Page 1

BU AY GELENEK’TE

3 5

Baskı: Kayhan Matbaacılık Güven San. Sitesi C Blok No: 244 Zeytinburnu - İSTANBUL Yurtdışı Fiyat: 9 Avro / Haluk Arıcan Goettingen Sparkasse Almanya BLZ: 26050001 KONTO: 110118486

Osmanağa Mah. Nihal Sok. No: 4 Kadıköy / İstanbul gelenek@tkp.org.tr

Sahibi: Zehra Güner / Sorumlu Yazıişleri Müdürü: Ekim Orhan İsmi / Tasarım Sorumlusu: Heval Deniz Yazı Kurulu Sorumlusu: Alper Birdal / Genel Yayın Yönetmeni: Kemal Okuyan

Karşı-devrim eksenini dağıtmak Gelenek

TÜRKİYE YAZILARI Yeni yıla devrolanlar, yeni yıldan beklenenler Aydemir Güler

19

AKP ülkeyi faşizme mi taşıyor? Erhan Nalçacı

31

Liberalizmin hedefindeki dinamik: Aleviler Turan Konu

47

Türkiye’de sol düşünce “Diz Çökerek İsyan” Galip Munzam

39

GELENEK 108: Aylık Marksist Dergi (Ocak 2010)

GEÇEN AYIN NOTLARI, DEVREDEN SORULARI

61

TARİH ÇALIŞMALARI Dört dağın içindeki Dersim yahut tarih öncesi köpekler Erman Çete

ÜLKELER, BÖLGELER, DÜNYAMIZ Zoraki süper güç Çin’in Obama ABD’si ile imtihanı Funda Hülagü

GEÇEN AYIN PANORAMASI Kasım ve Aralık aylarında Türkiye siyaseti Kasım ve Aralık aylarında Türkiye’nin dış politikasından önemli başlıklar Kasım ve Aralık aylarında dünyada neler oldu?

71

KİTAP TANITIMLARI Buharin’in emperyalizm teorisi Sezgi Akbaş

75

Çözülüşe özgün bir bakış: İkinci ekonomi Mehmet Ali Çelik

77

Bilim camiası için mıntıka temizliği Mehmet Ali Olpak

81

Tek kişilik koro Ahmet Üstün

83

ÇEVİRİ Gerçekler ve rakamlarla Stalin dönemi Gennadiy A. Zyuganov


Geçen ayın notları, devreden soruları

Karşı-devrim eksenini dağıtmak Türkiye’nin güncel siyasi hayatına, kabaca bir tarafında TSK’nın diğer tarafında ise AKP’nin durduğu eksen etrafındaki gerilim damga vurmaya devam ediyor. Söz konusu cepheleşmeyi birbirinden bağımsız momentlerin, muhtelif gerilim başlıklarının bir toplamı olarak değil, bir süreç olarak değerlendirmek yerinde olacaktır. Gelişmelere bir süreç olarak bakmak ne cepheleşmenin suni olduğu, ne de tarafların rollerini baştan yazılmış bir senaryoya göre oynadıkları anlamına gelir. Buna karşın genel başlığını “Türkiye’nin dönüşümü” olarak kaydedebileceğimiz bu sürecin, sonuçta hangi tarafın galebe çalacağından bağımsız olarak ülkeyi aynı istikamete sürüklediğini belirtebiliriz. Düzenin iç gerilimlerinin taraflarını ortak bir “proje”de buluşturan unsurlar nelerdir? Sürecin doğrultusunu “karşı-devrim” kavramı üzerinden anlamanın teorik sonuçları nelerdir? “Karşı-devrim” kavramının, aynı süreci anlamak üzere kullandığımız devletin çözülmesi, Cumhuriyet’in tasfiyesi ve Yeni Osmanlıcılık kavramlarıyla ilişkisi nasıl kurulmalıdır? Sürecin kasılma ve gevşemeler, uzlaşma ve yeni gerilimlerle devam ediyor olması, sol adına yapılan yorumlar da dahil, bir kafa karışıklığının ortaya çıkmasına neden olmakta. Gündemi yakından takip etmek, düzenin iç gerilimlerinin öneminin farkında olmak kuşkusuz gereklidir, ancak solun her yeni gelişme sonrasında kendi konumunu gözden geçirmesi, verilen mücadeleyi suya yazılan yazıya indirgemek anlamına gelir. Tarafların Türkiye’ye ilişkin algılarının ortak bir “vizyon” etrafında birleşmiş olması, mevcut cepheleşme karşısında solun nasıl bir tavır alınmasını gerektirir? Bu tavır, “ne o ne bu”cu bir duruş anlamına mı gelmektedir? Günümüz Türkiye’sinde sol siyasetin sadeleşmesini sağlamak ne anlama gelmektedir ve bu, bir alternatif olarak sosyalizme işaret edilmesinde neden önem taşımaktadır? Aralık ayında özellikle TEKEL işçilerinin, demiryolcuların ve İstanbul itfaiye işçilerinin direnişiyle ortaya çıkan hareketlenme, ekonomik krizin başlangıcında özellikle metal sektöründe gözlenen kısa erimli çıkışlardan farklı bir zemine oturmaya başlamıştır. “Uykudaki dev uyandı” gibi afakî değerlendirmelere kaçmadan, son günlerde sınıf hareketinde gözlenen canlanmada ülkenin siyasi çalkantılarının önemli bir girdi teşkil ettiğini tespit etmek gerekir. Siyasi çalkantıların sınıf hareketine girdisi sıradan bir “hükümet karşıtlığı” yaratmanın ötesine geçmekte, AKP’nin piyasacılığı ve sınıf düşmanlığından Kürt açılımına varan ve yine “Türkiye’nin dönüşümü”yle doğrudan ilişkili başlıkları kapsamaktadır. Son dönemde sınıf hareketinin özellikle kamu sektöründe yoğunlaşması bir tesadüf müdür? Ekonomik krizin başlangıcından bu yana gelişen sınıfsal tepkiler göz önünde bulundurulduğunda, sınıf hareketinin bugün nitel bir sıçrama gerçekleştirmeye daha yakın olduğu söylenebilir mi?


GELENEK

4

Böyle bir sıçramanın gerçekleşmesi hangi girdilere muhtaçtır? Hükümet, 2010 yılında Türkiye ekonomisinin hızlı bir toparlanma sürecine gireceği propagandası yapmakta. Ülkenin yapısal nedenlerle uluslararası konjonktürden bağımsız bir “düzelme” sürecine girmesi kuşkusuz olanaksız. Dünya ekonomisinde ise Uzakdoğu’daki toparlanma görüntüsü dışında, 2010’da krizden çıkış konusunda herhangi bir umut olmadığı biliniyor. Ancak AKP’nin propagandasını yaptığı “krizden çıkış” söylemi, örneğin 2008-2009’a göre bir rahatlama veya 2009’un ilk aylarında gözlenenden daha derin bir çöküşün gerçekleşmemesi anlamında değerlendirildiğinde, kısmi bir doğruluk payına sahip olduğunu söyleyebiliriz. Yüksek bütçe açığı gibi faktörlerin faiz ve kur baskısını şiddetlendirmesi gibi ihtimaller bütünüyle yok sayılamasa bile, solun beklentilerini krizin yeni bir dip nokta göreceği üzerine kurmaması yerinde olacaktır. Bütün bunların hiçbir koşulda emekçilere yönelik saldırıların hafifleyeceği, yoksullaşmanın şiddetinin azalacağı anlamına gelmediğinin de altı çizilmelidir. Kaldı ki örneğin hükümet 2010’da bir kez daha büyük ölçekli özelleştirmelere hazırlandığını ilan etmiş bulunmaktadır. Türkiye ekonomisinin 2010’da daha da dibe vuracağı beklentisiyle hareket etmenin sınıflar mücadelesindeki izdüşümleri neler olabilir? Türkiye ekonomisinin hızlı olmayan bir “toparlanma” sürecine gireceği tespitinin sınıflar mücadelesi açısından yansımaları neler olacaktır? Marksist-Leninist Araştırmalar Merkezi ve Gelenek üzerine bir not Marksist-Leninist Araştırmalar Merkezi ocak ayında çalışmalarına başlıyor. Merkezin temel amaçları Türkiye’de Marksist-Leninist düşünceyi canlı, yaratıcı ve üretken kılmak, uluslararası alanda sürmekte olan tartışmalara katkıda bulunmak, ilerici hareketler içinde Marksist-Leninist düşüncenin ağırlığını artırmak şeklinde özetlenebilir. Böyle iddialarla yola çıkan, teori alanında devrimci mücadeleyi yükseltmek amacıyla yeni bir adımı temsil eden bu merkezin teorik yayınımızı gündemine almaması elbette düşünülemez. Bu nedenle Gelenek’in şubat sayısından itibaren Marksist-Leninist Araştırmalar Merkezi’nin yayını haline geleceğini buradan müjdeliyoruz. Bu geçiş, Gelenek’in biçimsel özellikleri ve yayın periyodunda herhangi bir değişiklik olacağı anlamına gelmiyor. Yeri gelmişken, Gelenek’i aralık ayında sizlerle buluşturmayı başaramadığımız için özür diliyor ve önümüzdeki sayıdan itibaren bu tür aksamalara mahal vermemek konusunda daha özenli davranacağımızı taahhüt ediyoruz. Amacımız teori alanında devrimci mücadelenin konsolide olmasını sağlamak, siyasal aklımızı besleyen teorik çalışmalara gösterdiğimiz özeni daha fazla yoğunlaştırmak ve bütün bunları kurumsal bir kimliğe, dolayısıyla daha gelişkin bir süreklilik ve planlama sürecine tabi kılmak. Kısaca ifade edecek olursak amacımız, daha gelişkin, teorik açıdan daha doyurucu, siyasi çalışmalarımızla bağları daha da güçlendirilmiş bir Gelenek dergisi yaratmak. Marksist-Leninist Araştırmalar Merkezi’nin ve artık merkezin yayın organı haline gelecek olan Gelenek’in tüm dostlarımızda yeni bir heyecan yaratacağı umuduyla…

GELENEK 7 Ocak 2010

Yeni yıla devrolanlar,

yeni yıldan beklenenler Aydemir Güler Türkiye 2009 yılını konjonktür dalgalanmaları içinde geçirdi. Hatırlanacak olursa, önceki yılın sonları ve 2009’un başları sol zihinlerde ekonomik krizin olası etkileri ve bunlara bağlı beklentilerle belirleniyordu. Ekonomik krizin, mağdur emekçi ve yoksul kitlelerin hareketlenmesini tetikleyeceği yaygın bir kabuldür ve solla sınırlı da değildir. Hatta Marksistlerin krizle devrim arasında ilişki kurmakta gösterebilecekleri hızın, kapitalist egemen sınıfların krizle toplumsal huzursuzluk arasında bağ kurmakta sergileyeceklerinden çok daha düşük kaldığı da söylenebilir. Marksizm toplumsal hareketin neden-sonuç ilişkilerini irdelerken burjuvazinin analiz kapasitesinin ötesinde bir yeteneğe sahip olagelmiştir. Bu örnekte de ekonomi ve diğer düzeyler arasında kaba bağlantılar aramak Marksistlerin işi olmamıştır. Bütün bu uyarılara karşın dünya kapitalizminin en ağır ekonomik krizlerinden biriyle karşı karşıya olmamız, hele ülkemizin de etkilenimin şiddeti açısından başı çekenlerden biri olduğu açıkken, ekonomi düzleminin toplumsal-siyasal alanları sarsacağı beklentisi mazur görülmelidir. Ya da Gelenek bu açıdan çok gerçekçi olmadığı bilinen diğer sol yorumcuları belli ölçülerde hoşgörüyle karşılayabilir. Ancak Gelenek benzeri bir yanılgıya düşmedi. Bizim pozisyonumuz, esasen dünya kapitalizminin aşağı yukarı 1970’lerden itibaren hazırlanan, Thatcher’ın 1979 ve Reagan’ın 1981’de iktidara gelmeleriyle başlatabileceğimiz ve yüzyıl dönemecinde otuz yıla yakın süren bir dönemin sonlanmasıyla ilgili olmuştur. Neoliberalizm olarak adlandırılan, reel sosyalizme yönelik karşıdevrimin kotarılmasıyla 1990’larda büyük bir ivme kazanan bu karanlık çağ, 2008’deki ölçekte bir dünya krizine çarptıktan sonra bir şey olmamış gibi sürdürülemez. Bu yaklaşım kanımca yerli yerinde durmaktadır. Bu noktada acele de edilmemelidir. 1870’lerden 1890’lara kadar sürdüğü bilinen krizin dünya siyasetindeki, ideolojik yapılardaki etkileri Birinci Paylaşım Savaşı’na bağlanmıştı. Daha iyi bilinen 1929 krizinin bir ucu on yıl sonra patlak verecek olan İkinci Dünya Savaşı’na uzandı. Bu ölçekteki krizlerin genel etkilerinin belirginleşmesi önemli sürelere yayılmak durumundadır. Dolayısıyla neoliberalizmin –şimdilik inandırıcılığını yitirmesi, el yordamıyla yolunu araması, temel varsayımlarını feda etmeksizin kimi önemli politik manevralara başvurması gibi unsurlarla betimlenebilen– “krizi”nin boyutlarının daha da derinleşeceği tezi yabana atılmamalıdır. Dünya kapitalizmi krizin ikinci yılında henüz herhangi bir sorunu halletmiş değildir. Ne eski yapının restore edilebildiği söylenebilir, ne de yenisine ilişkin temellendirilmiş öngörülerde bulunulabilir. Ancak defterin açık olduğu, bu hamurun daha çok su kaldıracağı açıktır.


yeni yıldan beklenenler Bunun ötesinde bizim krizden emekçi tepkilerinin bir çırpıda çıkacağı yönünde bir beklentimiz ise olmamıştır. Bunu içinden geçirmek ise devrimcilik gereği sayılmalıdır.

6

Bugün emekçi hareketinde, yoksullaşmaya karşı tepki göstermenin ötesinde, belki bundan daha değerli bir öğe gözlemleniyor: Sınıfımız ülkenin içinde bulunduğu siyasal çalkantılardan etkilenmekte, bu çalkantılardan kendi hareketlenmesi için cesaret almakta ve eylemi sırasında toplumsal sorunlara yanıt yetiştirmekle kendini yükümlü hissetmektedir.

Aradan geçen makul süreden sonra, bugün, 2010’un başında bir ara sonuç artık karara bağlanmalıdır. Marksizmin bir dersi bu noktada yeterli dayanak sunar. Ekonomik hareketin sınıfların davranışlarına, siyasete ve ideolojiye ancak ve ancak kimi dolayımlarla yansıyacağı açıktır. Üstelik bu yansıma, kendini, üstyapıların önceki dönemden devralınan kabuklarıyla çatışma içinde buluyorsa, üstyapıları değiştirmek için önce bu kabukları kırmak durumundadır. Dahası, yine üstyapıdaki çeşitli etmenler pasif bir beklemede kalmayacak, tersine ekonomiden kaynaklanıp üstlerine yıkılan basıncı bir biçimde göğüsleyecek, belki de etkisini azaltacaklardır. Bütün bunlar mücadelelerin konusudur. Krizin etkilerinin işçi ve emekçi yığınlara politizasyon, örgütlenme ve aktif mücadele olarak yansıyacağı yolunda bir kural hiçbir kitapta yok. Türkiye’nin kitle mücadelesi geleneklerinin zaafları, solun etkinlik düzeyinin geriliği ve sendikal yapıların dalgakıran rolüne daha uygun düşmeleri de hesaba katılmalıdır. Bu cephede 2008-2009 kış aylarında az sayıda sendikanın son derece acemi biçimde koşulları zorlama ve işçi sınıfını direnişe itme girişimlerine tanık olunmuştur. Ama aynı dönemde sendikal örgütlenmede gözle görülür bir gelişme yaşanmaması bundan daha ağırlıklı bir veridir. Öte taraftaysa AKP iktidarının topluma sunduğu yüzün önemli unsuru olarak “insani yardım kuruluşları”, daha doğrusu cemaat faaliyetleri vardı. Özellikle 29 Mart 2009 yerel seçimlerini önceleyen süreçte cemaatler, AKP’li belediyeler ve hatta kaymakamlar ve valiler eliyle devreye sokulan devlet mekanizmaları büyük ölçekli bir sadaka organizasyonu kotarmışlar ve bu ekonomik krizin etkilerini bertaraf etmekte veya hafifletmekte önemli rol oynamıştır. Bunların tamamı hükümet partisinin islamcı muhafazakarlıkla neoliberalizmi, elverişli bir emperyalist dış konjonktüre yaslanarak kendine özgü bir popülizmle harmanlamadığı bir bağlamın içine yerleşmektedir. Krizin emekçiler cenahında sınıfsal davranışlar üzerinde yaratabileceği etkilerin karşısına ideolojik silahlarla da çıkmayı bilmiştir hükümet. Eninde sonunda kendisi kaynaklar karşısında çok daha cimri davranmak zorunluluğunu hisseden kapitalist sınıfın ve kaynakları öncelikle bu sınıfa ayırmakla yükümlü bir burjuva hükümetinin, zorlayıcı bir halk mücadelesinin var olmadığı koşullarda ne yapacağı bellidir. Kesenin ağzı esasen ve yalnızca seçim vesilesiyle açılmıştır. Bunun ötesinde krizin yıkıcı etkilerini dengelenmeye dönük yeniden bölüşüm politikaları söz konusu olmamıştır. Burjuvazinin bu sınırlı müdahaleden elde ettiği sonucun etkinliği ise son derece çarpıcıdır! Ağır bir yoksullaşma ve işsizlik saldırısına maruz kalan yoksul halkın ekonomik alanla, ekonomik örgütlülükle ve ekonomik bilinçle sınırlı da olsa bir hamle gösteremediğini saptamak zorundayız. Demek ki Marx ve Engels haklıdırlar. Krizin kaçınılmazlığı kadar, ekonomik faktörün belirleyiciliğinin bir dizi dolayımdan geçeceği konusunda da...

2008-2009 kışında, daha ziyade metal sektörüne yoğunlaşan direniş kıvılcımlarının sendikal hareket tarafından örgütlenmeye taşın(a)maması ve solcu sendikacıların solculuklarını kısa yoldan direniş örgütlemekle ölçmeleri bir kenara not edilmeli ve unutulmamalıdır. İkide bir ilgililere hatırlatmak için değil; değerli sınıf mücadelesi dersleri olarak. 2009-2010 kışının Ankara’da TEKEL ve İstanbul’da İtfaiye işçileri tarafından açılması bir yıl önceki zorlama direniş dalgasından ayırt edilmelidir. Ancak bu gözlemlerden hareketle “işte sonunda krizin acısı çıkıyor” denmemelidir. Bu satırlar yazılırken sürmekte olan ve kuşkusuz son derece umut verici nitelikteki işçi eylemlerinin, açıkça ekonomik nedenleri olmakla birlikte, eylemlerin bu nedenlere sığdırılması yanlış olacaktır. Bugün emekçi hareketinde, yoksullaşmaya karşı tepki göstermenin ötesinde, belki bundan daha değerli bir öğe gözlemleniyor: Sınıfımız ülkenin içinde bulunduğu siyasal çalkantılardan etkilenmekte, bu çalkantılardan kendi hareketlenmesi için cesaret almakta ve eylemi sırasında toplumsal sorunlara yanıt yetiştirmekle kendini yükümlü hissetmektedir. Politik örgütlülüğün eksikliği anlamında bu işçi hareketi ekonomist sayılabilir; ama yalnızca bu anlamda… Yoksa bu yeni dalganın ortaya çıkışıyla siyasal konjonktür arasında güçlü bağlar vardır, bu bir. İkincisi de, hareketin AKP karşıtlığı, bu hükümet bir dizi dinamiği şahsında kristalize ettiği için, sıradan bir hükümet protestosu düzeyinde görülmemelidir. AKP’ye karşı olmak, yağmacılara, para babalarına, sermayeye, piyasaya, emperyalizme, ABD’ye, AB’ye, din sömürüsüne, islami soslu yalan kampanyalarına ve daha birçok şeye karşı gelmek demektir. İşin ilginç tarafı, bu öncü işletmelere çeşitli sektörlerden ve çeşitli illerden eklenen emekçi kesimlerinin adeta kural olarak kamuda çalışmaları ve kendilerini sağcı olarak nitelemeleridir. Bu notların ardından, ilk cümlede değinilen konjonktür dalgalanmalarından ne anlamak gerektiğine ve bu dalgalanmaların nasıl belirli bir birikim oluşturduğunu tartışmaya geçebiliriz. Türkiye’nin dönüşüm süreci Bu güncel değerlendirme yazısının AKP ile özdeşleşen dönüşüm sürecinin tarihsel bir analizini yapma iddiası olamaz. Bunun yerine karşı-devrimci dönüşümün konjonktür dalgalanmalarının kimi çıktılarına işaret etmekle yetineceğim. İlk vurgu şudur: 29 Mart seçimlerinde AKP’nin yaşadığı gerilemenin kendisi değil bu gerilemenin sınırlı kalması önemli olmuştur. Odaklanılması gereken konunun bu olduğu kısa süre içinde açığa çıktı. AKP güç yitirmemiş, gerilemenin sınırlılığı, tersine AKP’ye güç katmıştır. Gerilemeden hükümetin “ders alması” yönündeki liberal beklentinin yaşanan dönüşüm sürecinden geleneksel sermaye sınıfının duyduğu tedirginliği yansıttığı, kanımca rahatlıkla söylenebilir. Ancak bu tablodan AKP’nin henüz kontrolü dışında kalan egemen güçler bloğu ve geleneksel büyük sermayeyle yeni bir uzlaşma politikası çıkmamış, bu anlamda liberal beklenti karşılanmamıştır. Sözü edilen iki kategori, sırasıyla yargı, ordu ve akademi ile TÜSİAD’a denk düşüyordu. AKP seçim dönemecinden sonra bu cephelerde yola kaldığı yerden devam etmiştir. Gelişmeler dönüşümün ilerlediğini göstermektedir. Önceki süreçten, adlı adınca, 2007 seçim sonucundan devralınan bu operasyonların son güncel halkası Doğan medyada ifadesini buldu. Üniversitelerin dönüşüm karşısında beklenenden çok daha dayanıksız çıktıkları açıktır. Yargının meşruiyetçi çizgisinin bir direnç hattı oluşturmadığı da eklenmelidir. Büyük sermaye ekonomik krizi bu denli pervasızca yönetecek başka bir siyasal alternatif bulunmadığının farkında olmalıdır. İkide bir kimi beklentilerin orduya yığılması ise, artık bir gerçekliğe denk düşmemekte, dönüşümün sıkıştırdığı buharın tahliye edilmesi olarak görebileceğimiz bir manipülasyonu çağrıştırmaktadır. Ancak devralınan operasyonlarda durum AKP’nin lehine sürüp gitmekteyken, yeni açılımlarda hükümetin performansı 2007 öncesine daha fazla benzemeye başlamıştır. AKP’nin ilk iktidar evresinde mehter takımından beter bir yürüyüş sergilediğini hatırlamalıyız. Bu beş yıllık süreç, AKP’nin devlet yapısında ve egemen politikalarda radikal dönüşümleri hayata geçirmesiyle değil, çeşitli başlıklarda gündemi açıp sonra kapatmasıyla tanımlanıyordu. Geriye iki toplumsal sonuç

7 GELENEK

GELENEK

Yeni yıla devrolanlar,


yeni yıldan beklenenler kalıyordu: Birincisi toplumun kriz dinamiklerine soğuması, ikincisi de AKP’nin vaaz ettiği dönüşümlere giderek hazır hale gelmesiydi. Krizden daha açık deyimle istikrarsızlıktan soğuyan orta sınıfların AKP’ye sığınması seçimlere yansıdı. Dönüşümler ise 2007 sonrasını bekledi. 2009’da önce Alevi, sonra bundan çok daha önemli nitelikteki Kürt açılımlarında benzer bir grafik ortaya çıkmıştır. Bu başlıklarda elle tutulur herhangi bir ilerleme yoktur; daha doğrusu AKP’nin önceden tasarladığı rotaya oturulamamıştır. Bir adım ileri iki adım geri... Konjonktür dalgalanmalarından kast edilen esas olarak budur. Ama karşımızda karşı-devrimci dönüşümü zora sokacak, belirsizleştirecek bir gelişme de yoktur. AKP’nin yer yer kontrolü yitirdiği pekala söylenebilir. Ama kontrolü ele geçirmeye dönük düzen içi bir saflaşmadan hiç söz edilemez. Tersine son olarak kontrgerillanın komuta merkezi olarak bilinen askeri noktaya yapılan operasyonların Genelkurmaya rağmen yürütüldüğünü iddia etmek hayli temelsiz görülmektedir. Ordunun bölgesel bir plan çerçevesinde dönüştürülmesi hedefi AKP’nin gayriresmi sözcüleri tarafından çoktandır alenen açıklanmıştır. Bundan daha önemlisi TSK komuta kademesinin de uzun süredir profesyonelleşme ve modernleşme kavramları altında aynı doğrultuyu gösteriyor olduğudur. Artık son milletvekili genel seçimleriyle birlikte ölmeye yatan Kemalist direncin rönesansını gözlemlemek mümkün olmamaktadır. TÜSİAD, yukarıda dendiği gibi krizi fırsata çevirmek için bundan âlâ hükümet bulamayacağını bilmektedir. AKP’nin kontrolü büsbütün yitirmesi için karşı dinamiklerin kendilerine bir siyasal alternatif bulmaları gerekirdi. Oysa MHP ve CHP hesaplaşmaya hazırlanmaktan ziyade, AKP’nin frenlenmesi yönünde bir baskı uygulamaktadırlar. Bu iki partinin hükümetin geleneksel büyük sermayeye ve IMF’ye daha saygılı davranmasını telkin eden liberallerin yöntemini kendi mecralarında tekrar ettiklerini söyleyebiliriz. MHP’nin Kürt gündeminin hararet yaptığı sıralarda sokağa yöneldiği yolunda bir değerlendirme son derece yanlış olacaktır. Bahçeli önderliği, sokağın sınırlı kullanımı yoluyla hararetin düşürülmesine angaje olmuştur. CHP ve MHP 2010 yılına iktidar istemeyen partiler olarak girmektedirler. Yargının doğası gereği sabitlendiği ve artık meşruiyetçilik değil legalizm olarak adlandırılması daha uygun olan pasif çizgi, dikkat edilirse TSK’nın söyleminin özünü oluşturur hale geldi. “Anayasadan kaynaklanan hak ve sorumluluklar” söylemi, AKP’nin dönüşüm gazına uyguladığı kuvvetle doğru orantılı olarak silikleşip ortadan kalktıysa buradan çıkarsanabilen biricik sonuç, dönüşümün yönü konusunda artık bir devlet politikasının şekillendiğidir. Hükümet saflarına ordu, yargı ve akademinin eklenmesinden sonra merkezi devlet yapısının yerini yerelleşmeye, ulus formasyonunun ise cemaatleşmeye bırakmasına sıra gelecektir. Bunlar da tamamlanmaksızın dönüşüm hedeflerine ulaşmış sayılmaz ve bu anlamda önümüzde daha çok yol var. 2009-2010 kavşağında ise şu saptama yapılabilir: Türkiye’de egemen güçler içinde herhangi bir kesimin karşı-devrimci dönüşüme alternatifi yoktur. Sistematik bir alternatife sahip olmadığı koşullarda

da eski düzenin bazı unsurlarının isyan bayrağı çekme olasılığı sıfırlanmaz. Ancak bu noktada üç faktör, daha doğrusu iki faktörün varlığı ve üçüncünün yokluğu hesaba katılmak zorundadır. Birinci olarak, sermaye sınıfı doğası gereği hesaplaşma değil huzur, istikrar ister. Bayrak açıp kılıç çekenlerin sermaye sınıfının desteğini alamayacakları matematik bir kesinlikle ortaya konmalıdır. İkincisi, Türkiye’de devlet geleneği asla hafife alınmamalıdır. Egemen güçler, hem devletin bir biçimde yeni yapılanmalara uyarlanarak sürekliliğini güvence altına alacağına, hem de herhangi bir kesintinin geçmişteki geleneklere yaslanarak atlatılabileceğine güven duyarlar. Hele, yaşanmakta olan süreç dış dinamik destekli, yani emperyalist politikalara uyumlu ise, soğukkanlılığı korumak dokunulmaz bir hak haline gelir. Üçüncüye geçmeden, bu iki nokta popüler bir ifadeyle toparlanabilir. Türkiye egemen güçlerinin bütünü ve her bir kesimi piyasacılık ve emperyalizme uyum kulvarlarında ortak paydaya sahiptirler ve aralarındaki mücadeleler bu zeminde yapılacak yarışmaları tanım gereği aşamaz. Üçüncü veya olmayan faktör de, düzen dışı veya devrimci dinamizm. Kural olarak solun bu oyunu tümden reddeden bir devrimci karakterde ve kitlelere ulaşarak sergileyeceği bir gelişme, ilk etapta egemen güçleri birbirine kenetleyecek, ikinci etapta –ve eğer bu kenetlenmiş güç karşısında gelişme sürdürülebilirse– bölecek, son etap ise kendi içlerinde kenetlenmiş iki cephenin hesaplaşmasına sahne olacaktır. Egemen güçlerin kendilerini devrimci bir tehdit altında hissetmedikleri bugün, birleştirici tehdit yokluğunu ilk iki faktör gidermektedir. Doğrudan ifade etmek gerekirse, AKP’nin önderliğinde süregiden dönüşüm sürecinin egemen güçlerin çatlaması biçiminde bir ara ürün vermesinin koşulu, devrimci dinamiklerin ikinci etaba geçmeleridir. Bunun için henüz çok erkendir. Bir ekleme daha yapabiliriz. İşçi sınıfının ve solun etkili bir devrimci mücadele yürütmedikleri koşullarda bile işçi sınıfının fiziki varlığı, burjuvazinin davranışlarına bazı sınırlar çeker. Türkiye egemen güçleri, düzen sınırlarına gölge düşürebilecek işler yapmamak konusunda yeterince deneyimlidirler. Zaten bu konuda, aslında bütünüyle düzen içi olsalar da, emperyalist belirlenimli konjonktürle uyumsuz planlara meyledenler Ergenekon sepetine doldurulmuş bulunuyorlar. Kimse, artık Kemalizmi terk eden egemen güç fraksiyonlarının Avrasyacı fantezileri tazeleyeceklerini aklına getirmemelidir. Karşı-devrimci dönüşümde genel tablo böyle resmedilebilir. Çuvalladılar mı? Benim konjonktür dalgalanması dediğim ve AKP’nin görünürde bir arpa boyu yol gidemediği açılımlar ne olacak peki? AKP veya dönüşüm bu başlıklarda tıkanmış mı sayılacak? Bu noktada Alevi açılımı, değeri en fazla geleneksel olarak yüzü sola dönük bir dinamiğin kötürüm edilmesi olan –ama endişe duyulan bir sol mevcut olmadığı için– bir aksesuar sayılabilir. Oysa Kürt açılımı emperyalist bölgesel yeniden yapılanmanın merkezi unsurlarından biridir. Böyle bir başlıkta, kısa yoldan “resmi devlet geleneğine geri dönüldü” türünden çıkarsamalar yaparken kimi solcuların nasıl bu denli özensiz davranabildiklerine akıl erdirmek mümkün değil. Nasıl 29 Mart yerel seçimlerindeki kısmi gerileme bir atılım itkisine kaynaklık ettiyse, DTP’nin kapatılması ve PKK’nin baskılanması momentinden de mutlaka yeni bir açılım çıkacaktır. Bu başlıkta kalıcı ve yapısal bir tıkanma, her şey bir yana Washington tarafından kabul edilmeyecektir. Elbette Washington ne suni ne dışsal bir faktördür. Kürt başlığında yerelleşme/özerkleşme doğrultusundaki gidişin durdurulduğunun kesinlik kazandığı nokta, Türkiye’de ulus-devletin restorasyonuna değil parçalanmaya denk düşecektir. Kürt milliyetçiliği psikolojik üstünlüğü bir parti kapatıldı diye yitirmez. Biraz özenli bakıldığında Öcalan’ın Kürt hareketinde yeni bir tasarıma açık olduğu da görülecektir. Benzer bir not Irak Kürt hareketi açısından da kaydedilebilir. Açılım defterini kapatan bir Türkiye, Güney tarafından da kabul edilebilir olmayacaktır. Özetle Kürt açılımı AKP’nin kontrolsüzlüğüne, savrukluğuna, çuvallamasına bırakılamaz. Zira böyle bir sonuç hem Türkiye, hem

9 GELENEK

GELENEK

8

Yeni yıla devrolanlar,


yeni yıldan beklenenler Irak hem de emperyalizm ölçeğinde kriz anlamına gelir.

10

“Sürecin kontrolden çıkması” ifadesini bu yazının başından beri birkaç kez kullanmış olabilirim. Belli bir sıklıkta başvurulan bir ifadenin bu kadar başıboş bırakılması doğru olmayacak. Sözcük anlamı itibariyle başıboş karakter taşıyan böyle bir ifadenin bile belirli bir çerçeveye oturtulması, yeniden anlamlandırılması, tanımlanması gerekir.

2010 Marksist hareketin on yıllardır görülmemiş biçimde önem kazanacağı bir yıl olacaktır. Türkiye’nin karşıdevrimci dönüşümünün yıkıcı sonuçları giderek kendini hissettirirken, ilginç nokta şu olmaktadır: Egemen güçler hayli radikal karakterli bu dönüşüme öylesine yığınak yapmaktadırlar ki, sonuçları dengeleyecek araçları ellerinden düşürmektedirler.

Türkiye’de kontrolün çoğu, büyük kısmı kimin harcıdır? 2001 krizinden bu yana her alanda “inisiyatifin emperyalizme geçtiğini” analiz eden bir yayın organının sayfalarında bu soruya vereceğim yanıt da bellidir. Bu dönemde özelleştirme ülke ekonomisinin önemli işletmelerinin yabancı sermayeye geçmesini sağlamış, Öcalan’ın İmralı’ya kapatılması ve Irak’ın ABD tarafından işgalinin ürünü olarak Kürt sorununda ABD artık içsel bir faktör haline gelmiş, Kemalist bir hizbin Avrasya fantezilerine şiddetle son verilmiş ve devletin bütün temel kurumlarıyla emperyalizme bağımlılığı teyit edilmiş, dış politikada geleneksel göreli bağımsızlık veya manevra alanını koruma güdüsü stratejik ittifak lafzıyla ezilmiş, Türkiye’ye şantajcı bir yöntemle anahtarı saklama imkanı veren bölgesel sorun başlıkları veya oyuncaklar Ankara’nın elinden alınmış ya da alınma yoluna sokulmuş, yerli sermayenin uluslararası karakter geliştirmesi hızlanmış, yerel yönetimlerin, üniversitelerin, sivil toplum kuruluşlarının piyasaya ve özellikle uluslararası sermayeye açılmaları hız kazanmış, kimi fonksiyonel devlet kurumları ABD’de üslenmiş bir tarikatın düzenleyiciliğine teslim edilmiş... Bütün bunların yaşandığı bir yerde emperyalist belirleyicilik afaki bir söylem değildir. Bu zeminde siyasal-toplumsal süreçlerin kontrolü dendiğinde, hükümet önem taşımakla birlikte ikinci dereceden bir aktör olabilir ancak. Türkiye, büyük ölçekli toplumsal süreçlerin bir komuta merkezinden talimatlarla yürütülebileceği bir ülke değildir. AKP’nin kurduğu komuta merkezinde birileri saçlarını başlarını yolarken, okyanus ötesinden bakıldığında bütünlüklü bir süreç fotoğrafı çekilebilecektir. Örneğin AKP sokak çatışmalarının patlak verdiği bir ülkede kontrolü elinde tutamayacak ve bu tür bir gelişmeden ağır derecede olumsuz etkilenecektir. Ancak aynı süreç, sokakta çatışan çeşitli milliyetçi taraflar da dahil olmak üzere, bütün aktörlerin emperyalizmden beklentilerini, “gönüllü bağımlılıklarını” artırmalarıyla gelişecek ve yeni denge noktası bir önceki duruma oranla içerden daha az, dışarıdan daha çok belirlenmiş olacaktır.

okunduğunda anlaşılır olmaktadır. TSK-PKK sertleşmesi de böyle bir denkleme oturtulabilir. Sarsıcı suikastların, katliam boyutunda olayların, iç çatışma örneklerinin böyle yorumlanmasında herhangi bir sakınca yoktur. Yalnızca AKP cephesinin diğer egemen güç fraksiyonlarına karşı saldırgan tutumuna bakmak bile yeterli olacaktır. Her büyük siyasal operasyonda, kuşku duymak çok yersiz, bir biçimde emperyalizmden onay ve cesaret alınmaktadır. Onaylanmış ve cesaretlendirilmiş operasyon, içerde yükselttiği hararet nedeniyle ülkenin başka enfeksiyonlara karşı direncinin neredeyse büsbütün tükendiği konjonktürler yaratır. Örneğin bir siyasi cinayetin borsada panikle birleşmesini temin etmek de, bunu engellemek de emperyalist bir inisiyatif olmaktadır. İşte bu sürecin süreklilik taşıyacağı, kritik eşiğin aşılıp ülkenin çöküşe sürüklenmeyeceği, mekanizmanın tabiatı gereği hiçbir zaman iddia edilemez, böyle bir güvence oluşamaz. Tarif etmeye çalıştığım mekanizma bir denge değil dengesizlik halidir. Karakteristik gelişim, çöküşün eşit olasılıklardan biri olmaktan en muhtemel haline evrilmesidir. “Türkiye’nin feda edilemeyeceği” tezinin yerleşiklik kazanmasına izin verilmeyecek, kılıç tepede hep sallanacak, hatta korkutucu olabilmesi için ara sıra düşürülüp yeniden asılması da tercih edilecektir. Elbette bölgenin bütünü düşünüldüğünde Türkiye’nin çökertilmesi halinde neyle ikame edilebileceğine ilişkin bir netlik elde etmenin çok güç olduğunu bilmeliyiz. Türkiye’nin çöküşü seçeneği, ABD emperyalizmi açısından da çok radikal bir karar olacaktır, ve, denebilir ki, dünya çapında bir krizin nedeni veya kaçınılmaz sonucu olarak gündeme gelebilecektir. Ancak sözünü ettiğimiz seçeneğin radikal karakterini vurgulamak yetmez. Zira öte yandan Türkiye’nin bugün geldiği dönüşüm basamağı bir tür eğik düzleme geçmiştir. Bu eğim, merkezi devletin ve toplumun parçalanacağı bir ufka yönelmiş durumda. Dolayısıyla seçeneğin radikal veya uç niteliği, gerçekleşme olasılığını azaltmamaktadır. Türkiye bu anlamda menzile girmiş bir ülkedir. Önem kazanan kim? Ve bir kez daha; Türkiye, bu kalıplara sığması –hadi imkansız demeyeyim ama– pek kolay olmayan bir ülkedir. Türkiye’nin iç dinamiklerinin 2000’li yıllarda olduğu ölçülerde kuruması, Osmanlı özleminin körüklenmesinde belli bir role kesinlikle sahip olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti okyanusta birkaç otelden ibaret bir ada devleti değildir. Bu toplumun sağlam dokunmuş belirli bir kolektif tanımla varlığını koruması, kendisine bir anlam yüklemesi gerekir. Bu tanım ve anlamlar toplumun geniş kesimlerini ortaklaştırmalıdır da. Çünkü Türkiye (Türk ulusu anlamında değil, ülke çapında anlamında) ulusal veya toplumsal bütünlüğün yerini tutabilecek alt kimliklere sahip değildir. En geniş ve kütlesel alt kimlikler olan Türkler ve Kürtler dahi, aynı zamanda hem Türkler hem Kürtlerden oluşan sınıflara sahiptirler. Bölgesel yoğunlukların dışında etnik açıdan homojen ve kendine yeterli bir Kürt burjuvazisinden, Türk proletaryasından vs söz etmek henüz mümkün değildir. Bu durumda ayrışma şiddetli krizlerle bezeli bir yeniden yapılanmayı gerektirecektir.

Bunun da ötesinde başka olasılıklar kuşkusuz vardır. Ancak ilerlemeden önce hükümetin gelişmeler üzerindeki kontrolünün zayıflamasının uç noktası üstünde kısaca durmakta yarar olabilir.

Özetle iç dinamik eksilmesi, kapsayıcı kimliklere çağrı yapan bir vakum etkisi yaratmıştır. Yeni Osmanlıcılığın bu gereksinimi ne ölçüde karşılayacağına dair bir yargıda bulunmak için henüz çok erken. Baksanıza, kavramın baş teorisyeni Davutoğlu bile İsrail’inkinden başlayarak nasırlara basmaktan korkmaktadır.

Yukarıdaki akıl yürütme doğruysa, Türkiye’nin geleceğinde inisiyatifin daha fazla dışarı kaymasıyla açıklanamayacak bir çöküş momenti de pekala var olabilir. Dahası, açık konuşmak gerekirse, emperyalizmin bizimki büyüklüğünde bir ülkenin iç dinamiklerini teslim alması sıtmaya razı etmeye benzetilecekse, eşzamanlı olarak ölüm somut olarak ve sık sık gösterilmek durumundadır. Emperyalizm süreci, Türkiye’nin bütün taraflarına bu güce sahip olduğunu göstererek ördü. 2001 krizi böyle

Türkiye’de devletin çelişki hafifletici, hararet düşürücü, bir arada tutucu fonksiyonları yerelleşmeyle paralel olarak gerileyecektir. İyi de, karşı-devrimci dönüşümler aynı yöndeki gereksinimleri sadece arttırır. Üstelik konu yalnızca milliyetçiliklerin, etnisizm türlerinin, cemaatçiliğin, bir başka açıdan mezheplerin çatışması da değildir. Bir de, Türkiye her düzeyde sermaye birikimlerinin veya sermayeye dönüştürülmeye açık servetlerin yatağıdır. Çelişkilerin hafifletilmediği her örnekte sermayenin orman yasaları ağırlık kazanacak ve servet paylaşım kavgalarının yelkenini maddi çıkarlar dolduracaktır. Milliyetçiliklerin kimi bölgelerde bu dinamizmle çoktan beri buluştuğunu,

11 GELENEK

GELENEK

Yeni yıla devrolanlar,


yeni yıldan beklenenler toplumsal satha yayılan linçli gerilimlerde bunun gözlemlenebildiğini söyleyebiliriz. AKP’nin serüveni verili toplumsal ve siyasal yapıyı çözerken din ve piyasanın birleştiriciliğini abartmayı içeriyor. Din ve piyasanın rollerinin artmasına karşı çıkıyoruz. Ama bunun ötesinde bir de bu ikilinin, istenildiği kadar emperyalizmin desteğini alsınlar, sözü edilen toplumsal bütünlüğü temin edemeyeceklerini iddia ediyoruz. Neoliberalizm çağında emperyalist ideoloji, ulus-devlet formunun küçük ölçeklerce ikame edilebileceğini, bunun daha demokratik, daha özgürlükçü olacağı tezini ortaya attı. Bunun doğrulandığı tek bir örnek görmedik dünya üzerinde. Genellikle, “az kaldı, biraz sonra yeni birleştirici güçler devreye girecek” denirken araba yoldan çıkıyor!

bu dönüşüme öylesine yığınak yapmaktadırlar ki, sonuçları dengeleyecek araçları ellerinden düşürmektedirler. Ya da dönüşüm, eğer yüksek bir tepenin balonla aşılmasına benzetilecekse, egemen güçler balonu yeterince yükseltebilmek için tepenin ardında çok ihtiyaç duyacakları donanımları da aşağıya atmaktadırlar. Tablo buysa, buradan sosyalizm çıkar. TKP’nin “sosyalizm propagandası”na ağırlık vermek yönünde geçtiğimiz yıl çizdiği yol haritası 2010’da aynı ölçüde geçerliliğini korumaktadır. Ama bu kez bu propagandanın etkililiğinin defalarca artması da gündemdedir.

