Page 1

EnginDergi Y覺l: 2010 - Say覺: 04


İçerik; Sy.03) Nefes – Engin Enginer Sy.04) Cennete Sürünmüş Şehir – Vildan Tandoğan Sy.06) Çilek Tohumu – Bora Eke Sy.07) Pembesi Eksik Kalmış Düşler – Dilşah Kalkan Sy.08) Very First Time – Beyza Paksoylu Sy.09) Senden Uzakta – Ahmet Davut Çetinkaya Sy.10) İde Dağı '04 / Hayal Deresi - Simsiyah Sy.11) Ölüm Kalım – Elif Yıldız Sy.13) Ani Etki Ters Tepki – Pelin Gül Sy.16) Detone – Sinem Yavaş Sy.16) Sen Olsan Ne Yazardın... – Erdem Özsoysal Sy.18) Öfkenin Gözü Yoktur – Kadir Kırda Sy.19) Shakespeare'in Sonelerini Yazan Bendim – Öz'lem Eker Sy.21) Maç İzlemek Zorunda Kalan Hatunun Yapması Gerekenler – Sertaç Girgin Sy.22) Son Sayfa '02 / Spor & Bahis - Can Deniz Avcı


Nefes EnginDergi mart 2010 yazımda, her şeyin başı sağlık demiştim ve bir parça bağışıklık sisteminin önemini vurgulamaya çalışmıştım. Bağışıklık sisteminin dengesini bozan belli başlı unsurlar arasında da anksiyete sorunları yatmaktadır. Anksiyeteyi yersiz baş gösteren, dengesiz kaygı durumu olarak tanımlamak mümkün. Başlıca anksiyete sorunları arasında da fobiler, panik atak ve okb (obsesif kompulsif bozukluk) yer alır. Yükseklik korkusu olan birisinin yüksek bir yere çıkması, hatta yüksekte duran birisini görmesi; panik atak rahatsızlığı olan birisinin bir tehlike karşısında, hatta bir sebep bile olmadan ölüm kaygısı taşıması anksiyete sorununun bir sonucudur. OKB'de ise kişi özellikle stres ile tetiklenen takıntılı düşünceler ve bunları gidermeye yönelik bazı eylemler gerçekleştirme zorunluluğu hissetmektedir. Simetri, düzen sorunu, temizlik hastalığı, sayı sayma gibi durumlar okb'de sık görülen sıkıntılar arasındadır. Herşeyden önce kişide yoğun bir kontrol çabası vardır. Temel insan psikolojisi, herhangi bir tehlike karşısında hormonal düzeni harekete geçirerek kendisini duruma adapte etmektedir. Normalde faydalı, hatta yaşamamız için şart olan bu sistem, anksiyete bozukluğu söz konusu olduğunda sürekli tetiklendiğinden dengesi bozulmakta ve vücudun genetik yatkınlığı bulunan organ ve sistemlerine zarar verebilmektedir. Günümüzde bozulan sosyo-ekonomik şartların doğurduğu olumsuz sonuçlar ve beslenmenin kalitesizleşmesi sağlık sorunlarında ciddi artışlar yaratmaktadır. Anksiyete de bu olumsuz şartlarla daha çok tetiklenen ve sonrasında hastalıkları tetikleyen bir sorundur. Anksiyete ile başa çıkmanın yolu bir psikiyatriste gitmek olduğu halde toplumumuzun konuya bakış açısından ötürü bir çok kişi alkol ve sigara gibi yollara başvurarak stres ve kaygısını geçici olarak baskılamayı seçmektedir. Bu da başka bir çok hastalığın kapısını açmaktadır. Öncelikli tavsiyem nasıl 6 ayda bir düzenli olarak diş hekimine gidilmesi gerekiyorsa aynı şekilde belirli aralıklarla ziyaret ettiğiniz bir psikiyatristinizin de olması gerektiği yönündedir. Sonrasında anksiyeteyi tetikleyen unsurlardan bir nebze olsun sıyrılmak için düzenli nefes egzersizleri yapmanızı öneririm. Düzenli nefes alıp vermek çoğunlukla gözardı ettiğimiz ancak sağlığımız için oldukça önemli bir unsurdur. Her gün uyanınca şifa niyetine bir bardak su içmek ve ardından pencereyi


açıp derin derin nefes almak kendimiz için yapabileceğimiz küçük ama etkili bir uygulamadır. Reiki, yoga vb. tüm zihinsel ve bedensel disiplinlerin kökeninde aslında temel nefes egzersizleri yatmaktadır. Gün içerisinde kendinizi bitkin hissettiğinizde, başınız ağrıdığında ya da moraliniz bozulduğunda dik durup derin derin nefes almayı deneyin. Stres altında olduğumuzda çoğunlukla nefes alışverişimiz biz farkında olmadan yavaşlar, vücuda ve beyne giden oksijen miktarı azaldığı için de hem fiziksel hem de ruhsal açıdan kendimizi daha da kötü hissetmeye başlarız. Doğru nefes alabilmek de önemlidir. Bunun için arama motorlarına nefes egzersizleri yazarak araştırma yapabilir, mevcut görüntü dosyalarından faydalanabilirsiniz. Nefesin yaşamımızda tahmin ettiğinizden de önemli bir yeri var. Oksijeni bol bir sayfiye yerine gittiğinizde normalde 8 saat uyuyorsanız 5-6 saat uykunun yeterli geldiğini farkedersiniz. Eğer uyku apnesi gibi horlamanıza neden olan sıkıntılarınız varsa sabahları dinlenememiş, hatta daha yorgun uyanırsınız, bunun da nedeni yine gece uyurken yeteri miktarda oksijen alamamış olmanızdır. Sağlıklı bir uykunun anahtarları yine düzgün nefes alıp verebilmektedir. Hayatımızın başlangıcının ilk nefesimizle vuku bulduğu ve son nefesi vermenin ölüm anlamına geldiği düşünüldüğünde nefes alıp vermek gibi basit bir eyleme gerektiği önemi vermeye başladığınızda; gün içerisinde aklınıza geldikçe bile olsa üçer kez derin ve 'doğru' nefes alıp verdiğinizde yaşamınızda bir şeylerin değişmeye başladığını göreceksiniz.

Engin Enginer

Cennete Sürünmüş Şehir Gözlerimi açtığımda saat 5'ti. Az uymama rağmen uykuya doymuştum ve kendimi enerji dolu hissediyordum. Çoktan ateşi yakmıştı annem, odun kokusu taze havada mis gibi içime doluyordu. Farklı türden, kalabalık kuş sesleri geliyordu. Balkona çıktığımda taptaze ıslak bir hava yüzüme çarptı. Havada ıhlamur kokusu vardı. Etrafta arılar uçuşuyordu. Derenin şırıltısı kulağımda, karşımda denizin en güzel mavisi duruyordu. Doğa konuşuyordu. Toprak kokusu bir yandan. Karşımda dağlar, çise dolu yapraklar; burası cennet olmalıydı. Bu güzellikler karşısında gözlerim dolmuştu. Ne de çok özlemiştim. İstanbul güzeldi evet ama burası başka bir dünyaydı. İstanbul'daki


