. ben küçükken yazarın biri kızlar babalarına kızarlar ama onlar gibi adamları bulup evlenirler; çünkü özlerindeki sevgiyi iyi benimserler diyordu. o yazar öldü mü; adı neydi; kimdi; bulup kafasına balyoz ile vurmalı. o yazar belki de babamın sevecen hallerini bir başka erkekte arayış sebebimdir. sevecen hallerini görmesem de aynı şeye aynı tepkiyi verdiğinde ileri de bir baba yetişeceğine bu kadar sevgi dolu bu kadar bağlı bu kadar dürüst bir adamın evimde ikamet edeceğine iyiden iyiye alışışımın mimarıdır o kadın. suçu başkasına yüklemek hafifletiyormuş gerçekten, şimdi, şuan bu adını hatırlamadığım ama sözleri hiç aklımdan gitmeyen yazarı kara'layınca kalemimle sıfır nokta bir gram eridiğimden eminim. madem babamdan örnekli başladım adam tasvirime yine onla devam etmeliyim. bana bir kere gözümün içine baka baka yalan söylemişti babam; zavallı bir sigara paketi için hem de. "o çok dandik bir sigara" demişti "al benimkinden iç, iyice çek içine". boğulmuştum o karşımda


gülerken; su vermeyi bile, bile bile geciktirmişti. sonra birkaç yıl geçip ben büyüyünce açıklanmıştı yalan ama açıklanmadan önce de ben sezmiştim. amaçlı pembe yalanlardan biriydi besbelli. hayatım boyunca sigara içemedim; ciğerlerim babama borcunu bir gün ödeyebilmeli. benzettiğim adamda karşıma geçip gözümün içine baka baka yalan söyledi. yetmedi gidip bir başkasına da benle ilgili onun gözünün içine baka baka yalan söyledi. tek ortak nokta ikimizinde onu özel bir yere koyuyor olmamızdı sanırım. onun ortak noktası yoktu biri önemsemediği belki; biri de önemsediği biriydi; peki bu durumda farklarımız neydi. yalanların cinsine ve boyutuna göre değişir mi acaba ilgiler; insanlar karşılarındakini buna şöyle yalan söylerim hak eder; bu, bu türlüsünü hak eder diye ayırabilir mi? yalanın hangi rengine sınır çizip özümsenmesi beklenmeli? babamın yalanına kızmamam hafifletir mi yalanlık derecesini; aşağıladığı sigara paketini dinlemeli.

o

peki bu adam neden aynı yolları izlemeyi; aynı yalanlara inandırmayı; aynı yalanlarla bağlamayı seçer? sorun yol yöntem amaç araç da değil aslında. neden hayatına yalan sokmadan yaşamaktan anlayamaz kişiler? kısa bir kavga an'ı mıdır sevgili için yalan zamanı zili; bir boşvermişlik içinde midir bile bile üzmekten çekinmeyeceği gel gitli ilişkilerin efendisi. ben buyum'lu cümleler duyumsuyorum geçmişten; o kadar silikki tınısı devamını kendim ekliyorum inceden. "ben buyum; ancak böyle mutluyum" diyor gibi, "benimle küsmeyin, küslüklerinizin hepsini fırsata çeviririm." ama bir dakika, bu cümle sadece bu kadar da değil ki. küslük yaşanmayan anların kılıfı nerde. ben bir cuma hatırlarım üç buçuk saat kalp çarpıntısıyla tuttuğum eli hatırlarım mesela. bana gelir biri o gün küs değildik der; irkilirim. gayet konuştuk evinde kankasıylaydı der; gülerim. ona gülerim evet! söyleyene değil bu yalana inandırana gülerim sadece. sonra ne haddine derim senin gülmek. sen kaç bin kez yaşadın aynı sahneyi. aslında fark etmemek en güzeli. inanmak hiç araştırmadan sözlerine, kaçmak tüm kanıtlardan; uzaklaşmak ara bozucak her olaydan. hepimiz dillerimizi lal edip dalmalıyız ilişkilere. gözler bakarken görmemeyi öğrenmeyi; kulaklar hep bir iPod'a endeksli. yalanlar mı? işte hepsi ciğerlere bayram amaçlı; babamınki kadar masum ve serseri...