Ancak bizim arabanın yoldan çıkmasının yaratacağı sonuçlar az önce yazdığımız kadar ağır olacaksa, eşanlı olarak başka birleştirici tezlerin sökün etmesi ve bunlardan bazılarının önünün objektif olarak açılması beklenir. Bir yöntem parantezi buraya girmeli: Marksizm sınıflar mücadelesinin belirleyici olduğunu söyler. Ancak Marksistler aynı zamanda geçmişi ve barındırdığı olasılıklarla, maddi bir süreç olarak toplumsal akışın doğrultusunu saptamakla bilimsel anlamda da uğraşırlar. Sınıflar mücadelesinin belirleyiciliğinden anladığımız, maddi akışın yönünü kavramaksızın bir kör dövüşüne dalmak değildir. Belirlediğimiz doğrultuyu ise gerçekte de varacağımız son durak olarak görmeyiz. Doğrultu saptanması sınıfımızın donanımının artırılması içindir. Sürecin varacağı son durak hakkında başka bir teze daha sahip olmamız da cabası: Marksizm kapitalizmin sosyalist devrimi olanaklı kıldığı söylerken ciddidir! Başından beri çizilen çerçevenin içinde işçi sınıfının siyasallaşması ve solun kitlelere açılması için ciddi olanaklar ve potansiyeller bulunmaktadır. İşçi direnişleriyle başlamıştık... TEKEL işçilerinin sınıf kimliğini birleştirici kuvvet olarak eylemli biçimde kendilerini ortaya koymaları bu açıdan son derece anlamlıdır. Bu yaklaşım bir siyasal önderlik tarafından zorlama biçimde TEKEL direnişine eklenmiş değildir. İşçi direnişleri bölünme/çözülme sorularının baskın olduğu bir toplumsal atmosfere doğdukları, hatta bir ölçüde bu tür köklü soruların kendilerini dayattığı bir atmosferin ürünü olarak doğdukları için, kendiliklerinden toplumsal soru ve sorunlara yanıt arama, sözlerini söyleme eğilimi içine girdiler. Sorular başkaları tarafından yanıtlanmayacağına göre işçi sınıfının üzerine ilginç bir güncel görev düşmektedir. Üzerine politik bir yanıt üretme görevinin düşmesi, işçi sınıfının sola, politik bir önderliğe açıklığının güncel temelini oluşturur. Bu anlamda 2010 Marksist hareketin on yıllardır görülmemiş biçimde önem kazanacağı bir yıl olacaktır. Türkiye’nin karşı-devrimci dönüşümünün yıkıcı sonuçları giderek kendini hissettirirken, ilginç nokta şu olmaktadır: Egemen güçler hayli radikal karakterli

13 GELENEK

GELENEK

12

Yeni yıla devrolanlar,


Kasım ve Aralık aylarında

Türkiye siyaseti 7 Kasım: AKP‘nin düzenlediği “Siyaset Akademisi”nde ders veren İçişleri Bakanı Beşir Atalay, “Danıştay saldırısı veya katliamı, meğer bir örgütle iç içeymiş. Yargı bunu çıkarıyor, Yargıtay bu kararı veriyor. Hepimizin o günlerde neler hissettiğini düşünün. Ben o zaman da bakandım. Cenazelere ve camiye gidemedik, çünkü belli taraftarlar bize olumsuz tutumlar takınıyorlardı. Meğer o neymiş; bir örgütün bizim aleyhimize düzenlediği bir provokasyonmuş” dedi. 8 Kasım: Alevi Bektaşi Federasyonu, ayrımcılığa karşı eşit yurttaşlık hakkı vurgusu ile bir miting düzenledi. Kürsüden AKP iktidarına ve AKP hükümeti tarafından gerçekleştirilen Alevi açılımına karşı eleştirel bir tavır alındığı görüldü. 10 Kasım: AKP hükümeti, “Demokratik açılım” çerçevesinde “kısa, orta ve uzun vadeli” olarak tanımlanan planlardan orta vadeye ait olanını, bir “torba” yasa tasarısıyla TBMM Başkanlığı’na sunarak başlatmış oldu. Tasarıda, kamuoyunun gündemine “taş atan çocuklar” olarak giren ve ağır hapis cezalarına çarptırılmaları nedeniyle çok tartışma yaratan gelişmelere ilişkin bir düzenleme göze çarpıyor. Milli Savunma Bakanı, AKP hükümetinin “Demokratik açılım”ının Meclis’te tartışıldığı sırada sınır bölgelerinde 46 yeni karakol inşa edileceği bilgisini verdi. 11 Kasım: “İrticayla Mücadele Eylem Planı“yla ilgili TV-Net televizyonuna konuşan Başbakan Erdoğan, “Yanlış, lekeli insanları devlet olarak ayıklamamız lazım” açıklamasında bulundu. Adalet Bakanlığı’nın 2008 yılına ait bir kararı gereği İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin’in dinlendiği ortaya çıktı. Aynı kararda Sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesi Hakimi Osman Kaçmaz’ın da isminin yer aldığı iddia edildi. 12 Kasım: Dursun Çiçek, İrticayla Mücadele Eylem Planı olarak bilinen ve gerçek olduğu iddia edilen belgenin altındaki ıslak imzanın sahibi olarak gösteriliyordu. Savcı Zekeriya Öz‘e ifade veren Çiçek, ifadenin ardından tutuklandı. Yargıtay’a ulaşan Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı raporuna göre


GELENEK Yargıtay santralinin dinlendiği ortaya çıktı. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) Başkanvekili Kadir Özbek, ortaya çıkan dinleme olayları ile ilgili konuştu. Özbek, “Yargı şu anda savunma konumundadır. Kuvvetler ayrılığı ilkesi, kuvvetler ayrılığı sistemini değerlendirdiğimizde yargının savunma konumuna düşürülmüş olması son derece sıkıntı vericidir” açıklamasında bulundu. CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in 10 Kasım’da mecliste yapılan “demokratik açılım” görüşmelerinde 1938 Dersim Katliamı’nı model olarak sunmasına tepki yağdı. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Başkanı Fevzi Gümüş, CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in 10 Kasım’daki “demokratik açılım” görüşmelerinde yaptığı konuşmaya tepki göstererek “Öymen’in sözleri, Alevilere yönelik bilinçaltında kalan kini de ortaya çıkardığı için oldukça önemlidir” dedi. 14 Kasım: Çok sayıda yargı mensubunun ve yargıya ait kurumsal telefonun dinlendiğinin ortaya çıkmasıyla başlayan tartışma sürerken, Adalet Bakanı Sadullah Ergin, konuya ilişkin düşündürücü bir açıklamada bulundu. Ergin, “Telefon dinlemelerinden elde edilen delillerle kaç hakim, savcı yargılanmış bir bakın” dedi. 15 Kasım: Hakim ve savcılara yönelik telefon dinlemelerine ilişkin haberleri ihbar kabul eden Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı AKP hakkında yeni bir inceleme başlattı. Yargıtay Onursal Başsavcısı Kanadoğlu, “Ortaya çıkan manzara polis devletidir” değerlendirmesinde bulundu. 17 Kasım: Onur Öymen, Dersim isyanı ile ilgili sözlerine Alevilerin tepki göstererek CHP’den istifa etmeleri üzerine, Alevileri tenzih ederek katliam yanlısı sözleri ile Kürtleri kastettiğini ima etti. 18 Kasım: Son olarak yargı mensuplarını kapsayan dinleme skandalının ardından İstanbul Barosu tarafından Taksim‘de “Yargıya ve Ülkene Sahip Çık” yürüyüşü düzenlendi. 19 Kasım: İmralı’da yapımı tamamlanan F Tipi Cezaevi’ne 5 mahkûm nakledildi.

20 Kasım: YARSAV’ın önceki hafta sonu seçilen yeni Yönetim Kurulu, oybirliğiyle Yargıtay 4. Ceza Dairesi Tetkik Hâkimi Emine Ülker Tarhan’ı genel başkanlığa seçti. 21 Kasım: TÜSİAD yönetiminden üyelere, Mustafa Koç imzalı bir e-posta yollanarak derneğin başkanlığı için isim önerisi yapmaları istendi. Patronlar kulübü, iki sorunun yer aldığı mesaja verilecek yanıtlardan hareketle, başkanlık koltuğuna kimin oturacağı ile ilgili belirsizliğe son vermeyi ümit ediyor.

tahrik ettiğini belirterek “Köşe yazarları ne kadar az yazarsa ülkede o kadar huzur olur” dedi. 2 Aralık: YÖK, üniversiteye girişte katsayı farkını kaldıran kararının yürütmesinin durdurulmasına itiraz etti. 4 Aralık: DTP Eşbaşkanı Ahmet Türk, kapatılması durumunda çekileceklerini söyledi.

partilerinin Meclis’ten

23 Kasım: İçişleri Bakanı Beşir Atalay, Mahmur Kampı’ndan 200-300 kişilik gruplar halinde Türkiye’ye dönüşlerin başlayacağını duyurdu.

5 Aralık: Ergenekon soruşturması çerçevesinde gündeme gelen darbe iddiaları ile ilgili olarak emekli Orgeneraller Aytaç Yalman ve Halil İbrahim Fırtına ile emekli Oramiral Özden Örnek adliyede ifade verdi.

25 Kasım: KESK ve Kamu-Sen‘in çağrısıyla bir günlük iş bırakma eylemi ve uyarı mitingi gerçekleştirildi.

Ergenekon soruşturması kapsamında, Erzincan’da MİT Müdürü’nün de içinde yer aldığı üç MİT mensubu gözaltına alındı.

Danıştay 8. Dairesi, YÖK’ün üniversiteye girişte katsayı farkını kaldıran kararının yürütmesini oy birliği ile durdurdu.

6 Aralık: Diyarbakır’da aralarında DTP milletvekillerinin de bulunduğu Abdullah Öcalan’ın İmralı’daki koşullarının protesto edildiği yürüyüşte çıkan çatışmada bir kişi yaşamını yitirdi.

27 Kasım: PSAKD Genel Başkanı Fevzi Gümüş tarafından “Laf değil, icraat istiyoruz!” başlıklı yazılı bir açıklama yapılarak AKP, CHP ve MHP Alevilere dönük ikiyüzlü tutumları nedeniyle eleştirildi.

7 Aralık: Tokat’ın Reşadiye ilçesinde gerçekleştirilen saldırıda 7 asker öldü, 3 asker ağır yaralandı.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bayram namazını kıldığı Eyüp Sultan Camisi’nden ayrılırken verdiği demeçte, grevci memurlardan hesap soracaklarını söyledi.

8 Aralık: YÖK, bir açıklama yaparak Danıştay’ın katsayı kararı hakkında yürütmeyi durdurma kararı almış olmasına rağmen katsayı konusunda geri dönüş olmayacağını savundu.

28 Kasım: Ergenekon soruşturması kapsamında Erzincan İl Jandarma Komutanlığı’nda görev yapan İstihbarat Şube Müdürü Binbaşı Nedim E. tutuklandı.

DTP lideri Ahmet Türk, Tokat’ta 7 askerin ölümüyle sonuçlanan saldırıyı, 1993’te Bingöl’de 33 askerin öldüğü saldırıya benzeterek, olaya “provokasyon” dedi.

30 Kasım: YÖK, 2 Aralık Çarşamba günü Danıştay’ın katsayı kararına itiraz edeceğini, yürütmeyi durdurma kararının kalkmasını isteyeceğini açıkladı.

10 Aralık: Halk Savunma Güçleri (HPG) Anakarargah Komutanlığı, Tokat’taki saldırıyı üstlendi.

1 Aralık: PKK’nin kuruluş yıldönümünü kutlamak ve Abdullah Öcalan’ın cezaevi koşullarını protesto etmek amacıyla çeşitli illerde yapılan gösterilerde çatışmalar yaşandı, polis silah kullandı. Başbakan Erdoğan, bazı köşe yazarlarının yazılarıyla

Edirne’de basın açıklaması yapmak isteyen DTP’liler, yaklaşık 200 kişilik ülkücü bir grubun saldırısına uğradı. İzmir DTP binası bir grup ülkücünün saldırısına uğradı. Binayı taşlayan ülkücüler “Kahrolsun Kürtler”, “Kürtler şehrimizi terk edin” sloganları attılar.

11 Aralık: Anayasa Mahkemesi DTP’nin kapatılmasına karar verdi. 12 Aralık: Anayasa Mahkemesi’nin kapatma kararı verdiği DTP, parlamentodan fiili olarak çekilmeye karar verdi. DTP milletvekilleri bugünden itibaren Meclis çalışmalarına katılmayacaklarını duyurdu. 13 Aralık: AKP Alevi Çalıştayı’na, Maraş katliamının bir numaralı sanığı Ökkeş Şendiller’i davet etti. 14 Aralık: MHP’nin Tandoğan Meydanı’nda “Bin Yıllık Kardeşliği Yaşa ve Yaşat” sloganıyla düzenlediği mitingde, Bahçeli, Kürt meselesinde “sabırlarının taştığı”nı söyledi. Başbakan Erdoğan, İstanbul Dolapdere’de DTP’nin kapatılma protestosu ile başlayan olaylarda silah çekilmesiyle ilgili olarak, “Lokal olayları abartarak yayınlamak yanlış” dedi. 15 Aralık: Muş’un Bulanık İlçesi’nde DTP’nin kapatılmasının ardından yürüyüş düzenlemek isteyen kitleyle polis arasında çatışma çıktı. Çatışmalar devam ederken, kitleye açılan ateş sonucu Kemal Kayacan ile Nejmi Oral isimli 2 kişi hayatını kaybetti. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Muş’taki ölümleri esnafın malını mülkünü koruma tepkisi olarak niteledi. 16 Aralık: Bursa’nın Mustafakemalpaşa ilçesinde bulunan Bükköy Maden İşletmesi‘nde bir hafta önce meydana gelen patlamada yaşamını yitiren 19 işçinin, prim ödemelerine ve gün sayısına bakılmaksızın emekli edileceği bildirildi. 4 Aralık’ta bir günlük kepenk kapatma eylemi yapan eczacıları hastaları mağdur etmekle suçlayan SGK, ilaç alım protokolünü tek taraflı olarak feshettiğini bildirdi. 17 Aralık: Başbuğ Tokat’ta yaşanan saldırıyı TSK ile ilişkilendirme çabalarına ilişkin ise uyarıda bulundu: “Son dönemde meydana gelen her terör olayı ile TSK’yı ilişkilendirmek önünde

17 GELENEK

16


GELENEK

18

çabalar da vardır. Her gün bu çabalara yenisi ilave edilmektedir. Terör olaylarını TSK ile ilişkilendirmeyi PKK destekleyicileri ve sempatizanları yapabilir. Ancak böyle ilişkilendirmeleri ve bu amaca yönelik imalı konuşmaları siyasiler, akademisyenler ve medya mensupları yapamaz, yapmamalıdır.” 18 Aralık: Ankara Valisi Önal 4-C uygulamasını protesto amacıyla Ankara’ya gelen Tekel işçilerine polisin saldırmasının nedeninin “provokasyonu engellemek” olduğunu iddia etti. Eski DTP’li 19 milletvekili istifadan vazgeçti. DTP’liler Barış ve Demokrasi Partisi’ni bünyesinde siyasete devam kararı aldı 20 Aralık: Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanan, üç gün önce serbest bırakılmasına karşın hakkında tekrar arama emri çıkartılan Deniz Yarbay Ali Tatar intihar etti. 22 Aralık: Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’a suikast girişiminde bulunacağı öne sürülen iki asker gözaltına alındı. Askerler, yapılan sorgunun ardından serbest bırakıldı. 23 Aralık: Kurban kesim ihalelerinde yolsuzluk yaptıkları iddiasıyla haklarında soruşturma başlatılan LÖSEV,

Deniz Feneri ve Mehmetçik Vakfı yöneticilerinin aralarında bulunduğu 63 kişiden 31’i adliyeye gönderildi. 24 Aralık: DTP’nin yerine kurulan BDP’ye 11 kentte eşzamanlı baskın düzenlendi. Hatip Dicle ve eski DTP’li 8 belediye başkanının da aralarında bulunduğu 80 kişi gözaltına alındı. 26 Aralık: Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’a suikast yapılacağı iddiasıyla başlatılan soruşturma kapsamında Özel Kuvvetler Komutanlığı’nda yapılan aramaların sonucunda sekiz asker gözaltına alındı. 27 Aralık: Sürekli yetkileri arttırılan polisin şimdi de ağır silah edinebilmesinin önündeki yasal engeller kaldırılıyor. Önceki gece Seferberlik Tetkik Kurulu Ankara Bölge Başkanlığı’nda başlayan aramalar, aranmasına izin verilmeyen kozmik odanın açılmasıyla birlikte sürdü. 29 Aralık: AKP Grup Başkanvekili ve Samsun milletvekili Kılıç, TEKEL işçisine, “Sokağa çıkmayın, eylem yapmayın dedik ama bizi değil, muhalefet çevrelerinin sözlerini dinlediler” dedi.

AKP ülkeyi

faşizme mi taşıyor? Erhan Nalçacı Gelenek’in 23 yıllık külliyatında faşizm analizine adanmış çok az makale bulunur. Binden fazla makale içinde ancak üç-dört tanesi faşizm ile ilgilidir. Bunun bir nedeni 12 Eylül askeri darbesinden sonra faşizmin gündemden düşmüş olmasıdır. Hatta Türkiye solunun bazı kesimlerinin özle biçimi ayırt edememeleri, sermaye ile devlet arasındaki ilişkiyi çözememeleri nedeniyle, her baskı ve şiddet unsurunda faşizmi keşfetmeleri bu konuyu iyice can sıkıcı hale getirmiş, çoğunlukla faşizmden bahsedilmesi siyasi akılsızlığın tezahürü olarak görülmeye başlanmıştır. Son dönemde ise özellikle Ergenekon davasından sonra faşizm artan sıklıkta siyasi söyleme girmeye başladı. Hele “faşizm” lafını mahalledeki devrimci demokrat bir militan değil de, Yargıtay Onursal Başsavcısı Sabih Kanadoğlu ağzına alınca işin rengi değişti. Bu yıl içinde Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulu’na AKP’nin hukuk dışı müdahalesi üzerine Kanadoğlu, “Bunun adı faşizm. Bunun adı diktadır. Eğer dinsel bir kimliğiniz varsa bu rejimin adı dinci diktadır” deyip, işin içinden çıktı.1 Ana muhalefet partisi lideri Baykal “Telekulak Skandalı”ndan sonra kasım ayında, “Bunun gidişi faşizmdir” dedi.2 Ulusalcı kesimin değişik kesimleri “örtülü faşizm” lafını sıkça kullanmaya başladılar. Bu kavram kullanımının frekansındaki artışı ulusalcı çevrelerin yanılsaması olarak değerlendirmek mümkün değil, çünkü bizim yazınımızda da artış oldu. TKP Siyasi Bürosu 2008’de “AKP faşizmin bütün özelliklerini taşıyor” başlıklı bir bildiri yayınladı.3 Kemal Okuyan soL Portal’daki bir yazısında, “(…) faşizm sözcüğünü yardıma çağırmış bulunuyoruz” diye yazdı.4 Daha yakın bir zamanda ise Metin Çulhaoğlu “İstikamet: Totaliter demokrasi” başlıklı yazısıyla farklı bir kavram önerdi.5 Bu durumda üzerini örümcek ağı kaplamış faşizm tartışmalarına geri dönmek ve teorik bir çerçeve çizmek zorunlu oldu. Öte yandan çok tartışılmış ve yazılmış faşizm üzerine Marksist külliyatın burada mükemmel bir şekilde gözden geçirilip toparlanacağı düşünülmemelidir. Asıl sorunumuz içinde yaşadığımız dönemin “faşizm” olarak nitelenip nitelenemeyeceği veya AKP 1  http://haber.sol.org.tr/devlet-ve-siyaset/bunun-adi-fasizm-bunun-adi-dikta-haberi-16146 2  “Baykal, iktidarı hedef aldı”, Cumhuriyet, 13 Kasım 2009. 3  TKP Siyasi Büro, AKP faşizmin bütün özelliklerini tartışıyor. 21 Mart 2008, http://www.tkp. org.tr 4  Okuyan, Kemal, “Faşizmi tartışıyoruz”, soL Haber Portalı, 30 Haziran 2009 http://haber.sol. org.tr/yazarlar/kemal-okuyan/fasizmi-tartisiyoruz-2129 5  Çulhaoğlu, Metin, “İstikamet: Totaliter demokrasi”, soL Haber Portalı, 10 Ekim 2009, http:// haber.sol.org.tr/yazarlar/metin-culhaoglu/istikamet-totaliter-demokrasi-19068


faşizme mi taşıyor? iktidarının Türkiye’yi bundan sonra faşizme taşıyıp taşımayacağı veya daha genel söylersek, Türkiye’nin yakın gelecekte faşizme gebe olup olmadığıdır. Açıkçası teori için değil, yaşamsal bir pratik için teoriye dönüyoruz. Faşizmi tanımlamak Almanya’da faşizmin iktidara gelişinden iki yıl sonra toplanan Üçüncü Enternasyonal’in 7. Dünya Kongresi’ne Dimitrov tarafından sunulan raporda yer alan ve bugün çoğunlukla bir şey açıklamamayı anlatmak için kullanılan tanımdan başlayalım: “(…) iktidardaki faşizm, finans kapitalin en gerici, en şoven ve en emperyalist unsurlarının açık terörcü diktatörlüğüdür.”6 Bu tanım ve öncesinde Üçüncü Enternasyonal’in Almanya’da faşizmin iktidara gelemeyeceği, çünkü Almanya’nın gelişkin bir kapitalist ülke olduğu savı daha sonra çok eleştirilmiştir. Üçüncü Enternasyonal’deki kadroların neden böyle bir hata yaptığı başka bir teorik çalışmanın konusu olmalıdır. Buna karşılık eksikli, geç veya değil, faşizmi tanımlayan ve büyük bir cesaret ve iradeyle, canları pahasına onu yenen yoldaşlarımızı sevgi ve saygıyla selamlamalıyız. Onlar 2. Dünya Savaşı’ndan sonra doğan kuşaklara bugünlere kadar uzanan görece barış içinde bir yaşam sundular. Tabii ki darbeler, bölgesel savaşlar, baskılar oldu, ama büyük kitlelerin emperyalist savaş makinesi tarafından biçilmesini yaşamadık. Hobsbawm bir tarihçi olarak 1. ve 2. Dünya Savaşları’nda tarihte hiç görülmediği kadar göç ve sürgünün, katliamların ve kitlesel öldürmelerin yaşandığını çok iyi betimliyor.7 Yugoslavya’da, Afganistan’da katliamlar yapan emperyalizmin, binlerce Irak askerini 2003’te canlı canlı toprağa gömerken uğursuz rasyonalizmi ile prova yaptığını ve bugün dünyayı tekrar bir vahşete doğru hızla sürüklediğini fark ediyoruz. İlk çıkarmamız gereken ders ülkemiz ve dünyanın bizden aynı cesareti ve sorumluluğu beklediği olmalıdır. Reichstag yangını duruşmasında Goering’in suratına suratına konuşan8 ve yıllar sonra AB emperyalizminin Sofya’daki mozolesini dinamitleyerek yok ettiği Dimitrov’u geçerken saygıyla anıyoruz. Tanıma tekrar dönersek, Enternasyonal’in bir süreç olarak faşizmi tarif edişinde eşitsiz gelişimi ve zayıf halkayı ihmal ettiği söylenir.9 Gerçekten 1. Dünya Savaşı sonlarında Rusya, Almanya ve İtalya emperyalist zincirin zayıf halkalarıydı. Görece geç kapitalistleşmişler, hızla gelişen tekellere ve emperyalist güdülere karşın feodal sınıfları temizleyememişlerdi; üstelik bunun yarattığı siyasi kargaşaya müdahale eden örgütlü bir işçi sınıfına sahiptiler. Bu ülkelerden Rusya’da işçi sınıfı devrimi gerçekleşirken, İtalya (1922) ve Almanya’da (1933) faşizm iktidara geldi. Hatta diğer zayıf halka adayları olan Macaristan ve Bulgaristan’ın da Almanya’nın arkasından faşistleştiği 6  Dimitrov, G., Faşizm ve İşçi Sınıfı, çeviren: İsmail Yarkın, İnter Yayınları, 1996, s. 11. 7  Hobsbawm, Eric, Kısa 20. Yüzyıl, çeviren: Yavuz Alogan, Everest Yayınları, 4. Baskı, 2008, s.55-57. 8  “Reichstag yangını”, Çağlar Boyunca Toplumları Sarsan 100 Büyük Gün, Milliyet Yayınları, 2. Cilt, 1972, s.583-585. 9  Poulantzas, Nicos, Faşizm ve Diktatörlük, çeviren: Ahmet İnsel, İletişim Yayınları, 2004, s.33.

ve güçlü bir sosyalist hareketi olan Fransa’nın Nazi orduları tarafından işgal edildiği söylenebilir. Eşitsiz gelişim penceresinden bakıldığı zaman, Türkiye’nin 2. Dünya Savaşı’na katılmaması ve Almanya tarafından işgal edilmemesi, İnönü’nün kurnaz politikasına veya Türkiye burjuvazisinin ikiyüzlü siyasetine değil, burjuva devrimini yeni gerçekleştirmiş olan Türkiye’de burjuvaziyi siyasi olarak zorlayan bir işçi sınıfı siyasetinin olmamasına bağlamak daha doğru gözükmektedir. Türkiye 1930’lu yılları bir zayıf halka olmaktan uzak geçirmiştir. Dimitrov’un tanımının bir diğer özelliği faşizmi mali sermayenin bir iktidar aracı olarak görmesidir. Bu saptama o dönemde önemli bir gelişmeye işaret etmekteydi, çünkü faşizmin küçük burjuvazinin iktidarı olduğu veya sermaye ile işçi sınıfı arasındaki dengenin ürünü olduğuna ilişkin güçlü tezler ve taraftarları bulunmaktaydı.10 Buna belki çok şaşmamak gerekir, çünkü Avrupa’da küçük burjuvazi kısa bir süre önce bağımsız siyasi tavra sahip etkili bir sınıftı. Oysa şimdi Türkiye’ye ve Avrupa’ya baktığımızda bırakın mali sermayenin bir kısmını, bunun dışında düzene bağlı siyasetlerde mali sermayeninkinden farklı bir siyasi program görmek mümkün değil. Bu nedenle emperyalizmin egemenlik çağı içinde, bizim coğrafyamızda faşizmi sermaye sınıfının araçlarından biri olarak eşleştirmek yeterli olacaktır, herhangi bir fraksiyon aramanın anlamı bulunmamaktadır. Üçüncü Enternasyonal’in faşizm tanımı ile ilgili bir diğer eleştiri, bu yaklaşımın faşist partiyi sermayenin birebir kontrol ettiği, yönettiği, işçi sınıfına karşı paramiliter, askeri bir aygıt olarak görmesidir.11 Oysa faşist partinin sermaye sınıfının verili koşullardaki gereksinimlerini karşılayan bir programı olmasına karşın bu parti, siyasi olarak görece bağımsızdır. Çulhaoğlu’nun daha önce vurguladığı gibi12 Marksist literatürdeki “Bonapartizm” kavramından bu yana sermaye sınıfı adına kullanılan iktidarın bu sınıftan görece bağımsız olabildiğini, hatta sermaye sınıfının buna bağlı olarak bazı bedeller ödemek zorunda kalacağını biliyoruz. Bir diğer sorun faşizmin emperyalizm ile olan bağlantısıdır. Gerçi Dimitrov’un sunduğu rapor faşizmin emperyalizm ile bağlantısına, hatta Sovyetler Birliği’ne yönelik bir askeri saldırı amacına dikkati çeker,13 ama bağlantı muğlâk kalmıştır. Lenin, “Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması” kitabının önsözünde, çarlık sansürü nedeniyle daha çok iktisadi verileri inceleyebildiğini, emperyalizmle ilişkili siyasi olayları ele alamadığını yazmıştır.14 Bu durumun daha sonra emperyalizmin algılanmasına zarar verdiğini, daha çok iktisadi kategorilere ağırlık verme eğilimini artırdığını söyleyebiliriz. Muğlâklık bir ölçüde İtalya ve Almanya’nın da emperyalist birer ülke olmasından kaynaklanmaktadır. Oysa faşizm emperyalizm çağının siyasi bir aracıdır ve emperyalizmin dünyanın tümüne yönelik stratejisinden, planlarından ayrı tutulamaz. O dönemde emperyalist hegemonya ABD ve İngiltere tarafından paylaşılmaktaydı ve onların Sovyetler Birliği’ni siyasi olarak sonlandıracak bir savaş makinesine ihtiyaçları vardı. Amerikalı maliye uzmanı Dawes’in ismiyle anılan ve1924’de emperyalistlerce yürürlüğe konan plan, Alman kapitalizmini güçlendirmeyi, ABD ve İngiltere kökenli krediler ile Alman askeri sanayisini kalkındırmayı amaçlıyordu.15 1925’de imzalanan Locarno Anlaşması ise en az bunun kadar sinsiydi ve Almanya’nın batıdaki sınırlarını koruma altına alırken, doğudaki sınırlarını belirsiz bırakıyor ve Alman emperyalizmini Sovyetler Birliği’ne doğru kışkırtıyordu.16 Nazi iktidarından sonra emperyalistlerin Almanya’nın silahlanmasına nasıl göz yumdukları, Avusturya ve Çekoslovakya’nın işgaline ses çıkarmadıkları çok daha iyi biliniyor.17 ABD ve İngiliz emperyalizminin dünyaya ilişkin yürürlükte bir planının olmasından, Alman faşizminin 10  11  12  13  14  15  16  17 

Dimitrov. age, s.11. Poulantzas, age, s.101. Çulhaoğlu, Metin, Tarih, Türkiye, Sosyalizm, Gelenek Yayınevi, 1988, s.84-85. Dimitrov, age, s.9-10. Lenin, V. İ., Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, çeviren: Cemal Süreyya, Sol Yayınları, 10. Baskı, 1998, s.7 s.18. Yeliseyeva, N.V., Manfred, A.Z., Yakın Çağlar Tarihi, çeviren: Ö. İnce, E Tuncalı. Konuk Yayınları, 3. Baskı, İstanbul, 1978, s.402. Yeliseyeva, N.V., Manfred, A.Z., age, s.403. Hobsbawm, age, s.48.

21 GELENEK

GELENEK

20

AKP ülkeyi


faşizme mi taşıyor? birebir kontrol edildiği anlamı çıkmamalıdır. Nasıl “Bonapartizm” meselesinde tanımlandığı gibi sermaye ile faşist devlet arasında görece bağımsızlık varsa, hegemon emperyalist politika ile faşist Alman ve İtalyan devletleri arasında da tam olarak kontrol edilemeyen bağımsız bir alan bulunmaktaydı.

22

Faşizm, sermayenin burjuva demokrasisi ile bir ülkeyi yönetemez hale gelmesi, yasama, yürütme ve yargıyı tekrar tek elde toplaması anlamına gelmektedir. Sadece bu da değil; modern kapitalist toplumlarda bulunan ve bir kısmı işçi sınıfı tarafından kontrol edilen veya etkilenen siyasi parti, sendika ve kitle örgütlerinin de tekleştirilerek devlete bağlanması söz konusudur. Bunu medya için de vurgulamalıyız. Burjuva devlet nitelikçe değişmektedir ve sonuç sermayeye bağlı bir mutlakiyettir.

Tekrar etmek gerekirse, faşizm emperyalizm çağında sermayenin politik aracıdır ve emperyalist merkezlerce yönlendirilmektedir. Bu ulaştığımız genel sonuç önemli olmakla birlikte bize faşizmin iktidara geldiği zayıf halkadaki dinamikleri unutturmamalıdır. İtalya ve özellikle Almanya’da faşizmin iktidara gelişindeki sınıfsal olaylar ayrıntısı ile tartışılmıştır ve burada detaylı olarak ele alınmayacaktır. Versay Anlaşması Almanya’yı silahsızlandırmış, ama sermaye egemenliğine son vermemiş, işçi sınıfı da devrimini başaramamıştır. Ortada güçlü emperyalist güdüleri olan, işçi sınıfına alabildiğine düşman bir sermaye sınıfı ve onuru kırılmış, yönlendirmeye uygun bir Alman halkı vardır. Savaş sonrası enflasyonun tasarrufları sıfırlaması ve 1929 bunalımının yarattığı derin işsizlik kitleleri her türlü şarlatanca siyasi manipülasyonun peşinden gider hale getirmiştir. Faşizmin iktidara yöneldiği on yıllık sürecin başlıca öğeleri bunlardır ve Alman tipi faşizm kitlelerin desteği ile iktidarı almış, Weimar Cumhuriyeti’nin mekanizmalarını onu yıkmak için kullanmıştır. Modeli tekrar ele alırsak bu örnekte, emperyalist hegemonyanın Sovyetler Birliği’ni yıkmak için kullandığı bir başka emperyalist ülkede faşist devletin kurulması olgusu ile karşı karşıyayız. Almanya faşist iktidar altında tepeden tırnağa, ordusundan izcilerine, madenlerinden sanayisine kadar tek elden yönetilen askeri bir mekanizmaya dönüştürülmüştür. Oysa 2. Dünya Savaşı’ndan sonra ABD emperyalizmi Sosyalist Dünya Sistemi’ne karşı kitle desteği ile faşistleşecek ve ölümüne savaşmaya kışkırtılabilecek bir emperyalist ülke bulamamış, bunun yerine tek tek emperyalizme bağımlı ülkelerde sosyalist devrim olasılığını baskılayacak, çoğunlukla kalıcı kitle desteğinden yoksun askeri darbeler ve diktatörlüklerle idare etmek zorunda kalmıştır. Başka bir deyişle 2. Dünya Savaşı sonrası Soğuk Savaş yıllarında faşizm ABD uzantısı gizli savaş örgütleri ve asker desteği ile kurulmuştur. Tekrar faşizmi tanımlama işine geri dönelim. Fark edildiği gibi faşizm, emperyalizmin karşılaştığı sorunlara bağlı olarak ki bu çoğunlukla işçi sınıfının siyasi gücü ile ilgilidir, farklı biçimler alabilmektedir. Bu farklı biçimlere rağmen faşizmi nasıl tanıyacağız? Faşist partilerin varlığı veya devletin zor uygulaması faşizm değildir. Örneğin, Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht faşizm altında değil, Cumhuriyet rejiminde öldürüldüler.18 Burjuva demokrasisi güçlerin ayrılığı ilkesine dayanır ve bunun tarihsel nedenleri vardır. Burjuvazi, aristokrasinin, aristokrasiyi temsil eden kral veya padişahın mutlakiyetine karşı yasama, yargı ve yürütmeyi birbirinden ayırmaya çalışmıştır, çünkü ne kadar ayırabilirse kendi egemenliğine o kadar çok alan açabilmiştir. Faşizm, sermayenin burjuva demokrasisi ile bir ülkeyi yönetemez hale gelmesi, yasama, yürütme ve yargıyı tekrar tek elde toplaması 18 

Yeliseyeva, N.V., Manfred, A.Z., age, s.389.

anlamına gelmektedir. Sadece bu da değil; modern kapitalist toplumlarda bulunan ve bir kısmı işçi sınıfı tarafından kontrol edilen veya etkilenen siyasi parti, sendika ve kitle örgütlerinin de tekleştirilerek devlete bağlanması söz konusudur. Bunu medya için de vurgulamalıyız. Burjuva devlet nitelikçe değişmektedir ve sonuç sermayeye bağlı bir mutlakıyettir. Analojiye dayanan yöntem: Hitler ve Erdoğan, Naziler ve AKP Faşizm tanımını mümkün olduğu kadar belirginleştirdikten sonra tekrar ülkemizde yaşanan süreci kavrama işine geri dönebiliriz. Kemalist çevrelerin son zamanlarda çok fazla analojiye başvurdukları ve Alman tipi faşizm ile AKP iktidarı arasında benzetmeler yaptıklarını söylemiştik. Örneğin Melih Aşık, Roma Hukuku derslerinin hukuk fakültelerinde zorunlu müfredattan çıkarılmasından sonra, Hitler döneminde de “Materyalist dünyaya hizmet eden Roma hukuku yerine Almanların ortak hukukunun geçirilmesini” örnek olarak köşesinde yer vermişti.19 Kemalistlerin eklektik benzetmeleri yerine, daha sistematik bir dizilim yapmaya çalışalım. Nazilerin ve AKP’nin sermaye sınıfının siyasi temsilcisi olduğunu söylemeye gerek yok sanırız. Naziler ilk örgütlenmeye başladıkları 1923 yılından itibaren sermayenin değişik bileşenleri tarafından maddi olarak desteklenmiştir. Örneğin, önde gelen çelik tröstü Thyssen başından sonuna Nazilerin en hararetli destekçisiydi. Destekçiler içinde Deutsche Bank, Dresdener Bank, sigorta şirketi Allianz gibi en büyük mali kuruluşlar bulunmaktaydı.20 AKP de başından beri sermayeden destek gördü. İslami sermaye olarak adlandırılan veya AKP’ye arka çıkan gruplar zaman içinde büyüdüler ve destek daha organik hale geldi. Hitler’i 1933’e kadar desteklemeyen çelik tekeli Krupp ise iktidarın arifesinde hızlı bir Nazi yanlısı kesildi. Doğan ve Koç grupları ile AKP’nin ilişkisini düşününce, bir noktadan sonra AKP’nin perçinlenmiş iktidarına bütün sermaye gruplarının desteğinin akmaması için bir neden olmadığını düşünebiliriz. Ya desteklemezlerse? Faşist devlet sermayenin yoğunlaşmasını da doğrudan yönetmektedir artık ve asimilasyon kaçınılmazdır. Örneğin Almanya’da Yahudilerin el konan malları sermayeye devredilmiştir.21 AKP tarafından doğrudan yönetilen TMSF operasyonları ile sermayenin el değiştirmesi ve yoğunlaşmasını hatırlayalım. Nazilerin iktidara seçimle gelişleri çok iyi biliniyor. Naziler 1932’de tüm oyların yüzde 37’sini almışlardı. AKP’nin son yerel seçimlerde oy oranı yüzde 39’du. Nazilerin de oylarında iniş çıkışlar oldu, AKP’nin de... Almanya’da Naziler kendilerine bağlı bir işçi sendikası kurmuşlardı ve faşizmin iktidara gelmesinden sonra, tüm diğer sendikalar yasaklandı. Türkiye’ye ise 2002 yılında kamu emekçilerinin ancak yüzde 6,5’ini örgütleyen AKP yanlısı Memur-Sen’in, 2008’e gelindiğinde yüzde 650’lilik bir artışla tüm kamu emekçilerinin yüzde 34’ünü örgütlediği görüldü. Hak-İş ise 2003’deki 310 bin üyesini 2008’de yüzde 32’lik bir artış ile 410 bine çıkarıyordu.22 Naziler iktidarlarında bütün kitle örgütlerini ya kapattılar ya da devlet altında topladılar. Türkiye’de ise çok yeni olarak Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu’nun raporu yayınlandı. Raporda şunlar söyleniyor: “Devletin idari ve mali denetim yetkisinin merkezi idare kuruluşlarınca öngörüldüğü şekliyle kullanılmaması ve meslek kuruluşlarının da kendilerine tanınan idari ve mali özerkliği sınırsız bir bağımsızlık olarak algılayarak ideolojik/politik organizasyonlar gibi hareket etmeleri kamuoyu ve meslek mensupları tarafından da eleştirilmektedir” denilerek tasfiye etmeye yönelik bir adım atıldı.”23 Naziler iktidara gelmeden hemen önce 400 bin kişilik paramiliter bir gücü yönetiyorlardı ve bunların bir kısmı resmi polis teşkilatı altındaydı. AKP ise Fethullahçı örgütlenme üzerinden 200 bin kişiye yaklaşan bir polis gücünü yönetiyor. Cumhurbaşkanlığı, hükümet, üniversiteler, yargı, polis, sendikalar ve medyada ciddi bir güç biriktiren AKP, faşizmin tanımında bahsettiğimiz bir mutlakıyete 19  20  21  22  23 

Aşık, Melih, “Hitler Hukuku”, Milliyet, 4 Kasım 2009. Toğan, Halim (Tektaş Ağaoğlu’nun kitaplarında kullandığı isim), Almanya’da Faşizm, Haziran Yayınları, 1977, s.72-76. Yetişir, Umut Çağlar, “Almanya’da Faşist Hareket”, Gelenek, 1997, sayı: 55, s.120–129. http://www.emekdunyasi.net/tr/article.asp?ID=4207 http://www.tmmob.org.tr/genel/bizden_detay.php?kod=5574&tipi=19

23 GELENEK

GELENEK

AKP ülkeyi


faşizme mi taşıyor? doğru gidiyor. Topluma yayılmış hücreleri tek bir merkezden yöneten Fethullah tarikatını ise en çok Gülen’in şu sözleri deşifre etti: “Mülkiye, adliye, askeriye ve emniyet teşkilatını kan damarlarının içerisine girip işgal edeceksiniz. Hissedildiğiniz anda geriye çekilir gibi yapıp yerinizde zıplayacaksınız. Boşluk bulduğunuz, kuvvet dengesi oluştu zaman yürüyeceksiniz.”24 Bütün faşist hareketlerin iktidarı ele geçirmek ve faşizmi kurmak için eninde sonunda gereksindiği olay, orduyu yanlarına çekebilmektir. Bu Naziler için de büyük bir sorundu. Ordu uzun süre Nazilere karşı direndi. Örneğin Alman Ordusu 1927’de Nazilerin ordu birliklerine alınmalarını, hatta askeri levazım ve malzeme depolarında sivil olarak bile çalışmalarını yasaklamıştı. 1930’da Ulm garnizonunda bir Nazi ayaklanması karşısında isyancılara ateş etmemeyi telkin eden üç teğmen tutuklanarak mahkemeye çıkartıldılar ve Hitler’in de tanık olarak dinlendiği davada yargılandılar.25 Hitler iktidara gelişlerinden kısa bir süre sonra “(…) ordu bizden yana çıkmasaydı şimdi burada olamazdık” diyecekti.26 AKP’nin ise orduyla uzlaşma, hareketsizleştirme, ele geçirme çabası çok iyi biliniyor. Uzlaşma konusunda çok fazla yol almış olmalarına rağmen belki de henüz tam kıvama getiremedikleri bir kurum olarak duruyor. Naziler ideolojik olarak son derece eklektik bir ideolojiye sahiptiler. Bir yandan Cumhuriyet düşmanıydılar, bir yandan parti isimlerinde sosyalist ismini taşıyor, o dönemdeki sosyalizm sempatisini istismar ediyor ve diğer düzen partilerine hırçınca saldırıyorlar, diğer yandan şoven bir milliyetçilikle emperyalist yayılmacılığı savunuyorlardı. AKP’nin ideolojisi olarak Cumhuriyet düşmanlığını, gericiliği, sahte halkçılığı ve yeni Osmanlıcılık üzerinden son birkaç yıldır sürdürdüğü yayılmacı siyaseti çok iyi biliyoruz. Bu konuyu burada irdelemek yerine AKP’nin Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’ın sözlerini aktarmak bu partinin Nazi demagojisine ne kadar yaklaştığını çok daha iyi gösterecektir:

Örneğin Türkiye’de işçi sınıfı şimdilik etkili bir siyasi güç olmaktan uzak... 12 Eylül faşizmi ve sonra 1990 darbesinin ideolojik ağırlığını tam olarak üzerinden atıp yükselişe geçemeyen Türkiye işçi sınıfı hareketinin düzeyi bir faşist rejimi hak etmiyor. Unutmayalım, faşistler Almanya’da iktidara geldiklerinde komünistlerin yüzde 10’un üzerinde oyu vardı.28 İşçi sınıfı etkili bir sokak gücüne sahip olduğunda, genel grev örgütleyebildiğinde, bu yolla her zaman değilse de önemli başlıklarda sermayeye geri adım attırabildiğinde, burjuva demokrasisi için tehlike çanlarını çaldırabilecek oy oranına ulaşabildiğinde veya fabrikalarda, okullarda, mahallelerde ikili iktidar organları yaratabildiğinde, AKP biçimsel demokrasi görüntüsünden vazgeçmek zorunda kalabilecektir. Bu durum çok da uzak olmayabilir fakat güncel siyaseti açıklayan bir veri olmadığı açık. O zaman neden emperyalizm ve Türkiye sermaye sınıfı AKP gibi bir belayı Türkiye’nin başına sardı? Bu sorunun yanıtı, emperyalizmin güdümünde, Türkiye sermaye sınıfının temel paradigmasının köklü bir değişime uğramasında aranmalıdır. Öncelikle şunu tekrarlayalım, AKP Türkiye sermaye sınıfının genel çıkarlarını temsil etmektedir ve bu sınıfa ülkesini savunmanın bedeli ağır gelmiş, burjuvazi ülkesinden vazgeçmeye ikna edilmiştir. Emperyalizme bağlı bir serbest pazarın içinde erimeyi, ulusal egemenliğin ortadan kalktığı bir bölgede uluslararası sermayenin hükmünü kabul etmeyi ama kendisinin de Tiran’a, Musul’a, Üsküp’e yatırım yapabilmesini tercih etmiştir. 1923 paradigması ise kesin bir vatan tanımına ve ulusal sınırlarla birlikte burjuva egemenliğinin korunmasına dayanıyordu. İşçi sınıfının iktidar olasılığına karşı şiddetli bir düşmanlık, Kürt inkarcılığı, emperyalizmle kırmızı çizgileri olan bir işbirliği, burjuva devriminin temel ilkelerine sadık kalmakla birlikte dinci gericiliğin bir araç olarak kullanılması bu paradigmanın başlıca unsurlarıydı. Yeni paradigma ise çözücü unsur olarak dinci gericiliğin başlıca ideoloji olması, ulusal devleti çözmek için devleti ele geçiren bir baskı rejimi, Kürtlerin çözücü unsur olarak kullanılması, şüphesiz işçi sınıfına düşmanlık ve emperyalizmin kırmızı çizgisiz taşeronu olmak olarak şekilleniyor. Mülkiyet işleri en zor işlerdir, bir sınıfı ve her türlü siyasi aktörünü, Türkiye denilen büyük bir toprak parçasından vazgeçireceksiniz. Ulusal refleksleri bu kadar kuvvetli olan bir ülkede, bu “misyonu” yağdan kıl çeker gibi başarmak imkânsızdı. Bu yüzden emperyalizmin Türkiye’de faşizmi andıran bir baskı rejimine ihtiyacı vardı. Üstelik bunu “demokratikleştiriyoruz” bayrağı altında yapmaya işçi sınıfı siyasetinin etkili olmadığı bir dönemde deneme şansları var. Metin Çulhaoğlu bu nedenle “totaliter demokrasi” kavramını kullanmakta haklı gözüküyor.

Marksist yönteme dönüş

Türkiye için açık bir faşist rejim oluşturmanın bir diğer güçlüğü ise bir ABD taşeronluğu olan Yeni Osmanlıcılık açılımıdır. Özellikle Bush dönemi sonrası, ABD zorla giremediği ulusal devletleri AKP’nin Yeni Osmanlı açılımı ile çözmeyi planlıyor. Bu görev için “yükselen aktör Türkiye” imajının bir demokrasi maskesine ihtiyacı var. Bu yöntemle çözülenin çözüldüğü, tarafların saf tuttuğu ve topyekûn savaş çanlarının çaldığı an geldiğinde, göstermelik ve altı boşalmış burjuva demokrasinin çok kırılgan olacağını aklımızda tutmalıyız.

Eğer insanların ilk çağdan beri kullandığı ilkel analoji yöntemi olayları açıklayabilseydi, herhalde Marksizme hiç ihtiyaç duyulmayacak ve Kemalizm müthiş bir ideolojik prestije sahip olacaktı. Yukarıda kısmen değinilebilen benzerlikler AKP’nin liberaller tarafından vaaz edildiği gibi bir demokrasi havarisi değil, faşistin faşisti bir parti olduğunu düşündürüyor. Buna karşılık neden Türkiye’de faşizme gereksinim duyulduğunu hiç açıklamıyor.

Son olarak analizi tamamlamak için şunu sormak zorundayız. Türkiye emperyalist zincirin zayıf halka adayı mıdır? Evet, kesinlikle zayıf halka adayıdır. Bir ülke ki egemen sınıfı ülkesinden vazgeçmiş, ülkeye sahip çıkacak tek sınıf olarak işçi sınıfı kalmış, bu sınıf coğrafyamızdaki ülkelerin en gelişkin işçi sınıfı ve üstelik emperyalizmin iktisadi, ideolojik, siyasi krizine eşlik eden bir de emperyalist hegemonya krizi bölgemizde yoğunlaşmış. Bundan daha iyi bir zayıf halka adayı olabilir mi? Bu ülke faşizme de, devrime de gebe olmak zorundadır. İlla ki sosyalist devrimi faşizmin öncelemesi gerekmediğini bilerek bu gerçeği kavrayalım.

