Page 1

Z1

Turgut Uyar’ın hep kötü şiirlerinin söylendiği yerler. Her yer öyledir muhtemelen. Sadece bazı ağızlar. Bağırmayan ve açıldığına pişman olmayacağın nadir ağızlar var. Çok yaklaşılmıyor. Kim istiyor zaten? Kimdi müziği reddedenler? Kafka da onlardan biriydi sanırım. Tahammül sınırlarını zorluyor olmalı.

Bana duygu filitrasyonunun her alanda uygulanması gerektiği konusunda hemfikir olan biri gerekiyor. Bana altmışların sonu ve yetmişlerin tamamı kadar güzel biri gerekiyor. Üsküdar’ın sokak isimleri kadar. Ama hiçbir nesnenin olamayacağı kadar.

Şu göz mevzusu. Benim inanmadığım. Onun yerine tuzu iyi yalayanlara inandım. Büyük ihtimalle daha fazlası olduğunu düşündüm. Ama yoktu. Çimdikle ve bak bakalım ne var ne yok. Gerçekten bir şey yok içinde. Şarkı sözlerinden başladıysam durum vahimdir. Bir saniye içerisinde boğazım ne kadar ağrıyabilir. 3 senedir ıslanmayan yerlerim var benim. Şu göz mevzusu. Üç sene sonra, insan kaç saat ağlayabilir. 5 sene sonra, insan sigaradan ne kadar öksürebilir. Belki de seksten ve uyuşturucudan konuşmayı denemeliyim. Belki de üstüne bir kaç kapsül ilaç dizili bir dil edinmeliyim. Belki de bacaklarımı hangi sıklıkla açtığımı kamuoyuna ilan etmeliyim. Hayranlıklar. Gerçekten, içinde değilim. Yazıdan asla gerçek bir hikaye çıkmayacak. Ve sesten. Bir kelime seçsem, hassiktir. İşte bunlar, milyonlarca kopyalardır, taptığın hikayen ağızdan ağıza dolanır. Hassiktir. Ben, büyük ihtimalle, bir ya da iki sene sonra kimsenin ilgilenmediği bir hatıranın tek sahibi olacağım ve sorduğumda, sen, sadece iyi işlenmiş görüntüleri hatırlarsın. Hiç sahneye çıkmam bu yüzden. Hiç ışıkları aramam. Keşke, durduğun gölgeden, “sizi gördüm bir an / keşke kalsaydınız”, o şekilde, keşke zehir zemberek dilinizle etrafa huzursuzluk saçsaydınız.


dedim ki, ''keko bene eyle geliy ki, sen bu kanada kızına yavaş yavaş gönül veriysen. ben diyim ki, beyle bir işin sonu eyi bir son olmaz babo. bu iyidir, hoştur. dahi gözeldir. fekat gidicidir. ben diyem iş bitende bu kız geder, ama senin sevdan getmezse, karalır da içine çökerse, ne edersen babo. sana akıl vermiyem. aklıma geleni söylüyem. biz ki, birlik ekmek yemişik. sonra demeyesen ki, 'lo ben göz göre göre sevdaya gettim. siz bene demediniz. aklımı çelmediniz.' aha ben diyem babo. gayri sen bilirsen.''

tuğrul çakar en uzaktaki gri, ''saklanmış mektuplar 3''


E1 çoranın rıfatı. Ne yapacaktık? Kafaları bulacaktık -elbette sessiz de duracaktık,rahatsız olmasınlardı. Bir yanımız kalkmak isterken diğer yanımız her zaman otur oturduğun yerde derken “üç” de diyecekti. Biraz nostalji her daim iyidir, çikolata gibidir belki, gerçi nostalji kelimesi bana da her zaman müzeyi anımsatır. Aklı başında bir türk büyüğünün dediği gibi “müze eski püskü eşyaların toplandığı yerdir.”