yaşamımı düşündüm; gri beton duvarları, trafiği, kalabalığı, mağazaları... Nasıl yapabiliyordum orada? Hepsi olmasa da güven duygusunu yitirmiş, sahteleşmiş, yaşadıklarıyla acımasızlaşmış insanlar doludur çevremizde. Tekrar tekrar soruyordum içimden "ben nasıl o düzen içinde yaşayabiliyorum" diye. Burada yaşayan insanlar, doğası kadar doğallar, gerçekler, hala birbirlerine güveniyorlar. Yolda hiç tanımadığın biri seninle rahatlıkla konuşabilir, gerekli gereksiz sorular sorarlar bu çok normaldir. Altında farklı bir neden aramazsın. Bahsettiğim şehir Rize. İnsanlar yetiştirdiklerini yiyorlar. Sabahın erken saatlerinde insanların çoğu dışarıda, hepsinin bir uğraşı vardır. Biri ot toplar ineği için, biri tüfeği sırtlamış dağa çıkar av için, biri bahçesinden sebze toplar yapacağı yemek için… Ben işte böyle bir toplumun parçası olarak İstanbul'da büyüdüm. Rize'de bulunduğum üçer aylık yaz dönemleri içinde onlardan biri olurdum. Ağaçlara çıkar çeşit çeşit meyve yerdik. Büyüklerimiz uğraşıp salıncak yapardı. İp gerilirdi, voleybol oynardık. Kamyon arkasına doluşup şarkı söyler, denize inerdik. Yabani çilek, böğürtlen toplardık sahipsiz yollardan… Dere kenarı piknikleri, toplu olarak gidilen Ayder Yaylası, Uzungöl gezileri; ne çok eğlenirdik. Bir de muzip ninelerimizin akşamları gerçek diye anlattıkları korku dolu hikayeler. Sonra çocukken yaptıklarını anlattıklarında asıl onlar ne çok eğlenmiş derdik. Hareketli, şakacı ve eğlenceli insan doludur memleketim. Eskiden İstanbul'a döndüğümde herkese gözlerim parlayarak Rizemi anlatırdım. Yüzdüğüm en güzel deniz, gördüğüm en müthiş doğa olduğundan bahsederdim. Arkadaşlarım da "Gördüğün kadarını bilirsin" der kendi memleketlerini anlatır, "Ege'yi gördün mü, Akdeniz'i gördün mü" diye başlar il il devam ederlerdi sorularına. Haklılardı bir yerde, yeterince yanıt veremiyordum. Ama şimdi Türkiye'nin bir çok şehrini, bölgesini gezdim, tattım. Değişmedi, hala diyorum; benim için en güzel deniz Karadeniz, en güzel doğa Karadeniz'de diye… Her yerin tadı kendine has güzel ama objektif yaklaşarak diyorum, Karadeniz bambaşka! Baharın gelmesi, ailemin Rize'ye gidişiyle memleketime özlemimin arttığı bir dönemdeyim. Fırsatınız varsa eğer Karadeniz'e gitme planları kurun hemen; bir kez gittiniz mi her sabah kahvaltıda çayınızı yudumlerken burnunuzda tütecek.

Vildan Tandoğan


Çilek Tohumu Ben hayatımda hiç çilek tohumu görmedim. Bu yüzden sana bir ad verseydim Çilek Tohumu derdim. Senin gibi güzel olduğunu hayal ederek Kalbimi verirdim ona Ruhumu bağışlardım önünde Senin düşlerimdeki Çilek Tohumu olduğunu hayal ederek!

Bora Eke

Fotoğraflar: Bora Eke


Pembesi Eksik Kalmış Düşler Hiç pembe panjurlu bir ev hayalim olmadı. Bazen, duyduğum lafları ilk kim söylemiştir diye düşünürüm. Kimin hayalidir pembe panjur? Benim olsa olsa, bahçesinde ebruli hanımeli açan bir düşüm olabilir, O da Nazım Usta’nın hatırından. Hayallerimi süslemeyi unuttuğumu fark ettim. Bende de, bir ev ve bahçe var elbette ama i...lgilendiğim kısım, orada yaşananlar. Sürekli okuyanlar bilir; bahçede oturan sevgiliye üşüdüğü için hırka getirme hayalimden yola çıkarak söyleyebilirim ki, ben olaylara takmışım kafayı. Bak, insanlar ne güzel panjurun rengini bile imgeliyor! Benim hayalde, mutfakta kahve pişiyor. Burnuma kokusu geliyor. Benim düşlerimde eylem var. Oysa düşün değil mi, bahçede hangi çiçekler, ağaçlar olacak? Sallanan sandalyeden oluşan hayalimi, pembe panjurun yanına koyduğumda, hayal kırıklığından öteye gitmiyor. Ne garip bir balık burcu kadınıyım ben! Hayalimin içine bile mantık koyuyorum. Çünkü Ataol Behramoğlu’nun şiirindeki gibi, yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var! Hangi süslü yaşam alanında olursan ol, içinde huzur yoksa, orası cehennemden beterdir. Çocukluğunu zenginliğin ve şaşaanın içinde geçirmiş, ergenliğinde ailesinin iflasıyla fakirliği tanımış biri olarak öğrendim ki; hayatta kendinden, sevdiklerinden ve sevme yeteneğinden daha değerli ve paha biçilemez bir servet yok! O yüzden umurumda değildir kıyafetin markası, buzdolabının fiyatı, koltuğun kumaşı… İçinde sevdiğin olmadıktan sonra, yatağındaki çarşaf takımı pırlanta işli olsa, ne fayda? Diyelim ki, pembe panjurlu bir evim oldu. O panjurun takılı olduğu camın kenarında oturup, sabaha kadar yalnız başıma kahve içeceksem, neyleyim panjuru da, evi de, bahçeyi de?... Gerçi, pembe panjurlu ev hayali kurmak da simge diyorsanız, ona sözüm yok. Herkes mutlu bir yuva kurma peşinde, derdini de panjurun rengiyle anlatıyor demektir. Tahmin ediyorum ki, anormallik yine bende! İnsanların yat hayali var, villa hayali var. Benim bu tarz hayallerim eksik! Yat olmasın demiyorum, olsun ama ben içinde ne yapıyorum onun derdindeyim. Gerçi yat falan da sıkar beni, küçücük kamara, her şey minyatür, daralırım! Aslında zevk meselesi, yatını ev yapanlar, orada yaşayanlar var. Onlara göre de, canın istediğinde basıp gitmek, denize açılmak özgürlüğü değişilmez. Bana göre, sırf arada denize açılacağım diye 5 metrekarede yaşamak boğucu! İnsanız işte! Hepimizin istekleri, mutlu olduğu şeyler farklı.


En iyisi ben yine kendi hayalime döneyim. Bahçesinde hangi çiçeğin açacağına doğa karar versin. Ben eniştenize kahve pişirip, sabahlara kadar sohbet etme düşünde takılı kalayım. Benim de yatım, katım, o kahve fincanı işte!