24  Yanardağ, Merdan, Fethullah Gülen Hareketinin Perde Arkası. Türkiye Nasıl Kuşatıldı?, Siyah-Beyaz, 8. Baskı, 2007, s.48. 25  Shirer, William L., Nazi İmparatorluğu, çeviren:Rasih Güran, İnkılap Kitapevi, 1. Cilt, 1992, s. 184-185 26  Toğan, age, s. 93. 27  “Ertuğrul Günay: Cumhuriyeti Kurtarıyoruz”, Hürriyet, 3 Aralık 2009, http://www. hurriyet.com.tr/gundem/13093490.asp

Eşitsiz gelişim tartışmalarında iktisadi ve siyasi unsurlar birlikte ele alınır, bunu biliyoruz, fakat görece az işlenmiş bir konu, tartışılan ülkenin işçi sınıfı siyasetinin gücüdür. Güçlü veya güçlenme potansiyeli ve iktidar hırsı taşıyan bir komünist partisi zayıf halkayı besleyen çok önemli bir unsurdur.

“Biz bu Cumhuriyeti halklaştırmaya, seçkinlerin, bir avuç tuzu kurunun Cumhuriyeti olmaktan, balo salonlarında kutlanan Cumhuriyet olmaktan çıkarıp, halkın paylaştığı, gerçekten kimsesizlerin kimsesi olan bir içeriğe, halkın yönetimi haline getirmeye çalışıyoruz.”27

28 

Shirer, age, s.208–209.

25 GELENEK

GELENEK

24

AKP ülkeyi


Yurtseverler, aydınlar, ilericiler, sosyalistler; eşitsiz gelişim rafta duran kuru bir teori değildir. Herkes TKP’yi güçlendirmeye, faşizmse faşizmi, totaliter demokrasiyse onu yenmeye, devrime!

Kasım ve Aralık aylarında

Türkiye’nin dış politikasından önemli başlıklar... 2 Kasım: Türkiye’de düzenlenen bir konferansa katılmak için gelen Almanya eski Başbakanı Gerhard Schröder, Tayyip Erdoğan’ın AB reformları konusunda başarılı performansıyla AB liderlerini şaşırttığını söyledi. Ayrıca Schröder, ekonomik kriz sonrasında gelişmekte olan ülkelerin öneminin arttığını söyledi. 3 Kasım: Slovakya’da bulunan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Türkiye’nin dış politikada eksen kayması yaşadığı eleştirilerine karşı çıktı. Gül, Türkiye’nin AB üyeliği hedefinden sapmadığını söyledi. 4 Kasım: Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve Kuzey Irak yönetiminden bakanların katıldığı bir toplantıda, “Kürt Açılımı”na tam destek sunulurken, DTP’ye insani duygularla hareket ettiği eleştirisi geldi. 6 Kasım: Sudan Devlet Başkanı El Beşir’in Türkiye’ye yapacağı ziyaret AB gündemine de taşındı. AB’nin Beşir’in gelmemesi için verdiği notada, “Türkiye gibi ‘Katılım Ortaklığı’nda imzası bulunan bir devletin, Roma Antlaşması’nın hükümlerini yerine getirmesi gerekir.” ifadesi kullanıldı. 9 Kasım: Sudan Devlet Başkanı El Beşir, Türkiye’de yapılacak İslam Konferansı Örgütü’nün toplantısına gelmekten son anda vazgeçti. Beşir’in AKP hükümetini zor durumda bırakmamak için bu kararı aldığı konuşuldu. 10 Kasım: İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad, İKÖ toplantısında yaptığı konuşmada “kapitalist sistemin iflas ettiğini” söyledi. Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi’nin Başkanı Mesud Barzani, Kuzey Irak’tan Türkiye’ye dönen PKK’lilerin şenliklerle karşılanmasının doğru olmadığını açıkladı. 11 Kasım: İngiliz Times gazetesi, Obama’nın Afganistan’a NATO’dan 4 bin ek asker göndermek istediğini, asker gönderebileceğini söyleyen iki ülkeninse İngiltere ve Türkiye olduğunu yazdı.


GELENEK 19 Kasım: FBI Başkanı Mueller’den, “Başta terör zanlıları olmak üzere, Türkiye içinden ve üzerinden hava, deniz ve demiryollarını kullanan tüm şüphelileri, biyometrik verileri kullanarak takip edin” talebi geldi. Parmakizi, ses, yüz, retina/iris gibi bilgilerden oluşan biyometrik verilerin paylaşılmasını da isteyen Mueller, “Böylece Türkiye’de ya da Türkiye üzerinden seyahat eden teröristleri izleriz.” gerekçesini sundu. 21 Kasım: CNN Türk’e insansız hava aracı Heron ihalesi ile ilgili açıklama yapan Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, “ihale yürürlükte, ancak İsrail ihaledeki şartları yerine getirmeli” dedi. İki ülke arasında imzalanan anlaşmaya göre İsrail’in Türkiye’ye toplam 10 insansız uçak teslim etmesi gerekmekteydi. Ancak geçen sürede İsrail sadece 2 uçak teslim edebildi. 24 Kasım: AKP’nin Kızılcahamam kampında açıklamalarda bulunan Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu hükümetin “Yeni Osmanlıcı” projesini ilk kez açıkça dile getirdi. Davutoğlu, “Osmanlı’dan kalan bir mirasımız var. ‘Yeni Osmanlı’ diyorlar. Evet, Yeni Osmanlı’yız. Bölgemizdeki ülkelerle ilgilenmek zorundayız. Hatta Kuzey Afrika’ya açılıyoruz.” diye konuştu. 26 Kasım: Başbakan Tayyip Erdoğan ve beraberindeki bakanlar Libya’ya bir ziyaret gerçekleştirdi. Bu ziyaret sonucunda iki ülke arasındaki vizeler kalktı, inşaat ihaleleri bağlandı, ticaret anlaşmaları yapıldı. Ziyaret sırasında Erdoğan’ın Davos çıkışı da övüldü. Başbakan Erdoğan, Türkiye-Libya İş Forumu’nda yaptığı konuşmada, iki ülke arasında bu yılsonu itibariyle 2 milyar dolar olan ticaret hacminin beş yıl içinde 10 milyar dolara çıkmasını hedeflediklerini söyledi. 29 Kasım: Dışişleri Bakanı Davutoğlu, Nabucco projesinin ermeni açılımıyla bağlantılı olduğunu reddederken, açılımın Türkiye’nin Kafkasya’da üstlendiği rolle ilişkisine işaret etti. 10 Ekim 2009’de İsviçre’nin arabuluculuğunda başlatılan normalizasyon süreci kapsamında imzalanan protokolleri hatırlatan Davutoğlu, “Türkiye ve Ermenistan’ın tek başına ilişkilerini normalleştirmesinin, Güney Kafkasya’da kapsamlı bir normalleşme olmaksızın gerçekleşemeyeceğini” belirtti. Davutoğlu bu yanıtıyla, Türkiye’nin Güney Kafkasya’nın “normalizasyonu” adı altında, bölgeye ABD adına

müdahale edebilmek için, Ermenistan ile ilişkilerini yeniden düzenlemek durumunda kaldığını dile getirmiş oldu. 1 Aralık: Cumhurbaşkanı Gül Ürdün’e gitti. Ürdün’ün bölgesel meselelere bakışının Türkiye ile neredeyse aynı olduğunu belirten Gül, iki ülke arasında vize uygulamasının kaldırıldığını ve Mısır ve Suriye’nin ardından Ürdün’le de bir serbest ticaret anlaşması imzalanacağını duyurdu. 2 Aralık: Ahmet Davutoğlu Atina’daki Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı toplantısında Ermenistan ve Azerbaycan dışişleri bakanlarıyla görüştü. 3 Aralık: Abdullah Gül, ABD’nin Afganistan’da muharip güç talebine dair, “Biz savaşan durumda olmak istemiyoruz. Etkinlik artacak, ama şekline biz karar veririz” dedi. 6 Aralık: Başbakan Erdoğan ABD ziyareti öncesinde yaptığı açıklamada, “Irak, Afganistan, Pakistan, Ortadoğu, Doğu Akdeniz, Balkanlar ve Kafkasları kapsayan geniş coğrafyadaki gelişmeler, terörle mücadele ve kitle imha silahlarının yayılmasının önlenmesi, küresel mali kriz, iklim değişikliği ve enerji arz güvenliği gibi konularda görüş alışverişinde bulunacağız” dedi. 7 Aralık: Başbakan Erdoğan ABD ziyareti kapsamında Johns Hopkins Üniversitesi’nde yaptığı konuşmada, bazı çevrelerin maksatlı olarak Türk dış politikasının eksininin değiştiğini söylediklerini ve “bunun tamamen yanlış” olduğunu söyledi. 8 Aralık: Obama’nın Türkiye’nin İran konusunda önemli rol oynayabileceği konusundaki sözlerine karşılık İran Dışişleri Bakanlığı, “Türkiye’nin devreye girmesini istemiyoruz” açıklaması yaptı. Obama Erdoğan’la görüşmesinde Afganistan’da Türk asker sayısının artmasından memnuniyetini dile getirdi. Erdoğan ise Obama’ya Afganistan’da bir askeri eğitim merkezi kurulmasını önerdi.

10 Aralık: Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan, Ankara’nın Türk-Ermeni ilişkilerini normalleştirmeyi hedefleyen protokollerin uygulanmasını Dağlık Karabağ sorununa bağlamaya devam etmesi halinde, protokollerin uygulanması anlaşmasından uluslararası hukuka başvuracaklarını söyledi. 11 Aralık: ABD Savunma Bakanı Robert Gates, Erbil’de Mesut Barzani’yle görüştü ve “sizi yüzüstü bırakmayacağız” dedi. 13 Aralık: ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, “ABD için Karabağ başka, Türk-Ermeni diyalogu başka bir süreçtir” dedi. 15 Aralık: Şam’daki Türk-Arap Forumu’na katılan Davutoğlu, “Amacımız sadece ekonomik işbirliği değil, ekonomik entegrasyondur. Yani insanların mallarla birlikte ülkeler arası serbest dolaşımının sağlanmasıdır” dedi. Davutoğlu, Arap ülkelerinin yanı sıra Magrib, Kuzey Afrika ve Sahra Altı Afrika ülkeleriyle de ilişkilerin geliştirilmesine çalışıldığını söyledi. Bu çerçevede, bu bölgelerde 2009 yılı içinde 10 yeni Türk büyükelçiliği açma kararı alındığını ve 2010 yılında 5 büyükelçilik daha açılacağını belirtti. 16 Aralık: ABD’nin Afganistan ve Pakistan Özel Temsilcisi Richard Holbrooke, Taliban için savaşan insanların büyük çoğunluğunun ideolojik nedenlerden değil, para için ya da hükümete olan tepkilerinden dolayı bu işe girdiğini söy-

ledi. Bunlar arasından “uzlaşılabilir” olanlara uzlaşmayı hedeflediklerini belirten Holbrooke, Türkiye’nin Afganistan’a muharip asker gönderip göndermeme kararını Türkiye’nin alacağını ve Türkiye’nin vazgeçilmez bir müttefik olduğunu söyledi. 17 Aralık: Abdullah Gül İklim Zirvesi’ne katılmak için Kopenhag’a gitti. İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak’ın ocak ayında Türkiye’yi ziyaret etmesinin beklendiği duyuruldu. 18 Aralık: Abdullah Gül ve Şimon Peres Kopenhag’da görüştü. İsrail cumhurbaşkanlığından yapılan açıklamada, “Cumhurbaşkanlarının, Türkiye ve İsrail arasında normal, olumlu ve istikrarlı ilişkilere dönülmesinde mutabık oldukları” vurgulanarak, Cumhurbaşkanı Gül’ün, Peres’in İsrail’e davetini kabul ettiği de belirtildi. 21 Aralık: Hükümet sözcüsü Cemil Çiçek, yurtdışında yaşayan yaklaşık 5 milyon Türkiye vatandaşı için bir “Dış Türkler Başkanlığı” kurulacağını duyurdu. 23 Aralık: Suriye ile Türkiye Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi toplantısıyla ilgili konuşan Erdoğan, görüşmelerde Suriyeli ve Türk işadamları arasında birçok bağlantı kurulmasıyla övündü. 25 Aralık: Türkiye ile Azerbaycan arasında vizenin kaldırılmasıyla ilgili tören, Azerbaycan tarafından ertelendi.

9 Aralık: AB dışişleri bakanları toplantısından Türkiye’yle müzakerelerin gözden geçirilmesinin bir yıl ertelenmesi kararı çıktı.

29 GELENEK

28


Liberalizmin hedefindeki dinamik:

Aleviler Turan Konu 2009 yılı, Türkiye Cumhuriyeti’nin AKP eliyle Yeni Osmanlı’ya dönüşümü sürecinin en kritik olmasa bile en sonuç alıcı aşamalarına sahne oldu. Hazırlıkları çok önce başlayan ve büyük ölçüde tamamlanan, ancak “lansmanı” ABD’deki iktidar değişimini bekleyen Yeni Osmanlı adındaki liberal diktatörlük, 2009 yılında ilan edildi ve ilanı takiben üstyapı alanındaki dönüşüm baş döndürücü bir hızla görünür olmaya başladı. Burada atılan ve her gün Cumhuriyet’in başka bir kalesinin düşmesi biçiminde tezahür eden gelişmeler, esas olarak uzun süredir devam eden üstyapısal dönüşümün nihayete ermesi ya da diğer bir bakışla adının konması niteliğindeydi. Restorasyon yorgunu, çaresiz, yönsüz ve en önemlisi emperyalizme vaat edecek hiçbir şeyi kalmayan “Cumhuriyet kadroları” karşısında beklemediği ölçüde kesin bir zafer kazanan AKP, 2009 yılındadır ki, kimi açık hesapların artık kapatılması gerektiğine hükmetti. Her biri Cumhuriyet’in adı konmuş tasfiye hesaplarının kapatılması anlamına gelen dönüşümleri daha trajik, AKP hamlelerini daha da dehşetli kılan unsursa, “Genişletilmiş Ortadoğu” coğrafyasını hedef alan ve bu üstyapısal adımları bile gölgede bırakacak denli şiddetli ilerleyen emperyal açılım oldu. Bizzat öldürücü darbeyi vurduğu Cumhuriyet paradigmasının ardından “zemin belirleyen” bir tekelci güce ulaşmış olan AKP, tam da bu yüzden ülke içindeki burjuva siyasi aktörler arasında açık ara rakipsiz bir pozisyona yükseldi. AKP’nin, emperyalizmin Ortadoğu’daki krizine yönelik olarak uluslararası alanda yarattığı ve her geçen gün yükselttiği beklentilerse, uluslararası alanda şiddetlenen krize rağmen emperyalist desteğin bir an olsun eksilmemesi sonucunu verdi, vermeye devam ediyor.1 İki dışadüşen2 dinamik: Kürtler ve Aleviler AKP kadroları inisiyatifini aldıkları, büyük ölçüde üstyapısal dönüşümün hızından, etkisinden ve emperyalizm nezdinde gördüğü takdirden ötürü kendine güveni artmış bir şekilde toplumsal alana yöneldiler. Teslim etmek gerekir ki, AKP’nin toplumsal alana yöneldiği dönemin 1  Bu yazı kaleme alındığı sırada emperyalizmin Türkiye’ye yönelik “tacizkar desteği” tüm hızıyla sürmektedir. Emperyalist finans kuruluşlarının Türkiye’ye peş peşe verdikleri güven payeleri, AKP hükümetine olan desteğin boyutlarını gözler önüne sermektedir. 2  Prof. Dr. Ümit Şenesen tarafından Türkçeleştirilen ve bir istatistik terimi olan “dışadüşen” [İngilizce “outlier” – T.K.], bir örneklemin merkezini oluşturan kütleye belirli bir mesafenin ötesinde kalan unsurları tarif etmektedir. Prof. Şenesen’in dışadüşenlerle ilgili olarak yaptığı şu uyarı dikkat çekicidir: “Dışadüşen, özel ilgi bekleyen bir gözlem değeri olarak algılanmalıdır.” Bkz. Şenesen, Ümit. İstatistik: Sayıların Arkasını Anlamak, İstanbul, Literatür Yayınevi, 2004, s. 285.


Aleviler

karakteristiği işçi sınıfının tüm örgütlülüğünü ve mücadele kültürünü terk ederek sahneden çekilmiş olmasıdır. Bu çekilme, işçi sınıfının çevresinde yer alan ve “nesnel olmayan” hareketliliklerin de ya sahneden çekilmesi ya da liberal kuşatmayla etkisizleşmiş olması sonucunu vermiştir. Toplumsal alandaki tablo bir çöküntü manzarasıdır. Böylesi bir manzarada AKP’nin karşısına çıkan yegâne iki unsursa ne 12 Eylül’ün ne de 10 yıla yakın AKP çürümesinin tüketebildiği Kürt ve Alevi dinamikleridir. Taban dinamiğinin oldukça sınırlı olduğu ülkemiz topraklarında, Kürt ve Alevi dinamiklerinin hâlâ canlı olabilmeleri ise -birincisinde etkin, ikincisinde çok sınırlı olan dış faktörler bir yana- büyük ölçüde kapitalist Türkiye formasyonuyla yaşanan doku uyumsuzluğundan kaynaklanan “nesnel” bir durumdur. Bu dinamiklerden ilki, ulus devletin merkezi dil, kültür ve tarih tasarımıyla; ikincisi ise, Soğuk Savaş ve takip eden karşı devrim kasırgasında önemini katlayarak arttıran merkezi dinsel belirlenimle keskin bir doku uyuşmazlığı yaşamaktadır. Kürtlerin ve bu yazının odağında duran Alevilerin merkezi kapitalist formasyonla yaşadıkları bu doku uyuşmazlıklarının “yeni” olduklarını söylemek mümkün değildir; ancak yeni olan AKP’nin bir “yeniden kurucu” unsur olarak Türkiye’yi şekillendirme çabasına girişmesi ve bu iki köklü taban dinamiğini kapsama yönünde irade göstermesidir. Burada özellikle emperyalizmin belirleyiciliği ve Ortadoğu’ya yönelik yakın dönemli projeksiyonlar göz önüne alındığında, AKP çabalarının yeniliği, cesaret düzeyi ve orijinalliğine gölge düşmektedir. Öte yandan, AKP’nin toplumsal zemine yönelik giriştiği dönüştürme çabaları, iki yönüyle yeni ve özgündür: Birincisi AKP tıpkı üstyapısal dönüşümlerde olduğu gibi yeniden kurucu ve zemin belirleyici bir tarzda hareket etmektedir. İki dışadüşen dinamik nezdinde bu hareket, yıllardır kendilerini dışlayan “köhne” yapının yıkılmasının ardından, yeniden kurulan bir yapı içinde yer alma çağrısı ve olanağı olarak görünebilmektedir. Birincisiyle tamamlayıcı bir ilişki içinde bulunan ikinci yönse, bizzat oluşan yeni toplumsal formasyonun mayasında gizlidir: AKP’nin bu iki dinamiği kapsamaya yönelik en büyük silahı, şimdiye kadar kullanılan istibdat girişimlerinden çok daha “sivil” olmakla birlikte, çok daha tesirlidir; bu silah liberalizmdir. Yılların ağır baskı koşullarına karşı bir direniş kültürü geliştirebilen ve en ağır baskı dönemlerini güçlenerek atlatan bu dinamikler, AKP’yle birlikte tanıştıkları, yüz yüze geldikleri liberalizm silahı karşısında adeta çıplak, savunmasız ve çaresiz kalmaktadırlar. Bu çaresizlik, özellikle solla bağlarını tamamen koparan Kürt dinamiği söz konusu olduğunda oldukça net biçimde görülmektedir. Emperyalizmin bu girişimdeki rolü için bir parantez açmak gerekirse, etkinliği artan emperyalist aktivite önceki dönemlerin aksine görünürlüğünü bir hayli yitirmiş olup, AKP üzerinden net ve etkin bir dolayım kazanmış durumdadır. Burada AKP’nin “içeride” kaydettiği başarılar emperyalizme güven vermiş, alanına hâkim, rakipsiz ve umut vaat eden bir burjuva aktör karşısında emperyalizmin doğrudan

çabalarında gözle görülür bir azalma yaşanmıştır. Gerçekten de, gerek Restorasyon’un hemen sonrasında ve gerekse de AKP iktidarının ilk yıllarında sıkça görülen “toplantılar düzenleyen, yemekler veren ABD konsolosları”, “Kürt illerine ziyaret düzenleyen Avrupalı parlamenterler”, vb. görüntülerde 2005-2006 dönemini takiben keskin bir azalma gözlenmektedir. Daha çok Avrupa odaklı olan ve Türkiye kapitalizminin “hassas” dinamiklerine odaklanan sivil toplum faaliyetleri de, gerek Avrupa Birliği’nin siyasi iddialarındaki yavaşlama, gerekse de AKP’nin yarattığı İslamcı sivil toplum ağının çok daha yüksek belirleyicilik düzeyine ulaşmasıyla etkisini yitirmiş görünmektedir. Özetle kendi alanında eşsiz bir hâkimiyet yakalayan, daha fazlasını, Ortadoğu’da başat taşeron güç olmayı hedefleyen ve bu konuda etkin adımlar atan AKP hükümeti bunun karşılığında emperyalizmden, yeni yönelimlerine ve somut projelerine eklemlenme başlıklarında siyasal-toplumsal tekel olma garantisini kapmıştır. İslamcı liberalizm ya da İslam-liberalizm diyalektiği Siyasal alanın ardından, Türkiye’nin toplumsal zeminini de Genişletilmiş Ortadoğu’daki emperyalist projelere hazır hale getirmek isteyen AKP, karşılaştığı açmazlar karşısında bugüne değin İslamliberalizm diyalektiğini uygulayarak ilerleyegelmiştir. Kendi yarattığı veya devraldığı sağ zemini her geçen gün daha çok İslamcılıkla ve Ortadoğu’ya yönelik “fetihçilik”le tahkim eden AKP, karşılaştığı sağ-dışı kesimleri de kesif bir liberalizm bombardımanına tutmaktadır. Her iki kesimi bir arada tutarak AKP’nin başarısının önünü açan unsur ise, İslamcılık ve liberalizm arasında bulunduğu bilinen güçlü geçişlerden de öte, AKP dışındaki aktörlerin de temel kabulü haline gelen piyasanın takdiri ilkesidir. Diğer bir deyişle yakın dönemde çok yakın iki örneği, Dubai ve Yunanistan’ı, sarsmakta olan “piyasalar” Türkiye’nin aleyhine değil olumsuz bir sinyal vermek, olumlu sinyallerini hızla arttırmaktadır bile… Uluslararası ekonominin kriz dönemi düşünüldüğünde, bu başlıkta emperyalizmin yukarıda değinilen kredisi sanıldığından da büyük önem taşımaktadır. AKP, İslam-liberalizm-piyasalar (ya da emperyalizm) ekseninde kurduğu üçlü sacayağının başarısıyla Cumhuriyetin artık iddiası kalmayan kadrolarını tasfiye edebilmiş ve sağ rakiplerinin mevcut zeminlerini sarsarak onları etkisiz hale getirmiştir. Sola yönelik liberal akıl karartma operasyonlarından da başarıyla çıkan AKP, dışadüşen dinamiklere yönelik yüklenmesiyle, sosyal demokrasinin zaten kaymakta olan zeminini de altından almış, sosyal demokrasiyi saçmalamaya zorlamıştır. Bu anlamda Onur Öymen ya da bir başka CHP’linin “alenen saçmalama” olarak nitelendirilebilecek ve AKP hanesine yazıldığı net olan çıkışları, esasen büyük ölçüde AKP’nin başarısıdır. Üstyapı alanında önemli ölçüde rakipsizleşen AKP, toplumsal zemindeki dönüşüme geldiğinde karşılaştığı iki diri dinamikten birine, Kürtlere karşı İslam-liberalizm diyalektiğini başarılı biçimde uygulamaktadır. Kürt sorununda artık söz sahibi üçüncü ortak olan emperyalizmin de destek ve onayı, çaresizlik içindeki MHP ve özellikle de CHP’nin çıkışlarının yarattığı zımni “destek” ve kesif liberalizm, kararlı bir dengeye kavuşmamış olmakla birlikte AKP’nin Kürt siyaseti üzerinde siyasal bir kuşatma kurabilmesinde etkili olmuştur. AKP’nin kazandığı tüm mevzilere karşın Kürt dinamiğiyle Kürt siyaseti arasındaki bağların halen önemli derecede güçlü olması, AKP’nin işini zorlaştıran etmenlerden biri olarak görülebilir. Kürt siyasetini hedef alan herhangi bir hamlenin tabanda da karşılık buluyor olması, öte yandan, AKP’nin hanesine yazmaktadır. Özetle AKP iki diri dinamikten birini -Kürt dinamiğini- İslam, liberalizm ve emperyalizm ekseninde kuşatmıştır. Bu alanda henüz alınacak yol olmakla birlikte, Kürt dinamiğinin İslam, liberalizm ve emperyalizmle ne yazık ki yüksek bir “alışveriş” düzeyine sahip olması halen dışadüşen konumundaki Kürt dinamiğinin bu konumunu kaybediyor olmasında en belirleyici unsur olarak öne çıkmaktadır.

33 GELENEK

GELENEK

32

Liberalizmin hedefindeki dinamik:


Aleviler

34

Ve Aleviler… AKP Türkiye’sinin iki dışadüşen dinamiğinden ikincisini -Alevi dinamiğini- karakterize eden en belirgin unsur parçalılıktır. Kemalist dönüşümler ve aydınlanma dönemi, Aleviler açısından bir rönesans olamadıysa, bunun nedeni Kemalist kadrolardaki kitle korkusudur.

Alevi dinamiğinin sahip olduğu parçalı yapıda, Kürt dinamiğindeki ulus/milliyet eksenine kıyasla daha geniş kapsamlı ve daha gevşek bir unsur olan dinsel/kültürel belirleyiciliğin öne çıkması temel etkendir; ancak Aleviliğin özgün tarihsel gelişimi dolayısıyla kırsal temelli olması bu parçalılığı beslemiştir. “Alevilik için, kırsal toplulukları kapsayan ve hem din, hem kültür, hem de kendine ait kuralları olan bir topluluğa aidiyet anlamına gelen bir yaşam tarzı denebilir. Tarihsel nedenlerden ötürü, Alevilik bazı dinlere özgü toplumsal farklılaşma ve uzmanlaşmayı yaşamamış, merkezi bir örgütlenme tarafından da birleştirilip yapılandırılmamıştır.”3 Aleviliğin parçalı yapısının sonuçlarına geçmeden önce, bu parçalı yapıya neden olan ve başlı başına bir inceleme konusu oluşturan tarihsel nedenlere kısaca değinmek önem kazanmaktadır; nitekim bu tarihsel nedenler, Alevilerin AKP Türkiye’sinde dinsel olarak kapsanmalarının da neden sınırlı olduğuna ilişkin ipuçları taşımaktadır. “Şah İsmail’in 1501’de, o zamana dek Sünnilerin ağırlıkta olduğu İran’da, On İki İmamcı Şiiliğini devlet dini ilan etmesi, Osmanlı İmparatorluğu ile olan dini cepheleşmenin sertleşmesine yol açar.”4 Şiiliği benimseyen İran’la Sünni eğilimli Osmanlı’nın arasında yer alan Alevi5 nüfus, ekonomik ve siyasi bunalımla da boğuşan Osmanlı için bu noktadan sonra tehdit oluşturur hale gelmiştir. Gerçekten de göçer konumdaki Türkmen topluluklarından oluşan Aleviler, kısa sürede İran etkisinin Osmanlı içlerine değin ilerlemesine neden olmuş, Osmanlı merkezi tarafından “tehdit” olarak görülmeye başlanmıştır. Sultan II. Bayezid’in oğulları arasındaki taht kavgasıyla yaklaşık aynı döneme denk gelen ve başrolünü Kızılbaş Türkmenlerin oluşturduğu bir dizi isyanla baş edemeyen Osmanlı yönetimi açısından konsolidasyon kaçınılmazdır. “Kitlesel tutuklamalar, tehcirler ve katliamlar”6 biçiminde tezahür eden iç konsolidasyonun ardından 1514’te Şah İsmail’in yenilmesiyle İran tehdidi siyasal olarak bertaraf edilmiştir. Ancak dinsel ve idari düzenlemelerle daha düşük yoğunluklu olarak yaklaşık 100 yıl daha süren konsolidasyon dönemi, Aleviler ve Osmanlı açısından çok önemli iki sonuç vermiştir. Birincisi, Osmanlı’da Sünniliğin resmi din haline gelmesidir: “Ancak 16. yüzyıldan itibaren Sünnilik Osmanlı İmparatorluğu’nun resmi dini 3  Massicard, Élise. Türkiye’den Avrupa’ya Alevi Hareketinin Siyasallaşması, İstanbul, İletişim Yayınları, 2007, s.19. 4  Massicard, age, s.32. 5  “Alevi” terimi, 19. yüzyılla birlikte kullanılmaya başlanmıştır. Bu tarihten önceki genel niteleme “Kızılbaş”tır. Bkz. Mélikoff, Irène. “Bektaşilik/Kızılbaşlık: Tarihsel Bölünme ve Sonuçları”, T. Olsson, E. Özdalga, C. Raudvere (editörler), Alevi Kimliği içinde, İstanbul, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2003, s. 8-9. 6  Massicard, age, s.33.

olarak görülebilir. (…) Osmanlıların ödünsüz bir Sünniliğe yönelişinde Kızılbaş olgusu ana etkenlerden birini oluşturur.”7 Türkiye’de Alevilik ve Sünni İslam’ın ana formasyonunu böylesi bir çatışma zemini üzerinden şekillendirmiş olması, Yeni Osmanlı’nın İslami ideolojisinin kapsayıcılığındaki sınırlılığın en büyük nedenidir. İkinci sonuç ise Alevi dinamiğinin parçalı yapısını ve sonrasındaki emekçi karakterini de belirleyecek olan nüfus yapılanmasıdır. Göçer yapısı nedeniyle merkezi bir örgütlenme dinamiğine baştan uzak olan Alevi nüfusu, 16. yüzyılın başında yaşanan katliam ve tehcir döneminde bir Osmanlı politikası olarak özellikle merkezi yerleşim bölgelerinden uzakta tutulmuşlardır. Sonrasında gerçekleşen zorunlu iskân politikalarında da takip edilen bu strateji, Aleviliğin “kırsal” bir karaktere sahip olması sonucunu getirmiş ve parçalı yapının sürmesindeki en büyük etken olmuştur. Alevi kitlelerin birbirleriyle temas etmeleri çok sonraları, 1960’ların ertesinde büyük kentlerin emekçi mahallelerinde gerçekleşecektir8. Alevi nüfusun merkezi yönetimin kontrolü altında parçalı bir yapıda sabit tutulması, İran’la özellikle 16. yüzyıldan sonra herhangi bir ciddi gerilimin yaşanmaması, Osmanlı-Alevi geriliminin de yerini uzlaşmaya bırakması sonucunu vermiştir. Bundan ötürüdür ki, Alevi nüfusun 19. yüzyıla damgasını vuran uluslaşma hareketlerinde kendilerine yönelik herhangi bir özgün talepleri olmamış, diğer uluslaşma süreçlerinin tâbi aktörleri olarak özellikle Bektaşi yapılanması aracılığıyla Balkanlarda rol oynamışlardır.9 Cumhuriyet ve Aleviler Kemalist dönüşümler ve aydınlanma dönemi, Aleviler açısından bir rönesans olamadıysa, bunun nedeni Kemalist kadrolardaki kitle korkusudur. Seküler ve köy merkezli bir aydınlanma projesine inanan Kemalizm’in elinde, Alevilikten daha iyi bir şablon bulunmamaktadır. Ancak herhangi bir taban dinamiğine oturmaktan ölesiye korkan Kemalist kadrolar, kendi projelerine birebir oturan seküler dünya görüşü, hümanizm eksenli bir kitle kültürü ve başta arı bir dil olmak üzere Türk uluslaşmasının temel unsurlarının bizzat yaşayan taşıyıcısı olan Alevilerden bile korkmuşlar; yaygın olarak kullandıkları Alevi folklorik unsurlarını tarihsel referanslarından ve dolayısıyla Alevi taban dinamiğinden yalıtmışlardır. Din alanındaki reformların da, tarihsel bir istibdat altında yaşayan Aleviliği “rahatlattığı” şüphelidir: “Bu reformlar [Kemalizm’in din alanındaki reformları – T.K.], devlet ve din işlerini birbirinden ayırmaktan çok, dinin devletleştirilmesine yöneliktir. 3 Mart 1924’te, hilafetin kaldırıldığı gün, Diyanet İşleri Başkanlığı kurulur.” Bu adımdan bir yıl sonra tekke ve zaviyelerin kapatılması, tarihsel olarak ilerici bir adım olduğu kuşku götürmemekle birlikte, Alevi parçalanmışlığını arttıran bir unsur olmuştur. Sünni İslam’ın devlet kontrolü altında sürdürülmesi anlamına gelen Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulmasıyla birlikte değerlendirildiğinde, Cumhuriyet döneminin Aleviler açısından “net çıktısının” ne olduğu oldukça tartışmalı hale gelmektedir. Nitekim Alevi kitlelerin, kurulmasının ardından geniş kitleler 7  Massicard, age, s.32. 8  Merkezi bir tarikat örgütlenmesi olan Bektaşilik, Osmanlı’da Alevi nüfusu kapsama iddiasında olan yegâne merkezi dinsel örgütlenme olmuştur. Ancak yükselişi Osmanlı’da sözünü ettiğimiz konsolidasyonun hemen öncesine denk düşen Bektaşi tarikatı, bizzat sultanın emriyle İmparatorluğun heterodoks unsurlarını kapsamak üzere yeniden yapılandırılmış ve hiçbir tarikatın sahip olmadığı denli geniş merkezileşme olanaklarına sahip olmuştur. Birçok yorum, Bektaşiliğin Alevi nüfusu merkezi denetim altına almak üzere saray tarafından desteklendiğini vurgulamaktadır. Örneğin, Yeniçeri teşkilatı tamamıyla Bektaşi ocaklarına bağlıdır. Ancak Bektaşilik, bu operasyondan değişmeksizin çıkamamış ve Aleviliğe yakınsamıştır. Yine de, Bektaşiliğin merkezi dinsel örgütlenmesi Alevi nüfus için bir merkezi hareket dinamiği yaratamamış, aksine dedegân-babagân ayrımına neden olarak parçalılığı güçlendirmiştir. Bkz. Massicard, age, s.35. 9  “Yüzyılın sonunda Bektaşiler Arnavut milliyetçi hareketi içinde etkin bir rol üstlendiler. İmparatorluğun yıkılmasının arifesinde, Bektaşiler Arnavutluk nüfusunun yüzde 15-20’sini oluşturmaktaydı ve dedebabaları siyasal açıdan son derece etkiliydi”. Bkz. Massicard, age, s.41.

35 GELENEK

GELENEK

Liberalizmin hedefindeki dinamik:


Aleviler

halinde Demokrat Parti’yi destekledikleri bilinmektedir.10 1950’lerle başlayan göç dalgaları, Türkiye’de Alevi nüfusu en çok etkileyen etmenlerden biri olmuş ve Aleviliğin siyasal alana taşınması sonucunu vermiştir. Alevi nüfus gerek iç göç, gerekse de dış göç bağlamında Türkiye’deki göç dalgalarından en çok etkilenen kesimi oluşturmaktadır. Çünkü “Aleviler hem kentlere, hem de yurtdışına kitlesel olarak göç ederler, çünkü daha çok geri kalmış bölgelerde yaşamaktadırlar.”11 Gerçekten de “Alevi kenti” olarak bilinen pek çok kentin merkezindeki gerici doku, ilk bakışta şaşırtıcıdır. Oysaki yüzyıllardır bu şekilde devam eden böylesi bir nüfus bileşimi, Alevi nüfusun kırsal çeperde olmasından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla, göç dalgalarından en çok etkilenenler de Aleviler olmuştur. Kırsal çeperde birbirinden kopuk ve farklı kültürel belirlenimler altında yaşayan Alevilerin bu kez kentlerin çeperlerinde, ancak geniş kitleler halinde ve homojene yakın bir emekçi kimliğiyle12 buluşması, bu kitleleri sola kanalize etmiş, “solculuk” ve “Alevilik” kentlere göç eden Alevi emekçilerin bir arada edindikleri kimlikler olmuşlardır. 1960 sonrasında hızlanan bu süreçte, sağ partilerin DP geleneğini sürdürerek Sünni tarikatlara yönelmeleri de etkili olmuştur. Türkiye’nin 1960’ların ikinci yarısından itibaren Türkiye İşçi Partisi (TİP) öncülüğünde yaşadığı büyük aydınlanma döneminde TİP’e ve genel olarak Türkiye soluna çok sayıda kadro veren Aleviler, sermaye siyasetinin bir karşı-devrim silahı olarak altmışların sonundan itibaren çalıştırmaya başladığı İslamcılığın da hedefi olmuşlardır. Faşist-İslamcı terörün hedefi haline gelen Aleviler, toplumdaki genel politizasyon da göz önüne alındığında “solun doğal kitlesi” haline gelmişlerdir. Bu “doğallık” karşı-devrim kanadınca da fark edildiği içindir ki, solu hedef alan pek çok provokasyon ve sindirme hareketi, Alevi kitlelerine yönelik katliamlar biçiminde tezahür etmiştir. 12 Eylül’ün sola yönelik insanlık dışı sindirme operasyonu, bir o kadar da Alevileri hedef almış; darbe ertesinde solla birlikte adeta Alevi kimliği de ağır yara almıştır: “Cunta Alevi örgütlerini de dağıttı. (…) Komünizm ve bölücülükle suçlanan kadroları yargılandı. Bu örgütsel kopuş, dini uygulamalardan bir ölçüde vazgeçilmesiyle birleşince, 1980’li yıllarda bazı gözlemciler, Alevilik yok oluyor, kehanetinde bulundular.”13 1980’li yılları solla birlikte istibdat altında geçiren Alevilik, 1980’lerin sonuna gelindiğinde, tıpkı emekçi eylemliliğinde olduğu gibi bir açılım 10  Bkz. Massicard, age., s. 54. Bunda şüphesiz Tek Parti döneminin İkinci Dünya Savaşı ve sonrasındaki tarım politikasının ve DP’nin kırsal nüfusa yönelik vaatlerinin etkisi büyüktür. 11  Karpat, Kemal, The Gecekondu, Rural Migration and Urbanization, Camridge, Cambridge University Press, 1976, s.260. 12  Kırsal nüfusun en yoksul bölümünü oluşturan Aleviler, kentlerde ve özellikle de kamu sektöründe işçi-devlet memuru olarak yoğunlaşmıştır. Bkz. Massicard, age, s. 53-55. Alevi burjuvazisinin ortaya çıkmasıysa çok sonraları, 1990’larda gerçekleşen bir olaydır. 13  Massicard, age, s. 70.

yaşadı; ancak bir farkla: “Bu makroekonomik gelişmeler [1980’lerin Özal liberalizmi – T.K.] Alevileri doğrudan etkiledi. Topluluk kendi içinde ayrışsa da, Aleviler kent yoksulları içinde önemli bir oranı temsil etmekteydi. 1980’ler ve 1990’larda topluluk genelinde, hem toplumsal hem siyasal hem de ekonomik açıdan aşağı doğru inen bir hareket çizgisi vardır.”14 Alevilerin toplumsal “degradasyonu”, solun mutat şemsiyesinin yokluğunda giderek marjinalleşti. Bu süreçte Sovyetler Birliği’nin dağılması ve solun giderek etkisizleşmesi kadar, belirli momentlerde kent yoksullarını ve Alevileri -şüphesiz Türkiye soluyla birlikte- hedef alan bir dizi şiddet ve sindirme operasyonu da Alevi marjinalleşmesini körükledi: Bunlar Sivas Katliamı ve 1995 yılında gerçekleşen kent yoksulu isyanları oldu. Her ikisinden de solun mevzi kaybederek geri çekildiği bu iki olay, solAlevilik “doğal” bağının da giderek kaybolmasının ve marjinalleşen Alevilerin giderek bir kimlik hareketi üzerinden yeniden yükselişinin zeminini oluşturdu. Burada, Kürt hareketiyle kıyaslandığında çok daha sınırlı olmakla birlikte, dış etkenlerin varlığının da bir kimlik hareketine zemin sunduğu vurgulanmalıdır. Giderek kimlik talepleriyle öne çıkan Kürt hareketinin bizzat kendisi ve Avrupa Birliği’nin “alt kimliklere” yönelik sıkı markajı15 bu noktada etkindir. Sonuç: Alevileri ne yapmalı? AKP’nin adı konmakta olan dönüşümleriyle geçen 2009 yılı geride bırakılırken, Alevi dinamiği de belirli bir formasyona kavuşmaktadır. Solun ve sosyal demokrasinin kapsayıcılığından giderek uzaklaşarak bir kimlik hareketi haline gelmekte olan Alevi dinamiğinin, bir kimlik hareketi olarak üzerine oturduğu kültürel/dinsel temelin öne çıkması, AKP gericiliğinin -Kürt dinamiğinde olduğu gibi- bu dinamiği kapsamasını zorlaştırmaktadır. Yine Kürt hareketine kıyasla emperyalist etkilerin de bir hayli sınırlı olduğu Alevi dinamiği, Avrupa Birliği’nin mevcut krizi de göz önüne alınırsa, emperyalist cephenin kapsama alanının büyük ölçüde dışında kalmaktadır. Öte yandan, salt bir kimlik hareketine indirgenerek AKP tarafından masaya davet edilen Alevi dinamiği, bu şablona mahkûm kaldığı sürece AKP’nin en etkili silahı olan liberalizme açık hedef olmaktadır. “Kimlik” başlığı, emperyalizmin son on yıllarına damgasını vuran ve liberalizmin elinin en güçlü olduğu başlıktır. Ufuk Uras gibi AKP’nin soldaki yansıması olan ve CHP’nin tasfiyesine uçkur çözen aktörlerin varlığı ve etkinliğiyse, AKP’nin İslamcı liberalizminin yetersiz kaldığı noktada bu silahın etkin bir şekilde kullanılacağını göstermektedir. AKP, Dersim Katliamı vb. başlıklar üzerinden açılan gündemlerin zeminini akıllıca yöneterek bu durumun tamamen farkında olduğunu ortaya koymakta, soldaki yansımalarına net biçimde orta açmaktadır. Bu anlamda, örneğin Onur Öymen’in açtığı Dersim Katliamı başlığı “CHP’nin bariz yanlışının AKP’ye yazması” olarak okunmamalıdır: Kürt ve Alevi açılımlarını kimlik başlığına indirgemekte bir hayli başarılı bir seyir izleyen AKP, kendi belirlediği zeminde yeri olmayan ve çaresizlik içinde gündeme müdahil olmaya çalışan CHP’yi hata yapmaya zorlamıştır. AKP gericiliğinin Alevi dinamiğini kuşatması gibi, kendisine en çok “dokunan” bir başlıkta dahi geleneğini bozmayarak en ufak bir halkçı tepki oluşturamayan CHP, bunun karşısında zorunlu olanı gerçekleştirmiş ve halk düşmanlığı yapmıştır. Bir diğer boyutsa, bizzat “kimlik hareketi” olgusuyla ilgilidir. Siyasi geriye bağlantıları yüksek bir hareketin bir kimlik hareketine dönüşmesi, birçok tarihsel örneğin gösterdiği gibi, dinamiğe damgasını vuran emekçi karakterin kaybolması ve sermaye bağlantılarının yükselişiyle ilgilidir. 14  Massicard, age, s. 72. 15  “Türkiye’deki hareketlerin hepsi gibi, Alevilik de göç alanında etkindir. Ülkede hayata geçirilmesi güç bir strateji olan, ayrılıkçılığı siyasal bir kaynak olarak kullanmak Almanya’da daha kolay bir hal almakta, hatta Avrupa kurumları tarafından “azınlıkların korunması” çerçevesinde desteklenmektedir.” Massicard, age., s. 16.

37 GELENEK

GELENEK

36

Liberalizmin hedefindeki dinamik:


GELENEK

Liberalizmin hedefindeki dinamik:

Aleviler

38

Yıllardır güçlü bir emekçi damara oturan Alevi dinamiği, özellikle 1990’larda yoğunlaşan bir ayrışma sürecine girmiştir. Bugün 1970’lerden farklı olarak bir Alevi burjuvazisi gündemdedir. Tüm sermaye kesimleriyle geniş bir uzlaşma içinde olan AKP’nin, Alevi burjuvazisinin temsilcisi Cem Vakfı’yla olan doğrudan işbirliği tesadüfî değil, eşyanın tabiatı gereğidir.

Alevi dinamiğinde de durum budur. Yıllardır güçlü bir emekçi damara oturan Alevi dinamiği, özellikle 1990’larda yoğunlaşan bir ayrışma sürecine girmiştir. Bugün 1970’lerden farklı olarak bir Alevi burjuvazisi gündemdedir. Tüm sermaye kesimleriyle geniş bir uzlaşma içinde olan AKP’nin, Alevi burjuvazisinin temsilcisi Cem Vakfı’yla olan doğrudan işbirliği tesadüfî değil, eşyanın tabiatı gereğidir. AKP yönetiminde giderek aralanan kimlikler kapısının sermayeye ve gericiliğe hizmet ettiği aşikârdır. Son Dersim gündeminin de gösterdiği gibi, kimlikler başlığında liberalizm rakipsizdir. Kimlik kapısı bir kez aralanınca, bu kapıdan geçen yalnızca Seyit Rıza olmamış, Şeyh Sait ve hatta Said Nursi de bu kapıdan geçenler arasında yer almıştır. Bu akıl tutulması devam ettiği sürece, yobaz ve faşist katillerin “farklı kültürler/kimlikler” olarak kutsanması uzak olmayacaktır. Alevi dinamiği, gerek Türkiye’de zemini pek zayıf olan aydınlanma mücadelesinin sayılı tutamak noktalarından biri olması, gerekse de yıllardır dinamiğe damgasını vurmuş emekçi karakteriyle solun kapsama alanında olagelmiştir. Dinamiği “dışadüşen” yapan da büyük ölçüde budur. AKP gericiliği ve sermayenin bu dinamiği kapsama hamlelerini etkisizleştirmek, dinamiğin en temel taleplerinin gericilik hanesine yazar hale gelmesini önüne geçmek solun görevidir.