Buket Konur


Sokak Lambaları Söndü Sokak lambaları söndü… Ve artık yalnızlığı karşılayacak, Hiç yamatmadığı hırkasıyla, Soğuk gar duvarları. Tren düdüğüyle irkilen bedenler, Bekleme salonunda biten düşler, Erimiş küçük kar taneleri, Hepsinin gidecekleri yer belli. Yerleri ilk vagonda ayrılmış, Biletleri kondüktörün yaşlı, kırışmış ellerinde Bir sonsuzluk hikayesine varıldığında, Uyandırılmak şartıyla kenarından yırtık. Biliyoruz ya hepsinin sonu aynı; Küçük kar taneleri, su taneleri olup uçar, İrkilen bedenler toprağa, Ve düşler nihayet sabahına uyanır. Yerler değil ama sonlar aynı, Sokak lambaları hariç… sdc

Özgün Şen

Perde Bir yönetmenden "perde" diye bağırmasını beklemeden hemen hemen herkes rollerini oynamaya başlıyorlar. İçlerine dönüp baktıklarında yansıttıkları kendileriyle, konuştukları içsesleri ne kadar benzerler? Belki de bu farkı görmemek için kendilerini dinlemeyi de bırakmışlardır. İyi bir özellikmiş gibi umursamaz olmak, önemsememek övünülecek bir değer haline geldi. Cesaret ise filmlerde kaldı sanki. Düşüncelerinden kaçan, kendinden kaçan insanlar dolu çevremde... Giyimler, beslenme, eğlence kültürü, müzik ve daha bir çok benzerlik aynı fabrika çıkışlı sanki... Herkes farklı olma çabası içinde birbirlerinin aynası gibi sürüleşmişler. Hissiz, tepkisiz, mimikleri alınmış yüzlerle dolaşıyorlar. Bir kez verilen bir şanstır yaşam.


Bir başkası için değil kendimiz için yaşamalıyız. Rolleri bırakalım oyuncular oynasın. Kendimiz olmanın nesi kötü. Duygularından utanmamalı insan; ağlamak, sevmek, çekingen olmak; bizi biz yapan hangi duygu varsa kabullenmeli ve kendimizi olduğumuz gibi sevebilmeliyiz. Bu çok önemlidir. Kendinizi sevmezseniz kimse sizi sevilmeye layık bulmaz! Siz de kimseyi sevemezsiniz... En bilge kişi bilmediğini bilen kişidir demiş bir düşünür. Bu kişiler öğrenmeye devam ediyor ki ben de onlardan biriyim. Ne yazık ki en çok insana yaşadığı acılar öğretiyor. Son zamanlarda çokça öğrendim. Pek memnunum. Gözlemlediğimizde, genel olarak Anadolu insanı daha saf, güvenilir, vicdanlı ve acıyandır. Batı'da durum değişir. En pamuk kalpli insanı getirin yaşasın; yaptığı bir kaç saflık ardından onun da gözlerine roller, çakallıklar oturuverecektir. Piyasaya baktığımızda belki de yüzlerce dizi var. Neden oyuncu bulmakta zorlanmıyorlar? Çünkü şehir insanı rol yapmaya alışmıştır. Hatta uzmanlaşmıştır bir çoğu; yaşarken eğitimlerini tamamlamışlardır. Buna ben doğal yetenek diyorum. Direniyor bazı insanlar, belki izlediği filmlerdeki iyi karakterleri örneklemek istiyorlar. "İyiler her zaman kazanır", "herşey çok güzel olacak" deyip umut etmekten yılmıyorlar. İnanın bu imkansızdır, mucizedir umudedilen... Hayat bize hangi rolü uygun görürse onu oynuyoruz. Figüran oluyoruz, başrol oluyoruz. Bazen de sorumluluklardan, acı gerçeklerden kaçmak için rol deyip gerçeği oynuyoruz. Gerçekle sahte o kadar içiçe ki kendi düşüncelerimizden bile emin olamıyoruz. Hayat çok zor ve karışık. Zor olması pek de mühim değil de; bu kadar anlaşılmaz olmasa çözüm daha kolay bulunurdu. Tabi hala çözüm isteniyorsa... Sonbahar'dan mıdır bilinmez ben doğası kadar içten Rize'mi özledim yine. ;)