Uyanmak, kafayı bulduktan sonra, tekrar bir kafa bulma durumunu yanında getiriyor. Ne olduğu bilinmez bir caniliğin esiri olmuş, biraz daha durgunlaşmış ve kadehine bir damla siyaset atmış susuzluğunu gidermeye çalışıyorsun. Her cümle bir mesaj taşımalı- çünkü sanat mesajsız olur, mesajlı sanata sanat mı denirmiş, neyin mesajını kime veriyorsun?- Toplumun her katmanında olduğu gibi bünyemin her katmanında da organik bir siyaset ürüyor, konuştuğumuz şeyler ve düşüncelerimiz, pazar öğleden sonraları gibiler ve değişmeyecek tek şey, pazar öğleden sonralarıdır. Galip gelme, yüksük kadar varolmuş bir ümidin beş metrekarelik odandaki aksinden başka bir şey değil. Etken olmaya çalışan bir edilgenin saçma hayalleri ve histerik duyguları; dönüp baktığında -ne kadarsan artık, o kadar- “İşte benim!” aidiyetine sahip olamadığın yığınların vardır. Pes etme kudretini gösterememek, paranoyalarının cehaletini oldurmak, saçmalığın daniskaları ve ben, ben ki o rıfat işte, küçük harflerle, merhaba, o rıfat, eşit olan nedenlere ve o rıfat, bir başka küçük harfli tanrının mutlu kulu,kotarılmış alanı,kulu, geri dönüş nedir bilen de kaçınan elmalardan, bir cennet lüksü olmayan.

“Ve türün tüm ağırlığını hissederim ve bunun tüm yalnızlığını üstlenmişimdir. Ortadan bir yok olsa! -Ama can çekişmesi kokuşmuş bir ebediyete doğru uzar. Her âna beni yok etme serbestliğini bırakırım: Soluk almaktan yüzü kızarmamak edepsizliktir. Artık hayatla anlaşma yok, artık ölümle anlaşma yok: Olmayı unuttuğumdan, silinmeye razıyım. Oluş -ne cinayet!

Bütün ciğerlerden geçmiş olan hava artık kendini yenilemez. Her gün yarınını kusar ve tek bir arzu hayalleyebilmek için boşuna çabalarım. Her şey bana yüktür: Sırtına Madde vurulmuş bir yük hayvanı gibi ayaklarım tutulmuş, gezegenleri sürüklerim.”

Ya bana başka bir evren sunulsun -ya da pes ediyorum Hisler ve düşünceler birbirinden oldukça bağımsız olabiliyor. Hissettiğim gibi düşünmüyorum, ya da tam tersi. Eğer ortada bir maddiyat varsa, o benim düşündüğüm şeydir, diğeri değil. Kokuşmuş bir gerçekliği, çileyi, cehaleti ve caniliği ve yanlış hürriyetleri ve devrimleri ve huysuz tınıları güzelliyoruz. Elbette, yaşamayı seviyoruz, kendimizi ve kendimizden olanları.


ÜÇ

Üçe kadar saydı, bir piyano hayali vardı gözlerinin önünde duran ve onu çalan bir adam. Adam, adam olmasıyla önemliydi, belki Adem de denebildi, sonuç olarak adam adamdan başka bir şey değildi. Bu koca ve ikiye geçmek bilmeyen “Bir” idi.

İkinci saniyesinde tütsüye odaklandı, kalitesizdi, Cannabis Sativa yakmayı düşledi, olsa olsa tütsüydü. Yarın, öbür gün ya da herhangi bir zaman dilime indirgemeden, bir tütsü olacaktı küçük Üç’ün yanında. Koklamak bir çok şeye gebe bırakırdı, her şeyi, tabii koklayabilecek bir burna sahip olsaydı. Hayat garip ve çok uzun diye geçirdi tütsünün üretebildiği son dumanını ciğerlerine doldururken ve burnu hiç bir şeyi kabul etmedi içeri giren, sadece bir havaymiş gibi.

Üçüncü saniye, varoluşunun en ufak parçası olarak girdi aklına, ve ikiyle üç arasında hiç bir şey düşünmedi, hatırladı sadece. Koca bir paragraf hatırladı, karıncaları ve arıları. Şayet onlar, tecrit edilebilseydi ve dışardan bakabilselerdi kendilerine, davranışları makul gelir miydi? Telaş, sahip olduğumuz bir çok hiçlikten biri ve ufak Üç bitti.