Dört dağın içindeki Dersim

yahut tarih öncesi köpekler Erman Çete “Ulusallık sorunu bir dünya devrimi sorunu olduğuna göre, olumlu ya da olumsuz niteliği, ancak dünya devrimine oran ve görecelilikle belirir.”1 Genel olarak ulusal sorun, Türkiye özelinde de Kürt sorunu daha önceleri defalarca Gelenek sayfalarında, değişik boyutlarıyla işlendi. Ulusal sorun konusunda, konuşan ve konuşabilecek herkes açısından söylenmesi gerekenlerin söylendiğinde ısrar etmek durumundayız. Güncel politik konumlanışların bu kadar kolay değişebildiği bir meselede dönüp dolaşıp “teori mühimdir” demenin de pek bir karşılığının olmadığını görebiliyoruz. Üstelik içinde yaşadığımız zaman diliminde, örneğin Dersim’i düşünürken, bir tür anakronizm tuzağına düşme tehlikesi bulunuyor. Demeye çalıştığım, asla “o dönemin şartları düşünülmeliydi” türü bir aklama çabası değil; aksine, o dönemin uluslararası komünist hareketinin koşulları ile Kürt ulusallığının arasındaki ilişkiyi sağlıklı kurmaya çalışmaktır. Çünkü birincisi, oldukça vulger bir “gericilikle mücadele” tezinin savunusu, doğruluğundan ya da yanlışlığından bağımsız olarak, komünist siyaseti iğdiş edici bir nitelik taşıyor; ikincisi Dersim’den ölçüsüz bir “özgürlük mücadelesi” vurgusu çıkması da, eğer güncel bir değer ifade etmiyorsa, pek mümkün olamıyor. Bu bahsedilen “iki tarz-ı siyaset” ileride açılacak. Şimdilik bir tez olarak şu söylenebilir: Dersim Katliamı ya da genel olarak Kürt ulusallığı ile kurulacak ilişki, tarihe bakarken de, ancak bağlam üzerinden tarif edilebilir. Üstelik bugünkü adıyla Tunceli, Kürt ulusallığı açısından, kanımca Diyarbakır’dan farklı bir noktada durmaktadır. Türkiye devrimci-demokrasisi/ sosyalist hareketinin uzun yıllar boyunca Kürt coğrafyasında tutunabildiği tek bölge olan Tunceli, Kürt ve Alevi toplumunun kesişiminde de yer aldığı için, ayrı bir incelemeyi de hak ediyor. Aleviliğin getirdiği özellikler dolayısıyla enikonu Cumhuriyetçi, anti-Osmanlıcı eğilimlerin taşıyıcısı; tarihsel olarak Kürt ulusallığının biriktirdikleri sayesinde de halkçı-devrimci bir kimliğe sahip olan Dersim, Kürt coğrafyasının diğer bölgelerine sızan dinci gerici hegemonyayı kırabilecek güncel bir politik anlam da taşıyor. Kanımca Dersim tartışmalarının güncel uzantısı ancak burada bulunur: Dersim Katliamı bugün için, açık bir gericilik, sermaye sınıfı ve halk düşmanlığı karşıtlığı bağlamına yerleştirilirse bir anlam ifade edebilir. Dersim Katliamı’na baktığında, yalnızca merkezi otoritenin tedhişini ve baskısını gören bir göze Marksizm ile arasına bir çizgi çekmesi tavsiye edilir.

1  Kıvılcımlı, Hikmet, Türkiye’de Ulusal Sorun, Yol 2 içinde, der. Mustafa Çakır, 1992, Bibliotek Yayınları, İstanbul, s. 328.


yahut tarih öncesi köpekler

40

Kürt ulusallığının serbest bırakılması, işin aslı, Cumhuriyet’in varlık zemini olan ittifaklar politikasının ve sınıf egemenliğinin altını oyucu bir işlev görecekti. Kemalizm’in Kürt coğrafyasında tutunabildiği yegâne özne, zaman zaman hırpalasa ve genel bir “Kürtlük” kategorisi içinde değerlendirse de, Kürt egemenleri olmuştur.

CHP’li Onur Öymen’in kendisinden beklenen malum açıklamalarından sonra altı harlanan Dersim tartışmaları bunu bir kez daha zorunlu kılıyor. Yazı, merkezine Dersim Katliamı’nda olan bitenleri almayacak. Dersim tartışmalarında, Dersim’de yaşananları yorumlamaya yarayacak yönteme, Dersim özelinde odaklanmaya çalışacak. Kısacası, Dersim’e bakmak için bir yöntem önerecek.

bu ulusal ve uluslararası katmerli karşı-devrimin peşinden sürüklenmeye zorunlu oldu. (...) “O zamanki Kürt ulusalcılığı, tarihsel durumu yüzünden kendisine hâlâ derebeylerini lider yaptı. Bir iskeletten farksız olan Sultanla uzlaştı. Hâlâ anavatanda patlayan işçi hareketi önünde vahşi hayvanlara özgü bir panik psikolojisine düşmüş emperyalizmden medet umdu... Kürt ulusalcıları, ezilen Kürt miriyvolarının içine girerek Kürt köylülüğünü barut gibi ıhtılalcileştirecek devrim sloganları ve örgütleri yaratacak ve Anadolu köylülüğünün ulusal kurtuluşuyla eşit haklı ve ortak anti-emperyalist cepheli bir müttefik gibi kardeşleşecek yerde, sultanın ve musallat emperyalizmin, Anadolu’da yeni beliren ulusal harekete karşı aleti olma tehlikesine düştü.”4

Birkaç hatırlatma Dersim’e varmadan önce hatırlatmalarda bulunmak gerekiyor. Bu hatırlatmalardan ilki, yeni kurulan Cumhuriyet ile Sovyetler Birliği’nin ilişkileri. Ekim Devrimi’nden sonra, ulusal kurtuluş mücadelelerinin dünya devrimi stratejisinin bir parçası haline geldiğini biliyoruz. Doğu’daki ezilen halklara uzatılan el, emperyalist mekanizmaları parçalamak için bir tür manivela olarak kullanılıyordu. Tarih sahnesine çıkmaya başlayan “uyanan milletler”, kümülatif olarak ileriye çekiliyor ve emperyalizme karşı mücadele içerisinde var oluyordu. Kabaca özetlediğimiz bu durum, bizim coğrafyamız bağlamında, Doğu Sorunu’nun rafa kaldırılması yahut bu kapsamdaki planların bozulması anlamına geldi. İşin aslı, Kurtuluş Savaşı döneminde Bolşeviklerin bir “Kürt sorunu” yoktur. Mesele genel anlamıyla Osmanlı-Türkiye’nin paylaşılması ve “Türk sorunu”dur. Birinci Doğu Halkları Kurultayı’nın delege yapısı, bize durumu anlatıyor.2 Genç Sovyet Rusya’nın temel hedefi emperyalist işgalden arındırılmış ve egemen bir Anadolu’dur. Üstelik emperyalizm, Türkiye Cumhuriyeti kurulmadan önce, Sovyet Devrimi’ne karşı “beyaz” cumhuriyetler kurmak istedi. Ermenistan için denenen buydu, Gürcistan için denenen buydu ve görünen o ki, Ekim Devrimi’ne karşı uç beyi vazifesi görecek bir tür Kürdistan da bu planlar dâhilindeydi. Kürt ulusallığının ne yapması gerektiğini Doktor Kıvılcımlı özetliyor: “Yeryüzünde herhangi bir geri ülkenin ulusal kurtuluşu ancak ve ancak bu büyük güçle el ele verdiği zaman cidden ve sürekli olarak tutunabilir, olumlu bir rol oynayabilir. Şu halde eğer söz konusu olan bir Kürt ulusal hareketiyse, bu hareketin biricik şaşmaz yolu vardı: komünizmle el ele vermek. Yani yakın Sovyet devriminden hız ve yön almak... Yeni doğmuş Kürt ulusçuluğu bunu yapmadı. Oysa Türk burjuvazisi yaptı.”3 Doktor, devam ederek Kürtlerin tarihsel olarak geri üretim ilişkilerine sahip olduğunu vurguluyor: “Kürdistan’ın egemen ve yengin sosyal bünyesi, klan ve aşiret ululuğu ve beyliği sistemiydi. Bu sistem geleceği değil, geçmişi özleyebilirdi. O zaman geçmişe dört elle sarılmış: a) Türkiye’de saltanat; b) Dünyada emperyalizm vardı. Onun için Kürdistan’daki yengin nitelik 2  1273’ü komünist, toplam 1891 delegenin katıldığı kurultayda, Türkler 235 kişiyle en fazla delege sayısına sahip ulus olarak karşımıza çıkıyor. Bunun arkasında Fars, Ermeni ve Gürcü ulusları geliyor. Kürt delege sayısı ise 8. bkz. Birinci Doğu Halkları Kurultayı Belgeleri, 1990, Koral Yayınları, İstanbul, s. 9. 3  Kıvılcımlı, Hikmet, Türkiye’de Ulusal Sorun, Yol 2 içinde, der. Mustafa Çakır, 1992, Bibliotek Yayınları, İstanbul, s. 331-332.

Doktor’un biraz abarttığı düşünülebilir. Fakat herhalde alıntının son kısmı birçok şeyi açıklıyor: Kürt ulusallığının o günkü durumu ve tutumu, örneğin Komintern’in veya Bolşeviklerin elini kolunu bağlamaktadır. Bolşevik siyaset basitçe bir “dayanışmacılık” değildir; öbür tarafta, emperyalist cenahta ise Türkiye’ye müdahale etmeme düsturu benimsenmeye başlamıştır. Kemalist kadrolar, emperyalizmi “Bolşevik olmakla” tehdit ederken, Bolşevikleri de emperyalizme yakınlaşma ile “terbiye etmeye” çalışmaktadır.5 Buradan bakınca Kürt halkının tarihsel trajedisi daha kolay anlaşılıyor. Bu trajedi, Kemalistler tarafında dahi, “karşı-devrimci”, “yabancı parmaklı” olmakla nitelendirilecekti. Cumhuriyet kadroları için de benzer şeyler söylenebilir. Türkiye burjuvazisinin iç pazar sorunu, Kürt coğrafyasında Kürt ulusallığı ve feodalizmi/aşiret sistemi ile iç içe geçmiştir. “İktidara gelen burjuvazi gericileşir” sözü eğer bir kuralsa, Kemalizm’in Kürdistan coğrafyasındaki politikası asla “ileriye gitmek” olmamıştır: “Doğu illerinde tarımın makineleşmesi değil, ilerlemesi bile Kemalizm’e dokunuyor. Onun için oralardaki traktörleşme girişimleri, her zaman sözle verilen vaatlere karşın, bürokrat faaliyet içinde boğuntuya getiriliyor. Ve sadakati su götürmez unsurlar buluncaya kadar örnek çiftlikten öteye geçemiyor.”6 Kürt ulusallığının serbest bırakılması, işin aslı, Cumhuriyet’in varlık zemini olan ittifaklar politikasının ve sınıf egemenliğinin altını oyucu bir işlev görecekti. Kemalizm’in Kürt coğrafyasında tutunabildiği yegâne özne, zaman zaman hırpalasa ve genel bir “Kürtlük” kategorisi içinde değerlendirse de, Kürt egemenleri olmuştur. Demek, Kürtlerin tarihsel “geriliği” ile Türkiye burjuva devriminin uluslararası bağlamının birlikte belirleyicisi olduğu bir durumla karşı karşıyayız. Erken Cumhuriyet dönemi Kürt isyanlarının içinde barındırdığı yönler de, kimi yönleri sivrilse de, böyle ikili bir karaktere sahiptir. Bir halk hareketi olduğu oranda heyecanlandıran, fakat önderliği ve siyasal karakteri sebebiyle desteklenemeyecek bir Kürt ulusallığı, açıktır ki Türkiye işçi sınıfının hareketlenmeye başladığı dönemde pozitif bir unsur olarak genel devrimci harekete bağlanabilmiştir. Bu başlığı son bir tartışma ile kapatmak gerekiyor. Kürt sorununun Osmanlı-Türk modernleşme hareketinin ve burjuva devriminin bir bakiyesi olarak görülmesi, aslında kapitalizmin eşitsiz gelişimi ile uyuşuyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin Kürtler söz konusu olduğunda “inkârcı” bir yolu tercih etmesinin Kürtlerin devletlerinin olmamasıyla bir ilgisi bulunmuyor. İsmail Beşikçi ise pek böyle düşünmüyor. Taner Timur’un, 1934 yılında kabul edilen “İskân Kanunu”nu “toprak reformu” olarak nitelendirmesine karşı çıkan Beşikçi, şunları yazıyor: “Açıkça görülmektedir ki, bu konunun toprak reformu ile en ufak bir ilişkisi yoktur. Özünde sömürgeci bir kanundur. Temel amacı, Kürt dilini, Kürt kültürünü, Kürt ulusal varlığını ortadan kaldırmak, Kürt 4  5  6 

Age, s.332-333. Güler, Aydemir, Yolları Birleştirmek, 2. Baskı, 2009, Yazılama, İstanbul, s. 105. Kıvılcımlı, Hikmet, Türkiye’de Ulusal Sorun, Yol 2 içinde, , der. Mustafa Çakır, 1992, Bibliotek Yayınları, İstanbul, s. 356.

41 GELENEK

GELENEK

Dört dağın içindeki Dersim


yahut tarih öncesi köpekler

42

halkını köleleştirip Kürdistan’ı sömürgeleştirmektir.”7 İskân Kanunu’nun bir toprak reformu, dahası Cumhuriyet’in hiçbir dönem bildiğimiz burjuva anlamında bir “toprak reformcusu” olmadığında hemfikiriz. Fakat Beşikçi’nin önerdiği yöntem, Kürt inkârcılığının devletin anti-Kürt tahkiminin sonucu olduğunu iddia etmektir. Türkiye kapitalizminin yapısal özelliklerini dışlayan bu tip bir yöntemin, birincisi Türkiye’de devletin benimsediği rolü kavramada, ikincisi Kürt sorunundaki tarihsel konumunu anlamada pek bir işe yarayacağını zannetmiyorum. Zaten yarasaydı, bugün İsmail Beşikçi Kürt sorununun çözümünü “nasıl olursa olsun bir Kürt devleti”nde görmezdi. Bu başlığın önerdiği yöntem, Dersim Katliamı için de geçerli sayılmalıdır. Dersim’i tedip etmek 1931 yılının Teşrinievvel’i önsözlü bir kitapta, kendisi “bu kitap etüt amaçlı değildir” dese de, bir tür “Kemalist ajan” olduğundan kuşkulanabileceğimiz birisi, Naşit Hakkı, Dersim’i şöyle tarif ediyor: “Dersim, Şark Anadolu’nun orijinal bir parçasıdır. Bugüne kadar Türk münevveri için kapalı kalmıştır. “Coğrafya kitaplarının ‘Kapalı Memleket’ dedikleri ‘Tibet’i bile birçok keşif ve sefer heyetleri baştanbaşa katetmişlerdir. Fakat Dersim, devlet memurlariyle asker kıtalarından başkasının kuşbakışı bir tetkikine bile mevzu olmamıştır. (...) “Dersim bana kendini şöyle tanıttı: “Dersim’de; “Tabiat asiydir. “Tarih asiydir. “Görenek asiydir. “Dersimlinin vicdanı hurafelerin demir pençeleri içindedir.”8 (yazım yanlışları yazarındır, eç) Ayrıca yazarımız, Kürt coğrafyasında Şeyh Sait ile başlayan isyan dalgasının “tam bir cümhuriyetçi iymanı” ile bastırılmasını övdükten sonra eklemekten kendisini alamıyor: “Fakat şunu cesaretle, şuurlu bir cesaretle söylemek lâzımdır ki ikinci bir isyan için, böyle on günde büyük bir vatan parçasını saracak isyan için bütün tesisat bakidir ve hazırdır.”9 25 Aralık 1935 tarihinde TBMM’de kabul edilen Tunceli yasasıyla beraber, aslında isyan için “hazırlık” yapıldığı anlaşılıyor:

7  8  9 

Beşikçi, İsmail, Kürtlerin Mecburi İskânı, 1977, Komal, İstanbul, s.193. Hakkı, Naşit, Derebeyi ve Dersim, 1932, Hâkimiyeti Milliye Matbaası, Ankara, s. 21. Age, s. 5.

“MADDE 1 – Tunceli vilâyetinde ordu ile irtibatı baki kalmak ve rütbesinin selahiyetini haiz bulunmak üzere korkomutan rütbesinde bir zat vali ve kumandan seçilir. “MADDE 2 – Vali ve kumandan vilâyet umur ve muamelatında ve vilâyet memurları hakkında Vekillerin kanunen haiz oldukları bütün selahiyetleri haizdir. “MADDE 3 – Bu vilâyetlerin kaza kaymakamları ve nahiye müdürleri usulü dairesinde Milli Müdafaa vekâletinin muvakati alındıktan sonra vali ve kumandanın inhası ve Dâhiliye vekilinin tasvibi üzerine kararname ile ve orduya irtibatları baki kalmak şartile muvazzaf subaylardan dahi tayin olunabilir.”10 Ortada bir olağanüstülüğün olduğu muhakkaktır. İsmi Tunceli olarak değiştirilen Dersim’e, bir tür olağanüstü hal valisi atanıyor. Bu atanan vali korgeneral rütbesinde, kendi resmi kurumunda bakanların bütün yetkilerini kullanabiliyor, üstelik vilayetin ilçelerine atanacak kaymakamlar ve nahiye müdürleri de muvazzaf subaylardan atanabiliyor. Başbakan İsmet İnönü, kanunun gerekçesini ise şöyle açıklıyor: “Kendilerini bir takım ağaların, mütegallibelerin nüfuz tesirlerinden korumağa muktedir olmayan hatta cehaletleri yüzünden bu gibi kimselerin içlerinde meydana gelmesinde bilmeyerek, istemeyerek, dolayısıyla sebep olan bu zavallı halkı Hükümet daha yakından vesayeti altına almağa ve olgun vatandaşların kanunları anlayarak onlara mütakabilen riayet ederek kendilerine koruyabildikleri haklarını buralarda Hükümet cihazlariyle kesin, kati ve yakından görerek aldığı tedbirler almağa lüzum vardır. Mahallin ihtiyacını yakından görerek aldığı tedbirler derhal orada tatbik edilecek ve vekillerin haiz olduğu selahiyetlerle mücehhez yüksek bir Hükümet mümessillerinin orada vali olması ve bu zatın askeri bakımdan da vaziyeti idare edebilmesi için komutan sıfatını da üzerinde birleştirmiş bulunması gerekli görülmüştür.” 11 Dersim “harekatı”nı meşrulaştırmanın temel argümanları, Dersim’in “geri kalmışlığı”, “gerici” olması, merkezi otoriteye biat etmemesi oluyor.12 Geri üretim ilişkilerinin Kürdistan’da başat olmasını bir vakıa olarak görmek gerekiyor. Fakat Cumhuriyet, acaba Dersim özelinde üretim ilişkilerini çözmeye mi uğraştı? “Bununla birlikte öyle bölgeler vardır ki, Kemalizm orada aşiret sisteminin kendi yönetsel örgütü yerine geçmiş olmasına pişkince aldırmaz. O zaman aşiret başkanlarının çapulculuk örgütünü de hoş görmeye zorunlu olur... (...) Kürdistan’da ağaları aşiret sistemleri halinde egemen kılmak ve aşiret karşıtlıklarından yararlanarak Kürdistan’a egemen olabilmek gereklidir. Çetelerin ele geçmesinde en çok yardımı olanlar, Kürdistan’ın yerlisi olarak jandarmalar ve milis örgütüyle bunların köylerde bağlı oldukları ağalar, ağa adamlarıdır.”13 Cumhuriyet’in Kürt coğrafyasındaki siyaseti, aslında Osmanlı’dan beri süregelen “yerli işbirlikçiler” yetiştirme stratejisi ile gerçekleşmiştir. Peki, Dersim’de neden bu taktik işlememiştir? Birincisi, Dersim’deki aşiret sisteminin birliğe daha elverişli olması olarak gösterilebilir. Coğrafi konum itibariyle de, dağılmaya müsait olmayan yapısı, aşiret birliği üzerinden ulusal bilinç nüveleri 10  Aktaran Beşikçi, İsmail, Tunceli Kanunu (1935) ve Dersim Jenosidi, 1990, Belge, İstanbul, s. 11. Beşikçi’nin dikkat çektiği bir “usül hatası” da var. Buna göre, mecliste “Tunceli vilayeti” konuşulduğu sırada ortada Tunceli diye bir vilayet yoktur! Yine de sonuçta, bütün bu “hazırlık”ların, yalnızca “usül hatası” ile açıklanamaycağı anlaşılıyor. 11  Age, s. 22. 12  Google’a “Komintern belgelerinde Dersim” yazıldığı zaman çıkan sonuçların çoğunlukla Kemalist sitelerden oluşması kimseyi şaşırtmamalıdır. 13  Kıvılcımlı, Hikmet, Türkiye’de Ulusal Sorun, Yol 2 içinde, der. Mustafa Çakır, 1992, Bibliotek Yayınları, İstanbul, s. 443.

43 GELENEK

GELENEK

Dört dağın içindeki Dersim


yahut tarih öncesi köpekler oluşturmuştur.14 İkincisi, Zaza aşiretlerinin, sünni Kürtlerden farklı olarak Alevilik ile kendilerini tanımlamalarıdır. Devletin kimi zaman Zazalığın karşısına Dersim Kürtlerini çıkarması bununla da alakalıdır.

44

En nihayetinde, 1937 yılının bahar aylarında Dersim’e savaş açılır. Katliamın boyutlarını göstermek açısından, şu satırlar çarpıcıdır:

Dersim’den vaktiyle ilerici bir şekilde bahsedilememesi, Dersim’i tedip ve tenkil edenlerin durduğu yeri aklamayacaktır. Kapitalizmi veri alarak “uygarlaştırıcı” bir misyon kazandığını zannedenler, halk düşmanlığından bir milim ileriye gidememişlerdir. Burjuvazi o özelliğini kaybedeli neredeyse yüz sene olacaktı 1937 yılında…

“Kadınların, genç kızların, çocukların ve ihtiyarların mağaralara doldurularak yakılmaları, mağaralara, boğucu zehirli gaz sıkılması, zehirli ve boğucu gazlardan bunalarak dışarıya sıçramaya çalışanların kurşunlanması, çocukların, bebeklerin başlarının kesilerek kılıçlara takılması, gebe kadınların karınlarına kılıç sokulması, çocukların, başlarının taşlara çarpıla çarpıla öldürülmeleri sık sık rastlanan, temel bir politika olarak yürütülen olaylardandır.” 15 Katliam sırasında, Seyit Rıza’nın İngiltere’ye gönderdiği bir mektup var. İngiltere’den yardım diliyor. Genelde Kürt isyanlarının, özelde de Dersim isyancılarının “dış” bağlantılarının gösterilmesi açısından çok fazla üstünde durulan bu belgenin kanımca fazla bir önemi yok. Seyit Rıza’nın İngiltere’yi yardıma çağırması, birincisi, katliamın son demlerinde, deyim yerindeyse “can havliyle” gerçekleşiyor. İkincisi, zaten İngiltere’nin yardıma geldiği de yok. Ayrıca, harekâtın söylenildiği gibi “Dersim halkını ağaların elinden kurtarmak” için yapıldığı iddiası da hayli su götürür. İskân Kanunu’nda geçen “az topraklı ya da topraksız Türk çiftçisini, sürgünlerden boşalan yerlere yerleştirmek” ibaresinin ne kadar “ağalıkla mücadele” olduğu iddia edilebilirse, Dersim halkını katletmek, sağ kalanları sürgüne göndermek, hiç olmazsa “paraya acımaksızın” Dersimliler içerisinden olabildiğince çok adam kazanmaya çalışmak da o kadar ağalıkla mücadele sayılmalıdır.16 Dersim’den bağımsızlıkçı – kurtuluşçu bir ulusal dinamik çıkacağı fikri de hayli şüpheli. 1919-1938 arasındaki isyanlardan en fazla akılda kalanı olması Dersim Katliamı’nı Kürt ulusal bilincinde ayrı bir yere koyuyor, bu doğru… Uygulanan şiddetin büyüklüğü de bu kolektif hafızanın kuşaktan kuşağa aktarılmasına katkıda bulnmuştur, bu da doğru… Fakat Dersim coğrafyasındaki iktisadi ve siyasi ilişkilerin bir tür Kürt ulusal özgürlük mücadelesinin başlangıcı olmasına izin vereceğini iddia etmek bir hayli fantastik oluyor. Üstelik erken Cumhuriyet dönemindeki üç büyük isyandan en fazla bu özelliği hak eder gözüken isyan olmasına rağmen... Ayrıca örneğin Şeyh Sait isyanında, isyan Kürdistan’ın neredeyse bütününe yayılmış durumdayken, Dersim’de olanlar, coğrafi olarak hayli sınırlı kalmıştır. Dahası, “isyan” zaten 14  Tabii, “ihanet”lerin de bundan daha az olduğunu iddia edemeyiz. Burada bir örnek, Zarife’si ile beraber efsaneleşen Koçgiri lideri Alişer’in ölümüdür. Jandarma komutanının para vererek aşiretin “sıkı” direnişçilerinden Zeynel’i kendi tarafına çekmesi ve Alişer ile Zarife’yi öldürmesi gayet trajiktir. Daha sonra Alişer ve Zarife’nin gövdelerinden ayrılmış başlarının bizzat Jandarma Albayı Nazmi Sevigen’e verildiği söylenir. Alişer ile Zarife’nin aşkı yörede hâlâ anlatılır. Bkz. Akar, Hüseyin, Dersim’den Portreler, 1999, Kalan, İstanbul, s. 38. Alişer’i öldüren yeğeni “Rehber” ise, hemen akabinde genelkurmayın emriyle kurşuna dizilmiş, ailesi de Batı’ya sürgüne yollanmıştır. 15  Beşikçi, İsmail, Tunceli Kanunu (1935) ve Dersim Jenosidi, 1990, Belge, İstanbul, s. 65. 16  Age, s. 67.

merkezin saldırısına bir tepki olarak gelişmiştir. Sonuç olarak “Dersim ruhu”, verili anda coğrafyanın bütününe yayılamadan bastırılmıştır. Bir toparlama yapmak gerekiyor: Osmanlı’nın son döneminden beri başlayan modernleşme hareketi merkezileşme eğilimini beraberinde getirdi. Bir dönem kadar “özerklik” ile yönetilen Kürt coğrafyası, bu merkezileşme eğilimine tepki verdi. Cumhuriyet döneminde Kürt kimliği Kürt egemenleri kontrol edilerek baskı altında tutulmaya çalışıldı. Hesabın tutmadığı yerlerde isyanlar çıktı, dinin ya da ulusal kimliğin ön plana çıktığı ayaklanmalar yaşandı. Sonuç Kestirmeden yazmak gerekiyor: Emperyalizm çağında, kapitalist üretim ilişkileri içerisindeki feodal bakiye, işçi sınıfı davasına bağlanabiliyor. “İttifaklar politikası” biraz da bunun için geliştirildi. Köylülük sorunu, onunla alakalı ulusal sorun, işçi sınıfının tarihsel çıkarlarına bağlanabildiği oranda devrimci bir içerik kazandı. Demeye çalıştığım şudur: Burjuva toplumunda, ondan geri unsurların bulunması, kapitalizmi aklamak için yeterli bir neden olamaz. Dersim örneğinde bu daha fazla geçerlidir. Dersim’den vaktiyle ilerici bir şekilde bahsedilememesi, Dersim’i tedip ve tenkil edenlerin durduğu yeri aklamayacaktır. Kapitalizmi veri alarak “uygarlaştırıcı” bir misyon kazandığını zannedenler, halk düşmanlığından bir milim ileriye gidememişlerdir. Burjuvazi o özelliğini kaybedeli neredeyse yüz sene olacaktı 1937 yılında… Öte yandan, Dersim’in ve Kürt halkının kendi başına ihya olacağını düşünenler de yanılmaktadır. Kürtlerin özgürlük mücadelesinin ülke gündemine giriş tarihinin, Türkiye sosyalist ve işçi sınıfı hareketinin belirleyici aktör olduğu dönemin hemen sonrasına rastladığı usanmadan tekrarlanmak durumundadır. Bugün Dersim güncel olarak ise, Cumhuriyet fikrini değersizleştirmekte de kullanılıyor. Aynı “bağlam” sorunu burada da geçerli: Dersim’den retrospektif ve anakronik bir biçimde “devrimcilik” çıkartmak nasıl mümkün oluyorsa, Dersim Katliamı’nı AKP’nin eline bir koz olarak vermek de mümkün oluyor. Bu kozu verenin mensup olduğu partinin CHP olması ise, bana hiç ironik gelmiyor.

45 GELENEK

GELENEK

Dört dağın içindeki Dersim


Türkiye’de sol düşünce

“Diz Çökerek İsyan” Galip Munzam Türkiye solunun bir bütün olarak otuz yılı aşkın süredir bariz bir gerileme içinde olduğunu söylemek çok da matah bir tez olmasa gerek. Yenilgi ve gerileme birer vakıa olarak ortadayken, bu uzun süreli gerilemenin kendisinin solun üzerindeki bozucu etkisinin hakkıyla analiz edilmediği kanaatindeyim. Bu yazı, üzerinde fazlaca durulmamış bu noktayı kendisine başlangıç noktası edinerek yola çıkıyor ve Türkiye’de ortaya çıkmış olan yeni sol tarifinin izini buradan hareket ederek sürüyor; bu yeni sol söylemin temel argümanlarını ortaya sererken aslında bunun solun büyük gerilemesinin bir kabulü, bir eklemlenme çabası olduğunu göstermeyi umuyor. Tam bu noktada çok önemli iki soruyu yanıtlama gereği ortaya çıkıyor. Bir tanesi şu: Böylesi bir çaba çok mu gerekli? Türkiye’de yapılmaya çalışılan yeni sol tarifine karşı durmanın önemli bir ayağının bu tarifin siyasal ve entelektüel kökeninin “deşifre” edilmesi olduğunu düşünüyorum. Elbette bu yeni sol söyleme ilişkin mücadelenin sadece bu hareket ve söylemin siyasi ve entelektüel kalkış noktalarını hedef alması gibi naif denebilecek bir önermede bulunmuyorum. Demek istediğim şu: Marksistlerin bu siyasi ve entelektüel kalkış noktalarına ilişkin eleştirisini sağlam zeminler üzerinde, retoriğin ötesine geçen bir tarzda hayata geçirememiş olması, bu yeni sol söylemin kolay nefes alıp vermesinin önemli nedenlerinden bir tanesidir. İkinci soru ise adlandırma ile ilişkili. Söz konusu akımın yeni olarak adlandırılması doğru bir tercih mi? Yurdakul Er, soL İnternet gazetesi ve Haber Portalı’nda bilebildiğim kadarıyla 2006’dan bu yana bu akımı hem aşılmış olma anlamında hem de Türkiye solunun uzun süren çocukluğunun hastalıklarını bütünüyle devralması anlamında “eski sol”olarak niteliyor. Bu tanıma bir itirazım olmamakla beraber, burada bu akımı yeni olarak adlandırmamın arkasında hem pratik gerekçeler hem de gerçekten bir yenilik görmem yatıyor. Gördüğüm yenilik özet olarak şudur: Türkiye’de sınıf mücadelesini, devletsivil toplum, elit-halk ve merkez-çevre gerilimleri ile ikame eden bir sol anlayış elbette yeni değil. Yeni olan bu sol anlayışın, daha önceki deneyimleri aşan bir biçimde bir siyasi program olarak netleşmesi; bu siyasi programın Marksist solun kuramsal ve siyasal referanslarından çok büyük oranda arındırılmış olmasıdır. Bu anlamıyla Türkiye’de liberal sol, 1980’lerin sonundan başlayarak 1990’ların ortalarına uzanan süreçte yaşadığı ilk doğumunun ardından, özellikle 2007’deki üç gelişme eşliğinde yeniden doğmuştur. Bu gelişmeler kronolojik olarak söyleyecek olursak şöyledir: Hrant Dink’in katledilmesi, solun bağımsız aday stratejisi (Ufuk Uras-Baskın Oran vakası) ve tek bir


“Diz Çökerek İsyan” bütün olarak görmemiz gereken 27 Nisan muhtırası ile AKP’nin 22 Temmuz Genel Seçimleri’ndeki ezici üstünlüğü.

48

1980’lerin “büyük dönüşümünün” ertesinde, sosyalizm yerine kapitalizmin başarıları tarafından büyülenen solcu aydının ajandasında sınıflar mücadelesi tümden gereksiz hale gelmiş, kapitalizmin evrensel/ küresel normlarına ulaşması gereken aydınlarımız için sosyalizm olsa olsa bir anomali halini almıştır.

Türkiye’nin 1990 dönemecinde ölü doğan ve o günlerde bugünkü kodları ve söylemi ile dar bir akademik çevreye sıkışmış olan liberal sol bu üç gelişme ile birlikte “yeni” sıfatını hakedecek biçimde ete kemiğe kavuşmuş ve nefes alıp verecek bir ortam bulmuştur. Daha kısa bir biçimde ifade edecek olursak “yeni” sıfatı, söz konusu söylemin bağımsız bir siyasi hat olarak şekillenmesine ve bu siyasi hattın Türkiye’de sol ile ikame edilmeye çalışılmasına atfen kullanılmaktadır. Yazının selameti açısından yaptığımız bu iki açıklamanın ardından devam edebiliriz. Yenilgi üzerine: Öğretmen mi, bozucu mu? Yalçın Küçük, modern Türkiye tarihi özelinde bir imparatorluğun çöküş öyküsü ile el ele giden modernleşme serüveni esnasında ortaya çıkan “aydın” ve yenilgi arasındaki ilişkiyi, yenilgiyi öğretmene benzeterek açıklıyordu. “En pahalı” ve “en inatçı” öğretmen olan Yenilgi Öğretmen, Türkiye aydınına dersini “döne döne” öğretiyordu. 1774 Küçük Kaynarca Anlaşması’ndan sonra Yenilgi Öğretmen’in okulunda tahsil gören Türkiye aydını sonuçta bu öğretmene bir yandan sevdalanmakta, bir yandan da bu öğretmenin iç içe geçmiş iki süreçten oluşan (çöküş ve modernleşme) sınıfında “Türk eyleminin hep çocuk kalmış bir çocuğu” olmaktaydı. Sol aydının da Yenilgi Öğretmen’in sevdalı öğrencisi olduğunu söyleyen Yalçın Küçük, solun bu öğretmenden aldığı dersi kendisi üzerinden “yenile yenile yenmeyi öğrenmek”olarak tarif ediyordu. Kısaca söyleyecek olursak, Küçük’e göre Türk aydını ve solu, toplumsal süreçlerin özel bir veçhesi olan Yenilgi Öğretmen tarafından şekillenmiştir. Burada sorulması gereken, her öğretmenin başarılı olup olmadığı sorusudur.1 Yenilgi Öğretmen’in yüzyıllara yayılan derslerinin tek tek üzerinden geçemeyecek olsak da bu derslerin iki esas sonucundan bahsetmek mümkün görünmektedir. Bir tanesi, Türkiye aydınının (ve solunun) düşünce ve bakış açısına içkin başarı ethosudur.2 Türkiye aydını ve solunun bu ethos ile olan ilişkisi birbiri ile çelişki arz eden iki hat ortaya çıkarmıştır. Bunlardan bir tanesi “başarı”dan doktrinerlik türeten hattır. Örneğin, Türkiye solunun başarıya ulaşmış devrimci mücadelelerden ülkenin özgül dinamiklerinin hiçbirini dikkate almadan “model” türetmek konusundaki büyük istek ve gayreti bu başarı ethosunun pratik boyutu 1  Yalçın Küçük’ün yenilginin Türkiye aydını ve solu üzerine olan etkisine ilişkin değerlendirmeleri için bkz. Ankara, Tekin Yayınevi, 1984 ve Bilim ve Edebiyat, Ankara, TekinYayınevi, 1985. 2  “Başarı ethosu” kavramını Russell Jacoby’den ödünç alıyor ve içeriğini değiştirerek kullanıyorum. Jacoby, Batı Marksizminin jenealojisini incelediği çalışmasında yenilgi ve başarı temalarını ön plana çıkararak, başarı ethosu kavramını solun –çok da şaşılmayacak bir bakış açısı ile– ortodoks Marksizm ve reel sosyalizm ile olan ilişkisi sebebiyle teknolojik ve bilimsel ilerlemeye olan merakı ve politik başarının iktidar ile özdeşleştirilmesi olarak tarif ediyor. Bkz. Russell Jacoby, Dialectic of Defeat Contours of Western Marxism, Cambridge, Cambridge University Press,1981.

ile yakından ilişkilidir. 1980’de Türkiye devriminin boğulması, dünya solunun 1968’le birlikte tattığı büyük yenilginin3 ortaya çıkardığı anti-devletçi, işçi sınıfından büyük oranda ümidini kesmiş, Marksizm ile mesafe ayarı yapmaya çalışan eğilim ile harmanlanmıştır. Söz konusu etkenlere bir de Sovyetler’deki karşı-devrim sürecinin –başka bir şekilde söyleyecek olursak sosyalist iktidar deneyiminin başarısızlığı/yenilgisinin– çok boyutlu tahrip edici yanlarını eklersek, başarı ethosuna tutunan ikinci hattın ortaya çıkış öyküsünün temel belirleyenlerini sıralamış oluruz. İlginç olan nokta şudur ki; bu ikinci hat ilkinin içinden çıkmıştır. İlk tepki, önceki dönemin “yenik” modellerini terketmek olmuştur. Terkedilen modellerin ortak noktası iktidardır. Türkiye solunun ve solcu aydının iktidar ile olan ilişkisine burada uzun uzadıya değinemeyeceğiz, ancak solun ve solcu aydınların özellikle 1961-1978 döneminde özgül bağlamlı bir devrim kuramı çerçevesinde olmasa da hiç değilse söylemsel düzeyde iktidar için mücadele ettiğini söyleyebiliriz. Yenilgi ertesinde solcu aydınlar yenilmek zorunda olmadıkları ve kendilerini iktidar talebinden çok uzakta bir noktada sabitleyen bir alana çekilmiştir: Teori. Meselenin bu kısmına devam etmeden önce diğer sonuca değinebiliriz. Yenilgi öğretmenin sınıfındaki tedrisatın bir diğer sonucu, Türkiye soluna ve aydınına sirayet etmiş olan sosyal Darwinist bakış açısıdır. Bu bakış açısına göre kendi haline bırakılması durumunda toplum, güçlenerek “yetişmesi gereken” “muasır” medeniyetler düzeyine ulaşabilecektir. Metin Çulhaoğlu, solcu kadroların 1960’lar ve 1970’lerde sosyal Darwinist bakış açısını nasıl içselleştirdiği hususunda şu gözlemi yapar: “[…S]osyalizmin sınıflar mücadeleleri uğrağından hiç geçmeden gerçekleşecek bir kalkınma, sanayileşme, modernleşme ve elbette güçlenme projesi olarak görülmesi, ilk sosyalistlerden Kadro Hareketine, oradan 1960’ların MDD ve Yön hareketlerine uzanan yerleşik bir ideolojik konumdur.”4 1960’ların sosyalist devrimci kanadının parlamentoya ve parlamenter mücadeleye biçmiş oldukları ikameci rolün, legalite ve meşruiyet arasındaki dengeyi legaliteden yana bozması arkasında toplumsal gelişmeye zarar vereceğinden sınıflar mücadelesinin bypass edilmesi ihtiyacı yok mudur? 1980’lerin “büyük dönüşümünün” ertesinde, sosyalizm yerine kapitalizmin başarıları tarafından büyülenen solcu aydının ajandasında sınıflar mücadelesi tümden gereksiz hale gelmiş, kapitalizmin evrensel/küresel normlarına ulaşması gereken aydınlarımız için sosyalizm olsa olsa bir anomali 3  “Bir başarı olarak 1968”i solun lügatından ve ezberinden çıkarmak gerekiyor. “1968 ruhunun”, sol ve iktidar, Marksizm ve devlet arasındaki ilişki ile örgütlü mücadele, sınıfsal bakış ve işçi sınıfının öncülüğü üzerindeki büyük tahribi bu sürecin anti-otoritaryen, anti-devlet ve anti-nomianist duruşu üzerinden yeniden tarif edilmelidir. Türkiye’ye ve Türkiye soluna ilişkin “1968” gibi bir dönüm noktasının olmadığını Metin Çulhaoğlu ve ’daki kimi çalışmalarında anlatsa da Türkiye’de 1968 miti, sol kültür içindeki yeri ve nostaljinin gücü nedeniyle büyük oranda sorgulanmadan kalmış durumdadır. Bu konuda 1968’e dünyatarihsel bir önem atfeden Wallerstein, “dünya devrimi” olarak tanımladığı 1968’in sol ve siyaset açısından nasıl bir dönüşüme tekabül ettiğini “1968 devrimcilerinin tavrı üzerinden” şu şekilde anlatmaktadır. Onun tarafından alkışlanan aslında solun ve Marksizmin altındaki zeminin ortadan kalkmasıdır: “1968 devrimcilerinin bu tavrı, modern dünya sisteminin tarihi konusunda yaptıkları iki analizden kaynaklanıyordu. Bunların birincisi, dünyadaki sistem karşıtı hareketlerin tarihsel iki aşamalı stratejisinin –önce devlet iktidarını ele geçir, sonra dünyayı değiştir– onlara göre tarihsel bir başarısızlık olmasıydı. 1968 devrimcileri, on dokuzuncu ve yirminci yüzyıllarda doğmuş olan sistem karşıtı hareketlerin –Sosyal Demokratların, Komünistlerin ve ulusal kurtuluş hareketlerinin– hepsinin, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki dönemde şu ya da bu ölçüde devlet iktidarını çoktan ele geçirmiş olduklarını söylüyorlardı. Ama buna rağmen, dünyayı değiştirmemişlerdi. Analizin ikinci unsuru, birinci gözlemi daha da eleştirel hale getiriyordu. Sistem karşıtı hareketlerin iktidarı ele geçirdikten sonra, devrimci olmasa da ilerici gibi görünen bazı reformlar yapmış oldukları gerçekten de doğruydu. Ama, bu reformların, alt tabakaların belli ve küçük bir kısmını –her ülkedeki egemen etnik grubu, öncelikle de erkekleri, ulusal kültüre dahil edebilmek için daha fazla eğitim görmüş (yoksa daha fazla “entegre olmuş” mu demeliydik?) olanları– sistematik olarak kayırmış oldukları söyleniyordu. Dışarıda bırakılmış, unutulmuş, “marjinalleştirilmiş”, kurumsallaştırılan sınırlı reformlardan bile gerçekten yararlanamamış başka birçok kişi vardı: Kadınlar, “azınlıklar” ve ana akıma dahil olmayan her türden grup. [...] 1968-sonrası hareketlerin en önemli temalarından biri, sadece ırkçılığa ve cinsiyetçiliğe karşı olmadıklarıydı. Irkçılığa ve cinsiyetçiliğe karşı savaşan hareketler uzun süredir vardılar ne de olsa. Ama 1968-sonrası hareketler yeni bir şey getiriyorlardı. Irkçılıkla cinsiyetçiliğin yalnızca bireysel önyargılar ve ayrımcılıkla ilgili bir şey olmadığını, aynı zamanda “kurumsal” biçimler de aldığını ısrarla vurguladılar. Bu hareketler, açık hukuki ayrımcılıklardan değil, “yurttaş” kavramı altına gizlenen örtük ayrımcılık biçimlerinden bahsediyor gibi görünüyorlardı; çünkü yurttaş kavramıyla ehliyet ve tevarüs edilmiş hakların bir bileşimi kastediliyordu.” Immanuel Wallerstein, Bildiğimiz Dünyanın Sonu – Yirmi Birinci Yüzyılın Sosyal Bilimi, İstanbul, Metis Yayınları, 2000, s. 127-128. 4  Çulhaoğlu, Metin, “Türkiye’de Sosyalist Düşüncenin Doğuşu: Konjonktürün Başatlığı”, Praksis (6), 2002, s. 13.