Dilşah Kalkan

Very First Time Filmden bir sahneyi canlandırıyormuşum gibi ya sahteydi içinde bulunduğum an ve ortam ya da eşi benzerini yaşamadığım beni başka boyuta taşıyabilecek kuvvette esrarlı bir gerçeklikti; çok kalabalıktı... O bana oturduğu yerden bir şeyler anlatıyor, heyecanını bastırmak için kurduğu cesur cümlelerin arkasından gelen sinsi yarı tutuk kelimeler hislerini ele veriyordu. Çok tuhaf... Ağızdan çıkanlar hiç bu kadar anlamlı, hiç bu kadar anlamsız gelmemişti tabi dinleyebildiğim ölçüde, kesinlikle umursamamazlıktan değil, güçlü aksak ritimle kalbimin duymama izin verdiği sürece bazıları kulaklarımda patlıyor bazıları boşluğa düşüyordu. Zaman durmaya yakın yavaşladı... Şüphesiz gördüğüm en şiddetli parlayan gozlerdi, onun dışındaki herşey ekseninden oranda flulaşmıştı. Ben ellerim cebimde başım yana eğik tamamen ona dönük, saçlarımın yanaklarımdaki kırmızı saklayabildiğini umuyordum.

masum ve uzaklaştığı ve yüzüm utangaçlığı

Tanıdık olmayan sıcacık uyuşmuşluk tüm vücuduma yayıldı. Sihire inansam çepeçevre kuşatıldığımız bu tılsımlı atmosferi ona yorardım, rüyalarımı siyah beyaz görmesem bu renkli anın gerçek olmadığını düşünebilir ve tek bir çimdikle uyanacağımı bilirdim. Bir o kadar tanıdık tiz, rahatsız edici sesle irkildik; hafif sarsıldık. Herşey eski hızına geri döndü, sadece biz duruyorduk. Birden kapılar açıldı, şaşkınlıkla diğerlerinin sabırsızlığına ayak uydurarak kendimizi onların istikametine kattık ve aynı saatte aynı adreste aynı durakta fakat ilk defa birlikte, farklı bizler olarak indik. Üstü fosforlu kalemle çizili bugünden sonra, biliyorduk ki hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı, hayatlarımız sonsuza dek değişecekti... "I am nothing special; just a common man with common thoughts, and I've led a common life. There are no monuments dedicated to me and my name will soon be forgotten. But in one respect I have succeeded as gloriously as anyone who's ever lived: I've loved another with all my heart and soul; and to me, this has always been enough." Noah from The Notebook

Beyza Paksoylu


Senden Uzakta .şimdi, tam şuan.. ..çok uzakta bir dağın eteklerinde, bembeyaz bir çiçek yapraklarını bahara açmakta.. ..bir martı kanatlarını çırpıyor olan gücüyle; bulutlarla yarışmak kolay değil.. ..bir nehir köpük köpük sunuyor yüreğini.. ..bir bulut yağmuru taşıyor göğsünde, nazlı bir gelin gibi salınmakta.. ..bir bayrak rüzgara salmış kendini, derin derin nefes alırcasına dalgalanıyor.. ..deniz kıpır kıpır, bir yüreğin atışı gibi dalga dalga.. ..gün bitmeye varıyor, akşamın gölgesi kapıda; ..yıldızlar sonsuzluğun az berisinde saklanmış, sırasını bekliyor; ..güneşse batmaya hazırlanmakta.. ..imbat, yosunların kokusunu taşıyor toprağa.. ..bir gemi mesafeleri yenmeye azimli, uzun bir yola istim salıyor.. ..bir yolcu mendil sallıyor, gidenlerin ardından... ..bahar kokuyor gökyüzü.. ..ağaçlar meyvaya durmakta.. ..bir damla gözyaşı, hasretle karışıp süzülüyor pınarlarından.. ..ya sen? sen ne yapıyorsun? ..şimdi..tam şu an..ne yapıyorsun?

Ahmet Davut Çetinkaya


İde Dağı '04 Hayal Deresi Her zamanki gibi monoton geçmiş bir gündü. Gideceğim yol gözümde büyüyor, ayaklarım geri geri gidiyordu. Durakları saydığım bir yolculuktan sonra Üsküdar iskelesine ulaşabildim. Vapur kalkmak üzere olduğu için aceleyle attım kendimi. Benimle beraber 50 kişi de atladığından, o kocaman vapuru sallamayı başardık. Ve dönüş saati olduğu için, vapurda oturacak tek bir yer bile kalmamıştı. Kapının kenarına, basamağın üzerine çöküverdim. Kafamı kollarıma dayayıp gözlerimi kapattım. Yolu yarılayacak kadar zaman geçmişti ki; müthiş bir sarsıntıyla oturduğum basamaktan düştüm. Kafamı kaldırdığımda, insanların panikle sağa sola koşuşturduğunu gördüm. Dışarı baktığımda olağanüstü hiç bir şey göremedim ancak içeride garip bir hareket vardı. Vapurun açık olan ön kısmına doğru ilerlediğimde karşılaştığım manzara ise, kolay kolay görülemeyecek türden bir şeydi. Vapur, bir tankerle burun buruna yapışık şekilde denizin ortasında duruyordu. Vapurdaki herkes heyecan içindeydi, bağıranlar, ağlayanlar ve hiç bir şey söylemeden bir kenarda kalakalanlar… Olaydan 1-2 dakika sonra sahil güvenlik yola çıkmıştı bile, hızla yaklaştıklarını görüyordum. Az sonra vapurdan botalara atlayan insanları farkedince içim biraz rahatladı. Olduğum yerde oturup, dizlerimin titremesinin durmasını bekledim ve bu durumu düşünmeye başladım. Düşündükçe korkum daha da arttı. Zaten, denizde herhangi bir kazayla karşılaşma hali daha önceden de aklımdan geçirdiğim, geçirdikçe de korkmaya devam ettiğim bir şeydi. Ve işte şimdi gerçekleşmişti! Öylece ne kadar kaldım bilmiyorum, içeriye girdiğimde benden başka kimsenin kalmadığını gördüm. Ancak o zaman aşağı inmem gerektiğini anladım. Şimdi biraz yavaşlasa da hala sallanmakta olan vapurun merdivenlerinden koşarak ve atlayarak indiğimde hızla uzaklaşan 3 bot gördüm. Arkalarından bağırmama, el sallamama rağmen ne sesimi duyurabildim, ne de beni görmelerini sağlayabildim. Vapur sallanmaya devam ediyor ve ben artan korkum ve paniğimle ordan oraya dolaşıyordum. Hava da deniz de artık kapkaranlıktı. Gözümün görebildiği yerde, homurdanan bir tanker ve dalgalarla sarsılan artık gövdeden yavaş yavaş kopmaya başlamış vapurun burnu vardı. Gözlerimden yaşlar akarak olduğum yere yığıldım. Başımı ellerimin arasına alıp gözlerimi kapattım. Aklımdan, denize atlayıp kıyıya yüzmek de dahil olmak üzere bir dolu garip şey geçiyordu. Acaba buraya tekrar dönecekler miydi? Ben ne yapacaktım? Beklemeli miydim? Gözlerimi açıp baktığımda bileklerime kadar suyun içinde olduğumu gördüm. Daha şiddetli ağlayarak gözlerimi sımsıkı yumdum.