“Bütün sevinçlerin bedelini ödeyen, bütün zevklerin kefaretini çeken, bütün unuttuklarının hesabını vermek zorunda olan kimseler vardır: Tek bir mutluluk anı için bile borçlu kalmayacaklardır. Bir haz titreyişi binbir buruklukla taçlanıvermiştir onar için; sanki kabul gören yumuşaklıklara onların hiç hakkı yokmuş gibi; sanki feragatleri, dünyanın hayvani dengesini tehlikeye sokuyormuş gibi… Bir manzaranın karşısında mutlu mu oldular? Elikulağında kederler içinde buna pişman olacaklardır. Tasarılarının ya da düşlerinin içinde bir kibir mi duydular? Aşırı pozitif ıstıraplarla hizaya getirilerek sanki bir ütopyadan uyanır gibi, çabucak kendilerine geleceklerdir.” /…Sonra, yeniden yaratılmış mitoloji girdi kafasına ve herkül aşağılandı. Herkes öyle bildi, o, hep o. Hepsi birer “geri görüş”


E3 Ilgaz ,Bir yirmi üç nisan günü idi sanki. İçim dışım bir olmuş kumsala koşuyordum, deniz soğuktu nitekim. Hava pek ılık sayılırdı bir cep vodkasıyla. Elimde bir çiçek tohumu olsaydı diye düşünmüştüm, kumsalda açan bir çiçek istemiştim. Bir yirmi üç nisan günüydü elbette, çocukça isteklerin olabileceği bir gün, çocuk olabileceğin bir gün, en azından öyle idi o yirmi üç nisan. Çocuktum. Yüzümü boyamayı da arzulamıştım, boyadım da, sarılar kırmızılar ve saat 7 oldu belki sekize çeyrek vardı, bir hışırtı bir hışırtı, birilerinin çocuk olası gelmiyordu. Birden telefonum da çaldı ilgisizce, açtım, birilerinin çocuk olası gelmiyor diye düşündüm tekrar.

Saf olmayı çocukla özdeşleştirmiştim, yediye kadar o gün belki de sekize çeyrek vardı, birilerinin çocuk olmak istememsi dokunuyordu bana, ben çocukken herkes çocuk olmalıydı, bilmiş gibi döndüm evime, bilmiyor gibiydim esasında, hiç bir şeyi göremiyordum ve bir hikaye belirdi gözlerimin önünde, evimin bahçesinin huzuru kaçmıştı, küveti doldurduğumda sular dalgalanıyordu, huzur sanki evin hiç bir köşesine dokunamıyordu tam o sırada, saat belki dokuzdu belki ona çeyrek vardı, hatırlayamıyorum, çocuktum hala. Dalgalı suya kendimi bıraktığımda tekrar ilgisizce çaldı telefonum, açmadım bu sefer, kim arıyorduysa biraz merak etsindi. Sonunda kavgalara dönüşecek meraklar olabilirdi, bu onlardan da olsaydı umurumda olmazdı yine, benim tartışmalarım ebe olmamakla ilgiliydi, henüz çocuktum, belki başka bir şeyler de olabilirdi, hatırlayamıyorum.

Saat belki on ikiydi, evet on iki olmalıydı, uykum geldiğinde, huzur biraz elimden tutmuştu ve beni kanepeye götürmüştü, televizyonu açtım ancak uyumuş olmalıyım, sabah kalktığımda bir televizyonum yoktu. Kalkışım yine ilgisiz bir telefonun zil sesiydi, açtım telefonu, kavga ettik, sonra barıştık, sonra görüştük, sonra seviştik, evet hatırlıyorum bunu, tek hatırlayabildiğim yirmidört nisan günüydü. Ne işim vardı, ne param, ne istediğim bi’ şey. Yağmur yağmış, sel olmuş ve ben kapılıp gidiyordum, ne zaman boğulacağımı bilmeden ve korkuyordum da aynı zamanda. Ben çocukken bazılarının çocuk olmayışı bana dokunuyordu, hep dokunacaktı bu artık, belki de çocuk olamayacaktım bundan sonra, elbet!

Merhaba, benim adım Ilgaz. Ve bir yirmi üç nisan gününde nefret ettim tanıdıklarımdan, bir yirmi üç nisan günü gördüm ileride neler yaşayacağımı ve bir yirmi üç nisanda yıkandım nedensiz dalgalanan bir suda. Bu bir günlüktü, gerçekleşeceğini bildiğim olayların, bu bir günlüktü, işsiz kalacağımın ve nasıl öleceğimin anlatıldığı. Benim adım Ilgaz ve beni doğuran kadını hiç tanımadım, babam bir yaprak toplayıcıydı, onla da fazla vakit geçiremedim, belki sadece ismini biliyorum. Ben, yani Ilgaz, yakın zamanda öleceğim.


Merhaba.

deneme  

deneme1-2 heyhey hey deneme deneme

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you