49 GELENEK

GELENEK

Türkiye’de sol düşünce


“Diz Çökerek İsyan” halini almıştır. Yenilgi öğretmenin yalnızca Türkiye’ye, Türk aydınına ve Türk soluna mahsus olmadığını gösteren bir gözlem ile devam edelim. Özür dileyerek uzun bir alıntı yapmak durumundayım:5 “Bir bütün olarak Batı Marksizminin gizli alameti farikası şudur: Batı Marksizmi, yenilginin ürünüdür. Sosyalist devrimin Rusya dışına yayılmasındaki başarısızlık, ki bu sosyalist devrimin Rusya’da çürümesinin neden ve sonucudur, bu dönemin [1924-1968 kastediliyor, GM] tüm teorik geleneğinin ortak arkaplanıdır. Bu akımın belli başlı çalışmaları, istisnasız, siyasi tecrit ve çaresizlik içinde üretilmiştir. Lukacs’ın Tarih ve Sınıf Bilinci (1923) Macar Komünü’nün bastırılmasından sonra Macaristan’da beyaz terör fırtınasının estiği günlerde Viyana’da sürgünde yazılmıştır. Gramsci’nin Defterleri Bari yakınlarında bir hapishanede İtalyan işçi sınıfı hareketinin faşizmin zaferi tarafından kesin biçimde yenilgiye uğratılmasının ardından kaleme alınmıştır. Frankfurt Okulu’nun iki en önemli çalışması savaş sonrasında Batı Almanya’da ve ABD’de siyasi baskının en ağır koşulları altında; Adorno’nun Minima Moraliası (1951) Alman Komünist Partisi’nin Batı Almanya’da resmi olarak yasaklanması sürecinin başladığı yıl, Marcuse’nin Eros ve Medeniyeti (1954) ise Amerika’da McCarthyizm histerisi esnasında basılmıştır. Fransa’da Sartre’ın Diyalektik Aklın Eleştirisi (1960) adlı çalışması 1958’deki Gaullist darbenin zaferinden sonra, Cezayir Savaşı’nın en hareketli günlerinde, FKP tarafından yönlendirilen işçi sınıfı tepkisiz ve güçten düşmüşken savaşa aktif biçimde direnen birkaç kişi OAS’ın [Organisation de l’Armée Secrète – Gizli Ordu Örgütü, GM] terörist saldırıları sonucunda suikaste kurban gittiği esnada basıldı. Althusser’in ilk ve en orijinal çalışmalarını yayımladığı yıllar da aynı yıllardı. [...] Siyasi yenilginin –işçi sınıfı ve sosyalizm adına– bu kırılamaz rekorunun bu dönem geliştirilen Marksizmin doğası üzerinde muhakkak etkisi oldu.” Anderson’un biraz zorlanarak okunduğunda tümüyle bir Trotskiy güzellemesi olarak görülebilecek kitabındaki Batı Marksizmi üzerine gözlemleri bu saptamanın sonuçları ile devam etmektedir. Önemli sonuçlardan bir tanesi işçi sınıfı hareketi ile aydınlar arasındaki mesafenin görülmedik oranda açılmasıdır. Komünist partilere farklı mesafelerde dursalar da bu aydınların ortak özelliği “Marksist teori ile kitle mücadelesini birleştirmek konusunda eşit derecede aciz olmaları”dır.6 Frankfurt ekolünden Marcuse (Tek Boyutlu İnsan) ve Adorno’nun (Negatif Diyalektik ve Horkheimer ile birlikte Aydınlanmanın Diyalektiği) işçi sınıfının devrimci potansiyelini ve örgütlü mücadeleyi reddeden bakış açısının altı özellikle çizilmelidir. Bu yazarlara göre, artık “burjuvalaşmış” ve kapitalist sisteme entegre olmuş işçi sınıfının yerini toplumun marjinal unsurları (örneğin, azınlıklar, dışlanmış sosyal kimlikler) ve radikal entelektüeller almıştır. Pratik, örgütlü mücadele, teori lehine terkedilmiştir. Bourg’un detaylı incelemesinde 5  Anderson, Perry, Considerations on Western Marxism, Londra, NLB, 1976, s. 42-43 (vurgu Anderson’un). 6  age, s 43

tespit ettiği gibi 1968’in kalbi olan Fransa’da 1968-sonrası dönemde devrim talebi ve hedefi yerini bir “Etik” arayışına bırakmış, başta hapishane ve akıl hastanesi gibi kurumlara yönelen etik duyarlılık zamanla arzu, cinsel özgürleşme gibi bireysel başlıklara, ardından da yeniden devlete, ama bu kez hukuk ve yasallık gibi temalara yönelmiştir.7 Değerlendirmeyi burada bırakmamak gerekiyor. Filmi biraz hızlı oynattığımızda Batı Marksizminin yenilgisi ile Rus Marksizminin tarihi başarısının birbirine o kadar da uzak mesafelerde olmadığı görülecektir. Bu ikisini ayıran hat Ekim Devrimi’dir. Batı Marksizminin şekillenmesinde bu durum da büyük önem taşımaktadır. Leninizmin zaferi ile Batı Marksizminin yenilgisi birbirine koşut olmasa da aynı tarihsel sürecin iki ürünü olarak ortaya çıkmıştır.8 Bu tarihsel karşıtlık, kendisini bugün bile yeniden üretmektedir. Buraya kadar yaptığımız değerlendirmeleri toparlayacak olursak şöyle bir görüntü ortaya çıkmaktadır: 20. yüzyılda Türkiye’de ve Batıda solun ve solcu aydının kuruluşunda yenilgi kurucu temalardan bir tanesidir. Yenilginin önemli tezahürlerinden bir tanesi solun ve solcu aydınların sosyalist iktidar perspektifi ile kurmuş olduğu bağlantıyı deforme etmesidir. Sosyalist iktidar deneyimleri ile bir kavram ve siyasi bir hedef olarak sosyalist iktidara bakışın bozulmasındaki önemli bir uğrak, “sınıflar mücadelesi” fikrinin ve Marksist tarih felsefesinin reddidir. Türkiye özelinde sınıflar mücadelesi ve Marksist tarih felsefesinin reddi sosyal Darwinizm biçiminde tezahür ederken; Batı Marksizminde süreç, işçi sınıfının başka kimlikler tarafından ikame edilmesi biçiminde olmuştur. Her iki durumda da radikal bir dönüşüm projesi gündemden düşmüştür. Başarı ethosu, dünya devrimi dalgasının görünür biçimde geriye çekilmeye başlaması ile birlikte sosyalist ideallerin ve Marksizmin sorgulanırlığını artırmıştır. Başarı ethosu, Türkiye özelinde Marksizmin özgül gelişimine ket vurmuştur. Ardından tıpkı Batı solunda olduğu gibi Türkiye solunda da siyasetten teori alanına geri çekilmek haline gelmiştir. Bu tablodan görülüyor ki yenilginin tecrübe anlamında kattıklarının tahrip ettiği çerçeveye eklemlendiği düşünüldüğünde, yenilgi, öğretmen misyonundan çok kuruluştan bu yana büyük bir bozucu olarak işlev görmüştür. Yenilginin yanlış kavramsallaştırılmasını bu durumun en önemli nedeni olarak görüyorum. Yenilgi (tabii ki başarı ve zafer de) kendi başına anlam ifade eden bir durum veya olgu değildir. Kuramsal ya da siyasal bir sistemin yanlışlığını sadece pratik düzlemde aldığı yenilgi ile kanıtlamak olanaksızdır. Dolayısıyla, yenilgiye (ve başarıya) ithaf edilen anlam(lar), mutlaka belli bir biçimde işlenmiş olmalıdır. Oysa Türkiye solu ve solcu aydını, başarıyı ve yenilgiyi kerameti kendinden menkul bir biçimde ele almış, düşünce sistematiğinde bir yere yerleştirmiştir. Bu nedenle, örneğin, sosyalist hareket ve aydın ricat ettiği teori düzleminde de “’ilk birikim” sürecindeki bu sakatlık nedeniyle sabit kalamamış, daha geriye düşmüş, olmayacak “düzeysiz birlikteliklere” imza atmıştır. Çulhaoğlu’nun şu söyledikleri bu bağlamda değerlendirilebilir:9 “Marksizm, ancak, kendi dağarcığında olanlarla, kendine dışsal genel paradigmalar arasında kuramsal bir hesaplaşmanın gerçekleşmesi sonucunda belirli bir olgunluğa ulaşabilir. [...]Esasen, 7  Julian Bourg, Revolution to Ethics–May 1968 and Contemporary French Thought, Montreal&Kingston, McGill-Queen’s University Press, 2007, s. 17. 8  Ne yazık ki Lenin-sonrası dönemde Leninizmin buradan bir mücadele türettiğini ve bu karşıtlığa göre konumlandığını söylemek zordur. Anti-sovyetik Batı Marksizmine yönelik Sovyetler kaynaklı kuvvetli karşı bir duruş ya da savunmanın varlığından söz etmek ne yazık ki mümkün değildir. “Dönemin ruhuna uygun olarak Sovyet Marksizmi bütün ölümcül oklarını kalbine yollayan Batı Marksizmi ile ’birlikte yaşayabileceğini’ düşünmüştür” demek için bile elimizde çok az veri vardır. Durumun vahameti biraz da bunun dahi düşünülmemiş olmasından kaynaklanmaktadır. 9  Çulhaoğlu, Metin, Binyılın Eşiğinde Marksizm ve Türkiye Solu , İstanbul, Sarmal Yayınları, 1997, s. 38.

51 GELENEK

GELENEK

50

Türkiye’de sol düşünce


“Diz Çökerek İsyan”

52

siyasal hareketin bu tür paradigmaların özel temsilcileri ile siyasal düzlemde sağlıklı bir ilişkiye girebilmesi, ancak bu ön kuramsal hesaplaşma ile mümkün olabilir. Kuramsal (tarihsel de denebilir) hesaplaşma, karşı tarafın ‘hesabının görülmesi’ demek değildir. Kendini, karşı tarafın temsil ettiği haliyle belirli bir paradigmayı içerip aşacak biçimde konumlandırmaktır.”

AKP’nin başarılarından, Avrupa’nın yaldızlı medeniyetinden gözleri kamaşan solun taahhüt ettiği “isyan” önce diz çökülmesinin neden gerekli olduğunu anlatmaktan başka bir şey değildir. “Normalleşme” gereği, nesnellikten dolayı önce diz çökelim sonra duruma göre isyan ederiz denmektedir. Başta yaptığım yeni sol adlandırmasına ilişkin açıklamanın yanlışlığını ileri sürmenin zamanı geldi de geçiyor bile.

Sol ve aydınları, pratik alanda geri çekilmiş ve yenilmiş olsalar bile içerip aşamadıkları, aynı anlama gelmek üzere hesaplaşamadıkları söylem ve paradigmaları kollarına takmışlardır. Zira pratik düzlemde kendi modelleri iflas ederken, diğer modeller onların defterini dürmüştür. Tutunacak en yakın dal, Batı’nın Marksizm ile bağları iyiden iyiye zayıflamış “Marksizmi”dir. Dolayısıyla farklı dinamikler tarafından, ama tematik olarak yakın bir arkaplanla benzer mecraya sokulmuş olan Türkiye solunun Batı Marksizmi ile izdivacı ortaya kimi garabetler çıkarmıştır. Bunu aşağıda, özellikle, sosyal Darwinizm meselesine geri döndüğümüzde yeniden ele alacağız. Güncel tezahürler Bugün ortaya çıkmış olan yeni sol anlayış büyük oranda yukarıda anlattığımız izdivacın sonucudur. Bu yeni sol anlayışa ilişkin üç yönelimin altını çizmemiz gerekiyor. Yeni sol söyleminin önemli unsurlarından birisi solun yenilgisi ve son otuz senelik gerilemesidir. Daha doğrusu, bu söylem solun yenilgisini türlü düzeylerde meşruiyet kaynağı olarak kullanmaktadır. Solun ve sol değerlerin süpürülmesi için bir umacıya ihtiyaç vardır. Bu nedenle herkesin ve her ilkenin içine atılabileceği “yenik bir eski” tarif edilmelidir. Saruhan Oluç, dün yapılamayanı bugün yapabilmek amacı ile biraz eski bir değerlendirmeyi bugün tekrarlamaktadır:10 “Uzun sürmüş bir yenilgi döneminin yorgunluğunu, yıpranmış insan ilişkilerini, önyargı ve tereddütlerini taşıyan kadrolar, şu anda Türkiye soluna tarihsel zararlar veriyor. ‘Eskinin yükü’ solun üzerinden atılamıyor bir türlü.” Sol, eski politikaları ve sırtındaki kamburları nedeniyle yenik ve güçsüzdür.11 Siyaset anlayışının yenilenmesi, solun “ezberlerinin bozulması” gerekmektedir. Sol, “gediklilerin ‘devrimci cemaatlerindeki’ kıytırık makamları uğruna kutsal ilan ettikleri ne kadar ilke varsa üzerine gitmeli”12, tescilli başarısızlıklardan kendisini kurtarmalıdır: 10  Oluç, Saruhan, “Siz ‘sekter’ misiniz?”, 2 Kasım 2008, http://www.turnusol.biz/publ ic/makale.aspx?id=2039&pid=16&makale=Siz%20%91sekter%92%20misiniz? 11  “[Yeniliği zorlayan eski sol yapılar] Türkiye solunun sırtında taşıdığı tarihi kamburlar nedeniyle zaman zaman eğilip büküldüler. Bu olumsuz bilançonun oluşumuna dünyada genel olarak sol tahayyülün geçirdiği bunalım da uygun bir zemin hazırladı. Bunun sürüp gitmesi kader değil. Bunu değiştirmek hepimizin elinde. Yeter ki yeni bir sayfa açmaktan ürkmeyelim ve yerimizi korumak ya da her şeye rağmen bir şey olmak arzularını solda siyaset yapma kılıfı altında sunmayalım.” Ahmet İnsel, “Solda Yeni Sayfa Olur mu?”, Radikal İki, 13 Aralık 2009. 12  Altınok, Melih, “Yeni Sol Parti ve İktidar Perspektifi”, Taraf, 10 Temmuz 2009. Belki tanımayanlar olabilir Melih Altınok’u. ’den ’a transfer olarak tövbekar olan Altınok, kısa sürede Taraf’ın soldan sorumlu komiserlerinden biri olarak bu gazetenin en cüretkar kalemlerinden biri haline gelmeyi başardı. En etkileyici yazılarından birinde Bülent

“Bir avuç öncünün toplumun tümünü kurtaracağı gibi ikameci anlayışlar geçerli değil artık. O nedenle de şimdiye kadar yaşanmış ve başarısızlığı tescil olmuş sosyalizm modellerinden kendimizi ayırma ve eleştirel bir değerlendirmeye tabi tutma önemlidir”.13 Ardı ardına sille yemiş sol14 burada elbette durmamalıdır. Bu yeni sol, “[t]emel çelişki saptamasını cesurca revize edebilmeli. Kafa ve kol emeği arasındaki katı sınırları tartışmaya açmalı. İşçi sınıfının şimdiki haliyle zincirlerinden başka kaybedeceği şeyler de olduğunu kabul edip, devrimden çıkarı olan sınıfların ve kesimlerin skalasını genişletmeli”dir. “Yalnızca tanımı muğlâklaşan ‘işçi sınıfını’ değil, etnik kimliği, inanışı ve tercihlerinden ötürü ötekileştirilmiş kesimleri de sahiplenen ve varlığı ‘hissedilen’ bir sol parti, inanın şimdilik kâfi.”dir.15 Zaten solun başka türlü “iktidar” olabilmesi mümkün değildir. Aslında solun iktidar olup olmaması gerektiği konusunda da bir netlik yoktur. “Bu ülke için gerçek bir sol muhalefet gerçekten çok büyük bir ihtiyaç”tır ihtiyaç olmasına da sebebini Mebus Ufuk Bey şöyle anlatmaktadır:16 “Eğer solda AKP’yi zorlayan bir muhalefet olsaydı reformlarda, demokratikleşmede bu yavaşlık yaşanmazdı. Onu zorlayacak siyasi bir güç lazım.” Evet, solun iktidar gibi inandırıcılığına zarar veren ve acil sorunları işaret etmeyen bir hedeften ziyade başka bir hedefe yönelmesi gerekmektedir. Bu hedef “normalleşme” ya da “normal Türkiye”dir. Zaten, “Türkiye’de toplumun büyük bir bölümü, işçisi, esnafı, köylüsü ile farklı saiklerle de olsa siyasal alanda normalleşme istiyor” ve ülkede bunun için bir mücadele veriliyor. Bu normalleşme mücadelesini Ahmet İnsel şöyle tarif etmektedir:17 “Peki AKP ne? AKP, ‘Hanefi mezhebinden ve Türkçe konuşan öz vatandaşların’ egemenliğine zımnen ama fiilen dayanan yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin varoluş projesine içkin ve bu projenin biçimlendirdiği, Ömer Laçiner’in yerinde tanımıyla, Türkiye’nin otantik burjuvazisinin değişim tasarımını ifade ediyor. Bu partiyi, bu anlamda, ‘devrimci’ olarak tanımlamak mümkün, çünkü artık olağanüstü durumlar yaratarak, sorunları akutlaştırarak hakimiyetlerini sürdürmek isteyen otoriter devlet elitleri zümresinin elinden iktidar olanaklarını alarak, siyasal rejimin liberal muhafazakârlık çerçevesinde normalleşmesi mücadelesini veriyor. […] AKP kapitalist düzen içinde ve XXI. yüzyıl koşullarında normalleşme öneriyor. Bazılarını ferahlatacaksa, buna bu topraklarda yeşeren muhafazakâr burjuva demokrasisi de diyebiliriz.” Şiraze dağılmak üzereyken yapılan toparlama girişimini dikkate almak lazım mı? Bu satırların devamını okuyacak olursak sorunun yanıtına ulaşabiliriz: “Sosyalistlerin, radikal demokratların tasarladığı demokrasinin, burjuva demokrasisini dışlamadığını, onu içererek onu aştığını unutmama koşuluyla.” Anlı şanlı bir entelektüel olan Ahmet İnsel bile en basitinden vıcık vıcık bir burjuva demokrasisi güzellemesine sığınmak durumunda kalıyorsa, bu cümlelerin ardından kendisinin toparlama girişimini gerçekten dikkate almamak gerekiyor. Bu “sığınma” meselesine geri geleceğiz. Ancak öncelikle “Nedir bu normal?” diye sormak gerekiyor. Bu normalin normlarını kim belirleyecek? Fantastik bir yanıt almadan evvel meselenin bizim burada çizmeye çalıştığımız çerçeve ile ilişkisine değinmemiz gerekiyor. Arınç’tan “yoldaş” diye bahseden Altınok, bunu yaparken bir yerlere sıkışmış olan Stalin kartını da hızla devreye sokmayı ihmal etmemesi ile büyük alkış aldı. 13  Uras, Ufuk, “Solda Yenilenme İhtiyaçtır”, 6 Ocak 2009, http://www.turnusol.biz/public/makale.aspx?id=3355&pid=16&makale=Solda%20yenilenme%20ihtiya%E7t%FDr Mebus Ufuk Uras’ın son bir sene içinde verdiği mülakatlara ve turnusol.net’te yazdığı yazıların sadece başlık ve spotlarına bakarak dahi, “yenilenme” vurgusunun, yeni sol söylem içindeki ağırlığı anlaşılabilir. 14  Burada üzerinden atlayamayacağımız bir nokta da söz konusu ekolün bir diğer yenilgi öyküsü olarak ÖDP deneyimini seçmiş olmasıdır. Bu söyleme göre aslında “solda bir yenilgi muhasebesi olan ÖDP” (Saruhan Oluç) deneyiminde “Aydınlar, siyasiler, öğretmenler, işçiler, ev kadınları, demokrat ve özgürlükçü bir sol söylemde ortaklaşmayı başarabilmişlerdi. […] Tüm bunlara karşın, parti ilk seçim deneyiminde ancak 250 bin kadar oy alabildi” (Melih Altınok, “Solun sol politikalarda tek rakibi AKP”, Taraf, 9 Ekim 2009). Zira ÖDP, solun sekterliğinden kaynaklanan eski hataları tekrarladı. 15  Altınok, Melih, “Yeni Sol Parti ve İktidar Perspektifi”, Taraf, 10 Temmuz 2009. 16  Neşe Düzel, “Ufuk Uras ile röportaj”, Taraf, 8 Aralık 2009. 17  Ahmet İnsel, “AKP Karşısında Sol Açılım İhtiyacı”, Radikal İki, 15 Kasım 2009. Vurgular bizim.

53 GELENEK

GELENEK

Türkiye’de sol düşünce


“Diz Çökerek İsyan” Türkiye’de sol aydının Yenilgi Öğretmen’in sınıfında sosyal Darwinizm illetine tutulduğundan, hâlâ “muasır medeniyetler”e (Kemalist söylemin bir parçası değil miydi?) ulaşabilmek gibi bir idealle hareket ettiğinden bahsetmiştik. Sosyal Darwinizm’e göre, toplumun içselleştirdiği/içselleştireceği değerleri ortaya çıkarabilmesi için toplumsal sınıfların kendi haline bırakılması gerekmektedir ve bu değerlerin ortaya çıkması ve var olanların dönüşümü de uzun bir süreçtir. Bu süreç müdahalelerden uzakta steril bir ortamda gerçekleşmelidir. Toplumun içselleştireceği değerleri normalleşmenin normları olarak düşünecek olursak, muasır medeniyetler düzeyi Avrupa Birliği’ne, bu uzun sürmesi beklenen içselleştirme ve dönüştürme, entegrasyon sürecine işaret etmektedir. Siyasi açıdan steril ortam ise “Ergenekon süreci” ile yaratılmaya çalışılmaktadır. Sosyal Darwinizmin resmi söylemdeki tezahürleri olan “iç ve dış mihraklar” söylemi Ergenekon operasyonu ile yeniden tarif edilmiştir. İç düşman TSK olurken; dış düşman Avrasya haline gelmiştir. Resmi söylemle paylaştığı bu sosyal Darwinist temel nedeniyle dahi Ergenekon sürecinin beraberinde bir sivilleşme ve demokratikleşme getirmeyeceği iddia edilebilir. Zira hep aksi iddia edilse de sosyal Darwinizm, temelinde diğer müdahaleleri engellemek için (örneğin sınıf mücadelelerini bastırmak) güçlü bir merkezi otoriteyi gerektirir. Aslında, bu soyut önerme, yeni solcularımızın yükselen AKP faşizmine dönük müsamahakârlıkları üzerinden de görülebilir. Ülkeyi bir Panoptikon’a çeviren fütursuz dinlemelere ilişkin bakın yılların “radikal-demokratı” Murat Belge ne diyor?18 “İşkenceye anlayış gösterenler, bugün, bir ‘önleyici tedbir’ olmak üzere telefon dinlemesine tahammül edemiyorlar. Ortaya çıkan şeyler, bir müzeye gelen okul çocuklarının gezdikleri denizaltıyla birlikte havaya uçması gibi ihtimalleri içeriyor. Kimbilir, bu çocukların havaya uçması devletin –devlet içinde çalışan birilerinin– ‘koruma’ tedbiri olduğu için mi acaba, bunu protesto etmek, ‘protesto etmek’ bir yana, merak etmek, bu insanların aklına gelmiyor?” Bütün siyaseti bir dizi komploya indirgemelerini ve emekçi sınıfın siyaset hakkını gasp eden komplo siyasetini hararetle savunmalarını ise bir kenara bırakıyorum. Normalleşme meselesine dönecek olursak, normalin normlarını belirleyecek olan çok açık ki (“kendisi de değişmesi gereken”19) Avrupa Birliği’dir. Bu noktada durmak mümkün müdür? Yeni sol yeri geldiğinde meseleyi mantıksal ucuna da taşıyabilmektedir. Anlaşılan o ki ABD’nin normali de makbul olabilir:20 “Bütün meselelerin arkasında, Amerikan Başkanı Obama’nın bulunduğu yorumu yapılıyor. Bazı konularda Türkiye’nin çıkarı pekala 18  Belge, Murat, “İşkenceden Dinlemeye”, Taraf, 21 Kasım 2009. 19  Bu ifade AB konusu gündeme geldiğinde yeni solcularımızın yazılarında, demeçlerinde istisnasız bir yerlerden çıkıveriyor. Bu söylemde AB meselesine böyle şerhler konulsa da daha önceki deneyimlerden daha net biçimde evet denilmesi gerektiğinin altı çiziliyor. Bu esnada kantarın topuzu zaman zaman kaçabiliyor. Mesela, Melih Altınok, neresinden tutacağımızı bilemediğimiz şöyle bir cümle kurabiliyor: “[Yeni sol parti,] Avrupa Birliği gibi sivil toplum projelerine, enternasyonalist bir bakış açısıyla yaklaşmalı”, Taraf, 10 Temmuz 2009, vurgular bizim). 20  Ufuk Uras ile röportaj, agm.

Obama’nın çıkarıyla örtüşebilir. ABD, Türkiye’nin Ermenistan ile ilişkilerinin normalleşmesini istiyor diye, biz anormalleşmesini mi savunacağız? Böyle bir mekanik tutum olabilir mi? […] Uluslararası konjonktür de bizim amacımıza denk düşüyorsa, ne güzel.” Yeter ki muzafferlerin ve muvaffakların normları ile normalleşelim. Normalleşme hususunda yapılan fantastik bir değerlendirme bizi bu söylemin üçüncü unsuruna getirecek. Önce yapılan değerlendirmeyi okuyalım. Roni Margulies, ülkenin “normalleştiğini” şu şekilde anlatıyor:21 “Marx’tan öğrendiğim kadarıyla, bir ülkede, sınıflar arasındaki güç dengesinin izin verdiği ölçüde, egemen sınıfın istedikleri olur. Türkiye de nihayet Marksizm’e uygun, doğru dürüst bir ülke olmaya başladı. Generallerin, mafya babalarının, hortumcuların, korucuların yönettiği bir ülke olmaktan çıkmaya, Koçların, Sabancıların, TÜSİAD’ın yönettiği bir ülke olmaya başladı. Ve ülkeyi bunların adına, bunların çıkarına AKP yönetiyor.” Margulies’in yaptığı “doğru dürüst ülke” tarifi aslında, söz konusu cenahın kapitalizm algısındaki çarpıklığı yansıtırken Marksizme içkin bütün ve bütünlük anlayışından zerre kadar nasiplenmediklerini gösteriyor. Tekil örnek anlamında üzerine söylenecek pek bir şey yok, ancak yeni solcularımızın Marx’a ve Marksist literatüre yapmış oldukları keyfi göndermeler bu söylemin dikkatimizi çeken bir diğer unsuru olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu keyfilik bağlamında, yeni solumuz Batı Marksizminin İkinci Savaş sonrası yetişen nesli ile çok benzemektedir. Meselenin özü, az önce de söylediğimiz gibi Marksizmin bütünlük anlayışının ve bizatihi kendi bütünlüğünün ortadan kaldırılmasıdır. Bir örneğini yukarıda Ahmet İnsel’in burjuva demokrasisi güzellemesinde gördüğümüz bu üslup, teorik olarak bastıkları zemine hâlâ güvenmediklerini göstermektedir. Siyasi ve ideolojik anlamda Marksizm ile en ufak bir temasları kalmamış bu isimler, sıkıştıkları anda hâlâ Marx’tan ve Marksizmden medet ummaktadır. Ufuk Uras röportajında Ergenekon’a karşı yeni partinin tavrı sorulduğunda esip gürlemektedir ve kendince solun Ergenekon soruşturmasına karşı takındığı ikircikli tavrı, solun devlet ile kurduğu ilişkiye yoran Uras bu yorumlarını şuna bağlayabilmektedir:22 “Nitekim solun klasik metinlerine baktığınızda da devletin sönümlenmesi esastır.” AKP’nin bir komünizmi getirmediği kalmıştı; o da oluyor herhalde! Mebus Ufuk Uras’ın fi tarihinde Marksist Araştırmalar Ödülü’ne layık görülmüş bir kitabı olduğunu göz önüne alacak olursak, herhalde bir dil sürçmesinden öte bir tahrif ile karşı karşıya olduğumuzu rahatça çıkarsayabiliriz. Örnekler çoğaltılabilir, ancak yeterli olduğunu düşünüyoruz. Sonuç yerine: Lenin güncel mi? Lenin güncel mi? Bu soru bir nebze absürd duruyor, farkındayım. İtiraf etmem gerekir ki yazıyı yazmaya başladığımda Lenin’e bir gönderme yapacağımı hiç düşünmemiştim. Ancak yazarken farkettiğim kimi paralellikler başka çare bırakmıyor. Lenin, Ne Yapmalı’nın hemen başlangıcında, “‘Eleştiri Özgürlüğü’ Ne Anlama Gelir?” adlı bölümde Bernstein revizyonizmini şöyle tarif ediyor:23 “Sosyal-demokrasi bir toplumsal devrim partisi olmaktan çıkıp, toplumsal reformların demokratik bir partisi haline gelmelidir. Bernstein bu siyasal istemi birbiri ile uyumlu bir dizi ‘yeni’ kanıt ve muhakeme dizisiyle kuşattı. “Reddedilen, sosyalizmi bilimsel bir temel üzerine oturtma ve tarihin materyalist kavrayışı açısından onun gerekliliği ve kaçınılmazlığını sergileme olanağıydı. Reddedilen, artan yoksulluk, proleterleşme süreci ve kapitalist çelişkilerin derinleşmesiydi; “nihai amaç” kavramı bile geçersiz ilan edildi, ve proletarya diktatörlüğü fikri ise bütünüyle yadsındı. Reddedilen, 21  Margulies, Roni, “Açılım, AKP ve Marx”, Taraf, 21 Kasım 2009. Öncesindeki saçma sapan ifadeleri yazının sınırlarını çoktan aştığımdan ötürü buraya aktaramıyorum. Ancak yazı, Margulies’in Marksizmi anlayış düzeyi konusunda net bir fikir vermesi açısından oldukça öğretici. (Vurgular bizim.) 22  Ufuk Uras ile röportaj, agm. 23  Lenin, V. İ., What is to be done? The Burning Questions of Our Movement, http://www.marxists.org/archive/lenin/ works/1901/witbd/i.htm

55 GELENEK

GELENEK

54

Türkiye’de sol düşünce


GELENEK

56

Türkiye’de sol düşünce

“Diz Çökerek İsyan” liberalizm ve sosyalizm arasındaki ilkesel karşıtlıklardı. Çoğunluğun iradesine uygun olarak yönetilen tam demokratik bir toplumda bunun uygulanamayacağı gibi tezlere dayanılarak yadsınan şey, sınıf mücadelesi teorisi idi.” Lenin’in Bernstein’e yönelttiği eleştirilerin sanıyorum ki tek tek üzerinden geçmiş olduk. Bu “yeni” revizyonizmin (aslında reformizm daha uygun bir ifade) günümüz koşullarında kendisini nasıl yeniden ürettiğini gösterebildiğimizi düşünüyorum. Buradan çıkan önemli sonuç, Lenin’in ve Ne Yapmalı’nın güncel olduğudur. Lenin, Marksizm ve Ampriyokritisizm’in girişinde Rusya’da yüzyılın başındaki felsefi revizyonist akımlara yanıt verirken, ismini belirtmediği “bir Marksist”in deyişini aktarır: Diz çökerek isyan.24 Herhalde künyesinde bu kadar çok yenilgi yazan ve siyasal söyleminin merkezine bu denli yenilgiyi yerleştirmiş olan solun yapabileceği ancak diz çökerek isyan olabilir. Bugün olan biten de bundan ibarettir. AKP’nin başarılarından, Avrupa’nın yaldızlı medeniyetinden gözleri kamaşan solun taahhüt ettiği “isyan” önce diz çökülmesinin neden gerekli olduğunu anlatmaktan başka bir şey değildir. “Normalleşme” gereği, nesnellikten dolayı önce diz çökelim sonra duruma göre isyan ederiz denmektedir. Başta yaptığım yeni sol adlandırmasına ilişkin açıklamanın yanlışlığını ileri sürmenin zamanı geldi de geçiyor bile. Bu sol yeni değil, olsa olsa yenik sol olabilir.

Kasım ve Aralık aylarında

dünyada neler oldu? 1 Kasım: Kosova’da, Yugoslavya’nın bombalanmasında baş sorumlulardan Bill Clinton’un heykeli açıldı. 3 Kasım: Çek Cumhuriyeti Başkanı Vaclav Klaus “AB Anayasası” olarak anılan Lizbon Antlaşması’nı imzaladı. Böylece AB üyesi tüm ülkelerde anlaşma bir şekilde kabul ettirilmiş oldu. 4 Kasım: İran’da muhalefet eylemler düzenledi, polis şiddet kullandı. İsrail, Hizbullah’a silah taşıdığını iddia ettiği bir gemiye el koydu. 5 Kasım: Mahmud Abbas, Ocak ayındaki seçimlerde Filistin Devlet Başkanlığı’na aday olmayacağını açıkladı. 6 Kasım: Hizbullah da dahil Lübnan muhalefeti, Hariri hükümetine girmeyi kabul ettiler. 9 Kasım: Dünyanın birçok ülkesinde Berlin Duvarı’nın yıkılmasının yıldönümü etkinlikleri, anti-komünist saldırılara dönüştü. BM, Afganistan seçimlerini “meşru ve inandırıcı” ilan etti. 14 Kasım: Honduras Devlet Başkanı Manuel Zelaya, görevine dönmesi yolunda darbeyi aklayacak hiçbir anlaşmaya yanaşmayacağını açıkladı. 15 Kasım: Britanya, Avustralya ve Yeni Zelanda gibi sömürgelere binlerce yoksul çocuğu ailelerinden habersiz olarak gönderdiği için özür diledi. Obama, İran’ın nükleer enerji konusunda anlaşmaya varması için “zamanın tükenmekte olduğunu” söyledi. 16 Kasım: Obama “El Kaide hâlâ ABD için en büyük tehdit” dedi.

24  V. İ. Lenin, Materyalizm ve Ampriyokritisizm – Gerici Bir Felsefe Üzerine Eleştirel Notlar, Ankara, Sol Yayınları,1993, s. 8.

19 Kasım: Avrupa Birliği’nin Lizbon Antlaşması’nda öngörülen Başkanlık koltuğuna ilk seçilen kişi Belçika Başbakanı Herman Von Rompuy oldu.


GELENEK 20 Kasım: Mahmud Abbas, Ocak’ta yapılması planlanan ancak Hamas’ın protesto ettiği seçimlerin ertelendiğini açıkladı. 21 Kasım: NATO, Afgan ordusu ve polisinin eğitilmesini üstlendi. 22 Kasım: İran geniş çaplı bir askeri tatbikat başlattı. 25 Kasım: İran’da çok sayıda üniversite öğrencisi, muhalefetle ilişkileri nedeniyle gözaltına alındı. 26 Kasım: Küba, son yılların en büyük askeri savunma tatbikatını başlattı. 26 Kasım: Alman Genelkurmay Başkanı, Afganistan’da 130’dan fazla sivilin ölümüne yol açan hava saldırısının açığa çıkması nedeniyle istifa etti. 29 Kasım: Uruguay’da seçimlerden solcu aday Jose Mujica galip ayrıldı. Honduras’ta darbeciler seçim düzenledi. Halkın büyük kısmının boykot ettiği seçimlere resmi katılım oranı haftalarca açıklanmadı. 30 Kasım: ABD Honduras seçimlerini tanıdı. Obama yeni Afgan stratejisini açıkladı. 30 binden fazla ek asker gönderecek olan Obama, bu tarihten itibaren tüm diğer işgalci ülkelere asker sayısını artırmaları çağrısı yaptı. 2 Aralık: Honduras Kongresi, Zelaya’nın başkanlık görevine geri dönmesi aleyhinde oy kullandı. İran, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun ülkenin nükleer faaliyetlerine dair raporunu “yasadışı” olarak niteleyerek kınadı. 3 Aralık: ABD NATO üyelerine Afganistan’a daha fazla asker göndermeleri için baskısını sürdürürken, Afganistan’daki ABD birlikleri komutanı Stanley McChrystal ülkeyi yakın zamanda terk etmeyeceklerini söyledi. 4 Aralık: NATO üyesi ülkeler, Afganistan’a 7 bin asker daha

gönderme sözü verdiler. 6 Aralık: Bolivya’da Evo Morales, oyların yüzde 60’ından fazlasını alarak bir kez daha başkanlığa seçildi. 8 Aralık: Pakistan’da ABD’nin casusluk bürosuna yapılan saldırıda 7 CIA ajanı öldürüldü. 11 Aralık: İsrail’in Batı Şeria’da yerleşimleri dondurduğunu açıklamasının ardından haftalarca sağcı İsrailliler hükümeti protesto ettiler. Bakan Benny Begin, kararın gerçekte yerleşimci sayısının artmasını engellemeyeceğini açıkladı.

saldırısının ardından İran’da gösterileri yeniden yükseldi.

muhalefet

22 Aralık: Meclis Araştırma Komisyonu, Litvanya’da CIA’nın gizli hapishaneleri olduğunu doğruladı. 23 Aralık: IMF Pakistan’a 1,2 milyar dolar yardım paketi vermeyi onayladı. 26 Aralık: Aşure Günü’nde İran’da bir kez daha muhalefetle

rejim güçleri arasında çatışmalar yaşandı. 28 Aralık: Mısır, Viva Palestina yardım konvoyunun Gazze’ye girmesine izin vermedi. 29 Aralık: Yemen, ülkede 300 El Kaide militanı olabileceğini iddia etti. ABD’nin de askeri operasyonlar düzenlediği ve sürekli çatışma yaşanan ülke, “ABD’nin yeni Afganistanı” olarak anılmaya başlandı.

12 Aralık: Bir gün önce başlayan İklim Zirvesi protestolarında Danimarka polisi aşırı şiddet kullandı. İki günde binden fazla gözaltı yaşandı. 13 Aralık: İtalya’da bir kişi, Başbakan Silvio Berlusconi’ye saldırarak yüzünden yaraladı. 15 Aralık: İran’da hükümet yanlıları ve karşıtları sokak gösterilerini sürdürdü. 16 Aralık: Filistin Kurtuluş Örgütü, Mahmud Abbas’ın görev süresinin ocakta bitmesine rağmen uzatılmasına karar verdi. 17 Aralık: Gürcistan, İkinci Dünya Savaşı’nda verilen anti-faşist mücadele için dikilmiş anıtı yıktı. Yıkım sırasında bir anne ile oğlu da hayatlarını kaybetti. 18 Aralık: İran’la Irak arasında sınır boyundaki bir petrol kuyusu nedeniyle iki gün süren bir gerilim yaşandı. 19 Aralık: Lübnan Başbakanı Saad Hariri, Suriye’de Beşar Esad’la “yapıcı” görüşmelerde bulundu. 20 Aralık: Ayetullah Muntazeri öldü. ABD’nin üs kurma anlaşmasından beri süren Kolombiya ile Venezuela arasındaki gerginlik, Kolombiya’dan Venezuela hava sahasına giren casus uçaklarla yine arttı. 21 Aralık: Muntazeri’nin

cenazesine

Besic

milislerinin

59 GELENEK

58


Zoraki süper güç Çin’in

Obama ABD’si ile imtihanı Funda Hülagü “İki ülkenin mevcut durumu (statükoyu) değiştirmesi, ondan uzak durması için hiçbir sebep yoktur”1 Her türlü siyasi ve iktisadi analizde Çin’in son dönemdeki “muazzam yükselişi” ve ABD ile olan ilişkileri “yeni bir hegemonik gücün” doğuşu bağlamında ele alınıyor. Bu yaklaşımların daha marksizan etkiler taşıyanları da en az sistem tarafgiri yaklaşımlar kadar Çin’in yükselişinin nedenlerini uluslararası ekonomik krizin yine uluslararası sistemde yarattığı dengesizlikleri bir düzene bağlama gereği noktasında arıyorlar2. O zaman şu sorular sorulmalıdır: Hegemonik bir gücün yükseliş ve bir öncekinin çöküş süreci kapitalist sistemin bekasını sağlamak için yeni bir istikrar arayışı mıdır? Ya da, “Süper Güç” değişiminin sebebini yeni bir durağan denge yakalama arayışı olarak görebilir miyiz? Bu soruyu yanıtlamadan ABD-Çin ilişkilerinin gelecekte karşılaşacağı olası gerginlikleri tespit etmeye çalışmak fazlasıyla müneccimlik gerektiriyor. Bu nedenle biraz tarih ve teori… Hegemonik bir gücün “tarih öncesi” ve kimi çıkarımlar ABD’nin yükseliş dönemine göz attığımızda, bu tarihsel sürecin ilk göstergesi olarak süper güç oluşumunun ulus-devlet inşası ile karşılıklı bir koşullandırma ilişkisi içerisinde olduğunu görüyoruz. 19. yüzyılın başında sınırlarını konsolide etmeye çalışan ABD’de çelişkili gözükse de birbirini paradoksal bir biçimde destekleyen iki görüşün olduğunu söylemek mümkün. İlki ABD’nin bir ulusdevlet olarak kurucu prensiplerini de belirleyen Monroe doktrinidir. 1823’te ilan edilen Monroe doktrinine göre, bu tarihten itibaren hiçbir Avrupa devleti Amerikan kıtasını topraklarının kolonileştirilmesi mümkün topraklar olarak değerlendiremeyecektir. Buna mukabil ABD, Avrupa devletleri arasındaki ilişkilere, özellikle de savaşlara karışmayacaktır. Monroe doktrininin ABD’nin konsolidasyonu için bir nevi izolasyon politikası olduğunu söylemek bir açıdan mümkündür. Bu süreçte Britanya’nın aktif desteğini aldığını ve bunun ABD’ye uluslararası sistemde tanıma sağladığını söyleyebiliriz. Hatta o dönemin dünya sistemindeki İngiliz hegemonyasının yani Pax Britannica’nın önemli bir unsurudur Monroe doktrini (bu anlamda da ABD’nin bir süper güç olarak doğuşunda Büyük Britanya hegemonyasının onu tanımasının ve hatta desteklemesinin önemli bir rolü olduğunu söylemek mümkün).

1  Fu Mengzi, Çin Uluslararası İlişkiler Enstitüsüne bağlı Amerikan Çalışmaları Enstitüsü Müdürü 2  Bkz. Arrighi, Giovanni, Adam Smith Pekin’de: 21. Yüzyılın Soykütüğü, Yordam, İstanbul, 2009; “Hegemonik İstikrar Kuramı” için Robert Gilpin, Stephen Krasner vb. yazarların yapıtlarına bakılabilir.


Obama ABD’si ile imtihanı

62

Obama’nın Kasım 2009’daki Çin ziyaretinin ardından Başkan Hu Jintao, Çin dış politikası adına beş yeni prensip ilan etti. Bu prensiplerin ortak doğrultusu Çin’in bundan sonra “dünya meselelerine” daha fazla sorumluluk alarak müdahil olacağına işaret ediyor. Bu durumda iki senaryo da mümkün:

Öte yandan, Büyük Britanya ile ABD’nin uyuşmazlık yaşadıkları meseleler de oldu. Bu meseleler, Büyük Britanya’nın Amerika kıtasından toprak elde etme arzularının sönümlenmediği dönemlerde baş gösterdi. Bu süreçte ABD bir nota yayınladı: “Bugün Birleşik Devletler bu kıta üzerinden fiilen hakimiyete sahip bulunmaktadır”3. Bir anlamda, yalıtım politikasının zorunlu sonucu hakimiyetin genişletilmesi oldu. Kimsenin işlerine karışmama politikası kendini gittikçe genişleyen bir hakimiyet politikasına tercüme etti. ABD’nin süper güçlüğünün tarih öncesinin ikinci bir unsuru ise Amerika-İspanya Savaşı’nın yarattığı atmosferdir. Bu savaşla beraber ABD evde hakimiyet duygusunu pekiştirmiş, savaş deneyimi kazanmış, çatışan sınıf çıkarlarını bir siyasi proje etrafında örmeyi öğrenmiş oldu. Zira ABD’nin bu savaşa girmesini o dönemde ABD’nin Küba’ya yaptığı yatırımlardan dolayı destekleyenler olduysa da bir kısım burjuvazi savaş yükünün altına girmemek için uzun süre direndi. Bu direnci kıran en önemli unsurlardan birisi ise maddi kayıpla karşılaştırılamayacak derecede uluslararası alanda ciddi bir saygınlık kazanımının elde edilecek olmasıydı. Tanınma isteği (ve elbette İspanya’nın küstah kolonyalizmine karşı ABD’nin ada üzerindeki hak iddiası) burjuvazinin kısa erimli çıkarlarına baskın geldi. ABD’nin burada elde ettiği zaferin özeleştirisi aynı zamanda devletin savaş kabiliyetlerinin ve kurumlarının yeniden yapılandırılması gibi bir sonuca da yol açtı. ABD, tarihsel ve somut olarak bağımlı bulunduğu Büyük Britanya’nın askeri gücünden kendisini kurtarmak için kendi donanmasını kurdu. Fakat bu savaş o dönemde Amerika Birleşik Devletleri’nin emperyalist bir güç olması olarak dünya-tarihsel bir anlam kazanmadı. Aksine ABD, “geri ulusların bir vasisi rolünü bilinçle benimsedi”.4 Hatta ne ironiktir ki, sonbaharını yaşamaya başlamış bir hegemonik güç olan İngiltere bu zaferi kendi hanesine yazılmış bir zafer olarak okudu. Ayrıca bu dönemde uluslararası alanda artan Alman dış siyasetinin ağırlığı da ABD’yi, İngiltere’yle beraber bir güç oyunun içine doğru çekiyordu. Nitekim Roosevelt’in Panama Kanalı’nı açma isteği İngiltere tarafından cömertlikle karşılandı. Burada açık ki, İngiltere bir yandan saflıkla ABD’yi yedeğine aldığını düşünüyor, öte yandan da bu paternalist ilişkiyle olası bir ABD yükselişini önleyeceğini düşünüyordu. Oysa boynuz kulağı geçiyordu. Ne zamanki Almanya, Büyük Britanya ve İtalya, Amerika topraklarında olan Venezuela’ya yeniden göz diktiler, o zaman ABD, bana kalırsa, ileride kullanacağı önemli bir Süper Güç taktiğini keşfetmiş ve bilgi dağarcığına katmış oldu. Zira “Birleşik Devletler, Venezüella’nın iyi bir dayak yemesini görmek isterdi, fakat daha fazlasına izin veremezdi”.5 İngiltere her sürtüşmede ABD lehine davranmaya devam ediyordu. Oysa bu arada ABD, bir hegemonik gücün sahip olması gereken en büyük taktiklerden birisini daha hanesine ekliyordu: Bir başka ülkenin iç işlerini yönetebilme kabiliyeti. Panama Kanalı’nın geçeceği toprakları elde etmek isteyen Roosevelt, bu toprakları kendisine 3  4  5 

Commager, Henry Steele, ABD Tarihi, Doğubatı, Ankara, 2005. Commager ,Henry Steele, age, s. 356. Commager, Henry Steele, age, s. 359.

devretmede ayak direyen Kolombiya’da bir operasyon gerçekleştirdi. Önce, “Panama İsyan Edecek Olursa Ne Olur?” adlı bir makale yayımladı ABD’de. Bunun sonucunda Vaşington’da bu ülkede bir kalkışma olacağına inanan bir kamuoyu yaratıldı ve “kruvazörler Panama sahillerine gönderildi”.6 Panama’da “ayaklanmanın” ordu tarafından engellenmemesi için ABD’li askerler müdahale etti ve yeni Panama Cumhuriyeti ABD’ye istediği kanal arazisini sattı. Bu süreçte ABD Kongresini de devre dışı bırakan Roosevelt, önce kanalı alalım da Kongre isterse tartışmasını sürdürürüz diyerek ABD’deki siyasi zemine de özgün katkısını koymuş oldu. Roosevelt’in ardından gelen Wilson’un ABD’nin hegemonik güç olmasının yollarını yapacak çok kritik kimi unsurları da ülkenin dış siyaset yelpazesine ekledi. Birinci Dünya Savaşı’nın dışında kalmayı benimseyen Wilson için bu ABD’nin elini ayağını dünyadan çekmesi anlamına gelmeyecekti. Aksine savaşın “dışında kalmak” (ABD savaşa katıldığında bile bunu savaşın dışında kalabilmek üzerinden meşrulaştırıyordu) için savaşa başka bir yoldan müdahil olmak gerekiyordu. Bu da bir başka kıtanın topraklarında daha yeni doğmuş bir devlet için Kıta Avrupa’sının kalbinde “Yaşasın Amerika” dedirtebilmekti. Temmuz 1917’de ABD ordusunu temsilen Champs Elysées’de (Fransa) yürüyen bir askeri gruba bu slogan eşlik ediyordu. ABD, Avrupa’nın (ki o dönemde İngiltere-Fransa anlamına gelen Avrupa’nın) ortak ve kutlu çocuğuydu ve ebeveynlerine vefa borcunu ödüyordu. Yukarıda ABD’nin hegemonik bir güç olmasının tarih öncesine değinildi. Kendi tarih bilincine sahip olan bir ABD’nin bu tarih ışığında Çin’in yükselişinden ürkmesi doğaldır ve olasıdır. Ancak, Çin’in ABD’yi alt edecek bir güç olarak yükseldiği iddiası (ki bu iddia ABD’de en çok neoconların sahiplendiği ve ürettiği bir iddiadır) Irak’ta Saddam’ın elinde nükleer silahlar olduğu iddiasıyla aynı işlevi görmektedir: ABD emperyalizminin daha zengin kanallarla nüfuzunu arttırmasını sağlamak. Neden? Buna cevap vermeden önce şu soruları yanıtlamamız gerekiyor. ABD hegemonyasının tarih öncesi ABD devletinin hegemonya yükselişi algısında neye işaret eder? Ya da ABD kendi tarihini nasıl okumaktadır? ABD yukarıdaki tabloda kendi tarihinde geliştirdiği çeşitli hegemonik stratejileri ve bağlamları göz ardı etmekte ve Monroe doktrininin başka ülkelerin iç işlerine karışmama prensibinin aslında nasıl da tam tersine mahal verdiğine odaklanmaktadır. Buna göre bugün Çin’in, Latin Amerika, Güney Asya ama özellikle de Afrika’daki devletlere verdiği “şartlara bağlanmamış” yardımları7 ve Çin’in deklare ettiği “hiç kimsenin iç işlerine karışmama” politikasının olası sonuçlarından işkillenmektedir. Bu anlamda da, Çin’in yükselişinde derin manalar bulmaktadır. İkinci soru işe şöyle: Peki yukarıdaki tabloda gözden kaçan nedir? ABD’nin kaçırdığı (aslında gözden kaçırmak istediği) şunlardır: Hegemonik güçlerin doğuşunda o gücün sahip olduğu devlet biçimi önemlidir. Devlet inşası süreci ile hegemonik güç arasında eşgüdümlülük vardır. Hegemonik bir güç kendi istediği devlet formunu uluslararasılaştırır (Panama vakası bunun ilk örneklerindendir). Hegemonik güçler doğarken bir önceki hegemonik gücün istemli ya da istemsiz yeni adayı ilerletici, geliştirici müdahaleleri olur. Bu eskileşmekte olan gücün kendi hegemonyasını korumak adına attığı adımların bir yan ürünüdür. Örneğin, İngiltere ABD’nin kazanımlarından bir anne gibi onurlanmıştır. Onun başarısını kendi başarısı addetmiştir. ABD ise bu esnada hem vefalı olup hem de kendi çıkarlarını gütme becerisini göstermiştir. Hegemonik güçlerin diğer ulusları ve halkları ikna edici bir ideolojik gücü vardır. İkna yollarının tıkandığı yerde devreye Panama kanal arazisi için yapılan türde operasyonlar girmektedir. Bir hegemonik gücün elinde birçok dış müdahale stratejisi bulunur. Gücün derinliğini belirleyen bir 6  Commager, Henry Steele, age, s. 360. 7  Çin yatırım ve ticaret anlaşmaları, Batı ülkelerinin kendi yardımlarına karşılık olarak talep ettikleri iyi yönetişim, insan haklarının ilerletilmesi, çevre kalitesi düzenlemeleri vb. hiçbir şart içermemektedir.