Hıçkırıklar içinde gözlerimi açtığımda, gözümün önünde odamın tavanı vardı. Gördüklerim, kabustan ibaretti. Sakinleşmeye çalışarak bir süre bekledikten sonra, bir bardak su almaya karar verdim. Gözlerim yarı açık yataktan inmeye yeltendiğimde, ayaklarım aniden bir su birikintisine değdi. Işığı yaktığımda, kabusumun çok da temelsiz olmadığını farkettim. Odamın yerleri su içindeydi ve gitgide seviyesi yükseliyordu. Kapıyı açtığımda, suyun banyodan tüm eve yayılmakta olduğunu gördüm. Banyoya gidip kimbilir kaç saattir açık olan musluğu kapattım ama evin her yeri ıslak halı ve nem kokmaya başlamıştı bile. Yaptığım gürültüye ve manasız kokuya uyanan ev arakadaşım da bileklerine kadar suya gömülerek bana doğru ilerliyor, ağlamaklı bir sesle ne yapacağımızı soruyordu. Sabahın üçünde başlayan evi kurutma çalışmalarımız birkaç saatlik ara vermeyle yaklaşık 12 saat sürdü. Tüm gün, şaşkın, yorgun, ne yapacağını bilmez ve fazlasıyla ıslak geçti. Bomboş evde, tüm muslukları iki kere kontrol etmiş halde otururken, annem panik halinde aradı. Biz, ıslak halı ve koltuklarla uğraşıp, perişan bir halde çırpınırken, tam da iş dönüşü Eminönü-Üsküdar vapuru bir tankerle çarpışmış, neyse ki hiç kimsenin burnu bile kanamadan kaza atlatılmış. O sabah açık bir muslukla uyanmamış olsaydım, muhtemelen ben de o vapurda olacaktım. Her halükarda beni sulu bir gün bekliyor olacaktı. Evi su bastığına üzülsem mi, yoksa kazasız belasız bir gün geçirdiğime sevinsem mi bilemez bir halde, bir evin önünden kurumakta olan halılara baktım, bir de önümde uzanmakta olan şimdi turuncu renge dönmüş denize…

Simsiyah

Ölüm Kalım Biraz da kendimi sorgulamam gerekiyordu öyle değil mi? İşte yine baş başayız ben, kâğıt ve kalem. Ne zaman dürüst davranmaya başlayacağımı merak ediyorum. Ayıp, günah denilen o gerçeklerinizi bir kez daha düşünmenin vakti geldi çattı işte yine. Yeterince yorgun sayılırım aslında bu kirli işe girişmek için. “Tüm bunları sorgulayan kişilik” ölçütlerinize hiç de uymuyorum bu gece. Ne kadar da garip aslında… Tam da vazgeçmişken ben sorgulamaktan ve siz de tam rahat bir nefes almaya başlamışken, bu ani baş kaldırış da nerden çıktı.


Kimler kederinden öldü kim bilir, kimler hayatlarının bir köşesinde dizlerini karnına çekip yaşa diye zorlattıkları mantıksızlığın çıkmazında kayboldu. Kimler çıldırmanın eşiğine oturup da “eşikte oturmak günah” diyen saçma sapan bir söylemin rüzgârıyla çıldırmanın tam da orta yerine düştü. Evet, yine bir köşesindeyim hayatın. Dizlerimi karnıma çekmiş düşünüyorum. Bu da geçecek biliyorum. Günler, aylar hatta yıllar üzerine basa basa geçecek ve ben bu da eskidi diyerek rafa kaldıracağım aklımı kurcalayıp duran tüm bu şeyleri. Geçmişte de öyle değil miydi? Ama bugün fark ettim ki günler, aylar ve yıllar yalnız aklımı kurcalayıp duran şeylerin üzerinden geçip gitmiyor. Hissedebiliyorum ayakları altında ezilmenin. Hissedebiliyorum acısını yaşadığım ne varsa. Zaten bilmiş tavırlarla ben “gerçekliği” böyle tanımlamıyor muydum? “Gerçek; hissedebildiğin şey.” Varlığını hissedebildiğin kadar gerçeksin ve acıyı hissedebildiğin kadar değersin mutluluğa. Günler geçiyor; insanlar ölüyor, insanlar büyüyor, insanlar doğuyor etrafımda. Sıralamayı nasıl yaptığımı fark ettin mi? Evet, ölümle başlattım; çünkü bana gerçekliğini ilk kanıtlayan o oldu. Ölümler görüyorum; kimileri çok derinden kayıp gidiyor. Seyirci kalamıyorum, elim kolum bağlı uğurlayamıyorum. Garip değil mi ölüm? Nasıl oluyor da bir anda –hazırlıklı ya da hazırlıksız fark etmez- bir saniye öncesinde nefes alıp verebiliyorken bir saniye sonrasında orada öylece, bir vazo, bir koli, bir kitap gibi hareketsiz kalıverebiliyor. Ya da bir duygu durumu… İçinde kıpırdanıp dururken nasıl da bir anda sönüverebiliyor. Her şey ölebilir aslında; dün mesela, dün olanlar, dün yediklerim, içtiklerim, söylediklerim, hepsi, şuan hiçbiri yok. Bu öğlen o kalabalık terminalde hissettiklerim mesela, hepsi öldü. Kül tablamda dikine söndürülerek iki büklüm kalan sigaramın tütünü, dumanı, hatta ateşi hepsi öldü, artık yok. Nasıl ki “DUR” diyemiyoruz o canımızdan bile çok sevdiklerimizin ölümlerine, tüm bunlara da dur diyemiyoruz işte. Mutluluğun elinden kayıp gitmesine -ölmesine- seyirci kalmaktan başka çaren var mı? Birileri “evet” diyor, duyabiliyorum, birileri evet diyor. Tıpkı sevdiklerimizi ölüme teslim etmek gibi onlardan da kopamayız hatta onlarla beraber ölmek isteriz, ama bu kadarıyla kalırız sadece. Mutluluk da öyle ölüm döşeğine yattıysa bir kere artık ölmemesi için, bizi terk etmemesi için dualar etmekten başka şey gelmez elimizden ve gider işte sonunda. Uçup, içinden kopartarak bir şeyleri çekip gider, nasıl ölen babanın, annenin ya da sevgilinin yerini hayatındaki diğer insanların tutamıyorsa ellerinden kayıp giden “o” mutluluğun yerini de başka mutlulukların tutamaz. Her mutluluk başlı başına bir yaşamdır aslında, elinden kayıp giden o mutluluktan sonra daha fazlasını ya da daha azını yaşasan da.


“Her ölüm erken ölümdür.” Bu gün o kalabalık terminalde yaşadığım mutluluk mesela. Ne kadar geç girmişti hayatıma ve ne kadar da erken terk etti beni. Farkına varamadım o an ardından el salladığım şeyin o bir parça geç bulunmuş erken kaybedilmiş mutluluk olduğunu. “Büyüdükçe” daha da iyi anlıyorum bunu… Dakikalar doğuruyor, dakikalar öldürüyorum şuan bile. Ölmek için yaşıyor sanırım insan da. Günün birinde yok olacağını biliyorsun ama çırpınıp duruyorsun yine de yaşamak için. Her nefes ölüme bir adım daha yaklaştırıyor seni, ama yine de nefes alıp veriyorsun.