Vildan Tandoğan


Erkek Gibi Kadın Değilim Ben Ben o kadar da güçlü değilim… Neden anlamıyorsunuz? Ben yıkılmaz değilim, her derdin, her ağırlığın altından sandığınız gibi kolayca kalkamıyorum… Canımdan daha can olanlar, o ağırlıklarda ezilmesin diye giriyorum bunca yükün altına, aslında omuz veriyorum ama bir bakıyorum ki üstüme kalmış onca yük… Sandığınız kadar direnç gösteremiyorum aslında hayata. Bunun altından demeyin artık ne olur… İnsanım ama, önce kadınım ben!

kalkarsın

Sandığınız kadar iddialı değilim aslında, sadece akılsız değilim, sandığınız kadar sert değil kabuğum, sadece kırıldığımda ses çıkmıyor içimden, sandığınız kadar çelikten değil sinirlerim, sadece naifliğimi perdeleyen bir mağrurluk var içimde, sandığınız kadar sevmem hayatla kavgayı, sadece beni koruyacak bir yürek olmadığından, sandığınız kadar delikanlı değil ruhum, sadece dürüst davranıyorum ve sevmekten korkmuyorum. Erkek gibi kadın değilim ben, sadece siz erkek olmayı beceremiyorsunuz! Güçlü kadın sevmez ya sizin millet, kadının gücünden rahatsız olur ya altta kalmak korkusuyla, ya da sorun gördü mü uzar gidersiniz ya, sorundan kurtulmanın yolu kaçmak ya sizin için… Aslında siz kendi aczinizden kaçıyorsunuz! Alın işte ispat size; madem sizden daha güçlüyüm, neden benim kadar güçlü olmayı denemiyorsunuz? Hani erkektiniz siz? Yani neymiş? Erkeklik güç, güç de erkeklik değilmiş… Belki adam dediğimiz adam olsa, önce kendine, sonra yanındakine sahip çıkmayı bilse ve mertliğin peynir gemisini yürüten laf kalabalığı ile olmadığını anlasa gerek kalmaz benim şu halime… Güçlü değilim aslında, sadece üzüntülerimi, mutsuzluğumu, acılarımı, sabaha kadar yastığıma akıttığım gözyaşlarımı size göstermiyorum. Kimselerden medet ummuyorum, kimseye minnet etmiyorum. Ben değilim erkek gibi kadın olan, sadece bir kadının korunmak, örtünmek, sıcak kalmak için sığındığı, sarmalanmak istediği o paltoyu siz, taşımayı beceremiyorsunuz… Anlayacağınız, sorun sizin kalıbınızın adamı olamayışınızda… Ben iktidar sevmiyorum sayamıyorum...