63 GELENEK

GELENEK

Zoraki süper güç Çin’in


Obama ABD’si ile imtihanı anlamda buradaki zenginliktir. Yukarıdaki Venezuela örneği de bu açıdan değerlendirildiğinde şuna işaret eder: Hegemonik bir güç uluslararası sistemde kimin ne derecede hırpalanacağına karar verme becerisini geliştirir. Üçüncü soru ise şöyle: Çin’in elinde bu üç unsuru da barındıran hegemonik stratejik çeşitlilik var mıdır? Çin hegemonik güç olmak istemekte midir? Eğer istemiyorsa ABD neden Çin’i kerhen bir süper güç ilan etmeye çabalamaktadır? Değerlendirmeye çalışalım. ABD’nin Çin politikası Neoconların yürüttüğü Çin’i “zoraki süper güç” yapma politikasının Obama döneminde farklı bir hatta yürüdüğünü söylemek zor. Değişim yalnızca taktiksel. Obama’nın seçim kampanyası döneminde de danışmanlığını yapan ünlü eski ABD’li diplomat Brzezinski Amerikan süper gücünün devamının Bush’tan sonraki ABD Başkanı’nın diplomatik becerilerine kaldığını bir kitabının ana tezi yaptığını görüyoruz. Aynı Brzesinki, Çin konusunda da bu diplomasinin bir G-2’de şekil almasını salık veriyor. Buna göre, neoconların daha önce doğrudan düşman olarak gösterdikleri ve karşı tarafa yerleştirdikleri Çin’i yan tarafa geçirmenin ve böylece Çin’i “bir rakip” olarak daha verimli bir şekilde kontrol altına almanın önemini vurguluyor. Buna göre, Çin’i alt etmek ya da Çin’e gününü göstermek değil, bu ülkeyi sisteme bağlamanın yollarının zenginleşmesi gerekiyor. “G-2” halihazırda G-20 gibi platformlarda sesi “fazla” yükselmeye başlayan bir Çin’e hem “aslında seninle aynı şeyleri düşünüyoruz” demek hem de bir vadede Çin’in altından kalkamayacağı bir sorumluluğu bu ülkeye yüklemek anlamına geliyor. Diğer bir deyişle, ABD bir yandan Çin’e dünyayı şekillendirmede işbirliği önerirken (ve Çin’i bu yolla taltif ederken) öte yandan da bu ülkeyi kaldırmasının imkansız bir vebalin altına sokmaya çalışıyor. Obama yakın dönemde Çin’i üç önemli meselede ABD’nin kurulmasına katkısının büyük olduğu uluslararası mimarinin sınırları içerisinde hareket etmeye zorlayacak gibi gözükmektedir. Bunlardan en can alıcısı İran sorunu gibi gözükmektedir. Ardından ise Afrika’daki sınıfsal ve emperyal mücadelelerin patlak verdiği bir merkez olarak Darfur meselesi ve Zimbabve öne çıkmaktadır. Çin’in sıkıştırılmaya çalışıldığı bir diğer alan ise AfPak savaşı olacaktır. Bu alanlarda sıkışmanın ABD lehine çözülmesi için, çomak sokulmaya çalışılan bir unsur öncelikle Çin’in dış politika belirleyenleridir. Temmuz 2009’da Urumçi’de meydana gelen ve Han kökenli Çinlilerle Uygurlar arasında doğduğu iddia edilen çatışmanın yaratılmasında uluslararası güçlerin oynadığı rol, Çin’in iç siyasetini manipüle etme çabaları olduğu kadar Çin’in dış politika düsturlarının değişmesini de içermiştir. Örneğin Çin’ın ısrarlı bir şekilde diğer ülkelerin iç işlerine karışmamak olarak adlandırdığı politika ABD’nin ve diğerlerinin sinirlerini bozmaktadır. Sincan’da meydana gelen olaylar Çin’i bu vesileyle başka ülkelerin iç işlerine karışmaya doğru bir kışkırtma

politikası da gütmektedir. Böylece Çin’in geri kalmış ülkeler gözündeki saygınlığı da kırılacak ve G-2’nin ideolojik alanda ABD lehine oluşması kolaylaşacaktır. Çin yönetiminin ABD’nin bu politikasının farkında olmadığını söylemek safdillik olur. Çin bu tuzağa düşmemek adına daha “pragmatik” bir dış siyaset gütmektedir. Böylece biraz öngörülemez, ideolojik anlamda kategorize edilemez bir hatta yerleşmeye çalışmaktadır. Böylesi bir pragmatizmin olası tehlikeleri ise Çin’i bekleyen yeni uluslararası sorunlar silsilesini yaratacaktır. Bir yanda arzulanan kalıba bir türlü girmeyen, ABD’nin ayağına basmadan işi halletmeye çalışan bir Çin öte yandan ise Çin’in önüne sürekli ayak uzatan bir ABD. ABD ayak uzatmayı sadece Çin’e çelme takmak için değil aynı zamanda Çin’in reflekslerini tanıyabilmek için de yapıyor, çünkü örneğin 2007’de Çin, neden açıklamadan ABD menşeli gemilerin Hong Kong limanına giriş izinlerini kaldırdı. ABD böyle zamanlarda Çin’deki karar alma süreçlerine dair karanlıkta kalmaktadır. İş böyle olunca da, ABD’nin eli daha yapısal analizlere (Çin’in sahip olduğu dolar rezervleri, emek-gücü, doğal kaynaklara erişim vb.) mahkum kalmaktatır. Ki böylesi bir analiz, Obama ABD’sinin zihin haritası için de, neoconların sahip olduğu tasvir tarzından farklı olsa da, yine sürekli yükselen ya da yükselmesi gereken bir süper gücün varlığına işaret etmektedir. ABD’nin Çin’i içine sürüklemeye çalıştığı diğer bir geleneksel emperyalist strateji ise “denizaşırı kalkınma yardımı” nosyonudur. Çin’in dış ülkelere yaptığı yardımlar (borçlar, borç affı, kamu hizmet binalarının inşası, ticaret ve yatırım anlaşmaları) gelirken kendileriyle beraber şartlı yükümlülükler getirmemektedir. Çin’in gittiği ülkelerden yegâne talebi “Tek Çin” politikasının (Tayvan’ın Çin’in bir parçası olduğunun, özerk bir ülke olmadığının) tanınması olmaktadır. Bunun haricinde Çin’in şartsız yardımları, ABD’nin dağıtma yönünde insiyatif kullandığı tüm devletleri dolaylı olarak konsolide etmeye sebep olmaktadır. ABD’nin yeniden yapılandırmaya çalıştığı tüm ülkelerde Çin var olanının konsolidasyonu yönünde hareket etmektedir. Bu açıdan Çin, hegemonik güç olmanın önemli bileşenlerinden birisi olan kendi istediği devlet biçimini uluslararasılaştırma gibi bir çabanın içerisinde gözükmemektedir. Neoconlar tarafından ABD’nin Asya’daki müdahale alanını artırmak amacıyla Çin’in ABD’ye düşman bir “süper güç” olarak gösterilmesi, kısacası Çin’i kerhen bir süper güç olarak gösterme çabaları 2005’ten sonra Çin’de de bir politika değişikliğine sebep oldu. Çin bu kartı gördü ve kendisine atfedilen bu gücü, “gönülsüz bir güç “olarak stratejik bir dış politika aracı haline getirdi. 2005’te yayımlanan bir siyaset belgesinde Çin, arzu ettiğinin Çin’in ekonomik büyümesinin önünü kesmeyecek barışcıl bir uluslararası çevre olduğunu deklare etti. Bu bağlamda bir tür “kazan-kazan” durumu yaratmaya çalıştı. ABD karşıtı retoriğin sesini kıstı ve kendi yükselişini dünya sahnesinde “barışçıl bir yükseliş” olarak dillendirmeye başladı. Bu dönemde Çin’in Dünya Bankası ve Birleşmiş Milletlerle ilişkilerini daha organik hale getirdiğini görüyoruz. Çin birçok uluslararası anlaşmanın oluşmasına öncülük etmeye çalıştı. Bir araştırmacının da dediği üzere Çin bir tür “Güliver stratejisiyle” ABD’yi bir dev gibi orasından burasından bağlamaya başladı. Ancak ABD’nin (biraz da “yükselen Çin” sopasıyla elde ettiği) Asya’daki egemenliğini kırmayı çok başaramadı. Örneğin Birleşmiş Milletler’de Çin yardımlarıyla hayatını idame ettiren ve hatta iç siyasi arenada kendini güçlendiren birçok Afrikalı ve Asyalı devlet yöneticisinin buna karşılık Çin lehine oy kullanma yolunda bir irade sergilemedikleri biliniyor. Nitekim Doğu Asya Zirvesi adıyla Pekin’in kurduğu forumdaki Doğu Asya ülkeleri, Çin’in ABD’yi dışlayan ve kendi liderliğini “barışçıl” bir şekilde ispata çalışan bu sürece ikna olmadılar. Hatta ABD ile olan sıkı fıkı ilişkilerinde hiçbiri geri basmadı. Aynı şekilde Çin’in Şangay İşbirliği Örgütü aracılığıyla Orta Asya’da artırmaya çalıştığı

65 GELENEK

GELENEK

64

Zoraki süper güç Çin’in


Obama ABD’si ile imtihanı

66

İleri dönemde Çin’in atacağı adımların toplam etkisi Çin’i ya ABD yanlısı bir aktör olarak sivriltebilir ya da Çin ABD karşıtı olmayan, ama daha aktif “ABD”vari bir aktör olarak dünya sahnesinde yer alabilir.

nüfuzu üye devletlerin 11 Eylül’den sonra ABD askerlerine ve üslerine ev sahipliği yapmalarına engel olamadı.8 Bu anlamda Çin Asya kıtasına, ABD’nin kendi süper güçlüğünün tarih öncesi döneminde Amerika kıtasına sahip çıktığı gibi çıkamıyor. Çin, hegemonik bir güç olabilmek için göze alınması gerekenleri göze almıyor.

bozulmasından hoşnut olmamakla beraber bunun karşılığında uluslararası toplum tarafından ve ABD tarafından oluşturulan siyasi baskıyı da taşımak istemiyor. Öte yandan, Çin atacağı her adımın ABD tarafından daha fazla didiklenmek anlamına geleceğinin farkında. Dışarıda konsolidasyon politikasından vazgeçen bir Çin, kendi varlığının da, “Tek Çin” mücadelesinin yeniden sorgulanmasına da daha fazla mahal vermiş olacak.

Böyle olmakla beraber Çin dile getirdiği “barışçıl” yükselişine uygun adımlar atmaya devam ediyor. Burada en kritik gelişmelerden birisi, Çin’in ilk defa yabancı bir devletle, Rusya’yla, “milli güvenlik istişarelerinde” bulunmuş olması. Ayrıca Rusya’nın Çin’e iki-üç sene içerisinde bir doğal gaz boru hattı açması öngörülüyor. Bu anlamda Çin’in ABD’nin istediği tarzda gürültücü bir güç rolüne ısınmadığını, ama ABD’yi sürekli tetikte ve huzursuz kılan bir strateji izlediğini söyleyebiliriz. Öte yandan Çin, kendisine tehlike ya da en banal anlamıyla “bela” yaratabileceğini düşündüğü konularda ABD ile işbirliğinden kaçınmıyor. Kuzey Kore’nin nükleer programı konusunda Pekin ve Vaşington arasında aynı doğrultuda ortak bir çaba olduğunu söyleyebiliriz. Üstelik Çin bu adımı, İran’la ilişkilerini zedeleyeceğini bile bile göze alıyor.

Tüm bunlarla beraber, Çin yürüttüğü bu düşük profilli ve kendini sivriltmeme politikalarının sonucunu elinde tuttuğu yüklü dolar rezervlerini de bu politakının etkisini artıracak şekilde ekleyerek almış oldu: Obama ABD’si, Tibet ve Sincan meselelerinin Çin’in kendi iç meselesi olduğu yönünde bir söyleme geçiş yaptı. Elbette, bunun kısmen Obama’nın diplomatik diliyle ilgili olduğunu da söylemek mümkün. Ancak Obama’nın diplomasi konusunda Çin’le yarışa girmesi de mümkün değil. Çin’in kıvrak diplomasisi ve düşük yoğunluklu profili onu su götürmez bir biçimde ABD’nin önüne geçiriyor. Bu açıdan da, Obama’nın ABD’nin gücünü yeni kılıfıyla dünyaya yuttururken Çin diplomasisinden, Çin’in gerçek ekonomik gücü karşısında olduğundan daha fazla endişelendiğinden bahsetmek mümkün gözüküyor.

Çin’in ABD ile kriz yaşama ihtimali bulunan konularda geri adım atma konusunda sıkıntı çekmediği söylenebilir. Örneğin uzun süredir Çin’in yaşanacak bir karışıklığı kendi çıkarlarına aykırı bulması nedeniyle yardım ve yatırımları ile dolaylı olarak desteklediği Burma yönetimi de artık Çin üzerinde siyasi bir yük oluşturmaya başlıyor. Burma’da cuntaya karşı gelen toplumsal güçler (!) Çin’i hükümete destek vermekle suçluyorlar. Çin kendisini Burma’daki siyasi mücadelenin içinde bulmak ve ilan ettiği “içişlerine karışmama” ilkesini zedelemek istemiyor. Bunun iki sebebi olabilir: Birincisi Çin’in bu ilkesi halihazırdaki hükümetleri, verdiği yardım ve yatırım destekleriyle konsolide etmeye yönelik bir ilke olarak tezahür ediyor. Çin, konsolidasyonun

Bu nedenle, ileri dönemde Çin’in atacağı adımların toplam etkisi Çin’i ya ABD yanlısı bir aktör olarak sivriltebilir ya da Çin ABD karşıtı olmayan, ama daha aktif “ABD”vari bir aktör olarak dünya sahnesinde yer alabilir. Her iki durumda da verili dünya sistemini değiştirmeyeceğe ve ABD’nin gerilemesi durumunda efendiye sadık bir vekil olacağa benziyor (bu açıdan da ABD’nin kendi tarih öncesinde İngiltere’yle kurduğu ilişkide İngiltere’nin sahip olduğu kocamış kurt halinin ABD-Çin ilişkisinde yeri olmadığını söylemek gerekiyor).

8  Ancak örgüte ABD’nin üyelik başvurusu üye ülkeler tarafından reddedildi. Ayrıca Şangay İşbirliği Örgütü üyesi olan Özbekistan, Karşı Hanabad’da bulunan ABD üssünü kapattı ve ABD güçlerini ülkeden defetti. Taşkent, ülkeye yaşatılmaya çalışılan “Renkli Devrimi” başarısızlığa uğrattı ve yüzünü Çin ve Rusya’ya döndü. Bu anlamda, Çin’in kendi iradi edimlerinden ziyade etrafındaki ülkelerin ona atfettiği yer ve stratejik önem bu ülkenin bir süper güç olarak geleceğini belirleyeceğe benziyor. Çin ABD tarafından itildiği ve bir anlamda bir tuzak olan süper güçlük poziyonuna, kimi bölge ve Latin Amerika ülkelerinin daha gerçek ve ikiyüzlü bir yan taşımayan çabaları tarafından da taşınıyor. Burada Arrighi’nin, ABD hegemonyasının çöküşü halinde onu takip edecek dönemin Çin’in merkezinde durduğu bir Doğu Asya hakimiyeti dönemi olacağı tespitine, yazarın bölgeye yaptığı vurgu sebebiyle katılınabilinir. Buradaki mesele Çin’in merkezde durmasını sağlayan bir Doğu Asya uyarı sistemidir. Onun da ötesinde, Çin’in onu ideolojik ve siyasi anlamda sarmalayan bir “Doğu” düzeni olmadan hegemonik bir güç haline gelemeyeceği iddia edilebilir. Bu açıdan da Güney Asya’da sıkı bir ABD müttefiki olan Hindistan’ın böylesi bir “Doğu” oluşumunda nerede duracağı önem kazanıyor. 2005’te ABD ile imzalanan bir anlaşma ile, Hindistan alacağı kimi nükleer rüşvetçikler karşılığında dış ve savunma politikasını Vaşington’a bağımlı hale getirmiş oldu. 2008’de ise Tokyo ve Delhi “küresel stratejik ortaklık” ile ilgili ortak bir bildirge yayınladı. Sadece Japonya’da 124 adet Amerikan askeri üssü bulunuyor. Tüm bunları, Asya NATO’sunun bir başlangıcı olarak görenler de var. İşin bir diğer ilginç yanı, sözü edilen Rusya-Çin-Hindistan işbirliği ve ABD karşıtı gücü Irak-Pakistan ve Afganistan’daki direnişe güç taşımak yerine, kendi pozisyonunu buradaki direnişin güçlü olmasından devşiriyor. Diğer bir deyişle, bu üçlü eğer ABD karşısında kuyruğu dik tutuyorsa ve hatta Japonya tarihinde ilk defa bir hükümet ABD’nin ülkedeki varlığını, Okinawa Adası’ndaki üssün geleceğini tartışmaya açıyorsa, bunda Asya kıtasındaki direnişlerin rolü büyük.

ABD, Çin’i kendi arzu ettiği ve neoconların uzun çabaları olan zoraki “süper güç” konumuna sürüklemiş olabilir. Çin’in pasifikasyon yanlısı tutum ve ilerleyişi ABD karşısında bir kazanç yaratmış olabilir.

Obama’nın Çin politikası selefleri Clinton ve Bush’tan iki konuda ayrılıyor. Clinton, 1992’de “Pekin Kasapları” Kampanyası başlatmıştı. Bush ise Çin’i neconların da desteğiyle dünya meseleleri karşısında olabildiğince “sorumluluk” altına sokmaya çalıştı. Obama ise iki ülkenin de oldukça stratejik davranacağını kabullenmiş gözüküyor ve bu nedenle de karşılıklı bir “güvenceler sistemini” inşa etmek istiyor. Bu güvence sistemi talebini, Çin’in elinde bulundurduğu dolar rezervlerinin geleceği konusunda duyduğu “siyasi” endişe de tetiklemiş olabilir. Zira Çin de bu rezervleri eritmek ve dolaylı yoldan bağımlı hale geldiği ABD’den kurtulmak için Afrika’ya “ederinin çok üzerinde” yatırımlar yapıyor. Genel taktik değişikliklerine karşın, Obama da seleflerinin “gizli” yöntemlerinden vazgeçmişe benzemiyor. Kendisi bu güvence sistemi konusunda öncelikle Çin Komünist Partisi’ndeki kimi çatlak ve yarılmalardan faydalanmaya çalışacağa benziyor. Çin’in iç çelişkilerinin dış çelişki ile olan ilişkisi Çin Komünist Partisi’ndeki yarılmaların aslında nasıl da çoğulcu bir siyasetin yolunu açacağı, Çin’de “demokrasi”nin bu yoldan gelişebileceği, nasıl ki her Batı devleti aynı hedefe farklı yollardan vardıysa Çin’in de bunu kendi yollarıyla halledeceği yönünde iman tazelemelerinin ve dahası bu yönde bir propagandanın Obama’nın önemli destekçilerinden ve danışmanlarından biri olan Brookings Enstitüsü’nün Thornton Merkezi’nin sayfalarında rastlamak mümkün. Buradaki değerlendirmelere göre, “parti-içi demokrasi” Komünist Parti içindeki farklı çıkar gruplarının gelişmesini sağlayabilir. Bu merkeze göre, ABD eğer bu farklı grupların varlığını göz ardı eder ve Çin Komünist Partisi’nin liderliğini monolitik bir blok olarak görürse hata edecektir. Bu görüş kimi Çinli aydınlar tarafından da destekleniyor. Çin Komünist Partisi’nin Merkez Komitesi’ne bağlı Çeviri Bürosu Başkanı ve Pekin Üniversitesi’nde Profesör olan Yu Kepin’in ünlü “Demokrasi İyi bir Şeydir” adlı makalesi Çin’de demokrasiye adım adım geçilebileceği temasını işliyor.9 9 

“Renkli Devrimler”in gönüllü çalışanlarını her ülkede bulmak mümkün.

67 GELENEK

GELENEK

Zoraki süper güç Çin’in


Obama ABD’si ile imtihanı Bu meyanda Çin’e dair tartışılan ve kuşkusuz ABD’nin de gündemini meşgul eden bir mesele de “Pekin Konsensüsü” adı verilen Çin’in büyüme modelinin diğer ülkelere ihracı konusu oluşturuyor. “Pekin Konsensüsü” kavramını kullananlar (ki bu bakış açısının sahipleri aslında Çin’in hegemonik bir güç olduğuna işaret ediyor) “Vaşington Konsensüsü” yerine Çin’in kendi büyüme modelini ve bu anlamda da “otoriter devletlerin daha hızlı büyüdükleri” çıkarımını yaydığı fikrindeler. Fakat Çin tarihi ve siyasi yapısı üzerine detaylı çalışmaları olan Arif Dirlik, böyle bir etki alanından bahsedilecekse bunun ancak şu koşullarda anlamlı olacağını iddia ediyor: Çin’in uluslararası alandaki etkisinin ekonomik anlamda gücünden kaynaklanmayacağını teslim etmek. Bu etki, eğer olduğu iddia edilecekse, ancak ve ancak Çin’in sosyalist döneminden kalan ulusal iktisadi entegrasyon, özerk büyüme, siyasi ve iktisadi egemenlik, sosyal eşitlik temaları sayesinde vuku bulur. Bu anlamda Çin, eğer hegemonik bir güç olacaksa, bu neoconların da pek sevdiği “otoriter”lik meselesinden değil, bir önceki rejimin yani sosyalizmin mirası sayesinde olabilir. Yoksa Çin’deki iktisadi büyüme inanılmaz derecede eşitsiz bir gelişimle malüldür. Çin’in olağanüstü ekonomik büyümesini bu açıdan sosyalizmin toplumsal dokuda hâlâ var olan nüvelerinden tamamen koparmak ve onu farklı sebeplere bağlamak için NATO’nun da çaba gösterdiğini, örgütün internet sitesinde yer alan şu değerlendirmeden anlıyoruz: “Çin, ABD vagonuna atlamıştır ve ABD tarafından ayakta tutulan uluslararası sistemden oldukça faydalanmıştır. Pekin’in sağladığı bu faydalar onu Vaşington’un liderliği altında kalmaya teşvik edecektir”. Aynı zamanda Çin’in kendisinin de ekonomik büyümeyi yükselişinin temeline oturtmaya çalıştığını ve böyle bir propagandayı tercih ettiğini biliyoruz. Çin Hükümeti, geçtiğimiz yıl içerisinde kamusal propaganda ve eğitim amacıyla 12 bölümlük “Büyük Ulusların Yükselişi” adlı bir belgesel yayınladı. Bu belgeselin ana teması şöyleydi: “Büyük bir küresel gücün uzun vadeli başarısını belirleyen imparatorluk değil piyasadır”. Burada imparatorluktan kasıt ABD karşıtlığını da içeren bir ideolojik adanmışlık anlamına gelmektedir. Çin şu anda bunu bir lüks olarak görmektedir. Çin devletinin sermaye ile olan ilişkisi de Çin’in hegemonik bir güç olarak yükselmesini koşullayan bir unsur olarak tartışılagelmektedir. Kapitalizmin temel ayırt edici özelliğinin devlet gücü ile sermaye arasındaki ilişkide yattığını söyleyen Arrighi’ye göre, Pekin sermayedarlar arası rekabeti canlandırarak sermayenin “milli çıkar” adına işlev görmesini sağlamaktadır. Bu nedenle de, Çin’de devlet ulusal kalkınma amacıyla özerkliğini korumakta ve rekabeti kızıştırmaktadır. Ancak, Çin’de devletin böylesi bir özerkliğe sahip olduğunu söylemek eldeki kimi verilere göre neredeyse imkansız. Mao döneminin ardından yapılan büyük özelleştirmelerde, özelleştirilen tüm büyük fabrika ve kurumların yeni sahiplerinin, bu anlamda Çin’deki sermayedarların büyük kısmının, parti-devlet kompleksi içerisinden çıktığı biliniyor.10

10  Daha detaylı bilgi için bkz, Andreas, Joel, “Changing Colors in China”, New Left Review 54, Kasım-Aralık 2008.

Çin Komünist Partisi içerisindeki ayrışmanın da şehir merkezli elitist kadrolarla kır merkezli popülist kadrolar arasında olduğu ve şehir merkezli elitist kadroların kıyı bölgelerindeki tüccar zengin sınıfların içlerinden geldiği ve siyasi bürodaki çoğunluğu oluşturdukları söyleniyor. Şu anda Çin Başkanı Hu Jintao’nun popülist kesimden olduğu ve Çin’deki eşitsiz gelişimin Çin’i bir düşüşe geçirmemesi için (iç pazarı kuvvetlendirmeye ve ülkenin Kuzey Amerika’daki tüketici pazarına bağımlılığını kırmaya yönelik) kıra dönük ekonomik ve siyasi politikalar geliştirdiği biliniyor. Ancak, 2012’de başa geçecek olan ve parti tarafından seçilen müstakbel lider ise Xi Jinping’in kıyı şehirleri tabanlı elitist kadronun içerisinden olduğu da bir diğer bilgi. Bu durumda, iki yıl sonra Çin’in Jintao’nun da temsilcisi olduğu “Çin Modeli” ekonomik gelişim mantığını (bu açıdan da elde kalan sosyalizm kalıntılarının) tarım sektörü aleyhine tasfiye edileceği beklenebilir. Böylesi bir siyasi süreç, Arrighi’nin beklentilerini (devlet-sınıf ilişkisini göze alacaksak) daha da boşa çıkaracağa benziyor. İç pazarını kuvvetlendiremeyen, bu anlamda fazlasıyla ihracata bağımlı bir Çin’in ekonomik anlamda zaafları olduğu aşikar. Çin’in ihracata dayalı kalkınması dolaylı olarak Doğu Asya’daki diğer ülkelerin de ticarete dayalı kalkınması anlamına geliyor, çünkü Çin’in bu ülkelerden yaptığı büyük miktardaki ithalat, o ülkelerin ürettiği ara mallardan oluşuyor. Doğu Asya’da endüstriyel üretim oldukça bölgeselleşmiş bir durumda. Bu nedenle de Çin ekonomisindeki en ufak bir sarsıntının bölgede ciddi sıkıntılar yaratması mümkün.11 Bu sıkışmışlığa rağmen, Çin’deki ihracat sektörünün, Çin hükümetinin iç pazara yönelik yaptığı atılımlardan rahatsız olduğu da biliniyor. Örneğin hükümetin çıkarmaya çalıştığı Yeni Emek Sözleşmesi Yasası -ki bu yasa işçilerin yaşam koşullarında bir iyileşme öngörüyordu- bu kesimin rekabet gücüne kötü etkide bulunacağı propogandasıyla baltalandı. Küresel krizin ardından da devlet tarafından yaratılan mega mali uyarı paketinin yerli sektör/iç pazara yönelik bir denge göz etmediği de söyleniyor. Bu sürecin, elinde tuttuğu dolar rezervlerine rağmen Çin’i Kuzey Amerika’ya daha da bağımlı kılması kaçınılmaz. ABD-Çin ilişkilerinin geleceğine dair kimi olasılıklar Tam da böylesi bir süreçte Obama’nın çıkıp Çin’e bir tür “G-2” rolü önermesi boşuna değil. Çin’i bir anlamda aynı kabın içinde olmaya, tüm bu yapısal sıkıntıların farkında olarak, iten Obama bu sayede zaman da kazanacaktır. Obama’nın bu dönemde ABD ekonomisini hızla dünya ekonomisinin yeni parlayan sektörlerine, yeşil teknolojiye yönlendirmeye çalıştığı söyleniyor. Buna göre, uzun vadede ABD hegemonyasının yeniden sağlayacak bir başlık olarak bu “yeşil” alan tarif ediliyor. Çin’in de bunun farkında olarak bu sektörün gelişmesine ayak dirediği 18 Aralık’ta sonuçlanan Kopenhag Zirvesi’nden de anlaşılıyor. Çin’in ihracata yönelik büyümesinin onu ticaret ve kaynak erişimine iteceğinden bahsetmek de mümkün.12 Bu nedenle, Çin’in ABD’ye nazaran ciddi miktarlarda ticari faaliyet yürüttüğü ve kaynak erişimi konusunda üstünlüğe sahip olduğu Afrika, Güney Amerika, ama özellikle de İran üzerinden Pekin-Vaşington arasında yeni gerginlikler çıkması beklenebilir. Örneğin Sudan, Çin’in toplam petrol ithalatının yüzde 7’sini sağlıyor. Buna karşılık Çin bu bölgede çok büyük altyapı projelerine (otoyol inşaatları vb) imza atıyor. 2009 itibariyle, Çin ve ABD bölgede bir görüşme yarışına girmiş durumda. Çin son olarak, Afrika ülkelerine 10 milyar dolarlık kalkınma amaçlı kullanılacak bir kredi önerdi. Ancak Obama ABD’si Çin’in bu ekonomik yayılımının önüne örneğin Çin’den İran’la olan ilişkilerini kesmesini önererek geçmeyi planlamıyor. Bu noktada Çin’in pragmatik siyasetine güvendiklerinden olsa gerek, Çin için İran’ın sağladığı ekonomik imtiyazlara karşı çekici alternatifler yaratmanın sofistike bir ABD stratejisi olacağı dillendiriliyor. Bu durumda, Çin ve ABD arasındaki olası gerginliklerin siyasi bir ton kazanmasını Çin’in tutumu belirleyecek. Kısacası hegemonik bir güç olma yönünde iradi bir atılım göstermeyen Çin’in ABD ile ciddi siyasi gerilimler yaşaması pek mümkün gözükmüyor. Örneğin Çin’in İran’a yönelik yeni bir yaptırım kararı karşısında veto hakkını kullanmaktan ziyade yaptırımları hafifletme yönünde bir eğilim sergileyeceği düşünülüyor. Nitekim 11  12 

Örneğin Çin bugün 87 Amerikan askeri üssüne sahip Güney Kore’nin en büyük ihracat pazarı. Daha detaylı bilgi için bakınız, Çağlayan, Ergun, “Çin’in ‘muazzam’ yükselişi”, www.sol.org.tr, 16.12.2009.

69 GELENEK

GELENEK

68

Zoraki süper güç Çin’in


GELENEK

70

Zoraki süper güç Çin’in

Obama ABD’si ile imtihanı Çin, aralık ayı içerisinde İran’ın Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı ile ortak çalışacağını umduğunu beyan etti. Bu göstergeler, Çin’in statükoyu koruma konusunda Obama ile ortaklaştığını düşündürtüyor. Çin’in Afganistan tarihindeki en büyük yatırım projesinin de sahibi olduğunu bu tabloya eklemeliyiz. Afganistan’da şimdiye kadar hiç işlenmemiş olan ve dünyadaki en büyüklerinden biri olan bakır madenlerinin geliştirilmesi ihalesini alan Çin, aynı zamanda burada bir elektrik fabrikası ve Tacikistan-Pakistan arasında uzanan bir tren yolu da inşa edecek. Bu süreç ABD egemen sınıfının büyük kısmı tarafından, Çin’in ABD tarafından yaratılan ortamdan hiçbir katkı koymadan faydalanan bir asalak olarak görülmesine yol açıyor. Hatta Afganistan’daki ihalelerde Çin’in ABD firmalarını kolayca alt etmesi de eldeki veriler arasında. Üstelik yakın dönemde kaleme alınan bir Dünya Bankası raporuna göre, madencilik sektörü Afganistan’ın devlet-inşası sürecinin en önemli bileşeni olacak! Bu açıdan, böylesi bir sektörün Çin’in elinde kalması Karzai’yi sevindirse de bunun ABD’yi hoşnut etmediği açık. Ancak burada ABD-Çin geriliminin başka mecralara sürüklenmesi mümkün… Zira Afganistan ve Pakistan’da Çin de direnişçiler tarafından diğer işgalci devletlerin gördüğü muameleye tabi tutuluyor. Bu açıdan bu ülkelerdeki “istikrar” Çin için de oldukça önemli. Sonuç olarak Çin’in “uluslararası siyasi aktörlüğü” ile “ekonomik aktörlüğü” arasında eşitsiz bir gelişim bulunmaktadır. Öte yandan da, dünya sahnesindeki sosyal ve siyasi çatışmaların yeni bir hegemonik gücün gelişini gerektirdiği teorik bir veriyse, bu çatışmalarla hegemonik geçiş dönemleri arasında eşitsiz bir gelişim bulunması elimizdeki bir diğer teorik veridir. Çin, kendisinin şekillendirdiği ideolojik ve siyasi bir irade olmadığı sürece ABD’ye mahkumdur. Çin’in yükselişinin tarih öncesinin böyle bir iradenin oluşumu açısından hegemonik bir gücün yükselişine işaret ettiği kuşkuludur. Çin’in “süper güçlüğü” ise uzun bir süre ABD’nin de ekmeğine yağ süren bir söylem zeminini teşkil etmiştir.

Buharin’in Emperyalizm Teorisi Sezgi Akbaş Emperyalizm ve Dünya Ekonomisi Nikolay Buharin Çeviren: Uğur Selçuk Akalın Bağlam Yayıncılık, İstanbul, Mart 2005, 183 sayfa Red veya mahkum etme tarzının tarihin başarıyla taçlandırdığı kişilerin kullanımındaki önemi sanıldığından büyüktür; zira bu iki tarz öncelikle ve hep bir ayrışma getirmektedir. 20. yüzyılın başlarından bugüne emperyalizm teorisinin yarattığı ayrışmalar da, red ve mahkum etme yoluyla doğruyu saflaştırma ve yüceltme süreci olarak kodlanabilir. Kitabının başlığına yapılan göndermeyle, bu teorinin en yüksek aşamasında hâlâ Lenin’in gözlem ve soyutlamalarının olup olmadığı tartışıladursun, ortaklaşılan nokta yeni çalışmalar ile bu sürecin zenginleşmesinin gerektiğidir. Teorisyenlerinin zamanla “kamp” değiştirmelerini atlamadan, klasik emperyalizm teorilerinin temel olarak ikiye ayrıldığını söyleyebiliriz. Bu durumda bir yana demokratik ve istikrarlı bir emperyalizmi tasvir eden teoriler; diğer yana da dünyanın yeniden bölüşümü için verilen mücadelelere, savaşlara, bunalımlara gebe bir emperyalizm tablosunun çizildiği teoriler konulabilir. Elbette, Rosa Luxemburg örneğinde olduğu gibi ikinci türden eserler veren teorisyenlerin aralarında da ciddi görüş farklılıkları olabilmektedir. Konumuz emperyalizm üzerine polemiklerin tamamının kronolojik bir dökümüne ihtiyaç duymadığına göre, bunu bir kenara bırakıyoruz. Ancak az önce söylediğimiz gibi doğruyu saflaştırma mücadelesinde bizim için çok önemli olan Leninist emperyalizm teorisinin inşasına katkıda bulunmuş, onu öncelemiş iki eserden (Diğeri Rudolf Hilferding’in 1910 tarihli “Finans Kapital” çalışması) Nikolay Buharin’ in 1. Dünya Savaşı devam ederken tamamladığı “Emperyalizm ve Dünya Ekonomisi”ni okuyucuya anımsatabiliriz. Bolşevik hareketin önde gelen teorisyenlerinden Buharin’in yazdığı bu kitap, Lenin’in övgü dolu bir önsözüyle ve tamamlanışından iki yıl sonra, 25 Kasım 1917’de yayımlanabildi. Buharin’in temel tezi, emperyalistler arası rekabet ve savaşın, sermayenin uluslararasılaşması sürecinin çelişkili doğasının bir ürünü olduğuydu. Buharin kitapta öncelikle dünya ekonomisi kavramını ve dünya ekonomisinin gelişimini açıklamaktadır. Bir önceki yüzyılın başlarında (20. yüzyıl), büyük güçlerin yayılmacı politikaları ile beraber olağanüstü bir ekonomik büyümenin gerçekleşmesini, dünya kapitalizminin üretken güçlerinin alışılmamış biçimde gelişmesi nedeniyle olduğuna yormaktadır. Elektrik enerjisinin uzaklara


GELENEK aktarımı, su türbinlerinin ortaya çıkışı, içten yanmalı motorların etkisi, gazyağı ve benzin gibi maddelerin enerji kaynağı olarak kullanılması, telsiz, telgraf, telefon icadı/kullanımı vb. gibi gelişmeler, bu büyümenin teknik boyutunu oluşturmuştur. Bu bağlamda birleşik bir dünya pazarı için üretimin gelişimiyle beraber ulaşım sanayinin düzeyinin de gelişmesi gerekmektedir. Metaların hareketinin hızlılığı ve yoğunluğu, “ulusal” pazarların bütünleşme süreci ve dünya ekonomisinin üretim ve örgütlerinin tek bir bütün olarak büyümesinin hızını da belirleyecektir. 1890-1911 arasında demiryolu uzunluğunun yüzde 171 artışı bu bakımdan önemli bir veridir. Keza, deniz ticareti filolarının tonajında da on yıllık dilimde yüzde 55’lik bir artış görülmektedir. İşgücü dolaşımını ve sermayenin uluslararası bir nitelik kazanmasını da kattığımızda yapboz tamamlanmaktadır; birleşik bir dünya ekonomisi oluşmuştur. Fakat bu süreç, kendi içinde tekil ülkelerin ekonomilerinin “ulusallaşması” olarak anılabilecek bir karşıt kutup barındırmaktadır. Tekelci kapitalizm, emperyalist ülkelerde her bir ulusal ekonominin devlet öncülüğünde tek bir dev şirket haline gelmesine yol açar: Karteller, bankalar, devlet işletmeleri gibi sistemin organize olmuş tüm kısımları birlikte büyümektedir. Süreç, kapitalist yoğunlaşmanın gelişmesiyle daha hızlanır. Kartellerin ve birleşmelerin oluşumu, finans bankaları arasında menfaat birliği yaratır. Tüm ulusal ekonomiyi, finans krallarının ve kapitalist devletin vesayeti altında tek bir büyük birleşmiş işletme şekline dönüştürmeye doğru çok güçlü bir eğilim ortadadır. Merkez ülkeden taşarak çeşitli topraklara yayılan ve böylece uluslararasılaşan sermaye, hem ulusal ekonomilerin oluşmasına ve hem de bunların gümrük duvarları vb. ile diğer emperyalist güçlere kapatılmasına yol açmaktadır. Denilebilir ki, Kautsky’nin “ultra-emperyalizm” teorisinde barışçıl yönelimlerden bahsetmesinin karşısında Buharin, ulusal düzeyde rekabetin giderek ortadan kalktığı ve “ulusal” tröstlerin oluştuğu durumda, yine de uluslararası arenadaki rekabet ve mücadelenin kapitalist gelişme tempolarına bağlı olarak keskinleşeceğini söylemektedir. Geri kalmış ülkelerin hammadde üreticisi konumlarının ele geçirilebilmesi için ise bu çelişkilerin bir çıkış noktasını işaret ettiğini savunmaktadır, bu nokta “savaş”tır. Öyleyse Kautsky’nin iddia ettiğinin tersine, saldırgan emperyalist politikalar çeşitli olanaklı politikalar arasından bir seçenek değil,

emperyalist çağda kapitalist rekabetin zorunlu bir biçimidir. Bunlarla beraber, teorilerini ortaya koymalarında kronolojik bir sıralama yaparsak, Hilferding-BuharinLenin “finans kapital”in tekelleşme sürecinde artan öneminden bahsetmektedirler. Hilferding ve Buharin, yoğunlaşma ve merkezileşme eğilimlerine yaslanarak açıkladıkları tekelci sermayenin oluşum sürecinde banka sermayesinin öneminin arttığında hemfikirdir. Sanayi sermayesi ile banka sermayesinin iç içeliği ve bankaların hakimiyeti altında kaynaşması sonucunda ortaya çıkan yeni sermaye dilimine finans kapital adı verilir. Lenin’in katıldığı şekliyle bu durum, bankaların gerçek anlamda evrensel kurumlar haline dönüşmesidir.1 Burada günümüze dek süren bir tartışma açığa çıkıyor: Finans kapitalin sanayi işletmelerini egemenlikleri altına alıp almadıkları... Örneğin bazı iktisatçılara göre, sadece belirli kesitlerinde Almanya hariç finans kapitalin modern ekonomileri yönettiği iddiası “saçmalık” oluyor. Zira tersine büyük sanayi gruplarının elinde birden fazla banka olabiliyor. Bu bankalar sanayi kesimlerinde kredi talepleri azaldığı oranda, yüksek faizli tüketici kredileriyle ilgilenmeye dönebiliyor.

Buharin -eserinden kısmen bu eğilim çıkarsanabilir- Ekim Devrimi ve Dünya Savaşı’nın bitmesinden sonra kapitalizmin eski anarşik yapısının ortadan kalkmış olduğunu, kaynak dağılımının artık örgütlenmiş mekanizmalara dayandığını, bu örgütlenmeyi sağlayan en yüksek otoritenin ise ekonomiyi aktif biçimde eline alan devlet olduğunu, dolayısıyla ulusal ekonomik krizlerin temelinin de ortadan kalkacağını ileri sürmüştür.2 Lenin ise Buharin’in bu tezlerine karşılık emperyalizmin “eski kapitalizm”in ortadan kalkması anlamına gelmediğini, yalnızca tekellerden oluşmadığını, tekellerin yanı sıra piyasanın anarşisinin, rekabetin ve bunalımların devam ettiğini ısrarla vurgulamıştır. Yine de teorinin saflaştırılması için harcanan yüzü aşkın yılın ardından, Buharin’in hakkını

teslim etmek gerekiyor. Kapitalizmin girdiği çağın yönelimlerini anlamak söz konusu olduğunda, finansal sistemin spekülatif yapısıyla kapitalizmi nasıl istikrarsızlaştığı ortaya koyulmaya devam edilirken, güncel çalışmaların hâlâ Buharin’e ve Lenin’e dönüp bakması önem taşımaktadır. Yaşanan krizler ve emperyalist savaşların değerlendirilmesinin teorik altyapısı için kaynak onlardır. Aynı şekilde doğru ve açıklayıcılık adına, yeni yönelimlerin çözümlenmesine, deregülasyonlar ve liberalizasyonların dünya emekçilerinin üzerine bindirdiği muazzam yükün tartışılmasına bu temellerden başlamak yerinde olacaktır. Red ve mahkum etmenin teorik plandaki bireysel karşılığı bir yana, asıl derdin kapitalizmin reddi ve mahkum edilmesi olduğunu unutmadan...

2  Savran, Sungur, Kod Adı Küreselleşme: 21.Yüzyılda Emperyalizm, Yordam Kitap, Eylül 2008, s.84.

Niyetimizin elden geldiğince polemiklere girmemek olduğunu söylemiştik. Bu bakımdan Buharin’in yazdıklarına dönebiliriz. Ona göre içinde bulunulan finans kapital çağı, kapitalist örgütün uyumunu engelleyen tüm unsurları ortaya çıkarmaktadır. Burada uyum derken kast edilen, burjuvazinin ilerlemeci bir güç olarak ortaya çıktığı zamanlarda, kendisini kapitalizm öncesi ilişkilerin zaafları ve geriliğiyle karşılaştırıp, kendi içsel açmazlarını kısmen gizleyebilmesidir. Ancak devasa makinelerin “acımasızca” yok ettiği kapitalizm öncesi üretim biçimlerinin yerine konulanın kendi sınırlarının farkında olmadan hareket etme alışkanlığı, ekonomik ilişkilerin genel şekli haline geldiğinde, yani dünya kapitalizmi olarak ortaya çıktığında çelişkiler daha açık bir biçimde görünür olmuştur. Uzun dönemde kapitalizmi parçalayacak çelişkileri bize gösteren, dünyada artık sözüm ona “barışçıl” bir kapitalizmin yerine, emperyalist savaşların var olmaya devam etmesidir. Yalnızca, sömürülmeye devam eden işçi sınıfı bu kabuğa karşı koyabilirdi ki, Buharin kitabı tamamladıktan bir sene sonra Rusya’da gerçekleşen devrim bunu kanıtlıyordu. 1  Ancak Lenin, banka sermayesinin bu türden bir hakimiyetinin olduğu varsayımını eksik ve hatalı bulmaktadır.