Elif Yıldız

Ani Etki Ters Tepki Düşündürdü yine beni sözlerim. Düşündüm, düşündükçe; bir çok şeyden eksildiğimi farkedip, sen gidince sayende eksik kalan yönlerimi tamamladım. Senden sonra hayatıma tad, tuz geldi. Halbuki hayatıma giren ve lezzet katan en mükemmel tatsın sanırdım. Yanıldım. Yanılmışım! Normalde insanlar sevdiğinden ayrıldıktan sonra ağlayıp sızlar debelenirler, acaba ben mi anormalim de; bana ters etki yapıp, daha da yaşanılır kılıyorum yaşamımı... En keyiflicesine! Pelince, kendimce, delicesine yaşıyorum, var mı ötesi? Herkesin ilişkilere ve bitişlerine bir bakış açısı vardır, ben bu pencereden hayata bakıyorum. Yanlış mı düşünüyorum? Seyir halinde, seyr-ü sefadayım. Nasıl bi mahlukatım ben ya, bi de güzin ablalık yapıyorum kızlara... Sözüm ona; birlikteyken, hayatımızın sıradanlaştıdığını gördüm, gün geçtikçe aynı duruma müptela olduk, şikayetçi de olmadık bu durumdan. Farkına varamayarak rutinleşti hayatımız, bize yön verdiği ile yaşamaya kalkıştık, belki de bu yüzden sıkıldık ve bu yüzden son buldu birlikteliğimiz. Nereye savrulduğumuzun farkına varamadık, her başlangıcın sonu olduğu gibi bu ilişki de son buldu. Seninleyken nelerden vazgeçtiğimin farkına vardım. Neleri gözardı ettiğimi gördüm. Ve utandım kendimden. Bendeki değerini ve hayata verdiğim değeri anladım. Yaşama doyasıya katıldım. Benliğime döndüm, seninle yapamadıklarımızı yaptım, izlemek isteyip de izleyemediğimiz, ancak listesini oluşturabildiğimiz filmleri bütün gün izledim. İzlerken İzel’in "seçtiğimiz filmleri birer birer yanlız mı izleyeceğim" şarkısını mırıldandım film aralarında. Mırıldanırken bile neşemi buldum! Yine de hüzünlenmedim! Popcorn'umu bir başıma yedimm, paylaşmak zorunda değildim, ikide bir paketi uzatma zahmetine katlanmadığımın farkına vardım. Sen, hayatıma girmeden önce her pazar tiyatoroya giderdim, buna seninleyken ara verdiğimin farkına vardım ve büyük bir keyifle


tiyatro salonlarında aldım soluğu, Ehl-i Keyif‘in doğaçlama oyunlarıyla keyfime keyif ve neşe kattım benliğime... İkimiz için rezerve ettiğim, Ata Demirer’in gösterisi için haala iki biletim var. Ama sensiz gideceğim o ayrı bir mevzu! Yerine koltuğunu doldurabilecek dostlarım çok etrafımda. Sık sık kızlarla görüştüm, farkettim ki; onlarla da uzun zamandır görüşmüyordum. Sohbeti doyumsuz pazar kahvaltılarına eşlik ettik, eğlendim, kahkaha attım. Ablalık yaptım, kardeşimle birlikte film izlemeye gittim. Sevdiklerimle oldum, birlikte vakit geçirdim, yanlız değildim. Sevenlerimleydim. Seninle bir türlü gerçekleştiremediğimiz fotoğraf gezilerine katıldım. Daha sonrasında yerini planlar, ardından şehir kaçamakları yer aldı. Bir hafta sonu da olsa İstanbul’dan kaçış, oldukça iyi geldi. Ki bunu senden önce de çok yapardım, her fırsatını bulduğum anda... Senden sonra da ilk yaptığım şey Uludağ’a gidip ilk kayak denemesi yapmak ve ilk günde zirveye ulaşarak, bunun hazzını yaşamak, bunu başarabilmenin tadına varabilmek oldukça güzeldi. Keyifli sohbetler eşliğinde, değerli arkadaşlıklar edindim. Hayatın senden ve İstanbul’dan ibaret olmadığını görmek gerekirdi. Zaman zaman bunu yapmalıydık. Uzaklaşmak gerekirdi birçok şeyden kaçmak lazımdı... Acaba duygularım mı köreldi de, körleştirdiler de, bu kadar tepkisiz kalabiliyorum bu duruma... Anlıma koyarken veda buseni... diye o türlü bakamadım sana. Ondan ötürü; itiraf etmek gerekirse arabanın lastiklerini patlatmak, üzerinde kara kalem çalışması yapmak, ilk karikatür deneyimimi yapmak istemiştim. Birlikteliğimize, yaşanılanlara saygımdan ötürü diye de yapamadım. Cazgırlık, cadılık dilimde var, icraat da yok! Yapımda, kodumda yok malesef! Fakat damarıma basmadıkça, acı vermem. Canımı yakanın, canını yakarım düşüncesine sahip olduğumu ve mal canın yongasıdır diyerekten, en değerli varlığın olan arabana zarar vermek istemiştim ama olmadı. Onunla da güzel günlerimiz geçti, her akşam iş çıkışı almaya gelirdin. "Az kahrımızı çekmedi be, o araba!" diyerekten, sana kıyamadığımdan değil yani... Çalkantıdaydım, serzenişteydim. Toparlandımm, toparladım da ardından kalanları. Birlikte izlediğimiz filmlerin, afişlerini kaldırdım duvarımdan. Aldığın çiçeklere dokunamadım, hala olduğu yerdeler, iki sene önce göndermiş olduğun çiçek gibi, uzanamadım! Soldular. Fakat; her baktığımda o günü hatırlatacak kadar sahiciler. Kusura bakma, yasını tutamadım. Çok fazla değil, bilemedin üç gün sürdü. Kapılıp da sürünen çok, o ayrı! Bense nedenlerle, acabalarla geçiştirdim dönemi. Sorguladım fakat; irdelemedim. Debelenmedim neden neden diye! İrdelemek, bana göre değildi sadece zaman kaybı idi. Tasalanmaya hiç gerek yoktu, ilgileneceğim o kadar çok şey vardı ki, yönelebileceğim. Vakit önemliydi, zaman değerliydi bizim gibiler için. Kendimi adayabileceğim bir işim, güzel vakit geçirebilecek eğlenceli


arkadaşlarım vardı. Ve bahar da geldi. Baharı sevdiklerimle karşıladım. Sensiz ilkbaharım, belki de ikinci baharımı yaşayacağım. Ardından yaz gelicek, seninle olan tatil planlarımızın suya düştüğünü, o derenin altından çok sular geçtiğini, bir daha istesek de eskisi gibi olamayacağının ikimiz de farkında olarak sonbaharımızı yaşayacağız. Elbette ki; üzüldüm. Geçen giden zamana... Yazık oldu yıllara! Uğur böceğimdin, kelebelek oldun, kanatlandın. Uçtun gittin. Kelebeğin ömrü ne kadardır ki? Gitme de diyemem ki... Siz siz olun, kendiniz olun. Hayattaki en değerli varlık olduğunuzu hissedin, sevenlerinizin olduğunu düşünün, başkalarını değil, kendinizi şımartın! "her gidiş bir geliştir" diyerekten, gidene yol verin ki; o da yol alsın, yolunu bulsun. "Her çıkışın, bir inişi" olaraktan; aman diyim takılmayın engellere. Neşeyle kalın ;) Not: Bu yazı Uğur Fertellioğlu’na ithafen yazılmıştır.

Bilmezdim derinliklerine dalacağımı... Sen gidince bu denli umursamaz kalacağımı, bilemezdim.