ama

fikri

dar

sevenleri

de

adamdan

Dilşah Kalkan


Ayrılık Vakti Eylül ayı, bana on iki ay içerisinde en hüzünlü, en değişken ay gibi gelir. Doğanın yeşilden sarıya çalmaya başlaması, ağaçların yapraklarını dökmesi... Sanki havada hüzünlü bir şarkının notaları tınlamaktadır. İnişli çıkışlı bir melodi gibi... Belki bu melodi, biraz da yeni bir dönemin habercisidir. Bir dönemden, başka bir döneme geçişin... Önce eskiye veda edip; sonra önündeki tomurcuklanma dönemine hazırlanabilmek için. Yeşilden sonra sarıyı, tüm tonları ile yaşayıp; yeşilin değerini bilebilmek için. Tabi, her geçiş döneminin zorlukları olduğu gibi, bu dönemde kolay olmayacaktır. Değişim, ızdırabı da beraberinde getirecektir. Eylül ayı koluna hüznü takıp, arkasına da değişim rüzgarını katarak, kapınızı çaldığında... Önce günler azar azar kısalmaya başlar. Sonra, serin bir esinti kendini hissettirir. Hiç bitmeyecek gibi gelen sıcaklar hafiflemiştir artık. Havada kararsızdır. Bir gün açık; bir gün kapalıdır. Bir gün serin; bir gün sıcak... İşte o zaman anlarsınız ki; koca bir yaz elinizden uçup gitmiş. Sanki hiç gelmemiş gibi ya da daha yeni başlayacakmış gibi... Yapılamamış sıralamalar gelir aklınıza. Ümitlerinizi gelecek yaza saklayarak, rafa kaldırırsınız. Daha çok denize, havuza girilecek; daha çok güneşlenilecek; daha çok gezilecek. Parlayan güneş, denize ışıltılarını saçarken; elinizden kayıp giden yazla birlikte tüm yitirdiğiniz güzellikleri tutmak istersiniz. İstersiniz ki, onlar hep sizinle kalsınlar ve hiç ayrılmasınlar. Ama zaman, bu güne kadar kimse için durmamış ki; size ayrıcalık yapsın. Tek yapabileceği güzellik, bu anın, aklınızda bir fotoğraf karesi gibi kalması olacaktır. Kışın, soğuk mu soğuk günlerinde bu fotoğrafı hatırlayarak, kendinizi teselli etmeniz için. Yazı uğurlamanın bu tatsız burukluğu varken üstünüzde, bir de yeni bir döneme hazırlığa başlarsınız. Yoğun ve hızlı olacak bir döneme ön hazırlıktır bu. Rehavet halinden kurtulup, yeni bir yol haritası çizmenin zamanıdır. Eylül ayının hüznü de bundandır zaten. Yeni yol için alışkanlıklarla vedalaşmak gerekir. Arkanda sevdiğin; alıştığın insanları, binaları, yaşanmışlıkları, şehirleri hatta ülkeleri bırakma zamanıdır. Yepyeni bir hayat önünde uzanırken, yolun başında durup, yönünü tayin etme zamanıdır. Hiç olmadığı kadar hüzünlü ama bir o kadar da özgür bir şekilde. Yeni yoluma adım atmadan önce tam da bu ayrımda duruyorum şu an.


Alıştığım şehri terketmeden önce ki veda burukluğu... Bir yandan ise yeni bir yolun heyecanı... Bana sorarsanız, "Eylül nedir?" diye. İşte, derim ki: Eylül, ayrılık vakti... Eylül, veda zamanı...

Tuğçe Büyükabacı

Sustum... Ulaşamadığım bir aşkın koynundan çıktım. Yara bere içinde. Soluk soluğa. Sessiz çığlıklar atarak. Ve her nefes alıp verişimde. İçimde kanayan yaralarım dahada kanarken. Ben sustum... Binlerce cümle birikmişken dilimin ucunda. Karşıma geçmiş anlatırken bana sebeplerini. Üzgün olduğunu söylerken sen. Tırnaklarımı etime batırıp. Ben sustum... Bir damla gözyaşı akmadı gözümden. Yıkılıp giderken hayallerim. Ve aşka dair ümitlerim. Ben sadece sustum... Bana konuşmayı öğrettin oysaki. Hemde yüreğimle. İçimdekilerle barıştırdın. Çekip çıkardın karanlıklardan. Hayatın güzel tarafını gösterdin. Kaybolmuşken kendi içimde. Kaybolmuşken cümlelerimde. Sen geldin. Kurtarıcı meleğimdin... Ben seni değil bana sevdirdiklerini sevdim. Ruhuma dokunuşlarını. Hayallerimi süslemeni sevdim. Sana dokunmayı değil. Bakmayı ya da düşlemeyi değil. Varoluşunu sevdim... Şimdi susuyorum. Seni kaybetmeyi ben seçiyorum. Sen kendine göre sebeplerinle. Birkaç günlük ömrüne kendi yalnızlığını sığdırarak. Kırmamak uğruna kimseleri. Sessizce kendi Kendine. Her hayattan bir parça alarak. Kendini mutlu sayarak. Bitişini izle her şeyin. Ben sadece susuyorum. Duymak isteyeceğin birkaç cümle için. Sen her gün çıldırırken...

Kezban Şahin

..EnginDergi.. Eylül 2010 sayı-09

engindergi-s09  

engin yazı denizi

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you