73 GELENEK

72


Çözülüşe özgün bir bakış:

İkinci Ekonomi Mehmet Ali Çelik İhanete Uğrayan Sosyalizm, Sovyetler Birliği’nin Çöküşünün Arka Planı Roger Keeran, Thomas Kenny İngilizceden Çeviren: Murat Akad Yazılama, İstanbul, Ekim 2009, 325 sayfa ABD’li iki komünist yazardan Roger Keeran, New York Devlet Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak görev yapmakta, Thomas Kenny ise bir iktisatçı. Yazarların kitaptaki temel tezini ikinci ekonomi oluşturuyor. “İkinci ekonomi”yi şöyle tanımlıyorlar: “İkinci ekonomiyi, özel kazanç elde etmek amacıyla yürütülen yasal ya da yasadışı ekonomik faaliyet olarak tanımlıyoruz. “1953 yılından sonra sosyalizm içerisinde burjuva düşüncelerin gelişmesi için uygun olan yeni bir ekonomik zemin ortaya çıkmaya başlamıştı. Bu zemini, kişisel kazanımlar için özel ekonomik faaliyetlerde bulunan nüfus oluşturuyordu... Başlangıçta ikinci ekonominin varlığı, birinci ya da toplumsallaştırılmış ekonomiye nüfuz etmiş olduğu için perdeleniyordu. İkinci ekonomi genellikle ayrı bir sınıf tarafından oluşturulmuyordu. İkinci ekonomiyi, birinci ekonomide çalışan ve yasal ya da yasadışı özel faaliyetlerde bulunan işçiler ve çiftçiler ortaya çıkarıyordu. Ancak savaş sonrası dönemde giderek artan biçimde ikinci ekonomi daha fazla insanı kapsar ve bu insanların gelirlerinin daha büyük bir bölümünü oluşturur hale geldi; ve aslında bir küçük burjuva katmanını yeniden ortaya çıkardı. Hruşçov ve Brejnev dönemlerinin en yıpratıcı ürünü tam olarak bu ikinci, özel ekonominin ve bundan yararlanan katmanın içinde barındı.”1 İkinci ekonominin Sovyetler Birliği’nde neden olduğu tahrifatı daha iyi anlayabilmek için, yazarların kitapta yer alan bir benzetmesine bakabiliriz. Bu benzetmede genel olarak kapitalizm bir sala ve kapitalizmin yöneticileri de o salın kullanıcısına benzetiliyor. Salı kontrol edebilmek, istenilen yöne götürmek için çok ciddi bir çaba gerekmiyor, ne de olsa akıntının varlığında sal sürükleniyor… Bunun tam aksine, sosyalizm her zaman bir pilota ihtiyacı olan bir uçağa benzetiliyor. Yer çekimi kuvveti, türbülans ve akla gelebilecek birçok zorluğu barındıran bu yolculuk, her zaman için bir akıntı tarafından sürüklenmek yerine bir sürtünme kuvvetine maruz kalıyor. Benzetmedeki akıntı ve karşı-akıntı, topluma, sınıfların bilincine, ideolojik yapısına ve bu ideolojik yapının yeniden üretildiği nesnelliğe tekabül ediyor. 1  Keeran, Roger; Kenny, Thomas, İhanete Uğrayan Sosyalizm, Sovyetler Birliği’nin Çöküşünün Arka Planı, 2009, Yazılama, İstanbul, s.81.


GELENEK

76

Kapitalist bir toplumda yaşayan her bireyin, bir ölçüde burjuva ideolojisini içselleştirmiş olması su götürmez bir gerçek. Kapitalist yöneticiler, işleri kendiliğindenliğe bıraktığında zaten toplumun her alanına nüfuz etmiş olan kapitalist bilinç bütün toplumsal ilişkilerde kendini gösteriyor; ekonomik ilişkilerden günlük hayatta dil içerisinde kullanılan kavramlara kadar... Aynı zamanda bu, her yerde cisimleşmiş kapitalizmin kendisi, kendi bilinci için de bir üretim alanı işlevi görüyor. Komünistlerin tarihsel görevi olan kendiliğindenliğe yön verme çabası ise tam da burada realize oluyor. Sosyalist devrimden sonra devralınan nesnellik sosyalist bilincin oluşturulmasını, burjuva düşüncesinin köşe bucak kovalanmasını gerekli kılıyor. Sovyetler Birliği’nde, sosyalist bir ekonomik yapılanma olmayan, burjuva düşüncesinin kurallarının geçerli olduğu ikinci ekonominin ortaya çıkmaya başlamasıyla ister istemez, burjuva düşüncesine içsel olan bir ekonomik ilişkiden ve bu ilişkinin deneyimlenmesi ile ortaya çıkmaya başlayan burjuva düşüncesinden bahsetmemiz gerekiyor. Burada bir parantez açabiliriz. İkinci ekonomiden bahsederken akıllara NEP döneminin gelmesi çok olası. Peki, neydi ikisi arasındaki fark, neden NEP döneminin ürünleri Sovyetler Birliği’nin başına çöreklen(e)memişti? Cevap, Sovyetler Birliği’nin çözülüşü tartışmalarında çoğu zaman vurgulanan partinin sosyalist öncülüğü, toplumun girdiği her türlü ilişkiye müdahil olması gerçeğidir. NEP dönemini sonlandıran, kırlardan kapitalizmi kolektivizasyon hamlesi ile tasfiye eden ve sosyalizmin kuruluşu için çok ciddi bir adım atan parti, ne yazık ki aradan geçen onca yıldan sonra ikinci ekonominin varlığına dur diyemeyecek bir konumlanış içerisine sürükleniyor. 1980’lere gelindiğinde ikinci ekonominin boyutu 1960’lardakinden oldukça büyüktü. İkinci ekonominin büyüklüğü ile orantılı olarak toplumla temas yüzeyi artıyordu ve bunun sonucunda maruz kalınan ideolojik tahrifat ciddi boyutlara ulaşmıştı. Bu süreç içerisinde de gerek parti organlarında gerekse de iktisat camiasında ikinci ekonomi pek önemsenmemişti. Bunun açıklaması ise partinin o dönemde izlediği genel siyasi hat ve ideolojik mücadele (olmaması) başlıkları içerisinde idi. Örneğin Hruşçov döneminde devreye sokulan “Batı ile tüketim konusunda yarış” başlı başına ciddi problemleri içerisinde barındırmaktaydı. Molotov’un meseleye dair söylediği bir söz, işin aslını özetleyici

nitelikte:2 “Hruşçov’culuk, burjuva ruhudur”3 Tüketim kültürünün tarihsel olarak “burjuva ruhuna” içsel olduğu bir gerçektir ve partinin böyle bir adım atması ideolojik mücadelenin yerine başka mekanizmaların devreye sokulduğunu göstermektedir ve neticede ikinci ekonomi bahsi geçen süreç içerisinde serpilip, seksenlerin sonunda ciddi boyutlara ulaşmıştır. Belli bir düzeye ulaşan ikinci ekonominin maddi yapısı ile Garbaçov’un benimsediği siyasi hat örtüşmektedir. İkinci ekonominin yarattığı tahrifat, toplumun üzerinde olduğu kadar parti üzerinde de epeyce etkilidir. “En üst düzey rüşvet alışverişlerine verilebilecek bir örnek ise 1970’li yıllarda ve 1980’li yılların başlarında pamuk yolsuzluğu adı verilen skandaldır. Bu olayda, Özbekistan’da ve başka bazı cumhuriyetlerde üst düzey Parti ve devlet yetkilileri, milyarlarca ruble elde etmek için pamuk hasadının miktarını ‘açıktan açığa ve ustaca şişirmişlerdi.’”4 İkinci ekonominin ortaya çıkışı, gerek toplum nezdinde ve gerekse de parti nezdinde yarattığı çürüme, Sovyetler Birliği’nin içerisine düştüğü siyasi kriz ve karşı-devrimci yapılanmayla birlikte “çözülüş”e giden yolu döşemiştir. Yazarların belirttiği gibi ikinci ekonomi “siyasi çöküşün maddi payandasını oluşturmaktaydı.”5

Bilim Camiası İçin Mıntıka Temizliği Mehmet Ali Olpak Harun Yahya Safsatası ve Evrim Gerçeği Bilim ve Gelecek Kitaplığı 2. Baskı, İstanbul, 2009, 431 sayfa Evrim konusu geçtiğimiz günlerde yine bir skandalla gündeme geldi. Bünyesinde yaşanan gerici kadrolaşmadan pek çok insanın endişe duyduğu TRT, bir “evrimi çürüten balık” keşfetti.1 Ortada ne habercilik etiği kaldı, ne de bilim etiği… Takip eden günlerde haberin gerici kadrolar tarafından nasıl “evriltildiğine” dair belgeler de ortaya çıktı2 ve bir kez daha, “yüzümüzü kara çıkarmadıkları” için gerici kadrolar bizleri üzdü. Konu evrim olunca ister istemez insanlar “yine mi” tepkisiyle karşılayabiliyorlar bu olan biteni. Ortada gerçekten insana bıkkınlık veren bir tartışma var; fakat bilimsel anlamda da siyasi anlamda da öneminden bir şey kaybetmiyor; hem de yüz elli yıldır. Durum bu olunca, sokaktaki vatandaşa tartışmanın içeriğini derli toplu bir şekilde anlatabilme ve bilimden yana tavır alabilmesini sağlama ihtiyacı doğuyor. “Yaratılış bilimi” cenahı da durumun farkında ki, kendileri Harun Yahya imzalı kitaplar başta olmak üzere pek çok materyalle dertlerini sokaktaki vatandaşa “anlatmak” yolunda büyük mesafe kat ettiler. “Evrim cenahı”nın buna verdiği yanıtlardan biri, ve gerçek anlamda değer taşıyan bir tanesi, Bilim ve Gelecek Kitaplığı’ndan çıkan “Harun Yahya Safsatası ve Evrim Gerçeği” adlı kitap. Bu çalışma aynı zamanda, sözünü ettiğimiz “sokaktaki vatandaşa dert anlatma ihtiyacını” karşılamak adına da yeni bir adım oluyor. Çalışmanın en önemli yanı, pek çok bilim insanının katkısıyla hazırlanmış olması. Kitap aynı zamanda, akıllı tasarımcıların ortaya attığı pek çok güncel iddiaya verilen yanıtların bir derlemesini de sunuyor. Sunuş kısmında da belirtildiği üzere, bu çalışma hazırlanırken Bilim ve Gelecek dergisinde yayınlanmış makalelerden büyük ölçüde yararlanılmış. Ayrıca, akıllı tasarım taraftarlarının kendi argümanlarına bilimsel bir görünüm verme çabasını, bu tez üzerinden yapılan propagandanın siyasi ayaklarını ve evrim kuramının modern bilim açısından önemini ele alan makale, haber ve söyleşilere de yer verilmiş.

2  Burada amacımız Hruşçov için bir karşı-devrimci tanımlaması yapmak değildir. Hruşçov’a dair Kemal Okuyan’ın “SSCB’nin Çözülüşü Üzerine Anti-Tezler” kitabına bakılabilir. 3  age, Resis’den aktaran Keeran ve Kenny, s. 48. 4  age, s. 98. 5  age, s.162.

Kitabı eline alan ve bir miktar inceleyen birinin aklına gelebilecek bazı sorular 1  Fazla söze gerek bırakmadığı için, ilgili programda “haberin” verildiği kısmın videosu incelenebilir. http://www.beyazpencere.com/Video/Darwin-i-Bitiren-Balik-18003.aspx 2  http://haber.sol.org.tr/medya/trtde-haberin-evrimi-belgelendi-haberi-21087


GELENEK üzerinden bir değerlendirme yapmak sanırım anlamlı olacaktır. Tabi ki bu kişinin evrimciler cenahından olduğunu varsayarak... Akla gelebilecek ilk soru sanırım akıllı tasarımcıların iddialarına verilen yanıtların bir derlemesini yapmanın gerekli olup olmadığıdır. Aslında, bu iddiaları ve verilen yanıtları (şu sıralar zor görünse de) Bilim ve Teknik dergisi dahil pek çok popüler bilim yayınında bulmak mümkün. Fakat gözden kaçmaması gereken nokta, bu yayınların toplumsal etkisiyle dinci gericiliğin araçlarının toplumsal etkisi arasındaki somut olarak görülebilecek fark. Bu açıdan insanlara tartışmayı güncel bir bütün halinde sunabilecek bir iddia/yanıt derlemesi gerçekten anlamlı olabilir. Tabi ki tartışmanın geçmişine ve siyasi boyutlarına dair söylenecek sözlere böyle bir derlemeden daha fazla yer verilmesi gerektiği de dostane bir eleştiri olarak belirtilmelidir. Zira pek çok insan günlük yaşamındaki muhakeme süreçlerinde bilimsel yönteme pek de ihtiyaç duymuyor ve zaten böyle bir yöntemi öğrenmemiş oluyor ve dinci gericiliğin bu tartışma üzerinden kimi insanları etkileyebilmesi de böylece mümkün hale geliyor. Olası bir diğer soru, katkı yapan bilim insanlarının konuya dair yaklaşımlarının tamamen aynı olup olmadığı. Bu kişilerin konunun siyasi yönü ile ilgili makale ve söyleşileri, bilimsel bir tartışma üzerinden oluşabilecek bir görüş çeşitliliği ortaya koyuyor; hatta bu anlamda, siyaseten de tutarlı bir tartışma yürütmeyi olanaklı kılacak görüş yelpazesinin sınırlarını da zorluyor!3 Bilimsel ya da (daha ziyade) siyasi açıdan farklı tartışmalara konu olabilecek bu çeşitlilik, evrim kuramının beraberce savunulması, ya da daha geniş olarak, bilimsel tartışmaların bilimin yöntem ve etiğine uygun biçimde insanlarla paylaşılması bağlamında önem kazanıyor. Tabi burada, “bilimin ne olduğu”na dair en azından bir asgari müşterek olduğunu 3  Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Aslıhan Tolun, çalışmaya değerli bir katkı sunmuş. Ancak itiraf etmek gerekir ki, ABD eski başkanı G. W. Bush’un yaratılış görüşü ve evrim kuramına eğitim müfredatında eşit zaman ayrılması konusunda olumlu görüş ifade eden sözlerini “hazırlıksız söylenmiş, talihsiz sözler” olarak nitelemek samimi de olsa tartışmaya fazla gelen bir iyi niyeti ifade etmektedir. Sayın Tolun’un görüşü için bkz. Tolun, Aslıhan, “Çok da İyi Tasarlandığımız Söylenemez”, Harun Yahya Safsatası ve Evrim Gerçeği içinde, İstanbul, Bilim ve Gelecek Kitaplığı, 2009, s. 326. Bush’un “vukuatı” için de örneğin kitabın 2. bölümü içindeki “SORUŞTURMA: Bilinçli (akıllı) tasarım bilim mi?” başlıklı bölümün giriş yazısına bakılabilir (s. 320).

varsayıyoruz; yazının kapsamında olmadığı için bu tartışmaya girmiyorum.

olması nedeniyle, ilgili makalede yer verilen bir alıntıya burada da yer veriyoruz:

olduğuna da işaret eder. Evrimciler cenahı açısından da önemli olan, sanırım bu yönüdür.

Kitabı karıştırmaya devam ederken, kitaptan bağımsız olarak da akla gelebilecek başka bir soru, evrim tartışmalarının ne zamandan beri, kimler tarafından ve ne şekilde yürütüldüğü olacaktır. Çok ayrıntılı olmamakla beraber, Türlerin Kökeni’nin yayımlandığı 1859’dan bu yana tartışmanın seyrini takip edebiliyoruz.4 Verilen bilgiler içinde özellikle dikkat çeken bir nokta var: 20. yüzyılın ilk çeyreği, Vietnam Savaşı karşıtı hareketin yükseliş dönemi ve 20. yüzyıl sonu olarak üç dönemde, tartışmanın ABD tarafından özellikle körüklendiğini görüyoruz.5 Bir başka deyişle, tekelci dönemine giren kapitalizmin gericileşme süreci (bu kısım adı konulmuş emperyalizmin kendini göstermesi olarak okunabilir), Sputnik şaşkınlığı geçmeden Vietnam batağına girilmesi ve SSCB’nin çözülüşü ile Asya’da oluşan boşluğa müdahale ihtiyacı6 ve bir açıdan da bilim-toplum ilişkisini gözden geçirmeye ihtiyaç duyulması… Tesadüf olmasa gerek...

“1980’li yılların ortalarında bir gün Yaratılışı Araştırma Enstitüsü (ICR) Türk Milli Eğitim Bakanı Sayın Vehbi Dinçerler’den, davetsiz bir telefon aldı. Dini bütün bir Müslüman olarak Mr. Dinçerler yaratılışa inanıyordu. (Yaratılışın Kuran’daki anlatımı İncil’deki ile hemen hemen aynıydı.) Türk Hükümeti’nin bir üyesi olarak, tüm eğitim sistemine vakıf olduğu için okullarında baskın olan laik temelli salt evrim öğretimine son verip, bunun yerine yaratılış ve evrime eşit zaman ayrıldığı iki modelli bir sistemi getirmek istiyordu. Bunun sonucu olarak yaratılışın bilimsel (İncil’deki değil) kanıtlarını içeren ICR’ın çeşitli kitapları Türkçe’ye çevrildi ve Türkiye’de tüm okul öğretmenlerine dağıtıldı.”8

Buradan başka bir ilgili noktaya hareket edelim. Bir yanda hâlâ, bilim insanlarının kişisel eğilimleri bir merak konusu olarak duruyor. 19. yüzyılın kimi önemli bilim insanlarının (Darwin de dahil), bilime değerli katkılarını sundukları yola çıkarken bir tanrı inancına sahip olmaları gerçekten ilginç.10 Ancak kişisel konuların ele alınması anlamına geleceği için, bu tartışmanın bahsettiğimiz bilim insanlarının biyografilerinde yapılmasının daha uygun olacağını düşünüyorum. Zira bilimsel bilginin en önemli niteliği, üretildiği süreçten ve onu üreten kişilerin bireysel eğilimlerinden bağımsız olarak kullanılabilir olmasıdır (tabi bilgiyi üretenler bu kullanımı fikri mülkiyet hakları ya da başka siyasi-ekonomik araçlarla denetleme yoluna gitmiyorlarsa). Bahsettiğimiz bilim insanlarının da, ürettikleri bilginin böyle bir özelliğinin olması gerektiğini algılamış olduklarını sanıyorum; en azından sanayi üretimi, bu niteliğe sahip teknik bilgiye ihtiyaç duyar ve bu da, bahsettiğimiz farkındalık açısından, 19. yüzyıl Avrupa’sında yeterli görünmektedir.

Tabi bu noktada, yeni bir soruyla dikkatimiz bu son noktaya yoğunlaşacaktır: ABD’nin bu tartışma açısından özel bir durumu var mı? Kendisi yönlendirici olan bu sorunun yanıtını kitabın 3. bölümünün başlığı bize veriyor: “Yaratılışçılığın Küresel Merkezi: ABD”. Günümüzde (bu konu üzerinden düşünülüğünde garip bir şekilde) bilimsel üretimin merkezi durumuna gelmiş bir ülkenin bilim düşmanı üretimin de merkezi olması tarihin cilvesinden ibaret değildir herhalde. Bunu tartışmayı da şimdilik bir kenara bırakarak, ABD’nin rolünü incelerken göze çarpan başka bir önemli noktaya işaret edelim. Türkiyeli gericilerin ABD’li muadilleri ile ilişkileri de gözler önüne seriliyor. Harun Yahya ve ekibinin ABD’li gericilerle ilişkisini zaten biliyorduk, ama Türkiye Cumhuriyeti’nin bir dönemki Milli Eğitim Bakanı Vehbi Dinçerler’in, hem de Adnan Oktar’ın Bilim Araştırma Vakfı’nın ilişkide bulunduğu Yaratılışı Araştırma Enstitüsü’nden yaratılış görüşünün de okullarda öğretilmesi hususunda “teknik destek” aldığını7 sanırım çoğumuz bilmiyordu. Güncel anlamda çok önemli 4  Ateş, Kenan, “Evrim Neden ABD ve Türkiye’de Az Benimseniyor?”, Harun Yahya Safsatası ve Evrim Gerçeği içinde, İstanbul, Bilim ve Gelecek Kitaplığı, 2009, s. 341-347. 5  agm. 6  agm. 7  Kence, Aykut, “ABD’li Yaratılışçılık ve Türkiyeli Yandaşlarına Destekleri”, Harun Yahya Safsatası ve Evrim Gerçeği içinde, İstanbul, Bilim ve Gelecek Kitaplığı, 2009, s. 353-355.

Sanırım daha fazla yoruma şimdilik gerek yok. Bu noktada, gözden kaçmış olabilecek başka bir önemli soru gündeme geliyor: İnanç özgürlüğü bu tartışmanın neresinde? Bu soru doğrudan tartışılmasa da, kitaptan ilgili başka sorulara dair önemli bilgiler edinmek mümkün. Ancak öncelikle şunu belirtelim, katkı yapan kişiler arasındaki görüş farklarının ortaya çıktığı noktalardan bir tanesi, “dinsel duygulara saygı duyma” noktasında ortaya çıkıyor.9 İnanç özgürlüğü meselesine böyle bir çalışmada yer vermek belki fazla dikkat dağıtıcı olacaktır, ancak bu konunun kesinlikle aynı özenle ele alınıp işlenmesi gerektiğini belirtmek gerekir. Bunun nedeni, toplumda en fazla kafa karışıklığına yol açabilecek başlıklardan biri olmasıyla birlikte evrim tartışmasındaki taraflaşmada bu kavramın dinsel bağnazlığın tarafına düşmemesi, akıllı tasarımcılarca tanımlanmaması gerektiğidir. Kavramın kendisinde ciddi muğlaklıklar bulunduğu açık, zira “x özgürlüğü” şeklinde tanımlanan kavramların hepsinde belli bir muğlaklık bulunduğunu söylemek yanlış olmaz. Ancak muğlaklık olması kavramın çöpe atılmasının değil, mümkünse düzgün tanımlanmasının gerekli 8  Alıntının yapıldığı kaynak, ICR’ın yayın organı Acts and Facts adlı derginin Aralık 1992 tarihlli 21. cildinin 12. sayısı. Bu bilgi de Kence’nin adı geçen makalesinde veriliyor. 9  Bu ayrıma dair iki makale örnek olarak verilebilir: Pekünlü, Rennan, “ABD’de Bir Evrim Davası ve Burjuva Demokrasisi”, age, s. 368. Diğer örnek: Helvacıoğlu, Ender, “Dinde Son Nokta! Bilimde Nokta Bile Değil”, age, s. 25. Pekünlü, dinsel inançları genel olarak bağnazlık bağlamında ele alma eğilimindeyken, Helvacıoğlu, Harun Yahya tayfasının inanç konusunda da samimi olmadıklarına vurgu yaparak sokaktaki vatandaşın inançlarının insancıllık açısından samimi olduğu fikrine yakın duruyor.

Daha ilginç olan durum ise, kimi bilim insanlarının da, kişisel inançları düşünüldüğünde, “yaratılışçı” olarak adlandırılmalarının mümkün olduğudur. Bu sonuca varmamıza sebep olan, yaratılışçılığın da çeşitlerinin olması, “zaman içinde evrilmesi ve uyum sağlaması” olgusudur.11 Bir güzel örnek verelim: Vatikan 1996 yılında en yüksek ağızdan evrime yeşil ışık yakmıştır, ancak ABD uzunca bir süredir yaratılışçılığın “akıllı tasarım” versiyonunu dünyaya ihraç etmektedir. Esasen bu tartışmalarda, “akıllı tasarım” kavramına odaklanmak gerekir. Özellikle ABD’de karşılaştıkları yasal engeller nedeniyle tezlerine bilimsel bir kılıf bulmaya çalışan bir yaratılışçı ekol bu kavramı geliştirmiş ve yalnızca dinsel referanslarla değil, von Daniken tarzı uzaylı hikayeleriyle dahi “temellendirilebilecek” bir tez ortaya atmıştır; uzaylı meselesi de kendi söylemlerine dahildir.12 Tartışmanın bir “tarafı”nın meseleyi ne kadar bilimsel bir şekilde ele aldığına da böylece şahit olduk. Evrende yalnız olmayabiliriz, ancak bunu sorgulamak için gözlemsel ve deneysel verilerle 10  Pekünlü, Rennan, “ “Akıllı Tasarım”ın Evrimi ve Darwin Devrimi”, age, s. 297 ve s. 300. 11  Ertan, Haluk, “Yaratılış Dogmasının Evriminde Bir Aşama: Akıllı Tasarım Hipotezi”, age, s. 286-291. 12  Yıldırım, Cemal, “Din ile Bilimin Bağdaşmazlığı”, age, s. 331.

79 GELENEK

78


GELENEK

80

doğrulanmış bir kurama saldırmaktan ziyade, evrende yalnız olmadığımız düşüncesini bir hipotez haline getirip benzer şekilde sınamamız gerekir. Bu, ayrı bir konu... Ancak bilimsel tartışma bağlamında bakıldığında, akıllı tasarımcılarla bilim insanları arasında bilimsel bir tartışmanın yürümediğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu nedenle tartışmanın, “iki tarafı da dinlemek lazım” naifliğiyle ele alınamayacağını vurgulamak gerekir. Böyle bir yaklaşım ideolojik bir tartışma açısından da sıkıntılı olacaktır; zira akıllı tasarım cenahı, bilimsel olmayan tezlere bilimsellik kılıfı giydirerek, kendi tezlerini destekleyecek bilgi üretmek yerine evrim kuramını destekleyen bilgileri çarpıtmak ve kuramda açık aramaktan başka “bilimsel çalışma” yapmayarak, herhangi bir tartışmada muhatap alınma hakkını etik açısından da kaybetmiştir. Sonuç olarak,

“ortada iki taraf yoktur”.13 Çalışmada yer alan yukarıdaki başlıklar, bugün insanlara derli toplu bir resim çizebilmek için gerçekten gerekli başlıklar. Bu açıdan, söz konusu çalışma, bundan sonra yapılacak derleme toplama çalışmaları için de bir eşik olarak değerlendirilebilir. Bu çalışmanın temas ettiği ve edemediği konuları iyice görüp değerlendirdikten sonra, konunun uzmanlarına eksikleri tamamlama motivasyonu verebileceğini de iddia etmek sanırım yanlış olmaz. Yine de böyle bir motivasyon için, belli bir “aktivasyon enerjisi” gerekeceğini gözden kaçırmamak gerekir. Dolayısıyla sorulması gereken soru, bu enerjinin nasıl sağlanacağı olmalıdır. 13  Konuyla ilgili olarak bkz. “Evrim ve Bilinçli Tasarım Neden İki Taraf Değil? ‘Leylek Kuramı’nı da okutalım mı?”, Richard Dawkins ve Jerry Coyne ile söyleşi, age, s. 312-319.

Tek Kişilik Koro Ahmet Üstün Akıntıya Kaşı Behice Boran Yayına Hazırlayanlar: Güzella Bayındır, T. Soydan Keyneş, Seda Özüm Duran Yazılama Yayınevi, İstanbul, Ekim 2009, 358 sayfa Bir devrimcinin yaşamını anlatan incelemeler ya da roman uyarlamaları her zaman ilgimi çekmiştir. Bunun birçok nedeni var; öncelikle hangi toprakta yaşadığı veya hangi biçimlerde mücadele ettiklerinden bağımsız olarak devrimciler “kaliteli” insanlardır. İhtilalci bir entelektüel, adanmış bir iradeci, insan ilişkilerinde ödünsüz bir dost, mütevazı bir sıra neferi ya da etkileyici bir lider; devrimci insan bunlardan biri, hatta birçok örnekte daha fazlasıdır. Dolayısıyla bu tip kitaplar okuyan her kişide bir özenme hissi ile örnek alma ve benzeme isteği yaratır; bu da özellikle de genç devrimciler için çok önemlidir. Yanı sıra her devrimci hayatına önemli bir tarihsel kesiti, muazzam sayıda anıyı ve bilgi birikimini sığdırdığı için biyografi incelemeleri ve biyografik romanlar aynı zamanda bir tarih incelemesi kadar öğretici olabilirler. İşte incelemeye çalışacağım Akıntıya Karşı Behice Boran da bunlara özgün bir örnek. Akıntıya Karşı Behice Boran, 2003 yılında Sine-Göz Film Atölyesi’nin başlattığı “Akıntıya Karşı” serisinin üçüncü projesi olarak üretildi. Daha önce de bu kapsamda Aziz Nesin ve Orhan Kemal üzerine belgesel çalışmaları yapılmıştı. “Sine-Göz Film Atölyesi çektikleri belgesellerde her üç kavgacı aydının ‘değiştirme’ tutkularına ışık tutarak, onları kendilerini sorumlu hissettikleri halklarına borçlarını nasıl ödemeye çalıştıklarını anlatmaya çalışıyor.”1 Kitabın kendisine gelecek olursak: Girişte belirtilen genel özelliklere ek olarak Behice Boran’ı yoldaşlarının, dostlarının ve dönemin önde gelen sosyalistlerinin aklından ve yüreğinden geçenlerle anlatma olanağı yakalaması yapıtın özgün bir hal almasını sağlıyor. Kitap 35 kişi ile farklı zamanlarda yapılmış röportajlardan oluşuyor. Bu sayede farklı öncelikleri olan insanların Behice Hanım’ı hangi yönleriyle ön plana çıkarttıkları anlaşılabiliyor ve Behice Hanım’ın bütünlüklü bir portresini oluşturabilmek mümkün hale geliyor. Bu portreye bakıldığında, Türkiye topraklarının doksanlar öncesi yaşadığı bütün önemli kesitlerinden izler bulunabilir: Henüz çocukken işgali gören ve daha 13’ünde yeni bir Cumhuriyet’in kuruluşuna tanık olan bir genç, dönemin 1  Tatoğlu, Tunç, “Behice Hanım’ın Korosu”, soL Haber Portalı, http://haber.sol.org.tr/elestirinoktasi/behice-hanim-in-korosu-haberi-21205


GELENEK

82

Cumhuriyet insanına ilham veren yurtsever duygularla kendisini eğitime vermiş bir öğretmen, az sayıda ilerici akademisyen içinde bilimsellikte ısrar eden ama ille de Marksizm diyen bir aydın... “Türkiye siyasi ve sosyal yaşantısında en önemli lafları söyleyebilecek kişiler yetişiyor karşısındaki sıralardan.”2 1942 yılından sonra artık Behice Hanım’ın politik yaşamı başlayacaktır: “Hamurumuz ne ise ekmeği onunla pişireceğiz” diyerek aydın dostlarının sırt çevirdiği TKP’ye üye olan bir parti neferi, tutuklanma ve baskılardan çekinmeyerek “Kore nere?” diyen Türk Barışseverler Cemiyeti kurucusu, altmışlarla beraber Türkiye’de sol hareketin kitleselleşmesine tanık olan, katkı yapan bir politik karakter ve daha sonra TİP’in başkanı, 1980 darbesini gören ama pes etmeyen, yollar arayan bir lider... “Buradan bile baktığımızda, karşınıza, sosyalizme, barışa adanmış bir ömür, kararlı ve öncü nitelikli bir insan çıkıyor.”3 Tüm bunların yanında Behice Hanım alabildiğine bir insan, bir dostunun “ Âşık olurdum Behice Hanım’a, yaşıtım olsaydı” diyeceği kadar da kadındır. Okunduğunda kitaptaki en dikkat çekecek taraf ise Behice Boran’ın saygınlığıdır. Tüm dostları, daha sonra yolları ayrılacak olan yoldaşları ve hatta yolları hiç birleşmemiş olan sosyalistler açısından ortak olan belki de tek şeydir saygı. Bunun sebeplerinden bir tanesi, Behice Hanım’ın her anlamda “dimdik” bir insan olmasıdır. Hiçbir lafı yutmaz, hakimdir, gururludur, cesurdur. Siyaset bağlamında bakıldığında da durum değişmez, aynı “dimdik”lik orda da vardır. Sosyalist hareketin en önemli tartışmalarından olan “güler yüzlü sosyalizm” ve milli demokratik devrim-sosyalist devrim tartışmalarında Marksist-Leninist tutumu ikirciksiz savunmuştur. “Bu dönem [1. TİP dönemi, A.Ü.] Behice Boran’ın Marksist bir kuramcı olarak ortaya çıktığı ve Türkiye sosyalist hareketi içerisinde Sosyalist Devrim tezini ve stratejisini adım adım inşa ettiği bir dönem olur. (...) Tezlerin oluşturulması, geliştirilmesi kâğıt üzerinde geliştirilmiş bir planla olmaz. Dönemin siyasi akımlarıyla tartışmalar 2  Bayındır, Güzella, Behice Boran Üzerine Bir Deneme, Akıntıya Karşı Behice Boran, 2009, Yazılama Yayınevi, İstanbul, s. 8. 3  Aksel, Asaf Güven, “Behice Hanım”, Sol Dergi 249, Ekim 2008, İstanbul, s. 18

polemikler içerisinde olur.”4 Bir diğer neden Behice Hanım’ın bilim insanı olarak önemli bir yeri olmasıdır. Aydın karakterini hayatının hiçbir döneminde geri plana atmamış ve yaptığı işlere yedirebilmiştir. Politika tarzında da bu yön ön plana çıkmıştır. “Türkiye’de nasıl bir sosyalist mücadelenin olması gerektiği konusunda, saf akademik sınırlar içerisinde kalmayan ama hiçbir şekilde siyasetin ve siyasal söylemin vülgarize edilmesine de dayanamayan, bilimsel bir temel kazandırma anlamında önemli çabaları olmuştur [Behice Boran’ın, A.Ü.].”5 Bu aydın yanı açısından da Behice Hanım kolay karşısına çıkılabilecek bir insan değil, tam tersine ancak saygı duyulabilecek bir kişidir. Tüm bunların yanında Behice Boran’ın bu denli saygı duyulan bir birey olmasının temel nedeninin ise Türkiye’deki belki de son toplumsal sol lider olması olduğunu düşünüyorum. 1980’li yıllardan sonra hiçbir sol lider, toplumsal hareketin bu ölçüde kabardığı bir momente denk gelmemiş, hiçbir sol partinin başkanının resimleri, fotoğrafları ülkenin en ücra yerlerindeki kahvelere asılmamış, hiçbiri emekçi kitleler nezdinde Behice Hanım kadar kendisinden sayılmamıştır. Behice Hanım bir de bu açıdan “tek kişilik koro”dur. Behice Boran dünya tarihinde yoksulların, ezilenlerin, işçilerin, devrimcilerin sesini kendi sözcükleriyle şarkılaştıranların ülkemizdeki örneklerindendir. Bugünden bakıldığında Türkiye’nin en çok ihtiyaç duyduğu şeylerden biridir bu. Bireysel bir problematik olarak değil, bugün ülkemiz sol-sosyalist bir kitleselliğe muhtaçtır, ülkemizin emekçileri toplumsal bir sol güce ihtiyaç duymaktadır, asıl sorunsal budur. Bundan sonra bu kitleler kendi önderlerini yaratacaklardır. Behice Hanım’ın hayatı bir de bu açıdan okunmalı, bir toplumsal liderin karakteri ve bir sol hareketlilik dönemi anlaşılmaya çalışılmalıdır.

4  Gökhan Atılgan’dan aktaran Güzella Bayındır, Akıntıya Karşı Behice Boran, s. 26 5  Metin Çulhaoğlu’ndan aktaran Güzella Bayındır, Akıntıya Karşı Behice Boran, 2009, Yazılama Yayınevi, İstanbul, s. 145

Gerçekler ve rakamlarla

Stalin Dönemi1 Gennadiy A. Zyuganov Gerçekler ve Rakamlarla Stalin Dönemi1 Son yıllarda tüm Sovyet karşıtı ve anti-komünist propaganda çabalarına rağmen, Joseph Stalin’in kişiliğine ve etkinliğine olan ilgi artmıştır. Seçmenlerimiz ve destekçilerimiz ile yaptığımız pek çok toplantıda sık sık şu itirazları duydum: Sovyet karşıtlarına yöneltilen itirazlarda daha fazla olgu ve rakamlar kullanmalı, ama günümüzde çok az kişinin bunları bulması ve toplaması mümkün oluyor. Bu konuda bize yardımcı olabilir misiniz? Bu dilekler doğrultusunda, Stalin önderliğinde halkımızın başarılarının tamamının gösterildiği ve bu tarihsel becerileri karalama girişimlerinin istatistiklerin yalın dili yoluyla boşa çıkarıldığı özel bir yayın hazırlamaya karar verdik. Amaç ülkenin kurtuluşu Stalin, iç savaşın henüz durulmaya başladığı 1922 yılında, ekonomisi iflas etmiş ve savaş yorgunu bir ülkenin önderliğini devraldı. 1914’te başlayan Birinci Dünya Savaşı dört yıl sonra Rusya halkı için bir iç savaşa dönüşmüştü. Stalin dönemi olarak adlandırılan, 20. yüzyıl il yarısına tekabül eden dönemde Rusya’nın ekonomik durumuna dair göstergeler şöyleydi: 1921 başında sınai üretim savaş öncesi dönemin sadece yüzde 12’si kadarken, 1920’de tahıl üretimi savaş öncesi mahsulün yüzde 64’ünden daha azdı. Pek çok maden tahrip edilmişti. Sadece birkaç fabrika ve tesis hâlâ çalışıyorken, kent ve köyler yıkıntı halindeydi. Bazı modern tarihçiler, 1917 devrimi öncesindeki yıkıcı Birinci Dünya Savaşı’na kayıtsız kalarak, o dönemi sadece iç savaşın sebep olduğu büyük ölçekli bir yıkım olarak betimliyor. Harap olmuş bu Rusya bile o günlerde herkesi şaşırtarak bütün dünyanın dikkatini çekti. Yavaş fakat emin adımlarla ilerleyen dünyanın ilk sosyalist devleti Rusya, insanlığın ilerici kesimlerinin ilgisini çekiyordu. Ama dünya böyle bir devletin varlığına tahammül edemeyecek olan kapitalist sistem tarafından yönetiliyordu. Stalin bütünüyle çağının bilincindeydi; o, Sovyetler Birliği’nin varlığını sürdürmesini sağlayacak bir ekonominin yaratılması, mutlak bağımsızlığını sürdürmesi ve gelişmesi için ülkesinin çok az zamanı olduğunun kesin olarak farkındaydı. Sovyet Rusya’nın yeni lideri, önemli görevlerden sorumlu kişilerin temel hedefleriyle yüzleşmelerini sağladı: “Gelişmiş ülkelerin 50-100 yıl kadar gerisinde bulunmaktayız ve bu farkı on yılda kapatmak zorundayız. Ya başaracağız ya da bizi ezecekler”. Stalin’in amacı insanlar tarafından kavrandı ve etkisini gösterdi; amaç, anayurdu korumaktı. Bu amacın gerçekleştirilmesi ideali insanları bir araya 1 

Bu makale 4 Aralık 2009 tarihli Pravda gazetesinden alınmıştır.


GELENEK getirdi ve ortak bir mücadelede ülkeyi birleştirdi. Bu amacın tüm dünyada merak uyandırmasının nedeni de işte buydu. 1932 yılının ocak ayında Fransız gazetesi “Le Temps” şöyle yazıyordu: “SSCB yabancı sermaye desteği olmadan ülkesini sanayileştirerek birinci raundu kazandı”.

raporlarında Stalin durumu kısa ve net olarak şöyle betimliyordu: “Sonunda ülkemiz tam bir sanayi ülkesi oldu”. İşte onun kelimelerini doğrulayan veriler:

Bugünkü oligarklarımız, kifayetsiz finansörlerimiz ve her düzeydeki spekülatörlerimiz bu sözleri hesaba katmak zorundadır. Bunlar, tüm halka ait olan bütçe kaynaklarını devletin marifetiyle aldıkları “ucuz” dış borçların geri ödenmesinde kullananlar ve bu borçlara bağımlı olanlardır. Stalin yönetiminde ise toplumun parasının bu şekilde kullanılması imkansızdı. O dönemde devlet hazinesindeki her ruble endüstriyel gelişmeye, inşaat alanlarına ve köylerin desteğine tahsis edilmişti.

SSCB gayri safi üretiminde sanayinin payı (yüzde)

Dünyayı şaşırtmak Stalin’in Sovyetler Birliği’ndeki ekonomik büyümenin coşkusu “Financial Times” gibi batının büyük burjuvazisinin kitle iletişim araçlarında bile gizlenemiyordu. Financial Times sayfalarında şunlar yazılıyordu: “Mühendislik endüstrisindeki gelişme beklenenin üzerindedir. Basındaki başarı kutlamaları ve konuşmalar temelsiz değil. Rusya’nın önceleri sadece en temel makine ve aletleri ürettiğini unutmayın… Sovyetler Birliği artık metalürji ve elektrik endüstrisi için gerekli tüm donanımı üretiyor. Kendi otomobil sanayini kurmayı başardı. En küçük aletlerden en ağır preslere kadar her türlü araç üretimini yeniden oluşturdu. Tarım makinelerine gelince, SSCB bu konuda bağımlı artık ithalata değil. Sovyet hükümeti aynı zamanda kömür madeni rezervi ve demir üretiminin beş yıllık planın dört yılda uygulamasını önünde engeller oluşturmaması için gerekli adımları atıyor. Hiç şüphe yok ki, yeni inşa edilen büyük fabrikalar ağır sanayi üretiminde önemli bir artışı garantiliyor.” Çok popüler olan bu burjuva gazetesinin beş yıllık kalkınma planlarıyla yeni sosyalist ekonomisini tesis eden Sovyet halkının muazzam başarılarının sevincini paylaşma çabasında olduğuna inanmak saflık olur. Elbette Sovyetler Birliği’nin ekonomik kalkınmadaki başarılarını fark etmemek olmazdı. Bugünlerde Birinci Dünya Savaşı’ndan önce Çarlık Rusya’sının ne kadar zengin ve ekonomik olarak gelişkin olduğundan bahsetmek, 1913 yılının gerçekten etkileyici verilerini aktarmak bir tarz halini aldı. Stalin dönemi başarılarının arka planı gerçekten bu kadar etkileyici midir? Bazı basit istatistiksel göstergeler şöyle: 1913’te Rusya’nın sınai üretimi ABD’den 8 kat, Almanya’dan 3,5 kat, İngiltere’den 3 kat, Fransa’dan 1,5 kat daha azdı. Rusya’nın 1913’te dünya sınai üretimindeki payı ise sadece yüzde 4’tü. Birinci Dünya Savaşı’nın ve iç savaşın getirdiği yıkımın sonucunda ülkenin sanayi potansiyeli önemli ölçüde azalmıştı. Ağır sanayinin üretim hacmi, 1913 ile karşılaştırıldığında 7 kat düşmüştü. Ama iç savaşın hemen sonrasında ulusal sanayi hızla toparlanmaya başladı.1926 itibarıyla sanayi pratik olarak yeniden inşa edilmişti ve 1927’ye gelindiğinde Sovyetler Birliği’ndeki toplam sınai üretim 1913 yılını aştı. 1929’da –Birinci Beş Yıllık Dönem’in başlangıcı–kamuya ait iki binden fazla büyük işletme yenilenmiş ya da yeniden inşa edilmişti. Ancak bu sonuçlar ekonomik bağımsızlık ve savunmanın başarısı için yeterli değildi. 14. Parti Kongresi’nde ortaya atılan bu görevi başarıyla sonuçlandırmak için ekonomik yönetim sisteminin iyileştirilmesi gerekliydi. Bu nedenle 1929’dan itibaren ülke ekonomisi beş yıllık kalkınma planları ile gelişmeye başladı.

Gayri safi üretim (milyar ruble ve 1929’un yüzdesi olarak) 1929

1930

1931

1932

1933

21,0

27,5 130,9%

33,9 161,4

38,5 183,3%

41,9 199,5%

Düşünün bir kere; beş yıldan az bir sürede sınai üretim hacmi ikiye katlandı. Ürünlerin büyük bir kısmı sıfırdan üretildi; sanayi yeni teknik ve aletlerle donatılıp denetim altına alındı. Bu gerçekten de yenilikçi bir ekonomiydi! Boş gevezelikler ve hayata geçmeyen kararlar yoktu. 17. Tüm Rusya KP(b) Kongresi

Sanayi (hafif sanayi hariç)

Diğer kollar

1913

1929

1930

1931

1932

1933

42,1

54,5

61,6

66,7

70,7

70,4

57,9

45,5

38,4

33,3

29,3

29,6

Endüstriyel kalkınmada böylesi oranlara erişmek, yeni sanayi kollarına hakim olabilmek için ülkenin mevcut tüm kaynakları seferber edildi. Tarım politikasında atılım Bugün Stalin dönemini kötülemek için tarihi ve insanların tarihsel başarılarını çarpıtmaya çalışanlar, o dönemde tarım sektörünün ihmal edildiği iddia ediyorlar. Stalin ülkesini ve insanlarını, 17. Tüm Rusya KP(b) Merkez Komitesi Kongresi’ndeki açıklamasında, Birinci Beş Yıllık Plan’da köylülük için neler yapıldığı konusunda bilgilendirmişti: “Şimdi itibar sahibi kişiler arasında kolektif çiftlikler ve devlet çiftliklerinin çalışanları, okul öğretmenleri ve kulüp aktivistleri, traktör ve biçerdöver operatörleri, çiftçilik ve hayvancılık tugayları, kolektif çiftliklerde çalışan şok işçileri var”. Bununla birlikte Stalin kent ve kır arasında kültürel bir uçurum olduğunu gizlemiyor, üstelik büyük bir sevgi, inanç ve umutla köy ve köylüler için konuşuyordu! Ülkenin önderi köylülerin her şeyi hak ettiğini biliyordu. Onların özverili çalışmalarıyla neyi başarmaya çalıştıklarının farkındaydı ve kırda kültür ve eğitim düzeyinin yükseltilmesi, kent ve kır arasındaki farkın aşamalı olarak giderilmesi için her şeyi yaptı. 17. Kongre belgelerine geri dönecek olursak, Stalin Birinci Beş Yıllık Plan sırasında köylülere sağlanan desteği şöyle niteliyordu: “Devlet, 2.860 makine-traktör istasyonuna 2 milyar ruble tahsis ederek çiftçilerin yardımına koştu. Devlet, kolektif çiftlikler için çiftçilere 1 milyar 600 milyon ruble kredi yardımı yaptı. Devlet 262 milyon ton tahıl üretildiğinin bildirildiği dönemde çiftçilere tohum bağışı ve gıda yardımı yaparak yardım etti. Devlet fakir köylülere 370 milyon ruble tutarında vergi ve sigorta indirimiyle yardım etti”. Ama Stalin konuşmasında şunu da açıkça bildiriyordu: “…tarımdaki gelişme farklı bir yoldan ilerliyor. Çoğu zaman sanayiden çok daha yavaş”. Sovyetler Birliği’nin lideri, “Aslında iyileşme ve ilerleme dönemi olarak tanımladığımız bu dönemde, mahsul raporları hızlı bir iyileşme ve güçlü bir ilerlemeye işaret etmiyor” diyerek söz konusu yavaş ilerlemeye değiniyordu. Stalin’in tarımda başarı elde edilebilmesi konusundaki umudu özellikle ziraat mühendisliğin gelişmesi ve kentlerde eğitim ve kültür düzeyindeki ilerleme sayesinde tarımı güçlendirmekti. Stalin’in Birinci Beş Yıllık Planı döneminde tarımsal teknolojinin hızlı büyümesini yansıtan veriler şöyledir:

85 GELENEK

84


GELENEK

değerlendirmelerine de atıfta bulunmuştum. Fikirlerini 1932 yılının ekim ayında yayınlanan Birinci Beş Yıllık Sovyet Planı’nın sonuçlarından aldığına inanıyorum.