Pelin Gül


Detone Afganistan'da seçimde kökten dicilerin desteğini almak için yer alan kanunlar arasında; bir tecavüzcü tecavüz ettiği kadına "kan parası" ödemesi halinde kanuni kovuşturmadan kurtulacağı bulunuyor. Çünkü kadın erkeksiz dışarı çıkamaz, çıkarsa sarıp sarmaladığı çarşaflarla erkeği tahrik etmiş olur ve adını her şeyin temsili olan bekaretin bozulmasıyla ortaya çıkan kandan alan kan parasından alan tutarı ödemesi gerekir. Bu halde erkeğe normal bir ceza verilemez. Çünkü Afganistan'da kocasının cinsel isteklerini reddeden -ki bu cinsel istek hafif kaldı, tecavüz denilebilir çünkü sevişme diye bir kavram oturmamış kafalarında- kadını aç bırakmak kanuni! Dolayısıyla bu gidişle gözü gibi baktıkları Kur'an'da oku diye geçen ayeti es geçip okumamak, kendilerini geliştirmemek için modern herşeyi günah diye reddetmiş bu insanlar kadınlardan ellerini, çarşaflarını çekmedikçe onlar da parmaklarıyla bir türlü doğru notalara basamayacak ve doğru melodileri yakalayamacak, detoneyle soprano arasındaki farkı hiçbir zaman bilemeyecekler.

Sinem Yavaş

Sen Olsan Ne Yazardın... Paketin içinde tıpkı kendi gibi tek başına, yalnız duran sigarasına uzun uzun baktıktan sonra onu uzun zaman önce terk etmiş babasından yadigar çakmağın ile yaktı. Çakmağın sesi eski şatafatlı günlerini arayan salonun duvarlarında yankılandıktan sonra cehennem ateşine benzettiği, sanki hiç sönmeyip önce sigarayı sonra kendini yakacakmış gibi kuvvetli bir şekilde yandı. İlk çektiği her nefesi hayatından geçmiş kadınlara adamayı kendince bir adet haline getiren adam öyle bir derin çekti ki dumanı sanki ciğerleri yerinden çıkacakmış gibi oldu… Ciğerleri dumanı havaya geri verirken bir anda çıkıp ona ana avrat ağız dolusu çektirdiği tüm eziyetlere inat küfredecekmiş gibi hissetti… Annesinin gençliğinden kalma nihâvend makamı bir şarkıyı, yine annesinin sevdiği adam söylüyordu… Adam tüm naifliği, İstanbul beyefendiliği içinde “inleyen nağmeler” dedikçe salonun duvarları daha bir inlemeye, daha bir kasvetli, daha bir içinden çıkılmaz bir kapana


dönüyordu… Bir duble daha rakı koymak lazım kadehe, diye geçirdi içinden… Şişeyi sanki bir kadının zarif, ince, hassas, yumuşak ama bir o kadar da seksi belini sararmışçasına kavradı… Sahtesi yapılmasın diye özel güvenlik kapağı yüzünden daha zor oluyordu şişeden kadehe doldurmak. Oysa O çocukluğunda babasını rakı içerken izlediğinden hep o şişenin çabucak bitmesini bekler, babasının yavaş yavaş keyif alarak içmesine kendince sinirlenip sanki onu kızdırmak için mahsus yavaş içtiğini düşünürdü… Oysa seneler sonra öğrendi babasının karşısına alıp “bak oğlum bunun bir adabı var” demiş “bunu içmeyi bileceksin, bileceksin ki rakı sana başka kapılar başka dünyaları rahat rahat açabilsin” diye devam etmişti. “Ve ilk kural yavaş yavaş içmektir” diye de eklemişti hemen arkasından. Küçük bir çocukken babası rakı şişenin sonuna geldiğinde “hadi baba lamba yapsana” diye heyecanla atılır; babası eline aldığı kibriti yaktıktan sonra şişenin içine atar sonra bir kandil gibi yanmasını seyrederlerdi. Hatta çoğu zaman ışığı kapatıp bu en uyduruğundan kandilin ışığı ile aydınlanırlardı… Tıpkı babasının hayallerini aydınlattığı gibi. Ta ki annesi gelip de uzunca bir fırçanın serenatına başlayana kadar sürerdi bu sessiz resital. Rakıyı; buzsuz ve susuz babası gibi içmek isterdi ama uzun yıllar önce daha gençliğinde yakalandığı mide rahatsızlığı dolayısıyla suyla içmeye mahkum edilmişti. Dostlarının buz koy biraz daha yumuşasın telkinlerine kulaklarını kapamıştı… Doktorlar hiç içmemesi gerektiğini söylüyordu ama o kimseyi hiçbir zaman diliminde, hatta kozmosun ötelerinde bile dinlemişliği yoktu. Sigarayı; ağzına kadar dolma faslını çoktan geçmiş kül tablasına şiddetli bir şekilde bastırıp söndürdü. Ayağa hızlıca kalkmak istese de bir büyük şişe rakının sonuna geldiğinden hafif yalpalayarak hatta iki kere oturup yeniden kalkmayı deneyerek kalkabildi. Sallana sallana çalışma masasına geldi. İskemlenin ucuna oturup çevirmeye çalıştığı son öyküye bir göz attı, gözü kelimeler arasında kaybolup gitti… Kan, ölüm, siyah, cenaze, gözyaşı, yalnızlık kendi içinde bir cümle oldu… Gözü masada duran maket bıçağına takıldı… Maket bıçağının gecenin karanlığında parlaması hafif çakır keyif olmuş beyninde flaşları patlattı… Bıçağı o tırtıklı koruma haznesinden çıkardı. Önce parmaklarında gezdirmeye başladı bıçağı, bu her hücresi içinde garip bir rahatlama serinlik hissi uyandırdı… Sonra bileklerine geldi sıra, bıçağın ucu bileklerine değdikçe içinde çocukluktan kalma bir huzur ve mutluluk dolanmaya başladı… Ucunu yavaşça derisine geçirdi acıyı hissetmeyecek kadar uyuşmuştu… Ama hissetmediği acı olurken hissettiği sonsuz dipsiz bir mutluluk hissiydi… Bıçağı bileğinden başlayarak dirseklerine kadar derin bir yarık açacak şekilde soktu, kanlar masaya damladıkça çocukluk kahkahalarından birini kesintisiz attı…


Parmağını kana buladı boş bir sayfa aldı önüne… “Sen olsan ne yazardın kendi kanınla?” yazdı… Bir kuş gibi sanki, salıncaktan fırlayıp uçacakmış gibi bir hisle içinin ta uzaklara uçtuğunu hissetti…

Erdem Özsoysal

Öfkenin Gözü Yoktur "Öfkenin gözü yoktur." Hint Atasözü Hepimiz insanız, hepimizin duyguları var. Eğer robot olsaydık böyle bir şey söz konusu olmayacaktı belki. Bununla birlikte yaşıyor olduğumuzu hissetmek için duygularımıza ihtiyacımız var. Yoksa her şey anlamsız gelirdi. Duygularımızı basitçe ikiye ayırabiliriz. Sevgi, umut, huzur gibi olumlu duygular; öfke, kızgınlık, umutsuzluk gibi olumsuz duygular. Tabii ki her zaman olumlu duygulara sahip olmak söz konusu olamaz. Hayat iniş çıkışlarla doludur, öyle ki, bir dakika önce farklı, bir dakika sonra farklı hissettiğimiz durumlar olacaktır. Olumlu duygulara sahip olmak hepimizin arzusudur, ancak her zaman bunu seçemeyebiliyoruz.