1929-1933 arasında SSCB tarım sektörüne temel makine tipleri arzı Makine adedi (bin) Traktör miktarındaki toplam artış 1929’a göre (artış katsayısı) Biçerdöver miktarındaki toplam artış 1929’a göre (artış katsayısı)

Beygir gücü (bin)

1929

1930

1931

1932

1933

1929

1930

1931

1932

1933

34,9

72,1

125,3

148,5

204,1

391,4

1003,5

1850,0

2225,0

3100.0

2,1

3,6

4,2

5,8

1,7

6,4

14,1

25,0

3,8

8,3

2,6

4,7

5,7

14,7

İlk beş yıllık dönemde toplam sınai üretim hacmi ikiye katlandığı gibi, tablonun da gösterdiği üzere, aynı dönemde ülkedeki traktör sayısı 6 kat, bunların üretim kapasitesi ise 8 kat artmıştır. Aynı anda biçerdöver sayısıysa neredeyse 15 kat artmıştır.

7,9

Gibson dönemin batı ve Sovyet sistemini karşılaştırırken, “Komünist ve Bolşevik olmadığımı açıklığa kavuşturmak istiyorum, ben kesinlikle bir kapitalist ve bireyci bir kişiyim” demesine karşın, Stalinist devlet ve ekonomiden yana bir sonuca varıyordu: “Bizim fabrikalarımız çalışmaz ve üç milyon civarında insanımız umutsuzca iş ararken, Rusya ilerliyor. Beş yıllık planla alay edildi, başarısızlığı bekleniyordu. Ama şu su götürmez bir gerçek ki, beş yıllık planda planlanandan da fazlası elde edildi”. Stalin ve arkadaşlarının ekonomi politikalarının temel amacı ülkeyi tarımsal bir güç olmaktan sınai bir güç haline dönüştürmekti. “Stalin ve Günümüz” adlı kitabımda bu mesele ön plana çıkarılıyor. Bununla birlikte Stalin’in çalışmalarında, parti kongreleri ve genel toplantılarda yaptığı konuşmalarda, ordu mensuplarına söylevlerinde herkes onun için en zor meselenin köylülük meselesi olduğunun farkına varır. Kolektif çiftlik hareketi ve köylülük sorunundaki zorluklar Stalin’i hayatının sonuna kadar meşgul etmiştir. Stalin döneminde kırsal gelişme için devletin gösterdiği olağanüstü çabayı fark etmeyenler ancak Stalin’in köylülüğe karşı politikasını kasten çarpıtmayı amaçlıyor olabilir. Bu dönemde ne köylere yapılan traktör ve biçerdöver desteği ne de hazineden köyler için ayrılan büyük ölçekli devlet yardımları devletin kıra yönelik en anlamlı çabalarıdır. En dokunaklı tanıklığı Stalin döneminde köylerde eğitim ve kültürel çevrenin gelişim hızına işaret eden rakamlar bize sunmaktadır. 1933 yılı başında Almanya’da yüksek öğrenimdeki toplam öğrencilerin yüzde 2,4’ü çiftçiyken, SSCB’de yüksek okul öğrencileri arasında yüzde 17 civarında köy kökenli öğrenci vardı. Kırsal alandaki okul inşaatı ölçeği ve köy kökenli öğrenci sayısındaki artış Stalin’in bir sınıf olarak köylülüğe karşı tutumunun en azından sorumluluk içerdiğini gösterir.

Stalin, Birinci Beş Yıllık Planı özetlerken şöyle demişti: “Kolektif çiftliklere ve devlet çiftliklerine 240.000 traktör ve 3.100.000 beygir gücü sağladık. Bu oldukça iyi bir güç, gördüğünüz gibi, kırsal alandan kapitalizmin köklerini sökebilir”. Bu güç, Lenin’in kendi zamanında uzak bir beklenti olarak söz ettiği traktör sayısının iki mislidir. Köylerin zorlu kolektivizasyon sürecinde sadece teçhizat konusunda ilerleme sağlanmadı. Birinci Beş Yıllık Plan döneminde, planların uygulanmasından sorumlu 23.000 komünist köylere gönderildi. Ayrıca ilk beş yılda devlet, kolektif çiftliklere ve devlet çiftliklerine yaklaşık 2 milyon eğitimli traktör ve biçerdöver sürücüsü, dümenci ve şoför yanında 111.000 teknik ve zirai uzman, çiftçilik ve hayvancılık tugaylarına mensup 1.600.000’den fazla işçi, sayman, vb. yönlendirdi. Stalin bizzat kendisi her türlü tarımsal alanda donanımın uygun biçimde depolanmasını, ürün rotasyonunun uygun biçimde sürdürülmesini ve tohum stoklarının oluşturulmasını denetledi. Stalin 17. Kongre’ye sunduğu raporda tüm konuları irdeledi. Bu da onun köylülerin kararlılığını ne kadar önemsediğini gösterir. Rusya’nın mevcut liderliği birkaç alanda bile olsa böyle bir sorumluluk ve yeterlilik gösterebilir mi? Sadece bu yıl 10 milyar rublelik yatırım yapılan otomotiv sanayisi ile bile başa çıkamıyor, üstelik Almanya ya da Fransa’nın sorunun çözümünde yardım etmesi için çabalıyorlar. Oysa Stalin önderliğinde sadece üç yılda kamyon üretimi 5,2 kat, otomobil üretimi 16 kat artmıştı. Üstelik de sıfırdan başlanarak. Sosyalizm kazanıyor Yalnızca burada sunduğumuz rakamlar değil, Stalin’in kişiliği de onun dönemine dair bir göstergedir. Onun konuşmalarını, raporlarını okuyan herkes Stalin’in başarı ve kusurları açık bir biçimde görebilme becerisine hayran olur ve bu konuda meraklanır. Stalin her zaman Lenin’in iradesini takip etmiştir: Liderlik eylemindeki temel husus, insanların seçimi ve performans denetimidir. Stalin, tekrar tekrar bürokrasiye, formaliteye, ispiyonculuğa ve dikkatsizliğe karşı uyarılarda bulunmuştur. Ülke için yaşamsal önemdeki görevin “dürüst ve işine bağlı kişilerin teşvik edilmesi” olduğunu açıkça belirtmiştir. Bunlar Stalin’in, dört yıl üç ayda bitirilen birinci beş yılı özetlerken kullandığı sözcüklerdi. “Stalin ve Günümüz” adlı kitabımda İngiliz bankacı Jerry Gibson’un Sovyet emekçisinin doğası üzerine

1933-1938 yılları arasında SSCB’de inşa edilen okullar Kent ve kasabalarda

Toplam

Kırda

Sayı

Oran (yüzde)

Sayı

Oran (yüzde)

4.242

20,6

16.353

79,4

Şimdi bu rakamları bugünkü “demokratik piyasa” döneminin rakamları ile karşılaştıralım. 1991’de Rusya’da 48.600 okul varken, 2008 yılında bunların sadece 36.300’ü kalmıştı. Oysa Stalin zamanında her beş yılda 20.000 okul inşa ediliyordu. Şimdiki liberallerin iktidarında ise son 17 yılda 12.000’den fazla okul tahrip oldu. Stalin’i güçlü devletin kurucusu ve lideri olarak anlamak ve takdir etmek için Stalin döneminin, ülkenin içinde bulunduğu dünyanın ve çevrenin kavranması gerekir. Neden Stalin’in itibarını sarsmaya çalışan tarihçiler dönemin lider uluslarının durumlarından ve bu ülkelerin Sovyetler Birliği’ne kıyasla izledikleri iktisadi gelişim çizgisinden bahsetmekten kaçınıyor? ABD’de Büyük Buhran’ın kaç cana mal olduğu konusunda neden susuyorlar? Pek çok uzman tüm bunlar olurken iki milyon kişinin açlıktan öldüğünü söylüyor. Komünizm ve Nazizmi eşitlemeye çalışan batıdaki ve Rusya’daki liberal örgütler neden Nazizm ve kapitalizmi bunca kurbanın sorumlusu olarak eşitlemiyorlar? Sovyetler Birliği’nin kalkınma hızını diğer ülkelerin kalkınma hızı ile karşılaştırmak, dönemin Sovyet gerçekliğini anlamak ve 1930’larda Sovyetler Birliği’nin başarısının değerlendirmek konusunda rakamlar bize yardımcı oluyor.

87 GELENEK

86


GELENEK

SSCB’nin halk okulları, kolejler ve liselerdeki öğrenci sayısı (akademik yılın başı itibarıyla, 1000 kişi).

Gayri safi sınai hasıla (1929=100) Ülkeler

1930

1931

1932

1933

SSCB ABD İngiltere Almanya Fransa

129,7 80,7 92,4 88,3 100,7

161,9 68,1 83,8 71,7 89,2

184,7 53,8 83,8 59,8 69,1

201,6 64,9 86.1 66,8 77,4

İlkokul, 7 yıllık ortaokul, işçi ve köylü gençlik okulları ve diğerleri

Savaş öncesine ait (1913) istatistiklerle 1930’ların başındaki durumumuzu batı ekonomileriyle karşılaştırmamızı sağlayan başka veriler de sunalım.

1914’e göre artış

1929

1933

SSCB

194,3

391,3

ABD

170,2

110,2

İngiltere

99,1

85,2

Almanya

113,0

75,1

Fransa

139,0

107,6

Ülke ekonomisinin çöküşü diye de adlandırabileceğimiz bir yavaşlamanın yaşandığı bugünlerde, o dönemin dikkatlice ve gerçekçi bir şekilde değerlendirmesi özellikle önemlidir. 1920’lerde SSCB’de sınai üretimin başlayabilmesi ve 1930’lardaki muazzam büyüklüğe ulaşabilmesi için sıfırdan başlanarak sanayiyi inşa etmek gerekmişti. Başka bir ifadeyle, ekonomi açısından en karmaşık yenilik sorunlarıyla uğraşmaktayken, yukarıda anılan ekonomilerin tümünden daha hızlı büyümüştük. Ve bu yenilikçi atılım başka herhangi bir ülkede tekrarlanamadı. Bu sonuçları elde etmek için öncelikle eğitim sorununu çözmek gerekliydi. Her geçen yıl öğrencilerin sayısı artıyordu. Ayrıca, 1940-1941 akademik yılına kadar varlığını sürdüren işçi fakültelerine, 1927-1928 akademik yılı içinde 49.000, 1940-1941’de ise 25.000 öğrenci devam ediyordu.

1950-1951

7896

11589

35528

34752

146,8

449,9

440,1

189

975

1298

5,2

27

360

169

812

1247

1,5

7,3

11

36

Liseler (benzer eğitimleri içeriyor)

112

Yukarıdaki veriler, önderliğin yenilikle ilgili gevezelik etmediğini, sözleri ile tutarlı biçimde ülkenin yeni yöntemlerle yenilikçi bir tarzda kalkınmasının entelektüel zemini için gereken koşulları yarattığını gösteriyor. Büyük Anayurt Savaşı’nda doğan çocuklar bile okula gidebildiler ve öğrencilerin sayısı 800 bin civarında azalsa da, ortaokul ve lise düzeylerindeki eğitim kurumlarında çalışan eğitmenlerin sayısı istikrarlı biçimde artmaya devam etti. Stalin döneminin savaş sonrası evresinde gerçekleştirilen buluş ve yeniliklerin sayısı, eğitime verilen özel önemin sonucu olarak ülkenin dikkate değer bir toparlanma süreci içinde olduğunu ispatlar niteliktedir.

Çeşitli projeler sunan mucitlerin ve yenilikçilerin sayısı ve 1950’den itibaren bunların artışı yüzdesi

Önerilen icat ve yeniliklerin sayısı ve 1950’den itibaren bunların artış yüzdesi

Gerçekleşen önerilerin sayısı ve 1950’den itibaren bunların artış yüzdesi

1950

555

1241

655

1951

701 (%126,3)

1364 (%110)

729 (%111,3)

1952

805 (%145)

1535 (%123,7)

834 (%127,3)

1953

874 (%157,4)

1619 (%130,5)

902 (%137,7)

Yıllar Gördüğünüz gibi, İngiltere ve Almanya yirmi yıl sonra bile Rusya’daki gibi bir iç savaş yaşamadıkları halde 1913’deki sınai üretim seviyelerine ulaşamamışlardır. ABD ve Fransa bu seviyeyi geçmelerine rağmen, ABD’deki yüzde 10,2’lik ve Fransa’daki yüzde 7,6’lık büyüme Çarlık Rusyası’na göre sanayinin dört kat fazla büyüdüğü Sovyetler Birliği ile karşılaştırılamaz.

1940-1941

Öğretmen okulları ve diğer özel teknik okullar (benzeri eğitimleri içeriyor) 1914’e göre artış

Ülkeler

1927-1928

1914’teki sayının yüzdesi

Bu rakamlar yoruma gerek bırakmıyor. 1929 dünya krizinden etkilenen lider ülkelerden hiçbirisi 1933’de, 1929 –Büyük Amerikan Buhranı’nın başlangıcı– indekslerine ulaşamamışlardı. Bu ülkelerdeki sınai üretim ortalama yüzde 25 azalmıştı. Oysa aynı anda SSCB’deki sınai hasıla iki mislinden fazla artmıştı.

Savaş öncesi seviyeye göre gayri safi sınai hasıla (1913=100)

1914-1915

Her yıl önerilen yeniliklerin yarısından fazlasının üretim sürecine uygulanmış olması önemlidir. Bu rakamlar, bugünkü Chubais’in “nanoteknoloji” alanındaki “başarıları” ile karşılaştırıldığında daha da etkileyici hale gelmektedir. Chubais, kendisine yapılan 1200 rasyonalleştirme teklifinden sadece 8’ini destekledi. Aynı zamanda, 2009’da nanoteknolojinin geliştirilmesi için bütçeden 120 milyar ruble aldı. Chubais, Başsavcılık Ofisi’nin yayınlandığı verilere göre, bu miktarın yalnızca 5 milyar rublesini yeniliklerin uygulanmasına harcadı. Bu kamuoyunun bilgisi dışındaydı. Ayrıca, her zamanki gibi 5 milyar ruble kadar da şirketinin “dahili ihtiyaçları” için harcadı. Stalin döneminde olsaydı Chubais’in böyle denetim sonuçlarının yayınlanmasından sonra başına ne geleceğini hayal etmek zor değil. Fakat şimdi, ülkenin yağma ve hukuksuzluk içinde debelendiği günümüzde, Chubais devlet bütçesinden ek fon alma peşinde.

89 GELENEK

88


GELENEK “Baskılar”: Mit ve gerçekler Temel kozu her zaman için 1930 ve 1940’ların devasa boyutlardaki sözde baskıları olan anti-Stalinist propaganda kazara şu anki yolsuz devlet görevlilerinin, kanunsuz oligarkların ve onlara hizmet eden liberal “analist” takımının ellerinde iyiden iyiye paçavraya dönüştü. Bir yandan hepsi Sovyet tarihinin gerçeklerini, kazanımlarını gizleyerek, bunu yapamazlarsa bu kazanımların bedellerini sürekli abartarak çarpıtıyorlar. Diğer yandan görevlilerin ve müdürlerin faaliyetlerine ilişkin sıkı devlet kontrolü, suç ve yolsuzluğa karşı amansız mücadele, ülkeye ve halka kasıtlı ya da ihmalkarlığa bağlı olarak zarar verenlere karşı tavizsizlik gibi olgulardan korkuyor ve bunları görmek istemiyorlar. Onların anlayışına göre demokrasi ve özgürlük, yurttaşların ezici çoğunluğunun hak ve çıkarlarını gasp etme ve hakir görme konusunda sahip oldukları sınırsız hakları temsil ediyor. Onları bu haklardan mahrum eden bir sistem en ufak bir tereddüt gösterilmeden “totaliter” ve “baskıcı” ilan ediliyor. Stalin’e ve Stalin dönemine dönük düşmanlık tam da bu noktadan ileri geliyor. Bu dönem, görevlilerin çalışmalarının katı bir denetim altında olduğu, suçlara karşı ödünsüz bir biçimde mücadele edildiği bir dönemdi. Evet, bu konuda bazen aşırıya kaçıldı ve usulsüz ve anlamsız şekilde kimi bedeller ödettirildi, ama sonuçta bu ülkenin ve halkın büyük bölümünün iyiliği için yapıldı. Stalin döneminde masumlara karşı haksız baskılar yapıldığını ve işlediği suç dolayısıyla daha hafif cezalar hak edenlere ağır cezalar verildiğini kabul eden biz komünistler, sorumluluk sahibi ve tarafsız tarihçilere ve araştırmacılara dayanarak, iki şeyin üzerinde özellikle duruyoruz: Öncelikle, kanunların uygulanması ve güvenlikle ilgili organların yaptığı haksız baskılar ve yetkinin kötüye kullanılması vakaları Stalin’in kişisel inisiyatifinde gerçekleşmedi. Stalin, görevi ülkede hukuk ve düzeni korumak olanları asla aşırılığa sevk etmedi; aksine onlara, bedeli masumların hayatı ya da özgürlüğü olan gayrimeşru “çabalara” karşı sıkı önlemler alınmasını telkin etti. İşte bu nedenle Sovyet güvenlik organlarının liderleri Ezhov ve Yagoda 1930’ların bu aşırılıklarının bedelini ödediler. İhlaller olduğunda, yasalar önünde hesap verdiler. Eski KGB liderlerinin de sonunda işlenen suçlarla ilgili yargılanmaları, Sovyet karşıtı propagandasının elindeki “Stalin döneminde güvenlik birimlerinin hukukun ve toplumun kontrolü dışında dilediğini yapabildiğine” ilişkin argümanını çürüten bir başka olgudur. İkincisi, Sovyet karşıtı propaganda utanmadan, defalarca “baskıların” ölçeğini ve kurbanların sayısını abartırken, gerçek suçlularla haksızca mahkum edilenler arasındaki ayrımı görmezden geldi. Söylediklerimizin doğrulanması için uzun yıllar Sovyet döneminin ciddi tarihçileri arasında bir otorite olan bir yazara başvuralım. Bu kişi, uzun yıllarını konuşmakta olduğumuz konuya vakfetmiş olan Victor Zemskov’dur. 1989 yılında, Sovyet Bilimler Akademisi Tarih Bölümü’nün nüfus kayıplarını belirleme komisyonunun bir üyesi olarak Zemskov, o güne kadar sınıflandırılmış en bilgilendirici belgeler üzerinde çalışmaya başladı. Bunlar, Ekim Devrimi Devlet Arşivi’nde bulunan OGPU2, NKVD3, MVD4, MGB5 istatistik raporlarıydı. Zemskov daha sonra eline geçen ve defalarca temizlenen verileri ilan etti. Sonuç olarak bu bilim adamı Stalin’in destekçisi olmadığını açık bir biçimde ifade etmesine rağmen “liberallerin” ağır saldırılarına maruz kaldı. Bunun sebebi gün ışığına çıkan gerçeğin, Stalinist totalitarizmin milyonlarca, hatta on milyonlarca kurbanı olduğu yolundaki hikayelerin üzerine bir çizik atmasıydı. Zemskov oldukça ikna edici bir biçimde 1921’den 1953’e kadar 30 yıl boyunca toplam 4 milyon insanın siyasi suçlardan mahkum edilerek Sovyet hapishanelerine ve kamplarına gönderildiğini ileri sürdü. 800 bin civarında kişinin de ölüm cezasına çarptırıldığını ortaya koydu. Tarihçi Zemskov aynı zamanda baskı konusuna yeterince açıklık getirirken, gerçek suçlulara yapılan baskı ile masumlara yapılan haksızlığı ayırmak gerektiğinin de altını çizdi. Stalin döneminde mahkum edilen 4 milyon kişinin ve idam edilen 800 bin kişinin pek çoğunun masum olduğu konusunda herhangi bir kanıt bulunmamaktadır. 2  3  4  5 

İçişleri Halk Komiserliği’ne bağlı Devlet Birleşik Siyasi Müdürlüğü. İçişleri Halk Komiserliği. İçişleri Bakanlığı. Devlet Güvenlik Bakanlığı.

Aşağıda 1990’ların başında Zemskov’un çeşitli yerlerde yayınlanan “SSCB’de siyasi baskılar (1917-1990)” isimli makalesinde yer alan özet tablo bulunmaktadır:

1921-1953 arasında karşı-devrimci faaliyetlerde bulunan ve devlete karşı özellikle tehlikeli suçlar işleyen diğer mahkumların sayısı Mahkumların sayısı

Ölüm cezaları

Kamplar, ceza kurumları ve hapishaneler

Sürgün, sınır dışı etme

Diğer cezai önlemler

1921 1922 1923 1924 1925 1926 1927 1928 1929 1930 1931 1932 1933 1934 1935 1936 1937 1938 1939 1940 1941 1942 1943 1944 1945 1946 1947 1948 1949 1950 1951 1952 1953 (yılın ilk yarısı)

35829 6003 4794 12425 15995 17804 26036 33757 56220 208068 180696 141919 239664 78999 267076 274670 790665 554258 63889 71806 75441 124406 78441 78441 75109 123248 123294 78810 73269 75125 60641 28800

9701 1962 414 2550 2433 990 2363 869 2109 20201 10651 2728 2154 2056 1229 1118 353074 328618 2552 1649 8011 23278 3579 3579 3029 4252 2896 1105 475 1612

21724 2656 2336 4151 6851 7547 12267 16211 25853 114443 105863 73946 138903 59451 185846 219418 429311 205509 54666 65727 65000 88809 68887 68887 70610 116681 117943 76581 72552 64509 54466 25824

1817 166 2044 5724 6274 8571 11235 15640 24517 58816 63269 36017 54262 5994 33601 23719 1366 16842 3783 2142 1200 1070 7070 4787 649 1647 1498 666 419 10316 5225 773

2587 1219 437 696 171 1037 3742 14609 1093 29228 44345 11498 46400 3015 6914 3289 2888 2288 1210 5249 5249 1188 821 668 957 458 298 300 475 951

8403

198

7894

38

273

Toplam

4060306

799455

2634397

413512

215942

Yıl

“Ülkenin yarısının hapsedildiğine”, milyonlarcasının öldürüldüğüne ilişkin mitleri ifşa eden bu tür istatistikler daha sonraki propagandaya uygun bulunmadı ve bugünküne de uygun olmamaya devam ediyor. Kimse

91 GELENEK

90


GELENEK bilimsel olgunun gerçekliğini çürütemez. Bu nedenle gerçek basitçe gizlendi ve üzeri “canavarca baskılar” hakkındaki masallarla kaplandı. Son olarak, iki istatistiği tarafsız bir biçimde karşılaştıralım. Stalin yönetiminde, otuz yıl boyunca 4 milyon kişi baskıya maruz kaldı ve bunların 800 bini öldürüldü. “Demokrasi” 1991’de Sovyetler Birliği’ni yıktığında Rusya’nın nüfusu 15 milyon azaldı. Kaosu derinleştirmekten başka bir şey yapmayan “kapitalizmin inşası”nın bedelini, ülke kitlesel kırımlarla, feci nüfus düşüşleri ile ödedi. Bu süreçte nüfusun yok olan kısmı II. Dünya Savaşı’ndaki kayıplara yakındı. Stalin döneminde mahkeme kararı ile idam edilen 800 bin kişinin sistemin masum kurbanları olduklarına ilişkin kanıt olsa bile, kimse mevcut sistemin bunun yirmi katı kadar insan kaybına neden olduğunu, binlerce değil milyonlarca yurttaşın ülkesini yağmaladığını inkar edemez. Eğer “totaliter” ve aşırı derecede gaddar bir Stalinist sistem ilan ediyorsanız, bu durumda mevcut sistem hangi unvanları hak ediyor? Daha önceki bir makalemizde ona bir isim vermiştik: “Toplu imha sistemi”… Yeniden Stalinist Sovyetler Birliği’ndeki ekonomik hayatın analizine dönerek, Stalinist modernleşmenin emsalsiz etkinliğinin kanıtlarını sunalım. Stalin’in beş yıllık planlarının büyüklüğü Sanayi, tarım, eğitim ve teknolojik gelişme alanlarında Stalin dönemine ait istatistiki göstergelerin bazıları üzerinde durduk. Şimdi Stalin’in beş yıllık planlarının başlıca sonuçlarına kısaca göz atalım. Stalin’in ilk Beş Yıllık Planı (1929-1932) uzun dönemli elektrifikasyon programında ortaya atılan fikirlerin geliştirilmesine dayanıyor, bu açıdan da onun mantiki devamını teşkil ediyordu. Beş yıl için toplam sermaye harcamaları 7,8 milyar ruble tutuyordu. Bu daha önceki 11 yıl (1918-1928) sermaye yatırımına aktarılan miktarın iki katıydı. Tüm sermaye yatırımının yüzde 50’si sanayiye ve bunun yüzde 75’i de ağır sanayiye tahsis edildi. İlk beş yıllık plan süresince 1500 yeni büyük endüstriyel işletme çalışmaya başladı ve yeni sanayi dalları yaratıldı: Havacılık, makine-teçhizat, otomobil, kimya, aletler ve tarımsal makineler gibi. Bu sanayi dalları demir metalürjisinde, alüminyumda ve yüksek kaliteli çelik üretiminde elde edilen büyük başarılar olmadan yaratılamazdı. İlk beş yıllık plan boyunca, elektrifikasyon planının uygulanması öncelikli bir iş olarak devam ettirildi. Bu yıllar boyunca yerli güç elektrik tesislerinin sayısı yaklaşık 2,5 kat arttı.

kata çıkmıştı. Elektrik üretimi 2,7 kat yükselmişti. Tüm sınai üretimin yüzde 80’i ilk ve ikinci beş yıllık dönemlerde kurulan ya da bütünüyle yenilenen işletmelerde elde ediliyordu. Sanayideki emek verimliliği 1,9 kat arttı. 4500 büyük sanayi işletmesi üretime başladı. En büyükleri arasında, Ural ve Kramatorsky Ağır Makine Fabrikaları, Çelyabinsk Traktör Tesisleri, Ural Otomobil İnşa fabrikası, Novolipetsk ve Novouralsk Metalürji tesisleri bulunuyordu. 1935’te ülkenin gururu, başkentin güzelliği Moskova metrosu hizmet vermeye başladı. Tiyatroların, sinemaların, kulüplerin ve kütüphanelerin sayısı dikkate değer ölçüde arttı. Kırsal bölgelerde sinemaların ve kulüplerin artmasına özel bir önem verildi. Çok sayıda, sağlık ve dinlenme tesisi, sanatoryum inşa edildi. Konut inşası ikinci beş yıllık plan süresince ilkine kıyasla daha yaygın olarak sürdürüldü. Stalin döneminde inşa edilen evler hâlâ kentlerimizin incileridir. Yeni yetme para babaları o dönemde inşa edilen evlerin sahipleri haline geldiler. Her zaman için, konutlandırma halk için önemli bir sosyal kazanımdır. Aşağıda Stalin döneminde halkın bu sosyal hizmetten nasıl faydalandığına ilişkin kanıtlar göreceksiniz:

SSCB’de Konut Yapımı (milyon metrekare) Dahil edilenler

Yıl

1918-1928 Birinci beş yıllık plan (1929-1932)

Toplam alan bazında inşa edilmiş ve kullanıma sunulmuş konutlar

Devlet kuruluşları ve yerel sovyetler tarafından inşa edilen konutlar

Devlet kredisi ile kent halkı tarafından inşa edilen konut

42,9

23,7

19,2

38,7

32,6

6,1

Sosyalist planlı ekonominin yetenek ve avantajları tartışma götürmez bir biçimde açığa çıktı.

İkinci beş yıllık plan (1933-1937)

Stalin’in ilk beş yıllık planının sonuçlarına hayranlıklarını dile getiren yabancı yazarlardan alıntı yapmış bulunuyoruz. Şimdi de bir başkasına, İngiliz dergisi “Round Table’’da yer alan bir incelemeye yer vereceğiz:

Üçüncü beş yıllık planın ilk üç buçuk yılı (1938-1941’in ilk yarısı)

42,2

37,2

5,0

42,0

34,4

7,6

49,8

41,3

8,5

102,8

72,4

30,4

144,2

105,4

38,8

İlk beş yıllık planın görevleri yerine getirilirken, ekonominin sağlam temelleri inşa edildi: Ağır sanayinin gelişimi ve tarımsal mekanizasyon başarıldı. Ülkenin tamamında işsizlik ortadan kalktı ve yedi saatlik çalışma günü uygulaması başlatıldı.

“Beş yıllık planın başarıları gerçek bir mucize. Harkov ve Stalingrad’da traktör fabrikaları, Moskova’da AMO otomobil tesisleri, Nijniy Novgorod’da otomobil fabrikası, Dinyeper hidroelektrik santrali, Magnitogorsk ve Kuznetsk’te devasa çelik fabrikaları, Rusya’nın Ruhr’una dönüşmekte olan Urallardaki bütün mühendislik ve kimya fabrikaları ağı; bütün bunlar ve ülkedeki diğer sınai başarılar, zorluklar ne olursa olsun, Sovyet endüstrisinin iyi sulanmış bir bitki gibi büyümekte ve hız kazanmakta olduğunu göstermektedir. Beş yıllık plan gelecek kalkınma için temelleri atmış ve SSCB’nin gücünü arttırmıştır.” İkinci Beş Yıllık Plan’ın sonuçları (1933-1937) ilkinden daha az etkileyici değildir. Ülke büyümeye devam etmekte, fakat dünya daha iyiye gitmemektedir. Almanya’da Naziler iktidara gelmiştir. Günümüzde aleyhtarları ne derse desin, Stalin daha 1933 yılında savaşın kaçınılmaz olduğunun farkındaydı. Ülkenin iktisat politikası büyük oranda bu gerçeğe göre belirlenmekteydi. Sınai üretim aynı yüksek oranlarla artmaya devam etmekteydi. Artış oranı bu beş yıllık dönemde 2,2

1 Temmuz 1941’den 1 Ocak 1946’ya (yeniden inşa süreci dahil) Dördüncü beş yıllık plan (1946-1950, yeniden inşa dönemi dahil) Beşinci beş yıllık plan (1951-1955)

93 GELENEK

92


GELENEK Yıllık kullanıma sunulan konut miktarı Stalin döneminin sonunda başlangıçtakinin 8 katına çıkmıştı. Muhtemelen, ikinci beş yıllık planın en çarpıcı kazanımları arasında zorunlu ilköğretim uygulamasının başlatılması yer alıyordu. Piyasa liberalleri tarafından yönetilen bugünün Rusya’sında, okula gitmeyen iki milyon civarında çocuk var. Stalin döneminde böyle bir yüzkarası asla kabul edilemezdi. Ancak şimdi yetkililer Sovyet eğitim sisteminin kazanımlarını ayaklar altına alıyorlar. Stalin zamanında okulların inşa edilip eğitime açıldığı köyler bugün yok oluyorlar ve bu okullar ortadan kayboluyor. Bu arada, Eğitim Bakanı Fursenko yeni bir eğitim “modeli” geliştirmekle meşgul. Bu yeni modelin ayrıntıları basına sızmaya başladı. Yeni Eğitim ve Bilim Bakanlığı’nın planlarına göre, çocuklar zaman içinde öğretmenler tarafından değil “işletmeciler” tarafından eğitilmeye başlanacaklar. Bu “işletmecilerin” hizmetleri de velilere tamamen ücretsiz olarak veriliyor olmayacak. Stalin’in beş yıllık planı sırasında, halk sağlığı ve ilaç endüstrisi gelişmiş, yeni ve o zamana kadar bilinmeyen ilaçlar üretilmeye başlanmıştı. Daha sonra Büyük Anayurt Savaşı’nda milyonlarca askerin hayatını kurtaran penisilinden söz etmek yeterlidir. SSCB ekonomisi üçüncü beş yıllık planın ilk yıllarında yalnızca sosyalizmin kazanımlarının inkar edilemez bir kanıtı haline gelmekle kalmamıştı. Ülke belli başlı ağır sanayi kollarında dünya ikincisi ve Avrupa birincisi olmuştu. Savaşın kesintiye uğrattığı beş yıllık planın sadece üç yılı içinde 3000 adet yeni büyük sanayi kuruluşu üretime başladı. Enerji santralleri, petrol rafinerileri ve çimento fabrikaları, selüloz ve kağıt fabrikaları kullanıma sokuldu. Savaş başlamadan, 1940’ta, Sovyet işçi ve emekçilerinin sayısı 31,2 milyona yükselmişti. Bu sayı 1928’de 11,4 milyondu. Bu insanların kalıcı işleri ve sosyal statüleri vardı. Kendilerine rahat konutlar tahsis edilmiş, eğitim düzeylerini istedikleri kadar yükseltme şansına kavuşmuşlardı. Çocuklarını başarıyla büyütebilecekler, geleceğe güvenle bakabileceklerdi. Bu yüzden hiçbir yere gitmediler ve 1941’de sosyalizmin kazanımları savundular. Bu toplumsal birlik, çoğunluğun çıkarlarını yansıtan ve onların uyumunu güvence altına alan fikirlere dönük güçlü inanç olmasaydı, en güçlü düşmanların baskısı altında Sovyetler Birliği’nin ayakta kalması mümkün olmazdı. Ama bunlar ülkede vardı. Askerlerimiz savaşa gittiler, öldüler, düşman çemberini şu sözlerle kırdılar: “Anayurt için! Stalin için!”

Sovyet savunma sanayisinin üretimi savaş öncesi dönemle -1940 yılı- ile kıyaslandığında iki kattan daha fazla artış gösterdi. Yerli tarım da savaşın darbelerine karşı dayandı. Doğuda yeni araziler ekime açıldı ve burada ekilen toplam araziler 5 milyon hektar genişledi. Savaş yıllarında, Sibirya’daki kış mahsulü alanları yüzde 64 oranında arttı. SSCB savaş ekonomisi, zafere katkı sağlayan yüksek üretim hızlarını sağlamayı başardı. Aynı zamanda Sovyetler Birliği’nin bir kez daha dünyayı şaşırtıp hızlı sınaî canlanmanın harikalarını göstereceği Stalin yönetimindeki savaş sonrası yılları, gelecekteki barış günlerini hedef alıyordu. Zaferin ardından Sovyet ekonomisinin savaş öncesi göstergeleri geçmesi uzun sürmedi. Çünkü o dönemin sistemi çerçevesinde ve o dönemin liderliği altında, ülke ve halk, hem savaşta hem de ileri ekonomi mücadelesinde kazanmayı gerçekten istedi ve bunu yapabildi de… Geçmişten alabileceğinin en iyisini al ve ilerle Bugün Rusya’nın gerçekleri, Stalin ve yönetimine dönük “muhaliflerin” ikiyüzlülüğünün ve başarısızlığının altını çiziyor yalnızca. Suça dayalı kapitalist sistemin yaratıcıları ve yandaşları, ki bu sistemle devasa büyüklükte sermayeler elde etmiş ve beceri ve liyakatlerine uygun olmayan siyasi kariyerler edinmişlerdir, fesat, kıskançlık ve bastırılmış korkuyla Stalin’e küfretmektedirler. Stalin, ülkemizdeki yolsuzluk ve bürokratik kırtasiyeciliğin tamamen üstesinden gelindiği ve suçun gerçekten kapı dışarı edildiği bir dönemin lideridir. O, kendisinden hem önceki hem de sonraki ülke yöneticilerinin çözmeyi başaramadığı sorunların üstesinden gelmiş bir kişidir. “Stalin ve Günümüz” başlıklı kitaptan alıntı yapmak oldukça yerinde olacak: Bu tarihi anlaşmazlıkta ibre Stalin’in lehinedir; arkasında bıraktığı büyük ülke... Bugünkü Rusya’nın ve diğer eski Sovyet cumhuriyetlerinin altyapı kalıntılarına hâlâ tutundukları bu ülke... Stalin’i karalayanlar arasında en ateşli olanların karşısına dikilen temel argüman da onun ülkesidir; onlar tarafından yağmalanan, ezilen ve yok edilen ülkesi… Son dönemin en başarılı yıllarından biri olan 2007 söz konusu olduğunda bile, bu yıkımın devasa boyutları görülebilir.

Zafer için Sovyet iradesi Tüm halk için olduğu gibi Stalin için de savaş yılları en zor yıllardı. Fakat tek başına savaş, Stalin’in son derece yetenekli bir lider olduğunu kesin olarak kanıtladı.

(Arka sayfada...)

Savaşın ilk günlerinden itibaren, cephe hattından başlayarak doğuya, ülkenin iç bölgelerine doğru milyonlarca insan, mal ve teçhizat kitlesel biçimde harekete geçirildi. Birkaç hafta içinde de tahliye edilen yerlerde cepheye yönelik üretim örgütlendi. 1941 Temmuzundan Aralığına kadar neredeyse 2.600 işletme tahliye edildi, 10 milyon insan demiryolu vasıtasıyla ve 2 milyondan fazlası su yoluyla taşındı. 1941 Ağustosunun sonuna gelindiğinde yalnızca Leningrad’dan 100 büyük işletme ve 600 bin kişi cephe gerisine gönderilmişti. Kasım sonu itibariyle Moskova’dan 500 sınai işletme, pek çok kültür alanı, yüz binlerce bilim insanı, sanatçı, müzisyen, ressam ve yazar tahliye edilmiş oldu. Tarihin en çirkin paradokslarından biri de şu ki günümüzde Stalin ve dönemini küçük düşürmeye çalışanlar arasında, geçmişte babaları ve büyükbabaları, Nazi zulmünden kurtarılmak için büyük kentlerden tahliye edilen ilk yurttaşlar olarak seçilen pek çok isim de var. Gerçekten de vicdanları üzerinde ebedi bir kara leke olarak kalacak tarihi bir nankörlük bu… Ülkenin doğusuna doğru tahliye edilen yalnızca tesisler değildi. Kırda komsomol üyesi genç kızlar, yaklaşık 2,4 milyon büyükbaş hayvanı, 5,1 milyon keçiyi ve 800 bin atı cephe bölgesinden doğuya doğru sürdüler. Tarım makinelerini tahliye ettiler, cephe rezervi olarak milyonlarca ton tahılı taşıdılar. Savaş yılları gibi trajik bir dönem bile Stalinist sistemin eşi görülmemiş iktisadi atılımlar gerçekleştirmek konusundaki becerisinin bir örneğine sahne oldu. 1942’de SSCB, Hitler Almanya’sının tank üretimini 3,9’a katladı, savaş uçaklarını 1,9 oranında ve her türden silah üretimini 3,1 oranında aştı. 1943 yılında ise

95 GELENEK

94


GELENEK

96

ülkemizi yeniden canlandırmak isteyen ve bu bahiste kendi katkılarını yapmaya hazır tüm yurttaşlar için güncel ve acil olduğuna inanıyoruz. Aşağıda bu programın temel maddelerini yineliyoruz.

1990 ve 2007 yıllarında Rusya’daki ürün çıktıları Üretim türü Sanayi Elektrik Petrol Gaz Kömür Dökme demir Çelik İmalat makineleri Programlı ve dijital kontrollü imalat makineleri Otomatik ve yarı otomatik makine ve metal bitirme hatları Tekstil makineleri Kazı makineleri Buldozerler Traktörler Hasat makineleri Tarım Ekili arazi Brüt tahıl hasadı Sığır Büyükbaş varlığı Küçükbaş hayvanlar (domuz) Küçükbaş hayvanlar (koyun ve keçi) Et üretimi (sığır eti ve kümes hayvanları eti) Süt üretimi Yumurta üretimi 1000 hektar sürülebilir toprak başına traktör sayısı 1000 hektar sürülebilir toprak başına hasat makinesi sayısı

Ölçü birimi

1990

2007 (1990 yılı verisinin yüzdesi)

Milyar kw/s milyon ton milyar m3 milyon ton milyon ton milyon ton bin adet

1082,2 516 641 395 59,4 89,6 74,2

1015,3 (94,0%) 491 (95,1%) 651 (101,6%) 314 (79,4%) 51,5 (86,7%) 72,4 (80,8%) 5,1 (7%)

adet

16741

377 (2,3%)

tertibat adet bin adet bin adet bin adet bin adet

556 18341 23,1 14,1 213,6 65,2

4 (0,7%) 89 (0,5%) 6,3 (27,2%) 3,3 (23,4%) 14,0 (6,6%) 7,3 (11,2%)

milyon hektar milyon ton milyon baş milyon baş milyon baş

117,7 116,7 57,0 20,5 38,3

76,4 (64,9%) 81,8 (70,1%) 21,5 (37,6%) 9,4 (45,7%) 16,1 (41,5%)

milyon baş

58,2

21,0 (36,1%)

milyon ton milyon ton milyar adet

10,1 55,7 47,5

5,7 (56,4%) 32,2 (57,8%) 37,9 (79,9%)

adet

10,6

5,1 (48,1%)

adet

6,6

3,4 (51,5%)

Ülkemizin tükenişini durdurun! Bu, esas olarak, sosyoekonomik politikalarda köklü bir değişiklik yoluyla, doğum hızındaki artışı teşvik ederek, büyük ailelere yönelik faydaların yeniden tesis edilmesiyle, çocuk yuvaları ağının yeniden inşasıyla, genç aileler için konut tedarikiyle sağlanabilir. Stratejik sanayileri ve Rusya’nın doğal kaynaklarını toplumun mülkiyetine iade edin! Söz konusu sanayiler ve kaynaklar başlıca şöyledir: Elektrik enerjisi endüstrisi, ulaştırma, askeri-sınaî kompleksler, petrol ve doğal gaz yatakları, yasadışı biçimde özelleştirilmiş fabrika ve madenler. Yoksulluğun ortadan kaldırılması için acil mücadeleye başlayın. Yaşamsal mallar ve yakıt fiyatları üzerine devlet kontrolü getirin. Kentsel konut ekonomisine yönelik olarak yetkili makamların sorumluluğunu iade edin. Kamusal konut inşaatlarını genişletin. İnsanların sokağa atılmasını önleyin. Kamusal hizmetlerin bedelini aylık toplam aile gelirinin yüzde 10’u ile sınırlandırın. Sağlık hizmetinin erişilebilir ve kaliteli olmasını temin edin. Muhtaç kişilere ücretsiz olarak ya da uygun ödeme şartlarıyla ilaç sağlayın. Devlet idaresinde verimliliği arttırın. Memur sayısını azaltın ve şişkin durumdaki baskı aygıtını küçültün. Halkın devlet aygıtını kontrol etmek için oluşturduğu muhtelif türdeki öz örgütlenmelerini destekleyin. Yolsuzluk ve suçu güçlü bir şekilde engelleyin. Bu, esas olarak iktidarın yüksek kademelerini verimsiz ve yoz kadrolardan temizlemek yoluyla gerçekleştirilebilir. En ağır suçlar için ölüm cezası üzerindeki ertelemeyi kaldırın. Programımız önemli pek çok hedef belirlemiştir ve mevcut sosyoekonomik sistemde köklü bir değişiklik olmaksızın ve devlet idaresi kademelerinde büyük çaplı personel değişikliğine gidilmeksizin bu hedeflere ulaşılması imkânsızdır. Rusya bu atılımı yapmaya ihtiyaç duymaktadır ve bu atılım ülkemiz için hayati önemdedir. Stalin döneminde, İç Savaş ve Büyük Anayurt Savaşı gibi çok zor zamanlarda bile ülkemiz, sanayileşmenin ve modernleşmenin, düzeni tesis etme ve soygunculuğu bastırma gerekliliğinin getirdiği çok önemli zorluklarla baş etmeyi başardı, yeniden dirilip saygın yaşamına kavuşabildi. Biz komünistler inanıyoruz ki şimdi halkla birlikte, Anavatan için, bu hayat kurtaran çalışmanın üstesinden biz de gelebileceğiz.

Ülkemiz yüzünü ancak Stalin dönemi tarihinden ve Stalinist mirastan en değerli ve en önemli konulara çevirirse yeniden toparlanabilir.

97 GELENEK

Biz komünistler bu türden bir toparlanmanın hayati önem taşıdığı inancındayız ve bunun olanaklı olduğuna inanıyoruz. Rusya Federasyonu Komünist Partisi’nin yurttaşlara hitaben son dönemde yayınlanan ve “Rusya’nın yolu sosyalizme ilerlemektir!” başlığını taşıyan çağrısının temeli budur. Bu belge geniş bir ulusal-yurtsever cephenin oluşturulmasına çağrı yapmaktadır. Bugünün Rusya Federasyonu Komünist Partisi’nin krize karşı geliştirdiği programın başlıca maddeleri Çağrı’da formüle edilmiştir. Bu maddelerin,


haber portal覺

soL haber.sol.org.tr


Gelenek 108  

Gelenek 108

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you