Öfke veya kızgınlık, genellikle olaylar beklentilerimiz dışında geliştiğinde, bir şeyler kaybettiğimizde, umutsuzluğa kapıldığımızda ortaya çıkar. Günümüzde yoğun iş temposu, koşuşturma, sınavlar, insanların kendilerine vakit ayıramaması, maddi güçlükler gibi pek çok etken bu konuda rol oynamaktadır. Bu durumda insan çevresindekilere, eşyalara ve en çok da kendine zarar verebilme ihtimaline sahiptir. Bu konuda bir hikâye paylaşmak istiyorum:


Adam yeni kamyonuna bakmak için evinden çıktığında, üç yaşındaki oğlunun gayet mutlu bir biçimde elindeki çekiçle kamyonunun kaportasını mahvettiğini görmüş. Hemen oğlunun yanına koşmuş ve çocuğun eline çekiçle vurmaya başlamış. Biraz sakinleşince oğlunu hemen hastaneye götürmüş. Doktor, çocuğun kırılan kemiklerini kurtarmaya çalıştıysa da elinden bir şey gelmemiş ve çocuğun iki elinin parmaklarını kesmek zorunda kalmış. Çocuk ameliyattan çıkıp gözlerini açtığında, bandajlı ellerini fark etmiş ve gayet masum bir ifadeyle, "Babacığım, kamyonuna zarar verdiğim için çok üzgünüm." demiş ve sonra babasına şu soruyu sormuş: "Parmaklarım ne zaman yeniden çıkacak?" Babası eve dönmüş ve hayatına son vermiş… Böyle bir son, hiçbirimizin arzu ettiği bir şey değildir elbet. Bu tür hikâyelerin amacı da insanların kendilerine ders çıkarmaları ve çaba göstermelerini sağlamaktır. İşin kötü yanı, doğruyu bilmenin yetmiyor olması ve çoğu kişinin uygulamada zorluklar yaşamasıdır. Bir fark yaratmak istiyorsanız, uygulamaya geçmelisiniz. Ne kadar zor olursa olsun kişinin kendine bir şeyler katması, geri kalan hayatı boyunca kendisiyle beraber devam edecek bir “hazine”dir. Bu hazineyi sevdiklerimizle, arkadaşlarımızla, iş hayatında iletişim içinde olduğumuz, belki de buna zorunlu olduğumuz tüm insanlarla paylaşmak harika olacaktır. Unutmamak gerekir ki, bu “hazineniz” paylaştığınızda azalacak bir şey değil, aksine sürekli artacak bir değerdir. Stresli bir günün sonunda işten veya okuldan eve gittiğinizde, kapıyı açan kişiye gülümseyebiliyor musunuz? Yoksa yorgun ve bitkin bir bakış ile gününüzün ne kadar olumsuz geçtiğini mi anlatıyorsunuz? Bence ilk olarak bu noktadan başlanmalı, gerisi size kalmış. Anahtar sizin elinizde, ister zorlukları göze alarak ve sonucundaki güzellikleri görerek anahtarı kullanırsınız, isterseniz böyle gelmiş böyle gider dersiniz...

Kadir Kırda

Shakespeare’in Sonelerini Yazan Bendim Herkese gecikmeli bir merhaba... Çocukluğumdan bu yana okuduğum kitapların bir listesini yapmaya karar verdiğimde, bu listenin beni bu denli etkileyeceğini tahmin bile edemezdim. Eşyadan esrara giden sırrı keşfetmiş gibi hissediyorum, liste uzayıp gidiyor ve ben keyiften kabarıyorum resmen. Umarım bir gün kendi kitaplığımı kurduğumda okumuş olduğum tüm kitapları yeniden edinmiş, tüm maceraları etiketlemiş olurum.Bu süreçte duygusal bir boşluğu doldurduğumdan sevgili okur, tüm enerjimi düşünmeye vermiştim, not almaya bol bol zaman ayırırken uzun soluklu şeyler


yazmayı bi süreliğine bırakmıştım... Yeni mottom kısa bi'araydı ancak yazmak öyle bir bağ(ım)lılık ki verilen aralar pek de uzun soluklu olmuyor, en azından benim için, en azından şimdilik! Hadi bakalım başlayalım! Baharın güzel yüzünü gösterdiği şu aralar bir keyifliyim sormayın gitsin, deliler gibi gezesim, alışveriş yapasım, kendimi yaza hazırlayasım var. Her birini itinayla yaptığıma şüpheniz olmasın sevgili okur. Aslında uygun bir zayıflama programıyla birkaç kilo da versem harika olacak ama, kafama tokadan başka bir şey takmama kararı aldığımdan mıdır nedir, her şey tozpembe bu aralar. Siz var nasıl demek oralarda tweetçiler, everything is okey… Arkadaş muhabbetlerinin birinde çevremizdeki insanların bizi nasıl etkilediğini tartıştıktan sonra şöyle bir kanıya varmıştık, etrafımızdaki insanlar mutluysa ve enerjileri pozitifse biz de koşullanıyor ve rengimizi değiştiriyoruz. Bu hafta bu görüşü test edip onaylama fırsatı buldum. Gülmekten yanaklarım gerilirken, karnıma sancılar girdi, süper arkadaşlarla çok keyifli bir haftasonu geçirdim. Yiyip, içip gülmenin erincini yaşadım. Sevgili M, sevgili M, sevgili E, ve çok sevgili O ya binlerce kez teşekkürler, iyi ki varsınız... Shakespeare’in sonelerini yazan benmişim hissiyle doldum taştım. Tabi gittiğim mekanlardaki insan manzaraları, muhabbet detayları kalemimden kaçmadı, hepsini tek tek not aldım, başka maceranın konusu olsunlar diye. Sizlerle iki güzel şarkıyı paylaşıp kaçacağım, bir yerlerden edinip mutlaka dinleyin. If you were a song, Mark Sholtez. Kendinizi tüy gibi hissetmek için bire bir. Bu nasıl bir ses, bu nasıl bir yorum, bunlar nasıl sözler bu kadar basit ama manidar? Kendi kendinizeyken dinlemeniz şiddetle tavsiye olunur. I know, Placebo. İnsanın gitar teli olası geliyor. Hele bir söz var ki beni benden aldı (i know you want the sin without the sinner), sekiz yıl aradan sonra dinlemek… Şaşırtıcı. İyi kalın…

Öz'lem Eker


Maç İzlemek Zorunda Kalan Hatunun Yapması Gerekenler Öncelikle şunu belirtmekte yarar var. Sevdiği erkek/kadın için, fert her türlü şeye katlanır. Kadın içinde en zor durumlardan biride sevdiğinle maç izleme durumudur. Buna hepiniz kesinlikle maruz kalmışsınızdır. Nede olsa sevgilinin yanında her yer cennettir öyle değil mi? Bırakın Allah Aşkına yemeyelim birbirimizi. He bu arada maç izlemekten yırtma gibi bi şansınız varsa bunu kullanın. Direk çözüm. Şimdi size yapmanız gerekenleri yazıyorum. Not alın, bana dua edeceksiniz. 1- Erkek maç başlamadan önce heyecanlı olur. Birazda gergindir. Ama aşırı tepkiler verecek kadar sinirli değildir. Bunun nedenlerinden biride kim olursa olsun kimseyi kırmak istemez. Bunun sebebi erkek (bkz: aşk tutulması) totem yapar. Takımlarının, kendilerinin birisini üzmesinden ya da kırmasından ötürü yenileceğini düşünecek kadar batıl inançlıdır. Maç başlamasına 10 dakika kala erkek arkadaşınıza sarılın. Göreceksiniz size sarılıp saçınıza yüzde bi milyon öpücük kondurup seni seviyorum demezse ben de bişey bilmiyorum. Maç başlayınca biraz mesafe koyun ve elini tutun. Maçın birinci dakikası ile doksanıncı dakikası arasında erkek nefes almak, rahat maç izlemek isteyecektir. O sizi kibarca itmeden siz kendiliğinizden elini tutup 20 cm kadar uzağına ayrılın. 2- Sakın sormayın biz hangisiyiz, hangisi Fenerbahçe, siyahlar kim diye. Bide, ben yeşilleri tutuyorum renkleri çok güzelde demeyin. Bakın yav aşkım saçma sapan konuşma, sen elinin hamuruyla otur gibi kırıcı sözler söyleyecektir. 3- Sevgiliniz sövüp sayarken onun yüzüne bakıp tebessüm etmeyin. İlgilenmeyecektir. Yada onu ne çok sevdiğiniz söylemeyin. Aşkım sırası mı şimdi cevabını alırsınız. 4- Sakın telefonla konuşmayın, konuşma mecburiyetindeyseniz de kısa kesin. Mesaj mı? Aman ha. Kim o? Ne yapıyorsun? gibi sorular maçın verdiği gerginlik ve stresle daha saçma bi hal alır ve kıskançlık krizini aptalca bi şekilde tetikler. 5- Pozisyonlarda hadi be, o da kaçar mı? Tüh ya? Sakın demeyin. Adam gene sizi bozacak. Kendisi beğenmese bile o an futbolcuya değil elinin altında siz olduğunuz için size yüklenecek ve “daha nasıl vurmasını bekliyosun kızım, adam röveşata yaptı” diyerek, 2. fırçanın yolunu yapacak. Çünkü isminin egzantrikliğinden soracaksınız? Röveşata ne diye.


6- Ofsaytı sakın sormayın anlatamaz, anlatsa da anlamazsınız. Girmeyin o polemiğe. 7- Gol olunca bağırın ama sevdiceğinizin takımı atınca. 8- Siz siz olun, maç izlerken sakın trip atmayın.

Sertaç Girgin

Son Sayfa '02 Spor & Bahis Sporun dalları endüstrileşmeye devam ederken bir diğer taraftan önüne geçilemez hızla büyüyen ve korkutucu boyutlara ulaşan bir BAHİS endüstrisi var. Avrupa’da ve dünyada bilinen belli başlı büyük bahis sitelerinin dışında kendine pastadan pay çıkartmaya çalışan onlarca bahis şirketi var. Bulunduğu kıtaya göre, popüler spor dallarına yoğunlaşan bu siteler cazip promosyonlarla kendilerine müşteri çekmeye çalışıyorlar. Bu siteler, müsabaka oranlarını interaktif olarak değiştirebildikleri için hiçbir şekilde zarar etmiyorlar. Son zamanlarda basından da güncel olarak takip ettiğimiz şike olayları açısından değerlendirmeye çalışacağım bu durumu. Kendimi bir sporcunun veya hakemin yerine koyacağım ve aslında ne büyük bir çirkinliğin dönebileceğini göstermeye çalışacağım. Düşünün ki bir futbol hakemisiniz. Ve Türkiye Süper Ligi’nde düdük çalıyorsunuz. Yöneteceğiniz müsabakaya da aklınızın ucundan bile geçmeyecek türde bahisler açılıyor. Benim en antipati ile yaklaştığım “Sarı Kart” bahsini ele alacağım. Bahsin konusu “Sarı kart”, şöyle ki: “İlk sarı kartı hangi takım görür?” diye bahis açılıyor maçların 80%’ine. Oranları da 1.75 ile 1.91 arasında değişmekte. Yani kimi siteler kendi bütçelerine uygun 1.75 oran veriyor, kimi büyük bütçeli siteler 1.91 veriyor. Ben 12 senedir internetten bahis oynuyorum bugüne kadar bu tür bir bahse en yüksek 1.91 oran verildiğini gördüm. Neyse konumuza dönelim. İlk sarı kartı kim görür? Ben kötü niyetli bir hakemim ve maçtan önce çok sevdiğim bir arkadaşımı arıyorum ve diyorum ki: “Aliciğim yarınki maçta ilk sarı kartı X takımına göstereceğim. Anladın sen onu” diyorum ve bitiriyorum görüşmeyi. Ali de ilk sarı kartı X takımı görür diye parasını basıyor (Bahis dilinde para yatırmak). Maç başlıyor ve ben ilk sarı kartımı X takımına hiç acımadan


gösteriyorum ve Ali arkadaşıma bir kart ile 91% kar sağlıyorum. Tek bir kart ile… 100 TL bastıysa 191 TL olarak geri aldı parasını. 100.000 TL bastıysa 191.000 TL olarak geri aldı parasını. Bu verdiğim örnek en basit örnekti. Bunun bir de bahis çetesi durumu var. O da futbol dünyasındaki çürük yumurtaları seçerek sürdürülen bir tezgâh. Genelde bir takım içinden kendine sürekli yer bulan çürük yumurtalar seçilir. 3-4 oyuncuyu bağladıysan o maç 90% senin istediğin gibi biter. Önce hangi maça tezgâh açılacağı seçilir, ya da 1’den fazla maça. Diyelim ki 2 maça tezgâh kurulacak, çete hemen harekete geçip 2 maçtaki yenilmesi gereken takımın oyuncularını bağlar ve oyuncuları “satın alır”. Artık maç sonuçları 90% oranda belirlendiğine göre elde edilecek para düşünülmeye başlanır. En basitinden vereyim örnekleri: A ve B takımları, C ve D takımları birbirleriyle oynayacaklar. A takımı ve C takımı galip gelecekler tezgâha göre. A takımının kazanmasına 2.30 oran veriliyor diyelim, C takımının kazanmasına 2.50 veriliyor diyelim. Bu iki maçı internet sitelerinden dilediğiniz gibi kombinasyonlar kullanarak kazancınıza kazanç katabilirsiniz artık. Burada ben sadece bu 2 maçı kombine ettiğimizi düşüneceğim. 2.30 x 2.50 = 5.75 eder. Bu şu demek: 1 lira yatıracaksınız 5.75 lira geri alacaksınız. 2 maçta 5.75 kat kazanç garanti. Baba oğluna vermez bu kadar parayı. İşte bu kadar kolay paranın kazanıldığı bir BAHİS endüstrisi mevcutken çürük yumurtaları bulmak çok da zor olmasa gerek. Ben şahsen çok merak ediyorum bu şike olaylarının üzerine gidilmeye devam edilecek mi, çünkü mutlaka bir yerde büyük ve uluslar arası bir kayaya denk gelecekler… Lafı çok dallandırmadan, mevzuyu çok sulandırmadan yazımı burada bitiriyorum. Aklınıza “Bahisten kazandın mı?” sorusu geliyor olabilir. Cevabım kesinlikle “HAYIR” olur çünkü her zaman kasa kazanır…

Can Deniz Avcı

..EnginDergi.. Nisan 2010 sayı-04

engindergi-s04  

engin yazı denizi

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you